Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sudan nedenlerle gelen tehlike

Bir eylemin gerekçesi olarak öne sürülen nedenler değersiz ya da anlamsız ise “sudan neden” diye niteleriz. Her ne kadar bu deyiş suyu oldukça değersiz gösteriyorsa da su hiçbir zaman değersiz olmadı. Bildiğimiz ilk uygarlıklar su kenarlarında yeşerdi. Bereketli Hilal ve Mezopotamya’yı veya Mısır’ı düşünün. Su olmasa o görkemli uygarlıklar da olmazdı. Tıpkı, şimdi su olmazsa olamayacağımız gibi.

Su krizinden haberdar mıyız?

Dünya yüzeyinin %71’i suyla kaplı. O nedenle mavi gezegen deniyor dünyaya. O halde su neden kıt bir kaynak? Çünkü bu suların %97’si okyanuslarda ve denizlerde bulunuyor ve içilemeyecek, tarımda ve soğutma dışında endüstride kullanılamayacak derecede tuzlu. Kalan %3’lük tatlı suyun 5/6’sı da kullanılamayacak durumda, çünkü buzullarda hapsedilmiş veya toprağın ulaşılamayacak derinliklerinde bulunuyor. Yahut  insan tarafından kullanılamaz derecede kirletilmiş durumda.

Sonuç olarak dünyadaki toplam su miktarını (1,4 milyon m3) 100 litre kabul edersek kullanabileceğimiz su miktarı yalnızca 0,003 litreye denk geliyor. Üstelik iklim krizi, nüfus artışı, tarım ve endüstrideki gelişmeler su kaynaklarının durumunu daha kötüleştiriyor. Ayrıca sözünü ettiğimiz kullanılabilir su coğrafi olarak bütün bölgelere eşit olarak dağılmadığından dünyanın bazı bölgelerinde çeşitli seviyelerde su kıtlıkları yaşanıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar yaklaşık 4 milyar insanın yılda en az bir ay fiziksel su kıtlığı yaşadığını ortaya koyuyor.

Türkiye de maalesef suyu kıt ülkelerden biri. Türkiye’nin yıllık ortalama yağış hacmi 450 milyar m3 olup yıllık tüketilebilir yer altı ve yer üstü su potansiyeli 112 milyar m3 seviyesinde. Bu potansiyelin güncel olarak 54 milyar m3’ü kullanıma sunulabiliyor. Bu suyun da %74’ü sulamada, %13’ü içme ve kullanma suyu olarak, %13’ü de endüstride kullanılıyor. Bu sayılar tek başına bir şey ifade etmeyebilir okuyucu için. Fakat aşağıdaki harita durumu daha net gözler önüne serecektir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) resmi web sayfasından alınan bu haritada açık renkten koyu renge doğru fiziksel su kıtlığı artıyor. Türkiye orta derecede su kıtlığı olan ülkelerden. Hemen belirtmek gerekir ki Türkiye’nin her bölgesinde ve hatta her yöresinde aynı durumu görmeyi beklememeliyiz. Su kaynaklarının yeterliliği açısından, örneğin Karadeniz ile İç Anadolu’yu aynı kefeye koymak elbette doğru olmaz.

İstanbul ve su

Alanı ülke toplam alanının %0,7’si olan İstanbul’da ülke toplam nüfusunun yaklaşık %20’si yaşıyor. Dünyadaki pek çok ülkeden daha fazla nüfusu olan[1] kent, ekonomideki ve kültürdeki yeri nedeniyle ülkenin kalbi. Gelin bu kentin suyla ilişkisine ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna yakından bakalım.

İstanbul kullanılabilir su kaynakları açısından zengin değil. Bu nedenle tarihin hemen bütün dönemlerinde kente su sağlamak önemli bir sorun olmuş ve bu nedenle kentin kuzeyindeki ormanlık alanlardan su taşıyan su kemerleri Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli rol üstlenmiş. Su kaynakları açısından görece zengin olan Belgrad Ormanı, bu kaynakların korunması için Türkiye’de ilk olarak koruma altına alınan muhafaza ormanı[2] olma niteliğine sahip.

Nüfus artışı ve yoğun kentleşme İstanbul’un su gereksinimini sürekli artırdığı için bir noktadan sonra kentin kendi su kaynakları yetersiz hale geliyor; Istrancalar ve Melen gibi kent dışı kaynaklardan kente su getirme projeleri devreye giriyor. Aşağıdaki tabloda kente su sağlayan mevcut kaynaklar gösterilmekte.

Tablodan da görülebileceği gibi yıllık su verimi açısından Melen Regülatörleri toplam su kaynaklarının %35’ine karşılık geliyor. Istrancalar’ı da eklediğimizde ortaya çıkan gerçek şu: Kente verilen her 10 litre suyun 4 litresi kent dışından geliyor. Bunun ne kadar doğru ve sürdürülebilir bir yöntem olduğunu şimdilik değerlendirme dışı bırakıyorum. Buna rağmen İstanbul çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıya. 26 Kasım 2020 Perşembe günü ölçümlerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı %25,67’ye düşmüş durumda. Art arda en sıcak ve kurak ayları, yılları yaşıyoruz. Maalesef, zaman zaman istisnaları yaşanabilecek olsa da bu böyle devam edecek. İklim krizi bağıra çağıra büyüyor, ne var ki kulaklar sağır gözler kör olmuş para hırsı yüzünden.

Ne yapılmalı?

Hep söylediğimi tekrar edeyim; Asıl yapılması gereken bireysel olarak yaşam alışkanlıklarımızı, ulusal olarak kalkınma anlayışımızı kökten değiştirmek. Ancak bu çok uzun vadeli bir hedef. Kısa vadede neler yapılmalı sorusunun yanıtını şöyle toparlayabiliriz:

  • Öncelikle kentin bütün orman alanlarını gözümüz gibi korumalıyız. Bu alanlarda yapılmış otoyol ve havalimanı dâhil her türlü projenin geri dönüşü mümkün. Zararın neresinden dönülse kârdır denilerek bu projeleri orman dışına taşıyacak adımlara bir an önce başlanmalıdır.
  • Pek çok açıdan olduğu gibi su açısından da açık intihar anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden mutlaka vaz geçilmeli, vaz geçilmesini sağlamak için her türlü demokratik adım atılmalıdır.
  • Bir zamanlar “Çılgın proje öyle olmaz böyle olur” diye bir yazı yazmıştım. O yazıda İstanbul’un dünyanın en büyük doğa, tarih ve kültür parkı haline özel bir yasayla dönüştürülmesini teklif etmiş ve yapılması gerekenleri tek tek anlatmıştım. O gün yazdıklarımın hâlâ ve büyük bir ciddiyetle arkasındayım.
  • Ve elbette su tasarrufu. Evde, tarımda, endüstride… Suyun kullanıldığı her alanda çok ciddi su tasarruf önlemleri almalıyız.

Kentin, ülkenin, gezegenin yaşamını diğer her şeyden önemli görüyorsak bunlar olmazsa olmazlarımız. Aksi durumda, sudan nedenlerle önce yaşamın işkenceye dönüşmesi sonra da ölüm kaçınılmaz olacak.

*

[1] Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2019 yılı sonuçlarına göre İstanbul’un nüfusu yaklaşık 15,5 milyon. Ancak gerçek nüfusun bundan daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

[2 Belgrad Ormanı, 1950 yılında Muhafaza Ormanı ilan edildi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Emine Hanım’ın Romanı ve değersizleştirilen kadınlar: Aslı Alpar’la söyleşi

Çizer Aslı Alpar’ın anneannesi Emine Hanım‘ın yaşamından yola çıkarak hazırladığı Emine Hanım’ın RomanıKarakarga Yayınları’ndan çıktı. Yazılar, fotoğraflar ve çizimlerin harmanlandığı kitap bize İstanbullu zengin bir ailenin kızı olan Emine Hanım’ın babasından, eşinden ve toplumdan gördüğü cinsiyetçi baskıyı ve hayatı boyunca yaşadığı zorlukları torununun gözünden aktarıyor. Kitabın satırlarında ve Aslı Alpar‘ın içten çizimlerinde, okumasına izin verilmeyen, sevdiği kişiyle evlenmesine karşı çıkılan ve bu nedenle ailesinden şiddet gören, sonrasındaysa bir subayla evlendirilip mutsuz bir hayat süren Emine Hanım’ın gün geçtikçe nasıl içine kapandığını görüyoruz.

Alpar, kitabın girişinde, “Kaybolan, izleri silinen Emine Hanım’ın hayatı değerlidir; tıpkı cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştiren tüm hayatlar gibi” diyor. Biz de 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle, Aslı Alpar’la hem son kitabını hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların değersizleştirilmesini konuştuk.

Esin İleri: Emine Hanım’ın Romanı’ndan başlamak isterim. Kitabın önsözünde, bu kişisel hikâyeyi kitaplaştırmanızın nedenini açıklarken, “Kadınların değersizleştirilen hayatlarına inat, Emine Hanım’ın bir romanı olsun dedim” yazıyor ve “cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştirilen tüm hayatların” önemli olduğunu hatırlatıyorsunuz. Değersizleştirme konusunu biraz açabilir miyiz? Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Aslı Alpar: Ailede, okulda, çalışma hayatında özetle bu sistemin her biriminde kadınlara öğretilen değersizlik bu bahsettiğim. Sanki herkes bizden, bedenimizden, kendimizden değerlidir. Memelerimiz çıkar kambur durmayı öğretirler, kanamaya başlarız gizlememizi söylerler, cinselliğimiz hakkında konuşmak, düşünmek zaten tabu.

Anneannesiyle büyüyen biri olarak, ben büyürken sadece onun yaşlanmasına tanık olmadım. Yaşlandıkça değersizleştiğine tanık oldum hatta aslında gençken bile hayatından başkaları için hep vazgeçtiğini dinledim ondan. Eşi, sosyal çevresi, ailesi, çocukları, torunları için istediği her şeyi ertelemiş ve istediği hiçbir şeye ulaşamamış bir kadın olduğunu gördüm.

Kitaba başlarken de Emine Hanım’ın yalnız olmadığını biliyordum… Biraz da o sebeple yazmaya başladım.

‘Anlattım, çünkü anlatılması gerekiyordu’ 

Memlekette “aile sırları” çok yaygın; “ruhsal sorunlar”, kürtaj gibi konular genellikle aile içinde ya da aileye bile aktarılmadan sır gibi saklanır. Sizin için kişisel olarak nasıl bir deneyimdi bu özel hikâyeyi paylaşmak? Bir aile ferdinin “özel hayatını” kitaplaştırmak, okuyucuya açmaya karar verirken çekinceleriniz oldu mu?

Kırılan kolu yen içinden çıkarmak, özel olanın politikliğini işaret etmek istedim. Kürtaj da anneannemin ruh sağlığı sorunları da hatta Sait bile elbette ailede biliniyordu. Ancak konuşulmuyordu, yok gibiydi, çünkü Emine Hanım da yok gibiydi. Anlatmak, onun var olduğunu hatırlatmak istedim.

Diğer yandan halen hayatta olan aile üyeleri nedeniyle çekincelerim oldu. Fotoğraf oynamalarının bir sebebi de bu çekinceler. Artık aramızda olmayan anneannemin hayatını anlatmak konusunda ise cesaretliydim çünkü anlatılması gerekiyordu.

25 Kasım haftasındayız, birçok etkinlik yapıldı, yapılıyor. Kadına Şiddetle Mücadele Günü için Kuşadası Belediyesi, Kuşadası Kent Konseyi Kadın Meclisi ve EŞİK tarafından hazırlanan billboardlarda ise Pınar Gültekin çiziminiz yer aldı. Çizimleriniz son derece politik ve toplumsal, bir o kadar da kişisel ve “sıcak”. Ayrıca, birçok LGBTİ+, kadın ve hayvan hakları hareketlerine çizimlerinizle destek oluyorsunuz. Bu mücadelelerin sizin için anlamı nedir? Bu mücadeleler içinde kendinizi nereye konumluyorsunuz?

Teşekkür ederim sözleriniz, değerlendirmeniz için. Bütün bir mücadeleyi önemsiyorum. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz ama tüm türler için sömürüsüz bir dünyanın geleceğin dünyası olduğunu biliyorum. Bu mücadelede heyecanımı kaybetmemek için de çabalıyorum.

Sadece lezbiyenler, gey, biseksüel, trans ya da intersekslerin hakkını savunmak ya da sadece maden işçilerinin haklarını savunmak yetmez. Saldırı topyekün mücadele de öyle olmalı diye düşünüyorum. Çizer, işçi, kadın, biseksüel, vegan biri olarak bu mücadelenin tam da içindeyim diye düşünüyorum.

Aslı Alpar.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sıklıkla çizimlerinize yansıtıyorsunuz. İstisnalar hariç, genellikle heteroseksüel erkeklerden oluşan çizerler dünyasında var olmanın zorluluklarından biraz bahsedelim mi? Meslek hayatınızda cinsiyet nedeniyle ayrımcılık yaşadınız mı?

Erkek çizerlerin dominasyonu var. Oğuz Aral’ın bıraktığı “usta-çırak” mirasını korumamış ondan sonra gelenler. Amatör günleri Aral’ın kurduğu ilişkiden çok uzak. Yerleşmiş bir komik anlayışı var dergilerde, onun dışındaki çalışmalara sıcak bakmıyorlar. Bunlar da bu dominasyonu korumuş olabilir diye düşünüyorum.

Kadın çizer mi var, derlerdi eskiden, neden dergide kadın çizer yok diye sorulunca. Eh kadın cinsiyetçi komiğin ilah olduğu bir dergiye neden gelsin ki… Mağduru olduğu bir komiği neden üretsin?… “Bizim okurumuz buna gülmez” diye çevrilen kadın çizerler biliyorum, onlardan biriyim. Okur kitlesini, ergen, hetero, cis erkek ilan edip esprileri de böyle yaparsan, tabi benim regl esprime gülünmeyebilir.

Benim okuduğum bir dönemin karikatür yayıncılığının ruh hali buydu. Bugün değişiyor, Bayan Yanı var, Leman da Uykusuz da değişiyor. Sosyal medyada, sokakta, duvarda hayatta mizah daha hızlı ve güzel gelişiyor. Kara mizah diye yutturulmaya çalışılan cinsiyetçi homofobik, transfobik komik yerini gerçek bir mizaha bırakıyor diye düşünüyorum. Çok güleceğiz…

Emine Hanım.

‘Türkiye’deki mizah, cinsiyet eşitsizliği konusunda sınıfta kaldı’

Özellikle mizah dergileri ve karikatürlerdeki eril ve ayrımcı dil çok rahatsız edici bir boyutta. Sosyal medyada tepki çekseler bile özür dilediklerini göremiyoruz. Çizerler ve karikatüristlerin kullandığı bu eril ve cinsiyetçi anlatım konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Özellikle 90’lardan sonra Türkiye karikatür yayımcılığı birçok farklı sebeple birlikte cinsiyetçi, homofobik, transfobik işleri nedeniyle de 70’lerdeki kitlesel okurunu kaybetti diye düşünüyorum. Mizahın egemene karşı, mağdurdan yana komik üretme çabası olduğunu savunuyorum. Antik Yunan’da tanrıların zayıfları ezmek için komiği kullanmasını saymazsak, mizah tarih boyunca güçsüzün yanında durmuş, güçsüzü egemene karşı güçlendirmiş, bu damardan çıkmış. Türkiye’deki karikatür dergi de güncel siyaseti takip etmiş, halktan yana durmuş, iktidarı hicvetmiş ama gelin görün ki cinsiyet meselesine gelince sınıfta kalmış. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini politik bir hadise olarak görmemiş, bu eşitsizlikte eril bir komiği sahiplenmiş, yıllardır tecavüz komiği üreten çizerler var.

“Aman, komik işte, bak, geç” denmez çünkü komik normalleştirir, en büyük üzüntünüze gülmeye başladığınız anda onu kanıksamışsınızdır, hatta mücadele aracıdır. Gezi’de insanların mizaha sarılması, çizerleri gölgede bırakması bundandı, korkuyu yenince gülmeye başlamıştık. Ancak komik egemenin dilini yeniden ürettiğinde mağduru güçlendirmiyor, aksine mağduriyeti sıradanlaştırıyor. Bu sebeple de eleştirmek zorundayız bu işleri. Yerlerine yenilerini koymak zorundayız.

Eleştirdiğimizde sık karşılaştığımız iki cevap var. İlki politik doğrucu olduğumuz ve komiği öldürdüğümüz. Terry Eagleton “Mizah” kitabında diyor ki “Bağırsaklar hakkında anatomik bilgi sahibi olmak, yemeğin tadını çıkarmaya engel değil.”

Bir diğer karşılaştığımız yanıt da “Zaten saldırı altındayız, sırası mı bunları konuşmanın?”. Evet tam da sırası. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar da cinsiyetçi komik de aynı özden besleniyor çünkü…

Nadiren “özür” diliyorlar ancak samimi bir özürden çok “yanlış anlaşıldık” deniliyor. Özür dilemenin anatomisini ve eleştiriyi kabul edebilmeyi her çizer öğrenmeli diye düşünüyorum. Kendime de sürekli hatırlatıyorum.

Anneanneniz Emine Hanım’la ilgili son bir soru sorarak bitirmek isterim. Kitapta vurguladığınız “cinsiyetçi dünya”ya sıkışıp kalan anneanneniz, eşinden kürtaj izni alamama endişesiyle üç kez kendi kendine düşük yapıyor. Bugün hâlâ her kadının kürtaj hakkını kullanabilmesi için mücadele ediyoruz. Eleştirdiğiniz “cinsiyetçi dünya”ya karşı sizin hayalinizdeki dünya nasıl, biraz anlatır mısınız?

Emine Hanım’lar istedikleri kişiye, cinsiyete, bedene âşık olsunlar. Aşk yaşasınlar, sevişsinler, orgazm olsunlar, bir işe girip çalışabilsinler, bedenlerine dair tek hak kendilerinin olsun, sağlık da dahil tüm temel haklarına erişebilsinler.

Önce kendilerini sevebilsinler…

Başlangıç olarak böyle bir dünya olabilir belki…

Çok yolumuz var.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kent nedir ve kenti nasıl biliriz?

İçinde yaşadığımız kentler, dünyanın yarısından fazlasının içinde yaşadığı kentler nasıl bir oluşum? Bu oluşumun evrimi, nasıl bir nitelik ve ivme gösteriyor?

Galiba, “kent demek insanlık durumu veya insanlıkla/ uygarlıkla ilgili bildiğimiz her şey demek” diyebiliriz. Gerçi böyle söylendiğinde doğa, kırsal alanlar ve bütün doğal veriler/ doğal yaşam, okyanuslar, ormanlar ve gökyüzü/ uzay vb. ihmal edilmiş gibi duruyor, ama kentin/ kent toplumlarının yaşamı, kentin dışındaki her şeyi öylesine belirleyebilecek bir duruma geldi ki yeryüzündeki yaşamın en stratejik mekanın kentsel mekan (ve burada üretilen nesneler- kültür/düşünce dahil her şey) olduğunu düşünebiliriz.

Tüm insanlıkla ve insanlık tarihiyle, uygarlıkla özdeş olduğunu düşünebileceğimiz kent, elbette kendisine özgü bir olgusallığa sahip. Kentin ne olduğunu anlamak belki de dünyanın en karmaşık konularından biri. Öylesine karmaşık, çok katmanlı, neredeyse düşünebileceğimiz bütün bilimsel disiplinlerle ilgili. O alanlardaki gelişmelerden etkilenen, teknolojideki her değişimin/ bir çığ hızıyla yenilenen teknik buluşların, yeniden kurduğu ve biçimlendirildiği bir olgu. Kent denilen bu bütünlük için (eğer bir bütünlük düşünebilirsek) doğru ve geçerli bir bilme durumunun gerçekten çok zor olduğu bir çalışma alanı diyebiliriz.

‘Bir habitat olarak’ kent

Bir “habitat” olarak kent bakımından bilmemiz gereken konuları ayrıntılandırmadan, çok genel başlıklarla düşünecek olursak, ana bilgi koridorlarını belki şöyle sınıflandırabiliriz: Mekan bilgileri (coğrafya/ yer/ yer biçimleri, iklim/meteoroloji, jeoloji, topografya vb.den başlayarak mimari ölçekteki mekana kadar bilgiler), insan bilgileri (demografiden başlayarak sosyoloji/ antropoloji/ etnisiteden, ekonomiye, politikaya kadar), kültür/uygarlık bilgileri (kentin tarihi, kimliğinden başlayarak geleneksel zanaatlara ve mimarlık dahil sanatlara kadar), ekoloji bilgileri (toprağın ve floranın, faunanın ve bunlardaki bozulmaların/ kirlenmelerin vb. bilgisi) ve belki ayrıca saymayı gerektirmeyecek düzeyde kentsel altyapı (mühendislik yapıları) bilgisi, kentsel yönetim (ve demokratik mekanizmalar) vb. bilgileri… Bu liste uzatılabilir ve ayrıntılandırılabilir.

Biraz abartılı olmayı göze alırsak, kentler hakkındaki bilgiyi akışkan bir dalganın hareketi gibi düşünebiliriz. Hem sürekli olarak yönü hızı ve yoğunluğu farklı ve akış halinde olan birçok öge var hem de her an, akma anında nitelikler az ya da çok değişiyor ve akarken olgu başkalaşıyor… Çoğu kez bir lav gibi çok yakınına yaklaşamadan anlamaya çalıştığımız, oldukça kıvamlı bir akış hali… Sürekli deviniyor ve çoğu kez de (özelikle sanayi devriminden sonra) çevresini yakarak ve yıkarak ilerliyor. Sürekli olarak değişen ve başkalaşan, akıp-gitmekte olan bir olguyu bilmek ve anlamak gerçekten her gün Sisyphos’taki kaya ile uğraşmaya benziyor.

Kent ile ilgili bütün bu korkutucu eğretilemeleri neden yapıyoruz? Geçen hafta başladığımız, “kentler planlanabilir mi, eğer planlanırsa nasıl planlanabilir ya da daha doğrusu planlanmalı?” sorusunu yanıtlamak,  zihnimizi hazırlayabilmek/ kurabilmek için. Kentleri planlayabilmek için kentleri/ her bir kentin ne olduğunu bilmek gerekir. Ama soru şu: Bilebilir miyiz?

