Ana Sayfa Blog Sayfa 642

İklim örgütü Extinction Rebellion, ‘yıkıcı taktiklere’ ara veriyor

Birleşik Krallık merkezli, uluslararası iklim aktivizmi grubu Extinction Rebellion (XR), 2023’te “cam kırmak, kendilerini halka açık yerlere yapıştırmak” gibi “kamu düzenini bozucu” protesto taktiklerini değiştireceklerini duyurdu.

Daha önce sık sık Londra’nın merkezindeki önemli yolların ve köprülerin kapatılmasını, petrol rafinerilerinin abluka altına alınmasını, Barclays banka merkezindeki camların kırılmasını ve maliye bakanlığı binasının üzerine sahte kan püskürtülmesi, Parlamento Meydanı’na ağaç dikmek,  Buckingham Sarayı’nın kapılarına kendilerini yapıştırmak gibi pek çok sivil itaatsizlik eylemiyle tanınan  XR, dört yılda doğrudan harekete geçtiğini, çok az şeyin değiştiğini ve emisyonların artmaya devam ettiğini söyledi:

Picasso’nun tablosu iklim protestosuna dönüştü
İklim aktivistleri Londra merkezindeki araba galerisini turuncuya boyadı
İklim aktivisti, ‘münasip eylem yöntemlerinin’ tartışıldığı programda kendini masaya yapıştırdı
İklim eylemleri karşılık buldu: Birleşik Krallık’ta bir bankacılık grubu daha fosil yakıtı desteklemekten vazgeçti

“Yeni yıla girerken, birincil taktik olarak kamuyu rahatsız etmekten geçici olarak uzaklaşmak için tartışmalı bir karar alıyoruz. Şu anda en çok ihtiyaç duyulan şey, gücün kötüye kullanılmasına ve dengesizliğe son vermek, fosil yakıt çağını sona erdirmek için birlikte çalışan adil bir topluma geçiş sağlamak. ”

İklim aktivistlerinin geçen yıla damgasını vuran doğrudan eylem dalgasının otoyolları ve diğer altyapıyı etkilemesinin ardından hükümet yeni yasal kısıtlamalar getirmişti. 2022’de Polis, Suç, Hüküm ve Mahkemeler Yasası‘nın yürürlüğe girmesi, polise gündelik hayatın aksamasına neden olan protestoları kısıtlamak için daha daha fazla yetki tanıdı. Yeni asayiş kanunu , her ikisi de hapis cezasıyla cezalandırılabilen “trafiği kilitleme” ve “önemli ulusal altyapıya müdahale” suçlarına da ceza öngörüyor.

Anket sonuçları etkiledi

Grubun bu kararı almasında YouGov tarafından yapılan anketten çıkan ve eylemlerinin “beğenilmediğini” gösteren sonuçların etkili olduğu düşünülüyor.

Grup adına yapılan açıklamada, “Konuşmanın ve harekete geçmenin suç sayıldığı bir zamanda, kolektif güç oluşturmak, sayıca güçlenmek ve köprüler kurarak gelişmek radikal bir eylemdir” denildi: “XR, herkesi bu çalışmaya dahil etmeye ve kimseyi geride bırakmamaya kararlı çünkü herkesin oynayacak bir rolü var. “

100.000 kişiyi “kilitleri, yapıştırıcıları ve boyaları geride bırakmaya” ve 21 Nisan’da Parlamento Binalarını kuşatmaya çağıran XR bildirisinde, “Şu anda en çok ihtiyaç duyulan şey, gücün kötüye kullanılmasını ve dengesizliği bozmak, fosil yakıt çağını sona erdirmek için birlikte çalışan adil bir topluma geçişi sağlamaktır. Açgözlü ve kâr peşinde koşan siyasetçilerimiz bunu baskı görmeden yapmayacak” ifadeleri kullanıldı.

Brezilya’da üçüncü Lula dönemi: İklim ve çevre baş rolde

Brezilya’nın yeni cumhurbaşkanı Luiz Inacio Lula da Silva yemin ederek cumhurbaşkanlığı görevine resmen başladı. Ülkenin yeni Cumhurbaşkanı daha önce de 2003 ile 2010 yılları arasında ülkeyi yönetmişti.

Lula, yemin konuşmasında ‘korkunç bir harabe’ye benzettiği ülkede bırakılan atmosferi düzelteceği sözünü verdi. Ülkedeki eşitsizliğin arttığını belirten Lula, “Açlığın geri dönüşü, Brezilya halkına karşı işlenen en büyük suçtur. Ülkemizde gelir, cinsiyet, ırk, iş gücü piyasasında, siyasi temsilde, sağlıkta, eğitimde her türlü eşitsizlikle mücadele edeceğime söz veriyorum” dedi.

Devir teslim törenine katılmayarak ABD’ye uçan Jair Messias Bolsonaro’yu politikaları nedeniyle eleştiren Lula, Brezilya halkına umut veren ifadeler kullanarak ulusu yeniden inşa etme ve Brezilya’yı yeniden herkes için olan bir ülke yapma sözü verdi.

Lula törende hıçkırarak ağladı

77 yaşındaki Lula’nın yemin töreninin ardından yaptığı konuşmada duygusal anlar yaşandı. Lula, trafik ışıklarında dilenen ve yemek için çaresiz bir hale gelen vatandaşlara ilişkin konuşurken hıçkırarak ağladı.

Brezilya lideri gıda fiyatlarını düşürmenin, sağlığa, eğitime, bilime ve kültüre yatırım yapmanın zamanı geldiğine işaret etti, ülkesini uluslararası izolasyondan kurtulmak için yatırımı getirme sözünü verdi.

Fotoğraf: Marcelo Camargo / Agência Brasil courtesy

Nefret söylemine son vermenin de zamanının geldiğini de anlatan da Lula, “İki Brezilya yok, biz tek bir ülkeyiz. Tek bir kasaba. Hepimiz Brezilyalıyız. Kimse ikinci sınıf insan muamelesi görmeyecek” dedi.

580 gün hapiste kalan Lula yolsuzluktan hüküm giydikten sonra hapiste geçirdiği süreye rağmen yirmi yıl sonra yeniden lider oldu. Suçlamalar 2021’de düştü.

Yemin törenine binlerce insan katıldı. Brezilya halkı İşçi Partisi’nin renklerine büründü. 60’ın üzerinde sanatçı “Lulapalooza” ismi verilen müzik festivalinde sahne aldı. Lula ve yeni başkan yardımcısı Geraldo Alckmin, açılış töreninin başlangıcında Kongre binasına üstü açık bir arabayla şehrin içinden geçerek geldi.

Sendikacı kökeniyle, İşçi Partisi’nin ilk başkanı olan Lula ve ekibi son günlerini kabinelerini oluşturarak ve atamalar gerçekleştirerek geçirdi.

Lula’nın iklim ve çevre vaatleri

Lula diğer liderlerin aksine iklim ve çevre alanında verdiği taahhütlerle ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 27. Taraflar Konferansı’na (COP27) yaptığı ziyaretle öne çıkan bir isim.

Amazon ormanlarını koruma sözleriyle göreve gelen Lula, sözlerini zirvede de tekrarlamıştı. Gelecekteki BM iklim müzakerelerinden birini ülkesinde düzenlemeyi teklif etmişti.

Gazetecilere verdiği bir röportajda iklim krizi konusunda Lula, şunları söylemişti:

 “Gezegenimize, hepimizin özel ilgi göstermesi gerekiyor. Ormanımıza, faunamıza, suyumuza bakmamız gerekiyor ama hepsinden önemlisi insanlarımıza bakmamız gerekiyor. Çünkü onlar mücadele ediyorlar, ihtiyaçları var ve onurlu bir şekilde yaşamaları gerekiyor.”

Brezilya Amazonlarını korumayı seçim kampanyası sırasında büyük yer veren Lula, yerli liderlerle tanışmak ve ormanın geleceği hakkında konuşmak için Amazon Müzesi’ni seçmiş ve “Kimse Amazon’u dokunulmaz bir dünya sığınağına dönüştürmek istemiyor. İstediğimiz, zenginliğimizden, biyoçeşitliliğimizden faydalanmak” diye konuşmuştu.

Lula, başkan olarak yayınladığı ilk kararnamelerle, 21 milyon yoksul Brezilyalı’ya aylık 600’er real yardım güvencesi verdi, hükümetin çevre koruma ajansı IBAMA‘nın Bolsonaro döneminde budanan yasadışı ormansızlaşmayla mücadele yetkilerini iade etti ve koruma altındaki Yerli topraklarında yasadışı madenciliğinin önünü açan  uygulamaları durdurdu.

‣ Brezilya’da 2. Lula dönemi: Amazon’da ormansızlaşmaya son verilecek
‣ [COP27] Lula, 2025’te Amazon COP’u düzenlenmesini istedi: Brezilya geri döndü

Brezilya, 2019’daki COP’a ev sahiliği yapacaktı ancak dönemin Başkanı Jair Bolsonaro devam etmeyi reddetmişti. Brezilya’nın 2025’te COP30’un ev sahibi olmasını istediğini söyleyen Lula, zirvenin de ülkenin daha kalabalık kıyı bölgeleri yerine Amazon yağmur ormanlarına yakın bir yerde yapılmasını hedefleyeceğini dile getirmişti.

Fotoğraf: AP Photo/Gustavo Moreno

Lula, “Toplantının Amazon’da olması önemli. Amazon’u savunanların, iklimi savunanların bölgeyi yakından tanıması önemli” yorumunu yapmıştı.

Bölgedeki topluluklara “çok iyi bakma” sözü veren Lula, Yerli halklardan oluşan bir bakanlığın kurulduğunu duyurmuştu.

Lula’dan yeni atamalar

Lula yerli halktan bir kadın olan Sonia Guajajara‘yı Brezilya’nın ilk yerli halklar bakanı olarak atadı.

Guajajara’nın atanması, Brezilya’nın kabile gruplarına ilk kez hükümette bir bakanlık verilmesi anlamına geliyor. Bu aynı zamanda Amazon’un korunmasında kilit bir faktör olarak görülüyor. Çünkü ormanın çoğu yerli toprakları olarak belirlenmiş, ancak genellikle madencilik ve ağaç kesme operasyonları yürüten veya ormanı otlatma alanları haline getiren suç çeteleri tarafından ekokırıma uğratılan alanlar söz konusu.

Lula yemin töreninde yerli halklara daha fazla yetki verilmesinin, ormanların korunmasını sağlayacağını söyledi:

“Ormanlarımızı çok eski zamanlardan beri burada bulunanlardan daha iyi bilen veya onları savunmada daha etkili olan kimse yok.”

Ek olarak Marina Silva ise yeniden Çevre ve İklim Bakanlığı’nın başına atandı. Marina Silva, Brezilya’nın en tanınmış iklim aktivistlerinden biri. Marina Silva’nın Lula’nın da konuşmasında sözünü verdiği üzere 2030’a kadar Amazonlar‘da “sıfır ormansızlaşmaya” ulaşma taahhüdünü yerine getirmesi bekleniyor.

Marina Silva (solda), Lula Sonia Guajajara. Fotoğraf: AP Photo/Eraldo Peres

Yemin töreninde de Lula, çevrenin korunmasını yok ettiklerini belirtti. Ayrıca yeni lider, “Dünya, Brezilya’nın iklim kriziyle mücadelede bir kez daha lider ve sosyal ve çevresel açıdan sorumlu bir ülke örneği olmasını bekliyor” dedi. Lula bu hedeflerin Brezilya’nın tarım endüstrisi pahasına gelmesi gerekmediğini de sözlerine ekledi.

Küresel iklim krizine karşı iklim uyumuna yardımcı olan ve karbon yutak alanı olan yağmur ormanlarının neredeyse üçte ikisi Brezilya sınırları içinde bulunuyor.

Eski başkan Bolsonaro ise yerli toprak sahiplerine karşı bir saldırı içindeydi ve endüstriyi teşvik ederek, görev süresi boyunca önceki dört yıla kıyasla ormansızlaşmada yüzde 60’lık yıkıcı bir artışa yol açtı.

Lula’nın COP27 ziyaretinin önemi

Öte yandan yeni yönetim şimdiden dışarıdan yardım bekliyor. Lula, Ekim seçimlerini kazanmasından sadece iki hafta sonra – ve henüz göreve gelmemiş olmasına rağmen Mısır‘daki COP27 iklim görüşmelerine katılarak dünyaya Brezilya’nın sorumlu bir çevre görevlisi olacağına dair güvence verdi.

Lula’nın ekibi ayrıca, Güney Amerika ülkesinin daha temiz bir ekonomiye geçişine yardımcı olacak yeni bir finansman paketi için Almanya ile gayrı resmi görüşmeler başlattı.

Hem Norveç hem de Almanya, Silva’nın ormansızlaşmayı azaltma çabalarına yardımcı bir program olan Amazon Fonu aracılığıyla Brezilya’ya yaptıkları katkıları yeniden başlatmaya istekli olduklarını belirtti.

Bolsonaro ise fonu askıya almıştı.

Norveç‘in Brasilia Büyükelçiliği Associated Press‘e fonun Brezilya hükümeti fonun yönetim yapısını eski durumuna getirdiğinde hükümetin eylem planını desteklemek için hızla açılabileceğini söyledi.

COP27’de Silva, halihazırda yarım milyar dolardan fazla harcanmamış finansman içeren fona katkıda bulunmaları için İngiltere, Fransa, ABD ve diğer ülkelerle temasa geçti.

