Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris 2015’den Glasgow 2021’e -1

Küresel iklim, fosil yakıtların yanmasından kaynaklanan insan kaynaklı sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin artması, ormansızlaşma, enerji, ulaştırma, konutlar ve sanayi süreçleri gibi çeşitli insan etkinlikleri yüzünden hızla değişiyor. Yerküre’nin küresel ortalama yüzey sıcaklıkları önceki yüzyıllara oranla hızla artıyor. Son 10 yıl küresel olarak kaydedilen en sıcak yıllar oldu. Dünyanın dört bir yanında fırtınalar, seller ve orman yangınları daha sık ve daha şiddetli oluşuyor.

Fosil yakıt ve biyokütle yanmasıyla bağlantılı hava kirliliği ne yazık ki on milyonlarca insanın sağlığını etkiliyor ve öngörülemeyen hava koşulları da evlere ve geçim kaynaklarına sayısız zarar veriyor. Ancak iklim değişikliğinin etkileri yıkıcı olsa da bununla savaşımdaki ilerlemeler, daha temiz havaya, iyi işler yaratılmasına, doğayı eski haline getirmesine (restorasyon) ve aynı zamanda ekonomik büyümenin önünün açılmasına yol açıyor. Aslında var olan ve/ya da kısa sürede belirebilecek olan fırsatlara karşın yeterince hızlı hareket etmiyoruz. İklim krizini önlemek için ülkelerin acilen güçlerini birleştirmeleri gerekiyor.

Ortaya çıkan bu ivediliğin nedenini anlamak için BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’na yani TK-21’e (COP) bakmak gerekir. TK-21 Aralık 2015’te Paris‘te gerçekleşti. Dünya ülkeleri bu toplantıda, Kyoto Protokolü gibi gelişmiş ülkeler için sayısal olarak belirlenmiş sera gazı salımlarını azaltma yükümlülükleri öngörmemekle birlikte, ilk kez, pek çok bilimci, uzman ve STK’lar tarafından beğenilen önemli bir şey oldu: Her ülke, küresel ısınmayı 2 °C’nin oldukça altında tutmak ya da 1.5 °C’de sınırlandırmayı hedeflemek, değişen iklimin etkilerine uyum sağlamak ve küresel ısınmayı azaltmak için birlikte çalışmayı ve bu amaçlara ulaşmak için Yeşil İklim Fonu’nda toplanacak olan yıllık 100 milyar ABD dolarlık parayı kullanılabilir hale getirmeyi ve bunlara ilişkin yürütme kural, ilke ve denetleme düzeneklerini kabul etti. Başka bir deyişle şu günlerde ülkece çok (belki de dünyada en çok) konuşup tartıştığımız BMİDÇS Paris Antlaşması doğdu.

Glasgow’da daha iddialı hedefler belirlenmeli

1.5 °C-2.0 °C’yi hedeflemek önemlidir, çünkü 1.5 °C’lik ya da 2.0 °C’lik bir ısınmanın her ondalığı daha fazla can ve üretim kaybı ve geçim kaynaklarının zarar görmesiyle (hasar ve kayıp) sonuçlanır. Paris Antlaşması uyarınca, ülkeler, Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılar (NDC’ler) olarak bilinen, iklim değişikliği savaşımını (salımlarını nasıl ve ne kadar azaltacaklarını, yutaklarını nasıl ve ne kadar geliştirip artıracaklarını) belirleyen ulusal planları sunmayı yüklendiler. Her beş yılda bir, o zamanki olası en yüksek azimkarlıklarını yansıtacak güçlendirilip güncellenmiş ya da daha güçlü yeni bir planla geri döneceklerini kabul ettiler. Taraflar, ‘olağan’ koşullarda, 1-12 Kasım 2021 tarihlerinde Glasgow‘da yapılması planlanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 26. Taraflar Konferansı (TK-26) zirvesinden önce, salımlarını azaltma planlarını güncellemiş olmalıydılar (COVID-19 pandemisi nedeniyle bu yıla ertelenmişti). Ancak Paris’te ortaya konan yükümlülükler (gerçekte niyet beyanları ya da sözler), küresel ısınma hedeflerine hiç yaklaşmadı ve bunu başarma penceresi ya da olasılığı hızla daralıyor. Bu yüzden 2030’a kadarki on yıl insanlık için ve insan ve doğal sistemlerin geleceği açısından çok önemli olacak. Glasgow’da taraflar küresel sıcaklık artışını 1.5 °C’de sınırlandırma umudunu canlı tutmak ve bilimin gösterdiği doğru yolda çok daha ileri gitmek zorundadır.

BMİDÇS TK-26, bu yüzden hem geri kalan tüm doğal ekosistemlerimizin bozulmadan gelecek kuşaklara kalmasını sağlamak hem de Dünya’nın fosil yakıt çağını sona erdirmek ve doğayı yenilemeye başlamak için ivedilikle harekete geçmesi için bir fırsat sunma potansiyeline sahiptir ve bu potansiyel mutlaka kullanılmalı, harekete geçilmelidir.

Ülkeler küresel Covid-19 salgınının (pandemi) ardından ekonomilerini yeniden inşa etmeye çalışırken, yeşil bir toparlanma yoluyla (yeşil yol, yeşil düzen, yeşil mutabakat, yeşil uzlaşma ya da anlaşma, vb.)  ‘daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmeye’ vurgu yapıldığını görmekteyiz. Giderek daha fazla ülke, iş dünyası (fabrika ve işletmeler, yatırımcılar, vb.) ve yerel yönetim ya da yerel hükümetler, 2030 ya da 2050 yılına kadar karbondan arındırma ya da karbonsuzlaşma (net sıfır karbon) yükümlülükleriyle öne çıkıyor. Ancak bu uzun vadeli yükümlülükler çok önemli bir sinyal verse de gerçekten önemli olan Glasgow’da alınacak olan kararlardır.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son yıllarda yayımladığı üç özel rapora (2018 1.5°C Küresel Isınma, 2019 İklim Değişikliği ve Arazi, Değişen İklimde Okyanuslar ve Buz Küre konulu özel raporlar) ve 9 Ağustos 2021’de açıklanan 6. Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu Raporu’na göre, iklim değişikliğinin olumsuz sonuçları Dünya’nın tüm coğrafi/iklim bölgelerinde yaşanmaktadır ve gözlenen insan kaynaklı ısınmanın etkisi birkaç on yıl içinde bugüne değin bildiklerimizden çok daha şiddetli olacaktır. Örneğin, yağış rejiminin değişmesi, bir yandan daha şiddetli, daha sık ve daha uzun sürelerde yaşanan kuraklık olayları, kurak (arid, semiarid, vb.) alanların genişlemesi ve çölleşme süreçlerinin hızlanması, bir yandansa yağışların daha kuvvetli ve şiddetli olması ve bağlantılı sel, taşkın, kütle hareketleri vb. afetlerinin oluşması; hızlanan deniz düzeyi yükselmesi, okyanusların ısınması ve asitlenmesi, başlıca ekosistemlerin ve biyomların daha etkilenebilir olması ve uyumun (adaptasyon) sınırlanması olasılığında artış, vb. iklim değişikliğinin etkileri şimdi ve gelecekte toplumun ve ekosistemlerin uyum kapasiteleri açısından kuvvetlenen bir meydan okumadır.

Ne yapmalı?

IPCC 1.5 ºC Küresel Isınma Özel Raporu’na (IPCC, 2018) göre, 2030 yılına kadar 2010 yılına göre insan kaynaklı karbondioksit (CO2) salımlarının mutlaka % 45 oranında azaltılması ve 2050 yılına değin net sıfır salıma düşmesi gerekmektedir. Bu ise, enerji, sanayi, tarım, konut, ulaştırmadan kaynaklanan CO2 salımlarının 2050 yılına gelindiğinde 2010 yılına göre % 75-90 oranında azaltılmış olması anlamını taşımaktadır.

Dahası, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) yayımladığı Salım Açıkları Raporu (UNEP, 2019), her yıl -var olan bilimsel uyarılar ve politik yükümlülüklere karşın- Dünya ülkelerinin gerekeni yapmadığını ve sera gazı salımlarının artmayı sürdürdüğünü çok açık bir biçimde bilimsel olarak vurgulamaktadır.

Salım Açıkları Raporu’na göreyse gelinen kötü ya da olumsuz durum şöyle özetlenebilir:

  • Geçen on yılda sera gazı salımları yılda % 1.5 oranında yükseldi. Toplam sera gazı salımları (arazi kullanımı değişikliklerini içerir) 2018 yılında rekor yüksek değer olan 55.3 milyar ton eşdeğer CO2’ye (GtCO2e) ulaştı.
  • Enerji kullanımı ve sanayiden kaynaklanan fosil kökenli CO2 salımları, ki toplam sera gazı salımlarının çoğuna karşılık gelir, 2018 yılında % 2 oranında arttı ve 37.5 Gt CO2/yıl düzeyine ulaştı.
  • 2050 yılı için net sıfır sera gazı salımları hedeflerini açıklayan ülkelerin sayısı artmakla birlikte, bugüne değin yalnızca birkaç ülke BMİDÇS’ne uzun dönemli yasal stratejilerini sundu.
  • Tüm ülkeler Paris Antlaşması kapsamında sunmuş oldukları Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılarını (NDCler) gerçekleştirseler bile, Yerküre önümüzdeki on yıllarda, yüzyılın sonlarından önce yaklaşık olarak 3 °C’lik bir küresel ısınmayla karşı karşıya kalacaktır.
  • Bu hassas dönemde, Dünya daha sağlam ve giderek güçlendirilmesi gerekli olan aşamalı eylemleri hayata geçirmelidir. Gereksinim duyulan azaltımları uygulamak için, Dünya ülkeleri 1.5°C hedefleri kapsamında sundukları NDClerini 2020 yılında (pandemi yüzünden 2021’de Glasgow’da) gözden geçirerek 5 kat yükseltmelidir. 2°C’lik bir küresel ısınma hedefi içinse, ulusal katkılarını 3 kat artırmaları gerekiyor.

