Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular II

Bir önceki yazı, bir virüsün, salgın ve bulaşabilme/ öldürücü olabilme riski yüksek olan bir tehdit karşısında dünyadaki, ülkedeki, kentteki ve  mahalledeki dengelerin hepsini birden dikkate alarak, küresel biyopolitik/ ekolojik ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek ve bunun üzerinde sakince düşünebilmek için bir bakış açısı geliştirme arayışına başlamıştık. Bu yazı, aynı düşünceyi, sivil ve demokratik özgürlükleri korumak ve genişletmek isteyen bireyler, ya da topluluklar/ toplum olarak, virüslü günler ve virüs sonrası için hazırlanmak üzere, biraz daha genişletmek ve  derinleştirmek gereği üzerinde durmaya çalışacak.

Toplumun sağlığı bakımından, büyük bir hızla karar verilmesi ve uygulamaya geçmesi için gereğini yapacak ve kararları hiçbir biçimde tartışmaya açmayacak otoritelerin gelişmesi, devlet ya da sınıf baskısının ve emrediciliğinin mutlaklaşması ve normalleşmesine doğru bir anlayışın belirmesine neden olacaktır. Gerçi “virüsün yarattığı durum, geçici bir durumdur ve virüs tehdit olmaktan çıkınca, onun yarattığı bu kutuplaşmalar ve çelişkiler de ortadan kalkacaktır” diye düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle olacak mıdır? 11 Eylül, nasıl bir kez bütün özgürlükler ve birliktelikler üzerinde kalıcı bir sınırlama yaratmak için kullanıldıysa ve bazı davranış-özgürlük alanlarındaki daralmalar öylece kaldıysa (devletin “işkence yaparak bilgi toplaması” vb. gibi), bu tür bir siyasi düşünce, virüs sonrasında da kalıcı olabilir. Ya da belki bazı önlemler, en güçlü olanların en stratejik bulduğu “önlemler” kalıcılaşmaya başlar?

‘Virüs fırsatı’

Kentteki gündelik yaşamın, gecenin ve gündüzün, kültürel ve toplumsal etkinliklerin, protestoların ve direnişlerin, biraz daha sınırlandırılmasını ve iyice denetim altına alınmasını, hangi merkezi otorite istemez? Bütün devletler ve onun bürokrasisi, polisi ve orduları, sivil toplumun serbestliklerini ve özgürlük içinde oluşturduğu beraberlikleri, fikir tartışmalarını ve sokak gösterilerini, elbette “riskli”bulur. Virüs zaten bunları unutturmuşken, yeniden canlanmaması için fırsatlar değerlendirilemez mi?

Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba, yeniden
normalleştirebilecek miyiz?”

Sivil kazanımlar, sivil hakların devletler tarafından kabul edilmesi ve “(kurallar/ kısıtlar çerçevesinde de olsa) uygulanması, zaten son derece güç ve ağır ilerleyen, bazıları yüzyıllar boyu mücadele vererek elde edilmiş kazanımlardır. Ayrıca özgünlük, incelik ve çeşitlilik sağlayan her şey, farklı özelliklerin ve renklerin ve inançların beraberliği, homojeniteden/ ortalamadan ayrılan ve özgün kimliklerde çeşitlenme ve çiçeklenme sağlayan, ayrımcılıkları yenmiş ve gidermiş her kazanım da, çok nazik, çok kırılgan ve çabucak örselenebilir niteliktedir.

Sağ politikalar, her ulusun popülizmi ve milliyetçilikleri, yabancı-farklı düşmanlıkları ve inançlardan oluşan aldatıcı betonarme bloklar, elbette özgürlüklerdeki bu gerilemeyi, alan kayıplarını ve küçülmeyi, gözden kaçıracak değildir. Eğer bu kazanımların ortadan kalkması ve toplumun sorgusuz- sualsiz itaati, virüsün saldığı korkuyla da olsa, bir kez elde edilmişse, bundan geri dönüş olmaması, temel bir siyaset, siyasi bir strateji olabilir.

Tartışmayı, bu noktadan sonra, belki şöyle bir alana yönlendirmek olasıdır: Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba yeniden normalleştirebilecek miyiz?

Ancak bunun sağlanması, dayanışma örgütlenmeleri ve örüntüleri, yeniden sivil ve yaratıcı bir akılla icat edilmeyi gerektirir. Sağlık Bakanı söyleyince balkonlardan sağlıkçıların alkışlanması, başka toplumlardan kopya çekilmiş de olsa, bir dayanışma gösterisidir belki. Ama Bakan önerisini yerine getirmeyi, ana akım medyanın da bu alkışı alkışlamasını, sivil toplumun kendi özgüvenini ve yaratıcılığını kazanması ve bunun sınaması bakımından, bir dirilme belirtisi ve başarı olarak görmek, henüz oldukça zor olacaktır.

Virüs bütün dünya haklarını çok korkuttu ve kendi otoritesi altına aldı. Biz de gönüllü olarak buna razı olduk ve sonuç olarak, bilimsel bir bilginin gereğine göre, yapılması gerekeni yaptığımızı düşünüyoruz. Ama yapılması gerekeni yaparken, kayıplara da uğruyoruz. “Bunlar geçici kayıplar olmalı” diye düşünüyoruz. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu kriz anında yaşatmayı başaramadıklarımızın/ kayıplarımızın, çöken kentsel toplumsal yaşamın, yeniden kazanılması için, önceki normal ve olağan hale dönebilmek için, çaba göstermek gerekecektir. Bireyselleşmek- toplumsallıktan ve dayanışma göstermekten uzaklaşmaya alışmak vb., bu konuda, virüsün yarattığından başka riskler yaratıyor.

Sonunda bu ayrı gibi duran alanlarda ve bu alanlardaki çeşitli durum öbeklerinde/ her öbeğin öğelerine dair “pro” ve “con”ların, kentsel yaşamdaki sentezini nasıl biçimlendirebileceğimizi, bireysel ve toplumsal korkular ve risklerle birlikte yaşarken, kentin o kendine özgü kimliğine katkıda bulunan ve zaten çok kırılgan öğeleri de gözetmeye çalışan ayarlar/ dengeler için ne yapabileceğimizi dikkate almalıyız. Her seferinde “virüs öncesi normal”den çok uzaklaşmaksızın, ya da uzaklaşmayabildiğimiz kadarını elde etmek için, önlemleri, riskleri, tehditleri ve olanakları sürekli gözden geçirmek, tartışmak ve virüsten sonrası için daha iyi bir geleceği aramak da, iyi bir seçenek olabilir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKentManşet

Koronavirüsten daha fazla zarar veren nedir?

Zamanlama doğrusu manidar.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı oturmuş “Kanal İstanbul” adı verilen proje ile ilgili bir ihale gerçekleştirmiş. Proje hattı üzerindeki iki tarihi köprü ya yıkılacak yerinde yeniden yapılacakmış, ya da başka yerde yapılacakmış.