Yanıtı sanırım “hiçbir zaman, tam olarak ve güncel olarak bilemeyiz” olmalı. Bununla birlikte, “tam” ve “güncel” koşullarını biraz gevşetebilirsek, bilinilirliğin eşiğinden girmeye de başlayabiliriz. Kent hakkında genel ve temel nitelikleri, sayısal ve niteliksel olarak bilebiliriz. Ayrıca bunların devinimleri, değişim yön ve hızları (ya bu bakımdan eğilimleri) hakkında da yine doğruya oldukça yakın olmasına çaba gösterilen göstergeleri elde edebiliriz.

Veri toplama

Sonsuz bir tartışmayı bir tek paragrafta özetlemeye çalışırsak, kenti (eğer bilimsel bir güvenilirlikle) bilmek istiyorsak, kenti oluşturan veya etkileyen bütün ögeler/ olgular/ değişkenler hakkında veri toplamamız gerekir. Bazı konularda veri toplamak, göreli kolay ve güvenlidir; bazı konuların verisine ulaşmak ise güç ve erişilse de güvenilmez olabilir. Ama bu sorun değil. Bu konuyu gerçekten anlayabilmek için veriyi hangi ayrıntı düzeyinde toplamalıyım? Ayrıntı düzeyi/ ölçeği, bütün ögeler için karşılaştırmaya elverişli olmalı mı? Bu, her defasında değişen yanıt gerektirebilecek bir sorudur. Bu soruyu da yanıtladığımızı düşünelim ve böylece kenti kuran ögelerden bir tanesi üzerinde “veri toplama” işini, olması gereken özelliklerde elde ettiğimizi düşünelim.

Kenti anlamak için asıl sorun, her öge ile ilgili bilgiyi, ögeler kentte birbirleriyle nasıl bir ilişki içindeyse (bir nedensellik bağı olduğuna/ olmadığına göre) analizimizde de o türde ilişkilendirilerek topluca çözümlenmeye ve yorumlanmaya hazır bir duruma getirmekte olacaktır. Kente ait bütün ögelerin verilerini, tek tek ve birbirleriyle olan ilişkileri/ etkileşimi içinde çözümlememiz gerekir. Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu hem çok büyük hem de çok zor bir iştir ve sonuç olarak her aşamada çözümlemeye giren verileri birlikte kullanmaya başladığımızda güvenilebilirlik düzeylerinde azalma olabilir.

Ama sorun elbette bu da değil. Kentten topladığımız verilerin çok büyük bir bölümü, daha bilgilerin analizine başlayamadan değişmiş olabilirler. Zaten yukarıdaki yakıcı akışkanlık benzetmesi/ eğretilemesi verideki bu hızlı değişim ve güvenilebilirlik düzeyindeki azalma, nedeniyle yapılmıştı.

Bütün bu paragraflar sizi sıkıyor veya ilginizi soğutuyor mu bilmiyorum, ama şunu anlatmak istiyorum: Bir kentin sorunlarına/ içinde bulunduğu duruma bakmak istiyorsunuz. Bu durumu doğruya oldukça yakın bir düzeyde anlayarak geleceğe yönelik çözüm önermeleri oluşturacaksınız, ama coğrafya üzerindeki bu araştırma nesnesi “cıva” gibi kayıyor ve üstelik “cıva” olarak kalmıyor, bazen katılaşıyor bazen uçuşuyor.

Bilebilme mekanizmaları 

Bu durumda nasıl davranmak gerekir? Bilinebileceği bilmek ve bu bilgiyi sürekli yenileyebilecek/ tazeleyecek bir veri toplama sistematiği oluşturmak gerekir. Bu olabilir. Zaten dünyanın bütün metropolleri böylesi işleri yapan bürolar oluşturmuş durumdalar. Dahası, bu verileri etkileyebilecek ama önceden kestirilmesi güç durumlar için de (bunların en kolayı ve öngörülmesi olası olanları: afetler/ deprem, fırtınalar ve yağışlar, atmosferik veya sulardaki kirlenmeler, hatta iklim değişikliğinin etkileri vb.) hazırlık yapılabilir.

Bu sistemin güvenilir bir biçimde kurulduğunu ve oldukça iyi işlediğini, sürekli denetimlerle sistemin kendini iyileştirdiğini kabul edelim. Yani, güvenilir veri toplayabiliyoruz, bunları sürekli olarak yeniliyoruz ve bilinemez ama olma olasılığı hakkında bir bilgimiz olan ögelerin etkilerini (deprem sel vb.) de hesaplıyoruz ve bütün verileri bir araya getirerek, kendi etkileşim modülasyonlarına uygun bir biçimde analiz ediyoruz ve bu analizlerin sonuçlarına veya bu sonuçlardan çıkardığımız yorumlara göre kenti biliyoruz.

İnandınız mı? İnanmanız gerekir. Çünkü bilimsel bir yöntemle kenti bilebilmek için böyle davranmamız gerekir ve bu biçimde davranabilecek donanıma da sahibiz. Ancak, tam bu noktada bir-kaç olguya daha dikkat çekmek gerekir: Yukarıdaki varsayımsal işleyiş, sadece teknik insanların bulunduğu bir dünyada geçiyormuş gibi sunuldu. Oysa bu dünyada politika ve politikacılar, politikacıları zorlayan sermaye hareketleri de var. Ayrıca politikacıların gerçek olması, yukarıdaki mekanizmanın var edilebilmesi ve işleyişi, eğer güvenilir bir biçimde işleyebiliyorsa bile ortaya çıkan bilginin kullanılması bakımlarından işlevsel…

Kent plancılarının rolü

Ancak bu aşamada en azından iki faktöre daha bakmak zorundayız: Bu sistemin içindeki “teknik” elemanlar kim/ nedir ve (politikacıları bir yana bıraktığımızı varsaysak bile) “politika” nedir?

Teknik insanlar, kentle ilgili her bilgi alanının uzmanları olsun. Bütün bu bilgileri bir araya getirecek ve analiz edecek, analizin sonuçlarının kent için ne anlama geldiğini yorumlayacak (yani sentezi yapacak) insan da “kent plancısı” olsun. Haksızlık etmemek için hemen şunu da söylemek gerekir ki yaklaşık 1970’lere veya biraz daha sonrasına kadar bu analizi ve yorumu yapabilen tek öge vardı.“Big data” dememiz gereken bu süreci ele almak/ elleçlemek ve bilimsel bir disiplin içinde ilerletmekle görevli olan, kent plancısının beyni (zihinsel kapasitesi) idi. Şimdi giderek gelişmekte ve etki yarıçapı genişlemekte olan bilgisayar teknikleri/ ileri teknoloji, yaygın olarak kullanılıyor. (Bunun da olumlu ve olumsuz yanları ayrıca tartışılmaya değer.)

Veri elleçlemek için dijitalizasyonun sağladığı/ sağlayabileceği sonsuz olanağa rağmen anlamak, sonuçlar çıkartmak, yorumlamak ve bu bilgiyle yorumun geleceğe doğru projeksiyonunu yapmaktaki sorumluluk, kent plancısında veya kent plancıları/ plancılar kümesinde… Plancılardan beklediğimiz görevin (“politikacılar, bu kümenin neresinde?” sorusunu bir yana bıraksak bile) sorunsuz/sorunları öngören ve çözen ve aksamadan işleyen bir kentsel sistemi sürdürülebilir, ekolojik, barışçıl ve “müreffeh, kimlikli ve kültürel nitelikleri olan bir kent sağlamak olduğunu unutmayalım.

Geldiğimiz yer şurası: Kent, çok büyük ve karmaşık ve devingen bir olgu. Kentin geleceğini öngörmek görevini bir uzmandan (kent plancısından) ya da bir uzmanlar kümesinden bekliyoruz. Ancak bu, başarı için ortam elverişli, donanımlar tam olsa bile nerdeyse başarılamayacak kadar büyük ve zor/zorlu bir iş…

Şimdi yeniden başa dönelim ve ilk soruyu yeniden soralım: Böyle bir olguyu, kenti, katılımcı bir yaklaşımla ve demokratik olarak geleceğe hazırlayabilir miyiz? Planlayabilir miyiz?

Eğer yanıtımız evetse, nasıl?

Ve yanıtlamadığımız “politika” ögesi nasıl işliyor?

Devam edeceğiz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bizim dijitalde neler oluyor?

Merhaba Yeşil Gazete! Bu ilk yazıda Türkiye televizyon yapımlarıyla ilgili kafa yorduğum ve içimde tuttuğum fikirleri birbiriyle çarpıştırırken buldum kendimi. Ve şu soruyla başlamış oldum: Tam da ucu bucağı görünmez bir şekilde eve kapanmaya alışır hale gelmiş ve hem televizyon hem de dijital kanallardaki dizileri bölüm bölüm, sezon sezon tüketirken yerli dizilerde son yıllarda neler oluyor? Bir Başkadır’ın bu kadar konuşulması Bir Başkadır’ın ötesinde aslında neyi işaret ediyor?

Televizyon ekranlarında her hafta izlediğimiz bol müzikli, aşırı dramatik ve ağır çekimli dizilerden sonra dijital kanallardaki yapımlar öncelikle süresi, şükür kavuşturana sevişme ve öpüşme sahneleriyle içimize su serpmedi mi? Benim serpti! Sürekli birbirlerine isimlerini söyleyip sonra sessizlikle kala kalan (- Bak! Murat… Bakışma, sessizlik, gözlerden alev fışkırma mimikleri – Bak! Yağmur… Bakışma, sessizlik, mimikler ??), koldan sıkıca tutulup kendine çekilen ve burun buruna gelen, asla hislerini açıklıkla dile getirmeyen, sürekli birbirlerini yanlış anlayan fevri çiftlerden sonra, Netflix Türkiye’ye de, Muhafız’da örneğin yataklarca, arabalarca sevişen bedenler dijital de olsa bizim ekranlarımızda da bunlar olabiliyor ve bizler de yetişkin izleyicileriz hissi yaratmadı mı?

Bunun heyecanıyla belki Muhafız ve Atiyenin ilk sezonlarını devirdik, ama sonra Muhafız’da bir türlü akıllanmayan, olgunlaşmak bilmeyen, bu uğurda nerdeyse katliam derecesinde kayıplara neden olan, İstanbul’un kaderinin en son emanet edilebileceği Hakan Muhafız, mitik karakter yaratmada kat etmemiz gereken yolları, yine de oyuncuların göz dolduran, kadraj dolduran performanslarını işaret etti bana kalırsa. Bu tür yapımlara yılmadan devam edilmeliydi, çünkü hem mekan ve coğrafya, hem de dolaşıma sokulduğu kadarıyla Türkiye tarihi Türkiyeli ve uluslararası izleyici için ilginç ve elverişliydi ve devam edildi de.

‘Tarihi mekanlarla zaman ötesi ilişkiler’

Atiye örneğin fantastik, tarihi kurmaca ve bilim kurgu türleri arasında gidip gelen, İstanbul’da başlayıp Göbekli Tepe’ye, oradan Urfa’ya, hatta son sezonda Kapadokya’ya kadar uzanan bir yoğun mekan kullanımıyla, bu turistik ve göz dolduran destinasyonları ve onların tarihini cömertçe hatta hoyratça kullanıyor.

Ancak Türk ve Osmanlı tarihine kısmen yabancı olan bu mekanlar genelde kendine bu tür fantastik kurmacalarda yer bulabiliyor. Taa 1970’lerden beri, Turist Ömer Uzayda’nın Efes Antik kentinde, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Kapadokya’da ve simdi Atiye’nin Göbekli Tepe’de çekilmiş olması, resmi anlatının dışında kalan tarihi mekanlarla kurduğumuz fantastik ve zaman ötesi ilişkileri düşündürüyor…

Bir yandan da bastırılmış, toprağın altında, bilinç altında kalmış, kişisel ve kültürel tarihe işaret ediyor ve bu açılardan enteresan. Ancak sanki tam olarak anlamadığı bir görevi kendine amaç edinmiş, nedense bunu bir sersemlikle yerine getiren, hatta bazen savrulan bir karakter Atiye. Olayların neden sonuç ilişkisi gevşek “belki de zaman ve mekan lineer değildir“ naifliğinde, olup bitenlere ciddiyetle yaklaşmamızı engelleyen bir hafifliği var.

Sonra karşımıza, “total”e hitap eden Aşk 101 geldi. O da apayrı bir örnekti. Çoğu açıdan geçmiş zamanın günümüze taş çıkardığı bir temsille (burada kinaye yok yanlış anlaşılmasın) İstanbul’u ve yemek kültürünü, yani börekleri, kokoreci, midye dolmaları gördükçe online sipariş vere vere izledim ben diziyi. Okul ve sınıf etrafında gelişen her hikaye gibi öğrencilerin ve öğretmenlerin çeşitliliği şehri ve içindeki çatışmaları güzel açıyordu ama öğretmen Burcu taşra kurnazı, seksist ve alık nişanlısına sırf aile ve toplum baskısı nedeniyle kapıldığını karizmatik basketbol hocasını arzuladığında fark ederken, ekranlara pelesenk olmuş kent ve taşra hiyerarşisi pekiştiriliyordu.

En sonunda Bir Başkadır geldi. Üstüne çok yazıldı ve konuşuldu, evet! Ama sanki bu kadar yazılıyor ve tartışılıyor olması, bizim çabuk tüketen ve yenisine geçen düşünme ve tartışma pratiklerimize ters düştüğünden, “son zamanlarda çok tartışıldı, çok izlendi ama…” ibaresi iliştirilerek üstüne konuşulmaya devam edildi. Belki de bu diziyi o kadar çabuk halledemedik, o kadar çabuk üstesinden gelemedik. Hatta politik gündemin tartışıldığı yine dijital ortamlarda Bir Başkadır’ın  bu kadar tartışılıyor olmasına üstten bakıldı, o sadece bir diziydi, daha önemli gündemler vardı Türkiye‘de.

Peki Bir Başkadır’ın alevlendirdiği ve kolay kolay sönümlenemeyen şey neydi? Artık söyleyecek yeni pek bir şey yok ama bu kadar tartışılır olmasının bana kalırsa nedeni Yeşilçam soundtrack’leri ve (zaman zaman) kadrajlarıyla naifleştirilmiş bir sosyal gerçeklikle, farklı sınıflardan, kimliklerden, yaş gruplarından, eğitim düzeylerinden, cinsel yönelimlerden, politik duruşlardan gelen karakterleri bir araya getirmesinde, onları karşılaştırmasında ve bu karşılaşmaların, zaman zaman sert ve zorlayıcı olsa da, yine de korktuğumuz kadar katastrofik sonuçlara neden olmayacağı, aksine sağaltıcı ve böylece rahatlatıcı bir etkisi olabileceğini ortaya koymasında buluyorum. Ve Kürt karakterlerin temsilindeki asimetri ve tek boyutluluğa kesinlikle katılıyorum. Bunlar Netflix yapımlarıydı, Blu tv gibi yerel dijital kanallarda işler daha farklı. O da bir sonraki yazıda… 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karton görünümlü plastik bardak aldatmacası

Pandemiyle beraber hayatımızda var olan bazı anlamsız eşyaların nasıl da tüm yaşamımıza dâhil olabileceğini daha iyi anlıyor gibiyiz. Bu anlamsızlıklardan biri de tek kullanımlık bardaklar. Neredeyse tüm ofislerde olan bu bardaklar artık, tüm restoran kafe bar ve diğer işletmelerde de mevcut. Hatta bazı işletmeler bu bardakları kullanmayı zorunlu kılıyor. Henüz evinde bu bardakları kullananları duymadım ama ona da başlanırsa hiç şaşırmam.

Önceleri büyük kahve zincirlerinin simgesi haline gelen kağıt görünümlü plastik bardaklar bu aralar biraz daha fazla gündemde. Sadece pandemiden kaynaklı kullanım artışından dolayı değil aynı zamanda yarattığı tehditlerle de gündem. Geçtiğimiz haftalarda bir haber ajansına bu konuda bir demeç vermiş ve bu duruma dikkat çekmiştim. Çok olumlu tepkiler aldığımı ve insanların ekserisinin de karton görünümlü plastik bardakların plastik içerdiğinden haberdar olmadığını gördüm.

Olumsuz birkaç tepki de almadım değil. Bunlar beklenildiği gibi üreticilerden geldi. İki ayrı kağıt görünümlü bardak üreticisi, açıklamalarıma neyi dayanak göstereceğimi merak etmiş, biri mahkemeye vermekle tehdit etmiş, bir diğeri de aklınca küçümseyici ve itham edici bir üslupla bir şeyler yazmıştı. Her iki üreticiye de kaynak olan çalışmayı gönderdim. Ancak herhangi bir geri dönüş aldığımı söyleyemem. Kim bilir, tartışmayı belki başka mecralara taşıma niyetindeler. Bunu zaman gösterecek elbette.

Öncelikle benim de kaynak olarak kullandığım çalışmadan özetle bahsetmekte yarar var. Çünkü bu bardaklar hiç de öyle pazarlandıkları kadar masum değiller. Ancak bundan da önce bu bardakları biraz açmamız lazım.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan kâğıt görünümlü plastik bardakların çoğunluğu, iç yüzeyi düşük yoğunluklu polietilen plastikle kaplı birkaç kat kağıt ve farklı malzemelerin bir araya getirilmesiyle üretilmektedir. İç yüzeydeki plastik kaplama filmi de çoğunlukla başka bir kimyasalla kaplanmakta, böylelikle de sıcak suya olan dayanıklılık artırılmaktadır. Bunun yanında birçok başka kimyasal da bu bardakların yapımı esnasında farklı amaçlarla kullanılabilmektedir.

Sıcak suda çözünen mikroplastik,florür, klorür,sülfat…

İşte bahsettiğimiz çalışma da bu kimyasallar ve plastiklerden sıcak suya transfer olmasını araştırmış. Araştırmada, bu bardaklar sıcak suya (85–90 °C) maruz bırakılmış ve bunun sonucunda bu bardakların iç yüzeyindeki filmlerin parçalanması ve bozulması nedeniyle kağıt bardakların içerdiği suya mikroplastik, florür, klorür, sülfat ve nitrat gibi iyonların salındığı tespit edilmiş. Sıvıya sızan mikroplastik parçacıkların miktarı ise 100 ml sıcak suya 15 dk maruz kalınması sonucunda yaklaşık 25000 adet olarak tespit edilmiş. Bu, oldukça yüksek bir miktar.

Kimi yerlerde bu bardaklar içerisinde her gün en az beş sıcak içecek içen insanlar olduğunu çalıştığım yerden biliyorum. Bu durum, tüketiciler için sağlık açısından, üreticiler için ise yaptıkları manipülasyonun çökecek olması bakımından kötü haber. Nitekim bu konuda yapılan haberlere bu denli ofansif yaklaşımları da bu nedenden kaynaklanıyor. Çünkü daha ne ürettiklerinin bile farkında değiller. Belki de öyleymiş gibi yapmak işlerine geliyor. Aksi durumda karton olmadığı aşikar olan bir ürünü karton diye pazarlamazlardı herhalde.

Tüm üretim sektörlerinde olduğu gibi bardak üretim sektöründe de denetimsizlik ve başına buyrukluk hakim gibi görünüyor. Bu da üretilen bardaklardan kaynaklanan riskin ilgili çalışmada tespit edilenden daha büyük olabileceğini akla getiriyor. Bu anlamda alınması gereken en acil ve etkili önlem bu bardakların ve benzeri tek kullanımlık tüm plastiklerin üretiminin yasaklanmasıdır. İstihdam ve döviz getiriyoruz algısı ile her türlü manipülasyonu kendilerine hak gören tek kullanımlık sektörünün acil olarak sıkı denetime tabi tutulması hem halk sağlığı hem de çevre sağlığı açısından elzemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

[Cadı Kazanı] Doğaya karşı şiddetin cezası var mı?

Daha bir yıl bile olmadan insanlar pandemi sürecinde eve kapanmaktan, sıkıldı, depresyona girdi, isyan etti, bunaldı hatta bazı Avrupa ülkelerinde sokaklara döküldü.

Bir de hayatımız boyunca kapalı bir ortamda, hiç dışarı çıkma olasılığınız olmadan yaşadığınızı düşünün. Hatta dünyadaki ekosistemi -olasılık dışı ama-  taklit ederek milyonlarca kilometre kare bir alana yayılan, sadece kapalı mekanlardan oluşan bir yeni dünyada yaşadığınızı düşünün.

Düşünmek bile istemeyeceksiniz tabii ki, ama düşünmeliyiz! Çünkü bunun küçük bir uygulaması  yapıldı ve ne kadar olanaksız olduğu görüldü.

Başka bir dünya mümkün mü? 

Okul bilgilerimizden hatırladığımız bir biyosfer var: Dünyadaki canlıların yaşadığı, enerji ve besin alışverişinin sürekli yapıldığı, 16-20 km kalınlığında bir “canlı yüzey”. Kısaca nefes alıp yaşayabileceğimiz tek dünya.

Bazı bilim insanları bir gün -ki çok uzakta görünmüyor- dünyamızı yaşanamayacak hale getirirsek, acaba yeni bir biyosfer mümkün olur mu diye yola çıkmışlardı. Az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler ama bir de baktılar ki bir arpa boyu yol alamamışlar.

Tabi ki bu bir masal değil. Gerçek  öykü, 1990’ların başında Amerika’nın Arizona Eyaleti’nde, dünyamızın ekosistemininin işleyişini kopyalayarak, bu işleyişi anlamak ve tabii gerektiğinde insanların başka bir gezegende yaşayabilmeleri için istasyonların kurulmasına model olacak bir proje olarak başlatıldı.

Biyosfer-2 adı verilen bu proje yaklaşık 12 bin metrekarelik bir alanda cam ve çelik kullanılarak inşa edilen, sera gibi görünen binalardan oluşuyordu ve dışardan sadece güneş ışığının girmesine izin verilmişti. Yani dünyamızdaki ekosistemden tamamen izole edilmişti. İçeride ise tropik yağmur ormanlarından bataklıklara, çölden savana uzanan biyom türleri oluşturuldu.

Bu yapay ekosistemde yağmur yağdırılmasından, besin maddelerinin üretilmesine kadar her şey planlanmıştı. Birçok hayvan ve bitki türlerinin yanısıra 25 omurgalı hayvan türü bile vardı. Sekiz gönüllü bilim insanı burada iki yıl boyunca kaldılar ve çalıştılar.