Başarılı olunmaması kaygısı!

Ancak, daha önce de BMİDÇS Paris Antlaşması’na ilişkin tüm olumlu hatta fazla iyi niyetli beklentilere karşın, BMİDÇS’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de 2-13 Aralık 2019 günlerinde gerçekleştirilen 25. Taraflar Konferansı’nın (TK-25) tam bir başarısızlık ve hayal kırıklığı ile sonuçlandığını unutmamamız da gerekiyor. IPCC 1.5 ºC Küresel Isınma Özel Raporu ile Salım Açıkları Raporu’nun ana çıktılarını gündeme ve ciddiye almayan BMİDÇS 25. Taraflar Konferansı, salım azaltma yükümlülüğü içermemesi, sadece küreselleşme ve pazar ekonomisi yanlılarının, çok uluslu enerji vb. şirketlerin ve iş dünyasının önemli desteğini alması vb. gibi yapısal zayıflıkları olan bir antlaşma durumundaki Paris Antlaşması’nın geleceğine ilişkin birçok önemli madde üzerindeki tartışmaların uzaması yüzünden iki gün gecikmeyle ancak 15 Aralık 2019 günü sonlanmıştı.

Sonuç olarak, neye ve niçin hayır ya da evet dediğimiz, insan ve finansal sermayeyi gelecek yıllarda değil, şu anda nereye yatırmayı seçtiğimiz önemli. Dünya ölçeğinde, en az gelişmiş ülke ve toplumların, yoksulların, çiftçilerin, STK’ların vb. aktörlerin, özellikle de gelişmiş ülkelerdeki gençlerin gözleri TK-26’da ve sonrasında! Acil önlem alınmadan geçen her gün, dakika ve saat gelecek nesillerin başarısız olması anlamına geliyor. İklim değişikliği şimdiden pek çok insan için kayıp ve hasara yol açıyor; hepimiz aynı fırtınaya yakalanabilirken, kesinlikle hepimiz aynı gemide değiliz. Gerçekte TK-26, hem bir fırsat hem de önceki on yıllara ek olarak Paris’ten bugüne altı yıllık gecikmeyle de olsa NDC ‘niyet beyanları’ ve çoğu 2021’de bol keseden verilen ‘sözlerden’ sağlam eylemlere acilen geçmek için tam zamanıdır.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İklim değişikliğine karşı toplumsal direngenliği artırabilir miyiz?

İklim değişikliğinin etkileri dünyanın her bölgesinde ve hızla artıyor ve bunları önleyecek sihirli bir değnek ne yazık ki yok elimizde. Bununla birlikte, önceden planlanmış çok disiplinli-disiplinlerarası, çok sektörlü ve etkin katılımcı proaktif ve güçlü etkinlik ve eylemler, bireylere, toplumlara ve ülkelere yardım etme konusunda önemli bir rol oynayabilir.

Böylece bir doğal afet oluştuğunda yalnızca müdahaleye daha hazırlıklı olunmaz, aynı zamanda zor kazanılan toplumsal ilerlemeler ve refah ya da kalkınma kazanımları da görece korumuş olurlar.

Konuya ilişkin ana konular, afet riskinin azaltılması ve iklim değişikliğine uyum planlarının uygulanmasını hızlandırmak için hükümetlerin, toplumların ve kurumların kapasitelerini geliştirme ve güçlendirme çabalarını destekleyebilecek olan ilke ve stratejilerin geniş açılı, çok sektörlü ve çok disiplinli bir anlayışla ele alınması ve uygulanmasının sağlanması gibi öğeleri içerir.

İklim direngenliği nedir?

Tüm göstergeler, Yerküre sistemlerinde, insanın ortaya çıkmasından önce hiç deneyimlenmemiş bir oranda oluşan alansal ve zamansal iklim değişikliği desenlerine işaret ediyor. Örneğin, kuraklık ve sıcak hava dalgaları hem daha şiddetli hem de daha kalıcı ya da ısrarlı hale geliyor ve gelecekte bunların daha da şiddetleneceği öngörülüyor.

Ayrıca pek çok araştırma, gezegenimizdeki başka önemli değişiklikleri de ortaya koyuyor. Örneğin, küresel olarak, türlerin nesli, arka plandaki doğal yok olma oranından en az 1000 kat daha hızlı yok oluyor.

Van’ın Özalp ilçesinde bulunan ve “kuş cenneti” olarak adlandırılan Akgöl tamamen kurudu.

İklim değişikliği gerçekten yaşanıyor, kanıtlar birikiyor ve iklim değişikliğinin etkilerine hazırlanmamız gerekiyor. Dirençlilik ya da direngenlik, bunu nasıl başaracağımızı düşünmenin ve tasarlamanın bir yoludur gerçekte.

Günümüzde direngenlik kavramı, psikoloji ve bilgi teknolojisi, coğrafya, ekoloji, halk sağlığı, tarım ve işletme vb. gibi birbirinden farklı ve çok uzak alanlarda hızla yayılmaktadır. İklim değişikliği açısından, direngenlik, “insan ve doğal sistemlerin Yerküre’nin iklimindeki değişikliklere dayanma ve bunlara yanıt verme yeteneğinin güçlendirilmesi” anlamına gelir ve “bir yandan iklim değişikliğine yönelik önleme ve etkilerini azaltma (iklim değişikliği savaşımı) yaklaşımları, bir yandan da uyum (uyarlanım, adaptasyon) yaklaşımları arasındaki kavramsal ayrımı kapatmanın bir yolu” olarak düşünülebilir. Bu kapsamda dirençlilik, uyum, öğrenme ve/ya da ekonomik ve sosyal dönüşüm kapasitesini koruduğunda olumlu bir nitelik ya da girişim olarak kabul edilebilir.

İklim değişikliğinden etkilenebilirlik ise, “bir topluluk ya da sistemin (fiziki coğrafyaya ilişkin ve ekolojik sistemin ya da sosyoekonomik sektörün) iklim değişikliği stresinden etkilenme ya da etkiye açık olma derecesi, gerilimi karşılama ya da yanıtlama düzeyi (duyarlılık) ve iklim değişikliklerine uyum düzeyi ya da uyum kapasitesi arasındaki ilişki” şeklinde tanımlanabilir. Bu tanımda, iklim değişikliği terimi yerine iklim kullanılırsa, bu durumda iklimsel etkilenebilirlik kavramını elde ederiz.

İklim değişikliği savaşımı ve uyum

Bu noktada iklim değişikliği savaşımını ve uyumu kısaca tartışmakta yarar görüyorum: İklim değişikliğinin etkisini azaltmak ve iklim değişikliği önlemek için çok hızlı ve etkili bir biçimde insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmamız gerekiyor.

İklim değişikliği savaşımı (mitigasyon) yalnızca azaltımı içermez, tüm sosyoekonomik sektörlerde karbondioksit, metan, diazotmonoksit gibi başlıca sera gazı salımlarını azaltmayı ve sera gazlarının yutaklarını iyileştirme ve artırmaya yönelik tüm insan girişimlerini ve eylemlerini de içerir.

Öte yandan, uyum, olanaksız ama salımlarımızı hemen tümüyle örneğin 2015 yılı düzeyinde kessek bile, atmosferdeki karbondioksit ve diğer sera gazlarının birikimlerinin (konsantrasyon) olasılıkla önümüzdeki on yıllar boyunca normal düzeylerinin çok üstünde kalacağını dikkate alarak, değişen iklime ve etkilerine uyum sağlamamız gerekiyor.

Ancak uyum, yalnızca iklim değişikliğinden kurtulmakla da ilgili değildir. Yeni ya da değişen bir çevre açısından “doğal ya da insan sistemlerindeki ayarlamalara” ek olarak, uyum önlemleri, iklim değişikliği ile ilişkili olası “yararlı fırsatlardan” ya da bazı “zayıf-orta olumsuz etkilerden” yararlanabilir.


Tek bir adaptasyon yolu yok

Adaptasyon, sürdürülebilir bir kalkınma sürecinin en başında ve her aşamasında düşünülmesi gereken bir etmendir. Hükümetler bunu politika ve stratejilerine önceden entegre ederek, iklim değişikliğine karşı etkilenebilirliği azaltırken sağlam ekonomik kalkınmayı da hızlandırabilir.

