Köşe YazılarıYazarlar

SÇD: Çevre için yeni bir umut mu, yeni sömürü aracı mı?

Geçen hafta içinde Ankara’da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Türk Tabipleri Birliği adına katıldığım bir toplantı düzenledi. Bakanlık ve bazı belediye temsilcilerinin yanı sıra çok az sayıda meslek örgütü ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin katıldığı bu toplantı; bakanlıkça 2017’de yayımlanan ve kademeli bir geçiş süresi planlanan ‘Stratejik Çevresel Değerlendirme Yönetmeliğinin’ uygulamasının desteklenmesi amacı ile bir Avrupa Birliği projesi kapsamında gerçekleştirildi…

Stratejik Çevresel Değerlendirme nedir?

Stratejik çevresel değerlendirme (SÇD) toplantı öncesi dağıtılan broşürlerde ‘kalkınmanın olası olumsuz etkilerini azaltmak ve önlemek için, çevre ve sağlıkla ilgili unsurları stratejik planlama ve karar verme süreçleri ile bütünleştiren kilit bir araç ‘olarak tanımlanıyor. 2017’de çıkarılan yönetmelikte ise ‘çevrenin korunmasını sağlamak üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, çevre üzerinde önemli etkiler yapması beklenen plan/programların hazırlanması ve onayı sürecine çevresel unsurların entegre edilmesi için uygulanan bir yöntem’ olarak belirtiliyor.

Gerek toplantı öncesi dağıtılan yazılı materyallerde gerekse toplantıda SÇD, seçilen alanın tümünde çevresel, sosyal ve ekonomik etkileri ölçebildiği için çevresel etki değerlendirmesinden (ÇED) daha değerli ve daha bütüncül bir bakış açısına sahip bir yaklaşım olarak anlatıldı. Yine toplantıda bakanlık bürokratlarının yaptığı sunumlara göre SÇD ile;

  • ÇED süreci kısalacak
  • Yatırımcı (!) desteklenecek
  • Çevre, insan sağlığı, göç, sosyal unsurlar (!) bölge geneli için değerlendirilecek…

SÇD yönetmeliği çıkartılırken çeşitli sektörler için bir geçiş dönemi tanımlanmış. Bu geçiş dönemine göre tarım, turizm, su yönetimi, mekânsal planlama ve kıyı yönetimi için yönetmeliğin yayınlandığı 2017’den itibaren SÇD uygulamaya geçilmiş. Ormancılık ve balıkçılık alanlarında 2020, atık yönetimi, enerji, sanayi, ulaştırma ve telekominasyon sektörlerinde ise, 2023’te uygulamaya geçilmesi hedeflenmiş. Böyle bir kademeli geçişe neden gereksinim duyulduğu sorularına verilen yanıt; uygulama için belirli bir hazırlık dönemine gereksinim duyulduğu ve AB ülkelerinde de kademeli geçiş uygulandığı yönündeydi. Ancak toplantıda enerji, sanayi, atık yönetimi gibi kritik sektörlerde uygulamanın neden 2023’e bırakıldığı sorularına doyurucu bir yanıt verilemedi.

SÇD süreci nasıl işliyor?

SÇD süreci eleme, kapsam belirleme, SÇD Raporunun hazırlanması (ve istişare toplantısı), kalite kontrolü, plan ya da programa ilişkin karar ve bilgilendirme- izleme aşamalarından oluşuyor. Eleme sürecinde, uygulanacak planın ek listeleri kontrol ederek SÇD’ye tabi olup olmadığına karar veriliyor. Kararı veren mercii ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. SÇD hazırlamakla yetkili kurum tarafından o bölge için düşünülen proje kapsamının belirlendiği aşamadan sonra SÇD raporu, yine yetkili kurum tarafından hazırlanıyor. Bu aşamada ÇED sürecindeki uygulamalara benzer bir ‘halk toplantısı’ da yapılıyor. Ancak halkın isteklerinin plana uygulamasına geçirilmesi ‘şart’ değil… Daha sonra bakanlık tarafından kontrol edilen plan ya onaylanıyor ya da reddediliyor. Onaylanan planın bilgilendirme ve izleme aşamaları da bakanlık tarafından yürütülüyor.

2017’de çıkarılan yönetmeliğe göre şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sayfasında yürütülen 15 SÇD çalışması görülüyor.(*) Bu çalışmaların birinin 2018, diğerlerinin 2019 yılı içinde başladığı, hepsinin eleme veya kapsamlaştırma aşamasında olduğu, yani tamamlanamadığı yine bakanlık sayfasında verilen bilgiler arasında. Anılan pojelerin ilk 13 tanesi su yönetimi ile ilgili ve yetkili kurum da Tarım ve Orman Bakanlığı. 14’üncü  proje de tarımla ilgili; yetkili kurum da yine Tarım ve Orman Bakanlığı. Son proje ise kıyı yönetimi ile ilgili olup yetkinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda olduğu görülüyor. 15 projenin de kapsam belirleme raporlarının henüz onaylanmadığı web sitesindeki bilgilerden anlaşılıyor.

Yanıtlanamayan sorular…

SÇD sürecinde ÇED sürecine benzer her aşama için belirlenmiş süreler olmasına rağmen hala hiçbir SÇD çalışmasının sonuçlandırılmamış olması, bu çalışmalarla ilgili soru işaretleri doğuruyor. (**)  Yönetmelikle ilgili olarak doyurucu yanıt alınamayan diğer soru ise sektörlerin kademeli olarak SÇD sürecine alınması… Özellikle çevre ve sağlık açısından; enerji, sanayi, atık yönetimi gibi son derece kritik sektörlerin yönetmelik yayınlandıktan 6 yıl sonraya bırakılması ve 2023 yılı için yönetmelik kapsamına alınması düşündürücü…

Diğer bir tartışmalı madde ise ‘yetkili kurum’ üzerine: Yönetmelikte yetkili kurum şöyle tanımlanıyor: ‘Yetkili kurum: SÇD’ye tabi bir plan/programın hazırlanmasından ve onayından/kabulünden sorumlu kamu kurum/kuruluşunu; SÇD’ye tabi bir plan/programı hazırlayan ve onaylayan birden fazla kamu kurum/kuruluşu olması durumunda söz konusu plan/programın hazırlanmasından sorumlu kurum/kuruluşu; SÇD’ye tabi bir plan/programın hazırlanma sürecinde birden fazla kurum/kuruluşun sorumlu olması durumunda ise koordinasyon görevini yürüten kurum/kuruluşu, ifade eder.’

Şu anda bakanlığın sayfasında yürütülen projelerde yetkili kurum olarak Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görülüyor. Ancak tanım dikkatli okunursa yerel yönetimlerin de SÇD Planı yapabileceği görülüyor. Buna rağmen yönetmeliğin yayımlanmasının üzerinden yaklaşık üç yıl geçmesine rağmen yerel yönetimlerin hiçbir SÇD planı yapamaması ilginç.  Toplantıda, özellikle 2017 yılından bu yana tarım, turizm, su yönetimi, mekânsal planlama ve kıyı yönetimi SÇD kapsamındaki sektörler olmasına rağmen Kanal İstanbul projesinin tartışıldığı günümüzde, bu bölge ile ilgili SÇD planı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne; İzmir’in Çeşme-Alaçatı ve Urla bölgesinde turizm amaçlı acele kamulaştırmaların yapıldığı alanlarda da İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığının neden SÇD Planı yapma yetkisi vermediği en çok sorulan ama açıkça yanıt verilmeyen sorulardı.

Kanımızca SÇD, bu yaklaşımı ile yatırımcılar (!) için gerek ÇED sürecini iyice kısaltıp işlevsizleştirecek  gerekse çevre ve insan sağlığını değil, yatırımcıları rahatlatacak bir yaklaşım olarak görünüyor. Zaten Çevre ve Şehircilik Bakanlığı proje kapsamında bastırdığı broşürde SÇD Yönetmeliğinin hedefini ‘sürdürülebilir kalkınma hedef ve ilkelerini teşvik etmek ve yeşil (!) ekonomiye geçiş çabalarını desteklemek’ cümlesi ile çevre ve insan sağlığını değil; yatırımcıyı korumak olduğunu ortaya koymuyor mu?

Önümüzdeki günlerde uygulamalar arttıkça yanılıp yanılmadığımız daha iyi ortaya çıkacak. Umarım yanılırız…

* https://scd.csb.gov.tr/scd-sureci-devam-edenler-i-88863

** https://scd.csb.gov.tr/scd-sureci-tamamlananlar-i-88842

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ne kadar zamanımız kaldı?

Geçenlerde bir okulda yaptığım konuşmaya 4’üncü sınıf öğrencileri de katıldı. Konuşma sonrasındaki gece, uykuları kaçmış; “11 senemiz kaldı” dediğim için 2030 senesinin yılbaşında dünyanın iklim değişikliği nedeniyle yok olacağını düşünerek korkmuşlar. Evet, korkmamız gerekiyor, ama neden ve nasıl korkmamız gerektiğini bilerek korkalım.

11 yılda bütçe bitiyor

Öncelikle, iklimle ilgili değişikliklerin hiçbiri sadece bir günde olmayacak. Bugün yeşillikler içinde bir orman olarak bıraktığımız bir vadiyi yarın sabah kalktığımızda çöle dönmüş olarak bulmayacağız. Avustralya’daki orman yangınları benzer görüntüler yaratmış olsa da beklentimiz değişikliklerin daha yavaş gerçekleşecek olması yönünde. Peki o zaman “11 senemiz kaldı” vurgusu nereden kaynaklanıyor?

Dediğimiz gibi, bu derece kesinlikte sınırlarımız yok, ayrıca bu sınırların olabilmesine de imkan yok. Bugün ısınmanın 2 derecenin altında kalabilmesi için yaklaşık olarak 600 milyar tondan daha fazla karbondioksit salmamamız gerekiyor. Ancak burada bile, cümle aslında bundan da belirsiz. Eğer 600 milyar ton karbondioksitten daha az salım yapacak olursak 1880’den bugüne kadar ölçmüş olduğumuz ısınmanın 2 dereceyi aşmaması ihtimali %50 olacak. Yani biz 599 milyar ton karbondioksit salıp dursak bile sıcaklık artışı gene de 2 dereceyi geçebilir. 650 milyar ton salıp duracak olsak gene de 2 derecenin altında kalabilir. Yalnız bilimin üzerinde birleştiği temel konu, yaklaşık 600 milyar ton karbondioksit saldıktan sonra ısınmanın yaklaşık 2 derecenin altında kalmasının zorlaşıyor olduğudur. Ayrıca bu ısınma da 2030 yılının yılbaşına kadar bekleyip sonra bir günde karşımıza çıkmayacak. Her geçen sene biraz daha ısınıyoruz. 2019 yılı insanlık tarihindeki en sıcak ikinci sene oldu. 2020 muhtemelen 2019’dan da sıcak olacak. Dolayısıyla her geçen gün biraz daha ısınıyoruz ve böylesine karbondioksit salmaya devam edersek bu ısınmanın da duracağı yok. Şu an salmakta olduğumuz gibi karbondioksit salmaya devam edecek olursak 11 sene içerisinde 600 milyar ton bütçemizin tamamını harcamış olacağız. Bu nedenle de hemen önlemler almak zorundayız.

Avustralya’yı, tüm kıtayı kavuran yangınların ardından gelen yağışlar, geniş bir bölgeyi etkileyen sellere yol açtı. 

2 derece eşiği aşıldığında, artık bildiğimiz dünya olmayacak

Peki neden 2 derece? Çünkü 2 derecelik bir ısınmada hala önümüzü görebiliyoruz. Dünya bizim yüzümüzden hiç ısınmamış olsaydı fırtınalar, deniz seviyesindeki değişiklik, Sibirya’daki metan bulunduran tundralar gibi çoğu doğa olayına ne olacağını kolayca tahmin edebiliyorduk. Isınma 1 dereceyi geçtiğinde dünyaya neler olacağı konusunda gene tahminler yapabiliyoruz ama artık yaptığımız tahminler konusundaki şüphelerimiz de artıyor. 2 dereceyi aştığımızda ise bugüne kadar karşılaşmadığımız doğa olayları ile karşılaşabiliriz. Bu olaylara daha önce rastlamadığımız için de doğaya ve bize neler olabileceği konusundaki tahminlerimiz büyük ihtimalle işe yaramaz. Mesela bu ısınmanın sonuçlarından birini Avustralya’da gördük. Korkunç yangınların ardından gelen yağışlar felaket boyutuna ulaşan sellere yol açtı. Ne yangınlar ne de seller daha önce görmediğimiz şeyler değildi. Ama böylesine uzun süren ve bu kadar geniş bir arazinin yanmasına neden olan yangınların ardından gelen sellerin tam olarak ne etki yapabileceğini öngörebilmemiz mümkün değil. Buna karşı önlem de alamıyoruz. 2 dereceyi aştığımızda karşılaşacağımız doğa olayları da bu türden olacak. O nedenle 2 dereceyi kritik eşik olarak görüyoruz. 2 derece eşiği aşıldığında bizi bilmediğimiz bir dünya bekliyor olacak. O dünya da bir günde değil adım adım karşımıza çıkacak.

