Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknoloji, inovasyon ve girişimcilik üzerine

Elli yılı geçen yaşam süremde gördüğüm teknolojik gelişmeler bile bir insanın başını döndürmek için yeterli. Televizyonu olmayan bir evde doğmuş birisi olarak bugün kullandığımız pek çok teknoloji ürünü ve özellikle yanımızdan hiç ayıramadığımız, yanlışlıkla ayrı kaldığımızda huzurumuzun kaçmasına, kendimizi adeta çıplak hissetmemize yol açan mobil telefonlar (bu cihazlara telefon demek ne derece doğru bilemiyorum) aracılığıyla yapabildiklerimiz gerçekten dudak uçuklatıcı nitelikte.

Geçen hafta sonu oğlumla buluşup kahvaltı yaparken söz döndü dolaştı ve teknolojide yaşanan hızlı değişime dayandı. Benim gibi doğacı ve yalınlık yanlısı bir babanın oldum olası teknolojiye ilgi duymuş ve nihayet bilgisayar mühendisliği okumaya başlamış bir oğlu olursa, bu baba ve oğlun teknoloji sohbeti nerelere varır dersiniz? Yapabilirse bilgisayar mühendisliğinin yanına fiziği de katıp çift anadal okumak isteyen oğlumun muhtemel kariyer rotasını da göz önünde bulundurarak ona şu soruyu sordum: Bulunduğumuz restoran kışın ısıtılıyor, yazın da serinletiliyor ve bunun için epey enerji harcanıyor. Bunun yerine, diyelim ki saat benzeri giyilebilir ve taşınabilir bir cihazla sadece o kişinin beden yüzey alanını çevreleyen bir cm’lik şerit içinde kalan havayı ısıtmak ya da serinletmek mümkün olsaydı ne kadar enerji tasarrufu yapılabilirdi. Şöyle basit bir hesap yaptık; restoran 30 m uzunluğunda 15 m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde ise toplam hacim 1350 m3 yapıyor. Restorandaki eşyalar ve insanlar kabaca 350 m3 olsa ısıtılması ya da serinletilmesi gereken hava miktarı yaklaşık 1000 m3. Buna karşılık internette basit bir aramayla ulaştığım bilgiler doğruysa ortalama bir yetişkin erkeğin beden yüzey alanı 1,73 m2 imiş. 1 cm’lik bir şerit işinde kalan hava ısıtılacağına göre bir insan için ısıtılması gereken hava miktarı 0,0173 m3 oluyor. Restoranda 50 kişi olduğunda ısıtılması gereken hava miktarı (hepsi yetişkin erkek olursa) 0,865 m3. Bu durumda böyle bir teknoloji geliştirilebilirse, yalnızca bu parametrelere göre, yani mevcut ortam ısıtma ya da serinletme teknolojileri ile varsaydığımız beden etrafı ısıtma ya da serinletme teknolojilerinin eşit verimlilikte çalıştığını kabul edersek restoranda harcanan enerji miktarı 1.156 kat azalacaktır.

Dünyayı teknoloji mi kurtaracak?

Yukarıdaki hayali teknolojik ilerlemeyi enerji tüketimi ile ilgili her alana yansıtırsak iklim krizi ile ilgili sorunları da çözmüş oluruz. Öyle mi? Bunu söyleyebilir miyiz? Bu hayali ilerlemenin gerçekleşeceğini kabul etsek bile söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz çünkü her teknolojik ilerleme yarattığı çözümlerle birlikte gezegenimiz üzerinde çok daha fazla yük oluşturacak sorunları beraberinde getiriyor.

Örneğin ulaşımda kullandığımız araçlarda yakıtı çok daha verimli kullanan teknolojik ilerlemeler yaşanmasına rağmen ulaşımda harcanan toplam yakıt miktarı azalmıyor. Çünkü teknolojik ilerleme hem ulaşıma olan talebi artırıyor (ortalama bir insanın yaşamı boyunca ulaştırma araçları ile kat ettiği mesafe sürekli artıyor) hem de ulaşım araçlarının sayısı artıyor. Bu durum enerji verimliliği konusundaki teknolojik gelişmelerin enerji tüketimini azaltmamasına benziyor. ‘Rebound etkisi’ (basketboldan tanıdığımız rebound terimini sekme ya da geri tepme olarak Türkçeye çevirebiliriz) devreye giriyor daha az enerji ile aynı işi yapmaya başladığımızda yaptığımız işin miktarını çok daha fazla artırarak toplam enerji tüketimini artırıyoruz.

İnovasyon[1] ve girişimcilik

Her iki konuda da ortalama düzeyde bilgi sahibiyim. O nedenle belki de bazı yanlışlarım olacak, düzeltmelere peşinen açığım. Amacım az da olsa farklı bir bakış açısından verimli bir tartışma ortamı yaratmak.

İki terimi bir arada kullanmayı özellikle seçtim. Çünkü hem birbirleriyle yakın ilişki içerisinde olduklarını hem de biri olmadan diğerinin pek anlamlı olamayacağını düşünüyorum. Öyle ki bazı üniversitelerin bu terimlerin yanına ekonomiyi de ekleyerek lisansüstü programlar oluşturduklarını da görüyorum. Örneğin Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde ‘İnovasyon ve Girişimcilik Ekonomisi’ adıyla tezsiz bir yüksek lisans programı var.[2] Bununla da kalmıyor hemen bütün üniversiteler öğrencilerine ve akademik personeline bu alanlarda eğitim programları sunup katılımı teşvik ediyor. Hatta üniversitelerde görev yapan akademisyenlerin tüm bilgilerinin yer aldığı akademik veri sistemlerinde ‘girişimcilik’ diye bir başlık bile var. Anladığım kadarıyla düşünme ve davranış şeklimiz şu kalıba sokulmaya çalışılıyor:

  1. Bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur,
  2. Bu ihtiyacın mevcut koşullarda nasıl karşılandığını tanımla,
  3. Bu ihtiyacı daha kolay karşılamak için bir fikir geliştir ve bu fikri uygulamaya aktaracak bir teknoloji üret,
  4. Ürettiğin teknolojiyi piyasa koşullarına uydurarak seri ürün ya da hizmet üretimine geç, sat ve para kazan.

Konunun uzmanlarından samimiyetle özür diliyorum yanlışım ya da eksiğim varsa. Ama hasbelkader okuması yazması olan bir insan olarak konu bana böyle görünüyor. İşin doğrusu ben zaten kalıbın son üç basamağıyla pek de ilgili değilim. Benim odaklandığım kalıbın, yani dayatılan düşünme ve davranış şablonunun ilk basamağı; yani ‘bir ihtiyaç bul, bulamazsan da uydur’ evresi. Tıp gibi istisnai alanları dışarıda tutarak söylüyorum, bana kimse bulunmamış bir ihtiyacın olduğunu söyleyemez. İnsanın ihtiyaçlarını Maslow günümüzden çok çok önce tanımladı. O nedenle insanlık binlerce yıldır ihtiyaçlar uyduruyor. Canının istediği her kolaylığı ihtiyaç olarak tanımlamak gibi bir hastalığın pençesinde can çekişiyoruz ama çoğumuz bunun farkında değiliz.

Bir örnek: robot süpürge çılgınlığı[3]

Bulunduğum sosyal ortamlarda herkesin birbirine robot süpürge tavsiyesi verdiğine ya da bu konuda fikir alışverişinde bulunduğuna şahit oluyorum. Bana da sıkça tavsiye ediliyor. Hatta bazı arkadaşlarım süpürgelerine isim bile vermişler. Bir tanesinin ismi KAY; ‘kadının adı yok’ açılımı. Sosyal vurgu açısından isme bayıldım. Ama kimse kusura bakmasın, ben robot süpürgenin bir ihtiyaç olduğuna inanmıyorum. İnanan varsa da tartışmaya hazırım. İhtiyaç olan şey evin temizlenmesidir.[4] Evlerimizi temizleme ihtiyacımızı binlerce yıldır değişik yöntemlerle karşılıyoruz. Mesela robot süpürgenin bir adım öncesi elektrikli süpürgeydi. İnovatif girişimciler (kapitalist oyun kurucular) şimdi bize elektrikli süpürgenin ihtiyacımızı karşılamadığını, robot süpürgenin olmazsa olmaz bir ihtiyaç olduğunu yutturmaya çalışıyorlar. Bugün deterjan adıyla evlerimizde kullandığımız ağır zehirleri kuzu kuzu yutturdukları gibi.

E, ne var bunda, ne sakıncası var yaşamımızın biraz daha kolaylaşmasının diyenler olabilir. Sakıncası şu: Gerçekten ihtiyaç olmayan isteklerimizin peşinden koşarak gerçek ihtiyaçlarımızın karşılanamayacağı bir dünya yaratıyoruz. En temel ihtiyaçlarımız hava, su ve gıda. İnternette basit bir araştırma yapın ve görün gezegenimizde kaç insan gıda ve temiz su yokluğunun pençesinde kıvranıyor ve bu gidişle o sayılar gelecekte nasıl artacak. Bize ihtiyaçmış gibi yutturulan her yeni ürün ya da hizmet hammadde temininden üretim süreçlerine, tedarik zincirinden oluşan atıklara kadar her aşamada gezegenimizi kirletiyor, doğal dengeleri geri dönülmez şekilde bozuyor ve hatta yok ediyor.

Teknolojinin gelişmesiyle şimdi göremediğimiz çözümlerin üretileceğine ve öngörülen felaketlerin yaşanmayacağına inananlar var. Fosil ya da yenilenebilir[5] enerji kullanımını ve karbon salımını azaltmak yerine karbon yakalama ve depolama teknolojilerine bel bağlayanlar gibi teknoloji nasılsa her sorunu çözer diyenler çok büyük bir yanılgı içindeler. Gerçek çözüm yaşamın basitleştirilmesinde ve ihtiyaç olmayan ihtiyaçlardan yaşamımızı arındırmakta. Ben inovasyon diyeceksem böyle bir yaşama doğru giden adımlara derim.

*

[1] Türkçede yenilik ya da yenilikçilik gibi karşılıkları var ama bu terimler çok farklı amaçlarla da yaygın şekilde kullanıldığı için istemeye istemeye de olsa inovasyon terimini kullanmayı tercih ettim.
[2] Detaylı bilgi için tıklayın  
[3] Özellikle bu örneği seçtim. Çünkü ‘bir evi süpürmek bir kadının ne kadar zamanını alıyor biliyor musunuz?’ ekseninde gelecek itirazlara cevabım hazır: Ailemden ayrılıp yalnız yaşarken de, evlenip kendi ailemi kurduğumda da, boşanıp yeniden yalnız yaşantıya geçtiğimde de evi  ben süpürüyorum.
[4] Bu noktada ev bir ihtiyaç mıdır sorusunu sorarak konuyu derinleştirmek istemiyorum.
[5] Bana göre yenilenebilir enerji de çözüm değil; bunu bir başka yazımda ele alacağım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastikten yakıt türetmek: Kaybedeni belli kumar oyunu

Geçen günlerde mail kutuma bir haber düştü. Haberin konusu Karabük’te plastik atıkların piroliz yöntemiyle bertaraf edilmesi ve geri kazanımı konusunda çalışmaların başladığını ve şehrin ileri gelenlerinin bu yöntemle nasıl da yeryüzünün en büyük probleminin çözüleceğini anlatıyorlardı. Önce deneme sürecinin başladığını sonra da bu yöntemle çöpleri %100 geri kazandıklarını belirtiyordu haberin detayları.