Sistem sadece iki yıl dayandı yani kendisine yeterli oldu. Bu sürenin sonunda havanın kalitesi de bozulmuştu. Atmosferdeki bileşenler sağlığı tehdit etmeye başladı. Böcek çeşitliliği bozulduğu için sadece karınca ve hamam böceklerinin sayısında patlama olduğu ise bir iddia olarak kayıtlara geçti. Göletleri yosunlar kapladı, temiz su sağlayan sistem kirlendi.  Bitkilerin tozlaşmasını sağlayan böcekler öldüğü için tarla bitkileri yok oldu. 25 omurgalı hayvandan geriye altısı kaldı. Bütün tesisi çekirgeler bastı…

Biyosfer -2, küresel ekoloji için dünyanın ilk deneysel laboratuvarı oldu. Bunu iki yıl boyunca deneyimleyen bilim insanlarından Sir Ghillen Prance, tesisin yağmur ormanı alanını tasarlayarak, yağmur ormanlarının çeşitliliğini  korumada önemli olacak stratejileri test etti. Bilim insanları mürettebatının bir üyesi olan Dr Mark Nelson, “Biyosfer 2, Dünya’nın biyosferiyle (Biyosfer 1) ilişkimizi iyileştirmek için önemli dersler verdi” demişti. Bu iki bilim insanı üyesi oldukları , 1973 de kurulan Instute of Ecotechnics‘de 2018 Eylül’ünde yayımladıkları bir seminer konuşmasında yer alan bu cümlesine ek olarak, alınan dersleri şöyle sıralıyorlardı:

“Teknosfer, yaşamı ona zarar vermeden desteklemek için tasarlanabilir; atmosferik görevliler olarak insanlar için yeni roller, atık suyu geri dönüştürmek ve havayı temizlemek için yenilikçi biyo-teknolojiler;  kimyasalların kullanılmadığı yüksek verimli rejeneratif tarım, dünya rekorları kırardı;  biyoçeşitliliği korumak için müdahale eden temel yırtıcılar olarak insanlar; biyosfere olan ortak bağımlılık, grup gerilimlerini ve alt grupları geçersiz kılar.  Deneyin sürprizleri, biyosferler hakkında ne kadar çok şey bilmediğimizin altını çizdi.  Biyosfer 2, insanların gezegensel biyosferimizle yeniden bağlantı kurma ve yeni bir ilişki kurma arzusundan yararlanarak dünyanın hayal gücünü yakaladı.”

Gezegenimizin öyküleri sadece insana değil, bütün canlılara dair 

Sözün özü, başka bir dünya yok!. Yeryüzünün yaşanılır kılınması için yapılacak hem bireysel, kurumsal ve hem de bilimsel tüm çalışmalar, başka bir gezegene gitmek ve oralarda yaşam belirtileri bulmak için çabalamaktan çok daha kolay ve “yapılabilir”.

Evet dünyamız bir kriz yaşıyor ama bu krizi nasıl atlatacağımız konusunda elimizde inanılmaz veriler , deneyler, çözüm önerileri ve uygulamalar var. İki kelime: Korumak ve geliştirmek.

Doğru çözümlere ulaşmamamız içinse anahtar cümleler şöyle:  

  • Yağmur ormanlarını, sulak alanları, biyoçeşitliliğimizi korumak ve geliştirmek
  • Toksik kimyasalları hem topraktan hem de evlerimizden yok etmek
  • Tarım anlayışımızı yeniden yapılandırarak agroekolojik tarımı bir devlet projesi yapmak. 

Yani “doğaya karşı şiddet’in savunucusu olmamak. Sessiz kalmakla, şiddet uygulayıcısı olmak arasında hiçbir fark yok.

 

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Korkudan korkmamanın en iyi yolu: Arkadaşım Korku

Yükseklik korkusu doğuştan gelen, yani içgüdüsel bir korkudur sonradan öğrenilmez;  aynı şekilde yüksek ses karşısında duyduğumuz irkilme duygusu da öyle. Ancak sonradan öğrendiğimiz korkular vardır. Örneğin elimizi sobada ya da ocakta yakana kadar ateşin gerektiğinde korkulacak bir şey olabileceğini bilmeyiz ya da alıştığımız çevreden bir şekilde sökülüp atıldıktan sonra yeni girdiğimiz çevrenin bizde uyandırdığı korkuyu yaşamadan bilemeyiz.

Taze Kitap’tan çıkan  Francesca Sanna’nın yazdığı Arkadaşım Korku, başka bir ülkeye gelmek zorunda bırakılan küçük kız üzerine kaleme alınmış. Bilmediği bir ülkenin, bilmediği bir şehrinde, yeni öğrendiği bir dille okula başlayan küçük kız, şehrin çocukları yerine eski dostu korkusunu arkadaş olarak tercih eder.

Geçmişte arkadaşı korkuyla bir sürü yeni şey keşfetmiş, korku onu bir çok tehlikeden korumuş, birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardır fakat ‘bu yeni ülkeye geldikten sonra küçük arkadaşı korku hiç de küçük değildir.’ Arkadaş dediğinle birlikte oynar, birlikte gezer en önemlisi  birlikte büyürsün. O büyüdükçe sen yanında küçücük kalmaz daha da önemlisi onun ağırlığı altında ezilmezsin ama bu arkadaş bilindiği üzere sıra dışı. Elbette ki teamüllerin dışında davranacak bir yerde dostken başka bir yerde ayağını kaydırmak için çelme takacak.

Korkuyu büyütmek de küçültmek de elinizde 

Öyle de yapar; küçük kızın arkadaşı korku kızı arkadaştan edinmekten, çevreyi tanımaktan geri çektikçe küçük kız yalnızlaşır.  Korku geceleri öyle homur homur gürültü çıkarır ki küçük kız uyuyamaz, korku okula gitmek istemez, yeni insanlar tanımak istemez, çevreyi keşfetmek istemez, küçük kıza kimsenin kendisini sevmediği için yalnız olduğunu söyler. Ta ki bir gün okuldaki bir çocuk küçük kıza ‘sana bir şey göstermek istiyorum’ diyene kadar.

Çocuk edebiyatında bazı duygu ve durumları çocuğun anlam evrenine göre ve onu korkutmadan anlatmak hünerli yazarların kotarabildiği bir şeydir. Arkadaşım Korku kitabında Francesca Sanna da korkunun olumlu ve olumsuz taraflarını bir arkadaşlık üzerinden tarifler. Korku ve kaygıdan gece uyuyamayan çocuğun durumunu arkadaşının gece uykusunda çok ses çıkardığı için uyuyamadığı şeklinde yumuşatarak hikayeler. Kitapta küçük kızın bir adının olmaması da aslında korku gibi küçük bir arkadaşa hepimizin sahip olduğunu imler. Bu arkadaşı besleyip beslememek de elinde esir olup olmamak okurlara bırakılmıştır. Küçük kız korkuyla birlikte yeni yeni şeyler keşfettiği gibi korkuyu tekrar eski küçük haline getirirken de yeni yeni keşifler yapar. 

Çizgilere gelince, kızın koyu renk saçları nereden kaçarak bu ülkeye geldiğini düşündürür. Korku ise sevimli beyaz bir balon gibidir  gün geçtikçe şişer de şişer. Akıllardan balon kocaman olduğunda bir iğne saplamak geçerse de küçük kız balonun yavaş yavaş havasını indirmeyi tercih eder. Herkesin küçük bir balonu vardır zira.

Francesca Sanna.

Hikayede ve resimlerde korkunun korkunç bir şey gibi çizilmemesi ve yazılmaması, okurda onunla baş edilebileceği duygusunu uyandırır. Bir çok duygu gibi korkuda dozunda olduğunda yararlı, kontrolden çıktığında zarar verebilen bir şeydir.

Zeynep Sevde‘nin Türkçeye çevirdiği kitap içine girdiği toplumun kişiyi ötekileştirmesinin yanında bu ötekileştirmenin küçük bir çocuğun içsel dünyasındaki karşılığını mercek altına alır. Korkunun karşısına dostluğu koyarak, korkudan korkmamanın en iyi yolunun onunla arkadaş olmaktan geçtiğinin altını çizer.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Azaltım veya uyum

Bunu söylediğimde çoğunuz “yok canım” deseniz de bugüne kadar iklim değişikliği ile mücadele dediğimiz zaman çoğunuzun aklına öncelikle ve sadece sera gazı salımlarını azaltmak geliyordu. Küresel ısınma jargonunda buna azaltım diyoruz. Aklımızın genel olarak bu yönde şartlanmış olmasının da iki temel sebebi var:

Öncelikle iklim krizine karşı yaptığımız çalışmalar çoğunlukla Batı Avrupa kültürüne ve örgütlenmesine dayanıyor. Bu bölgede iklim krizi ile ilgili öncelik, salımları azaltmak ya da en azından azaltırmış gibi görünmek olduğundan bizler de bunu kendimize öncelik olarak aldık. Batı Avrupa’nın bu tarzının ardında, bölgenin çoğunun küresel ısınmanın büyük gazabından diğer yerler kadar etkilenmeyeceği gerçeği yatıyor. Oysa ülkemiz iklim krizinden en kötü etkilenecek bölgelerden birinin merkezinde yer alıyor. Bu, azaltımı bir kenara koyup başımıza gelecek belalara karşı önlem alalım anlamına gelmiyor. Alınabilecek önlemlerin önemli bir kısmı hem azaltıma hem de uyuma yardımcı olabilecek önlemler. Ülkemiz gene de bu yolda ciddi adımlar atmadan yürümeye devam ediyor.

Kafamızın öncelikli olarak azaltım yönünde çalışmasının bir diğer nedeni de daha felaketlerin boyutunu fazla görmemiş olmamız. Gördüğümüzde de önlem almak için epey geç kalınmış olacak. Aynı gelmekte olan İstanbul Depremi gibi.

Artık yavaş yavaş hem iklim felaketleri kapımızı çalmaya başlıyor hem de devletimiz küresel ısınmaya uyum sağlamamız gerektiğine inanmaya başladı. Bu nedenle de azaltım ile uyumun farkını, neyin azaltım neyin uyum olduğunu ve belki daha da önemlisi, alacağımız uyum tedbirlerinin nasıl azaltıma da fayda sağlayabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

İklim krizine nasıl uyum sağlayacağız?  

Azaltımı tarif etmemize gerek yok. Atmosferdeki sera gazı miktarını ya da bizim atmosfere saldığımız sera gazlarını azaltmaya verdiğimiz isim. Bunun için de neler yapabileceğimiz az çok belirli. Başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarını atmosfere yayan tüm aktivitelere son ver ve bol ağaç dik. Ama uyum daha karışık bir kavram. Bu kavramı daha iyi algılayabilmek içinse iklim değişikliğinin getireceği etkileri iyi analiz etmiş olmak gerekiyor. Diyelim sağlık sistemimizi iklim kriziyle başımıza gelecek belalara uyduracağız. Bu konuda başımıza bela açabilecek olaylardan biri sıcak dalgaları. Sıcak dalgaları sırasında rahatsızlanacak kişiler olacaktır. Bunlar hastanelere geldiği zaman en başta hastanelerin serin tutulması gereklidir. Bu, şehir şebekesinde kesinti olmamasına bağlıdır. Hastanelerin jeneratörleri olsa bile kesintilerin uzun sürmesi durumunda sorun yaşanabilir. Bu bakımdan hastanelerin çatısına güneş panelleri koyarak enerji güvenliğini kısmen de olsa sağlamak bir uyum projesidir. Ancak, bu güneş panelleri aynı zamanda elektriğin olduğu günlerde de hastaneye yenilenebilir ve temiz enerji sağladığından bir azaltım eylemi olarak da kabul edilebilir.

Tarımda kuraklık arttıkça veya yağış rejimlerinde değişiklik oldukça, toprağı ve toprağın nemini korumak daha fazla önem taşır. Bunu yapabilmenin en önemli yollarından biri de toprağın organik madde miktarını yüksek tutmaktır. Geleneksel tarım yöntemlerimizden olan tarlaları sürmek bu organik maddenin kaybına neden olduğundan toprağı sürmeden tarım yapmak ve onarıcı tarım yöntemleri önemli uyum önlemlerinin başında yer alır. Ama bu durumda toprağın içindeki karbondioksitin de toprakta kalmasını sağladığımızdan bu bir azaltım yöntemi olarak da kabul edilebilir. Bunun yanında çiftçilerin kuraklık dönemlerinde daha fazla ürün alabilmelerine imkan tanıyan daha az su gerektiren tohumların kullanılması tamamen bir uyum çözümüdür.

Belediyelerin çöpleri ayrıştırmasına yönelik projeler azaltım çözümleridir, uyumla bir alakası normalde bulunmaz. Ancak çöpleri ayrıştırdıktan sonra çıkan maddelerden özellikle yazın iç mekanları serin tutacak yapı çözümleri üretmek (pet şişeleri olduğu gibi kullanarak mümkün) bir uyum çözümüdür. Bu çözümler aynı zamanda daha az klima kullanımına yol açacağı için azaltım çözümü olarak da görülebilir.

2003 yılında Paris’teki sıcak dalgası sırasında yaşanan ölüm olayları sonrasında mahallelerde özellikle etkilenebilecek yaşlıların kontrol edilebilmesine yönelik çözümler oluşturuldu. Daha sonra görülen sıcak dalgalarında da benzer felaketler yaşanmadı. Bizim kültürümüzde yaşlılarımız bizlerden çok uzakta değiller, ama gene de gelecek yıllarda bu tür felaketler görüldüğünde sistemli bir şekilde, zarar görebilecek kişileri kontrol eden bir yerel eylem planı hazırlanması, hiçbir azaltım etkisi bulunmayan kuvvetli bir uyum stratejisidir. Bu stratejinin sadece iklim krizinden değil karşılaşabileceğimiz deprem gibi diğer felaketlerde de kullanılması mümkündür.

Sonuç olarak artık uyumun ne olduğunu düşünmemiz gereken bir döneme girdik ya da giriyoruz. İklim krizinin yaratacağı değişiklikleri uzun süredir anlatıyoruz. Artık toplum olarak bu felaketler karşımıza çıktığında nasıl önlemler almamız gerektiğini ya da belki de çıkmadan önce kendimizi nasıl hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Gönül bu uyum önlemlerine ihtiyaç kalmamasını istiyor ama mantığımız bu önlemleri şimdiden düşünmeyecek olursak o felaketlerle karşılaştığımızda çok geç olabileceğini söylüyor. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler-2: Ot gibi yaşamalı insan

İnsan ne için yaşar? Veya neden dünyaya gelmiştir? Yaşamın anlamı nedir? Yaşamı anlamlı kılmak için ne yapmak gerekir? Anlamlı yaşam ile anlamsız yaşam arasında ne fark vardır? Bunlara benzer onlarca soruyu ardı ardına sorabilirsiniz. Art arda ya da parça parça, bu soruların hepsi binlerce yıldır sorulup duruyor zaten. Çeşit çeşit yanıtlar da verilmiş.

Kimileri sürekli bu soruları sorup doğru yanıtı aramaya devam ederken kimileri de yanıtlardan bir ya da birkaçını doğru varsayıp daha fazla soru sorulmamasını, daha fazla yanıt aranmamasını istemiş. Sokrates, örneğin. Sırf sürekli soru sorup, yeni yanıtlar aradığı için ölüme mahkûm edilmiş soru sorulmasından hoşlanmayanlar tarafından. Tamam, başka soru sormayacağım deyip af dilese, içmek zorunda kalmayacakmış belki de baldıran zehrini. Ama o soru sorma hakkının elinden alınmasındansa ölmeyi tercih etmiş.

Kant haklı mıydı?

Aklı duygularımızdan üstün tuttu Alman filozof (Immanuel Kant). İyi Samiriyeli[1] hikâyesinde Kant, yol kenarında yatan yardıma muhtaç adama cennete gitmek için veya ona acımamız nedeniyle yardım etmek yerine bunun bir ödev olduğunu, bu davranışın herkes tarafından yapılması gereken bir görev olduğunu düşünerek yardım etmemiz gerektiğini savunur. Bir yanda geleceğe dönük bir amaç (cennete gitmek) ve acımak dururken diğer yanda akıl devreye girmekte ve karara dayanak oluşturmakta. Acımak duygularla, ödev ya da görev ise akılla ilişkili. Kant, duygularımızla karar aldığımızda asıl amacın kendimizi mutlu etmek olduğunu düşünüyor. Cennete gitmek için yardım etmek ise zaten bütünüyle bencilce. Bu nedenlerle “yardım edeceksen etme, ihtiyaç duyana yardım etmek insanın görevidir, bu bilinçle yardım et” diyor Kant.

Peki, insan olarak gerçekten görevlerimiz mi var? Yani bize hiç sorulmadan, yaşamak isteyip istemediğimiz bile sorulmadan kendimizi soluk alıp verirken buluyoruz. Üstelik nerede, kimlerin çocuğu olarak, hangi doğal ve toplumsal koşullarda yaşamaya başladığımız da bütünüyle bizim irademizin dışında. Bu da yetmezmiş gibi sırtımıza bir sürü görev yükleniyor. Biz bu görevlerimizi aklımızla arayıp bulacağız bir de ve bu görevleri yerine getireceğiz.

Tasarım akıllı mı akılsız mı?

Yaşamımızın bir amaca dayandığını düşünmek yaşamın bir amaçla başlatıldığını düşünmekle aynı anlama geliyor. Binlerce yıl boyunca, en azından bildiğimiz kadarıyla, insanlar bu amacı tanımlamaya çalıştılar. Tanımlamaya çalıştıkları bu amacın etrafında felsefi akımlar oluşturdular veya bir kutsal güç tarafından tanımlanmış olduğunu düşündükleri amaçların çevresinde büyüklü küçüklü inanç sistemleri yarattılar. Her ikisinde de insana biçilmiş roller, onun için verilmiş ya da onun bulup çıkaracağı görevler ve elbette bu görevlerle ilişkili amaçlar bulunuyordu.

Sonra bir gün, Charles Darwin adlı genç bir İngiliz, tuhaf rastlantıların sonucu olarak HMS Beagle gemisiyle yapılacak uzun bir yolculuğa davet aldı. Yolculukta yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgulara dayanarak 1859 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayımladı. Günümüzde bile şiddetli tartışmaların odağında olan bu kitap basitçe iki şey söylüyordu:

Birincisi, canlılar değişmektedir. İkincisi ise bu değişimin dinamiğinin, doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak olduğudur. Bu ikisine kısaca evrim diyoruz. Kimilerinin inandığı ya da inanmak istediği görkemli inanç sistemlerini kökünden sarstığı için hışımla saldırdığı evrim akıllı değil, akılsız bir süreçtir. Yani bir üst akıl tarafından yönetilmez ve ulaşmak istediği bir amaç yoktur. O nedenle, hiçbirimiz gelecekte evrimin bizi (gezegenimizi) nereye götüreceğini söyleyemiyoruz. Örneğin iklim krizinin kimi sonuçlarını öngörebiliyor olsak da, değişen iklim koşullarının oluşturacağı yeni durumda hangi canlının nasıl bir evrim sürecine gireceğini, nereye doğru evrileceğini tahmin etmemiz hiç kolay değil. Tahmin edebileceğimiz tek şey mevcut canlı türlerinin çok büyük bir bölümünün yok olup gideceği.

Akılsız tasarımda akılla tanımlanan amaç olur mu?

Olmaz. İnsan olarak dünya denen gezegende yaşıyor olmamızın hiçbir amacı yok. Biz bir neden değil, sadece bir sonucuz. Evrimin sonucu. Kendimizi dev aynasında görme huyumuzu bir kenara koyabilmek ve ne kadar basit olduğumuzu anlayabilmek için daha ne tür felaketlerle yüz yüze bırakmamız gerekecek kendimizi ve gezegenimizi?. Doğanın küçük ve basit, diğerleriyle eşit bir parçası olmak size değersiz mi hissettiriyor? Oysa ben bundan daha değerli bir şey olduğunu düşünemiyorum. Dünya denen hem büyük hem de küçücük gezegende sizin için tanımlanmış özel amaçların bulunmaması sizi boşluğa mı sürüklüyor? O halde soruyorum size, soru sorumasından hoşlanmıyor olsanız bile; Yaşamdan daha büyük bir amaç olabilir mi? Yaşamı her şeyin üstüne koymak, sadece sizin ve benzerlerinizin değil yaşayan her bir varlığın yaşamını en üstün değer olarak görüp buna zarar vermeyecek şekilde basit ve amaçsız bir yaşam sürmekten, tıpkı bir ot gibi yaşamaktan daha yüce bir amaç olabilir mi? Bugüne kadar size öğretilen bütün dogmaları bir kenara itip bu soruyu tartın kafanızda. Olabilir mi?

*

[1] Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Alfa-Felsefe, 2016. s. 177.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Planlama düşüncesi ve eylemi ile kentler ya da kentler planlanabilir mi?

Başlarken

Taksim Meydanı ne olmalı/ nasıl düzenlenmeli?” sorusu, bir süredir İstanbulluları yakından ilgilendiriyor. Ancak başka meydanlar, kıyı kesimleri de var… Tartışma çok canlı ve İstanbullular ilgileniyor kentin bu önemli meydanının ne olacağı ve nasıl olacağı sorusuyla… Bu çok iyi bir şey.

Ancak bu tartışma daha çok “İstanbullular bu kent parçasının geleceği ile ilgili kararı/ kararları nasıl verecekler?”, “Karar almak için nasıl bir yol-yordam izlenmeli?”, “Taksim ile ilgili kararı alsak bile Taksimle birlikte ele alınması gereken sorunların (başta kimlik katmanları, ulaşım, ekoloji vb. olmak üzere) çözümü ile ilgili diğer kararlar nasıl verilecek?” türü birçok yeni soruya yol açıyor. Sonunda, “İstanbul’un/ Beyoğlu’nun ne olacağını bilmeden Taksim’in ne olacağını nasıl bilebiliriz?” sorusu geliyor. Peki, İstanbul’un ne olacağını bilebilir miyiz?