Bu zor koşullarda nasıl azimle çalıştıklarını göstermek için olsa gerek, maskelerini, eldivenlerini takıp, görselleri basına servis etmişler.

Millet can ve geçim derdindeyken, işini kaybetmişken, evlerinden çıkamazken… Basında “Maskeli İhale” başlığı ile tanıtılan bu proje ihalesi hiç şüphesiz bu olağanüstü günlerin bir belgesi olarak kayıtlara geçecek. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu “akıl alır gibi değil, millet can derdindeyken şunların derdine bak, hala rant peşindeler”demiş.

Bu “Maskeli İhale”nin bu ülkede tek şaşırttığı kişi herhalde yalnızca İmamoğlu değil.

Haşmetli Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı altta kalır mı, hemen cevabı yapıştırmış: “Türkiye Cumhuriyeti güçlüdür,  salgınla mücadele ederken de bu işleri yapabilir” demiş.

Valla bravo. Madem öyle bu parayı, ki köprülerin yıkılıp yeniden yapılması da sekiz milyarcık tutuyor, hemen işsiz kalan vatandaşlara dağıtsınlar, sonra nasıl olsa başka yerden bir sekiz milyarcık daha bulurlar. “Sorunları piyasa çözer” mantığının iflas ettiği bir dönemdeyiz. “Kanal İstanbul” için öngörülen bütçeyi hızla yapıların hastanelere dönüştürülmesinde, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde, yoksul insanların şu an yaşadıkları acil sorunları çözmekte kullansınlar. Ödenen vergiler, biriken fonlar doğru yerde kullanılsın.

Başka ne demiş?

Yapılan ihale sürecin bir parçasıymış, yani rutin bir iş yapılıyormuş…

Demek ki bu olağanüstü koşullarda aklına gelen farklı bir şey maske ve eldiven takmak. Ama bununla da kalmamış, eleştirenleri “fırsatçı, koronavirüsten daha tehlikeli” ilan edip ötekileştirmiş. “Ülkemizin salgınla mücadele ettiği bu dönemde yatırım ve üretimin durdurulmasının istenmesi, yapılan bir proje ihalesi üzerinden siyasi fırsatçılık yapmak, milletimize koronavirüsten daha çok zarar vermektedir” demiş.

Alay eder gibi ihale, akla ziyan açıklama

Tam da alışkanlıklara uygun bir davranış! Haşmetli Bakanlık uyduruktan yapılan proje ihalesine eleştiri getirmenin “milletimize koronavirüsten daha çok zarar verdiğini” acaba nereden biliyor? Acaba bir etki analizi falan mı yapmış? Ayrıca iki tarihi köprünün projesinin ihale yöntemi ile yaptırılması mümkün mü? Baksanıza kendisi bile ne olacağını (taşınacak mı, yerinde kalacak mı) bilmiyor. O zaman tersini söylemek doğru olmaz mı?: “Ortada olağanüstü bir durum varken, üstelik ne yapılacağına dair bir fikir, bir düşünce yokken otomatik olarak ihale işine girişmek ülkemize koronavirüsten çok daha fazla zarar vermektedir.”  

Bu olan biteni nasıl açıklamalı? Acaba neden can derdinde olan, işsiz kalan çaresiz insanlarla alay eder gibi böyle bir ihale yaptılar? Bununla da kalmayıp, bir de üstüne geniş bir toplum kesimini kızdıracak böyle akıllara ziyan bir açıklama.

İnsanların ruh halini asıl oldu da hiç fark etmediler? Ya Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nda birilerinin, yönetimi zor durumda bırakmak için bir komplo kurduğunu düşüneceksiniz ya da “Kanal İstanbul” adı verilen projeye fena halde gıcığı olduğunu.

Koronavirüs-öncesi olsaydı, bu yaptıkları, bir de üstüne eleştirenleri kibirle suçlamaları çok normal, hep alışageldikleri bir davranıştı.

Uçsa da uçmasa da, geçse de geçmese de paraları ödeniyor

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bu rutin işleriyle uğraşırken İstanbul Havalimanı‘nın işbilir yatırımcısı da (çalışanlarıyla) bir teşekkür reklamı hazırlatmış. İçinde bulunduğumuz olağanüstü koşullarda teşekkür etmesi çok yerinde bir davranış.

Çünkü millet koronavirüs yüzünden işsiz kalıyor. İşsiz kaldığında aç kalıyor. Yoksulların durumu çok kötü. Ama yatırımcının işi tıkırında. Havalimanı’ndan hiç uçak uçmasa da uçsa da yatırımı millet finanse ediyor. 3. Köprü, Körfez Köprüsü, Araç Tüneli… aklınıza hangi özel işletmenin gerçekleştirdiği hangi proje gelirse. Onlardan da araç geçsin, geçmesin yatırımcılarının gelirleri milletin cebinden çıkıyor. Onlar işlerini sağlama almışlar. Çalışsalar da, çalışmasalar da, her koşulda millet onlara para ödüyor. Nasıl teşekkür etmesinler? Minnet duygusu bu olmalı.

Evet, sosyal medyada paylaşılan “bu iktidarın hayatında acaba başka bir millet mi var” esprisi tam da bu trajikomik durumu yansıtıyor. Millet dediğin sürünür, acı çeker. Ama o fark etmez. O başka bir dünyada yaşar. İktidarın başka bir dünyada yaşaması koronavirüsten daha çok zarar verir. Bu yüzden iktidarların dünyayı anlama tekeli kurmasına asla izin vermemek gerekir.

Acil durum budur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ambalaj aldatmacası

Korona günlerinde tek kullanımlık plastik kullanımında ciddi bir artış olduğu aşikar. Burada kast etiğimiz tek kullanımlık plastikler sağlık ve hijyen malzemeleri tabii ki değil, daha çok ambalajlı ürünler. Açıkta satılan ürünler her nedense bir anda “virüs bulaştırıyor” algısıyla istenmeyen ürün haline getirildi. Ticaret Bakanlığı da bu algıya “marketlerin sebze ve meyveleri plastik poşetleyip öyle satmaları” anlamına gelen bir genelgeyle katkı sundu. Böylece hiçbir bilimsel bilgiye dayanmayan bir şekilde plastik poşetler her tarafta tekrar kullanıma girdi ve Ticaret Bakanlığı, Çevre Bakanlığı’nın uygulamaya soktuğu parayla poşet uygulamasının adeta ayaklarına kurşun sıktı.

Bu yaklaşım ile sıfır atık vizyonunun da sıfırlandığını söyleyebiliriz. Çünkü ambalajlı gıda çılgınlığı, çok az çöp çıkan evlerden bile her gün onlarca plastik çöpün çıkmasına neden oldu. İşin içerisine bir de plastik ve ambalajlı gıda satıcısı fırsatçıların manipülasyonları da girince bu akıl almaz ambalaj tüketimi bir halk sağlığı problemine dönüşmeye başladı desek, hata yapmış olmayız. Bu duruma çeşitli yazılarla ve açıklamalarla katkı sunanlar da var. İlginç bir dezenformasyon almış başını gidiyor.