Her gün yeni bir rekor

Karşımıza adım adım çıkan bu dünyanın bir ölçüsünü her gün Yeşil Gazete’de takip ediyoruz. 1958 yılında Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki bir adada, yerden birkaç bin metre yükseklikte, yani insanların günlük etkilerinden olabildiğince uzakta bir gözlemevi kuruldu ve o günden bu yana her gün o istasyonda atmosferdeki karbondioksit oranı ölçülüyor. Atmosfere saldığımız karbondioksitten dolayı bu oran her sene 2-3 ppm (milyonda molekül) artıyor. Her sene en yüksek değerine de Mayıs ayında ulaşıyor. İlk ölçüldüğünde 315 ppm olan karbondioksit seviyesi 2019 Mayıs ayında 415 ppm seviyesini aştı. Bu sene Mayıs ayında da 2020 yılının en yüksek değerine ulaşacak. Bu değer muhtemelen 418 ppm civarında olacak. Geçen senenin başından bu yana iki defa bu ölçümlerin rekor kırdığı açıklandı ama biliyoruz ki bundan sonraki sürede bu rekorlar neredeyse günlük olarak gelişecek. Eğer bir gün bu artış duracak olursa asıl önemli haber karşımıza çıkmış olacak. Ancak bizim böylesine kömür, petrol ve doğalgaz yakmaya devam etmemiz durumunda o güne ulaşmamız hiç de kolay olmayacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Küçülme…

Teknoloji kullanımı ve teknolojik araçların kullanımı, gündelik yaşamı ve daha da derinde, üretimi ve tüketimi, kısaca yaşamın her anını giderek daha fazla kapsayan ve bu nedenle de,  daha fazla belirleyen/ “domine eden” bir faktör oldu. Teknoloji ve teknolojik aletler üzerindeki tartışmadan sonra, bu teknolojik gelişmenin insan ve daha da çok, doğa ve yeryüzü üzerindeki etkilerini tartışmaya pek fazla gelememiştik…

Teknolojinin insana egemen olmaya başlaması gibi, karamsar bir gelecek öngörüsüne doğru gelişme eğilimleri olsa da, sorun daha çok, teknolojik gelişmelerin, yeryüzünü bozan sömüren/ sömürgeleştiren ve daha da önemlisi, yeryüzünün bütün kaynaklarını giderek hızlanan bir ivme ile kirleten/ dönüştüren ve yok etmeye varan olan durumun, (artık gelecekten borç alarak yaşamanın da sonuna yaklaşmış olmaktan ötürü), kriz haline gelmiş olmasında. Tartışmayı ilerletmek ve genişletmek zorundayız.

Teknolojik ilerleme ve teknoloji kullanımı, elbette yeni bir şey değil. Daha insanlığın şafağındayken, çakmak taşını kırarak, bir yanı keskin bir bıçak ya da balta veya (teknoloji biraz daha ilerledikçe) ok ucu haline getiren atalarımızın yarattığı teknolojik buluşlarla başlayan ve insanın doğa ile ilişkisini sürekli olarak insanlar lehine değiştirmeye ve dönüştürmeye başlayan sürecin bugün ulaştığı noktada, artık insanlık, içinde bulunduğu durumu yeniden düşünmekten başka bir şansı olmadığı, dik bir uçurumun kıyısına kadar ulaştı. (Tamam, dünyanın sağ popülist politikacıları, Bolsanaro ve Trump bunun farkında olmayabilir ve Senato da onu aklayabilir, ama durum böyle…)

Refah toplumu’nun obezitesi

Bu tehlike, sadece nükleer silahların ya da son derece ileri bir teknolojiyle savaşabilme, doğaya ve insana kitlesel büyük zararlar verebilme veya laboratuvarlarında virüsler, biyolojik silahlar üretebilme vb. kapasitesinin, dünyayı bir-kaç kez yok edebilecek kadar çok birikmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bu tehlike, barış zamanında da, “refah toplumu” diye adlandırdığımız yaşama biçiminde; (çoğu kez aşırı bir oburlukla) mağazaların/süpermarketlerin raflarını doldurma-boşaltma, tüketim alışkanlıklarımızda… Gerçekte, bunun da öncesinde üretimde; üretirken kullanıldığımız kaynaklara, enerjiye, üretim sürecine, kullanılan materyalde yaratılan dönüşümlere ve kirlenmelere, tükenmelere ve doğanın/ türlerin yok oluşuna vb. bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle, sadece teknoloji üzerine bir tartışma yürümek yeterli değil. Teknoloji ile birlikte, ekonominin işleyiş mantığı ve kuramı, büyüme ve kalkınma, batılılaşma vb. gibi kavramların, Kuzey ve Güney ülkeleri ile, ikisi de olmayan Çin ve Hindistan, Brezilya ve belki Türkiye gibi ülkelerin, ekonomilerinin/ toplumsal yaşam alışkanlıklarını ve tüketimlerinin (elbette bunu önceleyen üretimlerinin) ve kültürel bakış açılarının, kendi geleceklerine dair ideolojik perspektiflerinin, hesaplaşmak istediklerinin ve yapmaya/terk etmeye hazır olduklarının ve benzerlerinin de, tartışma alanında bulunması gerekiyor.

Çok büyük ve hiçbir zaman düzenlenemeyecek kadar geniş/ sonsuz bir tartışma alanı…

Ancak, artık dünya öyle bir durumda ki, hem oturup, “bir birey olarak ne yapıyorum/ ne yapabilirim?” diye düşünmek hem “içinde bulunduğum toplulukla/ arkadaşlarımla/ mahallemde/ komşularla/ hemşerilerimle vb. ne yaparım?” diye bakmak ve çeşitli yollar aramak ve bulmak hem de “ülkenin politikaları”, ülkenin dünya üzerindeki coğrafya bölümünün ve “bütün yer kürenin” geleceği hakkında düşünmek gerekiyor. En azından, ne olup-bittiğini anlamak ve yorumlayabilecek kadar gelişmelerden haberdar bir konumda bulunmak zorundayız.

‘Küçülerek’ iklim krizinden kaçabilmenin sınırları

Gördüğünüz gibi, zor bir iş. Ancak, böyle bakmaktan ve yapmaktan başka hiçbir çare yok gibi duruyor. Diyelim ki, sadece çok yerel bir düşünce ve yapma arayışı ile kendimi sınırlamayı uygun buldum ve yapabilme kapasitemin bu kadar olduğunu anladım; yine de, iklim krizinin beni etkileyeceğini anlamak zorundayım. Kentimin hemen yanındaki büyük ekolojik yıkımlara neden olacak yeni projeleri izlemem, ormanları/ ekolojik döngüleri korumam, süpermarketten aldığım tüketim maddelerinin nerede/ hangi koşullarda yetiştiğini ve nasıl bir üretim sürecinden geçirildiğini ve nasıl elleçlendiğini, ne kadar taşındığını vb. bilmem gerekiyor. Evime kadar gelen ve ısınmamı/ aydınlanmamı sağlayan gazın ya da elektrik enerjisinin kaynağı, evimin çok uzağında/ dünyanın başka bir ucunda da olsa, beni ilgilendiriyor.

Küçük bir dünyam olabilir ve bunun için küçük bir mücadele öngörmüş olabilirim. Bu sorun değil. Ancak sorunun, beni ilgilendiren bölümlerinin bittiği yerde bitmediğini bilmem, yararlı olacaktır. Neden? Çünkü anlama ve olayları/ şeyleri ve süreçleri yorumlama kapasitemi geliştirebilmek, yeni şeyler düşünebilmek, sürekli olarak kendimi ve çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve düşünceyi geliştirebilmek için, bu bilgilere ihtiyacım olacaktır.

İşte tam da burada, diyelim ki kendi evimde ve kendi çöplerimle baş başa kaldığımda ya da musluktan suyu akıttığımda veya içtiğimde, pencere ve kapı aralıklarından kış rüzgarları estiğinde ve bir elma ya da sebze yemek istediğimde, yukarıda söylediğim gibi, “çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve geliştirebilmek için” ne yapacağımı nasıl bileceğim? Isırmak istediğim elmayı gerçekten yiyebilir miyim, yoksa tehlikeli mi? Elma, bildiğim elma olabilir. Ama elmanın üretilmesiyle ilgili teknoloji artık öylesine değişti ki, elma ile aramdaki ilişkinin güvenilir olması için, gelişmeleri biraz bilmek, bunun üzerinde yeniden düşünmek ve ne yapmam gerekliğine, yeniden karar vermek durumundayım.

Tüketmeme alternatifi?

Aynı şey, mutfağımdaki su, odamda kullandığım enerji ve telefonumda ya da bilgisayarımdaki çip için de geçerli… Tüketmek istediğim bir nesneyi, gerçekten tüketmeli miyim? Yoksa başka bir alternatif, ya da hiç tüketmeme şansı var mı? Elma üretimi için kullanılan gübreyi ve suyu düşündüğüm gibi onun üretildiği toprağı da düşünmeliyim. Eğer aşırı su tüketimi söz konusuysa, toprak kirleniyorsa, çiçeğe gelen böcekler zehirleniyor ve ölüyorlarsa, sokağımdaki süpermarketin rafına gelene kadar yüzlerce kilometre taşınması için kullanılan akar-yakıt atmosfere zarar veriyorsa, elmanın ambalajlanması, raftaki yerini alana kadar bunlara ek olarak birçok gereksiz enerji kullanımı söz konusuysa, elma ile aramdaki ilişkiyi yeniden düşünmemeli miyim?

Düşünsem ne olacak? Elma yemekten vaz mı geçeceğim, yoksa arka bahçeme (eğer öyle bir toprak parçası bulunuyorsa) bir elma ağacı mı dikeceğim? Diksem bile, bunca apartmanın arasında o ağaç güneşi görebilecek mi? Görse de, meyve verecek mi? Verirse, bu meyve sağlıklı mı olacak? Ya da sorunumu çözülecek mi? Ya yediğim diğer sebzeler ve tahıllar? Kuşlar ve balıklar? İnekler ve koyunlar?

Daha kapımdan çıkmadan karşılaştığım sorunlar, evden uzaklaştıkça giderek büyüyecek zaten… Bunların hepsini biliyorum. Hem de en azından 1980’lerden beri, bu tartışmalar gündeme gelmeye/ konuşulmaya başladığından beri, biliyorum. Ama ne yapacağım? Nerden başlayacağım ve nasıl başlayacağım?

Bu önemli bir soru ve bunun yanıtını, ya da bu soruyu doyurucu ve ikna edebilecek düzeyde yanıtlayabilen kuramları ve uygulamaları ve bunlara dayanarak geleceği kurmak üzere ne yapılabileceğini, ne yazık ki bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de, 1980’lerden beri etkili bir şey yapamadığımız gibi, yeryüzü de, atmosferi de, okyanusları ve suları da, iklimi de, giderek daha kritik bir düzeye gelmeye başladı. Artık “iklim krizinden” bahsediyoruz. Bütün dünya liderleri (belki Merkel’i biraz dışarıda tutulabiliriz?), teknolojik olarak en ileri ülkelerin halklarının oylarıyla seçilmiş politikacıları, ne kadar cahil ve hayırsız, ne kadar saçma ve inanılmaz derecede sığ ve ileri görüşlü olmaktan uzaklar…

Değişmek/değiştirmek, ama nasıl?

Tamam, oldukça başarılı olmuş gibi görünen “yeşil partiler” var bazı ülkelerde, dünya halklarının bir bölümü kırlarda ve kentlerde, topraklarını, sularını ve havalarını madencilere, büyük çiftliklere ve devletlerin mega projelerine vb. karşı korumak için ayaklanmış durumdalar ve kentlerde her gün yürüyor insanlar…

Ama insanlığın ve içinde yaşadığımız coğrafyanın, gezegenin sonunun yaklaşmasına karşı, henüz etkili bir gelişme sağlanabildiği de,söylenemez.

Belki daha çok tartışmak gerekiyor…

Belki daha çok yeni yol/ yöntem bulmak gerekiyor…

İçinde yaşadığımız kenti, mahalleyi, sokağı ve evi değiştirmek üzere, yeni öneriler geliştirmek gerek, belki de…

Ama büyük bir olasılıkla kendimizi değiştirmeyi göze almalıyız.

Belki yaşam biçimimizi… Belki değer verdiğimiz şeyleri… Belki gerçekten ihtiyacımız olan ve olmayan şeyleri bulmak için, yeniden düşünmek/ tartışmak gerekir?

Bütün bu düşünceleri böyle art arda sıralamamın nedeni, yazının başlığında da gördüğünüz kavramı, Serge Latouche’un, İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru, Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar” başlığını taşıyan kitabını, en azından bazı yönleriyle, tartışmaya açmak isteyişim…

Ancak, bu kadar uzun bir giriş nedeniyle, “küçülme” üzerine tartışmayı, belki gelecek yazıda/ yazılarda sürdürmekten başka çare yok gibi duruyor… Çünkü “küçülme” kavramı, kesinlikle tartışılmayı hak ediyor. Belki tartışmalar, “uygulamayı” da hak ettiği gibi bir sonuca götürebilir? Eğer “uygulanabilir” ise, nasıl?

Ne yapacağız da bu kavramı gündelik yaşamımızda uygulanabilir hale getireceğiz? Biraz daha düşünmeye gereksinim var gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yerel demokrasi, açık sistem, katılım: İmamoğlu başarabilecek mi?

Dünyaca ünlü sosyologlar Richard Sennett ile Saskia Sassen geçtiğimiz Çarşamba günü İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği ‘Yerel Demokrasi için Yeni Bir Başlangıç Paneli’nde konuşmacıydılar. Küreselleşme, kent dinamikleri ve bunlara karşı şehirlerden başlayarak kamusal alanın, politikanın yapılanmasını sorgulayan Sennett ile Sassen’in katıldığı paneli, şehir ve bölge planlamacısı İlhan Tekeli yönetti. İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) “lansman” etkinliği olarak düzenlediği etkinliğin açılışını yapan Ekrem İmamoğlu konuşmasında, İstanbul’da dünyaya örnek olacak bir yerel deneyim başlatacaklarını, demokrasinin şehirden başlayarak gelişeceğini, İPA’yı kurarak katılımcı bir planlama modelini hayata geçireceklerini söyledi. Paneli konuşmacıların tersine resmi bir devlet toplantısı gibi koşullandıran törenimsi açılışı bir tarafa koyarsak, dile getirilen görüşlerin, sunulan çerçevenin konuyla, yani İstanbul’da yeni bir planlama deneyimi yaratılması için olumlu bir çerçeve oluşturduğu söylenebilir.