Bolsonaro’nun kalıntıları

Lula ve Bolsonaro

Sivil toplum örgütü Observatório do clima‘nın yönetici sekreteri Marcio Astrini, içi boş polis güçlerinin yeniden inşasının pahalı ve zaman alacağını söyleyerek “Bazı bölgelerde suç, yerel ekonominin ana kaynaklarından biri haline geldi” dedi.

Astrini, Lula’nın tarım ticaretini hâlâ büyük ölçüde destekleyen ve büyük bir Bolsonaro yanlısı fraksiyona sahip bir yasama organıyla da yüzleşmek zorunda kalacağını söyledi.

Bir ülkenin yeniden yapılanması…

Lula’nın Kongre’ye yaptığı konuşma genel olarak birlik ve yeniden yapılanma hakkındaydı.

Söz konusu kelimeler, derinden bölünmüş, pandemiden sert bir şekilde yara almış ve siyasi olarak büyük ölçüde kutuplaşmış bir ülke için oldukça önem taşıyor.

Lula, Bolsonaro’nun tartışmalı silah yasalarını derhal yürürlükten kaldıracağı sözünü de verdi.

Ayrıca Lula, hükümetinin “bir intikam ruhu” ile motive edilmeyeceğini, ancak hata yapanların hatalarının hesabını vereceğini ifade etti.

Lula özellikle, Bolsonaro’nun Covid-19 politikalarına işaret etti ve Bolsonaro’yu salgın sırasında tamamen soruşturulması gereken Brezilya’da yaşanan ölümlerele ilgili suçlayarak Bolsonaro’nun “soykırımına” neden olduğunu söyledi.

Brasilia eyaleti, Bolsonaro’nun bazı destekçilerinin devir teslimi bozmaya çalışabileceği korkusuyla, yaklaşık sekiz bin polis memuru şehre konuşlandırıldı.

Öte yandan eski liderin destekçileri, orduyu bir darbe başlatmaya çağırdıkları ordu karargahının dışında kamp kurdu. Ancak Bolsonaro, yenilgisine karşı protestoları kınadı ve destekçilerini “diğer taraftan farklı olduklarını, normlara ve Anayasa’ya saygı duyduklarını göstermeye” çağırdı.

Ölen kişilerin bedenlerinin kompost yapılması uygulamasına New York da katıldı

ABD‘de ölen kişilerin cesetlerinin kompost yapılmasına onay veren eyaletler arasında New York da katıldı.

Washington, Colorado, Oregon, Vermont ve Kaliforniya eyaletlerinin ardından,  New York da kişilerin tercih etmeleri durumunda öldükten sonra bedenlerinin organik bir gübre çeşidi olan komposta dönüştürülmesi, demokrat vali Kathy Hochul’un onayını aldı.

ABD’de cesetlerin kompostlaştırılmasını onaylayan ilk eyalet 2019’da Washington olmuştu.

‘İnsan gübreleme’ Washington’da yasalaştı

Yöntem, hali hazırda İsveç‘te yasal. Birleşik Krallık‘ta da bir cesedin tabutsuz veya biyolojik olarak parçalanabilen bir tabutla gömüldüğü doğal cenaze törenlerine izin veriliyor.

Nasıl yapılıyor?

“İnsan kompostlama’  özel yer üstü tesislerinde gerçekleştiriliyor. Ölen kişinin bedeni, talaş, yonca ve saman otu gibi seçilmiş malzemelerle birlikte kapalı bir kaba konuyor ve mikropların etkisiyle yavaş yavaş parçalanıyor. Bir kişinin bedeninden yaklaşık 36 torba kompost ortaya çıkıyor. 

Herhangi bir bulaşmayı önlemek için yapılan bir ısıtma işleminin gerçekleştirildiği yaklaşık bir aylık bir süreden sonra elde edilen toprak, ölen kişinin yakınlarına veriliyor. Bu toprak çiçek, sebze veya ağaç dikiminde kullanılabiliyor.

‘Bir ton karbon tasarrufu sağlıyor’

Bir ABD firması olan Recompose‘un, bu işlemin ölü yakma veya geleneksel cenaze törenlerine kıyasla bir ton karbon tasarrufu sağlayabileceğini belirtiyor. Bu yolla ölüleri yakma işleminin sekizde biri kadar enerji harcanıyor . Tabutla toprağa verme işlemi, ayrıca odun, toprak ve diğer doğal kaynakları tüketiyor. 

İlk insan gübreleştirme tesisi ABD’de açıldı

İnsan kompostlaştırmanın savunucuları, bunun yalnızca daha çevreci bir seçenek olmadığını, aynı zamanda mezarlık alanlarının sınırlı olduğu şehirlerde daha pratik bir seçenek olduğunu söylüyor.

New York eyaletindeki Katolik piskoposlar ise  insan vücuduna “ev atığı” gibi muamele edilmemesi gerektiğini savunarak yasaya karşı çıkıyor. 

Çip karmaşası yine onları vurdu: Evde yaşayan hayvanlar ceza korkusu yüzünden terk ediliyor

Her Eve Bir Pati Derneği Başkanı Emre Demir, çip uygulama süresinin bitmesi nedeniyle evcil hayvanlarını kaydettirmeyen kişilerin, evdeki hayvanlarını terk ettiklerini belirtti: “Normal aylarda bizim bahçemize 20-30 dostumuz gelirken, şu anda 80-90’lara dayandı.”

Yönetmeliğe göre, evcil hayvanlarına mikroçip taktırmayan hayvan sahipleri, 1 Ocak 2023 itibarıyla hayvan başına 3 bin 469 TL ödeyecek. Çip bulunamayan yerlerde ise evcil hayvan sahibi, Tarım ve Orman İl Müdürlükleri ya da veterinerde beyanname doldurup, çipe ulaşıldığı zaman uygulama gerçekleştirilecek. Çip taktırdıktan sonra evcil hayvanını sokağa bırakanlara da 6 bin 72 lira idari para cezası uygulanacak.

‘Bırakın sokağı, barınaklarda bile yaşayamazlar’

Her Eve Bir Pati Derneği Başkanı Demir , çip uygulama süresinin bitmesinden kaynaklı olarak evcil hayvanları terk sayılarında artış olduğunu söyledi:

“PETVET sisteminde kayıtla ilgili son dönemlerdeki yoğunluk ve bunun akabinde yaşadığımız birtakım problemler ortaya çıktı. Ne yazık ki bu dostlarından vazgeçen insanlar da söz konusu. Evlerde yaşayan dostlar terk ediliyor. Normal aylarda bahçemize 20-30 dostumuz gelirken, şu anda 80-90’lara dayandı. Ev ortamına alışmış bu hayvanların bırakın sokakları, barınaklarda bile yaşamaları çok zor.”

Yedikule Hayvan Barınağı Yöneticisi Meral Olcay ise, Son bir hafta içerisinde küçük ırk ev köpeklerinin terk edilme oranında artış oldu. İnsanlar en kolay yolu tercih ettiler. Hayvanlarını terk ettiler maalesef” dedi.

Arguvan avcılara karşı tek ses: Hayvanları avcıların merhametine terk etmeyeceğiz

MALATYA- Avguvan‘da 25 Aralık’ta bölgeye gelen yaklaşık 90 kişilik avcı grubuyla yöre halkı arasında yaşanan ve silahların ateşlenmesine kadar varan olaya karşı yöre halkı hayvan haklarını savunmaya devam ediyor. Malatya Çevre Platformu, Arguvan ve Köyleri Doğal Hayatı Koruma Derneği ile Arguvan halkının katıldığı bir basın açıklaması gerçekleştirilerek olaya “Dayanışma yaşatır” denildi.

Geçtiğimiz hafta Yeşil Gazete‘nin duyurduğu olayda ayvanların öldürülmesini istemeyen vatandaşlar tehdit edildiklerini, darp edildiklerini ve gözlerine kadar gazlar sıkıldığını belirtmişti.

‣Malatya’da hayvanları korumaya çalışan köylüler avcıların hedefi oldu
Avcılara karşı köy meydanında protesto. Kaynak: Malatya Çevre Platformu
Avcılara karşı köy meydanında protesto. Kaynak: Malatya Çevre Platformu

Avcılık vs hayvanların yaşam hakkı…

Vatandaşlar 1 Ocak için avcıların kendilerini tehdit ettiklerini ve 200 kişiyi köye getireceklerini söylediklerini belirtmişti. Dün (1 Ocak’ta) vatandaşlar köy meydanında bir araya geldi ve hayvanların yaşam haklarını bir kez daha haykırdı.

Köyde yapılan basın açıklamasında Yeşilyurt Doğa Avcılar Derneği‘nden olduğu belirtilen avcılarla ilgili olarak o güne ilişkin şunlar belirtildi:

“Avcı grubu, adeta savaşa gelmiş gibi insanlar üzerine ateş açmıştır. Şans eseri mesafe uzak olduğu için kimse yaralanmamış ve akabinde olay karakola intikal etmiştir. Özrü kabahatinden büyük olan avcı grubu karakolda, asker olmalarını bir dokunulmazlık aracı olarak kullanmaya çalışmış ve dernek başkanı olduğunu beyan eden şahıs ‘gelecek pazar 200 kişi geleceğiz‘ diyerek Arguvan halkını alenen tehdit etmiştir.

Adına avcılık faaliyeti denilen fakat teknik olarak bir katliamdan farkı olmayan bu faaliyetler; hayvan haklarının, çevre haklarının ve doğal hakların, en somut ifade ile bir canlının kendisi olması ile sahip olduğu yaşam hakkının ihlaline sebep olmaktadır.”

Avcılara karşı köy meydanında protesto. Kaynak: Malatya Çevre Platformu
Avcılara karşı köy meydanında protesto. Kaynak: Malatya Çevre Platformu

‘Avcılık yaşama karşı ve türe karşı bir suçtur’

Basın açıklamasında ayrıca Türkiyenin’de imzacısı olduğu Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi‘ne de işaret edilerek bildirgeden şu ifadeleri köy meydanında yeniden dile getirdi:

  • Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğar ve aynı var olmak hakkına sahiptir.
  • Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir.
  • Bütün hayvanların insanlarca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.
  • Bir hayvan öldürülmesi zorunlu olursa; bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.
  • Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış, bir
    “biocide” yani yaşama karşı suçtur.
  • Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir “genocide” yani türe karşı suçtur.

Adına ‘avcılık’ denilen faaliyetin esasında keyfi bir şekilde hayvanların yaşam hakkına karşı işlenen bir suç olduğunun belirtildiği açıklamada “Birden fazla hayvana karşı gerçekleştirilmesi ( ki Arguvan’da yapılmak istenen de budur) türe karşı suçtur. Yani soykırımdır” denildi.

‘Arguvan halkı hayvanları avcıların merhametine terk etmeyecek’

Vatandaşlar ve dernek temsilcileri, Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan bir maddeye daha dikkat çekerek ”Bir hayvanı terk etmek acımasızca ve insanlık dışı bir davranıştır” dedi ve ekledi:

“Arguvan halkı coğrafyasında yaşan hayvanları avcıların ‘merhametine’ terk etmemiştir ve etmeyecektir. Bu günden sonra da bu vahşetin karşısında duracaktır.”

Anayasa’nın 56. Maddesi olan “her vatandaşın uygun bir çevrede bulunma hakkı”na da değinilen basın açıklamasında sağlıklı çevrede yaşama hakkına işaret edilerek “Çevreye zarar vermek suçtur. İnsanlar veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerini değiştirmeye neden olabilecek niteliklere sahip atıklarla çevreye zarar veriliyor ise bu kişiler hapis ya da para cezası ile cezalandırılır” dedi.

Avlak bölgeleri haritası. Kırmızı alanlar: Ava yasak alanlar, Gri alanlar: Genel avlak alanı. Krem rengi alanlar: Devlet avlağı – Kaynak: Tarım ve Orman Bakanlığı
Tarım ve Orman Bakanlığına göre; Arguvan, genel avlak alanı olarak kabul ediliyor. Avlak bölgeleri haritası. Kırmızı alanlar: Ava yasak alanlar, Gri alanlar: Genel avlak alanı. Krem rengi alanlar: Devlet avlağı – Kaynak: Tarım ve Orman Bakanlığı

‘Dayanışma yaşatır!’

“Doğa haklarını işlevsel hale getirmek için temel bir soru, hak sahibinin nasıl tanımlanacağı olarak karşımıza çıkıyor, hakları tanınan varlıklar toprak ana nehirler sular ekosistemler doğal topluluklar türler ve hayvanlar alemi sayılabilir. Yani bizim dışımızdaki her türlü canlının da en az bizim kadar devredilemez hakları bulunmaktadır” denilen açıklamada ayrıca olayın hem hukuki hem de aktivist mücadele anlamında takipçisi olunacağı bildirildi.

Son olarak avcılığa karşı yapılan protestoda şu ifadeler kullanıldı:

“Bu mücadele onurludur, bu mücadele kararlıdır ve dayanışma yaşatır.”

 

[2022’nin ardından] İtin sahibi benim…

Yıl 2014. İstanbul’un Kağıthane ilçesinde mahallenin bakılan köpeğine tecavüz etme suçlamasıyla bir kişi yargılanıyordu. Duruşmada bir ara hâkim “bu itin sahibi kim?” diye sorunca ortam gerildi, duruşmada hazır bulunan İstanbul ve Eskişehir barolarının hayvan hakları komisyonu üyeleri hâkimi uyardılar. Bir sonraki duruşma 30 Aralık 2014’te yapılacaktı, duruşma öncesi sosyal medyadan cevabımızı verdik: #itinsahibibenim diyerek. Videolar kanıt olarak sunulmuştu ve ayrıca iki tanık vardı. Buna rağmen sanık “delil yetersizliği” sebebiyle beraat etti. Karar Yargıtay tarafından bozuldu ve dava yeniden görüldü. Adli bilişim dairesi, olayın gerçekleştiği tarihin çok yeni olmaması, video çözünürlüğünün düşük olması nedeniyle, videodaki kişi ile sanığın o zamanki görünüşü arasında benzerlikler olduğunu ancak kesin bir yargıya varılamayacağını söyledi. Ve sanık yeniden beraat etti.