Bir önceki yazımızda plastik ambalajın koronavirüs yayma potansiyelinden bahsetmiştik. Bu hafta da, yapılan yeni bir çalışmada bulunan bulgularla, plastik ambalajlı ürünlerin yarattığı tehdidi detaylandıracağız. Ancak buna geçmeden önce plastik ambalajlı gıdalara ambalajdan bulaşan kimyasallara değinmemiz gerekiyor. Çünkü plastikler üretilirken bünyelerine ciddi miktarda ek kimyasal maddeler ekleniyor. Ambalajın plastik tipine bağlı olarak bu miktarlar değişebiliyor. Bu durum da ne düzeyde kimyasalın ürüne transfer olabileceğini belirliyor. Zira, ambalajdan mikroplastik bulaşının tüketiciler için risk teşkil etmediği kolayca iddia edilebiliyor.

Mikroplastik bulaşı: Ambalajdan gıdaya

Ayrıca bu mikroplastiklerin insan sağlığı üzerine olan etkisinin de tartışmalı olduğunu iddia eden bir akıl tutulması mevcut. Tıpkı iklim krizi inkarcılığı gibi. Bu durum da bu kesimlerde meselenin kolaylıkla hafifletilmesine neden olabiliyor. Ancak işin içine kanserojenliği ya da öldürücülüğü tescilli kimyasallar da girince aynı zevat bir anda ölü taklidi yapabiliyor. Bakın bir dergi var! İsmi de “Food Additives and Contaminants” yani “Gıda katkı maddeleri ve kirleticileri”. Bu dergi, onlarca kirletici ile ilgili sürüyle yayın barındırıyor. Bizim sofra tuzlarındaki mikroplastik kirliliği makalemiz de burada yayımlanmıştı. Buradaki makaleleri karıştırdığınızda plastik eklentisi olarak kullanılan ve ambalaj ya da bir şekilde gıda ile temas ettiğinde gıdaya bulaşan kimyasallarla ilgili ciddi sayıda yayın bulabilirsiniz. En çok atıf alanlarından biri de Çin’de yapılan bir çalışma.

Çalışma en yaygın plastik eklenti maddelerinden biri olan Bisfenol A ve onun analoglarının gıdalardaki miktarlarını araştırmış. Bu amaçla 289 gıda örneği incelenmiş farklı düzeylerde ve hemen hemen tüm ürünlerde bu eklenti maddesine rastlanmış. Bir başka çalışma da İngiltere’den. Birçok gıda türünde plastik eklenti maddelerinden olan fitalat türlerine rastlanılmış. Her ne kadar rastlanılan miktarlar limit altı olsa da, ambalajlı gıda tüketme çılgınlığı bu miktarın uzun erimde risk oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.

Bir diğer çalışma da Türkiye’den. Tüketilebilir sıvı yağlar üzerine yapılan çalışmada, en yüksek fitalat miktarı PET şişe içerisinde satılan yağlardan tespit edilmiş. Başka dergilerde yayınlanmış çalışmalara gelmedim daha. Örneğin, şu çalışma yine Türkiye’den. Hepimizin severek tükettiği yoğurtlarda –ki neredeyse hepsi plastik ambalajlarda satılıyor- çeşitli düzeylerde fitalat tespit edilmiş. Yani sözün özü, plastik ile temas eden ya da daha açık bir ifadeyle plastik ambalajlar içerisinde satılan gıdalara, plastiğin yapımı aşamasında kullanılan zehirli kimyasallar önemli oranda bulaşıyor. Bu kimyasallar da ya kanserojen ya da hormon bozucu.

Ambalajları açma şekli bile etkiliyor

İşte bu kimyasalların bulaşmasının bir diğer yolu da mikroplastik ayrışması. Yazının başında değindiğimiz çalışma da işte bu mikroplastiklerin ne düzeyde ambalajdan gıdaya bulaştığını irdeliyor. Sonuçlar ambalajlı gıda sevicilerini ve ambalajlı gıdayı matah bir şeymiş gibi sunan her konunun uzmanı köşe yazarlarını üzecek cinsten. Ambalajın uzunluğuna göre yapılan hesaplama cm-ambalaj başına 250 adede kadar mikroplastik direkt olarak gıdaya bulaşabiliyor. Çalışma her türlü ambalaj açma senaryosunu deneyerek gerçekleştirilmiş. Plastik kapları/torbaları/ bantları/kapakları açmak için mikroplastiklerin makasla kesme, ellerle yırtma, bıçakla kesme veya elle bükme gibi günlük yaşamımızdaki basit yöntemlerle ne düzeyde gıdaya bulaştığı ortaya konulmuş. Bu işlemlerin her biri için farklı olmak üzere yaklaşık 0.46-250 adet mikroplastik/cm bulaşı olabileceği ortaya konulmuş. Miktarlardaki çeşitliliğin ambalajı açma şekli, ambalajın sertliği, kalınlığı, plastik malzemelerin yoğunluğuna bağlı olduğu da tespit edilmiş. Örneğin bir şişenin veya çikolata ambalajının makasla kesilerek açılması sonucu üretilen mikroplastik lifler, doğrudan çıplak gözle bile görülebilmiş.

Öyle anlaşılıyor ki plastik ambalaj üretilirken, dolaşıma sokulurken, tüketilirken ve atılırken, yani tüm aşamalarda çevre ve insan sağlığı için tehlike arz ediyor. Buna rağmen alternatif tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesini konuşmak yerine tüm bu zararlar göz ardı edilerek plastik ambalajın sağlıklı ve gerekli olduğunu iddia etmek olsa olsa art niyetliliktir, başka hesaplar içinde olmaktır. Ortada koronavirüs gerçeği varken ve bunun da insanın doğayla kurduğu ilişkiyle doğrudan ilgisi olduğu açıkken hala doğa düşmanı uygulamaları önermek ya da çözüm gibi sunmak doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir.

Ambalajcıların, plastikçilerin ve onların uzantısı vitrin süslerinin söylediklerinden kendinizi koruyun. Plastik;  üreticisi ve üzerinden para kazananları dışında kimsenin dostu değildir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular…

Bir önceki yazının başlığı “Savaş, Virüs ve Mültecilik” idi ve Göç konusu üzerinde duruyordu. Oradan devam etmek istiyordum. Ancak, virüs konusu o kadar çok bastırmaya başladı ve yaşamı öylesine kuşattı ve belirledi ki virüs hiç yokmuş gibi davranarak göç ve mültecilik konusunu sürdürmeyeceğimi anladım. Gerçi, başlıktaki üç konuya da önem veriyor ve her biri üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum, ama mültecilik konusunu yeniden dönmek üzere erteleyerek ve başlıktaki “virüs” üzerinde birlikte düşünmeye girişmek, yararlı olabilir.