Benzer içerik ve açıklamaya sahip bir sürü başka haberin de olduğunu görünce anladım ki şehir erkanı bir şeyler yapmaya girişmiş ve bunu da basına daha ortada hiçbir şey yokken servis etmişlerdi. Aslında bu durum birçok farklı il için görmek mümkün. 100 yıldır bilinen ve anlamsız olduğuna kanaat getirilmiş bir yöntemi taşra illerinde çeşitli gözü açıklar bu şekilde pazarlayıp proje bütçeleri vs. ile görüntü veriyorlar. Ancak işin aslı nedir ne değildir diye de kimse sormuyor.

Gelin bugün gazlaştırma, piroliz vs. gibi alengirli isimlerle pazarlanan ve genel olarak plastik atıktan yakıt türetme olarak tanımlayabileceğimiz ilkel ve çevre dostu olmayan bu kimya “mucizesini” konuşalım. Bu tür haberlerde uyanık girişimciler tıpkı Feyyaz Yiğit’in o meşhur parodisinde söylediği “Kimsenin hiçbir şey bilmediği bir yerde herkes her şeyi bilebilir” repliğine uygun olarak biraz ortamın tozunu alalım.

Ne nedir?

Plastik atıktan yakıt elde etmek amacıyla ortaya konulan iddialarda bazı terimler birbirinin yerine kullanıldığından ve potansiyel olarak da halkı yanılttığından, aşağıdaki tanımları vermenin faydalı olacağını düşünüyorum:

  • Kimyasal geri dönüşüm: Çeşitli plastikten-yakıta ve plastikten-plastiğe teknolojilerine atıfta bulunmak için kullanılan bir endüstri yeşil yıkama terimidir. Bu işlemler plastiği yeni plastik yapmak için kullanılabilecek sıvılara veya gazlara dönüştürmeyi amaçlasa da, nihai ürünler genellikle yakılma amaçlı kullanılır. Bu işlemin teknolojik çeşitleri arasında piroliz, solvoliz ve depolimerizasyon bulunur. Aslında, etiketi yani isimlendirmesi ne olursa olsun eğer ki bir işin sonunda oluşan ürün yakılıyorsa, “plastikten-yakıta teknolojisi”nin ismi “plastik yakma teknolojisi”dir.
  • Piroliz: Sıvı veya gaz yakıt üretmek için oksijensiz ortamda atıkların ısıtılması işlemine verilen addır.
  • Gazlaştırma: Pirolize benzer olan bu yöntemle de düşük oksijenli bir ortamda atıklar ısıtılarak gaz haline getirilirler.

Bu üç terim bilinçli olarak birbiriyle karıştırılan ya da birlikte kullanılan terimlerdir. Peki bu yöntemlerle yakıt üretmek gerçekten de ekonomik ya da ekolojik mi? Yani o taşra illerinin yerel basınında ve zaman zaman da ulusal basında ballandıra ballandıra reklamı yapılan, büyükşehir belediyelerinin kesin çözüm diye reklamını yaptığı, devletin teşvikler verdiği bu yöntemler gerçekten de bahsedildiği gibi çöp sorununu çözüyor mu yoksa sıradan bir kimyasal işlemin abartılı ve tehlikeli bir tanıtımı mı? Bana sorarsanız ikincisi!

Neden mi?

1- Plastikten yakıta teknolojileri kullanılarak üretilen yakıtlar kalitesizdir

Gazlaştırma ve piroliz yöntemleriyle üretilen yakıtın kalitesi çoğunlukla kullanılan çöpün kalitesine bağlıdır. Yani bir yerde “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” lafı söyleniyorsa orada kalitesiz ve kirli yakıt üretileceği anlamını çıkartabilirsiniz. Ancak bu yakıtlar da üretim sonrası kullanım için sağlaması gereken standartları sağlamadığı için de muhtemelen o “geri dönüşmeyen çöplerden yakıt üreteceğiz” diye pazarlanan tesisler sadece kaliteli plastiklerden yakıt üretmeye yöneleceklerdir ki o da benzer bir probleme neden olacaktır. Yani siz oh ne güzel çöp sorunumuz ortadan kalkacak diye düşünüp bu milyon dolarlık tesislere tüm yatırımlarınızı yapıp diğer atık yönetim alternatiflerinden uzaklaştığınız için elinizde koca bir çöp sorunuyla kala kalacaksınız.

ABD‘nin önemli büyük bir kimya endüstrisi lobi grubu olan Amerikan Kimya Konseyi tarafından hazırlanan bir rapora göre plastik yakıt türetiminde yakıt kalitesi, plastik türevli yakıt üretimi ve pazarlamasında en büyük zorluklardan biri olarak nitelendirilmektedir. Çünkü plastikteki yüksek nitrojen, kükürt, klor ve halojen seviyeleri, üretilen yakıtın daha düşük verimli ve daha düşük kaliteli olmasına neden olmaktadır. İşte bu yakıt ürünlerin içten yanmalı motorlarda kullanılabilmesi için yüksek kalite standartlarını sağlaması gerekmektedir. Bakın daha jet yakıtlarından filan bahsetmedik bile. Çünkü bu tarz projelerin bazıları pazarlanırken jet yakıtı olarak kullanımı bile reklam amaçlı söylenebiliyor.

Üstelik tüm dünya fosil yakıtlardan kurtulmaya doğru ilerlerken bu salt kimyevi yakıt üretme sevdasını da anlamak mümkün değildir. Hadi diyelim ki bu yakıtları araçlarda kullanma vaadi verilecek o zaman şunu da akılda tutmakta fayda var. Plastik atıklardan elde edilen yakıtlar, uzun tutuşma süreleri nedeniyle dizel motorların uzun süreli çalışmasına hiç ama hiç uygun değildir. Türkiye’deki, dizel araç fazlalığını göz önünde bulundurursak kaç yapayım derken göz de çıkartabilirsiniz. Bunun yanında plastikten türetilen yakıt, dizele göre daha yüksek egzoz emisyonu üretir. Emisyon azaltımı bir hedefken çöpten yakıt üretip bu emisyonları artırmak akla uygun değildir.

Piroliz sonucu üretilen yakıt, normal dizele göre çok daha fazla katı kalıntı, dioksin, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH’ler), sülfürik içerik, yanmamış hidrokarbonlar (UHC), nitrojen oksitleri (NOX), kurum, daha fazla CO ve CO2 emisyonları üretir. Ayrıca bu yakıttaki yüksek alkan konsantrasyonları da, oksijen ve yanıcı maddelerle temas halinde ölümcül patlamalara ve kazalara neden olabilir. Yani çöpten kirli bir bomba üretilmiş oluruz.

2- Plastikten yakıt üretmek iklim değişikliğini şiddetlendirir

Plastiğin yakıta dönüştürülmesi ve ardından yakılması, plastiğin içindeki karbonun CO2 şeklinde serbest kalmasına neden olur. Burada hatırlatmakta fayda var. Plastiği iklim dostu ilan eden bazı eksik bilgililerin ana argümanı karbonun plastiğe gömüldüğüdür. Oysa bu yaklaşım ile birlikte reklamı yapıldığı için üretim ve tüketimi artan plastik, çöp haline geldiğinde plastikten yakıt üretilmesi gibi öneriler söz konusu olacak ve bilin bakalım sonuçta ne olacak? İşte o plastiğe gömülen karbon yakılarak tekrar atmosfere karışacak. Yani plastiğin üretiminden son aşamaya gelene kadar ki tüm yaşam döngüsüne bakıldığında, üretilirken harcanan enerji, taşınması, tüketimi ve bertarafı neticesinde ortaya çıkan sera gazlarını birlikte değerlendirirsek ortaya iklim düşmanı bir malzeme çıkacağı görülecektir. Dolayısıyla bu iklim düşmanı malzemenin bir de yakıta dönüştürülmesi iklim krizini derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Ayrıca gazlaştırma ve piroliz yöntemleri, ön arıtma, işleme ve son işleme sırasında ağır enerji ihtiyacı duyan yüksek sıcaklıkta gerçekleşen termal işlemlerdir. Örneğin piroliz için kullanılacak hammaddeler genellikle önemli miktarlarda enerji tüketebilen ön arıtma işlemlerinden geçirilirler. Ayrıca pirolizin endotermik, yani ısı gerektiren doğası, kaçınılmaz olarak onu enerji yoğun bir süreç haline getirir. Üstelik bununla da bitmiyor, üretilen yakıtı kullanmadan önce dekontaminasyon ve zenginleştirme yapılması gerekmektedir ki bu da aşırı enerji tüketimine neden olur. Dolayısıyla hiçbir kimyasal geri dönüşüm teknolojisi için net pozitif bir enerji dengesi mevcut değildir ve yakın gelecekte de olması mümkün görünmemektedir.

3- Plastikten yakıt üretmek zehirli hava emisyonları ve yan ürünlerini üretir

Plastik atıkların pirolizi ve gazlaştırılması esnasında ve üretilen yakıtın da kullanımı esnasında bazı toksik maddeler serbest kalır. Bu kimyasallardan en çok bilinenleri Bisfenol-A (BPA), kadmiyum, benzen, bromlu bileşikler, ftalatlar, kurşun, kalay, antimon ve uçucu organik bileşikler (VOC’ler) gibi plastikte yer alan toksik katkı maddeleri ve kirleticilerdir. Bunlara ek olarak, yüksek ısılı işlemler sırasında dioksinler ve furanlar, benzen, toluen, formaldehit, vinil klorür, hidrojen siyanür, PBDE’ler, PAH’lar ve yüksek sıcaklık katranları dâhil bir sürü zehirli kimyasallar da açığa çıkmaktadır. Bu tür işlemlerden kaynaklanan kontrolsüz kirlilik, yerel nüfus ve ekosistem için önemli sağlık ve güvenlik riskleri oluşturabilir. Özellikle Türkiye gibi kirlilikle ilgili emisyon standartları sorunlu olan ülkelerde daha da ciddi problemler yaratabilmektedir. Bu bahsi geçen kimyasalların hem gaz hem de kül formunda olduğunu unutmamak lazım. Gazı filtreler, külü de çimento fabrikasında yakarız diyenleri duyar gibiyim. Ancak ne yazık ki bu kirleticiler, yakıt ürününün kendisinde veya uçucu kül, kömür, cüruf ve atık su gibi yan ürünlerde hapsoldukları için asla yok olmazlar. Örneğin, yılda 100.000 tonluk plastiği yakıta dönüştüren bir tesis, nörotoksisite ve solunum hastalıklarına neden olduğu bilinen bir madde olan n-heksan’dan yaklaşık 2,5 milyon metreküp üretecektir. Bu miktar ile bu tesisin kurulu bulunduğu alanda yaşayan herkesi zehirlemek mümkündür.

