Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yaşar Kemal: Anadolu’nun dev bilge ağacı

Altı yıl oldu bedeni aramızdan ayrılalı. Bu altı yıl boyunca birçok kez onun hakkında bir şeyler yazmaya niyetlendim, fakat korktum, açıkçası. Çünkü Yaşar Kemal hakkında ne yazsam eksik kalacak, yetersiz olacaktı, bunu çok iyi biliyordum. Geçen yıl salgın başlayıp da evlere kapandığımızda onun anlatılarıyla her zamankinden daha fazla içli dışlı oldum. Eserlerinde geçen bitkileri anlattığım tivit zinciri beğenilince bu korkumu yendim az da olsa. Önce “Yanan Ormanlarda Elli Gün” hakkında bilimsel bir makale yazdım.Sonra, biraz da gelen istekler doğrultusunda yazmaya devam ettim. Ve işte şimdi, ölümünün altıncı yılında yine onu yazıyorum.

Olasıdır ki bu satırları okuyanlar Yaşar Kemal’i de, Yaşar Kemal hakkında yazılmış pek çok yazıyı da okumuştur. Onun hakkında söylenmiş hepsi birbirinden değerli pek çok söz, pek çok saptama zihinlerinizde yer etmiştir. Benim bunlara karşı çıkmak veya bir şeyler katmak gibi bir niyetim yok. Niyetim sadece bendeki Yaşar Kemal’i anlatmak, hepsi bu.

İçimdeki Yaşar Kemal

İçimdeki Yaşar Kemal’i hiçbir zaman aynı değerde kelimelere dökemeyeceğimin farkındayım. Dün çok sevdiğim bir dostum benimle William Blake’den bir alıntı paylaştı. Türkçesi şöyle aşağı yukarı: “Bazılarını sevinç gözyaşlarına sürükleyen ağaç, diğerlerinin gözünde sadece yoluna çıkan yeşil bir şeydir.” Okur okumaz, tamam dedim. Yaşar Kemal beni sevinç gözyaşlarına sürükleyen dev bir ağaç. Toroslar’da zamana meydan okuyan bilge bir sedir, örneğin.

Yüzyılların, binyılların birikimini alıp geleceğe taşıyan, doğru olan, güzel olan ne varsa korkusuzca haykırıp, yalanın, zulmün, adaletsizliğin, hoşgörüsüzlüğün, vicdansızlığın ve elbette sömürünün karşısında olanca heybetiyle dikilen dev bir bilge ağaçtır Yaşar Kemal. Altına oturup sırtımı dayadığımda ve gözlerimi kapayıp kendimi ana kucağı gibi şefkatli ve sevi dolu kollarına bıraktığımda o dev bilge ağacın, bana geçmişten günümüze hikâyeler anlatıp gözlerimden sicim gibi akan gözyaşlarını silerken bir yandan, diğer yandan da umudu, sevgiyi ve mücadele azmini aşılar.

Yaşar Kemal hayatı boyunca sömürüyü görmüş ve onun karşısında durmuştur. Yalnızca insanın insanı sömürmesi değil insanın doğayı sömürmesi de, daha kimseler farkında değilken Yaşar Kemal’in odağındadır. Bakın 1973 yılında yazdığı “Doğanın Öldürülmesi” başlıklı yazısında ne diyor:

Çağımızda doğanın yok edilmesi artık dünyanın başlıca sorunudur…  Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, azgelişmiş bir ülkede, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor… Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiyenin[2] hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor…”

Fotoğraf: Ara Güler.

Savrun Çayı kıyılarında geçirdiği yıllar Yaşar Kemal’e inanılmaz bir doğa sevgisi ve bilgisi kazandırmış. Bunu kendisi de açıkça dile getiriyor. İnce Memed 1’in New York Review baskısı için yazdığı önsözde bakın ne diyor dev bilge ağaç:

Doğayı ilk olarak İnce Memed 1’i yazmadan önce, Toros Dağları’nda keşfettim. Savrun, Toroslar’dan Çukurova’ya akan iki nehir ve birçok çay arasından bir çaydır. Savrun’u tanımamış olsaydım, doğayı bu kadar güçlü bir şekilde içimde hissedemezdim. Yıllarca Savrun’un kıyıları boyunca dağlarda yürürken doğa ile bir yaşadım (…) İşte o günlerde, bir ağaç dalındaki çiçeklerin hiçbirinin, bir çayırdaki hiçbir yaprağın, bir karınca yuvasındaki hiçbir karıncanın ve Toroslar’dan ovaya akan bir sürü ırmaktan hiçbirinin diğerlerine benzemediğini günbegün keşfettim.”

Onun doğa ve özellikle ormanlar ve bitkiler konusundaki bilgi seviyesinin artmasında “Yanan Ormanlarda Elli Gün” röportajlarının çok büyük etkisi olduğu açık. Daha İnce Memed’i yazmadan, 1954 yazında Cumhuriyet Gazetesi için gerçekleştirdiği röportajlar öncesinde günümüz gazetecilerine ders niteliğinde bir hazırlık süreci geçiriyor Yaşar Kemal. Kendi ağzından dinleyelim:

En iyi röportajım, “Yanan Ormanlarda Elli Gün”dür. O röportajı yapmak için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesine gittim. O fakültede 5-6 ay kadar çalıştım; okumalar yaptım. Orman için ne diyorlar, diye araştırdım. Ne kadar yazı varsa, kitap varsa okudum. Hatta Almanya’dan büyük bir ormancı gelmişti, dil bilmediğim halde, dil bilen bir arkadaşıma konuşmayı tercüme ettirdim. Şu an hâlâ müthiş bir orman kültürüm var. Röportaj için yaptım bunları ben…”

Doğayı dekor değil, ana aktör olarak kullandı

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Savrun kıyılarında geçen zamanlarda yaptığı hassas gözlemler, bir bilim insanı gibi ormana yaklaşımı, kütüphane ve konferanslardan dağ köylerine orman-insan ilişkilerini yakından inceleyişi ve ilk insanlardan günümüze çok az insanın sahip olduğu özel yetenekler bir araya gelince, Yaşar Kemal’de doğaya karşı bilge bir yaklaşımın ortaya çıkması kaçınılmazdı. Öyle de oldu.

Yaşar Kemal doğayı; dağları, ovaları, nehirleri, bitkileri, kuşları, börtü böceği eserlerinde asla bir dekor olarak kullanmadı. Tersine bunların hepsi onun anlatılarında öykünün ana aktörleri arasında yer alı. Çakırdikeni nasıl İnce Memed’in ana aktörlerinden biriyse, döngele[3] Ortadirek’in, menekşeler de Çıplak Deniz Çıplak Ada’nın ana aktörleri arasında yer aldı. Bakın Ortadirek’te döngeleyi nasıl anlatıyor usta:

“Döngele bozkırın en önemli bitkisi, dikenidir. Yazın tatlı bir yeşildeyken dikenleri kadar kökleri de sağlamdır. Görünüşü bozkıra can verir, hayat bağışlar. Kuruyunca kökü zayıflar, dikenleri sertleşir daha da. Esen yellerin önüne düşer sonra. Orta güzden sonra yeller iyice azıtır. Döngele de. Ve döngelelerin rengi açılır altın sarısına keser. Toprağa sağlamca yapışmış, inat, kopmaz. Ama kökler iyice incelir. Orta güzden sonra esen ulu yeller toprakta dikili hiçbir döngele bırakmamacasına çabalar. Islıklar doldurur bozkır dünyasını. Yüzlerce binlerce döngele bozkıra ağar. Bozkır sarı, altın pırıltısına boğulur. Bozkır gün ışığına batar, balkır. Yalp yalp eder. Balkıyarak döner, savrulur. Döngeleler olmasa bozkır bozkır değildir.”

Söyler misiniz, hangi yazar ve bilim insanı bir bitkiyi böyle anlatabilir? Elbette Yaşar Kemal.  Ancak, sanmayın ki Yaşar Kemal yüzünü bunca doğaya döndüğü için insandan çevirmiştir. Olur mu hiç? O hem insanın hem doğanın sömürülmesine başkaldırmıştır. Adnan Menderes asılırken de Hrant Dink öldürülünce de haykıran ses, onun içindeki insan sevgisidir. Ne var ki o etrafına kültürel kabuklar örmüş insanı eleştirir. Özdeki doğal insanın, iyi insanın arayışındadır. Nereden mi biliyorum? İsterseniz “Kuşlar Da Gitti”den bir alıntıyla yazıyı bitireyim. Hem nereden bildiğimi de anlamış olursunuz böylelikle:

“İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…” 

Çok yaşa Yaşar Kemal,

Çok yaşa Anadolu’nun dev bilge ağacı!

*

[1] Yaşar Kemal kesme işareti kullanmazdı. Bu nedenle alıntılar onun yazdığı gibidir.
[2] Western filmlerde, rüzgârla oradan oraya döne döne yuvarlanan bitkiler döngeledir (Salsola kali).

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yardımsever, empati kuran, gülen sıçanlara hazır mısınız?

Frans De Waal, Empati Çağı adlı kitabında “Pek çok hayvan diğerlerini bertaraf ederek ya da her şeyi kendisine saklayarak hayatta kalma yolunu tercih etmek yerine iş birliği yapar ve paylaşımda bulunur. Bu durum toplu olarak avlanan kurtlarda ya da katil balinalarda, fakat en çok da bizim en yakın akrabalarımız olan primatlarda açık bir şekilde görülür” der.

En yakın akrabalarımızda görülen bu davranışların bize en uzak olarak kabul ettiğimiz, isimlerini anmaktan dahi kaçındığımız fare ve sıçanlarda görülüp görülmeyeceğine dair yüzlerce çalışma yapıldı. Gözümüze daha “hoş” görünen, evin bireyi gibi kabul ettiğimiz ya da doğada yaşantılarını hayranlıkla izlediğimiz “onca tür varken neden fareler-sıçanlarla bu kadar ilgileniyoruz?” sorusunu sormadan edemiyoruz elbette. İşte bu kısım hayli paradoksal: Kendimize en uzak gibi görmek istediğimiz, evlerimize girip yiyeceklerimize ortak olmaya çalışmakla suçladığımız, kurtulmak istediğimiz canlılar anketi yapılsa şüphesiz ilk üçte olabilecek, hastalık ve tiksintiyle eşdeğer olan, onları içimizdeki intikam duygusuna yaraşır şekilde öldürebilmek için zehir, yapışkan tuzak gibi şeyler icat ettiğimiz ve bu “silahları” herhangi bir markette kolaylıkla bulabileceğimiz o canlılar… bize benziyor.

Ve benzedikleri için onları yüzyıllardır insan sağlığına yönelik yapılan deneylerde kullanıyoruz-en azından bize söylenen bu. Ancak bize söylenen bir diğer şey ise bize benzemedikleri. Tüm söylenenleri özetlemek gerekirse: “Bize benzedikleri için güvenli bulup deneylerde kullanıyoruz ve bize benzemedikleri için etik bulup deneylerde kullanabiliyoruz”. Bir çelişki sezdiniz mi?

Benzerlik ve benzemezlik çelişkisi 

İnsandışı primatlarda ise durum farklı: “Bize benzedikleri için deneylerde kullandık ve bize benzedikleri için deneylerde kullanmaya son verdik çünkü etik çekinceler kaçınılmazdı”.

On yıllar boyunca bilimsel araştırmalarda yer aldılar ve hükûmetler birer birer, onları bir deney tüpü olmaktan kurtaracak yasal kısıtlamalar getirmeye başladı. Neredeyse insan olarak görülmelerinin bir sonucu olan bu kısıtlamalar öncesinde -özellikle de 20.yüzyılın ikinci yarısında- dönemin sıçanları primatlar, kozmetik ürünlerden böcek ilaçlarına, hepatit araştırmalarından travma deneylerine, davranış çalışmalarından askerî araştırmalara kadar aklımıza gelebilecek her alanda kullanıldılar.

Sıçanlar yardımseverdir ve başkasının sıkıntılı durumuna karşı toplum yanlısı davranırlar.

Yardım etme, kişinin kendi dezavantajına bakmaksızın bir başkasına, tamamen onun yararına olacak şekilde yardım ettiği toplum yanlısı bir davranıştır. 1950’lerden beri yapılan davranış araştırmaları farklı türde hayvanlarda yardım etme davranışını göstermişti ancak sonuçlar her seferinde bilimsel muhalefetle karşılaştı. Sıçanların birbirini önemsediği tezi kabullenilmesi güç olsa da sonrasında devam eden çalışmalar bir öncekinin sonuçlarını pekiştirmenin yanı sıra yeni bilgiler de verdi: Tutsak bir sıçanı kurtarmak için bir kola basan sıçanlar, başka bir sıçana elektrik şoku verilmesine neden olduğu için labirentte yürümeyi reddeden sıçanlar, işbirliği yapan sıçanlar, fedakarlık yapan sıçanlar, duygudaşlık kurabilen sıçanlar.

Sıçan empatisi o kadar büyük bir şaşkınlık ve şüpheyle karşılandı ki sonraki yıllarda bu çalışmalar giderek azaldı.  York Üniversitesi Hayvan Zihin Araştırmaları Kürsüsü başkanı Kristin Andrews’a göre “Dünya empati kuran sıçanlara gülenlerden daha hazır değildi”. Andrews’in bahsettiği gülen sıçanlar bir metafor değildi: Afektif nörobilim teriminin sahibi, Estonyalı sinirbilimci ve psikobiyolog Jaak Panksepp, 1990’ların sonlarında sıçanların güldüğünü keşfetti. Ve hatta gıdıklandıklarında daha da fazla güldüklerini, kendilerini gıdıklayan insanlara bağlandıklarını ve oyun için sıklıkla o kişiye yaklaştıklarını.

Belirgin empati

Ancak bu da pek kabul görmedi zira eğlenen, gülen, işbirliği yapan, yardımsever ve empati kuran sıçanlar insanlar için bir kâbus anlamına gelebilir; aramızda ne kadar fazla benzerlik açığa çıkarsa (primatlarda olduğu gibi) o kadar yakınlaşırız, ne kadar yakınlaşırsak (kedi ve köpeklerde olduğu gibi) korumaya yönelik hassasiyet o kadar artar. Bu noktada, laboratuvarların dokunulmazlığı hayli önem taşır.

Sıçanların, acı çeken bir sıçana tanık olmaktansa aç kalmayı tercih ettikleri artık kanıtlanmış bir gerçektir.

Amerikalı psikolog Russell M. Church, 1959’da yayınladığı Diğerlerinin Acılarına Karşı Sıçanların Verdiği Duygusal Tepkiler adlı makalesinde, bir kolu kullanarak yiyecek almak için eğitilen sıçanların, kolu kullandıklarında içlerinden birinin canının yandığını fark ettiklerinde bu hareketi yapmayı bıraktıklarını söyler.

Tel Aviv Üniversitesi Psikoloji Bölümü ve Sinirbilim Fakültesi öğretim üyesi Inbal Ben-Ami Bartal’ın laboratuvarı uzun bir süredir toplum yanlısı davranışların nörolojik temelini ve bunun gerçekleşmesini sağlayan moleküler yolu araştırıyor ve sıçan davranışlarını inceliyor. 2011 yılında Bartal ve arkadaşları sıçanlardaki toplum yararına davranışları test etmek için bir araştırma yaptı. Bir alanda özgür bir sıçan ve aynı alanda tutucuya hapsolmuş kafes arkadaşı bulunuyordu “[rat restrainers”, şeffaf plastikten yapılmış, yatay bir koni şeklindeki kutudur, içine konulan hayvan alanın darlığından ötürü tamamen hareketsiz kalır]. Bazı evrelerde alana içi boş ya da yiyecek olan tutucular da yerleştirildi. Birkaç seans sonrasında özgür sıçanlar tutucuyu açarak tutsak sıçanı özgür bırakmayı öğrendiler ancak içi boş veya nesne içeren tutucularla hiç ilgilenmediler.

Ortada biri çikolata olan biri de tutsak sıçan olan iki tutucu olduğunda da dişi sıçanların %100’ü, erkek sıçanların da %70’i önce tutsak arkadaşını çıkarıp sonra birlikte çikolatayı alarak paylaştılar. Çalışmadan çıkan sonuç, sıçanların bir türdeşinin sıkıntısına yanıt olarak toplum yanlısı davrandıkları ve bunun, empati ile motive edilmiş yardım davranışının biyolojik kökenleri için güçlü kanıtlar sağlandığı idi.

Fakat çoğu bilim insanı ikna olmadı ve sıçanların muhtemelen birlikte takılacağı bir arkadaş için, aslında egoistçe hareket ettikleri öne sürüldü. Japonya Kwansei Üniversitesi Psikolojik Bilimler Bölümü’nde bilişsel nörobilim ve hafıza konularında çalışan Nobuya Sato ve arkadaşları işi biraz daha ileriye götürdü: Bu sefer su dolu bir kapta epey sıkıntılı bir deneyim yaşayan sıçan ve bir de kuru alanda olan ama istediğinde arkadaşını kurtarabilecek bir sıçan vardı. Kuru alandaki sıçanlar, bir kapıyı açarak diğer sıçanın güvenli bölgeye geçebilmesini sağladı. Ayrıca, daha önce su deneyimi yaşayan sıçanların diğerlerine yardım etmeyi öğrenme süreçlerinde hiç yaşamayanlara oranla çok daha hızlı davrandıkları görüldü ki bu da boğulma deneyimi yaşayanların diğerlerinin nasıl hissettiğini anladığını gösteriyordu. Ayrıca Sato ve arkadaşları, şüphecilerden gelecek “akrabalık” eleştirilerini de bertaraf etmek için sıçanların benzer genlere sahip olmamalarına da dikkat ettiler. Sonraki aşamada ise, birinde yardım edebilecekleri ve diğerinde de yiyecek alabilecekleri iki kapı vardı ve sıçanlar gene önce yardım etmeyi seçtiler. Hatta içinde bulundukları zor durumdan kaçabildikleri hallerde bile, diğer sıçana yardım ediyorlardı.

Sıçanlar birbirlerini önemsiyor. Sanıyorum bu bazıları için tam bir felaket çünkü birbirini önemseyen, yardım eden, duygudaşlık kurabilen, gülen, oyun oynayan canlıları kuyruklu, beyaz, minik robotlar ya da ucuz ve tek kullanımlık araştırma araçları gibi sunmak eskiden olduğu kadar kolay olmayacak… Ve tüm bu deneylerde hakları ihlâl edilen hayvanların üzücü sonları da buna aracılık etmiş olacak. #DeneyeHayır

‘Seda sayesinde ömrünün son dönemini laboratuvar yerine sevildiği bir evde geçiren fare Rıfat’ın masum, küçük ve beyaz anısına…’

*

KAYNAKLAR:

  • Ben-Ami Bartal I, Decety J, Mason P. Empathy and pro-social behavior in rats. Science. 2011 Dec 9;334(6061):1427-30. Erratum in: Science. 2012 Jan 27;335(6067):401
  • Church R.M. Emotional reactions of rats to the pain of othersJ Comp Physiol Psychol. 1959;52(2):132-134

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Katılım efsane mi gerçek mi, gerçek olabilir mi?

[email protected]

Demokrasi, doğrudan demokrasi, demokratik kent yönetimi ve katılımcı yönetim, planlama, demokratik planlama/ katılımcı planlama gibi terimleri, kategoriler olarak kabaca tartıştık ancak katılım kavramını doğrudan tartışmadık.

Katılım nedir?

