Köşe YazılarıYazarlar

Atık sularda niçin virüsün izini arıyoruz?

Covid-19 hastalığı da dahil olmak üzere tüm bulaşıcı hastalık salgınları sırasında insan sağlığını korumak için güvenli su, sanitasyon ve hijyenik koşulların sağlanması temel bir gereklilik.  Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre genel alanlarda, evlerde, okullarda, toplu alışveriş merkezlerinde ve sağlık tesislerinde bilimsel WASH (yeterli su, sanitasyon, hijyen) uygulamaları ve iyi atık yönetiminin sağlanması, Covid-19’a neden olan ve havada asılı virüs taşıyan damlacıkların solunum yoluyla alınmasıyla insandan insana bulaşan virüsün yayılmasını önlemeye yardımcı olacak.

Son yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz pandemi günlerinde WHO tarafından önerilen sık sık el yıkama, maske kullanımı, sosyal mesafenin korunması, başta tıbbi atıklar olmak üzere iyi ve hızlı atık yönetiminin önemli bir bölümü bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemeye dönük WASH uygulamalarına dayanıyor. Ancak şu anda üzerinde pek tartışmadığımız sorun; WASH uygulamalarının temelinde yer alan yeterli güvenilir su sağlama gerekliliğinin dünya üzerinde 2 milyarı aşkın insan için sağlanamaması. Büyük bir kısmı Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde yaşayan bu insanların büyük çoğunluğu bırakın sık sık ellerini yıkamayı evlerine 10-15 litre su taşıyabilmek için günde ortalama 20 kilometre yürümek zorunda.

İçme ve kullanma suyunu klorlama yeterli 

Tekrar yaşadığımız pandemi günlerine dönecek olursak salgının Avrupa ülkelerine sıçraması ile beraber özellikle içme ve kullanma suyu kaynakları ve atık sularla ilgili çeşitli araştırmalar başladı. Bu çalışmalarda Covid-19’a neden olan SARS-CoV-2 virüsünün izleri gerek ham suyun gerekse atık suyun içinde arandı, aranmaya da devam ediyor. Şu ana kadar içme ve kullanma suyu kaynaklarında herhangi ciddi virüs izine rastlanmadığı gibi bu kaynakların klorla 0.3mg/l serbest klor sağlanacak şekilde yeterli dezenfeksiyonu da virüsü ortadan kaldırıyor. Klorla dikkatli bir dezenfeksiyon koşulu yüzme havuzları için de geçerli. Bu nedenle bugünlerde özellikle bazı bölgelerinde içme ve kullanma suyu için yeterli dezenfeksiyon yapılmayan ülkemizde bu alt yapı eksikliklerinin hızla tamamlanarak insanlarımıza güvenilir su sağlanması önemli.

Atık sulara gelince; WHO’ya göre enfekte bir kişinin dışkısından Covid-19 virüsünün başka bir insana bulaşma riski çok düşük gibi… Atık sular üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar virüsün, ishal veya bağırsak enfeksiyonu belirtilerinden bağımsız olarak dışkıyla atılabileceğini gösteriyor.  Şu ana kadar yapılan bilimsel çalışmalar Covid-19 hastası olduğu doğrulanmış kişilerin yaklaşık % 2-27’sinde hastalık tablosuna ishalin de eşlik ettiğini gösteriyor. Üstelik bu hastalar iyileştikten sonra da dışkılarında hastalığın viral RNA fragmanları tespit edilmiş. Ancak bugüne kadar SARS-CoV-2 virüsünün fekal-oral yolla bulaştığına dair bilimsel bir kanıt ortaya konamadı. Şimdilik atık sulardan SARS-CoV-2 virüsünün insanlara bulaşabilmesi için tek yol atık su arıtım tesislerinde havalandırma aşamasında damlacıkların sıçraması gibi duruyor. Bu da sadece bu tesislerde çalışanlar için bir risk oluşturuyor. Gerekli koruyucu ekipmanın (maske, özel giysi, siperlik vs.) kullanılması ile ortadan kaldırılabilecek bir durum. WHO ayrıca pandemi boyunca haftada iki defadan az olmamak üzere tuvaletlerin %10’luk çamaşır suyu ile dezenfekte edilmesini öneriyor.

Park, bahçe ve tarla sulamasında kullanılıyor

Peki, SARS-CoV-2 virüsünün fekal-oral yolla bulaştığına dair bilimsel bir kanıt yoksa o zaman neden atık sularda SARS-CoV-2 virüsünün izini sürüyoruz? Bunun iki temel nedeni var. Birinci neden birçok ülke de arıtılmış atık sular parkların, bahçelerin ve tarlaların sulanmasında, yolların yıkanmasında kullanılıyor. Biyolojik arıtma sistemi çıkış suyunda SARS-CoV-2 virüsüne bugüne kadar rastlanmadı. Arıtılmamış atık sularda ise virüs 20ºC de iki gün varlığını koruduğu görülmüş. Bu nedenle arıtılmamış atık sular hiçbir şekilde sulama suyu olarak kullanılmamalı.

Arıtılmış atık suların ise kullanımından önce sadece SARS-CoV-2 açısından değil, tüm mikrobiyolojik ajanlardan temiz olduğuna emin olunmalı. Üstelik buna rağmen sulama yapılırken küçük damlacıkların havaya karışabileceği düşünülerek yağmurlama sisteminden de kaçınılmalı. İkinci neden ise bir kentin atık suyunun COVID-19 salgını geleceğini belirlemek için kullanılabileceği gerçeği. Kanalizasyon epidemiyolojisi veya atık su bazlı epidemiyoloji (WBE) olarak isimlendirilen bu yaklaşım bugüne kadar hepatit A, poliovirüs ve norovirüs gibi virüs salgınlarının erken uyarılarını izlemek ve salgın öncesi hazırlık açısından zaman sağlamak için başarıyla kullanıldı.  The Science Total Environment dergisinin Mayıs 2020 tarihli sayısında yayınlanan ‘Early SARS-CoV-2 Outbreak Detection by Sewage-Based Epidemiology’ başlıklı makaleye göre arıtılmamış atık sularda Covid-19’un saptanması, dünyadaki Covid-19 hastalarının doğrulanması için kullanılan nükleik asit bazlı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) metotu ile gerçekleştiriliyor. Arıtılmamış atık sulardaki biyolojik ve kimyasal maddelerin konsantrasyonu o atık su toplama sistemine bağlı bölgede ikamet edenlerin durumu ve davranışları hakkında önemli nitel ve nicel bilgiler verebiliyor

Kanalizasyon suyunda tespit edilebilir

Bu bilgiler kullanılan ilaçlardan, çeşitli kimyasallardan; bulaşıcı hastalık ajanlarına kadar uzanabilir. Covid 19 hastalığının üçüncü gününden itibaren feçes ve idrarla atılmaya başlanan virüs kısa bir süre içinde kanalizasyon suyunda tespit edilebiliyor. Son aylarda yapılan araştırmalara göre, bir kentte herhangi bir vaka bildirilmeden önce o kentin atık sularından alınan örneklerde SARS-CoV-2 RNA tespit edildi. Bu çok önemli; çünkü bu virüsü atık sulardan izlemenin mümkün olabileceğini düşündürüyor. Bunu doğrulayan bir çalışma; 5 Mart – 7 Nisan 2020 tarihleri arasında Paris‘te yapılmış. Toplanan atık su örneklerinde yapılan çalışmada, SARS-CoV-2 genom birimlerindeki artıştan kısa bir süre sonra hem bölgesel hem de ulusal düzeyde kaydedilen ölümcül vaka sayısındaki artış izlendi.

Sonuç olarak atık sulardaki SARS-CoV-2 genom birimlerindeki artışın izlenmesi oldukça kolay bir yöntemdir ve çok sayıda insanın teste tabii tutulmadan salgının o bölge için önceden tahmin edilmesini sağlayabilir. Şu anda çok sayıda araştırma grubu gelecekte yaşanacak koranavirüs salgınlarını önceden öğrenmek için kanalizasyon suları üzerinde çalışıyor.

Ülkemizde de pilot uygulama olarak İstanbul, Ankara ve Samsun’da gerek ham atık suda, atık çamurunda ve gerekse arıtılmış atık suda PCR yöntemi ile SARS-CoV-2 virüsünün izleri aranıyor. Bu önemli çalışmanın şimdilik sonuçlarını bilmiyoruz. Ama sonuçlar halk sağlığı açısından çok önemli. Yeni SARS-CoV-2 ataklarıyla karşılaşıp karşılaşmayacağımıza; gerekse arıtılmış atık suyun sulama suyu başta olmak kullanıp kullanamayacağımıza bu çalışmanın sonuçlarına bakarak karar verebiliriz…

Yaşadığımız pandemi günleri bize kentlerimizde güçlü alt yapının; suyun ve sanitasyonun önemini hatırlattı bize… Sadece o mu? Gelecekte kent yaşamını tekrar en baştan düşünmemiz; karşılaşmamız olası yeni pandemiler için sağlıklı havalandırmaya uygun binalar; fiziki mesafeye uygun kentler planlamamız gerektiğini de gösterdi.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki tanıklık: Gezi ve Yassıada

Bu haftaki yazımda iki konuya değineceğim: Gezi‘nin 7 yılında 28 Mayıs sabahı olanlar. İkincisi 27 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından açılışı yapılan “Demokrasi ve Özgürlükler Adası”.  Aslında bir de değinmem gereken 29 Mayıs Fetih törenleri de vardı.  Ama onu defalarca yazdım. Bu sefer önceliği Gezi ve Yassıada’ya veriyorum. 

28 Mayıs’ta Gezi’de ne oldu?

Burada sözünü edeceğim ilk günle ilgili bir detay. 28 Mayıs’tan önce de yapılmak istenen projeye karşı Gezi’de bir çok gösteri yapılmıştı. 28 Mayıs sabahı da bunlardan biri gibi ağaçların sökülmesine karşı küçük çaplı bir gösteri gibi başlamıştı. Ancak sonrasında muazzam bir olaya dönüştü. Bu yazı bu dönüşümün nasıl olduğunu tartışmayı deniyor.

28 Mayıs sabahı, gece gerçekleştirilmeye çalışılan ağaçları sökme operasyonunun başarısız olmasından sonra, Çevik Kuvvet adı verilen emniyet güçleri ağaçları sökmek için çalışan kepçe adı verilen iş makinesi ile ağaçların kesilmesine karşı direnen 40 kişilik bir topluluk arasına yerleştirilmişti. 

Kalkan taşıyan ve tam teçhizatlı bu emniyet güçlerinin arkasında gene düzenli dizilişleri ile dikkat çeken yaklaşık bir o kadar da sivil bir topluluk bulunuyordu. Bu topluluğun orada neden bulunduğu zannedersem daha sonra pek sorgulanmadı. Bu sivillerin orada bulunuşu ile orada gerçekleştirilmek istenen çatışma ve polis şiddeti arasında bir ilişki olduğunu tahmin ediyorum

Kalkanlıların içinde yer alan iki emniyet görevlisi de topluluğu gazlıyordu. Bunların arkasında sivil giyimli, bej pardösülü bir kişi de gaz sıkma talimatı veriyordu. Aynı zamanda o dizili duran sivilleri bize karşı kışkırtmak için “haydi, haydi” diyordu. Ancak ne göstericilerin bir şiddet kullanma eğilimi görülüyordu, ne de o topluluğun. Şaşkın bir şekilde göstericilere bakıyorlardı. Bu sırada yanımdaki yaşlı bir kadının gaz sıkan polise “neden bunu yapıyorsun, evladım” dediğini duydum. Çünkü gaz sıkmak için bir neden yoktu, “Kırmızılı Kadın” fotoğrafının da gösterdiği gibi. 

Burada kişisel bir gözlemimi anlatmak istiyorum. Bu gözlemle birlikte zannedersem mesele daha iyi anlaşılır olacak: Yanımdaki kadını örnek alarak arkada bir oraya bir buraya gidip emirler yağdıran, gaz sıktıran kişiyi gözüme kestirdim. Ona seslenmeye başladım: “Neden bunu yapıyorsun? Gel buraya konuşalım…” Benim her bağırışımda bu kişi duymamazlıktan geliyor, başını çeviriyordu. Ama bal gibi duyuyordu. Beklendiği gibi olmadı, kavga çıkmadı. Polis barikatının içinden Sırrı Süreyya Önder de fırlayıp kepçenin üstüne oturunca, durum iyice bu kişinin kontrolünden çıktı. O zaman belki de artık yapacak bir şey kalmadığını düşünerek olsa gerek, bir anda yanımda bitti ve aynen şunları söyledi: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Şöyle bir baktım, acaba tanıyor muyum bir yerlerden diye. “Bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla siz kışkırtıyorsunuz insanları” dedim. “Ben emniyet müdür yardımcısıyım. Biz bu sizin çevre dediğiniz işlerden anlamıyoruz değil mi” diyerek o zaman pek anlam veremediğim bir dokundurma yaptı.

Benim bu olaydaki gözlemim daha sonra başka iki konuyla ilişkili olarak anlam kazandı. Birincisi gaz sıkan polis mahkemedeki ifadesinde niye gaz sıktığını şöyle gerekçelendiriyordu: “Amirim emir verdiği için.” Bu doğru, ben de buna şahidim. Ancak ikinci bir şey daha söylüyordu: “Taşlı sopalı kavga çıktı, bu nedenle gaz sıkmak zorunda kaldım.”  Bu ikinci gerekçesi yanlış, öyle bir durum hiç olmadı. Polisin ifadesi yanlış deyip geçebilirdim.  Ancak aylar sonra İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor açıklanınca, orada da “taşlı sopalı kavga çıktığı için gaz sıkıldığı” cümlesini gördüm. Bu belgeleri ve gördüklerimi değerlendirince aklıma şu geldi: Arkaya yerleştirilen o siviller, ki kimdiler bilmiyorum ama pek kavga edecek insanlara benzemiyorlardı -muhtemelen müteahhidin ya da taşeronun çalışanları olabilir- bu belgede yer aldığı gibi “taşlı sopalı kavga çıksın” diye oraya yerleştirilmişlerdi. Ancak başlarındaki kişinin bütün çabalarına rağmen saldırmadılar ve senaryo gerçekleşmedi. Çünkü ortada şiddet yoktu. Buna karşılık polisin uyguladığı şiddet görüntüleri hemen yayıldı ve binlerce insan Gezi’ye geldi.

Kurgulanan senaryoya göre kavga çıkacak, polis de gaz sıkarak parkı boşaltmak zorunda kalacaktı. Bunun için hazırlık yapılmasına rağmen senaryo uygulanamadı. Ne göstericilerin, ne de oraya yığılan kişilerin şiddet kullanmakla uzaktan yakından ilgileri yoktu. Bu nedenle emniyet güçlerinin uyguladığı şiddet açığa çıktı. Bu haksızlık da büyük bir ihtimalle Gezi’deki ağaçları sahiplensin, sahiplenmesin çok daha geniş bir kitlenin duyarlı hale gelmesine yol açtı.

Nitekim Gezi bildiğimiz direniş, polisle çatışma gibi bir havada hiç olmadı.     

 Yassıada gerçekten demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi

27 Mayıs’ta “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” ismi verilen Yassıada‘nın açılışı yapıldı.

Bu proje ile Gezi arasında bir parça benzerlik var. Biz Gezi’de ağaçlardan söz ederken, iktidar hiç şüphesiz ki başka bir meselenin peşindeydi. Emniyet müdürünün sözleri de bununla ilgili.

Onunla ilgili de benzer bir gözlemim var.

Yassıada’yı korumak için yapılan bir eylemde mahkeme salonu olarak kullanılan spor salonunda toplanmıştık. İlk konuşmayı tanınmış bir müzeolog profesör yaptı. “Bu işi en iyi bilen kişi” diye Adalar Belediye Başkanı tarafından takdim edilen bu müze uzmanı profesör “ne hafıza mekanı, ne müzesi? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Binaların da hiç bir değeri yok, hepsi yıkılabilir” buyurdu. Hayretler içinde kaldım.

Ben de konuşmamda bu yaklaşımı protesto etmek için “bu müzeyi hangi mimar tasarlamışsa, ne müthiş bir şey yapmış, her şeyi açık uçlu bırakmış. Menderes ve arkadaşlarının düzmece bir mahkeme ile ölüme mahkum edildiği bu salona bir fotoğraf, yerleştirme bile koymamış. Ayakta beklediği komutanın odasına da ne bir fotoğraf  ne de bir yazı. İşkence gördüğü oda hala duruyor ama en ufak bir bilgi yok. Hiç bir şey koymamış, bir işaret bile. Oysa benim dedem de dahil milyonlarca insan için bu mekanın bir travmatik geçmişi var. Milyonlarca insanın bu yer hakkında geçmişten gelen ya da aktarılan bir bilgisi var. Burada hiç bir şeyin yazılmamış, işaretlenmemiş olması muazzam bir müzecilik mimarisi. Düşünceyi kışkırtmak, hayali özgürleştirmek için seçilen yöntem olağanüstü” demiştim. Çünkü bu cahilliğe, bu yukarıdan bakışa zannedersem ancak mizahla cevap verilebilir.