Adaptasyon yaklaşımları coğrafyaya, zamana, finansman kaynaklarına, siyasi destek seviyelerine ve düzinelerce başka faktöre göre değişir. Adaptasyon için herkese uyan tek bir yaklaşım yoktur.

Bununla birlikte, örnekler arasında daha şiddetli ve sık fırtınalar ile daha yüksek ve daha sık oluşma eğilimindeki fırtına kabarmalarına karşı koruma sağlamak için hassas kıyılarda özel duvarlar ve setler yükseltmek gibi önlemler almak ya da su kaynaklarını ve havzalarını, sulak alanları, bozkır ekosistemlerini, mangrov ormanlarını ya da mercan resiflerini korumak ve restore etmek ya da orman yangınları ve hızlı başlayan kuraklıklar için erken uyarı sistemleri sağlamak yer almaktadır.

Kapasite güçlendirme çalışmaları

İklim değişikliği için kurumsal ve toplumsal direngenliğin artırılması açısından, herhangi bir proje, etkinlik ya da eylem, afet riskinin azaltılması ve iklim değişikliğine uyum planlarının uygulanmasını hızlandırmak için hükümetler, toplumlar ve kurumların kapasitelerini güçlendirme çabalarını desteklemelidir.

Örneğin, yerel tarım toplumları, topluluk temelli su kaynakları yönetimini teşvik edecek yaklaşımların gösterilmesi ve uygulanması yoluyla aşırı hava ve iklim koşullarına ve afetlere daha iyi uyum sağlayabilmelidir. Böylece daha iyi drenaj yardımıyla mahsul verimi iki ya da üç kat artabilir.

Bilgi paylaşımı, direngenliği geliştirmeyi ve toplulukların sel-taşkın, su baskınlarına ya da kütle hareketlerine (kaya yuvarlanması, toprak akması, heyelan, vb.) uyum sağlamasına yardımcı olmayı amaçlayan dinamik bir sistemin -örneğin bir Bilgi Ağı Merkezinin– başlatılması yoluyla olmalıdır. Böyle bir merkez, toplulukları, karar vericileri ve alandaki-arazideki uygulayıcı ve uzmanları sürdürülebilir yönetim için daha iyi stratejiler tasarlamaya teşvik eder.

Örneğin tarım söz konusu olduğunda, kuraklığa eğilimli bölgelerde iklim değişikliğiyle başa çıkmak için geliştirilen ürün ya da bitki su tüketimi ya da genel su bütçesi konusunda bir el kitabı hazırlanmalıdır. Bitki su tüketimi bütçeleme çalışması, özellikle hem yaz mevsimi hem de kuraklık olayları için olmak üzere toplam beslenme temel alınarak yeraltı suyu dengesinin tahminini içerir. Ayrıca uygulayıcılara iklim değişikliği, su kaynakları ve uyarlanabilir su yönetimi uygulamaları alanlarında eğitimler de verilmelidir.

Sistemlerin dirençlilik kapasitesi üç etmenin ortak fonksiyonudur: tehlike/afet, maruz kalma ve etkilenebilirlik, ki bunlar aynı zamanda riskin (genel risk modelinin) ana bileşenlerini ya da faktörlerini oluşturur. Başka bir deyişle, sistemlerin iklim değişikliği etkilerine ne ölçüde dayanabileceği ve bunlardan kurtulabileceği, belirli bir tehlikenin ciddiyetine, tehlikenin sistemi etkileme ve afete dönüşme olasılığına ve tehlikeye tamamen maruz kaldığı varsayıldığında sistemin etkilenebilirliğine bağlıdır.

Dirençliliği farklı uygulamalar yoluyla oluşturulmuş bir kapasite olarak düşünmek, bireylere, topluluklara ve hatta hükümetlere karşı karşıya kaldıkları iklim değişikliğinin belirli etkilerine karşı dayanıklılıklarını geliştirmek için hangi önlemlerin en mantıklı olduğuna karar verme esnekliği verebilir.

Uyum ve dirençlilik stratejileri

Bu başlık altında hükümetlerin ve yerel yönetimlerin kullanabilecekleri çok sayıda somut eylem, stratejilerin kanıta dayalı olmasını sağlayabilecek metodoloji ve veri kaynaklarını içeren araçlardan söz edilebilir.

Ancak bu makalede, somut eylemlerin önemlilerinden biri olan “Kapsayıcı, adil ve kamucu bir sürdürülebilir kalkınma ile direngen temeller oluşturulması” eylemi kısaca ele alınacaktır. Yoksulluk ve altyapı, finansal hizmetler, sağlık hizmetleri ve sosyal koruma dahil olmak üzere temel hizmetlere erişim eksikliği, iklim değişikliğine karşı etkilenebilirliğin güçlü göstergeleridir. Başka bir deyişle, toplumlar ne kadar yoksulsa, iklim değişikliği onları o kadar çok etkileyecektir. Yüksek güvenlik açığı olan toplumların uyum sağlamak için gereksindikleri finansal, teknik ve kurumsal kaynaklara sahip olmasını sağlamadan hiçbir uyum stratejisi başarılı olamaz.

Hanelerin, her sektörden küçük üreticilerin ve küçük şirketlerin ve/ya da kooperatiflerin uyum kapasitesini artırmak yaşamsaldır; birçoğunun bilgi ve finansman eksikliğinden davranışsal önyargılara ve sorunlu piyasalara kadar değişen çeşitli engellerin üstesinden gelme konusunda yardıma ve kılavuzluğa gereksinimi vardır.

Hükümetler, iklim riskleri hakkında bilgi sağlayabilir, sorumluluk ve yükümlülükleri netleştirebilir, yeniliği, en iyi teknoloji ve uygulamalara erişimi destekleyebilir ve özellikle yüksek ön maliyetlerle gelen çözümler için finansmanın herkes için erişilebilir olmasını sağlayabilir.

Konunun bölgesel, toplumsal ve sınıfsal eşitsizlikler yönünü dikkate aldığımızda, hükümetlerin ayrıca, uyuma yatırım yapmaya gücü yetmeyen, ancak iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerine karşı en savunmasız olan en yoksul insanlara, topluluklara ve en az gelişmiş bölgelere doğrudan destek sağlamaları da gerekecektir.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris İklim Anlaşması TBMM’de!

Hatırlanabileceği gibi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 21 Eylül 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin yeni yasama yılının başlaması ile Paris İklim Anlaşması’nı gündemine alacağını ve anlaşmanın Glasgow’da düzenlenecek 26. Taraflar Konferansı (COP26) toplantısı öncesinde onaylanacağını kaydetmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması’nı 28 Eylül 2021 tarihli bir üst yazıyla “Anayasa’nın 90 Maddesi gereğince beyan ile onaylanması uygun bulunmak üzere” TBMM Başkanlığına gönderdiğini öğrenmiş durumdayız.

Orijinal metinleri incelediğimizde Cumhurbaşkanı’nın yazısının ekinde, bir Türkçe Genel Gerekçe ile bir Beyan ve Paris Antlaşması’nın Türkçe ve İngilizce metinleri yer alıyor. Cumhurbaşkanı’nın 28 Eylül 2021 tarihli bu yazısı ve ekleri, TBMM Başkanı Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop imzalı 1 Ekim 2021 tarih ve 2/3853 Esas No.lu bir üst yazıyla “Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi”  başlıklı bir ek ve gerekçesi (Genel Gerekçe) ile birlikte TBMM’ye gönderildi. Basında çıkan çeşitli haberlere göre, Paris Antlaşması’nın TBMM Genel Kurulu’nun 5 Ekim 2021 Salı gün yapılacak olan toplantısında görüşülmesi bekleniyor.

Gerekçe daha iyi hazırlanabilirdi

Paris Antlaşması’nın onaylanmasıyla birlikte Türkiye’nin BMİDÇS serüveninde yeni ve önemli bir sayfa açılması olasıdır. Bu yüzden bu yazıda, yukarıda sözünü ettiğim eklerden Genel Gerekçe ve Beyan’ın içeriği ve ne anlama gelebileceği konusuna odaklanmak istiyorum.

Genel Gerekçe yazısında, BMİDÇS’nin önemi ve Türkiye’nin onaylama süreci özetlendikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’nda 12.12.2015 tarihinde kabul edilen Paris Antlaşması’nı 22.04.2016 tarihinde imzaladığı belirtiliyor. Devamında Paris Antlaşması’nın Kyoto Protokolü’nün (KP) sona erme tarihi olan 2020 sonrası iklim değişikliği rejimini düzenlemeyi amaçladığı, 1.5 °C – 2 °C küresel ısınma hedefleri olduğu ve KP’den farklı olarak gelişmiş ve gelişmekte olan Tarafların Ulusal Katkı Beyanları (NDC) yoluyla azaltım (doğrusu iklim değişikliği savaşımı olmalıydı) eylemlerine katıldıkları ve NDC’leri taraf ülkelerin ulusal koşulları çerçevesinde kendilerinin belirlediği ve bağlayıcı olmayan gönüllü hedeflerden oluşan katkılar olduğu belirtiliyor. Gerekçe metninde ayrıca, bir referans senaryoya (BAU)  göre sera gazı salımlarını 2030 yılında % 21 oranına kadar azaltma hedeflerini içeren Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanı’nı Türkiye’nin 20.09.2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryası’na sunduğu hatırlatılıyor.