Açık şehir, açık sistem

Sennett, doğrusunu söylemek gerekirse konuşmasında “kapalı uçlu bilgi, ikinci sınıf bilgidir” diyerek -bilmiyorum acaba farkında mıydı, ama- “taşı tam gediğine koydu.”

Türkiye’de genel geçer hale gelmiş bulunan planlama sistemini sorgulamak için hiç kuşkusuz bundan daha iyi bir tanımlama olamazdı.  Uzmanların oturup kendi başlarına, “bilim adına” gerçekleştirdikleri, çoklu ortamlara açılmayan, imtiyazcı entelektüel üretimi, kamu kurumlarını kendi çıkarları için kullanan fırsatçıları, uzmanları kendi kamu yararını temsil eden bağımlı bir topluluğa dönüştüren, basmakalıp ve sekülerleşmemiş planlama modelini “tam 12’den vurdu!”

“Açık Şehir” (Open City) kavramına değinen Sennett, konuşmasında dinleyicilerle dünyanın farklı yerlerindeki deneyimleri de paylaştı; “Açık sistemlerin, hataların kolayca tespit edildiği, inovasyona yatkın sistemler olduğunu” söyledi.

Sennett sözlerini şöyle sürdürdü:

“Açık şehir, daha deneyimsel; fakat özeleştiriye de yer bırakan, daha muğlak, daha direnç gösterilebilecek alanlara değinilen ve böyle bir karmaşanın nelerden oluştuğunun araştırıldığı bir sistemdir. Kapalı sistemlerde ise elinizde bir hipoteziniz vardır. ‘Bu doğru mudur, değil midir’ diye kanıtlamaya çalışırsınız. Hatalarınızı kendi içinizde görür ve kapalı devre çözüm üretirsiniz. Birlikte çalıştığım bilim insanları, kapalı sistemleri hep ikinci sınıf bilim olarak tanımlamıştır.”

İstanbul’un son çeyrek yüzyılda yaşadıklarını anlamak, tartışmak için bu sözler oldukça ufuk açıcı olarak görülebilir. Çoğu zaman şehirlerde bir şeyler oluyor, mekanın finansallaşması gibi hazır olunmayan durumlar, deneyim eksikliğinde her şeyi silip süpürüyor ve korunaklı yapılar içinde yer alan uzmanlar çoğu zaman disipliner alanlara sıkışıp kalıyor; ne olup bittiğini bazen en son farkında olan insanlar halini alabiliyor.

Ancak bu sözlerin önemi, bence İmamoğlu’nun altını çizdiği İstanbul için yeni bir demokratik planlama deneyiminin nasıl oluşturulacağını tartışmak açısından yol gösterici oluşundaydı. Senett ve Sassen kent yönetiminin, kamusal nitelik taşıyan faaliyet alanlarının kapsayıcı olması için yapılması gerekenlerden ve ilkelerden söz ettiler. Bunlar, şehrin geleceği ile ilgili kurguların, kararların temsil edildiği planlama faaliyetleri ve örgütlenmesi açısından dikkat çekiciydi.

Zira bu panelden ve tartışmalardan beklenen “açık uçlu” bilginin, kurgulama, ya da yönetim deneyiminin nasıl yapılandırılacağıydı. Bu henüz tam bilinmediği için Kadir Topbaş zamanında kurulan İMP’nin (İstanbul Metropoliten Planlama Ajansı) bir başka versiyonu olarak da görülebilir. Nitekim İmamoğlu konuşmasında yedi kere katılım sözcüğünü kullandı, ama zannedersem bunun nasıl olacağı açık olarak tartışılmadığı için bir muamma olarak kaldı.

‘İMP modeli katılım’ çözüm değil, sorunun kendisi

İMP modeli sorgulanmadan katılım konusunda bir adım atılamayacağı söylenebilir. Çünkü yönetim elinde hazır bulduğu yapılarla durumu idare ederken politik olarak, kamusal alanın büzüleceği ve geçmişteki gibi kırılganlaşacağı düşünülebilir. Bu meselenin İmamoğlu’nun başarısı ve İstanbul halkının taleplerinin karşılığını bulması açısından hayati bir önem taşıdığını söylemeye bilmem gerek var mı?

Sennett’in toplantıda dediği gibi “kapalı uçlu sistemler, ikinci sınıf bir bilim ortamı” yaratıyor. Yönetimlerin başarısını engelliyor.

Soru şu: Yönetimlerin bütün politik alanı genişletme gayretlerine rağmen neden Türkiye’de köşe başlarını tutmuş olanlar ısrarla, hala 19. yüzyıldaki neo-klasik yönetim rejimlerinden kalma, iktidar ile entelektüel üretimin örtüşmesine dayanan “katılım” modelinde ısrar ediyorlar? Göz göre göre, hiçbir işe yaramadığını, kendi katılımlarının hiçbir şeye yanıt vermediğini bile bile aynı modeli sürdürmekte ısrar ediyorlar?

“Planlar doğruydu, ama yönetim uygulamadı…”  Topbaş döneminde bir üniversite kuracak büyüklükteki bir bütçeyle hazırlanan şehrin master (yönlendirici) planları hakkında bu çalışmaya katılan bir uzmanın, öğretim üyesinin görüşü buydu. Bu sözü defalarca duydum.

Benim bu görüşü dile getiren kişiye verdiğim karşılık ise şöyleydi: “Uygulamada bir etkisi olmadıysa, acaba planların yapılma biçimi de sorunlu olabilir miydi?

Öyle ya, plan-proje gibi çalışmalar sonuçta uygulama değil, kurgulama faaliyetleri. Eğer uygulanmıyorlarsa, üstelik bu ilk defa değil, sürekli böyle oluyorsa, hiçbir eğitimi, uzmanlığı bile olmayan insanlar bile bunun farkındaysa, o zaman uzmanların da bu planların hazırlanış yöntemini gözden geçirmeleri, sorgulamaları gerekmez mi?

Hayır. Kusura bakmasınlar bunu yapmak yerine bu soruyu soran insanlara acayip kızıyorlar. Yaptıkları yalnızca bu. Kendileriyle yüzleşmeyi önerenlerden nefret ediyorlar, tıpkı onlar sayesinde palazlanan otokrat yöneticiler gibi.

Çünkü işin püf noktası burada. Bunu yaptıkları anda sorunun kendilerine dokunacağının, ayrıcalıklarını kaybedeceklerinin, rahatlarının bozulacağının farkındalar. Bunu bildikleri için bilmiyormuş gibi yapıyorlar.

Demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek …

İmamoğlu‘nun çabalarını, başarısını, İstanbul halkının taleplerini kendileri için bir fırsata dönüştürmeye çalışanlara karşı açık olarak söylemek gerekiyor: İMP modeli normlara uygun bir katılımın ters yönündeki bir işleyişti. Bir “karşı-katılım” deneyimiydi!

Bunun hesabı sorulmadan, yapıyı sorgulamadan, meseleyi örtbas ederek sorun çözülemez. Katılımı yalnızca kendisiyle sınırlandıran, imtiyaz alanı dışındaki yapıları doğmadan öldüren bir yapıydı bu. Şöyle bir düşünün: Hem kamu, hem özel. İhaleye katılıyor ama zaten kendisi ihaleyi gerçekleştiren Büyükşehir’in, kamu kuruluşunun bir şirketi. Bu nedenle ürettiği bilgi de Sennett’in işaret ettiği gibi kapalı uçlu ve etkisiz hale geliyor, çünkü şehrin planlanmasında, temsilinde tıpkı bir “kara delik” gibi şehrin entelektüel enerjisini emme işlevini yerine getiren tekelci bir yapı oluşturuyor. Bir tarafta imtiyazcı bir özel şirket statüsü, diğer tarafında “bilim” adına örgütlenmiş ve şehri kendi başına planlayabileceğini zanneden, kapalı bir kamu alanında yetkilendirilmiş uzmanlar topluluğu… Bu yapının biri özel alanı, diğeri entelektüel alanı kapatan iki ucu, günümüzdeki şehircilik deneyimlerinde norm dışı olarak kabul görüyor ve 19. yüzyılın şehircilik deneyimlerinin karikatürü gibi bir görüntü oluşturuyor.

Bilindiği gibi neoliberal sistemde sekülerleşmemiş entelektüel alanın boşalttığı kamusal alan, imtiyazcı piyasa aktörleri ve kamusal alanı yukarıdan tanımlayan popülist patronaj rejimi tarafından belirleniyor. Bu açıdan İmamoğlu‘nun konuşmasında dile getirdiği “demokrasiyi yerelden başlayarak inşa etmek” meselesi tam da burada somutlaşıyor. AKP’nin temsil ettiği neoliberal politikaların yeniden üretiminde belirleyici bir işlev gören hem kamu, hem özel kuruluşlar gibi oksimoron bir modelde örgütlenen İMP gibi yapıların karşısına AB normlarına uygun başka bir model koymak gerekli. Hiç kuşku yok ki şehrin kamusal hayatını felç eden, piyasacı girişimlerin önünü açan bir ucube yapılanma modelini sorgulamadan katılımdan söz etmek olsa olsa bir aldatmaca olur.

Şehrin ‘saray’dan planlaması

Bu yapı, kapalı uçlu süreçlerle ve nesneleştirici edimlerle, şehirsel alanda adına “Saray Rejimi” denen patronajcı modelin ve küresel finans sermayesine eklemlenen imtiyazcı piyasa aktörlerinin önünü açtı. AKP dönemi, her alanda çökmekte olan kamu hizmetlerinin imtiyaz sahiplerine devrini simgeliyordu, Büyükşehir şirketleri de oksimoron nitelikleri ve eylemlilikleriyle şehrin bu neoliberal modele eklemlenmesini kolaylaştırdılar.

Hatırlatayım: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çıkardığı İstanbul Bülteni isimli derginin yalnızca Başkan’a ayrılan giriş yazılarını taradığınızda 2009 yılında oybirliği ile onaylanan planlar Topbaş tarafından “Kentin Anayasası” olarak ilan ediliyor. Belediye Başkanı defalarca “Bu planlara aykırı çivi bile çakılamaz” diyor. Sonra, birden bire Belediye Başkanı “bizim için değerli hocalarımızın hazırladığı planlar bir başucu kitabı, bir rehber niteliğinde bir çalışma” demeye başlıyor. Acaba bir üniversite kurmaya yetecek bir bütçeyle, 500 uzman çalıştırılarak hazırlanan planlar nasıl oluyor da kısa bir sürede “Anayasa” mertebesinden inip bir “Başucu Kitabı” halini alıyor? Bunu yalnızca yönetimlerin tercihine bağlamak, meseleyi örtbas etmek olur.

Benim cevabını henüz bulamadığım soru ise şu: İstanbul Planlama Ajansı (İPA) gibi bir yapının katılımcı olacağından söz edilse de, acaba burada, edimsel olarak vazgeçilemeyen bir süreklilik mi var?

***

Not: Toplantının teknik düzeni ile küçük bir eleştiri: Kamusal alanı sivil bir perspektiften yorumlayan bu değerli konuşmacıların çevresinde -önerilmiş olmasına rağmen- katkılar sunabilecek bir çemberin oluşturulmamış olması bir eksiklik olarak görülebilir. Bu tartışmaların derinleşmesi ve somutlaşması açısından iyi olurdu. Ayrıca izleyicilerin saat 13.00’den 14.30’a kadar salonda bekletilmesi de gerekmiyordu. Bu süre kazanılabilirdi ve etkinliği daha canlı ve katılımcı kılacak bir tartışma düzeni yaratılabilirdi. 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yurtseverler ‘yurt’ severlere karşı!

Başlık size Dustin Hoffman ve Meryl Streep’in başrollerini oynayıp Robert Benton’un yönettiği ‘Kramer Kramer’e Karşı’ filmini hatırlatmış olabilir. Belki de hatırlatmamıştır, bilemiyorum. İnsan unutan bir canlı ne de olsa!

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” hemen herkesin bildiği bir söz. İnsanın ve toplumun unutkanlığına vurgu yapar. Hele hemen her gün akıl durgunluğuna yol açacak bir olayın yaşandığı, bizimki gibi toplumlarda yaşananlar hızla unutulup gitmeye mahkûm adeta.

“İnsanları ara sıra sarsmak yararlı olduğu gibi, toplumu da ilerleyebilmesi için sık sık sarsmak, hem de kesinlikle gereklidir.” der ünlü İrlandalı yazar Bernard Shaw. Ne var ki mesele bize geldiğinde sarsılmaktan bilincini yitirmiş, dağılmış, bölünmüş, düşünemeyen bir insan kalabalığı gözümün önüne geliyor.

Kızılay olayının üzerinden henüz ne kadar geçti ki, unutup gittik? Başkent Gaz denilen belediyeden devşirme şirketin halktan kopardığı paraları bağış adı altında dinci vakıflara nasıl pompaladığını, bunu yaparken bile dürüst davranmayıp Kızılay’ı araya sokarak bir de vergi kaçırdığını ne çabuk unuttuk?

