Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayır Sayın Altun, yaptıklarınız yaşanan sosyal felaketin yaralarını iyileştirmeye yetmez!

Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun kendi twitter hesabından bir video paylaşmış. Videoda (Müslüman olmayan) azınlıkların İstanbul’da refah içinde varlıklarını sürdürdüklerinden, farklılıkların bir aradalığından, kamusal alandaki çeşitlilikten söz ediliyor.

Çok da yanlış sayılmaz. Hani derler ya, bardağın dolu tarafına bakmak.

Evet, bir kaç olay dışında, belki de Hıristiyanlığın merkezi olan bu topraklarda pek Müslüman olmayan bir topluluk da kalmadığı için, devlet tarafından örgütlenen sistematik bir şiddet yok. 

Yabancı ülkelerdeki kamuoyunu etkilemek için hazırlanan bu videonun gerçeklik hakkında doğru bir bilgi verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bir siyasetçiden (kendisi için öyle mi demeli?) beklenen her zaman olduğu gibi durumu idare eden, hoş gösteren basmakalıp düşünceler mi sergilemek? Yoksa zor bir işi yapmayı mı göze almak?

Savaştan önce 300.000’e yakın Rum yaşıyordu İstanbul‘da. İstanbul Rumların da başkentiydi. Bugün ne kadar kaldı? Sağdan sola, soldan sağa saysanız, çoğu yaşlı 1500 kişi! Son yarım yüzyılda varlığı hiç şüphesiz İstanbul ile eşanlamlı olan binlerce yıllık bir kültür mirası, kadim bir topluluk, Rumlar yok edildi.  

Altun “artık bir sorun yok” diyor. Oysa yalnızca olan bitenlerde, geçmişin hatırlanma biçiminde, bu videodaki mesajın kendisinde çok büyük bir sorun var.

Kimse kalmadığına göre, sorun da kalmadı

Videonun mesajı şu: “Müslüman olmayanlar kalmadığına göre artık rahatız. Kalan son bir kaç ötekiye de ne kadar rahat  olduklarını söyletiriz, mesele hallolmuş olur.”

Bu videoyu izlerken benim de aklıma 6/7 Eylül‘ün 50. yılında düzenlediğimiz sergiye yapılan saldırı geldi. Bu saldırı da devlet tarafından organize edilmişti. Devletin derinliklerinde her an saldırıya hazır güçler var.

2019 yılında Heybeliada‘da Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen etkinlik bunun bir örneği. Arada bir, ihtiyaç duyuldukça, İstanbul’da kalabilmiş bir kaç tane Rum’un, Patrikhane‘nin rehin alınmış varlıklar olduklarını dünyaya hatırlatıyorlar.  

Bugün resmi üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar bu meseleyi gündeme getirdiğinizde hemen saldırıya geçiyorlar. 

Saldırıların kaynağında devlet gücünü kullanarak kültürel politik alanda imtiyazlar elde etmiş milliyetçi elit var. Siyasetçileri ikna etseniz, değiştirseniz bile devleti temsil eden bu milli çekirdek varlığını koruyor.

İstanbullu Rumların haklı itirazı

Altun’un paylaştığı bu videoya Atina‘da yaşayan İstanbullu Rumlar’ın temsilcileri haklı olarak itiraz ettiler.

İnsan haklarını ayaklar altına alan yasadışı devlet operasyonları ile, zorla ve şiddetle İstanbul’dan göç etmek zorunda kalan İstanbullu Rumların derneklerinin Atina’da kurdukları bir federasyon var: İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu. Bu dernekler genellikle İstanbul’daki semtlerin adını taşıyor ve yaşadıkları travmatik olaylar karşısında hafızalarını koruyarak, sosyal yardımlaşmayı geliştirerek, yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlamaya çalışıyor. 

Federasyon’un yaptığı basın açıklamasında İstanbul’un kadim nüfusu olan atalarının, Rumların şiddetle kovulduklarını, can havliyle şehri terk ettiklerini ve nüfusun neredeyse yüzde birlere düştüğünü grafiklerle gösteriliyor. Bu nedenle Federasyon basın bildirisinde İstanbullu Rumların taleplerini hatırlatıyor: Haksızlık, hukuksuzluk ve şiddet yüzünden göçmen olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan insanların ve yeni nesillerin tekrar İstanbul’a dönmelerini teşvik edecek programların geliştirilmesi, örneğin.

Meselelerden biri de gasp edilmiş mülkler konusu.

2010 yılında Büyükada‘daki Rum Yetimhanesi için alınan AİHM 02tarafından iade kararı bir örnek oldu. Hükümet, Vakıflar Yasası‘nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak 1936 Beyannamesi‘nde yer alan mülklerin iadesinin önünü açan bir karar aldı. Ancak mülklerin bir kısmı zaten ortada yoktu ya da yerlerinde başkaları vardı.

Ayrıca diyelim ki bir hayrat (okul gibi) için bir dolu akar (ticaret hanı, mağaza, ev) olabiliyordu. Bunlar için de “bu kadarı yeter, artık bizi fazla uğraştırmayın” dendi. Böylece çok az sayıda yapı sahiplerine iade edilebildi. Bu süreçte 1400 başvuru yapılmış, 100’e yakın başvuru kabul edildi.

Ancak bunların çoğu okul, kilise gibi hayrat. Oysa bunların giderlerini karşılamak için bağışlanan  araziler, konutlar, iş hanları, çarşılar çok daha büyük bir yer tutuyor. Bir de bunun dışında, elkonmuş, gasp edilmiş, zorla devredilmiş, ya da bırakılmış çok daha fazla kişisel mülk, ev, işyeri var.   

Ayrıca Rum nüfusu azaldığı için bunları takip edebilecek, mülklerini geri isteyebilecek vakıfların sayısı da çok azaldı.  Ayrıca 1936 Beyannamesi bir tür Osmanlı zamanından kalan vakıf mülklerinin tespit edilmesini ve böylece yeni mülk edinmeyi kısıtlamayı amaçlıyordu. Özel mülklerin vakıflara devredilmesini de. Özel mülkler konusu hiçbir zaman sorun edilmedi.

1936’dan ama daha çok 1950’lerden sonra çok sayıda kişisel mülke zorla el kondu ya da uygunsuz koşullarda sahiplerinden satın alındı.

El konmuş malların iadesi iyi bir başlangıç. Ama pratikte hem imkansız hem de yaşanan felaketi onaracak yeterlilikte değil. Malların mülkler önemli, elbette ki bunların hepsi iade edilmeli. Ama yetmez. Vakıflar Yasası’ndaki değişiklik zaman kısıtlamalı, tek yönlü bir ilişkisi olan bir hak tanıma yöntemi içeriyordu. Oysa görüldüğü gibi sorun yalnızca mülklerle ilgili değil ve çok daha karmaşık.

Mülklerin bir bölümünün iade edilmesi asla yeterli olmaz

Yalnızca Rumların yaşadıkları travmanın değil, Türk kimliğinin iyileşmesi için buna ihtiyaç var: İyileşmek, bu depresif halden kurtulmak için bir programa, eylem planına, yeni kurumsal yapıya…

Yaşanan büyük bir sosyal felaket. Üstelik dünyada demokrasiler gelişirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında sistemli şiddet artıyor. Yapılan bu haksızlığın elbette ki tamiri, telafisi mümkün değil. Ancak yapılacak çok şey var. Bu haksızlığa karşı bir eylem planı oluşturmak ve yönetmek için süreklilik taşıyan bir araştırma, inceleme ve değerlendirme organına ihtiyaç var. Bu organın bağımsız hukukçular tarafından oluşturulması kabul edilmeli. 

Altun kamuyu temsil ediyor. Onun yaptığı gibi bu sorunu örtmek, yalnızca anestezik bir etki yaratıyor. Türkiye Devleti’ni temsil edenler bu sorunu artık Rumların meselesi olarak görmekten vazgeçmeli. Tam tersine kendi davası, kendi derdi olarak görmeli.

Devlet mülklerin tümünü bile iade etse, yaşanan sosyal felaketin, rezaletin sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Ama iyileşmek için ne yapabilirim diye çırpınmak olabilir.

Türk kimliği de, Müslüman kimliği de aynı kayıptan musdarip

Kimliğin inşası travmatik bir süreç. Kimliğin modernleşmesi, benzerliklerin, tekrarlanan imgelerin bir üstkimlik tarafından temsil edilmesi demek. Bu üstkimlik benzerlikleri kalıplara mı sokmaya  çalışacak? Yoksa özgür bırakıp zenginleşmeleri için onlara hukuksal yapılar, kamusal imkanlar mı sunacak? 19’uncu yüzyılda, modernleşme ile icad edilen Osmanlı kimliği kapsayıcıydı. 20’nci yüzyılda icad edilen Türk kimliği kapsayıcı ve özgürleştirici olmadı. Hıristiyanlığın merkezi olan Anadolu’da Hıristiyan kalmadı. Lozan Anlaşması ile din, eğitim, sosyal hizmetler alanındaki hakları güvenceye alınmış İstanbul’daki ‘azınlık’lara yapılmadık zulüm kalmadı.

Türk kimliğinin de, Müslüman kimliğinin de bu kayıptan musdarip olduğunu düşünüyorum. Bu durumda yokluğun temsili varlığın temsilinden sanki çok daha sarsıcı hale geliyor. Bana öyle geliyor ki, şehrin imha edilen kimlikleri Türk kimliğinin içinde yaşıyor. Kuruluşunu sağladığı kadar ona musallat oluyor. Yaşıyor diyemesek bile onun yapımında, şekillenmesinde yer alıyor. Bu nedenle şehrin yalnızca ‘var olan’ değil, ‘yok olan’  kimliklerinin haklarını dikkate almak gerekiyor. Çünkü onların yok edilmiş olması, haksızlıkların kalıcı olması, yansılamalar halinde tekrarlanması demek.  

Türkiye’nin şu andaki politikasını özetleyen söz şu: “Ah ne yapalım, geçmişte istenmeyen şeyler olmuş. Şimdi artık önümüze bakalım.” Bu sözü belki benim gibi siz de çok duymuşsunuzdur. İstanbulluların yaşadıkları bu acıların, felaketlerin bu şekilde üzerinden süngerle geçilmeye çalışılmasının arkasında başka bir niyet olmalı. Sorun bütün kimliklerin ortak özgürlük mücadelesine dayanıyor. Kültürel politik alan devletten bağımsız olmadığı sürece kimliğin yaratıcı ve özgürleştirici olamayacağı açık. Özgürlükleri kamusal alanlardan esirgeyip yalnızca filantropi alanına, güncel sanat çalışmalarının gerçekleştirildiği izole edilmiş mekanlara ve kurumlara kapatamayız. 

Kamusal alan nefes almak zorunda.

*

Not: Büyükada’da oturduğum evin çevresindeki yollarda sıklıkla yürüyüşe çıkıyorum. Çıktığımda yeni insanlarla tanışıyorum. Bunların çoğu geçmişte Büyükada’ya Karadeniz’den çalışmak için gelmiş insanlar. Bana tek tek evlerin tarihini anlatıyorlar. Size diyebilirim ki içlerinde neredeyse bir tane ev yok ki gasp ya da zorla edinilmemiş olsun. Bu kişilerin çoğu aynı zamanda 6 Eylül günü Büyükada’da yaşayan Rumların evlerine, manastırdaki çocuklara saldıran kişiler. Mağdurlar hiç konuşmaz iken failler her şeyi ayrıntılı olarak anlatıyorlar: Çarşıdaki Rum esnafa ait olan buzdolaplarını, eşyaları parçalamak için balyozları kim verdi, onları kim yönlendirdi, belediye kamyonunun üstündeki ışıldak ile saldırılacak yerler nasıl aydınlatıldı… İç çekerek üzüntülerini ifade edenler yok değil. “O zaman çok cahildik, ne söylenirse yapmaya hazırdık.” Peki diyorsunuz, herkesin hukukunu gözetmesi gereken kamunun temsilcileri?    

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelişmekte olan ülke çocukları için toksik tehdit: Kurşun

Kurşun, çevremizde her yerinde bulunabilir. Hava, toprak, su ve hatta evlerimizin içinde (mobilyalar). Çevrede doğal olarak bulunmasının maruz kalmamız üzerindeki etkisi yok denecek kadar az olmasına karşın asıl sorun  kurşun kullanımının yarattığı etkide ortaya çıkar. Kurşuna maruziyetimizin büyük kısmı, şimdilerde olmayan ancak geçmişte yaygın olarak kullanılan kurşunlu benzin kullanımı, kömürlü termik santraller, bazı endüstriyel tesis türleri (akü vb ürünlerin üretim ve geri dönüşümünün yapıldığı tesisler), PVC plastik üretimi kullanımı ve bertarafı, geçmişte evlerde kullanılan kurşun bazlı boyalar olmak üzere, fosil yakıtların kullanılması gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanır. 

İnsan vücudunda birikim yapabilen kurşun, sağlığı tehdit eden boyutlara ulaşabilmekte, ayrıca vücudumuzdaki birçok önemli enzimi baskılayabilmektedir. Bunun yanında hayatın erken dönemlerinde maruz kalınmaya başlanırsa, ilerleyen yaşlarda artarak ortaya çıkan birçok olumsuz sağlık sonuçlarına yol açabileceği; özellikle nörolojik sorunlar başta olmak üzere birçok gelişimsel sorunlara neden olabileceği bilinmektedir. 

‘Kabul edilebilir’ bir limit yok

Kurşun maruziyeti, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, vahşi kapitalist üretim sistemi nedeniyle ciddi bir sorundur. Yeterli ve etkili halk sağlığı/çevre sağlığı yönetimi olmayan bu ülkelerde, üretiminde ya da kullanımında bir şekilde kurşun salan ya da içeren ciddi endüstriyel faaliyetler sürdürülmekte, bunun ve daha birçok faktörün de yardımıyla maruz kalınan su toprak ve hava aracılığıyla önemli miktarda kurşun, çocuklar başta olmak üzere tüm insanlara ve diğer canlılara geçmektedir.

Geçtiğimiz günlerde UNICEF ve Pure Earth adlı iki organizasyonun ortak çalışmasıyla ortaya konan bir rapor, kurşun maruziyetine uğrayan çocuklarının sayısının 800 milyonu aştığını tahmin ediyor. Üstelik kandaki kurşun oranları, kabul edilebilir en üst limit olan 5 µg/dL’nin üstünde!