Katılım oldukça yeni bir kavram gibi durmakla birlikte aynı zamanda en antik Yunan “polisinin” (kentinin) yönetiminden beri (bütün eksiklikleriyle birlikte) uygulanmakta olan bir kavram. Poliste, kent kamusal alanının durumu ya da geleceği ile ilgili sorunların yetişkin erkek kentli yurttaşlar tarafından bir mecliste tartışılarak karara (bazen yasalara) bağlanıp çözüldüğünü (kabaca) biliyoruz. Demografik olarak büyüyen ve yoğunlaşan kentler ve demokratik işleyişlere/ kent yönetimine “katılma” süreçlerinin giderek daha dolaylı ve toplumun kendisinden uzaklaşmış/ yabancılaşmış bir konuma doğru sürüklenmesinden dolayı belki de teorik tartışmalar bir arayış olarak önem kazandı.

Katılım (katılımcı demokrasi) için en yakın kavramın, “doğrudan demokrasi” olduğunu söyleyebiliriz. Ancak “doğrudanlık” sadece bir tek katmanı ifade derken katılım kendi içinde hiyerarşik pek çok katmanı ifade ediyor olabilir. Bunun nedeni temsilciler aracılığıyla katılımda bireyin kendi iradesinden ve gereksinimlerinden / duyarlıklarından (göreli) uzaklaşma olsa da “katılımın” bir anlamda gerçekleştiğinin kabul edilmesidir. Birey düzeyinden uzaklaştıkça ve yetkiler bir “temsilciye” aktarılarak kullanıldıkça doğrudanlık azalmakta ve bireyin gerçeği ile bağı zayıflamakta/ dolaylı ve dolambaçlı hale gelmekte ve giderek yok olmaktadır denilebilir.

Bu durumda katılım için iki geniş kategori (ya da iki katılım türü) adlandırabiliriz:

  • Doğrudan katılım
  • Dolaylı katılımlar (bireyin farklı uzaklık ya da yakınlıktaki bir imlemeyle temsil edilmesi)

Birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşim

Önce bu uzaklaşmanın niteliği üzerinde kısaca duracak olursak temsilin niteliğinin birey ile temsilci arasındaki iletişim ve etkileşimin özelliklerine bağlı olacağı açıktır. Eğer temsilci sık ve nitelikli bilgilendirmelerle bireyler (temsil etikleri) ile etkileşmekteyse ve bunu sağlıklı ve sürdürülebilir bir tempoda ve etik kurallara tam olarak bağlı bir biçimde yapıyorsa, bu uzaklaşmanın bir anlamda kompanse edildiği (ya da bireyin uzaklaşmasına karşın özgün olarak yaratılan etkileşimlerle olumsuzlukları azaltılabildiği) düşünülebilir.

Bu durumda birey temsilcileri aracılığıyla (dolaylı olarak) sürece katılmakta, ama kararlar üzerindeki dolaylı etkisini koruyabilmektedir. Dolaylı temsilde bireyin temsilcisini denetleyemediği ya da düşüncelerini/taleplerini yeteri kadar güçlü bir biçimde temsil etmediğini düşünüyorsa temsilcisini geri çağırma ve/veya değiştirme hakkına sahip olması gerektiğini ek bir koşul olarak belirtmek gerekecektir.

Bu düşünceyi derinleştirebilmek için temsil edilme gereğinin ortaya çıkış nedenlerine kısaca bakmak, gerekli olacaktır: Neden doğrudan bir katılımdan vaz geçmek ve katılmayla ilgili işlemleri bir başkasına/ bir dolayıma devretmek durumunda kalırız? Önce karar çevresinin olası özelliklerini anımsayalım: Her (olağan) karar çevresi bütün cinsel kimliklerden, her yaştan, her sınıftan farklı ilgileri/ meslekleri ve çıkarları/ beklentileri, dünya görüşleri farklı olan bireylerin toplamından oluşur (ya da oluşması beklenir).

Şimdi katılımla ilgili güçlükleri en basitinden başlayarak yanıtları sıralayalım:

  • Karar çevresinin demografik olarak büyümesi, (yüz yüze) tartışmanın sağlıklı bir biçimde yapılabilmesini güçleştirebilir,
  • Alınması gereken kararın (coğrafi ya da kapsam olarak) niteliği, geniş bir çevrenin katılmasını gerektirebilir,
  • Alınması gereken kararların yarıçapı genişledikçe/ büyüdükçe, bu sorun üzerinde tartışmak özel uzmanlık bilgileri/ becerileri gerektirebilir,
  • Katılımcıların sorunların ayrıntılarına girebilmek için zamanları/  gündelik yaşamlarıyla ilgili zaman bütçeleri yeterli olmayabilir,
  • Alınması gereken kararlar, karar çevresindeki bireylerin bilgi düzeyini teknik olarak aşabilir,
  • Bireylerin karar alınması gereken her konuyla ilgilenme istekleri/ nedenleri olmayabilir; bazı alanlarda karara katılmayı anlamlı/ gerekli görmeyebilirler, (bunun tam tersi de olabilir, katılımcılar bazı konulardaki kararları temsilciye devretmek istemeyebilirler).
  • Belki en sonunda, bütün bireylerin her hangi bir süreçle ilgili olarak katılım arzularının/ isteklerinin hiç olmaması da söz konusu olabilir. Onlar sadece belirli bir rasyonellikle oluşmuş nesnel bir çevrenin kendileri için sağlanmış olmasını, bununla ilgili kararların kendisi için/ kendisi dışında alınmış olmasıyla yetinmeyi, toplumun uygarlık düzeyine göre bir özgürlük olarak düşünmeyi seçmiş olabileceğini de söyleyebiliriz.

Sorun alanları

Katılımla ilgili olarak bir de çözümlemesine ve karalarına katılmamız gereken sorun alanlarının özelliklerine bakalım: Sadece anlatım/ anlaşılma kolaylığı nedeniyle sorun alanlarının/ gereksinimlerin de (her zaman güçlü ya da zayıf içsel bağlantıları olmakla birlikte) çeşitli hiyerarşik kademelerden oluştuğunu biliriz.

  • En yakın çevremiz, aile çevresi,
  • Apartman ya da site/ konut çevresi,
  • Ortaklaşa iş yaptığımız, birlikte iş ya da ticaret ya da üretim yaptığımız çevre
  • İçinde çalıştığımız sivil toplum çevresi ya da sendika veya meslektaşlar çevresi,
  • Sokak ya da mahalle (köy) çevresi
  • Semt ya da yaşadığımız kentin ilçesiyle ilgili sorunlar
  • Kentle ilgili çevre, kentsel politikalar veya stratejiler
  • İçinde yaşadığımız il ya da bölge veya ülkesel sorunlar çevresi, genel ülkesel politikalar
  • Uluslararası sorunlar çevresi, savaşlar, göçler-iltica, insanlıkla/ evrensel insan haklarıyla ya da doğa / ekoloji-canlılar alemi ile ilgili kararlar (belki bunu uzayın kirletilmesine kadar da genişletebiliriz?)

Sorun ölçeği ve buna bağlı olarak gerekli karar çevresinin büyüklüğü ve oluşum biçimi değiştikçe ve genişledikçe, katılım türleri ve tekniklerinin değişmesi de gerekli olacaktır.

Karar ve sorun hiyerarşisine kabaca baktığımızda karara katılması gereken bireyler bakımından:

Sorunların,

  • ölçekleri ve karar almak için gereken zaman arttıkça (ya da tartışmayı sonlandırabilmek için uzun bir zamanın gerektikçe),
  • önemleri ve aciliyeti, çeşitli nedenlerle azaldıkça,

katılım isteği ve olanağı giderek anlamsızlaşır ve gereksizleşir. Bazı durumlarda ve ölçeklerde daha iyi kararların alınabilmesi için, farklı katılım türlerini etkin bir biçimde kullanmaya ihtiyacımız olduğu bir önceki hafta sunulan listelerden zaten açıkça anlaşılacaktır.

Katılım talebi

Yukarıdaki sorunun tartışılmasının genişletilmesi gerektiği açık olmakla birlikte şimdilik katılımda ilgili iki farklı duruma değinerek tartışmayı ilerletelim. Bunlardan birincisi, katılım talebinin aşağıdan yukarı doğru mu örüldüğü ve talep edildiği ya da yukarıdan aşağıya doğru mu talep edildiği ile ilgilidir. Katılım talebinin ve örülmesinin nereden doğru başladığı önemli ve belirleyici bir özelliktir. Genellikle aşağıdan yukarı örülen katılım taleplerini demokratik, yukarıdan aşağıya doğru örülen talepleri de diktatöryel olarak adlandırmak olasıdır (elbet bu adlandırmanın, çok genel olduğu için yanıltıcı olabileceği durumları, göz önünde tutmak gerekir).

Ayrıca, katılım bazı durumlarda “yasa gereği” olarak da, tanımlanmış olabilir: STK’ların, sendikaların, ya da apartman yönetiminin genel kurullarına ya da belediye veya ulusal meclisin oturumlarına katılmak yasa gereği ama yaptırımı olmayan bir zorunluluktur. Bu durumda katılım isteğinin ya da katılıma zorlamanın yönü üzerinde durulabilir.

İkincisi ise katılım talepleri sistematiği ile ilgili olarak düşünülebilir: Rastgele/ bazı sorunlar için bazen, bazı durumlarda bir katılım talebi ve uygulaması mı söz konusu yoksa sistematik olarak bütün sorun türleri için ve her sorun türünün bütün ölçekleri/ bütün karar çevresi ölçekleri için katılım söz konusu mu? Katılım sistematiğinin niteliği, yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarı doğru örülen talepler bakımından her seferinde farklı anlamlar taşıyabilir.

Taksim Meydanı için açılan yarışma ve yapılan oylamanın sonucunda kazanan proje.

Tartışmaya başlarken kullandığımız örneği düşünecek olursak (İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Taksim Meydanı’nın düzenlemesi için, açık bir proje yarışması açması ve ilk üç projeden birini İstanbulluların seçmesini istemesi) burada hem yukarıdan aşağı doğru örülen, hem de sistematik olmayan/ rastgele (İstanbul’un sorunların biri/ ama önemli biri için) yapılmış bir katılım talebi/ çağrısı örneği görüyoruz. Gezi sırasında ortaya çıkmış olan katılım talebi ise aşağıdan yukarı doğru ve rastgele olmanın (belki sistematiğinin, kendiliğinden/ önceden belirlenmiş olmaksın/ spontan patlamalar biçiminde olmasının) bir örneğidir. Burada amacımız, bunun iyi-kötü ya da yeterli olup-olmadığı ile ilgili bir tartışma değil. Sadece, katılım ile ilgili diğer kavramları/ özellikleri vb., çözümleye çalışmak…

Yukarıda, “katılım nedir?” sorusu ile ilgili tartışmanın ancak bir kısmı yer alıyor. Gelecek hafta tartışmayı başka bir kısmı ile sürdüreceğiz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği inşa eden mekanlar-2] Bisikoop Bisikletliler Hizmet ve Dayanışma Kooperatifi

İzmir’de bisikleti yaşamlarının bir parçası haline getirmiş bir grup gönüllü 30 Ağustos 2018 ‘de Bisikoop’u kurdular. Başlangıçta 38 kişi tarafından kurulan kooperatifin halen 40 ortağı bulunuyor. Ortaklar bisiklet konusunda katkı koymak isteyen, düşünsel üretkenliğe sahip bisiklet önderlerinden oluşuyor. Kurum kültürlerini oturtana kadar yeni üye kabul etmeyi düşünmüyorlar.

Kooperatif yönetim kurulu başkanı Ahmet Çelikörs, Bisikoop’un  Türkiye’nin ilk ve tek bisiklet kooperatifi olduğunu, ayrıca  hizmet ve dayanışma kooperatifi türündeki 3. örnek olduğunu vurguluyor. Temel amaçlarını “bisikletlilerin ortak çıkarlarını korumak ve katkıda bulunmak” olarak belirlemişler. Bu amaç doğrultusunda kamu kuruluşlarının ya da özel sektörün çalışma alanı dışında kalan ve bisikletlilerin ihtiyaç duyacağı hizmet ve ürünleri geliştirme ve gerçekleştirmeye yönelik çalışmalar yapıyorlar. Resmi merkezleri Karşıyaka Belediyesi bünyesindeki Ahmet Priştina Kültür Merkezinde. Yürüttükleri diğer projeler kapsamında da yine Karşıyaka Belediyesi bünyesinde olan Suat Taşer Açıkhava Tiyatrosunda bir ofisleri bulunuyor.

Geniş gönüllü ağı

Bisikoop’da mali müşavir dışında ücreti çalışan kimse bulunmuyor. Ortaklar kooperatife gönüllü olarak katkıda bulunuyorlar. Ortakların dışında çok geniş bir gönüllü ağına sahipler. Faaliyetlerini bu gönüllü ağı yoluyla gerçekleştiriyorlar. Kuruluşlarının üzerinden çok kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen esnek ve işbirlikçi yapıları sayesinde birçok proje gerçekleştirmişler. Bisikletli ulaşım konusunda çok önemli bir boşluğun olduğunu ve bu boşluğun kamunun ve özel sektörün dışında bir sivil toplum örgütünce doldurulabileceğini; bisikletin yaygınlaştırılması için bisiklet almak isteyenlere kolaylık sağlanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu amaçla daha ekonomik koşullarda bisikletçilerin bisikletlerini değerlendirebilmesi ve satın alabilmesi için bir ikinci el bisiklet pazarı oluşturmakla işe başlamışlar.  Karşıyaka Belediyesinin Bostanlı Pazar Yeri’ni tahsis etmesiyle bu proje hayata geçmiş ve çok ilgi görmüş. Pandemi nedeniyle pazar faaliyeti sonlanmış olsa da ikinci el pazarını en kısa sürede tekrar başlatmayı planlıyorlar.  

Bisiklet festivali

Pazar dışında birçok projeyi daha hayata geçirmişler. Örneğin bir bisiklet festivali düzenlemişler. Bu festivali geleneksel hale getirmek amacındalar. Bu festivalde anaokulu çağındaki çocuklara yönelik faaliyetler, bisiklet yarışları, ikinci el bisiklet pazarı gibi etkinliklerin yanı sıra halkın bisikletle tanışabileceği ve dokunabileceği bir sergi alanını da oluşturmuşlar. Pandemi nedeniyle tekrarlanamayan bu etkinliği de koşullar elverdiğinde tekrarlamayı amaçlıyorlar.

Mart ayında pandemi gerçekleşince 65 yaş üzerindeki İzmirli’lere hizmet vermek üzere yaklaşık 48 gönüllü bisikletli ile BisiDestek adı altında bir çalışma başlatmışlar. Bu çalışmaları BM UNDP ve GEFSGP birimi tarafından Dünya’da örnek gösterilen ilk üç proje arasına girmiş. 30 Ekim tarihinde İzmir’de yıkıma sebep olan deprem sonrasında BisiDestek programı kapsamında 110 kişilik bir ekiple hızla, araçların çalışmadığı bir bölgede devreye girerek AFAD ile birlikte bölgede görev yapan ender sivil toplum kuruluşlarından biri olmuşlar. 

Platformlar

Bisikoopa bağlı birçok başka grup da çeşitli faaliyetler düzenliyorlar. Ahmet Çelikörs Karşıyaka Bisiklet Platformu’nda yaklaşık 4000 kişiyi kapsayan bir oluşumun kurucusu olduğunu belirtiyor. Yine İzmir’de Bisikletli Ulaşımı Geliştirme Platformu adı altında 13.000-14000 takipçisi olan bir üst kuruluşları var. Çarşamba Akşamı Bisikletçileri (ÇAB) diğer bir platformları. Bölgelerdeki bisiklet gruplarıyla çok geniş bir kitleye ulaşabiliyorlar.  Bu ağların hepsi birbirleriyle ilişki içindeler. Daha kurumsal bir yapı oluşturduklarında bu kitlelerden de ortak kabul etmeyi düşünüyorlar.

BisiKoop bir yandan bisikletlilerin çıkarlarını koruyarak bisikletli yaşamın geliştirilmesi için kamunun eksik kaldığı noktalarda STK gibi çalışırken, öte yandan bir şirket gibi davranarak önemli boşlukları doldurmak için çaba gösteriyor. Ahmet Çelikörs kooperatifin aslında bir şirket türü olduğunu söylüyor ve dernekler gibi sivil toplum örgütlerinin bu esnekliğe sahip olmadığını, örneğin derneklerin yatırım yapması ve ekonomik bir faaliyet göstermelerinin çok özel koşullara bağlı olduğunu vurguluyor. Yasal bir statü olarak kooperatifi seçmelerinin en önemli sebebini, ticari faaliyet yürütmeyi mümkün kılması olarak belirtiyorlar. Kooperatifin çok ortaklı ve eşit paylaşımlı olması nedeniyle şirket kurmak yerine kooperatif yapısını tercih etmişler.

Bisiklet kiralama

Bisikoop bisiklet kiralama hizmetini de özel bir girişim olarak hayata geçirmiş. Hafif ve keyifli sürüş yapılabilen yaklaşık 100’e yakın bisikletle Karşıyaka Belediyesinin alt yapısını sağladığı Bostanlı Açık Hava Tiyatrosu’nda bulunan ofisten kiralama hizmeti veriyorlar.  Bu iş için Boğaziçi Üniversitesi’nde kurulmuş Bizero isimli yazılım ortaklığının iş birliğiyle telefon aplikasyonu hazırlanmış. Bu girişim aracılığıyla kooperatif ortaklarının gelir elde edebileceği bir sistem kurarken, öte yandan bisiklete binmek isteyenlere kolay, hesaplı ve ulaşılabilir bir alternatif sunmayı hedeflemişler.  Bisikletleri yine İzmir’de kurulu olan bir bisiklet firmasından uygun fiyata temin etmişler. Projelerini uzun vadede İzmir’in tüm semtlerine yayılmış bağımsız istasyonları olan bir alt yapı kurarak geliştirmeyi planlıyorlar.

Uluslararası ortaklıklar

Bisikoop uluslararası kuruluşlarla ortak projelerde yer almış. Birleşmiş Milletler iş birliğiyle iklim değişikliğini önleme amacıyla Cities on Bike projesini gerçekleştirmişler. İzmir Belediyesi EuroVelo 8 Akdeniz Rotası’nın Türkiye’deki ilk temsilcisi olarak yaklaşık 500 km bir rota ile Avrupa Bisiklet Ağı’na dahil olmuş. Projenin hedefi İzmir’den başlayıp Kıbrıs’a kadar uzanan bir rota oluşturmak olarak belirlenmiş. Ahmet Çelikörs Avrupa’da bunun gibi 15 rotanın ve yaklaşık 60.000 kilometrelik bir ağın bisikletlilerin kullanımında olduğunu belirtiyor. Bu ağın, genişletilerek 100.000 kilometreye ulaşması hedefleniyor. Yakın gelecekte Türkiye ve eski Doğu Bloku ülkelerinin de bu rotanın bir parçası haline geleceğini belirtiyorlar.

Bisikoop kurumsal yapı olduğu için kamu ile rahatça ilişki kuruyor ve bisikletli ulaşımı ya da bisikletli yaşamı geliştirmek için katkı sağlıyor. Bisikletli ulaşımın birinci işlevinin iklim değişikliğini önlemek olduğunu söyleyen Ahmet Çelikörs, otomobille ulaşımın dünyadaki karbondioksit (CO2) salımının %40 dan fazlasına sebep olduğunu belirtiyor. Karbon salımının %60’ı kentsel alanlarda kent içi ulaşımda gerçekleşiyor. Araç kullanımı küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini birinci derecede tetikleyen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca araçlı ulaşım için yapılan yollar ve otoparklar ısı yutağı olan toprağı kapatıyor, yeşil alanları, ağacı azaltıyor. Bunun sonucunda kentin içi ile 5 km dışı arasındaki ısı farkı neredeyse 7-8 derecelere ulaşıyor. Bu nedenle kent merkezlerinin hızla otomobil merkezli ulaşımı terk etmesi gerekiyor.