Yaptığım konuşmanın insanları etkilediğini gözlerinden anladım. Gülümseyenler çoğunluktaydı. Mesaj anlaşılmıştı. Ancak sanki benim konuşmamın etkisinden rahatsız olmuş gibi, mikrofonu aldı, “Burası bir hafıza mekanı değil, doğa müzesidir. Tarihi çarpıtmayalım, Menderes burada asılmadı” gibi özetleyebileceğim bir konuşma yaptı güya “solcu” olan Belediye Başkanı.

Benim görüşüme göre Gezi’ye yaklaşıldığı gibi olsaydı, Yassıada gerçekten bir demokrasi ve özgürlükler adası olabilirdi. Bu büyük fırsat kaçırıldı. Öyle yapılmak şöyle dursun, dışlayıcı  bir şekilde Yassıada’nın yalnızca doğa ve arkeoloji değerleri öne çıkarıldı, düzenlenen toplantılarda. Hafızadan söz etmek iktidara destek vermek gibi yorumlandı. Dolayısıyla Yassıada’daki berbat projenin tek sorumlusu ne yazık ki iktidar değil. Keşke bu kadar basit olsaydı. Yassıada bir doğal alandır dediğimizde “iktidarın ha öyle mi, o zaman ben de bu meseleyi sorun etmekten ve projeden vazgeçiyorum” demesini mi bekliyorduk?

Bu yüzden kimse bir hafıza mekanının projesini bir inşaat şirketinin, gümrük mağazaları işleten bir imtiyaz sahibi tekelin yönetemeyeceğini söylemedi. Eğer Gezi’deki gibi diyalog kuran, kapsayıcı bir yaklaşım olsaydı, önce bu hafıza yalnızca bir siyasal grubun temsiline dönüşmezdi. En başta AKP içindeki vicdan sahibi insanlar bu hafıza mekanın korunmasına sahip çıkarlardı.

Bu arada ne benzerlik ama… Akşam gazetesinden Mustafa Kartoğlu “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” diyor. Müze uzmanı profesörle aynı şekilde bakıyor. Hafıza ona göre üretilmesi gereken bir kurgu… Cahit Özkan, AKP Grup Başkanı “emperyalistler, dış güçler”den söz ediyor. Sanki yerli ve milli güçler hiç darbe yapmamışlar, ne yaptılarsa hep başkaları yapmış.

Böylece rejimin karakterini belirleyen devlet iktidarı içindeki çatışmalar perdeleniyor. Tam günün anlamına uygun bir yorum. Ayrıca tarih turizminden söz ediyor, akın akın turistler gelecekmiş. Burada Türkiye’nin çektiği acılar yabancılara gösterilecekmiş, bir kez daha anlamaları için. Bu nasıl bir mağdur söylemi?

Nihayet Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada sanki sorumluluğunu ortadan kaldırıyormuş gibi darbenin önderlerinden Alpaslan Türkeş‘i “idamlara karşıydı” diyerek göklere çıkarıyor, İsmet İnönü ve “dış güç”lerin de idamlara karşı çaba gösterdiklerini unutarak. Hafızanın iktidarla ilişkisi böyle bir şey. Duruma göre yeniden üretilebiliyor.   

Günümüzde de aynısını yapmaya çalışanlar varmış, 1960 darbesi gibi… Türkiye’de hafıza böyle bir şey, yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli. Ama bir hafıza mekanının yarattığı etki kapasitesi inşaattan değil, sınırsız bir şekilde deneyimlenen düşüncelerden, demokratik zihinsel üretimden kaynaklanır. Bu yüzden bu olay dünyada ders kitaplarına konu olacağa benziyor…

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor -2

Geçen hafta FAO’nun son verileri ışığında dünya ormanlarının genel durumunu ve coğrafi bölgelere göre dağılım ve değişimini gözden geçirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Doğal ormanlar-ağaçlandırma ormanları

Toplam orman alanının %93’ü doğal yöntemlerle gençleştirilen ormanlardan oluşmaktadır. Ne var ki bu tür ormanlar 1990-2020 döneminde, hızı düşüyor olsa da azalmaktadır. Buna karşılık toplam orman alanının %7’sini oluşturan ağaçlandırma ormanları ile ağaçlandırılmış ormanlar[1] artmaktadır. Bu durum, geçen yazıda da belirttiğim gibi ekolojik işlevleri yüksek doğal ormanların azalmasını ekolojik işlevleri düşük ağaçlandırma ormanları ile dengelemeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Korunan orman alanları

Dünya genelinde 726 milyon ha orman değişik statülerdeki korunan alanların sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu miktar toplam orman alanının %18’ine karşılık geliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, korunan alanların koruyuculuk işlevi korunan alan statüsüne göre ve ülkeden ülkeye değişmekte. Örneğin, ülkemizde sayıları son yıllarda hızla artan tabiat parklarının koruyuculuk işlevi olmadığı gibi, bu alanların diğer orman alanlarına kıyasla daha fazla zarar görmelerine yol açan geniş çaplı kullanımlara fırsat tanındığını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Korunan orman alanlarının miktarı 1990-2020 döneminde 191 milyon ha artmış durumda. Orman alanlarının oransal olarak en çok koruma altında olduğu kıta %31 ile Güney Amerika. En düşük olduğu kıta ise insan uygarlığının, endüstri devriminin ve ekonomik büyüme anlayışının merkezi olan Avrupa. Avrupa’da toplam orman alanının yalnızca %6’sı koruma altında, zira ormanlar Avrupa’da o kadar çok tahrip edilmiş durumda ki, koruma altında tutulmaya değer niteliklere sahip orman alanı diğer kıtalardan çok daha az. Var olan ormanların büyük bir bölümü yoğun şekilde işletilen ve doğallığını kaybetmiş ya da sonradan ağaçlandırmayla oluşturulmuş ormanlar.

Karbon depolama

Doğal ormanların azalmasına paralel olarak ormanların karbon depolama kapasitesi de azalıyor. 1990 yılında dünyadaki bütün ormanların yıllık karbon depolama kapasitesi 668 gt iken 2020 yılında bu miktar 662 gt’ye düşmüştür. Ortalama bir hektar orman alanının karbon depolama kapasitesi ise 163 tondan 159 tona gerilemiştir. Diğer yandan ormanların karbon depolama kapasitesinin en büyük kısmı, sanıldığının aksine bitkilerle değil, orman toprağındaki organik maddelerle ilgilidir. Aşağıdaki şekilde ormanların hangi unsurlarıyla ne oranda karbon depolayabildiği gösterilmektedir.

Diğer konular

• Yaklaşık 1 milyar 110 milyon ha orman primer orman niteliğinde. Yani yerel türlerden oluşuyor, gözle görülür bir insan etkisi yok ve ekolojik süreçler önemli ölçüde zarar görmemiş durumda. Primer ormanların %61’i ise yalnızca üç ülkede: Rusya, Brezilya ve Kanada.
• Yaklaşık 2 milyar ha ormanın uzun dönemli yönetim planları var. Yönetim planı bulunan orman alanlarının oranı Avrupa’da çok yüksek. Buna karşılık bu oran Afrika’da %25’ten Güney Amerika’da ise %20’den daha az. Bu, yönetim planı olmayan ormanların devamlılığının garanti altında olmadığı anlamına geliyor.
• 2015 yılı rakamlarıyla 98 milyon ha orman alanı orman yangınlarından etkilendi. Bu toplam orman alanının %4’üne karşılık geliyor. Daha da vahimi yangınlardan etkilenen ormanların üçte ikisi Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde.
• Yine 2015 yılında böcek ve hastalıklar ile aşırı hava olaylarından zarar gören orman alanı miktarı ise 40 milyon ha civarında.
• Ormanların %73’ü kamu mülkiyetinde. Kamu mülkiyetinin en yüksek olduğu kıtalar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika. Güney Amerika, Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da ise nispeten daha fazla özel orman bulunuyor. Kamu orman mülkiyeti oranının en düşük olduğu Okyanusya’da bile kamu mülkiyetinin oranı %50’nin üstünde.
• Ormanlardaki dikili ağaç serveti de azalıyor. 1990 yılında 560 milyar m3 olan dikili ağaç serveti 2020’de 557 milyar m3’e düştü. Ancak orman alanlarındaki azalmayı hesaba kattığımızda bir hektar orman alanındaki dikili ağaç servetinin 132 m3’ten 137 m3’e çıktığını görüyoruz.
• 1 milyar 150 milyon hektar orman alanı, yani toplam orman alanının %30’u birincil olarak odun üretimi amacı ile yönetiliyor. Buna yaklaşık 750 milyon ha civarındaki çok amaçlı yönetilen ormanları da katarsak odun üretimi yapılan orman alanı miktarı 2 milyar hektara yaklaşıyor.
• 424 milyon ha orman alanı öncelikli olarak biyolojik çeşitliliği koruma amacına ayrılmış durumda. Bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra bu amaca tahsis edildi.
• Öncelikli yönetim amacı toprak ve su koruma olan orman alanlarının toplam miktarı 339 milyon ha ve bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra ayrıldı.
• 188 milyon ha orman alanı ise öncelikli olarak rekreasyon, turizm, eğitim ve kültürel alanların korunması gibi sosyal hizmetlere tahsis edilmiş durumda. 2010 yılından itibaren bu amaca tahsis edilen orman alanı miktarı her yıl ortalama 186 bin ha artıyor.

Bu yazıyı geçen haftaki yazıyla birleştirip özetlemek gerekirse; dünya ormanları hem miktar olarak hem de kalite olarak azalıyor. Ormanlar gittikçe daha az karbon depoluyor, ormanların ekolojik işlevleri geriliyor. Yangınlar, hastalıklar ve aşırı hava olayları ormanlara daha çok zarar veriyor. Bu gidişi doğal ormanları korumadan tersine çevirmek mümkün değil.

Ağaçlandırmayla oluşturulan orman alanları kuşkusuz çok önemli ama bu alanlar doğal ormanların işlevlerini karşılayamıyor. Çok mu geç? Hayır, henüz değil. Umut var mı? Evet, elbette. Ama salt umut etmekle hiçbir yere varılmıyor. Ormanı savunan seslerin gerçekleri çok daha yüksek sesle, aklın ve bilimin ışığında ve elbette demokratik yol ve yöntemlerle haykırması gerekiyor. Çünkü bazıları ormanın sesine kulaklarını tıkamayı marifet saymaya devam ediyor.

*

[1] Ağaçlandırma ormanları yoğun olarak işletilmektedir. Diğer ağaçlandırılmış ormanlar, yoğun işletmecilik yapılmadığı için doğal ormanlara daha yakın bir yapı sergilemektedir.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ergene sizi çağırıyor!

Trakya Havzası’nı sulayan Ergene Nehri beni en çok yıllar önce izlediğim Gündöndü Belgeseli’yle yüreğimden  yakaladı. Önceden Çernobil bulutlarının getirdiği yağmurun havzadaki çeltik tarlalarında yol açtığı radyoaktif kirliliğin detaylarını merak ederken, bu belgesel siyasi iktidarların umursamazlığının ve ihmalkarlığının Çernobil kadar ölümcül sonuçları olduğunu gösteren net bir örnek olarak belleğimde yer etti. Kendime “Peki ben Ergene için ne yapabilirim?” diye  sorduğumda ise bu yazının sözünü vermiş olduğum üzere şu anda bu satırları okuyorsunuz…
 
Zira bugünlerde Ergene’nin sesini duyurmak gibi bir şansı var: Gündöndü Belgeseli bu yazının sonunda vereceğim linklerden izlenebilecek şekilde erişime açık, hatta önümüzdeki günlerde belgeselin yapımcısı ve yönetmeni olan Nejla Demirci ile bir söyleşi de planlanıyor. Demirci  aynı zamanda Yüzleşme, Kanun Hükmü ve yapım aşamasındaki Güneş belgesel filmlerinin de yapımcısı ve yönetmeni.
 
Gündöndü’nün ilk gösterimi 2012 yılında Fransa’nın Marsilya kentinde dünyanın birçok ülkesinin ekoloji mücadelesi veren gruplarından, üniversitelerden, çiftçi hareketlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Alternatif Su Forumu’nda yapıldı. 2 Aralık 2012 Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde Çevre Filmleri Festivali 2012 “En İyi Belgesel Ödülü” ve 24 Mart 2013 Ankara Film Festivali “Jüri Özel Ödülü”ne layık görülen belgeselin bugüne kadar 80 civarında özel gösterimi oldu. Demirci’nin “Ergene’ye sahip çıkmak herkesin kendi yaşamına sahip çıkmasıdır” vurgusuyla ürettiği belgesel bir dramı gözler önüne seriyor. Istranca Dağları’ndan tertemiz doğduktan 7 kilometre sonra evsel ve sanayi atıkların hücumuna uğrayan Ergene, maruz kaldığı şiddeti on yıllardır istemsizce etrafına yayıyor, yaşamları söndürüyor… Bu feryadı duymaya hazır mısınız? 
 

Ben büyünce burada yaşamayacağım, Çorlu’da da yaşamayacağım. Derenin kokusu Çorlu’ya da geliyor…

Fazla detaya girmeden ön bilgi vermek adına ilk söylenmesi gereken sanırım Ergene’nin Türkiye’de sınırları belirlenmiş 23 havzadan biri olduğudur. Zira Ergene 35-40 yıl öncesine kadar geçtiği topraklara can veren bir nehirken plansız sanayileşme, öngörüsüzlük ve ihmalkarlık  nedeniyle Türkiye’nin en kirli nehirlerinden biri haline gelmiş bulunuyor. Bırakın sağlıklı yaşamayı küçük bir çocuğun bile tahammül sınırlarını zorlayan koku nehre boşaltılan atıkların eseri! Öyle ki atıklarla suyun debisi altı  katına çıkarken Saray, Çerkezköy, Çorlu, Muratlı, Lüleburgaz, Babaeski, Pehlivanköy, Hayrabolu, Uzunköprü ve Meriç’ten geçerek İpsala’da Meriç Nehri ile birleşen 285 kilometre uzunluğundaki nehirdeki kirliliğin izi Ege Denizi’nden devam edilerek Adriyatik Denizi’ne kadar sürülebiliyor.  

Ergene deşarj

Türkiye’de 90’lı yıllar itibariyle yoğun uygulanan neoliberal politikalar, altyapısız ve düzensiz sanayileşmenin önünü açarken doğduğu yerde içilebilen 1. kalite suyun Çerkezköy’den sonra döküldüğü Meriç’e kadar uzandığı hat boyunca 4. kalite ve neredeyse simsiyah olarak devam etmesinin temel nedeni. Ne var ki bugüne dek bu durumu değiştirecek somut bir adım atılmadığı gibi bölgeye yeni sanayi tesislerinin gelmesiyle sorunlar derinleşmiş durumda. Nitekim belgeselde nehir boyunca kurulu bulunan köylülerle yapılmış olan mülakatlar bölge sakinlerinin acı, endişe ve umutsuzluklarını net bir biçimde ortaya koyuyor.  

Nehirdeki kirliliğin temel müsebbibi olan sanayi tesisleri Tekirdağ civarında konuşlanmış bulunuyor. Buna göre Çerkezköy, Çorlu, Muratlı ve Lüleburgaz çevresinde gelişmiş sanayi ve kirleticilik sırasına göre birinciliği tekstil sektörü alırken onu gıda, kimya, deri ve maden sektörleri izliyor.  Yapılan bilimsel araştırmalarla içinde ağır metal, kurşun, kadmiyum, nikel, bakır, çinko gibi maddeler tespit edilen nehir denize dökülene dek aldığı yol boyunca ekolojik kirlilik ve dolayısıyla hastalık saçıyor. Nehir boyunca yerleşik köylüler kirli suyla tarım yapmak zorunda kalırken nehrin denizle buluştuğu Enez’de balıkçılar denizdeki kirliliğin balığı bitirdiğini anlatıyor.

Belgeselden yola çıkarak yaptığım genel bir araştırma önüme Marmara Belediyeler Birliği Raporu’nu getirdi. Buna göre, havzaya günlük yaklaşık olarak 700 bin metreküp atık su deşarj ediliyor; bunun %34’ünü evsel atık su, %66’sını ise endüstriyel atık su oluşturuyor. Dolayısıyla Ergene Havzası bu haliyle bile Türkiye çapındaki çeltik üretiminin %50’sini, ayçiçeği üretiminin %70’ini , buğday üretiminin de %10’unu karşılayan Trakya Bölgesi içinde önemli yer tutarken Ergene temiz akabilseydi neler olurdu hayal etmek serbest! [1]

Trakya ErgeneArıtma girişimleri bile işlevsiz…

Ergene Nehri’nin temiz tutulması için başlatılan çalışmalar yok değil; ne var ki bir sonuç alınamıyor. Örneğin 25 Şubat 2017 tarihinde gerçekleştirilen Marmara Belediyeler Birliği Encümen Toplantısında Ergene Havzası Koruma Eylem Planı masaya yatırılarak yeni yapılan sekiz adet Islah Organize Sanayi Bölgesi devreye alınmışsa da süreç üzerinde olumlu etkisi hala yok. Nitekim Ergene Nehri’nin halk sağlığını tehdit etmesi münasebetiyle arıtma tesislerinin işlevsizlik sorununa çözüm bulunması gerektiğinin altını çizen Türkiye Barolar Birliği’nin açıklamasına göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 2019 Nisan ayı içerisinde bitirilebileceği öngörülen projenin 2021’de tamamlanması bile uzak ihtimal. [2]

Kuşkusuz Türkiye genelinde aşina olduğumuz siyasi kültür gereği Ergene’nin kirletilmesinin yıllardır önüne geçilemeyişinin arkasında sermaye gruplarının siyasi temsilleriyle ilişkisi var. Çok uzağa gitmeden bu baskının gücünü 2011 – 2016 yılları arasında Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ve Antalya’da yapılan araştırmadan elde edilen fakat kamuoyuna açıklanmayan sonuçları kamuoyu ile paylaşan Bülent Şık’a dava açılarak hapis istemiyle yargılanmasında da görüyoruz. Nitekim Şık, Ergene Havzası’nda hangi noktada kurşun karıştığına kadar tespit edildiğini ve bu nedenle projenin bu kadar gizlenmeye çalışıldığını, açıklamasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini belirtmişti. 