Amerika Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC), çocuklar için zehirli kabul edilen kandaki kurşun miktarı sınırını 1970’lerde 60 µg/dL’den 40 µg/dL’ye, 1980’lerde 25 µg/dL’ye, 1990’larda ise 10 µg/dL’ye kadar indirmişti. Bugün ise artık çocuk ve gebeler için kabul edilebilir bir sınır değer bulunmuyor.  Bu nedenle olması gereken ideal değer ‘0’ olarak kabul edilmekte. Yani belirlenen 5 µg/dl kan-kurşun düzeyi üst limit olarak tanımlanmış olsa da bunun altındaki değerlerde bir sıkıntı olmayacağı anlamı çıkarılması mümkün değil. Bu durum, tehdidin boyutunu daha da artırıyor. Zira, aktif koruyucu önleme acilen ihtiyaç duyan 800 milyon çocuk sayısına 5 µg/dl kan-kurşun seviyesinin altındakiler de eklendiğinde, sayının çok daha büyüyeceği aşikar. 

Rapor kurşuna maruziyetin hangi miktarlarda ne tür sağlık sorunları yarattığını aşağıdaki tablodaki şekilde özetlemiş.

Tablodan da anlaşılacağı üzere her türlü kan- kurşun seviyesi ciddi problemlere neden olabiliyor.  CDC kan-kurşun seviyesi ile ilgili olarak aşağıdaki önemli tespiti yapıyor: 

Çocuklarda güvenli kan kurşun seviyesinden bahsedilemez. Çünkü kandaki düşük kurşun seviyelerinin bile IQ’yu, dikkat etme yeteneğini ve akademik başarıyı etkilediği birçok çalışma ile gösterilmiştir. Kurşuna maruz kalmanın etkileri ne yazık ki düzeltilemez. Bu etkilerin geri döndürülemez gibi göründüğüne dair kanıtlarla birlikte, zararlı etkileri olmayan tanımlanmış bir kan-kurşun seviyesinin olmaması, birincil önlemenin yani maruziyeti engellemenin kritik önemini ortaya çıkartmaktadır”

Bu tespit bile tek başına kurşuna maruziyetin en düşük seviyelerde bile ne derece tehdit yarattığını ortaya koymakta. Ancak ne yazık ki gelişmekte olan ülkeler ve hatta Türkiye gibi kâğıt üzerinde gelişmiş ülkeler, ekonomiyi, çevre ve sağlıktan daha çok önemsedikleri için söz konusu maruziyetin önlenemez hale gelmesine neden oluyor. Termik santral ısrarı ve endüstri sahalarının kontrolsüzlüğü, organize sanayi bölgelerinin yaygınlığı bu durumun göstergesi. 

Termik santraller ve geri dönüşüm sektörü büyük risk  

Yapıcı ve arkadaşları tarafından 2006 yılında yapılan bir çalışma bu endüstri faaliyetlerinin yakınlarında yaşayanların kurşuna olan maruziyetinin düzeyini anlamamıza yardım olacak niteliktedir. Bu çalışma durumun ülkemizde de ne kadar vahim bir halde olduğunu ortaya koymaya yetecek nitelikte. Çalışmada, Muğla’nın Yatağan ilçesindeki kömüre dayalı üretimin, çocukların kan-kurşun seviyelerine etkisini belirlemiş ve incelenen çocukların %95.7’sinin 10 μg/dL’den daha yüksek kan-kurşun seviyesine sahip olduklarını ortaya konulmuştu. Bu; benzer şekilde kömürlü termik santralleri ya da kömür üretim sahaları bulunan Adana, Eskişehir, Maraş, Zonguldak ve daha birçok yerde, benzer bir tablonun olduğunun işaretlerini veriyor. 

Mesele aslında sadece kömürlü endüstriyel faaliyetle sınırlı değil. Diğer endüstriyel faaliyetlerin de kurşuna olan maruziyeti arttırdığına dair birçok çalışma mevcut. Örneğin geri dönüşüm sektörü de bu maruziyetin meydana gelmesinin ana kaynaklarından biri. Bu sektörde  çocuk işçiliğinin de yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca mutlaka o faaliyetin yapıldığı alanın hemen dibinde yaşamaya da gerek yok. Örneğin bu faaliyetlerden dolayı ortaya çıkan kurşun ile kirlenmiş yeraltı ve yer üstü suları ile bir şekilde temas ettiğinizde de kurşundan nasibinizi alabiliyorsunuz. Ya da tükettiğiniz ürünler bir şekilde kurşunlu bir içeriğe maruz kalmışsa siz de o gıda üzerinden kurşuna maruz kalabiliyorsunuz.

Gerek UNICEF’in raporu gerekse de birçok akademik çalışma, kurşuna maruziyetin üst sınırının üstünde kurşuna maruz kalmış olan çocuk sayısının, küresel olarak tüm çocukların üçte birinden fazla olduğunu ortaya koyuyor. Bu da gelecek nesillerin ortaya çıkabilecek pek çok sağlık problemleriyle baş başa kalacağını gösteriyor. İşte bu bile ekonominin öncelenmesinin, kapitalizmin doğası gereği, gerek insanın gerekse de diğer canlıların daha problemli bir gelecekle yüz yüze kalacağının işareti.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İçtiğimiz süt ne kadar ‘temiz’?

Çocukların kimi zaman günlerinin başlangıcına kimi zaman da kapanışına eşlik eder süt. Bazı çocuklar mutlulukla bazılarıysa dünya başlarına yıkılmışçasına karşılar onlara uzatılan içi süt dolu bardağı. Peki, süt bardağın içine nasıl, nereden gelir? Hani şu marketlerde marka marka, kutu kutu dizilen litrelerce süt. Sahi, ne çok süt var buralarda! Kendi halinde hayvan yetiştiricileri ve çayırlarda gezip, otlayan ineklerle böylesine bir süt üretimi mümkün mü gerçekten?

Adele Tariel, İthaki Çocuk’tan çıkan, “çevreyle uyum içinde, özgürce yaşamak için mücadele veren tüm hayvan yetiştiricilerine” adanmış 1000 İnek kitabında, çocuklara, günümüzde sütün masamıza gelişinin arkasındaki sürecin nasıl işlediğini, süt sektörünün gerçeğini anlatıyor.

Hikâyede, günlerden bir gün, bir çiftçinin ve onun Sürmeli, Kahveli, Çiçekli isimli üç ineğinin yaşadığı çiftliğe, yazarın deyimiyle tuhaf bir ziyaretçi gelir. Nereden çıkıverdiği belli değildir, ama neden geldiğini çok iyi biliyor gibidir. Çünkü adam, aslında sistemin ta kendisidir.

Ona uzatılan bir bardak sütü kafasına dikerken, çiftçiye sütünün çok lezzetli olduğunu ve daha fazla süt satmak için daha fazla ineğinin olması gerektiğini söyler. İşte bu kısacık cümle ile ineklerin varlığı süt satmayı sağlamaktan ibaret hale gelirken, çiftçinin “Biraz daha süt satmak için bir kaç ineğim daha olsa hiç de fena olmazdı” düşüncesiyle dipsiz bir kuyuya dönüşür.

Adele Tarier.

Sistem açgözlü. Sürmeli, Kahveli, Çiçekli’ye eşlik edecek Benekli, Cüsseli ve Gamzeli de ne?! Bundan böyle adamın hep daha çok ineği olmalı, çünkü ne kadar çok inek o kadar çok süt, ne kadar çok süt de o kadar çok para demek. Hatta inekleri de bundan böyle makineler sağmalı, öyle ya, böylesi çok daha kazançlı. Sistem her yeni inek ve makine için kurdele keserken, çiftlik artık isim yerine sırtlarına birer numara yapıştırılmış 1000 inek ve gözlerinin altında koca mor halkalı bir çiftçiden ibaret hale dönüşmüştür. 

Tabii her hikâyenin bir de sonu vardır. Kim bilir, belki de çiftçinin yapamadığını inekler yapıverir ve çiftçin aklı başına gelir. Ancak şu soruyu da sormak gerekir: Başka canlılar söz konusu olduğunda, insanın böylesine hatalar yapıp sonrasında bunlardan ders çıkarmaya hakkı var mı? Üstelik 1000 İnek gibi kitaplar aracılığıyla daha çocukluktan itibaren böyle önemli meseleleri sorgulayıp anlayabilecekken.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketlerin ‘sürdürülebilirlik’ raporlarına ne kadar güvenebiliriz – Sabriye Ak Kuran*

Son yıllarda sürdürülebilirlik kavramının popülaritesi her geçen gün bir kat daha artıyor. Öyle ki kavramın yanına bir isim getiriliyor ve sanki her şey birden sürdürülebilir olacakmış gibi sunuluyor. Örneğin tarımın önüne sürdürülebilirlik kavramı getirilince hem mevcut sistemin değiştirilmesine gerek kalmıyor hem de yaşanan sorunlar karşısında umut tacirliği yapılarak sürdürülebilir tarım alternatif bir çözüm yolu olarak sunuluyor. Sadece tarım da değil sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir ulaşım, sürdürülebilir sanayi, sürdürülebilir kentler ve sürdürülebilir inşaat teknikleri derken neredeyse her alan ve sektör, sürdürülebilirlik kavramdan nasibini alıyor. Yani bir nevi kavram çoktan moda haline gelmiş durumda. Üstelik tıpkı moda sektöründe olduğu gibi üzerine otursun oturmasın, içini doldursun doldurmasın, ihtiyacı olsun olmasın bütün sektörler bu akıma ayak uyduruluyor.

Hâlbuki sürdürülebilirlik geçici bir yenilik olmanın çok daha ötesinde ve kapsamlı bir olgu. 1987 tarihli Brundtland Raporu’nu sürdürülebilirlik kavramının kaynağı olarak kabul edecek olursak, kavram bu belgede “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” şeklinde tanımlanır ve bu da geçici değil sürekliliği olan bir sürece işaret eder. Bu yüzden eğer herhangi bir alanda sürdürülebilirlikten söz edilecekse, geleceğe bakmak ve gelecek nesillerin çıkarlarını da korumak bir zorunluluk haline gelir. Dolayısıyla tarım sektörünün başına sürdürülebilirlik kavramının getirilmesi ile sektörün birden sürdürülebilir hale gelmeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Çok açıktır ki sürdürülebilirlik, değişiklik gereksinimi ile ortaya atılan sezonluk bir yenilik değil, pek çok alanda dönüşümü gerektiren bir süreçtir. Bu sürecin devamlılığı da sorunlar karşısında ortak bir sorumluluğun benimsenmesine bağlıdır.

Şirketler güven veriyor mu? 

Sürdürülebilirlik böylesine büyük bir amaca (gelecek kuşakların ve bugünkü kuşakların ihtiyaçlarının karşılanması arasında denge sağlamak) gebe bir süreci yönetmenin aracı haline gelince, sürecin bir parçası olmak isteyen ve bu anlamda sorumluluk alan çok sayıda paydaş ile karşılaşılıyor.

Stratejilerini değiştiren ve performanslarını sürdürülebilirlik çerçevesinde değerlendiren paydaşlardan birisi de şirketler. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye özelinde de çeşitli sektörlerde yer alan şirketler, sürdürülebilirlik çalışmalarını gündemlerine alarak çeşili raporlar yayımlıyorlar. Böylece finansal, sosyal ve çevresel performanslarını gösteren sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla hem iç hem de dış paydaşları ile iletişim kanalları kuruyorlar.

Türkiye’de 2017 yılı verilerine göre sayıları 50.000’e yaklaşan gıda işleme şirketi[1] bu yönde adım atan ve bu başlangıcı yapanlardan. Elbette ki, sayıları on binleri aşan bu şirketlerin tamamının rapor hazırladığını söylemek yanlış olur. Zaten bu yazının amacı da nicel bir analize odaklanarak şirketlerin sürece ne oranda katkı sunduklarını tartışmak değil, şirketlerin hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına ne kadar güvenilebilir/bu raporlardan nasıl emin olunabilir sorusuna yanıt bulmaya çalışmak. Böyle bir sorunun akla gelmesi ise şaşırtıcı değil. Başta da belirttiğim üzere sürdürülebilirlik pek çok alanda moda bir kavram haline gelmiş durumda. Gıda işleme şirketlerinin yayımlamış oldukları raporlara derinlemesine bakıldığında da şirketlerin bu modaya hızla ayak uydurdukları görülüyor. Ancak şirket raporlarının gezegeni koruma konusunda gereken güveni vermediğini ve tatmin edici düzeyde olmadığını rahatlıkla söylenebilir. Sırasıyla birkaç noktada bunu detaylandırmaya çalışacağım.

Eşik değerin olmaması

Türkiye’deki gıda işleme şirketlerinin çeşitli kriterlere bağlı kalarak hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına şöyle bir göz gezdirildiğinde, insan kendisini ilkokul yıllarında sıkça kullandığı boyama kitaplarından birisi ile karşılaşmış gibi hissediyor. Belki bu tespit yanıltıcı gelebilir hatta “Ne münasebet o raporlarda şirket taahhütleri, stratejileri ve yönetim yaklaşımları sıralanmakta” diyenler de olabilir. Ancak büyük büyük ve rengârenk çerçeveler içerisinde verilen görsellerin insana ilk başta hissettirdiği temel duygulardan birisi bu.

Daha detaylı bir okuma yapıldığında ise, bazı soruların yanıtlarına ulaşılamıyor. Bu sorulardan en önemlisi şu: Hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarının konusu olan şirket faaliyetleri sürdürülebilir midir yoksa gezegenin ve bütün canlıların varlıklarını tehdit eden bir etken olarak devam mı etmektedir? Bir sürdürülebilirlik raporundan ilk olarak bu sorunun yanıtını vermesi beklenir. Ama sorunun cevabının olmadığı görülüyor. Bunun sebebi ise, raporlardaki bilgilerin belirli bir eşik değere dayandırılmaması. 

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin gıda alanında güçlü markalarından birisi olan Ülker’in 2019 yılı Sürdürülebilirlik Raporu’nda toplam su tüketiminin 739.533 m3, atık su miktarının ise 518.000 m3 olduğu[2] belirtiliyor. Bununla birlikte, raporda bu kullanımın belirli bir eşiği aşıp aşmadığı konusu üzerinde durulmuyor. Yani, Ülker firmasının su tüketim rakamı ve atık su miktarına bakarak bu firma faaliyetleri sürdürülebilirdir ya da değildir diyemiyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik raporlarında çoğunlukla mevcut durum tespit edilir. Hangi durumda bu faaliyetlerin sürdürülemez olduğunu belirten bir eşik değer olmadığı için söz konusu firma faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını anlamak çok zor.