Dünya ortalamasına bakıldığında otomobille ulaşımın yüzde altmışı şehir içinde gerçekleşiyor ve bunun % 25 ila 30’u da 5 kilometrelik mesafelerde.  Oysa bu mesafe rahatlıkla bisikletle kat edebilir ve hatta giderek yaygınlaşan elektrikli bisikletler bu mesafeyi daha da artırarak rahatlıkla 10 km üzerine de çıkılabilir. Böylece birçok kişi işine giderken ya da normal ulaşımında bisikleti kullanma olanağına kavuşabilir. Almanya’da birçok kentte daha önce otopark olan yerler, yeşil alan haline çevrilmeye başlanmış. Dünyada genelinde bu değişiklikle ilgili bir program oluşturulmuş. Türkiye’de de büyük şehirlerde artık iklim değişikliğine karşı bir hareket planı çerçevesinde ilgili birimler oluşturulmaya başlanmalı.

Tüm dünyada bisiklet yolu, paylaşılabilir bisiklet sistemleri ve elektrikli/ paylaşımlı araçlar iklimle mücadelenin birinci elemanı olarak bu programlarda yer alırken Bisikoop gibi girişimler de projeler geliştirerek, uluslararası örgütlerle, belediyeler ve diğer kamu kurumlarıyla çalışarak iklim değişikliğinin önlenmesi için etkin bir rol oynuyor. 

*

 Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına destek olan Merve Alçık’a sonsuz teşekkürler.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -1

Bu yazıyı yazmadan önce İtalo Calvino’nun ismini çok sevdiğim “Klasikleri Niçin Okumalı” kitabını özellikle okumadım. Bu konuya dair kendimden ne çıkacak merak diyordum çünkü.

İddialı bir giriş oldu ancak amacım bir iddia ortaya koymaktan çok gerçekten klasikleri niye bu kadar sevdiğimi sizinle birlikte düşünerek paylaşmaktır. Der demez aklıma ilk gelen şey George Steiner’in “eski tarz eleştiri denemesi” alt başlıklı “Tolstoy mu Dostoyevski mi” adlı incelemesi oldu. Steiner bu incelemesinde tam da benim kitapçılık yapma tarzımda çok haz aldığım şeyi tarif ediyordu. Ona göre, edebiyat eleştirmenliği metnin üslup, biçem, kurgu, dilbilgisi açılarından (bunun da önemli olmasıyla birlikte) incelenip çözümlenmesinden çok insanın ruhunda bıraktığı etkinin yansıtılmasıydı. Yani kısacası okuyup hayatınızı alt üst eden, bir daha aynı kişi olamayacağınız denli üzerinizde etki bırakan metinlerin herkesin okuması için gösterilen çabaydı. İşte “Bir kitap okudum ve hayatım değişti” cümlesi de bunun için kurulmuştu. Hayatımın değişmesinde rol oynamış kitapları, okurla buluşturabilmekten daha çok beni heyecanlandıran bir şey yoktur desem abartı olmaz.

Hayat değiştiren kahramanlar

Eski Yunan’da bir tragedyayı izlediğiniz tiyatro mekânından çıktığınızda, tragedyanın kahramanları sizi o kadar etkilerdi ki bir daha aynı insan olamazdınız. O yüzden tragedya yazarları çok önemsenir ve savaşta başlarına bir şey gelmesin diye askerlikten muaf tutulurdu. Günümüzde ise yayınevlerinin editörleri ve kitapçıların işlevi de bu anlayıştan süzülmüş eserleri öne çıkarmak, okurla buluşmasını sağlamak değil midir? Bir edebiyat eseri beyninize balyoz gibi inmiyorsa onu ve karakterlerini unutmanız kolay olacaktır, tıpkı televizyonda izlediğiniz bir diziyi unutmak gibi.

Klasik eserlerde yaratılan karakterler öyle güçlüdür ki okuduğumuzda hayatımızın bir parçası olur. Gündelik dilimize bile yerleşir: “Don Kişot’luk yapma”, “Oblomov gibisin” v.s. Frankenstein’ı bilmeyenimiz yoktur örneğin. O karakterlerin ve yazarların isimlerini kitabevlerimize kafelerimize veririz. Klasiklerdeki felsefi, mitolojik, sosyolojik, psikanalitik ve duygusal altyapı bizi derinden sarsar. Her dönemin insanını etkileyecek bir evrenselliğe sahiptir bu altyapı. Günümüzde birçok insanın klasiklerin kendisine hitap etmeyeceği düşüncesi bir önyargıdan ibarettir. Oysa Dostoyevski’nin hayatın dışında kalmış yeraltı insanı, Melville’nin aşırı hırsının kurbanı olmuş Kaptan Ahab’ı, Tolstoy’un hayatın ve evliliğin rutinliğine hapsedilerek aradığı çıkış yolunda mahvolan Anna Karenina’sı, Lawrence’ın İngiliz sanayileşmesi ve püriten ahlak yapısı içerisinde boğulmuş Lady Chatterley ve Ursula’sı, Birkin’i, Gerard’ı, Gudrun’u, Klseist’ın bir türlü gerçekleşmeyen adalet beklentisi sonucunda Saksonya Eyaleti’ni baştan sona yakacak bir isyana imza atan Michael Kohlhaas’ı bugün her zamankinden daha günceldir. Ve insanlık var olduğu sürece güncelliğini koruyacaktır.

Canlanan cümlelerin vaat ettikleri

Örneğin Hemingway’in 1930’ların sonunda yazılmış ve İspanya İç Savaşı’nda geçen Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unu geçtiğimiz günlerde okuduğumda bende bıraktığı yaşam, ölüm ve zaman algısı çok sarsıcıydı. Kitap bittiğinde şunu düşündüm: Eğer bir gün çanlar bizim için de çalacaksa ki çalacak ne kadar yaşadığımız değil ne yaşadığımız önemli değil mi? İşte iki yoldaş olan Robert ve Maria iç savaşta İspanyol faşistlerinin geçmesini engellemek için bir köprüyü havaya uçurmanın arifesindeki son günlerinde birbirlerini bir daha hiç göremeyeceklerini düşünerek belki de bir ömre değecek an- ları yaşıyorlardı. Birbirlerini hiçbir insanın sevmediği gibi severek. İçtikleri her yudum şarabın her damlasını sonuna kadar duyumsayarak. “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyerek özgür olmayan yaşamı hiç – leyerek. Sevişerek, bütünleşerek, büyük bir diğerkâmlıkla başkasının acısını hissederek.

Klasikler aracılığıyla yaşamınıza giren bir cümle öyle canlıdır ki belki de onlarca teorik kitaptan alamayacağınız etkiyi dâhil edersiniz kendinize. Bu etki siz büyüdükçe büyür, yoğrulur içten içe sarar sizi. Belki bu etkinin cümlesini kuramazsınız ama bilirsiniz zihninizdeki varlığını. Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza’yı yazarken “ben hukuk eğitimi alamayacak kadar yoksul yaşarken birilerinin bu kadar zengin olması adil değil” deyip zengin birisini öldürerek varlığına el koyan bir Fransız hukuk öğrencisinden etkilendiğini bilmek bambaşka yerlere götürür sizi. Tolstoy’un ise Anna Karenina’yı yazarken kimse beni rahatsız etmesin diye odaya kapanıp üç gün sonra odasında açlıktan baygın halde bulunması roman-yaşam ilişkisi açısından kim bilir neler düşündürtür. Mary Shelley’nin kendi ve yakın çevresindeki insanların hayatının psikanalizi niteliğindeki daha 18 yaşındayken yazdığı Frankenstein romanı büyük sorgulamalara gebe bırakır hayatınızı.

Örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki sayfalar yetmeyecektir. Ancak şunu söyleyebiliriz, zamanın eskiliğinin ötesinde, klasikler kusursuz olma iddiasına en yakın edebiyat eserleri olarak çıkar karşımıza. Defalarca okuyabilir ve her okuduğunuzda yeni derinliklere ulaşmanız çok mümkündür.

Devam edecek… (İkinci Bölüm: Calvino’dan sonra) 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Duru olabilmek…

Netflix Türkiye’de Duru Olmak belgeseli geçtiğimiz haftalarda yayına girdi. Belgesel Nükhet Duru’nun Hikayesi Var albümünün kayıt süreciyle birlikte ve Duru’nun kendi anlatımıyla müziğe başlama serüvenini, sahne tecrübelerini ve vokal tarzının motivasyonlarını kayıt altına alıyor. Bir yandan da albümde yer alan yeni nesil vokallerle buluşma, onların Nükhet Duru ile birlikte üretme tecrübeleri ve Nükhet Duru anılarını izleyicisine sunuyor.

Belgeselin yönetmeni Mu Tunç’un müzikle filmi bir araya getirdiği ilk işi bu değil. Öncesinde, birçok kısa filminin yanı sıra, senaryosunu yazıp yönettiği Arada (2018) filminde genç bir punk şarkıcısının (Burak Deniz) İstanbul’dan müzik yapabilmek için Kaliforniya’ya ulaşabilme öyküsü üstüne kurmaca bir film yapmış.

‘Görüldüğü, duyulduğu gibi olmak’ 

Yapımcılığını Evren Balta’nın üstlendiği belgeselde Nükhet Duru’nun kendi kişisel tarihi arşiv görüntüleriyle, fotoğraflarla, gazete kupürleriyle verilirken belgeseldeki diğer röportajlar genelde bu albümün içinde yer alanlara ayrılmış. Albümdeki diğer sanatçılarla şarkıları nasıl ortaya çıkardıklarına, Nükhet Duru ile birlikte çalışmanın nasıl bir tecrübe olduğuna odaklanmış. Böylece Nükhet Duru’yu mutfakta iş başında, yeni nesle el verirken görüyoruz.

Duru Olmak,  filmde, biraz klişe tabirler kullanmayı göze alarak, tamamen göründüğü duyulduğu gibi olmak ne ondan daha fazlası ne eksiği… Doğal olmak ya da saf olmaktan öte, sadece nasılsa öyle olmak. Yani Duru’nun kendi yaşam enerjisini birlikte şarkı söylediği sanatçılara nasıl geçirdiğine, onların da Nükhet Duru ile birlikte nasıl rahatladıklarına, yeni neslin enerjisiyle Nükhet Duru’nun enerjisinin bütünleşmesine şahit oluyoruz. Bir yandan da albümdeki vokallerin farklı enerjilerini, Duru ile birlikte onların da müzikle kurdukları ilişkinin boyutlarını ortaya koymuş oluyor belgesel.

Şarkı olmak… Ayrık otu olmak…

Bu arada takip edenlerin bileceği gibi çokça eleştirildi bu belgesel. Hem içeriğiyle hem de belgesel tarzıyla eleştirildi. İçeriğiyle eleştirilmesinin sebeplerinden biri Nükhet Duru’nun döneminin tabiriyle dört yapraklı yoncadan biri olmaktansa (yani Nilüfer, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan ile birlikte anılmaktansa) ayrık otu olduğunun altını çizmesiydi. Nükhet Duru kendini döneminin en önde gelen ses sanatçılarından ayrı bir yerde konumlandırırken kendini ötekileştiriyor ya da marjinalleştiriyor ama bundan da gocunmuyor ya da rahatsız olmuyor. Aksine o trendin ve o ortak deneyimin dışında yer aldığını temellendiriyor ve altını çiziyor.

Nükhet Duru ve Mu Tunç.

Sadece sesiyle değil elleriyle, mimikleriyle, bedeniyle bir bütün olarak sergilediği sahne performansını tanımlarken seslendirdiği şarkıları tüm vücuduyla icra ettiğini adeta şarkı haline geldiğini, şarkı olduğunu ileri sürüyor. ‘Kelimeler çok derindir, kelimeler yaşamın da ölümün de gücüne sahiptir, bu kesin.’ Bu düşünceyle şarkı söylerken kelimelerin anlamını sahnede tüm oluşuyla vermeye çalıştığının altını çiziyor. Bir yandan da Nükhet Duru ile albümdeki diğer sanatçıların ve performansların bir araya gelişi şimdinin dijital, uçucu ve geçmişe nazaran belki de daha zor üretim ve hayatta kalma koşullarını ferahlatıyor. Nükhet Duru ve tükenmeyen enerjisi geçmişin geçmeyeceğinin en büyük kanıtı ve yeni nesli bu açıdan rahatlatıyor.

İstanbul, sesler ve müzik

Belgeselin eleştirildiği noktalardan biri aralarda bolca İstanbul görüntüsü kullanıyor olması. Ancak bu denli İstanbul görünürlüğünün bir amacı ve işlevi var belgeselde. Yönetmen İstanbul sesi ve sokaklarıyla birlikte Duru’nun müzik serüvenini bir araya getirmiş. Ödünç alınan anın tanımlanamayan güzelliğine girizgâhıyla ve güneşin doğuşuyla başlıyor ve batışıyla döngüsel bir şekilde son buluyor. Kameranın şehirden ödünç aldığı anlar, şehrin sesleri ve Nükhet Duru’nun dinamik cıvıl cıvıl performansı, ona eşlik eden diğer vokallerin enerjisi, hepsi birbirine geçiyor. Aynı şehir gibi katman katman buluşmalarla bir müzikal geçmiş içtenlikle günümüze taşınıyor. Böylece belgesel hem şarkıları şehre yazıyor hem de şarkıların çıkış yerine, ezgilerin ve sözlerin mekanla kurdukları ve kurabilecekleri etkileşime işaret ediyor.

Elbette eleştirilecek noktaları da var. Bazen belgesel kayıt odasından çıkamama hissi yaratıyor örneğin ya da kayıt odasındaki belgesel için çekilmiş hissi veren performanslar yer yer monotonlaştırıyor belgeselin ritmini. Yine de sonundaki Nükhet Duru konseriyle, hele şimdi bu konserler ve buluşmalar bize çok uzakken, bir araya gelme, yan yana durma ve rahatlama, feraha ulaşma noktasına taşınıyor.

Nükhet Duru, Ata Demirer ile.

1974 yılından radyolarda yayınlanan ilk performansını Unutsana şarkısıyla sahnede dinletirken şarkının sonlarına doğru geçmişin ve şimdinin Nükhet Duru sesi birleşiyor ve konserinde kadın cinayetlerine ve Emine Bulut’a yaptığı vurguyla belgesel sonlanıyor. Uzun lafın kısası bu belgesel Duru’nun ayrıntılı hayat hikayesinden ya da özel hayatının inişlerinden çıkışlarından ziyade, Hikayesi Var albümünün kayıt serüveni boyunca Nükhet Duru’yu çalışma ve üretme süreçlerinde daha yakından tanıyabilmemize olanak sağlıyor.  

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir kavanoz mutluluk

Bir çok soyut kavram gibi mutluluk kavramını da hayatımızda sıkça kullanmamıza rağmen tanımı nedir diye sorulduğunda, diğer soyut kavramlar gibi, bizi biraz duraklatan, üzerinde düşünmemizi gerektiren bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) mutluluk tanımını şöyle yapmıştır: “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık.”

Aynı kaynakta diğer tanımsa şöyledir: “Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer.”

Yarı fiyatına mutluluk

Bu tanımlardan yola çıkarak mutluluğu hayatın hedefi diye yorumlarsak sanırım hatalı bir çıkarım yapmış olmayız. Gerçekten de hayatı bu hedefe göre programlarız. Söz konusu program ise günümüz dünyasında  çok para kazanmak ve çok tüketmek üzerinedir. Medya tüketime yönelik  mutluluk reçeteleri sunar; arabadan temizlik bezine kadar geniştir yelpazesi reçetenin. Böyle olunca da üzerinde kendi kararımız olmayan peşinde sürüklendiğimiz ticari bir nesne halini alır mutluluk.

Bu programlar, reçeteler gerçekten vaat edildiği gibi mutlu eder mi insanları daha da önemlisi Bir Kavanoz Mutluluk kitabında da sorduğu gibi mutluluk alınıp satılabilecek bir şey midir ya da yarı fiyatına mutluluk olur mu? Hayatımızda araç olması gereken nesneler mutluluk için amaç haline mi gelmiştir?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan Bir Kavanoz Mutluluk, Güvercin tarafından irili ufaklı kavanozlarda  satılan mutluluk üzerine kaleme alınmış.  Bizim reçetelerimize benzemesine rağmen Güvercin mutluluğu kavanozlara koymayı akıl etmiş. Bizde malum açıkta satılır mutluluk, Güvercin hijyen meselesini düşünmüş olmalı!

Kitapta tıpkı  bizlerde olduğu gibi kuşlar da yakınlarına, onları mutlu etmek için bütçeleri oranında irili ufaklı kavanozlar alıyor. Pazarlık edenler de oluyor, mutluluğu satın almayı kendine yakıştıramayıp daha sonra internetten sipariş edenler de. Hatta normalde mutlu olan ancak risk almak istemediği için bir kavanoz bulunsun diyenler bile var. Sanatçı kuş Sığırcık sanat yapabilmek için mutsuz olmak gerektiğini düşündüğü için almıyor kavanozları. Sanat yapmak zor zanaat ne de olsa!

Kavanoz açılınca…

Peki kuşlar kavanozu açtıklarında onlara vaat edilen ne? Bu bilgi kitabın sayfaları arasında saklı  ama şu kadarını söyleyebiliriz: Güvercin’in kavanozlarından biri düşüp fare bu kavanozu bulunca, içinde güzel bir çiçek yetiştirip gölgesinde yavrularına kitap okuyor. 

Mutluluğu çarşıdan pazardan galeriden alanlar da var, kavanozda çiçek yetiştirip mutlu olanlar da.

Bir Kavanoz Mutluluk, Düşman kitabının da yazarı  olan Davide Cali tarafından yazılıp Marco Soma’nın sıcak çizimleriyle renklenmiş. Gerek metin gerekse çizimler felsefenin de sorunu olan mutluluk konusunu çocuğa ve yetişkine aynı anda bir şeyler söyleyecek ve düşündürecek şekilde tasarlanıp  minik okurların beğenisine sunulmuş. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonominin neresindeyiz?

İnsanlık tarihinin başından bu yana üretim sistemlerimiz doğrusaldı. Doğadan ham maddeyi alıyoruz, bununla bir şeyler üretiyoruz, yaptığımız şeyleri kullanıyoruz ve sonra da çöpe atıyoruz. Ancak son zamanlarda ham maddelerin azalmakta olduğunu fark ettik. Özellikle 1972’de yayımlanan “Büyümenin Sınırları” bize elimizdeki ham maddenin büyümek için sonsuza kadar yeterli olmadığını gösterdi. Bunun ardından son 50 sene içerisinde giderek artan oranda geri dönüşümü konuşmaya başladık. Yalnız bu geri dönüşüm en sonunda üretim sisteminde tüketilenlerin çöpe gitmesini engellemiyor. Bu nedenle de döngüsel ekonomi düşüncesi ortaya çıktı.

Döngüsel ekonomi kağıda çizdiğimiz bir doğruyu eğip başlangıç noktasına geri getirmek kadar kolay bir yaklaşım değil. Bu kullanım sisteminin içerisinde hiçbir şey çöpe gitmiyor ama bu sistemi oluşturmak için bizim de çok ciddi biçimde döngüsel sistemleri yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. 

