Manşetİklim KriziKöşe YazılarıYazarlar

Samia Makki: Suudi Arabistan’da kuraklık ve sıcak dalgalarıyla karşı karşıyayız [İklim Kuşağı-12]

Samia Makki Suudi Arabistan‘dan 18 yaşında bir iklim aktivisti. 18 haftadır grev yapıyor ve yakın zamanda Suudi, SYMCES olarak da bilinen İklim ve Çevre için Suudi Gençlik hareketini kurdu.  

Bir Kur’an ayetinden okuyarak başlamak istiyorum çünkü bu tüm doğal topraklarda yaşanan insan yapımı yolsuzluğa önceden bir uyarı:  ‘İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.’ Rum Suresi, ayet 41.

‘Değer verdiğimiz her şey tehlikede’

Atlas: İklim eylemlerin için ilham kaynağın neydi? Aktivizmini nasıl gerçekleştiriyorsun? Neden bir iklim aktivisti oldun?

Samia: Çevre bilimlerine olan ilgim beni bugün karşı karşıya bulduğumuz küresel sorunları keşfetmeye yönlendirdi ve gezegenimizin güzelliğine ve harikalarına duyduğum minnettarlık, beni onun refahını tehdit eden konular hakkında bilgi edinmeye ve doğru bir sistem için mücadeleye mecbur etti.

İklim grevleri hareketinin bir üyesi olmak, ülkemi etkileyen sorunları dünyayla iletişim kurabilmem için bana sosyal bir pencere sağladı. Bence herhangi bir makul insandan, evlerinin yandığını ve onlara değer verdikleri her şeyin tehlikede olduğu söylendiğinde beklenen şeyin tam da bu olduğunu düşünüyorum. Biyolojik bir bakış açısından, nasıl tepki verdiğim temel içgüdü aslında.

Samia Makki 18 haftadır iklim için greve çıkıyor.

‘Kuraklık, sel ve sıcak dalgasıyla karşı karşıyayız’

Ülkende hissedilen iklim krizinin etkilerinden bahseder misin?

Samia: Önde gelen bir fosil yakıt üreticisi olarak Suudi Arabistan, kuraklıklar, seller ve aşırı sıcak dalgaları dahil olmak üzere büyük çevresel felaketlere maruz kaldı.

Daha sonra, sadece hava kirliliği yaratmakla kalmayıp aynı zamanda kentsel ada ısı etkisinin bir sonucu olarak sıcaklık seviyelerinin yükselmesine neden olan ham petrolün tüketimiyle, üretilen ek elektrik talebi ile artan bir sorun oldu.

‘Doğal kaynak arayışını sınırlamalıyız’

Suudi iklim aktivistleri olarak hükümetinizden/ politikacılarınızdan talepleriniz neler?

Hükümetimizin yenilenebilir enerjiye geçme ve kentsel alanların ağaçlandırılması gibi hasar azaltma projeleri oluşturma çabaları, iklim krizi konusunda nerede durduğumuza dair net bir işarettir.

Ancak bu kesinlikle yeterli olmayacaktır, doğal kaynak arayışını sınırlamamız, kentsel yayılmayı durdurmamız ve ekolojik ve ekonomik tehdit oluşturan konularda eylem çağrısında bulunmamız gerekiyor.

Hükümetiniz iklim meselelerinde nasıl hareket ediyor?

Ne yazık ki, hükümetin çevre üzerindeki sürekli çekinceleri, dikkatsizce çöplerin yere atılması ve  halkın yarattığı kirlilikle belirginleşiyor. Parkların yeni biçilmiş çim alanları hafta sonları çorak arazilere dönüşebiliyor, temiz sahiller herhangi bir sosyal olaydan sonraki sabah bir savaş alanı gibi görünüyor, metan üreten variller bir düğün kutlamasında sırayla diziliyor.

Yeşil alternatifler bulana kadar, okyanuslar ve kara alanlarımız plastik ve ampullerle çok derinlere gömülmüş olacak diye korkuyorum. Küçük bir planlama ile kolayca çözülebilen bu sorunlar, çevre ve iklim üzerinde kümülatif bir etkiye sahip olabilir.

‘Neden hareketsiz duruyoruz?’

Dünya politikacılarına hitap edecek bir platformda olsaydın, onlara ne söylerdin?

İklim değişikliğiyle mücadele için gereken çözümler mevcut ve hazır, daha yeşil bir dünyayı yeniden inşa etmek için kaynaklarımız var. Neden hareketsiz duruyoruz o zaman? Tüm ekosistemler çökerken, uluslar açlıktan ölürken, vahşi yaşam kitlesel olarak yok olurken ve ölümcül sıcak dalgaları Güney Afrika’da yüzlerce kişiyi yok ederken kendimizi politik ve lojistik işlemlere nasıl karışmış bulabiliriz?

Sadece zenginleri destekleyecek ve fakirleri sellerde boğulmaya terk edecek adaletsiz ekonomik sistemleri arzulamaya ve inşa etmeye devam ediyoruz.

2030’da kendini ve dünyayı nasıl ve nerede görüyorsun?

Açgözlülükle ilgili bir dönüm noktasındayız, insanlık ya “rahat ama hayati derecede yıkıcı” mevcut dünyadan vazgeçme zorluğunun üstesinden gelebilir ya da çevresel tiranlığın ve materyalizmin meyveleri/sonuçları/bedelleri içinde boğulabilir. Ben ilkini destekliyorum.

Sence iklim krizini tersine çevirmek için en iyi plan nedir?

Yerel bir perspektiften, toplumları net sıfır yaşam tarzına geçerken uyumlu bir çevre ile techiz edebiliriz. Ağaçlandırma, bisiklet yolları, yeniden kullanılabilir ürün paketleri halka tanıtılması gereken temel örneklerden bazıları.

Okul sisteminde iklim eğitiminin benimsenmesi, gençleri geleceklerini tehlikeye atan konular hakkında bilgilendirmeye yardımcı olmanın yanı sıra, iklim krizini tersine çevirmek için gereken çözümleri yaratmaya yardımcı olmak için akademisyenler arasında yenilik üretmelerine yardımcı olabilir.

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmirli yaşamına ve suyuna sahip çıkıyor

Geçtiğimiz hafta içinde 500 İzmirli, 50 avukat aracılığıyla Efemçukuru Altın Madeni’ne karşı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) tarafından açılan davaya bu kurumun yanında müdahil oldular. Ancak 18 yıldır süren kentin tek su havzasını koruma kavgasında, kentin gerçek sahibi İzmirlilerin avukatları, davanın 16 Ekim cuma günü sahada yapılan keşfine sokulmadı.

Kentin tek su toplama havzasında

Efemçukuru İzmir’in içinden kafanızı kaldırıp; kenti çevreleyen dağlara baktığınızda rahatça görebileceğiniz bir bölge… Üstelik su fakiri olan kentin tek su toplama havzasının içinde yer alıyor. İşte bu kritik noktada kentin su havzasını tehdit eden altın madenine karşı İzmirlilerin ve İzmir’e sağlıklı, güvenilir su sağlamakla görevli İZSU’nun mücadelesi yıllardır devam ediyor.

1998’de bölgede kurulmak istenen madenin İzmir’in içme ve kullanma suyu kaynakları üzerinde olması nedeniyle başta İzmir Tabip Odası (İTO) ve TMMOB’ne bağlı çok sayıda meslek odası ile İzmirlilerin açtığı davalar uzun süren mücadelelerin sonunda kazanılmıştı. Fakat buna karşın şirket her seferinde mahkeme kararlarını hiçe sayarak Çevresel Etki Değerlendirme olumlu kararını (ÇED) ve işletme ruhsatını almayı başarıp 2011’de çalışmaya başladı. Bununla da yetinmeyen şirket 2012’de ise 2,5 kat kapasite artırımı için yeniden ÇED hazırlayarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığından olumlu kararı aldı. Bu aşamada ise başta İTO ve TMMOB bağlı bazı meslek odalarıyla, çeşitli çevre örgütleri ve İzmirliler yılmayıp, ÇED olumlu kararının iptali için dava açtılar. Açılan davada mahkeme ÇED olumlu kararını iptal etti ve altın madeninin kapasite artırımının önünü kapattı.

16 Ekim günü yapılan keşifte İzmirlilerin ve meslek odalarının avukatları maden sahasına sokulmadı/ Fotoğraf: Tuğrul Şahbaz.

Bunun üzerine madene Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından mahkeme kararlarını işlevsiz bırakmaya dönük olarak çıkarılan 2009-7 sayılı genelgeye dayanılarak; 30 gün içinde, adeta hukukun ve bilimin kararını hiçe sayarak 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verildi.  Onun iptali için de yılmadan meslek odaları ve İzmirliler tarafından dava açıldı. Üstelik mahkeme ilk kapasite artırımı ÇED olumlu kararını iptal ederken atadığı bilirkişi bölgeden toprak numuneleri almış ve yapılan analizler sonucu ağır metal oranı Dünya kabuk ortalamasının çok üzerinde bulunmuştu.

Bu arada bu mahkeme kararı Danıştay’ca ‘İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü laboratuvarının akredite olmadığı ve bilirkişilerin İzmir üniversitelerinden olması’  gibi nedenleriyle bozuldu ve bu karardan sonra 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararına da gerek kalmadı. Maden ilk ÇED olumlu kararıyla çalışmaya devam etti. Mahkeme bu sefer İzmir dışından bir bilirkişi atadı. İzmir’in suyunu içmeyen bu bilirkişi alandan numune bile almaya gerek görmeden, yedi sayfalık bir raporla ÇED olumlu kararını akladılar.  Bu ikinci aşama kararı da başta meslek odaları olmak üzere davacılar tarafından temyiz edildi. Danıştay bu sefer alandan numune alınmamasını da göz önünde bulundurarak davacılar lehine kararı bozdu.

Davanın avukatlarından biri olan Arif Ali Cangı bundan sonraki gelişmeleri ise şöyle özetliyor:  “Bu bozmadan sonra da keşif ve örnek alma işlemleri şirketin engellemeleri ve baskısı altında gereği gibi yapılamadı ve sonunda davamız bir kez daha ret edildi. Bu davanın temyiz sonucu geldi. Danıştay 6.Dairesi; 31.12.2012 tarihli ÇED’in iptalinden sonra 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verilmiştir, o durumda 31.12.2012 tarihli ÇED olumlu kararının bir geçerliliği kalmamıştır. O nedenle davanın reddi kararını bozuyorum ve dava konusunda karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak karar veriyorum’ dedi.

Bu durumda Efemçukuru Altın Madeni kapasite artırımı projesine ilişkin 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararı da geçerli hale geldi. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İZSU yine yılmadı ve yeniden madenin kapasite artırımına karşı dava açtı.  Dava numarası daha küçük olduğundan önce İZSU’nun davası görülmeye başlandı ve meslek odaları ile çevre örgütlerinin açtığı dava dosyası beklemeye alındı. Bunu üzerine adil yargılanma hakkının sağlanması için meslek odaları ile çevre örgütleri bu davada keşif ve bilirkişi incelemesi ve yargısal işlemlerine dahil edilmek için dilekçe verdi.

Efemçukuru tek örnek değil

Bu dilekçeye mahkeme hiçbir yanıt vermeyince İzmirliler ‘500 İzmirli 50 Avukatla Efemçukuru davasına İZSU yanında müdahil oluyor’ kampanyası başlattı ve İZSU’nun yanında müdahil olmak için mahkemeye başvurdu. Ancak mahkeme bu dilekçeye de bir yanıt vermedi. Sonuçta İZSU’nun açtığı davanın cuma günü madende yapılan keşfine İzmirlileri de, onların avukatlarını da, İzmir Tabip Odası Çevre Komisyonu üyelerini de sokmadı. Keşif için maden alanına sadece İZSU’nun avukatları ve teknik personeli ile Çevre Bakanlığı ile madeni işleten firmanın avukatları ve teknik personeli, hakim, mübaşir, katip ve bilirkişiler bulunabildi.  Bu arada mahkemenin tayin ettiği bilirkişinin de İzmir dışından olduğunu ve daha önce madeni aklayan raporu veren isimlerden oluştuğunu belirtelim.

Ülkemizin doğal kaynaklarını insanlarımızın sağlıklarını tehlikeye atmak pahasına zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketlerince sömürülüyor. Zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketleri Kazdağları‘nda, Efemçukuru’nda, Eskişehir’de, Doğu Karadeniz’de ve daha birçok yerde doğal kaynaklarımıza umarsızca el koyuyor, insanımızın yaşamını hiçe sayıyor. İşletmek istediği rezervler bitince büyük çoğunluğu tehlikeli atık sınıfından olan atıklarını da  arkada bırakarak gidiyorlar. Sadece bugünün değil; gelecek kuşaklarının yaşamını da düşüncesizce tehlikeye atıyorlar.

Ülkemizde çevre mücadelelerinin 80’li yıllarda ilk başladığı kent olan İzmir’de yaşayanlar bugünde kentlerini, havalarını, sularını savunmak için dün olduğu gibi bugün de kararlı mücadelelerini sürdürüyorlar. Efemçukuru onların yaşadığı kentin; İzmir’in su havzası, 1 Haziran 2011’den beri çalışan altın madeni onların havzasını, yaşam alanlarını kirletiyor. İzmirliler yaşamın sürdürülebilmesi açısından hiçbir gerekliliği olmayan altına karşın yaşamın onsuz sürdürülemeyeceği su kaynaklarını korumak için yukarıda özetlenen uzun ve önüne her türlü engel çıkarılan hukuk yolunu bilimin ışığında izlemekte kararlılar…

İzmir’in bu yaşamsal sorununa karşı sadece bu kentte yaşayanlar değil; kimsenin duyarsız kalmaya hakkı yok. Çünkü yapılan mücadele sürdürülebilir bir yaşam mücadelesidir. Unutmayalım, kaybedersek yaşam da biter…

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kabataş’taki işlevselcilik karşıtı performatiflik üzerine       

İşlevselciler bir kolaylık yaratma sanatı olduğunu iddia ederler, mimarlığın. İşlevselcilik, bu nedenle geçmişte epey bir eleştiri aldı, mekana bir ruh katmadığı için. “İş görsün, ihtiyaçlar karşılansın” yaklaşımı epeyce bir sorgulandı.

Ancak son zamanlarda şehir planlama, mimarlık gibi tasarımı rasyonelleştirme çabalarının bu eleştirel yaklaşımların tamamen yok sayıldığı yeni bir karşıt akımın yaygınlık kazandığı görülüyor.

Güncel tasarım disiplini imtiyaz sahibi bir zümrenin bir tercihi, bir kamu yararı anlayışı olarak gösterilmekte. Böylece modernleşme sorunsalı iyice büzülerek, kamusal alanlardan dışlanarak hayırseverlik etkinlikleri içine izole edilmekte.

Bu akımın dikkat çekici örneklerinden biri de Kabataş‘ta, dolgu alanında yapılmaya çalışılan “şey” (*). 2018 ve 2020 Ekim (bugün) bu şeyin Büyükşehir tarafından ilan edilmiş iki ayrı açılış tarihi olduğu için benim de dikkatimi çekti. 5’inci İstanbul Uluslararası Tasarım Bienali‘nin açılış tarihi (Ekim 2020) Kabataş Transfer Merkezi Projesi denen şeyin ikinci (ve ertelenmiş) resmi, yani 2018’de ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi.  2018 yılı ise, 2016 yılında başlayan inşaatın birinci resmi, yani ilan edilmiş “açılış tarihi”ydi. Kabataş‘taki bu karşıt etkinliğin de Tasarım Bienali‘nin açılışlarına rastgelen bir zamansallığı olduğunu tahmin ediyorum.

Çırpındıkça batmak…

Öncelikle bu tür müdahalelerin bilinen anlamıyla tasarım disiplinini, ona kamusal nitelik kazandıracak kritik düşünce biçimini yok etmeyi amaçlayan radikal bir mesajı olduğunu düşünüyorum. Bu kapsamlı ve süreklilik gösteren bu tür etkinlikleri bir bütün olarak “İstanbul Tasarım Anti-Bienali” olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır.

Kamusal alanlarda gerçekleştirilen bu tür etkinlikler zaman ve para harcandıkça çözüme yaklaşılacağına işin içinden çıkılması giderek zorlaşan, “bataklıkta çırpındıkça daha çok batmak” gibi yaşanan bir süreç olarak değerlendirilebilir.  Bu açıdan da İstanbul Tasarım Bienali ile yalnızca bir karşıtlık oluşturmadığını, ortaya koyduğu performatiflik ile yönetimsellik açısından irdelenmek üzere fırsatlar sunduğunu düşünüyorum.

Tünelli, martılı şeyin adı her neyse, burada, Kabataş’ta yapılan etkinliğin giderek kalıcılaşan bir zorluk yaratma müdahalesi olarak tasarlandığı çok açık. Bu yüzden Kabataş‘ta, “transfer merkezi” olarak tasarlandığı iddia edilen şeyin bu kısa yazıda küçük bir analizini yapmaya çalışacağım.

 İstanbul Anti-Bienali’nin teması nasıl belirlendi?

2017 yılında Mevlut Uysal bey Kadir Topbaş beyin yerini aldığında zannedersem o da o şeyi ne yapacağını bilemedi. Ne de olsa “yüksek mimar” diploması sahibi olan selefi bu şeye “ustalık eserim” demişti. Bilmem söylemeye gerek var mı? Ayrıca o şeyin inşaat alanına asılan tanıtım panosunda şehrimizin saygın üniversitelerinin neredeyse hepsinin adı yer alıyordu.  