Sonuç olarak plastik üretip tükettikten sonra ortaya çıkan etkileri plastikten yakıt üretme gibi illüzyonlarla ortadan kaldıramaz, aksine daha da derinleştiririz. Bu konu, hakkında daha çok yazılmayı hak ettiği için bu hafta daha fazla uzatmadan burada bırakayım.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Enerji yoksulluğuna ekolojik ve sosyal çözüm: Kooperatifler

Son birkaç ayda Türkiye’de kamuoyunun önemli bir kısmı AKP’ye doğrudan bağlı basın tarafından bir hikâyeye inandırıldı: Fiyatlar dış kaynaklı müdahalelerle değeri yükselen döviz sebebiyle artıyordu. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dalgalı faize geçtiği gece sonrasında “dövizin üstündeki köpük” alınmıştı ve düşen döviz ile doğru orantılı olarak fiyatların da düşmesi gerekiyordu. Elbette böyle olmadı. Hatta bizzat devlet eliyle bunun tersi yapıldı. Devlet kontrol edebildiği her alana zam yaptı. Enerjinin insanlara maliyeti, enerjiye en çok ihtiyaç duyulan kış ayları öncesinde yükseltildi ve tam olarak AKP aradan çekildi. Artık kış ve faturalar ile vatandaşlar olarak bizler baş başa kalmış durumdayız. Mükemmel bir yönetme biçimi!

Bir faturalık ‘yalan siyaseti’

Bu hafta başında faturaların gelmeye başlamasıyla birlikte durum biraz daha netleşti. Çünkü elektriğe zam yaparken bile bunu bin bir yalana sararak yapan, ipini tuttuğu basına “yeni tarife düzenlemeleri” olarak servis ettiren hükümetin yarattığı toz bulutunun dağılması için bir faturalık süre gerekliydi. Onca yalan bu kısacık süre için söylendi yani. Şimdi o dönemdeyiz. Yalanların hükmü bitti ve yeni tarifenin nasıl bir maliyet getirdiği hane hane ortaya çıkıyor. Hayatı sürdürmek için gerekli neredeyse her şeyin bir fişi olduğu ve prize ihtiyaç duyduğu düşünülürse aslında çok temel bir ihtiyaç üzerinden soyuluyoruz. Bu soyguna dayanabilenler, çeşitli önlemlerle dayanıyorlar fakat bunun herkes için aynı şekilde sürmesini bekleyemeyiz elbette. Temel gereksinimler elinize geçen paranın belli bir oranından fazlasını kaplamaya başlıyorsa ortada bir sıkıntı var demektir. Türkiye’de de düzenli gelen faturaların gelire oranı tam da bu sıkıntıyı işaret ediyor. Sıkıntının adı enerji yoksunluğu.

yetkinport.com sitesinde 7 Ocak’ta yazdığı “Enerji Yoksulluğu Derinleşiyor” başlıklı yazısında Filiz Pehlivan bu kavramı şu şekilde tanımlıyor:

“Enerji yoksulluğu ne demek? Bu terim, halkın bir kesiminin, başta elektrik olmak üzere çağdaş enerji ürünlerine erişememesi, bu hizmetleri kullanım olanağına sahip olamaması, yani enerji kullanımından yoksun olması anlamına geliyor. Bir hanenin toplam enerji harcaması (elektrik+su+doğal gaz) aylık veya yıllık bütçesinin %25’ini aştığında bu hane “enerji yoksulu” olarak nitelendiriliyor. Elektrik için bakıldığında toplam bütçesinin %10’undan fazlasını elektrik gideri için ayıran hane halkları “elektrik yoksulu” olarak adlandırılıyor. Su yoksulluğu için bu sınır gelişmiş ülkeler için toplam bütçenin %3’ü, gelişmekte ve yoksul ülkeler için ise % 5 ila 6’sı üzerinde bir giderin su için ayrılması durumunda ortaya çıkıyor. Doğalgaz için bu sınır biraz daha yüksek, kullanılabilir gelirinin %10’undan fazlasını doğalgaz harcaması için ayıran bir hane doğalgaz yoksulu olarak adlandırılabiliyor.” 

Fatura ödeyemeyen milyonlar, icraya verilen binler…

Hepimiz kendi faturalarımızdan bir sonuca ulaşabiliriz. Fakat şunu unutmayalım. Pandemi sürecinde yerel yönetimlerin “askıda fatura” tarzı kampanyalarına rağmen 2019 ile 2021’in ilk 9 ayı arasındaki sürede doğalgaz faturasını ödeyemeyen toplam kişi sayısı 2 milyon 584 bin 366 olurken, 163 bin 288 kişiye icra takibi başlatıldı. Yani kendi deneyimlerimizin ötesinde çok büyük bir kitlesel yoksulluk söz konusu.

Peki, buradan nasıl çıkılabilir? Merkezi yönetimin aldığı tavır ortada. İktidar değişmeden politika değişiminin beklenmesi hiç gerçekçi değil. AKP sadece zam ve yoksulluk getiriyor. O zaman yerel yönetimlere dönmemiz şart. Çıkış enerji kooperatiflerinde. Ekonomik ve sosyal bir sıkıntıdan ekolojik olarak da ilerleyerek ancak böyle çıkabiliriz. Temiz enerji üreteceğiz. Yerel yönetimlerin maliyete destek olmasıyla ucuz enerji üreteceğiz. Hep birlikte üreteceğiz. Yani hem ekolojik, hem ekonomik hem de sosyal bir çözüm ortaya koymuş olacağız.

Enerjiye ulaşım temel insan hakkıdır

Yerel yönetimler çeşitli teşviklerle ve bölgesel planlamalarla temiz enerji üretimi ve tüketimi düzenlenmeli. Güneş tarlaları kurarak ya da bina çatısındaki panellerin önünü açarak kendi sınırları içinde yaşayan insanları elektrik dağıtım şirketlerinin ve merkezi hükümetin yağmasından korumalı. Enerjinin üretildiği yer ile tüketildiği yerin yakınlaşması ve aradan aracıların çıkartılması, bunun da sosyal bir yapı olan kooperatifler eliyle yapılması bizi başka bir adıma getirecektir. Bugün faturalar ve zamlar karşısında sıkıntılar yaşayan ve enerji yoksulluğuna itilen bizler, ancak birlikte üretmenin ve tüketmenin önümüze getireceği fırsatlar ile daha müreffeh bir yola çıkabiliriz.

Elektriğe ulaşım temel bir insan hakkı. Bunun temiz bir şekilde elde edilmesi yani fosil yakıtlardan ya da nükleerden elde edilmemesi de hem bir insan hakkı hem de insan hakkını çok aşan bir şekilde küremize olan borcumuz. Tabii ki yerel yönetimlerin iklim hedeflerini ve ekonomik politikalarını da unutmamak gerekir. Bu yüzden yerel yönetimlerin enerji kooperatifleri üzerine çalışması ve bir an önce devreye sokması şart. Yoksa bu kış hayatımızın bundan sonraki en rahat kışı; bu yaz da hayatımızın bundan sonraki en serin yazı olacak.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Another Brick In The Wall/ Pink Floyd

“Wish you Were Here” , “The Dark Side of The Moon” ve ”The Wall” albümleri tüm zamanların en çok satan albümleri arasında bulunan ve progresif ve art rock türünün öncüsü kabul edilen Pink Floyd’un 11’inci stüdyo albümü “The Wall”un ana fikri, grubun 1977 yılında çıktıkları turun son performansı olan Montreal konserinde talihsiz bir olayın ardından ortaya çıktı.

Grup ilk defa stadyumlarda konserler veriyordu ve buna pek alışık değillerdi. Ön sıralarda kendilerini rahatsız eden gürültücü hayranlarından birinin suratına tükürüp konseri yarıda bırakan Roger Waters, dinleyicileri ile kendi arasına mesafe koymaya karar verdi ve kendi etrafına duygusal bir bariyer koydu. Metaforik olarak özel hayatındaki “Tuğla”lardan biri olan bu olay, “Yabancılaşma”yı konu alan “The Wall” albümüne de esin kaynağı oldu.

Syd Barrett’in ayrılmasından sonra grubun liderliğini üstlenen Roger Waters, 1978 yılında “The Wall” projesini grup arkadaşlarına kabul ettirdi. “The Wall “, rock opera türünde bir konsept albümdü ve “Pink “adındaki karakter, Syd Barrett ile Roger Waters’ın hayatlarından esinlenilmişti. Albümün prodüksiyonu için grubun anlaştığı Bob Ezrin, Waters’ın ön çalışmasını 40 sayfalık bir senaryoya döktü.

Baba: Sadece aile albümünden bir enstantane

“The Wall”, baş karakter olan Pink’in çocukluğunda örülmeye başlayan ve büyüdükçe şekillenen zihinsel duvarını anlatan bir şarkı setinden oluşuyordu.

Pink’in duvarındaki ilk tuğla, kendi babasını bebekliğinde kaybetmiş olan Roger Waters gibi, babasını savaşta kaybetmiş olması idi. Babasız büyümek sanatçıda derin izler bırakmıştı ve bu yaralar Pink’in hikayesine de yansıdı. Roger Waters’ın babası ile hiçbir anısı yoktu ve onun için aile albümündeki bir resimden ibaretti: “A Snapshot in the family album “

Yönetmenliğini Alan Parker’ın yaptığı 1982’de çekilen “The Wall”  filmini seyretmeyenler için “Another Brick In the Wall Part I “in sözlerindeki hüznü anlamak o kadar kolay olmayabilirdi. Çocuk “Pink”, parkta oynarken hiç tanımadığı babasının resmine benzeyen birini görüp onun elinden tutmaya çalışıyordu ama adam onu itip uzaklaşmasını söylüyordu. Bir sonraki karede ise “Pink” salıncağa oturuyordu ama kendisini itecek kimse yoktu. Kendisini çok yalnız hissetmişti.

Daddy what’d ya leave behind for me?
All in all,it was just a brick in the Wall”

 

 “Another Brick In The Wall Part II”, albümün en çok bilinen popüler bölümüdür. Şarkının videosunu seyretmeden sadece sözlerini dinleyen bir kişi, bu bölümün eğitim sistemine bir başkaldırı olduğunu düşünebilir. Halbuki şarkı çok daha geniş anlamda insanları kontrol eden yönetimlere bir karşı çıkıştır. Albümün genel konsepti içinde de “Pink” karakterinin etrafındaki duygusal duvarın en önemli tuğlalarından biridir.

İnsandan tuğlalar ören sisteme isyan

Part II ‘de Roger Waters, yönetim sistemindeki tüm otoriteyi duvardaki “İnsandan Tuğlalar” olarak tanımlar. ”Pink”in korumacı annesi dışında hayatında karşılaştığı ilk  otorite figürleri öğretmenleridir. Öğretmenler genel olarak hükümeti, öğrenciler ise halkı sembolize etmektedir. Filmde öğrenciler tek tip maskeler takmış olarak robotlar gibi yürüyüp büyük bir kıyma makinesinin içine düşmektedir. Burada öğrencilerin kendileri gibi değil de öğretmenlerin istediği gibi olmalarına yol açan totaliter eğitim sistemine eleştiri ve aslında onun üzerinden de halkı kendi istedikleri gibi yönetip onları savaşların, grevlerin ve terörün içine sürükleyen hükümetlere genel bir eleştiri vardır.