Son olarak, Türkiye’nin coğrafi olarak iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz makro-iklim kuşağında yer aldığı hatırlatılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris Anlaşması’nı onaylamasının, anlaşmanın hedeflerine ulaşılması ve konudaki küresel işbirliğine katılımı açısından önemli olduğu vurgulanıyor. Burada yeniden düzenleyerek verdiğim Genel Gerekçe yazısının hem dil hem de teknik olarak daha iyi hazırlanabileceğini söylemek istiyorum.

Gerekçe metninin 2. Ekini oluşturan Beyan (Deklarasyon) yazısının orijinal tam metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti, 9 Mayıs 1992 tarihli BMİDÇS ve Paris Anlaşmasında açıkça ve kesin olarak kabul edilen “hakkaniyet, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kabiliyetler” temelinde ve Sözleşme’nin Taraflar Konferansında kabul edilen 26/CP.7, 1/CP.16, 2/CP.17, 1/CP.18 ve 21/CP.20 sayılı karalarını hatırlatarak, Paris Anlaşmasını gelişmekte olan bir ülke olarak ve ulusal katkı beyanları çerçevesinde, Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi kaydıyla uygulayacağını beyan eder.”

Beyan eksik ve yetersiz

Beyan’da BMİDÇS için “9 Mayıs 1992” tarihli denilmesi eksik ve yetersiz bir niteleme olmuştur. Gerçekte bunun yerine, “9 Mayıs 1992’de Hükümetlerarası Görüşme Komitesi’nin (INC) New York’ta yapılan 5. Toplantısı 2. Bölüm görüşmelerinde kabul edilen, Haziran 1992’de Rio’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED) imzaya açılan ve 21 Mart 1994’te yürürlüğe giren BMİDÇS” vb. gibi bir tanımlamanın yapılmış olması daha doğru ve açıklayıcı olurdu.

Söz konusu Beyan’ın içeriği dikkatli ve çok yönlü incelendiğinde, BMİDÇS’ye Kasım 2000 Lahey Konferansı (TK-26) ve Ekim-Kasım Marakeş Kararları gereğince “onu öteki Ek-1 Taraflarından farklı kılan özel koşulları“ kabul edilmiş bir Ek-1 ülkesi olarak, özellikle “… Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi (zarar vermemesi, bozmaması anlamında) kaydıyla uygulayacağını” beyan etmesi dikkat çekiyor. Türkiye’nin Paris Antlaşması’na taraf olduktan ve TK toplantılarında ya da görüşme masasına Paris’e Taraf bir ülke olarak oturma (görüş bildirme, öneride bulunma, yeni ve ek istemlerde bulunma, vb.) hakkına sahip olduktan sonra, yaklaşık son 10 yıldır sürdürdüğü ”BMİDÇS’nin Ek-1’inden de çıkma ve Yeşil İklim Fonu vb. gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere hizmet edebilecek herhangi bir başka finans düzeneğinden yararlanmak vb.” konulardaki istemlerine ilişkin tartışmalar sürecine dönebileceği izlenimini veriyor.

Öte yandan, henüz bu konuda Türkiye’nin bundan sonra nasıl davranabileceğine ilişkin eksiksiz ve tutarlı bir değerlendirme ve öngörüde bulunmak için ‘vakit erken’. Yine de BMİDÇS Glasgow toplantısının (COP-26) sonuç ve çıktılarının 2030 ve 2050 yıllarına kadar küresel ısınmayı sınırlandırma ya da durdurma hedeflerini tutturma şansının düşük olması, başka bir deyişle 2021 yılında başta ABD birçok gelişmiş ve Çin gibi büyük gelişmekte olan ülkelerin verdiği kuvvetlendirilmiş yeni ya da ek iklim değişikliği hedeflerini içeren sözlerin Paris Antlaşması’na resmi olarak yansımaması, TK-26’nın TK-25 gibi başarısız olma olasılığı ve Türkiye’nin bunlara ilişkin değerlendirme ve açıklamaları bunu daha açık gösterecektir.

Bu tartışmayı somutlaştırmak gerekirse, Glasgow’da başarısız olunması durumunda, Türkiye’nin 2015 tarihli niyet edilmiş ulusal katkı bildiriminde yer alan hedef ve içeriğin değişmesi görece daha uzun bir zaman alabilecektir. Bu ise, Türkiye’nin hemen yapması gerekenlerden olan, fosil yakıtlı termik santrallerden zamanla vazgeçmesi, yeni termik santral kurmaması, yeni ve yenilenebilir enerjilerinin (özellikle rüzgâr ve Güneş’in) Birincil Enerji içindeki payının hızla ve önemli derecede artırılması, iş dünyasının ilk kez Paris’i destekleyecek kararlar almasına yönelik eylem ve yasal düzenlemelerin geride kalmasına yol açabilir.

Şimdilik durum özetle böyle!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim değişikliğinin gıda üretimi ve güvenliğine etkileri giderek daha negatif oluyor

Küresel, bölgesel ve ülkesel gıda güvenliği ve insanların gıdaya erişme olanağının ya da kapasitesinin ve refahının bir ölçüsü olan gıda güvencesinin sağlanması ve sürdürülebilirliği şimdi her zamankinden daha önemli.

İklim değişikliğinin (sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, şiddetli ve aşırı yağışlar, seller ve taşkınla, vb.) ve küresel Covid-19 salgınının küresel, bölgesel ve ülkesel negatif etkileri yüzünden, besin yetersizliği, gıda güvencesizliği, açlık ve yoksullukla savaşım ile gıda sistemlerinin geliştirilmesi-işlevselliğinin artırılması, 2015 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açıklandığı zamandaki dünyaya göre, şimdi ulusal ve uluslararası ve/ya da hükümetlerarası karar vericilerin (politika yapıcıların) daha büyük ve ivedi bir önceliği haline geldi.

Gıda güvenliği, tüm insanların kendi beslenme gereksinimlerini karşılamak üzere her an yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik olarak ulaşabilmesi ve gıda tercihlerinin etkin ve sağlıklı bir yaşam için karşılanması olarak tanımlanabilir. İnsanlar ve toplumlar, istedikleri zaman ekolojik, çevresel ve sosyal olarak duyarlı ve adil bir yolla üretilmek koşuluyla, besleyici, güvenli, kişisel olarak kabul edilebilir ve kültürel olarak uygun gıdalara eriştiklerinde büyük ölçüde mutludur.

Gıda güvenliği, (i) gıda varlığı, (ii) gıdaya erişim (ilk ikisinin genel olarak gıda güvencesine karşılık geldiğini düşünebiliriz, (iii) gıda tüketimi (alımı) ve (iv) gıdanın sürdürülebilirliği başlıkları altında dört açıdan ele alınarak incelenebilir.

Az gelişmiş ülkelerdeki risk çok daha büyük

Gıda varlığı, gıdanın yerli üretim, ticari dış alım ve gıda yardımı yoluyla fiziksel varlığıdır. Gıdaya erişim, ailelerin ev üretimi ve yedeklerinin (sonra kullanmak üzere evde biriktirilen fazla gıda), satın alınanlar, hediyeler, ödünç alınanlar ve yardımların geniş bir birleşimi yoluyla yeterli tutarlardaki gıdayı elde etme olanağıdır. Gıda tüketimi ya da alımı, ailelerin erişebildiği gıdanın tüketimi ve aile üyelerinin ya da kişilerin besin maddelerini sindirme ve emme olanağına sahip olmasıdır. Son olarak, gıdanın sürdürülebilirliği ise, gıdanın düzenli ve periyodik olarak varlığı (kararlılık) ve elde edilebilir olması; bu yolla ailelerin ve kişilerin beslenme ya da besleyici maddeleri alma güvenliğinin sağlanmasıdır.

Kaynakların sınırlı ve tarihsel olarak eşitsiz bir ekonomik ‘paylaşımın’  egemen olduğu bir dünyada, özellikle en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı nüfus büyümesi ile iklim değişikliği, kuraklık, arazi bozulumu ve çölleşme, biyolojik çeşitliliğin ve ormanların azalması ve yok edilmesi gibi küresel ve bölgesel değişiklikler, söz konusu çarpıklığı daha da kuvvetlendirmektedir.

Küresel ve bölgesel ölçeklerde gerçekleştirilen birçok çalışma, özellikle gelecek iklim değişiklikleri ve değişkenliğinin, günümüze göre tarım, su ve toprak kaynakları üzerindeki olumsuz etkisinin kuvvetleneceğini göstermektedir. Gıda ve su güvenliği ile iklim değişikliği arasındaki yakın bağlantı nedeniyle, iklim değişikliği, büyük olasılıkla gıda güvenliğinin, gıdanın varlığı, erişim, tüketim ve sürdürülebilirliğinden oluşan dört boyutunu da etkileyecektir.