Sadaka değil, hak sahibi…

Hiçbir şey değişmedi… o yüzden daha yüksek sesle haykıracağız: Konya’da kafasına kürekle vurulan itin sahibi benim, kafesinde yakılan itin sahibi benim, Beykoz bakımevinde öldürülen kedilerin sahibi benim, Milas’ta zorla dövüştürülen boğaların sahibi benim, yaşamları av ihalelerine konu edilen dağ keçilerin sahibi benim, yunus parkında esaret altında hayatını kaybeden yunusun sahibi benim, deney laboratuvarlarında çığlık çığlığa ölen tavşanın sahibi benim, kurtlar yesin diye dağa atılan yaşlı eşeğin sahibi benim, avlanıp kaputun üstüne dizilen kuşların sahibi benim, merada otlarken alnından vurulan mandanın sahibi benim, işkence edilen tilkinin sahibi benim, yumruklanan atın sahibi benim, eğer hakları “sahipsiz” diye kolaylıkla ihlâl edilebiliyorsa, üzerlerinde hak sahipliğini reddetsem bile, hepsinin sahibi benim.

Sözü fazla uzatmadan, yazımı hayvan hakları savunucusu Mine Yıldırım’ın sözleriyle noktalıyorum:

“Tecavüz edilmiş köpeğin sahibini sorma cesaretini gösterebilmiş hâkime cevabımız net olmalı: Evdeki, sokaktaki, ormanlara atılmış, bütün itler bizim, bizimle birlikteler. Sahipleri değiliz ama bizim sorumluluğumuzda. Yalnızca hayvanseverlerin değil, tüm mahalle sakinlerinin ihtimamıyla yaşayabilecek canların. Sokak hayvanları sadakacı değil, hak sahibidir. Bizden önce de burada olmaktan gelen, yaşıyor ve duyumsuyor olmaktan, kırılgan ve korunmaya muhtaç olmaktan gelen hakları var. Hayvanların sahibi değiliz. Belki de en iyi ihtimalle, başları sıkıştığında, yaralandıklarında, hastalandıklarında, acıkıp susadıklarında başlarını uzattıkları, arkadaşları, komşuları, yoldaşlarıyız.”

Hoş geldin 2023…

 

[2022’nin ardından] En önemli 12 çevre sorununa geniş açılı bir bakış

Tamamlamakta olduğumuz 2022 yılı, Covid-19 pandemisi ve Rusya-Ukrayna savaşı bağlantılı yüksek gıda ve enerji enflasyonu, gıda ve enerji fiyatlarındaki aşırı artışlar, gıda güvencesizliği vb. küresel, bölgesel ve ulusal sosyal ve ekonomik sorunlara ek olarak, geçen son 10 yılda olduğu gibi, çoğu Yerküre’nin ve/ya da birçok ülkenin artık ortak sorunu olan -bu makalede 12’si ele alınacak olan- pek çok çevre sorunuyla da hatırlanacak. Bunların arasında iklim değişikliği ve çevre sorunlarını şiddetlendiren diğer birçok bağlantılı sorun öne çıkmakla birlikte, bu makalede ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik kaybından su-gıda güvencesizliğine ve okyanusların asitlenmesine kadar yaşamımızın en büyük çevre sorunlarından 12’sini kısaca çözümleyerek birleştirmeye çalışacağım.

1-İnsan Kaynaklı İklim Değişikliği ve Küresel Isınma

15 Aralık 2022 tarihinde insan kaynaklı küresel ısınma sanayi düzeyine kıyasla +1.265 santigrat dereceye (°C) [1], atmosferdeki karbondioksit (CO2) birikimi 25 Aralık 2022 tarihinde 419.6 ppmv’ye (milyon hacimde 1 kısım ya da milyonda 1 parça) ulaştı. 2022 yılında ölçülen en yüksek aylık ortalama CO2 birikim değeri 419.55 ppmv ile 2022 Mayıs ayında ölçüldü [2] (Şekil 1).

Gezegenimizdeki CO2 düzeyleri son bir milyon yılın hiçbir döneminde 300 ppmv’yi geçmemişti ve en son 4 milyon yıldan daha önce bugünkü kadar yüksekti. Hala kontrol edilip azaltılamayan insan kaynaklı sera gazı salımlarına bağlı olarak atmosferdeki birikimleri artan sera gazları (kuvvetlenen sera etkisi), küresel sıcaklıklarda hızlı ve istikrarlı bir artışa yol açtı ve bu da tüm Dünya’da felaket olaylarına neden oldu. Avustralya, ABD ve Türkiye’de (2021) şimdiye kadar kaydedilen en yıkıcı orman yangını mevsimlerinden bazıları yaşandı. Çekirgeler Afrika, Orta Doğu ve Asya’nın bazı ülklerinde kaynıyor ve ekinleri yok ediyor. Antarktika‘da sıcaklığın ilk kez 20 derecenin üzerine çıkmasına neden olan bir sıcak hava dalgası yaşandı. Bilim insanları, uluslararası araştırma kuruluşları ve IPCC raporları sürekli olarak gezegenin, Arktik bölgelerde ilerleyen permafrost çözülmesi, Grönland buz tabakasının benzeri görülmemiş bir oranda erimesi, altıncı kitlesel yok oluşu hızlandırması ve Amazon yağmur ormanlarında artan ormansızlaşma gibi dramatik sonuçlara yol açabilecek bir dizi devrilme noktasını geçtiği konusunda uyarıda bulunuyor ki bunlar konuya ilişkin sadece birkaç örnektir aslında!

İklim değişikliği, tropikal fırtına ve siklonlar, sıcak hava dalgası, sel ve taşkınlar gibi aşırı klimatolojik, meteorolojik ve hidrolojik olayların daha önce hiç olmadığı kadar şiddetli ve sık olmasına neden oluyor. Öte yandan artık çok iyi biliniyor ki (özellikle IPCC 2018, 1.5 °C Küresel Isınma Özel Raporu’ndan beri), tüm sera gazı salımları derhal durdurulsa bile, önümüzdeki yıllarda küresel sıcaklıklar yükselmeye devam edecektir. Bu nedenle, sera gazı salımlarını büyük ölçüde azaltmaya, güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapmaya ve mümkün olan en kısa sürede fosil yakıtların kullanımını aşamalı olarak terk etmeyi garanti altına alacak (ör. Paris Antlaşması kapsamında) uygulamalara hemen şimdi başlamamız bir zorunluluktur.

2- Kötü Yönetişim

Ekonomistler ve çevreciler yıllarca politika yapıcıları sera gazı salan etkinlikleri desteklememeye ve fiyatını artırmaya çağırdılar. Bu kapsamda, yasal sera gazı düzenleme eksikliği en büyük piyasa başarısızlığını oluşturuyor; örneğin, karbon teknolojilerinde düşük maliyetli yatırımları teşvik edecek karbon vergileri yoluyla. Kuşkusuz, salımları yeterince hızlı ve etkili bir şekilde azaltmak için, hükümetler yalnızca düşük karbonlu enerji kaynaklarının maliyetlerini düşürmek için yeşil girişim ve yatırımlara (ör. AB Yeşil Mutabakatı) yönelik fonları büyük ölçüde artırmakla kalmamalı, iş dünyasını-sermayeyi de kapsayacak biçimde diğer piyasa başarısızlıklarının her birini ele alan bir dizi başka politika benimsemelidir.

Avrupa Birliği (AB), Kanada, Singapur, Japonya, Ukrayna ve Arjantin başta, 27 ülkede şu anda ulusal bir karbon vergisi uygulanmaktadır [3]. Bununla birlikte, 2019 OECD Vergi Enerji Kullanımı raporuna göre, mevcut vergi yapıları, enerji kaynaklarının kirlilik profili ile yeterince uyumlu değildir. Örneğin, OECD, elektrik endüstrisi için etkili olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, karbon vergilerinin kömür üretimi üzerinde yeterince sert olmadığını öne sürüyor. İsveç‘te etkin bir şekilde bir karbon vergisi uygulanmıştır. Karbon vergisinin ton başına 127 ABD doları olduğu İsveç’in, 1995’ten bu yana sera gazı salımları % 25 azalırken, ekonomisi aynı dönemde % 75 büyümüştür [3].

Örneğin, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması, küresel sıcaklık artışının 2100 yılına kadar 2 °C’nin altında olması ve ideal olarak 1.5 °C’de tutulması için ülkelerin sera gazı salımlarını önemli ölçüde azaltmaları gerektiğini söylüyor. Ancak yükümlülükler isteğe/niyete bağlıdır. Örneğin, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini gidermek ve uyum ile kayıp ve hasarların karşılanmasında gerekli olan finansmana ilişkin bugüne değin (Geçen ay Mısır’da tamamlanan COP27 dahil) bolca konuşma ve yeni düzenlemeler kabul etmek dışında ciddi bir adım atılmamıştır [4]. Başka bir deyişle iklim diplomasisi de kötü yönetilmekte ve özellikle OECD (ABD, Kanada, Japonya, Türkiye, vb.) ve diğer gelişmiş ülkelerin kötü yönetişimine sahne olmaktadır.

3-Yemek artıkları

İnsanın tükettiği gıdanın üçte biri (yaklaşık 1.3 milyar ton) israf ediliyor ya da atılıyor (kayıp). Gerçekte bu tutar iyi yönetilebilse 3 milyar insanı beslemeye yeter. Gıda israfı ve kaybı yıllık sera gazı salımlarının üçte birini oluşturuyor. Eğer bu başlık ülke olsaydı, gıda israfı Çin ve ABD’nin ardından üçüncü en yüksek sera gazı yayıcısı olurdu. Gıda israfı ve kaybı, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde farklı aşamalarda oluşmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde gıda israfının % 40’ı hasat sonrası ve işleme seviyelerinde oluşurken, gelişmiş ülkelerde gıda israfının % 40’ı perakende ve tüketici seviyelerinde gerçekleşiyor.

Perakende düzeyinde, ‘estetik nedenlerle’ aşırı derecede yiyecek israf ediliyor. Örneğin, ABD’de atılan tüm ürünlerin % 50’den fazlası, tüketicilere satılamayacak kadar ‘çok çirkin’ olduğu için bu şekilde atılıyor. Buysa yaklaşık 60 milyon ton meyve ve sebzeye karşılık geliyor ve 2022 listesindeki en büyük çevre sorunlarından biri olan gıda güvensizliğine yol açıyor.

4-Biyoçeşitlilik kaybı

Son 50 yılda insan tüketiminde, nüfusta, küresel ticarette ve kentleşmede hızlı bir artış görüldü ve bu da insanlığın Dünya’nın kaynaklarını doğal olarak yenileyebileceğinden daha fazla kullanmasına neden oldu.

Bir Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) raporuna göre, memelilerin, balıkların, kuşların, sürüngenlerin ve amfibilerin popülasyon büyüklüklerinde 1970-2016 döneminde ortalama % 68’lik bir düşüş yaşandı. Biyolojik çeşitlilik kaybının nedenleri çeşitli etmenlere bağlı olmakla birlikte, asıl olarak arazi kullanımı, arazi kullanımı değişikliği ve ormansızlaşmaya, özellikle ormanlar ve çalılıklar, çayır ve meralar, sulak alanlar ve bataklıklar ve mangrovlar gibi habitatların tarımsal sistemlere dönüştürülmesiyle doğrudan ilişkilidir. Yeni bir çalışmada, Dünya’daki vahşi yaşamın altıncı kitlesel yok oluşunun hızlandığı öne sürülmüştür. Buna göre, 500’den fazla kara hayvanı türü yok olma eşiğinde ve olasılıkla 20 yıl içinde yok olabilecek [3].

5-Plastik kirliliği

1950’de Dünya yılda 2 milyon tondan fazla plastik üretiyordu. 2015 yılına gelindiğinde, bu yıllık üretim 419 milyon tona yükseldi ve çevredeki plastik atıkları artırdı. Nature Bilim’e göre, şu anda her yıl yaklaşık 14 milyon ton plastik okyanuslara karışarak vahşi yaşam alanlarına ve buralarda yaşayan hayvanlara zarar veriyor. Buna göre, önlem alınmazsa okyanuslardaki plastik kirliliği 2040’a kadar yılda 29 milyon tona çıkacaktır. Buna mikroplastikler de katıldığında, okyanuslardaki kümülatif plastik miktarı 2040’a kadar 600 milyon tona ulaşabilir [3] [6]. Plastiğin ayrışmasının 400 yıl sürdüğünü düşünürsek, yok olması birkaç nesil alacaktır.

National Geographic’in değerlendirmesine göre de, 1950’de 2.3 milyon ton olan plastik üretimi hızla artarak 2015’te 448 milyon tona çıktı. Üretimin 2050’ye kadar iki katına çıkması bekleniyor [5]. Dahası, her yıl yaklaşık 8 milyon ton plastik atık kıyı ülkelerinden okyanuslara kaçıyor. Bu, dünyanın dört bir yanındaki kıyı şeridinin her bir metresine on beş çöp torbası dolusu çöp koymaya eşdeğerdir. Dahası, şimdiye kadar yapılmış tüm plastiğin % 91’i geri dönüştürülmedi. Bu durum yalnızca yaşamımızın en büyük çevre sorunlarından birini değil, aynı zamanda kapitalizmin ve liberal ekonominin başka bir büyük pazar başarısızlığına işaret ediyor.