Daha baştan ne işe yarayacağı bile belli olmayan “battı-çıktı” tünelin trafiği bir on sene içinden çıkılmaz hale getireceği nihayet belli olduğunda bir karar vermek zorunda kaldı. Arkeolojik eserler olma ihtimaline karşı müzenin denetiminde elle kazı yapılacağı ve o martı biçimindeki şeyin maliyeti ortaya çıktığında, “projenin devam ettiğini, iptalin söz konusu olmadığını ancak bunların (martı ile tünelin) kaldırıldığını” açıkladı. Ayrıca mutat olduğu üzere, ikinci buluşma tarihi olarak, bu şeyin 2020 Ekim’de, iki sene sonra bütünüyle tamamlanacağı müjdesini verdi. Bir de tasarım konseptinden söz etti:  Martının yerini “Yeni-Osmanlı tarzı” iskele yapıları alacaktı.

Hiç şüphesiz hayal gücü ve ustalığı kendisinden önceki gibi başkan Topbaş kadar olmayan Uysal bey bilindiği gibi göreve geldikten sonra çalışma arkadaşları ile tam iki sene teşriki mesai yapıp, başka daha hangi sürprizlerin İstanbulluların başına gelmek üzere olduğunun farkına varmaya başladığında, bu düzenlemeye bir mola vermek zorunda kalmıştı. Setüstü denen dik yamacın kıyısına, hiç bir işe yaramayacağı belli olan ama belki de bir on sene daha inşaatı sürdürecek, elle oyulacak dolgu alanına bir de tünel inşa etmek zorunda kalacaklarını anlayınca.

Tünel gitti, martı gitti… geriye ne kaldı? Zemine çakılmış yüzlerce kazık üzerinde denize doğru uzanan yüzlerce metrelik betonlar. “Render” tabir edilen görüntülere baktığınızda önce dikkati çeken yüzlerce metrelik denize uzanan iskele platformları. Eğer bayağı uğraşılırsa N.Y.’taki 300 metrelik transatlantikleri karşılamak için geçmişte yapılanlara bile benzetilebilir.

Buradaki ana mesaj (ki zannedersem buna “İstanbul Anti-Bienali’nin Teması” da diyebiliriz) vapurlara ulaşmaya çalışanların bu platformları zor koşullarda test etmeleriydi. Besbelli ki, bu performatif etkinlik de yeterli görülmemişti, bu işlevselcilik karşıtı mesajı iletmek için: Katılımcılar ile iskele arasında bir de dairesel bir meydan tasarlanmıştı, transfer alanındaki ögeler arasındaki ilişkileri zorlaştırmak ve mesafeleri artırmak için. Böylece kullanıcılara, özellikle vapura yetişme koşullarını bir “challenge” haline getirmek üzere,  yaklaşık beşyüz metrelik engelli bir parkur hazırlanmıştı. 

Ancak dediğim gibi, mesajın daha iyi vurgulanması için bu performatif etkinliğin kademeli olarak zorlaşan bir parkur oluşturması hedeflenmişti. Bunlarla da yetinilmemiş, mesajın başka veçhelerini geliştirmek için de sonuna kadar çaba gösterilmişti. Bunlardan biri de bu parkurun füniküler adı verilen (ve nasıl olduysa gerçekten çok iyi tasarlanmış) sistemin çıkışından başlatılmasıydı. Katılımcıların bir o kadar, yani bir beşyüz metre daha engelli bir koşuya katılması gerekiyordu, vapura değil, yalnızca demin sözünü ettiğim özel olarak düzenlenmiş parkura ulaşması için. Üstelik fünikülerin girişinin uzakta bir yere özenle saklanmış olması da bu parkurdaki heyecanı ve zorlukları artıran dikkat çekici bir başka özelliği.

Bu işlevselcilik karşıtı etkinliğin İstanbul Tasarım Bienali‘ne koşut olarak sergilenmesi, bu şeyin her noktasında özenle ifade edilme, vurgulanma becerisine şapka çıkarmak gerektiğini söyleyebilirim. Bu girişimin başında söylendiği gibi hiç bir “ustalık eseri” olma iddiası taşımayan, eski düzende füniküler adı verilen sistemden çıkıp bir elli metre sonrasında vapura ya da deniz otobüsüne ulaşmanın mümkün olması ise (yalnızca günümüzde değil, hafızalardaki yarattığı karşıtlıkla) mesajı güçlendiren ayrı bir unsur olmalı. İşlevselciliğin ruhuna fatiha okutan bu mesaj yeterli görülseydi, belki o zaman olanla yetinip katılımcılar için ödül töreni ile tamamlanabilirdi bütün bu parkur.

İstanbul Anti-Bienali’nin etkinlikleri

Şimdilik burada, şehrin önemli bir transfer merkezi olan Kabataş’ta deniz ulaşımının ana bağlantısı metro ile, Taksim’le. Bağlantıyı sağlayan füniküler adı verilen sisteme ulaşmak için yaklaşık bir yarım kilometre yol yürümek gerekiyor. İnsanın sağ kulağını sol eliyle tutmaya çalışması gibi bir özellik. Hadi bir gayret vapur iskelesine ulaşıldı, diyelim. O ise daha da büyük bir felaket. Yağmurda, rüzgarda hamileler, çocuklar, yaşlılar, engelliler herkes perişan oluyor.

Bu müdahale öncesinde hem deniz otobüsüne, hem vapura, hem motora, hem tramvaya iki dakika içinde ulaşılıyordu. Protesto edilen bu şeyin ilk ortaya atıldığı tarih ise onbir yıl öncesine kadar uzanıyor. Eğer Setüstü‘nün önüne yapılacak tünelden de vazgeçilmeseydi inşaat belki bir on sene daha uzayacaktı. Ne tünellerin ne de martının inşaat başladığında daha uygulama projeleri ortalıkta vardı. 2019 yılında, inşaatın açıklanan resmi bitiş tarihinden bir yıl sonra (2018) Kabataş’ta tünelden vazgeçildiği açıklandı. Şöyle bir düşünelim, vazgeçilmeseydi ne olacaktı? Kazı yapılacağı için Meclisi Mebusan Caddesi‘ndeki trafik bin bir güçlükle deniz tarafındaki parka verilecek, kalan son ağaçlar da kesilecek ve büyük olasılıkla inşaat bir on sene daha sürecekti.

Peki bu tünelin İstanbul’a maliyeti ne olacaktı? Bu konuda rivayet muhtelif…

Bu tünelin bir başka örneğinin ise Sütlüce‘de olduğunu anımsayalım. Bu tünel de insanlara toz içinde ve egzost, kurşun, amyant soluyarak yetmiş santimlik bariyer arkasında yürüyüş alanı sunmakta. Tescilli kültür varlığı olan Sütlüce Mezbahası‘nı yıkmalarının nedeni de altından bu otoyol tünelini geçirmekti. Bu inşaat dünyanın hiç şüphesiz en pahalı ve en berbat “Kültür Merkezi” oldu. Sonra, yönetilemeyeceği anlaşılınca, adı “Kongre Merkezi”ne dönüştürüldü. 250 milyon Dolar’a mal olduğu söylendi, Paris‘teki Centre Pompidou‘dan, Sidney‘deki Opera Binası‘ndan bile fazla. Ama tahmin edeceğiniz gibi kimsenin gıkı çıkmadı. Çünkü proje paylaştırma düzeni 28 Şubat sürecinin zorlu koşullarında gerçekleştirilmişti.

Bu şey ile aynı tarihlerde ortaya atılan diğer başka Anti-Bienal etkinliklerini de sayalım: Sivriada‘ya döner semazen şeyi inşaatı örneğin. Yeteri kadar performatif bir durum yaratamayacağı düşünüldüğü için bundan vazgeçilmiş olmalı. Bir başkası Haliç‘te Da Vinci‘nin genişliği ancak bir dereyi geçebilecek tek açıklıklı, kemerli yığma köprü eskizi. Bu şey de inşa edilmiş olsaydı, katılımcıların yüz metre kadar köprüye tırmanmaya çalışmaları gerekecekti. Kullanılma imkanı ya da zorunluluğu olmadığı (mesajın yeteri kadar anlaşılmayacağı düşünüldüğü) için bundan da vazgeçilmiş oldu. Bir başka örnek ise Haliç Metro Köprüsü. Onun da amatörce yapılmış boynuzlu çizimleri sonradan Venedik Üniversitesi‘ndeki bir köprü uzmanı, Prof. Enrico Siviero tarafından bir uygulama projesine dönüştürülerek başlangıçtaki mesajı örtük halde kaldı.

Da Vinci köprüsü, model.

Pekala başlangıçtaki gibi daha radikal bir yöntemle inşa edilmeye çalışılabilir ve günümüzde hala sorun yaratarak performatifliğini sürdürebilirdi. Bu işlevselcilik karşıtı Anti-Bienal‘in mesajının  en iyi vurgulanacağı yerlerden biri de hiç şüphesiz Taksim‘di. Az kalsın şehrin merkezindeki tek yeşil alanı, Gezi’yi yok edecek, GümüşsuyuSıraselviler gibi şehrin düzenli caddelerini çukur haline getirerek yok edecek bu şey de Cumhuriyet ile Tarlabaşı caddelerinin meydanın altına alınmasıyla sınırlı kaldı.

Sonuç olarak:

Kabataş‘taki şeyin bir Anti-Bienal etkinliği olarak tasarlanmış olduğu ve mesajı daha baştan, yıllar öncesinden belliydi. Yeni yönetimin, şehir için alternatif bir yönetim hayal eden Ekrem İmamoğlu‘nun ekibinin bu şey için özellikle seçimden önce bir açıklama yapmasını bekledim. Yönetime geldikten sonra mesajında, ya da temasında bir değişiklik olup olmayacağını. Hala merakla bekliyorum. Onun da Mevlut bey gibi iki yıl bekleyip, bir sonraki İstanbul Tasarım Bienali‘ni hedeflemesinden korkarım.

* Belirtmem gerekir ki, bu yapılmaya çalışılan şeye “proje” demeye dilim varmıyor, çünkü bir proje, işlevselcilik karşıtı da olsa, bir sistematiğin ürünü olmalı.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kapitalizmin yeni oyunu: Para-algı[1] çevreciliği

Kapitalizmin hemen bütün dünyayı egemenliği altında tutmasının sırrı insan ruhunu çok iyi okuyabilmesinde yatıyor olsa gerek. Günümüz insanı, kim ne derse desin iki şey için yaşar: Para ve algı. Modern(!) insan nasıl olursa olsun para kazanmalı, kendi ne olursa olsun iyi insan algısı yaratmalıdır. Kapitalizm para ve algı üzerinden yürüyen yepyeni oyunlar kuruyor, garibim insanlar da bu oyunların gönüllü oyuncağı rolünü üstleniyor. Kapitalizm ambalajlayıp orman satıyorum dese, elleri patlayana kadar alkışlayanı çok olur, iddia ediyorum. Dikey ormanı, dikey bahçeyi alkışlayan olduktan sonra…

Ormanın dikeyi olur mu?

Kapitalizm isterse olur. İstedi ve oldu da. Salgın bir hastalık gibi dalga dalga yayılıyor üstelik. Bu müthiş pazarlama taktiğinin mucidi İtalyan bir mimar olan Stefano Boeri. Milano’nun kalabalık bölgelerinden biri olan Isola mahallesine kondurduğu biri 110 diğeri 76 m yüksekliğindeki iki kuleye bu ismi, daha doğrusu bu ismin İtalyanca karşılığı olan “Bosco Verticale”yi verdi.

Doğal olarak, kuleler yalnızca isimleriyle orman çağrışımı yaptırmıyor. Kulelerin dış cephelerinde yer alan balkon ve teraslarda yaratılan toprak alanlara dikilen ve resmi internet sitesindeki verilere göre 800 ağaç, 4 bin 500 çalı ve 15 bin civarında süs bitkisi ile dışarıdan bakıldığında, askeri yöntemlerle ve bitkiler kullanılarak kötü bir şekilde kamufle edilmiş yüksek bir bina olarak görünen dikey ormanlar bir miktar yeşillik hissi vermiyor değil. Dikey ormanlar aynı mimarın imzasıyla kısa sürede Çin’e ve Hollanda’ya, başka firmalarca Belçika’ya, diğer ülkelere ve nihayet Türkiye’ye de ulaştı.

Bu yetmedi dikey bahçe[2] furyası baş gösterdi neredeyse eş zamanlı olarak. Bir sürü firma türedi dikey bahçe yapan, dikey bahçelerin topluma, kentlere ve ekosisteme yararlarını ballandıra ballandıra anlatan. Ardından bu, sözüm ona bahçelerin havayı nasıl temizlediğini, nasıl toz ve partikül tuttuğunu, nasıl oksijen ürettiğini, gürültüyü nasıl azalttığını anlatan bilimsel(!) çalışmalar yapılmaya, makaleler yazılmaya başlandı. Kapitalizmin azgın dişlileri dönmeye başlamıştı ve önünde durmak mümkün değildi. Değildi, çünkü birileri çok para kazanacaktı ve üstelik de para kazanırken çevreci görüneceklerdi. Para-algı çevreciliği devreye girmişti.

İBB dur dedi!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi 25 yıl sonra farklı bir zihniyetle yönetilmeye başlanınca farklı şeyler görmeye de başladık. Belediyenin Yeşil Alanlar Daire Başkanlığına hem teori hem de uygulamayı iyi bilen, orman fakültesinde görev yaptığı yıllarda yakından tanıyıp takdir ettiğim Prof. Dr. Çağatay Seçkin atandı. 2020 yılının başında, belediye geniş katılımlı bir yeşil alanlar çalıştayı düzenledi.

Benim de, değerli dostum Erdoğan Atmış’la yeşil altyapı üzerine bir bildiri sunarak katıldığım toplantıda katılımcı uzmanlar sık sık iklim krizinden ve bu krize adaptasyondan, krizle mücadele açısından önem taşıyan yeşil alanlardan, yeşil alan düzenlemelerinde karbon tutma potansiyeli yüksek, kuraklığa dayanıklı, sulama, ilaçlama ve gübreleme ihtiyaçları az ya da hiç olmayan doğal türlerin tercih edilmesi gereğinden söz etti. Bundan dolayıdır ki çalıştayın sonuç bildirgesine şu karar yansıdı:

Dikey bahçe uygulamalarında yerli üretim ve doğal bitkiler kullanılmalıdır. Bitki türü seçimi tasarımın amaç ve hedefine uygun olmalı, az su isteyen kuraklığa dayanıklı bitki türleri tercih edilmelidir. Yapım ve bakım maliyetleri çok yüksek olan dikey bahçe uygulamalarından gerekli olduğu sınırlı yerler dışında kaçınılmalıdır.

İBB, uzman görüşleri doğrultusunda hareket ederek bakım maliyetleri çok yüksek, yerli olmayan, kuraklığa dayanmayan türler kullanılarak yapılan, sulama, gübreleme ve ilaçlama ihtiyaçları yüksek seviyedeki dikey bahçeleri kaldırmaya başladı. Ve ne olduysa ondan sonra oldu; doğal ormanları yararak otoyol yapılmasına, var olan havalimanı yıkılarak ormana havalimanı inşa edilmesine, bir kenti ikiye bölerek yapılacak ve kentin ormanlarını, tarım alanlarını, göllerini yutacak kanal projesine, madenlere, HES’lere, termik ve nükleer santrallere, yeşil yol projelerine… hasılı kelam doğa ve toplum dostu olan ne kadar değer varsa hepsine savaş açmış parasever, zenginsever projelere gıkını çıkaramayan para-algı çevrecileri hep bir ağızdan yeşilden, doğadan, çevreden, oksijenden bahsetmeye başladı.

Çünkü onların görevi buydu: Nerede sermayenin yanında durmak gerekiyorsa, nerede güçlünün yanında durmak gerekiyorsa, nerede gerçekle ilişkisi olmayan bir algı yaratma ihtiyacı varsa onlar devreye girerdi, girdiler de.

Yeşil düşmanlığı değil, akılcılık

Daha önce de yazdım, çok yerde söyledim; balkonumuzdaki saksıda yetiştirdiğimiz küçücük bir süs bitkisinin bile doğaya bir katkısı vardır. Hiçbir katkısı olmasa fotosentez yaparak oksijen üretir. Öyleyse neden karşı çıkıyorum dikey orman ve bahçelere? Açıklayayım:

  • Her şeyden önce verilen isimlerde sıkıntı var. Bu uyduruk mimari tasarımlara orman ya da bahçe dediğimizde zaten doğadan iyice kopuk ortamlarda yetişmek zorunda kalan yeni kuşaklarda orman ve bahçe kavramının böyle bir şey olduğu düşüncesinin yerleşmesi tehlikesi var.

  • Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmez. Bu tasarımlar son derece yüksek maliyetlidir. Örneğin dikey bahçelerde bitki yetiştirebilmek ve onları canlı tutabilmek için öncelikle duvarlara o bitkileri taşıyacak platformlar kurmak zorundasınız. Sonra metrelerce, belki kilometrelerce sulama borusu döşemek, saksılar monte etmek, toprak taşımak ve nihayet bitkileri dikmek zorundasınız. Üstelik bunlar yalnızca kuruluş maliyetleri.
  • Dikilen bitkilerin sürekliliğini sağlamak için sulamak, gübrelemek, hastalıklara karşı ilaçlamak zorundasınız. Kuruyanı, ömrü dolanı (dikey bahçelerde kullanılan türlerin çoğu bir ya da birkaç yıllık ömre sahiptir) değiştirmeniz gerekir. Bunlar da bakım masraflarıdır. Kaynakları zaten kıt olan bir ülkede böyle bir kaynak savurganlığının akılcı tek bir açıklaması olamaz. Burada amaç, olsa olsa bazı firmalara para kazandırmak olabilir. Bunun yerine doğal yeşil alanları korumak ya da bu tür tasarımların bir birimi için harcayacağınız parayla uygun alanlarda, içine insanların girebileceği, doğaya dönük yararlarının yanı sıra kültürel ekosistem hizmetlerini de maksimum düzeyde üretildiği on birim yeşil alan yapmak çok ama çok daha rasyonel bir davranış şeklidir.
  • Denilebilir ki, yeşil alan yapacak uygun alan mı var? Eh, olmaz tabii, yıllarca halkın yeşil alanlarını ya da yeşil alan olabilecek potansiyel alanları imar planı değişiklikleri ve çeşitli oyunlarla sermayeye ve bazı cemaatlere dağıtırsanız. Üsküdar Belediyesinin TİBAŞ tarafından kültür merkezi ve park yapılmak üzere bağışlanan alanı Aziz Mahmut Hüdayi Vakfına yurt yapılmak üzere tahsis etmesi, Vakfın da yapılan binanın altını dükkâna dönüştürüp para kazanması hemen aklıma gelen örneklerden biri.
  • Her nedense sözünü ettiğimiz dikey tasarımlarla ilgili yapılan çalışmalarda üzerinde durulan konular bu tasarımların yararlarına odaklanan tek yönlü çalışmalar. Oksijen üretme, toz ve partikül tutma, gürültü azaltma vb. Bunları ortaya koymak için çalışma yapmaya ne hacet? Bir yerde bitki varsa bunlar da otomatik olarak olur. Peki ya bu tasarımlardaki bitkileri yaşatmak için zorunlu olarak yapılması gereken sulama, gübreleme ve ilaçlamanın ekonomik ve daha da önemlisi ekolojik sonuçları? Bir iki yılda ömrü dolan bitkilerin çürümesi ile havadan alınan karbonun yeniden atmosfere salımı? Yapılan çalışmaların çoğunda bu konulara ya hiç değinilmiyor ya da pahalılık, bakım ve sürdürülebilirlik sorunları gibi genel ifadelerle geçiştiriliyor. Neden? Çünkü bunlar detaylıca açıklanırsa bu işlerden para kazanılmaz da ondan!

Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için belli başlı noktalara değindim yalnızca. Para-algı çevreciliğine kanmayın. Gezegenimiz çok büyük bir krizle karşı karşıya. İklim krizi ile onu doğuran ya da onun sonucu olan olay ve olgular bütünü gezegenimizdeki yaşamın devamlılığı açısından büyük bir tehdit. Bu tehditle duvara asılan saksıda çiçek yetiştirilerek mücadele edilemez. Bu tehditle gereksiz yere yollar yapıp, yol kenarlarını duvarlarla kaplamakla, sonra da o duvarları bahçe diye yutturmakla da mücadele edilemez. Bu tehditle mücadele etmek için önce elimizdeki doğal alanları; ormanları, yaylaları, dağları, gölleri, nehirleri, denizleri, sulak alanları… gözümüz gibi korumalıyız.

Sonra yaşam felsefemizi temelden değiştirmeli, yaşam gereksinimlerimizi ve yaşam alanlarımızı küçültmeliyiz. Kentlerimizi doğaya değil doğayı kentlerimize sokmalıyız. Zorunlu olarak yol yapmamız gerekiyorsa bile, o yolun kenarını duvarla çevirmek yerine doğal şevler halinde bırakmalı ve o şevlerde yarattığımız zararı oradaki ekolojik yapıya uygun tür ve yöntemlerle onarmaya çalışmalıyız. Uygun olan her yerde doğaya en yakın tasarımlarla parklar, yeşil alanlar yapmalıyız.

Kentlerin kimliği doğası, tarihi ve o kentte yaşayanların yaşam tarzlarıyla belirlenir. Saksıda çiçek yetiştirmekle övünen, bunun kentin kimliğini belirlediğini söyleyen kentler acınası kentlerdir. Ne İstanbul’un ne de ülkemizdeki diğer kentlerin, kasabaların ya da köylerin böylesi akıl dışı harcamalara ihtiyacı yok! Yine de bunlardan hoşnut olanlar varsa, halkın parasıyla halkın alanlarına yapılmasını istemek yerine kendi paralarıyla kendi mülklerine yaparak tatmin olabilirler. Ellerinden tutan mı var?

*

[1] Tarafımdan uydurulmuş olan bu terimde para Türkçe anlamıyla birlikte eski Yunancadaki anlamlarından biri olan “anormal”, “doğru olmayan” anlamında da kullanılmıştır.

[2] Yabancı literatürde vertical garden (dikey bahçe) ya da green wall (yeşil duvar) gibi kavramlar kullanılmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kamçatka faciası

Kamçatka, Rusya’nın kuzeydoğusunda, Ohotsk denizi ile Bering denizi arasında yer almaktadır. Oldukça uzun kıyıları olan bu alan, üzerindeki aktif birçok volkandan ve ikliminin aşırı soğuk olmasından kaynaklı olarak ateş ve buz ülkesi olarak da nitelendiriliyor. Sıcaklığın zaman zaman -31.7 derece, zaman zaman da +30 dereceye ulaşabildiği bu alanı çevreleyen denizler de oldukça verimli. Öyle ki kıyısı bulunduğu Pasifik Okyanusu, pasifik somonunun en yoğun popülasyonlarını içeriyor. Bunun yanında yoğun deniz canlılığı ile de adeta bir yaşam cümbüşü söz konusu. Ancak son birkaç haftadır bu alanda gerçekleşen nedeni belirsiz ölümler şok etkisi yaratmış vaziyette. Binlerce deniz canlısının ölü olarak kıyıya vurduğu bu büyük olayın nedeni ise hala belirsiz! Ancak bilinen o ki ortada ters giden bir şeyler mevcut.

Greenpeace Rusya tarafından 6 Ekim’de yayınlanan bir bilgi notunda yarımadadaki ekolojik felaketin kaynağının hala belirsiz olduğu belirtiliyor. Yüzlerce deniz canlısının karaya vurduğunun ve suyun renginin de parlak yeşile döndüğünün belirtildiği açıklamada zehirli bir maddeden şüpheleniliyor. Kaynağı ve içeriği bilinmeyen bu zehirli maddeler için potansiyel kaynak olarak da Kozelsk toksik atık depolama sahası işaret ediliyor. Çünkü yapılan incelemelerde ilgili alanın depolarının koruyucu yapılarında hasar olduğu tespit edilmiş. Araştırmalarını hala sürdüren Greenpeace Rusya, yaşanan felaketin boyutunun ürkütücü olduğunu belirtiyor. Gerçekten de internete düşen fotoğraflarda onlarca farklı deniz canlısı türünün binlerce bireyinin öldüğü anlaşılıyor.

Ancak bunun yanında bazı bilim insanları ise bu toplu ölümlerin nedeninin toksik bir alg türünden kaynaklandığını belirtiyor. Çünkü ilgili bölgede sörf yapan ya da denize giren birçok insanda da çeşitli zehirlenme belirtileri görülmüş. Bu belirtilerin ise Gymnodinium cinsine ait türlerden bazılarının yaydığı toksinlerin neden olduğu semptomlarla uyumlu olması, alg patlaması ihtimalini güçlendiriyor.

Ancak bu durum sadece ilgili alandan alınan numunelerdeki Gymnodinium bireylerinin sayısından hareketle iddia ediliyor. Bu tür durumun tespit edilmesi için ölen canlıların dokularında da buna dair kanıtlar elde edilmesi gerekiyor. Henüz böyle bir bulgu olup olmadığına dair net bir bilgi söz konusu değil. Ayrıca aynı bölgede yine Sibirya’da kısa süre önce meydana gelen petrol sızıntısının bir sonucu olabilecek maddelerin yoğunluğunun da fazla bulunması ortada bazı soru işaretleri olduğunu da gösteriyor. Bu tür toplu ölümlerin genellikle en bilinen iki nedeni kirlenme ve zehirlenme. Bununla beraber ani sıcaklık dalgalanmaları ve oksijen seviyesindeki ani düşüşler de bu tarz toplu ölümlerin meydana gelmesine neden olabiliyor.

İnsan, en büyük fail

Eğer ki bahsedildiği gibi bir alg patlaması söz konusu ise bunun da nedeni aşırı nutrient artışı olabilir. Nutrient dediğimiz ise besin tuzları. Bunların da en önemli kaynağı insan faaliyetleri. Eğer ki alg patlaması değil de bir kirletici kaynağı böyle bir toplu ölüme neden olmuşsa onun da en birinci şüphelisi yine insan. Sonuçta ortada insan faaliyetlerinin birincil şüpheli olduğu bir toplu ölüm vakası var.

Hali hazırda 40 kilometre uzunluğundaki bir alanda gerçekleşen bu toplu ölümler Japonya’ya doğru ilerleyen bir seyir gösteriyor. Yani ölümler bitmiş değil. Bu da sorunun kaynağının alansal bir kirlilik etmeninden kaynaklandığını gösteriyor. Bu kirlilik kaynağı da etkisini hiç kaybetmiyor gibi. Umarız bir an önce sorunun kaynağı belirlenebilir. Ancak daha önce benzer şekilde, arıların da toplu olarak öldüğü bir olayda sorunun kaynağı oldukça uzun süre sonra belirlenebilmişti. Çünkü olayın asıl nedeni toksik kimyasallardan oluşan bir koktelydi. Bunun belirlenebilmesi de uzun sürmüştü. Kamçatka bölgesinde meydana gelen toplu ölümlerin nedeni de benzer şekilde farklı faktörlerin birlikte etkisi olabilir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bedene atanan sınır ve yargılara turuncu isyan: Moris Wicklewhite ve Turuncu elbise

Güldünya Yayınları’ndan çıkan, Stonewall Çocuk ve Genç-yetişkin Edebiyatı Onur Ödül‘lü, Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, küçük bir çocuk olan Morris hakkında. Morris resim, yapboz yapmayı, elma suyu içmeyi, bağıra çağıra şarkı söylemeyi seviyor. Bir de ona “kaplanları, güneşi ve annesinin saçını” hatırlatan turuncu elbiseyi giymeye bayılıyor. Elbise o yürürken hışır hışır ve buna tıkır tıkır sesler çıkaran ayakkabılar eklediğinde neşesi daha da yerine geliyor.

Ama sınıf arkadaşları Morris’in elbise giymesinden hiç hoşlanmıyor. Morris kırıcı sözler ve alaylarla karşı karşıya kalıyor, en kötüsü de okuldaki çocuklar onun uzay gemilerine girmesine izin vermiyor. Böyle geçen günlerin ardından bir cuma günü incinmiş ve üzgün Morris, karnı ağrıyormuş gibi davranarak evde kalıyor. Annesinin sevgi dolu ve destekleyici tavrıyla rahatlayıp bütün bir hafta sonu resim çizip rüyasında uzay safarisine çıkıyor. 

Pazartesi geldiğindeyse tekrar turuncu elbisesini giyiyor, içeri alınmadığı uzay gemisine karşılık kendi özgür uzay gemisini inşa ediyor. Diğerlerinin aksine o, arkadaşlarını uzay gemisine alıyor. Oyun bittiğinde arkadaşları “astronotların elbise giyip giymemesinin önemli olmadığını” anlıyor.

Etiket takmadan, sadece çocuk

Yazar Christine Baldacchino, beklenen “cinsiyet” kalıplarına ve zorbalığa dair karmaşık konuları özenli ve şefkatli bir biçimde ele almış. Morris’in katlandığı alay ve izolasyonu yumuşatmamış. Morris’in turuncu elbisesinin onun hoşlandığı birçok şey arasından sadece biri olduğunu rahatça göstermiş. Yazar, Morris hakkında  “Ben onun transeksüel, eşcinsel, ya da düz olsun, hiç bir etiket taşımasını istemiyorum. Morris şu anda kendini ifade eden bir çocuk ve umursamamız gereken bu” diyor.

Amerikan Kütüphaneler Birliği’nin Gökkuşağı Listesi’nde bulunan Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, ABD’nin prestijli kitap dergisi Kirkus tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi. 

Kitapla ilgili beni düşündürten tek konuysa Morris’in omuzlarına ne kadar çok sorumluluğun düştüğü. Her zaman dik durmak, hiç taviz vermemek, yeni bir uzay gemisi inşa etmek, arkadaşlarını kendisine katılmaya teşvik etmek zorunda. Oysa Morris’in dönüştürücü olmak gibi zorunluluğu yok aksine bizler dönüşmek durumundayız. Ancak ne yazık ki bir şeylerin değişebilmesi için zorbalığa uğrayanın yeni bir buluşma alanı yarattığı bu hikâye dünyamız için daha gerçekçi bir resim çiziyor.

*

Künye: 

Yazar:  Christine Baldacchino
Resimleyen: İsabelle Malenfant
Çevirmen: Deniz Özülke
Kitap Tasarım: Michael Solomon
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitliliğin korunması için Aichi Hedefleri

Geçen haftaki yazımda bu hafta Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Üzerine Aichi Hedefleri’nden bahsedeceğimi söylemiştim. Bunun ötesinde bir de bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsetmeyi umuyordum. Ancak bu yazıyı yazmak üzere dersimi çalışırken ülkemizin gelecek seneden itibaren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın liderliğini üsteleneceğinden yola çıkarak Aichi Hedefleri’ni öğrenmeye çabaladım. Hayal kırıklığım, senelerdir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çevresinde uzun uzadıya konuşacak bilgim olmasına rağmen biyoçeşitlilik hususundaki çalışmalara dair bu denli az bilgim olmasından kaynaklandı. Bir yandan kendim öğrenirken, diğer yandan da öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

İşin belki de daha acı tarafı, Aichi Hedefleri’ne 2011-2020 yılları arasında ulaşmamız ve şu anda da 2021-2030 arasında bu hedefleri nasıl ilerleteceğimizi tartışıyor olmamız gerektiğiydi. Nasıl 2009 sonunda Kopenhag’dan iklim için bir anlaşma olmadan ayrıldığımızda koyu bir karamsarlık yaşadıysak, şu anda da elimizde 2021-2030 yılları arasında yapmamız gerekenlere dair bir anlaşma olmaması bizi biyoçeşitlilik bağlamında benzer bir karamsarlığa sürüklemeli. Yalnız, çoğumuz daha neden karamsar olmamız gerektiğini bile fazlasıyla bilmiyoruz. Bu nedenle de Aichi Hedeflerinin süresi her ne kadar geçmiş olsa da, üzerinde anlaşılmış olan bu hedef setinin neler içerdiğini ayrıntısıyla anlatmak istedim. Bu yazıyı bir gazete makalesinden çok bir ders notu gibi algılayabilirsiniz, umarım sonunda biyoçeşitlilik alanında birlikte yapmamız gerekenler konusunda biraz daha fazla bilgi sahibi oluruz.

Biyolojik çeşitliliğin korunması üzerine Aichi Hedefleri

Amaç A: Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması

Hedef 1: Bireyler biyoçeşitliliğin değerlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılması için atabilecekleri adımların farkına varmışlardır.

Hedef 2: Biyolojik çeşitlilik değerleri ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejileriyle planlama süreçlerine entegre edilmiş ve uygun şekilde ulusal muhasebeye ve raporlama sistemlerine dahil edilmiştir.

Hedef 3: Biyolojik çeşitliliğe zararlı olan, sübvansiyonlar dahil, teşviklerin olumsuz etkilerini en aza indirmek veya yok etmek için bu teşvikler aşamalı olarak kaldırılır veya yeniden düzenlenir. Ulusal sosyo-ekonomik koşulları dikkate alarak ve tutarlı biçimde, biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için pozitif teşvikler geliştirilir ve uygulanır.

Hedef 4: Devletler, iş dünyası ve her seviyedeki paydaşlar sürdürülebilir üretim ve tüketime yönelik planları gerçekleştirmek için adımlar atmış veya uygulamaya koymuş ve doğal kaynakların kullanımının etkilerini güvenli ekolojik sınırlar içinde tutmuştur.

Amaç B: Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi

Hedef 5: Ormanlar da dahil olmak üzere tüm doğal yaşam alanlarının kayıp oranı en azından yarıya iner, mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırılır ve bozulma ile parçalanma önemli ölçüde azalır.

Hedef 6: Aşırı avlanmayı önleyecek biçimde, tüm balıklar, diğer deniz canlıları ve su bitkileri sürdürülebilir şekilde, yasal olarak ve ekosistem tabanlı yaklaşımlar uygulanarak yönetilir ve hasat edilir. Tüm türler için kurtarma planları yapılır ve önlemler alınır. Balıkçılığın tehdit altındaki türler ve kırılgan ekosistemler üzerindeki önemli bir olumsuz etkisi kaldırılır. Balıkçılığın balık stokları, türler ve ekosistemler üzerindeki etkileri güvenli ekolojik sınırlar içerisine çekilir.

Hedef 7: Tarım, su ürünleri yetiştiriciliği ve ormancılık için kullanılan alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak şekilde ve sürdürülebilir bir biçimde yönetilir.

Hedef 8: Aşırı besinler de dahil olmak üzere kirlilik, ekosistem işlevine ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyelere getirilir.

Hedef 9: İstilacı yabancı türler ve bunların yayılma yolları belirlenir ve önceliklendirilir. Öncelikli türler kontrol edilir veya ortadan kaldırılır ve bunların tekrar ortaya çıkmasını ve yerleşmesini önlemek için yayılma yolları yönetecek önlemler alınır.

Hedef 10: Mercan resifleri ve iklim değişikliğinden veya okyanus asitlenmesinden etkilenen diğer savunmasız ekosistemler üzerindeki çoklu antropojenik baskılar, bütünlüklerini ve işleyişlerini korumak için en aza indirilir.

Amaç C: Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi

Hedef 11: Özellikle içinde biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için özel öneme sahip alanlar bulunan karasal ve iç suların en az % 17’si ve kıyı ve deniz alanlarının % 10’u, etkin ve eşitlikçi bir şekilde yönetilen, ekolojik olarak temsili ve iyi korunan alan sistemleri ile entegre edilir.

Hedef 12: Tehdit altında olduğu bilinen türlerin neslinin tükenmesi önlenir ve koruma statüleri, özellikle de en çok azalışta olanlar iyileştirilir ve sürdürülür.

Hedef 13: Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan değerli diğer türler de dahil olmak üzere kültür bitkilerinin, evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının ve yabani akrabalarının genetik çeşitliliği korumak ve genetik erozyonu en aza indirerek genetik çeşitliliklerini korumak için stratejiler geliştirilip uygulanır.