Bu durumda kentlerin geleceğinin belirlenmesi sorununa biraz daha yakından bakmak yararlı olacak gibi. Ancak öylesine kapsamlı bir iş ki bu, belki uzunca süre bu sorunla ilgili tartışmalarla yakından ilgilenmek gerekecek. Bu nedenle “planlama nasıl bir kavram, kentler nasıl bir yer, kentlerin planlanması mümkün mü, mümkünse nasıl planlanmalı, eğer kent planlanmasından bahsediyorsak, buradaki demokrasi/ katılım süreçleri nasıl düşünülebilir ve bu katılımcı yaklaşımları nasıl anlamlandırabiliriz, bu anlamlar üzerinden öneriler/ yeni ve özgün düşünceler geliştirebilir miyiz?” gibi bağlaşık başka pek çok başka soruya da eğilmeliyiz.

Sanırım bir süre, sadece bu sorun üzerinde düşünce alış-verişinde bulunmak [eski terim daha kısa ve özlü (oldukça da oturaklı): tefekkür etmek] gerekecek.

*

Kentler planlanabilir mi? Zor bir soru. Sorunun çok karmaşık olduğunu biliyorum. Ayrıca soruyu çok yakışıksız, hatta bir çeşit hakaret gibi görecek olanların, saçma bulanların olabileceğini de biliyorum.

Kolay ve kısa bir yanıtı yok bu sorunun. Yine de soruyu yanıtlamaya çalışmadan önce planlama kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor. İyice basite indirgemeyi göze alacak olursak, planlamanın her hangi bir gelecek (kısa, uzun ya da orta erim ya da çok uzak gelecek de olabilir) için olabildiğince sistematik ve örgütlü öngörüler ve öneriler geliştirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Geleceği bilebilme ve öngörebilme

Ancak şöyle sorular henüz yanıtsız kalıyor: Neler planlanabilir, neler planlanamaz? Örneğin insan/ yaşam, doğa/ doğal yaşam, iklim vb. planlanabilir mi? Planlanabilirse bile planlanmalı mı? Her şeyin geleceğini planlamalı mıyız, yoksa bazı durumlar/ süreçler ve haller, kendi doğal gelişimine mi bırakılmalı? Bazı şeyler uzun erimde, kendi evrimleri gereği bir değişme ve başkalaşma gösterdiklerinde bu, daha sağlıklı ve sınanmış bir gelecek mi oluşturur? Ya da devrimci bir müdahaleyle doğal gidişin/ evrimin yolunu kesip hızla başka bir mecraya/yöne veya hıza doğru evrilen şeyler ve süreçler, durumlar, yani planlanmış öngörüler daha mı sağlıklıdır? Yanıt elbette planlamanın konusuna, nesnesine ve planlama yapacak olası özneye ve zamanın akışının hızına/ hız gereğine göre, her defasında, değişik bir biçimde düşünülebilir.

Planda olasılıkların, olumsallığın yeri ve etkisi nasıl ele alınmalı? Planlanacak gelecek içinde hangi ögeler/ faktörler bulunacak? Bunların çokluğu ya da azlığı planlamanın yapılabilirliğini etkileyebilir mi? Çok faktörlü bir gelecek öngörüsü yaparken, faktörler arası ilişki ve bunların oluşturduğu toplamın tutarlılığı ne kadar/ nereye kadar sağlanabilir ve nasıl sağlanacak?

Geleceğe yönelirken, onu nasıl bilebiliriz ya da öngörebiliriz ve geleceği öngörme savını neye/ nereye dayandırabiliriz? Bu öngörülerin, geleceğin gerçeğini biçimlendirmesine, gelecekteki gelişmelerin plan öngörülenine uygun olmasına hangi esnekliklerle veya katılıkla yaklaşmalıyız/ yaklaşabiliriz? Diğer bir deyişle, gelecek öngörülerimizin değerini neye göre açıklayabiliriz veya daha ikna edici, daha sert söyleyecek olursak uygulanması gereken öneriler olduğunu nasıl/ nereye kadar söyleyebiliriz?

Aynı biçimde, gelecek öngörülerini hangi genellikte veya ayrıntıda belirlemeye çalışmalıyız? Bütün ayrıntılarıyla tanımlanmamış bir gelecek öngörüsünün, öngörüldüğü gibi olma olasılığı nedir? Ama bundan önce gelecek öngörüldüğü gibi olmalı mıdır? Bu sorular elbette plan erimiyle de ilgilidir ve “plan erimi yakınlaştıkça ayrıntılı ve tam, uzaklaştıkça genel ve ilke düzeyinde, hatta genel bir betim gibi olmalıdır” demek, daha doğru olabilir mi? Ayrıca, planlamanın konusunun, veriler bakımından güvenilebilirliği, verilerin çözümlenebilirliği ve geleceğin küçük bir yanılma payıyla kestirilebilirliği vb. gibi özellikleri taşıyıp-taşımadığına göre, farklı biçimlerde yanıtlanabilir. Jeolojik bir araştırma için analiz ile deprem analizi, kuşkusuz farklı bir biçimde kullanılacak ve farklı hızla ortaya konulması gereken gelecek öngörülerine ihtiyaç gösterir.

Gelecek öngörülerini yaparken geçmişe ve içinde bulunduğumuz duruma ne kadar veya nereye kadar uygun davranmalıyız? Ya da gelecek öngörülerinin geçmiş ve şimdiki zamandan radikal bir kopuş oluşturması istenebilir mi? Gelecek düşleri ve arzuları, nasıl/ nereye kadar etkili olmalı/ olabilir? “Gerçekçilik”, gelecek düşüncesi bakımından bugünün (ve sorunlarının) doğrusal bir uzantısı olacaksa, geleceği planlamak neden gereksin? Bugünden/ gerçekten bir “kopuş” planı yapabilir miyiz? Yoksa ne kadar öyle olmasını istemesek de, en azından planın üzerinde yapıldığı zemin (somut, bilimsel ya da ideolojik ve hayali…) geleceği belirlemeli midir? Geçmişin izinin/ etkisinin hiç olmaması olası mıdır, ayrıca olmalı mıdır?

Planın nesnesi -öznesi

Planlamanın nesnesi (planı yapılan şey/ durum) ile planın öznesi (planı yapan kişi ya da irade veya otorite, yaptırım gücü vb.) arasındaki ilişkiler nedir ve nasıl düzenlenebilir ya da düzenlenmeli mi? Yoksa geleceğe doğru yönelimde kılavuz çizgiler belirlemeden sadece genel bir düş tanımlayarak, aktörlerin öngörülemez ve tam olarak bilinemez davranışlarının/ ilişiklerinin kendi doğasına-kimliklerine göre gelişmesinde tam bir özgürlük mü gözetilmelidir? (Bu tutum, plan kavramını bütünüyle işlemez hale mi getirir?)

Eğer politikayı “yaşanılan sorunlar ya da yaşanmakta olan durumun yeteri kadar doyurucu/ uygun olmayan ögelerinin nasıl (ve ne biçimde/ hangi yöntemle-teknikle, hangi kaynakla, ne zaman ve nereye kadar, niçin vb.) değişmesi/ onarılması gerektiği üzerindeki konuşmalar/ tartışmalar” olarak tanımlarsak, planlamayı politikanın doğal bir uzantısı olarak kabul etmek gerekir mi? (Yine de planlamanın konusu olabilecek alan elbette politik alandan çok daha geniş olarak düşünülebilir.)

Ancak şunu da söylemeliyiz ki geleceğe yönelik olarak alınan her karar, özellikle de politikacıların aldıkları kararlar bir plan sayılmaz. Bunların bazıları ilkeler düzeyinde belirlemeler, bazıları “strateji” türü kararlar, bazıları da tam Türkçe karşılık bulmakta zorlandığımız “policy” (siyasa) dediğimiz türde geleceğe yönelik önermeler olabilir. Bu çok tartışmalı “eğik düzlem” üzerinde, yanılmayı göze alarak planlamanın, bu kavramların hepsinden kapsamlı, örgütlü, sistematik ve tutarlılık içinde olması gerektiği söylenebilir..

Tarihte, en eski zamanlardan beri, yapacakları işi öngörmek için ve işlerini başarılı bir biçimde yapabilmek için düşünen ve düşünme yöntemleri geliştirmede uzmanlaşmış insanların askerler (yöneticilerden/ devlet yöneticilerinden çok askeri yöneticiler) olduğunu söylemek de bir tek paragrafa sığdırılmaya çalışılmış aşırı bir genelleme olacaktır elbet. Ancak “strateji” kavramının planlama kavramının öncesinde gelişmiş olduğunu düşünmek için epey neden bulunmakta. Uygarlığın ilerlemesi/ kentlerin gelişmesiyle, belki mimarları da bu gruba ekleyebiliriz. Anadolu’daki birçok arkeolojik alan, kentsel sit alanı bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

Tartışma alanlarını/ soruları üssel bir hızla çoğaltabiliriz. Plan/ gelecek öngörüleriyle ilgili sorular, hiç bitmeyecek türde sorulardır.

Planlamanın konusunun içine canlılar, özellikle bitkiler ve hayvanlar girdikçe, planın olup-olmaması ve eğer olacaksa sahip olması gereken özelliklerle ilgili konular, giderek saçaklanacak ve derinleşecektir. Ancak planın konusu insan ile ilgiliyse ya da insan yaşamları yapılan bu planlamadan her hangi bir biçimde etkilenecekse, plan için gösterilmesi gereken duyarlılık yine üssel bir fonksiyon hızıyla artacaktır.

Çünkü plan, başından beri tartışmakta olduğumuz gibi doğal bir durum, evrimin kendi kuralları içinde ortaya çıkması düşünülebilecek bir gelecek kurmaz. Plan, insan (belki yakın gelecekte pek çok alanda makine/ robot) eliyle/ aklıyla geleceğe yapılacak bir müdahale veya müdahaleler dizgesinin sistemleştirmesidir. Geleceği yapay/ insan/ makine eliyle belirlemek iddiasında bulunan bir müdahaleler dizgesinin adıdır.

Planın amacı

Sınıflı ve başka birçok sosyo- kültürel özelliklere göre çeşitlenmiş toplumlarda planlama, çok farklı biçimlerde kurulmuş yaşam ve kültür kozalarına veya süreçlerine dokunacak, müdahale edecek ve bazılarını radikal bir biçimde bozacak ve parçalayacak, yok edebilecek bir potansiyele sahiptir. Bütün bu paragraflar alt alta yazıldığında, planın nerdeyse atom bombası kadar güçlü dönüştürme potansiyeline sahip bir araç gibi betimlendiği görülüyor. Bu nedenle “amaç” kavramına değinmek gerekecektir.

Amaç kavramı şu soru ile ilintili: “Neden, geleceği öngörmek/ hangi düzey uygunsa/ olasıysa, o düzeyde planlama yapmak istiyoruz?” Bu genellikle kapsamlı ve çok boyutlu yanıt gerektiren bir sorudur ve teknik olmaktan çok genel bir bakış açısına, yaşamla ilgili felsefi bir görüşle ilgilidir. “Bu savaşın amacı nedir?” dendiğinde “kazanmak” diyemezsiniz. Yanıt çoğu kez neden kazanmak ve kazanınca neyi/ neleri elde etmek istediğiniz türündeki uzun erimli boyutları/ beklentileri de içermek durumundadır.

Her planın bir amacı vardır/ olmalıdır ve amaç (hedef değil elbette), geleceğin hayali, betimlenmesi, biçimlendirilmesi, tanımları ve ayrıntıları ile planlamayı yapmak isteyen ve uygulayıcıların neyi nasıl yapacakları hakkında doğru, sahici bir fikir vermelidir. Amaç ne kadar açık ve berrak, pürüzsüz ve gölgesiz bir paylaşım niteliğindeyse içeriği ve yöntemleri, o kadar başarılı (gerçekleşme olasılığı yüksek) bir belge olmak özelliği kazanacaktır.

Ancak bunlardan da önce plan ancak daha “iyi”, daha güvenli ve sürdürülebilir, uyumlu ve dostane/barışçıl, daha etik ve estetik bir gelecek için yapılmışsa savunulabilir.

Bu haftalık planlama kavramıyla ilgili çok genel kavramlar çevresinde, kuş bakışı dolaştıktan sonra kentler üzerinde de biraz düşünme aşamasına geçebiliriz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye dizi ve sinema sektörünün çevre sorunlarına olan ilgisizliği

Bir TV kanalında yayınlanan Sadakatsiz isimli diziye denk geldiğimde, denizle ilgili bir sahne dikkatimi çekmişti. Daha detaylı bakabilmek adına diziyi geri sarma özelliğini kullandığımda (neyse ki böyle bir özellik var)  o sahnenin neden dikkatimi çektiğini de anlamıştım. Sahne şöyleydi: Dizinin ana karakterlerinden biri olan kadın, bir anısını hatırlamış olacak ki çocukken gittiği sahile tekrar gitmiş ve kumsal (kumsal sayılmaz ama öyle diyelim) üzerinden yürüyerek denize bırakıvermişti kendini. Buraya kadar her şey bir klişe olan “denize bırakma sahnesi”ne uygun ilerliyordu. Ancak buna uygun olmayan bir detay vardı ki dikkate değerdi. O detayda kadının yürüdüğü sahilde rengârenk mikroplastikler göze çarpıyordu. Hatta o kadar fazlaydılar ki sanki daha büyük plastikler de varmış da işte onlar toplanmış ve onların da parçaları da alanda kalmış gibiydi.

Sahnenin çekildiği sahilin neresi olduğu pek belli değil. Ancak belli olan bir şey var ki o da sahilin plastik kirliliği altında eziliyor olduğu!

Dizilerin yeni ‘fonu’: Hava, su, gürültü, plastik kirliliği… 

Normalde son 20 yıldır çekilen dizi ve filmlerin çoğunda olayların geçtiği sahneler hep steril ve gerçek çevre ile uzaktan yakından alakası olmayan mekanlar. Aslında Sadakatsiz isimli dizinin çekildiği çevre de bu kurala uygun. Tertemiz sokaklar, yollar ve diğer alanlar! Ancak bu durum çevre problemlerinin boyut değiştirmesinden kaynaklı olarak, artık tam anlamıyla sağlanamıyor denilebilir. Hava kirliliği, plastik kirliliği ve gürültü kirliliği artık baskılanamıyor ve o yüzden de neredeyse tüm sahneler iç mekânlarda çekiliyor.

Aslında bu problemlerin göz ardı edilebildiği ortamların sağlanması da kısmen mümkün ama bunun için çekimleri daha erken ya da geç saatlerde, uzak bölgelerde yapmak ya da daha da önemlisi, biraz farkındalık sahibi olmak lazım. Çünkü boyutu değişen çevre problemlerinden asgari düzeyde haberdar değilseniz, onun bir sıkıntı olabileceğini de algılayamazsınız. Nitekim son dönemlerde bu dizidekine benzer detayların sayısının artması boyutu değişen çevre sorunlarının tam olarak algılanamadığının ve Türk dizi ve film sektörünün de buna dair herhangi bir aksiyon alamadığının bir göstergesi.

‘Manasız iyimserlik’

Son dönem Türk dizilerinde, bir sahne çekilirken bir pet şişenin bile sahneden alındığı bir ortam söz konusu. İşte böyle bir ortamda o rengarenk mikroplastiklerin orada bırakılmış olmasının yukarıda saydıklarımızdan başka bir açıklaması olamaz! Belki de farkındalık var ancak mikroplastiklerin miktarı toplanamayacak kadar fazla olduğu için ya da renkli yapıları nedeniyle sahneye renk katacakları düşünüldüğü için orada bırakılmış olabilir. Manasız iyimserlikten zarar gelmez!

Dediğimiz gibi dizilerdeki bu tarz ayrıntıların yapımcıların farkındalıklarının, “gözle görülebilen” ya da “sinematografik” ya da her neyse ona uygun olma durumlarından biriyle ilişkili olduğu aşikâr. Ancak yine de gerçekçi olmakta fayda var. Mikroplastiklerin ne derece büyük bir kirlilik etmeni olduğu dizinin yapımcıları tarafından bilinseydi, bu sahne çekilirken mikroplastiklerin olmadığı bir nokta mutlaka bulunurdu. Sizce de öyle olmaz mıydı? Son 20 yıldır çekilen herhangi bir Türk dizi ya da filminde gerçek çevrenin olduğu gibi yansıtıldığına dair bir emare gördünüz mü? Ben göremedim ya da gözümden kaçırdım. Öyle ki 1990’ların çöp birikintileriyle meşhur İstanbul’unda çekilen dizilerde bile bu durum mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılıyordu.

Yapay gerçeklik

Türk dizi/film sektörünün 1980 öncesi durumu düşünüldüğünde çevrenin yansıtılması durumu daha farklıydı (neredeyse her şeyde olduğu gibi). Konusu direkt çevre sorunları olan veya öyle olmasa da çekildiği sahnelerde o dönemin gerçek Türkiye çevresini yansıtan öğelerin kullanıldığı filmler yoğunluktaydı. Hatırlayın Kemal Sunal filmleri başta olmak üzere birçok filmde ortam olduğu gibi yansıtılıyordu. Yeşilçam sinemasının toplumcu gerçekçilik ile absürtlük arasında gidip geldiği dönemlerde değişmeyen, “çevrenin yansıtılmasında gerçek çevreye olan sadakatli olma” gerçeği günümüzde oldukça değişmiş ve yerini olmayan yapay bir gerçeklik yaratmaya bırakmış durumda.

Peki, çevre sorunlarının daha da şiddetli olarak kendini hissettirdiği bir dönemde, yani günümüzde çekilen dizi ve filmlerde neden bu durum yerini gerçek üstü sahnelere bırakmış vaziyette? Neden oyuncuların hiçbir davranışı izleyenlere küçük mesajlar verecek detaylar barındırmıyor?  Gerçekten araştırmaya değer bir konu. Durumun politik atmosferle, dizi tüketimine dair yaratılmak istenen kültürle ve dizi ve film sektörünün artık toplumsal gerçekliklerle bağını koparmasıyla ve kendine ait bir paralel gerçeklik yaratmasıyla ilişkisi olduğu aşikâr, ancak yine de gerçek nedenlerin detaylıca ortaya konulmasına ihtiyacımız var.  

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşayan her şey bir mucizedir, terliksi hayvan bile…

“Haydi hep birlikte terliksi hayvanı alkışlayalım”

Bir kitabın başlangıç cümlesi için biraz ilginç bir seçim. Ama belki de değil, çünkü yazar akabinde hatırlatıyor okuyucuya, “Sen bir mucizesin, terliksi hayvan bir mucize… Yaşayan her şey bir mucizedir.”

Yaşamın Gizemi, evren ve evrendeki her şey hakkında bir kitap. Biz sayfaları çevirirken milyarlarca yıl nefes kesici bir hızla geçiyor. Gezegenimizin ve evrenin yaşı, Darwin ve ispinozlar, cansız atomların nasıl modern insanlara dönüştüğü gibi her türlü büyüleyici bilgi hakkında da bir fikrimiz oluyor.

Jan Paul Schutten, karmaşık ve zor konuları oldukça anlaşılabilir bir biçimde tanımlarken gerçek dünyanın büyüsünü göstermek için mizahtan yararlanıyor. “Hücreler fıkır fıkır yaşam kaynarken, atomlar bir iskele babası kadar ölüdür” gibi eğlenceli örnekler ve çarpıcı metaforlar kullanarak okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. Yazarın kaleminde bilimsel gerçekler kendilerinden bir şey kaybetmeden, daha uyarıcı hale geliyor: “Evindeki tozun büyük bir bölümü ölü hücrelerden oluşmaktadır.”

Kitabın kronolojik dizgisi evrene ve bilime bütünlüklü bir yaklaşımla bakmamıza olanak sağlarken kitabın yapısı ve merakımızı kabartan başlık seçimleri, istediğimiz parçayı istediğimiz zaman okumaya da kapı aralıyor.

‘Zor bir şeyi kolay anlatmak’

Rotterdam Doğa Bilimleri Müzesi müdürü Jelle Reumer’ın kitabın ön sözünde belirtiği gibi:

 “Araştırmacılar genellikle zor şeyleri araştırmakta iyidir ama zor bir şeyi anlatmak bambaşka bir uzmanlık konusudur. Bu işi gazeteciler iyi yapar ya da yazarlar. Jan Paul Schutten onlardan biri.”

Jan Paul Schutten.

Kitabı bu kadar ilgi çekici yapan bir diğer isim ise illüstratör Floor Rieder. Fieder’in her yaş grubuna hitap eden illüstrasyonları metni bazen açıklığa kavuştururken bazen de okumayı bir kenara bıraktırıp çizgilerinin dünyasına daldırıyor.

Evrimsel biyoloji konulu makaleleriyle tanınan Çağrı Mert Bakırcı’nın Türkçe baskısı için sunuş yazısı yazdığı, Floor Rieder’in görkemli çizimleriyle şenlenen eser, 2013’te Hollanda’da yılın gençlik kitabı seçildi. 2014’te önceki yılın en iyi kurgu dışı gençlik kitabına verilen Altın Lale‘yi kazanan Yaşamın Gizemi, çizimleriyle de Altın Fırça Ödülü‘ne layık görüldü.

*

Künye

Yazar: Jan Paul Schutten
Çizer: Floor Rieder
Çevirmen: Nevin Soysal

Yayınevi: Ginko Çocuk

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İmamoğlu’na Gezi’de bir nefes alma molası öneriyorum

Taksim Yarışması'nı kazanan 15 nolu proje.
Cumhuriyet’in  temsil sahnesi  kamusal alanın krizine, çöküşüne işaret ediyor. Bu krizin üstesinden yalnızca bir mimari tasarım yarışması ya da bir proje gelemez. Ama eğer yönetimi katılımcı hale gelirse çok şey değişir, önemli bir deneyim olarak tarihe geçer. Benim düşüncem ve bu yazının özeti bu.

Bu düşünceyle daha önceki yazılarımda geçmişteki kamusal alan yaklaşımını tekrarlamak yerine, Ekrem İmamoğlu’na geçmişteki yönetimlerden farklı bir şey yapmasını önermiştim.  

Bugün de İmamoğlu’na Gezi‘de bir “nefes alma molası” vermesini ve Taksim kentsel tasarım yarışması gibi bir konuyu yeniden boyutlandırarak, geliştirerek ele almasını öneriyorum.