Endüstriyel üretime karşı biyolojik üretim

Döngüsel sistemleri iki farklı yarıdan oluşan şekilde düşünmemiz mümkün. Bir tarafta endüstriyel üretimde karşımıza çıkan kullanım, diğer tarafta da biyolojik üretim var. Önce endüstriyel üretime bakacak olursak en önemli problemlerden birinin planlı eskime olduğunu görüyoruz. Yani ürünler özellikle belirli bir süre sonunda eskimek üzere tasarlanıyorlar. Oysa ihtiyacımız bunun tam tersi bir tasarım. Eskiyen ya da bozulan ürünü tamir etmemiz veya ettirmemiz gerekir. Eğer kullanmak istemiyorsak başkasına kullanılmak üzere vermemiz yahut mümkünse üreticiye sisteme yeniden kazandırmalarını sağlamalıyız. Ürünlerin kullanımı tamamlandığında bu ürünlere başka bir kullanım alanı yaratmalıyız, eski yoğurt kaplarından saksı yapmak gibi bir şey olmak zorunda da değil.

Bugün teknoloji bu noktada bizlere çok daha ilginç fikirler sunmaya hazır. Bunların hiçbirini yapamıyorsak, o zaman geri dönüşüm yapmak zorunda kalacağız. Ürünümüz ham madde olarak tekrar sistemin içerisine girecek. Dolayısıyla döngüsel sistem içerisinde atık diye bir şeyin oluşması söz konusu değil. Yalnız bunun kolay olmadığını ve çoğu sistemi de en baştan buna uygun tasarlamamız gerektiğini unutmamamız gerekiyor.

Bu problemin önemli bir kısmı da kaynakların tükenmesinden oluşuyor. Mesela petrolün yaklaşık 30 senesi kaldı. Kömür biraz daha uzun süre bulunabilir ama doğal gaz 50 sene içerisinde tükenecek. Nükleer enerji için gerekli olan uranyum bile 2080’den sonra kolay bulunamaz hale gelecek. Otomobil endüstrisinde kullanılan kurşun önümüzdeki 10 sene içerisinde tükenebilir. Bakır gibi endüstrinin kullanım alanında alışılmış metallerin çıkarılması bile kısa süre içerisinde tehlikeye girebilir.

Kömür, petrol ve doğal gazı hızlıca hayatımızdan çıkartmamızda bir sorun yok ama diğer maddelerin kullanımı sürdürülebilir bir sanayi açısından son derece gerekli olacaktır. Bundan dolayı da bu metallerin kullanımında döngüsel üretim ve kullanım prensiplerini merkeze alan bir yaklaşım uygulamamız gerekiyor. Bunu bugün yapmayacak olursak kaynaklar yarın bizi bu kararları almaya mecbur bırakacak zaten.

Yorulan ve çoraklaşan toprak canlandırılmalı

Doğadan aldıklarımız ve doğaya geri verdiklerimiz arasındaki uçurum da döngüsel sistemlerdeki eksikliğimizin diğer yarısını oluşturuyor. İnsanlık tarımla uğraşmaya başladığı zamandan bu yana topraktan aldıklarını mümkün olduğunca geri vermeye çalışıyordu. Ancak şehirleşmenin artmasıyla birlikte aldıklarımızla verdiklerimiz arasındaki uçurum açılmaya başladı. Modern tarım sistemlerinin çalışması artık ancak endüstriyel katkılarla mümkün olabiliyor. Oysa doğanın bizim ürettiğimiz kimyasallardansa bizim geri döndürdüğümüz kendi öz ham maddesine ihtiyacı var.

Özellikle ülkemiz gibi yaklaşık olarak 10000 senedir tarım yapılan bir bölgede biz artık devamlı topraktan almaya başladık. Bundan dolayı da topraklarımız her geçen gün biraz daha yoruluyor ve iklim krizinin etkisiyle çoraklaşıyor. Toprağımıza eski canlılığını kazandırabilmek için organik katkı olarak döngüsel sistemlerimizin çıktısı olacak kompostu ekleyerek biyosferimizi baştan canlandırmak yolunda adımlar atmaya başlayabiliriz.

Bilim dünyası da son yıllarda yeni bir kavram üzerinde duruyor. Bu kavram da 2009 yılında Stockholm Dirençlilik Merkezi tarafından ortaya konulan “gezegenin sınırları”dır. Gezegenin sınırlarını bir kısmını aşağıda sayacağım dokuz ana başlık altında değerlendirebiliriz. Bunların en kötüsü, başımızdaki en büyük bela olarak gördüğümüz iklim değişikliğidir. Bu problemin kaynağını da bizim her geçen gün doğadan daha fazla alarak tükettiğimiz kaynaklar ve bu kaynakların üretim yöntemleri oluşturmaktadır. İklim krizi ile birleşen üretim ve barınma yöntemlerimiz doğadaki genetik çeşitliliği de fonksiyonel çeşitliliği de azaltarak tehlike sınırına doğru sürmektedir. Üretim için her geçen gün daha fazla arazi kullanıyoruz. Özellikle yağmur ormanlarındaki doğal arazi kayıplarımız öne çıkıyor.

Aşırı su, gübre ve tarım ilacı kullanımı sınırları zorluyor 

Türkiye’de şu anda kişi başına kullandığımız temiz su senede yaklaşık 1300 metreküp ve eğer bu seviyede nüfus artışı ya da iklim değişikliğinin getirdiği kuraklıkla devam edecek olursak yakın gelecekte kişi başına düşen su miktarı bin metreküpün altına inecek ve ülkemiz su fakiri sayılmaya başlanacak. Bu, dünyanın çoğu bölgesi için de geçerli. Kullandığımız aşırı gübre ve tarım ilaçlarının tarımsal üretim sırasında ve sonrasında doğada yarattığı zararları yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

İnsanlar, doğrusal ekonomik yapılar içerisindeki yaşamımızın ve ekonomik büyümenin uygarlığımızı gezegenin sınırlarıyla bir çarpışma rotasına soktuğunu ancak yakın zamanlarda algılamaya başladılar. Bu algının sonucu olarak da döngüsel bir üretim ve tüketim sistemi içerisinde yaşamamız gerektiği her gün biraz daha açıklıkla karşımıza çıkıyor. Oysa bizler her tanıma yaptığımız gibi bu kavrama da bir kötülük yaparak döngüsel ekonomi adını taktık. Yapılması gerekenlerin ekonomiden çok üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegenin kaynakları ve canlılığı ile ilgili olduğunu umarım çok geçmeden fark etmeye başlarız. Yaşam döngüseldir. Ekonominin de üretim sistemlerinin de en kısa sürede ayak uydurması bu gezegen üzerinde ne derece kalıcı olacağımızı belirleyecek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Geleceği İnşa Eden Mekanlar-1] Tüketim kooperatifleri

Bundan altı yıl kadar önce Kadıköy’de bir grup gönüllü bir araya gelerek içinde farklı ürünlerin olduğu gıda paketleri hazırlayıp satmaya başladılar. Kadıköy’de yaşayan, sağlıklı ve güvenilir gıda konusunda fazlaca hassas ve kooperatiflere sempati duyan bir kişi olarak bu oluşumu izlemeye başladım. Mahallede farklı mekanlarda yapılan dağıtımlar bir yıl kadar sürdükten sonra aynı grup Kadıköy Kooperatifi’ni kurdu ve kendi dükkanlarında satış yapmaya başladı.  Kısa süre sonra evime çok yakın olan bu sevimli dükkânın müşterisi, onların deyimiyle “kooperatif dostu” oldum. O zamanlar sadece akşamları ve hafta sonları açık olan bu dükkândan alış-veriş edebilmek için kendimi onların ritmine uydurdum. Dükkânda satış yapan kişiler her seferinde değişse de bir süre sonra bazı yüzler aşina oldu.

O vakitler üniversitede sosyal girişimcilik dersi veriyordum ve bu ‘girişimi’ daha yakından incelemek istedim. Üniversitede birlikte çalıştığımız Beyza Oba ve Yonca Demir’le birlikte akademik bir konferansta sunulmak üzere Kadıköy Kooperatifi’yle ilgili bir makale yazmaya karar verince ‘dayanışma odaklı’ bu örgütleri daha yakından tanıma imkânım oldu. Son birkaç yılda İstanbul’da tüketim kooperatiflerinin sayıları hızla arttı. Yeldeğirmeni’nde Yerdeniz, Özgürlük parkı yakınlarında Göztepe ve son olarak Kadıköy’de Salkım kooperatifinin şubesi yürüyüş mesafemde alış-veriş yaptığım mekanlar. Bostancı’daki Yeryüzü Kooperatifi evlere servis yapmaya başlayınca onların ürünleri de soframızda yer aldı. Büyükada’da yaşadığım yedi aylık dönemde Büyükada Kooperatifi’nin dükkânı da sürekli uğradığım bir başka mekandı.

Mahalle ölçeğinde örgütlenen bu kooperatifler sadece gıda temin edilen yerler değil, aynı zamanda kutlamaların, etkinliklerin yapıldığı, insanlarla tanışıp sohbet edebileceğiniz dost mekanlar olarak hayatımızın bir parçası haline geldi. Düzenledikleri etkinliklerle tarım ve gıdaya ilişkin birçok kavramı tartışmaya açtılar. Ayrıca evde peynir, ekşi maya ekmek ve turşu yapımı gibi birçok atölye düzenlediler. Üreticilerle kooperatif dostlarını bir araya getiren etkinlikler yaptılar.

Kadıköy başka konuda olduğu gibi dayanışma odaklı örgütler açısından da çok zengin. Ancak hızla sayıları artan bu kooperatifler Kadıköy’le sınırlı değil. İstanbul’un çeşitli semtlerinde faaliyet gösteren; Beşiktaş, Temiz Hasat, Ovacık ve Koşuyolu kooperatifleri aklıma hemen gelen diğer örnekler. Boğaziçi Üniversitesi bünyesindeki BÜKOP ise bugün mahallelerde hızla yayılan tüketim kooperatiflerinin öncüsü.  Başka illerde de benzer tüketim kooperatifleri hızla yaygınlaşıyor. Ankara’da Yaşam Yolu ve Eskişehir’de Yıldıztepe kooperatifleri bunlara örnek olarak verilebilir.

Yapı ve işleyiş farklı, ilke ve değerler ortak

Bulundukları mahallelerin dokusu ve üyelerinin kimlikleri farklı olduğu için bu kooperatiflerin her birinin yapısı ve işleyişi de birbirinden farklı. Ancak dayanışma temelli bu örgütler benzer ilke ve değerlerden yola çıkıyorlar. Gıda egemenliği ve gıda güvencesi kavramlarını temel alıyorlar. Üreticilerden doğrudan-aracısız alım yaparak elde edilen ürün bedelinin neredeyse tamamını üreticiye aktarıyorlar. Üreticilerle dayanışma içinde olmaya özen gösteriyorlar. Örgütlü üreticilere ve kadınlar, göçmenler gibi toplumsal olarak dezavantajlı olan gruplara öncelik veriyorlar. Kırsalda tarımsal üretim yapanlarla kentlerdeki tüketicileri yakınlaştırmayı önemsiyorlar.  Üretim ve tüketim ilişkilerinde toplumsal faydayı gözetiyorlar. Ekolojik üretimi destekliyor ve temiz gıdanın üretilerek tarımın dönüştürülmesi için inisiyatif alıyorlar. Sağlıklı ve nitelikli ürünlere ulaşmanın sadece küçük bir zümrenin sahip olduğu bir ayrıcalık olmaktan çıkarılması için çaba harcıyorlar.

Tarımsal kesimde kadınlar genellikle ücretsiz aile işçisi olarak çalışırlar. Dolayısıyla kadın emeğini sömüren bir sistem söz konusu. Kooperatifler çalıştıkları üreticilerin üretim süreçlerinden haberdar olarak kadın emeğinin karşılığının ödenmesini güvence alına alıyorlar. Toplumsal dayanışmaya öncelik veriyorlar.

Birçoğu kooperatif içinde, üye ve gönüllüler arasında hiyerarşiden uzak, yatay, eşitlikçi ilişkiler kurma çabası içindeler. Tüketicilerle olan ilişkiyi de dönüştürmeye çalışıyorlar. Kent içinde yaygınlaşan bu kooperatiflerin birçoğu birbirleriyle de etkileşim halindeler. Örneğin temiz üretim yapan üreticileri saptadıktan sonra bu bilgiyi diğer kooperatiflerle de paylaşıyorlar, birlikte etkinlikler düzenliyorlar. Kooperatif kurmak isteyenlerle bilgilerini paylaşıyorlar.

Tüketim kooperatifleri hızla yaygınlaşırken, başka birçok alanda da kooperatif kurmak için inisiyatifler ortaya çıkıyor. Dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de kriz koşulları bu çabaları hızlandırıyor. Mimarlar, bilişimciler, eczacılar gibi meslek sahipleri; tiyatrocular gibi sanatçılar; yayıncılar gibi piyasadaki tekelin oyun dışı bıraktığı firmalar; bisikletçiler gibi sosyal bir faaliyetin öncülüğünü yapan kesimler kooperatif çatısı altında örgütlenmeyi tercih ediyor. Tüketim kooperatifleriyle benzer ilke ve yaşam biçimini şiar edinen bu oluşumların çabaları da ilham verici. Kadın kooperatifleri ise başlı başına incelenmesi gereken çok önemli bir konu.

Başka türlü bir yaşam…

Tüketim kooperatifleriyle ilgili akademik çalışmalarımız halen devam ediyor. Akademik bir çalışma yapmak çok uzun zaman ve emek gerektiriyor. Çalışmanızı tamamlamadan sonra basılması için de uzun bir süreç gerekiyor. Basılan makaleleriniz ve kitaplarınız da dar bir akademik çevre ile sınırlı kalıyor. Oysa yeni bir hayat inşa etme çabasında olan dayanışma temelli bu örgütleri merak eden ve önemseyen çok sayıda insan var. Bu yazı dizisinde amacım tüketim kooperatiflerinin dışına çıkarak, kendi yaşamına, işine, hobisine veya bir toplumsal soruna sahip çıkmak için ortaya çıkan bu örgütleri daha geniş bir kitleyle buluşturmak. Bu oluşumları merak, ilgi ve keyifle izliyorum. Başka bir yaşamın mümkün olabileceği umuduyla bu örnekleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Son olarak, bu yazı dizisinde yaptığım mülakatları deşifre ederek bana destek veren iki genç meslektaşım; Merve Alçık ve Berk Butan’a dayanışmaları için sonsuz teşekkürler. Onların katkısı olmaksızın bu yazılar okurla buluşamazdı.

*

Not: Üç yıllık bir çaba sonucunda yeni nesil tüketim kooperatifleri üzerine hakemli bir dergide basılan makalemizi sabırlı ve meraklı okurlar için buraya bırakıyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su krizinde çözüm tasarrufta değil, iyi yönetimde

Dünya üçte ikisi sularla kaplı bir gezegen olmasına rağmen tatlı su kaynakları bu oranın içinde devede kulak (%2,5). Bu suyun da %98’i de buzullarda. Türkiye ise tatlı su kaynakları açısından zengin bir ülke gibi yansıtılmasına rağmen gittikçe daha da artan düzeyde su fakiri haline gelen bir ülke. Ancak suya yaklaşımda oldukça hoyrat! Özellikle son 40 yılda üç Van Gölü büyüklüğündeki sulak alanı bertaraf ettiğimiz düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

Su kullanımının %70-75’lik bir kısmını teşkil eden tarımsal sulamada standartlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan vahşi sulama tekniklerinin revaçta olması, bu hoyratlığı ve yakın geleceğin pek de parlak olmayacağını ortaya koyuyor. Neyse ki tüm yurdu etkisi altına alan kar yağışları gerçekleşti de bu hoyratlığın ve küresel iklim krizinin neden olduğu kuraklığın çeşmeden akan su için etkilerini kısa vadede daha az hissedeceğimiz bir durum oluştu. Ben öyle olduğunu düşünmesem de, barajların doluluk oranları üzerinden su yönetimi yapanlar öyle düşünüyor.

Ayrıca bu durumun aynı zamanda çoktan halletmiş olmamız gereken bir sorunun da çözümüne yönelik yerel yönetimlerin adım atmasına da neden olmasına da sevinmek gerekiyor. Çünkü nihayet artık yağmur suyunun kentlerde depolanması gereken bir kaynak olduğu gerçeğinin farkına varılmış durumda. Diğer bir farkındalık da yağmur suyunun kanalizasyondan ayrılmasına dair yapılan çalışmaların sayısının artmasında gerçekleşmiş. Birçok belediye bu çalışmalarını sürdürüyor. Böylelikle yağmur suyu kanalizasyon suyu haline dönüşmekten kurtulacak. Aslına bakılırsa Türkiye’de şehir planlamasında yağmur suyunun kanalizasyona karışması meselesinin göz ardı edilmiş olması inanılmaz bir kötülük örneği. Çünkü birçok şehrin büyük bir bölümündeki yapılaşmanın geçmişi 20 yıl bile değil.

Sorun ile çözümün hedef kitlesi farklı

Başta da belirttiğim gibi dünyada kullanılan tatlı suyun yüzde 70’e yakını tarımda kullanılıyor ve bu oran Türkiye için de hemen hemen buna yakın. Üstelik Türkiye’deki tarımsal sulamanın da büyük çoğunluğu salma sulama olarak bilinen vahşi sulama yöntemiyle yapılıyor. Yani kullanılacak olan suyun çok çok üzerinde bir miktar tarlaya bırakılıyor. Buna karşın evsel kullanım ise toplam suyun %15’ine tekabül ediyor. İşte dananın kuyruğunun koptuğu nokta burası! Çünkü su temalı tüm farkındalık çabaları diş fırçalarken musluğu kapatma, banyo yaparken az su harcama ve ellerimizi yıkarken de musluğu açık bırakmama ekseninde yürütülüyor. Tabii ki bu önlemler çok faydalı ve alınması gereken önlemler. Ancak ortada büyük bir problem var!

Sorun teşkil eden alan ile sorunun çözümü olarak sunulan önerilerin hedeflediği kitle arasında hiçbir ilişki yok. Bir önceki gün sulama kanalından gelen suyu pompa yardımıyla tarlasına boca eden vatandaşa, evde diş fırçalarken suyu açık bırakmaması öneriliyor. Bu işte bir gariplik yok mu? Üstelik bu işlerde kimyasal üreten firmaların da yer alması bu garipliğin absürtlüğüne işaret ediyor

Susuzluk, salt evsel temalı tasarruf reklamlarıyla çözülebilir mi? Diş yıkamadan tutun da tıraş olmaya kadar varan su kullanım temalı afişler her platformda gözümüzün içine kadar sokuluyor. Üstelik bu öneriler de bıçak kemiğe dayandıktan sonra öneriliyor ve bununla da sanki susuzluk probleminin halledilebileceği izlenimi yaratılıyor. Oysa sadece belediyelerin  kayıp kaçak oranlarını azaltması bile içme suyu arzında önemli bir rahatlama sağlayabilecek etkiye sahip. Ancak popülizm daha cazip!

Bireysel tasarruf iyi ama yeterli değil

Vatandaşın diş fırçalarken suyu kapatması elbette gayet yerinde bir davranış ancak belediyelerin yağmur suyu depolaması, yer altı suyu kullanımının sınırlandırılması ve çiftçilerin sulama yöntemlerinin iklim krizine ve su kıtlığı problemine göre revize edilmesi ve ona uyumlu hale getirilmesi, çok daha etkili ve sonuç alıcı önlemler olacaktır. Bireysel tasarruf önlemleriyle belki de sorunu biraz olsun erteleyebiliriz ama çözüm noktasında zerre ilerleme sağlayacağımız söylenemez. Nitekim aynı tasarruf yaklaşımının daha sonra ortaya koyduğu diğer çözüm yöntemi de ne yazık ki taşıma suyla değirmen döndürmek oluyor. Bugün daracık alana doldurulan nüfus ve sanayi tesislerinin su ihtiyacı, başka alanlardan sağlanmaya çalışılıyor. Çünkü doğru bir planlama yapılmıyor. Bu yaklaşımda vatandaşa düşen de ne yazık ki susuzluğa alışmak ve alması gereken su miktarında kısıntıya gitmek oluyor. Normal bir davranış olması gereken gereksiz tüketimden kaçınmayı, sorunun çözümü olarak sunma absürtlüğü hala ana akım konumunda!