Kırmızı Ergene

Tüm bunlara ek olarak benim aklıma takılan önemli bir husus ise Trakya Bölgesi’nde bu kirliliğe hasıl olan üç önemli şehirde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçmeninin etkin olması. Nitekim ’90’lardan bugüne “CHP’nin kalesi” olarak bilinen Trakya’da Edirne ve Tekirdağ belediye başkanları CHP’den olurken Kırklareli’nde de önce CHP’den sonra bağımsız aday kategorisinden yerel seçimi almış bir başkan görevde. Bu durum ister istemez sanayi bölgelerinin yönetiminde yerel yönetimlerin payı ve etkisi yok mu ya da on yıllardır  göz yumulan bu sorunun müsebbibinin diğer illerde siyasi iktidar olduğunu gördüğümüz gibi Trakya için de ana muhalefet partisi mi sorularını akıllara getiriyor. 

Gündöndü Belgeseli’nin gösterimi ve bir söyleşi 

Özetle Türkiye genelinde uzmanların da altını çizdiği gibi kaynağından tertemiz çıkmasına rağmen temiz kalabilen nehir neredeyse kalmamışken Gündöndü Belgeseli bir yaşam kaynağı olan suyun zehre dönüşmesinin boyutlarını, diğer bir deyişle tüm nehirlerle canlı cansız çevresinin dramını gözler önüne seren  çarpıcı bir yapım. Belgesel 1001 Film Festivali kapsamında ve sonrasında da açık olarak şu fragman ve linkten  izlenebileceği gibi, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün bir ertesi günü yani, 6 Haziran Pazartesi saat 21:00’da Belgesel Sinemacılar Birliği’nin Youtube kanalında da Nejla Demirci ile belgesel üzerine bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Yazının başında söylediğim gibi, Ergene’nin bir şansı var! Çünkü gidişatın değiştirilmesi durumdan rahatsız olmakla mümkündür. İzleyip rahatsız olmanız temennisiyle…

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

*

[1] Ergene Havzası, Koruma Eylem Planı Durum Değerlendirme Raporu, Aralık 2018, İstanbul

[2] Türkiye Barolar Birliği(TBB), Ergene Derin Deniz Deşarjı Projesi ve Marmara Denizi Ortak İnceleme Raporu, 2015

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döneminin en büyük şehrini beslemek: Konstantinopolis modeli

Çiftçiden tüccara, halden komisyoncuya, sevkiyatçıdan yine hale, oradan da markete ve tüketiciye uzanan günümüz tedarik zincirinin maliyetleri nasıl yükselttiği, küçük ve orta ölçekli çiftçiyi nasıl bir çıkmaza soktuğu hepimizin malumu. Üreticiyi aracıya bağımlı hale getiren, zinciri uzattıkça aradaki aracıların kâr etmesi için maliyetleri yükselten ve üreticiyi mutsuz eden bu sistemin değişmesi gerektiği konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum.

Abdullah Aysu, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıkan Kooperatifler: Yemek Yemek Politik Bir İştir kitabının giriş bölümünde, yemek kültürümüz “değiştirilmeden önce” sebze-meyvelerin mevsiminde üretip tüketildiğini, üretici ile tüketicinin arasındaki mesafenin çok uğraklı olmadığını, ürünlerin genel olarak üretildikleri havzada satıldığını vurguluyor. Kitabı okuduktan sonra biraz eskilere gitmek, yaşadığım şehirdeki gıda tedarik zincirinin geçmişine bakmak istedim. Aradığım bilgileri Jonathan Harris’in Alfa Yayınları’ndan çıkan Konstantinopolis: Bizans’ın Başkenti kitabında buldum. Londra Üniversitesi, Royal Holloway Koleji Bizans tarihi profesörü Harris’in 86 yaşındayken, kariyerinin tüm birikimiyle kaleme aldığı 422 sayfalık bu kapsamlı eser, Bizans’ın kuruluşundan çöküşüne başkent Konstantinopolis’teki yaşamı detaylı bir şekilde inceliyor.

Harris’e göre Bizans efsanesinin büyük kısmını dillere destan zenginliği oluşturuyor ve ona göre şaşırtıcı olan şey Konstantinopolis’in zaman içinde giderek zenginleşmesi değil, dönemin en büyük Hıristiyan şehrinin bu nüfus yoğunluğuna rağmen ayakta kalabilmesi. “Bizans başkenti için gerçek tehlike işgal tehdidi değil, açlığa mahkûm edilerek dize getirilebilir olmasıydı” diyor Harris. Dolayısıyla, gıdaya bu denli önem atfedilen bir şehirde, en temel besin olan ekmeği üreten fırıncıların tüm kamu hizmetinden muaf olduğunu, bir fırıncının kirasını yükseltmeye kalkan kişinin ise ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldığını söylesem kimse şaşırmaz sanırım.

“Şehrin ihtiyaçları her türlü mülahazanın üstündeydi” diyor yazar. Konstantinopolis ancak bu şekilde ihtiyaç duyduğu yiyeceğe ulaşabiliyordu. Binden fazla kayığın olduğu balıkçı filosunun yakaladığı balığı şehre getirip satmak zorunda olduğu, şehir dışına ihraca yalnızca fazlalık durumunda, balık bozulmasın diye izin verildiği bir sistemden ve şehrin doğal akıntısı nedeniyle uskumru, palamut, orkinos sürülerinin her yıl akın ettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Kuşatma ve vebanın kıskacındaki başkent 

Yazara göre şehrin ayakta kalmasının iki ana koşulu, yüksek nüfusu besleyecek kaynakları yaratmak ve halkın temiz su ihtiyacını karşılamak . O dönemde şehrin tek içme suyu kaynağı Bayrampaşa’daki Lykos Deresi. Sur içinde başlayıp sur dışına doğru uzayan bahçe ve bostanlarda yetişen ürünlerle halkı doyurmak imkânsız olduğu için ekmek yapmak için Mısır, Bulgaristan, Kırım ve Ege Denizi bölgesinden tahıl getiriliyormuş.  642’de Arapların Mısır’ı almasıyla birlikte şehrin ana tahıl kaynağı elden gittiğinde, Bizans bir taraftan kuşatmaya karşı direniyor diğer taraftan da vebayla boğuşuyor. 745 senesine gelindiğinde, veba nedeniyle artık mezarlıklarda yer kalmamış, ölüler mecburen sur yakınlarındaki bostan ve bahçelere gömülürken, imparator gıda stoku olmayanları şehri terk etmeye teşvik ediyormuş. Veba etkisini yitirmeye başlayınca ilk yapılan şey temel gıda maddeleri üzerine çalışma yürütmek ve var olan su kemerleriyle sarnıçları restore etmek oluyor. Şehrin toprağı o kadar bereketli ki, kıtlık yaşayan Mısır’a tahıl ihraç edecek kadar ürün toplandığı kayıtlara geçiyor. 

Jonathan Harris.

Peki Konstantinopolis’te üretilemeyen gıdalar şehre nasıl ulaşıyordu? O dönemde gıdanın tedarikinden, tahıl fiyatlarının ve hatta fırıncıların satacağı ekmek fiyatının belirlenmesinden günümüze vali/belediye başkanına eş değer bir konumda bulunan eparkhos/praefectus sorumlu. Acil durumlar içinse Yunanistan’da tahıl stokları bekletilip şehirde tükendiğinde oradan yollanır. Ama işler hep böyle gitmez tabii. Selçukluların Küçük Asya’da hâkimiyetlerini artırmalarıyla beraber mülteciler Bizans’a akın etmektedir. 1070 yılında büyük bir gıda krizi baş gösterir. Başnaip Nikephoritzes tahıl alım-satım fiyatlarına müdahale edebilmek için stokları Rhaidestos (Tekirdağ) limanının dışına taşır, depoların yönetimine kendi adamlarını getirir. Çiftçiler hem kendi mallarını yağmalayan bu yeni depo görevlilerine hem de Nikephoritzes’in belirlediği fiyatlara karşı çıkınca kıtlık büyür. 1077’ye geldiğimizde artık isyan çıkmakta, ambarlar ateşe verilmektedir. Nikephoritzes şehirden kaçar, ama yakalanarak idam edilir. Çiftçiyi, üreticiyi mutsuz etmeye Konstantinopolis’te izin yoktur.

Tahıl ve hayvanlar dışında, şehre dışarıdan getirilen iki ana maddenin Girit ve Ege adalarından gelen peynirlik keçi sütüyle, yine Girit ve Ege adalarıyla Suriye ve İtalya’dan ithal edilen şarap olduğunu öğreniyoruz kitaptan. Jonathan Harris, 1071 yılındaki kıtlık hariç, halkını doyuran ve tüm temiz içme suyu ihtiyacını karşılayabilen, hatta bir işçinin tavernada uygun fiyata şarap içebildiği bu şehir için “geçimlerini sağlayacak kadar tarım yapmanın standardı oluşturduğu bir dünyada, Konstantinopolis bir organizasyon harikasıydı” diyor. Bizi de yaşadığımız şehirde, sağlıklı ve sürdürülebilir gıdaya ulaşmanın bir zamanlar olduğu gibi yine mümkün olabileceği düşüncesiyle baş başa bırakıyor, buna ulaşmak için de yollar aramanın önemini zihnimize bir daha kazıyor.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adana ve Mersin’in kabusu: Petrokimya fabrikaları

Hindistan‘ın Andhra Pradesh kentinde bulunan, Güney Kore şirketi LG Polymers’e ait plastik polimer üretim tesisinden, çevre sakinleri uyurken bir gaz sızıntısı gerçekleşti. Bu gaz kaçağının ardından en az 11 kişi öldü ve yüzlerce kişi de hastaneye kaldırıldı.

Güney Koreli LG’ye ait bir plastik fabrikası, 7 Mayıs Perşembe günü saat 03:00’te çevre yerleşim alanına köpük türündeki plastiklerin de yapımında kullanılan stiren gazı sızdırmaya başladı. Gaz sızıntısına bazı insanlar uykularında yakalanıp oldukları yerde bayılırken, bazıları ise sızıntıyı fark edip bölgeden uzaklaşmaya çalışmışlardı. Yetkililer sızıntının, işçilerin koronavirüs önlemleri kapsamında kapattıkları tesisi, kısmi olarak yeniden açtıkları esnada, 5.000 tonluk iki tankta meydana geldiğini söylediler. Sızan gaz yaklaşık 3 km’lik bir yarıçapa yayılmış ve çevredeki yerleşim yerleri üzerinde adeta bir gaz battaniyesi oluşturmuştu.

İlkinin ardından ikinci bir sızıntı, ertesi gün sabah meydana geldi ve ortaya çıkan korku ve panikten dolayı binlerce insan yollara döküldü. Visakhapatnam bölgesinde bir itfaiye görevlisi olan N. Surendra Anand, fabrikanın 5 kilometrelik yarıçapındaki insanları önlem olarak evlerinden alarak otobüslere taşındıklarını söyledi. Endüstri bakanı M.Goutham Reddy ise “İlk bilgilerimiz, işçilerin sızıntı başladığında bir gaz depolama tankını kontrol ettikleriydi. Tam kapsamlı bir soruşturma tam olarak ne olduğunu açığa çıkartacak” dedi. Yüzlerce kişi gaza maruz kalma belirtileri ile hastanelere başvurdu. İhmal nedeniyle LG’ye soruşturma açıldı.

Evden toplanan cesetler, hastaneye yığılan’kurban seli’

Eşi ve iki oğluyla birlikte fabrikadan 500 metre uzaklıkta yaşayan 38 yaşındaki MG Reddy, sabah saat 4’te gözlerinde yanma hissiyle uyandığını fark etti. Hükümetin bölgede koronavirüs için dezenfektan ilaçlaması yaptığını düşünüp tekrar uyuyan Reddy, “Ama sabah 6’ya doğru köydeki herkes çığlık atıyordu ve koşuyordu, bu yüzden ben de ailemi alıp kaçtım. O kadar çok insanın sokakta yerde oturduğunu ya da çığlık attığını gördüm. Yolda yatan birçok insan vardı ama kimseyi kurtarmayı düşünemedim, sadece ailemi kurtarmayı düşünebilirdim” dedi.

Bölgeden gelen video görüntüleri, kaldırımlar ve yollarda, kucaklarında cansız çocuk bedenleri taşıyan ebeveynlerin çığlık atarak koştuklarını gösteriyordu. Visakhapatnam’da polis yardımcısı olan Swarupa Rani, olay yerine koşan memurların zehirlenme korkusuyla hızla geri çekilmek zorunda kaldıklarını söyledi: “Havadaki gaz o kadar hissedilirdi ki hiçbirimizin orada birkaç dakikadan fazla kalması mümkün olmamıştı.” Sabaha doğru, polis sızıntıya uykudayken yakalanan ve ölen çevre sakinlerinin cesetlerini toplamak için fabrikanın yakınındaki evleri kapı kapı dolaşıyordu.

Olay sırasında, 22 yaşındaki K. Anitha evinden çıktığını ve “insanların neden yerde yattığını anlayamadığını” söyledi. Kısa bir süre sonra, gözlerinde ve boğazında yanma hissi hissettiğini ve kusmaya başladığını söyleyen Anitha “Uyandığımda hastanedeydim” dedi. Çevrede bulunan Kral George hastanesinde, olaydan etkilenen ve hastaneye kaldırılan yüzlerce kurbanla karşılaşan doktor Divya, kaos anını şöyle anlattı. “Birbiri ardına bilincini kaybetmiş halde getirilen bir kurban seli vardı. Bazıları kan kusuyordu…”

Bir tıp öğrencisi olan kurbanlardan biri ise aşırı dumandan dolayı çıktığı evinin balkonundan düşerek hayatını kaybetti. Aynı hastanede beyin cerrahı olan Dr. Surendra Kumar Chellarapu, ölen tıp öğrencisinin nefes nefese kalarak uyanıp, nefes almak için çıktığı odasının balkonundan aşağıya, dengesini kaybederek düştüğünü ve bundan dolayı da beyin kanaması geçirerek hayatını kaybettiğini belirtiyordu.

LG’nin fabrikasından sızan stiren gazına akut maruziyet durumunda solunumsal ve nörolojik semptomlar meydana gelir. Ayrıca stiren gazının yüksek dozları da öldürücüdür. Chellarapu, “Çoğu kusma, göz tahrişi, deri döküntüleri ve nefes alma problemlerinden mustarip binlerce yaralı olduğunu ancak birçoğunun tehlikeyi atlattığını” belirtti.

Visakhapatnam’daki neyse Mersin ve Adana’daki de o!

Kral George hastanedeki bazı doktorlar, bölgenin karantina altındaki alanlardan biri olduğunu ve aşırı hasta akınının, mağdurlar ile doktorlar arasında koronavirüs yayılmasına yol açacağından endişe duyduklarını belirttiler. King George hastanesindeki bir başka doktor olan Dr. Adarsh, “Burada yaşadığımız olay ambulanslarda, arabalarda ve hatta iki tekerlekli araçlarda çeşitli servislere koşuşturan kurbanların akınına benziyordu” dedi. “Bu hasta akını esnasında kişisel koruyucu ekipman giymek için bile zamanımız yoktu, sadece kurbanları kurtarmak için koşuşturuyorduk” diye de ekledi.

LG Şirketi tesisin gaz sızıntısının kontrol altına alındığını belirten bir açıklama yaptı ve “Ölenlere ve ailelerine en derin başsağlığı dileklerimizi ifade etmek istiyoruz. Teknik ekiplerimizi, olayın kesin nedenine ulaşmak için soruşturma makamlarıyla birlikte çalışmak üzere seferber ettik.” dedi

Olayın gerçekleştiği Visakhapatnam, Kalküta ve Chennai arasında bir sanayi liman kenti ve yaklaşık 5 milyon nüfusa sahip bir yerleşim yeri. Bölge birçok devasa kimya fabrikasının bulunduğu ve çevrecilerin sıkça endişelerini dile getirdikleri bir alan olmasıyla da biliniyor. 