Albümün sistemi eleştiren sözlerinin İngiliz halkı tarafından beğenileceği konusunda bir kuşkusu olmasa da prodüktör Bob Ezrin albümle beraber dikkati çekecek bir single çıkarılmasını ister. O tarihe kadar albüm konseptinden vazgeçmeyen grup, “Money” ve ”Have A Cigar” dışında single çıkarmamıştır. Ezrin daha da ileri giderek şarkının radyolarda çalınması için “disco ritmli” olması konusunda da grubu ikna eder. David Gilmour 2009 yılında Guitar World dergisine bu süreci şöyle anlatmıştır.

Bob bizden birkaç klübe gidip disco müzikte neler olduğunu görmemizi istedi. Kendimi zorlayıp bu yüksek sesli bas ve davul seslerini dinledim. Kendi kendime ne aptal ve korkunç diye düşündüm. Sonra geri dönüp şarkılardan birini akılda kalıcı olması için bunlardan birine dönüştürmeye çalıştık.”

 

Şarkıdaki çocuk korosu stüdyoya en yakın olan bir okuldan seçilen ve yaşları 13 ile 15 arasında değişen 23 çocuktan oluşuyordu. Daha çok çocuk olduğu hissini yaratmak için çocukların sesleri 12 kez üst üste kaydedilmişti. Albüme katkılarından ötürü okula 1.000 pound ödül ve Platin Plak hediye edilmişti.

Thatcher’in nefreti!

Single 4 milyon kopya sattı ve 1983’te British Academy’den “En iyi Orijinal Film Şarkısı” ödülünü aldı. Londra Eğitim kurumu şarkıyı “Skandal” olarak tanımlamıştı ve dönemin İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher şarkıdan nefret etmişti.

Şarkıdaki nakarat dilbilgisi olarak yanlış gibi gözüküyordu. “We don’t need no education” çift negatif anlamı taşıyordu ve pozitif anlamda “Biz iyi bir eğitimi sistemi istiyoruz ”şeklinde de yorumlanabilirdi.

Roger Waters 2009 yılında “Mojo” dergisine verdiği demeçte şarkının eğitime karşı bir başkaldırı olmadığını söylemiş ve  “Benden daha çok eğitimi savunan birini bulamazsınız. Şarkı, bizim üzerimizde haksız ve yanlış kontrolü olan insanlara karşı bir isyandı” demişti.

Kaynakça

  • Golsen T., The Story Behind The song: Pink Floyd’s Alienation Anthem” Another Brick In The Wall”, Nov.2021
  • Benjamin W., The real meaning of  “Another Brick In The Wall” by Pink Floyd, 20.04.2014
  • Songfacts, “Another Brick In The Wall Part II”
  • Wikipedia, Another Brick In The Wall Part II, The Wall

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler – 8] Sonlandırırken bazı kavramlar

Moda Plajı.

[email protected]

Genel durum özeti

Türkiye’de 1945-1950 dönemi kentlerinin özet olarak, nüfus ve yüzölçümü büyüklüğü ile dengeli bir altyapı ve kent hizmeti sunabildikleri, düzenli bir gündelik yaşam örüntüsüne sahip oldukları söylenebilir.

Kentlerin son üççeyrek yüzyılda nasıl değiştiklerini ve değişimin ana örüntüsünün temel yönelimlerinin ve niteliğinin neler olduğunu topluca Türkiye’nin büyük kentlerine bakarak düşünmeye ve çözümlemeye çalışıyoruz. Bu yazılarda hedeflenen hem değişimi görmek ve bundan öğrenmek hem de 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda, ilerisi için anlamlı öneriler üzerinde konuşulabilir. Asıl amaç, iklim değişikliğiyle ilgili belirtiler ve giderek somut veriler/ göstergeler olarak netleşmeye başlamışken kentlerin/kentsel yaşamın geleceğine bakmak ve üzerinde düşünmek/ tartışmaktır.

Dünya toplumlarının neoliberal kapitalizm aşamasındaki bölümü ve bu coğrafyadaki (hiç biri diğerinin aynısı olmasa da açık benzerlikleri görebileceğimiz) kentlerde hem ekonomik kriz hem siyasal kriz ve daha da önemlisi ekolojik bir kriz içinde umut edilebilecek olumlu bir gelecek beklentisi giderek güçleşiyor. Türkiye’nin genel olarak içinde bulunduğu durum ve bu durumun somut ekolojik-mekansal-toplumsal verilerini deneyimlediğimiz kentler için bir çıkış veya düşsel bile olsa kurtuluşu imleyen bir tahayyül, her zamankinden daha uzak ama daha gerekli olmaya başladı.

Kentlerde geleceğe nasıl hazırlanabiliriz, iklim krizinin ivmelenerek aktığı bu aşamada? Bir yanda mevcut sorunlar ve gereksinimler, gereksinimlerin karşılanması için yeğleyeceğimiz teknolojik yenilikler ve diğer yanda da on yıllardır tanımakta olduğumuz dönüşümlerin momenti ve kazandırıp-kaybettirdikleri…

Şişli.

Bu dizi daha çok, kaybedilenlerin somut bilgisinin ve olumsallığının gelecekte başka bir toplumsal-ekonomik ve politik ortamda, yeni teknolojiler ve bakış açısıyla ya da deontolojisiyle yeniden düşünülebilmesine zemin hazırlamaya çalışıyor. Çünkü neo-liberalizm ve kapitalizm, nerdeyse sadece imkansızlık/ geleceksizlik veya toptan bir çöküş düşündürüyor. Çoklu krizler aşamasının normalleştirdiği yönetme biçimleri, otorite ve tahakküm ilişkileri, eleştirinin ve önerinin yapılamadığı veya anlamını kaybettiği “hakikat sonrası” dünyası, nasıl düşüneceği, ne düşüneceği ve çıkış umudu verebilecek önerileri nasıl düzenleyeceği vb. konularında insana/ topluma ve imgelenimine cesaret vermiyor.

Kentin kamusal alanlarının daha çok kullanılabilir olduğu/ kullanıldığı, toplumsal yaşamın daha zengin/ dayanışmacı olduğu ve bencil rekabetçi egemenliğinin henüz oluşmadığı 1950 öncesini, toplumsal sermayenin oluşumuna/ birikimine olanak veren (ama oldukça renksiz-solgun) bir aşama tanımlayabiliriz.

Neo-liberal kente doğru…

Bugün rekabetçi kentin kamusal alanlarının giderek daralması ve bazılarının bütünüyle ortadan kaybolması, sadece bir mekan olarak göremeyeceğimiz kamusal alanlardaki kamusallığın kaybı, dayanışmaların ve şiddet içermeyen beraberliklerin, eleştirinin ve protestonun genişleyebilecek halkalarının sönümlenmesi aşamasındayız. Artık, seçeneksizlikten veya neo-liberalizmin seçenek hazırlamak ve sunmak yaklaşımına tamamen karşıt olmasından kaynaklanan büyük nüfus/ kapasite/ nesne-ürün/ güç/ veri ve kontrol yığılmasının/ merkezileşmesinin sonuçlarını deneyimlediğimiz kentlerde yaşıyoruz.

Neo-liberal (post modern) kenti, modern kentle karşılaştırdığımızda en büyük farklar,

  • kent yöneticilerinin/ yerel politikacıların ve kent toplumunun bir kesiminin, popülizmi ve popülist rekabetçi-rantçı/ rüşvetçi uygulamaları yeğlemesi, yerel ve katılımcı demokrasi kavramını içi boş bir slogana dönüştürmüş olmasında ve
  • kentlerin her türlü (imar, ya da ulaşım, iklim değişikliği, yeşil alan, katı atık/ kirli su, peyzaj, enerji vb. için) “plan” kavramından ve pratiğinden uzaklaşarak, sadece spekülatif ranta yönelmiş projeler çorbasıyla günü kurtarmaya çalışır olmasında,

ortaya çıkmaktadır.

Bursa.

Böylece kent hem kör, hem de kötürüm bir durumda işlemeye/ yaşamaya çalışıyor. Ancak bu böyle olmak zorunda değil. Olmayabilir. Ve olmadığı zamanlar da oldu.

Kırılmadan önce

Büyüklüklerin bir yandan böylesine birikmediği-merkezileşmediği-tekelleşmediği bir yandan da, bunların hiç birine sahip olmayanların, ölçeğin diğer kutbuna sürülmediği bir insanlık durumu/ bir kent durumu (şimdi düşünebilmek, hatta düşünü görmek bile zor, ama) bir zamanlar gerçekten vardı/ olabilmişti. Bu, Türkiye’nin kapitalizmi, kendisine göre tasarladığı bir modern olarak kurma arayışındaki kentlerde yaşıyordu; dengelerini görece sağlamıştı ve kendisini yıkıp-tüketecek çelişkilerini büyütme ivmesi de kabul edilebilir bir düzeyde ve hızdaydı.

Dizide tartıştığımız imge, Türkiye’deki kentlerin üççeyrek yüzyıl önce mükemmel olduğu, ya da sorunsuz olduğu, yaşamın daha kolay veya daha rahat olduğu anlamına gelmiyor. Kent yaşamı, toplumsal özellikleri, ekonomik yapısı ve üretim sistemi, teknolojik verileri ve teknolojik değişimi, (ülke ve kentler için kaba bir genellemeyle söyleyebileceğimiz) “başlangıç halinde veya önce moderniteye ve geç moderniteye, sonra da neo-liberalizme geçiş halinde olan politik-ideolojik ortamı vb. üzerinde bu dizi boyunca çeşitli boyutlarda açıklamalar/ görüşler sunduk.

Demografi

Kentlerin boyutlarını ve demografisini (en önemlisi göç akımları) kısaca anımsamıştık. Şimdiki büyüklüklerinin %10’u veya %5’i kadar olan daha önce (Ankara hariç) göçle değil normal büyüme hızlarıyla nüfusu artan kentler ve kent yoğunlukları, doğayı o zaman da şimdiki gibi değiştirmekte, kirletmekte ve (bedava) doğal kaynakları, artan oranda tüketmekteydi. Ancak boyutlar çok daha küçüktü ve sınırlar henüz aşılmamış, hatta dengeler bozulmamıştı.

Atatürk Bulvarı/Ankara.

Bu dengeleri en çok zorlayan öge, başlangıçta, kente doğru giderek ivmelenen kırsal göçtü. Kentin bir mülksüz insanlar mekanı olarak yeniden tanımlanacak hale gelmesiyle, birçok ilişki biçimi ve denge değişmeye ve başkalaşmaya ve başka bir nitelik kazanarak yeniden oluşmaya başladı.

Kentsel üretimler ve ekonomik işleyiş

Bu aşamada kent toplumları oldukça yoksuldur ve düşük gelir/ tüketim düzeyindedir. Tüketimcilik söz konusu değildir. İstihdam, zor ve riskli koşullarında çalışmayı gerektirir. Kentlerde henüz “enformel sektör” diyemeyeceğimiz, ama büyük oranda kayıt dışı ve standardı- kuralları tanımlanmamış üretimler söz konusudur. Piyasalaştırılmamış takas ve mübadele her türlü kayıt dışı ekonomi geçerlidir. Gelişmiş bir emek gücü piyasası henüz oluşmamıştır veya yoktur. Çünkü sermaye birikimi (ve sanayi) de, sermaye sınıfı da henüz emekleme aşamasındadır. Sınıflar arasında ve kentsel gelir dağılımında henüz yaygın bir uçurumlaşma yoktur.