Su bir ürün değil, varlığın kendisidir. Canlılığın varlığı suya bağlıdır. Susuzluk baş gösterdikten sonra alınacak önlemler ise sadece ölümü geciktirir ki o da işkenceyi uzatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Ülke nüfusuna oranla yeterli miktarda bulunan su rezervi ancak ve ancak etkin kullanım ve yönetim ile bu yeterliliğini sağlayabilir.

Su tüketimini sadece diş fırçalarken değil, her türlü tüketim alışkanlığıyla birlikte ele almak gerekir. Giydiğimiz elbiseden tükettiğimiz gıdaya kadar tüm ürünlerin sahip olduğu su tüketimini birlikte değerlendirmenin yolu da öncelikle mantalitenin değişmesinden geçiyor. Tarımda kullanılan su minimize edilmeden, sanayinin su tüketimi iyileştirilmeden ve yağmur hasadı, gri su vb. uygulamalar için yeni yaklaşımlar geliştirilmeden ortaya konulacak hiçbir çaba bir anlam ifade etmeyecektir. Bunun da yolu iyi yönetimden geçmektedir ki işte sahip olmadığımız tek şey de ne yazık ki suyun iyi yönetimidir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Küçük güzeldir’, hala kaldıysa…

Mahallemizdeki bakkallar, kentimizdeki bağımsız kitapçılar, tuhafiyeler, ayakkabıcılar, terziler, elektronik eşya tamircileri hızla yok olurken AVM’ler yükselmekte ve kentlerin her yerini bir nizam marketler doldurmakta. Şimdilerde ise pandeminin de etkisiyle sanal alışveriş piyasayı domine etmekte. Bu son duruma Covid-19 dan dolayı sağlık endişesinin ve fiyatların uygunluğunun yol açtığı söylenebilir belki, ancak ben işin sosyal boyutunun bizi nereye getirdiği üzerinde durmaktan yanayım.

Hem kendi esenliğimiz hem de onların esenliği için bir sosyal sınıf olarak küçük esnafla empâti kurmayı çok önemsiyorum. Hemen mazeretler sıralayabilirsiniz: Büyük işletmelerde fiyatlar uygun, zamanım yok, kampanyaları var, kolay oluyor v.s. Ekonomisi elvermediği için en ucuzu aramak zorunda kalan insanları ayrı tutarsak diğer mazeretlerin pek geçerliliği yok. Çünkü sosyal yaşamınız temas ettiğiniz insanlar, mekânlar ve olaylar üzerinden gelişir ve zenginleşir.

AVM sosyalleşmesi

Örneğin kentinizin esnafını bir kenara bırakıp her satıcıyı bir arada bulabilme ve arabanızı park etme kolaylığı sağladığı için AVM’ye gittiğinizde sosyal yaşamın da AVM’leşmesine katkıda bulunursunuz. Neden mi? O mekânda sizin için sadece satıcı vardır. Hal hatır sorup çay kahve içemezsiniz. Okuldan gelecek çocuğunuz için evinizin anahtarını bırakacak bir ilişki geliştirmeniz imkânsızdır. AVM kitapçısından sorduğunuz bir yazar veya çevirmen hakkında bilgi almanız çok zordur. Onlarca içeriksiz popüler kitap almazsanız ayıp olur gibi gözünüze sokulur.

Büyük çiftliklerin bol pestisitli milimetrik yetiştirilmiş gıda ürünleri askeri nizam dizilidir reyonlarda. Ürünlerinde zehir ve kimyasal gübre kullanmayan idealist küçük üreticinin ürünlerini görmeniz hayaldir o reyonlarda. O üreticilerin çocuğunu okula gönderip gönderemediğinden, iklim krizinden nasıl etkilendiğinden haberiniz bile olmaz. Bir şov dünyasıdır AVM. Orada size hizmet eden genç işçilerin neler yaşadığını öğrenmeniz de ulaşamayacağınız bir şeydir. Çünkü sizinle satış performansı dışında iletişim geliştirmesi yasaktır ya da zorunludur buna aldığı primlerle maaşını düzeltebildiği için.

Sanal satış tekellerine gelecek olursak durum daha da vahimdir. Bu tekeller üreticiye verdiği acımasız düşük fiyatlar ve çalıştırdığı işçilerin aşırı sömürüsü sonucu çok ucuza ürün satarlar. Bunun en başarılı örneği, çalıştırdığı işçileri sendikalaşmaması için istihbarat örgütüne takip ettiren, daha çok çalışabilmeleri için tuvalete gitmemeleri önlemi geliştiren, sakatlandıkları zaman iş kazası değil kendi hataları olduğunu tehditle kabul ettiren ve bu sayede dünyanın en zenginlerinden olan Amazon şirketi sahibi Jeff Bezos’tur.

Alışveriş politik bir eylemdir

 

Yani demem o ki bir nesne almak politik bir eylemdir. Ekonominiz uygun olduğu halde sırf ucuz olduğu için o nesneyi -buna kitap da dahil- bu internet tekellerinden  alıyorsanız işleyişe bir anlamda katkıda bulunuyorsunuz. Sadece buna değil internet fiyatlarının kendisine tehdit olarak sunulup aşırı indirim istenen butik veya küçük işletmecinin geçireceği sinir krizine de katkıda bulunuyorsunuz.

İşin çok önemli ve diğer boyutunu ise kent sosyolojisinin ve kamusallığının giderek alışverişin sanal sitelerden yapılıp sadece kafelerde buluşmaya indirgeniyor olmasıdır. Örneğin kentle sıkı bağlar kurması gereken üniversite öğrenci ve akademisyenlerini yalnızca kampüs çevresindeki kafelerde görebiliyoruz giderek. Şimdi pandemi koşullarında bu bile olamıyor. Kitabevlerinde ise sadece bazı öğrenci ve akademisyenleri görebiliyoruz ki bu da parmakla gösterilecek kadar az. Çalıştığı alanın üreticisi, esnafı ve mekânlarıyla bağları da yok denecek kadar az maalesef.

Neoliberalizmin çağında ulus – devletin merkeziyetçiliğini devletin asıl sahipleri büyük tekeller devam ettiriyor. Mevcut sistem devam ederse küçük üreticinin onlara mâhkum olmak veya yok olmaktan başka şansı yok gibi. Peki alternatifimiz yok mu?

Eğer evimize çekildiğimiz yaşamlarımızdan kafamızı kaldırıp kentte ortaklaşma ve dayanışma adına neler yapılıyor diye bir bakabilirsek elbette var. Birçok kentte gıda toplulukları, kooperatifler, butik kitabevleri, ulusal planda butik yayınevleri, sanat atölyeleri, ortak ekonomili işletmeler, ekolojik ve otonom kolektifler ve dayanışma ağları büyük bir çaba içerisinde üretici ve türetici (tüketici ) yaşamını ortaklaştırmak için. Sosyal yaşamı ve kamusal alanı tüm veçheleriyle zenginleştirmek ve gezegeni tüm canlılar için yaşanılır kılmak için.

Bir örnek: Antalya’da yaşayan bir arkadaşım vegan ve doğal ürünler satan bir dükkân açarak hem küçük üreticiyle işbirliği yapmış hem de beslenmenin politik bir şey olduğunu ortaya koymuş oldu. Mekânın ismini de “Vegan Bakkal” koyarak süpermarket anlayışı ve kültürüne bir nazire yaptı bence. Çok sevindim ve bu örneklerin çoğalacağına dair umudum arttı. Arkasından açılan ve gıda topluluğuyla ve küçük üreticilerle dayanışma halinde olan vegan kafe de umudumun artmasına örnek oldu.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Atıksız yaşamın ipuçları: Başka bir gezegen yok

Gündelik hayattaki her eylemimiz önemli ve her değişiklik bir etki teşkil ediyor. Daha sürdürülebilir bir yaşam içinse evde, okulda ve dışarıda yapılabilecek pek çok irili ufaklı şey var. Başka Bir Gezegen Yok tam da burada devreye giriyor. Barındırdığı çeşitli pratik ipuçları ve kolay uygulanabilir tariflerle, okuyucuya israftan kaçınmayı, var olanı dönüştürmeyi eğlenceli ve canlı bir şekilde öğrenmek için ideal bir başlangıç ​​noktası sunuyor.

Doğayla daha bütüncül bir yaşamı içselleştirip, ona göre hareket etmenin önceliği ise bazı kavramları bilip ayırt etmekten geçiyor. Nil Ormanlı Balpınar, ilk olarak atık kavramının peşine düşüp, genç okuyucuya atık ve çöp arasındaki ayrımı açıklıyor. Bir şeyin hangi koşullarda çöp veya atık kabul edildiğini değerlendiriyor. Sonuçta, bu aynı zamanda bir tanımlama meselesi ve bir kişi için atık olabilecek bir şey, bir başkası için önemli bir hammadde veya hâlâ yeniden kullanılabilecek bir malzeme. 

‘Sürdürülebilir bir yaşam’ kılavuzu

Balpınar’ın kılavuzu, gündelik hayatımızı hep yeniden gözden geçirmenin ve sorgulama halinde olmanın önemini hatırlatırken, genç okuyucuyu bunaltmadan materyal döngüsü, bertarafı ve geri dönüşümü konularına yaklaştırıyor. Az atıklı yaşamdan ikim değişikliğine, karbon ayak izinden  doğa dostu etkinlik önerilerine kadar pek çok konu başlığının altında verilen, kolaylıkla hayat pratiğimize adapte edebileceğimiz öneriler, sürdürülebilir bir yaşam için gereken dönüşüm ve yapılanmanın bir yoksun kalış anlamına gelmediğini gösteriyor.

Tarifler bir sonraki hediye paketimizi ya da dudak nemlendiricimizi nasıl yapabileceğimizi de içeriyor.

Ve en önemlisi de Başka Bir Gezegen Yok, şu an hayatımızda var olan tüm plastikleri toplayıp, evimizden çıkararak kapı önüne koyduğumuz bir ‘temiz sayfa’dan bahsetmiyor. Püf nokta; atık yönetimi, biraz yaratıcılık ve eyleme geçerek elimizdekileri dönüştürme.

Gündelik hayatımızdaki tüm eylem ve kararlarımızın etiğe dayalı olduğu farkındalığını ilham verici dönüşüm örnekleriyle bir davete dönüştüren bu kitabın evde kompost hazırlamaktan, okulumuza geri dönüşüm kutuları istemeye uzanan çeşitliliği genç okuyucuya ulaşmanın ve onu bir yerden yakalamanın imkan alanını genişletiyor. Nil’in de dediği gibi, her şey adım adım ve sana en uygun gelenle başlamak çok önemli…

 Yazar hakkında

1990 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Ardından Lyon 3 Jean Moulin Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar üzerine yüksek lisansını yaptı. Şu anda editör olarak bir yayınevinde tam zamanlı olarak çalışıyor ve çocuk kitapları çeviriyor. Nil Kıyısı isimli Instagram hesabından ekolojik yaşamla ilgili önerilerde bulunuyor, atıklarını ve doğaya olan etkisini azaltmaya çalışıyor.

Künye

Yazar: Nil Ormanlı Balpınar
Türü: Ekoloji
Baskı Yılı: 2020
Yayınevi: Genç Timaş

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] İkiyüzlü hayırseverlik

1994 yılında oluşturulan Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (UNCCD), çevre ve kalkınmayı sürdürülebilir arazi yönetimine bağlayan, yasal olarak bağlayıcı tek uluslararası antlaşma. 2021 Ocak ayında UNCCD resmi sayfasında yer alan  basın açıklamasında şu ifadeler yer alıyordu:

“Sözleşmenin İcra Sekreteri İbrahim Thiaw, Kanada Hükümeti’nin Arazi Bozulması Tarafsızlık (LDN) Fonu’na 55 milyon Kanada doları yatırım yapacağının duyurusunu memnuniyetle karşılıyor. Fon, bozulmuş ekosistemleri eski haline getirmek ve yeşil ekonomilere uyum sağlamak için sürdürülebilir arazi yönetimi tekniklerini kullanan gelişmekte olan ülkelerde özel sektör projelerini desteklemektedir.”

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un BM ve Dünya Bankası işbirliğiyle ev sahipliğinde 11 Ocak Pazartesi günü Fransa’nın Paris kentinde düzenlenen One Planet Biyoçeşitlilik Zirvesi‘nde taahhüdünü açıkladı.

Kanada yatırımının özellikle uygun bir zamanda geldiğini belirten Thiaw, sözlerine şöyle devam ediyordu:

“Finansman, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki projeleri hedefleyen sürdürülebilir arazi yönetimi için ek kamu ve özel sektör kaynaklarından yararlanacak. Bu, Covid-19 salgınından yola çıkarak, kırsal alanlardan yeni ekonomik faaliyetlerin ve değer zincirlerinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. LDN Fonuna yatırım yapmak, karasal ekosistemlerin ve yerel popülasyonların geri dönmesine yardımcı olmanın etkili bir yoludur.”

Rockefeller’in fonladığı arazi yönetimi

“Tek Gezegen Zirvesi”, doğayı koruma konusunda harekete geçmek için ivme oluşturmayı ve Covid-19 salgınından sonra gezegenimizi daha iyi bir şekilde yeniden inşa etme potansiyelinin altını çizmeyi amaçlıyor. 

LDN Fonu ise bir etki yatırım fonu. Fon, özel sektör tarafından uygulanan sürdürülebilir arazi yönetimi ve arazi restorasyon projeleri yoluyla arazi bozulumunun tarafsız olmasını desteklemek için kamu, özel ve filantropik (uzmanlığını veya  kaynaklarını kamu yararı gözeterek gönüllü olarak sunması yani hayırseverlik) sektörlerin kaynaklarını harmanlamayı  amaçlıyor. Bu fonun ortakları arasında Rockefeller Vakfı da var. 

Aynanın bu yüzünden bakınca Kanada alkışı hak ediyor. Ancak ‘yeni ekonomik faaliyet ve değer zinciri’  tanımlaması, aklıma nedense altın aramalarını getirdi. Çünkü aynanın öteki yüzünde, Türkiye’nin en önemli biyo çeşitliliğine sahip bin pınarlı Kaz Dağları‘nı ve Artvin‘i  altın çıkarmak için mahvedecek olan Kanadalı şirketler var. Peki Kanada hükümeti , şirketlerinin  altın aramak için, verimli toprakları, biyoçeşitliliği, siyanürle yok edeceğini, bozulmamış ekosistemi nasıl bozacağını bilmiyor mu acaba? Yoksa üç maymunu mu oynuyor? Büyük bir ikiyüzlülükle , bozulmuş ekosistemi eski haline getirme “masalını” anlatıyor bize, üstelik Birleşmiş Milletler’in övgüleriyle. Aynı Birleşmiş Milletler’in dört kuruluşu, geçmişte Kanada’yı, maden şirketlerinin yurt dışı faaliyetlerinden sorumlu tutmaya çağırmışken!

Bu masal  Türkiye dahil birçok ülkede anlatılıp duruyor:

“Bir varmış bir yokmuş,
Kanada’lı  şirketler ,dünyanın dört bir yanında
Altın aramaya başlamış.
Siyanür ekosistemi altüst etmiş, toprakları öldürmüş,
Kanada görmemiş, duymamış, konuşmamış,
Kanada az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş,
Bir de bakmış ki ; şirketleri ve ülkesi zenginleşmiş ama
Gezegenimiz fakirleşmiş..

Aaa bir de ne görsün o da aynı gemideymiş,
Anlamış ki dokundukları her şey bir gün altın olacak,
Altın, yenilmez, içilmez, pandemilere aşı olmaz
Hemen bir bilene başvurmuş,
Bilenin adı Rockefeller’miş
İki yüzlü hayırseverlikten en iyi o anlarmış….”

Masalın bundan sonrası daha da heyecanlı, çünkü işin içine giren ana ‘kahraman’ Rockefeller Vakfı’nın yaptıkları saymakla bitmezmiş. Kahramanlık öykülerini biçimlediği, “az gelişmiş” ülkelerden biri olarak Türkiye de, taa 1950′ lerde ‘nüfus ve tarım’ politikasını uygulama ülkelerinden biri olarak, yerini almış. Günümüze yansıyan sonuçları ise, GDO ve tarım zehirleri olmuş. İlaç sektöründekileri anmıyorum bile!

Modern sömürgecilik 

Merkezi Kanada’da olan dünyanın en büyük altın madenciliği şirketi, Barrick Gold; Arjantin, Avustralya, Kanada, Şili, Dominik Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine, Peru, Suudi Arabistan, Tanzanya, ABD ve Zambiya’da, madencilik faaliyetlerinde bulunuyor. LDN fonunun yönleneceği ülkeler arasında başı çekenin Afrika olması, yüzyıllardır Afrika kıtasının  topraklarını sömüren ,değerli madenlerini çıkarmak için topraklarını öldüren, biyo çeşitliliğini bozan batılı ülkelerin iki yüzlülüğünü getiriyor akla. Dünyadaki yeraltı zenginliklerinin %30 unu barındıran Sahra Altı Afrika’daki altı ülkenin, başta altın ve elmas olmak üzere, madenlerini talan eden şirketlerin hepsinin  yabancı olması, sömürgecilik anlayışının hala sürdüğünü gösteriyor.

Altın, platin, kömür, demir ve elmas madenlerine sahip Afrika kıtası yalnızca Kanadalı şirketlerin değil, ABD’li, Fransız hatta Çinli şirketlerin de rekabet sahası artık…

Binyıllardır oluşan ekosistem, 55 milyon Kanada dolarıyla veya on yıllardır   az gelişmiş ülkelerin tarım politikalarını yöneten Rockefeller Vakfı’nın LDN fonu destekçisi olmasıyla, tarım zehirlerinin şirketlere her yıl milyarlarca dolar kazandırmasıyla onarılır mı?

Peki ya Türkiye? 

Karar vericilerimiz iklim krizi için  boş vaatler sıralarken, bozulan toprak ve ekosistem için hala hiçbir önlem ve kararlılık yok. 

Her köşesinde taş ocağı açılan Şile‘nin ormanları can çekişiyor. Erzincan ve Tunceli illerinin %52’si, meralarının %66’sı madenlere ruhsatlı. Artvin‘in koruma alanlarının  ve tarım alanlarının %47’si, doğa alanlarının %57’si madenlere ruhsatlı….Bunlar sadece bir kaç örnek.

Torba yasalarla insanların sağlığı yerine maden şirketleri  korunuyor.

Arazi Bozulması Tarafsızlığı (LDN) temel bir hedef; ülkelerin üretken toprak kaybını durdurmak, önlemek ve tersine çevirmek için birlikte çalıştıkları uluslararası bir taahhüt. Türkiye LDN sözleşmesine “gönüllü” taraf ve üstelik  ulusal hedeflerini de açıklamış. Bu ikiyüzlülüğün adını da siz koyun!

Arılar ölürken insanlar yaşar mı? 

Adana’da arıların toplu ölümü görüntüleri yerine karar vericilerin gözünde hala altın ve dolar işaretleri var. Ekosistemimiz yok olurken, kimse ekonomik nedenler martavalı okumasın. Daha uzun yıllar birçok pandemi göreceğimiz ülkemizde insanlar binlerce ölürken, zamanında alınmamış kararların ve uygulanmamış önlemlerin sorumluluğu olmayacak mı?