6-Ormansızlaşma

Ormansızlaşmaya yol açan pek çok yönetimsel etmen ve neden vardır. Bunların en önemlilerinden biri ormanların çeşitli amaç dışı kullanımlara ve tarıma ayrılmasıdır. Dünya’da her saat başı 300 futbol sahası büyüklüğünde orman kesiliyor. 2030 yılına gelindiğinde, geriye bugünkü ormanların yalnızca % 10’u kalabilir; ormansızlaşma durdurulmazsa, tüm ormanlar 100 yıldan daha kısa sürede yok olabilir [3, 6]. Tarım, bu listede yer alan en büyük çevre sorunlarından biri olan ormansızlaşmanın önde gelen nedenlerindendir.

Çiftlik hayvanları yetiştirmek ya da şeker kamışı ve hurma yağı vb. gibi ürünleri yetiştirmek için arazi açılması ciddi boyutlara ulaşmıştır. Ormanlar, karbon tutmanın yanı sıra ağaç kökleri toprağı bağlayıp yıkanarak akıp gitmesini engellediği için toprak erozyonunu önlemeye yardımcı olur, bu da selleri ve kütle hareketlerini (heyelan, çamur akması, vb.) önler.

Türkiye’de 2020 yılı sonuna kadar toplam 748 000 hektar orman alanı madencilikten enerjiye, turizmden ulaştırmaya kadar geniş bir yelpazedeki uygulamalara sunulmuştur. Daha kötüsü, gerçekte artık orman olmayan ve toplam orman alanının % 3.2’sine karşılık gelen bu alanlar orman varlığı envanterinde halen orman olarak görünmeyi sürdürmekte ve ormanların arttığı yönünde yanıltıcı bir algı oluşturmaktadır [7]. Yalnızca 2004-2020 yılları arasında yapılan tahsis tutarı 494 000 hektardır ve bu tüm zamanlarda yapılan tahsislerin % 66’sına karşılık gelmektedir. 2012-2020 döneminde yapılan toplam 51663 tahsis işleminin yaklaşık % 44’ü madencilik ve yaklaşık % 20’si ise enerji sektörüne yapılmıştır. Alan olarak bakıldığında ise aynı dönemde tahsisi yapılan toplam 342 846 hektar orman alanının yaklaşık % 37’si enerji, yaklaşık % 25’ise madencilik sektörüne verilmiştir [7].

Dünya’da en yüksek düzeyde ormansızlaşma yaşayan üç ülke Brezilya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Endonezya‘dır.

7-Hava kirliliği

Günümüzün en büyük çevre sorunlarından biri dış ortam hava kirliliğidir. Dünya Sağlık Örgütü‘nün (WHO) araştırmaları, dünya çapında her yıl yaklaşık 4.2 ila 7 milyon insanın hava kirliliğinden öldüğünü ve her 10 kişiden dokuzunun yüksek düzeyde kirletici içeren hava soluduğunu gösteriyor. UNICEF‘e göre, Afrika’da dış hava kirliliği nedeniyle 1990’da 164 000 kişi ölmüşken, bu sayı 2017’de 258 000 kişiye çıkmış [3, 6]. Hava kirliliği, asıl olarak termik santral ve endüstriyel kaynaklar ve motorlu taşıtların yanı sıra yanan biyokütle salımları ve toz fırtınalarıyla ilişkili hava kirleticilerinin yol açtığı kötü hava kalitesinden kaynaklanmaktadır.

Covio-19 salgınının ardından, hava kirleticisi gazların virüs moleküllerini taşımadaki rolüne dikkat çekildi. Öncü çalışmalar, Covid-19 ile ilişkili ölümler ile hava kirliliği arasında pozitif bir korelasyon saptadı ve ayrıca viral yayılmaya yardımcı olan havadaki partiküllerin de katkısı var [3, 6]. Bu, hava kalitesinin kötü olduğu Çin’deki yüksek ölüm oranına katkıda bulunmuş olabilir, ancak böyle bir sonuca varılmadan önce daha kesin çalışmaların yapılması gerekiyor.

8-Buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesi

İnsan kaynaklı iklim değişikliği, Kuzey Kutbu‘nun gezegendeki herhangi bir bölgeden iki kat daha hızlı ısınmasına yol açıyor. Bugün, deniz düzeyi, Dünya’daki artan sıcaklıkların bir sonucu olarak, 20. yüzyılın büyük bölümünde olduğundan iki kat daha hızlı yükseliyor. Küresel ortalama deniz düzeyi 1901 ile 2018 arasında 0.20 m arttı. Ortalama deniz düzeyi yükselme oranı 1901 ile 1971 arasında yılda 1.3 mm idi ve 1971 ile 2006 arasında 1.9 mm’ye yükseldi. Yükselme 2006 ile 2018 arasındaysa yılda 3.7 mm’ye çıktı [8].

Kuzey Kutbu’nda, erimekte olan Grönland buz kalkanı deniz seviyeleri için en büyük tehlikeyi oluşturuyor. Küresel çevre sorunlarının en önemlilerinden birini temsil eden bu durumun, geçen yıl yaz mevsiminde Grönland’dan 60 milyar ton buz kaybını tetiklediği düşünüldüğünde, küresel deniz seviyelerini sadece iki ayda 2.2 mm yükseltmeye yetecek kadar endişe verici olduğu anlaşılıyor. Bu arada Antarktika kıtası, yıllık küresel deniz seviyesi yükselmesinin yaklaşık üçte birine karşılık gelen yaklaşık 1 milimetre katkıda bulunuyor. Ek olarak, Kanada Kuzey Kutbu‘ndaki tamamen bozulmamış kalan son buz kalkanı, temmuz ayı sonlarında iki günlük bir süre içinde yaklaşık 80 kilometrekarelik bir alanı, yani % 40’ını kaybederek kısa süre önce çöktü.

Dahası, IPCC’nin (2021) en yeni 5 senaryo setinin kestirimlerine göre küresel ortalama deniz düzeyi, 2100 yılına kadar yaklaşık olarak 0.3 ila 1 metre aralığında yükselecek. 1995-2014 dönemine göre, 2100’e kadar olası küresel ortalama deniz düzeyi artışı, düşük sera gazı salımı senaryosu (SSP1-2.6) altında 0.32-0.62 m, orta sera gazı emisyonları senaryosu (SSP2-4.5) altında 0.44-0.76 m ve çok yüksek sera gazı salımı senaryosu (SSP5-8.5) altında 0.63-1.01 m’dir. Grönland buz kütlesinin tamamı erirse, deniz seviyesi altı-yedi metre yükselebilir [8].

Deniz seviyesindeki yükselişin kıyı bölgelerinde yaşayanlar üzerinde yıkıcı bir etkisi olacak: Araştırma ve savunuculuk grubu Climate Central’a göre, bu yüzyıldaki deniz seviyesindeki artış, şu anda 340 ila 480 milyon kişiye ev sahipliği yapan kıyı bölgelerini sular altında bırakarak onları daha güvenli bölgelere gitmeye, göç etmeye zorlayabilir. Buysa, göç ettikleri bölgelerde aşırı nüfusa ve kaynakların zorlanmasına yol açacaktır.

9-Okyanus asitleşmesi

Küresel sıcaklık artışı yalnızca yeryüzünü etkilemedi, aynı zamanda okyanus asitlenmesinin de ana nedeni. Okyanuslar, Dünya atmosferine salınan CO2’nin yaklaşık % 30’unu emer. Fosil yakıtların yakılması gibi uzun süreli insan etkinlikleri ve orman yangınlarının artması gibi küresel iklim değişikliğinin etkileri (sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, vb.) nedeniyle daha fazla karbon salındıkça, okyanus ve denizlerde emilen CO2’nin tutarı da benzer olarak artıyor.

Asitlilik (pH) ölçeğindeki en küçük değişiklik, okyanusun asitliği üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Okyanus asitlenmesinin, deniz ekosistemleri ve türleri ile besin ağlarında önemli değişiklikler ve/ya da düzensizlikler şeklinde etkisi olurken, habitat nitelik ve sağlığında geri dönüşü olmayan bozulmalara neden olabilir. pH seviyeleri çok düşük olduğunda, istiridye gibi deniz organizmalarının, kabukları ve iskeletleri çözülmeye başlayabilir.

Bununla birlikte, okyanus asitlenmesinden kaynaklanan en önemli çevre sorunlarından biri mercan ağarması ve ardından gelen mercan resif kaybıdır. Mercan ağarması, kısaca, yükselen okyanus sıcaklıkları, resifler ve içinde yaşayan algler arasındaki simbiyotik ilişkiyi bozduğunda, algleri uzaklaştırdığında ve mercan resiflerinin doğal canlı renklerini kaybetmesine neden olduğunda ortaya çıkan bir olgudur. Bilim insanları, mercan resiflerinin 2050 yılına kadar tümüyle yok olma tehlikesinde olduğunu öngörüyor. Okyanustaki daha yüksek asitlik, mercan resif sistemlerinin dış iskeletlerini yeniden inşa etme ve bu mercan ağartma olaylarından kurtulma yeteneğini engelleyecektir.

IPCC’ye (2021) göre, okyanusların asitlenmesi ve okyanuslardaki oksijensizleşme, gelecekteki salımlara bağlı oranlarda 21. yüzyılda artmayı sürdürecektir [8]. Küresel okyanus sıcaklığında ve derin okyanus asitlenmesinde ve orta güven düzeyinde oksijensizleşmedeki değişiklikler, asırlık ila bin yıllık zaman ölçeklerinde geri döndürülemez derecededir.

10-Tarım

Araştırmalar, küresel gıda sisteminin, hayvancılık ve balıkçılıktan kaynaklanan insan kaynaklı tüm sera gazı salımlarının üçte birinden sorumlu olduğunu göstermiştir. Tarımsal ürün üretimi, geviş getiren çiftlik hayvanlarının mide fermantasyonu ve gübre kullanımı yoluyla sırasıyla metan (CH4) ve diazotmonoksit (N2O) gibi sera gazları salmaktadır. Küresel et tüketiminin yalnızca % 24’ünü oluşturmasına rağmen, dünyadaki tarım alanlarının % 60’ı sığır çiftliklerine ayrılmıştır [3, 6].

Tarım yalnızca çok büyük bir alanı kaplamakla kalmıyor, aynı zamanda çok büyük tutarda tatlı su tüketiyor, bu da bu listedeki en önemli çevre sorunlarından bir diğeri. Ekilebilir araziler ve otlaklar, Dünya’nın kara yüzeyinin üçte birini kaplarken, sınırlı tatlı su kaynaklarının dörtte üçünü tüketiyor.

Bilim insanları ve çevreciler sürekli olarak mevcut gıda sisteminin gözden geçirilmesi gerektiği konusunda uyarmaktadır. Bu kapsamda, insanların yeterli ve sağlıklı gıdaya erişmesine ve beslenmesine (gıda güvencesi) zarar vermeksizin, daha bitki temelli bir beslenme tarzına geçmek, geleneksel tarım endüstrisinin karbon ayak izini önemli ölçüde azaltacaktır.

11-Gıda ve su güvensizliği

Artan sıcaklıklar ve sürdürülemez tarım uygulamaları, su ve gıda güvensizliği tehdidinin artmasına ve günümüzün en büyük çevre sorunlarından biri haline gelmesine neden oldu. Küresel olarak, her yıl 68 milyar tondan fazla üst toprak, doğal süreçlerle yenilenebileceğinden 100 kat daha hızlı bir oranda erozyona uğruyor [3, 6]. Biyositler ve gübre yüklü toprak, sulama kanalları, seller ve akarsular yoluyla, içme suyunu ve korunan alanları kirleterek kalcı çevre sorunlarına yol açar.

Ayrıca, bitki örtüsüne sahip olmayan ve cansız toprak, onu bir arada tutan bitki ve mantar kök sistemlerinin olmaması nedeniyle rüzgâr ve su erozyonuna karşı daha savunmasızdır. Aşırı toprak işleme toprak erozyonunu şiddetlendirir: Yüzey besin maddelerine karışarak kısa vadede toprağın üretkenliğini artırsa da toprak işleme fiziksel olarak toprağın yapısına zarar verir. Uzun vadede, toprağın sıkışmasına, yüzey kabuğu oluşumuna ve zamanla kabuğun ufalanıp toz haline gelmesine, sonuç olarak üst toprak besin maddesinin azalmasına ve toprak kaybına yol açar.

Yüzyıl ortasına kadar küresel nüfusun 9 milyar kişiye ulaşması beklenirken, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), küresel gıda talebinin 2050 yılına kadar % 70 oranında artabileceğini ve 800 milyondan fazla insanın yeterli yiyecek bulamayacağını öngörüyor.

Su güvenliği açısından, Dünya’daki suyun yalnızca % 3’ü tatlı su ve bunun üçte ikisi kara ve deniz buzul ve buzlarında saklanıyor ya da kullanımımız için uygun değil. Sonuç olarak, yaklaşık 1.1 milyar insan suya erişemiyor ve toplam 2.7 milyar insan yılın en az bir ayında su kıtlığı yaşıyor.