Gerçi virüs konusu da bıktırıcı olacak kadar çok yığıldı önümüze ve her şey, elektronik medyanın bütün kanalları ve gazeteler ve dergiler, mesajlar ve şakalaşmalar bile, sadece virüs üzerine gibi…

Söylenebilecek ne kaldı ki?

Galiba düşünmeye tam da buradan başlamak yararlı olacak. O kadar çok farklı alandan doğru yayılıyor ki virüs tartışmaları, bu konuda ne düşüneceğiz, daha da önce, içinde bulunduğumuz hali nasıl anlayacağız, yorumlayacağız ve olup-bitenleri, davranışımızı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve gerekirse yeniden değerlendirmek üzere, nasıl sonuçlar çıkartacağız? Buradan başlanılabilir, belki de?

‘Sürüden ayrılmak ya da ona katılmak…’

Virüs üzerine haberler, düşünceler ve öneriler uçuşurken, kategorik olarak çekmeceler beliriyor aklımızda: “Doğru” ve “yanlış”lar, “yanında olmamız gerekenler” ve “karşı durulacaklar” ya da “hemen” ile “sonra” ve uzun erimde düşünülecekler, kısacası her tartışma alanında desteklediklerimiz (“pro”) ve desteklemediklerimiz ya da kaçınılmaz bir sonuç olduğu için kabul etmek zorunda kaldıklarımız veya karşı çıktıklarımız (“con”)’lar arasında kendi konumumuzu tartmak, “sürüden ayrılmak” ya da çaresiz “herkesin yapmak zorunda olduğuna uymak” gibi konumlar belirliyoruz kendimize. Örneğin:

(…) her şeye rağmen çalışmaya devam ile durmak ve üretime son vermek,

(…) sakınma ve özveri,

(…) hijyen durumuna dikkat etmek ve bunu kendisi için olduğu kadar, toplumun diğer bireyleri için yapmak; birey ve toplum arasında mesafe koymak veya bunları toplumsallığı yitirmeden yapma yollarını aramak…

(…) kendimizi yalıtırken, bu yalıtımdan zarar görebilecekleri/ görenleri de düşünmek

vb. türü birçok düşünce…

Virüs ile ilgili düşünceler hangi alanlarla ilgili olabilir?

  • Birey ya da toplum psikolojisi, genel olarak tutum ve (hijyenik ama itaatkar, otoriter ve emredici ya da sorgulayıcı ve tartışmak isteyen) davranışlar alanı,
  • Toplumsal yaşam ve kamu sağlığı,
  • Ekonomi,
  • Ekoloji,
  • Kültürel ilişkiler ve belki
  • Politika, strateji ve ideoloji,
  • Uluslararası ilişkiler,
  • Ulus devletler, küreselleşme

ve bütün bunların geleceği, dünyanın nereye doğru evrilmekte olduğu vb. gibi bazı başlıklar belirleyebiliriz.

Ölçek, bakış açısı, eksen…

Ayrıca bu konulara hangi ölçekte bakıyoruz; küresel olarak mı, ulus-devlet ölçeğinde mi, yoksa yaşadığımız kent veya kırsal çevre bakımından mı? Bunların hiç biri bile olmadan, sadece kendimiz ya da ailemiz için, bireysel ölçekte bakıyor da olabiliriz.

Geleneğin aşırı sarmaş-dolaş halinden, birden, kentlerde üç çeyrek yüzyılda sağlanamamış, modernitenin ve bilim-sağlık kurallarının o soğuk ve acımasız ölçülerine uyarak yaşamaya geçmek aşamasında, bazı bocalamalar söz konusu olabilir. Ya da geleneğin ve dinin veya Türklük geninin, her türlü kalkanı otomatik olarak, zaten sağlayacağı inancı da güçlü olabilir…

Her olay veya haber, aynı zamanda çeşitli açılardan veya eksenlerden görülebilir. Diyelim toplumsal yaşam ve kamu sağlığı ile ilgili bir haberi, sınıflar açısından bakarak yorumlayabiliriz. Çalışan sınıflar açısından baktığımızda doğru bulmayacağımız bir karar, sermaye sınıfı bakımından, tam da olması gerektiği gibi olabilir. Ya da bir ulus devlet için alınmış olan bir karar (diyelim ABD’nin kendisine duvarlar örmesi ve diğer ulus devletlerle dayanışmaya girmeye hiç yanaşmaması) diğer devletlerin ya da ulus üstü birliklerin (AB gibi) onaylamayacağı bir davranış olabilir. Her olayda olabileceği gibi, uçlar ve kutuplaşmalar oluşmaya başlayabilir.

Toplum sağlığı bakımından gerekli görülerek alınan “toplumsal mesafe, hatta “evlerde yalıtılmak” ya da herkesin “kendi OHAL’ini ilan etmesi” bireylerin korkularını yatıştırırken, öbür uçta başka durumlar belirmeye başlayacaktır: Alışılmış zamanlarda, sokaklarda ve toplumsal beraberliklerin her zaman olduğu gibi mümkün olduğu kamusal alanlarda, “normal” (olağan zamanlar) beklentilere göre kurulmuş düzenekler çözülmeye başlayacak ve belki de, işlerini “bıçak sırtında” götüren pek çok insan, küçük üretici, sanatçı ve zaten ilgileneni az olan ender işler yapanlar, ayakta duramaz hale gelecektir.

Belki kentler çökmeye başlayacak, kentlerin kendine özgü kimliklerinin ortaya çıkmasına neden olanlar silinmeye başlayacak ve özgünlükler azalıp standart ve daha kaba tanımlara göre yapılabilen, “ortalamaya en uygun” yapma biçimleri çoğalacaktır.

Yaşam biçimindeki serbestlikler ve insan-insana yakınlıklar, okulların kapanması, toplutaşım kullanımının azalması, kolektif olarak yapılabilecek her şeyin korku verici olmaya başlaması ve sonuç olarak yasakların zorunlu olduğu türde bir anlayışın kolayca kabulü ve otoritelere itaatin her şeyden önemli hale gelmesi, demokrasinin gereksizliği ve olanaksızlığı, despotluğun gereği ve yararı gibi düşüncelerin ortaya çıkması, kötümser ama hazırlıklı olmayı gerektirebilecek öngörüler olabilir.

Her alanda ne olup-bittiğini değerlendirmeye çalışırken, virüsün gerektirdiklerine uygun davranışların bir yönüyle ve bazı gruplar için “kazanım” olduğu, diğer yönden ve diğer kesimler için de, aynı olgunun “kayıp” olarak görüldüğü anlaşılacaktır.