Toplu arı ölümleri gibi, tarım zehirleri  daha bir çok böceğe  zarar veriyor. Dünya Sağlık Örgütü’nce glisofat gibi ,son derece tehlikeli olduğu açıklanan tarım zehirleri ülkemizde hala kullanılıyor. Almanya bu nedenle “Böcekleri Koruma Kanunu’ hazırladı, glifosat kullanımını da 2023 de sonlandıracak.

Son yirmi yılda dünyadaki böcek nüfusu %24 azaldı. Unutmayın, insanlar yok olursa, böcekler yok olmaz ama böcekler yok olursa insanlar yok olur.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)                                            

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sudan karaya, yosundan ağaca: Ormanın evrimi-Anadolu ormanları-3[1]

Anadolu ormanlarından söz edebilmek için önce Anadolu’dan söz etmek gerekiyor. Hatırlayanlar olacaktır, bu yazının önceki bölümlerinde dünya karalarının önceleri Pangea adı verilen bir bütün olduğunu ve kıtaların oluşumunun yavaş yavaş gerçekleştiğini belirtmiştim. Anadolu, kıtaların oluşmasına olanak tanıyan jeolojik hareketliliğin oldukça yakın dönemlerinde ortaya çıkmış bir kara parçasıdır. Aşağıda yeryüzü karalarının değişik dönemlerdeki durumu gösterilmektedir.[2]

Görsellerden de anlaşılacağı üzere Anadolu dediğimiz kara parçası bundan yaklaşık 20 milyon yıl öncesinde bugünkü haline yakın bir yapıya kavuşmuştur. Dolayısıyla Anadolu ormanlarının tarihinden de ancak son 20 milyon yıllık dönem baz alınarak söz edilebilir. Hemen belirtmek gerekir son 20 milyon yılın tamamında şimdiki gibi bir Anadolu’dan söz etmek doğru değil. İç denizler ve sular altında olan bölümler var ki, bu yazıda böylesine detaya girmek gereksiz.

Dev sekoyalar Anadolu’da yaşadı

Miyosen devresinde (günümüzden 25 milyon yıl öncesi ile 5 milyon yıl öncesi arası) Anadolu’da volkanik patlamaların çok fazla olduğunu ve sıcaklıkların önce artıp sonra düşmeye başladığını biliyoruz. Sıcak dönemlerde Anadolu ormanlarının sedir, ardıç, ladin, çam, sekoya, mamut ağacı, ginkgo ve bataklık servisi gibi açık tohumlu türlerle birlikte akçaağaç, kızılağaç, gürgen, kestane, sığla, kayın, çınar, meşe, kayın, kavak ve söğüt gibi kapalı tohumlu ağaçlardan oluştuğunu ortaya koyuyor bilimsel araştırmalar. Ancak sıcaklıkların giderek azalması soğuğa dayanıksız olan sekoya, ginkgo ve bataklık servisi gibi ağaç türlerinin Anadolu’dan (aynı zamanda da Avrupa’dan) çekilmesine yol açtı. Burada dikkate değer nokta, günümüzde yalnızca Kuzey Amerika’da sınırlı bir bölgede doğal olarak bulunan sekoyaların geçmişte Anadolu’da da yaşamış olması.

Anadolu’da (ve dünyanın değişik yerlerinde) değişik dönemlerde yaşamış olan ağaçlarla ilgili en sağlıklı bilgiler palinolojik[3] araştırmalarla birlikte fosilleşmiş ağaçlar üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda elde ediliyor. Fosilleşmiş ağaçlar konusunda yaptığı araştırmalarla yurt dışında da saygın bir yeri olan değerli dostum Prof. Dr. Ünal Akkemik’in değişik ekiplerle birlikte yaptığı pek çok araştırma sonucunda miyosen devresinde Anadolu’da yaşadığı saptanmış ve günümüzde pek bilinmeyen bazı ağaçlar şunlar: Bataklık servisi (Taxodium), sapindus (Sapindus), mahonya (Mahonia), zelkova (Zelkova), sekoya (Sequoia), Engelhardia, Glyptostrobus, Nyssa. Elbette yalnızca bunlar değil. Şu anda Anadolu’da yaşamayan pek çok ağacın miyosen devresinde Anadolu’da yaşamış olduğunu biliyoruz.

Ağaç cins ve türleri yerine ormanların yayılışına bakmak istediğimizde ise biraz daha yakın zamanlara gelmek gerekiyor. Bu konuda da öğrencisi olmaktan onur duyduğum, saygı ve rahmetle andığım hocalarım Prof. Dr. Burhan Aytuğ ile Prof. Dr. Ertuğrul Görcelioğlu’nun palinolojik çalışmalarına göz atmak yararlı olur.  Aşağıya onların bir makalesinden[4] dört harita aktarıyorum:

Birinci harita bundan 18 bin ila 16 bin, ikinci harita 12 bin ila 11 bin, üçüncü harita 8 bin ve dördüncü harita da bundan 4 bin yıl önce ormanların ve diğer bitki örtüsü çeşitlerinin (ağaçlık, step-orman, step) Anadolu’daki yayılışını gösteriyor. Haritalar 1993 tarihli bir yayından alındığı için ne yazık ki pek kaliteli olmasa da durumu ana hatlarıyla ortaya koymak açısından yeterli. Zaman içerisinde haritalara yansıyan orman örtüsündeki artışın temel nedeni, bundan yaklaşık 11 bin yıl önce son buzul çağının bitmiş olması. Yükselen sıcaklıklar ve artan yağışlar Anadolu’nun çok büyük bir bölümünün ormanlarla, kalan kısmının da diğer bitki örtüsü çeşitleriyle kaplanmış olması sonucunu doğurdu.

Antropojen stepler

Son 4 bin yılda ise Anadolu ormanları, büyük bölümü son 500 yılda olmak üzere ciddi bir azalma ile karşı karşıya kaldı. Yapılan başka bir bilimsel araştırma[5] Anadolu’nun potansiyel ve aktüel orman alanlarını ortaya koyuyor. Bu çalışmadan da iki haritayı aşağıya aktarıyorum:

Görüldüğü üzere Anadolu’nun mevcut orman varlığı, bundan 4 bin yıl önceki orman yayılışı ile oldukça uyumlu olan potansiyel orman varlığından yaklaşık 30 milyon hektar daha az. Buna karşılık mevcut stepler potansiyel (doğal) steplerden %10-15 kadar daha çok. Yani insan eliyle oluşturulmuş, bilimsel tabir ile antropojen stepler. Elbette ormanların yalnızca stepe dönüşmediğini, yerleşimden tarım alanına sanayi bölgesinden turizm tesisine farklı pek çok tür arazi kullanımına dönüştüğünü akılda tutmak gerekir.

Özetlemek gerekirse, dünya genelinde de Anadolu özelinde de değişen doğal koşullara göre orman varlığı, yayılışı, bitki örtüsü yapısı zaman içerisinde bolca değişti. Ancak bu değişimler uzun süren periyotlarda ve yavaş yavaş gerçekleşti, doğal süreçler de buna göre yeniden şekillendi. Son birkaç bin yılda yaşanan ve insan etkisiyle gerçekleşen değişim ise son derece hızlı oldu/olmaya devam ediyor ve büyük doğal yıkımlara yol açıyor. Elbette değişmeyen tek şey değişim. Fakat değişimin de kendi içinde bir dengesi var ve insan işin içine girince, ne yazık ki bütün dengeleri alt üst ediyor.

*

[1] Bu yazıda belirtilen tarihler değişik kaynaklarda küçük de olsa farklılıklar gösterebilmektedir. O nedenle bu tarihlerin fikir vermek amacıyla kullanıldığı unutulmamalıdır.
[2] Görselin alındığı kaynak: https://www.britannica.com/science/plate-tectonics/Continental-reconstructions. Bu kaynakta karaların son 650 milyon yıllık hareketini ve gelecekte alacağı durumu görmek mümkün.
[3] Botaniğin polen ve sporlar üzerinde yoğunlaşan alt dalı.
[4] Aytuğ, B., Görcelioğlu, E. 1993. Anadolu Bitki Örtüsünün Geç Kuaterner’deki Gelişimi. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi B 43 (3-4), 27-46.
[5] Çolak, A.H., Rotherham, I.D. 2006. A review of the forest vegetation of Turkey. Its status past and present and ıts future conservation. Biology and Environment: Proceedings of the Royal Irish Academy. Vol 106B, No 3, 343-354.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Konya’da çöken gelecek

Tarlasında mısır hasadı yaparken büyük bir gürültü ile işini yarım bırakmak zorunda kalan Konyalı tarım işçisi el birliği ile Konya’nın ve Türkiye’nin tahıl ambarı olması itibariyle, hepimizin geleceğinin nasıl çökertildiğini;  oluşan obruktan derinlere doğru bakarken düşünmekten kendini alamamış olmalı. Çünkü aklıselim her insan bunu yapar.

Bilinçsiz yer altı suyu kullanımının ve kaçak artezyen kuyularının (izinli olandan farkını anlamak mümkün değil) yer altı suyunu sömürmesi ve oluşan akifer boşluklarının üzerindeki fazla yükü taşıyamayıp çökmesi sonucu oluşan devasa çukurlar, uzun zamandır gündemi meşgul ediyor. Benim hayatım boyunca gördüğüm tek obruk -ki o da obruk sayılır mı bilemiyorum ama- bir meteor çukuru. Ancak Konya’dakileri görünce benim gördüğümün bir hiç olduğu kolayca anlaşılabiliyor. Üstelik bağlamları da farklı! Birisi uzaydan gelen serseri bir taş nedeniyle, diğeri ise bizzat insandan kaynaklı oluşmuş.

İklim krizi ve plansızlık en önemli neden

Obruklar kuraklığın getirdiği su ihtiyacının yarattığı aşırı yer altı suyu kullanımının nelere mal olabileceğini bize açıkça gösteriyor. Bu durum tabii ki sadece yer altı suyu kullanan Konyalının değil, hepimizin sorunu. Halihazırda gündemdeki yerini hep koruyan küresel iklim krizine neden olan her şey, Konya ovasının bu haline neden olan etmenlerin de ortağı.

Bunun yanında tüm bu olacaklar için hiçbir önlem almayan yönetici elitinin sorumluluğu hepsinden daha önde duruyor. Her zaman olduğu gibi bu meselede de yumurta kapıya dayandığında önlemlerden bahsedilmesi nasıl bir yönetim planlaması(zlığı)na sahip olduğumuzu ortaya koyuyor. Kuraklıkla mücadele eden tüm dünya risk haritası çıkartıp önlem almaya çalışırken, biz afetin yaşanmasını bekleyip afet sonrası çözüm planları üretmekle meşgulüz. Nitekim Konya ovası bunun en büyük göstergesi.

2010’lara kadar yıllık yaşanan 1-2 metre seviyesinde olan yer altı suyu çekilme oranı, şimdilerde daha da artmış durumda. Bu durum obruk felaketlerinin daha da artacağının göstergesi! Şimdiden sayıları 600’den fazla olan obrukların yerleşim yerleri yakınlarında da görülmesi güvenlik endişesi de yaratıyor. İnsanın yarattığı bu problemin tekrar insana ulaşmayacağını beklemek zaten saflık olurdu.

Şimdilerde bu problem jeolog perspektifiyle araştırılıyor ve olası yeni obruk noktaları tespit edilerek önlemler alınması için çeşitli girişimlerde bulunuluyor. Güvenlik riskinin ortadan kaldırılması için işlevsel olan bu uygulamanın sorunun çözümüne ya da alınması gereken önlemlere dair herhangi bir etkisi olmadığını belirtmekte fayda var.

Hiçbir su ‘boşa’ akmaz!

Konya ovasında yer üstü su kaynaklarındaki azalma ve küresel iklim krizinden kaynaklı olarak çiftçi, ekilen ürün için yer altı suyunu kullanmaya devam ediyor. Bunun yanında alternatif üretim yöntemlerine yönelenler de var. Ancak bütünsel olarak ortada Konya havzasında sürdürülebilir (bu kavrama alternatif bir kavram olarak Hülya Denizalp’ten “bereketli” kavramını öğrendim ve daha uydu gibi) su kullanımını teşvik edecek geniş çaplı etkili bir program olduğu söylenemez. Bunun yanında halen vahşi sulama mevcut sulamanın büyük bir kısmını teşkil ediyor. Mera olması gereken alanlar tarımsal alan olarak kullanılmaya devam ediliyor ve hala su tüketimi az olan ürün yetiştirmek yerine geleneksel uygulamalara devam ediliyor. İşte tüm bu uygulamalar için de yer altından çekilen su kullanılınca yıkım daha çabuk ve etkili oluyor.

Bir zamanlar Konya ovası için zihni sinir baraj projeleri filan öneriliyor, Akdeniz’e “boşa” akan suların Konya ovasına yönlendirilmesi planlanıyordu. Bu akıl dışı yaklaşımların bir kısmı rafa kaldırılırken, bir kısmı da formu değiştirilerek uygulanmaya çalışılıyor. Ne yazık ki hala doğanın bir bütün olduğu ve hiçbir nehrin bir yere boşa akmadığı fikrinden bihaber olunması durumu söz konusu. Bu anlamda ortada ciddi bir zihniyet problemi olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Nitekim “boşa akan” neredeyse bütün nehirlerin ülkenin enerji ihtiyacı adı altında hidroelektrik santraller ile talan edilmesi boşuna değil. Ancak gözden kaçan bir nokta var ki o da doğanın bütünselliğinin göz ardı edildiği gerçeği. Milyonlarca yılda oluşmuş bir sistem, insan müdahalesine ne kadar dayanabilir ki? Nitekim Konya örneği bunun en iyi göstergesi.

Konya tecrübesi ülkenin su geleceği açısından oldukça önemli bir yerde duruyor. Aşırı tüketim, doğaya olan kaba ve hasmane yaklaşımlar, sınırları zorlayan kaynak sömürüsü ve beraberindeki kısa vadeli çözüm(süzlük)ler bizi su açısından karanlık bir geleceğe doğru hızla sürüklüyor. Artık barajların doluluk oranlarının şeceresini tutanlar, aynı şeyi yer altı su rezervleri için de yapsa iyi eder. Çünkü yer üstü suları bugünün, yer altı suları da geleceğin su bütçesinin önemli bir göstergesi.  Artık su kullanımı için tasarruf, eğitim ya da telkinlerle önlem alınacak eşiği çoktan geçtik. Zaman yaptırım ve zorunluluk zamanı! Aksi takdir de Konya’da çöken sadece topraklar olmayacak aynı zaman da gelecek de olacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Okumak yavaşlatır ve yaşatır

Sürekli bir şeyler yapma halindeyiz. Durmak dinlenmek yok. Seyrediyoruz, biriktiriyoruz, spor yapıyoruz, seyahate çıkıyoruz , görmediğimiz yapmadığımız hiçbir şey kalmaması için bütün imkanlarımızı kullanıyoruz. Hep bir yapma halindeyiz ve yapmama halini hiç düşünemiyoruz. Ya da düşünüyorsak bile yapmamayı yapamıyoruz. Ve yavaşlayamıyoruz pandeminin zorunlu bıraktığı haller dışında.

Modernizmin bize dayattıklarına ışık hızında yetişmeye çalışıyoruz. Daha çok kitap okuyabilmek için hızlı okuma kurslarına gidiyoruz. Öyle ya internet sitesinden kitap aldığımızda editörün gör dediği kitapları okumak için çok ihtiyacımız var buna. Oldum olası hızlı okuma işi hiç yatmamıştır kafama. Woody Allen’ın yaşadığı çok güzel bir örnek var bununla ilgili. Woody Allen hızlı okuma kursuna gidiyor ve sonrasında Karamazov Kardeşler’i okuyor. Kitap nasıldı? diye sorduklarında ise “Olay Rusya’da geçiyor”  diye yanıtlıyor.

Şimdilerde o kadar hızlı okuma kursuna gitmiyordur insanlar. Çünkü neredeyse her önemli edebiyat eseri sinemaya uyarlanıyor. Bir kitapçı olarak, okura kitap önerdiğinizde ben onun filmini seyrettim deyiveriyor size. “Aynı şey değil” diyecek oluyorsunuz ama karşınızdaki başka türlü tükettiği bir esere karşı ilgisini çoktan kaybetmiş durumda. Yenisi lazım. Belki beş on günde okuyabileceğiniz bir kitap iki saatlik bir filmle sunulmuş size. Hız çağında bundan büyük hizmet mi olur?

Buradan şu anlaşılmasın edebiyat eserleri kesinlikle sinemaya uyarlanmasın demiyorum. Ancak aynı şey değil diyorum. Örneğin Frankenstein romanını okuduğunuzda tarif edilen ve sizde oluşan karakterle sinemaya uyarlanan arasında hiçbir benzerlik olmayabilir. Ve hatta canavarın adı Frankenstein bile değildir. Canavarın yaratıcısı Doktor Victor’un soyadıdır o.

Bir eseri okuduğunuzda sahneleri kendiniz kurarsınız, üzerine düşündüğünüz ve hayal ettiğiniz karakter size özgü bir nitelik kazanır, kendi yorumunuzla yerleşir muhayyilenize: “Okumak ışığa duyarlı bir kâğıdın bir aydınlatma kaynağını yakalaması kadar istemsiz, kendiliğinden olagelen bir olay değil; şaşırtıcı, dolambaçlı, ortak olmakla birlikte kişiye özel bir yeniden kurgulama sürecidir.”[1]

İzlemek hızlandırır

Hiç unutmam uzun yıllar önce babam köyden gelip bende kaldığında, verdiğim anahtarla eve giren arkadaşım ışıkları açtığında hava kararmış olmasına rağmen babamın karanlıkta oturduğunu görünce şaşkınlık geçirmişti. Işık da televizyon da kapalı. Belli ki o zaman seksen beş yaşında olan babam bu hıza ayak uydurmaya direniyor kendi düşüncelerine dalmak için yalnız kalmayı tercih ediyordu. Düşünüyorum da babam başkasının ne yaptığıyla çok ilgilenmez kendi yaptıklarına odaklanırdı. Yemeği büyük bir hazla tıpkı hedonistler gibi tek çeşit yer ve başka çeşnileri tüketme peşinde koşmazdı. Bunun hayatın bütününü kapsayan bir eylemin parçası olduğunu düşünüyorum.

Tabii babam bunu bir entelektüel bilinçle değil kendiliğinden böyle yapıyordu. Biz ise bu entellektüel sorgulamaları ve soyutlamaları yapıyor olabilmemize rağmen kendimizi , dışarıya maruz kalmaktan, onunla gereğinden fazla ilgilenmekten alıkoyamıyoruz. Uzaya gittik, Mars’ta yaşam var mı yok mu araştırıyoruz. Dünya gezegenini tüketip başka gezegenlerde yaşam hayalleri kuruyoruz ama kendimizle bu kadar ilgilenmiyoruz. Antropoloji, etnoloji geçmiş tarihsel bağlamlarıyla yer ediyor sadece hayatımızda, şimdinin bir sorgulama aracı olamıyor. Doğanın bir parçası olarak kendi yerimizi ve sorumluğumuzu anlamaya çalışmaktansa onu da izleyerek haz alacağımız bir pastoral olarak görüyoruz. Hızla görüntüyü tüketip yeni pastoraller peşinde koşturuyoruz. Görüntü, dokunacağımız hayatları, inceleyeceğimiz hayatlara dönüştürüyor. Görmediğimiz egzotik yer ve yaşam kalmasın istiyoruz. Tıpkı yaşamak yerine elinde gezdirdiği cihazla her gördüğünü kaydeden Japon turistler gibi.