Emek veren bütün ekiplere, seçici kurula, herkese teşekkürler edip çıkarılan derslerle bu Taksim Yarışması’ndaki yaklaşımı güncellemesini… Bu çekinilecek bir durum değil, sıklıkla başvurulan bir yöntem. Düşünce dünyası böyle zenginleşiyor. Taksim ve Gezi konusu kamusal nitelikli fikirleri, eylemsellikleri güncellemek için muazzam bir fırsat. Bu fırsat heba edilmemeli. Özetle İmamoğlu’na ayağına gelen bu fırsatı kullanmasını öneriyorum.

Tasarım deyince imajlar üzerine odaklanılıyoruz, doğal olarak. İmajlarda ne gösterildiğini anlamaya çalışıyoruz. İmajlar bizi içerik üzerine konuşmaya zorluyor. Sanki değişim, dönüşüm bir anlık bir meseleymiş gibi. İmajlar üzerinden tartışma yürütülüyor: Meydan işlevini koruyor mu? Gösteriler için kullanılabilecek mi? Gezi için neler öngörülüyor?..  Ama çoğu zaman imajları ortaya koyan işleyişler, yapılar gölgede kalıyor. Bu mesele hiç gündeme gelmeden imajlar üzerinden tartışılıyor.  

Kazanan 15 no’lu projede öngörülen Gezi Parkı’ndan bir kesit.

40 yılın deneyimi

Oysa kamusal alanların yönetimi, iyileştirilmesi için 80’li yıllardan beri çok önemli deneyimler yaşandı.

Özerk, çok boyutlu yapılar oluşturuldu. Farklı deneyimler araştırıldı, gözden geçirildi, paylaşıldı. Önerim İmamoğlu’nun da şirket/kamu karışımı bir modelle bu tür çalışmaları yürütmeye çalışmak yerine misyon odaklı bir yapılarla kamusal alanlara ilgili faaliyetleri ele almayı denemesi. Söylemeye bile gerek yok: Gezi’yi Park ve Bahçeler yönetemez. Kültür Varlıkları da. Zabıta da. Gezi’nin ekosisteminin korunması son derece yaratıcı bir iştir, aynı kültür konusun yönetimi gibi. Bugün nasıl küçücük Maksem bile nasıl yönetilemiyorsa, öyle. Disipliner kamu, korumak şöyle dursun kamusal alanı işgale hazır bir boşluğa dönüştürüyor. Hafızasız bir yönetim bu işi başaramaz. Önce güncellenmesi gereken yönetimsellik. Başarılı olmak için bu çalışma için özel (misyon odaklı) bir yönetim organı oluşturulabilir.

Kazanan projede, Gezi ile Maçka parklarını birbirine bağlayan bir yürüyüş yolu bulunuyor.

Disipliner kamu modeli kamusal alanı parçaladığı gibi merkeziyetçi ideolojinin ya da imtiyazcı piyasa aktörlerinin pençesine atıyor. Neoliberal düzende ikisi birden gerçekleşiyor: Bir tarafta kapalı uçlu, imtiyazcı disipliner şiddet, diğer tarafta yandaşlık, kayırmacılık, ideoloji…  Bu ikisi birleşince yıkım ve çatışma kaçınılmaz oluyor. Gezi ve Taksim de hem çatışmaların, hem de kayırmacı ilişkilerin boy gösterdiği bir sahne oldu.  

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli.”

Kamusal yapıların çöktüğü, yalnızca atık ürettiği bir krizinin içindeyiz. Fragmante olmuş kamu kurumları neoliberalizmin koşullarında birer tiyatro dekoruna dönüşmüş vaziyette. İnsanların kendilerini kuşatan canlılar ve cansızlar dünyasından ayrı bir varlık olduğu fikri modernist bir illüzyon. Belki insanlığın “kültür” adı verilen kayda geçmiş tarihinden, kölelik rejimlerinden beri ama modern dünyaya baktığımızda Rönesans’tan beri giderek kurumsallaşan, kapitalizmle birlikte alternatifsiz hale gelmiş gibi gözüken bir temsil rejimi, bir illüzyon. Fragmantasyon, bu illüzyonun en çarpıcı göstergesi. Katılım üzerine bütün modernliğin sorunsalı, deneyimleri bütün tarihi zaten bunun üzerine.

Taksim Yarışması’nda ikinci gelen 19 nolu proje.

Katılımın niteliği

Katılım meselesi karşımıza çıkan her sorunu ilgilendiriyor. Buradan hareketle bir tartışma yaratmak, bu meseleyi gölgede bırakmamak çok önemli. Yoksa çeşitli zümrelerin iktidar alanını paylaşma güdüsünden, girişiminden başka bir şey anlaşılmıyor, katılım talebinden.

Eleştiri planlama-projelendirme gibi tasarımsal faaliyetlerde kamusal niteliğin üretilmesi, zihin dünyasının gelişmesi için yaşamsal bir konu. (Oysa eleştiriden kimi zaman doğru/yanlış ya da güzel/çirkin gibi görüş belirtmek de anlaşılıyor.) Bu şekilde görüş belirtmenin de bir anlamı var. Ama kimi zaman da eleştirel düşünce yalnızca içerik üzerinde değil, aynı zamanda arka planda onu şekillendiren yapılar üzerinde gerçekleşiyor. Bu açıdan gösterenle gösterilen ilişkisi gibi, yenileme, değiştirme potansiyeli yaratıyor. Yalnızca gösterileni, yani imajları ele almak çoğu zaman yeterli olmuyor.

Sonuç olarak: Şehrin merkezindeki bu eşsiz rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Büyükşehir Belediyesi mi? Evet görünüşte öyle. Kimileri “Park ve Bahçeler Müdürlüğü” falan diye de bir cevap verebilir. Başka? Ulaşım, planlama, kültür, koruma… Kamusal alanın bir çok sahibi varmış gibi, ama gerçekte yok.

Bu ayrışmış, fragmante olmuş yönetimsellik biçimiyle şehri yönetmek mümkün olmadığı gibi, bu çok boyutlu devasa kamusal alanı değil. Amaç şehirselleştirilmiş bir yönetim yapısı oluşturmak olmalı. Bu yöntemle Gezi’yi güncellemek mümkün değil.

19 nolu projenin Gezi projeksiyonu.

Gezi’nin ve meydanın güncellenmesi ancak “misyon odaklı” bir yönetimle olabilir. İmajlarla gözümüzü almak, uğraşmak yerine, şehrin kamusal hayatını zenginleştirecek bir biçimde yönetmek, canlandırmak, etkinliklere açmak, kültürel ve doğal varlıklarını korumak,bakım ve  onarımını  yapmak, iyileştirmek için.

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur.”

“Taksim’i kim yönetiyor” diye sorarken, aklıma başka ülkelerdeki şehirlerin meydanları için düzenlenen yarışmalar geliyor. (Bir hatırlatma: Bu mesele yüzünden İstanbul gönüllü insanların çabalarıyla 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçildi ama sonra üzerine bir sünger çekildi.) Çok taraflı, misyon odaklı bağımsız bir yapıyla, uluslararası uzmanlarla bağlar kuran bir çalışma süreci başlatılabilir. (İstanbul için böyle bir çalışmanın hazırlığında kim yer almak istemez?)  Örneğin Aristotales Meydanı yarışması bütün tanınmış mimarlık dergilerinde duyurulmuş, şartname dışında hazırlanan kitaplarla, yayınlarla, belgelerle tanıtılmıştı.  İstanbul’da da bir gönüllü inisiyatif oluştu, o tarihlerde. Kendi imkanlarıyla epey bir etkili oldu. AB organlarına sunulmak üzere İstanbul’un adaylık dosyasını hazırladı. İçine AKM’nin güncellenmesi gibi önemli bir konuyu da bütün itirazlara rağmen koydu ve en azından başlangıçta bu kamusal alan politikalarının yenilenmesinde başarılı oldu. Eğer hak ettiği gibi ele alınsaydı, Selanik‘ten bin kere daha fazla başarılı olurdu. 

Gezi şehrin kamusal hayatını canlandırabilir ve  zenginleştirebilir. Ama daha da önemlisi bu herkesin ihtiyaç duyduğu iyileştirici bir deneyim olur. Hem de İmamoğlu için önemli bir başarı. Özetle bu fırsatın kaybedilmemesini diliyorum.

Yarışmada üçüncü olan 16 nolu projede, Gezi.

Gezi ve meydan için kısa bir derleme

Bu yeni bir deneyim için önerilen yaklaşımın bütünlüğünü kaybetmeden, önce Taksim’e adını veren Maksem’den başlanmasını öneriyorum: Maksem Taksim’e adını veren, İstiklal‘in girişini simgeleyen önemli bir anıt. Caddedeki en eski yapı. Büyükşehir’in mülkü. Çok kötü bir durumda. (İçinde berbat işler yapılmış.) Şu anda güya “Beyaz Masa” olarak işlev görüyor. Bunlar derhal düzeltilmeli. (Anıtın içinde hazneden çeşmelere dağıtımı, taksimi lülelerden su akışı ile gösterilebilir. Taksim Suları hakkında bilgi verilecek, nereden gelir, kaç çeşmeye dağıtılır, v.s.) Yeniden işlevlendirilen sarnıç da felaket bir durumda. Maksem’deki gibi projesiz müdahaleler yapılmış.  Farklı bir yönetimsellik deneyimi için buradan başlanabilir. Bu mekanlar bir etkinlik alanı olarak  (Gezi için, rekreasyon ve kültür vadisinin yeniden canlandırılması için) bir anahtar işlevi görebilir. Maksem’den başlayarak farklı bir yönetimsellik biçimi deneyimlemek.

Taksim Maksem’i.

Önceki yönetimler gördüğüm kadarıyla Gezi’yi bir boşluk olarak değerlendirdiler. Otopark olarak kullanılırken her kar yağdığında Büyükşehir tarafından park eden araçlar kaymasın diye kamyon kamyon tuz dökülüyordu, Gezi’deki ağaçların dibine. Buradaki otopark işletmesi, herkesin gözünün önünde önemli bir kültür varlığı olan düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırıyordu, bagaj kısımları dışarı uzansın, Gezi daha çok araç alsın diye. Gezi parkı yıllarca otopark olarak kullanıldı. Otoparkın kaldırılması da bir belgesele konu olacak kadar enteresan ve  çok zor oldu.

Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa kamusal rekreasyon ve kültür alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. “

“Gezi’yi Hilton böldü” dediler. Prost bu nedenle şapkasını aldı gitti. Ama asıl bölünme sonra geldi. Büyükşehir’in şefliği Gezi’nin bölünmesine yol açan bir otoparkı ve depoyu buraya yerleştirdi, etrafını jiletli tellerle çevirdi. Böylece halka açık bahçe kapatılmış oldu.

Zarif yaya köprüsünün üzerinden inşaatlar sırasında moloz yüklü hafriyat kamyonları geçiriyorlardı, alttaki sıkışık trafikte bekleyen yüzlerce insanın can güvenliğini tehlikeye atarak. Büyükşehir yönetimi şöyle cevap veriyordu, yapılan uyarılara, gönderilen fotoğraflara: “Evet onu yıkacağız, yenisini yapacağız. Projemiz hazır!”

Prost Gezi’nin içinde bir spor alanları tanımlamıştı: Bunlardan biri de Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü (TED) adıyla bilinen yerdi. Gezi’nin sportif etkinlikler için tasarlanmış bölümü, TED Kulübü’nün inşaata açılması (yerine bir gökdelen dikilmeye kalkışılması) bizzat Büyükşehir yönetimi tarafından teşvik edildi.

Fransızların Prost’un programına katılmak üzere Büyükşehir’e vermek istedikleri Pasteur Hastanesi, Pasteur Residence’a dönüştü.  Önce doktorların karşı çıkmasına rağmen kapatıldı. Gezi içinde kültürel bir işlev üstlenebilirdi, Büyükşehir onun bir şirkete satılmasına aracılık etti.

Gezi hep şu soruyu kendime sormama neden oldu:  Gezi’yi, şehrin merkezindeki bu devasa rekreasyon ve kültür alanını kim yönetiyor? Bu devasa kamu alanının gerçekte yönetimi yok. Burası bir boşluk olarak değerlendiriliyor. Bana kalırsa Taksim’in mimari tasarım yarışmasından önce yönetime ihtiyacı var. Bir yarışma düzenlemek için de.

Eğer bir yönetimi olsaydı, bu spor alanı belki korunacaktı. Ama öyle olmadı. 

Bu kadar örnek tahmin ediyorum sorunun anlaşılmasına yeter.

Prost’un gerçekleştirdiği düzenlemenin, Gezi’nin ana fikri de sanki unutulmuşa benziyor bugün.

Proje, 19. yüzyıl kapitalizminin dönüştürdüğü Pera ile 20. yüzyılın modern semti Şişli arasındaki işlevsiz kalmış alanı bir rekreasyon ve kültür alanına dönüştürmeyi ve iki semti birbiriyle ilişkilendirmeyi amaçlıyordu. Bu ana fikri  zedeleyecek şekilde ortasına Hilton Oteli yapıldı. (Bu yüzden Prost şehri planlama görevinden istifa etti.) Ama otelin bahçesi geçişe, bir yaya alanı olarak açık bırakıldı. Gezi’nin canlandırılması, tekinsiz bir yer olmaktan çıkması, erişilebilir bir yer olması için Park ve Bahçeler’in otoparkı, deposu, geçişi engelleyen jiletli telleri buradan kaldırılabilir. (Hilton Oteli’nin yer altı otoparkı ilerideki yürüyüş aksı ile bir engel teşkil etmiyor.) Burada küçük iyileştirmelerle bir yürüyüş ve bisiklet yolu yapılabilir. Hyatt Regency için parkın yürüyüş aksının tam ortasına yapılan trafo binası kenara çekilebilir. Ayrıca buradan Taşkışla ve teleferik tarafına erişimi sağlayan geçit kapatılmıştı. Taşkışla’daki öğrencileri bu geçidi açtı. Bu geçit hala iyileştirilmeyi bekliyor…

Ermeni Mezarlığı

Büyükşehir’in hazırladığı projeyi galiba kimse hatırlamıyor: Ermeni Mezarlığı’nın ortaya çıkan taşlarıyla bir hafıza mekanı oluşturmak. 2004 yılında Pasteur hastanesi “Pasteur Residence”a dönüşürken onun arka bölümündeki tepelik alanda yapılan hafriyatta büyük mezar taşları ortaya çıktı. Büyük mermer taşlar dozer ve kepçelerle  hafriyat kamyonlarına dolduruluyor ve yaya köprüsünden geçirilerek (yani aşağıdan geçen ya da trafikte bekleyen araçların içindeki yüzlerce insanın hayatı tehlikeye atılarak) taşınıyordu.

(Bir küçük ayrıntı: Durdurmak için Büyükşehir Belediyesi’ni aradım. Konuştuğum kişi hafriyatı durdurdu. Operatör sinirlendi, kepçedeki taşı üzerime doğru bıraktı. Canımı zor kurtardım. Hemen peşinden Agos‘a gittim, Hrant‘la birlikte olay mahalline geldik. Bunlarla ilgili üç ayrı haber Agos’ta yayınlandı.) Güya Büyükşehir Belediyesi bu mezarları koruyacaktı. Bunlar önemli kişilere ait mezar taşlarıydı. Büyükşehir Belediye Başkanı bu taşları koruma sözü verdi, hatta bir de sözüm ona bir de proje hazırlattı. Taşlar Hyatt Regency için parkın tam ortasına yapılan trafonun önüne yerleştirildi. Hrant Gezi içinde böyle bir anıtın yapılabileceğine inanıyordu. “Göreceksin, sözlerini tutmayacaklar” demiştik. Sözlerini tutmadılar. Patrik mezarları olduğu söylenen bu taşlar bulundukları yerde sergilenebilir, Gezi’nin ikinci bölümünde bir hafıza mekanı olarak canlandırılabilir.

Pasteur Hastanesi

Pasteur hastanesi/”Pasteur Residence” dönüşüm projesi. Neden olmasın? Hep tersi olacak değil ya?  Fransa Büyükelçiliği 1889’dan beri faaliyette bulunan Pasteur hastanesini 1991 yılında Büyükşehir Belediyesi’ne vermek istemişti. Bu mülkü kültür amaçlı kullanmak üzere . Büyükelçilik bile farkındaydı bu mülkün Gezi’nin bir parçası olabileceğinin. Bu hastanenin kamu işlevi kazanabileceği biliniyordu. Ama şehrin yönetimi aynı fikirde değildi. Tıpkı Gezi’nin bir parçasını oluşturan Tenis Eskrim Dağcılık (TED) Kulübünün tesislerinin özel mülk kabul edilerek inşaata açılması gibi, burada da bizzat Büyükşehir Belediyesi’nin o tarihteki yönetimi bir şirket tarafından satın alınmasına aracılık etti. Tıpkı Gökkafes‘in yapılmasında olduğu gibi. (Görüldüğü gibi çıkarlar kamu yararı kavramından çok daha güçlü temsil edilebiliyor.) Mülkü satın alan şirket bile bu mülkü yönetimde bir değişiklik olduğunda korumayacağını tahmin ederek, risk almamak için mülkiyet paylaşımı yaptı ki, ileride elinden alınmasın.

Şimdilerde TEKFEN Residence’a dönüştürülen Pasteur Hastanesi.

Zamanında, şehir dışındaki boş arazide, mezarlıkların arkasında, Taşkışla’nın yakınlarında inşa edilmişti. Hastane başta Fransız denizcileri için inşa edilmişti (ama tıpkı diğerleri gibi o da) zamanla değişmiş, şehre hizmet vermeye başlamıştı. Cumhuriyet döneminde gönüllü rahibelerin ve Fransız doktorların çalışması yasaklanınca, personeli değişmiş, 90’lara kadar gelmişti. Boşaltıldığında burayı STK’lar işgal etti ve bir sivil toplum merkezine çevirdiler. Bu konutlar ve hastane binası kamulaştırılabilir ve sanatçı rezidanslarına, sergi alanına çevrilebilir. (Dedim ya: Hep tersi olacak değil ya.)

Taksim’i bir otoyol kavşağına ve şehrin en güzel caddelerini dalış rampaları ile yarıklara dönüştürmeyi ve ortasına bir de AVM inşa etmeyi amaçlayan uygulama projesi, 1990’ların başında, Nurettin Sözen zamanında yaptırıldı. Büyükşehir’de görev alan İTÜ’lü hocalar uygulama projeleri için gene kendi üniversitelerinden hocalara başvurmuşlardı, tıpkı bir çoğunda yaptıkları gibi.

Peki bu proje mesleki ortamlarda tartışıldı mı? Hayır çünkü benzer şekilde iş bölümü yapılarak şehrin diğer meydanlarının tasarımı da aynı şekilde dar bir açıdan kamusallığı tanımlayan kişilere dağıtılmıştı. Hepsi aynı şekilde, “meydanları yayalaştırıyoruz” diyerek caddeleri dalış rampaları ile zeminin altına alıyordu.

Belediye Başkanı’nın kendi yaşadığı semtte, Ayazpaşa‘da, Gümüşsuyu Caddesi’nde  projenin yaratacağı dönüşümden haberi yoktu. Maketlerle ve perspektif çizimleri ile projenin öngördüğü değişiklik kendisine anlatıldı. Toplantılara çağrılan hocalar ise, benzer projeler yaptıkları için “ulaşım bilimsel bir konudur, tartışılmaz” diyorlardı. Gezi’nin devamı olan Maçka Parkı da aynı şekilde beton yollarla ve kullanılamayan yapılarla dönüştürüldü. Yönetimi düşünülmeyince burada hayali kurulan sanatçı atölyeleri, v.s. bir gece dayanmadı. Hurdacılar tarafından yağmalandı.  Yapılar mafya tarafından işgal edildi.

Tayyip Erdoğan yönetime geldiğinde bu projeyi hazır buldu. Üzerine bir çember çizdirdi. Büyükşehir’de projenin fotoğrafları gizlice çekildi. The Marmara‘da düzenlenen toplantıdan basın bu görselleri alıp, “Taksim’e camii yapılıyor” manşetiyle kullandı. Tünellere, gerçekleştirilen otoyol kavşağı modeli ulaşım çözümü kimsenin dikkatini çekmedi.

Cumhuriyet Caddesi tekrar eski görünümüne kavuşturulmalı. Alttaki boşluk bir hafıza merkezi olarak işlevlendirilebilir. Ancak Açıkhava önündeki tünel, dünyanın en şapşal tüneli. Sanki oradan bir otoyol geçiyormuş gibi. (Bundan bir tane de Sütlüce’de var.) Yalnızca erişim engeli oluşturuyor.

Taksim’de Gezi’nin içine inşa edilmesi amaçlanan Kışla/AVM projesi  bir imaj olarak “Hayalet Yapılar” sergisinden alınıp 63. Hükümet programına konmuştu. (Bu imajların müellifleri durumun farkına vardılar elbette ama itiraz edemediler.) Programa konmuştu ama ortada bir proje yoktu.

Şehir Üniversitesi sosyolog/antropolog hocaları sayesinde Bilim ve Sanat Vakfı gibi kuruluşlarla da temasa geçildi. (Bilmeyenler için: Davutoğlu’nun güncel sanat, şehircilik v.s. gibi konularda açık ilişkilere sahipmiş gibi gözüken vakfı.)

Hayalet Yapılar sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün.”

Topçu Kışlası’nın inşaat ile canlandırılmasının yaratacağı sorunlar kendilerine anlatıldı. “Haklısınız” dediler. Vakıf ve üniversite yöneticileri “Bir de karşıyız. Ama ne yazık ki susmak zorundayız. Çünkü bu tür uygulamaları eleştirirsek, kazandığımız hakları da kaybederiz.” İTÜ tarafından hazırlanan Sulukule projesini tartışmak için de bir takım toplantılardan dolayı tanıdığımız ve kentsel dönüşüm, soylulaştırma gibi konularda tezler hazırlamış kişilere gitmiştik. Ne diyorsunuz bu projeye, bu tür soylulaştırıcı uygulamalara güya karşı olduğunuzu makalelerinizde yazarken? Aynı cevabı almıştık. 