Amaç D: Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması

Hedef 14: Temiz su sağlama ile ilgili hizmetler dahil olmak üzere temel hizmetleri sağlayan ve sağlığa, geçim kaynaklarına ve refaha katkıda bulunan ekosistemler, kadınların, yerel toplulukların, yoksul ve savunmasızların ihtiyaçları dikkate alınarak onarılır ve korunur.

Hedef 15: Ekosistem dirençliliği ve biyolojik çeşitliliğin doğada saklanan karbon miktarına katkısı, bozulmuş ekosistemlerin en az % 15’inin onarılması da dahil olmak üzere, koruma ve onarma yoluyla artırılarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, uyuma ve çölleşmeyle mücadeleye katkıda bulunulur.

Hedef 16: Genetik Kaynaklara Erişim ve Kullanımlarından Kaynaklanan Faydaların Adil ve Eşit Paylaşılmasıyla ilgili Nagoya Protokolü yürürlüktedir ve ulusal mevzuata uygun olarak işletilir.

 

Amaç E: Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Hedef 17: Taraflar, etkili, katılımcı ve güncellenmiş ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planını bir politika aracı olarak benimser ve uygulamaya başlar.

Hedef 18: Yerel toplulukların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili geleneksel bilgi, yenilik ve uygulamalarına ve biyolojik kaynakların geleneksel kullanımına saygı duyulur. Yerel toplulukların tüm ilgili düzeylerde tam ve etkili katılımıyla geleneksel kullanım ulusal mevzuata ve ilgili uluslararası yükümlülüklere tabidir ve uygulamaya tamamen entegre edilir ve yansıtılır.

Hedef 19: Biyoçeşitliliğin değeri, işleyişi, durumu, eğilimleri ve kaybının sonuçları ile ilgili bilgi, bilim temeli ve teknolojiler geliştirilir, geniş çapta paylaşılır, aktarılır ve uygulanır.

Hedef 20: 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planı’nın etkin bir şekilde uygulanması için mali kaynakların seferber edilmesi mevcut seviyelerden önemli ölçüde artmalıdır. Bu hedef, taraflarca geliştirilecek ve raporlanacak kaynak ihtiyacı değerlendirmelerine bağlı değişikliklere tabidir.

Hedeflerin üzerinde anlaşmaya varılan metni burada yazdıklarımla tamamen örtüşmeyebilir, teknik detayları kafa karışıklığı yaratmaması için elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. 

Altıncı Yok Oluş, insan eliyle gelecek

Bugün hepimizin anlaması gereken en önemli husus, bu gezegenin yaşadığı Altıncı Yok Oluş içinde ilerlemekte olduğumuzdur. Hem de bu sefer bu yok oluş doğadan kaynaklanan sebeplerden değil bizim yüzümüzden gerçekleşiyor. Unutmayalım, bir önceki yok oluşta dinozorların nesli tükenmişti. Dinozorlar ondan önceki 180 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardı. Bir olay, bir daha geri gelmemek üzere toprağın derinliklerine gömülmelerine yol açtı.

Şimdi insanlar bilerek ve isteyerek benzer şekilde milyonlarca yıldır bu gezegende yaşayan canlıların nesillerini tüketiyorlar. Ne yazık ki burada durum iklim krizinden de kötü. Ortada artık göstermelik de olsa bir anlaşma yok. Geçmişte yapılmış olan anlaşmalara da pek fazla saygı gösteren yok. Bunları birleştirdiğimizde yeryüzünde biyoçeşitlilik her geçen gün azalmaya devam ediyor ve bunu biz yapıyoruz, bilerek.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Ormansızlaşma ve biyoçeşitliliğin azalması salgınları neden daha olası hale getiriyor?

Son yaşadığımız pandemi günleri bir süredir azalan biyoçeşitlilik ile yeni salgın hastalıklar arasındaki bağlantı üzerine çalışan araştırmacıların bu alandaki çalışmalarını artırmasına ve bunların kamuoyunda daha görünür hale gelmesine neden oldu. Birkaç hafta önce popüler bilim dergisi Nature’de yayımlanan bir makalede ormanların ve türlerin yok oluşu ile başta Covid-19 olmak üzere çeşitli salgınların ortaya çıkışı arasındaki bağlantı ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar tartışılıyordu. Makalede özetlenen bilgilere göre insanlar, ormanları, çevre ve doğayı tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltıp biyolojik dengeyi bozdukça Covid-19 ve benzer bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riski artıyor.

Aslında 2000’li yılların başından bu yana çok sayıda bilim insanı bazı türlerin yok olmasıyla SARS, MERS, Ebola gibi yeni salgınların ortaya çıkması arasındaki bağlantıya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Bu çalışmalar bilinen bir gerçeği adeta yüzümüze vurmuştu. Artan ve büyüyen kentler, gün geçtikçe vahşileşen sanayi, açılan yeni dev maden alanları, fosil yakıtların tüketimi sonucu oluşan hava kirliliği ve küresel iklim krizi, yangınlar, atıklar gibi nedenlerle meydana gelen ormansızlaşma ve bazı türlerin yok olması, fareler, yarasalar gibi bazı türlerin de sayıca artmasına neden oluyordu. Ekolojik dengenin bozulması nedeniyle sayıları artan ve insanla daha yakın temasa geçen fareler, yarasalar gibi canlılar potansiyel olarak tehlikeli mikroorganizmaların insanlara kolayca geçmesine yol açıyordu. Ayrıca bu canlı türlerinin çoğalması doğadaki insanlar için tehlikeli olan mikroorganizma havuzunun da artmasına da yol açıyordu.

Bütün kıtalarda biyoçeşitlilik kayboluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyor

Nature’de yayınlanan makaleye göre altı kıtada 7000’e yakın noktada bugüne kadar yapılan çeşitli araştırmalar sonucu yapılan analizlerde insanların daha çok doğal yaşam alanlarına girmesi sonucu ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı eğiliminin bulaşıcı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiş. Hatta bu araştırmaları yapan bilim insanlarınca bazı türlerin yok olması ve buna bağlı olarak tehlikeli mikroorganizmaları insanlara taşıyan fırsatçı türlerin ise çok artmasını gözlemleyerek çeşitli zamanlarda yeni salgınların uyarısı da yapılmış. Ama SARS, MERS gibi salgınlara rağmen pek dikkate alınmamış bu uyarılar…

Bu araştırmacılardan biri olan Londra Üniversitesi’nden Kate Jones daha önce ciddiye alınmadıklarından yakınarak yaşadığımız pandemi günlerinin son olmayabileceğine dikkat çekiyor. Çok sayıda çalışmadan elde edilen 3.2 milyondan fazla veriyi yorumlayan Jones, kentlerin genişlemesi ve yerleşim merkezlerinin artmasıyla ormanların yok olduğunu, biyoçeşitliliğin azaldığını; buna karşılık başta fareler ve yarasalar olmak üzere çeşitli kemirgen ve primatlardan oluşan 143 türün sayısının artarak insanların yerleşim merkezlerine yaklaştığını tespit ettiklerini belirtiyor. 

Jones ekibi ile birlikte daha sonra çalışmalarının ikinci aşamasına geçmiş ve zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma olasılığını incelemiş. Grup, Afrika’daki Ebola salgınları için yaptığı değerlendirmede; salgının gelişme eğilimlerine, olası konakçı türlerinin varlığına ve bir virüsün insanlara bulaştığında hangi hızda yayılabileceğini belirleyen sosyo-ekonomik faktörlere dayalı risk haritaları hazırlamışlar. Bu haritalama çalışmaları sonucu salgının özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılma bölgelerini önceden tahmin edebilmişler. Jones artık arazi kullanımı, ekoloji, iklim gibi biyoçeşitliliğe etki eden faktörleri izleyerek yeni salgınların önceden fark edilebileceğini söylüyor.

Yeni pandemiler kaçınılmaz

İsviçre‘nin Cenevre kentindeki Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ofisinde epidemiyoloji uzmanı olarak çalışan Fall’da kırsal sınırın ekolojisinin yanı sıra sosyal ve ekonomik eğilimlerini de anlamanın gelecekteki salgın hastalık riskini öngörmede çok önemli olacağını kabul ediyor ve ekliyor: “Bu seviyede ormansızlaşma, düzensiz madencilik ve plansız kalkınma ile yaşamaya devam edersek, daha fazla salgın yaşayacağız.”

Sonuç olarak araştırmacılara göre ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, insan ile doğal yaşam alanları arasındaki mesafenin kısalması devam ettiği sürece yeni pandemiler giderek daha çok yaşamımıza girecek. Peki, yeni salgınlarla karşılaşmamak için çözüm ne? Bu konuda geçtiğimiz aylarda Science Dergisi’nde yayımlanan bir makalenin yazarlarından olan Daszak, hükümetlerin Covid-19 gibi gelecekteki pandemi riskini önemli ölçüde azaltabileceklerini, çözüm için ormansızlaşmayı ve vahşi yaşam ticaretini engellemeleri gerekliliğini vurguluyor. Bunun yanı sıra vahşi yaşam ve çiftlik hayvanlarından kaynaklanan yeni virüs salgınlarının da izlenmesi, önlenmesi ve kontrol altına alması gerekliliğini belirtiyor.

Science’daki makalelerinde Daszak ve arkadaşları bunun maliyetli bir çözüm olduğunu; ancak bu maliyetin son Covid-19 pandemisindeki ekonomik kayıplarla karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu vurguluyor. DSÖ Cenevre ofisinden Fall ise yeni salgınların görülmemesi için devletlerin ve uluslararası kurumların halk sağlığı, hayvan sağlığı, çevre alanına odaklanan ortak çabaları ile mümkün olabileceğini belirtiyor. Fall, hedefin kaynakları en riskli alanlara odaklamak ve hem vahşi hem de evcil hayvanlar ile insan arasındaki etkileşimleri yönetmek olduğunu ve bir erken uyarı mekanizması kurulması gerekliliğini söylüyor.

Ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, fırsatçı kemirgen türlerin çoğalması, çevresel ve doğal kaynakların umarsızca yağmalanması, insan ile doğal alanlar arasındaki mesafenin kısalması ve sonuç olarak bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı… Tüm bunların hepsi kapitalist sistemin üretim ve tüketim ilişkileri sonucu ortaya çıkmıyor mu? Peki, popüler bilim dergisi Nature’da tartışıldığı gibi kapitalist sistem içinde kalarak başta ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması gerçek anlamda durdurulabilir, önlenebilir mi? Bu soruya evet demek bence pek mümkün değil. İşte temel çözüm bu nokta da ortaya çıkıyor. O zaman ya kapitalist sistemin içinde kalıp bu sistemin yarattığı koşulların sonucu olarak yeni salgınları bekleyeceğiz ya da gerçek çözüm için ekosistemlere saygılı yeni bir sistemi hedefleyeceğiz. 

Seçim bizim…

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gençlere umut gerek

“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
               10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
               15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına”
      diye düşündü
                     16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
    20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
diye düşündü
21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                         22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
                  “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya Nazım Hikmet 1939 yılında başlamış. Ülkenin koşulları sebebiyle kitap 1960’ların ikinci yarısında ancak basılabilmiş. Yani yukarıdaki mısraların üstünden neredeyse 80 sene geçmiş ve Galip Ustaların aklından geçenler bu ülkede hala aynı. “Ya işsiz kalırsam?” Sokağın düşüncesi hala aynı. Ya işsiz kalırsam, ya biraz daha iş bulamazsam, ya okul bitince açıkta kalırsam. Bu soruları sormayan da bu sorulara yanıt aramayan da yoktur.

Dönem değişti dünya değişti, ahval değişmedi

Elbette dönem değişti. Dünya değişti. Yaşamın tabanı yükseldi buna bağlı olarak da hayat standardı arttı. Fakat o his hala aynı his işte. Aynı olmasa 1939’da şiir yazan komünist bir şairin konusu da 2020 yılında kurulan Yeşiller Partisi’ne gelen en büyük iki soru da gençlerin gelecek kaygıları ve işsizlik olur muydu?

Umutsuzluk ve işsizlik… Gençlerin önündeki iki büyük problem. Bugün işsizliğin ne kadar olduğunu dahi bilemiyoruz. Çünkü iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayı bırakanlar işsiz bile kabul edilmiyor. Devletin gözünde işsiz kabul edilmeniz için kapı kapı iş aramanız ve o kapıların yüzünüze kapanması gerekiyor. Bu yüzden de TÜİK işsizliği %12.9 açıklarken bu rakam DİSK’in düzenli yaptığı araştırmaya göre tam %50! Böyle bir ortamda da kimsenin, hele de yıllarını eğitime harcamış, yetmemiş yüksek lisans, doktora kollamış, dil öğrenmiş gençlerin umutlu olmasını bekleyemeyiz. Olan ne? Haklı bir şekilde “yırtma” arzusu. Sonuç ne? Ya fiziken ya da zihnen kaybedilen gençler. Bu döngüyü tersine çevirmeliyiz. Umudun hep beraber değiştirme isteğiyle yaratılacağını ve bireysel kurtuluşların ancak biraz da şansla hayata geçebildiğini görmeliyiz.

Fakat artık bu bireysel kurtuluş bile ufukta kayboluyor. Yurtdışına gidebilenler gidiyor. Her gidenle birlikte ülke daha da çoraklaşıyor. Gidemeyenler ise burada “hapis” kalıyor. Ekonomik sebeplerden, yaşam tarzı kaygılarından, demokrasi kaygılarından ya da en basit ifadeyle ekonomik olarak buhranda, sosyal olarak da baskıcı bu yapıdan uzaklaşmak istiyorlar. Olmayınca da ömür sayacı devreye giriyor. Borç, kredi, biraz elin bollaşması, Dolar kaç lira olmuş, bu sene tatili ne yapalım? Bu sarmal umutsuzluk sarmalı. Ömrünü araba ve ev borcu ödeyerek geçirmemek için intihar eden insanları anlamalıyız. Hayatın ritmi artık klasik siyasi partilerin ritminden farklı akıyor.

Umutsuzluk kader olamaz!

Yeşiller Partisi olarak genç bir partiyiz. Hem tüm sorunları birebir yaşayan hem de bu sorunlara birlikte çözüm arayan bir partiyiz. Dünyadaki akranlarımız nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak isteyen, keşfetmek isteyen, tatmak isteyen, çalışmak isteyen ve geleceği kurmak isteyen bir partiyiz. Aynı zamanda umutsuzluğu da yaşayan ve bu umutsuzluktan güç alarak hareket eden bir partiyiz. Umutsuzluk, konforsuzluk bizi itiyor ve bunu yaşayan herkesle birlikte olma isteğini ortaya çıkartıyor.

Sözün özü;

1939’da yazılmaya başlayan bir kitap, yazarı yurtdışında memleket hasretiyle öldükten yıllar sonra basılabilmiş. Günümüzde de hem içerik aynı içerik hem baskı aynı baskı. Fakat değiştirmeliyiz. Bu memleketi de bu memleketin insan manzaralarını da Yeşiller olarak, Yeşiller ile hareket edenler olarak topluca değiştirmeliyiz. Umutsuzluk kader olamaz!

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayvanla hayvan olsak…

Sevgili annem, otuzlu yaşlarımda bile çocuklarla oynamama şaşırır ve “kocaman adam oldu ama hâlâ çocukla çocuk oluyor…” deyip gülerdi. Kocaman adam olduğumda çocukla çocuk olduğum gibi çocukluğumda da eşsiz köpeğim Boncuk ile köpek olurdum.

Geçtiğimiz Pazar hayvanları koruma günüydü ve geçmişe gidip anılarımı tazeledim. Hepimiz biliyoruz ki bir şeyin günü varsa, o konuda ciddi bir sorunumuz bulunmaktadır. Hayvanları korumak konusunda da karnemiz maalesef pek parlak değil.

Geçen Pazar hatırladıklarım

Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda İstanbul’da bazı kuduz vakaları baş göstermişti. Buna karşı yapılması gerekenler hararetli şekilde tartışılıyordu. Hastalık bahanesiyle bütün sokak köpeklerinin toplanıp öldürülmesini (itlaf[1]) savunanlar geniş bir cephe oluşturmuştu. Bayraktarlığını da Hıncal Uluç yapıyordu bu cephenin ve hayvanları savunanları çapulcu ve çaçaron olmakla itham ediyordu çıktığı televizyon programlarında.

Bense o yıllarda henüz sevgili eski eşim Müge ile evli değildim, arkadaştım ve onunla omuz omuza Orman Fakültesi‘nin geniş ve yeşil bahçesine bırakılan ya da bir şekilde o bahçeye gelen sahipsiz köpeklerle ilgileniyordum. Onları fakülte yemekhanesinin artık yemekleri ve hafta sonları kasaplardan topladığımız et ve kemiklerle beslemeye çalışıyor, bütün hastalıklarıyla ilgileniyor, aşılarını eksiksiz yaptırıyorduk. Gönüllü olarak yaptığımız bu çalışmalarda en büyük destekçimiz, her aradığımızda Bakırköy’deki muayenehanesini bırakıp yardımımıza koşan sevgili veteriner Yasin Ak idi (Tıpkı sevgiyle tedavi ettiği hayvanlar gibi öylesine temiz yürekliydi ki, bu dünyanın çirkinliklerine çok fazla dayanamayıp Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak gitmeyi tercih etti daha sonra Yasin).

Ayrıca, o “uyuz ve pis hayvanları” besleyerek fakülte hoca ve öğrencilerinin sağlığını tehdit ettiğimiz için, bizi dilekçe vermeye varacak kadar şiddetli bir şekilde hedefine koyan bazı öğrenci ve “hoca”lara karşı savunan dönemin dekan ve dekan yardımcıları Melih Boydak, Tahsin Akalp ve Kadir Erdin Hocalarımızın desteğini asla unutamam. Ne var ki gözümüz gibi baktığımız, bütün sağlık kontrolleri yapılan ve kesinlikle saldırgan olmayan o canların hiçbirini, kimin ne şekilde organize ettiğini asla öğrenemediğimiz zehirleme operasyonlarından kurtarmayı başaramamıştık o günlerde.