Kent ekonomisi fabrika ölçeğinde olmayan, küçük mal ve hizmet üretimine dayanır. Ticaret, (perakende ve toptan) kentler için en önemli etkinlik olarak tanımlanabilir. Bazı malların kıtlığı ve bazen “karaborsası” söz konusudur. Kentlerde bazı malların piyasası (bunlar bazen şeker, yağ, et vb. gibi temel tüketim malları olabilir) kıtlıklar, kuyruklar ve yoklukların olabileceği piyasalardır.

TEKEL Cibali Tütün Fabrikası işçileri.

Göçle başlayan son derece radikal kentsel dönüşümlerde ve kentin başka dengelerinin kurulabilmesinde cömertçe kullanılmış kadın emeği örtük/ görülmeyen ve hiç dillendirilmeyen/ yok sayılan bir emek türüdür. Özellikle yoksul ve hatta orta-alt ve orta gelir düzeyindeki ailelerin kent yaşamına tutunabilmesi ve ekonomik olarak yaşamını geliştirebilmesinde kadın emeğinin varlığı ve katkısı, çok güçlü bir yaşam zemini oluşturur. Yeniden üretim halkalarının hemen hepsi kadın emeği ile gerçekleştirilir.

Savaş öncesinde göreli homojen olan ve yerel kentli bir nüfusa sahip olan kentler, kalabalıklaştıkça homojenliğini, birçok bakımdan yitirdi ve hem toplumsal cinsiyet hem sınıf, hem de etnik, dinsel/ mezhepsel ve diğer toplumsal- politik vb. özellikler bakımından, heterojenleşti. Bunun bir kent için olumlu bir gelişme olduğunu düşünebiliriz; ancak çoğu kez yarılmalar, ötekileştirmeler ve ayrımcılıklar, bazen çatışmalı bir gettolaşamaya dönüşen kentsel bölümlenmeler oluşmaya başladı.

Yukarıdaki değişmeleri şimdilik, olumlu ve olumsuz yönleriyle neo-liberal kentin özelliklerine doğru doğurgan bir hazırlık ve gerçekleşme sağlayan olgular olarak kaydedebiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir çocuk, bir tanı ve kele kondurulan bir öpücük

Bir gün bir çocuk, ailesiyle yemek yediği bir lokantada yerinden kalkar ve ilerdeki masada oturan asık suratlı adamın yanına gidip onu kelinden öper. Adamın verdiği sert tepki karşısında afallayan çocuğun hayal kırıklığına şahit olan anne çok içerler. Devreye giren büyükanne ikisini de avutur. Torununa söylediği şudur: “O adamın içindeki yaralı çocuğun kalbi, senin sevgini hissedemeyecek kadar kırgın Can Leo.”

“Peki, nasıl öğrenecekler, anne?” diye merak eden kızına ise bir kitap yazmasını salık verir. İşte, Kardeşim Otizmli’nin ilk kıvılcımı böyle çakar.  Yazma serüvenineyse anne Pınar Boylu Gogulan’ın yanı sıra Can Leo’nun ağabeyi Demir Vasiliy Gogulan da katılır. Hikâye onun gözünden anlatılır. Hikâye demişken, aslında söz konusu olan atipik otizm (ya da günümüzde geçerli tanımıyla hafif düzey otizm) tanısı konulmuş küçük bir çocuğun gündelik hayatı.

Can Leo’nun rengarenk dünyası

Kitabın önsöz ve sonsöz bölümlerinde vurgulandığı gibi bu hikâyenin baş aktörü Can Leo, hani mendebur bir adamı kelinden öpecek kadar sevecen olan şu çocuk.  Kardeşi bizi onun dünyasına davet ediyor. Yıldızların daha büyük ve parlak olduğu rengârenk, ama her şeyden önce sevgi dolu bir dünya bu. Çöplerin daima yerden kaldırıldığı, ağaçların sımsıkı kucaklandığı,  her sabah güneşin selamlandığı çok duyarlı ve heyecan verici bir dünya. Ama kırılganlıkları ve zorlukları da yok değil. Kimi zaman karmaşık seslerle, kuralları anlaşılmayan oyunlarla ve Can Leo gibi çocukları görmeyen ya da görmezden gelen insanlarla dolu.

Demir Vasiliy, kardeşinin dünyasını görünür kılmakla yetinmiyor. Bazen onu farklı algılasak da aynı dünyayı paylaştığımızı da vurguluyor.  Ortak bir yerde buluşmak, birbirimize dokunma ve birbirimizi hissedip anlamak için buna açık olmak ve azıcık hayal gücü yeterli. Otizmli bir çocuk bazı oyunlara dâhil olmak istemeyebilir, bazı kurallara uymayabilir ama onunla oyun oynamanın bin bir yolu vardır. Önyargıdan uzak yetiştirildikleri sürece bunu da en iyi çocuklar bilir. Can Leo’yla her gün oynayan Demir Vasiliy bu kitapta kendi deneyimlerinden hareketle nelerin özellikle işe yaradığını sıralıyor: Trambolin atlamak, yağmurda dans etmek, kovalamaca oynamak…  Liste böyle uzayıp Can Leo’nun hayallerine ortak olmaya varıyor. Çünkü hepimizin yardımıyla Can Leo’nun hayalleri gerçek olabilir.

Dünyayı iyilik ve güzellik iyileştirecek

Elbette bu yardım çağrısının arkasında öncelikle Can Leo’nun annesinin ve kitabın asıl yazarının sesi var. Şöyle diyor arka kapakta:

“Biz iyiliğin bu dünyayı iyileştireceğine inanıyoruz. Sahilde, parkta, okulda ve her türlü sosyal ortamda Can Leo ve onun gibi otizmli diğer çocuklara sevgiyle, saygıyla, hassasiyetle yaklaşılsın istiyoruz. Biz sadece otizme değil, tüm farklılıklara ses vermek istiyoruz. Severek, değer vererek, anlamaya çalışarak…”

Dünyayı iyileştirmek için iyilikten öteye gitmeye ihtiyaç olsa da bu dileğe katılmamak elde değil.  Kardeşim Otizmli, her şeyden önce farkındalık yaratmaya çalışan ve bunu da başaran bir kitap. Edebi ve sanatsal iddiası bu amacının gölgesinde kalması o açıdan anlaşılır. Dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri kitapta her hikâyenin iki kez, iki farklı çizimle yer alması. Yazar(lar), kitabı ilk resimleyen ve kendini “hiperaktif” olarak tanımlayan Tuğra Berke Berkün’un yaklaşımına da yer vermek ve emeğini görünür kılmak için onun yorumunu da eserin sonuna eklemişler. Kapakta resimleyen olarak adı geçen illüstratör ise Nur Dombaycı.

Kitabın girişinde yer alan çağrıyla yazıyı bitirelim:

“OTİZM ENGEL DEĞİLDİR!

Otizm farklı yetenekler serisidir.
Otizm zehirli değildir.
Otizm bulaşıcı değildir.
Otizm hastalık değildir.
Otizmli beyin de sevgi ve saygıyı hak eder.
Nezaketi ve dostluğu hak eder.
Farkındalığın bizim için çok değerli.
Otizm dünyanın bir gerçeği.
Dünya otizme sarılırken
sen de dünyaya sevgiyle, saygıyla,
şefkatle sarıl…”

Yazarlar

Pınar Gogulan:  Essex Üniversitesi, finansal ekonomi bölümünden mezun oldu. On üç sene Londra’da, bir sene New York’da yaşadı ve çeşitli lider finans şirketleri ve bankalarda yönetici pozisyonunda çalıştı. İkinci oğlu Can Leo’yu doğururken yaşadığı ölüme yakın deneyimden sonra psişik yeteneklerini fark edip finans dünyasına veda etti. Regresyonun kendi yaşamında yarattığı olumlu etkileri deneyimleyen Pınar Gogulan, IBRT (Dünya Regresyon Terapistleri Birliği) ve EARTH (Avrupa Regresyon Terapistleri Birliği) onaylı eğitim veren Radianced Okulu’nda regresyon danışmanlığı diplomasını aldı. Institute of Recall Healing’den Recall Healing eğitimini aldı ve Gilbert Renaud ile Instute of Recall Healing Türkiye’yi kurdu. EARTH üyesi olan Gogulan, Hans TenDam, Tricia Caetano, Marion Boon, Andy Tomlinson, Christine Alisa, Neeta Sharma, Marc Van Hecke gibi nice duayenin eğitim ve seminerlerine katıldı. Her sene regresyon kongrelerine ve çeşitli ileri teknik eğitimlerine katılmakta ve öğrendiği tüm yeni teknik ve bilgileri çalışmalarına yansıtmaktadır.  İstanbul, Ankara, İzmir, Bodrum’daki yüzlerce danışanının şifasına şahitlik eden Gogulan, 2015 yılında hem kendi seminer ve eğitimleri için hem de uluslararası platformda nice kıymetli duayen ve eğitmeni getirme amaçlı “School of Younity”i kurmuştur.

Demir Vasiliy:  New York’ta doğdu. Rusya, Estonya ve Türkiye kültürlerinin içinde, dünya vatandaşlığını hakkıyla deneyimleyen otizmli Can Leo’nun biricik ağabeyidir. Sekiz yaşındaki kardeşi Can Leo ve on iki yaşındaki kuzeni Niko ile otizm dünyasını bire bir deneyimleyen, otizmin bir hastalık değil bir farklılık olduğunu ve otizmli çocukların doğru eğitimle hayal edilenin ötesini başarabildiklerini gören, Kardeşim Otizmli kitabını ve seriyi tamamlayacak diğer kitapları annesi Pınar Gogulan ile birlikte yazan minik bir yazardır. Aynı zamanda Tink Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde tasarım ve makers kulübünde, otizmli çocuklara eğitim ve öğretimlerini destekleyecek teknolojik materyalleri üretmeyi hedefleyen bir mucittir.

Resimleyenler

Nur Dombaycı: 2006 yılında başladığı iş hayatında sayısını unuttuğu kadar çok yayınevi, belediye, ajans ve dergiyle çalıştı. O zamandan beri çocuk edebiyatı alanında pek çok eser vermeye devam ediyor. Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü okuyan Dombaycı’nın yazıp çizdiği kitaplar Endonezya, Kazakistan, Rusya gibi ülkelerde farklı dillere çevrildi.

Tuğra Berke Berkün: Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencisidir. Çocukluğundan beri sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol alan Tuğra, OUTism Talks Platformu’nun genç liderlerindendir. Çizgi roman, manga ve karakter tasarım alanlarında kendini geliştiren Tuğra’nın en büyük hayali, kendi yarattığı kahramanları beyaz perdede canlandırabilmektir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bilimsel araştırmalar iklim değişikliğiyle mücadeleye ne kadar yardımcı olabilir?