Yukarıda anlattığım olay geçtiğimiz haftalarda Hindistan’da gerçekleşen plastik polimer fabrikası sızıntısının The Guardian gazetesinde yer alan haberinin kısmi çevirisiydi. Bu haberdeki Visakhapatnam isimli şehrin ismini Adana ve Mersin olarak değiştirip Hintli isimlerini Türkçe yapıp, patlamanın yaşandığı şirketin de ismini Rönesans Holding ve Tekfen olarak değiştirdiğinizde, Mersin ve Adana bölgesine kurulacak olan petrokimya fabrikalarının yaratacağı riskin de bir senaryosunu okumuş olursunuz. Her iki bölge de aşırı derecede patlayıcı özellikte olan propan gazının kullanılmasıyla üretilecek polipropilen fabrikasının riski altında. Varın gerisini siz düşünün.

Kategori: Haftasonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi günlerinde diğer sağlık hizmetleri ne durumda?

Covid-19 salgını günlerinde sadece ülkemizde değil, tüm dünyada hemen hemen hiç tartışılmayan konu, tüm sağlık sektörünün dikkatinin salgın üzerinde olması nedeniyle başta temel sağlık hizmetleri olmak üzere diğer sağlık hizmetlerinin içine düştüğü durum… Üstelik bu durumun gelecek günlerde nelere mal olabileceği de hiç hesaplanmıyor. İşte bu konuda bazı ülkelerde bugünlerde az sayıda olsa da çeşitli raporlar yayınlanmaya başladı. Bu kısa raporlardan biri de ABD’nin ünlü Hastalıklardan Korunma ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından 22 Mayıs’ta yayınlanan rapor.

CDC tarafından yayınlanan rapor ABD’nin Michigan eyaletinde pandemi günlerinde çocukların aşılamasında görülen düşüş ile ilgili… Rapor pandemi nedeniyle ABD’de yaşanan sürecin kısaca anımsatılması ile başlıyor. 13 Mart 2020’de ülkede salgının yayılmasını önlemek için olağanüstü durum ilan edilmesi üzerine 23 Mart’ta Michigan’da sosyal mesafeyi sağlamak için karantina kararı alınmış…

Ancak bu karantina kararın, çocukları aşı ile önlenebilir hastalıklar ve yan etkileri için risk altında bırakarak rutin aşılama hizmetlerine erişimin azalmasına neden olabileceği gözlenmiş. İşte bu gözlemin ne kadar doğru olabileceği sağlık kayıtlarından yola çıkılarak araştırılmış. Pandemi sırasında aşılama oranlarını değerlendirmek için eyaletin aşılama bilgi sistemi (MCIR) verileri analiz edilmiş. Analizde 1, 3, 5, 7, 16, 19 ve 24 aylık çocukların aşılanma durumu değerlendirilmiş. Değerlendirme 2016, 2017, 2018, 2019 ve 2020 yıllarının aynı dönemi için yapılmış.

Aşılanamayan çocuklar ve kronik hastalar risk altında  

Çalışma sonucunda 2020 Mayıs’ında hastane doğumlarında rutin olarak yapılan Hepatit B aşısı dışında tüm aşılamaların azaldığı görülmüş… CDC raporuna göre aşılamadaki gözlenen bu düşüşler küçük çocukları ve toplulukları kızamık gibi aşı ile önlenebilir hastalıklara karşı önümüzdeki günlerde savunmasız bırakabilir. Kızamık aşılama oranı toplumda % 90-% 95 arasında elde edilmezse, kızamık salgınları oluşabilir. Covid-19 salgınından kurtulan çocuklar bu sefer kızamık salgını ile yüz yüze gelebilir. Bu küçük ve sınırlı analiz bile SARS-CoV-2 virüsünün yayılımını engelleme çabalarının temel sağlık hizmetlerinde önemli oranda aksamalara yol açabileceğini ortaya koyuyor.

Raporu hazırlayan bilim insanlarına göre, bu durumun iki temel nedeninden biri sağlık personelinin büyük bir kısmının salgınla mücadele için farklı alanlarda görevlendirilmesi, diğer nedeni ise kişilerin, özellikle de anne ve babaların çocuklarını bulaşıcı hastalık korkusu ile sağlık kurumlarına getirmekten çekinmesi.  

Özellikle Covid-19’un bulaşma korkusu nedeniyle çocukluk döneminde aşılama gibi temel sağlık hizmetlerine ulaşamama sorununa benzer bir durum da yetişkinler için sağlık hizmetlerine ulaşamama ya da ulaşmama olarak görünüyor. Bu konuda henüz yapılmış bir bilimsel çalışma yok ama yapılan çeşitli gözlemler kronik (süregen) hastalık sahibi yetişkin ve yaşlıların da sağlık kurumlarına başvurmaktan çekindiğini gösteriyor. Hatta ülkemizde bir süre önce düşen kan bağışlarını tekrar artırabilmek için Kızılay kamuoyuna kan bağış ünitelerinin ‘hastane olmadığını, dolayısıyla covid-19 hastalarının bu ünitelerde olamayacağını’’ açıklamak zorunda bile kaldı.

Yeni pandemiler kaçınılmaz, acilen reorganize olunmalı

Kısa bir süre sonra dünyanın birçok ülkesinde bu konuda Michigan eyaletindeki aşılama raporuna benzer yeni raporlar yayınlanabilir. Bu raporlarda koroner kalp hastalığı, diyabet (şeker hastalığı), kronik akciğer ve böbrek hastalıkları gibi hastalıkların aksayan tıbbi kontrolleri nedeniyle artan yan etki,  hatta ölüm sayılarıyla bile karşılaşabiliriz. Geciken başta kanser gibi hastalık teşhisleri de yaşadığımız bu pandemi günlerinde yaşanıyor olabilir.

Başta aşılamalar olmak üzere temel sağlık hizmetlerinin aksamaması, kronik hastalıkların izleminin yapılabilmesi sağlık örgütlenmesinin bir an önce gerek yaşadığımız gerekse bundan sonra yaşayacağımız salgınlar da göz önüne alınarak yeniden düşünülmesi gerekiyor.  Üstelik SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı çalışmalarının yakın zamanda olumlu sonuç vermeyeceği,  önümüzdeki sonbahar aylarında Covid-19 salgınının ikinci, üçüncü dalgasının beklendiğinin konuşulduğu bir dönemde kısa süre içinde yeniden organize olmak çok önemli. Üstelik bundan sonraki yıllarda yaşanan küresel iklim krizinin öldürücü sonuçlarından biri olarak bu tip yeni pandemilerle karşılaşmamız da kaçınılmaz…

Sağlık hizmetleri de ‘eskisi gibi’ olmamalı

Çözüm olarak Michigan eyaletinde aşılamadaki düşüşü gözler önüne seren çalışma grubu,  pandemi hastaneleri ile temel sağlık hizmetleri başta olmak üzere diğer sağlık hizmetlerini veren sağlık kurumlarının birbirinden kesin olarak ayrılmasını ve topluma bu konuda güven verilmesini savunuyorlar. Salgın ile uğraşan sağlık kurumlarının bahçesine pandemiden etkilenmeyecek ve hastalara güven verecek yeni prefabrik tesisler kurulabilir. Diğer öneri ise tele-health (tele sağlık) hizmetlerinin geliştirilmesi. Bunun için son derece iyi kayıtların oluşturulması ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin ekip çalışmasına dayalı olarak yeniden organize edilmesi gerekiyor. Hastalarla ve hasta yakınları ile telefonla bağlantı kurmak,  şartlar uygunsa video-konferanslar yapmak ve onları gerektiği durumlarda salgınlardan etkilenmemiş sağlık kurumlarına davet etmek ve oralarda yüz yüze görüşmek ve gerekirse sağaltımlarını yapmak önemli bir çözüm olarak duruyor.

Özellikle pandemi günlerinde ‘bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ söylemi ön planda. Sağlık sektöründe de hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Sağlık insanın doğuştan itibaren elde ettiği bir insan hakkı olmalı, cebinde para varsa ulaşabileceği bir hizmet değil. Herkese eşit, kaliteli ve iyi organize edilmiş bir sağlık hizmeti verilmeli, bu pandemi günlerinde dünyanın birçok ülkesinde yaşadığımız sahneleri bir daha yaşamak istemiyorsak…

Yoksa bu pandemi günlerinde bile hala anlayamadık mı önemli olanın tek tek bireylerin değil; toplumun sağlığı olduğunu…

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi krizi ve neoliberalizmin nekropolitikası

Pandemi krizi, üzeri örtülmüş birçok çelişkiyi görünür kıldı. Bunlardan ilki devletin özel alanı “sivil alan” olarak tanımlaması, tek sığınabilecek yer haline getirmesi.

Devletin biyopolitik denebilecek bir denetim için özel alanı kullanması yeni bir şey değil. Bu zaten bilinen bir durumdu ama pandemi bahane edilerek iyice normalleşti. Kamusal alanda artık sivil toplumun, muhalefetin varlığına izin verilmiyor. Bu aynı zamanda aykırı bir söz söyleme hakkının da ortadan kalktığını gösteriyor. Eleştiriye en ufak bir tahammül yok.  

İkinci olarak pandemi krizi ulus-devlet yurttaşlığı ile örtülmüş (inkar edilmiş) olan başka bir temel pratiğini, sınıfsal ayrıştırmayı tekrar yüzümüze çarptı.

İstanbul Üniversitesi İstatistik Araştırma Merkezi‘nin gerçekleştirdiği bir araştırma, İstanbul’da orantılı olarak üniversite mezunlarında vaka sayısının ve ölümlerin daha az olduğunu gösteriyor. Bu araştırmanın sonuçlarını merkezin direktörü Haluk Zülfikar “üniversite mezunlarının daha bilinçli ve dikkatli oldukları” şeklinde yorumluyor. Genelleme yapmak mümkün değil elbette. Ama bu araştırma pandeminin sınıf ayrımı yaptığını gösteriyor. Üniversite mezunlarının (belki daha büyük bir bölümünün) gelir durumları daha iyi. Bedenleri ile çalışmak zorunda değiller. Kalabalıktan uzakta kapalı sitelerde de yaşayabiliyorlar. Belki de yazlıklarına göç edip salgını uzaktan izleyebiliyorlar.

Nasıl savaşlarda gençlerin ölmesi savaşların yapılmamasına yol açmıyorsa, piyasalaştırılmış “ekonomi” dedikleri şey de böyle.

Devletin kamusal sorumlulukları sona ermiş olduğuna göre “ekonomi” hayatın bir gerçekliği olarak normalleşmek zorunda. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar vermek…  Pandemi krizi neoliberalizmin bir tür “nekropolitik” bir düzenleme üzerine kurulu olduğunu gösterdi.

Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han,“bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor (*).

Normalleşme sürecinin neoliberal koşullardaki veçheleri 

Normalleşme döneminde iki veçhesi var pandemi krizinin: Yönetimler ya sanki pandemi yokmuş gibi yapacak ve seyahat kısıtlamalarını gevşetecekler. Pandemi krizi bir algı yönetimi ile örtülecek.

Diğer bir taraftan da belki biyopolitik denetim aygıtları geliştirerek taşıyıcıları, vakaları izole edecekler. İnsanları istatistik nesneler olarak sınıflandırıp,  otokratik bir düzen kuracaklar. Bu ikisinin aynı anda olması mümkün. Uygulamadaki gelgitlerle, belirsizlikler içinde, derme çatma yöntemler karşımıza çıkacak.

Bu da bize her konuda olduğu gibi, neoliberal bir yönetimin iki kavram etrafında, modern devlet aygıtının rasyonelini oluşturan bürokratik akıl ve piyasa etrafında nasıl yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını gösterecek.   

Bu nedenle normalleşme denen süreci bu iki kapasite, devlet rasyoneli ve piyasa etrafında tartışmak mümkün.

1- Devlet rasyonelini oluşturan bürokratik aklın yarattığı kapasite

Krizin üst anlatıları meşrulaştırdığı söylenebilir. Onlara karşı olan inançsızlığı da şimdilik gidermiş gibi gözüküyor. Ancak bu görüntü aldatıcı olabilir.

Kriz anındaki sağlıkbilimsel meşruiyet süreç odaklı baktığımızda, çökebilir ya da gitgeller yaşanabilir. Yeni dalgalarla, felaketlerle. Koşullar aynı kalsa da otoritenin iradesi ile onu piyasa işleyişine, şartlarına göre yeniden düzenleyebilir. 

Normalleşme süreci katılımcı bir durum üzerine, yani eylemselliklerin etki analizi, bağımsız kapasitelerin harekete geçirilmesi, kamu kararlarının şekilcileşmekten uzaklaşması, yerelleşmeci şekilde geliştirilmesi üzerine mi kurulacak? 

Yoksa normalleşme bir devlet iradesi olarak mı uygulanacak? Çare bulunsun bulunmasın “kaldığımız yerden devam ediyoruz” mu denecek? Birçok alanda böyle yapıldığına göre böyle olması uzak bir ihtimal değil.

Evet, şu anda sağlıkbilimsel yaklaşımların egemenliği tatmin edici bir etki yaratıyor. Bilimin daha fazla hayatımızı belirlemesi, zorluk yaratsa da, büyüme odaklı bir gelişmeye karşı olanlar için önemli bir teselli. Ancak neoliberal sistem zaten tam da bu tür gidiş gelişler ile kendisini yeniden üretiyor. Sonuçta sağlıkbilimsel rasyonalite toplulukları “tekrar geri dönmek mümkünmüş gibi” belirsiz bir yerde bırakıyor. İçinde bulunduğumuz süreçte pandemilerle baş edebilme inancının köklü bir şekilde sarsılmakta olduğu söylenebilir.

2- Piyasa aktörlerinin kamu süreçlerine katılım kapasitesi

Bunlardan ilk akla gelen turizm sektörü. Turizm meselesinde genelgelerde yer alan koşullar kimi yerlerde çok zorlayıcı. Sokak kenarındaki küçük lokantanın, pidecinin bu koşullara göre açılma imkanı yok. Diğer taraftan İstanbul gibi bir şehirde erişilebilir kamusal alanların olmayışı insanları yakın mesafedeki sayfiye yerlerine, kıyılardaki dolgu alanlarına akmaya zorluyor. Bu akışlar nasıl düzenlenecek? İstanbul’da pandemi koşullarında bir değişiklik olmadan? Kritik olan konu bir ikinci, üçüncü dalganın daha ağır bir şekilde vurması.

“Hayat normale dönecek” deniyor. Şöyle sorulacak: “Hayat ekonominin çarkları dönmeden nasıl olabilir?” Elbette ki turizmcilerin bir örgütlenmeye, yönetimlerle ilişki kurmaya ihtiyaçları var.

Ancak neoliberal düzende sivil toplumdan anlaşılan zaten piyasa. Kamunun karşısında sermayenin bir hayırseverlik faaliyetine dönüştürülüyor.

Sivil toplumun faaliyetlere gönüllü olarak katılması bekleniyor. Bu platformlarda gönüllü gibi gözükenler ise arka planda elde ettikleri imtiyazlarla özel alanda kendi işlerini çekip çeviren aktörler. Böylece kamu imkanları ile elde ettikleri ayrıcalıkları korumak ve geliştirmek isteyen girişimciler bu gönüllü platformlara, dayanışma ağlarına dahil olarak kamusal alandaki gelişmeleri izliyorlar. Bu da merkezi yönetimin kural koyma, yerel yönetimleri yapabilir kılma vasfını yok ediyor. Normalleşme bu katılım modeli üzerine kuruluyor.

Dolayısı ile asıl sorun sektörel bir temsil ile sivil toplumun katılımının aynı potada eritilmesi. Kararların kamu ile piyasa ilişkisinden ibaret hale gelen katılım platformlarında alınması. Pandemi ile neoliberalizmin evliliğinin nasıl sonuçlar vereceğini göreceğiz.

*

(*) İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE’de yayımlanan söyleşiden Ayşen Tekşen’in çevirisi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Latouche, kanaatkar bolluk toplumu ve küçülme üzerine tartışmaya giriş

Virüs ile ilgili düşünmek, yerini giderek virüs sonrası ile ilgili düşünmeye bırakmaya başladı. Ama bu düşünceler oldukça, hayır nerdeyse sadece ekonomik ağırlıklı… Gerçi bu kadar çok kapanan işyeri, artan işsizlik ve artan enflasyon, üretimde azalma ve şiddetle artan yoksullaşma nedeniyle başka bir alan kalmadı.

Şimdi biz şöyle düşünüyoruz: Kapitalist sistem kendi öncülleri/ postulaları ve kuralları çerçevesi içinde çalışamıyor ve bundan dolayı da ortaya çok büyük kayıplar çıkacak/ çıkıyor. Ama bunlar geçecek. Geçince ekonominin (aslında kapitalizmin) çarkları yeniden dönmeye başlayacak ve eskiden olduğu gibi, hatta belki daha hızlı/ daha verimli veya daha ileri bir teknolojiyle, mevcut işleyiş yeniden yerine oturacak ve sorun çözülmüş olacak.

Ancak bu gördüğümüzü şöyle de düşünemez miyiz? Kapitalizm çalışamıyor ve çalışmasa da yaşıyoruz. Hatta kapitalizmin bütün kurallarının geçerli olduğu koşullarda yapılamayacak şeyler yapılabildiği için ayakta durabiliyoruz. Bu durumda da şöyle diyoruz: Bunlar geçici olarak yapılıyor; yoksa bu sürdürülemez bir durumdur.