“Hayalet Yapılar” sergisinde olduğu gibi Topçu Kışlası bulunduğu yerde tanıtılabilir. Cumhuriyet Caddesi’ne bakan cephesi geçici bir strüktürle, ışıklarla canlandırılabilir.  Kışlanın inşaatla, şiddetle değil, hafıza çalışmasıyla ele alınması mümkün. Bugünkü Fransa Başkonsolosluğu‘nun olduğu bina geçmişte bir hastaneydi. (Bu hastanede gönüllü çalışan rahibeler, mektuplarında bir pazar ayini için Notre Dame‘ın kilisesine gitmeye çalıştıklarında yerlerde kurşuna dizilmiş genç askerlerin cesetleriye karşılaştıklarından ve üzerine basamayacakları için geri döndüklerinden söz ediyorlar.)

Gökdelen versus Taşkışla otelleri

Gezi’nin spor alanı Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nün (TED’in) otel yapılması olacak şey miydi? Üstelik Hyatt Regency oteller zincirine devredilen bu mülkün olduğu yere bir gökdelen projesi hazırlandı. Bu inşaatın maketi bir büroda tesadüfen görülüp fotoğraflandı. Tepkiler üzerine gökdelenden vazgeçildi, bina yataylaştırıldı. O tarihlerde Park Oteli’nin başına gelenleri gördükten sonra önceden alınmış bir tedbir gibi oldu.  Ancak otel inşa edilirken arkasındaki ağaçları birer birer yapılan hafriyatla devirdiler. (Bunlar tek tek fotoğraflandı ve yerine koyduruldu.)

Dönemin yönetimi hızını alamayıp, Taşkışla’yı otel yapmak istedi. Protestolar üzerine bu mümkün olmadı. İTÜ hocalarının da direnmesi yanında çatıda sergilenen hayali bir intihar girişimi (Taşkışla’yı restore eden Paul Bonatz isimli mimar tarihi kişinin) basında yer aldı ve mizah yoluyla yapılan bu muhalefet epey bir ses getirdi.

Otel kamulaştırılabilir. Bir sanat kurumu olarak işlevlendirilebilir ve geçmişte, Pasteur hastanesinde olduğu gibi bahçesinden yayalara geçiş sağlanabilir.

Balüstradlar ve mermer basamakların restorasyonu

Gezi söylediğim gibi uzun bir süre otopark olarak kullanıldı. Mete Caddesi‘nden verilen girişle her gün binlerce otomobil Gezi’nin içine park ediyordu. Otopark işletmesi arabaların meydana bakan tarafta (bagaj kısımları dışarı çıkacak şekilde)  daha rahat park etmeleri için Prost’un tasarlamış olduğu düzenlemenin küfeki taşından yapılmış balüstradlarını kırmaya başladı. (Bu yıkıma tamirat şeklinde cevap verilmeye çalışıldı.)  Ancak otopark olarak kullanılması olacak şey değildi. Bu alan Cumhuriyet’in 75’inci yılında, bağımsız bir seçici kurulun değerlendirmesiyle “En Başarılı Kentsel Uygulama Ödülü” almıştı.

Ali Müfit Gürtuna “size proje işi verelim bu işten çok iyi anlıyorsunuz” falan dedikten sonra baktı hiç olmuyor. “Taksim’de ne istiyorsanız yapacağım” dedi. Gezi’nin otopark olmaktan çıkarmasını söyledik. Dediğimizi yaptı. Ancak ondan sonra kıyamet koptu. Meğersem o otopark Trafik Vakfı‘nınmış ve Vilayet’in araçları, benzin parası, şoförler maaşları oradan ödeniyormuş. Bunun üzerine Valilik Büyükşehir’in izin verdiği işyerlerini kapattı. Belediye ile Valilik arasında büyük bir savaş çıktı. Ta ki merkezi yönetim değişip, Vali’yi ve emniyet müdürünü görevden alana kadar. “Balüstradlarla otopark arasında ilişki ne olabilir” diyeceksiniz. 2003 yılında, tam seçimler öncesinde bu otoyol kavşağı projesi Fethin 550 Yılında 550 Proje arasına kondu. Amaç Ali Müfit Gürtuna’nın kampanyasına dahil edildi. Ancak yapılan ihale daha sonra bir yer kaplaması projesine dönüştürüldü.

Taksim Cumhuriyet Anıtı restorasyonu

Cumhuriyet Anıtı defalarca projesiz müdahalelere sahne oldu. Büyükşehir Belediyesi buraya döküm demir parmaklıklar yerleştirirken durduruldu. Daha sonra, parmaklıklar için bir örnek restorasyon çalışması kendilerine gösterildiği halde Gulio Mongeri’nin tasarladığı parmaklıklar taklit ferforje demirlerle değiştirildi. Bu önemli anıt yeniden eski haline kavuşturulmalı ve daha iyi aydınlatılabilir.

Özetle bir yönetim planı… Yalnızca ekosistemin onarımı, bakımı, kültür varlıklarının restorasyonu için değil, Kongre Merkezi, Lütfi Kırdar, Cemal Reşit Rey, Şehir Tiyatrosu, Askeri Müze ve Açıkhava Sahnesi için…

Gezi’yi canlandıracak asıl çalışma, bir yönetim planı ve organlaşması ile gerçekleşebilir. Bu mekanlar iyi yönetilmiyor. Birinci aşamada çevre düzeni bir master plan olarak ele alınabilir. Büyük beton boşluklar, meydanlar gösterilere, sanat etkinliklerine açılabilir. 

Prost’un bu fikri hala güncellenebilir ve müzakere özürlü değil, katılımcı yöntemlerle canlandırılabilir. Meydan ve Gezi yeni yönetimsellik biçimiyle, geçici etkinliklere, gösterilere açılabilir. Umutsuzluğa gerek yok: Gezi şehrin kamusal hayatını hala canlandırabilir, hala zenginleştirebilir.

Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.”

Öğrenciliğimden beri neredeyse Taksim’le uğraşıyorum. Çevresinde  otoyol kavşağı gibi tüneller açılmasından,  otopark olarak kullanılmasından inşaata açılmasına, sökülen ağaçlarının dikilmesinden banklarının korunmasına kadar her şeyiyle uğraştım. Bu notları yazdım, Gezi ile ilgili yakın tarihteki hafızanın da önemli olduğunu düşündüğüm için.

Son olarak 28 Mayıs 2013 sabahı, Gezi direnişine yol açan ağaçların sökümü sırasında operasyonu yöneten kişi “Neden bunu yapıyorsun?” diye ısrarla bağırdığımda yanıma gelip önce kendisini tanıttı, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olduğunu söyledi.  Arkasından da “biz bu çevre işlerinden sizin gibi anlamıyoruz değil mi” diye sordu. Bu direnişe çok şaşırmıştı. Taşlı sopalı kavga çıktı diyecekler ve gaz sıkarak Gezi’yi boşaltacaklardı. Ama başaramadılar. Bence bu sözler bile sorunu anlamaya yeter. Kamusal alan bizim ya da başkalarının değil, herkesin.

Eğer Sayın İmamoğlu Gezi’de bir nefes alırsa, hiç şüphem yok ki bu politik açıdan büyük bir başarı olur.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Metal pipetin öldürdüğü vs plastik çikolata şırıngasının öldürdüğü

Geçtiğimiz yıl bir konuyu araştırırken ilginç bir haber ile karşılaşmıştım. Haber, metal pipet kullanırken bir şekilde ölen yaşlı birini konu ediniyordu. Önce haberi parodi haber zannedip ciddiye almamıştım. Ancak haberi bulduğum sitenin adresini fark edince şok oldum diyebilirim. Ciddi uluslararası sitelerde yayınlanan haberi, Türkiye’deki plastik üreticilerini temsil eden bir vakıf da Türkçeye çevirmişti. Ancak haberin Türkçedeki veriliş şekli orijinal dilindekinden biraz daha ofansifti. Muhtemelen haberi de “bakın plastik pipet kimseyi öldürmüyor ama metal pipet öldürüyor” gibi bir amaçla sitelerine koymuşlardı. Çünkü haber başlığı “Çevre Dostu Denen Metal Pipet Ölüm Getirdi” şeklindeydi.

Yani haberden de anlaşılacağı üzere, kaza sonucu o anda elinde bulunan metal pipet kadını ölümcül şekilde yaralamıştı. Normal şartlarda kendi faaliyetlerinden başka hiçbir haberi sitelerine koyman plastik üreticileri, bu habere balıklama atlamış ve plastik övücülüğü yapmaktan geri kalmamışlardı. Aynı üreticilerin binlerce canlının plastik yüzünden ölmesiyle hiç ama hiç ilgilenmediklerini ve bu konuda tek bir haber bile paylaşmadıklarını belirtmekte fayda var. Öyle ki çeşitli etkinliklerde, hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi deniz kirliliğiyle ilgili konuşmaktan dahi çekinmiyorlar. Bu garip çelişkiye dair söylenecek bir şeyimiz yok. Sonuçta balinaların korunması ile ilgili panele Japon balina avcılarının temsilcisini çağırırsanız o da fırsatı kaçırmaz ve katılır. Hatta yapabiliyorsa fonlamasını bile sağlayabilir.

Plastikçilerin, metal pipet ve ölüm ilişkisi kurulan bir habere balıklama atlamış olmasına ve bunu da hiç sıkılmadan manipüle edip sitelerine koymalarını anlayabiliyorum. Her ne kadar memleketin absürtlüklerle dolu olduğunu görünce kimseden ciddiyet bekleme gibi bir lüksümüzün kalmadığının farkında olsam da yine de şaşırma hakkımı kullanıyor ve bu habere ve onu paylaşanların çaresizliğine de üzülmeden edemiyorum. Çünkü gerçekten buna ihtiyaçları var.

Benzer şekilde absürt ama daha da trajik olan bir ölüm haberini de 11 Aralık 2019 yılında gördük. Ankara‘da yedi yaşındaki Mert Yağız Köksal adlı bir çocuk, amacı ve yararı belli olmayan ve muhtemelen içerisinde de çeşitli sayıda toksik kimyasal barındıran bir plastik şırınga içindeki çikolatayı yemeye çalışırken boğazına tıpa kaçması sonucu nefessiz kalarak yaşamını yitirdi.  Bu hazin ölümün ardından çocuklar için okul kantinlerinde satılan ürünlerin kontrolü ve denetimi tekrar gündeme geldi ve denetimsizliğin boyutu da gözler önüne serildi.

Daha sonra okulun kantin işletmecisi ve ürünü dağıtan firmanın sahibi hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçundan altışar yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın hazırladığı iddianamede, kantinci ve dağıtıcı ‘tali kusurlu’ olarak değerlendirilirken, 7 yaşındaki Köksal ‘asli kusurlu’ olarak yer aldı. Savcının iddianamesinde bilirkişi raporu dayanak gösterilerek, Köksal’ın ‘asli kusurlu’ olması; “Maktulün plastik enjektörün ucundaki tıpayı eliyle çıkarmadan ağzında dişiyle çıkarmaya çalışırken tıpanın boğazına kaçmasına ve boğularak ölmesine neden olduğu, maktulün böylece kendi tedbirsiz ve dikkatsiz davranması sonucu ölüme neden olduğu anlaşılmıştır” şeklinde açıklandı.  Böylelikle ölen öldüğüyle kaldı, bu ölüm de unutulmak üzere arşivdeki yerini aldı. 

Üreticinin sorumluluğu

Peki, bu olayda o plastik şırıngayı üreten ve tasarlayanın hiç mi sorumluluğu yok? Bu şırıngayı herhangi bir güvenlik, tehlike veya benzeri bir değerlendirmeye ya da denetime tabi tutmayan yetkililerin ve bunun pazara sürülüp çocuğa kadar ulaşmasına neden olanların hiç mi suçu yok? Anlaşılan o ki olayın bu boyutu kimsenin aklına bile gelmemiş. Örneğin bu şırıngayı üreten plastik üreticisi ve ham madde aldığı plastik üreticisinin temsilcileri bu konuda ne düşünüyor?

Ben söyleyeyim! Muhtemelen sorumlu olarak çocuğu ve o çocuğun böyle ucuz kalitesiz şeyleri tüketmesine fırsat veren ailesini sorumlu tutuyorlardır. Ne de olsa plastiğin hayatımızda yeri çok. Önemli olan bu mükemmel ürünü nasıl kullandığımız. Medeni olursak plastik dost, medeniyetsiz olursak da hem bize hem de çevreye tehdit. Zaten o tehdit de yine “gönüllü aklayıcı” vakıf ve derneklerin organizasyonu ve plastikçilerin ve kirleticilerin sponsorluğunda temizleniyor. Bu ucuz, kalitesiz, zehirli ve ölümcül plastik şırınga yüzünden ölen çocuğun sorumluluğu ise çocuğun kendine kalıyor.

Ayrıca bu tür absürt olaylarda arkasına sığınılan bir başka şey daha var. O da “merdiven altı üretim!” Ne zaman herhangi bir üründen kaynaklı bir sıkıntı yaşanırsa bu tanımlamayı hep duyarız. Oysaki denetimin çok az olduğu ve çalışma koşullarının berbat olduğu işletmelerin domine ettiği plastik üretim/geri dönüşüm sektörü için bu tür üretim, bir istisna değil bir gerçekliktir. Zaman bulup ilinizdeki plastik üreticilerinin yoğunlaştığı bölgeleri ziyarete giderseniz, merdiven altı üretimin istisna olmadığını da kendi gözlerinizle görürsünüz.

İngiltere’de bayılan ve yere düşerken elindeki metal pipetin gözüne batması nedeniyle ölen (ki elinde kalem de olabilirdi) kişinin olayında, olayın sorumluluğunu metal pipete yükleyip plastik güzellemesi yapmaktan geri durmayan plastik üreticileri, benzer gibi görünse de tamamen farklı olan ve tamamıyla plastikle alakalı olan bir ölümü yani Mert Yağız Köksal olayında sorumluluğu plastiğe yükler miydi? Bence yüklemezdi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehirlerimiz, rant ve çevre

Eylül sonu ve ekim başında, yaz sezonunu kapatmak ve kışa hazırlık amacıyla bazı şehir ve kasabalarımızda turizm amaçlı iki hafta geçirdim. Covid-19 nedeniyle tatsız ve hareketsiz geçen bir ilkbahar ve yazdan sonra buna ihtiyacım vardı. Uzun süredir ilk defa bu kadar çok şehri ve kasabayı bu kadar kısa süre içerisinde ziyaret etmiş oldum. Bu seyahat boyunca şehirlerimizin hali üzerinde düşünmeye epeyce zamanım oldu.

Yılların gözlemleriyle son gördüklerimi bir araya getirdiğimde manzara gerçekten hiç parlak değil! Söyleyeceklerim yeni şeyler değil, çoğumuzun bildiği ve maalesef bir şekilde kanıksadığı konular. Şehirlerimiz dökülüyor. Şehir dediğimiz bu yerleşim yerleri, binaların çirkinliği bir yana, yol ve kaldırımların birbirine girdiği, arabaların her yeri istila ettiği, dükkanların kaldırımlara taştığı, tabela kirliliği ve anarşisinden başınızı yukarı kaldıramadığınız, bina yoğunluğunun insanı bunalttığı, zevksizlik ve pespayeliğin her yerde kol gezdiği çirkin beton yığınlarıyla dolu yerler. Yeşil alan çok az, spor ve kültürel aktivite alanları ve imkanları yok veya çok sınırlı.

Bunlar sadece çıplak gözle görülenler. Yerel insanlarla sohbet edip biraz daha derine indiğinizde, bu yerleşim yerlerinin çoğunda ekonomik girişimlerin ve iş sahalarının yetersiz, kültürel faaliyetlerin son derece sınırlı, kadınlar üzerindeki sosyal baskının yoğun, çocuklarımızın itaat kültürüyle yetiştirildiği yerler olduğunu anlıyorsunuz. Kasabalarımız da aynı durumda. Sadece ölçek farkı var. Bu genel tespitin az sayıdaki istisnası sahil kasabalarının iyi planlanmış ve düzenlenmiş bazı bölgeleri ile seyahatimin son durağı olan ve insana umut veren Eskişehir oldu.

Eskişehir.

Şehirlerin artan önemi

Şehirler tarih boyunca öğrenmenin, kültürün ve yeniliklerin/buluşların merkezi olmuş yerleşim birimleri. Yine tarihsel bir perpektifte bakıldığında, şehirleşme oranı yüksek olan ülkelerin daha zengin ve insani gelişimde en üst sıradaki ülkeler olması da bir tesadüf değil.

Günümüzde şehirleşen nüfus oranı bütün ülkelerde hızla artıyor. UN Habitat’a göre gelişmekte olan ülke şehirlerinin nüfusuna her ay 5 milyon kişi ekleniyor. Dünya nüfusunun yarısından biraz fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Türkiye de bu eğilimin bir istisnası değil, hatta genel trendin daha da önünde. 1970’li yıllarda nüfusun sadece yüzde 40’ı şehirlerde yaşarken 2020’de bu oran ikiye katlanarak yüzde 80’e ulaşmış durumda. Dünya ölçeğinde bakıldığında ise 2050 yılında küresel nüfusun 2/3’ünden fazlasının şehirlerde yaşaması bekleniyor.

Şehirleşme, ekonomik büyümenin hızlanması, fakirliğin azaltılması, verimlilik artışı, dinamizm, insanların öğrenme ve gelişim imkanlarının artması ve toplumsal davranışların olumlu etkilenmesi bakımlarından insanlığa birçok olumlu katkı yapabilir. Bunun için şehirleşme sürecinin “planlı” bir anlayışıyla yürütülmesi ve bu çılgın büyümenin kontrol altında sürdürülmesi gerekiyor. Bu tür uzun vadeli bir stratejik kalkınma yaklaşımı bulunmadığı takdirde şehirlerin hızla artan nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermesi o ölçüde zorlaşıyor.

Bitlis.

Nitekim, kontrolsüz bir hızla büyüyen gelişmekte olan ülke şehirlerinde sağlıklı konut, temiz su ve hava, kanalizasyon, ulaşım, enerji vb. temel ihtiyaçların karşılanmasında şehirli nüfusun ihtiyaçlarına cevap verilemiyor. Plansız büyüyen birçok metropol açısından artık geç kalınmış olsa bile henüz bu sürecin başında olan şehirler için planlama yoluyla daha yapılabilecek çok şey var. 

Şehirler, partiler ve rant

Herkesin bildiği gibi, Türkiye’de belediyelerin önemli işlevlerinden birisi siyasi partilerin finansmanına katkıda bulunmaktır. İktidar veya muhalefette olmak bu anlamda çok farklı değildir. İktidarda iseniz buna devletin elindeki imkanlar da eklenir. Bir belediye seçimini, özellikle emlak rantının yüksek olduğu büyük şehirleri ve bunların ilçe belediyelerini kazanmak, halka hizmetten daha çok partinin finansmanı bakımından önemlidir. Belediyelerin verdikleri imar izinleri ve yaptıkları altyapı yatırımları bu finansmanda önemli rol oynar. Parti finansmanı öncelikli olunca şehrin nefes alması, suyunun temizliği, parkları, ulaşımı, sağlıklı beslenmesi, toplu taşıma vb konular ikincil plana düşer.

Başakşehir Millet Bahçesi.

Elbette, partiler açısından yumurtlayan tavuğu kesmemek, yani belediye seçimini  kaybetmemek esastır. O zaman halka bazı hizmetler götürerek o belediyeyi partide tutmak için çabalanır. Ama bunların çoğu, her seçim döneminde yenilenen kaldırımlar gibi, göstermelik ve yüzeyseldir.

Devletin ve belediyeler dahil devletin uzantısı olan kamu kurumlarının kendisine hizmet etmek için var olduğu gibi bir bilince sahip olmayan, aksine, kendisinin adeta bu kurumlara adanmış olduğunu düşünen vatandaşlar için belediyeleri kendi ihtiyaçlarının karşılanmasındaki becerisi bakımından değerlendirmek pek söz konusu değildir. Çoğu zaman, hiç tanımasa ve şehir yönetimi konusundaki becerisini bilmese bile bir adaya sadece ve sadece desteklediği partinin adayı diye gözü kapalı oy verir. Ya da belediyecilikle çok ilgisi olmayan, ramazanda iftar vermek, yardım paketi dağıtmak veya 29 Ekimde bando dolaştırmak gibi faaliyetler belediye hizmeti sanılarak mutlu olunur.  

Belediyelerimizin, dolayısıyla şehirlerimizin siyasetin finansmanındaki bu anahtar rolü, aşırı ve sağlıksız yapılaşmayı doğurmakta, bunun bedelini ise maalesef “çevre” ödemekte. Bu yapılaşma modeli şehirleri plansız ve projesiz bir şekilde azmanlaştırmakta, yeşil alanları yok etmekte, havayı kirletmekte ve şehir insanlarını soluksuz bırakmaktadır. Zaman zaman siyasetçilerin timsah gözyaşlarını görsek bile bu süreç neredeyse kesintisiz olarak devam eder çünkü partilerin yaşaması için bu rantın sürmesi gerekir.

TOKİ binaları/İstanbul.

Şehircilik anlayışımızı nasıl geliştireceğiz?

Şehircilik anlayışımızı iyileştirmek için neler yapılmalı sorusunu yanıtlamaya çalıştığımızda şu ana başlıklar ortaya çıkıyor:

  • Öncelikle, şehirlerimizin olabildiğince merkezi idarelerden bağımsızlaşıp, kendilerini yöneten birimler haline gelmeleri gerekiyor. Bu kadar insanın yaşadığı dev metropollerin o insanları ve sorunlarını bilen yerel yöneticiler ve yönetimler tarafından ve yerinden idare edilmesi şart. Bu amaçla, Osmanlıdan beri süregelen merkeziyetçi kültürün bir sonucu olan ve merkezi idarenin katı düzenleme ve kontrolüne yol açan yasaların değiştirilmesi elzem. Ayrıca belediyeler ile parti finansmanı arasındaki bağın kopartılması da şart.
  • Buna koşut olarak şehirler yeni mali kaynaklar yaratabilmeli ve bunları şehrin gereksinimleri için özgürce kullanabilmelidir. Bu bağımsızlığın ve artan kaynakların sonucu olarak şehir yönetimlerinin adeta bir ülke yönetimi gibi kapsamlı ve teknik/profesyonel bir nitelik kazanması da gerekmekte. Bunun bir bacağı da iyi bir denetim sistemi olmalı.
  • Şehirler sadece ekonomik büyümenin sağlandığı ve zenginlik yaratılan iş/çalışma merkezleri değil aynı zamanda milyonlarca insanın birarada yaşadığı yerler. O halde, şehir sakinlerinin yaşam kalitesini koruyacak, geliştirecek adımların da atılması gerekiyor. Aksi takdirde insanların sadece çalışmak zorunda olduğu süre boyunca yaşadıkları, iş yaşamından çıktıktan sonra bir gün bile durmak istemeyecekleri yerler haline gelirler. Nitekim, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimiz şimdiden bu noktaya gelmiş durumdalar.