Başka bir ifadeyle, şirket faaliyetlerinin sürdürülebilirliği tartışılmıyor, şirketlerin etkileri ölçülüyor ve raporlanıyor. Bir bakıma şirketlerin sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş gibi gösterilmeleri sağlanıyor. Bu durumda şirket faaliyetleri sürdürülemez olsa bile su tüketimini, sera gazı emisyonlarını ve atık miktarını küçük ölçeklerde azaltan şirketler, sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş oluyor. Bu ise hatalı bir bakış açısı. Bir şirketin sürdürülebilirlik ilkesini kabul ettiği ve bu anlamda sorumluluklarını yerine getirdiğinden söz edilebilmesi için bu raporlarda belirli bir eşiğin belirlenmesi gerekli. Aksi halde kademeli olarak etki düzeyinin azaltılması ve daha az olumsuz etkiye sebep olmak sürdürülebilirlik açısından yeterli olmayacaktır.[3]

Zorunlu olmaması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili yanıtına ulaşılamayan önemli sorulardan bir başkası, bu raporların beklenildiği gibi bir fark yaratıp yaratmadığı.  Birçok şirket faaliyetlerinin sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçlarını hesaplar ancak bu raporlar şirketlerin hitap ettikleri kitle ile iletişim kurmalarında yetersiz kalır. Zaten burada asıl mesele de raporlamanın yaygınlık kazanması ya da sayısının arttırılması değil raporların kullanılır bir hale gelmesidir. Mevcut durum ise bunun tam tersi. Raporlar herkesin erişimine açık, ancak neredeyse hiç kimse tarafından dikkate alınıp tartışılmaz. Çünkü bu raporlar yalnızca şirketlerin faaliyetlerini nasıl yönettiklerini yansıtan birer durum belgesi niteliğinde. Bu da demek oluyor ki, sürdürülebilirlik raporlarının hazırlanması bir zorunluluktan ziyade tercih meselesi. Sürdürülebilirlik raporlarının zorunlu bir temele dayanmayan ve şirket yetkililerinin gönüllü girişimlerine bağlı olan bu özelliği, raporların yarattığı etkiyi de tartışmaya açık bir hale getirir.

Bir danışmanlık şirketi olan G&A Institute’nin 2020 yılında yayımladığı bir raporunda,[4] S&P 500 endeksindeki şirketlerin %90’nın sürdürülebilirlik raporu yayımladığı belirtilir. Bununla birlikte, şirket raporlarının sürdürülebilir gelişme hedeflerine uyumunun %36 düzeyinde kaldığının altı çizilir. Bu da sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik eğilimin arttığını doğrular ancak bu eğilimin beklenen etkiyi yaratamadığını gösterir. Bu nedenle tıpkı çevresel etki değerlendirmesi analizlerinde olduğu gibi sürdürülebilirlik raporlamalarının da yaptırımı olan birer belge niteliğine kavuşturulması ve zorunlu hale getirilmesi hayati önemdedir.

Meşrulaştırma aracı olması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili bir başka sorun da, söz konusu raporların şirket faaliyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşme riskleridir. Bilindiği gibi, sürdürülebilirlik raporları bir sonuç belgesidir. Bu raporlarda yalnızca olumlu gelişmeler yer almaz. Bunların yanında şirket faaliyetlerinin olumsuz taraflarının da gösterilmesi gerekir. Sorun da tam bu noktada başlar. Raporlarda şirket faaliyetlerine ilişkin olumsuz bilgilere ya çok az yer veriliyor ya da hiç değinilmiyor. Olumsuz bilgilerin ifşa edilmesi durumunda ise, verilen zarar çoğu zaman önemsizmiş gibi gösteriliyor. Bu yolla da olumsuz şirket faaliyetleri meşrulaştırılıyor.

Şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarını kullanarak çevreye etkilerini hafifletme çabalarına, bir başka gıda devi olan Sütaş’ı örnek verebiliriz. Şirketin 2017 yılı sürdürülebilirlik raporunda “2017 yılında Sütaş Grubu 2015 yılına oranla yüzde 47 büyüme sağlarken, sera gazı artışı %13 seviyesinde kaldı”[5] ifadeleri kullanılarak sanki %13’lük bir artış düşükmüş gibi yansıtılıyor. Bir bakıma büyüme oranındaki artış nedeniyle sera gazı emisyonları artışı haklı gösterilir. Bu ise, şirketin sürdürülebilirlik raporunu kullanarak sağladığı ekonomik faydaya karşılık olumsuz yönlerini meşrulaştırma stratejisinin en belirgin şeklidir. Kısacası, milyar dolarlık büyüme hacmine sahip şirketler faaliyetlerinin olumsuz etkilerinin farkındalar, ama sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla bu etkilerin düzeyini önemsizmiş gibi gösterebilirler.

Toparlayacak olursak, yaklaşık 200 bin yıldır üzerinde yaşadığımız gezegeni korumak esas amaç ise, şirketlerin yayımladığı sürdürülebilirlik raporlarına güvenemeyiz. Söz konusu raporlar hem şirket faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını açıklamıyor hem de çevresel bozulmanın üstünün örtülmesinde bir araç işlevi görüyor. Tek çelişkili nokta bu da değil. Doğanın korunmasının bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir takım şirket raporlarına dayandırılmasından daha az sürdürülebilir ne olabilir?Bugün rapor hazırlayan şirketler yarın iş ilişkileri ve ticaretlerini kötü etkilediği gerekçesiyle bu raporları hazırlamaktan vazgeçtiklerinde ne yapacağız? Böyle şirketlere istedikleri kapasiteye ulaşmaları için süre tanıyıp tekrar katkı sunmalarını mı bekleyeceğiz? Yeterince zenginleştiklerinde ve yeniden rapor hazırlamaya razı olduklarında onlara teşekkür mü edeceğiz?

Anlatmak istediğim, sermaye birikiminin devamlılığının kolaylaştırılması ve meşrulaştırılması yoluyla doğa korunamaz. Eğer şirketler ihtiyaçları olan doğal girdileri hiç durmaksızın kullanmak yerine bir fark yaratarak korumak amacındaysalar bu bir modaymışçasına sürdürülebilirlik kavramına sarılmakla değil, bu kavramın ilk başta ifade ettiği (sürekliliği olan bir süreç) şekline geri dönmekle mümkün olur.

(Dr./Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi)

*

[1] GAIN, Turkey’s Advanced Food Sector Provides Opportunities in Spite of Economic Downturn, GAIN Report, No: TR9006, 2019, s. 2.

[2] Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş., Ülker 2019 Sürdürülebilirlik Raporu, 2019, s. 58.

[3] Mark Mcelroy, Is It Possible That GRI Has Never Really Been About Sustainability Reporting at All?, Sustainable Brands, 2017.

[4] Governance&Accountability Institute, Inc., Trends on the Sustainability Reporting Practices of S&P 500 Index Companies, 2020 Flash Report S&P 500, 2020, s. 3,15.

[5] SÜTAŞ Süt Ürünleri A.Ş., Sütaş 2017 Sürdürülebilirlik Raporu,  2017, s. 10.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Altın ‘yatırımınız’ pandemileri engeller mi?

Geçtiğimiz günlerde bir TV kanalındaki “yatırım uzmanı” , en iyi “yatırım” aracının “hala” altın olduğunu, üstüne basa basa vurguluyordu. Gramı 400 TL yi geçen bir maden parçası için , yurdum insanları bankalardan kredi çekip kuyumculara koşturmuşlar: Evlenenenlerin, yeni doğan bebeklerin gelecekteki yaşamlarını “pandemilere” teslim etmek için. Nedense hiçbirinin aklına bir ağaç, bir orman hediye etmek gelmemiş. Anadolu insanı yüzyıllardır doğan her bebek için bir kavak ağacı diker, çehiz olarak sandığa “tohum” koyardı. Bu kadim bir bilgiydi, çünkü insanlığı gelecekte kurtaracak iki şeyden biri ağaç, diğeri tohumdu.

Pandemi borsası, altın borsasını ikinci sıraya itince , bir de düğünler yasaklanınca kimse altını düşünmedi. Haberler, sosyal medya, öncelikle solunum yollarını tutan , nefes aldırmayan Covid-19’ la nasıl savaşacağımızı anlatıp, canlı yayınlar yaptı, doğru nefes alma teknikleri oldukça sık gündeme geldi. Covid-19  “kurbanları” nefes alamazken altının gramının ne kadar olduğunu düşünüyorlar mıydı sizce! Belki ölmeyip yaşasalardı,  en önemli akciğerimiz  Kazdağları için onlar da eylem yapardı. Nefes alabilmenin değerini acı bir tecrübeyle anlamışlardı çünkü.

Kazdağları, kendisi bir mücevher 

Tam bir yıl önce Cadı Kazanı’mda , pandemi ufukta bile gözükmezken yine Kazdağlarını yazmıştım ve başlığı ilginçtir ki “Nefes borumdaki Kazdağları”ydı . Şöyle başlıyordu yazım:

Bazen, bir şey yerken, küçük bir parça nefes borunuza kaçar ve sizi inanılmaz rahatsız eder. Aslında nefes alabiliyorsunuzdur ama sürekli öksürerek, kendinizi harap edersiniz, öyle ki ölecekmiş gibi hissedersiniz. İşte Türkiye’de yaşamak böyle bir şey… Nefes borunuza takılan sürekli bir şeyler var. Günlerdir nefes borumda duran şey: Kazdağları..“

Altın ve maden için Kazdağlarını muhteşem ekolojik yapısını bozmanın bedelini ağır bir şekilde ödeyeceğimizin ilk sinyali geldi kapımıza dayandı ama karar vericilerin bundan haberi yok galiba . Kazdağları’nı delik-deşik etmeye, siyanürle zehirlemeye kararlılar. Maden Yasası‘nda  yapılan  son değişikliklerle ise akciğerimizi işlevsiz kılacaklar.

Yeşil Gazete’de haber olarak da yer alan TEMA VAKFI’nın “Kazdağları Yöresi’nde Madencilik” başlıklı bilimsel araştırmasını okuyunca, Kazdağları’nın günlerce değil artık hayatım boyunca nefes borumda takılı kalacağını anladım. Çünkü Kazdağları yöresinin %79’u  artık maden ruhsatlı. Rapora göre bir ekosistem bütünü olan tüm orman varlığının sadece %20’si herhangi bir ruhsat sınırına dahil değil. Kazdağları; Milli Park, Tabiat Koruma Alanı, Gen Kaynaklarını Yerinde Koruma Sahası gibi koruma sistemlerinin yanı sıra , canlı tür çeşitliliği ve ekosistem özelliklerini bir arada değerlendirerek önemli alanları belirleyen bir başka koruma yaklaşımı olan “Önemli Doğa Alanları” (ÖDA) kapsamında. ÖDA hassas ve benzersiz doğal alanları belirlemek için kullanılır ve canlı türlerin nesillerini sürdürebilmeleri için özel önem taşıyan coğrafyaları tanımlar.

Ne kadar çok altın, o kadar az nefes

TEMA VAKFI’nın araştırmasında yer alan bu harita Kazdağları Yöresi’nin Önemli Doğa Alanları’nı ( sarı renkli olanlar) belirtiyor. Her canlın ekosistemimizde yeri çok önemli ve bir denge unsuru.En ufak bir fiziksel müdahale , ekosistemimizi dönülmez bir yola soktuğunda , insanlık   da dönülmez bir yola girmiş olacak. 

Her şeyi belirleyen karar vericiler değil bizleriz aslında. Eğer hiç birimiz altın almaz, altına yatırım yapmazsak, altın aramanın da gereği kalmayacak.

Ekonomiyi, kendinizin ve çocuklarınızın geleceği için dönüştürme şansınız hala varken kullanın, yoksa çocuklarınız için canınızı da verseniz işe yaramayacak.

Ekosistem için bir böcek bile altından daha değerli. Şimdi şapkalarınızı önünüze koyup düşünün. Altın mı, nefes alabilmek mi?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

                                                                                                                                 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ekolojist, yeşil ve çevrecilere öğütler-2: Düşünce ve eylem biçimlerimizi neden değiştirmeliyiz?

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır”

Sokrates

“Aydınlarımızın çoğu kulaktan dolma aydın… Kitap okumuyorlar. Daha acısını söyleyeyim, okudukları kitapları anlamıyorlar…

Türk aydını hâlâ ümmet aydınıdır… İlericilerimizin hiçbirinin kendi düşüncelerinin dışındaki düşüncelere tahammülü yoktur. Çok büyük bir rahatlıkla kavga çıkarabilirler. Dinleyemezler bile. Bunu aşmadıkça ki ben buna totaliter aydın tipi diyorum; … bunu aşmadıkça, Türk aydınının senteze ulaşması mümkün değildir. Türk aydınının önce kendinden şüphe etmesi lazım..”

Attilâ İlhan

Eski Yunan’daki … özgürlük faaliyetten bağımsızlık değil, faaliyet için vardı. Özgürlük bir alan değil, bir eylemdi … Fustel de Coulange’ye göre, … Bir Atina’lının hayatının nasıl geçtiğine bakın. Bir gün kendi ‘deme’ (Antik Yunanistan’ın Attika bölgesindeki yönetsel alan) meclisine çağrılır ve bu küçük birliğin dini ve siyasi çıkarları üzerine kafa yormak zorundadır… Ayda üç kez, düzenli olarak genel halk meclisine katılır ve mecliste hazır bulunmamasına izin verilmez. Oturum uzun sürer. Oraya yalnızca oy vermek için gitmez; sabah meclise gelip geç vakte kadar orada kalır ve konuşmacıları dinler. Oturumun açılışından itibaren orada bulunup tüm konuşmaları dinlememişse, oy kullanamaz … Onun için bu oy en ciddi meselelerden biridir. Bir seferinde siyasi ve askeri liderlerin –başka bir deyişle, çıkarlarını ve hayatını bir boyunca emanet edeceği kişilerin- seçilmesi gerekir; başka bir seferinde bir verginin koyulması ya da bir yasanın değiştirilmesi gerekir. Yine, savaş durumunda kendi kanının ya da oğlunun kanının döküleceğini çok iyi bilerek, savaş konularında oy vermelidir … Eğer yanılırsa, çok geçmeden bunun acısını çekeceğini ve her bir oyuna kendi geleceğini ve hayatını rehin bıraktığını bilir.”