26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘nda (COP26) ülkeler yetersiz de olsa bazı taahhütlerde bulundular, daha önce verdikleri ve gerçekleştiremedikleri bazı taahhütlerini de yenilediler. Bu taahhütlerin içinde en dikkat çekicilerinin başında, başta kömür olmak üzere fosil yakıtlar için sağlanan kamu finansmanlarının aşamalı olarak kaldırılması, 2030 yılına kadar metan gazı emisyonlarının %30 oranında azaltılması geliyordu. Peki, yetersiz de olsa bu hedeflere ulaşabilmek için yapılan araştırmalar ve inovasyon çalışmaları 2022 yılı ve sonrası için umut veriyor mu? Bu çalışmalar için özellikle zengin merkez kapitalist ülkeler yeterli maddi desteği veriyorlar mı?

Gerek COP toplantılarında, gerek kamuoyunda en çok tartışılan konuların başında  ‘yenilenebilir enerji kaynakları’ geliyor. Son yıllarda yatırım ve işletme maliyetleri düşen rüzgâr ve güneş enerjisi gibi mevcut teknolojiler halen fosil yakıtların en önemli alternatifi… Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının tamamen fosil yakıtların yerine geçebilmesi için özellikle orta ve düşük gelirli ülkeler açısından hala çözülmesi gereken bazı sorunlar var. Bu sorunların başında şebeke ölçeğinde elektrik depolamanın basitleştirilmesi ve maliyetinin düşürülmesi geliyor. Ülkemizde ise buna eklenen diğer bir sorun ise özellikle bu santraller için yapılan yanlış yer seçimleri ve bunun sonucunda başta rüzgâr enerjisi santralleri (RES) olmak üzere yenilenebilir enerji kaynakları için gerekli kamuoyu desteğinin sağlanamaması…

Çözülmesi gereken diğer bir sorun ise elektrik ile çalışan yeni nesil araçların hala pahalı olması… Oysa bu araçların çok uygun fiyatlarla üretilmesi için yeni mühendislik çalışmalarına gereksinim var. Üstelik akü teknolojilerinin de geliştirilmesi de şart. Akülerin boyutlarının küçültülmesi ve içeriğinde daha az lityum ve kobalt kullanılması gerekli. Ülkemizde elektrikli ulaşım araçları üzerinde fosil yakıtlar tüketen klasik araçlara uygulanandan bile yüksek alım- satım vergileri var. Yani bu araçlar klasik arabalardan çok daha pahalı… Kentlerimizde bu araçlar için yeterli şarj istasyonları yok. Üstelik çok sayıda ülkede uygulananın aksine ülkemizde bu araçlara verilen elektriğin fiyatlandırılmasında bir sübvansiyon da uygulanmıyor. Sera gazlarının önemli bir kaynağı da hava ulaşım araçları, uçaklar gibi elektrik sağlanması çok daha zor olan taşıtlar için de ucuz ve düşük karbonlu yakıtların üretilebilmesi şart. Son yıllarda bazı ülkelerde bu konuda yetersiz de olsa bazı adımlar atıldı. Fakat bu alanda bir an önce daha çok bilimsel araştırmalar yapılması gerekli.

Tek başına ülkelerin çabaları yetmez

En iyimser senaryolar bile yenilenebilir enerjiye geçişin tek başına ülkelerin taahhütlerini yerine getirebilmeleri için yeterli olmayacağını gösteriyor. Bilim insanlarına göre küresel iklim krizini yavaşlatmak için, CO₂’i atmosferden çekme teknolojilerinin geliştirilmesi gibi daha fazla çabaya gereksinim var. Diğer taraftan jeo-mühendislik teknolojilerinin geliştirilmesi tartışmaları da bilim çevrelerinde büyük bir hızla sürüyor. Bu tartışmaların içinde birçok bilim insanı tarafından mantıksız bulunan güneş ışınlarının stratosferden geri yansıtılarak, gezegeni yapay olarak soğutma düşünceleri bile var.

Tüm bu araştırma ve inovasyon çalışmaları için yetersiz de olsa bazı ilerlemeler de var. Glasgow’da Avrupa Birliği (AB) ve 22 ülke kentleri yeşillendirmek, özellikle kent içinde elektrikli araç kullanımını artırmak, endüstriyel emisyonları düşürmek, kömürlü termik santralleri kapatmak, düşük karbonlu teknolojileri geliştirmek için gerekli çalışmaları destekleme kararı aldılar ve bu çalışmalara gerekli mali desteği sağlama sözü verdiler. Şimdi Avrupa’da bazı kentlerde yeşillendirme çalışmalarının yanı sıra başta ısıtma, soğutma ve aydınlatma teknolojilerinin geliştirilmesi olmak üzere binalar için yeni teknolojiler uygulanmaya çalışılıyor. Dünyanın en büyük sera gazı emisyonuna sahip ülkesi Çin’de karbon emisyonlarını ortadan kaldırıcı teknolojilerin geliştirilebilmesi için geniş bir araştırma altyapısı oluşturuyor ve önemli bir ekonomik kaynağı bu çalışmalar için ayırıyor.

Yoksul ülkelere destek şart

Tüm bunların yanı sıra bilim dünyası, iklim politikalarının değerlendirilmesinde ve hükümetler ile işletmeler tarafından verilen taahhütlerin izlenmesinde de önemli bir rol oynuyor. Günümüzde zengin merkez kapitalist ülkelerin düşük gelirli ülkelerin emisyonlarını azaltmalarına ve iklim değişikliğiyle başa çıkmalarına yardımcı olmak için taahhüt ettiği mali desteği vermediğini; verilen küçük miktarında yardımların da bu ülkeler tarafından uygun projelerde kullanılmadığını 26. COP toplantısında sunulan bilimsel raporlardan öğrendik. Yine yıllardır yapılan araştırmalar ve yayınlanan bilimsel raporlar sonucu artık herkes tarafından şu çok açık olarak biliniyor: Dünyanın birçok bölgesini etkileyen büyük orman yangınlarından, sellerden, sıcak hava dalgalarından, kuraklık ve gıda krizinden küresel iklim değişikliği sorumlu, küresel iklim değişikliğinden de sera gazı emisyonları yüksek merkez kapitalist ülkeler… Peki, iklim ile ilgili yıldan yıla artan doğal afetlerin faturasını kim ödeyecek?

Zengin merkez kapitalist ülkeler para uğruna neden oldukları iklim felaketinin sonuçlarıyla yüzleşip bundan olumsuz olarak etkilenen orta ve düşük gelirli ülkelerin zararlarını karşılayacak mıdır? Buna ‘evet’ yanıtını vermek mümkün değil. Daha bu ülkelere yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştirmeleri için maddi destek bile sağlamayan, fosil yakıt kullanımını yakın bir gelecekte terk edeceğini açıklamayan merkez kapitalist ülkelerin fakir ülkelere kendilerinin neden oldukları küresel iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları için tazminat ödemeyi kabul etmeyecekleri, en azından sürüncemede bırakacakları çok açık. Bu ve diğer konular kasım ayında Mısır’ın Şarm El-Şeyh kentinde yapılacak COP 27 toplantısında tekrar tartışılacak ve diğer COP toplantılarında olduğu gibi büyük bir olasılıkla sonuçsuz kalacak…

Bilimsel çalışmaların ve yeşil inovasyonun küresel iklim değişikliğini kontrol altına almak için önemi çok büyük. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki; küresel iklim değişikliğinin temel nedeni olan vahşi kapitalizm sorgulanmadıkça her türlü bilimsel gelişme bugüne kadar olduğu gibi 2022 yılı ve sonrasında da küresel iklim krizini kontrol altına almak için tek başına asla yeterli olmayacaktır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonuİklim KriziManşet

Almanya’da nükleerden çıkış Yeşiller’in tarihi başarısıdır!

Nükleer enerji savunucuları 2021’de yeniden atağa geçti. Son dönemde Avrupa Birliği belgelerinde nükleeri temiz enerji diye taslaklara dahil etmeyi deneyecek kadar palazlandılar. Amaçları, iklim krizi nedeniyle fosil yakıtların tamamen terk edilmesi gerektiğini artık herkesin kabul ettiği bir dönemde bu eski moda, kirletici, son derece tehlikeli ve pahalı enerji üretim biçimini “yeşil” bezlerle sarıp sarmalayıp iklim değişikliğine çözüm diye yutturmak. Nükleer endüstrinin bu çabası şaşırtıcı değil, vadesi dolan iş alanlarını canlı tutmak için her yolu denemelerine alışığız. Ne de olsa silah sanayiyle iç içe, devlet desteği olmadan ayakta kalması mümkün olmayan, kazaları, felaketleri örtbas etmek rutin işleri arasında yer alan sicili karanlık bir güçle karşı karşıyayız. Ama işte, şimdi tekrar hareketlendiler.

Nükleerin neden iklim krizine çare olamayacağını bu yazıda uzun uzun anlatmayacağım. Başka yerlerde bu konuyu epey konuşmuştuk. Yine de kısaca “kırk katır mı kırk satır mı” deyip geçebiliriz. Bir de “o kadar çok sokağa atacak paranız varsa neden yenilenebilir enerjiye yatırım yapmamakta direniyorsunuz” diye sormak iyi olabilir. Ben bu yazıda daha çok bu atağın nedenleri arasında olan nükleerden çıkış kararlarının başlıca müsebbibine işaret edeceğim: Yeşil harekete!

Zira balık hafızalı medya (balıkları tenzih ederim) Almanya’nın 2022’de kalan bütün nükleer santralleri kapatacağını fark edince konuyu direkt Merkel’e bağladı. Kaynakları da Deutsche Welle idi! Ne de olsa Almanya’yı 16 yıldır Merkel yönetiyordu, değil mi? Öncesini kim hatırlar? Nükleerden çıkış yılının Yeşiller’in koalisyon ortağı olduğu yeni hükümet dönemine denk gelmiş olması hoş bir tesadüf mü peki, yoksa “karma” mı?!

2011’de neler oldu?

Meselenin tarihçesine değinmek adına Angela Merkel hükümetinin 2011’de Fukuşima nükleer felaketinin ardından ülkedeki nükleer santralleri kapatmaya karar verdiğini yazan gazeteler, söyledikleri kararın verildiği tarihten altı ay önceye gitseler, aslında Merkel’in, 2009-2013 arasında FDP’yle (liberaller) koalisyon yaptığı ikinci (merkez sağ koalisyon) döneminde, kendilerinden on sene önceki hükümet tarafından alınmış olan nükleerden çıkış kararını geri aldığını görebilirler; bu kararın da ülke çapında yüz binlerce insanın sokağa döküldüğü geniş bir protesto dalgasına neden olduğunu… Bakın bu haber 20 Eylül 2010 tarihli Deutsche Welle’den:

“Nükleer enerji karşıtı hareket ve direniş genişliyor. Daha fazla üretilecek olan nükleer atıkların imha edilmesi konusunda bir yöntem belirlenmemiş olması Hıristiyan Demokrat partili seçmenleri öfkelendiriyor. Merkel, parlamento dışı geniş bir muhalefetle karşı karşıya. Merkel bu politikasıyla Sosyal Demokrat Parti ile Yeşillerin yeniden yakınlaşmasına yol açtı.”