Beşkent Gaz’ın Kızılay’a, Kızılay’ın Ensar’a, Ensar’ın Türken’e aktardığı 8 milyon dolarla, ABD Manhattan’da yapılan yurt.

Neydi Başkent Gaz’ın Kızılay’a, Kızılay’ın Ensar’a bağış gerekçesi hatırlayan var mı? Yurt yapmak! Peki, bu gerici vakıflar sizce eğitim-öğretime, bilime, eğitilmiş insanlara çok değer verdiği için mi böyle yoğun bir yurt sevdası peşinde koşuyor? Yani onlar yurtsever mi yoksa sadece “yurt” mu seviyor?

Ben kendimi bildim bileli dinci[1] ve gerici cemaat ve vakıfların en çok uğraş verdiği alan yurt yapmak. Devletin resmi istatistiklerine bile yansımış bu yurt severlik. Milli Eğitim Bakanlığının “Milli Eğitim İstatistikleri, Örgün Eğitim 2018-2019” adlı raporuna göre[2] Türkiye’de ortaokuldan yükseköğretime toplam 4 bin 585 özel yurtta, 174 bin 310 öğrenci barınıyor. Bu yurtların 2 bin 246’sı yükseköğretim, bin 593’ü ortaöğretim ve 746’sı ortaokul öğrencilerine hizmet veriyor. Bir detay daha: Bahsettiğimiz bu yurtların 2 bin 646’sı dernek, 395’i vakıf, 612’si şahıs ve 932’si ise diğer tüzel kişilik yurdu olarak geçiyor. Elbette bunlar izinli ve kayıtlı olanlar.

Çoğunluğu dinci ve gerici dernek ve vakıflarca işletilen söz konusu yurtlarda çok değil son üç-beş yılda yaşananları kim hatırlıyor peki? Yangın desem, çocuk istismarı desem, zehirlenmeler desem mesela, hatırlamanıza yardımcı olabilir miyim?

TİBAŞ olayı ve düşündürdükleri

Bazıları “Çalışıyorlar ve paralarıyla hizmet ediyorlar, size ne?” diyebilir. Görüşlere saygımız sonsuz ama bu gerçekten çok sığ bir bakış açısı olur. Zira yurtları işleten dernek ve vakıfların çoğu kamu kaynaklarıyla fonlanıyor. Örneğin İBB’den fonlanan dernek ve vakıflar konusu henüz çok taze. Kızılay meselesi taze bile değil, dumanı tütüyor daha. Şimdi de TİBAŞ[3] konusu gündemde. Bu olaya karşı bir avuç “yurtsever” insan seslerini duyurmak için günlerdir çırpınıyor. Sorunu kısaca ama başlangıçtan bugüne özetlemekte yarar var:

TİBAŞ Vakfı Üsküdar Acıbadem’de kendine ait yaklaşık 6 bin m2 (6 dönüm) bir alanı Üsküdar Belediyesi’ne park ve belediye hizmet alanı olarak kullanılmak üzere bağışlıyor[4]. Görüleceği üzere konunun temelinde yine bir yeşil alan, kamusal alan var. Daha sonra Üsküdar Belediyesi bu alanda Şehit Mete Sertbaş Parkı ve Acıbadem Kültür Merkezi yapmak üzere çalışmalara başlıyor. Ancak gelişmeler hiç de bu şekilde devam etmiyor ve Üsküdar Belediyesi söz konusu alanın belediye hizmet alanı olarak ayrılan kısmını Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na 49 yıllığına ve bedelsiz olarak tahsis ediyor. Daha teknik tabirle irtifak hakkı[5] tesis ediyor. Ne için? Sorulur mu, elbette yurt yapmak için!

Belediye vatandaşı kandırabilir mi?

Yurtsever Üsküdarlılar dava açıyor, olaya İBB müdahil oluyor, karşı davalar, ruhsat ve iskân vermeler, mühürlemeler… Ben daha fazla detayına girmek istemiyorum. Ancak merak edenler TİBAŞ Parkı Gönüllüleri‘nin basın açıklamasını okuyabilir.[6]

Kimilerine basit gibi görünebilecek olan bu olayın hiç de basit olmayan, hatta ülkemizin temel sorunlarına ışık tutacak boyutları var. Kısaca açıklamaya çalışayım:

Öncelikle İstanbul gibi bir kentin Üsküdar gibi büyük ve tarihi ilçelerinden birinin belediyesi nasıl olur da belli bir amaç için bağışlanan bir araziyi o amacın dışında kullanmaya niyet edebilir? TİBAŞ Vakfı’nın araziyi bağış amacı park ve belediye hizmet alanı olarak kullanılmak olduğuna göre, bu arazi bir başka vakfa hangi düşünceyle, bedelsiz olarak tahsis edilip orada özel yurt işletmeciliği yapılmasına aracılık yapılabilir?

Üstelik bu aracılığı, bir kültür merkezi inşaatı yapıyormuş gibi gösterip yurt binası yapılmasına göz yumarak, yani açık bir kandırmacayla yapması “kamu hizmeti” yapmakla yükümlü bir belediyeye yakışır mı? Belediye inşaat tanıtım levhasında hala Acıbadem Kültür Merkezi İnşaatı yazarak bağışa uygun davranıyormuş gibi görünmeye çalışırken adı geçen vakfın alenen yurt inşaatı yaptığını duyurması ve yakında bu yurdun faaliyete geçeceğini ilan etmesini hangi hukuk ve ahlak kuralıyla açıklamak mümkün olabilir?

Devlet ne işe yarar?

Burada bir diğer önemli nokta ise sıkça olduğu şekilde, kamu kaynağının özel kişi ve kurumlara tahsisindeki keyfiliktir. Benzer keyfiliği daha önce sık sık dillendirdiğimiz üzere orman alanlarının tahsisinde de izliyoruz. Ülkenin (halkın) ormanları isteyenin istediği tesisi yapıp istediği işletmeyi kurabildiği bedava arsaya dönüştü adeta. Merkezi hükümetten ders almış olmalılar ki, yukarıda bahsettiğimiz örneklerde de gördüğümüz üzere sözde muhafazakar bu belediyeler “tüyü bitmemiş yetim hakkı”nı, “kul hakkı”nı toplumun geneli ile alakası olmayan belirli grup ve kesimlerin çıkarına, üstelik de açıkça hukuka aykırı yol ve yöntemlerle sunmakta hiçbir sakınca görmemektedirler.

Değinilmesi gereken asıl sorunlardan biri de devletin barınma güçlüğü çeken öğrencisini ortada bırakması, adeta “Ne halin varsa gör!” demesidir. Devletin kalite ve sayı olarak yeterli yurt yapması anayasal görevidir. Devlet bu görevini, belki de bilinçli olarak yerine getirmeyerek bazı vakıf, dernek, cemaat vb. yapılanmaların ekmeğine yağ çalmakta, çaresiz insanların çocuklarını bu yapılanmaların kucağına atmaktadır. Devletin bıraktığı boşluğu dolduran ya da özel olarak doldurması istenen yapılanmaların ülkenin başına nasıl çorap ördüğü unutulmuş olamaz. Hal böyleyken Kanal İstanbul gibi, mevcut havalimanını kapatıp yeni bir hava limanı yapmak gibi, araç geçmeyen yollar ve köprüler inşa etmek gibi projelere her nasılsa kaynak bulan devletin, ülkenin evladına kaliteli ve parasız eğitim fırsatı sağlayamaması, barınma sorunu olanlara yurt temin edememesi kabul edilebilir olmaktan çok çok uzaktır.

24 saat polis korumasında inşaat

Dün (12 Şubat 2020) inşaatın yapıldığı alana gittim. Acıbadem Mahallesi Muhtarı Semra Aydın ve olanlara karşı çıkan bazı eylemcilerle konuştum. Üsküdar Belediyesi tartışmalara konu alanın park kısmında kalan muhtarlığın üç gün içinde tahliyesini istemiş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi görevlilerinin inşaata girip işlerini yapmalarına polis engel oluyormuş. Vakıf inşaat sınırlarını (koruma perdelerini) kaldırımın ortasına kadar getirmiş. Geri kalan kısmı da polis kapatmış.  Yaya olarak caddenin inşaat tarafından yürümeniz mümkün değil. Polis anayasal yurttaşlık haklarını kullanan yerel eylemcilere karşı inşaatı koruma altına almış. Gerçekten utanç verici bir görüntü. Onlarca polis ve polis araçları 24 saat boyunca orada görev yapıyorlar. Peki, ne için? Kamunun yani halkın hakları yerine bir vakfın hukuk dışı yöntemlerle edindiği çıkarlarını korumak için.

TİBAŞ konusuna değerli dostum Dr. Hülya Şen aracılığıyla vakıf oldum. Bilenler bilir, kendisi gördüğü haksızlıklara yasal sınırlar içerisinde isyan etmeyi çok iyi bilen bir yurttaş. Onun gibi bir avuç insan yeşil alanlarının, kültür merkezlerinin Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’na peşkeş çekilmemesi için canla başla çaba harcıyorlar. Sanırım onlar da biliyorlar ki, kendileri haklarını korumazsa devlet organizasyonunda onların haklarını koruyacak kurumsal mekanizmalar çoktan tükenmiş. Amasra anladı bunu, Artvin (Cerattepe) anladı, Çanakkale (Kazdağları), Karadeniz’de pek çok köy anladı; şimdi Acıbadem halkı anlıyor. Yerel demeden, bölgesel ya da ulusal demeden yasal halk direnişleriyle toprağımızı, ormanımızı, parkımızı, binamızı korumak doğrudan görevimiz artık.

Ee, ne diyorlar, her şeyi devletten beklememek gerek!

***

[1] Dindar değil dinci; yani dini dünyevi çıkar ve amaçlar için kullanan.

[2] Rapora şu adresten erişilebilir.

[3] Türkiye İş Bankası Munzam Sandık Vakfı

[4] Bu bilgi Hayır Üsküdar grubunun 08.02.2020 tarihli basın açıklamasından alınmıştır.

[5] Bir çeşit üst kullanım hakkı.

[6] Söz konusu basın açıklaması için tıklayın 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ayak izini azaltmak 2: Zor ama etkili önlemler

Bir önceki yazımızda plastik ayak izini azaltmanın en kolay beş yolunu yazmıştık. Alışkanlık haline gelmesi kısa zaman alan bu yöntemlerin çoğaltılması, plastik ayak izini daha da azaltacaktır. Gelin bu önerilerin bir kısmını daha inceleyelim.

1- Planlı alışveriş ve saklama kabının gücü

Çoğumuz alışverişlerimizi planlı yapar ve elimizde düzenli bir liste ile pazar ya da markete uğrarız. Ancak bunun mümkün olmadığı zamanlar da mevcut. Örneğin işten eve dönerken ihtiyaç duyulan bir şeyi alma eylemi, bu hazırlıksız ve plansız alışveriş davranışın en fazla gün yüzüne çıktığı durumdur. O anda ne çok kullanımlık çantamız ne de içerisine gram usulü satılan bir şeyi koyabileceğimiz kabımız olmayabilir. Varsa bile yetersiz kalabilir. Öncelikle bir önceki yazıda birinci maddede belirttiğimiz alışkanlığın, düzenli alışveriş için yeterli olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Bunun için alışveriş davranışımızda aşağıdaki değişiklikleri yaparsak plastik ayak izimizi önemli ölçüde azaltmış oluruz:

  • Alışverişe çıkmadan önce alınacak şeyleri ve sürprizleri hesaba katacak bir liste hazırlamak ve bu listedekileri sığdırabilecek miktarda çok kullanımlık çantayla alışverişe çıkmak. Bu davranış poşet tüketiminizi sıfırlayacaktır.
  • Peynir, zeytin, ananas, reçel, açık halde satılan kuru bakliyat ve benzeri şekilde açık satılabilen tüm ürünler için uygun kaplarla alışverişe gitmek. Bu davranış da tek kullanımlık ambalaj tüketiminizi minimize edecektir.
  • Deterjanlar için mümkünse doldurmaya imkân tanıyan güvenilir satıcıları tercih etmek,
  • Evde yoğurt yapma alışkanlığı kazanmak ve bunun için de doldurulabilir şekilde süt satan güvenli işletmelere yönelmek. Bu davranış sizi haftada bir yoğurt kabı çöpünden kurtaracaktır.
  • Mümkün olduğunca yerel markaları tercih etmek. Böylece taşıma esnasında kullanılan muhafaza plastiklerindeki payımızdan da kurtulmuş oluruz. Aynı zamanda sera gazı salımına katkımız da azalmış olur.
  • Abur cuburdan uzak durmak. Abur cubur gıdaların ambalajları adeta birer kabus ve bunları tüketerek bu kabusa ortak olacağımızı unutmayalım.
  • Çocuklara içinden sürpriz oyuncak çıkan çikolatalı yumurtalardan almamak. İnanın sahiller bu sürpriz yumurta kaplarıyla dolu.

2- Musluk suyu içme talebi

Musluktan içilebilir su akması Avrupa için oldukça sıradan bir durumken bizim ülkemizde adeta bir ayrıcalık haline gelmiş durumda. Belediyelerin çeşmeden akması gereken suyu parayla satar halde olması ise işin bir başka trajik yönü. Bulunduğunuz yerde çeşmeden su akıyorsa, şanslısınız. Örneğin Adana’da çeşme suyunun depo olmayan mülklerde içme suyu kalitesinde olması kendimizi şanslı hissetmemize neden oluyor. Böylelikle yıllık tükettiğimiz 160 litre ambalajlı sudan kurtulmuş ve ortalama 300 TL tasarruf sağlamış oluyoruz.