Murray Bookchin/ Özgürlüğün Ekolojisi 

1960 Anayasası’nın özgürlükçü ikliminde yaşamış 68 kuşağı artık yönetim ve yürütme görevlerinde olamayacak kadar yaşlandı. 68 kuşağından el almış 78 kuşağı ise devlet görevlerinden emekli olma yaşına gelse de özellikle sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve siyasi partilerde karar alma organlarında hâlâ söz sahibi. 12 Mart Muhtırası’nın ve 12 Eylül Askeri Darbesi’nin faşist uygulamalarından çok çekmiş bu iki kuşak ve sonrasındaki Özallı yıllara denk gelen ve tamamen apolitik yetişen 88 ve 99 kuşakları eylem ve düşünce alışkanlıkları bakımından neoliberalizme ve neoliberal faşizme karşı deneyimli değil.

Bu kuşakların gençlik dönemlerinde, internet ve cep telefonları yaygın olmadığı için bilgisayar ve internet iletişiminin araçlarını (sosyal medya) kullanmayı ya iyi bilmiyor ya da bunları güncellemediği kendi eski değerler dizilerine (paradigma) ve algılarına uygun kullanıyor. Dünya’nın büyük savaşlar, devrimler ve karşı devrimlerle çalkalandığı dönemlerde yaşayan, aynı zamanda 88 ve 99 kuşağının ebeveyni ve bütün okullarında hocası olan özellikle ilk iki kuşağı, ABD’nin başını çektiği komünizm düşmanlığı ve soğuk savaş ortamının totaliter toplum mühendisliği uygulamaları biçimlendirdi. 88 ve 99 kuşağını da üniversitelerdeki üyeleri yoluyla etkileyen bu totaliter kuşakların değer ve düşünce kurgusunda, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, demokratik kitle örgütleri kavramı, grev, miting ve toplu yürüyüş gibi klasik kitlesel ya da tam tersi bütün bunları komünistlik ve dinsizlikle yargılayan algı ve eylem biçimleri var. 1960 Anayasası’nın sağladığı yasalarla görece iş güvencesine ve sendikal haklara sahip bu kuşakların önemli bir kısmı demokrasiyi bir Atinalı gibi özümseyememiş; onu sadece kendisi için isteyen aydınlanmacı, ulusalcı, milliyetçi (Türk-İslam sentezci veya milli görüşçü) bireylerden oluşuyor.

Devlet korumasının (sosyal devlet) devam ettiği, ilkokuldan liseye, sınıfsız toplum düzeni seçme sınavlarıyla henüz yok edilmemiş; başarılı-başarısız, çoğunlukla kadın-erkek karışık aynı sınıflarda oturmuş; parasız, eşitlikçi eğitim modelinin biçimlendirdiği çoğunluğu laik bireylerden oluşan bu dört kuşak, orta direğin varlığını sürdürdüğü, ağırlıklı olarak dar ve orta gelir grubu ailelerin paralı özel üniversiteye hazırlık kursları ve özel dershaneleri tatmamış çocuklarıydılar.

Ancak sosyal devlet koruması onları neoliberalizme ve neoliberal faşizm sokağının dindar çocuklarına karşı korumasız ve deneyimsiz bıraktı; göstere göstere gelenlere karşı ne yapacaklarını bil(e)mediler. Gelenlerin nasıl geldiğini inceleyip eksiklerini göremediler. Kiminin güvendiği dağlara, sonradan ABD’nin çocukları oldukları anlaşılan, “12 Eylül Askeri Darbesi” yağdı. Kimi, “Yetmez, ama evet” dedi. Ve sonunda ‘yeni-liberal faşizm’i (neo-liberal faşizm) kucaklarında buldular.

Yukarıdaki nedenlerle hâlâ, sistemin kolayca bozguna uğratacağı; demokrasiyi kendi örgütünde özümsememişlerin çoğunlukta olduğu bu kuşaklar, kimi zaman dört yıl önce güle oynaya seçtikleri (barolar birliği) başkanlarına şimdi “tü kaka” diyebiliyor. Tüm bu yüzden de sayılabilir, karşılaştırılabilir ve hesap verilebilir olmayan; daha çok medyada görünme çabasına kurgulanmış, katılımcılarını ağır risklere sokan eksik eylemler planlıyor ve uygulamaya çalışıyorlar.

Bu yazı dizisinin Uzun değil, kısa yazmak” başlıklı ilkinde, “Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz?”  diye yazmıştım. Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmemizin en önemli nedeni ülkemize faşizm mevsiminin gelmesidir.

EYÇ (ekolojik, yeşil, çevreci) politikaları kelime dağarcığımıza ve düşünce dünyamıza sözünü ettiğimiz kuşakların iyi bilmediği  ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘görelelik’, ‘kaos teorisi’ vb. kavramlarını getirdi. İnsan haklarına, kadın, çevre, çocuk, gelecek kuşakların haklarını ekledi.  

Türk insanı ve totaliter ya da apolitik bu kuşaklar, düşünmeyi ve sorgulamayı öğreten bir eğitim modeli içinden gelmiyor. Bu durum, bütün iş ve eylemlerimize yansıyor. Evlilik, iş, meslek seçimlerimiz bunların en önemlileri. Düşünme sürecinden geçmemiş, sorgulama yapmadan planlanmış, kimi zaman eski model ya da tam tersi batı toplumlarında geçerli, ama toplumumuza uyarlanmamış çeviri iş ve eylemler tasarlıyoruz. Bu çeviri eylem biçimlerinin bazıları 2013 Mayıs ayında başlayan Gezi Parkı Eylemleri’nde deneyimlendi. En son HDP ve Barolar Yürüyüşleri’ni, totaliter sistem, ‘ülkenin bekası’ ve ‘Korona pandemisi yasakları’nı vb. bahane ederek sert biçimde engelledi. Gün geçmiyor ki toplu basın açıklamalarımız yine pandemi yasakları bahane edilerek yasaklansın, izin verilmesin. 80’li, 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başına kadar sistemin ılımlı yaklaştığı ve engellemediği Aliağa Termik Santralı ve Akkuyu-Mersin ile en son 2006 Sinop Nükleer Santral karşıtı mitinglerine, sevgi zincirleri ve Bergama Altın Madeni Karşıtı Boğaz Köprüsü yürüyüşleri gibi eylemlere, şenlikli de olsa ve dünya salgını yasakları ve kısıtlamaları olmasa dahi, sistem artık gaddarca yaklaşıyor; köylü kadınlar bile gözaltına alınıyor, coplanıp biber gazı sıkılıyor. Eyleme katılanlar vatan haini ve terörist ilan ediliyor.

Eylem yapmayalım mı?

O halde klasik ya da geçmiş yıllarda yaptığımız açık alan eylemlerini yapmayalım mı? Ben de sizlere şu soruyu soruyorum: “Hiç kimse süt içmezken, ya da kaç kişinin süt içtiğini bilmezken, ineğe yem verelim mi?” Bence yapalım, ama eylemlerimiz iyi düşünülsün, sürdürülebilir ve katılımcıları zarar vermeyen, sayılabilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir ve gidişatı izlenebilir  yöntemlerle olsun. Birbiriyle eşzamanlı ve ille de bir ‘B’ planı ya da seçeneği olan eylemler yapalım. Eylemleri çeşitlendirelim. Ama önce, eski Yunan’da olduğu gibi ‘Eylem’in ne demek olduğunu düşünelim.

Küresel Korona salgınının (pandemi) bütün şiddetiyle sürdüğü günlerde toplu yürüyüş, toplu basın açıklamalarının yapmanın iktidarı haklı kılan gerekçelerle engelleneceğini ve eylemcileri ölümcül bir hastalık korona bulaşması riski altına sokacağımızı vb. neden düşünemiyoruz?

Çünkü engellenebileceği bal gibi bilinen, engellenmese de gazete ve televizyonlarda bir günlük haber olunduktan sonrası düşünülmeyen eylemler planlamak ve yapmak kolay. Çünkü bu kuşakların da içinde olduğu halkımızın düşünce kurgusunda (eğitim ve uygulamasında) sürdürülebilirlik, sayılabilirlik, hesap verilebilirlik, demokratiklik vb. olmadığı için eylemlerin 6N1K’sı (Ne, Neden, Nerede(n), Ne zaman, Nasıl, Ne kadar ve Kim) yok. Halkımız ve iki yılda bir yapılan genel kurullarda örgütlerin üyeleri, eylemin öncesini, eylem ânında ve sonrasında düzenli izlenmesini; sayılabilirliği, hesap verilebilirliği sorgulamaz. Teknik yönleri dahil eylemin analiz edilmesini; raporlanmasını ve başarılı ve hatalı yönlerinin tartışılmasını, bir denetleme kurulunca denetlenmesini istemez, istese de örgütün seçimleri öncesinde raporları okumaz. Çünkü bunlar, düşünme ve üzerinde çalışmayı gerektiren zaman alıcı ve sıkıcı işlerdir. Adayların ve üyelerin birinci gün yaptıkları konuşmaları genel kurul üyelerinin çok azı sonuna kadar dinler ve Pazar günü hiçbir zaman tüm üyelerin gelmediği için bütün üyeleri temsil etmeyen az sayıdaki ‘yeterli çoğunluğun’ oyları ile hiç tanımadıkları, sorgulamadıkları bir yönetimi ve başkanlarını (sırf kendi siyasetlerine yakın diye) seçerler.

Bunun en önemli nedeni yukarıdaki totaliter aydınların farklı seslere katlanamaması ya da karşısındakini dinlememesi, dinlese de ortak metinleri olmadığı için anlamaması olabilir. Bir başka neden, okuma eksikliğimizdir. Bundan sonraki yazımın konularından biri olacak ‘okuma’ ve ‘ortak metinlerimiz’, başta EYÇ’ler ve toplum liderleri için gerekir. Sorgulama alışkanlığı konunun farklı boyutlarında okuma ve dinleme yapmayı gerektirir ki düşünülürse hepsi de bireysel önemli eylemlerdir. Çünkü: Özgürlük bir alan değil, bir eylemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Bayram ÖzelManşet

Zonguldak ve Karabük’te toplu bayramlaşma yasağı

Zonguldak İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisi koronavirüs tedbirleri kapsamında Kurban Bayramı’nda bazı toplu etkinliklerin yapılmasını yasakladı.

Valilikten yapılan yazılı açıklamada, İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisinin Vali Mustafa Tutulmaz başkanlığında toplanıp Sağlık Bakanlığı ve Koronavirüs Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri doğrultusunda alınan kararların etkinliğinin artırılarak virüsün yayılmasını engellemek, toplum sağlığı ve kamu düzenini korumak amacıyla kararlar aldığı belirtildi.

Geleneksel güreş turnuvaları da yasak

Açıklamada, Kurban Bayramı arifesinde ve Kurban Bayramı süresince, il genelinde toplu olarak mezarlık ziyaretlerinin yapılması yasaklandı, bireysel ziyaretlere kısıtlamalar getirildi. Toplu bayramlaşmaların yapılmayacağı, resmi bayramlaşmaların sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uygun biçimde yapılması gerektiği ifade edildi.

Açıklamada ayrıca il genelinde toplu bayram yemek organizasyonları, köyler başta olmak üzere diğer bölgelerde de Kurban Bayramı münasebetiyle geleneksel hale gelmiş güreş, futbol vb. turnuvalarının yapılması yasaklandı.

Toplu mezarlık ziyareti yok

Karabük Valiliği de Kurban Bayramı’nda, koronavirüs nedeniyle bayramlaşma dahil toplu etkinliklerin yasaklandığını duyurdu.

Valilikten yapılan yazılı açıklamada, İl Hıfzıssıhha Meclis Kurulu tarafından Kurban Bayramı’nda, arife günü yapılacak mezarlık ziyaretlerinin toplu olarak yapılmamasına, mezarlık ziyaretlerinde sosyal mesafe kuralına riayet edilmesine, mutlaka maske takılmasına ve mezarlıklarda herhangi bir ikramda bulunulmamasına karar verildiği belirtildi.

Açıklamada toplu bayram yemekleri ve kapalı alanlarda toplu bayram namazlarına da yasak getirildi ve “özellikle birden fazla mahallesi bulunan köylerde bayram namazlarının tüm mahalle camilerinde kılınmasına ve tek bir camide toplanarak yoğunluk oluşturulmamasına karar verilmiştir” denildi.

Açıklamada ayrıca köy ve mahallelerde bayramlaşma merasimlerinin salgın riskini artıracağı, bayramda kesilen hayvanlara ait hastalıklı organların ve kesim sırasında oluşan atıkların kist hidatik riskine karşı kesinlikle evcil ve yabani hayvanlara verilmemesine karar verildi.

Kategori: Bayram Özel

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Hayvanların gizli yaşamı: Biz aynıyız!

İnsanlar da hayvanlar gibi sevebiliyor, birbirinin acısını paylaşıyor, empati kuruyor ve birbirleriyle konuşuyor. Cümleyi, duymaya alışık olduğumuzun tersinden kurunca, bir an için kulağa garip geliyor değil mi? Ekoloji üzerine kaleme aldığı popüler bilim kitaplarıyla dünya çapında çok satanlar listelerine giren Peter Wohlleben, yeni kitabında tam da bu hissi aşılıyor.

Yazarın 2016 yılında Almanca olarak kaleme aldığı Hayvanların Gizli Yaşamı (Das Seelenleben der Tiere), geçtiğimiz haftalarda Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Carl Jung, Hermann Hesse, Robert Musil, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıdığımız Zehra Aksu Yılmazer’in berrak Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Hayvanların Gizli Yaşamı, ilginç anekdotlar ve hazine niteliğinde bilgiler içeren, hayvanların iç dünyasına perde aralayan bir çalışma.

1964 doğumlu ormancılık uzmanı Peter Wohlleben, üniversitede aldığı ormancılık eğitiminden sonra yirmi yılı boyunca Rheinland-Pfalz eyaletinin Orman Müdürlüğü’nde çalışmış. İşinden ayrıldığından beri çevre üzerine kitaplar yazıyor ve yaşadığı köyde kendisine ayrılan ormanlık alanı çevre dostu yöntemlerle yönetme görevini yürütüyor. Yazdığı popüler bilim ve çocuk kitaplarıyla ağaçları, hayvanları, doğayı bize içeriden anlatan Wohlleben’in akıcı kalemi, bilimsel veriler ve yıllardır yaptığı gözlemlerle birleşince okuyucunun elinden bırakamayacağı ve bir solukta okuyacağı bir kitap çıkmış ortaya.

Hayvanların ne hissettiği pek çoğumuzun ilgi duyduğu bir konu. Ama bu ilgi tüm türleri, özellikle de tehlikeli ya da iğrenç bulduğumuz hayvanları kapsamaz. ‘Kene ne işe yarıyor ki?’ sorusunu çok sık duyar, her defasında da şaşırırım. Çünkü herhangi bir hayvanın ekosistemde diğerinden daha önemli bir misyonu olduğunu sanmıyorum. Bir ormancının ağzından bunu duymak tuhaf gelebilir, ama her varlığa hak ettiği saygının buna benzer bir bakış açısıyla gösterildiği kanısındayım.”