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız

Bir gün sevgili Hocam Abdi Ekizoğlu odama geldi. Elinde kocaman yeşil bir kitap vardı. Cihan, dedi, “Müge ile senin çabalarına çok katkı veremiyorum. Kabul edersen bu kitabı hediye etmek istiyorum sana.”

Kitabı aldım. Kapağında şöyle yazıyordu: Öldürttüğümüz Hayvan Dostlarımız Biz İnsanları Bağışlayınız: HAYVAN HAKLARI: Bir insanlık kitabı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olan ve 2006 yılında kaybettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. İsmet SUNGURBEY tarafından yazılan kitap o gün bugündür kitaplığımın en değerli parçalarından biri.

Batı hayranlığı

Hayvanları ve özellikle sokak hayvanlarını sevmeyenlerin çok sık başvurdukları bir argüman var. Batı’da, Avrupa’da sokaklarda hayvan olmazmış. Hayvanlar sahiplenilip evlerde beslenir, diğerleri de toplanıp hayvan barınaklarına götürülürmüş… Hayvan barınağı denilen şeyin, gidip görenler bilir, toplama kampı olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Batı’nın neredeyse bütün “insani” değer sistemlerini pas geçip oldukça “insan merkezci ve bencil”   bu yanına öykünmeyi aklım hiç almıyor benim. Batı’da olan her şeyin otomatik olarak doğru ve güzel olduğunu düşünmek gibi iflah olmaz bir düşünme yöntemi hastalığı bu. Oysa Doğu’nun da kendine has pek çok erdemi var. Hadi Doğu’nun genelini bırakalım, bizim kültürümüzün en güzel yanlarından birinin sokaklarımızdaki dostlarımıza sahip çıkmak olduğu, sokak dediğimiz sosyal yaşam ortamının onlarla güzelleştiği nasıl ıskalanır?

Bizde sokak ağaçlı çiçekli, kedili köpekli bir kavramdır ve çok da güzeldir. Niye Batı’nın doğadan yalıtılmış, yapaylaşmış, ruhunu kaybetmiş sokaklarına öykünelim ki?

Batı hayranı bu grup, hemen peşinden havlayan, sürü halinde dolaşan, insanlara saldıran, oraya buraya kaka yapan köpek; yahut kuş avlayan, çocuk tırmalayan kedi argümanını öne sürer. Sanırım aklı başında hiçbir hayvan sever saldırgan davranan bir köpeğin ya da kedinin sokaktan alınarak hayvan bakımevine götürülmesine (orada sağlıklı koşullarda bakılması kaydıyla) karşı çıkmaz. Tıpkı saldırgan davranan bir insanın alınıp hapishaneye ya da bir hastaneye konulmasına karşı çıkılamayacağı gibi. Ama aklı başında her insan, saldırgan davranan bir insan gerekçe gösterilerek masum insanların da hapishaneye konulmasına nasıl karşı çıkacaksa, saldırgan davranan bir hayvan gerekçe gösterilerek masum hayvanların da barınağa konulmasına karşı çıkmalıdır.

Hayvanların sokakları kirletmesi meselesine gelince, bana göstereceğiniz bir hayvan pisliğine karşılık ben en az yüz insan pisliği gösterebiliyorsam, lütfen biraz vicdanlı olun derim. Sokak hayvanlarının pisliklerinin toplanıp temizlenmesi, onların tüm sağlık kontrollerinin yapılması ve gerekiyorsa tedavi edilmesi vergilerimizle finanse edip oylarımızla seçtiğimiz yerel yönetimlerin,  onlarla sokaklarımızı dostça paylaşmak da biz yurttaşların boynunun borcudur.

Tapun mu var?

Çocukluktan girdim, bitişi de öyle yapayım. Çocukken birisi bize git oradan dediğinde “tapun mu var?” derdik. Veya, “tapusu senin mi?”.. Binlerce yıldır insanlar olarak dünyanın her yanına yayıldık durduk. Orman demedik mera demedik, sulak alan demedik kumul demedik, her yeri istila ettik. İstila ettiğimiz her yerden, işimize yarayanları aramızda tutup geri kalan bitkileri ve hayvanları kovaladık. Paylaşmayı unuttuk, unuttukça yalnızlaştık, yalnızlaştıkça daha fazla doğaya saldırdık. Saldırmaya da devam ediyoruz. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız? Birisinin bize, dünyanın tapusu sizin üzerinize mi demesini bekliyoruz? Ne dünyanın tapusu ne de sokakların tapusu üzerimize değil. Paylaşmak zorundayız. Paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gelelim baştaki çocukla çocuk olmak meselesine; yanına bir de hayvanla hayvan olmayı koysak, inanın dünyanın bütün sorunlarını çözmek çok daha kolay olacak. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olunan insanca günler dilerim…

*

[1] Arapça telef etmekten gelir. Hayvanları gözünü kırpmadan öldürmekten utanmayıp “öldürmek” fiilini kullanmaktan utananların sevdiği bir sözcüktür.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğaya saldığımız mikro lif miktarını azaltabilir miyiz?

Yaşantımıza şöyle bir göz attığımızda, tekstil materyallerinin hayatımızda aslında farkında olmadığımız kadar çok yer kapladığını görebiliriz. Sabah kalkarken, gece yatarken, banyo yaparken, giyinirken, otururken, yemek yerken kısacası her türlü aktivitemiz tekstil ürünleriyle bir şekilde bağlantılı. Bu durum da tekstil ürünlerinin içeriği ve etkisini daha önemli hale getiriyor. Bu durumun farkında olanlar, tekstil ürününde tercihini “daha doğal” diye nitelendirilen pamuk, keten, tencel vb. alternatiflere yönlendirirken, işin maddi külfetinin boyutu bu tercihlerin sınırlı kalmasına neden olabiliyor. Ancak doğal olarak nitelendirilen alternatiflerin de tartışmalı olduğunu belirtelim.

Tekstil ürünlerinin sadece onu kullananları etkilediğini düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Şöyle bir düşünürseniz, “daha doğal” alternatiflere sadece kendi sağlığınız açısından yöneldiğinizi kolaylıkla fark edeceksinizdir. Ancak bizden daha önemli bir alan daha var ki onu gözetmek inanın kendinizi gözetmekle hem eş değer hem de daha da ötesi. İşte o gözetmemiz gereken yer yaşadığımız çevre!

Çamaşır yıkamanın doğaya maliyeti

Tekstil ürünlerinin doğadaki sentetik ya da doğal lif tipteki mikroplastiklerin ana kaynaklarından biri olduğu birçok araştırmayla ortaya konulmuş. Bu kaynakların da en büyüğü çamaşır yıkama faaliyeti. Bunun ürkütücü olmasının nedeni de çamaşır yıkama suyunda tespit edilen dudak uçuklatacak miktardaki kopmuş lifler! (Bu konuda farklı bir yaklaşımla yaptığımız çalışmanın detaylarını buradan okuyabilirsiniz) İşte çamaşır yıkama esnasında kopan bu lifler kanalizasyona oradan da atık su arıtma tesislerine ulaşıyorlar. Eğer düzgün çalışan ileri düzey ve çok aşamalı bir arıtma tesisi yoksa bu liflerin çoğunluğu ya denize ya da atık su deşarjının yapıldığı diğer sucul ortama karışıyor. (Bunun nasıl olduğuna dair de şu çalışmamızı okuyabilirsiniz)

İşin özü giydiğimiz elbiselerden tutun da kullandığımız giydiğimiz çoraba kadar tüm tekstil ürünleri hem yıkanırken hem de kullanım esnasında mikro lif salıyorlar. Bu liflerin doğal ya da sentetik olması ise aslında doğa için pek de farklı bir anlama sahip değil. Sonuçta tekstil kullanımına uygun hale getirilmiş formlarıyla her iki türden lifin de doğada yeri olmamalı.

Peki, bu liflerin yıkama esnasında salımını önlemenin bir yolu var mı? Çünkü önemli olan salımı engellemek, aksi takdirde salındıktan sonra yakalamak çok da etkili bir yol değil. Şöyle düşünün, fiberler çamaşır yıkama suyuyla kanalizasyona gitti, sonra da atık su arıtma tesisine ulaştı! İşte burada arıtılsa bile o fiberler arıtma çamuruna karışacak ve o çamur da yine bir şekilde karasal ortama dâhil olacaktır. Yani aslında arıtmayla salınan fiberin sadece varış noktası değiştiriliyor. O halde sorunu kaynağında önlemek en tutarlı yol.

Bunun nasıl olması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar olsa da her türlü girişimin değerli olduğunu belirtmekte fayda var. Gerek tekstil ürünü tasarımının değiştirilerek fiber salımını azaltmaya yönelik olsun gerekse de yıkama esnasında salınan fiberleri tutma teknolojileri olsun sorunu kaynağında önleme açısından yapılan her türlü inovasyon oldukça faydalı girişimler olarak kabul edilebilir. İşte bu girişimlerden bazılarını meraklıları ve ilgilenenler için sıralayalım.

1- Cora Topu

Cora Topu, sahip olduğu gözenekler yardımıyla suyun içerisinden geçmesine fırsat veren ancak salınan mikrolifleri tutmaya yarayan bir top. Yıkama esnasında makinanın içerisine giysilerinizle birlikte bırakacağınız bu topun salınan fiberlerin atık suya karışmasını %20-36 arasında azalttığı tespit edilmiştir. Şekil olarak ahtapot/mercan benzeri bir toptur.

2-Yıkama keseleri

İçerisinden su geçen ancak gözeneklerinin küçüklüğü nedeniyle belli boyutun üzerindeki liflerin geçmesine izin vermeyen yıkama keseleri,  salınan liflerin %55’e kadarını tutabilme yeteneğinde. 

Yıkama kesesi.

3-Dış filtrasyon cihazları

Bu cihazlar çamaşır makinasının çıkış suyuna bağlanarak kullanılan görece daha ileri önleme teknolojileri olarak düşünülebilir. Bir nevi çamaşır makinanıza küçük bir arıtma tesisi kurmak gibi. Dış filtrasyon cihazları salınan mikrolifleri %90’a kadar tutabiliyor.

Bu yöntemlerin tek başlarına etkileri sınırlı olsa da birlikte kullanımları lif tutma becerisini oldukça arttırmaktadır. Her ne kadar bu yöntemler var olsa da gerek fiyatlarının yüksekliği, gerekse de erişimlerinin kolay olmaması onların etkili bir çözüm yöntemi olmalarını kısıtlıyor diyebiliriz. Ancak buna rağmen, mikro lif salımının bir problem olarak görülmesini sağladıkları ve gelecekte ortaya konulacak yeni teknolojilere ön ayak olacakları için oldukça kıymetli yöntemlerdir. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı]Bir ahtapotun öğrettikleri

“My Octopus Teacher”… Yönetmenliğini Pippa Ehrlich ve James Reed, yapımcılığını ve oyunculuğunu ise Craig Foster’ın yaptığı bir belgesel. Aslında sadece belgesel demek biraz yetersiz, bir ahtapotun yaşamından öte, adeta bir hayat ve hatta siyaset dersi.

Craig Foster’ın her gün tüpsüz dalarak, bir yıl boyunca sürdürdüğü sıradan bir ahtapotla olan inanılmaz ilişkisi anlatılıyor, bir buçuk saatlik belgeselde. Nefesinin yettiği kadar kalabildiği derinlerde adeta bir aşk yaşıyor. 

Uzun yıllar, birden çok belgeselin yönetmenliği ve yapımcılığını yapan biri olarak, sadece bir ahtapotun yaşamını izlemek için seyirciyi bir saatten fazla ekrana kilitlemenin çok zor bir başarı olduğunu bilirim. Bu başarının altında çekim teknikleri ve birçok belgeselcinin vazgeçilmezi olan harika görüntüler yatmıyor sadece. Belgeseli seyredilir kılmanın birinci koşulu olan “hikaye”nin muhteşemliği ve inanılmaz bir duygusallık ve aşkla işlenmesi. Bir deniz canlısının hikayesini insanın hikayesiyle eşleştirmek belki de en zoru..

Ahtapotun güvenini nasıl kazanırsınız?

Bir yöneticinin, başkanın, cumhurbaşkanının, halkının güvenini kazanmasından çok daha zor bir durum. Ahtapota yalan söyleyemezsiniz, onu cazip yemlerle kandıramazsınız, güvenini kazanmak için dürüst olduğunuzu, ona ihanet etmeyeceğinizi sabırla göstermeniz gerekir.

Ahtapot, inanılmaz zeki bir deniz canlısı. Tehlikenin nereden, nasıl geldiğini hissedebilen, karşısındaki bir köpek balığı da olsa, nasıl hayatta kalabileceğini hesaplayan bir canlı. Ve hayatından yalnızca tek bir şey için vazgeçiyor; yeni canlar yaratmak için.. Dişil gücün ve enerjisinin birleştiği bir zeka.

Bunun bir benzerini yıllar önce izlediğim somon balıklarıyla ilgili bir belgeselde de görmüştüm. Yumurtalarını bırakacakları bölgeye ulaşmak için akıntıya karşı yüzerken ayılardan bile korkmayan balıklarda. Amacına ulaşmak , somon yavrularını oluşturacak yumurtalarını bırakmak için, hiç bir zorluğun yıldıramadığı ve sonunda ölüm bile olsa vazgeçilmeyen yaşam öyküleri. Tabağınıza konan, afiyetle yediğimiz bir ahtapotun, bir somonun , çoğu kez bizlerden daha cesur olduklarını bilmek inanılmaz öğretici bir deneyim.

2015 yılında Perth şehrinde kıyıya ölü bir yunus vurdu. Erkek bir yunusun ölüm sebebi ise yiyemediği, ağzından sarkmakta olan Maori ahtapotuydu. Kollarından birini yunusun gırtlağına dolayarak onun havasız kalarak ölümüne neden olmuştu. Kendi de öldü ama yem olmadı.”

Doğaya bu gözle bakarsak bin yıllardır, aslında insanın doğaya hiçbir şey öğretmediğini, ama doğanın bize ne kadar çok şey öğrettiğini görebiliriz. Bunu görmenin zamanı gelmedi mi?

İnsan olmanın, en akıllı, en zeki canlı olmakla hiçbir alakası olmadığını görmemiz için bakalım artık doğaya. Bir kağıt parçası, bir sarı maden uğruna feda ettiklerimizi sorgulamak için bakalım…

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir dilin ölümüne tanıklık etmek – Meral Çare

“Ubıh dili ayakta ölecek. Dağılmıyor. Tevfik bu dili bizim için konuşuyor, tanıklar var, yakın zamanlara kadar bu dili konuştuğu yaşlılar vardı. Sözgelimi Latincenin Roman dillerini doğurarak dağılmış olduğu söylenebilir. Ama Ubıh dili, hayır. Dağılmadı. Kaybolacak, hepsi bu.” (Prof. Georges Dumézil)

*

Tevfik Esenç’i 8 Ekim 1992 yılında kaybettik. 28 yıl önce bugün bir dilin son seslerinin sustuğu gündü. Tanıklık ettiğim, ses kaydı aldığım ve Prof. Georges Charachidzé’nin yazıp yayımladığı son çalışmasında Tevfik Esenç çalışmayı şu sözlerle bitirmişti:

Büyük dostum Prof. Charachidzé,

Çok Laf Yalansız Olmaz, Çok Mal Çobansız Olmaz (Ubıh Atasözü).

Hata yaptımsa da kusura bakmayın. Ubıhçanın sonunu böyle bitiriyorum. Bundan sonra benden fazla Ubıhça bilen birisini bulursam yine onunla da konuşurum.

Ubıhça bugünden sonra sensin. Bugünden sonra anlatacak, konuşacak sensin. Bunları okuyanlara sesleniyorum; daha doğrusunu, daha gerçeğini bilen varsa söylesinler, çok memnun olurum. Allah size iyilikler, güzellikler versin! Ubıh dili burada sona eriyor.”

‘Son Ubıh’

Tevfik Esenç 1906 yılında Balıkesir ilinin Manyas ilçesine bağlı Hacı Osman Köyü’nde (Huncahable) doğdu. Annesi Ubıhların Hunca ailesinden, babası ise Zeyşüe ailesindendir. Hacı Osman Köyü, 1864 yılında Kafkasya Soçi’den Osmanlı topraklarına sürgün edilen bir Çerkes kabilesi olan Ubıhlar tarafından kurulmuştur. Köyde sonradan öğrendikleri Türkçe ile beraber üç dil konuşulur: Ubıhça, Adigece ve Türkçe.

Ubıhça 3’ü sesli, 82’si sessiz toplam 85 harften oluşur. Kafkasya’da uzun süren savaşlarda, Ubıhlar dil birliği olması amacıyla, Adigece konuşma kararı alırlar ve Adigece iletişim dili olur. Osmanlı topraklarına sürgünden sonra Adigecenin yanı sıra yıllarca Ubıh dilini de konuşmuşlardır.

Tevfik Esenç’in bu kadar iyi Ubıhça bilmesi yaşadığı ortamla çok ilgilidir. Çok küçük yaşta babasını kaybeder ve dedesi Papüj’ün yanında büyür. Papüj, Kafkasya’dan gelirken dilini de getirmiştir; konuştuğu dil en saf, en doğru ve en zengin Ubıhçadır. Tevfik Esenç anadilini Kafkasya’da öğrenmediyse de dedesi anavatandan getirdiği dili konuşmuş ve ona öğretmiştir. Ailede herkesin Ubıhça konuşması da bu dili kusursuz öğrenmesine yol açmıştır.