12-Aşırı avlanma

Dünya’da üç milyardan fazla insan, birincil protein kaynağı olarak balığa güveniyor. Dünya’nın yaklaşık % 12’si bir şekilde balıkçılığa dayanıyor ve bunların % 90’ı küçük ölçekli balıkçılar (bir gemide değil, küçük ağlar veya hatta oltalar ve makaralar ve yemler kullanan insanları düşünün). Çoğu insan 50 yıl öncesine göre yaklaşık iki kat daha fazla yiyecek tüketiyor ve Dünya üzerinde 1960’ların sonunda olduğundan dört kat daha fazla insan var. Bu, ticari olarak avlanma yapılan suların % 30’unun ‘aşırı avlanılan’ olarak sınıflandırılmasının nedenlerinden biridir [3, 6] ve ayrıca var olan balıkçılık stoğunun yenilenebileceğinden daha hızlı tükendiği anlamına gelir.

Aşırı avlanma, sudaki alglerin artması, balıkçı topluluklarının yok edilmesi, okyanus çöplüğünün yanı sıra son derece yüksek oranlarda biyolojik çeşitlilik kaybı dahil olmak üzere çevre üzerinde zararlı etkilere sahiptir. 17 Haziran 2022’de Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), tarihi bir anlaşmayla küresel aşırı avlanmayı azaltmak için balıkçılık sübvansiyonlarını yasakladı [9]. Okyanus ve denizlerin sınırlı balık stokları ve var olan sorunlar dikkate alındığında, yakıt, balık bulucular (radar, sonar, vb.), büyük ağlar ve yeni tekneler inşa etmek için sağlanan sübvansiyonlar, yalnızca aşırı avlanmayı teşvik eder ve bu nedenle ciddi bir sorun oluşturabilir.

Buraya kadar kısaca tartıştıklarımız, biricik gezegenimizin başına bela olan en büyük çevresel sorunlardan bazıları olmakla birlikte, moda ve tekstil atıkları, kentsel yayılma, sulak alanların yok edilmesi, toksik alanların genişlemesi ve arazi kullanım değişiklikleri dahil olmak üzere söz edilmeyen daha pek çok sorun var. Örneğin, moda ve giyime yönelik küresel talep, benzeri görülmemiş bir oranda arttı ve moda endüstrisi artık küresel karbon salımlarının % 10’unu oluşturuyor ve zamanımızın en büyük çevre sorunlarından biri haline geliyor.

Tüm bu sorunlara çözüm önerileri ise birden fazla makalenin konusu olabilecek kadar çok geniş bir listeyi ve geniş bir kapsamı içeriyor.

Herkese Yeni Yılda, daha temiz ve sağlıklı bir çevrede (iklim, hava, su, toprak, ekosistem, vb.) sağlıklı, mutlu, huzurlu barış içinde ‘yeşil’ bir yaşam dilerim.

*

İnternet Kaynakları

[1] https://gwi.ouce.ox.ac.uk/
[2] https://gml.noaa.gov/ccgg/trends/weekly.html
[3] https://earth.org/the-biggest-environmental-problems-of-our-lifetime/
[4] https://yesilgazete.org/cop27nin-baslica-sonuclarinin-elestirel-bilimsel-bir-biresimi/
[5] https://www.nationalgeographic.com/environment/article/plastic-pollution
[6] https://earth.org/top-environmental-issues-us/
[7] https://www.ormancilardernegi.org/dosyalar/ files/tod ormansizlasma_ web.pdf
[8] https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg1/chapter/summary-for-policymakers/
[9] https://www.wto.org/english/tratop_e/rulesneg_e/fish_e/fish_e.htm

 

2022 çevre almanağı: Siyanürden millet bahçelerine ekokırım manzarası

2022 nihayet geride kaldı. Türkiye kapsamında yapılan bir çevre almanağına bu cümlelerle başlamanın 2022 yılının hakkını vermek adına uygun olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu yıl Yeşil Gazete ekibi olarak takibini yaptığımız çevre kırımları ajandamızın büyük bir kısmını oluşturdu.

Kimi zaman bir nehre doğru siyanür patlak verdi, kimi zaman ormanlık alanlara millet bahçesi yapılacağı ilan edildi. 2022’yi yine de bir mücadele yılı olarak hatırlayabiliriz; her zorluğa rağmen mücadele edilen bir yıl. Peki bu yıl kamuoyunun sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına ne kadar zeval geldi? Gelin birlikte bakalım.

Ekokırım suç mahali. Fotoğraf: Mehmet Temel
Ekokırım suç mahali. Fotoğraf: Mehmet Temel

İkizdere’de ekokırım: Sarsılan kökler

Çevre alanında 2022’de en çok gündem olan sorunlardan biri ülkenin kuzeyinde bulunuyor. Ekokırım örneklerinde ilk durağımız Karadeniz. Rize, İkizdere’de yapılan Cengiz Holding’in liman ve taş ocağı projesiydi. Cengiz Holding’in icraatleri aslında 2022’yi aşıyor ancak 2022’de İkizdere’de yapılan faaliyetler, icraatlerin boyutuna genel bir çerçeve oluşturuyor.

Cengiz Holding’in liman projesine hammadde temin edilmek için Rize’nin İkizdere ilçesinde taş ocağı faaliyetleri gerçekleştiriliyor. Şimdi izleyeceğiniz görüntüler bu faaliyetleri gözünüzde canlandırmanıza yardımcı olacak:

https://twitter.com/ikizdere_icder/status/1477668424633491471?

İkizdere’de Cengiz İnşaat’ın dinamitleri patlamaya devam ediyor

İkizdere, Cengiz İnşaat’ın yeşilinde açtığı taş ocağıyla duyulan, uzakta bir köy. Rize’ye bağlı İkizdere, en çok da ağaçlara sarılan kadınlarıyla hafızalara kazındı. İkizdere hala orada ve uzakta olan bir köy ve mücadeleye devam ediyor.

‣[Bir konu/k] İkizdere’nin kızından köyün mücadelesi: Bir milat olarak Cengiz İnşaat

Bilirkişi kök raporunda madenin ’bölgenin doğal görünümünü bozacağı, orman alanını tahrip edeceği, yöre halkı açısından yaşam alanları yönüyle kabul edilemez’ olduğu belirtilmişti.

Bölgede taş ocağının yapımı sürerken birçok olay yaşandı. Kimi zaman köylüler güvenlik güçleri nedeniyle kendi yaylalarına giremedi, kimi zaman ülkenin ücra bir köşesi olan İkizdere’de İkizderelilere GBT yapıldı.

Kaynak: Kemal Baş

Köylüler kimi zaman alanda nöbet tuttu, kimi zaman vadiye akın etti. İkizdere’deki Cengiz İnşaat tarafından yapımına devam edilen taş ocağı projesinde bugüne kadar projede çalışan vatandaşlardan bazıları iş makinelerini kullanırken gerçekleşen kazalar nedeniyle hayatını kaybetti, taş ocağı nedeniyle bugüne kadar bölgedeki yaban hayatı olumsuz etkilendi, bölgedeki ağaçlar zarar gördü. 

Dinamitli patlatmalarla kökleri derinden sarsılan köyde mücadele yıl boyunca sürse de Cengiz İnşaat faaliyetlerine devam etti. Yine de başta söylediğimiz gibi 2022 bir mücadele yılıydı ve yıl boyunca İkizdereliler mücadeleleri büyüyerek devam ettirdi.

Kara çalınan bir ormanın ekokırım nöbeti: İkizköy

İkizdere ne yazık ki şahsına münhasır gerçekler yaşamıyor, benzer olaylar ülkenin dört bir yanında hakim. Şimdi Karadeniz’den biraz güneye inelim. Çünkü orada bizi Muğla’nın İkizköy ilçesindeki dinamitli patlatmalarla evleri sarsılan vatandaşlar karşılıyor olacak, Akbelen Ormanı için yaz kış demeden nöbet tutan İkizköylüler…

Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de Yeniköy ve Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş.’nin (YK Enerji) iki termik santrale kömür sağlamak için genişletmek istediği kömür madeni sahasına karşı, yurttaşlar Akbelen Ormanı’nda bir buçuk yıldır nöbette. YK Enerji’nin bölgeye gelmesiyle birlikte bölgede bir köy yok oldu: Işıkdere.

‣ [Bir konu/k] Kara çalınan bir ormanın mücadelesi: İkizköy’ün nöbeti 

İkizköylülerin hukuki mücadelesi de nöbetleri gibi yıl boyunca devam etti.

Akbelen Ormanı’nda 740 dönümlük ormanlık alanda kömür madeni işletmek için izin alan Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji), tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne açılan davanın sonucunu beklemeden 17 Temmuz 2021’de ağaçları kesmek istedi. Bölge halkı bunun üzerine ormana koştu ve kesimleri durdurdu, ormanın girişinde çadırlı nöbet başlattı.

İkizköylülerin nöbet alanına 10 Ağustos 2022 Pazartesi’yi 11 Ağustos 2022 Salı’ya bağlayan gece yarısı Jandarma baskını yapılması sonrası 11 İkizköylü, 250 kişilik jandarma ekibi tarafından darp edilerek özel mülk olan alanından zorla çıkarıldı. Darp edilen köylülere karşı ‘Jandarmaya direnmek’ suçundan dava açıldı. İkizköy’ün mücadelesi işte böyle kimi zaman darp edilerek kimi zaman yanı başlarında patlatılan dinamitlere karşı sürdürüldü.

Zeytinliklere karşı yönetmelik hamlesi

Bölgede zeytinliklerin olması bile şirketi durdurmadı ve Resmi Gazete‘de İkizköy’ün ikinci bilirkişi keşfinin olduğu gün zeytinlik alanlarda madencilik faaliyetlerinin önünü açan bir yönetmelik yayımlandı. Yönetmeliğe karşı onlarca dava açıldı ve zeytinler kazandı.

Yönetmelik olmadı, kanun teklifi hamlesi…

12 Aralık’ta Elektirik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, 33 milletvekilinin imzasıyla TBMM Başkanlığına sunuldu. Kanun teklifi madencilik faaliyetlerinin, zeytinlik alanlarda yapılmasının önünü açacak nitelikteydi. Ancak İkizköylüler buna da müsade etmedi. Soluğu teklifin görüşüleceği komisyon toplantısının yapılacağı TBMM’de aldı. Muğla’dan Ankara’ya koşan İkizköylüler bu kez de TBMM koridorlarında zaferlerini kutladı. Tekliften zeytinliklerle ilgili birinci madde çıkarıldı.

İkizköy‘de 500 günü aşkın bir süredir devam eden nöbet, kanun teklifinin kabul edilmemesi için düşülen Ankara yolları, TBMM koridorlarında alkışlanan iptal kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne taşınan Akbelen ormanı, ağaçlara kenetlenen kadınlar ve daha fazlası… Her sevincin arkasından İkizköylüler için bir hayal kırıklığı yaşandı. Ankara’da alkışlarla kutladıkları tekliften çıkarılan maddeden günler sonra İkizköy’ün kadınları yeniden teyakkuza geçti. İkizköylülerin rüyalarına giren ağaç kesimlerine ilişkin yeni duyumlar alan kadınlar yeniden ağaçların yanına koştu:

İkizköy’ün mücadelesi yıl boyunca sürdü ve zeytinlikler tehdit olmadan rahat bir nefes alana kadar sürmeye de devam edecek gibi görünüyor.

İliç: Siyanür saçılan topraklar

Şimdi Ege‘den biraz doğuya doğru gidelim… Erzincan, İliç bu yıl siyanür sızıntısı ile Türkiye gündemine oturdu. Aslında siyanür zaten ‘geliyorum’ demişti. Yeşil Gazete olarak bölgedeki tehlikeyi 21 Haziran’da siyanür sızıntısı yaşanmadan önce Şubat 2022’de haberleştirmiştik.

‣Erzincan halkı siyanür soluyor: Altın madenindeki en ufak dalgınlık felaketlere yol açabilir 

Erzincan’ın İliç ilçesine bağlı Çöpler Köyü’ndeki Çöpler Altın Madeni 2010’dan beri faaliyette. Maden işletmesinin atıkları çevreye yıllardır büyük zararlar veriyor. Madenin bölgeye getirdiği son çevre felaketi ise içerisindeki sıvıda siyanür olan boruların birisinin kırılması sonucu yaşandı. 21 Haziran’da madenin borularından biri kırıldı ve 20 ton civarında siyanür bulunan solüsyon borulardan çevreye yayıldı. İliç’teki maden tam da bu noktada gündeme girmeyi başarabildi. Oysa madenin hikayesi yıllar öncesine dayanıyor.Anagold bünyesindeki Alacer Gold ve AKP’ye yakın bir şirket olan Çalık Holding yaşamı zehirleyen madenin sahibi.

2020’de siyanürlü atık barajı çevresinde gerçekleşen toplu kuş ölümlerinden sahibi şirket sorumlu tutulmuştu. Tesiste artırımın olması halinde Fırat Nehri’ni öldüreceği söylenmiş, çevre aktivistleri tarafından tepki gösterilmişti.

Erzincan’daki siyanür kaosu tüm kamuoyunu bir araya getirdi. Sosyal medyadan şirketin maden faaliyetlerinin durdurulması yönünde binlerce paylaşım yapıldı. Şirketin faaliyetleri sonuç olarak durduruldu. Fakat bu durdurma kararı da oldukça fazla eleştirildi. Çünkü atılan adımlar İliç için hep geç oldu. İliç’te de hala hukuki mücadele devam ediyor. 

Biz de ekokırım yolculuğumuza İliç’ten sonra Şırnak’tan devam edelim. Şırnak bu yıl kesilen ağaçlarla gündeme oturdu.