‘Hayvanları daha kolay sömürmek için duygularını inkâr ediyoruz’

 Wohlleben, duygular konusunda hayvan ve insan dikotomisinin ötesine geçmeye çalışarak insanların hayvan olduğunu bir daha hatırlatıyor, “evrimleşirken farklılaşmış, insanlardan geride kalmış” hayvanlardan bahsetmenin absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sevgi, empati, utanç ya da nefret gibi hislerin insan türüne özgü olmadığını, hayvanlarla insanların farklı hissetmediğini örneklerle ortaya koyan yazar, “Hayvanların da duygusal ve hassas olduğu kabul edilseydi, onlardan böyle fütursuzca faydalanılmazdı, et yerken ya da deri ceket giyerken vicdan azabı duyulur, bütün bunların tadı kaçardı” diyor.

Hayvan ve insanı farklı kategorilere ayırarak bu ikisinin farklı şekilde evrimleştiği düşüncesinin çürütüldüğünü vurgulayan yazar, insanların -belki- düşünmek konusunda daha iyi olabileceğini, ama iş hislere ve duygulara geldiğinde hayvan ve insan ayrımının geçersiz bir hale geldiğini savunuyor. Wholleben, duygu sahibi olmanın zekâ gerektirmediğini, duygulara yön veren etkenin aslında içgüdüler olduğunu, dolayısıyla da hayvanlar ve insanlarda farklı düzeylerde mevcut olan duyguların her ikisi için de hayati önem taşıdığını, yani pek de farklı olmadığımızı anlatıyor.

‘İnsanların faydalandığı hayvanların çoğu sefil bir yaşam sürer’

Bazı bilim insanları ve özellikle de tarımdan sorumlu politikacılar, hayvanların mutluluk ve acı hissetme yetisine sahip olduğu fikrine neden bu kadar karşı çıkıyor? Bunun en önemli sebeplerinden biri, daha önce de sözü edilen, domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılması gibi ucuz besi yöntemleriyle teşvik edilen endüstriyel çiftçiliktir. Diğeriyse, her yıl yüzbinlerce memeli hayvanın ve kuşun katledildiği ve bu haliyle tamamen çağdışı kalan av sektörü.”

Peter Wohlleben, kitabın büyük bir kısmında aşık kargalar, yas tutan geyikler, ebe domuzlar, paylaşımcı yarasalar ya da birbirlerinin isimlerini bilen sincapları örnek göstererek sevgi, zekâ, arzu, yas, acı, korku, iyilik ve kötülük gibi birçok kavram üzerinden hayvanların duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Hatta, çoğu bölümde, evlerde birlikte yaşadığımız hayvanların bizi sevip sevmediği gibi muzip sorularla okuyucuyu şaşırtarak düşündürüyor.

Kitabın son bölümlerinde ise, insan eliyle hayvanlara verilen zararlara yoğunlaşılmış. Wohlleben, Sanayi Devrimi’yle birlikte çoğalan hava kirliliği ve çevreye verilen zararı, yapay habitatlara hapsedilen, insanlara hizmet etmeye zorlanan hayvanların allak bullak edilen hayatlarını, betonun, yapay ışıkların, karayollarının ve trafiğin sebep olduğu ölümleri bir bir anlatarak, okuyucuyu düşünmeye, daha dikkatli tüketmeye, yani aslında kendini merkeze koymaktan vazgeçmeye çağırıyor.

 Bir bütünün parçaları: Ağaçlar, ormanlar, hayvanlar ve insanlar

Yazarın ilk kitabı, Ağaçların Gizli Yaşamı (2015), 40 dile çevrilmiş ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştı. Yalnızca Almanya’da 800 binden fazla satan kitap iki yıl boyunca ülkenin en önemli dergilerinden Der Spiegel’in “Bestseller” listesindeki yerini korumuştu. Yayımlandığı tarihten bu yana Amazon’un çok satanlar listesinde, ağaçlar, doğa, hayvanlar kategorilerinin her birinde hâlâ birinci sırada yer alıyor. Kitap, ağaçların oluşturduğu ekosistem ve iletişim ağlarını (World Wide Web’den yola çıkarak Wood Wide Web) anlatarak ağaçlara ve ormanlara bambaşka bakmamızı sağlamıştı.

Peter Wohlleben, Türkiye’deki çevre gündemine de yabancı olmayan bir yazar. Kazdağları’ndaki Kirazlı altın madeni projesi hakkında geçtiğimiz sene Deutsche Welle’ye verdiği bir röportajda,  Kanadalı Alamos Gold şirketinin girişimi hakkında, “Alternatif olmasına rağmen çevre katili siyanürle işlem yapılacak olunması çifte ahlaksızlık.” demiş ve Kazdağları’ndaki ağaç kesiminin Türkiye için bir felaket olduğunu ifade etmişti:

Özellikle Türkiye için bu bir felaket. Çünkü yaz aylarında sıcaklık çok artıyor ve ormanın olmadığı dağlık bölgelerde de kuraklık artıyor. Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”

Hayvanların Gizli Yaşamı, yukarıda bahsettiğimiz konuları 214 sayfada ve 41 bölüme ayrılmış bir şekilde, okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmadan anlatan bir kitap. Yazarın bir taraftan bilimsel makalelerden yola çıkarak bize anlaşılır bir dille anlattığı veriler, diğer taraftan da mesleği gereği otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı gözlemlerle zenginleştirdiği bu anlatı, hayvanlara karşı işlenen şiddet suçlarının gündeme oturduğu ülkemizde, herkesin okuması gereken bir eser.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Antarktika’nın metanı Karagöl’ün betonu

Küresel iklim krizinin en önemli iki sorumlusu karbondioksit ve metan gazı! Karbondioksitin olağanüstü düzeyde artmasının nedeni direkt olarak artan insan faaliyetleriyken, metan gazının büyük bölümünün oluşmasından ziyade atmosfere salınmasına neden olan değişikliklerin doğrudan sorumlusu yine insan. Metan gazının salınmasında insan faaliyetlerinin kaynak olduğu noktalar da var ancak geçtiğimiz günlerde Antarktika’da keşfedilen okyanus dibi metan sızıntısı ile son yıllarda artan oranda rapor edilen Sibirya permafrostlarındaki metan sızıntılarının yarattığı kaygının yanında biraz sönük kalabilecek düzeyde.

Normalde her ikisi de bu kadar hızlı olmaması gereken sızıntılar. Bu kadar hızlı yayılmadıkları takdirde ekosistemin baş edebilecekleri bir seviyeye sahipler. Ancak bu gazları bertaraf edebilecek canlıların (çoğunluğu bakteriler) sayısı ve artış hızı ile metan gazının salım hızı arasında metan gazı lehine bir orantısızlık olursa, o zaman, metan gazı atmosfere daha fazla salınacak ve var olan sıcaklık artışını da hızlandıracak.

Bu durum geçmiş döneme ait iklim modellerinde göz ardı edilmiş bir durum. Çünkü bu problemlerin varlığı yeni yeni keşfediliyor. Antarktika’daki metan sızıntısını keşfeden ekibin lideri Andrew Thurber mevcut durumu “Metanın kaynağı muhtemelen çökeltiler altında gömülü binlerce yıllık alg birikintilerinin bozunması. Aslında okyanusların çoğunda, deniz yatağından sızan metan gazı, dip sedimentinde veya daha yukarıdaki su sütununda var olan mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Böylelikle metan gazı atmosfere neredeyse salınmadan döngü içerisinde işlenmiş olur. Ancak Cinder Cones sahasında var olan mikroorganizmaların yavaş büyümesi ve alanın sığ olması, metanın atmosfere sızmasını neredeyse kaçınılmaz hale getiriyor” şeklinde özetliyor ve ekliyor “Gerçekten endişelenmeliyiz çünkü bu hiç hesapta olmayan bir şey”

Birbirini besleyen zincirleme tehditler

Araştırma bize şunu açıkça gösteriyor: İnsan faaliyetleri artık hiç hesapta olmayan saklı tehditlerin de gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Fosil kaynaklara olan bağımlılığımızın kendisi iklimi değiştirirken, değişen iklim de doğal şartlarda hapsolmuş halde kalması gereken başka tehditlerin de hesaba katılmasını zorunlu kılıyor.

Bu saklı kalması gereken tehlikelerden biri olan Antarktika’da keşfedilen metan sızıntısı olayı tekil bir olay değil. Benzer şekilde yine buzul altında hapsolmuş metan gazı için de benzer bir endişe söz konusu. Çünkü gerek deniz dibinden gelen sızıntıların artması, gerekse de artan sıcaklıklar nedeniyle buzulların erimesi sonucu hapsolmuş metanın atmosfere salınması, endişelenmemiz gereken durumun sanılandan daha da büyük olma ihtimalini doğuruyor. Bunlar insan faaliyetlerinin dolaylı etkisinin yarattığı kötü sonuçlar.

Bir de insanın direkt etkisinin yarattığı sonuçlar var. Üstelik bu sonuçlar iklim krizi gibi uzun vadeye yayılan bir şekilde ortaya çıkmıyor. Daha hızlı ve etkisi daha hissedilir olabiliyor. Bu etkilerden biri de doğaya yapılan doğrudan müdahaleler. Doğaya yapılan müdahalelerin zincirleme etkisi konusunda çok söz söyledik. Bu durum birbiriyle ilişkili birçok faktörün harekete geçmesine ya da dengesizleşmesine neden oluyor. Bozulan sistem yeni bir denge durumuna gelene kadar (ki bu her zaman garanti değil ve yeni bir denge oluşsa da bu dengenin eskisine hiç benzemeyeceği gerçeği de var) ekosistemlerin bozulup ortadan kalkması ve bağlantılı olarak türlerin yok olması gibi durumların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde çözüm belli, doğa ile uyumlu yaşamak.

Salda Gölü.

Görünen ise tam tersi! Doğal olana uyumlu olmayanı doğal ortamlara dayatma inadı sürdürülmeye devam ediyor. Neredeyse tüm doğal zenginlikler zaten yeterince insan faaliyetleri baskısı altındayken bir de yeniler ekleniyor. Bu durum Salda Gölü için de, Gökpınar Gölü için de, Trabzon Uzungöl için de Artvin Karagöl için de geçerli. Tüm bu yerler doğal güzelliğiyle baş başa bırakılması gerekirken, beton yığınlarıyla mahvediliyor. Absürt estetik algısıyla tarumar edilen eskileri yetmezmiş gibi biraz olsun bakir kalabilmiş yenileri de bu absürtlükten nasiplensin diye olmadık işlere girişiliyor. İçinde çevre, park, koruma doğal gibi isimler bulunan kurumlar eliyle yapılması ise hikâyenin trajikliğini ortaya koyuyor.

İnsan olarak doğal olana düşman olduğumuzu Artvin Karagöl’e kondurulan ucube beton yığınıyla, Uzungöl’ün içler acısı haliyle, ısrarla sürdürülen termik santral inadıyla, katlanarak artan plastik üretimiyle, Kanal İstanbul ve 3. Havalimanı’yla ve daha niceleriyle ispat etmeye devam ediyoruz. Doğa da bu durum karşısında bize yıkım ve tükenişi geri veriyor. Çünkü ne ekiyorsak onu biçiyoruz. Doğa kendisine baltayla yaklaşana ne yazık ki artık daha fazla tolerans gösteremeyecek kadar tükenmiş durumda. Bunu fazlasıyla hissediyoruz. Hal böyleyken neden talanda, bozmada ya da tahrip etmede ısrar ediyoruz?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsanlığın ortak geleceği KURUTULAN Meke Gölü ve su altında BIRAKILAN köyler mi?

Başlıkta büyük harfleri özellikle yazdım. Çünkü bir süredir Antroposen’e (insan merkezli yaşam) kafa yoruyorum. Yalnızca küresel iklim değişikliği kapsamında değil, aynı zamanda insanın doğayla iletişiminde nelerin etken olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Çünkü doğa pasif bir özne değil. Kendi içindeki evrimi insan eliyle hızlandırılabiliyor ya da yavaşlatılabiliyor. Doğanın kendi etkileriyle olan devinimi; endüstri devrimi sonrası ve özellikle son 60 yıl içindeki insan faaliyetleri sebebiyle oldukça tahripkar bir şekilde ilerlemiş durumda.

Öyleyse aktif özne nedir, ona odaklanmalıyız. Gelecek 10 yılda şu kadar insan sular altında kalacak, bu kadar canlı türü yok olacak gibi öznesi belli olmayan pasif cümleler kurmayalım artık. Kim sebep olacak, nasıl olacak, nedenlerine ve ne yapabileceğimize bakalım. Dünya çapında yaşadığımız Covid- 19 pandemisi süreci bize insanlık olarak büyük krizler karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu, gündelik yaşamlarımızın kırılganlığını, sistemin iklim kriziyle gelmekte olan yıkıma tamamen hazırlıksız olduğunu gösterdi.

Independent Türkçe’nin 9 Nisan 2019 tarihli haberine göre, Türkiye’de ‘Yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında.’  Dikkatinizi çekmek isterim ki bu durum tespiti bir yıldan fazla zaman önce yapılmış.

Meke Gölü beni oldum olası çok etkilemiştir. İstanbul Fotoğraf Sanatçıları (İFSAK) vasıtasıyla yıllar önce izlediğim Meke Gölü görüntüleri vasıtasıyla bir zamanlar doğa fotoğrafçılığına merak salmıştım. Meke yalnızca Türkiye’nin değil belki de dünyanın tek nazar boncuğuydu… Şimdiki kuruTUlan Meke Gölü ise bir korku filmi platformu gibi. Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıkan, fotoğraf sanatçısı Gökhan Çelebi’nin kısa bir paragrafı da bu konuyla ilgili yazmamı öncelikli kıldı. ‘İnsanlığın ortak mirası kuruyan Meke gölüdür, eriyen buzullardır, avlanan ayılardır, milyonlarca mültecidir.” diyordu.

Evet, asıl sorunu nasıl yönetildiğimizde bir başka deyişle sistemde arayalım. Ama bu topraklarda yaşıyorsak, buradan besleniyorsak yerel özellikleri bilelim.