Gelecek düşüncesi, her zaman bilinmeyenleri içerir. Ama insanın/ insanlığın geleceği ile ilgili düşünceleri, arzuları, daha iyi tanımlanmış koşullarda da planları olur ve böylece geleceğini, kendi iradesi doğrultusunda kurmaya çabalar… Şimdi düşünüyoruz: Kapitalizmin “normal” koşulları hemen işlesin mi/ işleyecek mi? Yoksa başka bir dünya düşünmek için, içinde bulunduğumuz an bir fırsat mı yarattı? Doğrusu bu “fırsatçı” düşünme biçimi bana çok fazla mevcut iktidarları çağrıştırdığı için pek öyle bakmıyorum duruma. Ama yine de yazacaklarım, sanki “fırsat değerlendiriyormuşum” gibi görünecek. Bunu da biliyorum.

Uzunca bir zamandır tanıtmak istediğim bir kitap vardı. Ancak kitabı tanıtmaktan çok, bu kitaptaki düşünceleri tartışabilmek çok harika olurdu… Belki birçok kişinin çoktan okumuş ve üzerindeki tartışmaları da yapmış olduğu bir kitaptır. Kitap 2011’de, Türkçe çevirisi de 2018 yılında yayınlanmış. Bununla birlikte kitaptaki kavramlar yeniden tartışılabilecek nitelikte. Önce kitabın künyesini yazıyorum:

Serge Latouche (2018), Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim, İstanbul. 

Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var.”

Çeviriyi Tahir Karakaş yapmış ve kitabın başına da çok yararlı bir “Çevirmenin Önsözü” bölümü eklemiş. Hemen söylemek gerekiyor ki buradaki “küçülme” terimi, Latouche’un kullandığı kavramla tam olarak örtüşmüyor. Karakaş, “… küçülme” terimi yerine belki daha doğru bir çeviriyle, büyümeme veya büyüme karşıtı gibi bir sözcükle, (büyümek/ gelişmek=croissance ve decroissance bunun tersi) kavramla ifade etmek daha doğru olabilir?” diyor. Ancak yerleşik sözcük, “küçülme” olduğu için, bu sözcüğü yeğliyor.

“Küçülme” kavramı üzerine, tam da virüsün yıkıcı etkisi altındayken, konuşmak doğru bir yaklaşım mı, tam olarak bilmiyorum ama yine de, kitabın düşündürdüklerini önerdiklerini, fırsat buldukça paylaşmaya çalışacağım.

Modernite ve gelenek arasındaki ilişkiye bu gözle de, yani modernin ekolojik dengeler üzerindeki etkisi gözüyle de bakılması gerekiyor. Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var: Doğa-insan veya insan eliyle yaratılan teknolojilerle doğa arasındaki ilişkinin, giderek doğanın aşınması ve yok olmasına doğru genişlemesiyle bozulan dengeler… Modern-gelenek ilişkisi, bu bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, geleneğe dönemeyeceğimize göre, “başka türlü bir modern” tahayyülü ortaya çıkabilir belki?

Küçülme: Kimin için?

Yukarıdaki ifade, geleneksel kent bakımından da düşünülebilir belki ve böyle baktığımızda, geleneksel kentteki, pek örselenmemiş dengeler üzerinde bildiklerimizi, anımsayabiliriz. Ankara’yı ele alalım örnek olarak, özellikle Hacıbayram’ın yaşadığı dönemde, -Osmanlı Ankara’sının kuruluş dönemi sayılabilir bu- gelenek kenti, yaklaşık olarak böyle bir denge içinde kurmaktaydı. Belki Anadolu’daki bütün taşra kentleri için de doğa-insan-teknoloji dengeleri benzer biçimde, geçerlidir: Oldukça tevazu içindeki -aşırı ve tüketimci olmayan- gündelik yaşam özelliklerine ve üretim ölçeklerine “kendiliğinden” sahip…

Yirminci Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısından sonra, kalkınma edebiyatının çok güçlü olduğu ve siyasal başarının neredeyse ne kadar kalkınma sağladığı ile ölçülen bir ülkelerde, küçülme türü bir düşünce kuşkusuz çok yadırganacak bir kavram. Özellikle daha az gelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için küçülmenin söz konusu olmaması, asıl küçülmesi gerekenlerin gelişmiş ve tüketim toplumu olmayı tam olarak başarmış olan ülkeler olması gerektiği düşüncesi çok güçlüdür.

Ancak bunun tersi de düşünülebilir: Kendi çevrelerini henüz tam tüketmemiş olan, tüketim/ gösteri toplumuna dönüşmüş kesimin oranı henüz çok genişlememiş ve teknoloji bakımından doğaya zarar verecek teknolojilerin kullanımında henüz çok fazla yol alamamış olan ülkeler, belki daha da şanslı sayılabilirler. Tüketimci alışkanlıklardan vaz geçmek, bu tür bir alışkanlığa hiç kapılmamış toplumlara göre daha zor olabilir.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır. 

Sorun belki teknoloji değil. Teknoloji verimliliği arttırmak ve birim maliyetleri düşürebilmek ve bu nedenle sürekli olarak gelişebilmek, bunun için pazarını sürekli genişletmek ve bu nedenle de kitle üretim düzenekleriyle, neredeyse bütün dünya yurttaşına mallarıyla ulaşmak zorunda olabilir.

Ancak biz ne kadar teknoloji kullanmalıyız? Ne kadar tüketmeliyiz?

Teknoloji, hiçbir ücret karşılığı olmadan sağlanıyor olsa bile, kendimiz için gerekli teknolojik mal ve hizmet tüketim miktarını ayarlayabilmemiz gerekir. Bir teknolojiyi ucuz ya da çok kolaylık/ konfor sağladığı için değil, bize gerektiği için ve gerektiği kadar kullanabilirsek eğer, teknoloji ve teknolojik yenilik üretenlerin hem üretim hızı hem de kapasitesi sınırlanacaktır.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler (ışık, ısı, dalga, titreşim vb. bu ortamları belirli derecelerde olumsuz etkilemekteler) konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır.

Üretimlerin ve teknolojik yeniliklerin/ buluşların hızının yavaşlaması/ durulması ve “gerekli olduğu kadar” ve “gerektiği tempoda” üretilmesi için iki imkansız ama basit kural, büyük ölçüde sorun çözücü olacaktır:

  • Barış, savaşsız bir dünya istemek (dolayısıyla hiçbir savaş teknolojisi ve silah üretmemek) ve
  • Tüketimci olmamak (sadece ihtiyacımız kadar ama giderek, gönüllü bir kanaatkarlıkla tanımlanmış ihtiyaçlarımız kadar tüketmekle yetinmek.)

Bu iki temel ögeyi destekleyebilecek bir-kaç basit düşünce daha söz konusu olabilir:

  • Kendi işimizi kendimizin yapması ve mümkün olduğunca ihtiyaçlarımızı satın almak yerine, kendi yapabildiklerimiz kadarıyla ve biçimde üretmek (Hiç aksatmaksızın her işi, iş bölümünün çekici/ kolaylaştırıcı kurallarına kapılmaksızın, iş ile aramıza olabildiğince az dolayım koyarak, kendimiz için yapmak),
  • Başka insanların, başka yeteneklerin/ başka yaşların ve başka yapma biçimlerinin bulunduğu bir toplumda herkesle/ başkalarıyla dayanışma içinde olmak, bir zihinsel muhasebe sistemine takılmadan, tam olarak özverili dayanışmaları ön planda tutmak,
  • Eğer bir teknoloji kullanılacaksa da basit/ inorganik enerji gerektirmeyen ve kirletici olmayan uygun teknolojileri tercih etmek ve bu teknolojileri de yeteri kadar kullanmak (en iyi örneği hala bisiklet).

Belki iş bölümünün bu derece ayrıntılandığı, teknolojinin bunca geliştiği ve teknoloji kullanımının oldukça ucuzlatılmış olduğu,dolayısıyla pazarının bu derece genişlediği bir toplumda, (cep telefonu örneği düşünülebilir) bu söylenenler tamamen “anlamsız ve saçma” kategorisinde görülebilir.

Ancak bu tür davranışların hala mümkün ve yaşamını böyle kurmak isteyen insanların hala oldukça gayretli olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. Belki kendi çevrenizde bile vardır.

‘Azaltma’nın yolları

Burada, ne “hiçbir teknolojiyi kullanmamaktan”, ne “Robinson Crouse gibi bütün işlerimizi tek başımıza yapmaktan” ne de “mağara devrinde yaşamayı taklit etmekten” bahsedildiği çok açıktır.

Diyelim ki bilgisayarınız var ve internet kullanıyorsunuz. Bu durumda belki telefona gerek kalmıyor? Ya da telefona yine de gerek var. Bu durumda yakınınızda olan ve telefonu hala terk etmemiş olan bir arkadaşınızın yardımına başvuruyorsunuz. Unu öğütmüyorsunuz, ama ekmeğinizi kendiniz, ucuz ve kolay bir yöntemle yapmanın yolunu keşfediyorsunuz ve kendi yemeklerini kendiniz pişiriyorsunuz; gömleklerinizi ütülüyor, kopan düğmeleri dikiyorsunuz.

Bazen arkadaşlarınızı davet ediyorsunuz ve birlikte yiyorsunuz, onlar evlerinde yemek yapmıyor. Bazen de siz onlara gidiyorsunuz. Belki de küçük bir dükkân kiralayarak bir grup insan birlikte pişirip-yiyorsunuz? Bir yere, işe giderken yürümeyi tercih ediyorsunuz, aceleyse bisiklete biniyorsunuz. Bedeninizi bu kadar çok kullandığınız için, gym’e filan da gitmiyorsunuz. Gideceğiniz yer çok uzaksa otobüs, raylı sistem gibi araçları tercih ediyorsunuz, ama kendiniz için bir otomobil almıyorsunuz. Benzin de almıyorsunuz. Oto lastiği de almıyorsunuz. Oto yedek parçası da almıyorsunuz; tamirciye de gitmiyorsunuz, taşıt/ akaryakıt vergisi filan da vermiyorsunuz. Çocuklar için yürüyüş mesafesinde okullar talep ediyorsunuz ve toplumunuzun kamusal örgütü de bunu doğal ve çok haklı bir ihtiyaç olarak görüyor ve karşılıyor.

Bütün bunlar gerçekten olmayacak şeyler mi? Telefonu artık ne kadar kendi istediğiniz için, ne kadar mecbur olduğunuz için taşıyorsunuz? Yanıtınızı, belki son 10 yıl içinde teknolojinin nasıl tutsak aldığı ve bunu ne kadar kolay yapabildiği düşüncesiyle bağlantılı olarak düşünebilirsiniz.

Sadece silahlar üretilmese, gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz.”

Bu zihinsel pratiği kendiniz için pekala çok daha fazla genişletebilirsiniz. Kentte yaşayarak, daha az tüketerek, daha az teknoloji kullanarak ve daha çok dayanışarak, kendinize ait her şeyi yapabildiğiniz kadar kendiniz için yaparak yaşamak neden olanaksız olsun?

Tüketim alışkanlıklarımızdan bazılarının (konfor sağladığı yanılsaması ile) tutsak edici etkisini bir kenara bırakalım. Sadece silah üretiminin olmadığı bir dünya, şiddete karşı korunmak için sürekli düzenekler kurmaya ihtiyacımız olmayacağı bir dünya, neden mümkün olmasın? Silahlar üretilmese gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz. Silah teknolojisinin yıkıcılığının nasıl tırmandığını ve bir son noktası olmadığını/ olamayacağını da biliyoruz. Ama silahsızlanmanın, insanlığın gönüllü ortak kararı haline gelemeyeceğini de biliyoruz.

İyi ama bütün bunları, neden bu kadar mutlak bir biçimde biliyoruz acaba?

Daha Latouche’un önerdiği kavramları tartışmaya giremedim bile… “Fırsat” buldukça kitap üzerindeki tartışmayı derinleştirmek için çabalayacağım.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona sonrası yeniden açılmanın çevresel maliyeti: Tek kullanımlık plastikler

Tüm dünyada korona önlemlerinde göreceli bir hafifleme başladı. Buna Türkiye de dâhil. Bu amaçla Türkiye’de otellerin açılması için 15 Haziran tarihi belirlenmişken, restoranlar için ortalıkta dolaşan söylentiler 1 Haziran’ı işaret ediyor. Burada önemli olan açılma tarihleri değil, açılma şartları! Çünkü açılacak işletmeler için bazı “hijyen” şartları zorunlu kılınıyor. Bunda anlaşılmayan ne olabilir demeyin! Çünkü hijyen olarak önerilen şartların bazılarının hijyenik olmak ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Son bir aydır tüm dünyada koronavirüs salgınını fırsata çevirmek isteyen plastik üreticilerinin plastik kullanımını çeşitli lobi faaliyetleri ile artırmaya çalıştığı sır değil. Hükümetleri, yeniden açılış döneminde tek kullanımlık plastikleri özel şart haline getirmeleri konusunda markaja alan lobiler, birçok ülkede başarılı olurken birçoklarında da olamıyorlar. Bizde başarılı olmuşa benziyorlar. Çünkü oteller için çıkartılan açılma kriterlerinde tek kullanımlıklara birçok yerde atıf yapılıyor. Üstelik alternatif kullanımlarına da fırsat vermeyen atıflar. Gerekçenin hijyen olması ise ayrı bir trajedi. Zira, plastik kullanımını artırmanın hijyen sağlamayacağını herkes biliyor ve söylüyor.

Tek kullanımlık plastik önerisinin sonucu felaket olur

Uygulamanın bir benzerinin restoran kafe ve barlar için de gündeme getirileceği bu aralar sıkça konuşuluyordu. Nitekim restoranların yeniden açılması hakkında yayımlanan genelgede servis ekipmanlarının tek kullanımlık plastiklerden oluşturulabileceğine dair öneri getirilmiş durumda. Eğer eleman çalıştırılmıyorsa ve tedarikçilerle de tek kullanımlık masrafının karşılanması konusunda anlaşma yapılmışsa tam bir felaket olur dersek yanlış söylemiş olmayız. Çünkü bahsi geçen tek kullanımlık plastiklerin neredeyse hiçbiri herhangi bir şekilde tekrar üretim zincirine katılamıyor. Ayrıca tek kullanımlık ürünlerin hangi malzemelerden yapılmış olması gerektiğine dair de herhangi bir belirleyicilik yok.

Plastik & karton karışımı kompozit malzemeler de tek kullanımlık, pet bardak da köpük bardak & tabak da aynı şekilde tek kullanımlık. Bu malzemelerin ortak özelliği ise kullanıldıktan sonra direkt olarak çöp muamelesi görmeleri. Bu çöplerin en yaygın bertaraf yöntemi ise yakma ve depolama alanlarına terk etme şeklinde gerçekleşiyor. İşte bu sebeple yeniden açılmanın plastik tek kullanımlık malzeme kullanılması  önerileri eşliğinde  gerçekleşmesi tam bir çevre felaketi olabilecek özellikte.

Burada sorulması gereken birkaç soru var:

  • Tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı bilgisinin kaynağı nedir?
  • Çok kullanımlık tabak, bardak ve çatalların virüsün yayılımına katkı sağlayacağı hangi bilgiye dayanılarak söylenebiliyor?
  • Bu tek kullanımlık plastik çöplerin yönetimine dair nasıl önlemler söz konusu?
  • İş yerlerinin hangi tip tek kullanımlıkları kullanmak zorunda kalacaklarına dair herhangi bir düzenleme neden yok?
  • Yine tek kullanımlık olan bitkisel ve selülöz tabanlı ürünlerin de kullanımına imkân tanınacak mı yoksa sadece plastik mi olmak zorunda?
  • Çok kullanımlık eşyalardan virüs bulaştığına dair herhangi bir vaka bildirimi mevcut mu?
  • Madem çok kullanımlıklardan virüs bulaşabiliyor ve bu sebeple riskli sayılıyorsa tek kullanımlıklardan bulaşmayacağının garantisi var mı?
  • Hijyen ve sanitasyon sağlanırken herhangi özel bir kimyasal mı kullanılacak yoksa eski yöntemlerle mi devam edecek? Eski yöntemler yeterli ise diğer durumlar için de yeterli değil midir?

İşletmeye mi vatandaşa mı güvensizlik?

Bu sorular tabii ki artırılabilir. Mesela Almanya benzeri durum için tek kullanımlık ile ilgili bir atıfta bulunmazken biz neden alternatif olarak öneriyoruz? İşyerlerinin hijyen kurallarına uymadığı ve bu sebeple de çok kullanımlıkların yıkanmasının hijyenik yapılamadığı düşünülüyorsa bu koronaya özgü bir durum olmasa gerek. O zaman hijyenikliğine güvenilmeyen işletmelerin yeni kurallarla hijyen kurallarına uygun davranacağına nasıl güveniliyor bunu da anlamak mümkün değil.