Şırnak’ta ağaç kıyımı

Şırnak’ta 2022’yi de aşan boyutta bir ağaç kıyımı söz konusu. Ağaç kesimleri sosyal medyada paylaşılan videolarla kamuoyunun gündemine geldi. Hafızanızda hala kamyonlarla taşınan kesilmiş ağaç görüntüleri canlıdır ama hatırlamayanlar için görüntüleri paylaşalım:

Şırnak aynı zamanda orman yoksulu bir şehir. Şırnak Barosu başından itibaren olayın takipçisiydi. Kıyıma karşı kampanyalar başlatıldı, Şırnak Valiliğine başvurular gerçekleştirildi. Ağaçlar için yapılan eyleme Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden insanlar akın etti. Tam da bu noktada Cudi Yürüyüşü’ne bir bakmamız gerekiyor.

‣Şırnak’ta neler oluyor?: ‘Orman kıyımında güvenlik bahane, asıl amaç rant ve bölgeyi madenciliğe açmak’

Cudi Yürüyüşü 17 Eylül’de Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Özgür Kadın Hareketi (TJA), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi öncülüğünde yapıldı.

Yürüyüşte vatandaşlara Jandarma müdahalede bulundu, gazlar sıkıldı. Eylemden önce hem Hakkari hem de Şırnak Valilikleri 15 günlük gösteri ve yürüyüş yasağı getirdi. Giriş çıkışlar sınırlandırıldı. Manidar yasaklara rağmen vatandaşlar Cudi Yürüyüşü’nü gerçekleştirdi.

Yürüyüşte “Doğa hepimizin” denildi; “Hepimizin bunu koruması gerekiyor.”

Maden derdiyle Hakkari

Şırnak’ın hemen yanında bulunan Hakkari’ye doğru yola çıkacak olursak kentte bizi madenler karşılayacaktır. Hakkari maden açısından zengin ve bu da başına bela olmuş durumda. Çünkü maden ocakları denetimsiz, tespitsiz faaliyetleri, ekokırımı da beraberinde getiriyor. Özellikle gözlerden oldukça uzak olan ülkenin bir ucundaki bu kent için… 

Öte yandan bir diğer sorun da Cilo’da eriyen kara buzulları… Cilo’nun kalbinin nasıl erdiğini ise bizzat şahit olanlardan dinleyelim:

Öte yandan Hakkari‘nin Yüksekova ilçesinin su ihtiyacını karşılamak üzere 2019’da inşa edilen Dilimli Barajı’nın su seviyesi de kuraklık ve azalan yağışlar sebebiyle 25 ile 30 metre arasında düşmüş durumda. Azalan yağışlar denildiğinde akla öncelikle gelen tabi Van Gölü… Sıradaki ekokırım noktası da burası pek tabii.

Ülkenin su kaynakları can çekişirken…

Ülkenin su kaynakları 2022’de dip seviyeleri gördü.

Van Gölü derinlerinde bulunan araba lastiğinden pet şişeye her türlü plastikler, 2022’de yağışların azalması ve artan sıcaklar nedeniyle hızlı buharlaşması sebebiyle içindeki sakladıklarını dışarı vurmak zorunda kaldı.

Fotoğraf: AA

Gölde oluşumu binlerce yıl süren ve ‘su altı peribacaları’ olarak nitelendirilen dikitler gün yüzüne çıktı. Van Gölü’nde kuraklık uydu görüntülerine yansıdı, gölün sınırları değişti.

İnci kefallerine bir engel de kum ocaklarından

Kuraklığın, artan sıcakların, insan kaynaklı kirliliğin vurduğu tek su kaynağı elbette Van Gölü olmadı. Burdur Gölü’nde alı patlaması görüldü, Arin Gölü yok olmanın eşeğine geldi. İznik Gölü’ndeki bazilika kıyıyla birleşti. Akşehir ve Karataş Gölü meraya dönüştü. Barajlarda da su seviyeleri dibi gördü.

Salda’da millet bahçesi…

Salda’ya gelecek olursak… 2022’de Salda için tam koruma talepleri oldukça sık dile getirildi. Göle millet bahçesi yapılırken göl insan akınına uğradı.

Mart 2021’de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı‘na bağlı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü ‘Salda Gölü ziyaretçi taşıma kapasitesinin belirlenmesi’ çalışması sonuçlarına göre yılda 1.5 milyon olan ziyaretçi sayısının 570 bine düşürüleceği duyurulmuştu.

Bakanlık Salda Gölü’ndeki renk değişiminin ‘polenlerden kaynaklandığını’ iddia etmişti. Haziran 2021’de ise kanalizasyon atıklarının Salda Gölü’ne karıştığı iddiası üzerine bölgede inceleme yapan Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdür Yardımcısı, atık karışmasının mümkün olmadığını, gölü ineklerin kirlettiğini öne sürmüştü. 

Salda’ya yapılanlar 2022’de de devam etti. Mayıs 2022’de “Millet Bahçesi” olarak duyurulan alanın işletmesi, Subartu isimli özel şirkete verildiği ortaya çıktı. “Millet Bahçesi”nin yapıldığı alana ücreti karşılığında girildiği ve kişi başı giriş ücretinin 10 TL olduğu görüldü. Girişe, turnike ve bariyerler konuldu.

Salda Gölü ve çevresinde bulunan 61 familyaya ait 301 sucul ve karasal bitki türü de yapılanlardan nasibini aldı. Göl için tam koruma talepleri ise devam ediyor…

Öte yandan Türkiye’de biyolojik çeşitliliğin (insan habitatı dahil) yüzde 90’ına yakınını barındıran 305 önemli doğa alanıdan 185’i HES ve barajların tehditi altında. Bu alanlar geri dönüştürülemez şekilde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Kentleşmenin kıyısındaki nehirler 
Ergene - Fotoğraf: Mehmet Temel
Ergene – Fotoğraf: Mehmet Temel

Türkiye’nin bir yıl evvel gündemine oturan müsilaj da bu yıl elbette yeniden Türkiye’nin su kaynaklarını ziyaret etti. Kimi zaman Çanakkale’de kimi zaman da İstanbul’da müsilaja şahit olundu.

Deniz salyası olarak da bilinen müsilaj Mart 2021’de Marmara ve Ege Denizi‘nde ortaya çıkmış insan faaliyetlerinin etkisi denize müsilaj olarak yansımıştı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Yalova, Kocaeli, İstanbul ve Tekirdağ’da temizleme çalışmaları başlatılmıştı. Ancak müsilaj bu yıl da ülkeyi terk etmedi…

Milletin istemediği millet bahçeleri…

Ülkenin en önemli ve Mars’a ışık tutacağı söylenen Salda Gölü‘nde dahi millet bahçesi yapılaşması sürerken bu yıl da iktidar millet bahçesi yapılaşmalarında hız kesmedi. AKP’nin bir sembolü haline gelen millet bahçeleri çoğunlukla milletin ormanlara yapıldığı için istemediği yapılaşma türleri oldu.

Millet bahçeleri genellikle hali hazırda ormanlık arazilerin içerisine inşa edilmeleri, ağaç kesimleri ve yapılaşmaya neden olmaları gibi nedenlerle  kamuoyundan tepki topluyor.

Türkiye’de artık neredeyse her an her yerde size sürpriz yapacak şekilde karşısınıza çıkacak bir millet bahçesi bulabilirsiniz. Bu yıl özellikle araştırdığımız, üzerinde haberler kaleme aldığımız Üsküdar‘daki millet bahçesi çalışması, Türkiye genelindeki millet bahçelerine ışık tutacak cinsten.

  1. Üsküdar’da ormana millet bahçesi: TOKİ ihalesi yine hastanelerin, havalimanlarının şirketine
  2. ‣Üsküdar’da sır gibi millet bahçesi: Kimsenin haberi yok…
  3. ‣Üsküdar’da ormana millet bahçesi: TOKİ ihalesi yine hastanelerin, havalimanlarının şirketine

Üsküdar’daki millet bahçesi yapımına başlanmasının ardından geçen bir ayda bölge sakinleri tarafından asla bilinmeyen bir projeydi. Çünkü kapısına bir tabela dahi asılmaya gerek görülmemişti. Çalışmanın bir ayı tamamlanırken bölgeye gidip konuştuğumuz proje yöneticilerinin gösterdiği tabela daha paketinden çıkartılmamış, toprak alan içerisinde öyle boylu boyunca uzanıyordu.

Proje ormana yapılıyordu, aynı Aydos‘ta olduğu gibi… Ağaç kesimleri olmadığına ve bir ağacı dahi kesmeyeceklerine dair konuşan ve iyi bir nüfuza sahip olduğunu söyleyen proje yöneticisi de Türkiye’de iktidar tarafından yürütülen projelerdekiyle oldukça benzer.

Üstlenici şirkete daha önce verilen hastane ve havalimanları gibi ihaleler de sanırım aklınıza birtakım diğer büyük balıkları getirecektir… Proje tam gaz devam ediyor. Aydos’ta da aynı şekilde ormana yapılan millet bahçesine tam gaz devam.

[Belgesel] Orman, millet bahçesi olunca: Aydos’un hüzünlü ağaçları, Aydostların çabasıyla kurtulabilecek mi?

Aydos Ormanı’nda da TOKİ’ye ihale edilen alanda yapılması planlanan Millet Bahçesi‘ne tepkiler sürüyor ancak ormanda ekokırım yine de devam ediyor. Ormanda kreş, macera parkı, kıraathane gibi yapılar için çalışmalar yapılıyor. Aydoslular -nam-ı diğer Aydostlar- yani millet,  ormana millet bahçesi yapılmasını istemiyor ve mücadeleleri devam ediyor. İktidar da ülke çapında 409 adet millet bahçesinin yapımına devam ediyor.

Orman ve ötesi…

Tam da bu noktada millet bahçelerinin yapıldığı ormanlara, ülkenin orman varlığı ve yönetimi açısından bir göz atalım. 2022’de Türkiye’nin orman varlığı ve yönetimine ilişkin oldukça önemli bir rapor yayımlandı. Rapor Orman Genel Müdürlüğü‘nün işleyişine ışık tutar nitelikte.

[Bir konu/k] OGM’nin orman kumarı: Yangın sayısına göre kazanacak ya da kaybedecekler

Orman Genel Müdürlüğü 31 Temmuz’da 2022 Yılı Kurumsal Mali Durum ve Beklentiler Raporu’nu yayımladı. Raporda geçmiş altı aya dair uygulamalar ve harcamaların yanı sıra gelecek altı ay için de hedeflere yer verildi.

İşte o veriler:

  • OGM’ye tahsis edilen 6 milyar 220 milyon TL.
  • Haziran sonu itibarıyla 2,4 milyar TL harcama yapılıyor.
  • Uçak alımı (400 milyon TL) ve helikopter alımı (4 adet için 2 milyar TL) yapılmıyor.
  • Bin 250 adet fotokapandan da bir adet dahi satın alınmıyor.
  • Dört adet drone, bin 500 adet Yangın Cell sistemi de asla alınmayanlar arasında.
  • Planlanan tutarla 95 adet alınması planlanan arazöz de yalnızca 48 adet alınıyor.
  • Kar amacı gütmeyen kuruluşlara 5 milyon lira transfer ediliyor.
  • Ağaçlandırma için 388 bin TL öngörülmesine rağmen 150 bin TL harcama yapılıyor. Bunun üçte biri endüstriyel ağaçlandırmada kullanılmış.
  • Orman Koruma ve Yangınla Mücadele projesi için ise 107 milyon liralık ödenekten ilk altı ayda 7 milyon TL kullanılmış.

OGM’nin raporunda ayrıca endüstriyel ağaçlandırmaya dair hedeflere yer veriliyor:

  • Endüstriyel ağaçlandırmaya uygunluğu tespit edilen toplam 330 bin hektarlık potansiyel alanda uygulama oranı yüzde 9’dan yüzde 100’e çıkarılacaktır.
  • Orman varlığı, ülke toplam alanının yüzde 30’una çıkarılacaktır.

İlk altı ayda ise ağaçlandırma için 388 bin TL öngörülmesine rağmen 150 bin TL harcama yapılıyor. Bunun üçte biri endüstriyel ağaçlandırmada kullanılmış durumda.

Kaynak: Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması

Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması kitabında konuya ilişkin olarak şu bilgilere yer veriliyor;

  • 2013’ten sonra başlatılan endüstriyel ağaçlandırma çalışmaları, bu yıldan sonra ağaçlandırma miktarlarına dahil oluyor. Yapılan ağaçlandırmalar mevcuttaki doğal ormanların tıraşlanması sonucu açılan orman alanlarında yapılıyor.
  • 2021’de de 24 bin hektara ulaşan endüstriyel ağaçlandırma miktarı, o yıl 35.371 bin hektar olarak gerçekleşen toplam ağaçlandırmaların büyük bir kısmını oluşturuyor.
  • Endüstriyel ağaçlandırmadan geriye devlet tarafından yapılan sadece 11.313 hektarlık bir ağaçlandırma kalıyor. Bu da yıllık ağaçlandırma miktarları içinde oldukça küçük bir miktara işaret ediyor.

Türkiye’nin maden belası

Bu yıl ağaçları en çok tehdit eden madencilik faaliyetleri oldu. İktidar tarafından öyle çok alana maden için ruhsat verildi ki kanunen yasak olmasına rağmen zeytinlik alanlara dahi madencilik faaliyetleri için izin verme girişimlerine imza atıldı.

Öncelikle rakamın boyutunu ortaya koyabilmek adına yıl ortasında yayınlanan sanayi verilerine değinelim.