Yani, bulunduğunuz ilin çeşme suyu içilebilir durumdaysa size tavsiyem; için. Yok değilse belediyenizden içme suyu talep edin. Ödediğiniz yüksek meblağlar karşılığında çeşmenizden akan suyu içemiyorsanız, bu işte bir sıkıntı var demektir. Kaldı ki pet şişe içerisinde satılan suların çoğunluğu oldukça kalitesiz. Bakmayın temiz ve kokusuz göründüklerine… İçilebilir çeşme suyu talep edin. Bunun için çaba harcayın.

3- Ambalajlı üründen uzaklaşmak

Son zamanların en önemli problemlerinden biri de ambalajlı ürünlerdeki artış.  Üstüne bir de ambalajsız ürünlerin de yine plastik poşetler ve kaplar içerisinde satılması, bu problemi daha da içinden çıkılamaz bir hale getiriyor. Bu durumun altında yatan en önemli neden ise, ambalajlı gıdayı ilk ve son kullanan siz olacağınız için plastiğin hijyen ve güvenilir gıda izlenimi yaratmasıdır. Bunun yanı sıra market ve pazarlardaki uygun olmayan depolama ve satış koşulları ile üreticilerin yaptıkları gıda sahtekarlıkları, ambalajlı ürünlere olan ilgiyi arttırmaktadır.

Ancak çevreci kaygıların yükselişi, ambalajlı ürünlere olan ilgiyi kısmen de olsa azaltabiliyor. Burada sektör analizi yapacak değilim, zaten anladığım bir konu da değil. O sebeple güvenilir üretici ve satıcının olduğu varsayımı ile bazı öneriler yapacağım.

Yoğurttan bahsetmiştik. Bunun yanında peynir, tereyağı, kaymak  vb. süt ürünlerini satın alırken yerel markalardan güvenilir olanları tercih etmek şartıyla, gram usulü satılanlardan almak ciddi bir plastik çöp azaltışı sağlayacaktır. Haftada 1 kg süt ürünü tükettiğinizi ve bunun da ortalama üç tür süt ürününü kapsadığını varsayarsak, her biri için üç farklı plastik ambalajdan kurtulabilirsiniz. Açık ürünlerin de plastik ambalaj ile satıldığını düşünecek olursak, evinizde kullandığınız saklama kabı ile alışverişe gittiğinizde, plastik tüketiminiz bu kalem için sıfır olacaktır. Aynı durum diğer ambalajlı satılan ve açık satılan muadilleri olan gıdalar için de geçerlidir. Bunun yanında ambalajlı abur cubur tüketiminden de uzak durmak daha önce de belirttiğimiz gibi plastik ayak izinizde önemli bir düşüş sağlayacaktır.

3- Sallama değil, demleme çay

Çay kültürü, ülkemizde oldukça yaygın bir kültürdür. Günde bir bardak ila on bardak arasında değişen miktarda kişi başı çay tüketimi aralığımız söz konusu. Gel gelelim özellikle ofislerde sallama çay alışkanlığı yaygın olduğu için, bundan kaynaklanan plastik çöp miktarında ciddi oranda artış meydana gelmekte. Buna bir de tek kullanımlık kağıt görünümlü plastik bardak tüketimini de eklemekte fayda var. Burada geleneksel olan, “Demleme çay en iyi çaydır” yaklaşımını öne çıkartmak faydalı olacaktır. Gerek lezzet gerekse de çöp üretimi açısından demleme çay her anlamda doğa dostudur diyebiliriz. Her mekânda, demleme çay yapılabilecek düzenekleri ortak kullanım alanlarına koyarak, ciddi bir plastik çöp miktarı azaltışı gerçekleştirebiliriz. Buna bir de “kendi bardağını kullan” hareketini eklersek oldukça şık ve faydalı bir iş yapmış oluruz.

Öte yandan sallama çay, ciddi miktarda plastik salımına neden oluyor. Bu konuya daha önce de değinmiştik. Hatta sallama çay, mikroplastik konusunda en tehlikeli gıda maddesidir denilebilir. Yani, demleme çay ile hem doğayı hem de kendinizi korur; ne sallama çaydan gelen mikroplastiğe, ne de o çöp olduktan sonra oluşacak mikroplastiğe maruz kalmamış olursunuz.

4- Tek kullanımlık tıraş bıçaklarından kaçınmak

Sıklıkla tıraş olmak zorunda olan erkekler, yılda en az 200 adet tek kullanımlık tıraş bıçağı harcıyor. Bu tıraş bıçaklarının geri dönüştürülemeyen plastiklerden üretildiğini unutmayın.

Personelinden her gün sinekkaydı tıraş beklentisi olan kuruluşların da kendilerine bir göz atmalarında fayda var tabii. Bu konuda kişinin elinden gelen bir şey yoksa, o zaman ustura kullanımını öğrensek ya da çok kullanımlık ama değiştirilebilen sade jiletli metal tıraş bıçaklarından kullansak iyi ederiz. Zira, sadece tıraş olarak ciddi bir çöp üretiminden sorumluyuz.  Daha az sıklıkla tıraş olanlara ise mümkünse tek kullanımlık bıçak kullanmamalarını öneririm. Bu onlar için daha da kolay bir davranış değişikliği olacaktır.

5-Sabunun kokusu vs şampuan kokusu

Marketlerin şampuan reyonlarında farklı markaların yüzlerce çeşit şampuanını görmek mümkün.  Hepsinin tek yaptığı, saç yıkamak. Saçın dışında, bir de duş jeli meselesi var. İki işi birden yapabilen sabun ise artık popülerliğini yitirdi. Gerçi onun da farklı çeşitleri söz konusu, ancak sabun duş alınırken kullanılan bir temizlik malzemesi olmaktan, el yıkamada kullanılan bir malzemeye dönüşmüş durumda. Bu durumu derhal değiştirmemiz; çoğunluğu pazarlama politikasının ürünü olan şampuanların yerine sabun kullanma alışkanlığına dönmemiz gerekiyor. Zaruri haller (dermatolojik meseleler -ki şampuan ile çamaşır deterjanı arasında çok az fark olduğunu unutmadan-) dışında sabun kullanımı, bizi ayda en az üç kutu duş malzemesi tüketiminden bizi uzaklaştıracaktır. Üstelik artık eskisi gibi yeşil sabun ile de sınırlı değilsiniz. Çok çeşitli sabuna hem de çoklu paketlerde ve gayet de ucuz olarak ulaşmak mümkün. Sabun hem kirletici olarak hem de plastik tüketimi açısından şampuana göre adeta bir melek. Siz de kendinizi bu meleğin kanatlarına emanet edin derim.

Haftaya bu listeyi daha da uzatarak devam edelim.

Doğayla kalın…

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] İklim krizinin anahtarı: Şehirler – Nuran Seyhan Bayer

Şehirler ve sakinleri işgal ettikleri alan açısından dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sürekli büyüyor. Dünyaya her dakika, 10.000 metrekare şehir alanı ekliyoruz. Her beş günde yeni bir Paris, her yıl ise yeni bir Japonya inşa ediyoruz. Korkunç değil mi? Ama asıl korkunç olan dünya topraklarının %3’ünü işgal eden şehirlerin, dünya enerji talebinin üçte ikisini ve CO2 emisyonunun %70 ini oluşturuyor oluşu. Bu büyük karbon ayak izi aynı zamanda hava kitlesini de etkileyerek insanların sağlığı ve refahı konusundaki endişeleri de artırıyor. Dünya nüfusunun %91’i, Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği hava kalitesinin sınırlarını aştığı yerlerde yaşıyor.

Atmosferdeki mevcut partikül kirliliği bu oranda devam ederse, bugünün küresel nüfusu, yaşam süresinden 12,8 milyar yıl kaybedecek. Bireysel bazda ele alındığında grafikte görüldüğü gibi, insan yaşamını azaltanlar arasında birinci sırayı partikül kirliliği, son sırayı savaş ve terörizm almakta. Bu oldukça ironik bir sonuç.

Otomobilsiz günler…

Şehirlerin karbondan arındırılmaları çok yönlü ve bütünsel bir yaklaşımı gerektirir. Binaların yanı sıra özel ve toplu taşımacılığın elektrifikasyonu, yalnızca net sıfır emisyona ulaşmada değil, aynı zamanda kentsel hava kalitesinin iyileştirilmesinde de önemli bir rol oynayacağı için şehirlerin ve binaların karbondan arındırılması, kamu ve özel sektör için öncelikli ve birincil önlem olmalıdır.

Benzinli araçlara olan bağımlılığımızı azaltmak, sadece gezegen ve bireysel refahımız için daha iyi olmakla kalmaz, şehirlerimiz için daha iyi bir geleceğin yolunu açar. İnsanları otomobillerinden nasıl çıkaracağımız, hala küresel bir zorluk olmaya devam ediyor. Ancak otomobilsiz günler gibi geçici önlemler, yeni yaklaşımların kilidini açabilir.

1970’lerin ortalarında Kolombiya’nın başkenti Bogota, sokaklarını daha güvenli, daha kapsayıcı ve çekici hale getirmek için, İngilizce konuşulan ülkelerde “AÇIK SOKAK” olarak bilinen “CICLOVIA” hareketini, yani her pazar ve resmi tatil günlerinde otomobilsiz rotalar oluşturma hareketini başlatmıştı. Maddi olmayan bir alt yapıyı gerektiren bu uygulama, birçok Latin Amerika başkentine ve Avrupa ülkelerine sıçradı. Uygulama, halkın katılımı ve kendi kaderini tayin duygusunu pekiştirmişti.

CICLOVIA uygulamasının Latin Amerika şehirleri halkının sağlığı üzerindeki etkisini ölçen Kolombia Los Andes Üniversitesi araştırmacıları, programa harcanan her dolar için, halk sağlığı açısından üç dolar kar edildiğini gösterdi. Spor bakanlığı ise ülkenin daha çok il ve ilçesinde bu programı tanıtmak için ulusal bir ağ oluşturarak, uygulamanın fiziksel aktiviteyi geliştirmekte ne kadar etkili olduğuna dikkat çekti. Uygulama son olarak Afrika’ya; Cape Town, Johannesburg, Adis Ababa, Abuja, Nairobi Kigali ve daha birçok yere sıçradı.

Temiz enerji

Temiz enerjiye geçiş, iklim değişikliği ile mücadelenin anahtarıdır, ancak son beş yılda enerji geçişi ne yazık ki durgunlaştı. Enerji tüketimi ve üretimi küresel emisyonların üçte ikisine katkıda bulunuyor ve küresel enerji sisteminin % 81’i hala 30 yıl önceki fosil yakıt kullanım oranıyla aynı. Ayrıca, küresel ekonominin enerji yoğunluğundaki (ekonomik faaliyet birimi başına kullanılan enerji miktarı) iyileşmeler yavaşlıyor. 2018’de enerji yoğunluğu% 1,2 oranında arttı, bu da 2010’dan bu yana en düşük oran.

Dünya Ekonomik Forumu‘nun Enerji Geçiş Endeksi, enerji geçişinin karşılaştığı en büyük zorluğun, aralarında ABD, Çin, Hindistan ve Rusya’nın da olduğu dünyanın en büyük sera gazı yayıcılarının bu konuda  hazırlıksızlık olmalarından kaynaklandığını gösteriyor. Hazır olma açısından en yüksek puanı alan 10 ülke, küresel yıllık emisyonların sadece % 2.6’sını oluşturuyor. Tahmin edeceğiniz gibi İskandinav ülkeleri ilk sırada , onları Avusturya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve İrlanda izliyor.

Temiz enerjiye geçiş süreci basit olmayabilir ama kamusal ve özel sektörün bu konudaki kararlığı ve önceliği süreci hızlandıracak en önemli etken. Ekonomik yarar tartışmalarına son verip dünyamız için, insanlar için “yarar nedir”in gündem oluşturması ve tartışmaların kaynağına yerleştirilmesi gerekir.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlarda ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Tek sorumlu pangolin mi?

Sonunda suçlu bulundu. Pangolin denen ve pek tanınmayan memeli bir hayvan Çinli bazı bilim insanlarına göre yeni koranavirüsün kaynağıymış… Yarasalar, develer bu açıklama ile aklandı; hastalık için ‘yarasa çorbası’ içen Çinlileri suçlayan bazı çevreler şimdi ‘pangolini’ araştırıyor harıl harıl… Sanırım önümüzdeki günlerde Google’da en çok tıklanacak hayvan adı oldu, büyük çoğunluğumuz tarafından ilk kez adı duyulan bu küçük memeli.

Pangolin, yavaş hareket eden; boyları bir metreyi biraz geçen, televizyonlardaki doğal yaşam belgesellerinden tanıdığımız bir tür karıncayiyen. Dört türü var; ikisi Asya’da; diğer ikisi ise Afrika’da yaşıyor. Genelde başta insan olmak üzere diğer canlılardan uzak durmayı tercih ediyor, tek savunma aracı sert pulları bu ilginç hayvanın. Şimdi kendi halinde yaşayan bu hayvan tüm dünyanın gündemini aralık ayından bu yana meşgul eden 2019-nCoV salgınına neden olan koranavirus’ün kaynağı olarak gösteriliyor. Kısa bir süre sonra korkarım ki; dünyanın her yerinde bazı insanlar, ekosistemimizin bir parçası olan bu zavallı hayvanın ortadan kaldırılması için bağırmaya başlayacak. Peki son yıllarda oldukça sık yaşamaya başladığımız koranavirus salgınlarının altında yatan gerçek neden ne? Tek suçlu pangolin mi? Neden koranavirüslerle daha çok karşılaşır olduk? Neden Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS-CoV) ve Ağır Akut Solunum Sendromu (SARS-CoV) gibi hastalıklardan sonra bu yıl da aynı aileden bir virüsün neden olduğu ve 2019-nCoV olarak isimlendirilen bir salgın yaşıyoruz?  