Merkel hükümeti “nükleerden çıkmama” kararını bu protestodan kısa bir süre önce almıştı. 6 Eylül 2010 tarihli Bianet haberi şöyle diyor:

“Angela Merkel’in başbakanlığındaki, Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU/CSU) ile Hür Demokratlar Partisi‘nden (FDP) oluşan muhafazakar-liberal koalisyon hükümeti, Almanya’daki nükleer santrallerin faaliyet süresini uzattı. Hükümetin kararını açıklayan Çevre Bakanı Norbert Röttgen, eski nükleer santrallerin faaliyet süresinin sekiz yıl, yeni nesil nükleer santrallerin faaliyet süresinin de 14 yıl uzatıldığını söyledi.(…) Hükümetteki muhafazakar – liberal koalisyon bu kararla aynı zamanda 10 yıl önce hükümette olan Sosyal Demokrat Parti (SDP) ve Yeşiller’den oluşan koalisyon hükümetinin planını da değiştirmiş oldu. Kırmızı – yeşil koalisyon, ülkedeki tüm nükleer santrallerin 2022 yılına kadar kapatılması kararını almıştı. Nükleer santrallerle ilgili 10 yıl önceki kararı alan şimdinin ana muhalefet partisi SDP’nin lideri Sigmar Gabriel, hükümet enerji lobilerinin baskısı nedeniyle bu kararı aldığını savundu. Gabriel, yenilenebilir enerji yatırımlarının düşürülmesini eleştirip, ‘Hükümet, 2020 yılına kadar ulaşılması istenen iklim koruma hedeflerini gerçekleştirmeyi istemiyor’ dedi.”

Yani ikinci Merkel hükümetinin kararı yürürlüğe girseydi, nükleer santraller 2022’ye değil 2036’ya kadar çalışacaktı. Ama nükleer enerji şirketleriyle yapılan pazarlıklardan sonra nükleer endüstriyi kurtarmaya kadar veren Merkel, bu kadar büyük bir protesto dalgasıyla karşılaşmayı beklemiyordu. Oysa özellikle nükleer atık sorunu toplumun her kesimi için ciddi bir kaygı nedeniydi. Ve ardından 11 Mart 2011’de Japonya’da tarihin en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu felaket Almanya’daki protestoları daha da büyüttü ve bir anda yüz binler sokakları doldurdu.  Hemen ardından da Merkel hükümeti nükleerden çıkış kararını bozmasının yaklaşan seçimleri kaybetmesine neden olacağını anlayıp çark etti ve “Nükleer Enerji Yasası” çıkararak nükleerden çıkış kararına imza attı; ancak gerçekte sadece bozduğu eski planlarda devam etmeye karar vermişti. Peki neydi bu eski plan ve kimin imzasını taşıyordu?

Kızıl-yeşil koalisyonun nükleer anlaşması

Bu sorunun cevabı basit: Nükleer enerjiyi daha 1970’lerden beri tehlikeli ve kabul edilemez gören Yeşiller, 1998’de Almanya’da girdikleri ilk koalisyon hükümetinin pazarlık aşamasında yeni nükleer santral inşa edilmemesini ve bir takvim dahilinde nükleer enerjiden çıkışı koalisyon şartı olarak öne sürdüler. O dönemde Almanya’da toplam 20 GW kurulu güce sahip 17 nükleer reaktör vardı ve elektrik üretiminin dörtte biri nükleerden sağlıyordu. Son yeni nükleer santral ise 1989’da devreye girmişti, çünkü 1986’daki Çernobil felaketinin ardından yeni bir reaktör yapımına başlanmamıştı. Ancak nükleer enerji, hâlâ sistemin önemli bir parçasıydı ve mevcutlar kendi haline bırakıldığında sadece tehlike yaratmaya devam etmekle kalmayacak, yenilenebilir enerjiye geçişin önünde de engel yaratacaktı. Bu nedenle Yeşiller, mevcut reaktörleri birdenbire kapatmanın mümkün olmadığını bilerek koalisyon ortaklarıyla yeni bir nükleer santralin yapılmayacağı ve mevcutların ömrünün 32 yılla kısıtlanarak sonuncusunun 2022’de kapatılacağı bir enerji dönüşüm planında anlaştılar. 2000 tarihli bu planın en önemli yanlarından biri de o zaman hâlâ oldukça pahalı olan yenilenebilir enerjiye yönelik güçlü bir teşvik mekanizmasının (feed-in tariff) hayata geçirilmesiydi. Yani yenilenebilir enerjiye piyasanın üzerinde sabit fiyat garantisi getirilmişti.

İşte bundan 24 yıl önce Yeşiller Partisi’nin koalisyon şartı olan nükleerden çıkış, Merkel’in karşı yöndeki çabasına rağmen bu yıl sonunda ilk planlandığı günkü gibi tamamlanıyor ve Almanya kalan 3 reaktörünü de bu sene sonunda kapatarak nükleersiz bir ülke haline geliyor. Öte yandan iklim krizinin çözümünde fosil yakıtlardan çıkış için mevcut nükleer santrallerin karbonsuz bir seçenek olarak bir süre daha açık kalması gerektiğini savunan iklim aktivistleri de var. Ama yanıldıkları nokta Almanya’nın hikayesinde gizli!

Nükleer karşıtları enerji dönüşümünü nasıl tetikledi?

İklim kriziyle mücadele için ilk dönüştürülmesi gereken sektör elektrik sektörü. Gelişmiş teknoloji ve düşük maliyet düşünüldüğünde en kolay yenilenebilir enerjiye geçecek sektör de bu. Ama bugün devam eden enerji dönüşümü aslında sadece iklim kaygısıyla başlamadı. Avrupa’nın en nükleerci ülkelerinden biri olan Almanya, daha Kyoto Protokolü’nün imzalanmasından bir yıl sonra, 1970’lerde başlayan nükleer karşıtı hareketin kurucu güçlerinden birisi olduğu Yeşiller Partisi aracılığıyla iktidar ortağı olması sayesinde nükleerden çıkma planlarını resmileştirdi. Yani enerji dönüşümü öncelikle nükleerden kaçmak için başlatıldı. Böylece enerji dönüşümü (Energiewende) politikaları ile Almanya halkı yıllarca enerji dönüşümünü sabit fiyat garantileriyle gönüllü olarak destekledi, hatta bir anlamda finanse etti. Yenilenebilir teknolojinin gelişmesinde ve ucuzlamasında bu politika aracı büyük rol oynadı. Bu da Yeşiller’in bilinçli stratejisiydi. Hatta Yeşiller, o zamanki ortakları Sosyal Demokratlar’ın önemsemediği Yenilenebilir Enerji Dairesi’ni (ki o zaman Almanya’da yenilenebilirin payı %3 civarındaydı, bugün %40’ı geçmiş durumda) SDP’nin elindeki Enerji Bakanlığı’ndan alıp kendi ellerindeki Çevre Bakanlığı’na bağlamışlardı. Böylece yenilenebilir enerjiye önemsiz bir detay olarak bakan ortaklarını bile yıllar içinde bir şekilde yenilenebilir enerji yanlısı yaptılar. Bütün bu gelişmelerde Almanya’daki nükleer karşıtlığını, yani Three Mile Island kazasının ardından başlayan, 1986’daki Çernobil felaketinden sonra artan ve Fukuşima’da teyit edilen nükleerden kaçış kaygısının payı, iklim krizi kaygısından fazlaydı, en azından başlangıçta. Bu kaygı bugün iklim krizine karşı elimizdeki en önemli araç olan enerji dönüşümünü tetiklemiş oldu.

Bugün nükleer bataklığın dibindeki Fransa’nın etkisiyle AB’ye bile nükleerci elbise dikilmeye çalışılır ve İngiltere‘de yaşlanan nükleer filoyu kurtarma hesapları yapılırken, Avrupa’nın en büyük ekonomisi hem nükleerden çıkıyor hem de 2030’da kömürden çıkış ve %80 yenilenebilir enerji hedefine ulaşmaya çalışıyor. Yeşil politikalar sayesinde!

Çevre ve iklim politikalarının bir bütün olduğunun, tarihsel ve güncel olarak birbirini besleyebileceğinin, meselenin tabanda harekete geçmekle seçimlerin gündemi haline getirmekle çözüleceğinin güzel bir örneği, Almanya’nın nükleerden çıkışıdır. Bu zafer de pragmatik Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi’nin değil, “kafayı nükleere ve iklime takmış” ve ilkelerine, önceliklerine fazlasıyla bağlı Yeşiller Partisi’nindir.

2022, dünyanın nükleer enerjiden kurtulması yolunda önemli bir dönüm noktası olacak. 2030’a geldiğimizde, Avrupa’da, Fransa ve Finlandiya’yı saymazsanız, muhtemelen ancak tek tük birkaç nükleer reaktör kalacak. Çin’de yapılan yeni reaktörlere, modüler nükleer santral tartışmalarına vb. bakıp bunu söylemek için henüz erken diyebilirsiniz. Ama yine de siz bunu bir kenara yazın…

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İki yönetmelik, tek anlam

Başlıkta yönetmelik diye belirttim ancak birisi yeni yayınlanan ve diğeri de taslak halinde olan iki ayrı düzenlemeden bahsedeceğim size bu hafta. Ancak bu iki düzenlemeyi de okurken sahip olduğum histen başlarsam daha anlamlı olur diye düşünüyorum. Birçoğunuz Yalçın Küçük’ü biliyorsunuzdur. Kendisi nevi şahsına münhasır biri olup düşüncelerinden çok viral haline gelmiş tepkileriyle bilinir. Her biri farklı bir ruh halini anlatan bu tepkilerden en orijinali ise Ceren Kenar isimli bir kişinin deli saçması bir yazısına verdiği tepkidir. Yalçın Küçük, ne anlattığı belli olmayan bu yazıya öyle bir tepki vermiştir ki hani bazen “işte tam bu tepkiyi vermek istedim” duygusuna kapılırsınız ya, işte o anda sizin duygularınıza da tercüman olmuştur.

 

İşte en son yayınlanan sıfır atık esas ve usulleri ile çekçekçilere dair oluşturulan genelge taslağı bende tam olarak bu tepkinin oluşmasına neden oldu. Her iki düzenlemeyi de ilk duyduğumda heyecanlanmış ve her zamanki iyimserliğimle “Lan noluyor” diyerek bu sefer oldu mu acaba diye gözlerimin içi ışıl ışıl parlamıştı. Ancak detaylara girdikçe yine dağın fare doğurduğunu ve yine topun taca atıldığını anladım ve istemsizce Yalçın Küçük tepkisi verdim.

Atık Getirme Merkezlerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Sıfır Atık Uygulamalarına İlişkin Usul ve Esaslar

Atık yönetiminin olmazsa olmazı kaynağında atık azaltmak ve oluşan atığın da yine kaynağında ayrıştırılmasıdır. Bu ikisini başarabildiğiniz zaman bunların ardında olması gerekenler sadece birer teknik detay ve denetim meselesine dönüşür. Ancak bahsettiğimiz iki şeyin olması için de ciddi bir irade ve kararlılık gerekir. İşte ne yazık ki bu usul ve esasların da en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur! Atık azaltımını, kaynağında ayrıştırmayı ve tek kullanımlık plastik saçmalığını kişilerin ve restoranların inisiyatifine bırakan bu yönetmeliğin kısa zaman içinde ne kadar da yetersiz olduğu ve bir anlam ifade etmeyeceği anlaşılacaktır. Çünkü sektörün saldırgan plastik propagandasının önüne geçmeyen ve sorunun asıl kaynağı olan aşırı plastik üretimini durdurmadan insanlardan davranış değişikliği beklemek ne idari bilimlerle ne de başka bir bilimsellikle açıklanamayacak kadar maddenin doğasına terstir. Dünyanın hiçbir ülkesi tek kullanımlık plastik kirliliğini önlemek için topu vatandaşına atmaz. Aksine plastik isimli tehlikeli materyalin üretimini ve dolaşımını kısıtlar. En azından bunun böyle olduğunu anladıklarını söylemek mümkün. Bu yönetmeliği hazırlayanların da bunu çok iyi bildiğine eminim, ancak ortada sektör baskısı ve yönetmeliklerin belirlenmesinde sektörün belirleyici olduğu gibi bir gerçek söz konusu.