Kestirmece yaklaşımla “bizim insanımız temizliği kavrayamıyor o sebeple tek kullanımlık zorunlu” mu demeye getiriliyor? Çünkü plastik üreticilerini temsil edenler kendilerini pir-ü pak ve plastik kirliliğinde zerre sorumluluğu olmayan insanlar olarak, vatandaşı da tüketmeyi bilmeyen, temizlik ve çevre hassasiyeti yoksunu medeniyetsizler olarak görüyorlar. Benzer bir yaklaşımın işletmeler için de düşünüldüğünü, hem üreticiler hem de yöneticiler nezdinde hâkim olduğunu söyleyebiliriz. Aksi takdirde bu yapılanların başka bir açıklaması yok.

Benzer bir tartışma ABD’de ve birçok ülkede de sürdürülüyor. Ancak oralarda tek belirleyici plastik sektörü değil. Konu birçok kesimce tartışılıyor. Örneğin Avrupa Komisyonu’ndan Frans Timmermans korona döneminde çevre hassasiyetini zaafa uğratacak girişimler için isteksiz davranıyor ve koronanın bir hijyen sorunu olduğunu, bunun çevre yasalarını gevşetmekle bir ilgisi olmadığını açıkça belirtiyor. Benzer şekilde ABD’de de gerek gıda güvenliği ajansı gerekse de hastalıklarla ilgili birimler virüsün eşyadan ziyade insandan insana bulaştığına üstüne basa basa değiniyorlar. Peki, bizde neden böyle tartışmalar olmuyor? Cevabını elbette hepimiz biliyoruz. O halde cevabı bilinen bu yaklaşımın gelecekte yaratacağı felaketleri de şimdiden kabul etmiş görünüyoruz.

Türkiye çevre açısından gittikçe problemli bir ülke haline geliyor. Yaşanan pandeminin, doğayla ilişkimizin çarpıklığından kaynaklandığını anlayıp, bundan ders çıkarmamız gerekiyor. Restoranlar için yayınlanan yeniden açılma genelgesi her ne kadar olumlu olsa da genelgede “mümkünse tek kullanımlık kullanılmalı” ifadesi gereksiz ve yersiz bir öneri olmuştur. Benzer şekilde oteller için de tek kullanımlık zorunluluğu kaldırılmalıdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gitmek, kaçmak ve dönmek üzerine – Esin İleri

Nurdan Gürbilek’in son kitabı İkinci Hayat ‘Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’, mikro düzeyde evde kalabilen ve kalamayan ayrımının sivrileştiği, makro düzeyde ülke hatta şehir sınırlarının kapatıldığı bu günlerde -tesadüf diye bir şey var mıdır?- okuyucuyu yer, yurt, ev, sınır, coğrafya kavramları üzerine düşünmeye davet ediyor. Felsefeden şiire, edebiyattan romana geniş bir alanda gezinerek gitmeye, kalmaya, yazmaya hatta hayallerimize ve içimizdeki o büyük sıkıntıya dair fragmanlara bir bütün halinde bakınca, bize yalnız olmadığımızı, o büyük insanlık komedyasının pek de özel bir parçası olmadığımızı hatırlatıyor.

“Herkesin güvenli bir eve (Heim) ihtiyacı vardır. Ama o güvenli evin içinde daima bir sır (Geheim) vardır. Herkesin başını sokabileceği güvenli bir eve ihtiyacı vardır.” (s.11)

Salgın ve eve kapanma sürecini şiddet gören kadın ve çocuklar açısından düşünelim mi? Yıllardır kadın örgütlerinde canla başla emek veren bir arkadaşım, yalnızca geçen hafta dört kadının evini değiştirmek ve izini saklamak için ne kadar uğraştıklarını anlatıyordu. Gözle görülmeyen virüslerden korunmak için girilen evlerde, görüp de yaygın olarak görmezden gelinen “ev içi” şiddetle karşılaşıyoruz. Biz kadınlar için “ev” bir güvence sunmuyor, “sıcak yuva” ise bir masal. Kitapta Gürbilek’in Freud’dan yola çıkarak yazdığı gibi, “Bizde esas endişe doğuran şey yabancı ya da bilinmeyen değil, içten içe tanıdık olandır.” (s.51)

Gidenle dönen kişi aynı mıdır?

Kitabın ikinci bölümü Eve Dönmenin Yolları’nı okurken, Joachim Du Bellay’nin (1522-1560) “Heureux qui comme Ulysses” şiiri kafamda dönüp durdu. Türkçe çevirisini bulamadığım için hızlıca aktarmaya çalışayım: “Ne mutlu Ulysses gibi güzel bir yolculuk yapana / Ya da şu diğeri gibi altın postu bulunca / Görüp geçirip, hayatının kalanını / Ailesiyle geçirmek üzere evin yolunu tutana.”

Kitapta örnek olarak kullanılan “yerli” bir Cemil Meriç ya da Yahya Kemal olsun, ya da ortaçağda yaşamış Du Bellay’nin bahsettiği “yabancı” bir Ulysses olsun, evden uzaklaşan, uzaklara savrulup nice badireler atlattıktan sonra evine dönenen kişi yaptığı seçim sebebiyle etkileyici bir figür olarak algılanıyor. Oysa ne eve dönmeyi düşleyen kişi artık aynı kişidir, ne de geri dönülen ev aynı evdir. Dönen kişi asla aradığını bulamaz, bulduğu şey hayalini kurduğunun bir suretidir yalnızca. O romantize edilmiş anlatılarda, dışarıdan bakınca özenilen ve etkileyici bulunan “gidip de geri dönen” (s.31) kişinin kaçınılmaz hayal kırıklığı nedense görmezden gelinir.

Belki de, sıkı sıkıya tutunduğu yeni bir hayat kurma ve başka bir insan olma arzusunun karanlık tarafını düşünmek kimsenin işine gelmiyordur. Hayal kırıklığını zaten “gerçek hayat”ta deneyimleyip her şeyden kaçmayı arzularken, hayalin içindeki karanlığı görmek istememek son derece anlaşılabilir değil mi? Bunu “evde mahpus kalanların” hayallerinde mahpusluğu reddetmesi olarak okuyabilir miyiz? Nurdan Gürbilek’in Tanpınar’dan aktardığı iki cümle bunu düşündürüyor: İlki 31 yaşında yazdığı “Ne olur beni geniş insanlıkla bir temas haline getirin”, ikincisi ise hayatının son yılında yazdığı “1925’te Avrupa’ya gitseydim, başka bir adam olurdum” cümlesi. (s. 121)

Hedefsiz bırakıp gitmek

İkinci Hayat; kaçmak, gitmek, dönmek ya da dönmemek üzerine katmanlı bir düşünce sunuyor. Kitabı okurken, kadınlarla kurduğumuz bir Ursula Le Guin okuma grubu için tüm külliyatı gözden geçiriyordum. Le Guin’in hikâyelerinin ana temalarından biri olan yol, yolculuk, gitmek ve dönmekten bahsedecek olsak sayfalar yetmez. Ama hepsinin arasında biri Gürbilek’in yeni kitabını okurken zihnimde çınlayıp durdu: Öykünün çıkış noktası Dostoyevski’nin “Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” sorusundan yola çıkarak yazılan Omelas’ı Bırakıp Gidenler.

İkinci Hayat’ı mutlaka okuyun, ama öncesinde şu kısacık Ursula Le Guin hikâyesine bir göz atın; evimizdeki sırlar, kalmanın sıkıntısı ve gitmenin bilinmezliğine dair çok şey söylüyor ikisi de:

“Zaman zaman, çocuğu görmeye giden ergen kızlar ve oğlanlardan biri ağlayarak veya hiddetle dönmez evine. Daha doğrusu, evine dönmez. Kimi zaman daha yaşlı bir adam ya da kadın bir-iki gün susar kalır, sonra evini terk eder. Bu insanlar sokağa çıkar, sokakta bir başlarına yürürler. Yürüdükçe yürürler ve güzel kapılardan Omelas kentinin dışına çıkarlar. Omelas’ın tarlaları boyunca yürür dururlar. Her biri tek başına gider, oğlan veya kız, erkek veya kadın. Gece bastırır; yolcular köy sokaklarından, sarı ışık yanan pencerelerin arasından geçer ve tarlaların karanlığına doğru gider. Her biri, tek başlarına batıya veya kuzeye doğru, dağlara doğru giderler. Yollarına devam ederler. Omelas’ı bırakır, karanlığın içine doğru yürürler ve geri gelmezler. Gittikleri yer çoğunuz için mutluluk kentinden bile daha zor tahayyül edilebilir bir yerdir. Onu hiç betimleyemem. Belki de yoktur. Ama nereye gittiklerini biliyor gibiler Omelas’ı bırakıp gidenler.” (Omelas’ı Bırakıp Gidenler, Çev: Ümit Altuğ)

*

Nurdan Gürbilek, İkinci Hayat ‘Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler’, Metis Yayınları, 2020.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gerçek düşman koronavirüs mü? – Ayşen Eren

Tüm rutinlerimiz değişiyor. En basit, sıradan günlük işlerimizi bildiğimiz, alıştığımız şekilde yapamıyoruz. Yeni öncelikler günlük yaşamımızı baştan sona yeniden şekillendiriyor. Geleceğin nasıl olacağına dair belirsizler artarken, akabinde endişeler, korkular derinleşiyor, yoğunlaşıyor. Bırakın geleceği, yarın ne olacağız öngöremez hale geldik. Bu nedenle, geçmişte yaşanan salgınları hatırlayıp, incelemek korona salgınına yol açan gerçek etkenleri anlamamıza, önümüzü görmemize, bizi içinde bulunduğumuz zor durumdan çıkaracak akılcı sorular sorup, doğru adımlar atmamıza yardımcı olur mu? 

Felaketler insanlığın en büyük ve etkili öğreticisidir. Sosyolog Pitirim Sorokin, tarihsel verileri kullanarak insan ve toplumu sefalete sürükleyen salgın, savaş, devrim ve açlık gibi felaketleri, yarattıkları bireysel, sosyal ve kültürel değişimi, ekonomik sonuçları Afet Yaşayan İnsan ve Toplum (Man and Society in Calamity) kitabında detaylı incelemiş. Araştırmasında vardığı sonuçlardan en önemlisi, her felaketin sadece yıkımlara yol açmayacağı, aynı zamanda yapıcı ve olumlu bir rolü olduğu.

Küresel korona salgınını bir uyarı ve değişim için bir çağrı gibi görmeliyiz.  Naomi Klein, Milton Friedman‘ın kriz anında atılan adımların ortalıkta dolaşan fikirlere bağlı olduğu sözüne referansla “kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir” diyor ve bu fikirlerin toplumu kapsayıcı, her bireyi güvende ve sağlıklı kılmayı amaçlayan akılcı ve adil fikirler olması gerektiğinin altını çiziyor. Bu noktada doğal felaketler ve riskler alanı (disaster and hazards) ile politik ekoloji alanındaki bilimsel çalışmalar önümüzü aydınlatabilir, bize yol gösterebilir.

Kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir”

Deprem, yanardağ patlaması, tsunami, kasırga ve sıcak dalgası gibi doğa olayları ile salgın, kıtlık gibi biyolojik, iklimsel, çevresel etkenlerin yarattığı doğal felaketler sosyal bilimlerde doğal felaket ve riskler alanının çalışma konusu. Bu alandaki araştırmalar doğal felaketleri iki temel soru yardımıyla açıklamaya çalışıyor. 

İlk soru, felaketin neden-sonuç ilişkisini ortaya koyan, ‘neden oldu?’ Korona ile beraber 20. ve 21. yüzyıllarda grip, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan veba gibi salgınların bize sürekli hatırlattıkları bir özellikleri var: Tekrar etmeleri ve bu tekrarların bir nevi düzenli olması. Adı her ne olursa olsun insan vücudunda hastalık yapan virüsler, mikroplar ve gözle göremediğimiz diğer biyolojik varlıklar zaten varlar ve var olacaklar. Fakat bazı şartlar ve durumlar altında çoğalmaları kolaylaşıyor, yayılma hızları artıyor. İnsan varlığı için yaşamsal risk yaratıyor, hızlı ve yaygın ölümlere neden olup önce felaket dalgası oluşturuyor, ardından yıkımlara yol açıyorlar. Bu şartları ve durumları yaratan ve sürekli kılan ise politik, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik etkenler.

İkinci soru, bu doğa ve doğal olayların yarattığı felaketler ile ekonomi arasındaki ilişkiyi irdeliyor. Bu felaketler ekonomik kalkınmaya bir tehdit mi oluşturur yoksa onun başarısızlıklarına mı işaret eder? Bu soruyu şu şekilde yeniden kuralım: Korona salgını ekonomik kalkınmaya bir tehdit midir? Yoksa ekonomik kalkınma ideolojisinin aksaklığına mı işaret eder? Ekonomik kalkınmayı amaç edinen ve bu amacı kamusal hizmetleri, kamuya ait kurumları özel şirketlere devrederek, kar/zarar esaslı piyasa mantığını hakim kılarak yapmaya çalışan devlet yöneticileri, küresel yayılma riski olan bu salgınlara karşı kamunun sağlığını korumak için gerekli iyi eğitimli hekimi ve sağlık iş gücünü, kurumları, yönetsel mekanizmaları, fiziksel altyapıyı var etmişler mi? Hazır tutmuşlar mı?

Ekonomik kalkınma ve büyüme rüyası bitti

Ekonomik kalkınmanın tılsımı büyümedir, büyümenin sihirli çubuğu tüketmek. Sihirli çubuğu kullanarak tılsımı yapan büyücüler ise özel sektör ve sermaye sahipleri ile birlikte devlet yöneticileridir. Bu, kalkınmanın sadece ekonomik kalkınma ile sınırlandırıldığı, kamu sağlığını korumak, kamunun refahını sağlamak, çevre sorunlarını çözmek gibi amaçların doğrudan ve sadece ekonomik kalkınmaya şartlandığı bir devlet yönetim anlayışı, bir dünya görüşü ve aslında bir rüya. Korona küresel salgını bizi bu rüyadan sertçe uyandırdı, gerçekleri neredeyse yüzümüze çarptı.

Paradigma kayması dönemine girdik. İçine girdiğimiz kriz ortamında, ekonomik büyüme, ekonomik ve sürdürülebilir kalkınma, kentsel yapılanmayı mercek altına yatıran, süregelen politikaları, programları ve uygulamaları sorgulayan, ezber bozan, yeni ve çeşitli bakış açıları sunan bilimsel çalışmalar, bize geleceğe dair bir umut, taze bir dünya görüşü sunabilir.

KENT – KIR DENGESİ:  Sağlıklı Kentlere Doğru

Korona virüsünün neden olduğu ölümlerin coğrafi dağılımını gösteren haritada metropolleşen kentleri işaret etmek çok kolay. İstanbul, Ankara, İzmir örneğin, kent sınırları içindeki vaka çokluğundan ve yoğunluğundan çok kenarlı, koyu kırmızı, dikkat çeken büyüklükte geometrik şekillere dönüşmüşler. Sanki iki boyutlu haritada metropollere üçüncü bir boyut eklenmiş, korona salgını boyutu. Bu boyut, kent coğrafyasının virüse yaşam alanı sağladığının, onu beslediğinin ve yayılmasını kolaylaştırarak çoğalmasına yardım ettiğinin kanıtı. Murray Bookchin‘in “kentler kanser hücreleri gibi toprağa yayılıyor” şeklinde ifade ettiği kontrolsüz büyütülerek doğayı yutan, toplum-doğa ilişkilerini zayıflatan, zedeleyen, yok eden ve yaşamsal dengeleri bozan kentler, şimdi de insanlığa karşı korona virüsü ile işbirliği yapıyor.  Dünyada Wuhan, New York, Boston, Chicago ve Tokyo gibi metropollerde de durum aynı.

Korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor.”

Felaket coğrafyalarının metropol alanları ile örtüşmesi bir tesadüf değil. Bozulan kent-kır dengesinin ve obezleşip sağlığını yitiren kent metabolizmalarının doğal bir sonucu. Ekonomik kalkınmanın kentlerde sunduğu olanaklar, asırlardır süren “iyi yaşam arzusu”nu ateşleyerek ülkemizde son elli yıl içinde kırdan kente göçleri mümkün kılıp, kolaylaştırıp hızlandırdı ve kent-kır dengesi giderek bozuldu. Heynen, Kaika ve Swyngedouw‘ın gibi kentsel politik ekolojistlerin işaret ettiği gibi kentler büyürken, güçlü aktörler (siyasiler, inşaat sektörü, gayrimenkul sektörü, arsa spekülatörleri, planlamacılar) daha fazla rant elde etmek, ekonomik büyümeyi ateşlemek amacıyla toprak, orman, akarsular, sahil gibi doğal varlıkları kullanmak için eğer, büker, yok ederler. Bir taraftan da dar alana daha çok sayıda insanı yerleştiren ekonomik çıkar temelli bir kentleşme formülü sıkça, yaygın olarak uygulanır. Böylece kentlerin sadece nüfusu değil nüfus yoğunlukları da artar. Candan ve Özbay, İstanbul’un kentsel gelişiminin belli bir dönemini inceledikleri Yeni İstanbul Çalışmaları başlıklı derleme kitapta benzer bulguları ortaya koyuyorlar.