Sosyoekonomik faktörlerle sağlık arasında çok önemli bir ilişki olduğu artık tartışmasız bir gerçek. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre de sağlığı etkileyen en önemli sosyoekonomik faktörler gelir, sosyal statü, eğitim, fizik çevre, sosyal destek ağları ve sağlık hizmetlerinin niteliği. Tüm bu faktörler insan için sağlıklı olup olmamanın temel belirleyicileri. Bunlardan  fizik çevreye daha yakından bakacak olursak, nüfus arttıkça insanlar daha çok tarım alanları açmak, yeni yerleşim merkezleri kurmak gibi zorunluluklarla karşılaşıyorlar. Bu nedenle de doğal yaşam alanlarına önceki dönemlerde hiç yaşanmadığı kadar çok girmeye başladılar.  Böyle olunca insanların doğal yaşamın bir parçası olan diğer canlıların ekosistemlerini işgal etmesine ve sonuçta onlarla daha çok temas etmesine yol açtı. Hayvanlardaki çeşitli bulaşıcı hastalıklar (zoonozlar) artık insanlara daha kolay geçmeye başladı. Koranavirüsler de hayvanlardan insanlara geçen bir virüs ailesi… Daha önceki yıllarda bu aileden virüsler yine hayvanlardan insanlara geçerek fatalitesi şimdilik 2019-nCoV’dan yüksek olan (daha öldürücü olan) SARS, MERS gibi hastalıklara neden olmuştu.

Neden Çin veya Afrika ülkeleri?

Aklımıza şu soru da gelebilir: Tüm bu hayvanlardan geçen bulaşıcı hastalıkların başlangıç noktası neden Çin veya Afrika ülkeleri oluyor? Aslında bu sorunun da yanıtı oldukça basit. Çünkü bu bölgeler nüfus artışının en çok yaşandığı, doğal yaşam alanlarının en çok tahrip edildiği ve doğal ekosistemlerdeki hayvanlarla insanlar arasındaki mesafenin iyice daraldığı; hatta kalktığı bölgeler… Koranavirüs salgınlarının ortaya çıktığı Çin; nüfusu en hızlı artan ülkelerden. Bu nedenle de sürekli yeni yerleşim merkezlerinin kuruluyor, doğal yaşam alanları hızla tarımsal üretime ve hayvancılığa ayrılıyor. Son salgının merkezi olan Wuhan kentinin içinde yer aldığı Hubei eyaletinin 2018 yılı için nüfus yoğunluğu 2.804 kişi/km². SARS salgını da  yine Çin’de kilometrekare başına 3.469 kişinin yaşadığı Guangdong ilinde ortaya çıkmıştı. Üstelik sağlığı etkileyen diğer sosyoekonomik faktörler açısından da tüm bu bölgeler sorunlu. Kırsaldan kentlere mevsimlik göçler; kırsal bölgelerle kentsel bölgelerde yaşayanlar arasında büyük gelir ve eğitim farklılıkları, yine kentlerdeki ve kırsaldaki sağlık hizmetleri kalite farklılıkları ile tüm bu sosyoekonomik gösterge bozukluklarının giderek derinleşmesi bu salgınların büyümesinde önemli bir etken.

Çözüm için ne yapılmalı?

Wuhan’da çıkan son 2019-nCoV salgını nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü Çin hükümetinin her türlü önlemi aldığını belirtiyor. Çin hükümetinin aldığı milyonlarca insanı etkileyen sert karantina önlemi, hastalığın dünyaya daha çok yayılmasını önlemiş olabilir. Ayrıca bölgede sağlık hizmetlerinin kalite ve kapsayıcılığının artırılması, mevcut hastaların daha iyi koşullarda sağaltımı önemli yüz güldürücü sonuçlar da vermiş görünüyor.

Ancak halk sağlığı açısından temel ilke koruyuculuktur, yani hastalığın ortaya çıkmamasını sağlamaktır. Bu da başta Çin olmak üzere Güney-Doğu Asya ve Afrika ülkelerinde nüfus artışının kontrol altına alınması, düzensiz kentleşme politikalarının bırakılmasına, gelir ve eğitim eşitsizliklerinin önlenmesine ve en önemlisi tarım ve hayvancılık amaçlı doğal yaşam alanlarının yok edilmesine son verilmesine kadar uzanan bir dizi önlemin alınmasına dayanıyor. Tabii en önemli önlem; doğal yaşam canlıları ile insanlar ve evcil hayvanlar arasındaki aranın yeniden açılmasını sağlamak. Yani homo sapiensin kendi refahı ve kapitalist üretim ve tüketim alışkanlıkları içinde çıkarları doğrultusunda doğal yaşamın sınırlarını daraltmaktan vazgeçmesi gerekiyor. İki hafta önceki yazımızda belirttiğimiz sürdürülebilirlik endekslerinin (SDI) önemi burada ortaya çıkıyor. Doğal alanları işgal ederek, doğal yaşam canlılarının yaşam alanlarına girerek ve doğal kaynakları sömürerek ‘kalkınmanın’ homo sapiens için bir bedelidir, koranavirüs ailesinin yarattığı salgınlar.

Dün SARS, MERS; bugün 2019-nCoV… Tüm canlılar için ‘sürdürülebilir bir yaşam’ yaklaşımı ile temel çözümü hedeflemediğimiz sürece yeni koranavirüs veya başka bir virüs ailesi kaynaklı hastalıklarla, zoonozlarla karşılaşmamız kaçınılmaz.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeşil alandan yeşil altyapıya: Paradigmanın değişimi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) 5-6 Şubat tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde İstanbul Yeşil Alanlar Çalıştayı’nı düzenledi. İBB ile Ağaç ve Peyzaj AŞ’nin ortaklaşa organize ettiği çalıştay, kentin en önemli konularından birine odaklanmıştı. Her ne kadar organizasyonun adı çalıştay olsa da tipik bir sempozyum niteliğindeydi. Ayrıca konunun tüm taraflarının çalıştayda temsil edildiğini söylemek de olanaklı değil. Ormancılar ve peyzajcıların ağırlıklı olduğu katılımcılar listesinde az sayıda ziraatçı da dikkatimi çekti. Ancak şehir plancılığı, mimarlık ve çevre mühendisliği gibi alanların çalıştayda temsil edilmemesi dikkat çeken bir diğer önemli konuydu. Bu durum organizasyondan mı kaynaklandı yoksa bu alanların temsilcileri katılmayı mı tercih etmediler bilemiyorum. Ancak ilk seçeneğin daha güçlü bir olasılık olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki benzer organizasyonlarda farklı mesleki ve bilimsel alanların yeterince temsiline dikkat edilmesi gerekiyor.

Çalıştayda neredeyse her bildiri sunumunda İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarına ilişkin bilgi verildi ve neredeyse hiçbiri bir diğeriyle uyuşmadı. Bu konu sık sık sosyal medyada da işleniyor ve benzer şekilde pek çok farklı bilgi öne sürülüyor. İBB’nin resmi verilerine göre İstanbul’un toplam aktif yeşil alan miktarı 106 milyon m2 ve kişi başına düşen aktif yeşil alan 7,04 m2. Buna ek olarak yaklaşık 81 milyon m2 pasif yeşil alan bulunduğunu da eklemek gerekiyor.[1] Diğer dünya kentleriyle karşılaştırma açısından aşağıdaki şekil açıklayıcı olabilir:

Hassasiyet iyi ama yeterli değil

Malum, İstanbul 25 yıl sonra farklı bir anlayışla yönetilmeye başlandı. Çalıştayın açılış konuşmalarında verilen mesajlar umut vericiydi. Başkan Ekrem İmamoğlu, örneğin, yeşil alanlarla ilgili çalışmalarda ekonomik ve ekolojik hassasiyete vurgu yaptı. Kısıtlı kamu kaynaklarıyla yapılan “dikey bahçe” ve kontrolsüzce kullanılan mevsimlik çiçeklerle yapılan düzenlemeler gibi zırvalıkların gösteriş, israf ve ekolojik intihardan başka bir şey olmadığını bizler söylüyorduk. İmamoğlu bu tür uygulamalara devam edilmeyeceğini söyledi ki, mutlu olmamak elde değil. Yine Park, Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Prof. Dr. Çağatay Seçkin’in verdiği mesajlar da gelecek için umutlanmamıza neden oldu. İthal ve pahalı bitkiler yerine yerli üretimin desteklenmesi ve doğal türlere ağılık verilmesi İstanbul’da güzel şeylerin olacağının sinyali.

Ne var ki, temel bakış açısı olarak halâ yeşil alan kavramına bağlı kalınmış olduğunu görmek üzücü. Oysa dünya ve özellikle Avrupa çoktan yeşil alan paradigmasını terk etti ve yeşil altyapıya geçiş yaptı. Öyle ki AB bu konuda 2013 yılında “Yeşil Altyapı: Avrupa’nın Doğal Sermayesini Geliştirmek” adlı çok önemli bir Avrupa Komisyonu bildirimi de yayımladı.[2]

Çalıştayda, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli dostum Prof. Dr. Erdoğan Atmış’la birlikte hazırlayarak sunduğumuz bildiride bu konuya değinerek toplam ve kişi başına düşen yeşil alan göstergelerine bağlı yetersiz yeşil alan anlayışı yerine bu alanlar arasındaki bağa, ekosistem hizmetlerine, yeşil altyapı aracılığıyla kent ve kır kucaklaşmasının sağlanmasına, canlı hareketliliğine, iklim krizi ile mücadeleye ağırlık veren yeşil altyapı anlayışına geçilmesi gereğine vurgu yapmaya çalıştık. İstanbul’da yeşil altyapı birbirinden kopuk ve ekosistem hizmetlerinin sunumu açısından işlevsiz yeşil alanlar yerine bütün yeşil alanlar arasında kurulmuş bağa dayanan bir yeşil alan ağı kurulması gerekiyor. Her bir yeşil alan (bütünüyle doğal, yarı doğal ya da kültürel) farklı ekosistem hizmetlerinin sunulmasına aracılık ediyor. Bahsettiğimiz ekosistem hizmetleri doğayı gözlemlemekten sportif aktivitelere, mantar ve yemiş toplamak gibi yararlanmalardan yeşil alanlarda gıda üretimine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yalnızca insanlar için düşünülen yeşil alan anlayışının tersine yeşil altyapı diğer canlıları da odağına alıyor. Yeşil altyapının tam olarak ne olduğunu anlamak için aşağıdaki şekli incelemek yararlı olacak.[3]

Şekilden de rahatlıkla görülebileceği gibi yeşil altyapı kavramı kentler için devrimsel bir dönüşüm aslında ve yaşadığımız çağın iklim krizi gibi tehditleriyle mücadele etmenin önemli araçlarından biri. Üzücü olan şu ki çalıştay hem belediye yetkililerinin hem de diğer paydaşların yeşil altyapı kavramının henüz çok uzağında olduğunu ve geleneksel yeşil alan kavramına saplanıp kalmış olduklarını ortaya koydu. Bu nedenle en kısa sürede yine İBB’nin katılım açısından daha geniş kapsamlı bir yeşil altyapı çalıştayı düzenlemesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

İstanbul’da arazi kullanımı nasıl değişti?

Çalıştayda sunulan en çarpıcı bildirilerden biri “Ekonomik Büyümeye Yönelik Kalkınma Politikalarının İstanbul’daki Peyzaj Değişimine Etkisi” adını taşıyordu. Yine Bartın Üniversitesinden Erdoğan Atmış ile İnönü Üniversitesinden Serhat Cengiz ve Sevgi Görmüş tarafından hazırlanan bildiri çok çarpıcı alan kullanımı değişikliklerini gözler önüne serdi. 1984-2017 yılları arasında yaşanan değişimi ortaya koyan çalışmaya göre değişik arazi kullanım türlerinin bu dönemde geçirdiği değişim aşağıdaki tabloda net bir şekilde görülüyor:

Aradan geçen 33 yılda toplam kara alanına oranı azalan arazi kullanımları tarım, seyrek vejetasyon alanları ve ormanlar. Tarım alanlarının oranı %31,76’dan %23,07’ye gerilemiş. Görülüyor ki İstanbul’un en büyük kaybedeni tarım alanları. Ormanlarda %56,1’den %49,61’e, seyrek vejetasyon alanlarında ise %1,86’dan %0,48’e gelen bir azalma var. Buna karşılık kentsel alanlar %4,81’den %13,64’e, maden ve inşaat sahaları %0,93’ten %3,53’e, ulaşım ağı %1,26’dan %2,73’e, kentsel yeşil alanlar ve konut bahçeleri %1,92’den %3,85’e ve su yüzeyleri de %1,36’dan %3,05’e sıçramış.

Hal böyleyken halâ Kanal İstanbul gibi projelerden söz etmek, söz etmekten öte bu projelerin topluma nasıl faydalar getireceğini anlatmaya çalışmak herhalde bu ülkenin insanlarının aklıyla dalga geçmek gibi bir şey olsa gerek. Neyse ki çoğunluk o faydaların ne tür faydalar olduğunu ve hangi sınırlı kitlenin avucunu kaşındırdığını görüyor.

***

[1] İnsanların kullanımına açık olan yeşil alanlara aktif yeşil alan, insan kullanımına kapalı olan mezarlık, yol kenarı ağaçlandırmaları gibi yeşil alanlara da pasif yeşil alan deniliyor.

[2] Bildirime tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu bildirim Doğayı Koruma Merkezi tarafından 2019 yılında Türkçeye çevrildi. Türkçe bildirime ise şu adresten erişilebilir.