Daha da ilerletirsek düşünceyi, diyelim ekonomik alandaki kayıplar, işyerlerinin kapanması, üretimin durması ve küreselleşmiş bir dünyadaki “tedarik zincirlerinin” bozulması, her ölçekte ekonomik büyümenin dinmesi, “ekonomik kayıp” ve istihdam kaybı anlamına gelirken, başka bir alandan baktığımızda, örneğin ekoloji perspektifinden, kazanım, kirlenmelerin azalması, doğa üzerinde yaratılmış olan baskı sömürünün hafiflemesi anlamına gelecektir.

Özetle her alanın kendi içinde virüs, kutuplara doğru yeni tarzda çekilmeler yaratırken farklı alanlar arasında da, başka nedenlerle, kazanım ve kayıplar yaratmaya başlayacaktır.

Virüsle ve bundan sonra gelebilecek başka virüslerle, bundan önce gelmiş veba ve koleralarla ve İspanyol nezlesi salgınlarıyla yaşadığımız gibi olmayan, kapsamlı bir bakış açısını nasıl elde edeceğiz? Bulunduğunuz yeri, daha doğrusu bu durum karşısında bulunmamız gereken konumu, virüs paranoyasını veya vurdumduymazlığını, DSÖ’nin “pandemi” ilan ettiği yaygınlıktaki riski vb. nasıl tartacağız ve kavramsallaştıracağız?

Gelecek yazı, bunun üzerinde durmaya çalışacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ağaçlandırma’ gezegenimizi kurtaracak sihirli değnek mi?

Bugün 21 Mart. Kuzey Yarıküre ’de baharın başlangıcı. Birleşmiş Milletler kararıyla 21 Mart bütün dünyada Uluslararası Orman Günü (International Day of Forests) olarak kutlanıyor.

Orman denince ilk akla gelen ağaç. Herman Hesse şöyle diyor ağaçlar hakkında:[1]

“Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmez onlar, münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.”

Evet, ağaçlar hayatın kadim yasasını dile getirirler ve aynı zamanda ormanların asli unsurlarıdır onlar. Ama hiçbir orman ekosistemi yalnızca ağaçlardan meydana gelmiyor. Bunu çokça yazdık, söyledik. Anlayan anlamıştır artık. Yine de ağacın toplum ve kültürdeki yerini değersizleştirmiyor bu gerçek. O nedenle 21 Martlar bolca ağaç (fidan) dikme etkinliğinin organize edildiği günler haline geliyor ister istemez. Bu sene, sanırım Covid-19 salgını nedeniyle her sene yaşanan coşku olmayacaktır. Ve yine sanırım, benden önce hiçbir şey yoktu, her şeyi ilk ben yaptım algısı yaratmaya çalışan hükümetimizin de bu durum işine gelecektir. Çünkü hatırlanacaktır, geçen sene yılların 21 Mart’ını bir kenara itip 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan etmişlerdi.

Yalnızca ülkemizde değil hemen bütün dünyada ağaçlandırma konusu oldukça popüler hale geldi son yıllarda. Gün geçmiyor ki dünyanın bir köşesinde yapılan muhteşem ağaçlandırmalarla ilgili bir haber okumayalım. Sonunda olay öyle bir noktaya geldi ki, ağaçlandırma yaparak iklim krizinin çözülebileceği bile iddia edilir oldu. Hem de bu iddialar kapsamlı bilimsel araştırmalara yansıdı, yansımaya da devam ediyor. Örneğin ETH Zurich araştırmacılarından oluşan bir ekip Science dergisinde, 2019 yazında önemli bir araştırmanın sonuçlarını yayımladılar.[2] Araştırmanın temel bulguları şöyle:

Dünyada mevcut iklim koşullarına göre 4,4 milyar hektar ağaçlık alan potansiyeli var. Hâlihazırdaki ağaçlık alanları, tarım alanlarını ve kentsel alanları çıkardığımızda ağaçlandırmaya uygun ama ağaçsız 900 milyon hektarlık alan kalıyor. Bu alanlarda ağaçlandırma yapılırsa oluşacak ağaçlık alanlar 205 gt karbon depolayabilecekler.

Ağaç dikmekle bitiyor mu?

Araştırmacılar bu potansiyelin günümüze kadarki en etkili iklim değişikliği çözümü olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

Araştırmanın bilimsel açıdan tartışmaya açık yönleri bulunuyor. Yalnızca birini belirterek teknik detaylara boğulmaktan kaçınmak istiyorum. İklim açısından uygun her boşluğa fidan dikerek, o alanı orman ya da ağaçlık alan yapmak ne derece doğru? Sanırım bunu biraz olsun ekoloji eğitimi almış hiç kimse kabul etmeyecektir. Çünkü ağaçlandırma yalnızca iklim açısından değil tüm ekolojik koşullar açısından uygun olan alanlarda yapılmalıdır.

Ne var ki ağaçlandırma yapmak siyasetçilere çok hoş görünen bir çözüm. Çünkü sera gazı salımlarını azaltıcı önlemlerle uğraşmaktan, kökten yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgilenmektense bir miktar bütçe ayırıp diktiririm ormancılara şu kadar ağaç, sonra da çıkar “Ey..” ile başlayan bir konuşma yaparım; milyonlarca ağaç dikiyoruz biz, en büyük çevreci biziz algısı yaratırım, olur biter, diye düşünüyor olmalılar. Nitekim en büyük iklim krizi inkarcısı Trump bile, Lisa Friedman’ın 12 Şubat 2020’de The New York Times’de yayımlanan makalesine[3] bakılırsa ağaçlandırma ipine sarılmış. İşadamı Marc Benioff Trump’ı ikna etmeyi becermiş olmalı ki, Beyaz Saray uzun vadeli ve görkemli bir ağaçlandırma sürecinin planlarını yapmaya başlamış görünüyor. Fakat aynı makalede, yukarıda bahsettiğimiz araştırma ekibinin bir üyesi olan Tom Crowther’ın şu sözü de yer alıyor:

Eğer ağaç (fidan) dikmek sera gazı salımlarını kesmekten kaçınmanın ve çevre koruma faaliyetlerini daha da sınırlandırmanın özrü olarak kullanılıyorsa, bu gerçek bir felaket olabilir.

Yaşamının, 1986 yılında başladığım Orman Mühendisliği eğitiminden bu yana geçen 34 yılının öncelikli konusu daima doğa ve orman olmuş olan biri olarak açıkça söylüyorum ki, ağaçlandırma, ekolojik olarak uygun alanlarda gerekliliği göz ardı edilemeyecek kutsal bir görevdir, ancak asla gezegenimizi kurtaracak sihirli bir değnek olmayacaktır.

Bugün 21 Mart, Uluslararası Orman Günü. Bol bol ağaç ve ağaçlandırma güzellemesi duyacaksınız. Evet, ağaç güzeldir, ağaçlandırma güzeldir. Fakat gezegenimizi kurtarmak için bütün pisliklerimizi ağaçlandırma adını verdiğimiz halının altına süpürerek bir yere varamayız. Yapmamız gereken çok daha kökten değişikliklere imza atarak, insan olarak gezegendeki rolümüzü yeniden tanımlamak ve bu role uygun bir yaşam anlayışını acilen hayata geçirmek. Başka çözüm yok!