Doğal tarımı keşfeden ve ölene kadar dededen kalma kendi toprağını “benim için dünyanın her yeri aynıdır” düsturuyla hiç terketmeyen Masanobu Fukuoka’nın ise Hayao Miyazaki ve Akira Kurosawa ile birlikte hayatımda iz bırakan müthiş Japonlar olduğunu da anmadan geçmek istemem.

Okumak ütopyadır ve yaşamaktır

Kitapçılara soruyorlar pandemi döneminde kitap satışlarınız arttı mı diye? Ben emin olamıyorum. Netflix izleme oranı mı arttı okuma oranı mı? Herkesin eline aldığında hapsolarak takip ettiği birkaç dizisi birkaç da sosyal medya hesabı var. Kolay olan, zor olanın meşakkatli olanın her zaman yerine daha da hızla geçiyor. Sürekli duygu atmosferini yüksek tutan dizi ve filmleri izlemek, düşünüp kendini yavaşça müşahede ederek okumanın yerini alıyor. Burada bir sınıflandırma yapmıyorum tabii. Düşünmeye sevk eden filmlerin hakkını yemek istemem, ayrıca insana eğlence de lazım.

Bahsettiğim şey izlemenin hayatımızda ciddi bir ağırlık kazanması durumudur. Derinliğin ve düşlere dalmanın  yerini zaman geçirme dürtüsünün almasıdır. Nietzsche, “Ecce Homo/İnsan Nasıl Kendisi Olur” kitabında bir insanın filozof olabilmesi için günde sekiz saat düşünmesi gerekir diyordu. Tabii  burada okumanın ve yazmanın da bir düşünme biçimi olduğunun altını çizmeliyiz. Herkesten filozof olmasını bekleyemeyiz ama aynı zamanda her insan kendi hayatının filozofudur. Bu nedenle insanın kendiyle ve yaşamla uğraşısına ciddi bir zaman ayırması gerekir. 

1850’lerin İspanyol işgali altındaki Küba’sında işçiler, kurduğu sendika ve kimi küçük puro üreticilerinin de katılımıyla uzun çalışma sürelerinde kitap dinleyerek zihinlerini ve düşlerini canlı tutuyordu. “ İşçilerden biri resmi lector ( okuyucu ) oluyor ve işçiler onun emeğini cebinden ödüyorlardı…14 Mayıs 1866’da Küba valisi bir bildiri yayınlayarak fabrikalarda kitap okunmasını yasakladı. Yasaklara rağmen gizli okumalar değişik biçimlerde sürdü ve bazı lectorlar kitapları noktasına virgülüne kadar ezberledi. ABD, İspanyollar ile anlaşmazlığa düşüp puro işçilerini kabul etmeye başladığında ise işçiler lectorlarını yanlarında götürdüler.” 2

Küba’daki puro işçilerinin hikayesi ve daha birçok hikayede olduğu gibi gerçek hayat bize ne kadar kaba görünürse görünsün aynı zamanda içinde ütopyalar barındırır. Bu kaba ve çekilmez gerçekliğin gerçeküstüne, ütopyaya evrilmesinde kitaplar muhteşem bir yer tutar. Örneğin Huxley’in Ada’sını, Ursula’nın Mülksüzler’ini ya da Callenbach’ın Ekotopya’sını okuduğunuzda ütopyanın cini kaçar içinize. Bir daha çıkmamacasına…

*

  1. Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Yapı Kredi Yayınları 2001 syf.56
  2. a.g.e syf.137-138

                                           

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Tea Mäkipää’nın ekolojik sanatı: Yüzleşme ve umut- Ahunur Özkarahan

Son on yıllardır dünya çapında kaygı verici düzeyde artış gösteren ekolojik sorunlar, sanat üretiminin de gündemine girmekte gecikmedi. “Ekolojik sanat”, çevre sorunlarını eserlerinde işleyen sanatçıların diğer uzmanlık alanlarıyla işbirliği yaparak yarattığı, çağdaş bir sanat ekolü.

Farklı fikirlerin üretildiği ve çözüm önerilerinin de yer aldığı sanat eserleri arasında kimileri sürdürülebilirlik için yeni yaklaşım önerilerini ön plana alırken, bazıları da  hasarlı ortamların geri kazandırılması, onarılması veya iyileştirilmesine hizmet etmeyi amaçlıyor. Alanda üretim yapan sanatçılar, sanat ve ekolojinin politik, ekonomik, kültürel ve sosyal unsurlarla da yakından bağlantılı olduğuna inanıyor. 

‘Ekolojik sanat’ denildiğinde akla gelen önemli isimlerden olan, tanınmış sanatçı Tea Mäkipää, lisans eğitimini  1988’de Helsinki‘de Finlandiya Güzel Sanatlar Akademisi’nde tamamladı; ardından 1998-1999 yıllarında Konst & Arkitektur, Kungl. Konsthögskolan, Stockholm, İsveç’te de bulundu. Yüksek lisans eğitimini 2003’te Londra’da bulunan Royal College of Art’ta alan sanatçı, birçok kişisel ve karma sergiye katıldı. Önemli bazı koleksiyonlarda çalışmaları yer alan Mäkipää’nın kamusal alanda enstalasyon çalışmaları da bulunuyor. 

Film, performans, fotoğraf, enstalasyon, video ve heykellerden oluşan ve çoğunlukla ekolojik felaketler ve doğa ile teknoloji arasındaki ilişkiye değinen eserlerinde Mäkipää’nın ana konularını bireylerin, diğer canlı türleri ile birlikte yaşayan bir bütün olarak insan türünün hayatta kalma yöntemleri ve sosyal davranışları oluşturuyor. Çevre sorunları ve Batılı yaşam tarzını eleştirel bir şekilde ele alan Tea Mäkipää , aynı zamanda izleyicisine çare için büyük umutlar da veriyor. 

Aşağıda sanatçının önemli çalışmalarından bazıları olan Atlantis, Eden (Cennet) II, Bir Dev’in İtirafları ve Evcilleştirilmiş Düşler hakkında notlar yer alıyor: 

Atlantis

Bu enstalasyon serisinde, suyun yüzeyinde evin bir köşesi görülüyor ve hayat hiçbir sorun yokmuş gibi normal bir şekilde devam ediyor izlenimi verilmiş. . Atlantis’in bazı sakinleri, çevredeki suyu görmezden gelerek günlük yaşamlarına devam ediyor. Eserde, tehlike altındaki duruma rağmen evin içinden müzik sesi geliyor, bu bakış açısı tam da küresel ısınmaya genel bakışı mükemmel bir şekilde yansıtıyor: Herkes böyle bir gerçek yokmuş gibi davranıyor ve hayat her zamanki gibi devam ediyor.  Tea Mäkipää’nın çalışmaları dünyaya, çevreye ve tüm canlılara karşı sorumluluklarımızın da bir hatırlatıcısı. 

Tea Mäkipää, Atlantis Wanas 1, 2007 (Görseller sanatçının izni ile kullanılmıştır).

EDEN (Cennet) II

Eden (Cennet) II, kamusal bir sanat eseri ve ABD‘deki Indianapolis Sanat Müzesi‘nin arazisinde bulunuyor. Bu enstalasyonda, farklı tekniklerle yapılmış bir gemi ve bir de bekçi evi yer alıyor. Eser, gerçek ve kurgusal bir şekilde inşa edilmiş. Bekçi kulübesi terk edilmiş durumda ve gemi de hareketsiz. Yine de yaşam belirtileri izleyiciye ses ve görüntüler aracılığıyla veriliyor ve bekçi evinde bekçinin koltuğuna sarılmış bir ceket, sahibinin geri dönmesini bekliyor. Mäkipää, Eden (Cennet) II’nin yolcularını, ekolojik hasar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan mülteciler olarak hayal ediyor. 

Tea Mäkipää, EDEN II, Water Half Profile (Su – Yarım Profil), 2010.

Bir Dev’in İtirafları

Tea Mäkipää, “Bir Devin Ayak İzleri” adlı çalışması için bir parkta insan ayak izlerini anımsatan izler bırakmış.  Kendi ayaklarının daha büyük ölçekte ahşaptan yapılmış modellerini üreten sanatçı, bunun için de bir web sitesi yardımıyla boyut oranlarını hesap hesaplamış. Ekolojik ayak izi sadece bireylerin bıraktığı iz olarak değil, aynı zamanda topluluklar veya ülkeler için de oluşturulabiliyor. Tüm insanlık dünyanın kaynaklarını fazlasıyla tüketiyor, bu nedenle dünyanın insanlığın ihtiyaçlarını bir yıl boyunca karşılaması için 1.6 yıl gerekiyor.  

Tea Mäkipää, Footprints of a Giant (Bir Devin Ayak İzleri), 2014.

Evcilleştirilmiş Düşler

“Evcileştirilmiş Düşler” adlı çalışmada, canlı salyangozlar tarafından tüketilmek üzere sebze, mantar ve meyvelerden oluşan bir sofra düzeni oluşturulmuş. Bir video ekranı, kaygılı seyircilerini ağır çekimde gösteriyor: Kesilmeyi bekleyen tavuklar. Çalışma, insanların istekleri uğruna hayvanların evcilleştirmesiyle ilgili bir sorgulama niteliğini taşıyor. Sanatçı,  Giuseppe Arcimboldo’nun natürmort resim geleneğinden de ilham alarak yemek masasını, mum ışığı, meyve, sebze ve diğer unsurlar ile düzenlemiş. 

Tea Mäkipää, Domesticated Dreams (Evcileştirilmiş Düşler), 2000 (Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)

Yaşadığımız ekolojik sorunlarla ilgili farkındalık yaratmada sanatın oldukça büyük bir rolü bulunuyor. Bu sanat eserleri bize, küresel ve yerel sorunlara karşı kayıtsız kalışımızı ve bilgisizliğimizi hatırlatıyor. Sanat, ekoloji ve çevre kavramları bugün iç içe geçmiş durumda ve ayrıca politik, ekonomik, kültürel ve sosyal unsurlarla da çok yakından bağlantılı.

Tea Mäkipää, doğanın yok edilmesinde bireysel veya sosyal rollerimizle direkt veya dolaylı yoldan yüzleşmemize izin veren, aynı zamanda bize daha iyi yaşamlar için büyük umutlar sunan, günümüzün en önemli çağdaş sanatçılarından biri olarak  bunu büyük bir ustalıkla yapıyor, böylece izleyici de tüm mesajlarını incelikle kabul edebiliyor. 

*

Kaynaklar

Tea Mäkipää resmi web sitesi: https://tea-makipaa.eu/
Tea Mäkipää, IMMA sayfası: https://imma.ie/artists/tea-makipaa/#the_content
Tea Mäkipää, Künstlerhaus Bethanien sayfası: https://www.bethanien.de/en/artists/tea-makipaa/

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Fırtınaya karşı başını dik tut’

[email protected]

Sanırım ortaokuldayken gördüğüm bir filmin son sahnesi hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Filmin adı (oyunun adı da aynı) Liliom’du. Ferenc Molnár’ın bu oyunu sanırım sayısız defa sahnelenmiş ve filme alınmıştır.

Filmin son sahnesindeki, ölüm kadar vahim ve ağır acı veren bir durum karşısında Liliom’un yakınlarının bu durumla baş etmek için söyledikleri “fırtınaya karşı başını dik tut” şarkısı çok dikkatimi çekmişti. “Böylesine zor bir durumda bile insanın başını dik tutabilmesi ve alnı açık, cesaretle ve onurla meydan okuması söz konusu olabiliyormuş demek” diye düşünmüştüm. Ama henüz insanların başlarına neler gelebileceği ve buna karşı nasıl direnebilecekleri, bu direnişin çoğu kez ne kadar zor olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu bir yeniyetme olarak…

Bu sahneyi unutmadım. Baş eğdirilmesi kolay olmayan bir insan olmak istedim, meydan okuyan ve direnen, her zaman, akıntıya karşı durabilmeyi bir erdem sayan, akıntının o korkunç bulanık ve kirli seline kendimi kaptırmamayı önemseyen… Böyle bir yaşam kurma isteğini, biraz da bu şarkı vermişti bana: “Fırtınaya karşı başını dik tut.”

*

Baş eğmek ve baş eğdirmek, her iki durumda da mücadelesiz ve karşı koymasız, dolayısıyla barışçıl ve huzur getiren bir yolmuş gibi duruyor ilk başta. Oysa incitmemek için/ karşınızdakini rahatsız etmemek için bakışlarınızı eğmeniz, bazı durumlarda gerekli olabiliyor bazen. Bu, sizi nezaketli ve erdemli yapan bir özellik olmakla birlikte bir zorbalık, haksızlık veya adaletsizlik karşısında hatta doğru bilmediğiniz bir durum karşısında başınızı eğmeniz sizi yer ve bitirir. Kim ister böyle bir kişiliğe sahip olmayı? Ufka/ geleceğe bakmak varken kim ister başını eğmeyi?

Oysa toplum genellikle karşı çıkışlardan ve protestolardan pek hoşlanmaz. Eğer bıçak kemiğe dayanmamışsa çoğunluk, haksızlık ve zorbalık karşısında başını eğmeyi/ görmezden gelmeyi seçebilir/ seçer. Kolayına gelen budur. Mücadelenin yaratacağı bilinmezlikten ve karmaşadan korkar. Gündelik düzeninin, rutinlerin, garanti edilmiş konforun uzağına düşebilme riski endişelendirir toplumları. Özellikle de mevcut işleyişlerin bir ucundan iyi-kötü yararlanabilen/ getiri sağlayan insanlar, gruplar seslerini çıkartmazlar.

Ama nereye kadar?

Bazen, bazı gözü pek ve ufka bakan toplum kesimleri aşar bu korku duvarını…

*

Marx, “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların” bu karşı çıkışa/ isyana en yakın toplum kesimi olduğunu düşünüyordu. Ancak bütün tarih boyunca isyanlar, ayaklanmalar ve en önemlisi akıntıya karşı dik duranlar sadece işçi sınıfından çıkmadı. İşçi sınıfıyla birlikte ya da kendi başına varoluşsal olarak ya da etik olarak kişiliğini ve “kendisi olma” ve “kendi olmak istediği gibi olma” hakkını savunanlar, düşünenler-düşünürler/ entelektüeller, dolayısıyla zincirlerinden başka kaybedecekleri olanlar arasından da çıktı. Bu nedenle dünyanın bütün kentlerinde ve toplumlarında, kadın hareketi, ayrımcılığa karşı direnişler ve öğrenci hareketleri bu kadar çok ve etkili ve devrimci biçimde ve dünyayı değiştirebilme potansiyeliyle ha-bire akıntıya karşı ilerliyorlar.

Başını dik tutma davranışı, sadece bu kadarı bile alnı açık bir biçimde dünyanın bütün çirkinliğine ve haksızlığına gözünü dikip bakabilmek başlı başına bir cesaret, duru bir bilinç, onur, gönenç ve kişilik göstergesi. Baş eğdirme çabası ve komutu ise bu saydıklarımın tam tersi. Hatta daha da kötüsü korkaklık ve ancak zorbalıkla/ şiddetle ilişki kurabilecek kadar niteliksizlik göstergesi… Bunu, LGBT+ kulübünün gizlice kilidini değiştirerek de gösterebilirsiniz, dayakla korkutarak da veya kışkırtıcı yalan haberleri yayınlayarak da… Böyle yaptığınız için de yüzünüzün çirkinliğinin ve göz çukurlarınızdaki karanlığın görülmesine cesaret edemezsiniz ve herkesi “aşağı baktırmak” istersiniz.

Zorbaya baş eğmemek, fırtınaya karşı başını dik tutmak ve cesaret, fiziksel olarak ne kadar donanımsız ve olursanız olun, 7 ya da 17 yaşında bir çocuk olsanız bile, sizi hem güçlü ve erdemli yapar hem de tarihi değiştiren aktörlerden biri…

*

“Kentler isyancıdır, kır ise uyumlu” diye kurmayı düşünüyordum bu yazının başlığını. Ama düşündükçe isyanın ve karşı duruşun her yerde ve her insan topluluğu için söz konusu olduğunu hemen anladım. Feodaliteden modern zamanlara geçişte, Avrupa’nın her tarafındaki köylü ayaklanmaları/ isyanlar ilk aklıma gelenler oldu. Anadolu’daki isyanların tarihini düşündüğümde (daha öncesi de vardır) Bizans’a (ilk akla gelenler Pauluscular ve ikonalarla ilgili çatışmalarda ki taraflar vb.) ve Selçuk’a (başta Babailer), daha sonra da Osmanlı’ya karşı (Bedrettin’den, Celâlilerden, Pir Sultan’a ve en sonunda Çapanoğlu’na kadar) o kadar çok isyan var ki kırda, bu fikirden vaz geçtim.

20’inci yüzyıl ortası yerel edebiyatın/ romanların önemli bir bölümü de bu isyancıları ya da başını her halde dik tutan kahramanları anlatıyorlar. İlk akla gelen örnekler, İnce Mehmet ya da Cemo ve sonra Memo roman dizileri olabilir ama Fakir Baykurt’un Tırpan’ındaki Uluguş Nine’yi ve Dürü’yü, çok canlı olarak hatırlıyorum.

Yine de dünyayı ya da toplumların düş gücünü etkileyen, düşüncesini ve gündelik rutinlerini radikal bir biçimde değiştiren protestolar, direnişler ve karşı duruşlar, dik başlılıklar o kadar çok ki, “kentin, bu radikal oluşumlardaki etkisi nedir acaba?” diye sormadan geçemiyor insan…

Belki şu tür düşünceler söz konusu olabilir:

  • Kentler öylesine çok katmanlı ve birçok ölçüte göre hiyerarşik veya hiyerarşik olmayan parçalara bölünmüş bir toplumsallığa/ sosyolojiye sahiptir ki belki de çelişkiler ve karşıtlıklar için en uygun zemin her zaman kolayca oluşabildiği içindir?
  • Bu yarılmaların en kritik alanlarını belirleyen mülk ve serveti elinde toplayan sınıfların/ toplum kesimlerinin talep etiği oranda lüks ve gösterişli (ve gösterişçi) tüketimi/ konforları ve teknolojik olanakları güçlü ve parlak bir biçimde sunabilecek kışkırtıcı ortam ve mekanlar ancak kentlerde (ya da kentlerin en ayrıcalıklı yaşamları sağlayabilen kesimlerinde) oluşuyordur belki?
  • Karşı çıkışın merkezi olan iktidarlar modern zamanlarda sadece kentlerde olduğu ve (“politik olan” kavramların zenginliği kentlerde biriktiği) karşı çıkışları besleyen politik ortam/ politik arayışlar da burada geliştiği için, kentler belki de kaçınılmaz bir biçimde başkaldırı arenasına dönüşmektedir?
  • Karşı çıkışlar için gerekli toplumsal büyüklük ve yoğunluk, örgütlenebilme ve bağ kurma olanakları, belki ancak kentlerde oluşabiliyordur?
  • Olayların doğası üzerinde geliştirilen arayışlar düşünceler, bilgi belki de kentlerde öylesinde çoğalıyor, çeşitleniyor ve birikiyordur ki kentliler dik durmak ve direnmek için daha çok nedene ve elverişli olanağa sahip oluyorlardır?

Bu tür düşünceleri çoğaltmak olası. Her kentin bunların dışında da daha öznel tarihleri/ geçmişleri ve yerel nitelikleri olabilir. Bunlar üzerinde durmadan neden kentlerin isyanların arenası olduğunu tam olarak tanımlayamayız.