Tevfik Esenç’in Ubıh dili çalışmalarına katılması, Prof. G. Dumézil ile tanışmasıyla başlar. Ünlü Fransız dilbilimci G. Dumézil, ilk olarak 1929-1930 yıllarında Adapazarı ve Sapanca köylerini ziyaret eder ve oralarda yaptığı çalışmalarda Ubıh dilini konuşanların öldüğünü düşünmesine rağmen, “ender rastladığım bir olay” diye ifade ettiği, bir kişinin Ubıhça – Adigece – Abazaca konuştuğuna tanık olur. Dumézil sonraki yıllarda Paris’te tanıştığı Prof. Aytek Namitok tarafından Türkiye’ye davet edilir. Eşi Hayriye Melek Hunç ile Manyas’ın Dümbe Köyü’nde yaşayan Namitok’un davetiyle, 1954’te ziyaret ettiği  Manyas’ın Hacı Osman Köyü’nde bu dili konuşanları görünce Dumézil çok şaşırır. Köyde yaşlılarla çalışmaya başlayan ve her yıl Türkiye’yi ziyaret eden Dumézil daha sonra çalışmalarını Tevfik Esenç ile sürdürmüştür.

Tevfik Esenç’in dili çok iyi bilmesi, genç, istekli ve eğitimli olmasının çalışmaları daha kolaylaştırdığını Dumézil bir yazısında şöyle anlatır:

“Dilin kaybolacağının bilincinde o. Çok zeki. Bir dili kurtarmanın önemini kavramış. Yaşamının yapıtı bu ve atalarının dilinin cenazesini teyp bantlarına geçirmek gurur veriyor ona.”

Büyük sözlük, yeni sözcükler

Tevfik Esenç son Ubıh değildi ve bu çalışmaların yapıldığı yıllarda Ubıhça konuşan son kişi de değildi. Ama Ubıh dilinin kaybolduğunun bilincindeydi ve onun kayda geçirilmesi için yıllarca çalıştı. Son yıllarında Prof. Georges Charachidzé ile çalışmalarında üzerinde yoğunlaştıkları tek konu yanlışların düzeltilmesiydi. Dumézil’in başladığı ve bitiremeden vefat ettiği, daha sonra Charachidzé’nin devam ettiği sözlük üzerine yoğun bir çalışma içindeydiler. Hatta, yeni bulunan birkaç kelime de vardı ve bunlardan birini de ben bulmuştum, çocuklukta dinlediklerimden aklımda kalan bir kelime, literatüre benim adımla geçti.

Yine son yıllarında ziyaretine gelen biri vardı. Ama bu diğerlerinden çok farklıydı ve anavatandan geliyordu. Ubıh asıllı Abhaz dilbilimci Prof. Viacheslav Chirikba. Çok soğuk, karlı bir günde içini ısıtmıştı Tevfik Dede’nin; “Nihayet kızım ikimizden başka, bizden birisi de ilgileniyor” demişti. Ve bu ziyaretçi yıllar sonra anavatana geri taşıdı Ubıhça sözcükleri ve hatta Sohum’da Abhaz Devlet Üniversitesi’nde öğrencilerine Ubıhça dersi verdi. Tevfik Esenç’in bir zamanlar Paris’te Collége de France’ta ders verdiği Fransız ve diğer öğrencilerin yerine, şimdi Chirikba’nın Kafkasya’da Kafkasyalı öğrencilere ders verdiğini görseydi sevinci sonsuz olurdu.

Tevfik Esenç’in oğlu Zeki Esenç, halen Hacı Osman Köyü’nde yaşıyor.

Son yıllarında, çoğu kez günün yarısını çalışarak, kalan yarısını da hasta yatağında geçirdi Tevfik Esenç. Son günlerinde daha çok Ubıhça konuştu. Bir gün yanına gittiğimde bana içerisinde Alemkeri ve Celalettin’in de olduğu bir anısını anlattı, ben gözümden dökülen yaşlara engel olamadan dinledim, dinledim ama sadece bir kısmını anlayabildim.

28 yıl önce, bugün bir dilin sonuna anbean tanıklık edip, ata dilimin son seslerini dinledim.

Son sözlerinde bile, daha iyisini bilen varsa konuşsun diyebilecek kadar mütevazı, her yönüyle beyefendi olan bu “Son Ubıh”ı çok özlüyorum. Saygıdeğer büyüğüm, öğretmenim, yol gösterenim Tevfik Esenç’i saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.  

Işıklar içinde olsun! Šáλa a zaw žǝ zagʹáċʼ

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir Kuş Cenneti kuruyor

İzmir’de yaşayanların hemen herkesin sevdiği bir yer olan kuş cenneti bugünlerde kuruma tehlikesi ile karşı karşıya. Hatta büyük bir bölümü kurudu ve bölgedeki binlerce kuşun yaşamı büyük bir tehdit altında.

Kuş Cenneti Çiğli ilçesinin hemen yakınında bulunan Çamaltı Tuzla’sının doğal bir uzantısı. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından koruma altında olan alan, 1982’de Su Kuşları Koruma ve Üreme Sahası olarak ilan edilmişti. 1985’de birinci derece doğal sit alanı olarak tescil edilen alanı, 1987’de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘kuş cenneti’ olarak tanımlamıştı. Yaklaşık 8000 hektar büyüklüğündeki alanda bugüne kadar yapılan çeşitli çalışmalarda 205 kuş türünün yaşadığı belirlenmiş. Alandaki ünlü kuş türleriyse tepeli pelikan, pembe kanatlı flamingo, yalı çapkını ve siyah leylek… Yalı çapkını 2005 yılında İzmir’de yapılan üniversite olimpiyatlarının da (Universiade 2005) maskotuydu.

Peki, kuşların göç yolu üzerinde ve kuş gözlemcileri için önemli bir çalışma alanı olan, yılda 50 000’nin kuşun gelip geçtiği, 205 kuş türünün yaşadığı ülkemizin bu önemli sulak alanı neden kuruyor? Nedeni kuraklık değil, iki kamu kurumunun arasında olduğu iddia edilen bir anlaşmazlık.Kuş cennetini yaşatmak için akademik yaşamının 36 yılını veren Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Sıkı’nın Egeli Gazete ’ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ile yaptığı; alana tatlı su sağlanmasıyla ilgili protokolü iptal etmiş. Bu nedenle bölgeye su kuşları için yaşamsal bir öneme sahip tatlı su verilemiyor. Oysa yıllardır bölgenin tatlı su gereksiniminin sağlanması için İzmirli doğa savaşçıları mücadele ediliyor.

DSİ bölgenin tatlı su gereksinimini karşılamak için iki adet pompa istasyonu yapmıştı. Bu pompaların bakım masrafları ise Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanıyordu. Ancak yine Prof. Dr. Sıkı’nın Egeli Gazete ‘ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Haziran ayında bu protokol Doğa Koruma ve Milli Parklar IV. Bölge Müdürlüğü tarafından feshedilmiş. DSİ şimdi alana tatlı su vermiyor. Bu nedenle kuş cennetinin özellikle sazlıklar ve uçak tavası bölümü tamamen kurumuş ve tuzla kaplanmış. Bölgedeki kuşlar ise zor durumda. Su krizi kısa bir süre içinde çözülemezse kuş cenneti yok olacak.

Kuş Cenneti tek örnek değil

Aslında Kuş Cenneti’nde yaşananlar korana günlerinde İzmir’de çevre ve doğal yaşama yapılan tek saldırı değil. Çeşme turizm projesi, Selçuk Meryem Ana Parkı’nın sit derecesinin değiştirilerek imara açılması, Tarihi Elektrik Fabrikası’nın kültür merkezi olarak değerlendirilmek üzere ihaleyi kazandığı halde Büyükşehir Belediyesine verilmemesi, belki de kentin tek yeşil alanı olarak kalan İnciraltı bölgesinin tarım arazi statüsünden çıkarılarak; son olarak geçen hafta kentin merkezi Alsancak’ta Tariş’e ait arazilerin mahkeme kararına rağmen tekrar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararı ile imara açılmak istenmeleri… 

Tabii bir de Karşıyaka Mavişehir’de kent planlarında rekreasyon alanı olarak işaretlenen bir alanın TOKİ tarafından ünlü bir inşaat firmasına devredilmesi ve imar planının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından konut ve ticaret alanına dönüştürülmesi var. Tüm bunlar son 5-6 ay içinde gündeme geldi. Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek meslek odalarının, çevre örgütlerinin toplantı ve eylemlerinin adeta yasaklandığı bir dönemde kentin tüm doğal ve çevresel kaynakları yağmalanıyor.

Peki, Kuş Cenneti’ne tatlı su verilmemesi, adeta oradaki kuşların ölüme veya göçe zorlanmasının altında yatan neden ne olabilir? Neden DSİ’nin bölgeye su sağlamasıyla ilgili 30 yıldan fazladır iki kamu kurumu arasında işleyen bir protokol bugün bozuldu? Yukarıda son bir yıl içinde yaşanan örneklere bakarak birkaç yıl içinde bölgede Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeni imar planları hazırlanırsa hiç şaşırmayalım.

Selçuk’ta, Çeşme’de, Karşıyaka-Mavişehir’de öyle yapmadılar mı; halen de yapmıyorlar mı? Fakat umutsuzluğa kapılmayalım; az da olsa umut verici haberlerde var İzmir’den… Geçen hafta Güzelbahçe’de tarım arazilerinin içine go-kart pisti yapılmasının önünü açan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planının mahkeme yürütmesini durdurdu. Bunu önceden tahmin eden bakanlık ikinci bir plan yaptı. Onunla ilgili Güzelbahçelilerin açtığı yeni dava süreci de devam ediyor.

Her zorluğa rağmen mücadeleye devam… Çünkü biz doğadan yanayız. Ülkemizin çevresel ve doğal kaynaklarını korumak için çabalıyoruz.

Kategori: Manşet

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitlilik Sözleşmesi

30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar, ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor.

Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Türkiye 1997’den beri taraf

29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de Meclis‘ten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihlerinde   Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

2021 zirvesi Türkiye’de

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011 ila 2020 yılları arasındaki biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.

Haftaya Aichi Hedeflerinin yanı sıra bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsedeceğiz.

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yarışma’nın düşündürdükleri: Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir?

Taksim’de bizi karşılayan ulusdevletin kamusallığı.  

Şehirsel hizmetlerin kamusallaştırılması (o zaman millileştirme deniyor) gibi kültürün de kamusallaştırılması.  Gaz, su, elektrik. toplu taşıma gibi hizmetlerin millileştirilmesinden sonra, kültürün de millileştirilmesi.

Taksim’deki hafıza dediğimiz şey de galiba biraz bununla ilişkili. Kültürün millileştirilmesinin, kamuya devredilmesinin arkasında gizli bir kimlikçilik ve imtiyazcılık (soylulaştırma) dinamiği (ve şiddeti) var. Seküler bir görünüm altında, kapitalizmin yarattığı şiddetin ve çelişkilerin ulusdevlet temsil sahnesindeki imgelerinin semptomatik mücadelesi.  

Taksim meydanı çok amaçlı salonları, tiyatroları, stadyumu, operası ile devasa bir program içinde bir gösteri/tören alanı olarak yer aldığında ya da tasarlandığında şehir, bütün kayıplarına rağmen hiç şüphesiz kültürel alanda uzun bir geçmişi olan bir modernleşme sürecinin kurumlarına sahipti. Ulusdevlet bu programla bir bakıma onları da kendi kapsama alanına almış oldu.

Gezi direnişi: Tarih yapan evrensel bir eylem

Taksim’in hafızası deyince ne anlaşılıyor?  Bugün bile hala karanlıkta kalmış birtakım travmatik olaylar. Katliamlar, protestolar. Taksim’in resmi hafızasına bakıldığında zaman içinde meydanın taşınmasından kışlanın yıkımına kadar her müdahalenin bir diğerini işaretsizleştirme, silme eylemi olarak gerçekleştiğini görmek mümkün. Bu meydanın resmi hafızasında hep ötekileştirme girişimleri var. Bu yüzden Taksim, imgelerin travmatize edildiği ve ettiği bir meydan. Peki bu resmi hafızadan kurtarılıp Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir? Bu sorunun artık bir cevabı var.  Mesele onun politik temsil sahnesine, yani eylemselliklerin kurgulandığı gösterene taşınması.

Kamusal alandan söz ederken asıl mesele de bu travmaların iyileştirilmesi. Buradaki hakikat gösterilenler, yani imgeler değil. Onları kayda geçen, işleyen toplumsal hafıza. Burada toplumsal hafızanın ulusdevlet kamusallığı tarafından askıya alındığını söylemek mümkün. Tıpkı Gezi Direnişi‘ni gösterenleri iktidar gücüyle denetim altına alarak işlemeye çalışan, baskılayan resmi karşı hafıza gibi.

Gezi direnişi, iyileştirici bir olaydı. Barışçıl, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın asla travmatize edilemeyen, bütün dünyanın konuştuğu. gündemine taşıdığı bir durum. Eğer Gezi Direnişi olmasaydı biz Taksim’e ve dolayısı ile şehre musallat olan ve  hala yalnızca bu imge rejimi içinde, gösterilenlere mahkum edilmiş olarak yaşamaya devam edecektik. Gezi Direnişi, bu dayatmacı imge rejimi içinde gösterileni değil, göstereni; yani gösterilenlerin nasıl işlendiğini, zaaflarını ortaya çıkaran bir “politik dönemeç” yarattı. Şehrin ya da Taksim’in hafızası sadece bu rejimin bağımlı imgelerinden, gösterilenlerden ibaret olmadığını gösterdi. Gezi gibi karşımızda gösterenin canlı olduğu bir örnek var. Gezi Direnişi gibi tarih yapan evrensel bir eylem.   

Gezi Direnişi ulusdevletin seküler olmayan, yani iktidara bağımlı olan, gösterilen olarak dayatılmış ve gösterenin nasıl yapılandığını sorun etmeyen, nesneleştirici temsil rejimiyle bir kopuş olduğunu düşünüyorum. Tarihi bir kırılma noktası. Zorluk ise bunun politik karşılığını, ifadesini bulmak. Bu yazı bunun için bir deneme mahiyetinde.

Taksim Yarışması projeleri neyi gösteriyor?

Şimdi Taksim Yarışması sonuçlandı. Şimdi finale kalan üç proje halk oylamasına sunulacakmış.  Halk bu projeleri nasıl yorumlayacak ve oylayacak? Projeler, yani imgeler içeriklerini gösteriyorlar. Ancak bu gösterilenler gösterenleri gizliyor. Yarışma gösterenleri canlandırmak, oluşum süreçlerini gösterilenlerin kayıtsız şartsız egemenliğinden kurtarmak için önemli bir fırsat. Ancak yeterli değil. Bu yarışmanın ilanı gibi bir başlangıç noktası olmayan, sınırsız bir süreç. Bu yüzden bu yarışmayı düzenlemek için çırpınan, uğraşan insanların çabalarını değerli buluyorum. Onlara diyebileceğim bir şey yok. Ama politik temsilinde bir problem var ve bununla yüzleşmek zorundayız.

Bu çatışma ekseninde ilişkilerin, değerlerin eyleme dönüştüğü kamusallıklar, gösterenler silindi, imgelerin dışında başka bir şey kalmadı. Şehir nesneleştirildi, gösterilenlere mahkum edildi.

Resmi ulusdevlet imgeleri gösterilene dönüştüren “neoplatonik” bir temsil rejimini dayatıyorlar. Sorun bununla baş etmeye çalışmak.

Peki bu yarışma bu kamusallığı güncellenmeye dair bir işaretler taşıyor mu? Yoksa bu kamusallık biçimi de modern görünümü altında, tıpkı geçmişteki gibi bu soylulaştırıcı süreçlerde kamudan elde edilen imtiyazlar altına  gizlenen bir kimlikçilik hareketini mi dayatacak? Kamu erkini kullanan imtiyazcı sınıfları, mekanları kullanmaya çalışan hayırseverlik kurumlarını ve piyasa aktörlerini mi harekete geçirecek? Bunu anlamak için dediğim gibi imgelere, içeriklere değil, gösteren ilişkilerine bakmak gerekli.    

İmgeler bizi içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Temsiller, imajlar izleyicileri, katılımcıları -ya da aktörleri diyelim- içerik üzerinde tartışmaya yönlendiriyor.

Biz projelere baktığımızda bu canlandırma teknikleri ile içeriği görüyoruz ve onun üzerinde konuşuyoruz. Bu imgelerin dışındaki her şey iptal oluyor. Böylece temsiller gösterilenin kayıtsız-şartsız egemenliği altına giriyor. Oysa bütün süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor. 

Bu nedenle içeriğe karşı direnmek gerekir. Çünkü eğer içeriğe teslim olunursa mimari imajlar piyasa odaklı profesyonel çalışmalarda yalnızca gösterilenlerden ibaret oluyor.

Hayalet şehirler…

Roland Barthes‘ın “resimler ölümü gösterirler” dediği gibi acaba şehirle ilgili planlar, temsiller de ölmüş şeyleri mi gösterirler? Yoksa… daha da fazlasını yapıp, göstermekle de kalmaz, canlı olanları da öldürüverirler mi?  Yalnızca geçmişi değil, gösterileni gösterdikleri için travmatiktirler. Gezi Direnişi’nde olduğu gibi canlandırılmak için beklerler.

Şehirlerle ilgili planların her şeyi temsil etmesi mümkün değil. Kaldı ki mükemmel bir temsil olsa dahi, her zaman planların geçmişte kalacağı açık. Temsilin paradoksu bu.

Oysa süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor, yapılanıyor.

Şehir planlama-tasarlama eylemliliklerinde asıl uğraşlar, kapasiteler, güçler orada saklandığı için gösterilenlerin ölüler dünyasına sıkışıp kalıyoruz. Mimarlık, tasarım gibi yaratıcı uğraşlar gösterende yapılanıyor ve ne yazık ki o da içerik arkasına saklandığı için kolay kolay gözükmüyor.