Sorun da çözüm de bizde…

Dünyada ortalamam insan ürettiğinin dört katını tüketiyorsa (bazı küresel patronlar şüphesiz ki daha fazla) sorunu ve çözümü kendimizde; düşünce yapımızda ve politik stratejimizde arayalım. Korona süreci, enerjimizi adeta dışarıda bir suçlu arayıp onu dövmeye harcamak bizi pek bir yere götürmediğini göstermiyor mu? Bu yolda belki de sorumluluk almayanları teşvik etmenin yanında deşifre etmemiz de gerekebilir.

Çünkü ekosisteme ve canlılara karşı işlenen suçların günahı elbette herkese eşit dağıtılamaz. Doğanın yağmalanmasından çıkar sağlayanları, ekosisteme saldıranları ifşa etmeye devam edelim ama bir başka türde… Belki farklı bir yapılanma ile… Üstümüze daha hızlı gelen çığa karşı bir araya gelip gücümüzü birleştirip değişik örümcek ağları kurabiliyor muyuz… ya da bok böceği, ona bakalım. Ekosistem ve dünyadaki canlılara yapılan haksızlıklar ne yazık ki daha çok fakirleri ve alt sınıfları silkelemeye devam edecek. Dolayısıyla ekolojik mücadele en çok adaletsizliğe uğrayanların ve fakirlerin mücadelesidir diye boşuna söylenmiyor.

Kendini doğadan koparmış insan

İnsanlar geçmişte topografya, coğrafya, yeraltı hareketlerine uygun vb yerel etkilere duyarlı olarak yapılı çevrelerini şekillendirmiş. Hatta dilleri, kültürleri, su ve gıda gereksinimlerini dahi ona göre biçim almış. İnsanların yaşamlarını suya, doğaya göre şekillendirmesine pek çok örnek verilebilir. Örneğin, bu sel felaketinin olduğu bölgede kuş diliyle haberleşme 2016 yılında UNESCO’nun kültürel miras listesine geçmiş durumda. Kariya medeniyeti döneminde Ege ve Akdeniz’deki insanlar İzmir’den Antalya’ya kadar olan alanda su ve gıda gereksinimlerini bu bölgenin durumuna göre gidermişler. Keza Mezopotamya insanı da tarih boyunca ihtiyaçlarını Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölge içindeki duruma göre şekillendirmişler. Eski İstanbul’da her evin altında yağan yağmur sularının biriktirileceği bir sarnıç bulunması da başka önemli bir örnek. Antik kentin ve sarayın su ihtiyacı dahi bu şeklide karşılanıyormuş. Ne oldu da insan doğanın efendisi olunca bunları unuttu?

Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından (ÇEHAV) Yakup Okumuşoğlu Bianet’e verdiği röportajda Artvin ve Rize’de meydana gelen sel ve heyelanlar hakkında bu iki ilin arazi yapısının iklimi, doğası dışında başka ortak noktaları olduğunu belirtiyor:

Elektrik üretimi için derelerin üzerine kurulan HES’ler ve barajlar, ıslah edilsin diye betonlar arasına sıkıştırılan dereler, yol için doldurulan bir deniz ve 1800 metre tepelerinden geçecek bir yol… Islah projeleri suyun akışını hızlandıran, hızlı akış sonrasında da en ufak bir engel çıkması durumunda taşmasına neden olan projeler. Normalde Karadeniz gibi yerlerde su kendi akışında dönemeçler oluşturuyor, hızını düşürecek şekilde bir taraftan gidip öbür kıyılara vuruyor ve hızı azalarak akıyor. Fakat ıslah ettiğiniz zaman dereyi bir beton oluk içerisine alıyorsunuz ve yatağı daraltıyorsunuz.

Bir de bunlar çok hızlı sürede sularını denize boşaltan dereler olduğu için hızla gelen sular beton oluktan daha da hızlanarak akıyor. Su eğimin düştüğü yerlerde göllenmeye başlıyor. Ön tarafta da Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle yapılmış olan Çin Seddi gibi bir bariyer var. Dolayısıyla bu bariyeri aşamayan, ıslah nedeniyle derenin dışına taşan su da tekrar geri dönemediği için yine göllenmeye sebebiyet veriyor ve bu seller gerçekleşiyor.”

Ve gelecekte 17 köyün daha sel tehlikesi altında olduğunu da ekliyor.

Su hayattır, hem yeraltı hem de yeryüzü için… Yıllar önce yazdığım bir yazıda insanların su hasadını öğrenmek yerine akiferde bulunan hazır sudan su çekmesini konu ederek “Akiferden çekilen her damla su gelecek kuşakların hakkından çalmaktır” demiştim. 

Konya Ovası‘nda kuruTUlan göller için dışarıdan su getirilip orasının GAP Bölgesi gibi yeşertilebileceği de TRT’nin geçen sene yaptığı bir belgeselde açıklanıyor. Meteoroloji verilerine göre Türkiye’de yıllık yağış miktarının 500 mm civarında olduğu dikkate alınırsa zaten kuraklıkla yüz yüze olan bir ülkeyiz. Acaba Konya Ovası’nı yeşertecek suyun getirildiği bölgelerdeki canlıların hayatından çalınacağı düşünülüyor mu?

Kanal İstanbul başta olmak üzere kent planlarına baktığımızda sanki güya aralarda kendileri için bırakacakları bir avuç yeşilin dahi yer altında birçok bütünselliğin parçası olduğunu unutuyorlar. Bazı kendini duyarlı gibi gösteren, yapılaşmaya izin veren belediyelerin dahi uygulamalarına baktıkça içim ürperiyor. Yeraltındaki su kapanlarını besleyen alanlar betonlaştırıldıktan sonra oluşturacağınız bir avuç yüzeysel yeşillik hiçbir şey ifade etmiyor. O derenin suyunun nereden besleneceği düşünülmediği sürece, o vadiden beslenecek biyolojik çeşitlik yok olduktan sonra, binalarınızın yenilemeyeceğini göreceksiniz. O milli su sel felaketi olarak köprüleri yıkıp geçtiğinde asfaltlarınızı söküp attığında doğayı hiçe sayarak yaptığınız o Karadeniz’deki Yeşil Yol‘unuzdan da geçemez olabilirsiniz.

Doğayı ve kadını boyunduruk altına alan patriyarkal kapitalist endüstriyalist militarist sistemle teknolojiyle her şeyin üstesinden gelebileceğini sanan beyaz adam zihniyeti ise bunu nasıl aşacağız?

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gittikçe tükeniyoruz!

Bu hafta sonu bir plan yapın ve en yakınınızdaki doğal ortamı ziyaret edin. Gördüğünüz bitkileri koklayın, böceklerin fotoğraflarını çekin ve bulduğunuz tüm ağaçlara sarılın. Hatta yapabiliyorsanız bir gece de konaklayarak doğanın hala hayatta olan sahiplerinin sesini dinleyin. Bunu yapın çünkü önümüzdeki 50 yıl içinde o göreceğiniz, koklayacağınız, fotoğrafını çekeceğini, dinleyeceğiniz ve hatta sarılacağınız canlıların üçte biri yok olacak. Çünkü öncekilerden farklı olarak, bu yok oluşun nedeni bir canlı yani insan ve sonuna hiç olmadığı kadar yaklaşmış vaziyetteyiz.  

9 Temmuz 2020 tarihinde IUCN yani Uluslararası Doğanın Korunması Birliği tarafından yayınlanan bir güncellemeye göre, Madagaskar‘daki tüm lemur türlerinin neredeyse üçte biri (% 31) kritik düzeyde tehlike altında statüsüne gelmiş durumda. Bu da demek oluyor ki yok olmaları an meselesi. Aynı güncellemeye göre Afrika kıtasındaki primat türlerinin yarısından fazlasının tehdit altında olduğu, Kuzey Atlantik buzul balinası ve Avrupa hemstırının da artık kritik düzeyde tehlikede olduğu belirtiliyor.

IUCN’in kırmızı listesi olarak bilinen ve bugüne kadar 120.000’e yakın türün değerlendirildiği listedeki canlı sayısı şimdi 120.372 tür sayısına kadar erişmiş durumda. Değerlendirilen bu türlerden 32.441 tanesinin nesli tükenme tehdidi altında. Yaklaşık %30 civarı. Bu, ciddi bir oran! Daha da ciddi olan bir başka oran da primatlarda. Afrika’daki tüm primatların %53’ü artık yok olma tehlikesinde. Örneğin primatlar içerisinde yer alan kırmızı kolobus grubunun tamamı -ki bu da 17 tür demek- yok olma tehdidi altında. Muhtemelen önümüzdeki 50 yıl içerisinde şartlar böyle devam ettiği müddetçe yok olacaklar.

Benzer bir durum Eubalaena glacialis yani kuzey Atlantik buzul balinası için de geçerli. Eldeki sınırlı veriye göre şimdilerde toplam sayıları 250’den daha az! Yüz yıl kadar yaşayabilen, boyu 18.5 metreyi geçebilen ve ağırlığı da 105 tonu bulabilen bu devasa canlıların ilk çiftleşme olgunluğuna erişmesi onlarca yıl alabiliyor. İşte bu durum da nesillerinin kırılgan olmasına neden oluyor.

Tüm bu türlerin nesillerinin tehlike altına hatta yok olma seviyesine gerilemesinin tek nedeni insan faaliyetleri. Ormansızlaşma, yaban hayat avcılığı, plastik kirliliği, gemi trafiği ve iklim krizi bu insan faaliyetlerinden bazıları. Tüm bu faaliyetleri bir araya getirdiğimizde ise ortaya çıkan şey 6. Büyük Yokoluş‘un ta kendisi. Artık içerisinde olduğumuz bu yok oluş süreci geri dönüşü olmayan bir dönemeçte. Acil atılması gereken adımlar atılmazsa, kısa süre içerisinde şiddetini daha da arttıracak.

Türkiy’de 123 hayvan, 230 bitki türü tehdit altında

Sanmayalım ki bu tehditler hep dünyanın uzak ucunda gerçekleşiyor. IUCN’in tablolarında Türkiye de mevcut. IUCN’e göre Türkiye’de şimdiye kadar dört adet hayvan türünün nesli tükenmiş. Toplam 123 hayvan, 130 da bitki türünün türü tehdit altında. Toplam incelenen tür sayısının (2765) yaklaşık %10’u. Burada bu değerlendirmelerin eldeki verilere göre yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Kimi türlere ait veriler çok eski olduğu için güncel durumu bildirilenden daha kötü olabilir.

IUCN Kırmızı Liste Kategorileri Categories: EX – Yokolmuş, EW – Doğal ortamında yokolmuş, CR – Kritik düzeyde tehlike altında (Muhtemelen yok olmuşlar ve doğal ortamında muhtemelen yok olmuş olanlar da dahil), EN – Tehdit altında, VU – Kırılgan, LR/cd – Koruma çalışmalarına bağlı olarak düşük risk, NT – Tehdit altına girmek üzere, DD – Eksik veri, LC – Asgari endişe

Özellikle inşaat faaliyetleri ve kirlilik baskısı bu sayıların daha da yüksek olabileceğini akıllara getiriyor. Durumun tam olarak anlaşılabilmesi için izleme programlarının uluslararası standartlarda, şirketçi ve projeci “akademisyenler” tarafından değil, bilimsel etik ve ahlak kaygısı taşıyan ve derdi para kazanmak olmayan işin ehilleri tarafından yapılması gerekiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğayı gerçekten seviyor muyuz?

Zaman zaman atasözleri ve deyimler sözlüğü okurum. Birkaç gün önce şöyle bir atasözüne denk geldim:

Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın.

Atasözleri çoğu zaman sayfalarca sözcükten daha çok şey anlatır. Elbette hepsi doğru ve anlamlı olmayabilir, kimisi de güncelliğini yitirmiş olabilir. Fakat zamanın süzgecinden, nesillerin deneyiminden geçip gelmenin verdiği arınmışlık bence çok değerli.

Şimdi gelelim yazının başlığındaki soruya. Diyelim ki, bütün bilimsel kurallara uyarak ve sağlıklı bir örneklemeyle Türkiye çapında bir anket yapsak ve tek bir soru sorsak; “Doğayı seviyor musunuz?” Tahminim odur ki, %100’e çok yakın oranda “evet” yanıtı verilecektir. “Hayır, doğayı sevmiyorum” diyen neredeyse hiç olmayacaktır bana göre.

Bunun iki nedeni var. Birincisi doğayı sevmediğini açıkça hissedenler, öyle olmasına rağmen bunu söylemekten çekineceklerdir. Sanırım bundan daha önemli olan ikinci neden, doğayı aslında sevmeyen pek çok insanın doğayı sevdiğini sanmasıdır. Yani insanlar doğayı sevdiklerini söylerken samimidirler bence. Fakat sevdikleri şeyin doğa değil de doğayı sevme duygusu olduğunun farkında olamıyorlar.

Sevmek, yalnızca bir duygu değil  

Galiba bunu biraz açmak gerekecek. Gerçek sevgi yalnızca bir duygu değil, duygunun tutum ve davranışlara yansımış eylem halidir. Pek çok kişiden şuna benzer şeyler duyarız: Hayvanları seviyorum ama bana yaklaşmalarını istemiyorum. Sizce bu gerçekten sevgi midir? Örneğin annenizi, sevgilinizi, çocuğunuzu seversiniz ve mümkünse sürekli onlarla temas halinde olmak ister, onlar için pek çok şeyi yapmayı göze alırsınız. Peki, kaçımız doğayı sevdiğimizi söylerken onun için bir şey yapmayı göze alabiliyoruz?

Bir şey derken sosyal medyada bolca paylaşım yapmak ya da change.org’da ha bire imza atmak değil. Bunlar da önemli kuşkusuz, fakat benim dediğim “bir şey” kendimizden fedakarlıkta bulunmakla ilgili. Örneğin, kaçımız tüketim alışkanlıklarımızda küçük de olsa değişiklikler yapabiliyoruz?

Bana öyle geliyor ki, çoğunluk arada sırada parka ya da ormana gidip yürüyüş ya da piknik yaptığı, evinde üç beş saksı çiçek yetiştirdiği için doğayı sevdiğini sanıyor. Bu insanların, belki de, Türkiye’nin dokunulmaması gereken koylarında, kıyı ekosistemlerinde yazlıkları, ormandan devşirme arsalarda konforlu evleri var aynı zamanda. Yoksa bile büyük bir bölümü bunun hayalini kuruyor ve gecesini gündüzüne katarak bunun için çalışıyor.

Son günlerde avcılıkla ilgili tepkiler had safhada. Bu çok güzel. Ama bu tepkileri gösterenlerin kaçı, bırakalım hayvansal gıdalardan uzak durmayı veya et yemekten vaz geçmeyi, hiç değilse bunların tüketimini azaltmayı aklından geçirdi?