Önce serfliğin egemen olduğu dönem Avrupası’nda, kent kapısının üzerinde yazılı olduğunu varsaydığımız “kent insanı özgürleştirir” sözünü anımsayalım. En özgür yer olmanın (gerçi tam tersine “kent insanı yabancılaştırır” da denilebilir?) yanı sıra, kentin o çoğul/ çok katmanlı ve çok parçalı yapısı/ coğrafyası ve kültürü de her hangi bir nedenle dik duruşu/ protestoyu ve direnmeyi gerektirecek çok sayıda neden yaratmakta olduğunu da söyleyebiliriz.

Özgürlüğümüzü ve ileri düzeyde insan haklarına dayalı bir demokrasiyi gerçekleştirmek için kentsel yaşam bizleri ha-bire hazırlıyor, kışkırtıyor ve akıntıya karşı dururken alnımıza çarpan rüzgar düş gücümüzü ve daha özgür, yaratıcı ve adil bir yaşam umudunu durmadan tazeliyor…

Yaşasın kentlerde başını tehditlere ve eziyetlere karşı dik tutan her yaştan kadınlar ve erkekler. Yaşasın bize verdikleri taze ve diriltici esin ve değiştirme özlemi ve gücü… Kent en çok onların başkaldıran yüreğinde çarpıyor…

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta Sonuİklim KriziYazarlar

Maya Özbayoğlu: Aktivizmin en güçlü araç olduğunu fark ettim [İklim Kuşağı-19]

Credit: Marek Krupecki

Maya Özbayoğlu, Polonya ve Türkiye‘de büyümüş, ABD doğumlu 17 yaşında bir iklim aktivisti. FFF Polonya ve Youth For Climate Turkey‘de aktif olarak yer alıyor.

Aktivizm yolculuğuna 15 yaşında başladı. O zamandan beri de çeşitli grevlere katılıp, çeşitli kampanyalarda çalıştı, Greenpeace Fark Yaratanlar Eylem Kampı gibi birçok konferans, atölye ve kampa katıldı.

Aynı zamanda iklim krizinin felsefi yönleri hakkında da çok tutkulu ve bir süredir bu konuda yazıyor. Eserleri hem yerel hem de ulusal gazetede yayınlandı. Maya hakkında daha eğlenceli bir not ise, mutlu bir köpek sahibi, adı Zelda ve okul ya da aktivizmden arta kalan zamanlarında, onu yürüyüşe çıkarıyor ya da onunla oynuyor.

‘Elimizden gelenin en iyisini yapmak artık bir seçenek değil, imkansıza doğru çabalamalıyız’ – Greta Thunberg. Anlam aynı olsa da, kelimenin tam olarak bu olduğundan emin değilim. Bu alıntıyı çok seviyorum, çünkü karşı karşıya olduğumuz zorluğu gerçekten yansıtıyor – ya ütopik bir dünyaya ulaşacağız ya da dünyadaki tüm yaşamı, cehennemde bir hayata mahkum ediyoruz.

Atlas: İklim aktivisti olmaya karar vermendeki sebep ve ilham kaynağın neydi? 

Maya: Hayatımda bir iklim aktivisti olmaya karar verdiğim bir dönemi tam olarak belirtemiyorum. Aslında iklim değişikliğinin ne kadar kötü olduğu hakkında bir belgesel seyretmiş ya da korkunç bir makale okumuş değildim, daha çok kendimi eğittiğim, yeni insanlarla tanıştığım ve aslında bir iklim aktivisti olduğumu fark etmem gibi bir süreçti bu.

Elbette, Al Gore‘un “Uygunsuz Gerçek”’ veya Leonardo di Caprio‘nun “Tufandan Önce” adlı belgesellerini izledikten sonra, her şeyden o kadar bunalmıştım ki, bu kadar zarara hali hazırda katkıda bulunuyor olduğumuza inanamadım ama o zaman.. Aktivizm kelimesine gerçekten aşina değildim ve dürüst olmak gerekirse değişime gerçekten katkıda bulunabileceğim herhangi yol da bilmiyordum.

‘Aktivizmin en güçlü araç olduğunu fark ettim’

Kendimi daha fazla eğittikten, diğer aktivistlerle tanıştıktan ve farklı atölyelere katıldıktan bir süre sonra, ‘aktivizmin’ insanlığın iklim kriziyle mücadelesine yardımcı olmak için herkesin kullanabileceği en güçlü araç olduğunu fark ettim.

Kendi türümüzün bu kadar büyük bir felakete katkıda bulunduğuna inanamıyorum, ancak gerekli tüm bilimin önümüze onlarca yıl önce dikkat çekmiş olmasına rağmen daha da büyük ölçüde, zarar vermeye devam ettiğimize ve hala bu varoluşsal krize bir acil durum olarak bakılmamasına, inanamıyorum. Bu düşünceye dayanamadım ve kendimi daha fazla eğittikçe, bu paradoksu ele alabilmemin tek yolunun aktivizm olduğunu fark ettim. Böylece nihayet aktivizmin gerçekte ne anlama geldiğini anladığım noktada, gerçek çalışmalarım başladı.

‘Polonya’da polis gittikçe daha acımasız’

Aktivizmle ilgili ne tür zorluklarla karşılaşıyorsun?

Polonya‘daki siyasi durum şu anda gerçekten istikrarsız. Gittikçe daha fazla insanın hükümete karşı çıkmasıyla, polis daha da acımasız davranıyor. Çoğu zaman çok genç insanlar, benim yaşımdaki insanlar, yalnızca insan hakları karşıtı hükümeti protesto ettikleri için tutuklanıyor, dövülüyor veya biber gazı ile karşılık görüyor.

Bir iklim grevine katıldıktan sonra polis tarafından da ismim alındı. FFF Polonya’dan bir aktivistimiz yakın zamanda çevre yasasını çiğnediği için hapis cezasına çarptırıldı, oysa o sadece kısa bir süre megafondan konuşmuştu. Durum o kadar istikrarsız ki, polisin evinize gelip gizli bir bilgi saklayıp saklamadığınızı kontrol edeceği günü ve saati asla bilemezsiniz.

Ailenden, arkadaşlarından ve okuldan destek görüyor musun, eğer öyleyse seni nasıl destekliyorlar?

Evet! Ailemden ve arkadaşlarımdan, çoğunlukla aktivist arkadaşlarımdan kesinlikle destek alıyorum. Ne zaman kendimi kötü hissetsem veya her zamankinden daha fazla iklim endişesi yaşasam, beni çekip çıkarıyorlar umutsuzluğumdan.

Ayrıca stresli polis durumları söz konusu olduğunda bana çok büyük destek sağlıyorlar. Onlar gerçekten en iyisi ve böyle insanları yanımda olduğu için bundan daha minnettar olamazdım.

‘Aktivist olmasam iklim depresyonuna girebilirdim’

Yarı Polonyalı yarı Türkiyelisin. Hem FFF Polonya’da hem de YFC Türkiye’de aktifsin ve pek çok kampanya ve çalışma grubu ile çalışma fırsatı buluyorsun. İklim aktivisti olduğundan beri hayatın nasıl değişti? Hareket içinde bu kadar aktif olmanın eksileri ve artıları neler?

Hayatım büyük ölçüde değişti. Kimseyi korkutmak istemem, ancak gerçekten aktif bir aktivist olmak istiyorsan boş zamanının çoğunu aktivizm çalışması için ayırmalısın, çünkü okul zaten  çok zaman ve çalışma gerektiriyor. Kendimi daha çok içe dönük olarak görüyorum, bu yüzden bir iklim aktivisti olmaya geçiş yapmak ve zoom toplantılarına daha fazla zaman harcamak, kampanyalar hakkında düşünmek, basın bültenleri yazmak vb. benim için o kadar da zor olmadı çünkü çok fazla bir sosyal hayatım yoktu daha öncesinde de.

Gerçek şu ki, bir aile sinema gecesi veya buna benzer bir şey yapmak istediğimi hissettiğim anlar olsa da, yapılması gereken iş beni bunu yapmaktan alıkoyuyor. Bazen bunaltıcı oluyor, ANCAK buna çok değer, güvenin bana. Dürüst olmak gerekirse, bugün sahip olduğum bilgilerle bir iklim aktivisti olamazdım, çünkü aksi halde politikacıların eylemsizliğinden şikayet eder ve bir tür iklim depresyonuna girebilirdim. Bir iklim aktivisti olmanın en büyük avantajı, kurduğunuz bağlar, tanıştığınız ve hayatın en önemli derslerini çıkardığınız diğer muazzam ilham veren insanlardır. İklim aktivizmi harika bir yolculuk, faydaları eksilerden çok daha ağır basıyor, bu yüzden herkesi yolculuğumuza katılmaya davet ediyorum.

‘Polonya hükümeti iklim aktivistlerine ciddiyetle davranmıyor’

Senin gibi iklim aktivistleri için hükümetin algısı nedir? İklim sorunları için karar vericilerle temas halinde misiniz? Onlardan talepleriniz neler?

Halkın gözünde çok fazla ilgi ve takdir görmemize rağmen Polonya hükümeti bizlere, iklim aktivistlerine ciddiyetle davranmıyor. FFF Polonya olarak politikacılara birkaç mektup ve taahhütler gönderdik, ancak onların çoğuna bir yanıt bile alamadık.

Polonya hükümeti iklim acil durumunu böyle ele alıyor – temelde konuyu görmezden geliyor, ikinci plana atıyor. Hareketimizin oluşumundan bu yana taleplerimiz aynı – mevcut en iyi bilim ve adalet doğrultusunda acil iklim eylemi. Üzücü gerçek şu ki, iktidardakilerin gözünde tanınmayana kadar, taleplerimiz sadece talepler olarak kalacaktır.

‘Şimdiki zamana odaklanmaya çalışıyorum’

2030’da kendini ve genel olarak dünyayı nasıl görüyorsun? Bu yanlış sistemi tersine çevirmede başarılı olacağımızı düşünüyor musun?

Bu çok zor bir soru. Dürüst olmak gerekirse bunu gerçekten düşünmedim. Gelecek hakkında düşünmemeye ve şimdiki zamana odaklanmamaya çalışıyorum, çünkü nihayetinde iklim krizini uzak tarihler düşünerek ve belirleyerek değil, bugün gerçek anlamda harekete geçerek çözeceğiz.

İşte bu yüzden, soruda da belirtildiği gibi, dünyanın 5 yıl hatta 10 yıl sonra nasıl görünebileceğini hayal bile etmemeye çalışıyorum. Buna cevap vermek için iyimser mi yoksa kötümser mi olduğumu beyan etmem gerekir, ancak bunu gerçekten yapmak istemiyorum, böylece kimseyi iklim aktivisti olmaktan caydırmayayım.

‘Yeşil badana hakkında bilgilendirmeliyiz’

 İnsanları iklim krizi konusunda bilinçlendirmek için ne gerekli? Bunun için bireysel ve hareket olarak neler yapmalıyız sence?

Bugünlerde toplumlarımızda iklim kriziyle ilgili farkındalığın oldukça yüksek olduğunu düşünüyorum. Bu, son on yıllar boyunca pek çok kişi, hareket ve kuruluşların sıkı çalışması sayesinde gerçekleşti. Bugün gerekli olduğunu düşündüğüm şey, politikacıların yeşil badana çözümlerinin arkasına saklanan yasal boşluklar ve boş sözler hakkında kamuoyunu bilgilendirmek.

Şu anda daha tehlikeli bir olgu olarak gördüğüm şey, 2030 ve 2050 için hedefler belirleyerek, durum böyle olmasa da, yeterli önlemin alındığı izlenimini veriyor olmaları. Rolümüzü iklim aktivistleri ve iklim hareketleri olarak bu gizli boşlukları ortaya çıkarmak, toplumlarımızı bu tür politikaların bizi içine sokabileceği fiili durum konusunda eğitmek ve noktaları birleştirip iklim krizini bir kesişimsel kriz olduğunu göstermek olarak görüyorum.

‘En büyük sorun su kıtlığı ve kuraklık’

Yaşadığın ülkedeki en büyük iklim sorunu sence nedir?

Bence en büyük sorunlar arasında su kıtlığı ve daha sık yaşanacak kuraklıklar olarak düşünüyorum. Bu görüşüm, Polonya’nın su kaynaklarının çok az olmasından ve bu açıkla karşı karşıya kalan ülkelerden biri olmasından kaynaklanıyor.

Suyun her türlü yaşamı sürdürmek için gerekli olduğunu biliyoruz, bu yüzden ondan yoksun bırakılmanın feci sonuçlara yol açacağını biliyoruz.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sudan karaya, yosundan ağaca: Ormanın evrimi-2[1][2]

Geçen haftaki yazıda ilk canlıların oluşmasından ormanların ortaya çıkmasına kadar geçen süreci özetlemiştim. Böylelikle bundan yaklaşık 300 milyon yıl önceye kadar gelmiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

O sıralarda iklim öylesine nemli ve tropikti ki, mevsimler olmadığı için ağaçlarda yıllık halka oluşmuyordu. Bu döneme karbon içeren anlamında karbonifer adı verildi. Çünkü ormanların büyük kısmı bataklık ormanı niteliğindeydi ve buralarda biriken odunların zaman içinde sıkışmasıyla çok büyük kömür tabakaları oluştu. Bugün, yakılarak enerji elde edilmesiyle başımıza iklim krizi ve hava kirliliği açısından büyük dertler açan dünya kömür rezervlerinin önemli bölümü de işte o dönemde, karboniferde oluştu. Aşağıdaki fotoğrafta o dönemde yaşayan ve daha sonra yok olan Lepidodendron sternbergii ağacının uç sürgünlerinin bir kayaçta bırakmış olduğu iz görülmektedir.[3]

Yaklaşık 250 milyon yıl önce dünya bugüne kadar görmüş olduğu en büyük ikinci felaketi yaşadı. O zaman için var olan canlı türlerinin %95’ini yok eden bu felakete Büyük Ölüm ya da Büyük Yok Oluş (Great Dying) deniliyor. Büyük oranda bir göktaşı çarpması sonucu meydana geldiği düşünülen bu yok oluşla ilgili olarak en büyük belirsizlik çarpan göktaşının oluşturması gereken kraterin yeriydi. Bu belirsizlik Falkland Adaları yakınında okyanusun dibinde bulunan 250 km genişliğindeki krater izleriyle çözülmüş gibi.

Göktaşı dünyaya çarptığında kutuplarda tundralar, geri kalan kısımlarda ise bataklık ormanları vardı. Göktaşından sonra artan kuraklık ve iklimsel farklılıkların oluşması bataklık ormanlarının sonunu getirdi. Dünyadaki bitkisel yaşamı artık eğreltiler, tohumlu eğreltiler, kozalaklılar ve yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan ginkgolar temsil etmeye başladı.

Dünya bölünürken…

O sıralarda henüz şimdiki gibi kıtalar yoktu. Yeryüzü Pangea adı verilen tek bir kara parçası halindeydi. Pangea’nın iç kesimleri kurak çöl benzeri bir durumdaydı. Aynı zamanda karaların birbirinden ayrılışı, kıtaların oluşması ve yüksek dağ silsilelerinin ortaya çıkışı sürüyordu. İklimsel farklılıklar giderek arttı. Pangea’nın kıyı bölgeleri sık ormanlarla kaplıyken orta kısımlar daha seyrek bitki örtüsüne sahipti. Açık tohumlu bitkiler, özellikle kozalaklılar hâkimdi. Ancak yavaş yavaş kapalı tohumlu (çiçekli) bitkiler evrimleşiyordu.

Bundan 150 milyon yıl öncesinden itibaren, bir yandan karaların birbirinden ayrılması devam ederken bir yandan da daha ılık ve yağışlı bir iklim egemen olmaya başladı. Kutuplarda buzullar yoktu ve deniz seviyesi çok yüksekti. Denizlerin örtmediği karaların büyük bölümü yeniden ormanlarla kaplandı. O dönemde dünya karasal alanlarının durumunu aşağıda görmeniz mümkün.[4]

Son 100 milyon yıl içerisinde kapalı tohumlular da yavaş yavaş dünya üzerinde kendini ciddi biçimde göstermeye başladı. Çam, sedir, servi, sekoya, göknar ve ardıç gibi açık tohumlu ağaçlar geniş ormanlar oluşturuyorsa da meşe, sığla, akçaağaç, manolya, karaağaç, çınar, huş, kavak, söğüt ve dişbudak gibi kapalı tohumlular da yayılmaya başladı. Ayrıca açık tohumlu türlerin egemenliğindeki ormanların alt tabakasında kapalı tohumlu türlerden çalılar ve otsu bitkiler yayılmaya başladılar.

En büyük felaket: İnsan

Yaklaşık 65 milyon yıl önce yaşanan bir diğer göktaşı vakası Büyük Yok Oluş kadar olmasa da canlı çeşitliliğine oldukça önemli ölçüde zarar verdi. Bu olayla tüm canlı türlerinin %60-80’inin yok olduğu tahmin ediliyor. Elbette en büyük darbeyi dinozorlar aldı. Fakat yaşam ve evrim yeni oluşan koşullarda yolculuğuna ara vermeden devam etti. Otsu bitkilerin egemen olduğu geniş otlakların oluşması memelilerin evrimini hızlandırdı.

Yavaş yavaş sahneye kedigiller, köpekgiller ve maymunlar çıkmaya başlıyordu. Son 20 milyon yılın ilk yarısında iklim sıcak olduğu için ağaçlar ve ormanlar yine epey yayılmıştı. Ne var ki ikinci yarıda yeniden soğumalar, buzul çağları, suların çekilmesi, denizlerin kuruması ile birlikte ormanların azalmasına şahit oldu yeryüzü. Son 5 milyon yılın büyük bölümünde Akdeniz yoktu örneğin ve denizin yerinde düzlük alanlar, otlaklar bulunuyordu.

Son iki milyon yılda dünyanın başına bu kez en büyük felaket gelmeye başladı. Artık karaların durumu neredeyse bugünkü gibiydi. İklim çok sıcak olmasa da biraz ılıklaşmıştı. Ve o en büyük felaket gerçekleşmeye, insan evrimleşmeye başladı. Ormanlar soğuk dönemlere nazaran biraz daha geniş alanları kaplamaya başlarken insanın atalarının insana doğru evrimi de olanca hızıyla sürüyordu.

Yaklaşık 20 bin yıl önce 10 bin yıl kadar süren kısa bir buzul çağının ardından dünya artık bugünkü halini aldı. O zaman ormanların yeryüzünü kaplama oranı bugünkünün yaklaşık iki katıydı. Ne var ki artık insan denilen bir canlı vardı yeryüzünde. Tarımı 10 bin yıl önce keşfedince her şey çok değişti. İnsan çoğalıyor, insan yayılıyor ve insan yok ediyordu…

Bundan sonrasını aşağı yukarı herkes biliyor. Böylelikle ilk canlının ortaya çıkmasından günümüze kadar ormanın hikâyesinin özetinin özetini aktarmış oldum. Bir dahaki sefere Anadolu ormanlarının evrimine göz atarız. O zamana kadar bir noktalı virgül daha koyayım.

*

[1] Bu yazıda belirtilen tarihler değişik kaynaklarda küçük de olsa farklılıklar gösterebilmektedir. O nedenle bu tarihlerin fikir vermek amacıyla kullanıldığı unutulmamalıdır.

[2] Yazının bu bölümünde geniş ölçüde değerli dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Ünal Akkemik’in “Ağaçların Dilinden” adlı kitabından yararlanılmıştır (Çekül Vakfı Yayınları, 2014).

[3] Fotoğrafın alındığı adres: https://ucmp.berkeley.edu/carboniferous/carboniferous.php

[4] Görselin alındığı kaynak: https://www.britannica.com/science/plate-tectonics/Continental-reconstructions. Bu kaynakta karaların son 650 milyon yıllık hareketini görmek de mümkün.

Kategori: Hafta Sonu