Hamburg.

  • Şehirlerde yaşam kalitesini iyileştirmek için dünyada yapılan o kadar çok şey var ki, burada bunların bırakın detayını, listesini sıralamak bile mümkün değil. Bunların en güncel ve popüler olanlarından birisi “15 dakikalık şehirler”, yani evimizden çıktığımızda iş, okul, spor ve eğlence, alış-veriş, sağlık hizmeti gibi temel nokta ve hizmetlere 15 dakika içerisinde yürüyerek ya da bisikletle kolayca ulaşabileceğiniz şehir yapılanmaları. Yine İstanbul’u düşünün. Bunların kaç tanesine 15 dakikada ulaşabiliyoruz?
  • Şehirlerin küresel ısınmanın çevresel etkilerini en aza indirgemek konusunda da atabileceği birçok adım var. Küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltmak için çevresel, kültürel ve ekonomik programlarını entegre bir şekilde bir araya getiren Austin, Chicago, Durban, Hamburg, Maputo, Mexico City, Nantes ve Sao Paulo gibi birçok şehir var. Bizim şehirlerimiz de bu çabalara katılmalı ve bu tür listelerde yer almalı.
  • Şehirler insanlara yaşamlarını iyileştirecek imkanlar sunmakla birlikte risklerin de arttığı yerleşim birimleri haline dönüşmektedir. Örneğin, hızla artan nüfus için yeterince iş sahası yaratılamadığı takdirde fakirliğin artması ve sosyal patlamaların yaşanması kaçınılmaz olabilir. Ayrıca şehirler, bugünlerde yaşadığımız Covid-19 salgınının gösterdiği gibi, salgınların görüldüğü ve hızla yayıldığı merkezler haline de gelebilir. Bütün bunlar şehirleşmenin stratejik bir plan kapsamında, gerekli altyapı imkanlarıyla birlikte aşamalı bir şekilde yürütülmesinin önemini gösteriyor.

Şehirleşmenin artan önemi ve şehirlerin artık nüfusun çoğunluğunu barındırması nedeniyle “sürdürülebilir büyüme” büyük ölçüde “sürdürülebilir şehirleşme” kavramıyla özdeşleşmiş durumda. O halde, sürdürülebilir büyüme kavramı içerisinde savunduğumuz neredeyse her şeye “sürdürülebilir şehirleşme” adına ve şehirler özelinde de sahip çıkmamız gerekiyor! O halde, şehirlerimizin yönetimini Ankara’nın ve siyasetin  tahakkümünden kurtarıp, şehirli nüfusa hizmet vermeyi odağına alan bir anlayışa kavuşturmamız da zorunlu bir adım!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Krizler Çağı ve karşılık verebilme yeteneğimiz-2: Yeşil Kamp’ın yaratıcı direnişi

Yeşiller’in yaklaşık on yıl önce başlattığı ve son 4 -5 yıldır Yeşil Düşünce Derneği tarafından yaz mevsimi geleneğine çevrilmiş bir buluşma Yeşil Kamp. Assos sahillerinde, keyifli bir kamp ortamında yapılması; içeriğinin yoğun ve eğlenceli oluşu son yıllarda müdavimlerini de yarattı.

Katılımcılarından biri olarak diyebilirim ki çoğumuz, yılın en iyi zamanlarının ne zaman olacağını önceden bilirdik. Geçtiğimiz yılların içeriklerini de göz önüne alarak kampın gerçek bir sosyal ağ yarattığını, sürekliliğinin de buradan kaynaklandığını söyleyebilirim. 2020’ye geldiğimizde ise Covid-19 pandemisi, kamp hazırlıklarına başlandığı sırada küreselleşti. Karantina koşullarındayken,  1 – 4 Eylül tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleştirme kararı alındı ki bu da deniz, kum, güneş, dans ve yan masadan yükselen kahkahaların olmayışı demekti. Daha önce yaşamadığımız çapta bir pandeminin ilk aylarında mücadele ağlarının verebileceği tepkilere dair ilk deneyimlerden biriydi.

Yeşil Düşünce Derneği açısından da çevrimiçi bir yeşil kampın nasıl olabileceği aşamasına adım adım gelindi. Özellikle kampın genel temasının belirlenmesi, onun da içerik ve formatla uyumlu olması açısından önemliydi. Bunun için de dernek gönüllülerine bir çağrı yapıldı. İlk toplantıda gönüllüler, ağırlıklı olarak yaşanan gelişmeleri kriz teması etrafında tartıştı. Bu tartışmalar ışığında kampın iletişimini yürüten Güneş, Ütopyalar, Distopyalar ve Kesişimler: Krizler Çağı başlığını taşıyan kamp görselini bizlerle paylaştı. Aslında çevrimiçi ortamın olanaklarını da merak ediyorduk. Programı tasarlarken fark ettik ki, çevrimiçi ortam moral bozucu olabildiği kadar belli fırsatları da içeriyor.

Bu fırsatın en bariz olumlu halini, kamp programının sonunda Çanakkale ve Kemer-Ulupınar’daki direnişlere aynı anda bağlanarak tecrübe ettik. Çanakkale’deki altın madenciliğine karşı başlatılan ve geçtiğimiz günlerde maden şirketinin çekilmesinde belli ki kritik önemi olan nöbetteki aktivistler ile Kemer’in Ulupınar ilçesinde çift yol çalışması için kesimi söz konusu olan yüzyıllık bir çınar ağacını korumak için ağacın altında buluşmalar düzenleyenler bir araya geldiler. Oturum, eylemlere nasıl ve neden başladıklarını; ayrıca seslerini duyurmak için yaptıkları yaratıcı eylemlerin kendileri için nasıl bir deneyim olduğunu ve genel anlamda ne ifade ettiğini konuştular.

Görünen o ki, bizi eyleme geçiren ve benzer ifadeleri kullanan insanlarla karşılaşmamızın motivasyonları halen oldukça ortak.  Gözlerimizin önünde gerçekleşen yıkımlara karşı dur diyebilmek için yapabileceğimiz her şey ile o ağacın altında buluşuyoruz. Burada kalabalık olmaktan ziyade, yıkımı görmek ve ona karşılık verebilmenin önemi vurgulanıyor.

Yaratıcı direniş

Dünyanın öbür ucunda benzer bir durum ya da eylemden bahseden yazarlarla aynı sayfada olmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Donna Harraway de, bahsettiği karşılık verebilme yeteneğinin bulunduğumuz topluluklardaki diyalog ortamından çıkan ortak yönelimden, henüz olmayan; ancak her an olabilecek cezbedici tahayyüllerden oluştuğunu söylüyor.  

Ekolojinin varsayımlarından biri, çeşitliliğin yaşam alanlarının direncini arttırdığını söyler. Özellikle yok olma tehlikesi altında türler yine insanlar tarafından kontrol edilen bir dengede devam edebiliyorlar yaşamaya. Bu yüzden, insanların da hem kendileri arasında hem de insan – dışı varlıklarla birlikte yaşamaya dair farklı karşılık verebilme olanakları geliştirmeleri gerekiyor olabilir.

Birbiriyle ve doğayla ilişki

Kampın ilk gününde gerçekleştirilen Kesişimsellik panelinde farklı meseleleriyle bir araya gelen aktivistlerin,  en azından birbirlerine karşı benzer bir niyet ile yaklaştıklarını, birbirlerini duyma ihtiyaçlarını görebilmek zor değildi. Bu panel, bir iklim aktivisti olarak da kendi adıma düşündürücüydü açıkçası. Müslüman kadınların, beyaz yakaların, işçilerin, iklim aktivistlerinin ayrı ayrı, birbirleriyle ilişkilerini anlatarak doğa ile olan ilişkilerini de kurguladıklarını; önlem alma, yapmama, durma halinin hepimizin ihtiyacı olabileceğini hatta direnişin de bir parçası olabileceğini fark ettim.

Kampın ana gövdesini oluşturan diğer oturumlarda Tanıl Bora ile Muhalefetin Dilini; Ümit Şahin, Sezin Öney ve Murat Özbank ile de pandeminin çoğu kişinin aklına getirdiği Ütopya ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması üzerine tartışmaları takip ettik. Bütün bu oturumların çevrimiçi oluşu, kayıtlarının da her an ulaşılabilir olmasını sağladı.

Kamptan bağımsız olarak ise, aslında belirli oturumlar ve paneller her zaman yapılabilir. Karşılık verebilme yeteneğinden bahsetmek için Yeşil Kamp’la başlamamın bir nedeni de, programın bu ana akışının dışında; ama tartışmalarla paralel ilerleyen bir performans videoları akışının da olması. Hem pandemi sürecinde sanatçıların yeni durumdaki zorluklarına dair ilk tepkilerden biri oluşu, hem de çevrimiçi olanaklara dair fikir vermesi açısından önemsediğimiz bir akıştı. Sanatçılar, pandemi sürecinde yarattıkları içeriklerin, eserlerin sayısız paylaşımını karşılıksız bir şekilde yaptılar.

Yeşil Kamp’ın bu içeriği de buna çevrimiçi ortamda alternatif bir cevap değildi; ancak yapılabilecek pek çok şeyin profesyonel ya da amatör anlamda zemini olduğunu olup olmadığına dair bir denemeydi.  Performans videoları akışına katılan sanatçı ve aktivistlerin sundukları katkılar ve ele aldıkları konularla ilgili konuşabilmek için son gün, Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi söyleşisini gerçekleştirdik.

Söyleşi öncesinde Ceylan Schumacher ile birlikte çalıştığımız, Çamlık videosunu katılımcılarla paylaştık. Kampın belki de en kapalı bu videosunda doğa ile olan ilişkimizde seslerin, müziğin artık üzerinde pek de düşünmediğimiz sade ama kıymetli yerine biraz esrarengiz sesler katarak dikkat çekmek istedik. Ayrıca, videonun amatör ruhunu da belirtmek gerekir. Böyle bir video sonrasında, kampın sanatçı ve aktivistlerinden oluşan bir performans katılımcılarıyla yaratıcı eylemin kendileri için neler ifade ettiğini konuştuk. Bir çeşit çağrı gibiydi kendi adıma.

Nasıl bir normal? 

Katılımcılardan Güneşin Aydemir’in yaratıcılığın bir anlamda yoktan var etmek anlamına gelmesinin yanında doğanın sürekli devinimlerinde bir süreklilikle iç içe olduğu gibi bir kavramsal yaklaşımla sohbet başladı. Ardından katılımcılar kampa yaptıkları katkıların üretim süreçlerinden bahsettiler. Yokoluş İsyanı aktivisti ve sanatçı Eymen Aktel, Ütopyalar ve Distopyaların Günümüz Gerçekliğinde Buluşması paneli öncesi ve sonrasında hazırladığı çizim videolarının tartışma oturumuyla kurduğu bütünlüğüne dair memnuniyetini ifade etti. Aslında böyle bir videonun, kampa farklı biçimlerde katılım gösteren herkes için farklı bir estetik deneyim oluşturduğunu konuştuk. Eymen’in ikinci videosu ise #EvdeKal sürecinde ürettiği, “Olamayız Artık Eskisi Gibi” videosunda kendisinin çizdiği 60 farklı yüz ifadesinden oluşan giysiyle evde geçirdiği anlardan görüntüler içeriyor. Bu performansında sanatçı, nasıl bir normale dönüşeceğini bilmediği bir geleceği düşünmeden karantinada olduğu evinde bir odadan diğerine geçerkenki ruhsal değişimleri göstermek istediğini söyledi.

Programın tiyatro performanslarından K’nın Sesi oyunlarının yazar ve yönetmeni Duygu Dalyanoğlu ise, 10’ar dakikadan oluşan 6 farklı ses tiyatrosu fikrinin dijital bir hikâye anlatıcılığının nasıl mümkün olabileceğine dair deneyim ihtiyacından çıktığını belirtti. Kamp katılımcıları K’nın Sesi’ni Tanıl Bora’nın Muhalefetin Dili oturumundan hemen önce dinleme olanağı buldular. Böylece aslında Yeşil Kampın Yaratıcı Direnişi’nin en sade deneyimini sunmuş olduk. Benzer şekilde Kesişimsellik atölyesi öncesinde bir bölümünü izleyebildiğimiz Tatavla Tiyatro’nun İnsan Çağı oyunu, Güneşin Aydemir’in masal saati ve Gökçe Coşkun’un minik video konseri de program akışına hem kamp havasını hatırlatan hem de yaratıcı direnişe dair farklı fikirler sunan performanslar oldular.

Önümüzdeki yıl bizi nasıl bir yeşil kampın beklediği ise ayrı bir merak konusu. Kamp, çevrimiçi ortamda evrilirken ona katkı sağlayanlarla birlikte konuşmak, bütün bu krizlere verebildiğimiz güçlendirici karşılıkları geliştirmek adına (en azından) devamlılığı kıymetli hatta elzem pratikler. 

Yeşil Kampın videolarına, Yeşil Düşünce Derneği’nin Youtube sayfasından ulaşabilirsiniz.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Düşman: Aynadaki aksimizle savaşımız

Kutsal kitaplarda anlatılan, Âdem ve Havva’nın iki oğlundan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi hikâyesinin tarihin ilk cinayeti olduğuna, kendi kardeşini öldüren Kabil’in de tarihteki ilk katil olduğuna inanılır. Kabil işlediği bu cinayetle artık büyük bir günahkâr olmuştur. Kabil’in laneti bitmemiş olacak ki; insan tarih boyunca sayısız kez katil oldu. Davide Cali tarafından yazılan, Serge Bloch tarafından resimlenen Düşman: Barış için Bir Kitap adlı eser, insanın kendi kardeşlerine, türdaşlarına karşı işlediği topyekûn cinayetin, savaşın aslında kafalarda yaratılan/yarattırılan öteki imgesinden kaynaklanan trajikomik halini gözler önüne seriyor.

Düşman pek çok dile çevrildi, pek çok ödül kazandı. Çokça okundu. Temelindeki savaş karşıtı duruş ve barış savunusu üzerine çokça yazıldı. Gerek yalın ve gerçekçi anlatımı, gerek devingenlik ve akış hissi veren, gerçeklik duygusunu besleyen resimleriyle Düşman bu ilgiyi fazlasıyla hak eden, benim de severek okuduğum bir kitap… Ama ben Düşman’ı okuduğumda yalnızca insanın insanla savaşını görmedim. Bence anlatılan hikâye, aslında sadece bir insan topluluğunun öteki olarak addettiği diğer insanlarla savaşına değil,  insanın doğayla yenilmeye mahkûm olduğu ‘savaş’ına da referans verecek bir zenginliğe sahip. O yüzden ben bu yazıda Düşman’ı insanın doğayla ‘savaş’ı ve barışmaya mahkûmiyeti üzerinden ele alacağım.

Modernitenin doğa algısı

Gezegenimize barışın değil, savaşın egemen olması, belki de egemen doğa anlatısının bir uzantısıdır. Çocukluktan beri kafamız doğanın bize yabancı, dışsal bir ‘şey’ olduğu üzerinden şekillendiriliyor. Doğayı neredeyse tanımadığımız, bilmediğimiz, elimizin uzanamadığı bir nevi yabancı bir yaratık gibi algılıyoruz. Doğa vahşidir ve merhamet barındırmaz. Büyük balık küçük balığı yer. Doğanın merhameti yoktur. Kim daha güçlüyse o ayakta kalır. Zayıf olan ölür. Doğaya dair böylesi fikirler şüphesiz ki; sürekli diğer hayvanlara yem olma tehlikesi altında yaşayan, her daim tetikte olmak zorunda olan atalarımızın beyninin nasıl çalıştığını açıklıyor. Artık aslanlar, kaplanlar tarafından yenme, bir mamutun ayakları altında ezilme tehlikesinin kalmadığı günümüzde, türümüzün beyni niye halen özünde benzer şekilde çalışıyor? Neden doğaya dair yaygın, egemen algı halen benzeri düşüncelerden besleniyor?

Modernitenin doğa algısı, doğanın insana dışsal ve yabancı olduğu, zapturapt altına alınması gereken bir nevi ‘düşman’ olduğu üzerine kurulu. İnsanın ilerlemesi doğayla savaşına, doğanın gizlerini açığa çıkararak nimetlerini kendi yararına kullanmasına bağlı… İşte tam bu noktada, Düşman kitabı sadece insanın birbiriyle savaşına dair değil, doğayla savaşına dair de bize fikir veriyor.

Hani çukurdaki asker, ‘düşman’ askerini kastederek diyor ya kitapta, “O vahşi bir yaratık. Merhamet nedir bilmez”. Benzer şekilde, doğa da bizim gözümüzde altta kalanın canının çıktığı, yaşamak için sürekli savaşılmak zorunda olunduğu kaotik bir yer. Oysa doğada hayatta kalmak sadece acımasız, daimi bir savaşa bağlı değil. Grubun hasta bireylerine yardım eden, yaralı bireylerini iyileştirmeye çalışan hayvanlardan biliyoruz ki; merhamet ve empatinin de hayatta kalmak ve türün devamlılığını sağlamakta değeri yadsınamaz bir yeri var. Oysa bizler doğayı sadece tatilde gördüğümüz deniz, kum, güneş; büyülendiğimiz güzel bir manzara veya belgesellerde gördüğümüz acımasız, hayatta kalma savaşı olarak algılıyoruz. Doğanın gözümüzde ikili bir karakteri var. Bir yandan büyüleyici güzellikteki ‘doğa harikaları’ demek. Bir yandan da çeşitli salgın hastalıklarla, doğal afetlerle bizi öldürebilecek olan vahşi bir canavar

Davide Cali.

Tevekkeli değil, Düşman kitabının Ginko Tiyatro tarafından oyunlaştırılmış halinin de ismi Canavar mı Yok mu?[1]   Nasıl kitapta anlatıcımız olan asker, düşman askeri hakkında “O gaddar ve merhametsiz… Sebepsiz yere öldürüyor.  Düşman insan değil” diye düşünüyorsa, biz de doğayı bizim dışımızdaki üstünlük kurmamız gereken bir yaratık gibi algılıyoruz. Kitapta savaşın başında askerlere dağıtılan el kitabında düşman için “o bizi öldürmeden bizim onu öldürmemiz gerektiğinin” dikte edilmesi gibi, insan doğanın güçlerini hâkimiyet altına alamazsa yok olacağı korkusuyla yaşadı yüzyıllardır.  Oysa insan da doğanın içinde, doğa da insanın içinde…

Tüm canlılar, hepimiz, dünyadaki varlığımızı, eninde sonunda, dünyadaki canlı yaşamı başlatan bir yıldız patlamasına borçluyuz.[2],[3] Kitapta düşmana dağıtılan el kitabında kendi fotoğrafını gören askerin, düşman saydığının kendiyle aynadaki yansıması kadar aynı olduğunu anlaması gibi, doğanın tüm unsurları da bize aynadaki birer imgemiz kadar benzemekte… Hâlbuki bizler Düşman’da iki askerin de evlerinden uzakta bir çukura sığınmak zorunda olmaları gibi, kendi dışımızdaki diğer hayvanları evlerinden, yuvalarından uzaklara sürdük. Ormanları yok ettik, nehirleri kuruttuk. Kitaptaki askerin öteki askere gönderdiği savaşa bir son verme mesajı gibi, belki de doğa da bize bu Covid-19 salgınında kendisiyle beyhude savaşımızı bırakmamız gerektiği mesajını yolladı. Acaba kitabın kahramanı asker gibi bizler de bir aydınlanma yaşayıp bu mesajı doğru okuyacak mıyız?

*

Künye

Yazan: Davide Cali

Resimleyen: Serge Bloch

Çeviren: Ceylan Ekin Işık

Yayınevi: Ginko Çocuk (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin katkılarıyla)

Yayın Tarihi: 2018

[1] http://www.tiyatrodergisi.com.tr/ginko-tiyatrodan-cocuklara-bir-tutam-soru-canavar-mi-yok-mu/

[2] Çağrı Mert Bakırcı, “Süpernova Nedir? Uzaydaki En Şiddetli Patlamalara Yönelik Temel Bilgiler”, Evrim Ağacı, https://evrimagaci.org/supernova-nedir-4244#

[3] Zafer Emecan, “Bir Süpernova Patlaması Nasıl Oluşur?”, Kozmik Anafor, https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-patlamasi-nasil-olusur/

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıYazarlar

Deprem adı verilen hayaletle aynı evde yaşıyoruz, mecburen…

Afet bir imge, travmatik var oluşu onun gerçeklikle yakınlaşmasını sağlıyor, hatta onun kendisi olup aniden karşımıza çıkıvermesini.

T24’teki bir habere göreİzmir‘de depremde yıkılan Rıza Bey Apartmanı‘nda çürük raporu sonrası ev sahipleri evlerini satarak taşınmış, mantolamayla oturum devam etmiş”.  Kişilerin süreçlerden haberi var ama süreci “kendilerince” lehlerine işletmeye çalışıyorlar (lehlerine mi aleyhlerine mi bu da tartışılabilir tabii).

Kiracı yapının depreme dayanıklılık testi sonrası kira sözleşmesini feshetme hakkına sahip. Bu mal sahibinin işine gelmediği için saklanıyor ya da bina malikleri dayanıklılık testini kabul etmiyor çünkü aldığı kiradan olma ihtimali var. Çürük olduğu bilinen, tescillenen bir yapı için verilen rapor gizleniyor. Altında işyerleri açılıyor ve resmi kurumlar tarafından ruhsat veriliyor!

Her deprem sonrasında fay hatlarının yerleri, özellikleri, zeminlerin direnci, binaların durumu tartışılıyor. Enkaza dönüşen binaların neden çöktüğü konuşuluyor. Ama kamu düzeninin neden çöktüğü konuşulamıyor. Hatadan dönmek, zararı engellemek mümkün. Ama eğer hasta tedavi olmak istemiyorsa, o zaman afetler kaçınılmaz hale geliyor.