Bunlara benzer onlarca örnek sıralayabilirim. Fakat ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Sevgi yalnızca bir duyguysa, evet, büyük çoğunluğumuz doğayı seviyoruz. Ancak sevgi sevdiğin için fedakarlıkta bulunmaksa, üzgünüm, çoğumuz doğayı gerçekten sevmiyoruz. Sevdiğimiz şey doğayı sevmek değil doğayı sevmeyi sevmek.

Bu satırları okuyanların, doğayı sevdiğini söylerken gerçekte sevmediğini düşündüğüm insanlara bir garezim olduğunu sanmalarını hiç istemem. Her yanım böyle insanlarla dolu ve benim onlarla hiçbir sorunum yok. Aralarında çok sevdiklerim de var. Düşüncelerim onları suçlama amacı gütmüyor, ama böyle düşündüğümü de saklayamam. Ayrıca, henüz eylem aşamasına geçememiş olsalar da onlar en kolay eyleme geçirebileceğimiz grubu oluşturuyor. Onlara gerçekten sevmeyi, fedakarlıkta bulunmayı öğretmek çok daha kolay. Atalarımız boşuna mı demiş; Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir dönemin hikâyesi: Lale Pudding Shop

Liz Behmoaras’ın son romanı Lale Pudding Shop, Doğan Kitap etiketiyle mart ayında yayımlandı. Kitabın basım tarihi, belki biraz talihsiz bir tesadüfle, koronavirüs salgınının resmi olarak açıklandığı günlere denk geldi. Talihsiz; çünkü evlere kapandığımız için romanın geçtiği dönemi konuşmak, dönemin tanıklarıyla, müzikleriyle dolu bir söyleşi ve imza günü şansımız ertelenmiş oldu. Umarım hayalimdeki bu buluşmayı en kısa zamanda yapmak mümkün olur.

Yazar, çevirmen ve gazeteci kimlikleriyle tanıdığımız Liz Behmoaras, daha önce “Türkiye’de Aydınların Gözüyle Yahudiler”, “Kimsin Jak Samanon?”, Yüzyıl Sonu Tanıklıkları, Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi, Suat Derviş: Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına isimli araştırma kitapları ve Sevmenin Zamanı, Sen Bir Başka Gittin ve Alman Subayın Evi adlı romanları kaleme almıştı.

Behmoaras’ın son somanı Lale Pudding Shop, Hippie Trail diye adlandırılan, Londra-Katmandu hattında yolculuk eden hippilerle, Türkiye’deki 68 kuşağının karşılaşmasını anlatıyor. 1950’lerde başlayıp 1970’lerin sonuna kadar işleyen bu rota boyunca otobüsle seyahat eden, Avrupa ve ABD’den yola çıkıp Katmandu’ya ulaşmak isteyen beatnik’ler ve hippilerin en simge duraklarından biri de İstanbul-Sultanahmet’te bulunan Lale Pastanesi ya da hippilerin verdiği isimle Lale Pudding Shop idi. Öyle ki 1957’de açılan işletmenin sahipleri bir süre sonra tabelalarına, bugün hala görebileceğimiz, Pudding Shop ibaresini eklediler. O dönemde Sultanahmet’teki otellerde bir süre dinlenen yolcular, birbirleriyle iletişime geçmek için pastanenin duvarındaki panoya notlar ve duyurular asıyor, pastanede buluşuyor, arkadaşlarına iletilmesi için emanetlerini pastaneye bırakıyordu.

Liz Behmoaras, roman boyunca, okuyucu hippi kültürü, 68’liler, dönemin ruh hali ve hatta müziği üzerine bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bu noktada yazarın gazetecilik ve araştırmacılık deneyiminin izlerini çok net görüyoruz. Ancak romanı salt bu sözlerle tariflemek kolaya kaçmak olur. Benim vurgulamak istediğim nokta, Lale Pudding Shop’un bir kadın romanı olması. Bahsettiğim şey, romanın bir kadın yazarın elinden çıkmış olması değil. Türkiyeli ya da değil, burjuva ya da proleter, hippi, solcu ya da “sade vatandaş” olsun, hatta farklı kuşaklara mensup olsunlar, Lale Pudding Shop 60’ların sonu, 70’lerin başında ayakta kalmaya çalışan, varoluş mücadelesi veren, kendini yeniden ve yeniden keşfeden kadınların hikâyesini anlatıyor.

Türkiyeli hippi Perran’ın alışılmışın dışındaki cenazesiyle başlayan romanda, Teksas’tan gelip aşkı arayan Lilian, ailesinden ve ülkesinden kaçan Tommy, kansız devrim savunucusu Alexis, protest müzisyen Erol, muhafazakâr gazeteci Ogan ve hepsini birleştiren ana karakterimiz solcu rehber Leyla karakterleri üzerinden birbirine geçmiş dolambaçlı aşk hikâyeleri, aile dramları, isyanlar ve hezeyanların öyküsünü okuyoruz Lale Pudding Shop’ta. Dönemin meraklıları ya da gazete arşivlerini karıştırmayı sevenler Perran, Kost, Lilian karakterlerine kupürlerde farklı isimlerle rastlayabilir, hatta Erol gibi Türkiyeli karakterlerin kim olabileceğine ya da kimden esinlenmiş olabileceğine dair zevkle kafa yorabilirler. Açıkçası ben bir solukta okuduğum romanın ardından, tatlı bir merakla, bulmaca çözer gibi dönemin yayınlarını karıştırdım, müziklerine daldım, başka bir dünyayı hayal etmeye çalıştım. Okuyucunun da aynı heyecanla 50 yıl öncesine yolculuk edeceğine eminim.

Lale Pudding Shop’un yazarı Liz Behmoaras’la yaptığımız söyleşiyi aşağıda:

Esin İleri: 1968’de liseden yeni mezun olmuştunuz, o yıllarda hippiliğe bakış açınız nasıldı? Bu kitabı yazma sürecinde fikirleriniz değişti mi? Bugünden baktığınızda o dönemi nasıl algılıyorsunuz?

Liz Behmoaras: O yıllarda, biraz dönemin ve etrafın etkisiyle, biraz da kişisel değer ölçülerim nedeniyle hippilere bakış açım şimdikinden daha önyargılıydı. İçinde kayıtsızca yaşadıkları pislik ve uyuşturucu bağımlılıkları bana itici geliyordu. Hele hele haklı olarak bağımlılık! Zaten akımın ileriki yıllarda esasen sonunu getiren de bu madde bağımlılığı ve onun söz, müzik ve sanat yoluyla sürekli borazanlığını yapması olacaktı. Hislerim aslında karmaşıktı, çünkü bakışım aynı zamanda merak ve takdirle de doluydu. Merak çünkü o dönemde yurtdışıyla iletişim çok daha enderdi, hele yabancı gençlerle tanışmak bizler için çok önemli bir olaydı. Zaman zaman bu tanışma sırasında bir nevi kültür şokuna uğradığımızı da ekleyeyim.

Takdir, zira hippilerin birçok tabuyu yıktıklarının, kadınlara, her türden farklılığa ve cinselliğe özgürlük kapılarını ardına kadar açtıklarının farkındaydım. İnsan haklarından, hayvan haklarından söz ediyorlardı, barışı savunuyorlardı, “savaş yapma aşk yap” başlıca sloganlarıydı. Korku da içeriyordu hislerim. Düşünce ve yaşam biçimlerindeki sınırsızlık beni cezbettiği kadar korkutuyordu. Zira çok cesur değildim o zamanlar. Şimdi de çok cesur olduğum söylenemez, ama insanoğlunun tepeden inme emirler almadan kendi iyiliği için kendi sınırlarını kendi çizebildiğini öğrenmiş biriyim en azından. Haliyle onlara yönelttiğim bakışta artık takdir ve sempati çok daha ağır basıyor. Bir de tabii yazma sürecim boyunca çok okudum, bugünden geçmişe kuş bakışı bakarak hippi akımının var oluş nedenleri, kökenleri ve beslendiği kaynaklar kadar, müzikte, görsel sanatlarda ve edebiyatta yol açtığı devrimler konusunda epey bilgilendim. Bilgilendikçe de bu devrimlerin günümüzdeki faydalı uzantılarını daha iyi anlayabildim.

Özetle insanlık tarihinde kayda değer bir iz bıraktıklarının bilincine vardım ki buna altmışlı yılların sonunda henüz kimse karar veremezdi.

Dönemin medyasını incelediğimizde, hippiler için bitli, pis, âlemci gibi kelimelerin kullanıldığı tek taraflı haberler görüyoruz. Sizin romanınızda ise dünyanın gidişatı ve siyaset hakkında fikir sahibi olan gençler var. Hippiler ve sol akımlar arasındaki ilişkiyi nasıl tariflersiniz?

Bu tema kitabımda sürekli işleniyor. Romanım büyük çapta bunun üzerine kurulu da diyebiliriz. Hippiler daha başka değerlerle birlikte eşitliği ve özgürlüğü savunuyorlardı. Emperyalist güçlerin başlattıkları savaşlara, haksızlığa, baskıya karşıydılar. Bu dünya görüşleri, onlarla dost olabilecek, onları dinleyebilecek, anlayabilecek kadar baskısız ve aydın bir ortamda yetişen Türk gençleriyle bir ortak paydaydı. Haliyle bir etkilenme, belki de bir etkileşim meydana geliyordu. Ama bu aynı Türk gençleri, Karl Marx’ı, Mao’yu okumak, Nâzım Hikmet’in şiirlerine hayran kalmak, Amerikan emperyalizmini lanetlemek için onları beklememişlerdi.

Özetle hippiler Türkiye’de sol akımların oluşmasına yol açtı demek basitleştirilmiş ve eksik bilgi vermekle eşdeğerdir. Onların da ufak bir katkıları bulunmuştur diyebiliriz ancak. Ama esas katkıyı tabii ki kayda değer ölçüde düşünce, konuşma ve eylem özgürlüğüne yol açan 61 Anayasası’nda aramak gerekir. Bu sayede aydın, okuyan, düşünen, isyan eden, direnen, talep eden bir gençlik yetişti: 68’liler veya daha az bilinen bir tabirle Füruzan’ın ünlü romanının 47’likleri! Ayrıca unutulmaması gereken bir olgu daha var: Türk gençleri sosyalizm ve komünizmi o dönemde yeni keşfederken, onlar yani hippiler ve genellikle tüm batılı gençler eski değerlerin tümüyle tanışmış, hesaplaşmış, onları ellerinin tersiyle itmişler ve yeni bir dünya düzeni kurma çabasına girmişlerdi.

Yani iki tarafın amaçları, hedefleri farklıydı…

Hem roman hem de biyografi yazarı olarak tanınıyorsunuz. 68’in en eğlenceli kesimi olan hippileri yazarken size kurmacayı tercih ettiren sebepler nedir? Romanınızda kurmaca karakterler dışında gerçekten yaşamış olanların da yer aldığı yazıyor özsözünüzde. İsimleri ve karakterleri bulanıklaştırırken zorlandınız mı? Bunu sizden tanıdığınız karakterler mi rica etti? 

Diğer roman yazarlarının nasıl çalıştığını, nerden ilham aldıklarını bilemiyorum ama kendi roman yazma yöntemimi kitabımın hemen başındaki cümleyi, tekrar ederek açıklayabilirim: “Roman diye bir şey var mı, az ya da çok maskelenmiş yaşam öykülerinin bir toplamı, bir karışımı, bir sentezi olmayan?”

Genel olarak romanlarımda hayat verdiğim karakterlerin, anlattığım olayların hiç biri ne tam gerçek ne de tam kurmaca, hepsi de yaşantılarımın, deneyimlerinin ve tanıklıklarımın bir karışımı ve sentezi. Bazen o denli karışıyor ki gerçeğin kurmacadan ayrıldığı noktayı ben bile kaybediyorum. Bu son eserde nerdeyse birebir anlattığım bir tek kişi var, yine de mesleğini ve adını değiştirerek izini bulanıklaştırdım. O bile kendini bile tanır mı, bundan pek emin değilim.

Ancak şunu da belirtmekte fayda var: Her eserde arka planı oluşturan siyasi olaylara hayal gücümü asla katmam. Haklarında mümkün olduğunca çok eser okuyup araştırdıktan sonra onlara kişisel görüşümün değil de karakterlerimin görüşlerinin ve ya görüş eksikliklerinin ışığında yer veririm romanımda.

Hata yaptığım oluyor mu, elbette oluyor, ama olmaması için olanca gayret sarf ediyorum.

Lale Pudding Shop’ta, o dönem yaygın olarak kullanılan ve sonra yasaklanan birtakım ilaçların etkileri hakkında detaylı bilgiler var. Daha önce hem Mazhar Osman’ın biyografisini yazmıştınız, hem de Sevmenin Zamanı romanınızda iki tıp öğrencisinin aşkını konu almıştınız; o romanınızda da hastalıklar üzerine detaylı anlatımlar vardı. Tıbba ve tıp tarihine özel bir ilginiz var mı, bu merakınız nereden kaynaklanıyor?

Tıbba özel bir merakım yok. Ama hekimlik mesleğine büyük bir saygım ve hayranlığım var ki bu beni hem “Mazhar Osman” biyografisini hem “Sevmenin Zamanı”’nı yazmaya iten pek çok nedenden biriydi. O iki kitaptan başka sekiz kitap yazdım ve onların tıpla uzaktan yakından ilgisi yok. Ancak sağlık sorunları istinasız her kişinin hayatında en az bir ya da iki kere rastladığı sorunlardır, karakterlerimin başına geldikleri zaman da onları anlatırken her konuda olduğu gibi sağlam bilgiler edinmeye çalışırım.

Son romanımda hippileri uyuşturucu sorununa değinmeden anlatmak mümkün değildi. Aynı tarihlerde Türkiye’de ve sanırım bütün dünyada serbestçe satılan, hatta eczanelerde reklamı bile yapılan “iştah kesiciler” diye adlandırılan haplar vardı; bunlar kâh zayıflamak kâh imtihanlarda üstün bir performans göstermek, hatta sosyalleşmek için bile sıkça kullanılırdı. Yol açtıkları akıl ve beden sağlığını yitirme, bazen de intihar ya da cinayet gibi felaketleri, ne yazık ki ancak yasaklandıklarından sonra okuyacak, duyacaktık. Ünlü bir sinema artisti bunun canlı örneği olmuştu.