820 milyonu aşkın insan yetersiz besleniyor

Baş yazarlığın yanı sıra birkaç konuda katkı veren yazarlarından biri olduğum Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) İklim Değişikliği ve Arazi Özel Raporu’na (2019) göre, var olan gıda sistemi (üretim, nakliye, işleme, paketleme, depolama, perakende, tüketim, kayıp ve atık) Dünya nüfusunun büyük bir bölümünü beslemekte ve 1 milyardan fazla insanın geçim kaynaklarını desteklemektedir. 1961’den bu yana, kişi başına gıda arzı %30’dan fazla artmış, azotlu gübrelerin daha fazla kullanımı (% 800 dolayında artış) ve sulama için su kaynakları (% 100’den fazla artış) bu artışa eşlik etmiştir. Bununla birlikte, günümüzde yaklaşık 820 milyonu aşkın insanın yetersiz beslendiği ve beş yaşın altında yaklaşık 150 milyondan fazla çocuğun büyüme engelli, 15 ila 49 yaş arası yaklaşık 615 milyon kadın ve kızın demir eksikliğinden etkilenmekte olduğu ve yaklaşık 2 milyar yetişkinin fazla kilolu ya da obezite sorunlu olduğu öngörülmektedir.

Gıda sistemi, iklim dışı stres etmenlerinin (ör. nüfus ve gelir artışı, hayvansal kaynaklı ürün istemi) ve iklim değişikliğinin baskısı altındadır. Bu iklim ve iklim dışı stresler, gıda güvenliğinin dört boyutunun, gözlenen iklim değişikliği, artan sıcaklıklar, değişen yağış desenleri ve bazı aşırı olayların daha sık görülmesi yoluyla etkilemektedir.

İklim değişikliğini ürün rekoltelerini etkileyen diğer etmenlerden ayıran çalışmalar, pek çok alçak enlem bölgesindeki bazı ürünlerin (ör. mısır ve buğday) veriminin gözlenen iklim değişikliklerinden olumsuz etkilendiğini belirtirken, birçok yüksek enlem bölgesinde ise bazı ürünlerin (ör. mısır, buğday ve şeker pancarı) verimlerinin son yıllarda olumlu etkilendiğini göstermiştir. Yüksek hava sıcaklıkları ve sıklığı ve şiddetinde önemli artışların yaşandığı sıcak hava dalgalarıyla birleşen kuraklık olayları, Akdeniz Havzası’nın bazı bölgelerinde ve Türkiye’de özellikle son 20 yıllık dönemde tarımsal ürün rekoltesi üzerinde bazı yıllarda ciddi olumsuz etkilere neden olmuştur. Dahası, iklim değişikliği kurak alanlarda, özellikle Afrika‘da, Asya ve Güney Amerika‘nın yüksek dağ bölgelerinde gıda güvenliğini etkilemektedir.

Büyük olasılıkla gıda güvenliği, gelecek için öngörülen iklim değişikliğinden giderek daha fazla etkilenecek ve başta tahıllar gelmek üzere gıda fiyatları artacaktır. Yoksullar ve düşük gelirli tüketiciler özellikle risk altındadır. Çeşitli iklim modelleri, gelecekte yaklaşık 200 milyon ek insan için açlık riski öngörmektedir. Atmosferdeki birikimi artan CO2‘nin, en azında başlangıçta (erken gelecek yıllarda) görece daha düşük sıcaklık artışlarında ürün verimliliği için yararlı olacağı öngörülürken, besin kalitesini düşüreceği beklenmektedir. Örneğin, 546-586 ppm (ppm, milyon hacimde bir birim) atmosferik CO2 birikimi koşullarında yetiştirilen buğday %5.9-12.7 daha az protein, %3.7-6.5% daha az çinko ve % 5.2–7.5 daha az demir içerebilecektir. Dahası, zararlıların ve hastalıkların dağılımı değişecek ve bu da birçok bölgede üretimi olumsuz yönde etkileyecektir. Artan aşırı hava ve iklim olayları ve afetleri ve bu olayların başka öğelerle bağlantılı olması, gıda sisteminin bozulma riskini artırmaktadır.

‘Isı stresi’nin etkileri

Kırsal sistemlerin iklim değişikliğinden etkilenebilirliği çok yüksektir. Bu sistemler, göçebe topluluklar, yayla çobanları ve tarımsal göçebe çobanlar dahil olmak üzere 200 ila 500 milyon kişi tarafından ülkelerin % 75’inden fazlasında uygulanmaktadır. Afrika’daki kırsal sistemlerdeki etkiler, daha düşük mera ve hayvan verimliliğini, hasarlı üreme fonksiyonunu ve biyolojik çeşitlilik kaybını kapsamaktadır. Kırsal sistem güvenlik açığı, iklim dışı etmenler, örneğin arazi kullanım süresi, göçmenlerin bir yaşam alanına yerleştirilmesi, geleneksel kurumlardaki değişiklikler, istilacı türler, uygun/yeterli pazar eksikliği ve çatışmalar tarafından daha da kötüleşmektedir.

Sağlıklı beslenmenin önemli bir bileşeni olan meyve ve sebze üretimi de iklim değişikliğine karşı savunmasızdır. Özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde, yüksek sıcaklıklarda, ürün uygunluğu ve veriminde düşüşler öngörülmektedir. Isı stresi meyve oluşumunu azaltır ve yıllık sebzelerin gelişimini hızlandırır, bu da verim kayıplarına, ürün kalitesinin bozulumuna ve gıda kaybının ve atıkların artmasına neden olur. Daha uzun büyüme mevsimleri, daha fazla sayıda ürün yetiştirilmesini ve daha fazla yıllık verim alınmasını sağlayabilir. Ancak bununla birlikte, bazı meyve ve sebzelerin, tutarlı bir hasat üretmek için bir süre soğuk birikimine (soğuklama) gereksinimi vardır. Bu yüzden daha sıcak kışlar rekoltede daha büyük bir etki ya da risk oluşturabilir.

Öte yandan, gıda güvenliği ve iklim değişikliğinin güçlü bir cinsiyet ve eşitlik boyutu vardır. Bölgesel farklılıklar olmasına karşın, dünya ölçeğinde kadınlar gıda güvenliğinde kilit bir rol oynamaktadır. İklim değişikliğinin etkileri yaşa, etnik kökene, cinsiyete, varlığa ve sınıfa bağlı olarak çeşitli sosyal gruplar arasında değişiklik gösterir. Aşırı iklim olaylarının, yoksul ve savunmasız toplulukların geçim kaynakları üzerinde acil ve uzun vadeli etkileri vardır ve bu da iç ve dış göç için stres çarpanı olarak daha fazla gıda güvensizliği riskini oluşturabilir. Bu nedenle, kadınları güçlendirmek ve karar almada hak temelli yaklaşımlar, uyum ve savaşım ile ev gıda güvenliği arasında sinerji yaratabilir.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’nin Paris’e taraf olmasının anlamı

Mayıs (2021) ayı başında bir röportajda “Türkiye ve Cop26 bağlamında neler söyleyebilirsiniz?” sorusuna yanıt olarak (sözcük sınırlı) kısaca şunları söylemişim: “Türkiye’nin bugüne değin savunduğu görüşler ve istemler (ör. yeşil İklim Fonu’ndan bir gelişmekte olan ülke gibi yararlanmak, vb.) değişmezse, Türkiye BMİDÇS Paris Antlaşması ilişkileri açısından Taraflar Konferansı’nın 26’ncı toplantısında (COP-26) yeni ve olumlu bir gelişme ortaya çıkmayabilir. En iyi beklenti, Meclis Küresel İklim Değişikliğini Araştırma Komisyonu‘ndan Türkiye’nin Paris Antlaşması’na taraf olmasının yararlı olabileceği vb. bir karar çıkması ve Türkiye’nin COP-26’ya bu atmosfer ile katılması; Paris’e taraf olabileceğini dünyaya açıklaması olabilir.”

Sürpriz bir biçimde bundan daha iyisi gerçekleşti ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin New York şehrinde gerçekleşen Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu’nda Türkiye’nin Paris İklim Antlaşması’nı onaylayacağını açıkladı. Cumhurbaşkanı konuşmasında, özetle, Türkiye’nin Aralık 2015’te Paris İklim Antlaşması’nı imzalamasına karşın, yükümlülüklerle ilgili adaletsizlikler nedeniyle henüz bu anlaşmayı yürürlüğe koymadığını vurgulayarak, son dönemde bu çerçevede alınan yolun ardından, antlaşmanın gelecek ay Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) onayına sunulacağını söyledi. Erdoğan ayrıca antlaşmanın 1-12 Kasım 2021 tarihleri arasında düzenlenecek olan 26. Taraflar Konferansından önce onay aşamasının tamamlanmasını beklediklerini açıkladı.

Türkiye’nin ‘çekinceleri’ altı yıl kaybettirdi

Kısaca söz etmek gerekirse, Paris Antlaşması, 30 Kasım-13 Aralık tarihlerinde Paris’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Konferansı’nda, 12 Aralık 2015’te 196 taraf ülkece kabul edilen ve 4 Kasım 2016 gibi çok kısa bir sürede yürürlüğe girmiş olan; BMİDÇS altında iklim değişikliğiyle savaşım, küresel ısınmayı sınırlandırma ve gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkelerin bu savaşıma mücadeleye katkı vermesini öngören yasal bağlayıcılığı olan uluslararası bir antlaşmadır.