Tıpkı binalarda olduğu gibi, her afetten sonra kamu düzeninin de çatlaklarının üzeri sıvanıyor. Kamu düzeninde “mantolama” denen şey bir işe yaramıyor. Bilgiye neden erişilemediği, kamunun neden kural koyuculuk vasfını kaybettiği, kuralların neden göstermelik hale geldiği…

Parça parça akıl her şeye yetişmeye çalışıyor: Sorun resmi kuruluşların, yöneticilerin görevlerini yapmaması, yani “bilimi dinlememesi”…  Yapılması gereken ama yapılmayan denetim işlevleri, mühendislik hesapları, malzeme kalitesi… Riskli binaların satılması, kiraya verilmesi… Çürük raporlarının, hasarların gizlenmesi, araştırmaların engellenmesi… Buna karşılık şehrin değerli bir yerindeki “kentsel dönüşüm” dedikleri fırsattan yararlanılması için “üniversite” adı verilmiş kimi ticarethanelerden sağlam yapılar için bedeli mukabili “çürük raporu” alınabilmesi… vs. vs.  

Zalimce, hatta canice tasarlanmış bir kamu düzeni!

Resmi kuruluşların hazırladıkları senaryolarda İstanbul’da büyüklüğü 7’nin üzerindeki bir depremde 50.000 binanın yıkılacağı söyleniyor. 99 Depremi‘nden sonra her yıl 2-3 bin riskli yapı yenilenerek 20 sene içinde İstanbul güvenli hale getirilebilirdi. Ama yenilenenler sağlam yapılar oldu. Demek ki bu mesele yalnızca “hesap kitap işi” değil.

Kime karşı bu hileler, kurnazlıklar?

Depremin (afetin) sonuçta “insanyapımı” olduğunu görmek için fay hatlarının yerlerini, zeminin uygun, binaların yeterli sağlamlıkta olmadığını bilmek yetmiyor.

Zaman zaman onunla temas ediyormuş gibi oluyoruz, travmatik bir şekilde. O unutulmak zorunda kalınan bir gerçeklik.  Adına “deprem” denilen hayaletle aynı evde yaşıyoruz, mecburen. 

Muhtemel İstanbul depremi de böyle. Henüz gerçekleşmemiş haliyle yaşantımıza musallat olan bir hayalet. Bilinen bir bilinmeyen. Gerçekleşmemiş ya da beklenen afetler, tıpkı geçmişin travmaları gibi, hayaletler olarak gündelik yaşamımızda yer alıyor. Geçmişin olduğu gibi, geleceğin travmalarıyla, hayaletlerle birlikte yaşamaya zorlanıyoruz.

Bu ilişki biçimiyle onunla baş etmek zor. Hayaletle baş etmek için belki de onun bu travmatik varoluşunu sorgulamamız, onu tekrar kendi dünyamıza tekrar mal etmeye çalışmamızın daha etkili olabileceği düşünebiliriz. Çünkü onun travmatik bir gerçeklik olarak zihinsel dünyamızın dışındaki varlığının simgeselliğini yitirmesine, ilişki kurulmasını engellemeye yol açtığından kuşku duyuyorum. Konuşulmasının nedeni de bu olabilir. Bu nedenle belki de üzerinde durulması gereken asıl önemli şey onun nasıl olup da bir “fail” olarak kamu düzeninin, hayatımızın içine sızdığını anlamaya çalışmak.

Afet doğal bir şey değil, inşa edilen bir gerçeklik. Onun bu travmatik, hayaletsi varlığını değiştirmek için yapılması gereken yalnızca gösterilenler değil, gösterilmeyenler üzerinde de kafa yormayı denemek…

Afetin bilinçdışını görmeyi başarabilecek miyiz?

99 Depremi’nden sonra muazzam bir sivil toplum seferberliği ortaya çıkmıştı. Ortaya çıkan yalnızca halkın dayanışması, yardımseverliği falan değil, kamusal alandaki bağımsız yaratıcı kapasitelerdi. Bu tıpkı Gezi direnişinde olduğu gibi, “mucize” gibi gözüken ama istenirse pekala olabilecek bir şeydi.

Sonra süreç içinde adım adım bu iktidar dışı alanların nasıl sönümlendirildiğine, sistemin nasıl yeniden “restore” edildiğine tanık olduk. Bağımsız yaratıcı kapasiteler genellikle anlık olarak ortaya çıkıyorlar ve uzun vadede sönümleniyorlar.  Zannedersem ortaya çıkışları kadar sönümlenmeleri üzerinde düşünmek gerekli. Eski rejime geri dönmek için genellikle bir geçiş dönemi gerçekleşiyor. Sorunu yaratan aktörler, işleyişler adım adım devreye giriyor. Bu yüzden benim açımdan takıntı hale gelmiş konu, bu bağımsız yaratıcı kapasitelerin nasıl yaratılabileceği. İktidarınki gibi anlık bir değişim değil, bir rejimden başka bir rejime geçiş… İhaleler, piyasa bağımlısı bir dönüşüm, tepeden inmeci bir kamu düzeni…  

Düzce‘de canla başla yardım çalışmalarına katılan bir kişi tanımıştım. Zannedersem bir on gün kadar bu kişinin ağzı kilitlenmiş olarak kaldı. Titreme nöbetleri geçirdiğini fark ettim. Yıkıntının altında eşinin ve çocuklarının can verdiğini söylediler. Epey bir zaman geçtikten sonra söylediği ilk cümle şu oldu: “Bilseydim, yaptırır mıydım?” Öğrendiğime göre babadan kalma ahşap çatkılı geleneksel evini, ailesi daha iyi yaşasın diye müteahhite vermişti. Ailesi banyosu, mutfağı yeni yapılmış, kaloriferi, hidroforu olan, daha konforlu bir evde yaşasın diye.  Ama zemin direncinin düşük olduğunu, çok katlı yapının depremde ayakta kalamayabileceğini kimse ona söylememişti. Bu dönüşümün yalnızca piyasanın işleyişine bırakılamayacağını da.

Kentlerde yapı üretimi ve stoğunun yenilenmesi piyasa mekanizmalarına bırakılmış durumda.

Konutların yıkılıp yeniden yapılması için müteahhitin kar etmesi, satacağı dairelerden elde edeceği gelirin toplam maliyetlerin üzerinde olması gerekiyor. Ama gösterişten esirgenmiyor. Proje hizmetlerinden, yapının gözükmeyen taşıyıcı sisteminin içindeki demirden, betonun çimentosundan, uygulama kalitesinden fedakarlık edilebiliyor. Bu dönüşüm modelinde denetim, planlama, projelendirme faaliyetleri imtiyaz sahibi aktörlere bağımlı olarak gerçekleştiriliyor. Planlar, projeler, araştırmalar yaratıcı faaliyetler tümüyle çıkarlara bağımlı. Planlama imar haklarını düzenleme işlevi görüyor. İmar haklarının artırılması talep ediliyor. Bu değer artışı elbette ki havadan gelmiyor. Bu bir değer erozyonuna yol açıyor. Şehirden, yaşamdan çalınanlar ile siyaset finanse ediliyor.

Canlılara canlı muamelesi yapmak

Bernard Stiegler bilginin açık bir sistem olduğunu, araçsallaştırıldığında, “otomatize” edildiğinde bilgi olmaktan çıktığını, entropik hale geldiğini söylüyor. Yani işe yaramaz olmakla kalmayıp, tüm diğer sistemleri, yaşamları zehirleyici olduğunu (*). Şehir planlama, projelendirme pratiklerinin de piyasa ile resmi kurumlara bağımlı hale geldiğinde bu duruma düştüğünü söylemek mümkün.

Gösterilen yapıların ya da zeminin direnci ise, gösterilmeyen gösterenin ne yaptığı. Gösterilenler, imajlar binalar, zemin hakkında bilgi veriyor. Ama göstereni, gözümüzün önünde duran şeyi saklıyor.  Kapitalizmin maruz kalınan şekli hafızasızlaştırıcı olduğu için tarihi değerlerin, geçmişin güzelliklerinin yok oluşundan söz ediliyor. Ama modernliğin nasıl altüst olduğu, düşünsel yapısının neden çöktüğü gölgede kalıyor.

İnsanmerkezciliğin zayıf noktası da bu. İnsan-doğa ayrımı üzerine. Dikkate alınması gereken nesneleştirilenin (ya da sembolik bir şiddete tabi olanın) doğanın değil, onu anlamlandıran zihnin kendisi olduğu. Şehir plancıları şehirleri planlıyormuş gibi yapıyorlar…  Tasarımcılar, mimarlar binaları ve şehirleri tasarlıyormuş gibi yapıyorlar…   Kurumlar  görevlerini yerine getiriyormuş, denetliyormuş gibi yapıyorlar…  Kamu düzeni ise başka bir mantıkla işliyor.

Şehre yukarıdan bakan bu tepeden inmeci planlama pratikleri ister istemez hileleri, kurnazlıkları, yolsuzlukları beraberinde getiriyor. Düzenleyici, koruyucu, akılcılaştırıcı olan uzmanlık bilgileri, kamu işlevleri gelişmeyi engelleyici, aşılması gereken yaptırımlar, yasaklar olarak görülüyor. Tepeden dayatılan normlarla yerden bakışla düzenlenen hayat bire bir benzerlikler ya da tekrarlar içerse de birbirlerinin tam tersi sonuçlar yaratabiliyor. Yukarıdan bakış, sürekli gördüğümüz gibi,  gündelik yaşamda tasfiye ediliyor.

Oysa  dahil olunan, ilişki kurulan, etkileşimde bulunulan, süreç odaklı bir modernlik farkındalık getiriyor. (Bir örnek: 99 Depremi sonrasında yardım çalışmalarını koordine etmek için gelen Japon İmparatoru’nun danışmanları, yardım heyeti çok iyi anlatmıştı. İstanbul’da bir bölge sokak sokak, ev ev çalışılmıştı. Peki neden planlar, projeler hazırlanırken bu yapılamıyor?)

Ferdinand de Saussure‘ün (belki de söylendiğinde nereye varacağı belli olmayan bu önermesi) gösterilenin de aynı gösteren gibi imgesel olması (**). Bu önerme Rönesans‘tan beri giderek zihinsel dünyanın her yerini kaplayan neoplatonik temsili sorguluyor.

“İmgelere canlı muamelesi yapmak.” Onları bildiğimiz, kavradığımız halleriyle değil, bilmediğimiz ve kavrayamadığımız bir varoluşlarının olabileceğini hayal etmek. İnsanmerkezci şiddetin kaynağında iktidar ve piyasayla örtüşmüş güç ilişkilerinin olduğunu göstermek için. Bu ilk bakışta saçma bir fikir gibi gelebilir. Ancak Saussure’ün dediği gibi gösterilenin de imgesel olduğunu kabul edersek, belki onun üzerinde işaretsizleştirilenlerin izlerini görme imkanımız olabilir.

Bilimsel olan da bundan muaf değil. Sorgulamak, geri bildirişim almaya hazır ve istekli olmak…Mış (doğruymuş) gibi yapmak yerine…  Kolayına kaçmak yerine, zorluk yaşamak. Sınırsız bir çabayla anlamaya çalışmak, temas kurmak….

Nesneleştirilenin gerçekliğin kendisi olduğundan kuşku duymak için “canlılara canlı muamelesi yapmak”la başlanabilir. Eşitlikçi bir ilişki ile öğrenmeye bilmeye çabalamak.  Şehirlere, nesnelere değil, canlı olana… Zihinlerin nefes almasını sağlamak…

 Hata yapmak, hatadan dönmek mümkün. Ama trajik olanla, tamir edilemez, geri dönülemez olanla başa çıkabilmek zor. 

*

(*) Stiegler, Bernard, Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan, Cogito Bahar 2019, sayı 93, Yapı Kredi Yayınları.

(**) De Saussure, Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, Multilingual, İstanbul 1998.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gündemin düşündürdükleri

Türkiye’de gündem hiç durulmuyor. En sarsıcı konunun bile üç günden fazla gündemin birinci sırasında kalması olanaklı değil. Bazen zihnimi dinlendirmek için uzağında kalmaya çalışıyorum bu çalkantının; gazetelere, haber programlarına, sosyal medyaya uzaklaşıyorum. Çünkü sürekli takip etmeye çalışmak gerçekten son derece yorucu ve dahası can sıkıcı oluyor. Öne çıkan her yeni olay, her yeni gündem maddesi çoğu zaman geleceğe dair umutlarımızı biraz daha aşındırıyor. Umut aşılayan olaylar ise ne yazık ki çok daha sınırlı öbürlerine göre. Bu hafta, son günlerde öne çıkan bazı olayların bende yarattığı düşünceleri paylaşmak istiyorum sizlerle. Ayrıca yakın gelecekte parlatılacak bir konuyu henüz tam olarak parlatılmadan ele alacağım. Parlatıldığında yeniden yatırırız masaya.

Deprem ve Elif bebek

Türkiye bir deprem ülkesi demenin ne kadar anlamı var bilmiyorum. Çünkü konunun uzmanları bunu uzun yıllardır söylüyorlar. Sanırım sağır sultan bile duydu ve ezberledi bu cümleyi. Peki, ne oldu? Yani Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması neyi değiştirdi? Hiç değilse 1999 Gölcük ve Düzce depremleri ile 2011 Van depreminden sonra ne değişti kentlerimizde, köylerimizde, okullarımızda, kamu binalarımızda? 2000 yılından beri toplanan 37 milyar dolar deprem vergisi[1] nereye harcandı? Her depremden sonra devleti temsil eden yöneticilerin verdiği sözlere ne oldu? Bu sorular böyle uzar gider.

Ben olayın başka bir yönünde bakmak istiyorum, izninizle. İzmir depreminin[2] gerçekleşmesinden tam 65 saat sonra enkazdan çıkarılan Elif bebek bir süre herkesin birinci önceliği oldu. Siyasiler Elif bebek üzerinden prim yapmaya çalışırken halk da bol bol Elif bebek paylaşımı yaptı sosyal medyada. Elbette bir çocuğun kurtarılması çok önemli, elbette o kurtarılışın muhteşem bir fotoğrafla taçlandırılması çok anlamlı. Bunlara diyecek hiçbir sözüm yok. Böylesi yoğun üzüntü zamanlarında bu tür tesellilere toplumun ihtiyacı olabilir, kabul ediyorum. Ne olursa olsun umudumuzu ayakta tutacak direnç noktalarından destek almalıyız. Fakat Elif bebek üzerinden yaptığımız bu coşku ve mutluluk patlaması, kendimi tutmadan söyleyeceğim, biraz da ikiyüzlülük değil mi? Bir bebeğin, bir çocuğun yaşamı bu kadar değerliyse, ki kesinlikle öyle, binlerce, milyonlarca bebeğin, çocuğun geleceğini karartacak adımlar atmamızı nasıl açıklayacağız?

Yoo, yalnızca devlet politikalarına değil sözüm. Elbette asıl sorumluluk orada. Ormanlarımızı madenlere, yollara, çöplüklere, yayılan kentlere kurban etmek, nükleer ve termiğe yatırım yapmak, yenilenebilir enerjiyi yeterince desteklememek, tarım topraklarını korumamak ve buna benzer pek çok politik kararın altına sorumsuzca imza atmak ortada dururken bireysel tercihlere söz söylemek pek de anlamlı olmayabilir. Ancak unutmayalım ki makro politikaları yönlendiren ana unsur çoğu zaman bireysel tercihlerimizin yansımasıdır. Açık yüreklilikle yanıt verelim: Kaçımız çocuklarımızın, onların çocuklarının, milyarlarca Elif bebeğin yaşam hakkına saygı gösterdiği için yediğimize, içtiğimize, giydiğimize, ulaşım, barınma, ısınma, tatil yapma, oy verme… tercihlerimize dikkat ediyoruz? Kaçımız, hepsinde olmasa bile bunlardan bir ya da birkaçında değişikliğe gitme ihtiyacını hissediyor, olanaklarımız ölçüsünde sahip olduğumuz konfor seviyesini gelecek kuşakların lehine düşürme fedakârlığını yapabiliyoruz? Zor soru değil mi?

Oysa sosyal medyada bebek fotoğrafı paylaşıp, o güçlü parmağa yapışmış minicik el güzellemesi yapmak ne kadar kolay. Bugünün ve geleceğin milyarlarca masum bebeği; yalnızca insanı değil otu, böceği, ağacı, çiçeği, kuşu, ayısı… uzatmamızı beklerken, bizim beklenen o eli cebimizden bile çıkarmaya tenezzül etmeyip Elif bebeğin elini konuşmamız ikiyüzlülük değil de nedir? Alınan olursa kusuruma bakmasın, ben tam olarak böyle düşünüyorum. Ve yüksek sesle söylüyorum, en yakınımdakilerden, en sevdiklerimden hiç tanımadıklarıma kadar birilerine duyurabilirim umuduyla. Bugünün ve geleceğin Elif bebeklerine elimizi uzatmak için değişimin kendimizden başlaması gerektiğine, biz değişmezsek hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanlım. Hemen, şimdi!

Kral öldü yaşasın yeni kral

Bu yazıyı yayımlanmasından iki gün önce, yani Perşembe günü yazıyorum. An itibariyle ABD başkanının kim olacağı henüz belli değil. Hoş, belli olsa da tartışması uzun sürecek gibi fakat Joe Biden 264 delegeye ulaşmış durumda ve muhtemelen kısa süre içerisinde Başkanlık hakkını kazanacak. Sonrasında ne olacağını, Trump’ın ne çılgınlıklar yapacağını birlikte göreceğiz.

Dün akşam yerli ve yabancı haber kanallarına sırayla göz gezdirdim. Hemen hepsinde seçim ile ilgili haberler, programlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki bütün dünya ABD seçimlerine kilitlenmiş durumda. Uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. ABD uzmanı hiç değilim, fakat uzman olmaya gerek var mı, ondan da emin değilim. Trump uç örneğini bir kenara koyarsak, ABD’de demokratların mı yoksa cumhuriyetçilerin mi başkanlığı kazandığı dünyanın geri kalanı açısından ne anlam ifade eder? Bence pek bir anlamı yok. ABD hep ABD olacaktır ve asla dünya barışını, dünya halklarının kardeşliğini düşünmeyecektir. ABD için kendi çıkarından üstün hiçbir değer olmadı, korkarım olmayacak da. Demokrat ya da cumhuriyetçi başkan ABD’nin kendisini ilgilendiren sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb. alanlarda fark yaratır yalnızca. Uluslararası arenada başkan demokrat da olsa ABD şahin olacaktır, güvercin olmasını kimse ummasın.

Ancak bir alan var ki, bu seçimi kimin kazanacağına göre ABD’nin izleyeceği yol önemli ölçüde farklılaşacak ve bu bütün dünyayı etkileyecek. O alan iklim krizi. Malum, Trump iklim konusunda berbat bir performans sergiledi. Columbia Üniversitesinde Çevre Hukuku profesörü olarak görev yapan Micheal Gerard’ın Trump hakkındaki şu cümlesi yeterince açıklayıcı, sanırım[3]: İklim değişikliğinin ne olduğu konusunda gerçekten hiçbir bilgisi yok.

Trump yönetiminin genel olarak çevre özel olarak da iklim konusunda attığı pek çok olumsuz adım oldu. Ancak, sanırım bardağı taşıran damla, bundan neredeyse tam bir yıl önce, 4 Kasım 2019’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yaptığı twitter paylaşımı ile dünyaya duyurulan Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı oldu. Buna karşılık, Biden seçmenin karşısına “Temiz Enerji Devrimi ve Çevresel Adalet Planı”[4] ile çıkarak, çok uzaklardaki bizlerin gönlünü bile fethetmeyi başardı. Umalım ki Biden –kazasız belasız başkanlık koltuğuna oturursa- sözlerinin arkasında dursun. Bekleyip göreceğiz.

Siz neymişsiniz be abi!

Hatırlarsınız geçen sene 11 Kasım’da hükümet “benden önce bu ülkede her şey kötüydü, güzel olan ne varsa ben akıl ettim, ben yaptım” algısını yaratmak üzere tasarlanmış bir adım daha attı. Türkiye’nin yüz elli yılı aşan ormancılık birikimini, mesleki ve bilimsel deneyimini bir kenara koydu. Ormanlar için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen işçisinden genel müdürüne binlerce ormancının emeklerini, onların koruduğu ormanları, ormanlaştırdığı çıplak toprakları değersizleştirmek pahasına, yıllardır ülke çapında ve dünya genelinde kutlanılan 21 Mart’ı da bir kenara iterek; “Ben yapmadıysam kötüdür, ben yenisini yapacağım” diyerek, bizlere yeni bir ağaçlandırma bayramı hediye etti.

11 Kasım 2019’da ülkenin her yerinde, aynı günde 11 milyon fidan dikilmesi hedefiyle yola çıkıldı ve 14 milyon fidan dikildiği açıklandı. Bu sene 11 Kasım’da 83 milyon hedefleniyor. Dikilen her fidan için dikene minnet duyarız, bu ayrı. Fakat ülkenin dağını, taşını, ormanını, deresini, ağacını, kuşunu paraya dönüştürmek için sınır tanımaz bir doğa tahribatına neden olurken bir yandan, öbür yandan en büyük çevreci biziz algısı yaratmak için bilimsel gerçekleri gizleyerek, terimleri eğip bükerek, istatistikleri halkın anlamayacağı hale getirip çarpıtarak yapılan işi açıklamaya çalışırsanız, bize de diktiğiniz her bir fidan için ayrı ayrı teşekkür ettikten sonra gerçekleri en yalın haliyle açıklama hakkı doğar. Ama şimdilik hep birlikte şarkı söyleyip eğlenelim biraz. Benim aklıma bir tane geliyor. Ne dersiniz?

*

[1] 04.11.2020 tarihinde Halk TV’de yayımlanan Dünyanın 1001 Hali programında Emin Çapa tarafından verilen bilgidir.

[2] Her ne kadar kamuoyunda İzmir depremi olarak geçse de, depremin merkez üssü Sisam (Samos) Adası olduğu için, bahsettiğimiz depremin resmi adı Samos ya da Sisam depremidir.

[3] bbc.com’da 23 Ocak 2020’de yayımlanan “What does Trump actually believe on climate change” adlı yazıdan alıntıdır. Yazıya şu linkten ulaşılabilir.

[4] https://joebiden.com/climate-plan/#

Kategori: Hafta Sonu