***

[1] Herman Hesse. Ağaçlar (Çev. Zehra Aksu Yılmazer) Kolektif Kitap-135 (2018).

[2] Bastin, J.F. ve diğerleri, 2019. Global tree restoration potential. Science 365, 76-79.

[3] A trillion trees: How one idea triumphed over Trump’s climate denialism. https://www.nytimes.com/2020/02/12/climate/trump-trees-climate-change.html

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs en çok plastik yüzeylerde tutunuyor

Covid-19 salgını tüm dünyayı sarmış vaziyette. Bir yandan Çin’de kontrol edildiğine dair gelen haberler ile umutlar artarken, diğer taraftan virüsün ABD, İran, İtalya, Fransa ve Türkiye’deki seyri umutsuzluğu artırıyor. Üstelik önlem olduğu iddiasıyla açıklanan paketlerde yaşlıya kolonya ve dua; inşaatçıya da teşvik ve indirim olduğunu görünce karamsarlık daha da artıyor. Buna rağmen sağlığımızı korumaktan geri kalmamakta fayda var.

Anlaşılan o ki büyük ihtimal kaderimize terk edildik. Öyleyse yapabileceklerimizin sınırlarının bilincinde olarak bireysel korunma önlemlerini almaktan geri durmayalım. Bunların başında da kullandığımız eşyanın virüsü yüzeylerinde barındırma potansiyellerini bilmek geliyor. Bu tür bilgileri araştıran dünya çapında yüzlerce malzeme bilimci, mikrobiyolog ve virolog var. Almanya’dan dört araştırmacı; G. Kampf, D. Todt, S. Pfaender ve E. Steinmann, koronavirüslerin hangi yüzeylerde ne kadar süre kaldığını ve hangi dezenfektan ile ne kadar sürede temizlendiğini araştıran çalışmaları bir araya getirdi. Yaptıkları çalışmanın sonuçlarını da The Journal of Hospital Infection dergisinde yayımladılar. Sonuçlar oldukça ilginç ancak şaşırtıcı değil. Her anlamda insanlık ve çevre için tehlikeli olan plastik malzemeler, koronavirüslerin yayılmasında da önemli bir ajan görevi görüyor.

Virüsün plastik yüzeyde kalma süresi dokuz gün

Yazarlar, konu hakkında yapılmış 22 çalışmayı derlemişler. Buna göre Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) koronavirüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) koronavirüsü veya endemik insan koronavirüsleri (HCoV) metal, cam veya plastik gibi cansız yüzeylerde dokuz güne kadar kalabiliyor. Henüz Covid-19 ile ilgili yapılmış bir çalışma olmasa da benzer virüslerin özellikle plastik yüzeylerde dokuz güne kadar kalabildiğini ortaya konulmuş durumda. Yani kullandığınız ya da temas ettiğiniz bir plastik yüzey spesifik olarak etkili bir dezenfektan ile temizlenmemişse ve dokuz gün öncesine kadar da Covid-19 ile enfekte biri o yüzeye dokunmuşsa, o virüsün size de bulaşma ihtimali oldukça yüksek.

Çalışmada birçok farklı virüs tipi araştırılmış. Koronavirüslerin ise belirtilen yüzeylerde kalma süreleri şöyle:

  • Çelik yüzeyde 20-21 derecelerde 2-5 gün, 30 derecede 8-24 saat arası
  • Alüminyum yüzeyde 21 derecede 2-8 saat
  • Metal yüzeylerde oda sıcaklığında 5 gün
  • Ahşap yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün
  • Kağıt yüzeylerde oda sıcaklığında, 5 dakika ile 5 gün arasında virüsün tipine ve yoğunluğuna göre değişiyor
  • Cam yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün, 21 derecede 5 gün
  • Plastik yüzeylerde 2-25 derecede 2-5 gün, oda sıcaklığında 2- 9 gün
  • PVC yüzeylerde 21 derecede 5 gün
  • Seramik yüzeyde 21 derecede 5 gün
  • Teflon yüzeylerde 21 derecede 5 gün

Her dezenfektan işe yaramıyor

Yukarıda sayılanların tümü günlük yaşamda birebir temas ettiğimiz yüzeyler. Paradan tutun da maskeye, asansör tuşundan kapı koluna, pencereden banyo yüzeyine kadar. Ancak söz konusu  yüzeyler %62-71’lik etanol, %0.5’lik hidrojen peroksit veya % 0.1’lik sodyum hipoklorit benzeri yüzey dezenfeksiyonları ile bir dakika içinde etkin bir şekilde temizlenebilir. Ancak  % 0.05-0.2’lik benzalkonyum klorür veya % 0.02’lik klorheksidin diglukonat gibi diğer dezenfektanlar ile temizlenmişse ilgili virüsler hala o yüzeyde olabilirler.  Burada ortam dezenfeksiyonunun ne kadar önemli olduğu ve mümkün olduğunca plastik eşyalardan uzak durulması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Hali hazırda enfeksiyondan korunma amacıyla artan tek kullanımlık eşya arasında plastiği tercih azaltmakta fayda var.

Virüs nedeniyle eve kapandığımız şu günlerde dışarıdan sipariş ettiğiniz yiyeceklerin bir sürü tek kullanımlık plastik malzeme bulunuyor. Yemek siparişlerinin en kötü yanı her şeyin plastik içinde servis edilmesi! Üstelik bu yemekler hazırlanırken de hijyen kurallarına dikkat edilip edilmediğini bilmiyorsunuz (virüsün seramik yüzeylerde beş gün kalabildiği anlaşılıyor).  Burada bahsettiğim hijyen, bu virüs için spesifik hijyen önlemi. Yoksa masayı tezgahı gün sonunda yıkamak anlamlı bir hijyen sağlamıyor.

‘Plastikten uzak dur, hijyene dikkat et!’

Çalışanlar özel önlem almamışsa durum sıkıntılı olabilir zira koronavirüsün ağız, burundan gelen ve gözyaşı gibi salgılarla bulaştığını biliyoruz. O zaman hızlı tempoda yemek yetiştirmek zorunda kalan bir işletmenin çalışanlarının ya da oradaki yüzeylerin ve kuryenin bu virüs ile temas edip etmemesinin, bunu da sizin kullanacağınız plastiklere bulaştırmayacağının garantisi yok. Sizin sizden önce kimsenin kullanmadığını düşündüğünüz plastiklerin öylece açıkta beklediğini ve dezenfektanla da temizlenmediğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü adı üstünde tek kullanımlık! Nitekim Alman araştırıcıların yaptığı çalışmada değindikleri plastik de tam olarak bu plastikler. O halde bir şey sipariş ettiğinizde gelecek olan şeyin bu virüs ile özellikle de plastik varsa onun yüzeylerinde bulaş olma ihtimali oldukça yüksek. Yapılacak şey basit: Plastikten uzak dur ve hijyene özen göster.