[3] Bu şekil sözü edilen komisyon bildiriminden alınmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yeni’lenen deprem haritasının güncelliği ve Ak-kuyu’nun depremselliği

 

Deprem haritaları sismik tehlikeye dair yurttaşların bilgilendirilmesi amacıyla hazırlanır, inşaat yönetmeliklerinin düzenlenmesi ve depreme karşı önlemlerin alınmasına temel teşkil eden Deprem Yönetmeliği için veri sağlar. Küresel çapta depremlerin meydana gelme eğilimini değerlendiren World Atlas’a göre dördüncü; Avrupa Birliği ülkeleri tarafından yürütülen Sismik Uyum Programı çerçevesinde gerçekleştirilen araştırmaya göre İtalya ve Yunanistan’ı da geçerek ilk sırada yer alan Türkiye için kuşkusuz deprem tehlike haritasının anlamı büyüktür ve güncelliği hayatidir.

Türkiye’de deprem tehlike haritasının hazırlanmasında yetkili kurum olan AFAD da 18 Mart 2018 tarihinde resmi gazetede yayımlanmasını müteakip, 1 Ocak 2019 tarihinde yürürlüğe giren Türkiye Deprem Tehlike Haritası’nı tanıtarak diri fay sayısının 485 olduğunu kamuoyuna duyurdu. Ancak, bu bilgi verilirken söz konusu rakamın 2012 yılında 326 olarak açıklanan diri fay sayısına bilinen fay segmentlerinin dahil edilmesiyle elde edildiğinden bahsedilmiyordu. Nitekim dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da Türkiye genelinde 485 fay kırığı olduğunu ifade ederek bilim insanları tarafından önceden bilinen parça fay hatlarının bir araya getirilmesiyle bu sonucun mühendislik çalışmalarına katkıda bulunacağına 2014 yılında değinmiştir.

Peki 24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminin ardından “kamuoyunda algı iyiyken” açıklanan Yenilenmiş Deprem Haritası’na dair “yeni” olan nedir? AFAD yetkilisinin, “En güncel deprem kaynak parametreleri, deprem katalogları ve yeni nesil matematiksel modeller dikkate alınarak çok daha fazla ve ayrıntılı veriyle hazırlanmıştır” açıklaması bu soruya bir yanıt sayılabilir mi? Elbette, zira yurttaşların e-devlet ‘ten ve/veya AFAD’ın web sitesinden giriş yaparak bu haritadaki verilere göre belirttikleri adresin fay kırığına mesafesini öğrenmesi mümkün. Nitekim noktasal bilgi edinebileceği söylenen harita medyada “Evimin altından, yakınından fay hattı geçiyor mu?” manşetiyle yer buldu. Esasen neoliberal dönemde bireyin öznelliğini dışa vuran türden sayılabilecek bu soru yeni deprem haritasının ruhunu da ortaya koyuyor, sanki yurttaşın tekil olarak bilgilendirilmesiyle diğerinden “kopuk oluş” yeniden tesis ediliyor.

Öte yandan, 1996 yılındaki Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin 23 yıl sonraki ilk ayrıntılı revizyonu olarak karşımıza çıkan bu haritanın bölgesel değil, noktasal niteliği önceki duruma göre bazı bölgelerin depremselliğinin düştüğü gibi bir algı yaratması nedeniyle tartışmalı da olan bir konu. Nitekim Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şerif Barış, 46 şehir için deprem tehlikesinin düşürüldüğünü hatta, Adana ve Gemlik gibi aktif fay hatlarının üzerindeki yerleşim yerlerinde deprem tehlikesinin düşük gösterilmesine karşı Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın itirazlarının olduğunu dile getiyor. Prof. Dr. Barış’a göre depremselliğin düşük gösterilmesi inşaat yönetmeliklerine sirayet ederek deprem güvenliğinden kaçınmaya neden olabilir.

Akkuyu NGS’nin depremselliği

Öncelikle şunu belirtelim ki, ne eski ne de “yenilenen” Deprem Tehlike Haritası fay hatlarının bilinmesinin kritik önem arz ettiği inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) için referans alınabilir. Zira Deprem Haritası yönetmeliğinin ilk maddesinde belirtilen yönetmeliğin kapsamı çerçevesinde açıkça köprülerin, nükleer tesislerin kısaca bugünkü ifadeyle mega proje kapsamına giren inşaatların yönetmelik kapsamının dışında olduğu yazıyor:

“1.1.7 – Binalar ve bina türü yapıların dışında kalan köprüler, barajlar, kıyı ve liman yapıları, tüneller, boru hatları, enerji nakil hatları, nükleer tesisler, doğal gaz depolama tesisleri gibi yapılar, tamamı yer altında bulunan yapılar ve binalardan farklı hesap ve güvenlik esaslarına göre projelendirilen diğer yapılar bu Yönetmeliğin kapsamı dışındadır”.

Öte yandan, yönetmeliğin kapsamı dışında kalan tesis ve yapıların kendi özel yönetmeliklerinin olduğu, bu inşaatların kendi yönetmeliklerinde belirtilen ilkelere göre inşa edileceği hemen sonraki maddelerde ifade ediliyor:

“1.1.9 – Bu Yönetmeliğin kapsamı dışındaki bina ve bina türü yapıların deprem etkisi altında tasarımı için kendi özel yönetmelikleri yapılıncaya dek, öncelikle ilgili Türk Standartlarında verilen hükümler ile birlikte, uluslararası geçerliliği kabul edilen eşdeğer diğer standart, yönetmelik gibi teknik düzenlemeler veya kurumlarınca belirlenen teknik kurallar, bu Yönetmelikte öngörülen ilkeler gözetilerek kullanılabilir”.

Buna göre, 1. reaktörünün inşaatının neredeyse tamamlandığı Akkuyu NGS’de özel inşaat yönetmelikleri hazırlanmış olmalı. Zira Akkuyu Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED)’ne karşı 13 ayrı sivil toplum örgütü tarafından açılan ve bölgede dikkate alınmayan fay hatlarının varlığına işaret eden davalardaki bilirkişi incelemelerinin toptan reddine karar verilmesiyle ak-lanan Akkuyu NGS’nin inşa edildiği bölge üzerinde fay hatlarına istinaden başlatılmış olan derin sismik etüdlerle model çalışmalarının sonuçları da açıklanmıyor, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Türkiye ve yakın çevresinin güncel tektonik levha hareketleri ve etkin ana tektonik unsurları. (6) Siyah daire Akkuyu NGS’nin konumunu gösterir. NAF, Kuzey Anadolu Fayı; EAF, Doğu Anadolu Fayı; NEAF, Kuzeydoğu Anadolu Fayı; CA, Kıbrıs Dalma-Batma Kuşağı; ECFZ, Ecemiş Fay Kuşağı; TGFZ; Tuzgölü Fay Kuşağı. Bu fay kuşakları etkin fay yapılarını içerir (Prof.Dr.Haluk Eyidoğan, Bilim ve Gelecek)

 

Bugün, AFAD’ın internet sitesinde ilgili çalışmaların tamamlanmış olduğu gösterilen bazı raporlar Jeofizik Mühendisi Prof. Dr Haluk Eyidoğan’ın belirttiğine göre Türkiye’de Akkuyu NGS bölgesi çevresinde Akdeniz-Kıbrıs arasındaki Dalma-batma çukuru dahil Türkiye genelinde kıyıdan 200 kilometre mesafede tsunami olasılığı da gözetilerek yapılan etüdleri içeriyor  Buna göre toplam aktif fay sayısı açıklanmış olan 485’in de üstünde 553 ‘e çıkmış durumda. Esasen etüdlerin Akkuyu NGS’ye özel olmayıp Türkiye genelinde gerçekleştirilmiş olması, Türkiye Deprem Yönetmeliği’nin ilgili maddesine aykırı hareket edilerek Akkuyu NGS’ye yönelik özel yönetmeliklerin yapılmadığının da ispatı sayılabilir. Kaldı ki, Akkuyu NGS açısından önemli bir tehlike kalın toprak veya kaya türleri tarafından üzeri örtüldüğü için jeologlar tarafından tespit edilemeyen “kör faylar“dır. Prof. Dr. Eyidoğan, 2011 yılında yaşanan Van Depremi’ne bu fay tipinin yol açtığını ifade ettiği makalesinde benzer tipteki fayların deniz ortamı dahil, Akkuyu NGS bölgesinde bulunduğuna işaret ediyor.

Akkuyu NGS’ye ait Saha Parametreleri Raporu’nun, dönemin onaya yetkili tek kurumu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından santrale yeniden yer lisansının verilmesinden sonra, hatta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED onayı verilmesinden de sonra; diğer bir deyişle ters bir sıralamayla 2017 yılında onaylanmış olması, bu nükleer santral projesinin depremsellik açısından değerlendirilmediğinin diğer ispatı olarak değerlendirilebilir. Yine Akkuyu NGS’nin depremselliğinden bahsedildiği noktada kör fayların birleşiyor olma ihtimaliyle bölgedeki 2500 yıl içinde deprem meydana getirmiş Ecemiş Fay hattından tutun da Namrun fay hattına kadar çeşitli fay hatlarıyla kuşatılmış olmasının dikkate alınmış olması gerekirdi. Bunlarla birlikte Prof. Dr. Eyidoğan’ın aynı yıl Bilim ve Gelecek’teki makalesinde detaylı bilgi verdiği üzere Uluslararası Deprem Sismolojisi ve Yeriçi Fiziği Birliği (IAESPEI), tarafından önerilen ulusal sismotektonik haritasını edinmeden Akkuyu NGS’yi inşa etmeye kararlı görünen Türkiye’nin, tatmin edici deprem ve tsunami olasılık tespiti de olanaklı bulunmuyor Dip toplamda nükleer yakıtın tesise getirilmesi itibariyle inşaat temelinin iki kez çatladığına dair haberlerini okuduğumuz Ak-kuyu NGS’de bir nükleer felaketin yaşanma ihtimalini vicdan gözüyle görmek zor değil. Ne var ki, gerçekler engelse hiç bir göz görmek istemeyenden daha kör, hiç bir kulak da duymak istemeyenden daha sağır değildir.

(Bu yazı Sivil sayfalar‘da da yayımlanmıştır)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Merkezi yönetim İstanbul’a değil, İstanbul merkezi yönetime karışmalı

Şaka olsun diye bunu söylemiyorum. Yalnızca şehrin değil, ülkenin iyi yönetilmesi için bunun bir zorunluluk olduğuna inanıyorum. Şehrin yönetimi merkezi yönetime karışmalı. Elbette kendisini ilgilendiren ulaşım, kamu alanlarının özelleştirilmesi, deprem, kentsel dönüşüm gibi meseleler başta olmak üzere. Başka bir çıkış yolu yok. Merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkilerinin radikal bir biçimde değişmesi gerekiyor. Şehirselleştirilmeyen politikalar çatışmacı, yerelle temas kurmayan, kaynakları heba eden, yıkımlara yol açan isabetsiz projeler ve kararlar yaratıyor.

İşte bu nedenle, şaşırtıcı olabilir ama İstanbul’un şehir yönetiminin merkezi yönetime karışması gerektiğini söylüyorum.

ABD’de eyalet valileri de, belediye başkanları gibi seçimle işbaşına geliyorlar. Biri eyaletin, diğeri bir şehrin yöneticisi, yani görev alanları farklı. Eyalet valisi deyince sanki başkan gibi bir şey anlaşılıyor. Ama hem vali, hem şehrin belediye başkanı yerelde işbirliği yapmak zorundalar. Çünkü halka hesap veriyorlar. Bir örnek vereyim: Basından öğrendiğimize göre New York Valisi, dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan metrosunun iyileştirilmesi, yenilenmesi için eyalet bütçesinden pay ayırmak zorunda kalıyor. Bizde eyalet yok. onun yerine merkezi yönetim var. Yani Hükümet’in bütçesinden pay ayırması gibi. Valinin New York Belediyesi ile yaptığı işbirliği merkezi yönetimin İstanbul’un metro yatırımlarını finanse etmesi gibi -bizim için- şaşırtıcı bir şey.

Dünyanın aksine aynı alanda ayrı iş

Almanya’da yerel yönetimler kültür, iskan, bölgesel ekolojik onarım, eğitim, afetler gibi konularda bütünleşik politikalar üretebiliyorlar ve karma bütçe kullanıyorlar. Bizde ise vali atanmış olduğu için merkezi yönetimi temsil ediyor ve yerel yönetimle aynı alanda, ayrı iş görüyor. Yani, bizim valiler hem yerel yönetimlerle aynı alanda çalışıyorlar, hem de atanmışlar olarak merkezi yönetim adına yalnızca kendilerine verilen talimatları yerine getiriyorlar. Bu ise yerel politikaların merkez karşısında kırılganlaşmasına yol açıyor. Yalnızca merkezi temsil ettiği için değil, yönetimin bir misyon çerçevesinde bütünleşmesini engelleyerek fragmante olmasını sağladığı için . Türkiye’de yerel alanda yönetimler birbirine rakipleşiyor.

Şimdi gelelim merkeziyetçiliği yeniden üreten maddi pratiklere. İstanbul, Türkiye’de ödenen vergilerin yüzde 49’unu toplarken, bu gelirden yüzde 10 pay alıyor. Bu yalnızca aysbergin görünen kısmı. Merkezi yönetim şehrin yönetimini desteklemek şöyle dursun, gelirlerine el koyuyor. Şehirsel alandaki kamu hizmetlerini finanse etmek yerine bu hizmetleri özelleştirerek, şehrin gelirlerini kendi bütçesine katıyor. Bununla da kalmıyor. Kentsel dönüşüm projelerinde plan yapma ve onama yetkisine sahip ayrıcalıklı bir kamu tekeli halini alan TOKİ, Özelleştirme İdaresi ve diğer kamu kuruluşları ile de şehrin kaynaklarına el koyuyor.