Bu yüzden artık hayalet şehirlerde yaşıyoruz, ne kadar gösterilenlerin canlı olduğunun farkında olsak ve bu imge rejimi içinde güya katılımcı eylemselliklerle, çalıştaylarla v.b. etkinliklerle onları temsil sahnesine sokmaya çalışsak da. Modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin, temsil ettiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Nesneleştirici olmayan bir temsil ilişkisi kurmak, gösterenin de canlı olabileceğini hayal etmek. Belki de imkansız bir işle uğraşmak. Gösterenin canlandırılması için çabalamak. Demek ki modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Gösterenin canlandırılması için sınırsız ve sonuçsuz bir uğraşla çabalamak. Bu imkansız gibi gözükebilir ama temsilin canlandırılması, bu koşullarda bu imgeleri gösterilene dönüştüren dayatmacı estetik rejimini değiştirmek için tek yapılabilecek şey bu. Bu yüzden bu siyasal hafıza meselesi önemli. Bunun için de kendi uğraşlarımızla, profesyonelliklerimizle kamunun rolünü yeniden yapılandırmamız gerekiyor.

Gezi Direnişi’ndeki gibi imgeleri canlandırmak… Bu belki ilk bakışta bu koşullarda imkansız gibi gözükebilir ama temsilin özgürleştirilmesi, canlandırılması, imtiyazcı ilişkilerden kurtarılması için tek yapılabilecek ve her şeyi radikal bir biçimde değiştirecek olan şey bu.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atık ithalatının ekonomik ve çevresel boyutu

Türkiye, Avrupa’nın en fazla atık ithal eden ülkesi. Bu durum, övünülecek bir başarı değil maalesef. Bu olgunun bize söylediği şu: Bir yandan kendi atığımızı yeterince geri dönüşüme tabi tutamıyor, diğer yandan başkasının atığını satın alarak döviz ödüyor ve bazen de başka ülkelerin kurtulmak istediği zararlı madde içeren atıkları satın alıyoruz. Konunun çevre açısından arz ettiği önemin yanı sıra bir de ekonomik boyutu var. Bu yazıda hem atık ithalatının yapısına ve gelişimine bakacağım hem de konuyu çevre ve ekonomi açısından analiz etmeye çalışacağım.

Sanayileşme, atık ve geri dönüşüm

Ülkeler sanayileştikçe ve üretim hacimleri arttıkça ürettikleri atık miktarı da doğal olarak yükselir. Üretimde kullanılan hammadde göreli olarak ucuz olduğunda bu gelişmiş ekonomiler hammadde kullanımına ağırlık verirler. Ayrıca, bu ülkelerde genellikle geri dönüşüm alt yapıları gelişmiş olduğundan üretimde kaynağında ayrıştırılmış ve kaliteli yerli atık da kullanılır.

Mesela ABD’de araba sahipliği oranı çok yüksek olup dolaşımdaki arabaların ortalama yaşı da oldukça düşüktür. Bu, her gün binlerce arabanın hurdaya çıktığı ve sanayide tekrar kullanıma sunulduğu anlamına gelir. Bu ülkelerde atık boldur ama kaliteli olmayan atıklarını çoğunlukla ihraç etme yolunu seçerler. Bu atıkları ithal eden ülkelerin ise genellikle emeğin ucuz, çevre ile ilgili düzenlemeleri zayıf ve denetim açığı ciddi olan gelişmekte olan ülkeler olduğu görülüyor. Ayrıca bu ülkelerde çoğunlukla ülke içi atık miktarı sınırlı olup geri dönüşüm oranları da oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. Bu kategoriye giren ülkeler yukarıda açıklanan nedenlerle ithal atığı hammaddeye göre daha ucuza elde ettiklerinden ülke içi atıklara ve hammaddeye zorunlu olmadıkça yönelmeyip ithalatı tercih ediyorlar. Ama ithalatçı ülkenin gelişme hızına göre bu durumun sürekli devam etmesi söz konusu olmayabilir.

Örneğin başta araba olmak üzere metal sektöründe önemli bir üretici olan ABD, ülkesindeki düzenlemelerin katılığı ve geri dönüşüm maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı belirli nitelikteki atıklarını uzun yıllar boyunca hızlı büyümesi nedeniyle hurda çelik ürünlerine talebi yüksek olan Çin’e hurda atık ihracatı yapmıştır. Ancak Çin sanayisi gelişip üretim ve tüketim artınca yıllar içinde kendi hurda rezervlerine sahip olmaya başlamış ve bir süre sonra ABD’den hurda çelik ithalini durdurmuştur. Daha sonra da önceleri ABD’nin yaptığı gibi elindeki hurda rezervlerini ihracat yaparak eritmeye başlamıştır.

Türkiye’de sanayileşme ve geri dönüşüm

Türkiye, özellikle son 20-30 yılda demir-çelik ve plastik üretiminde Avrupa ve dünyanın önemli ülkelerinden biri haline geldi. Çelik üretimine baktığımızda, yıllık ortalama 52 milyon ton üretim kapasitesinin yaklaşık 37 milyon tonunu kullanan Türkiye, dünya çelik üretiminde sekizinci, Avrupa’da ise ikinci konumda. Ayrıca, dünya çelik ihracatında ise ilk 10 ülke arasında yer alıyor. Bir zamanlar sanayileşmenin en belirgin göstergesi olan çelik üretimi, üretim süreçleri gelişmiş ekonomilerde artık doğaya ve insana son derece zararlı bulunduğu için son yıllarda gelişmekte olan ülkelere aktarılan endüstri dallarından birisi haline geldi.

Plastik sektöründe de benzer bir durum var. 10 milyon tonluk yıllık üretim kapasitesiyle Türkiye dünyada altıncı, Avrupa’da ise ikinci sırada. Sektör, yurt içi tüketimi karşılamanın yanı sıra ihracat da yapmakta. Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) verilerine göre 2018 yılında sektörün üretimi 850 bin ton olmuş, kullanılan ithal atık miktarı ise 436 bin ton olarak gerçekleşmiş. Aşağı yukarı üretim miktarının yarısı kadar atık ithalatıyla sağlanan girdi kullanılmış. Özellikle 2019 yılından itibaren plastik atık ithalatının artmasıyla birlikte üretimde kullanılan ithal atığın oranının daha da yükseldiği tahmin ediliyor.

Türkiye bu ürünlerde önemli bir üretim merkezi haline gelmekle beraber ülke içerisinde henüz yeterli atık üretemediği ve geri dönüşüm sağlayamadığı için hammadde olarak kullanmak amacıyla atık ithalinde önemli bir oyuncu olmaya devam ediyor. Türkiye’de tüm atıkların geri dönüşüm oranı sadece yüzde 7, plastik atıkların geri dönüşüm oranı ise yüzde 20 seviyesinde. Geri dönüştürülen atıkların yüzde 43’ünü kağıt, yüzde 27’sini plastik,  yüzde 12’sini cam, yüzde 8’ini tekstil, yüzde 4’ünü ise metaller oluşturuyor. Örneğin çelik üretiminde yurtiçi hurda ihtiyacın sadece yüzde 30’unu karşılamakta, gerisi ithal yoluyla karşılanmakta. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın 2017’den beri yürüttüğü Sıfır Atık Projesi ile atıkların kaynağında ayrı toplanması, atık sektörüne kazandırılması ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması hedefleniyor. Ama bu konuda kısa-orta vadede belirgin bir ilerleme kaydedilmesi maalesef çok zor görünüyor.

Atık ithalatının devam etmesinde ülke içinde üretilen atıkların sınırlı olmasının yanı sıra kaynağında ayrıştırma yetersizliğine, toplama ve bağlı olarak kalite ve sürdürülebilirliğin sağlanamaması da önemli bir rol oynuyor. Ancak, bu atıkların ithalatında ve işlenmesinde çevreyi ve insanı korumak için gerekli olan kuralların oldukça gevşek olması ve son derece denetimsiz bir şekilde uygulanmasının etkilerinin bulunduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Örneğin, Türkiye uzun yıllardır gelişmiş ülkelerde parçalanıp yeniden kullanılmasına izin verilmeyen ve asbest/kanserojen maddeler içeren hurda tankerlerin neredeyse tek adresi haline gelmiştir. Basında izlediğimiz kadarıyla bu tür zararlı tankerler kamuoyunun gözü önünde ve yetkili mercilerden izin alınarak Türkiye’ye getirilip yoğun emek içeren bir prosedürle sökülmekte ve daha sonra demir-çelik fabrikalarında eritilerek yeniden kullanılmaktadır.  Bu konuların çoğunda yeterli sayılabilecek düzenleme bulunmakla birlikte uygulama ve denetim son derece gevşek ve yetersizdir. Sorun da esas olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’nin atık ithalatı

Yukarıda belirttiğim üzere demir-çelik ve plastik sektörlerinin önemli büyüklüklere ulaşması ve ülke içi atıkların yetersiz olması nedeniyle Türkiye’nin atık ithalatı içerisinde en önemli kalemleri demirli metal ve plastik oluşturuyor. Eurostat tarafından yayımlanan rapora göre AB ülkelerinin atık ihracatı 2004-2019 yılları arasında % 66 oranında artıyor. 2019’da AB tarafından, AB üyesi olmayan ülkelere atık ihracatı toplam 31 milyon tona ve 13,4 milyar € değerine ulaşıyor. Rapora göre AB tarafından ihraç edilen atıkların birinci adresi Türkiye. 2019 yılında Türkiye AB’nin atık ihracatının 11,4 milyon tonluk kısmını satın alırken, bu rakam 2004 yılının neredeyse üç katını oluşturuyor. 2019 yılında AB’den ihraç edilen tüm atıkların %50’sini, 15,6 milyon tonluk hacimle demirli metal atıkları oluşturuyor. Türkiye AB’den ihraç edilen demirli metal atıklarının yaklaşık 2/3’ünü (10 milyon ton) ithal ediyor.

İthal atık içerisinde dikkat çekenlerden bir diğeri plastik atıklar. Greenpeace verilerine göre, Türkiye’ye 2004 yılından bugüne AB ülkelerinden ithal edilen plastik atıklar 173 kat artmış. Türkiye’nin ithalatı 2016 yılı başında ayda 4 bin ton iken 2018 başında aylık 33 bin tona yükselirken, 2019 yılında plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,5 bin tona yükselmiş. Bu rakam, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin Türkiye’ye girmesi demek. 2018’den itibaren plastik atık ithalatının artmasının nedeni ise Çin. 2018 yılına kadar dünyada plastik atıkların büyük kısmı Çin tarafından ithal edilirken 2018’de Çin % 99,5 saf olmayan plastik atık ithalatını yasaklayınca, atık ithalatı Malezya, Vietnam ve Tayland gibi ülkelere kaydı. Daha sonra bu ülkelerin de atık ithalatına kısıtlama getirmesiyle Türkiye Avrupa plastiğinin yeni adresi oldu. Plastik atıklarını Türkiye’ye ihraç eden Avrupa ülkeleri arasında ilk beş sırayı İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa alıyor.

Atık ithalatı kamu sağlığını ve çevreyi ilgilendiren oldukça hassas bir konu olarak kapsamlı düzenlemeler, kurumsal altyapı ve denetim mekanizmaları gerektiriyor. Bunu tam olarak sağlayamayan Türkiye açısından ithal atıklar ekonomik girdi olmanın yanısıra çevre için bir tehdit haline gelebiliyor. Çin’in yasağının ardından birdenbire AB ülkeleri atıklarının yeni adresi olan Türkiye’de kontrolsüz, denetimsiz ve şeffaf olmayan atık ithalatı çevreye ve insana zarar verecek boyutlara ulaşıyor. Çin ve diğer Asya ülkelerinin atık ithalatını kısmen veya tamamen yasaklamalarında, gelen atık içerisinde zehirli ve tehlikeli maddelerin tespit edilmesi gerçeği yatıyor. Nitekim 2018’de Çin’in ithalatı durdurmasından sonra önemli bir plastik atık ithalatçısı konumuna gelen Malezya, aynı yıl AB ülkelerinden gelen plastiklerin 3000 tonunu zehirli ve tehlikeli maddeler içermesi nedeniyle iade etmişti.

Ne yapılmalı?

Görüldüğü üzere hızlı büyüyen, hammadde kaynakları ve ülke içi atık üretimi yetersiz olan ülkeler için atık ithalatı bir anlamda zorunluluk. Türkiye, bu ülkelerden birisi. Çin örneğinin ortaya serdiği gibi, ülkeler geliştikçe, bilinçlendikçe ve kendi atığını artırdıkça dışarıdan ithalatı azaltmakta veya tümden kesmekte. Türkiye’nin şu anki atık ithalatı kompozisyonu ve miktarı bir yandan ekonomik bir zorunluluk gibi sunulurken, diğer yandan çevre ve insan sağlığına vurgu yapan birçok kesimi rahatsız ediyor. Peki, ne yapılması gerekiyor?

  1. Öncelikle, bu kadar hızlı ve ne pahasına olursa olsun, bol zigzaglı bir büyüme grafiği çizmek zorunda mıyız? Bu konunun çok etraflıca sorgulanması gerekiyor. İşin yurt dışından finansman ve maliyet boyutunu bir kenara bırakıyorum, birkaç sene hızlı büyümek uğruna çevreyi, insanı ve doğayı hırpalamak ne kadar doğru bir politika seçeneği? Esas olan, uzun seneler boyu devam edebilecek, çevre, doğa ve insanla uyumlu “sürdürülebilir” büyümedir. O halde öncelikle büyüme olgusu üzerinde düşünmek ve büyümeyi seçim kazanmak için kısa vadeli olarak üzerinde oynanacak bir gösterge değil çok uzun vadeli bir perspektifle planlamak durumunda olduğumuz bir alan olarak değerlendirmeliyiz.
  2. Atık ithalatından önce, ülke içi atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşümü için ÇOK YOĞUN ve KAPSAMLI çalışmalar yapılmalı, teşvikler verilmeli ve geri dönüşüm olabildiğince artırılmalıdır. Çoğu zaman olduğu gibi ithalat yaparak kestirme çözümler bulmak yerine uzun vadeli eğitim ve bilinçlendirme ile geri dönüşümü sonuna kadar teşvik etmeliyiz. Böylece hem kendi atıklarımız geri dönüşüme tabi tutularak çevreye olumlu katkıda bulunulmuş olacak, hem de başka ülkelerden daha az atık ithal edilerek kıt olan döviz kaynaklarımız tasarruf edilecektir.
  3. İthal atığı üretimde kullanan firmalara belirli oranda geri dönüşümle elde edilmiş yerli atık kullanma mecburiyeti getirilerek ve yıllar içerisinde bu oran artırılarak yerli atık geri dönüşümü teşvik edilmelidir. Ambalaj sektöründe ana ürün grupları bazında yerli atık kullanma oranı getirilmiş olmakla birlikte bunun ithalatı yapılan bütün atık türlerine ve bütün atık kullanan firmalara genelleştirilmesi ve önceden ilan edilerek zaman içerisinde artırılması gerekiyor. Öte yandan, kamu kurumları ve belediyeler tarafından yürütülen geri dönüşüm kampanyalarına göre özel sektörün daha etkili yollarla geri dönüşümü artırması beklenir. O halde bu kanalı olabildiğince zorlamak gerekiyor. Aksi takdirde firmalar ithal etme kolaylığına kaçacaktır.
  4. Ekonominin gereği olarak mutlaka atık ithalatı yapılacaksa bunların nitelikli olmasını ve içerisinde doğaya ve insana zarar verecek maddeler bulundurmamasını sağlamak durumundayız. Bu konuda düzenlemeler olmakla beraber uygulamada birçok açık olduğu görülüyor. Dolayısıyla varolan düzenlemelerin sıkı denetim ve ağır cezalarla desteklenmesi gerekiyor! Bunun için de büyüme oranına değil, büyümenin doğa ve insana etkisine odaklanan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

PETaz: Plastiği eriten mucize enzim (mi)!

Başlığında mucize olan her türlü habere oldum olası şüpheyle yaklaşmışımdır. Çünkü mucizevilik kendi içerisinde problem barındıran ve gerçekliğin bükülüp gerçek üstülüğün övüldüğü bir duruma işaret eden bir şey. Bu durum da olayın etkilerinin gerçekle bağının kopmasına neden olabiliyor. Bu nedenle herhangi bir gelişmenin mucize olarak sunulmasını problemli olarak işaretleyip orada bırakıyorum. Ancak bazı durumlarda, bilimin bilgi üretimindeki birikimsellik özelliği nedeniyle, ortaya çıkan yeni bir bilgi –özellikle konuya uzak olanlar için- mucize gibi görünebilir. Bunun tarihte birçok örneği mevcut.

Konumuz bilim ya da buluş tarihi olmadığı için detaya girmeyeceğim. Ancak konumuz plastik kirliliği olunca bazı örneklerden bahsetmekte yarar var. Öncelikle plastiğin de ilk ortaya çıktığında mucizevi bir buluş olarak sunulduğunu belirtmekte yarar var. Kolay kolay kırılmayan, dayanıklı, esnek, sert, yumuşak ve daha bir sürü özelliği ile hayatımızı kolaylaştıran bir mucize olarak tanıtılmıştı. Ancak sonuçta ne oldu? Başka mucizelere ihtiyaç duyan devasa bir problemler silsilesine dönüştü. Artık neredeyse her gün plastiğin yarattığı problemleri ortadan kaldırdığını iddia eden yeni bir bilgi dolaşıma giriyor. Bu bilgilerin sansasyonel haberlerde ortaya çıkıyor olması da zaten konunun yakıcılığı ve içinde bulunduğumuz çaresizlik ile ilişkili.  

Hepimiz zaman zaman, plastik yiyen mantar, ekmekten plastik üreten dâhiler, okyanusu etkili bir şekilde temizleyen aleti geliştiren genç mühendisler ve daha bir sürü benzeri bir mucizevi bir haberle karşılaşmışızdır. Konuya biraz hakim olanların şüpheyle yaklaştığı bu haberler çoğu insanda heyecan uyandırabiliyor. Ancak işin arka planına eğilince durumun pek de iç açıcı olmadığı kolayca anlaşılabiliyor. İşte PETaz enzimi de zaman zaman böyle bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Plastiği parçalayıp plastiğe dönüştüren enzim!