Koronavirüs ile evlere kapandığımız bu günlerde işinizi şansa hayatınızı da kadere teslim etmeyin. Önleminizi alın. Nitekim tercihleriniz sizin geleceğinizin de belirleyicisidir. Daha az plastik ile virüs bulaşma riskini önemli oranda azaltabilirsiniz. Yemeğinizi evde yapın ve plastik ile temasınızı en aza indirin.

Unutmayın plastik dostunuz değildir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı çalışmalarında hayvan deneylerinin yeri

Tıp tarihinde aşı geliştirmeye yönelik ilk bilimsel yaklaşımlardan olan çiçek hastalığı aşı çalışmalarında Edward Jenner’in yöntemi gözlem ve epidemiyoloji üzerine kuruluydu. Kolera, şarbon, kuduz gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları engellemeye yönelik geliştirilen aşıların çoğu, deneme yanılmayla bulunmuştu. Koch’un hayvan modelleri üzerinde hastalığın tipik klinik belirtilerinin görülmesi gerektiği fikri, aşı geliştirmedeki genel bir kural olarak kabul edildi. Bakteriyel mikroorganizmalar kültür ortamı üzerinde büyütülürken, virüsler hayvanlarda, tavuk embriyolarında (yumurta) ve 1950’lerden sonra da hücre kültürlerinde üretildi, ancak çalışma için uygun olacak bir hayvan modeli bulunması, aşı geliştirme çalışmaları için hayatiydi. 20. yüzyılın başlarında Mus musculus’un dört alt türünün karışımı olan “laboratuvar faresi” üretildi ve bu tür, genetik ve immünoloji çalışmaların vazgeçilmezi oldu. Omnivor olan ve küçük alanlardan geçebilme-atlayabilme yeteneğine sahip olan fareler, insan gıda kaynaklarından beslendiği için potansiyel hastalık bulaştırıcı ve zararlı bir tür olarak görülürken, biyomedikal araştırmalardaki birçok önemli buluş ve gelişmeyi sağlamıştı.

‘İnsanlaştırılmış hayvan modelleri’

Omurgasız hayvanlarda akciğer bulunmaz ve dolaşım sistemleri de ilkel yapıdadır. İnsan hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda omurgalı hayvan türleri, özellikle de şu türler sıkça kullanılır: Fare, sıçan, gerbil, hamster, kedi, köpek, insan dışı primatlar, kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek ve melez soyları), keçi, koyun, sığır, tavşan ve balıklar. Çalışmanın amaç ve içeriğine göre bu türler dışında başka hayvan türlerinin de kullanıldığını görebiliriz. Ancak bulaşıcı/kronik hastalıklar ve bağışıklıkla ilgili çalışmalarda, çok hızlı üreyen ve kısa yaşam süresi sayesinde hastalık seyrinin rahatça izlenebildiği fareler küçük vücut hacmi, kolay yetiştirilme ve bakım gibi özelliklerden ötürü tercih edilirler. Tüm memelilerin genetik yapısı oldukça homolog olsa da, önemli fizyolojik ve genetik farklılıklar dolayısıyla insanın gelişmiş bağışıklık sistemi için yüzde yüz yeterli modeller olmadığı da bir gerçektir.

Aşı geliştirme esnasında doku kültürü gibi in-vitro yöntemler kullanılıyor olsa bile, bağışıklık tepkisi tipi ve süresi, üretilen antikor sınıfları, güvenlik gibi konularda bilgi edinebilmek için canlı bir hayvana gereksinim olduğu belirtilir, yani “in-vitro çalışmalardan elde edilecek verilerin doğrulanması için gene hayvana ihtiyaç duyulacaktır”. Hayvanlar için üretilen aşılarda tercih edilen model hedef hayvan türünden bireyler iken, insanlara özgü bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda “insanlaştırılmış” hayvan modellerine ihtiyaç duyulur. İlk günlerden günümüze kadar yapılan aşı çalışmaları her döneme özel üretim yöntemlerine göre üç ayrı döneme ayrılır ve bugünlerde, kullanılan yöntem nedeniyle epey tartışmalı olan aşıların bir kısmı üçüncü nesil aşılardır. HIV, SARS gibi insanda görülen viral ve öldürücü enfeksiyonlarla ilgili çalışmalarda kemirgenlerin yanı sıra maymunlar (özellikle de makaklar), kediler ve yaban gelincikleri de kullanılmış, deneylerde kullanımıyla ilgili etik kısıtlamalar olsa da şempanzeler de özellikle HIV araştırmalarında yer almıştır. Ancak enfeksiyonun insanlardaki ilerlemesinin tam olarak görülmemesi nedeniyle kullanılması tartışmalı türler arasındadır.

‘Yaşamam için ölmen lazım’

Son zamanlarda, aşıların kalite kontrol aşamasındaki bazı evrelerde hayvan testlerinin yerine geçen ve güvenirliği kanıtlanmış alternatif bilimsel yöntemler mevcuttur: Örneğin, Hepatit B için fare potens testi yerine in-vitro metot (ELISA) kullanılması gibi. Buna bir diğer yaygın örnek ise, gram negatif bakterilerden gelen endotoksinlerin tespit edilmesinde tavşan pirojenite testi yerine, LAL testine geçiştir. Tavşan pirojenite testinde, test edilecek madde tavşana damar içi olarak verilir ve vücuttaki ateş yükselmesi ölçülür. LAL testi ise in-vitro, yani canlı kullanılmayan bir test yöntemi olarak tanımlanır. ABD’de, ÇHC’de, ülkemizde ve daha birçok yerde, çok sayıda tavşan kullanılan bu test yerine LAL kabul görür (ancak bundaki sorun da, yöntemin at nalı yengeci kanının kullanılmasını içermesidir!).

Pandemi nedeniyle aşı ve tedavi bulmaya yönelik çalışmaların -ve dolayısıyla hayvan deneylerinin- hız kazandığı şu günlerde, çoğu kişi bu çalışmaları yakından takip etmeye başladı. Ve böylelikle deney karşıtlığına karşıtlık ivme, hayvan deneyleri ise bir anlamda toplumsal onay kazandı. Tarihte insanların çaresiz kaldığı her korkunç salgının ardından olduğu gibi… Kendimiz ve diğerleri için endişeliyiz ve endişelenmekte haklıyız. Ancak halen önümüzde etik bir sorun durmaktadır: “yaşamam için ölmen lâzım”.

Bu sorunla ilgili şu soruları sorabiliriz: “Eğer üretilecek aşı, spesifik hayvan türlerindeki ölümcül bir hastalığı yok edecek olsaydı hayvanların deneylerde öldürülmesine gene karşı çıkar mıydık?” Ya da “Çok daha fazla sayıda hayvanın refahı için daha az sayıda hayvanın yaşamı ‘feda edilebilir’ midir?”. Deney karşıtı mücadelenin ana prensipleri ise sonuçsalcılıktan çok, deontolojik, özgeci yaklaşımları içerir ve altın kural üzerine temellendirilen bu prensipler, içinde bulunulan durum ne olursa olsun değişime uğramaz. Dolayısıyla yukarıdaki sorulara verilen cevaplar olumsuz olacaktır. İnsanlar olarak bu eylemlerden yarar sağlayalım ya da sağlamayalım, hayvan deneyleri pratikleri ahlâken kabul edilebilir eylemler değildir ve bu eylemlerin ahlaki olup olmadığının cevabını bilimle veremeyiz-etik sorularının cevaplarını bilim veremez.

Böyle bir karşı çıkışa verilen tepkinin ise “Hastalandığında sen de o aşıdan faydalanacaksın” ya da “Çok sevdiğin ve kaybetmek istemediğin biri yok herhalde!” olması, konunun net anlaşılmadığının açık bir göstergesidir. Hayatta kalmak, tüm canlılardaki ortak amaçtır. Elbette ki hepimiz yaşamımıza devam etmek istiyoruz. O aşıdan elbette faydalanmayı, herkesin faydalanmasını (herkes kadar) istiyor iken, bunun hiçbir canlıyı incitmeden ve yaşam hakkını gasp etmeden elde edilmesini açık bir şekilde talep etmek, tersi bir duruma hakkımız olmadığını söylemek, çok temel ve insanî bir hak.

***

Kaynaklar 

Wagar LE, DiFazio RM, Davis MM. Advanced model systems and tools for basic and translational human immunology. Genome Med. 2018;10(1):73

Masopust D, Sivula CP, Jameson SC. Of Mice, Dirty Mice, and Men: Using Mice To Understand Human Immunology. J Immunol. 2017;199(2):383–388.

Jann Hau, ‎Steven J. Schapiro, ‎Gerald L. Van Hoosier Jr. Handbook of Laboratory Animal Science: Animal Models in Vaccinology, CRC Press, 29 Kas 2004

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Virüsün aynası – Nuran Seyhan Bayer

Aslında iki hafta önce yazmaya karar verdiğim yazının başlığı “KAPANDIM” olacaktı ve şu cümlelerle başlıyordu:

“Bazen insan, çiçekler gibi kapanır, sabahtan akşama kapanan sarmaşıklar gibi. Beynini, duyularını bir süreliğine kapatır. Kendini biraz da korumak içindir bu kapanma. En çok da toplumca delirdiğimiz anlarda olur. İnsanlığın geldiği durumu izlemeye mecbur kalmamak için…

Bir süredir terasımdaki taşların arasından çıkan yoncaları izliyorum. O kadar dirençli ve kararlı ki, taşların arasında bile hayat buluyor, susuz, sevgisiz.. Ama o da akşamları harika sarı çiçeğini kapatıyor, bir sonraki güne direncini korumak için belki de…”

İki hafta içinde her şey alt-üst oldu. Gerçeklikler birden bir aynada yansıma buldu. Ve yazımı bu aynadan yansıyanlara çevirdim.

Ey virüs, sen nelere kadirsin!

Dünyanın ciğerleri Amazon ormanları yandı, ÇIT YOK…

Avustralya yandı, ÇIT YOK…

Kasırgalar, fırtınalar, seller can aldı, ÇIT YOK…

Tarım ilaçları toprağımızı, bedenimizi kirletti; arılar, böcekler, kuşlar öldü, ÇIT YOK…

Amazon ormanlarında geri dönülmez noktaya gelindi, ÇIT YOK…

Silah tüccarlarının aç gözlülüğü milyonlarca can aldı, alıyor, ÇIT YOK…

2019’un şubatı, en sıcak ikinci şubat ayı oldu, ÇIT YOK….

Bilim insanları, sivil toplum örgütleri, öngörülü insanlar haykırdı: İklim krizinde dönülmez noktaya yaklaşıyoruz, ÇIT YOK…

Finlandiya, Norveç ve İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami halkı, daha sıcak havanın getirdiği yağışların likenleri yere yapıştırıp Ren geyiklerinin beslenmesini engellediği için geyikleri elleriyle beslemek dışında ne yapacaklarını bilmediklerini açıkladılar, ÇIT YOK…

Hayvanlar, böcekler, bitkiler yok oluyor; yaşam zincirinin halkaları bir bir kopuyor, ama ÇIT YOK…

ÇIT….ÇIT….ÇIT

Açgözlülük, sorumsuzluk, neo-liberal politikalar

Ve günlerden bir gün bir virüs, bir sınıfın lüksünün diğerinin yoksulluğuyla dengelendiği dünyayı ziyaret etmeye karar verdi. Gelirken de elinde dünya kadar büyük bir ayna getirdi. Herkes bu aynada kendine bakmaya mecbur kılındı. Kentlisi köylüsü, zengini fakiri, holding sahibi, kobisi, tüccarı, bakkalı, çiftçisi, rahibi, imamı, hahamı, doktoru, mühendisi, mimarı, politikacısı…

Hepsinin de gördüğü aynı şeydi: Aç gözlülük, dünya kaynaklarını sorumsuzca sömürme, neo-liberal politikaların iflası.

Ekolojik çöküşte inkar politikası güden üç ülke, ABD, Britanya ve Avustralya bir virüs karşısında çaresiz kaldı,  geç kalmanın bedelini ağır ödüyorlar.

Ve sağlık sistemi kilitlendi. Ülkeler gerek yoğun bakım gerekse yatak ve teçhizat kapasitesi açısından tam bir çıkmazda.

Avrupa Merkez Bankası hala piyasaları koruma derdinde. İklim krizi için ayıramadığı bütçeyi, piyasalar için ayırdı:750 milyar dolar.

Bazı otomobil firmaları üretimi durdurdu.

Birçok havayolu seferlerini durdurdu.

Uzak mesafelerden mal gelmiyor, Çin’de mal alımları durduruldu.

Sağlık sistemi kilitlendi.

Ama iyi haberler de var: Hava kirliliği nedeniyle uzun zamandır gökyüzünü göremeyen Çinliler artık görüyor. Venedik’in kanal suları o kadar temizlendi ki kuğular geri dönmüş..

Marketleri yağmalayan, tuvalet kağıdı stoku yapan insanların trajikomik hallerine ek bizden bir haber: TBMM’de alınan ekonomik paket önlemleri içinde yer alan kararlardan biri şöyle: ”Semerkant Bilim ve Medeniyet Üniversitesi’nin adı değiştirildi!”

Sosyal amaçlı kredi paketleri de bakalım insanları nasıl koruyacak?

Ayna en çok da insanlığın ve kapitalizmin en karanlık yönlerine ışık tuttu adeta. İnsanlık bir dönüşümün eşliğinde. Belki de İnsanlık Çağı’nın sonunun ilanı.

Kategori: Hafta Sonu