Türkiye Cumhuriyeti Aralık 2015’te Paris’te imzalamış olmakla birlikte, henüz bugüne değin TBMM’den bir Onay/Uygun Bulma/Kabul belgesini geçirerek BMİDÇS Paris Antlaşması’na yasal olarak taraf olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti BMİDÇS 1/CP.19 ve 1/CP.20 sayılı kararlar uyarınca, Eylül 2015’te BMİDÇS’nin 2. Maddesinde ve açıklayıcı bilgilerde yer alan nihai hedefe ulaşmaya yönelik Niyet Edilen Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı (INDC) belgesini BM Sekretaryası’na sunmuştur. Ancak Paris Antlaşmasına taraf bir ülke olmadığı için, Türkiye Cumhuriyeti henüz BMİDÇS kapsamında Aralık 2015 Paris Konferansı’nda kabul edilen ve asıl olarak 2020 yılından sonra uygulanması öngörülen Yeni İklim Rejimi’ne; başka bir deyişle Paris Antlaşması altındaki iklim değişikliğiyle savaşım, mücadele, eylem ve güçlendirilmiş çabalar gibi hedeflere yönelik bir NDC, yani “Niyet Ettiği Sera Gazı Denetleme Önlemlerini” içeren özel amaçlı teknik bir belge sunmamıştır.

Zorlayıcı ‘ulusal koşullar’

Türkiye’nin 2015 tarihli INDC’indeyse, özetle, doğal varlıkların korunması, toplu taşım araçlarının benimsenmesi gibi bireysel önlemler ve sürdürülebilir tüketim/davranış tarzlarının önemli olduğu vurgulanmıştır. Ancak, bu kadar önemli ve çok boyutlu büyük bir küresel sorunun çözümünde, bölgesel ve küresel ekonomik ve çevre/iklim antlaşmalarının varlığı, açık, hesaplanabilir, denetlenebilir, hesap verilebilir/sorulabilir, adil, eşit ve farklılaştırılmış yükümlülüklerle birlikte uygulanabilirliğinin sağlanması çok daha önemli ve yaşamsaldır. Belgede ulusal koşullar özetle şöyle açıklanmıştır:

“… 2012 Yılı Ulusal Sera Gazı Emisyon Envanter Raporu’nda, 2012 yılı toplam sera gazı emisyonları yaklaşık olarak 440 milyon ton karbondioksit eşdeğeri olarak belirlenmiştir. 2012 yılı emisyonlarında karbondioksit eşdeğeri olarak en büyük payı % 70.2 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken, bunu sırasıyla % 14.3 ile endüstriyel proses emisyonları, % 8.2 ile atık ve % 7.3 ile tarımsal faaliyetler takip etmiştir. Ayrıca 2012 yılı kişi başı emisyon miktarı, 5.9 ton/kişi olarak hesaplanmış olup, bu rakam OECD ve AB ortalamalarına göre çok daha düşüktür.”

2021-2030 döneminde uygulanması beklenen INDC’de bir Referans Senaryoya (BAU) göre sera gazı salımlarında 2030 yılına kadar % 21 oranına kadar bir azaltım yapılacağı belirtilmiştir. Bu azaltımın kapsamında, asıl olarak, enerji, sanayi süreçleri, tarım, arazi kullanımı arazi kullanım değişikliği ve ormancılık ve atık sektörlerinde yapılacak olan ekonomik dönüşümlere vurgu yapılmaktadır.

Türkiye ilk kez iklim değişikliği savaşımında doğru yerde olacak

Sonuç olarak, son aylarda pek çok çağrılı konuşma ya da webinerlerde ve röportajlarımda neden ve gerekçelerini ayrıntılı olarak açıkladığım gibi (internet yazı ve video kayıtlarına ulaşılabiliyor), Türkiye Cumhuriyeti’nin BMİDÇS Paris Antlaşması’na taraf olacağının ve Glaskow’da gerçekleşecek olan COP-26’dan önce onay aşamasının tamamlanabileceğinin açıklanması yerinde bir karar, ileri bir adımdır. Türkiye, böylece belki de ilk kez iklim değişikliği savaşımında (tüm sektörlerde sera gazı salımlarının azaltılması, yutakların, örneğin ormanların korunması, geliştirilmesi ve artırılması vb.) çok gecikmeksizin olması gereken konum ve durumda yer alabilecektir.

Burada bir kez daha vurgulamak isterim ki, Türkiye’nin 2011’den beri sürdürdüğü hükümetlerarası iklim diplomasisi, 2000 Lahey COP kararlarına ve 2001 Marakeş Antlaşması’ndaki ‘özel ülke olma’ ayrıcalığını zayıflatmaktaydı. Dahası Türkiye’nin bir Ek-1 ülke Tarafı olarak bu ayrıcalığını kaybetmesi ve diğer istemleri aynı zamanda ciddi bir geri adım olarak da görülmekteydi.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Böyle giderse iklim değişikliği kaynaklı iç göçler ve iklim mültecileri artacak

Dünya Bankası (WB) iklim değişikliği ve göç bağlamındaki ilk kapsamlı raporunu 2018 yılında “Groundswell: İç İklim Göçüne Hazırlık” adıyla yayımlamış ve rapor büyük bir ilgi ile karşılanmıştı.

Raporun ikinci bölümü birkaç gün önce bu kez “Groundswell: İç İklim Göçü Konusunda Harekete/Eyleme Geçmek” adıyla yayımlandı ve basın aracılığıyla dünyaya tanıtıldı.

13 Eylül Pazartesi günü yayımlanan yeni WB raporuna göre, iklim değişikliği, küresel sera gazı salımlarını azaltmanın yanı sıra, ülkeler arasında ve ülke içi gelişmişlik farkını ya da çelişkisini kapatmak için acil önlemler alınmaması durumunda, önümüzdeki otuz yılda yaklaşık 216 milyon insanı evlerini terk etmeye ve sıcak göç noktaları oluşturmaya itebilir.

Üç senaryo altında inceleniyor

Rapor bir anlamda, iklim değişikliğinin ve bağlantılı aşırı iklim olayları ve afetlerinin özellikle iklim sorunlu ülkeler içinde göçe neden olma gücünü yeniden doğruluyor. Rapor, aşırı hava olaylarının etkileri gibi iklim değişikliğinin kısa süreli etkilerini ve sınır ötesi iklim göçünü ele almıyor.

Yeni WB raporu, su kıtlığı, kuraklaşma ve çölleşme, azalan tarımsal ürün verimliliği ve yükselen deniz düzeyi gibi iklim değişikliğinin yavaş gelişen etkilerini “iklim göçmenleri” olarak tanımladığı milyonların göçüne nasıl yol açabileceğini değişik düzeylerdeki iklim eylemi ve gelişme düzeylerini dikkate alan üç farklı senaryo altında 2050 yılına kadar inceliyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Altı bölgeden 216 milyon insan

Rapor, yüksek düzeyde sera gazı salımı ve eşitsiz gelişmeye dayalı en kötümser senaryo koşullarında analiz edilen altı bölgede 216 milyon kadar insanın kendi ülkeleri içinde hareket edeceğini öngörüyor.

Bu bölgeler; Latin Amerika, Kuzey Afrika, Sahra-altı Afrika (Sudan dışında Sahra çölünün güneyinde kalan geniş coğrafi bölge), Doğu Avrupa, Orta Asya, Güney Asya, Doğu Asya ve Pasifik.

Düşük salım düzeyi ve kapsayıcı, sürdürülebilir kalkınma ile en iklim dostu senaryoda bile, dünya 44 milyon insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını görebilir. En kötü senaryoda, çölleşme, kırılgan kıyı şeridi ve nüfusun tarıma bağımlılığı nedeniyle en savunmasız bölge olan Sahra Altı Afrika, ulusal sınırlar içinde hareket eden 86 milyona kadar insanla en çok göçmen sayısını görebilecek.

Bununla birlikte Rapor, Kuzey Afrika’nın, asıl olarak kuzeydoğu Tunus, kuzeybatı Cezayir, batı ve güney Fas‘ta ve merkezi Atlas Dağları eteklerinde artan su kıtlığı nedeniyle, nüfusunun yaklaşık yüzde 9’una eşdeğer 19 milyon insanın hareket etmesiyle iklim göçmenlerinin en büyük orana sahip olacağını öngörmektedir.

Sadece Bangladeş’e 19.9 milyon insan

Güney Asya’da, Bangladeş özellikle sel/taşkın ve ürün yetersizliğinden ve kıtlığından etkileniyor ve karamsar senaryo altında 19.9 milyon insan ile kestirilen iklim göçmenlerinin neredeyse yarısını tek başına kendisi oluşturuyor.

Bu öngörü, 2050 yılına kadar karamsar senaryo altında içsel göçlere dahil olan kadın sayısını da içermektedir. Uluslararası Kızılhaç-Kızılay İklim Merkezi direktörü Prof. Maarten van Aalst konuya ilişkin açıklamasında, “Bu durum şu anda bizim insani gerçekliğimiz ve etkilenebilirliğin daha şiddetli olduğu yerlerde bunun daha da kötü olacağından endişe duyuyoruz” dedi.