Bu tespitlerden sonra nasıl bir kentte, mahallede, evde yaşamak isterim? sorusunu kendimize sormanın tam yeri ve zamanı. Çünkü, korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor.

Karantina tedbirlerine kırsalda yakalanarak İstanbul’daki şehir yaşantıma dönemediğim için kendimi şanslı hissediyorum. Çünkü İstanbul felaketlere dayanıklı kurulan ve işleyen bir kent değil. Oysa nüfusu ve nüfus yoğunluğu düşük kırsal bölgeler salgına karşı doğal bir karantina ortamı sağlıyor. Köyde yaşayanlardan, haftalık kurulan pazardan ve açık olan bir-iki bakkaldan temel ihtiyaçlarımı satın alabiliyorum. Bahçeye domates, salatalık, nane, fesleğen fideleri diktim.  Görüş alanıma mavi ve yeşil hakim. Karantinadayım, fakat kent hapishanesinde değilim.  Kırın bana sunduğu bu olanakların en azından bir kısmını kent bana sunabilir mi?

Candan ve Özbay ekonomik büyüme yerine afetlerle mücadeleyi odağı yapan, sağlıklı yaşam alanları kuran bir kentleşme formülü öneriyorlar. Bu formülün diğer parametreleri kentsel büyüme ve gelişigüzel yayılımın sınırlandırılması, kent bostanlarının ve parkların geliştirilmesi, kentsel planlamanın yayalar gözetilerek yapılması.

KÜÇÜLEBİLMEK: Ekonomik küçülme, azaltılan küresel hareketlilik

1970li yıllarda Roma Kulübü‘nün hazırlattığı “Büyümenin Sınırları” (Limits to Growth) çalışması, ekonomik büyümenin sınırları olduğunu, büyüme temelli ekonomik sistemin bu sınırlara çok yaklaştığını, sınırlar aşılırsa sistemsel ve yaşamsal çöküş olacağını ortaya koydu. 1980 sonrasında kurulan, çoğaltılan, geliştirilen devletler arası küresel gıda, mal ve hizmet, üretim, taşıma, tüketim ağları bu sınırları biraz esnetip genişletti. Bunun sonucunda küresel hareketlilik artmaya başladı. Dahası 2000’li yılların başından itibaren, Antonio Gramsci’nin tanımladığı “Fordizm”in yarattığı siyam ikizleri seri üretim-seri tüketimden (mass production – mass consumption) ilhamla geliştirilen, yeni üretim-tüketim sektörü kitle turizmi (mass tourism) teşvik edilmeye başlandı.  Böylece ekonomik büyüme sınırlarını biraz daha genişleten küresel insan hareketliliği patladı.

Hızlı yayılan korona virüsü ekonomik büyümeyi besleyen bu küresel sistemin hiç “dirençli” (resilient) ve “sürdürülebilir” (sustainable) olmadığını kanıtladı. Bunu ezber bozarak, ekonomik sistemi kündeye getirip tuş ederek yaptı.  Bilim insanları aşırı artan üretimin doğal kaynakları tüketmesini, çevre krizleri yaratmasını beklerken, aşırı düşen tüketim, ekonomik sistemin işleyen çarklarını durdurdu. İnsanlar ev karantinasına mecbur kalınca seri tüketim ani, şiddetli bir düşüş yaşadı. Siyam ikizi seri üretimin de azalması gerekiyor. Bir sistemin dirençli, sağlam olması, sistemin dağılmadan ve çökmeden, öngörülemeyen, değişen şart ve koşullara ayak uydurabilmesi olarak tanımlanıyor. Sistemsel esneklik büyüme becerisi yanında küçülebilme yeteneğini gerektiriyor. Sadece ekonomik büyümeye şartlanan devletler ve küresel sistem ekonomik olarak küçülebilecek mi? Genişlettikleri bu sınırları şimdi daraltabilecekler mi?

Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı, çünkü korona ekolojisi ev ekonomisinden, şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor.”

Ekonomide küçülme kavramı (degrowth) uzun süredir bilimsel çevrelerde ve çevre aktivistleri arasında tartışılıyor ve “insanlığın refahını arttırıp gezegendeki ekolojik şartları ve eşitliği düzeltecek şekilde üretim ve tüketimin küçülmesi” olarak ekonomik, ekolojik ve toplumsal boyutlarıyla tanımlanıyor. Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı, çünkü korona ekolojisi ev ekonomisinden, şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor. Peki ekonomik büyümeyi dillerinden düşürmeyen, siyasi varlıklarını ekonomik büyüme vaadine borçlu kılan, büyüme rakamlarını devleti yönetme başarılarının en önemli göstergesi haline getiren devlet yöneticileri,  siyasi liderler bunu nasıl başaracaklar? Noam Chomsky‘nin “piyasa ekonomisinin devasa başarısızlığı” diye tanımladığı korona krizini nasıl aşmaya çalışacaklar? Değişen gelir ve kaynak dağılımında emekçiler ile sermaye sahipleri arasında adaleti, eşitliği idame etmeye istekli olacaklar mı? Küresel yeniden yapılanma sırasında vatandaşın “dirliğini” (well-being), toplumsal dayanışmayı temin etme becerisini gösterebilecekler mi?  Peki biz sade vatandaşlar ekonomik küçülmeden ne anlayabiliriz? Nasıl yapılabilir? Nereden başlanabilir? Bireysel ve toplumsal hangi yeteneklere ve becerilere sahip olmak gerekir?

DAYANIŞMA: İlişkileri zenginleştirmek, sade yaşayabilmek

Korona salgını bireyleri, toplumları ve insanlığı alışık olmadığımız üç bölümlü bir sınava tabi tutuyor. Birincisi  kamu sağlığını koruma adına disipline olabilme becerisi. Virüsün bulaşma riskini en alt düzeye indirmek için, bireyler küresel ev karantinası, fiziksel mesafe kuralı, maske kullanımı gibi kuralları günlük hayatın bir parçası yapmaya çabalıyor. İkincisi ev karantinasının dayattığı sosyal ve ekonomik küçülebilme, yaşamda “sadeleşebilme” yeteneği. Üçüncüsü belki de en güç olanı. Çünkü altruism, gönüllülük, arkadaşlık, komşuluk gibi olumlu davranışları; dayanışma, işbirliği, imece, kendi kendine organize olabilme gibi toplumsal becerileri sınava tabii tutuyor.

Devlet yöneticileri, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların yöneticileri de aynı sınava tabii. Bu sınavı toplumsal sorumluluğun ağır bastığı doğu kültürüne sahip Çin, Tayvan, Güney Kore gibi ülkeler çok daha başarılı götürüyor. ABD, İngiltere, İtalya, İspanya gibi bireyci batı kültürüne sahip ülkeler ise zorlanıyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işbirliği olmadı. ABD’de eyaletler arası dayanışma yok.  Korona virüsü bu bağlamda pek çok taşı yerinden oynattı, siyasi dengeleri zorluyor, bozuyor.

İnanması zor ama korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.”

Özellikle  küresel ev karantinası ve zoraki sadeleşme hali üzerine eğilmek istiyorum. Çünkü bu zorunlu hal  bir anda muazzam boyutlu bir bireysel sadeleşme ve ekonomik küçülme eylemine yol açtı. Akabinde çevresel iki olumlu sonuç hemen fark edildi. İlki, insanlar evlerine çekilince dünya kendini tamir etmeye başladı. Dünya genelinde hava kirliliği yaşanan geniş bir alanda hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu raporlanıyor. Himalaya Dağları 30 yıldan sonra ilk defa hava kirliliği azalan Hindistan’dan görülmeye başlandı. Delhi, Bangkok, San Paulo, Bogota gibi megapollerde yaşayanlar uzun bir aradan sonra ilk defa temiz hava soluyor.  Bunun devamında uzmanlar hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerde azalma olacağını müjdeliyor. İnanması zor ama korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.

İkincisi insanın diğer türler üzerindeki baskısı azaldı. Aşırı özütleme (intense extractivism) yaptıkları için eleştirilen endüstriyel balıkçılık faaliyetleri balık talebindeki ani düşüşten, durma noktasına geldi. Politik ekolojistlerin “mavi küçülme” kavramıyla önerdikleri hal bir anda gerçek oldu.  Balık popülasyonlarının bu dönemde kendini onaracağı tahmin ediliyor. Tayland‘da türü tehdit altında olan deniz kaplumbağalarının yuva sayısı yıllar sonra ilk kez arttı. Sosyal medyada insanların çekildiği alanlara inen, insan baskısı olmadan doğal ortamlarında gezinen yaban hayvanlarını gösteren videolar paylaşılıyor.  Bu haberler doğa korumacıları, hayvanseverleri,  “toprak etiğine” sahip olanları sevindiriyor.

Sonuç olarak, korona küresel salgını şaşırtıcı bir domino taşı hareketini tetikledi. Hazırlıksız yakalandığımız birbiri ardı sıra gelen küresel boyutlu yaşamsal krizler “gerçek düşman kim” sorusunu sormak ve “başkalarının yararını kendi yararı kadar gözetme” olarak tanımlanabilen Sorokin‘in mirası “yaratıcı alturizm” (creative altruism) temelli paradigmatik değişim için bize değerli bir fırsat sunuyor.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Baca filtreleri termik santralleri aklamaz

Hafta sonu çok seyredilen bir ana haber kuşağında görüntülü bir haber: Ülkemizin batısında kurulu iki kömürlü termik santral, baca filtrelerinin eklenmesi sonucu tekrar çalışmaya başlamış. Görüntülü haberde santral görevlisi ballandıra ballandıra santrallere nasıl filtre taktıklarını, santrali nasıl ‘çevreci’ hale getirdiklerini anlatıyor. Filtresi olmadığı için ocak ayı başında mühürlenen bu santrallerdeki ‘işçi ücretlerinin’ ödendiğini de eklemeyi unutmuyor. Nedense televizyon muhabirinin aklına ‘Madem bu kadar insan ve çevre sağlığına saygılıydınız, altı yıldır neredeydiniz? sorusunu sormak gelmiyor. İsterseniz biraz eskiye giderek ülkemizde enerji sektörü üzerinde oynanan büyük oyunun kömürlü termik santraller perdesini hatırlayalım.

Bu santraller, 2013 yılında meslek odalarının, çevre ile ilgili sivil toplum örgütlerinin, akademisyenlerin her türlü karşı çıkışına rağmen özelleştirilmişti. Özelleştirilirken ileri sürülen nedenlerden biri de bu santrallerin ‘teknolojisinin yenileneceği, baca filtrelerinin de yeni sahipleri tarafından takılacağı’ iddiasıydı… Ama özelleştirmenin hemen arkasından bu santrallere baca filtresi takılması için altı yıl süre verildi. Çok ucuz fiyata özel sektöre devredilmesine ve özelleştirmeye dayanak olarak sunulan filtre koşuluna rağmen altı yıl daha hiçbir önlem alınmadan çalıştılar; insan ve çevre sağlığını tehdit ettiler, doğayı zehirlemeyi sürdürdüler. Üstelik sürenin dolduğu 2019 yılının sonuna gelindiğinde, sayıları 15’i bulan bu santrallere iki yıl daha hiçbir önlem alınmadan çalışmayı sürdürmeleri için TBMM’de yasa teklifi bile verildi, ancak özellikle toplumun yoğun tepkisi nedeniyle bu teklif süreç tamamlanıp yasallaşmadı. Sonuç olarak bu 15 santralin yukarıdaki haberde de konu edilen iki santral de dahil olmak üzere bazıları baca filtreleri olmadığı gerekçesi ile mühürlendi.

Baca filtresi taktıranlar şimdi altı yıllık geçmişleri unutturularak ‘çevreci’ santraller olarak açılıyor ve doğayı zehirlemeye kaldıkları yerden devam ediyorlar. Neden mi? Çünkü baca filtresi taktırarak çevreci ve temiz kömürlü termik santral olunmuyor da ondan…

Bu filtreler görünür kirliliği belki önlüyor ama başta Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından hava kirliliğini tanımlarken ‘sessiz katil’  olarak nitelendirilen 2.5 µm ve altındaki partikül maddeleri tam olarak engelleyemiyor. En tehlikeli hava kirleticilerden olan bu partikül maddeler kullanılan filtreler tarafından tam olarak tutulmadığı gibi ülkemizdeki hava kalitesi ölçüm istasyonlarının çok büyük bir kısmında ölçülemiyor da. Üstelik hemen hemen tüm ülkelerin mevzuatında 2.5 µm ve altındaki partikül maddeler için sınır değerler belirlenmişken ülkemizdeki Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’nde bunlar için hiçbir sınırlayıcı değer bulunmuyor. Bir saç telinin 1/30’dan daha küçük olan bu partikül maddeler insanda hava kirliliği nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunlarının da temel nedeni. 

Kömür öldürüyor

Son yıllarda hava kirliliği ve sağlık ilişkisi üzerine yapılan bilimsel çalışmalar bu maddelerin yarattığı hava kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkilerine yoğunlaşmış durumda… Bir örnek verecek olursak Pub Med veri tabanına kayıtlı sadece 2019 yılında pm 2.5 µm ve altındaki partikül maddelerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini araştıran 231 bilimsel makale mevcut. Bu makalelerin büyük çoğunluğunda ise bu maddelerin kaynağı fosil yakıtların, özellikle de kömürün yakılması olarak gösteriliyor. Yayınların büyük bir çoğunluğu da kömürlü termik santrallerin çok yoğun olduğu ve hava kirliliğinin temel nedeninin bu santraller olduğu Çin’den… Neden olduğu sağlık sorunlarının başında ise süreğen tıkayıcı akciğer hastalıkları (KOAH), akciğer kanseri, inmeler, çocuklarda başta bilişsel gelişim bozukluğu olmak üzere gelişim bozuklukları, koroner kalp hastalıkları çeşitli organ kanserleri geliyor.

Artık küresel bir kriz haline gelen ve insan sağlığı üzerine yıkıcı etkileri çok iyi bilinen, iklim değişikliğinin en önemli nedeni fosil yakıtların yakılması da bir diğer çok önemli sorun. Özellikle kömürlü termik santraller CO₂ eşdeğeri olarak ifade edilen sera gazı emisyonlarının tek başına tüm dünyada %30’a yakınından sorumlu. Yaşadığımız pandemi günleri aslında çözümü apaçık ortaya serdi: Fosil yakıtları bugünden yarına terk etmek… Düşen elektrik talebi nedeniyle başta Avrupa Birliği ülkeleri (AB) olmak üzere birçok ülke kömürlü termik santrallerinde üretimi durdu. AB ülkelerindeki elektrik üretiminin içinde yenilenebilir enerji kaynaklarının payı son üç ay içinde %26’dan %28’e çıktı.

Yol ayrımı

İşte böyle bir süreçte belli bir plan içinde tasfiye edilmek bir tarafa ülkemizde elektrik üretimi için kömürlü termik santraller tam kapasite çalıştırılıyor, yenileri yapılmaya çalışılıyor. Üstelik eski termik santrallere filtre takılması, topluma çeşitli medya organları aracılığıyla çevrecilik olarak pazarlanmaya çalışılıyor; bugüne kadar neden filtresiz çalışmalarına göz yumulduğu unutturulmaya çalışarak…

Oysa yaşadığımız pandemi günleri apaçık bir yol ayrımında olduğumuzu gösteriyor bize. Eğer ilk yolu tercih edersek küresel iklim değişikliğinin kontrol altına alınabildiği, hava, su ve toprak kirliliğinin gündemden düştüğü, fosil yakıtların olmadığı, lüks tüketimi ve kapitalist üretim ilişkilerini terk ettiğimiz, yeni ve eşitlikçi bir sistemde; minimalist bir yaşam biçimi tercihi yaptığımız bir gezegende yaşayacağız. Ama pandemi günlerinin ortaya döktüğü ipuçlarını algılayamazsak ve ikinci yolu tercih edersek bugünkü tüketim alışkanlıklarımızdan kurtulamazsak insanlık olarak sonumuz yakın…

Bu, bize belki de son uyarı: Hala anlamadınız mı, para hırsınız nedeniyle gezegenimizin bozduğumuz doğal dengelerinin tüm toplumları hasta ettiğini ve cebinizdeki paranın sizi de korumaya yetmediğini?

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neye normal diyoruz?

Sosyal medyada Covid-19 Normalleşme Planı’ başlıklı bir belge paylaşıldı. 4 Mayıs tarihli belgenin uygulanacak olan bir eylem planı olarak hazırlandığı ve Cumhurbaşkanlığı‘na sunulduğu anlaşılıyor. Bu belgede hangi yasakların ne zaman kalkacağı yer alıyor: Sosyal hayat, eğitim, ticaret, turizm, kültür, din, spor, ulaştırma, adalet… Üzerinde Cumhurbaşkanlığı forsu yer aldığına göre eylem planı resmi olmayan bir şekilde açıklanmış oldu. Ancak takvime göre de birtakım uygulamaların başlamış olduğu, bir bölümünde de farklılıklar olduğu görüldü.