Benzer durumu biz balık avcılığında da çöp ithalatı meselesinde de görüyoruz. Balıkçılar kıyının dibinde balık avlamak için gürültü çıkarttıklarında avlanma derinliği değiştiriliyor, çöp ithalatına kısıtlama geldiğinde ise kısa süre içinde geri adım atılıyor. Ancak var olan bu tarz ne doğadan ne de sağlıktan yana bir tarz değil. Anlamsız ıslak mendil, pipet ve benzeri plastiklerin kullanılmaması için vatandaşın hassasiyetini bekleyip başarılı olmuş bir dünya örneği yok. Duyarlı olduğu konusunda sürekli konuşulan Avrupalılar, cezai yaptırımlar ve düzenlemelerle desteklenmiş bir eğitim faaliyeti sonucu bugünkü durumlarındalar. Velhasıl sıfır atık yaklaşımıyla da uyumsuz olan bu usulün tek kullanımlık yasaklarıyla desteklenmemesi durumunda ne yazık ki hiçbir kazanım elde edilemeyecektir. Bu arada aynı yönetmelikteki bazı düzenlemelerin de belediyelerin inisiyatifiyle doğrudan ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Ancak Türkiye’deki hiçbir belediyenin çöp konusunda özellikle ayrı toplama ve kaynağında azaltma konusunda herhangi bir yatırıma yanaşmıyor olduğunu başka bir gerçeklik. Üstelik bunun için de  herhangi bir yaptırım yok. Kaldırım yapmak ve anlamsız reklam filmleri çekip yayınlamak her zaman daha karlı işler.

Atık Toplayıcıları Genelge Taslağı

Atık getirme merkezleri ile ilgili usul ve esasların yanında aynı gün denk geldiğim diğer bir düzenleme de atık toplayıcılarına dair Atık Toplayıcısı Genelge Taslağı. Taslak o kadar güzel cümlelerle başlıyordu ki arkasından, güvenceli, adil ve insan onuruna yakışır düzenlemelerin olduğu bazı kararların olacağı hissine kapıldım. Ancak devamında yer alan maddeler o kadar çelişkiliydi ki bu taslağın resmen yayınlanan bir genelge haline gelmemesi için dua ettim.

Çünkü genelge taslağını hazırlayanlar, ne yazık ki kağıt toplayıcılığı meselesini tam olarak kavrayamamış gibi görünüyorlar. Kağıt toplayıcılığı meselesi salt bir toplayıcılık meselesi değildir ve kimsenin de insafına ve inisiyatifine bırakılamaz. Ortada ciddi bir sosyolojik mesele söz konusu ve düzenleme yapılırken sadece açılacak çöp ayrıştırma tesislerinin çıkarları gözetilemeyecek kadar hassas davranılmalı. Aksi durumda dağ sadece fare doğurmaz aynı zamanda sosyolojik bir problemi de derinleştirecek doneler doğurur. Genelgenin maddelerinden bazılarını tek tek incelemekte fayda var:

Belediyeler tarafından atık toplayıcılarının çalışmalarına ilişkin esasların bu Genelge çerçevesinde oluşturulması, sistemli uygulamaların yürütülmesi ve sürdürülebilir atık yönetiminin sağlanması hususları ilk belediye meclisi gündemine alınır, değerlendirilir ve karara bağlanır.

Bakıldığında gayet mantıklı gibi görünen bu öneri meseleyi biraz da siyasi hesaplaşmaların kucağına iten bir mesele haline dönüştürmektedir. Belediye meclislerinin keyfiyetine bırakılmış herhangi bir konunun sağlıklı bir karar ile sonuçlanması beklenemez. Bu durumu imar ve benzeri mevzuların bu meclislerde nasıl tartışıldığını ve ele alındığını incelediğimizde anlıyoruz. Kararın alınmasında toplayıcıların da katılımına fırsat verilmeyeceğini hepimiz adımız gibi biliyoruz.

Atık toplayıcılığı faaliyetinde bulunan şahıslar faaliyet göstereceği ilin, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğüne, kimlik numarası ve iletişim bilgileri ile başvuruda bulunur. 18 yaş ve üzeri şahısların başvuruları değerlendirilmeye alınır. İl Müdürlüğü tarafından başvurulara istinaden şahıslar kayıt altına alınır, sıfır atık bilgi sistemine girişleri yapılır. Sıfır atık bilgi sistemine kayıt olan şahıslar, faaliyet göstereceği belediyeye şahsına ait toplayıcı izin kartı düzenlenmesi için başvuruda bulunur. Belediyeler, sıfır atık bilgi sistemi üzerinden kayıt kontrolü yaparak bağımsız toplayıcı izin kartını düzenler. Toplayıcı izin kartı düzenlenen şahısların kayıtları, belediyeler tarafından İlçe Emniyet Müdürlükleri ve İlçe Jandarma Komutanlıkları ile güncel olarak paylaşılır.”

Buraya kadar her şey birer evrak işi gibi görünüyor ancak asıl mesele buradan sonra başlıyor.

Belediyelerce belirlenecek standartlardaki eldiven, iş kıyafetleri, toplayıcı izin kartı ve atık toplamada kullanılan araçlarıyla çalışmaları sağlanır. Toplayıcı izin kartı ve iş kıyafetleri, izin verilen kişiler dışında başka kişilerce kullanılamaz, kullananlar ve kullandıranlar hakkında idari işlem yapılır. Kayıt altına alınan kişilerin belediye tarafından belirlenen zaman dilimlerinde çalışması sağlanır.”

Yani burada asıl anlatılmak istenen, eğer ki belediye isterse çalışmalarına izin verir o da belirlediği saatlerde ki ne zaman olduğu belirsiz, istemezse de vermez. Bu durum rant belediyeciliğinin ne yazık ki hakim olduğu bir ülkede genelgeyi gerekçe gösterip zor kullanarak toplayıcıların sistemin dışına itilmesi ve hatta kriminalize edilmesine ve yerine de “kendi adamları”nın geçmesi durumunun oluşmasına neden olabilir. Bu noktada konu hakkında kıymetli görüşleri olan Ali MendillioğluBelediyenin çalışma izni vermesi meselesi kamusal bir faaliyetin kabulü anlamına gelmektedir. Kamusal faaliyet de ya vergiye tabi ya da sigortalı olmak zorundadır ancak genelgede bunlara dair hiçbir şey yok ve buna rağmen belediyelerden kayıt dışı çalışmaya izin vermeleri isteniyor” diyerek meseleyi değerlendiriyor ki, buradaki absürtlük de daha iyi ifade edilemezdi. Burada mahkemeye gidildiğindeoradan dönecek bir genelge söz konusu, çünkü oldukça çelişik bir durum var. Kamusal hizmetlerin bir usulü vardır ve bu usul her türlü kamusal faaliyet için bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılığa uygun olmayan her türlü şey işlerin düzgün ilerlediği hukuk sistemlerinde mahkemeden döner. Ancak yine mevzu gelip dolaşıp hukuk ve adalete dayanıyor.

Çözüm: Adil dönüşüm

Taslağın diğer maddeleri de çelişkili ya da art niyetli.

Atıkların, izin verilmeyen kişiler tarafından toplanması, taşınması ve depolanmasına belediyelerce hiçbir şekilde müsaade edilmez. Güvenliğin temini için Zabıta Birimlerince etkin mücadele edilir, İlçe Emniyet Müdürlükleri ile İlçe Jandarma Komutanlıkları tarafından gerektiğinde belediyelere destek sağlanır.”

Bu durumda atık toplayıcıların aynı zamanda barınak olarak kullandıkları alanların da ortadan kaldırılması durumu söz konusu. Bakın atık toplayıcıları neredeyse hiçbiri sizin benim gibi apartman dairelerinde oturmuyor. Çoğu bu depolarda yaşıyor ve zaten herhangi bir kira ya da başka bir şey ödemedikleri için bu işten para kazanabiliyorlar. Siz hiçbir güvence sağlamadan, hiçbir organizasyon yapmadan, atık depolama alanlarını kapatıp üstüne de kolluk kuvvetiyle müdahaleyi yazı ile sabitlerseniz sorun çözmez, aksine yaraya tuz basmış olursunuz.

Belli ki ortada ciddi bir hesap var ve bu hesapta da kağıt toplayıcılarına yer yok. O nedenle mümkün olan en fazla miktarda toplayıcıyı gerek ikna -ki mümkün değil-, gerekse de kolluk zoruyla sistemden çıkartılmak hedeflenmiş.

Kağıt toplayıcılığı meselesinde de tek kullanımlıklarda olduğu gibi inisiyatif bir yerlere ya da birilerine havale edilmiş. Her ikisinin de farklı plan ve programlara göre yazıldığı oldukça belli. O programlarda ise doğa ya da çevre ya da dezavantajlı gruplar yok, yine endüstri var. Oysa yapılacak olan belli: Var olan sistemin adil dönüşümünü sağlamak! Nasıl mı? Anlatayım!

Öncelikle tüm atık toplayıcıları belli bir sistem dâhilinde kayıt altına alınmalı ve hepsinin insanca bir ücret ve barınma hakkının sağlanacağı bir model oluşturulmalı. Bunun için özel bir çabaya da gerek yok, çünkü sistem zaten hali hazırda mevcut. Toplayıcıların hepsinin sosyal güvencesi garanti edilmeli ve mevcut kazandıkları ücreti de göz önünde bulundurarak insanca yaşama elverişliliği sağlayacak bir ücretle çalıştırıldıkları bir atık toplayıcılığı sistemi geliştirilmelidir. Depoların hepsi çevre ve insan sağlığına uygun şekilde erk tarafından iyileştirilmeli ve insanların o depolardaki kötü şartlarda yaşamalarının önüne geçilecek sosyal konutlar oluşturulmalıdır. Kimse kendisine yöneltilen daha insanca, onurlu ve adil olan bir alternatifi reddetmez. Reddedilen şey adil olmayan dönüşüm. Kaldı ki bu güvenceler sağlanamıyorsa o halde toplayıcıların kendi öz örgütlenmelerini sağlayabildikleri ve standartları belli alanın yaratılmasına imkân tanınması gerekir. Aksi durumdaki tüm girişimler sorundan ve zorbalıktan başka bir şey ortaya çıkartmayacaktır.

Sonuç olarak her iki yönetmelik de topu taca atan ve herhangi bir sorunu çözme niyetinde olmayan birer kaçış rampası olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Kaçışın hangi maliyetten ve sorumluluktan olduğunu da sizin takdirinize bırakayım.

 

Kategori: Hafta Sonu