Fotoğraf: Shutterstock

Tehdit çarpanı olarak iklim değişikliği

Birçok bilim insanı, dünyanın artık sera gazı salımları için en kötü senaryoya doğru daha fazla gidemeyeceğini söylemekle birlikte, daha ılımlı bir senaryoda bile, zaten yaşadığımız aşırılıklarda olduğu gibi [Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 9 Ağustos 2021de yayımlanan 6’ncı Değerlendirme Raporu 1’inci Çalışma Grubu’nun İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli başlıklı raporunda açıkça vurgulandığı ve başta Türkiye, Batı Avrupa ve birçok Akdeniz ülkesinde bu yaz yaşandığını gibi], göç ve yerinden edilme için olası etkiler dahil birçok etki artık önceden beklenenden daha hızlı gerçekleşiyor.

İklim değişikliğinin göç üzerindeki etkisi yeni değil. Genellikle insanları hareket etmeye iten ana etmenlerin birleşiminin bir parçasıdır ve bir tehdit çarpanı görevini üstlenir.

Çatışmalardan ve eşitsizlikten etkilenen insanlar, uyum sağlamak için sınırlı olanaklara sahip oldukları için iklim değişikliğinin etkilerine karşı da daha açık ve savunmasızdır.

Göçlerde iklim değişikliğinin payı

Örneğin, 2017’de 68.5 milyon insan iklim değişikliği dahil çeşitli nedenlerle zorla yerinden edildi. Bu sayı insanlık tarihinin herhangi bir yılında gerçekleşenden daha fazlasına karşılık geliyor. Kestirmek zor olsa da bunların yaklaşık üçte biri (22.5-24 milyon kişi) “aniden gelişen ya da başlayan hava olayları” (kuvvetli-şiddetli yağışlara bağlı seller ve taşkınlar, uzun süreli sıcak hava dalgaları ve kuraklık sonrası çıkan büyük orman yangınları ve şiddetli fırtınalar, vb.) nedeniyle taşınmak zorunda kaldı.

Yer değiştirmelerin geri kalan üçte ikisinde diğer insani krizlerin sonuçları da etkili olmakla birlikte, biyoçeşitlilik kaybı, iklim değişikliğinin kuraklaşma ve çölleşme, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanus asitlenmesi, hava kirliliği, yağış rejimi değişiklikleri gibi yavaş başlangıçlı olayların katkıda bulunduğu gözleniyor. Kuşkusuz bir tür bozulmalar, birçok insani krizi şiddetlendirerek daha fazla insanın göç etmesine neden olabilir.

Fotoğraf: Shutterstock

Rapor ayrıca, küresel olarak hareket eden dört kişiden üçünün ülkelerin içinde kalma eğiliminde oldukları bilinmekle birlikte, sıcak göç noktalarının önümüzdeki on yıl içinde ortaya çıkabileceği ve 2050 yılına kadar yoğunlaşabileceği konusunda dünyayı uyarıyor. Hem insanların taşınacağı alanlarda hem de geride kalanlara yardım etmek için ayrıldıkları bölgelerde planlama yapılması gerekiyor.

Önerilen eylemler arasında, küresel ısınmayı 1.5 °C ile sınırlama şansına sahip olmak için yüzyılın ortasına kadar net sıfır emisyon düzeyine ulaşmak ya da inmek ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması uyarınca sürdürülebilir, adil, yeşil, direngen (dirençli) ve kapsayıcı bir sosyal kalkınmaya yatırım yapma vb. konular yer almaktadır.

Politika önerileri

Rapor bu kapsamda, iklim göçüne neden olan etmenleri yavaşlatmaya ve beklenen göç dalgalarına önceden hazırlanmaya yardımcı olabilecek bir dizi politika önerisi sunuyor. Bunlar, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  1. Küresel sera gazı salımlarını azaltmak ve BMİDÇS Paris Anlaşması’nın 1.5°C/2 °C küresel ısınma hedeflerine ulaşmak için her türlü çabayı göstermek;
  2. İç iklim göçünü ileri görüşlü yeşil, direngen ve kapsayıcı kalkınma planlamasına dahil etmek;
  3. Bir uyum stratejisi olarak iç iklim göçünün olumlu kalkınma çıktılarıyla sonuçlanabilmesi için göçün her aşaması için hazırlık yapmak;
  4. İyi hedeflenmiş politikaları bilgilendirmek için iç iklim göçünün itici güçlerinin daha iyi anlaşılmasına yatırım yapmak, vb.

 

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

IPCC nedir, dün yayımlanan yeni iklim değişikliği raporunun ana mesajları nelerdir?

IPCC’nin Türkçe açılımı -Cenevre’de yapılan İkinci Dünya İklim Konferansı’na katıldığım dönemde, 1990 Eylül-Ekim aylarında önerdiğim ve sonrasında yaygın bir kabul görerek kullanıldığı biçimde- Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’dir. IPCC, Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından 1988’de kurulan ve o zamandan beri ortaklaşa yürütülen Birleşmiş Milletler’in bir uzmanlık ya da özel görev organıdır. 1988 yılında BM’nin bir genel kurul kararıyla kurulmuş olan IPCC’ye, BM üyesi ülkelerden bilim insanları, hükümet temsilcileri ile hükümetler dışı gönüllü, uluslararası ve hükümetlerarası kuruluş temsilcileri ve uzmanları katılabilmektedir.

IPCC, kuruluş amacına uygun olarak, iklim değişikliğinin bilimsel, teknik ve sosyoekonomik yönleri, iklim değişikliğinin etkileri ve bu etkileri giderme/uyum seçenekleri konularındaki var olan bilgilerin belirli aralıklarla değerlendirilmesi ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS), amaçlarına uygun olarak, iklim değişikliği ve politika ilişkili konularda bilgi vermekle sorumludur. Örneğin bu kapsamda, her beş yıllık değerlendirme döneminde hazırladığı ana raporların, karar vericilerce doğrudan kullanılabilecek şekilde tasarlanan “Politikacılar İçin Özet” raporlarını hazırlamaktadır.

Salımlarda keskin bir azaltım olmazsa, 2 derecelik artış bile hayal

Özetlediğim kapsamda hazırlanarak, 26 Temmuz’dan başlayarak iki hafta boyunca gerçekleştirilen sanal bir onay oturumu aracılığıyla IPCC’nin 195 üye hükümeti tarafından cuma günü onaylanan ve bugün yayımlanan “İklim Değişikliği 2021: Fiziksel Bilim Temeli” adlı IPCC 6. Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu Politikacılar İçin Özet Raporu”na göre, iklim sistemindeki değişiklikler Dünya’nın her bölgesinde ve tüm iklim sisteminde gözleniyor. Dahası, iklimde gözlemlenen değişikliklerin çoğu, yüzbinlerce olmasa da binlerce yılda eşi görülmemiş düzeyde ve çoktan harekete geçmiş olan bazı değişiklikler (sürmekte olan deniz seviyesinin yükselmesi gibi) yüz binlerce yıl içinde geri döndürülemez durumda. Bununla birlikte, karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazı salımlarındaki ciddi ve sürekli azaltımlar, iklim değişikliğini sınırlar. Hava kalitesine yönelik iyileşmeler hızlı gerçekleşse bile, küresel sıcaklıklardaki artışın durdurulması ya da durağanlaşması 20-30 yıl alabilir.

Rapor, önümüzdeki on yıllarda 1.5°C’lik küresel ısınma düzeyini geçme olasılığına ilişkin yeni kestirimler sunuyor. Buna göre, sera gazı salımlarında ani, hızlı ve büyük ölçekli azaltımlar olmadıkça, ısınmayı 1.5°C’ye yakın bir düzeyde hatta 2°C’de sınırlandırmak bile ulaşılamaz olacaktır. Rapor, insan etkinliklerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının 1850-1900 döneminden bu yana yaklaşık 1.1°C’lik ısınmadan sorumlu olduğunu gösteriyor ve önümüzdeki 20 yılda ortalama küresel sıcaklığın 1.5°C’ye ulaşması ya da bunu aşması bekleniyor. Bu değerlendirme, iklim sisteminin insan kaynaklı sera gazı salımlarına tepkisine ilişkin bilimsel anlayıştaki ilerlemenin yanı sıra, tarihsel ısınmayı değerlendirmek için geliştirilmiş gözlemsel veri setlerine dayanmaktadır.

İklim değişikliğinin birçok özelliği doğrudan küresel ısınmanın düzeyine bağlı olmakla birlikte, insanların yaşadıkları genellikle küresel ortalamadan çok farklıdır. Örneğin, karadaki ısınma, küresel ortalamanın üzerindedir ve Kuzey Kutbu‘nda ortalamanın iki katından fazladır. Rapor, önümüzdeki on yıllarda iklim değişikliklerinin tüm bölgelerde artacağını öngörüyor. 1.5°C’lik küresel ısınma koşullarında, artan sıcak hava dalgaları, daha uzun ılık mevsimler ve daha kısa soğuk mevsimler olacaktır. Rapor, 2°C’lik küresel ısınmada aşırı sıcaklıkların tarım ve sağlık için kritik tolerans eşiklerine daha sık ulaşacağını gösteriyor.