Bu planda yer aldığı gibi 11 Mayıs’ta AVM’ler ve berberler, kuaför salonları açıldı. Ancak restoranlar, kafeler açılmadı. 27 Mayıs’tan itibaren yurtiçi ve yurtdışı uçuşlar, yolculuklar başlayabilecekmiş. 1 Haziran’da ise plajlar, kültür merkezleri, müzeler, sergiler. 12 Haziran’da camiler (cemevleri, kiliseler, havralar denmiyor ama herhalde onlar da olmalı). 15 Haziran’da sınır kapıları… 1 Temmuz’da konserler, falan filan… 

Bu planda tuhaf bir şekilde bu sürecin yönetimi ile ilgili taraflar, yöntemler, eylemler, konular yok. Bu süreçte örneğin yerel yönetimlerin önemli sorumlulukları var. Ancak tıpkı olağanüstü dönemde olduğu gibi, onların merkezi yönetimin temsilcilerinin altında yer almaları amaçlanmış gibi gözüküyor.

Normalleşme’nin tarafları

Soru şu: Kriz yönetiminde farklı özellikleri olan bir salgın topografyasını ortak kamu imkanlarıyla ve tek merkezden yönetmek gerekebilir. Ancak “reanimasyon” ya da “normalleşme” döneminin aynı yöntemlerle yönetilmesi mümkün müdür? Bu sürecin çok boyutlu, çok taraflı ve çok öncelikli olarak yapılandırılması gerekmez mi?

Yani “normalleşme” denen sürecin otokratik bir yönetim sürecinin sürdürülebilirliğini sağlamak için özellikle muğlak bırakıldığı düşünülebilir. Tıpkı 99 Depremi‘nden sonra merkezi yönetimin denetimi yeniden tesis ettiği uygulamalardaki gibi: 

  1. Tek özneli bir yönetim modeli tasarlanmış gibi bir izlenim veriyor.
  2. Çok katmanlı, katılımcı bir yapı tanımlanmıyor. Yerelde misyon odaklı bir organlaşma, yönetim planlarının hazırlanması, uygulanması gibi bir şey yok.
  3. İnşaat sektörü, v.s. için “eğitim programı” deniyor. Bu eğitimi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı mı verecek? Yeni işkollarının oluşturulması, yeni ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, yerel katılımın sağlanması, yaratıcı enerjinin seferber edilmesi için çok katmanlı, çok aktörlü ve çok boyutlu bir yerelleşme planına ihtiyaç yok mu?
  4. Neden bu eylem planı niteliğindeki çalışmanın adı Covid-19 Normalleşme Planı? Bu başlık kadar içeriği de (tek boyutlu bir yönetim biçimiyle ilgili) “reaksiyoner” bir çağrışım yapıyor. Oysa bu krizin yönetimi yapıları gözden geçirmek için bir fırsat. Yeni, umut verici, yerelleşmeci…bir program olabilirdi, pekala.
  5. Temel eksikliklerden biri de bilgi yönelimli bir süreç için harekete geçireceği kurumlar, girişimler yok. Sağlıkbilimsel alandaki çalışılan ders, çabalar izole edilmiş, sürece yansımamış.
  6. STK’lardan yalnızca “değer zincirinde oluşacak boşlukların Türk üreticiler ile doldurulması” gibi bir başlıkta söz ediliyor. Burada piyasa aktörlerinin, çıkar amaçlı kuruluşların temsilcileri, sivil toplumdan anlaşılan.

Sonuçta bu planda aktif olarak özne olabilecek bir toplum yok, temsilci olduğu varsayılan iktidarın egemenliği var. İktidarların, temsilcilerin egemenliğini sağlayan bir toplum düzeni mi? Halkın egemenliğine dayanan bir toplum düzeni mi? Hangisinden yanayız?

Baştan başlayalım: 

Acil durum yönetimi yukarıdan birtakım kararların alınmasını gerektirir. Bir Bilim Kurulu oluşturulması gibi falan.  Geçici bir dönemdir bu. Kriz anlarında bilim kurullarıyla, bürokratik bir yöntemle tepeden kararlar alınması gerekebilir. 

Peki neden hayat kriz anındaki gibi yönetilmez? Neden şöyle denmez:  Ülkeyi, şehirleri, sağlığı, ekonomiyi… bilim insanları yönetseler ne harika olurdu…”  

Kamu katılıma açılmadığı takdirde kamu olamaz. Katılım, yönetimlerin kendilerini merkezine koydukları bir süreç değildir. “Normal” hayat bu yöntemle yönetilemez. İlişkiler çok daha karmaşıktır, ilişkili ve etkileşimli olması gerekir.

Nasıl bir gelecek?

İşte tam da bu nedenle bu süreçteki katılım anlayışımız nasıl bir yönetimden yana olduğumuz hakkında bir ipucu niteliğinde. Nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?  Otokratik bir devlet mi? “Katılım” deyince piyasaya bırakılmış bir kamusal alan mı?

Yoksa her karar aşamasında katılımı, canlıları ve cansızları nesneleştirmeyen bir bilgi üretimini mi hedefliyoruz? 

Bu kriz sonrası yaşantımızla ilgili de bir ipucu niteliğinde: Kendimiz bilerek mi yaşayacağız yoksa nasıl yaşayacağımızı bizim adımıza başkaları mı bilecek? İlkelere, bilgiye ve kurallara ihtiyaç olduğu kesin. Ancak yönetimler kitleleri nasıl görüyorlar? Yaşamlarını, eylemselliklerini planlayıp, “doğrusu bu, bundan sonra böyle yaşayacaksın”

Önce neye “normal” diyoruz, buna bir karar vermeye çalışalım.

Normal dediğimiz, şehirsel hareketliliğin tamamen çıkar üzerine kurulduğu, araçsal bir bakışın hakim olduğu, bilimin de popülist politikalarla izole edildiği, iktidar aygıtı içindeki imtiyazlı bir grubun tıpkı bir ruhban sınıfı gibi bir işlev gördüğü bir durum. Bu nedenle kamu hayatı hiç bir zaman planlanamıyor, şehirsel mekan bu imtiyaz gruplarının muazzam bir gelir transfer ettikleri bir mücadele alanına dönüşüyor.

İktidar ile örtüşen “bilimci” bir yönetimle “teokratik” bir devlet arasında hiçbir fark yok. Çünkü bilim de her düzeyde sınırsız bir deneysellik gerektiriyor. Koruma uygulamalarında, planlama süreçlerinde görüldüğü gibi imtiyaz yapıları tarafından güç ve imtiyaz ilişkilerine sabitlendiğinde bilim olmaktan çıkıyor.

Bu nedenle bu plan taslağının bize “normal” diye neoliberal ekonominin otokratik yönetim modelini dikte etmeye çalışması hiç şaşırtıcı değil.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

Yemek kitapları ne işe yarar?- Büşra Eser

Karantinada, evdeyken yemek pişirmeyi bugüne kadar kaç kişiden duyduk?

Pandemi, karantina ve sosyal izolasyon pek çok kişinin evde yemek pişirmeyi gözden geçirmesine yol açarken, evlerine dönüp yemek pişirmeyi yeniden keşfedenler yemek bloglarını ve tarifleri aşındırdı. Raflarda dekor gibi duran yemek kitaplarının sayfaları yeniden karıştırıldı [Geçen gün ben de evde altı saatlik bir elektrik kesintisi yaşayınca, fellik fellik reçete ve tarifini aradım, yemek kitabını belki ilk kez merak dışında bu kadar işlevsel kullandım:)]. Kimileri temin edilemeyen gıdaların da olabileceğini ilk kez fark etti, hayatlarının kırılganlığıyla tanıştı, kırılganlığa vakıf olduğunu sandı[i]

Öte yandan çoklarının aklına savaş, kriz ve kıtlık döneminde gıda ve beslenmeyi incelemek geldi. National War Museum[ii] gibi kaynaklar savaş dönemi fotoğraflarına ve yemek kitaplarına açık erişim tanıdı, kimi şefler dönemin ikonik tariflerini yeniden pişirdi. Tüm bunlar bu yemek kitaplarının farklı bir yüzünü gösteriyordu. Bu kitaplar önemli bir gereksinime cevap veriyordu: Teknik bilgi, ikame malzeme tavsiyeleri ve hayatı idame ettirme. 

Esasen, yemek kitapları ve yazarları ve aşçılar sosyal bilimlerde geniş bir araştırma& inceleme alanı. Arzunun Botaniği, Etobur-Otobur İkilemi gibi kitaplarıyla bildiğimiz Michael Pollan’ın aşçılığa dair şöyle bir tanımını hatırlıyorum:

İşte bu noktada masalcılara ve aşçılara ihtiyacımız var. Eğer tabağımızdaki monokültür, beraberinde tarlamızdaki monokültürü getiriyorsa, bunun tersi de doğru olabilir. Alice Waters gibi insanların çalışmaları sayesinde daha önce zenginlerin hizmetinde olan aşçılar, çiftçilerin ve besicilerin avukatı hâline geldi. Işıltılarını yaptıkları işe, savundukları ve hatta yetiştirdikleri bitki ve hayvanlara da yansıtarak parıldıyorlar. Harika bir domuz ya da marul üretmek güzeldir fakat iyi bir şekilde pişirilmez ve zevkle yenmezse kısa sürede piyasadan ve tarladan silinecektir. Bugün ABD’de türleri kurtaran lezzetleri yemek kültürüne dahil eden, gıda ekonomilerini yeniden kurarak bizi ileriye taşıyan aşçılardır.”

Pollan, çiftçileri ve tüketicileri birleştirecek bir gıda ekonomisi hayalinde, aşçıların yerini belirlerken; kendisini de “beni yemen daha iyi diyen türler adına” (s.33) konuşan bir masalcı olarak görmekteydi[iii].

Mayasız ekmeğin ‘ışıltısı’

Aşçılığa dönersek, “ışıltısını yaptığı işe yansıtan” kadar güzel bir tarif düşünemiyorum. Evet aşçılık aile, ilişkiler, kurduğumuz bağlar ve kendi bedenimizle ilişkimiz açısından önemli bir zanaat. Bugün de sağlık çalışanları için yiyecekler hazırlayan, evsizlere yemek dağıtımı için restoranını açan ya da “gerçekten gündelik” malzemelerle tarif verebilen aşçılarda da benzer bir ışıltı görebileceğimizi düşünüyorum. Mesela, bir malzemeyi hiç bulamadığımızda, markete çıkamadığımızda işin içinden nasıl çıkacağımızı, “mayasız ekmek” reçetesini paylaşan aşçının zanaatiyle bulduk.

Aşçılar ve yemek tarifleriyle ilgili geçmiş deneyimleri incelerken farklı kaynaklara, hikayelere de rastladım. Türkiye’ye dair bir şeyler okumak dönemi çalışan araştırmacılar sayesinde mümkündü[iv]. Ayrıca Refik Halit’i takip etmek de harp dönemi gıdalarını, ekmeğin ve makarnanın pahalılığını, kahvenin yokluğunu da gösteriyordu. Farklı coğrafyaların yemek kitaplarını araştırırken karşıma çok özel bir tür yemek kitabı çıktı: Savaş esirlerinin yemek kitapları…

Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook].

Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı [Prisoners of War Cookbook], Ethel Mulvany isimli Kanadalı bir savaş esiri tarafından, Singapur’da esir edildiği hapishaneden çıktıktan bir yıl sonra, 1946’da yayınlattığı bir kitap. Kitabın başlığının devamı içeriğini de anlatıyor: Bu Singapur’daki Changi Hapishanesi’nde açlık çeken savaş esirleri tarafından yazılan tarifler koleksiyonudur[v]

‘Konuşarak pişirmek’

Manitoulin Adası‘nda 1904’te doğan Mulvany, bir sosyal hizmet uzmanı, sanat etkinliği koordinatörü ve öğretmen. İkinci Dünya Savaşı sırasında, kocasıyla birlikte askeri doktor olarak görevlendirildiği Singapur’a taşınır. Bulunduğu ada Japon ordusunun eline geçince Mulvany ile birlikte binlerce kalabalık ve kötü şöhretli bir hapishane olan Changi’de tutsak edilir. Mulvany, tutukluluğu boyunca diğer kadın mahkumlarla birlikte düzenledikleri hayali çay partileri ve ziyafetlerde birbirlerine anlattıkları hikaye ve tarifleri, gazete sayfalarındaki boşluklara yazar ve sonra bunları yayınlatma yollarını arar[vi].

Kitapta da görüldüğü üzere, İkinci Dünya Savaşı’nın zirvesinde, Changi’nin kadınları geliştirdikleri öğlen ve akşam toplantıları ritüellerinde hayali bir masa etrafında toplanıp, kendi mutfak belleklerine dalarak hayali ziyafetler gerçekleştiriyorlardı. Masalarında yiyecek yoktu; onlar bitmek bilmez bir açlıkla karşı karşıyayken sevdikleri yemeklerin tariflerini ve yiyecekleri tartışarak, günlüğe dahi izin verilmeyen bu hapishanede açlığın acısını hafifletmeye çalışıyorlardı[vii]. Onlarca kadın, belki saatler boyunca yemekler hakkında konuşup, karınlarını “kelimelerle” doyurmaya çabalıyorlardı. Aslında bu “konuşarak pişirmek” dünyanın dört bir yanında bulunan, İkinci Dünya Savaşı esirlerince sık başvurulan bir taktikti[viii]

Manitoulinli Bir Kız: Ethel Mulvany’nin Savaş Esirleri Yemek Kitabı.

Changi Hapishanesi toplantılarında tarifler şiirler gibi paylaşılmaktaydı. Audrey isimli hamile bir tutuklu ise bu mutfak şairlerinin en üretkeniydi. Endişelerinden ve açlık hissinden kaçmak için, kimi zaman karnabahar için İtalya’ya; şinitzel için Viyana’ya;  tatlılar için İngiltere’ye ve başka şeyler için Rusya’ya hayali yolculuklar gerçekleştiriyordu. Ama bu demek değil ki, bu toplantılara katılan kadınların hepsi bunca yurtdışı gezisine hevesliydi. Çoğu sadece evine, sade bir ekmeğe, sevdikleri bir yemeğin hatırasına dönmek istiyordu[ix].

Tahmin etmenin zor olmadığı gibi, Changi mahkumları hakkında konuştukları tariflerin malzemelerine hiçbir zaman sahip olmamışlardı. Mahkumlar açlıktan asla kurtulamamışlardı, sadece bu histen uzaklaşabilecekleri hayaller kurmaya çalışmışlardı. Bu hayaller içinde kendilerine istedikleri yerlere gidebilecekleri; hayal ettikleri yemekleri yiyebilecekleri, sevdikleriyle bir arada olmanın tadına varabilecekleri yollar bulmayı denemişlerdi[x].

Mesele evde yemek pişirmekten ibaret değil

Diğer savaş esiri yemek tarifi koleksiyonlarına benzer şekilde, Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı da daha az parayla ya da ikame malzemelerle nasıl güzel yemekler pişirilebileceğini anlatan bir savaş dönemi kitabı değildi. Tam tersine, hayali şölenlerin baş tacı olan zengin şekerlemeler, tatlılar ve şık ana yemekler bu kitapta bulunmaktaydı. Bu, onlar için gerçeklikten kaçışın yolu olmuştu. Ayrıca, bu kadınlar yiyecek, aile ya da bir evin yokluğu ile tanımlanmak istememişlerdi. Aktardıkları bu tarifler aracılığıyla, tüm bunları yeniden yakalayacak bir görme biçimi geliştirmeye çalışmışlardı.

Bu açılardan Savaş Esirlerinin Yemek Kitabı, mutfak ve yiyecek üzerine kurulan düşlerin hayatta kalma aracı olması açısından kıymetli ve özel bir eser. Ancak rastgele seçilmiş de değil. Aksine yemek, gıda, kriz, yokluk üzerine konuşurken meselenin evde yemek pişirmekten, ikame malzemeler bulabilmekten ve bizden ibaret olmadığını hatırlamak için sadece küçük bir not.

*

[i] Kolluoğlu B. (Mayıs 10, 2020) Çatlak Zemin 

[ii] The National WWI Museum and Memorial, Dünya Savaşı Sergisi Aktaran: Smithson Magazine (Nisan 16, 2020)

[iii] Pollan, Michael. “Yeni Besin Zincirleri Oluşturmak Çiftçi, Aşçı, Masalcı”. Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar. Çev. Aykız Doğan. Ed. Vandana Shiva. Sineksekiz Yayınevi, 2007.

[iv] Bknz: Savaş ve Mütareke Dönemi İstanbul Mutfağında Etsiz, Yağsız Yemekler”, Yemek ve Kültür, 43, (2016), 16-25

[v] Evans, S. (2015) “Culinary Imagination as a Survival Tool Ethel Mulvany and the Changi Jail Prisoners of War Cookbook, Singapore, 1942-1945,” Canadian Military History: Vol. 22: Iss. 1, Article 5. Available at: http://scholars.wlu.ca/cmh/vol22/iss1/5

[vi] CBC Radio, The Sunday Edition

[vii] Evans S. (2015)

[viii] Cara De Silva, “Introduction” in In Memory’s Kitchen: A Legacy from the Women of Terezin, trans. Bianca Steiner Brown, ed. Cara De Silva (New Jersey)

[ix] Evans, S ( Nisan 14, 2020) Active History  

[x] Adge

Kategori: Hafta Sonu