TÜİK sanayi verilerini, Soma‘daki maden faciasının sekizinci yıl dönümünde, Bartın‘daki maden faciasının öncesinde, 13 Mayıs’ta paylaştı. Verilere göre; madencilik ve taşocakçılığı sektörü endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 2,9 arttı. MAPEG‘in verilerine göre 2022 başı itibarıyla kayıtlı yaklaşık 15 bin maden işletmesinde denetlenen saha sayısı sekiz bin 129’da kaldı. 

Türkiye genelinde 4 Nisan itibariyle işletme izni olan ruhsatlı maden sayısı toplamda (1. B, 2. A, B ve C, 3., 4. ve 5, grup) 7 bin 487.

Yıllara göre ruhsat müracaatları sayısı. Kaynak: MAPEG

Türkiye’de doğa savunucularının en çok muzdarip olduğu konulardan biri madencilik ve taşocakçılığı. Söz konusu ocakların doğa tahribatı neredeyse her gün medyada yer alıyor, vatandaşların kendi topraklarından uzaklaştırılmasına, biyoçeşitlilikte meydana gelen zararlara sebep oluyor. Türkiye’de madenlerle ekokırıma devam ediliyor.

Balıkesir madencilik projelerinin sahasına dönüştü

Maden ocaklarına karşı doğayı savunmak için Kazdağları’ndan İliç’e kadar her bir noktada mücadele veriliyor. Bu yıl bu mücadele kapsamında yüzlerce dava açıldı.

Ekokırım başucu kitabı olarak ÇED’ler

Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği ve raporları artık vatandaşlar için başucu kitabı gibi bir seviyede. 2022’de ÇED Yönetmeliği güncellendi ve birtakım değişiklikler yapıldı.

ÇED Yönetmeliğinin güncellenmesi ‘yeşil kalkınma hedefi’ ifadeleriyle duyuruldu. Ancak güncellenen ÇED Yönetmeliği’nde yer alan bazı noktalar “yeşil” ve/veya “sürdürülebilir” kavramlarından oldukça uzak kaldı.

Öte yandan bu yıl Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yüzlerce ÇED kararı alındı: ‘Gerekli değil’ler, ‘Muafiyet’ler, ‘Olumlu’lular birbirini izledi. Ama iyi haberler de var. Çevre aktivistleri bu ÇED’lerin peşine düştü. Yüzlerce sayfalık raporları okudu, itiraz etti, adliye koridorlarında bekledi, kendi ceplerinden bilirkişi keşif ücretlerini topladı, ÇED iptal davaları açtı.

OSB’lere karşı toplu mücadele

İyi haberlerin yanında birçok projenin ekokırımına karşı da mücadele devam ediyor.

Amasya, Çambükü bunlardan biri ve son zamanlarda köylülerin ısrarlı mücadeleleriyle gündeme gelmeye devam ediyor. Köylülere onlarca yıl önce tahsis edilen alanlarda tarım ve hayvancılık yapılırken birden Organize Sanayi Bölgesi (OSB) yapılması isteniyor. Köylülerin ceviz ağaçları, bamyaları OSB karşısında ezilip geçilmiş durumda.

Çambükü, Kasım, 2022- Fotoğraf: Mehmet Temel - ekokırım
Çambükü, Kasım, 2022- Fotoğraf: Mehmet Temel

Yargı sürecinin devam ettiği OSB için keşif yapılmasını beklemeden iş makinelerinin tekrar gelmesine karşı Çambükülüler de tekrar direnişe geçti.

Marmara OSB: Toprak mı yoksa plastik mi daha ağır basar

OSB’lerin tarım arazilerine yapılıyor olması Bandırma‘dan Çambükü‘ne kadar birçok vatandaşın karşı çıktığı bir işlem. Bu konuda yıl boyunca konuştuğumuz her köylü ülkesinin gelişmesine karşı olmadığını, gıda krizi varken neden tarım arazilerine OSB yapıldığını sorgulayarak konuşuyor.

Nükleer inadı

Türkiye iktidarı için ağır basan bir diğer ekokırım müsebbiplerinden bir diğeri de nükleer santraller. Nükleer güç santrallerine karşı platformlar, iklim aktivistleri ve çoğu sivil toplum kuruluşu nükleer santrale karşı ortak bir duruş sergilemesine rağmen Türkiye iktidarının nükleer santralleri destekleme arzusu sonlanmış değil.

Özellikle Akkuyu Nükleer Güç Santrali 2022’de değişen müteahhitleri, üstlenici firmaların fesih hamleleriyle gündemde oldukça yer buldu.

Putin ve Erdoğan’ın Astana’daki görüşmesinden çıkan başlıklar özellikle dikkat çekiciydi. Görüşmede Rusya’nın yüzde 99’una sahip olduğu Akkuyu ve Sinop nükleer güç santrali projeleri gündemdeydi. Bu görüşmenin ardından IC İçtaş, yeniden projeye döndü. Fesihten önce ise santral inşaatında çalışan işçiler işten çıkarılacaklarının gündeme geldiğini aktarmış durumlarının ne olacağının bilinmediğini belirtmişti.

İnşaat bugüne kadar birçok kazaya da sahne oldu. İktidar yenilenebilir enerji yerine nükleer santrallerde ısrarcı olmaya bu yıl da devam etti.

Ülke çapında iklim kervanları

Bu yıl çevre gündemine damga vuran bir diğer olay ise ülke çapında yapılan kervanlardı. Halkların İklim Anlaşması Ağı’nın 2 Nisan’da başlattığı uluslararası kervanlar, İklim Adaleti Koalisyonu tarafından birçok şehirde ekokırıma dikkat çekmek ve bölgede mücadele edenlere destek mesajı vermek adına aylar boyunca gerçekleştirildi.

Erzincan, İliç'te siyanür borusunun patlayarak solüsyonun çevreye yayıldığı Çöpler Altın Madeni ve hemen gerisinde bulunan Fırat Nehri önünde Koalisyon üyeleri ve bölgedeki çevre aktivistleri eylemde- Fotoğraf: Mehmet Temel
Erzincan, İliç’te siyanür borusunun patlayarak solüsyonun çevreye yayıldığı Çöpler Altın Madeni ve hemen gerisinde bulunan Fırat Nehri önünde Koalisyon üyeleri ve bölgedeki çevre aktivistleri eylemde- Fotoğraf: Mehmet Temel

İklim Adaleti Koalisyonu kervanlarla fosil yakıtlar, maden ocakları, milyon tonluk karbondioksit salımları, iklim göçleri, nükleer santraller, tarım alanına yapılmış OSB’ler, köyleri yok eden kömürlü termik santraller gibi sorunların kaynağına giderek her bir kirleticiye ‘İklim değil, sistemi değiştir’ dedi.

Koalisyon, Afşin'de- Fotoğraf: Mehmet Temel
Kangal Afşin Elbistan Kervanı- Fotoğraf: Mehmet Temel

Ülkede kimi zaman İngiltere gibi farklı ülkelerden gelen plastik çöpler yakıldı, kimi zaman hayvanlar birer av haline getirildi, işkenceler çekti. Hemen her gün maden ocakları uğruna ağaçlar heba edilirken, OSB’ler uğruna tarım yok sayıldı. Bartın’da denetim uyarılarına rağmen işçiler madende hayatını kaybederken yenileri için ruhsatlar verildi.

İktidarın millet bahçesi, kömürlü termik santral, nükleer santral, OSB ve daha listesi oldukça uzatılabilecek ekokırıma sebebiyet veren arzu ve ısrarları da devam etti.

Öte yandan her bir noktada ekokırıma karşı mücadele verildi. Çalıştaylar, konferanslar, kamplar yapıldı, eylemler gerçekleştirildi, nöbetler tutuldu, halk yerlerde sürüklenmesine, güvenlik güçlerinden şiddet görmesine rağmen topraklarını, ağaçlarını, suyunu her şeye rağmen savundu.

Ancak Türkiye bu yıl gerek peşine düşülen ÇED kararlarının iptaliyle, gerek yerele destek için farklı şehirlerden elinde ne varsa ortaya koyulup desteğe gidilen yolculuklarıyla ekoloji mücadelesi anlamında önemli kazanımlar sağladı.

Son olarak Yeşil Gazete olarak 2022’yi kazanım ve kayıplarıyla geride bırakırken 2023 için yeşil bir dünya diliyor ve talep ediyoruz.

 

 

 

Sınırsız enerji hayali

Hidrojen füzyonu, hidrojen atomlarını helyum gibi daha ağır elementler oluşturmak için birleştirme ve bu süreçte büyük miktarda enerji açığa çıkarma işlemidir. Hidrojen füzyonu, Güneş de dahil olmak üzere yıldızlar için ana enerji kaynağıdır. Ancak bu işlemin olabilmesi için hidrojen atomlarının çok yüksek sıcaklıklara ısıtılması ve o sıcaklıkta uzun süre tutulması gerekir. 

Bu yöntem iklim değişikliğine ve küresel enerji krizine potansiyel bir çözüm olarak öneriliyor. Ancak hidrojen füzyonu, birkaç nedenden dolayı ‘bugün’ iklim değişikliğine bir çözüm değildir. 

Çok yüksek sıcaklık ve basınç gerektirir

Hidrojen füzyonuyla ilgili ana zorluklardan biri, gerçekleşmesi için Dünya’da normal şartlarda bulunanlardan çok daha yüksek sıcaklıklar ve basınçlar gerektirmesidir. Bu şartlar ancak patlayan bir atom bombasının çekirdeğinde var olabilir. Bu ilk defa 1952 yılında başarıyla denenmiştir. O zamandan bugüne bilim insanları hidrojen füzyonu için gerekli koşulları sürdürülebilir biçimde, laboratuvar ortamında elde etmek amacıyla çeşitli yöntemler kullanan, füzyon reaktörleri olarak bilinen bir dizi deneysel cihaz geliştirdi.

Kolayca anlaşılabileceği üzere, çok yüksek sıcaklık ve basınç elde etmek için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyarız. 70 seneden beri gerçekleştirilen deneylerde en büyük ilerleme bu sene elde edildi. İlk defa reaktöre sağlanan enerjinin 1,25 katı enerji elde edildi. Bu da çok kısa bir süre için başarıldı. Son 70 senede geldiğimiz yer inanılmaz büyüklükte bir enerjiyi dev bir cihaza verip bunun sadece 1,25 katını kısa süreliğine elde etmek oldu.

Şimdi sorun daha fazla enerji elde edip bunu çok daha uzun zaman sürdürebilmekte. Sürekli hidrojen füzyonunu başarmak için bilim insanlarının, hidrojen füzyonunun aşırı koşullarına dayanabilecek malzemeleri geliştirmesi, hidrojen sırasında oluşan plazmayı sınırlamak ve kontrol etmek için yöntemlerin hazırlanması da dahil olmak üzere bir dizi teknik ve bilimsel zorluğun üstesinden gelmesi gerekiyor. Elbette bu işin sadece korkunç miktarda bir enerjiyi elde etme kısmı. Devamında ise bu enerji miktarının dizginlenerek elektrik üretimi için kullanabilmesi lazım. Tüm bu adımların atılması da oldukça uzun sürecek. 70 yılda, dev bir alete, çılgın miktarda enerji vererek verdiğimizin sadece 1,25 katını birkaç saniyeliğine kazandığımızı düşünecek olursak, büyük bir patlamaya neden olmadan sürdürülebilir enerjiye sahip olmak ve bunu yaygınlaştırmak için ne kadar zaman geçeceği ortadadır.

Radyoaktif yan ürünler

Hidrojen füzyonuyla ilgili diğer bir zorluk da, füzyon reaktörlerinde kullanılan malzemelere zarar verebilecek ve ayrıca insanlar için radyasyon tehlikesi oluşturabilecek nötronlar da dahil olmak üzere bir dizi radyoaktif yan ürün üretmesidir. Yani hidrojen füzyonu da aslında bir nükleer reaktördür. Uranyum ya da toryum kullanan reaktörler kadar olmasa da ciddi riskleri vardır. Bilim insanları, bu yan ürünlerin üretimini en aza indirecek güvenli yöntemler geliştirmek için çalışıyor. Küçük bir yan not, bu reaksiyonu hidrojen değil de borla yapacak olursak neredeyse hiç radyasyon tehlikesi olmadan enerji üretmek mümkün ama bor füzyonu için çok daha yüksek sıcaklık ve basınç gerekli olduğundan daha oraya ulaşmamıza uzun bir süre var.

Ekonomik ve lojistik zorluklar

Bu teknik ve bilimsel zorluklara ek olarak, hidrojen füzyonu bir dizi ekonomik ve lojistik zorluklarla da karşı karşıyadır. Füzyon reaktörleri karmaşık ve yapımı pahalıdır. Geliştirilip işletilebilmesi için önemli miktarda finansman ve uzmanlık ister.  Ek olarak, hidrojen füzyonu, şu anda küresel enerji talebini karşılamak için yeterli miktarlarda bulunmayan büyük ve güvenilir bir hidrojen yakıtı kaynağı gerektirir. Bu kaynak ise bildiğiniz hidrojen atomu değil onun zor bulunan bir başka izotopudur.

Gelecek ‘gelmeyebilir’

Sonuç olarak hidrojen füzyonu bize neredeyse sınırsız bir enerji kaynağı sunuyor. Gelecekte bir gün bu kaynaktan faydalanarak bu sınırsız enerjiye kavuşabileceğimize kesinlikle inanıyorum. Ama bunu başarmak için şu anda önümüzdeki dev problem olan iklim krizini aşmamız gerekiyor. İklim krizini durdurmak için önümüzdeki 30 yılda gereken adımları atmayacak olursak yaklaşık 30-50 sene sonra gelebilecek bir füzyon enerjisinin kurtarabileceği bir insanlık kalmayacak. O nedenle de “nasılsa füzyon geliyor yakında, o zamana kadar bildiğimiz gibi yaşayalım” deme lüksümüz bulunmuyor.