Sadece sıcaklık artmıyor, su döngüsü ve yağış desenleri de değişiyor

Ancak, bu olgu yalnızca sıcaklıkla ilgili değildir. İklim değişikliği, farklı bölgelerde çok sayıda farklı değişiklik getiriyor ve bunların tümünün daha fazla ısınma ile artacağı öngörülüyor. Bunlar, nemlilik, kuraklık/kuruluk, rüzgâr, kar ve buz, kıyı alanları ve okyanuslardaki değişiklikleri içerir.

Örneğin:

  • İklim değişikliği su döngüsünü şiddetlendiriyor. Bu, birçok bölgede daha yoğun yağış ve buna bağlı seller ve daha yoğun kuraklık olaylarına yol açıyor.
  • İklim değişikliği yağış desenlerini etkiliyor. Yüksek enlemlerde yağışın artması olasıdır; ancak subtropiklerin büyük bölümlerinde azalması öngörülmektedir. Muson yağışlarında bölgeye göre değişiklik gösterecek değişmeler bekleniyor.
  • Kıyı bölgeleri, 21. yüzyıl boyunca deniz seviyesinin sürekli yükselmesine tanık olacak, bu da alçak alanlarda daha sık ve şiddetli kıyı taşkınlarına ve kıyı erozyonuna katkıda bulunacaktır. Daha önce 100 yılda bir oluşan aşırı deniz seviyesi olayları, bu yüzyılın sonunda her yıl gerçekleşebilir.
  • Daha fazla ısınma, permafrost erimesini ve mevsimsel kar örtüsünün kaybını, buzulların ve buz kalkanlarının erimesini ve yaz mevsimi Arktik deniz buzunun kaybını artıracaktır.
  • Denizlerde daha sık ısı dalgaları, okyanus asitlenmesi ve azalan oksijen seviyelerini içermek üzere, okyanusta oluşan değişiklikler, açıkça insan etkisiyle bağlantılıdır. Bu değişiklikler hem okyanus ekosistemlerini hem de onlara bağlı olan insanları etkiliyor. Bu değişiklikler en azından bu yüzyılın geri kalanında sürecektir.
  • Şehirler için, ısı (kentsel alanlar genellikle çevrelerinden daha sıcak olduğu için – kentsel ısı adası etkisi), yoğun yağış olaylarından kaynaklanan su baskınları ve kıyı kentlerinde deniz seviyesinin yükselmesi gibi iklim değişikliğinin bazı yönleri şiddetlenebilir.

İlk kez, Altıncı Değerlendirme Raporu, risk değerlendirmesi, uyum ve diğer karar alma süreçlerine bilgi verebilecek yararlı bilgilere odaklanma ve iklimdeki fiziksel değişiklikleri – ısı (çok sıcak vb. anlamında), soğuk, yağmur, kuraklık, kar, rüzgar, kıyı taşkınları ve daha fazlası- toplum ve ekosistemler için ne anlama geldikleri konusuna indirgemeye yardımcı olan yeni bir çerçeve de dahil olmak üzere iklim değişikliğine ilişkin daha ayrıntılı bir bölgesel değerlendirme sağlıyor. Bir başka önemli nokta, söz konusu bölgesel bilgiler, yeni geliştirilen Etkileşimli Atlas interaktif- atlas.ipcc.ch’de ve ayrıca bölgesel bilgi sayfalarında, teknik özette ve ana raporda ayrıntılı olarak incelenebilir.

Rapor ayrıca, insan etkinlik ve eylemlerinin hala iklimin gelecekteki gidişini belirleme potansiyeline sahip olduğunu da gösteriyor. Buna göre, diğer sera gazları ve hava kirleticileri de iklimi etkilemekle birlikte, CO2’nin iklim değişikliğinin ana itici gücü olduğuna dair kanıtlar açıktır.

IPCC 1. Çalışma Grubu Eş Başkanı Valérie Masson-Delmotte’nin vurguladığı gibi, “Bu rapor bir gerçeklik kontrolüdür. Artık nereye gittiğimizi, ne yapılabileceğini ve nasıl hazırlanabileceğimizi anlamak için gerekli olan geçmiş, şimdiki ve gelecekteki iklimin çok daha net bir resmine sahibiz.” IPCC Başkanı Hoesung Lee’ye göreyse, “Bu rapor, istisnai koşullar altındaki olağanüstü çabaları yansıtıyor. Rapordaki yenilikler ve iklim biliminde yansıttığı ilerlemeler, iklim görüşmeleri ve karar alma süreçlerine paha biçilmez bir girdi sağlıyor.”

 

Kategori: İklim Krizi

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Bugün yayımlanan IPCC 6’ıncı Değerlendirme Özet Raporu ne anlama geliyor, önemi nedir?

2001 yılında yayımlanan IPCC 1. Çalışma Grubu 3. Değerlendirme Raporu dâhil, 20 yılı aşkın bir süredir IPCC rapor hazırlama süreçlerinde çeşitli görevlerle yer almaktayım. Kısaca söylemek gerekirse, bu sürece, önce hükümet temsilcisi ve hakemi, sonra başyazar, katkı veren yazar, hakem ve hakem editörü olarak katkı verdim. Bugün yayımlanan özetin asıl değerlendirme raporunun 12. Bölümü’nün hakem editörlerinden biriyim; ayrıca birçok bölüme hakemlik yaptım.

Hazırlıklarına 2018 yılında başlanan IPCC 6. Değerlendirme Raporu 1. Çalışma Grubu Raporu, iklim değişikliğinin fiziksel bilim temeli konusundaki çok önemli bir küresel değerlendirme çalışmasıdır. Rapor, Dünya liderlerine, karar vericilere, sektör temsilcilerine, üreticilere, iş dünyasına, yerel yöneticilere, akademi ve sivil topluma, iklim değişikliği ve ilişkili konularda en güncel ve gözden geçirilmiş en doğru bilgiyi vermektedir.

60’dan fazla ülkeden 234 bilim insanı hazırladı

Bu rapor beş yıllık değerlendirme, yazım, gözden geçirme (hakem), uygun bulma ve kabul süreçlerini içeren bir maratonun başarıyla tamamlanan sonudur. Rapor, 60’dan fazla ülkeden kendi alanlarında uzman bilimciler arasından seçilmiş 234 önemli bilim insanı (başyazar ve koordinatör başyazar) tarafından kalem alındı. Bu yazarlar, iklim değişikliği konulu binlerce hakemli makale ve çeşitli yayınları çok ciddi bir biçimde inceleyerek kendi değerlendirmelerini titizlikle hazırladı.

IPCC’nin tüm raporlama süreçlerinde olduğu gibi, bu en yeni değerlendirme raporu da tüm ülkelerden bilimcilerce hazırlandı, birçok kez gözden geçirildi ve hükümet temsilcilerince kabul edildi. Bu raporun ilk taslağına, çeşitli uzman ve hükümet temsilcilerinden 23000’den fazla hakem görüşü (yorum, düzeltme, eleştiri, vb.) geldi. Her yorum tek tek yanıtlandı ve bu yanıtlar ayrıca hakem editörlerince denetlendi. Raporun ikinci taslağıysa 50000’den fazla uzman ve hükümet temsilcisinin yorumunu aldı.

‘İklim değişikliğiyle mücadele ivedilikle güçlendirilmeli’

Rapor, insan kaynaklı karbondioksit ve diğer sera gazı salımlarının arttığını, küresel-bölgesel sıcaklıkların çok hızlı yükselmekte olduğunu, 1.5 °C ve 2 °C düzeyindeki küresel ısınmanın doğal ve insan sistemlerine olan etkilerini anlatıyor. Bu kapsamda Paris Antlaşması’nın 1.5 °C ve 2 °C küresel ısınma hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi için iklim değişikliği mücadelesinin ivedilikle kuvvetlendirilmesi gerektiğini açıklıyor.

Rapor ayrıca, küresel sıcaklıklar ve yağış desenlerinin nasıl değiştiğini, buharlaşmanın ve hava sıcaklıklarındaki hızlı artışların hidrolojik döngüyü ve bağlantılı aşırı hava ve iklim olayları ve afetlerini nasıl etkilediğini bilimsel çalışmalara dayalı olarak gösteriyor. Rapor, değişen sıcaklık, buharlaşma ve yağış rejimleri ve desenlerinin gelecekte yüzyılın sonunda günümüze oranla hangi düzeylerde değişeceği konusunda belirli güven düzeylerinde açıklanan ciddi bilimsel öngörülerde bulunuyor.

IPCC’nin önceki 2013 yılında yayımlanan 5. Değerlendirme Raporu ile karşılaştırıldığında, yeni rapor özetle; bölgesel iklim değişikliklerine, sıcak hava dalgaları, ekstrem (aşırı) yağışlar, seller, taşkınlar ve kuraklıklar, orman yangınları vb. hava ve iklim olayları ve afetlerindeki değişmelere ve bu olayların insan kaynaklı iklim değişikliğiyle bağlantılarının nasıl olduğu vb. konulara büyük bir önem vermektedir.

(*) Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi