Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bırakın yer altında kalsın

Popüler bilim dergisi, Nature’da yayınlanan bir makaleye göre 2015 Paris İklim Antlaşması’nın ortaya koyduğu hedeflerin yakalanabilmesi için fosil yakıtları toprağın altında bırakmamız şart.  Yapılan yeni modellemelere göre bilinen fosil yakıt rezervlerinin % 90’na yakını toprağın altında bırakılmadıkça antlaşmanın en iddialı hedefi olan küresel ısınmayı 1.5° C ile sınırlama hedefini yakalayabilmek hayalden öteye geçmeyecek.

Modellemenin yazarlarına göre, anlaşmanın daha umut verici hedefi olan küresel ısınmayı 1,5 °C’ın altında tutma hedefine %50 ulaşma şansı için, dünyanın 2100’den önce 580 gigatondan fazla karbondioksit salmaması gerekiyor. Dünyanın şu anda yıllık karbondioksit emisyonu 52 gigatona yakın olduğu hesaplanıyor. O nedenle fosil yakıtların terk edilmesi için atılacak adımlar, bir an önce belirlenmeli.

Gelişmiş ülkeler fosil yakıtlara neredeyse el sürmemeli

Londra Üniversitesi’nden  çevre ve enerji ekonomisti Dan Welsby tarafından yürütülen çalışmada, araştırmacılar küresel ısınmayı 1.5° C’ ın altında tutma senaryosunun gerçekleşmesi için kömür rezervlerinin %89’unun, petrol rezervlerinin %58’inin ve doğal gaz rezervlerinin %59’unun çıkarılmamış olarak kalması gerektiğini hesapladı. Son modellemenin yazarları, petrol ve doğal gaz üretiminin bundan sonra 2050 yılına kadar her yıl en az % 3 oranında azalması gerektiğini söylüyor. Bu da mevcut ve planlanan fosil yakıt projelerinin çoğunun artık rafa kaldırılması gerekliliğini gösteriyor.

Modellemenin gösterdiği başka bir şey daha var; bölgelere göre fosil yakıt üretiminin durdurulması farklılıklar gösteriyor. Modellemeye göre Kanada petrol kaynaklarının % 84’üne el sürmemeli. Kuzey Kutup bölgesindeki petrol ve doğal gaz kaynakları da kesinlikle çıkarılmamalı. Avustralya‘da kömür rezervlerinin %95’ini toprak altında bırakmalı ve hem Rusya’nın hem de ABD’nin ise kömür yataklarının %97’sinden uzaklaşması gerek..

Türkiye’nin Paris’i onaylaması ve bakanlığın adını değiştirmesi yetmez

Türkiye, 2015 Paris İklim Antlaşması’nı imzalandıktan altı yıl sonra daha yeni parlamentosundan geçirerek  onayladı. Antlaşmayı onaylayan 192’inci  ülke oldu Türkiye. Geriye ise sadece beş ülke kaldı. Fakat Türkiye’nin antlaşmayı onaylaması; onun küresel iklim krizi ile gerçek anlamda mücadele edeceği anlamına da gelmiyor. Son dönemde yaşadıklarımız da bunu açık olarak gösteriyor. Ülkemiz hala yeni kömürlü termik santraller yapmak ve mevcut kömürlü termik santrallerin de kapasitesini artırmaya çalışıyor. Ekim 2021 itibari günlük elektrik tüketiminin %20,3’ü ithal kömür, %14,9’ u yerli kömür olmak üzere %35,2’si kömürden karşılanıyor. Kömürlü termik santrallerden elektrik üretimi sevdası o kadar büyük ki, Muğla yangınından kurtulan Akbelen Ormanı altındaki kömür yatağı nedeniyle bu sefer de hızarlarla yok edilmeye çalışıldı sadece birkaç ay önce… Üstelik yapılan tüm modellemeler fosil yakıtların üretim ve kullanımının Paris İklim Antlaşması’nın başarısı için bir an önce terk edilmesi gerektiğini gösterirken ve çok sayıda ülke fosil yakıtları terk etme planları yaparken yapılıyor tüm bunlar… Son dönemde Avrupa ülkelerinin kömürlü termik santralleri kapatma politikaları nedeniyle, ülkemiz Avrupa ülkelerinden sökülen bu santrallerin adeta son durağı haline geldi.

Önümüzdeki günler bu antlaşmayı çok geç de olsa onaylayan ülkemizi yönetenlerin küresel iklim krizini önleme konusunda ülkemizin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirme konusunda ne kadar samimi olduğunu gösterecek. Bakalım fosil yakıtlardan uzaklaşmak için adımlar atılabilecek mi?  Yoksa sadece Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın isminin yanına ‘İklim Değişikliği’ kelimesini eklemekle mi yetinecekler?

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris İklim Anlaşması TBMM’de!

Hatırlanabileceği gibi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 21 Eylül 2021 tarihinde Birleşmiş Milletler 76. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada Türkiye’nin yeni yasama yılının başlaması ile Paris İklim Anlaşması’nı gündemine alacağını ve anlaşmanın Glasgow’da düzenlenecek 26. Taraflar Konferansı (COP26) toplantısı öncesinde onaylanacağını kaydetmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması’nı 28 Eylül 2021 tarihli bir üst yazıyla “Anayasa’nın 90 Maddesi gereğince beyan ile onaylanması uygun bulunmak üzere” TBMM Başkanlığına gönderdiğini öğrenmiş durumdayız.

Orijinal metinleri incelediğimizde Cumhurbaşkanı’nın yazısının ekinde, bir Türkçe Genel Gerekçe ile bir Beyan ve Paris Antlaşması’nın Türkçe ve İngilizce metinleri yer alıyor. Cumhurbaşkanı’nın 28 Eylül 2021 tarihli bu yazısı ve ekleri, TBMM Başkanı Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop imzalı 1 Ekim 2021 tarih ve 2/3853 Esas No.lu bir üst yazıyla “Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Teklifi”  başlıklı bir ek ve gerekçesi (Genel Gerekçe) ile birlikte TBMM’ye gönderildi. Basında çıkan çeşitli haberlere göre, Paris Antlaşması’nın TBMM Genel Kurulu’nun 5 Ekim 2021 Salı gün yapılacak olan toplantısında görüşülmesi bekleniyor.

Gerekçe daha iyi hazırlanabilirdi

Paris Antlaşması’nın onaylanmasıyla birlikte Türkiye’nin BMİDÇS serüveninde yeni ve önemli bir sayfa açılması olasıdır. Bu yüzden bu yazıda, yukarıda sözünü ettiğim eklerden Genel Gerekçe ve Beyan’ın içeriği ve ne anlama gelebileceği konusuna odaklanmak istiyorum.

Genel Gerekçe yazısında, BMİDÇS’nin önemi ve Türkiye’nin onaylama süreci özetlendikten sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nin BMİDÇS 21. Taraflar Konferansı’nda 12.12.2015 tarihinde kabul edilen Paris Antlaşması’nı 22.04.2016 tarihinde imzaladığı belirtiliyor. Devamında Paris Antlaşması’nın Kyoto Protokolü’nün (KP) sona erme tarihi olan 2020 sonrası iklim değişikliği rejimini düzenlemeyi amaçladığı, 1.5 °C – 2 °C küresel ısınma hedefleri olduğu ve KP’den farklı olarak gelişmiş ve gelişmekte olan Tarafların Ulusal Katkı Beyanları (NDC) yoluyla azaltım (doğrusu iklim değişikliği savaşımı olmalıydı) eylemlerine katıldıkları ve NDC’leri taraf ülkelerin ulusal koşulları çerçevesinde kendilerinin belirlediği ve bağlayıcı olmayan gönüllü hedeflerden oluşan katkılar olduğu belirtiliyor. Gerekçe metninde ayrıca, bir referans senaryoya (BAU)  göre sera gazı salımlarını 2030 yılında % 21 oranına kadar azaltma hedeflerini içeren Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanı’nı Türkiye’nin 20.09.2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryası’na sunduğu hatırlatılıyor.

Son olarak, Türkiye’nin coğrafi olarak iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarından en fazla etkilenecek bölgelerden biri olan Akdeniz makro-iklim kuşağında yer aldığı hatırlatılarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris Anlaşması’nı onaylamasının, anlaşmanın hedeflerine ulaşılması ve konudaki küresel işbirliğine katılımı açısından önemli olduğu vurgulanıyor. Burada yeniden düzenleyerek verdiğim Genel Gerekçe yazısının hem dil hem de teknik olarak daha iyi hazırlanabileceğini söylemek istiyorum.

Gerekçe metninin 2. Ekini oluşturan Beyan (Deklarasyon) yazısının orijinal tam metni şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti, 9 Mayıs 1992 tarihli BMİDÇS ve Paris Anlaşmasında açıkça ve kesin olarak kabul edilen “hakkaniyet, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli kabiliyetler” temelinde ve Sözleşme’nin Taraflar Konferansında kabul edilen 26/CP.7, 1/CP.16, 2/CP.17, 1/CP.18 ve 21/CP.20 sayılı karalarını hatırlatarak, Paris Anlaşmasını gelişmekte olan bir ülke olarak ve ulusal katkı beyanları çerçevesinde, Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi kaydıyla uygulayacağını beyan eder.”

Beyan eksik ve yetersiz

Beyan’da BMİDÇS için “9 Mayıs 1992” tarihli denilmesi eksik ve yetersiz bir niteleme olmuştur. Gerçekte bunun yerine, “9 Mayıs 1992’de Hükümetlerarası Görüşme Komitesi’nin (INC) New York’ta yapılan 5. Toplantısı 2. Bölüm görüşmelerinde kabul edilen, Haziran 1992’de Rio’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED) imzaya açılan ve 21 Mart 1994’te yürürlüğe giren BMİDÇS” vb. gibi bir tanımlamanın yapılmış olması daha doğru ve açıklayıcı olurdu.

Söz konusu Beyan’ın içeriği dikkatli ve çok yönlü incelendiğinde, BMİDÇS’ye Kasım 2000 Lahey Konferansı (TK-26) ve Ekim-Kasım Marakeş Kararları gereğince “onu öteki Ek-1 Taraflarından farklı kılan özel koşulları“ kabul edilmiş bir Ek-1 ülkesi olarak, özellikle “… Anlaşmanın ve mekanizmalarının ekonomik ve sosyal kalkınma hakkına halel getirmemesi (zarar vermemesi, bozmaması anlamında) kaydıyla uygulayacağını” beyan etmesi dikkat çekiyor. Türkiye’nin Paris Antlaşması’na taraf olduktan ve TK toplantılarında ya da görüşme masasına Paris’e Taraf bir ülke olarak oturma (görüş bildirme, öneride bulunma, yeni ve ek istemlerde bulunma, vb.) hakkına sahip olduktan sonra, yaklaşık son 10 yıldır sürdürdüğü ”BMİDÇS’nin Ek-1’inden de çıkma ve Yeşil İklim Fonu vb. gibi gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere hizmet edebilecek herhangi bir başka finans düzeneğinden yararlanmak vb.” konulardaki istemlerine ilişkin tartışmalar sürecine dönebileceği izlenimini veriyor.

Öte yandan, henüz bu konuda Türkiye’nin bundan sonra nasıl davranabileceğine ilişkin eksiksiz ve tutarlı bir değerlendirme ve öngörüde bulunmak için ‘vakit erken’. Yine de BMİDÇS Glasgow toplantısının (COP-26) sonuç ve çıktılarının 2030 ve 2050 yıllarına kadar küresel ısınmayı sınırlandırma ya da durdurma hedeflerini tutturma şansının düşük olması, başka bir deyişle 2021 yılında başta ABD birçok gelişmiş ve Çin gibi büyük gelişmekte olan ülkelerin verdiği kuvvetlendirilmiş yeni ya da ek iklim değişikliği hedeflerini içeren sözlerin Paris Antlaşması’na resmi olarak yansımaması, TK-26’nın TK-25 gibi başarısız olma olasılığı ve Türkiye’nin bunlara ilişkin değerlendirme ve açıklamaları bunu daha açık gösterecektir.

Bu tartışmayı somutlaştırmak gerekirse, Glasgow’da başarısız olunması durumunda, Türkiye’nin 2015 tarihli niyet edilmiş ulusal katkı bildiriminde yer alan hedef ve içeriğin değişmesi görece daha uzun bir zaman alabilecektir. Bu ise, Türkiye’nin hemen yapması gerekenlerden olan, fosil yakıtlı termik santrallerden zamanla vazgeçmesi, yeni termik santral kurmaması, yeni ve yenilenebilir enerjilerinin (özellikle rüzgâr ve Güneş’in) Birincil Enerji içindeki payının hızla ve önemli derecede artırılması, iş dünyasının ilk kez Paris’i destekleyecek kararlar almasına yönelik eylem ve yasal düzenlemelerin geride kalmasına yol açabilir.

Şimdilik durum özetle böyle!

Kategori: Hafta Sonu

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkilerden öğreneceklerimiz-1

Aslında bu köşedeki yazılarımda günlük olayların etkisinde kalmamaya çalışıyorum. Bunun yerine daha uzun soluklu bir bakış yakalayabilmek gerektiğine inanıyorum. Ne var ki ülkede öylesine akıl dışı olaylar yaşanıyor ki, onları görmezden gelmek de çok kolay olmuyor.

Eylül ayı ile başladığını düşündüğüm 2021-2022 döneminde şu ana kadar dört yazı yazdım. Bunlardan üçü günlük gelişmelerle (ikisi Validebağ Korusu, biri de Kültür ve Turizm Bakanlığının turizm tesisi yapılmak üzere açtığı orman alanı ihaleleri) ilgiliydi. Yalnızca Yaşar Kemal’le ilgili bir yazı yazabilmişim, gündeme saplanmayan. İtiraf etmem gerekir ki, Altın Koza Film Festivali kapsamında düzenlenen Sinemada Yaşar Kemal paneline konuşmacı olarak katılmasam onu da yazamazdım. Yani tamamıyla olmasa bile o yazı da kısmen gündemle ilgiliydi.

Her neyse, bu kez günlük gelişmelerle doğrudan ilişkisi olmayıp geçmiş ve gelecek bütün çağlarla ilişkili bir yazı yazmaya kararlıyım ve doğal olarak bu yazı bitkiler üzerine olacak.

Bitkiler akılsız mı?

Peşin peşin söyleyeyim, aklı nasıl tanımladığımız bu sorunun yanıtını değiştirir. Hep yaptığımız gibi tanımı insandan yola çıkarak yaparsak durum farklı olabilir. Yani bitkilerde aradığımız akıl insandaki akıl gibi bir şey olacaksa, örneğin bitkilerin de geometri problemi çözüp çözememesine bakacaksak ya da onlarda bizdeki gibi aklı temsil eden beyne benzer bir organ veya en azından sinir sistemi arayacaksak soruyu hiç sormamış olalım. Yahut insandan yola çıkarak hazırlanan sözlük tanımları kılavuzumuz olacaksa boş verelim gitsin, hiç canımızı sıkmayalım. Çünkü sözlük tanımları o kadar yavan ve insansı ki, büyük ölçüde insan merkezli kısmen de hayvan merkezli bakışın vücut bulmuş hali adeta. Örneğin Türk Dil Kurumuna göre ‘akıl’Düşünme, anlama ve kavrama gücü” demek. Benzer şekilde Oxford İngilizce sözlüğünde akıl sözcüğünün karşılığı olabilecek ‘mind’ sözcüğü “Bir kişinin bir şeylerin farkında olmasını, düşünmesini ve hissetmesini sağlayan kısmı” şeklinde tanımlanırken ‘reason’ sözcüğü de “aklın mantıklı bir şekilde düşünme, anlama ve fikir sahibi olma gücü” olarak tanımlandığını görüyoruz.

Oysa bitkilerdeki akıl, bu tanımların dışında ve bana göre çok da ötesinde bir olgu. Doğa gezilerimde hem yetişkinlere hem de çocuklara sözünü ettiğim bu aklın yansımalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. En sevdiğim örnek tohumlar. Bitkilerin tohumları, yakından incelendiğinde birer mühendislik tasarımıdır açıkça. Hemen her biri yaşamın devamı temel amacına hizmet edecek şekilde evrimleşmişlerdir. Evrim sürecinde uyumun temel ölçütü yaşamın devamı, onun ölçütü de tohumun uzaklara gidebilmesidir. Evet, armut dibine düşer ama onu severek yiyen hayvanlar meyvenin içindeki çekirdekleri (tohumları) çok uzaklara taşırlar. O nedenle bayıla bayıla yediğimiz armut, tohumu saran meyve, yaşamın devamından başka amacı olmayan bir bitki mühendisliği tasarımıdır. Ancak, kuşkusuz beni en çok etkileyen kanatlı tohumlardır. Örneğin akçaağaç tohumları. Aşağıya değişik akçaağaç türlerinin tohumlarını koyuyorum, gözünüzde canlanabilmesi için.

Kaynak. https://commons.wikimedia.org/wiki/File:P.Acer_seedsI.jpg

Türden türe tohumların ve onlara monte edilen kanatların büyüklüğü değişse de temel ilke aynı kalıyor. İki tohum değişik açılarda olmak üzere V şeklinde bitişmiş ve aerodinamik hesaplamaların hassasiyetle yapıldığı açıkça belli olan, uygun koşullarda (yükselti, rüzgâr vb.) tohumu belki de kilometrelerce uzağa taşıyacak kanatlar. Ülkenin hemen her yerinde akçaağaç bulmak olanaklı. Akçaağaç tohumları tam da şu sıralarda bütün görkemiyle ağaçları süslüyorlar. Bir akçaağaç bulup, birkaç tohum alarak o tohumları bir miktar yüksek bir yerden çifter çifter ya da teker teker bırakmanızı isterim, söylediğim hesaplamaların ne kadar hassas yapıldığına henüz vakıf olmadıysanız eğer.

Bitki aklını nasıl tanımlayabiliriz?

Bana göre bu sorunun şimdilik net bir yanıtı yok. Nihayetinde, istisnai örnekleri bir kenara bırakırsak botanik birkaç yüzyıllık bir bilim. Üstelik bitkilere hâlâ insana mahsus pencerelerden, ona mahsus kavramların ışığı altında bakma alışkanlığımızı değiştiremedik. Örneğin sözünü ettiğimiz şeye ‘bitki aklı’ demek doğru değil aslında. Çünkü akıl dediğimizde yukarıdaki sözlük tanımlarının yakınında yöresinde bir düşünce geliştiriyoruz. Zihnimiz sözünü ettiğimiz bitki aklının bambaşka bir şey olduğunu kolaylıkla fark edemiyor, ayırdına varamıyor. Sanırım akıl terimini kullandığımız sürece de bu böyle olacak.

Şimdilik söyleyebileceğimiz şey şu ki, bitkilere bambaşka bir gözle baktığımızda onlardan öğreneceğimiz çok şeyin olduğu açık. Fakat biz o farklı gözle bakma yolunda henüz emekleme aşamasındayız. Doğa gezilerimde hangi bitkiden söz etsem, o bitki hakkında sorulan ilk üç sorudan birinin ‘yenir mi?’ olması sanırım ne demek istediğimi daha net ortaya koyacak.  Onları gıda, yakacak, ilaç ve endüstriyel hammadde olarak görmenin yalnızca bir adım ilerisindeyiz daha. Oksijen, karbon tutma ve biraz da biyolojik çeşitlilik. Oysa bitkiler çok çok daha fazlası. Bu konuda gündem izin verdikçe daha fazla yazı yazacağım. Şimdilik virgüllü bir nokta koyarak bu yazıyı tamamlayayım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır

Çocukken mahalle bakkalında da satılan ve merdiven altında üretildiği belli olan abur cuburları alır yerdik. İçeriği belli olmayan bu abur cuburlar çoğunlukla leblebi tozu, çikolata, muhallebi vb. yiyeceklerden oluşur, yerken de olmadık badireler atlatırdık. Kim bilir bugün yaşadığımız sorunların kaynağında da o zamanlardaki kötü beslenmemiz yatıyordur.

Her ne kadar böyle olsa da bu kalitesiz abur cuburların ambalajları ya gofret benzeri yenilebilir şeylerden ya da kâğıttan oluşuyordu. Örneğin muhallebi benzeri jöleler kâğıt kaplarda, leblebi tozları da gofret benzeri kâselerde verilirdi. Çikolatalar da alüminyum tüplerde satılırdı.

O zamanlar sadece kalitesiz şeyler değildi beslenmemizi oluşturan. Yakınlardaki bahçelerde tek tük yer alan meyve ağaçlarından meyveler koparır yerdik. Bu esnada karşılaştığımız problemler ise ya yenilen abur cuburların boğaza takılması ya da tırmanılan meyve ağacından düşmek şeklinde gerçekleşirdi. Belki uzun vadede başka problemler yaratmış olabilirdi ama o esnada çok da ciddi sıkıntılar yarattığı pek söylenemez.

Leblebi tozları, muhallebiler yerine kimyasal kokteyller

Artık durum değişti. Gofret benzeri kaplardaki leblebi tozları, muhallebiler plastik kaplara, alüminyum tüplerdeki çikolatalar da şırınga şeklindeki plastik tüplerde satılır oldu.

Mahalle aralarındaki meyve ağaçları ise çoktan odun olup yerini de çirkin beton ucubelere bıraktı bile. Üstelik kalitesiz de olsa içeriğinde bir şekilde leblebi bulunan tozların ve hasbelkader doğal malzemelerin bulunduğu muhallebilerin de yerinde yeller esiyor. Hepsi birer kimyasal kokteyle dönüşmüş vaziyette.

Bizler belki bu kimyasalların akut etkisinden kısmen de olsa kurtulduk -ki payımıza düşen diğer türlü kötülükleri saymazsak- ancak yeni nesil bu gıda teröründen ne yazık ki kurtulamadı.

4 yaşındaki Saliha Çakır’ın pestisitli narlardan zehirlenerek yaşamını kaybettiği kesinleşti.

İşte bundan kurtulamayanlardan sadece bilinen ikisi yazının başlığına da koyduğum Mert ve Saliha! Biri 7 diğeri 4 yaşında iki çocuk. İkisi de bugün hayatta değil. Mert merdiven altı plastik endüstrisinin ve gıda endüstrisinin kurbanı olurken, Saliha da kontrolsüz tarımsal üretimin kurbanı oldu.

Her iki çocuk da pespayeleşmiş sanayinin insan hayatını tüm diğer canlılarınki gibi hiçe saydığı kar hırsına yenik düştü. Her iki ölüm de ilk aşamada sıradanlaştırılmış ve hatta Mert’in ölümünde ilk olarak 7 yaşında olduğu göz ardı edilerek maktul sorumlu tutulmuştu. Saliha’nın ölümünde de ilk aşamada benzer bir durum olmuş ancak adli tıp raporu gerçeği ortaya koyunca inkâr edilemez olmuştu.

Her iki ölümde de sorumlular konusunda herhangi bir adım atılmış değil. Üstelik olaylar hala münferit olaylar olarak değerlendiriliyor ve gerek plastiğin gerekse de pestisitlerin kullanımının yarattığı riskler göz ardı ediliyor.

7 yaşındaki Mert Yağız Köksal, plastik şırınga şeklindeki çukulata kapağının boğazına kaçması yüzünden öldü.

Ölümcül plastik ve pestisitler sonsuza kadar

Türkiye hem pestisit hem de plastik kullanımında freni boşalmış kamyon hızıyla ilerliyor. Ortada var olan tek engel, her iki zararlının da üretim maliyetlerindeki artışlar. Bu artışlar kontrolsüzce kullanılan bu iki zararlının da üretiminde ve tüketiminde kısmi sınırlamalar meydana getiriyor. Ancak bu durum uzun sürecek gibi görünmüyor. Yani sıkı düzenlemeler yapılmadıkça küresel dalgalanmalardan kaynaklanan dönemsel sınırlamalar herhangi bir fark yaratmayacaktır.

Bu durumda artık anne sütünde ve plasentada bile bulunabilen her iki zararlının geleceğimizi daha fazla tehdit edeceğini belirtmekte fayda var. Mert ve Saliha bizim bu anlamda duyabildiğimiz isimler. Bunların dışında her iki zararlının neden olduğu çok sayıda başka vaka olduğuna şüphe yok.

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır! İki çocuk!

Biri plastik yüzünden, diğeri de pestisit yüzünden artık hayatta değiller.

Ancak onları öldüren plastikler ve pestisitler sonsuza kadar varlıklarını sürdürecekler.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Faiz kararı ve enflasyon üzerine

[email protected]

Geçen hafta Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı bir dönemde faizleri yüzde 19’dan yüzde 18’e indirerek, 1 puan düşürmüş oldu. Bir süredir ülkemizin koskoca Merkez Bankası, ekonomik yaşamımız için o pek önemli faiz kararlarını adeta sadece bir kişiyi düşünerek, onu mutlu etmek için alıyor gibi. Ekonominin istikrarı, enflasyonu dizginlemek ve beklentileri olumlu etkilemek gibi “önemli” olması gereken hedefler göz ardı ediliyor ya da ikincil plana itiliyor. Yeter ki o kişinin isteği ve beklentileri karşılansın.

Kısaca faiz, paranın fiyatıdır. Parayı borç verdiğinizde ya da borç aldığınızda faiz getiri veya maliyet olarak hesaba girer. Elbette bu fiyatın düşük olması herkes için iyidir ama bunun başka cepheleri de var. En son açıklanan resmi yıllık enflasyon oranı yüzde 19,25 iken, birçok bağımsız kaynak tarafından ölçülen gerçek enflasyon oranı yüzde 45’lerde dolaşırken faizi düşürmek çok riskli bir karar. Çünkü insanlara anlamlı bir reel (enflasyonun üzerinde) faiz vermezseniz kimse elinde TL tutmak istemez, TL cinsinden tasarruf etmeyi de bırakır. Ayrıca, ekonominizin kırılganlığı son derece yüksek, dövize olan talep faiz oranlarına bu kadar duyarlıyken reel faizleri negatife döndürürseniz, dövize olan talep daha da artar ve kurlar yükselir. Nitekim, faiz kararı sonrasında kurlar yüzde 7 civarında yükseldi. Zaten uzunca bir süredir yaşadığımız sarmal bu. Bu anlamda aslında garp cephesinde yeni bir şey yok. Bizler de aynı ya da benzer şeyleri yazıp-çizmek dışında yeni bir şey söyleyemiyoruz.

İşletmeler ve faiz

İşletmeler için faizin düşük olması yatırım iştahını ve büyümeyi artırır. Faizler düşükse işletmeler için borçlanma maliyeti düşeceğinden daha fazla makine/araç alırlar, yeni dükkanlar açarlar, daha fazla ürün alarak çeşitlerini artırırlar vb. Diğer yandan, faizlerin düşük olması tüketicilerin borçlanmasını kolaylaştıracağından onları daha fazla tüketmeye yöneltir ve firmaların ürün ve hizmetlerine talebi artırır. Bu anlamda faiz düşürme kararı son derece işletmelerin lehine bir karar gibi duruyor değil mi?

Yeni MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süredir talep ettiği faiz indirimini yaptı, döviz rekor kırdı.

Pekiyi neden muhalefet ediyoruz bu doğru karara? Şu nedenle: Enflasyon bu kadar yüksekken faizi düşürürseniz bu karar faydadan çok zarar getireceği için. Mekanizma şöyle işliyor: Reel faizler düşünce vatandaş ve firmalar TL’den dövize yöneliyor, bunun sonucunda kurlar artınca enerji ve ithalata bağımlı birçok girdinin fiyatı artıyor. Bu da işletmelerin maliyetini artırıyor. Maliyetler artınca ürün ve hizmet fiyatları yükseliyor. Fiyatlar yükselince tüketici bunları yeterince tüketemiyor ve ekonomide beklenen o canlanma bir türlü oluşmuyor. Bu arada enflasyon da daha fazla artmış oluyor ve fasit dairenin başlangıcına dönmüş oluyoruz. Son üç senedir bu senaryo sürekli yineleniyor. Her denemenin sonucunda enflasyon bir kademe daha artıyor.

Bu noktada çok yüksek açıklanan büyüme rakamlarına gönderme yaparak, aslında iyi bir büyüme oranı yakaladığımızı söyleyebilirsiniz. Hatırlarsanız, Covid-19’un etkisiyle 2020 yılında ekonomide ciddi bir daralma yaşamıştık. Büyüme oranındaki artış büyük ölçüde bu düşük baz etkisinden kaynaklanıyor. O nedenle bu büyüme oranlarının geçici olduğunun ve sürdürülebilir olmadığının iyi anlaşılması gerek.

Faiz kararı ve bireyler

Şimdi biraz da bireyler veya tasarruf kapasitesi olanlar cephesinden konuya bakalım. Ülkemizde günü kurtarmanın ötesinde tasarruf edebilen ve faiz kararlarını bu açıdan izleyen bireyler aslında çok küçük bir azınlık. İnsanların çoğu ay sonunu zor getiriyor. Hatta birçok insan kazandığıyla geçinemediğinden kredi kartı borçları veya tüketici kredileriyle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla faiz kararı tasarruf imkanı olanları “getiri” yönüyle, borçlanmak zorunda kalanları ise “maliyet” boyutuyla ilgilendiriyor.

Birey olarak tasarruf edebilen azınlıktaysanız, enflasyon oranı veri iken faizlerin düştüğünü gördüğünüzde haklı olarak bankadaki mevduatınızın getirisini düşünüyorsunuz. Enflasyonun düşmediği, çeşitli operasyonlarla düşük gösterildiği veya referans enflasyon tanımı değiştirilerek olumlu bir imaj yaratılmaya çalışıldığı bir ortamda artık reel bir faiz alamadığınızı görüyorsunuz. O zaman aklınıza hemen alternatif yatırım araçları geliyor. En kolay gidilebilen yatırım araçlarından birisi döviz. Yukarıdaki grafikte göreceğiniz gibi, 2001 krizinde yüzde 61’e kadar çıkmış olan bankalardaki mevduatın içindeki döviz oranı, yaklaşık 10 yıl önce yüzde 27’lere düşmüştü. Son üç yıldır izlenen yanlış ekonomi politikaları sonucunda bu oran yine yükselmeye başladı ve yüzde 50’yi geçti. Bireylerin dövize yönelmesi dövizin fiyatı olan kurları yükseltiyor. Kurların yükselmesi ise bir önceki bölümde ayrıntılı anlattığım sonuçları doğurarak ekonomiyi olumsuz etkiliyor.

Mücadele edilmesi gereken asıl düşman: Enflasyon

Türkiye’nin birçok ekonomik sorunu var. Ama bunların içerisinde öncelikle mücadele edilmesi gereken en büyük düşman enflasyon. Neden enflasyon? Enflasyon, bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin sürekli yükselmesi halidir. Normal koşullarda ve rekabet ortamında fiyatlar inerek veya çıkarak arz ve talebe cevap verip ekonomik dengeleri korurken enflasyon ortamında hepsi sürekli artmaya başlar. Bu seneki fiyat artışlarında Covid-19 nedeniyle üretim ve lojistik cephesinde yaşanan sorunların da elbette payı var. Buna bir de endeksleme eklenirse, yani ücretler, faiz oranları ve döviz kurları enflasyona göre ayarlanmaya başlanırsa bu artışlar bir sarmala dönüşür ve enflasyon kalıcı bir hale gelir. Enflasyon ahlakı bozar ve toplumun psikolojisini derinden etkiler.

Gini katsayısı, Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğinin her geçen yıl arttığını gösteriyor.

Enflasyonun kalıcı hale getirilmemesi için ilk fırsatta bu tehlikeyle ciddi bir şekilde mücadele edilmesi şarttır. Enflasyon ortamında en fazla zararı toplumun ücretli çalışanları, çiftçiler ve fiyatlar üzerinde hiçbir kontrolü olmayan tüketiciler görür. Enflasyon, gelir dağılımı eşitsizliğini daha da kötüleştirerek toplumsal barışı da bozar. Türkiye maalesef 1990’larda yaşadığı ve 2001 krizinden sonra büyük ölçüde kurtulduğu bu sarmala tekrar girdi. Son üç senedir enflasyon, ciddi hiçbir adım atılmayarak, aşama aşama kalıcı hale getirildi.

Pekiyi enflasyon bu kadar zararlıysa “Neden enflasyonun üzerine gidilmiyor?” diye sorabilirsiniz ve çok anlamlı bir soru olur. Kanaatimce bunun iki nedeni var. Birincisi, anti-enflasyonist bir ekonomi programı kararlılık, tutarlılık, inandırıcılık ve uzunca bir süre gerektirir. Maalesef bu hükümetin böyle bir niyeti, kapasitesi ve zamanı yok. Sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar. Nereye kadar? Bilemiyorum. İkinci neden, enflasyonu hedef alan bir ekonomi programının ilk atması gereken adım faizleri bir şekilde yükselterek tasarrufa ciddi reel faiz vermektir. Bu ise enflasyon rakamlarının güvenirliğini ve faiz artırma cesaretini gerektirir. Yazının girişinde açıkladığım nedenlerle günümüz koşullarında bunun da imkanı yok görünüyor. Yazık oluyor ülkemize, ekonomimize ve en önemlisi insanımıza!

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bütüncül bir şair: Edip Harâbi

“Daha Allah ile cihân yok iken
Biz anı var edüp i’lân eyledik
Hakk’a lâyık hiçbir mekân yok iken
Hanemize aldık mihmân eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verüb tıpkı insan eyledik” (1)

Bu dizeler hemen herkesin tahmin edebileceği gibi, Edip Harabi’ye ait Vahdetnâme şiirindedir. Şiirin tamamını okuduğunuzda, tasavvuf ve Alevi-Bektaşi felsefesindeki birlik (vahdet) anlayışını çok net görürsünüz. Bu felsefeye göre evrenin dışında, var eden ayrıca konumlanan bir tanrı yoktur. Tanrı ve insan ve tüm kâinat birlik içerisindedir. Bu felsefenin kökleri Plotinos’a kadar uzanır. Yani tanrı, kendisinden taşan ve her şeyi oluşturarak onunla birlik olan bir ışıktır. Düalist bir durum söz konusu değildir. Buradan Spinoza’nın panteizmiyle de benzerlikler kurmak mümkündür. Çünkü Alevi-Bektaşilikte de doğa tanrıcılık önemli bir yer tutar. Evrim teorisine de göndermeler içeren şu dizeler buna çok iyi örnek oluşturuyor:

“Ben tabiat ehliyim kendimde var çok iktidar
İbtidâ insan bir maymundan oldu âşikâr
Kendi kendinden zuhura geldi dehre her ne var

Boş yere varsın Harâbi Hakk’a iman eylesin
Çünkü Hakk var zanneder bir mankafadır, neylesin
Var imiş Allah deyu beyhude halka söylesin.” 

Alevi-Bektaşilikte ‘şiir söylemek’

Şiir söylemenin çok önemli olduğu Alevi-Bektaşiliğin yedi büyük şairinden birisi olarak geçen Edip Harabi, önemli birçok özelliğiyle diğer şairlerden farkını ortaya koyar. 1853-1917 yılları arasında yaşayan Harabi’nin asıl ismi Ahmed Edip’tir. O, daha 17 yaşında iken Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’dan el alıp, Bektaşi olduktan sonra “ölmeden önce ölünüz” tasavvuf deyimi gereği Harâbi ismini alır. Harâbi’yi, farklı kılan şey, yazmayıp adeta söyleyerek oluşturduğu şiirlerinde hemen her konuyu işlemiş olmasıdır. Harâbi, şiirlerinde din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep sorunlarının ötesine geçmiştir. Ve bu konulardaki çiğliği eleştirdiği sayısız şiiri vardır. Gelin, yaşamı müthiş bir bütünlük penceresinden gören Harâbi’nin bu konulara bakış açısını biz anlatmayalım, şiirleri söylesin!

Cinsiyet sorunu

Toplumsal yaşamda ve klasik islâm anlayışında, kadının aşağı bir mertebede görülmesini Zehra, Naciye ve Lütfiye mahlaslarını kullanarak şu sözlerle eleştirir Harâbi:

“Ya Muhammed bize nâkıs* diyorlar
Nedendir erlerin bu hataları
Ehl-i Beyt’e karşı düşkün olurlar
Çünkü doğru değil iddiaları

Gerçi kıyafette size uymayız
Hakikatde sizden geri kalmayız
Malumunuz olsun erden saymayız
Bize nâkıs diyen budalaları” 

“Ey erenler erler nasıl ersiniz
Söyleyin sizinle davamız vardır
Bacılara niçin nâkıs dersiniz
Bizim de Hazret-i Havva’mız vardır.” 

Edip Harâbi’nin hayat hikâyesinden vejetaryen olup olmadığına dair bir bilgi edinemiyoruz ancak kurban kesme ritüeline net bir şekilde karşı durduğu anlaşılıyor.

“Gelmişiz cananın asitanına
Sıtk ile sarıldık dost damanına
Canı baş vermişiz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez”

Burada, Alevi-Bektaşi felsefesinde önemli bir yeri ve ismine de bir semah olan turna kuşuna dair, sevgili Birhan Keskin’in şu iki dizesini söylemeden geçmek istemiyorum.

“Turnayı gözünden vuranlar bizden değildir
Turnanın kalbinden dem vuranlar bu tarafa…”

Harâbi, sınıfsal farkı ve yoksulluğu eleştirirken zenginlik içinde yaşamayı da hayal etmez. Ona göre, insanın temel gereksinimleri karşılansın yeter. Kendisi emekli olduktan sonra, İstanbul Fatih’te viran bir evde çok mütevâzi bir yaşam tercih etmiştir. Şöyle söyler Harâbi bu konuda:

Bulur Hakk’dan cezasın müfsid ü zâlim olan mutlak
Bugün zevkden, yemekden ayrılan zenginlere bir bak
Bize sıhhat kuru ekmekle versün Hazret-i Hallâk
Ne lazım böyle zenginlik bize göstermesin hiç Hakk” 

“ Ocağımda incir ağacı bitti
Edib züğürtlük canıma yetdi
Beş para kalmadı hepsi bitdi
Kesenin dibini deldi züğürtlük”

Harâbi’nin,  toplumsal konulara, ikiyüzlü inanç ve ibadete, gösterişe dair daha birçok şiiri vardır. Harâbi aynı zamanda eserleri en çok bestelenen ozandır. Değindiği her konuyu anlaşılır bir üslupla ele almıştır. Diğer birçok Alevi-Bektaşi şairi gibi Harâbi de din ve inanç, şöyle mi olsun böyle mi olsun mevzularıyla uğraşmak yerine iyi insan, kâmil insan nasıl olunurun derdine düşmüştür. Bunu da yaşamıyla göstermeye çalışmıştır. Basit ve gündelik olanın yerine, bütüncül bir bakış açısıyla anladığı hakikate hayat buldurma uğraşıyla geçmiştir ömrü.

Kendisini çok iyi anlatan şu dizelerle bitirelim:

“Nâmım Edib idi Harâbi oldum
Erenlerin ayak turâbı oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşk olsun okuyan ehl-i irfâne” 

*

(1) Harabi Divanı, Can Yayınları, hazırlayan: Dursun Gümüşoğlu
*nâkıs: eksik

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-9] S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi

İstanbul, Kağıthane Nurtepe Mahallesi‘nde bir grup kadın 2001’de başlayan çalışmaları sonucu 2004 yılında S.S. İlk Adım Kadın Çevre Kültür İşletme Kooperatifi’ni kurmuşlar. Kooperatifin kurucularından Gülten Bingöl, 1991’de eşinin tayini nedeniyle Muş Varto’dan İstanbul’a taşınmış ve Nurtepe’ye yerleşmişler. Üç çocuklu bir ev kadını olan Gülten Hanım büyük şehirde ekonomik koşulların zorlaması sonucu çalışmaya başlamış. Bir süre farklı işlerde çalıştıktan sonra, 2001’de Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) ile yolu kesişmiş:

“KEDV’in ‘Mahalle Anneliği’ programı vardı o zamanlar, eğitim veriyorlardı kadınlara. Kadınlar eğitim alıp kendi evlerinde bir odayı dizayn ederek, bir değil birkaç çocuğa bakabiliyordu.”

Mahalleden bir komşusuyla katıldıkları bu eğitimden sonra liderlik eğitimine de devam edip ardından mahallede bir anaokulu kurmayı hayal etmişler:

“..bizim mahallede anaokulu yoktu. En yakın anaokulu Şişli’deydi, ben Kağıthane’de oturuyordum. Bunun yanında ücretleri de çok yüksekti, bizim çevremizin girebileceği okullar değildi o ekonomik şartlarda. Kendi mahallemizde, aile gelirine göre bir anaokulu açmayı düşündük ama maliyeti çok yüksek çıkınca vazgeçtik. Bu fikrimizi KEDV’e söyledik. ‘Böyle bir fikrimiz var, mahallemizde kadınlar çok zor durumda, çocuklarını bırakıp çalışamıyorlar’ dedik. KEDV de bize kooperatifçiliği önerdi. Kadın kooperatiflerinin oyun odaları olduğunu, aynı zamanda kadınların sosyal olarak bir araya gelip hem iş konusunda güçlenip hem sosyal açıdan kendilerini iyileştirecek eğitimlerin verildiğini söylediler.”

2001’de aynı mahalleden yedi arkadaş çalışmaya başlamışlar. Mahallelerindeki Cemevlerine, yöre derneklerine, Kuran kurslarına gidip kadınlarla görüşmüşler ve 2004 yılında da kooperatiflerini kurmuşlar. Kooperatifin faaliyet alanı daha kapsamlı olduğu için kooperatif kurmaya karar verdiklerini belirtiyorlar. “Kadının söz hakkı olmayan toplumların geleceği yoktur” düşüncesinden hareketle, çalışma ve sosyal hayattan mahrum kalan, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınları sisteme dahil etmek için destek veriyorlar. Gülten Hanım kuruluş aşamasında birçok maddi zorlukla karşılaştıklarını anlatıyor:

“Kuruluş aşamasında hepimiz ekonomik olarak dar gelirli olduğumuz için biraz zorlandık. Tekrar KEDV’e bildirdik kuruluş masrafları olduğunu ve bizim bunları karşılayamayacağımızı… Bize destek oldular, kuruluş masraflarını bize verdiler. Kurulduktan bir sene sonra onlara geri ödeme şeklinde oldu. Yani mikro kredi gibi bir şeydi.”

Muhtar, belediye, Avrupa Birliği…

Kira ödeyecek paraları olmadığı için bölgenin muhtarının yardımıyla muhtarlık binasının boş olan iki katını onarıp kullanmaya başlamışlar. Sonrasında ise belediye ile protokol imzalamışlar:

“Bizim bölge…sol görüş ağırlıklı bir bölgeydi. Belediyemiz AK Partiliydi. Yerel yönetimlerle birbirimizi tanıyan insanlardık. Hepimiz siyasetle uğraşan insanlardık ve siyasi açıdan da birbirimizi tanıyorduk. Biraz ondan kaygı duyuyorduk, bize vermezler burayı diye ama muhtar ön ayak olunca gittik.”

İlk başvurularına olumsuz cevap alsalar da bir yıl sonra bir Avrupa Birliği projesi dahilinde tekrar başvurduklarında protokolü imzalamışlar. Gülten Hanım o günleri şöyle anlatıyor:

“Kadınlarla ilgili çalışmaları vardı, çok da lüks bir binaları vardı. Hazır bir binaları olduğunu söylediler, biz ‘hayır’ dedik. Biz hiçbir siyasi hareketle çalışmıyoruz, kendi siyasi hareketlerimizle de çalışmayacağız. Biz kadın ve çocuk çalışmaları yürüteceğiz. Çünkü bizim siyasetimiz taraftır. Bizim amacımız hiç taraf olmayan kadına, taraf olmayan çocuğa ulaşmaktı. O sebeple hayır cevabını verdik. Hatta tüzüğümüze de bunu koyduk; siyasi çalışmaların olmayacağını, tarafsız bir çalışma yürüteceğimizi… Sonra gittiğimizde çalışmalarımıza baktılar ki zaten takip ediyorlardı, uluslararası çalışmalarımız çok iyiydi, ülke dışına çıkıyorduk ve ülke dışından misafirlerimiz geliyordu. Özellikle İtalya ve Almanya kooperatifçilik konusunda, hele özellikle sosyal kadın kooperatifçiliği konusunda çok ileriydi. Onlarla hep fikir alışverişleri yapmıştık. İşte bunları da bize KEDV ayarlıyordu. Bunları da bildikleri için ikinci sene hemen bizimle protokol imzaladılar.”

Önceleri çocuklarına bakacak kimsesi olmayan kadınların çalışma hayatına girememesinin yarattığı sorunu gidermek için ne yapabileceklerini düşünmüşler ve bu sorunu aşmak için bir oyun odası açmayı planlamışlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar.

‘Güçlü kadın her yerde her şeyi yapabilir’

Muhtarlığın olduğu binanın bir katında çocukların oyun odası yer alıyor. Önce Mahalle Anneliği eğitimi alanlar burada çalışmışlar, daha sonra çocuk gelişimi bölümü lise mezunu bir öğretmen bulmuşlar. Böylelikle, dar gelirli kadınların çocuklarını bu oyun odasına bırakarak iş ve sosyal hayatta aktif olabilmesini sağlamışlar. Binanın alt katını da çalışma atölyeleri için düzenlemişler.  Gülten hanım burada kadınların kendilerini güçlendirmesi için birçok eğitim programı gerçekleştirdiklerini anlatıyor:

“Sosyal olarak kendini güçlendirip dışarıda siyaset mi yapmak istiyor, işe mi gitmek istiyor, onu yapsın. Zaten güçlü olan kadın her yerde her şeyi yapabilir. Asıl hedefimiz oydu.”

Daha sonra kooperatifin gelir elde etmesi için bir proje dahilinde dokuma atölyesi açmışlar.  Şu anda hem dokuma, hem dikiş atölyelerini yürütüyorlar. Dokuma atölyesinde üretilen ürünleri, KEDV’in iktisadi işletmesi olan ve kadın kooperatiflerinin ve bireysel kadın üreticilerin ürünlerinin yer aldığı Nahıl Dükkan’da ve www.nahil.com.tr e-ticaret sitesinde satışa sunuyorlar. Özel siparişler üzerine de üretim yapıyorlar. Mahalledeki kadınlar kooperatifin atölyesinde işlerini rahatça yapıp evine dönebiliyorlar. Alınan siparişleri de kolektif olarak bu mekanda çalışıyorlar.

KEDV ve yerel yönetimler dışında birçok başka paydaşla da çalışıyorlar. Avrupa Birliği’nin desteğiyle aile içi kadına yönelik şiddeti engellemek amacıyla mahallelerindeki kadın ve erkeklere bu konuda eğitimler vermişler. İstanbul Üniversitesi, Kalkınma Ajansı, KEDV ile birlikte yürütülen bir çalışmayla Kadınlar Liderliğinde Afete Hazırlık ve Risk Azaltma Çalışmaları Projesi’ni gerçekleştirmişler. Proje kapsamında mahallelerinin afet haritasını oluşturmuşlar. Ayrıca, TAMEB (Türk-Alman İş Birliğinde Mesleki Beceri Geliştirme Projesi) projesi yoluyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve göçmen kadınlara dokuma eğitimleri verilmiş. Proje dahilinde üretilen ürünler satışa sunulmuş. Söz konusu ürünler halihazırda satılmaya devam ediliyormuş.

‘Bir kadının hayatı değişiyorsa, en önemli şey bu’

Kooperatif öncelikle dar gelirli, dezavantajlı, yerel, mülteci ve göçmen kadınlara ve okul öncesi çocuklara ulaşmayı hedefliyor. Mahallelerinde yaşayan kadınların sorunlarını tespit ederek gerekli mercilere yönlendirdiklerini belirtiyorlar. Pandemi süresince merkezlerini kapalı tutmak zorunda kalmışlar. Bu süre zarfında telefon ve internet üzerinden insanlara ulaşmaya çalışmışlar. Gülten hanım pandemi sürecinde işi yürütmekte zorlandıklarını belirtiyor:

“Mesela şu pandemide biz orayı açmadığımız için olan beş makinamızı kadınlara verdik. KEDV bizi yönlendirdi, maske siparişleri aldık, özellikle Şişli Etfal Hastanesi’nin. O kadınlar evde maske yapıp para kazandılar. 5-6 kadın. Bu çalışmalarımız devam ediyor.”

Gülten hanım İlk Adım’ın kendisi için anlamını şu şekilde anlatıyor:

“Benim için bu işin anlamı çocukluğumdan geliyor. Yedi kız kardeşim olduğundan, dört kız annesi olduğumdan, biraz kadın konusunda hassasım. Kadınların güçlendirilmesi, kadınların kendi ayakları üzerinde durmasının ne kadar önemli olduğunun farkında oldum…Bir kadının hayatına dokunuyorsam, bir kadının hayatı değişiyorsa, bir kadın kendini ifade edebiliyorsa benim için en kıymetli şey bu. Bir çocuğa faydam dokunmuşsa, bir çocuğun hayatında değişiklik varsa; mesela okula gittiğinde çocuk kendini ifade edebilir, çok özgüvenli olabilir. Bunun bir karşılığı yok ki… Hiç unutmuyorum, beşinci yılımızdı. Eve giderken, benim evim biraz kooperatiften uzaktı, yürüyerek gidip geliyordum, orda genç bir adam önümüzü kesip ‘Siz benim eşime ne yaptınız? Kendini ifade etmeyen, konuşurken gözlerimin içine bakmayan, sürekli kaşları çatık olan kadın şimdi güler yüzlü, derdini anlatabiliyor, sıkıntısını dile getirebiliyor, çocuklarıyla iletişimi çok iyi, benimle iletişimi çok iyi…Rahatsız olduğu şeyleri dile getirebiliyor, ben de elimden geldikçe onu yapmamaya çalışıyorum’’ dedi.  Bunlar çok kıymetli şeylerdi… Bunu ekonomik olarak ölçemezsiniz…

Şu anda 30 ortakla yoluna devam eden kooperatifin zaman içinde demografik yapısı da değişmiş.  İlk kurulduklarında daha çok orta yaş kadınlardan oluşan ortak profili, yerini giderek genç kadınlara bırakmış. Kooperatifin yönetim kadrosu yedi kişiden oluşuyor. Ancak hiyerarşik olmayan, merkeziyetsiz bir yapıyı benimsediklerini belirtiyorlar. Kooperatif ortakları bütün kararlarını oy birliğiyle alıyor. Yani tüm ortakların içine sinmedikçe karar almıyorlar. Aylık toplantılarında da ihtiyaca göre iş bölümleri yaptıklarını belirtiyorlar. Her bölümde ikişer kişinin görev aldığı bir yapı kurgulamışlar. Mesela banka işleri, muhasebe, oyun odası gibi bölümlerde işleri iki kişi yürütüyor.

Biri tam diğeri yarım zamanlı iki maaşlı çalışanı olan kooperatif, büyük ölçüde gönüllü emekle işleri yürütüyor. On kişilik bir gönüllü ekipleri olduğunu söylüyorlar. Bunun yanı sıra; oyun odasına destek olan anneler, eğitmen eğitimleri verenler ve saha çalışmalarında zaman zaman destek olan kişilerle de çalışıyorlar. Yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve mahallerindeki kadınlarla iş birliği içinde olan kooperatif yeni ortak ve gönüllüler için de kapılarını açık tutuyor.

(Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının okurla buluşmasını sağlayan İdil Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Respect/ Aretha Franklin*

2016 yılında Bob Dylan “Büyük Amerikan Şarkı Geleneği içinde yeni şiirsel ifadeler yaratmış olması” nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve bu dalda Nobel ödülü alan ilk müzik sanatçısı olmuştu. Ödül törenine katılmayan ancak daha sonra Stockholm’a giderek basına kapalı bir törende Akademi üyeleri ile buluşup ödülünü alan Dylan, Los Angeles ‘ta kaydedilen ve 27 dakika süren Nobel konuşmasında kendisi üzerinde en çok etki bırakan kitaplardan biri olan Odyssey’den alıntılar yaparak, okunmak için yazılan edebiyattan farklı olarak, şarkıların söylenmek için yazıldığını vurgulamıştı. 2004 yılında Rolling Stones dergisi tarafından yayınlanan “Tüm zamanların en iyi 500 şarkısı” listesinde ilk sırada, Dylan’ın şarkı yazarlığının sembol örneklerinden biri olarak “Like a Rolling Stone” gösteriliyordu.

Geçtiğimiz hafta ünlü müzik dergisi, tam 17 yıl sonra “Tüm zamanların en iyi 500 şarkısı” listesini yeniledi. 250 müzisyen ve müzik sektörü temsilcisinin oyları ile bu kez soul müziğin kraliçesi Aretha Franklin’in “Respect” (Saygı) adlı şarkısı, zirveyi Bob Dylan’dan alarak ilk sıraya yerleşti. Daha önceki listede olduğu gibi yeni listede de yüzde 40 gibi ezici bir çoğunlukla, 1960-1970 döneminin şarkıları yer aldı. Sivil haklar ve özellikle kadın hakları hareketlerinin sembol şarkılarından biri olan “Respect”’ de müzik tarihinin bu istisnai döneminde bestelenmişti.

‘Çalışan erkeğin, gölgedeki kadına erkeksi çağrısı’

1968 yılında yazdığı ve müzik listelerinde ilk sıralara yükselen “Sitting on The Dock Of the Bay”’den önce Otis Redding, 1965 yılında “Respect”’i yayınlamıştı. Şarkının melodisi ve sözleri Aretha Franklin’in kaydına benziyor gibi görünse de şarkının bu ilk yorumunda, ironik olarak Franklin’in şarkıya yüklediği anlamın neredeyse tam tersi savunuluyordu  Otis Redding, 1950 ve 1960’ların geleneksel aile değerlerini savunuyor ve bütün gün çalışan ve akşam eve geldiğinde eşinden saygı bekleyen erkeği anlatıyordu. CBS 2018 yılında şarkıyı “Bugünün bakış açısıyla, çalışan bir erkeğin gölgede kalan ev kadını eşine erkeksi bir çağrısı” şeklinde tanımlamıştı.

Redding’in şarkısını keşfetmeden çok önce Aretha Franklin, Harry Belafonte ve Jesse Jackson ile beraber Martin Luther King Jr.’in turnesine katılarak kendini bir aktivist olarak hazırlamıştı.2013 yılında Ebony dergisi ile yaptığı söyleşide “Her zaman King’e, onun ahlak anlayışına ve istediği adalete büyük hayranlık duydum. O iyi bir adamdı.” demişti.

Fraklin kadınlarından eşitlikçi dokunuş: R-E-S-P-E-C-T

1966 yılında, altı yıllık beraberlikten sonra beklenen satış rakamlarına ulaşamadığı için Columbia Records, Aretha Franklin’e olan inancını kaybetmiş ve onunla yollarını ayırmıştı. Ancak Franklin kendine hemen Ahmet Ertegün’ün Atlantic Records’unda yer buldu. Bu eşleşme müzik tarihin en ikonik parçalarından birinin doğuşunu da müjdeliyordu.

 

Konserlerinde “Respect”’i seslendiren Franklin, şarkıyı farklı yorumlayabileceğini ve onunla güçlü bir mesaj verebileceğini düşünmüştü. New York radyosuna kız kardeşi ile şarkıyı nasıl değiştirdiklerini şöyle anlatacaktı:

Mr.Redding’in versiyonunu dinlediğimde çok sevdim ve ben de “Respect”i kaydetmek istedim. Kız kardeşim Carolyn ile Detroit’in Batı yakasında bir apartmanda oturuyorduk. Ben piyanonun başında idim ve bir yandan da pencereden geçen arabalara bakıyorduk ve o anda o yüz kızartıcı sözleri bulduk:  Suck It to me”. O dönemde çok kullanılan bir klişe idi ve sanılanın aksine seksüel bir anlam içermiyordu, sadece bir tekerleme gibi kendi kendini tekrar ediyordu.

Aretha Franklin 14 Şubat 1967’de stüdyoya geldiğinde “Respect”’in sözlerini değiştirmişti ve orijinal tempoya sadık kalmayı düşünüyordu ancak vokaldeki kız kardeşleri Carolyn ve Erma şarkıya bir bridge (köprü) eklenmesi konusunda onu ikna ettiler ve King Curtis’in tenor saksafon solosu harika bir geçiş sağladı. Aretha ve kız kardeşlerinin karşılıklı vokalleri çok güçlü bir birlik mesajı veriyordu. Sadece bunlarla da kalmadılar ve Carolyn’in sıra dışı önerisi ile şarkıya “Respect” kelimesinin harflerinin tek tek okunduğu yeni bir kıta ilave ettiler.

R-E-S-P-E-C-T
Find Out what it means to me
R-E-S-P-E-C-T
Take care of… TCB
Suck it to me, suck it to me,suck it to me……..

CBS News,Franklin ve vokaldeki kadınlar arasındaki etkileşim kadın dayanışmasının sesi oldu. Franklin’in vokallerinin kendine güveni, kadın hareketinin arkasındaki müzikal güç haline geldi.” şeklinde yorum yaptı.

Sivil haklar hareketinin ‘savaş çığlığı’

“Respect” artık Otis Redding’in şarkısı olmaktan çıkmış ve kadın hareketinin marşı haline gelmişti Şarkı, sadece kadın hakları hareketinin sembol şarkısı olmakla kalmadı ve sivil haklar hareketlerinin çağında tüm farklı sesleri kucakladı. Aretha Franklin Ulusal radyoya verdiği röportajda şarkıya beklediğinden daha fazla mana yüklendiğini itiraf edecek ve

Şarkıyı kaydettiğimde daha çok kadından erkeğe ya da geniş anlamda kişiden kişiye -sana saygı göstereceğim ve senden de bana aynı saygıyı göstermeni bekleyeceğim- şeklinde bir şeydi, ama daha sonraları sivil haklar hareketlerinin savaş çığlığı olarak seçildi” diyecekti.

“Respect” Amerika’da “Bilbord Pop singles” listesinde iki hafta ve “Bilboard Black singles” listesinde de sekiz hafta zirvede kaldı ve İngiltere listelerinde de ilk 10’a girerek Aretha Franklin’in Atlantiğin öbür yakasında da tanınmasını sağladı. Forrest Gump ve Bridget Jones’un günlüğü gibi filmlerde yer alarak pop kültüründeki yerini sağlamlaştırdı.

1967 yılında Sevgililer gününde kaydedildikten tam 54 yıl sonra, ”Respect”, 250 kişiden oluşan jürinin “Saygı”sını kazanarak tüm zamanların en iyi şarkısı seçildi.

(*) Söz ve Müzik: Otis Redding
Yapımcı: Jerry Wexler ve Arif Mardin

Kaynakça

Lovejoy H., The Story Of Respect by Aretha Franklin, 10.08.2021
Changjan R., Aretha Franklin: The powerful Meaning Behind Her Equality Anthem”Respect”, August 2021
Williams G., The Story Behind The Song: Aretha’s Frankin mega-hit “Respect”May,2021
Respect, Wikipedia
Tüm zamanların “en iyi 500 şarkısı” listesi yenilendi, Cumhuriyet 20.09.2021

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Haydi Sagalassos’u keşfetmeye!

Çocukken gezdiğim ören yerlerinden bende kalanlar, sandaletimin içine kaçan çakıllar, güneşten sararmış otların sardığı mermer bloklar arasında bitmek bilmez bir yolculuk ve en önemlisi de okumaya çalıştıkça içinde boğulduğum bol tarihli, zor isimli karmaşık metinlerdir. Sagalassos’u Keşfedelim, çocuklar için bir türlü gözün önüne getirilemeyen bir geçmişi ve onun hafıza mekânlarını canlandırıyor.

Solda bakışımızın altında uzanan manzara ve sağda ‘evvel zaman içinde’ diye açılan bir metin; işte Sagalassos. İlkin Sagalassos hakkında genel bir bilgi edinip ardından halkını tanıyoruz. Çizimler ile metin eş zamanlı olarak okuyucuyu içine çekip bu antik kentin sokaklarında dolaştırıyor. Başlıklara bölünmüş metinde Tiberius Kapısı’ndan Kapalı Tiyatro’ya, İmparatorluk Hamamı’ndan Dor Tapınağı’na durak durak ilerliyoruz.

“Sagalassos’u Keşfedelim”, uzak bir geçmişin yaşantısını, günlük hayatı ile kutsalını, kültürünü, zanaatını, pazar yerini birbirinden ayrıştırıp bugüne kuru bir anekdotlar dizisi olarak aktarmıyor. Bilgiler, bu antik kentin bir zamanlar süregitmiş pratiği ve hakikati olarak karşımıza çıkıyor. Burnumuza kokular, kulağımıza sesler geliyor.

Sagalassos’un gündelik hayatı…

Bir çift sayfanın sol tarafında İmparatorluk Hamamı’ndan bir kesit: Bir sabunun üzerine basmasıyla dengesini kaybeden bir Sagalassoslu, sağ tarafında ise bu manzaraya bakan İmparator Hadrianus’un büstü. Çizer Liza Adamandidi, Sagalassos’un tarih, kültür ve kutsallar ile yüklü hafıza mekânlarını insanın gündelik hayatına dair anlık ve kestirilemez olaylar ile canlandırmış. Çizimlerinde sadece insana değil şehrin hayatına karışıp tiyatronun mermer basamaklarında uyuklayan kedisi, pazar yerindeki balıklara ağzı sulanan köpeği ile hayvanlara da yer vermiş.

Künye

Yazar: Eren Ağın, Monica Papi
Resimleyen: Liza Adamandidi B.
Yayımlayan: Sagalassos Vakfı

Eren Ağın

Eğitim bilimci ve yazar. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Politikası Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. TRT 2’deki Akşama Doğru kültür ve sanat programında stajyer metin yazarlığı yaptı. Bilim ve Sanat Merkezi’nde üstün yetenekli öğrencilere Türkçe dersleri vermektedir. Eğitim bilimleri, eğitim yönetimi ve sosyolojisi alanında akademik yayınları bulunmaktadır.

Monica Papi

Şair ve yazar. Yeditepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisansını tamamladı. 2015 yılında Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nü “Râz” adlı bir şiir kitabı ile aldı. Ş Dergi, Sonat, Duvar, Gard Şiir, Şerhh, Nepal, Pathos, 160.km, Neden, Moero isimli dergi, fanzin ve dijital mecralarda şiir ve yazıları yayımlandı. İzmir/Urla merkezli kurduğu sanat ve kültür kolektifi UR Collective, kültürel miras, edebiyat, performans, müzik, tiyatro ve mimarlık gibi alanlarda projeler yürütmeyi hedefleyen disiplinlerarası bir platformdur.

Liza Adamandidi B.

İllüstratör. Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde eğitim gördü. 2014-2016 yıllarında Işık Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çalışmalarında ağırlıklı olarak antik dönem anlatıları, mitolojiler, yerel mitler ve efsanelerden beslenen Adamindidi, kent, tarih, tarih ve gerçeküstü olanı çeşitli karakter ve anlatılarla üretimlerinde bir araya getirmektedir. Çalışmalarının yer aldığı etkinlik ve yayınlarda bazıları: Sommerakademie für Bildende Kunst Salzburge, New Gothic Rewiew New York, Pokrig online Ermenice Masallar.

Kategori: Hafta Sonu