Bugün için bütçemizin bir kısmını füzyon araştırmalarına harcayabiliyoruz, yakın zamanda iklim felaketleri arttığında bu tür bilimsel araştırmalara ayırabileceğimiz kaynak kalmayacak. Eğer güzel bir gelecek istiyorsak bir yandan bu çalışmaları desteklerken öte yandan da tüm gücümüzle iklim krizini durdurmaya çalışmamız gerekiyor. Ne bugün ne de gelecekte füzyon iklim krizinin bir çözümü değil ama uzak gelecekteki güzel günlerin bir anahtarı olacak, eğer o günleri görebilirsek.

(2022’nin ardından] Umut ve çaresizlik ikileminin ötesinde: Yeni yılda iklim kriziyle yüzleşmek

Başlangıçları kutlamayı seven biriyseniz, 1 Ocak sabahı umut dolu bir gündür. Yılınızı şöyle bir gözden geçirip, bazı kararlar alıp, kendinize hedefler koymuş olabilirsiniz. Belki de — ki en sık koyulan hedeflerden biridir — daha sağlıklı yaşamaya karar verdiniz. Bağcıklarınızı bağlayıp koşmaya çıktığınız her gün farkında yaşadığınız bir hayata adım atmış gibi hissettirebilir. Bu umutlu başlangıç, bana arasında ayracımı bıraktığım bir kitaba geri döndüğüm anları anımsatıyor. Yenilenmiş bir dikkatle, öncesinde kalanları sindirip ardındakileri hevesle beklediğim bir okuma. Hayalimdeki imgelere alan açıp, aklımdaki sorulara zaman tanıdığım, beni o kitabı okumaya iten zevki yeniden tattıran bir an.

Öte yandan, o ayracın kitapla değil, benimle ilgili olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Biraz gerçekçi arkadaşlarınızın da hatırlatacağı gibi, motivasyon uçarı ve kırılgan bir duygu. Örneğin, 2022’de yapılan bir çalışmaya göre, insanlar ortalama 32 günde yıl başı hedeflerinden vazgeçmiş. Ayakkabılar Şubat’ta rafa kaldırılmış. Belki de istatistiğe gerek bile yok, sonuçta çoğumuza tanıdık bir deneyim bu. İşe okula yetişmek, gündemimizdeki sorunlarla boğuşmak derken verilen sözler kolayca unutulabiliyor. Kendimizi çok geçmeden bilindik tekrarlara dönmüş bulabiliyoruz. Yılın ilk gününde bir an için gözümüzde belirginleşen değişimden yavaş yavaş uzaklaşırken biraz kendimizi, biraz çevremizde olup bitenleri sorumlu tutup bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz.  Böylece yeni yıl da umutlu başlangıçlar ve kaçınılmaz görünen süreklilikler arasında gelgitlerle geçip gidiyor.

2022’de iklim krizi

İklim kriziyle dünyanın nasıl yüzleştiği üzerine bir değerlendirme yazmak için oturduğumda, değişim umudu uyandırma isteğimle, yıldan yıla aynı kalan — hayır, kötüleşen — durum karşısında duyulan çaresizliği dile getirmek arasında duraksadım durdum. Bir yandan, umudun yeşerdiği yerleri düşündüm. Örneğin, Almanya’da koalisyonla birlikte hükümete gelen Yeşiller, eylül ayında ülke ve Avrupa çapında enerji dönüşümünü hızlandıracak, “Paskalya Paketi” olarak da bilinen yasaya imza attılar. İklim politikaları sözcüsü Lisa Badum’un “Yeşiller için devrim niteliğinde bir yıl” olarak aktardığı yasa, fosil yakıt tüketimini 2030’a kadar sonlandırmayı planlıyor. Sonra, Dünya’nın öte ucunda, Brezilya’da, kasım ayında hararetli bir sürecin ardından Bolsonaro’nun seçimleri kaybetmesine tanık olduk. Bolsonaro yönetimi altında ormansızlaşması katbekat artan Amazonlarla birlikte, Brezilya ve dünya da rahat bir nefes aldı.[1] Carbon Brief’in seçim sürecinde yayımladığı analize göre, yeni Başbakan Lula da Silva iklim hedeflerini yerine getirdiği takdirde, Amazon ormanlarında yaklaşık Panama büyüklüğünde (75,960 km2) bir alan kurtulmuş olacak.

Öte yandan, sadece bu umut adacıklarından bahsetsem, iyimserliğimin sık sık nasıl boğulduğunu saklamış olurdum. Günbegün ekosistemin düzensizleştiğini görürken, iklim krizinin etkilerini gelecekte hissedeceğimiz mazeretine sığınmak artık mümkün değil. Pakistan’daki yoğun sel, Hindistan’ı etkisi altına alan sıcak dalgası, artan orman yangınları bizi gelecekte bekleyenlerin habercisi. Hepsine rağmen her şey yolundaymış gibi devam edildiğini bu sene en açık haliyle COP27 gösterdi. Geçtiğimiz sene kömür emisyonlarının “aşama aşama durdurulacağı” ifadesi “aşama aşama azaltılacağı” şeklinde değiştirilmişti ve bu yıl da bu aynı şekilde devam etti. En fazla kömür emisyonuna sahip 5 ülkenin (Çin, Hindistan, A.B.D., Rusya, Japonya) hepsi taahhütte bulunmaktan çekindi. Hatta fosil yakıtları azaltmak bir yana dursun, konferansta lobicilerinin varlığı Afrika’da yeni gaz projelerine destek sağlanması gibi planlardan söz edilmesiyle hissedildi. Verilen sözlerin bir bağlayıcılığının olmaması, problemin önüne set çekmesi gereken mekanizmaların ne kadar kusurlu işlediğinin bir göstergesiydi.[2] Böylece, 2022 iklim ajandası da umutlu başlangıçlar ile sürekli yenilgiler arasında gelgitlerle geçip gitti.

İki cami arasında binamaz kalmak

“İnsanlar iki kritik eşik arasında bir yarış içerisinde. İlki Dünya’nın ekosistemlerinin ve içerdikleri yaşamın geri dönüşü olmayan bir çöküşe uğramasıyla sonuçlanacak. İkincisi iklim mücadelesinin birçok siyasi kaygıdan sadece biri olmaktan çıkıp kitlesel bir harekete dönüştüğünde gerçekleşecek. Varoluşsal soru, önce hangisine varacağımız.” Eric Beinhocker [3]

İster kişisel ister toplumsal, hedeflerimizin başarısı gerçekçi olmaları kadar onları hayata geçirirken karşılaştığımız zorlukları aşmamızı sağlayacak duygusal direncimizle de ölçülü. Kişisel hedeflerinizle ilgili yorum yapmak beni aşar ama iklim kriziyle yüzleşirken gerçekçi olmayan bir umut (“etkilerini hissetmeyeceğiz, bilim, teknoloji, politik otoriteler vs. bizi kurtaracak”) ile sizi ilgisizliğe iten bir çaresizlik (“elimden bir şey gelmez, ne olacağını düşünmemin anlamı yok”) arasında sıkışmışsanız, sizi oradan çıkartabilecek bir kitaba yönlendirebilirim.

Temmuz ayında yayımlanan, Britt Wray’in Generation Dread: Finding Purpose in an Age of Climate Crisis (Korku Jenerasyonu: İklim Krizi Çağında Anlam Bulmak) kitabından bahsediyorum. Kitap, iklim krizinin insanlarda uyandırdığı geniş duygusal yelpazeyi inceliyor. Günümüzde iklim krizi arkasındaki bilimi reddeden pek kimse kalmadı. Fosil üreticileri dahil, kamuoyu artan emisyonların katastrofik sonuçlar üreteceği konusunda hemfikir. Buna rağmen, hayatımız yeryüzüne zarar verdiğini bildiğimiz pratiklere o kadar eklemlenmiş ki, bu farkındalık kolay kolay davranışsal değişimle sonlanmıyor. Wray’e göre bu “sessiz” reddedişin duygusal bir zemini var. Hassas bir dengede bulunan ekosistemlerin giderek düzensizleştiği bir Dünya’yı gözünüzün önüne getirmek, bin bir nedensellikle birbirine bağlı değişimleri öngörebilmek — hele bir de işin uzmanı değilseniz — neredeyse imkânsız. Ve bütün resmi görmeye çalıştıkça, bu kompleks sistem karşısında, yetersiz ve güçsüz hissetmek kadar doğal bir tepki yok.

İklim afetlerinin, kaynak kıtlığının yaratabileceği endişeden kaçmaya çalışmak da bir o kadar doğal. Emin olun iki ders arasında dünyanın bir kere daha enerji limitini aştığı, yeni sıcaklık rekorları kaydedildiği haberlerini okuduğumda, içimde uyanan endişeye zaman ayırmaktansa, koridorları aşıp derse yetişmekten başka bir şey benim de elimden gelmiyor. Veya, Türkiye’de tanık olduğumuz orman yangınları ve müsilaj gibi problemlerde, gelecekte bu olayların şiddetlendiğini, kaybedilen canların arttığını düşünmektense, onları anlık bir problem olarak almak ve gündem değiştiğinde aklımızın arka köşesine atıp günlük hayatımıza dönmek bir derecede hepimizin sahip olduğu bir örtbas etme isteği/alışkanlığı.

Wray’in bu sessiz reddedişe çaresi çoğu zaman harekete zarar verdiğini düşündüğümüz “negatif” duygulara daha dirençli hale geldiğimiz “içsel bir aktivizm”. Zor duygularla yüzleşme, onlara alan tanıma ve aşma döngüsü. Eko-anksiyetenin genç nesle yabancı bir his olmadığı açık. Wray’in 2021’de, Nijerya, Filipinler, Hindistan, Brezilya, Portekiz, Avusturalya, A.B.D., Fransa, Finlandiya ve İngiltere’den 16 ile 25 yaş arasında 10,000 katılımcıyla yaptığı araştırmada katılımcıların %45’i iklim kriziyle ilgili hislerinin günlük hayatlarını negatif etkilediğini belirtmiş (Wray, 26). Genel anksiyeteden farklı olarak, burada endişe kaynağı temelinde irrasyonel bir kaygıya değil, bireyin dışında ve bilimle desteklenen bir gerçekliğe işaret ediyor. Bu endişenin zararlı boyutlara gelmesini önlemekse, tıpkı bir sevdiğimizi kaybettiğimizde ardından gelen reddetme, öfke, pazarlık, kayıp duygusu ve kabulleniş gibi basamaklardan geçmesine izin vererek mümkün. Tabii birini kaybetmekten farklı olarak, yeryüzünün daha fazla kaybedilmesini tamamen kabullenmek zorunda değiliz. Yukarıda, iklim ekonomisti Beinhocker’ın söylediği gibi, aynı anda iki kritik eşiğe yaklaşıyor gibiyiz. Zaten Wray için de amaç içsel bir rahatlama, krizin uyandırdığı kayıp, çaresizlik, anksiyete duygularıyla barışıp bir eylemsizlik/stabilite durumunda kalmak değil. Aksine, bu hislerin adını koyarak ve paylaşarak, Donna Haraway’in de söylediği gibi “sorun ile kalma” kabiliyetimizi arttırmak. Sorunun savunmasızlığımızı ortaya seren varlığını bir tehdit olarak değil, yeni yakınlıklar kurma potansiyeli olarak görebilmek. Birbirimiz, birlikte yaşadığımız bütün canlılar için.

İklim krizinin sizde uyandırdığı duygulara daha önce kulak vermemiş olabilirsiniz. Sorumluların günden güne sözlerini tutmadıklarını gördüğünüz için içinizde kök salmış bir güvensizlik olabilir. Böyle büyük bir problemin karşısında, ufak davranış değişimleriyle elinizden bir şey gelmeyeceğine kapılmış olabilirsiniz. Bu duyguları sessiz reddedişin bir gerekçesi, değişimin önündeki bir bariyer olarak görmektense, iklim gündeminin objektif haberleri kadar değerli bir parçası haline getirmemiz gerekiyor. Sonuçta, iklim söyleminde felaket tellallığı da naif optimizmde dilimizde, anlayışımızda şekilleniyor. Bu ikilemin ötesinde, aynı anda zıtlıklarla (zıt duygular, düşünceler, inançlar, vs.) bulunabilen canlılar olduğumuzu yansıtma açıklığına sahip olduğumuz bir konuşma bizi ve çevremizdeki yüreklendirebilir. James Baldwin’in, yıllar önce, 1971’de yazdığı hala geçerli: “İnsanlar konusunda olabildiğince aklı-başında olmalıyız, çünkü hâlâ birbirimizin tek umuduyuz.”

Geleceğin bilinmezliğinin sizi cesaretlendirdiği bir yıl olması dileğiyle…

Yazar Hakkında

Britt Wray iklim değişikliği ve ruh sağlığı alanında ön saflarda çalışan bir yazar ve araştırmacı. Stanford Üniversitesi‘nde ve Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu‘nda insan ve gezegen sağlığı araştırmacısı olarak görev yapıyor.

 

 

*

[1] Bolsonaro hükümeti altında ormansızlaşma tablosuna buradan ulaşabilirsiniz.
[2] Yeri gelmişken, Türkiye’nin yetersizliğine buradan bakabilirsiniz.
[3] Wray, Generation Dread, s. 135’teki alıntının çevirisi.