Öncelikle PETaz enziminin ne olduğundan biraz bahsedelim. PETaz enzimi PET plastiği parçalayarak onu tekrar plastik haline dönüştürebilecek forma sokmaya yarayan enzime verilen isim. Aslında herhangi bir şeyi parçalayan enzim için parçaladığı şeyin isminin sonuna “az” takısını ekleyince enzimin adını elde etmiş olursunuz. Bu kural çok yaygın bir kuraldır denilebilir. İşte bu PETaz polyester/PET türündeki plastikleri parçalayarak onları tekrar yapı taşlarına ayırmaktadır. Bu da haliyle yeniden birleştirilip tekrar plastik olarak üretilmesinin yolunu açmaktadır. Ancak bunun için özel ve kontrollü şartların oluşturulması gerekiyor. Aksi takdirde bu işlem eksik ya da hiç gerçekleşmeyebilir.

PETaz enzimi ile ilgili ilk kayda değer haber 2016 yılında yapılmıştı. Habere göre Japonyalı bilim insanları, çöp biriktirme alanında tesadüfen bir bakteri (Ideonella sakaiensis) keşfetmiş ve bu bakterinin de ürettiği bir enzim –ki PETaz dediğimiz- yardımıyla özellikle PET şişleri parçalayabildiğini tespit etmişlerdi. Haber çöp sorunu altında ezilen dünya için bir umut ışığı yaratmış ve tüm çevrelerde heyecana neden olmuştu.

Ancak kısa süre sonra bu durumun bir çözüm değil ileride çözüm olabilecek başka yeni gelişmeler için bir kapı olduğu görüldü. Nitekim öyle de oldu. Zaman içerisinde ilgili enzim üzerine çalışan bilim insanları olukça önemli bir ilerleme kaydederek yeni bir “süper enzim” formu üretecek seviyeye geldiler. Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmada daha önce varlığı ortaya konulan PETaz enzimi geliştirilerek altı kat daha hızlı şekilde parçalama gerçekleştirebilen bir forma dönüştürdüler. Burası oldukça önemli çünkü daha önceki keşiflerde belirtilen en önemli problem de parçalanma hızı idi. Çünkü yılda 50 milyon ton plastiğin denizlere akacağı 2030 yılına kadar gerçekten de çok hızlı olması gereken bir enzime ihtiyaç söz konusu. Kimin için? Tabii ki PET şişeli ürün satan büyük şirketler için.

Nitekim bu son ortaya konulan enzimin geliştirilmesine de en büyük katkıyı sağlayanlar yine büyük şirketler. Burada elbette bir sorun yok. Hatta oldukça faydalı olduğu da söylenebilir. Ancak sorun şu ki yıllık plastik üretim hedefini 1 milyar ton olarak belirlemiş ve ürettikleri plastiği de tüketsin diye Afrika ülkelerini hedefine oturtmuş bir endüstri söz konusu. Hal böyleyken PET şişeyi oldukça hızlı parçalayabilen bir enzimin tespiti gelecek için nasıl bir umut vaat edebilir? Üstelik toplam plastik üretimi ve tüketimi içerisinde PET dışı ambalajların yarattıkları kirlilik ve sorun daha ciddi. Çünkü toplam üretilen plastiğin %50’den fazlası PET dışındaki plastiklerden oluşuyor. Bu durum da PETaz mucizesinin kendi içinde anlamlı olsa da plastik kirliliği açısından çözümün sadece küçük bir parçası olmaktan öteye geçemeyeceğini ortaya koymaktadır.

O halde PETaz enzimi ve etrafında dönen mucizevilik tartışmaları, bir nevi bir algı işi olabilir. Çünkü ortaya konulan teknolojik gelişme, gerçeğinden çok ama çok daha büyük bir görüntüyle pazarlanıyor. Bu da algı işi olma ihtimalini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle olsa da plastik kirliliğine çözüm olabilecek tüm gelişmeler anlamlı ve olumlu gelişmelerdir. Mucize olamasalar da puzzle’ın bir parçası olmaya adaydırlar. Ancak plastik bağımlılığının tüketim çılgınlığı yarattığı gerçeğini kabul etmeyen ve prensip olarak plastik üretim ve tüketiminin azaltılmasını merkezine almayan hiçbir gelişmenin ya da önerinin çözüm olamayacağını da belirtmekte fayda var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Savaş renklerimizi çalarsa…

Hep renklerin duygularımızı, yaşadıklarımızı ifade etmek için en etkili araçlardan biri olduğunu düşünmüşümdür. Öyle ki bazen hissettiklerimiz renklerin ta kendisine bürünür. Renkler acılarımızın, korkularımızın, sevinçlerimizin ta kendisi olur. Renkler bu etkileriyle edebiyatta da yazara derdini anlatmak için aracı olur.

İran’ın çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki en önemli yazarlarından Mohammad Reza Yusefi de Güzel Renkleri Seviyorum adlı kitabında savaşı renklerden yola çıkarak anlatmayı tercih etmiş. Kitabı okurken yazarın savaşın yıkıcılığını çok derinden yaşamış bir coğrafyada doğduğunu, o coğrafyayı soluduğunu satırların arasında hissettiğiniz acı, kaygı ve öfkeden anlıyorsunuz. Yusefi sözcüklere döktüğünden daha fazlasını yansıtmış kitaba. Üstelik bunu duyguları son derece yalın bir dille, masalsı bir anlatımla okura aktarmayı başararak yapmış.  Küçük serçenin hikâyesi, savaşın, yıkımın, acının, öfkenin ve başkasının acısına bakabilmenin hikâyesi olmuş.

Barış, dostluk, dayanışma ve empatinin kitabı         

 2004 yılında Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı Yeni Ufuklar Ödülü’nü alan Güzel Renkleri Seviyorum yalnızca savaşın ve barışın değil; dostluk, dayanışma ve empatinin de kitabı aynı zamanda.

Her şey, Küçük Serçe’nin bir gün yuvasının dağıldığını görmesiyle başlıyor. Küçük Serçe’nin çektiği acıyı gören deniz, dağ, orman ve ovanın da renkleri de buhar olup uçuyor. Doğanın renklerini yeniden alabilmesinin tek yolu barışı yeniden kazanmaktan, tüm doğanın bir olup savaşa karşı mücadele etmesinden geçiyor. Yoksa “dünya böyle çok çirkin görünüyor” Küçük Serçe’nin dediği gibi. Her yer yıldızlar gibi gümüş rengi olsa da, Güneş gibi altın sarısı olsa da, Küçük Serçe yuvasını, doğa ise renklerini geri istiyor. Bakalım, hep beraber savaş isteyenleri alt edebilecekler mi? Savaşın çaldığı renklerini geri alabilecekler mi?

M. Reza Yusefi.

Yusefi, bu kitapta savaşın aslında savaş isteyenleri nasıl hiçleştirdiğini, savaşın savaşana bile aslında zafer getirmediğini anlatıyor bize. Renklerimiz kimliğimizdir. Kimliğimize, benliğimize sahip çıkmanın yolunun savaş ancak bizim kapımızı çaldığında ses çıkarmaktan değil, komşumuzun kapısını çaldığında, onun da acısını görebilmekten, hep beraber direnmekten geçtiğini söylüyor. Serçe yuvasız kaldığında, onunla dayanışan dağ, orman, deniz ve ova, ve de gökyüzü ancak böyle barışı yeniden kazanabiliyorlar.

Savaşın elini bir türlü çekmediği, milyonlarca canlıyı evsiz bıraktığı coğrafyamızda, Güzel Renkleri Seviyorum daha da anlamlı hale gelen bir kitap… Bir gün savaşı yazmaya gerek kalmayacağı bir dünya özlemiyle, bu kitabı çocuk, yetişkin tüm okurlara tavsiye ediyorum.

*

Künye

Yazar: Mohammad Reza Yusefi

Resimleyen: Banafsheh Ahmadzadeh

Çeviren: Fulya Alikoç

Yayınevi: Evrensel Çocuk Kitaplığı

6-10 yaş

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yediğimiz her lokmada mevsimlik tarım işçilerinin ahı olabilir’

 
Kötülük bizdense ben bizden değilim. (Rachel Corrie) 
*

Yıllardır gittiğim yerlerde ilgi alanım gereği, mevsimlik tarım işçilerin durumuyla ilgilenmeye çalışırım. Konunun özellikle neo-liberal tarım politikaları kapsamında ele almak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de 1980 sonrası geliştirilen tarım politikaları sonucu, üretim aile tarımından uzaklaşarak büyük endüstriyel tarıma dönüştürülmeye başlandı. Gerek kır ve kent arası planlı olarak açılan uçurum gerekse tarımdaki endüstrileşme sonucu mevsimlik işçilere olan ihtiyaç daha da arttı. 

Birleşmiş Milletler Mülteci Kuruluşu UNCHR‘nin 2014 raporuna göre, Türkiye’deki mevsimlik tarım işçilerinin % 80’i çadırlarda ve diğer geçici konutlarda kalıyor. Yine yüzde % 56’sı elektrik, % 62’si musluk suyuna, sıhhi tuvalet ve banyo koşullarına sahip değil.  

Bu işçilerin durumu birçok açıdan içler acısı… Yaşam ve çalışma koşulları, sosyal güvencesizlikleri, ailelerinden kopup gelip aylarca sabah erken saatlerden akşam karanlığına kadar çalıştırılmaları, sağlık sorunları ve ırkçılık karşı karşıya kaldığı sorunlardan bazıları. Bu saydığımız sorunlardan büyük bir kısmı yerel yönetimler ve merkezi hükümetin sorumluluğu, ancak biz sıradan yurttaşlar olarak mevsimlik işçilere hakim politikalardan etkilenerek nasıl davranıyoruz? Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’da Mardinli Kürt tarım işçilerine yapılan ırkçı saldırı; bu konunun yalnızca yaşam koşulları ve sosyal haklar açısından değil, ırkçılık açısından da ciddi olarak masaya yatırılması gerektiğini ortaya koydu.

Küresel ağlar ve küresel ırgatlık

Mevsimlik tarım işçilerinin durumu yalnızca Türkiye’de değil, küresel anlamda bir sorun niteliğinde. Hatta organik endüstrisinde dahi etik olmayan muameleler söz konusu olabiliyor. ABD’de yaşarken Kaliforniya’da orta boy sayılabilecek organik bir çiftliği ziyaret etmiştim. Meksikalı mevsimlik işçilerinin yaşam koşullarını yakından gördüğümde şaşkınlık içinde kalmıştım. Rutubetli, sıvaları düşmüş yıkık dökük bir bina içindeki yaşam standartları bir gecekondudan daha aşağı idi. Oysa aynı firmaya ait olan ön caddedeki mağazalar, gayet estetik ve zevkli görünüyordu. Hatta organik olması itibariyle iç rahatlığıyla etik bir üretim zincirinden gıda aldığınızı düşünebilirdiniz.  

ABD’de Meksikalı iseniz potansiyel olarak aşağılanma ön yargısı taşırsınız. Bu nedenle olacak ki çiftliğin yürütülmesinden sorumlu Meksikalı çalışanlar yetiştirdikleri tropik meyveler hakkında sorduğum sorulara hep çok sınırlı yanıtlar vermeyi tercih ettiler. Muhabbet ortamına izin vermeyecekleri baştan belliydi. Bir başka örnek olarak de ABD’nin kuzey batısındaki Seattle Belingham yakınlarında dünyanın her yerine lale gönderen, geniş çiçekçilik çiftliklerin olduğu bölgede her yıl yapılan lale festivaline gitmiştim. Etkinlik, çevredeki turistik yerlere para kazandırmaya yönelik olsa da lale çiftliklerini ziyaret edip ürünleri tarlada görebiliyorsunuz. Uçsuz bucaksız çiftliklerde çoğu Zapatistalar gibi gözünü yüzünü kapatmış robot gibi çalışan kadın işçiler vardı. Muhtemelen onlar da Meksikalıydı. Değil ziyaretçilerle konuşmaları, ziyaretçilere bakmaları dahi yasaklamıştı sanki… Her saniyeleri gözetleniyor ve denetleniyordu.  

Bir başka örnek de Türkiye’den. 2015 yılında Eskişehir’de bir grup arkadaş şeker pancarı çiftliklerinde çalışan Kürt işçilerin kampını ziyaret etmiştik. Bulundukları bölgedeki sivrisinek yoğunluğu ve yaşam şartları gerçekten çok ağır durumdaydı. Çadırlarının çevresine yaptıkları küçük derli toplu sempatik sebze bahçeleri ve yemek ve yemek pişirmek için yaptıkları basit ocaklar ilgimi çekmişti. Ancak kadınların durumunu görünce ister istemez sınırlı süremi onlarla muhabbete ayırdım. Aynı aileden kadınlı erkekli 10-15 kişi küçücük bir çadırda kalıyorlardı. Kadınlardan ‘Ben üçüncü kumayım” diyen de vardı, “Altı yıldır geliyorum. Tarlada kullanılan böcek ve yabani ot öldürücüler nedeniyle bir dizi sağlık sorunlarım oluştu ama burada doktora gitmemiz bile mümkün değil. Sabahın beşinde tarlaya gidiyoruz ve akşam karanlığında dönüyoruz, paramızı zamanında alamıyoruz, erkeklerden daha çok çalışıyoruz ama daha düşük ücret alıyoruz” diyenler de… 

Kadınların doğurganlıkları nedeniyle tarım zehirlerinin zararlarını daha fazla vücutlarında taşıdığı bir gerçek. Bunun yanında TÜİK verilerine göre 2020 itibariyle mevsimlik kadın işçilerin günlükücreti 41 TL olurken, erkek işçi ücretleri 54 TL.

Ne yapılabilir?

Korona dönemi gibi yaşamsal ve hassas bir dönemde dahi gıdamızın %70’ini mevsimlik işçiler üretiyorsa, tüketiciler olarak olup bitenden biz de sorumluyuz. Elbette sağlık, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sendikalı olma ve sosyal haklarının tanınması için yerel yönetimlere ve merkezi hükümetlere görev düşüyor. Ancak Sakarya’da yaşanan ırkçılık durumu ne ilk ne de son olacak bu gidişle…

Peki biz hakim kültürün parçası olanlar içimizdeki gizli ırkçılıkla ve ön yargılarımızla yeterince yüzleşiyor muyuz? Ön yargılarımız yerine konuyu toplumsal olarak ele alıp, yeterince empati geliştirebiliyor muyuz? ‘Ben ırkçı değilim’ demekle iş bitmiyor. Hakim kültürün parçasıysanız rehavet içindesiniz demektir. Farkında olmadan dahi hatalar yapabilirsiniz. Başkasını kolayca ötekileştirmeniz öğretilmiştir size… Dolayısıyla genellemelerimize, şakalarımız ve dilimize (daha bir  dizi alanımıza) bir bakalım. Belki kendimizi zaman zaman yakalama ve düzeltme şansı verebiliriz. 

Tabii en güzel çözüm yöneticilerden milyonlarca insanın mevsimlere göre bir yerden ötekine akması yerine yerelde çözüm bulmalarını istemek. Örneğin, agroekoloji yöntemleriyle yerelde bir araya gelerek üretim kooperatifleri kurulabilir. Tüketiciler toplum destekli tarım modeliyle üreticiden direk alarak hem üreticisini tanıyacak hem de aracılar yerine üreticisini destekleyecektir. Böylece süpermarketlerden daha ucuza sağlıklı ürün temin edilme şansı da olabilir. 

Her gün biraz daha robotlara teslim edilen endüstriyel tarımda her ne kadar işsizlik artıracak olsa da bizim gibi ülkelerde canlı insan emeği robot emeğinden daha düşük kalabilir. Dolayısıyla konuya gıda özgürlüğü ve gıdanın demokratikleştirilmesi çerçevesinde görmeye çalışmalıyız. Gıda özgürlüğü; tohuma, toprağa nasıl müdahale edildiğine olduğu kadar tohumdan hasada gıdamızın hangi etik olmayan ilişkilerden geçtiğini de odak noktasına oturtur. Üretim ilişkileri dediğimiz ilişkiler yukarıda gıdada ırkçılık vb. konuları ele aldığımız gibi hayatı yeniden üretirken, neler dokuduğumuza bağlıdır.   

Gıda zincirinin halkaları adaletli olmalı

10 yıldan fazla gıda özgürlüğüne kafa yoran biri olarak gıda zincirinin her halkasında olan haksız ve adaletsizlikleri görüp çözümler üretmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mevsimlik tarım işçiler sorununa, gıda özgürlüğü başka bir deyişle gıda ağlarının demokratikleştirilmesi kapsamında bakmalıyız. Yediğimiz gıdada birçok canlının ahı olabilir. Kentlerde gıdanın üçte birinin çöpe gittiği dikkate alınırsa, kapitalist tarım politikalarının başkaları açken ‘gıda fiyatları düşmesin’ diye çöpe attığı gıdalar da o ahh…lar içindedir. 

Mazlumun yanında olmak etik bir duruş ve yurttaş olma sorumluluğumuz ise, hakim kültürün parçası olarak içimizdeki ve dışımızdaki gizli ve açık ırkçılığa bakışımız esas noktalardan birini oluşturur. Yollarımızı, köprülerimizi, evlerimizi yapan, gıdamızı yetiştirip masamıza ulaşmasını sağlayan Kürtler, Suriyeliler ya da başkalarına nasıl öteki diye bakabiliriz?

ABD’li Rachel Corrie’nin Filistin’de kepçe önüne çıkıp söylediği gibi, gerekirse ırkçılıkta ısrar edenlere ‘ben onlardan değilim’ diye ses çıkarmak etik bir insan sorumluluğu değil midir?
 
(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)
 
 

Kategori: Hafta Sonu