Son olarak iktidar partisi, Başkan Ekrem İmamoğlu’nun Kanal İstanbul’a direnmesi üzerine, yerel yönetimlerle ilgili yasaya “devletin gerçekleştirdiği projeler için belediyece yapılması gereken işlevlerin yerine getirilmemesi” durumunda söz konusu işlerin valilikler tarafından yapılması, maliyetinin de ilgili belediyenin ödeneğinden kesilmesine ilişkin düzenleme koymuş. Kanal İstanbul projesinin şehrin kaynaklarına el koyma projesi olduğunu hep söylüyordum, ama bunu dolaylı bir yolla, tıpkı havalimanları, köprüler gibi hem rant makasını yükseltici, hem de gelir getirici ulaşım projeleri ile yapmayı hedeflediğini biliyordum. Bu düzenleme ise doğrudan olmuş.

Politikaların şehirselleştirilmemesi ve kamunun fragmante olması

Neden böyle? Aynı partilerden bile olsalar neden Türkiye’de merkezi yönetimler yerel yönetimlerle iş birliği yapmıyorlar? Çok basit bir nedenle: Merkeziyetçi ideolojinin mantığı ve pratikleri bunu gerektiriyor. Örneğin İstanbul’da Marmaray Projesi eğer metro sisteminin omurgasını oluşturacak bir hatta (örneğin E-5 güzergahında) yerel yönetimle birlikte planlanmış olsaydı, bugün çok daha mükemmel bir işlev kazanacaktı. Eski endüstriyel ulaşım hattı da bir bütün olarak, garlarıyla, istasyonlarıyla, köprüleriyle rehabilite edilerek İstanbul’a on senedir hizmet veriyor olacaktı. Eğer söyledikleri gibi iktidardakiler İstanbul’u çok seviyorlarsa, şehrin iyi bir şekilde yönetilmesi için ellerinden geleni yapmaları gerekmez mi? Hayır, bu mümkün değil, bu politik rejimin kurumlarının işleyiş mantığına aykırı.

Soruyu şöyle de sormak mümkün: Türkiye’de neden yerel yönetimlerin projeler üzerinde söz hakkı bulunmuyor? Neden merkezi yönetimler başka ülkelerde gördüğümüz gibi kapasiteleri birleştirmiyorlar?, Neden işbirliklerine, karma bütçe kullanımlarına, özetle politikaların şehirselleştirilmesine izin vermiyorlar? Benim bu soruya verilebilecek cevabım, bu işin istemekle olmayacağını söylemek olacak. Merkeziyetçi rejimin yeniden üretiminin maddi nedenleri var. Kamu yönetimleri işlevsel açıdan çökmüş vaziyette. Kurumlar, aygıtlar dışlayıcı ve imtiyaz yaratıcı ilişkiler için kullanılıyorlar. Bu durumda yukarıdan kontrol edilmeden ayakta kalma imkanları kalmamış gibi gözüküyor. Bu da şehrin bütün enerjisini, varlıklarını çöpe dönüştürüyor.

Gayrettepe-İstanbul Havalimanı Metro Hattı‘nın ilk kaynak yapma töreninde yaptığı konuşmada Erdoğan “İstanbul’un projeleri bu şehrin mahalli yönetimlerine bırakılamayacak kadar hayatidir, büyüktür” demişti. Kendi belediye başkanlığı döneminde ise “İstanbul’un yönetimini yok sayamazsınız, karşınızda seçilmiş bir belediye başkanı var” diye bir açıklama yapmıştı. Belki şöyle düşünülüyor olabilir: “İstanbul’u onlara (rakiplerimize) bırakamayız. Her fırsatta önlerini kesmemiz gerekir.” Nasıl olursa olsun, Türkiye’de merkezi yönetimlerde hiç değişmeyen siyasal strateji -farklı değil, kendi partisinden bile olsa- şehrin yönetimini bastırmaya, ikincil bir pozisyona itmeye dönük. Şehir yönetiminin görevlerini çöp toplamak, kaldırımları süpürmek, su dağıtmak olarak görüyorlar. Büyük ulaşım projeleri, kamusal alanların işlevlendirilmesi gibi konularda söz hakkının olması ise asla mümkün değil.

Eğer bugüne kadar şehirde gerçekleştirilen büyük ulaşım projelerine bakılırsa, merkeziyetçiliğin ne anlama geldiği daha iyi görülüyor. Örneğin Boğaziçi’ne yapılan köprüler tıpkı vergiler gibi merkezi yönetim ulaşım projelerinde yandaşlara kullandırttığı şehirsel rantlar ile sınırsız bir ekonomik getiri sağlıyor. Bu partiler için sürekli bir informel gelir kaynağı. Ayrıca şehrin en değerli kamu arazileri, işlevini yitiren endüstriyel alanlarında merkezi yönetime transfer ediliyor. Bu spekülatif sermaye nereden geliyor? Her yerden. Politikaların şehirselleştirilmemesi nedeniyle nerede kara para varsa, şehre geliyor, yıkıyor, değiştiriyor, misliyle alıp gidiyor. Spekülatörler para basmanın yolunu bulmuşlar. Mega projeler şehirden elde edilen spekülatif kazançların kaldıraçları olarak işlev görüyor.

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi ya da merkeziyetçi ideolojinin şehrin yeniden üretimindeki işlevi

İstanbul’un vazgeçilemeyen önemi nereden kaynaklanıyor? Birincisi merkezi yönetim yalnızca büyük projelerle şehrin gelirlerini, kaynaklarını kendisine yönlendirmiyor. Bu müdahaleler ile şehirde büyük bir rant makası oluşturuyor. Örneğin TOKİ aracılığıyla hem hazırladığı, hem onayladığı imar planlarında olduğu gibi şehrin imar gelirlerine el koyuyor. Bu gelirler informel yollarla bir yerlere aktarılıyor. Bu gelirler o kadar büyük boyutlarda ki, onları yöneten -hiçbir şekilde hesap vermeden kullanılabilen- muazzam bir gücü ve kaynağı eline geçirmiş oluyor. Bir aysbergin suyun altındaki bölümü gibi. Görülmeyen, her türlü denetimin dışında kalan ve bir kişinin iki dudağı arasından çıkan kararlara bağlı olan bu muazzam ekonomi, rejiminin temelini oluşturuyor.

Bu deneyim elbette ki yalnızca AKP’ye ait değil. Az-çok bütün siyasal partilerin temel motivasyonu. Merkeziyetçi politikaların işlevi söylediğim gibi, bu informel işleyişi denetimi altına almak. Elbette burada iktidarın özel bir durumu var. Diğer partilerin bu sorunu görmezden gelmesine karşılık, belli nedenlerle şehirdeki informelliğin yönetimi üzerine yeni bir sistem kurulmuş vaziyette. Bu yüzden merkez iktidarını sürdürebilmek için her koşulda, yerel yönetimde kendisi bile olsa, İstanbul’un gelirlerine el koymak zorunda. Bu gelirler üzerinde mutlak bir denetim kurmadan gücü merkezde yoğunlaştırmak, bu patronaj rejimini sürdürmek mümkün değil. Merkeziyetçi politikalarla, şehri tepeden yönetmek için halkın kutuplaştırılması gerekiyor.

Bu yüzden yerel yönetimin şehirselleştirilmiş bir politika üretmesi, halkı arkasına alması, katılımcı ve kapsayıcı olması çok önemli. Türkiye’nin normalleşmesi için adım atılacaksa, bu ancak mekan politikalarının değiştirilmesi ile olabilir. Mekan deyince çoğu kimse Saray’ı anlayabilir. Ama ben oraya uzanmadan önce adına belediye denen saraylardan başlanması gerektiğini düşünüyorum. Merkeziyetçiliğin aynı zamanda yerelde üretildiğini ve benimsendiğini düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca eleştirmenin ve söylemlerdeki tutarsızlıklara işaret etmenin yetersiz olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’de yalnızca merkezi yönetim değil, belediyeler de çökmüş durumda. 19. yüzyıl kalıntısı bürokratik yapılar kentleri düzenlemek şöyle dursun, merkezi yönetim karşısında zayıf kılıyor. Şehir yönetimlerini merkezin karşısında kırılganlaştırıyor. Bu nedenle şehrin yönetiminin şehirselleştirilmiş politikalar üretmesi; yerel kararların atanmış değil, seçilmiş yöneticilere devredilmesi çok önemli. Bu nasıl mümkün olur? Yerel yönetimin halkı arkasına alması, katılım alanını genişletmesi, kapsayıcı olması, şehrin spekülasyona açılmasını engellemesi ile…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplum bahçeleri

Üzerinde yaşadığımız topraklarda en azından son 10 bin yıldır tarım yapılıyor. Çoğu bölgede yapılan tarım modern endüstriyel yöntemleri de uzun zamandır içerisinde barındırdığından toprağın verimi son derece azalmış durumda. Bu toprağa ihtiyacı olan kimyasalları dışarıdan vermediğimiz müddetçe o toprağın bizim arzuladığımız ürünü vermesine artık imkan yok diye düşünüyoruz. Ayrıca çiftçiliği kolaylaştırmak için kullandığımız pek çok yöntem de toprağın karbondioksit tutma yetisini ya sınırlıyor ya da tamamen yok ediyor. Oysa doğa milyonlarca yıldır karbon döngüsünü böyle sürdürüyor. Peki bizim bir yandan doğanın kendi döngüsünü sürdürmesine izin verip diğer yandan da kendimize yetecek besini doğadan kazanmamız mümkün mü? Ya da başka bir deyişle, sürdürülebilir tarım yapabilir miyiz?

Sürdürülebilir tarım kavramı aslında sürdürülebilirlik kavramından çok daha önce dilimize girdi ancak  biz bu kavramı sürdürülebilir tarım olarak değil, kalıcı tarım (permanent agriculture) olarak öğrendik. “Permanent agriculture” biraz uzun olduğundan da kısaca permaculture dedik. Zaman içerisinde permakültür, sadece tarımın kalıcılığını değil bu kalıcı ya da sürdürülebilir tarım etrafında tasarladığımız yaşamın da sürdürülebilir olabileceğini bize öğretti. Permakültür artık sadece bir besin üretme usulü değil bu düşünce tarzı etrafında şekillenen bir yaşam biçimi halini aldı.

Şehrin ortasında ‘permakültür yaşam’

Bu deneyimi kitaplardan okumanın yanında gözlerinizle görmek isterseniz bugünlerde belediyeler “topluluk bahçeleri” adını verdikleri sistemler kurma çabasındalar. Bu bahçelerin belki de ilki Fenerbahçe Burnu’nda Saint Joseph Lisesi Permakültür Kulübü‘nün öncülüğünde ve Kadıköy Belediyesi’nin desteği ile 2016 yılında kuruldu ve artık olgunluğa ulaşmış bir biçimde yaşamını sürdürüyor. 

Yaklaşık bir dönüm alana sahip olan bu topluluk bahçesine artık çevre okullar da gelip kazanımlarını kendi bahçelerinde deneyimleyebiliyorlar. Sivil toplumdan oluşan gönüllü destekçiler de bahçeye gelen öğrencilere yardımcı oluyor. Türkiye koşullarında bile vakit ya da uzaklık engeline takılıp Fenerbahçe Parkı’ndaki bu bahçeyi görememiş, oradaki etkinliklere katılamamış büyük-küçük herkese fiziksel olarak bahçede olmasalar da orayı gösterme, okullarında bahçecilik yapmaya özendirme amacıyla sanal gerçeklik projesiyle bahçe tanıtılıyor. Hatta bu projenin tanıtımı sonrasında yurt içi ve yurt dışından bahçeyi görmek isteyen öğretmenler, akademisyenler de bahçeye geldiler. Dünya sürdürülebilir çalışmalar üzerine yoğunlaşırken çeşitli uluslararası yarışmalara katılan Permakültür Kulübü, Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi projesi ile Çin’de düzenlenen “The Second Silk Road Women’s Innovation Design Competition”da, “Green Living” (Yeşil Yaşam) kategorisinde birinci oldu.

Bahçede, anaokulundan üniversiteye kadar her yaş grubundan öğrencilerle ve okullarla çalışmalar devam ediyor. İklim krizinin yarattığı olumsuz gidişatı dikkate alarak, karbon ayak izimizi düşürme hedefinden yola çıkan, suyu daha tasarruflu kullanabileceğimiz farklı tarım yöntemlerini deneyimlemek ve bunları her yerden talep eden öğrencilerle paylaşmak mümkün. Bu projeden görerek ve öğrenerek yaşadığımız yerlerin sürdürülebilir yerleşimlere dönüştürülmesi konusundaki girişimleri destekleyebiliriz. Özellikle bugün ilçe ve büyükşehir belediyeleri kent bahçeciliğine yönelik önemli adımlar atmak istiyorlar. Bu adımlar sadece belediyelere bırakılamayacak kadar önemli adımlar. Toplum olarak bizler de yaşadığımız yerin yakınındaki alanlarda bu bahçelerin kurulmasını destekleyebilir, böyle bir alan yoksa da oluşturulmasını talep edebiliriz. İnanın çevremizde çoğu zaman görmeden geçtiğimiz ama bu tür bahçecilik çalışmaları için kullanılabilecek irili ufaklı epey alan bulunuyor, yeter ki biz isteyelim.

Kategori: Hafta Sonu