Uyuşturucu maddeler hippiler tarafından bu denli yoğun kullanılırken, bu haplar da öğrenci, iş adamı, ev kadını, sinema ya da tiyatro oyuncusu gibi çeşitli insan gruplarına leblebi gibi satılıyordu ve dönemin sosyolojik dokusunun bir parçasıydı diyebiliriz. Amacım hippilerle Türklerin iyi ya da kötü etkileşimini anlatmak olduğu için, bu hapları Lilian’a İstanbul’da aldırtıp kullandırttım ve onların üzerinden bu karakterimin iflah olmaz derecede bağımlı ruhsal yapısını vurgulamak istedim.

Romanda ana karakterler dışında ikincil karakterlerin bile aile hayatlarını, hatta ebeveynlerini ele alıyorsunuz. Bu sayede o dönemde yaşayan farklı kuşakların o sıralarda hızla değişen toplum hakkındaki görüşlerini ve olaylar karşısındaki tavırlarını okuyoruz. Sizce aile ve çevre gençlerin tercihlerinde ne kadar belirleyici? Aile, ev ve sokak çevresi arasındaki ilişkiyi bu roman üzerinden karşılaştırmanızı istesem ne derdiniz?

Liz Behmoaras.

Aile, çevre ve hatta semtler elbette son derece belirleyici unsurlar. Örneğin Leyla çok farklı dünyalar arasında sürekli gidip geliyor: Bunlar, batılı, katıksız Halk Partili, sol sempatizanı öğretim üyesi olan ve Moda’da yaşayan babası Bülent Bey’in dünyasıyla, ondan boşanıp Cihangir de oturan, çok daha bohem olan opera sanatçısı annesi Ayla’nın, sol kesimden yana açıkça tavır almış Beyoğlu’ndaki Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı üyesi arkadaşlarının ve Sultanahmet’te köhne bir otelde barınan hippi sevgilisi Tommy’nin dünyaları… Galiba hoşlanıyor da bu durumdan. Hiçbir şekilde etiketlenmek istemiyor ama yeterince güçlü ve zeki olduğu için, amaçsızca şu ya da bu tarafa da sürüklenmiyor. Bukalemun gibi renk değiştirmiyor. Kişiliğinden ödün vermeden her bir dünyanın iyi yönlerinden yararlanmasını biliyor, onlarla dağılacağına zenginleşiyor.

Aile yapısının her çocuk için çok önemli olduğu aşikâr. Bu sanki kendiliğinden oldu ama nerdeyse her önemli karakterim boşanmış anne babanın çocuğu. Boşanma o yıllarda çok mühim bir olay, nerdeyse bir trajedi ve toplumda çocuğu ciddi anlamda farklılaştırıyor. Haliyle aldığı yaralar şimdikinden çok daha büyük. Bu yaralar da tıpkı kronik hastalıklar gibi kimini Perran gibi öldürüyor ya da Lilian gibi öldürmekten beter ediyor, kimini de Leyla ve hatta sonlara doğru Tommy gibi daha güçlü kılıyor…

Romanın ana temalarından biri de yolculuk (hem içsel hem de coğrafi olarak) ve arayış. Buna bağlı olarak gitmek ve kalmak arasındaki ikilemler de hikâyeye yansımış. Son yıllarda Türkiye, tarihindeki en büyük beyin göçünü veriyor, özellikle de 20-30 yaş arasındaki gençler daha iyi bir hayat ümidiyle bu coğrafyayı terk ediyor. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum

Kalmak ve gitmek… Bazen kalmak kaçıştır, yani gidişlerin getirdiği değişiklikten, yeni deneyimlerden, bilinmeyenden kaçıştır. Bazen de gitmek…

“Başka yerde, semtte, ülkede, kıtada, her şey daha iyi olacak, oraları daha iyidir, ben oralarda kendimi daha iyi hissediyorum, daha mutlu daha verimliyim vs.” gibi lafları çok duymuşuzdur. Bu da kaçışların alasıdır. Kendinden kaçıştır. Oysa bu mümkün değil, zira insan nereye gitse kendini de beraberinde götürür.

Bu değerlendirme kitaptaki karakterler için olduğu kadar şimdilerde ülkeyi terk eden gençler için de geçerli. Her neresiyse, “Orda daha iyi bir hayatım olacak” umudu bazen kocaman bir kandırmaca olabiliyor, bazen de zorluklarının bilincinde olarak alınmış, somut nedenlere dayalı mantıklı bir karar. Bazen bir kaçış, bazen bir cesaret örneği…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belleğimiz ve unuttuklarımız

Koronavirüs salgınının ülkemizde de baş göstermesi ile büyük bir çoğunluğumuz neredeyse üç ay boyunca evlerimize kapandık. Bu salgının neden olduğu bütün olumsuzluklara rağmen kendi içimize çekilme, geçmişte yaşadıklarımızı anımsama ve belleğimizi tazeleme şansımız da oldu. Tuhaftır, nedense böyle büyük travmaların bu tür etkisi var. Çok yakın aile bireylerini de kaybettiğimizde sisli puslu anılar net bir şekilde gün yüzüne çıkıp kendilerini anımsatırlar. Özellikle kaybınız, anne ve/veya baba ise. Tabii kardeş kaybını da buna dahil edebiliriz. Ama ben, kendi tecrübeme dayanarak konuşuyorum. Sevdiğiniz insanı, babanızı toprağa verip eve dönünce çekmeceler, oradaki resimler ve mektuplar bizi sessizce çağırırlar. Resimlere bakarken içinde bulunduğumuz zaman ve mekan gücünü kaybeder. O zamanlar, o mekanlar yeniden yaşanır. Sanki zaman makinesinde geriye gitmişiz gibi geçmiş, bütün gücü ile bizi ele geçirir. Ve böylece belleğimiz tazelenir.

Yaklaşık üç ay süren karantina döneminde ben de geçmişe, özellikle çocukluğuma tekrar yolculuk yaptım; unuttuklarımı anımsadım ve kızımla paylaştım. Meğer o yıllar nasıl büyülü imiş! Anne ve baba sağ ve sağlıklı. Çocukluğun sıkıntıları (sınav kaygıları, mahalle aralarında oynanan oyunlarda kaybeden kişi ve/veya taraf olma, elektrik kesildiği için sinemaya ya da pastaneye gidememe) dışında başka sıkıntı yok.Önce pille, sonra elektrikle çalışan radyolar ve yayınları. Özellikle akşamüstü yayınları. Gün akşama kavuşmadan. Yaşar Kemal’in deyimi ile, gün iyice batıya yıkılmadan. Mükemmel Türkçe ile yapılan anonslardan sonra radyoda başlayan programlar, “Bestesini Selahaddin İnal’ın, güftesini Hikmet Şinasi Önol’un yaptığı hicaz makamındaki şarkıyı şimdi sanatçımız Zeki Müren seslendirecek” diyen anonsu takip eden şarkı. “Sen, hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın”. Zeki Müren’in söylediği şarkılara, sokakta oynayan çocuk seslerinin karışması. Bütün bu anılar tekrar berraklaşarak bu zorlu süreçte beni nasıl sarıp sarmaladılar…

Çocukluk, çocukluğumuz ve tabii ki  Epiktetos’un dediği gibi “anavatanımız”. Olağanüstü güzellikler ve yaşanmışlıklar maalesef yaş ilerledikçe yılların gerisine düşüyor. Zamana yenilmek dedikleri bu olsa gerek.

Uyurken uyananlar…

İnsanın belleğinin zayıflaması değişimin hızına bağlı olarak da artıyor. Var olmasına rağmen yok olan nehirler, mekanlar ve adalar… Benim de konuşmacı olarak davetli olduğum 1. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin teması su idi. Festivalde çok güzel filmler ve belgeseller izlenerek su sorunları tartışıldı; aklımızın ve bilgimizin yettiği kadarı ile neler yapabileceğimiz konuşuldu. En çok ilgimi çeken belgesel, “Uyanan Dereler” idi. Aradan neredeyse bir yıl geçecek.

Kaybolan, sonra yeniden uyanan dereler ve nehirler hakkında geçen bu süre içinde hep yazmak istedim. Bologna’da binaların arasında kaybolan ama aslında binaların inşasından önce de hep orada olan dereyi görünce, belleklerden silinen dereleri, nehirleri anlatan belgesel yine aklıma düştü. Koronavirüs salgını sayesinde de bellek üzerine tekrar tekrar düşünürken yapılaşma ve kentsel dönüşüm ile belleğimizden silinen, silinmeye çalışılan güzellikleri andım.

Yönetmenliğini Caroline Bacle’nin yaptığı ve 2012 yılında çekilen belgesel, bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinde akan derelerin, nehirlerin yapılaşma sonucu ile nasıl kaybolduklarını, unutulduklarını ve sonradan nasıl yeniden ortaya çıkarıldıklarını anlatır. Yürüdüğümüz yolların altında kalan nehirler, belleklerden silinen nehirler. Nehirler, mekanlar, adalar ve binalar sadece kişisel değil, toplumsal belleğe aittir. Bunların hepsi, toplumsal belleğe ev sahipliği yaparlar ve yok olmaları toplumsal belleğin de yok olmasına neden olur. Nice ağıtlar vardır toplum olarak bildiğimiz, toplumsal belleğimizde yer eden ve  hikayelerini yaşanmış olaylardan alan.

Çocukluğumdan beri hatırladığım ağıtlardan biri, Kızılırmak üzerinden geçen düğün alayının yaşadığı felaketi anlatan ağıttır. Söylenen odur ki, Zilha adlı gelin, düğün alayı ile bir köyden başka köye gelin giderken, bir kartalın atını ürkütmesi sonucunda Kızılırmak’ın azgın sularına kapılarak yok olur. Bu felaket ile canı yanan insanlar, Kızılırmak’a beddua eden ağıdı yakarlar:

Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü

Kızılırmak nettin allı gelini
Nasıl yedin benim suna boylumu

Kızılırmak parça parça olasın
Her parçanı bir diyara salasın
Sende benim gibi yarsız kalasın. ”

Geçmişle koparılan bağ

Kızılırmak, parça parça olmasın, insanın doğaya hükmetme hırsından nasibini almasın. Kızılırmak, nazlı nazlı, bazen de azgın azgın akmaya devam etsin. Ona ait iyi ya da kötü toplumsal belleğimize kimseler dokunmasın, dokunamasın. Kızılırmak yarsız da kalmasın. Yeşilırmak, O’na sevdalansın.

Sadece nehirler mi? Ya binalar ve mekanlar? İstanbul’un sahip olduğu en önemli mekanlardan biri olan Haydarpaşa Garı’nın üstüne kapatılan ama aslında toplumsal belleğimizin üstüne kapatılan peçe kaldırılsın. Yassıada nasıl değiştirildi, bu hali hangimizin içine sindi? Yaşanmışlıklardan oluşan belleğimize sahip çıkamazsak çocuklarımıza ne anlatacağız? Geçmişle bağı koparılan yaşamları mı?

Kategori: Hafta Sonu

BayramManşetTürkiye

Erdoğan: Kurban Bayramı’nda kısıtlama zor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kurban Bayramı‘nda sokağa çıkma yasağının gündemlerinde olmadığını söyledi:

Böyle bir adımı atmak şu an zor. Bilim Kurulu ile değerlendirme yapabiliriz. Gündemimizde böyle bir durum yok.

Cuma namazı sonrasında basına açıklamalarda bulunan Erdoğan Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak da, “Diyanet gerekli davetleri yapacak” dedi. Cumhurbaşkanı açılışa korona virüsü salgını nedeniyle bin ila 1500 kişinin katılabileceğini belirtti. Erdoğan, Ayasofya ile ilgili gelen tepkiler içinse, “Yurt dışından gelen tepkilerin hiçbiri bizi bağlamaz” ifadelerini kullandı.

Bununla birlikte, Ankara Şehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu ve Bilim Kurulu üyesi Doç. Dr. Sema Kultufan Turan eylül ve ekim aylarının koronavirüs açısından çok kritik olduğu ve tatilde tedbirlere dikkat edilmediği taktirde vaka sayılarının eylül ve ekim aylarında yeniden yükselebileceği uyarısında bulundu.

Kurban Bayramı 31 Temmuz Cuma günü başlayacak ve 3 Ağustos Pazartesi günü sona erecek. 

Kategori: Bayram

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İçimizdeki düşmanla hesaplaşmaya var mıyız?

Bizans düşmanlığı’, milliyetçi-İslamcı bir politikanın ana unsuru olarak 20. yüzyılın ortasında icat edildi.  Bu tarihten sonra politik söylemlerde sürekli bir ‘Bizans düşmanlığı’ sergilenmeye başlandı. Bu düşmanlık ve nefret gündelik hayata, eğitime, filmlere, romanlara kadar yansıdı.

Oysa Osmanlı İmparatorluğu‘nun da, Türkiye Cumhuriyeti‘nin de 1950’lere kadar ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok.

Haklı olarak “Bizans zaten bir kurgu. Bir kurguya karşı düşmanlık mı da olurmuş” diye sorabilirsiniz. ‘Osmanlı’ ya da ‘Bizans’ gibi imparatorluk tanımları, imajları  zaten 19. yüzyılda modernleşme ile icat edildi. Bundan önce İmparatorluk başşehir adıyla, ‘Roma’ adıyla anılıyordu. Osmanlı yönetimi kendisini öyle adlandırıyordu.

İstanbul, 4’üncü yüzyılda hem Roma’nın hem Hıristiyanlığın başkenti.  Henüz Avrupa’da ayrı bir Hıristiyanlık yok. Kuzey Afrika’dan İberia Yarımadası’na kadar bütün Akdeniz şehrin hakimiyeti altında. Hıristiyanlığın en büyük mabedi, Ayasofya da bu nedenle İstanbul’da inşa ediliyor.

Şehirde Bizans (Roma) döneminde de çeşitli inanışlardan insanlar yaşıyor, Osmanlı döneminde de öyle.

İstanbul Osmanlı başkenti olunca imparatorluğun adı değişmiyor. Şehirdeki imparatorların dinleri farklı da olsa, devletin yapısı, işleyişi süreklilik gösteriyor.  


19. yüzyılda, oryantalist bir yaklaşımla Osmanlı nasıl icat ediliyorsa, Bizans da ediliyor. Osmanlı modernleşme sürecinde Ayasofya arkeolojik bir nesne olarak keşfediliyor. Mimarlık tarihinin eşi benzeri olmayan bir araştırma konusu olarak yeniden anlamlandırılıyor. Devlet arkeoloji müzeleri, üniversite kuruyor, kamu kurumlarını, yapılarını modernleştiriyor.  

O tarihte Osmanlıların ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok. Hatta tam tersine, yönetimin Bizans’ın keşfinden son derece hoşnut olduğu bile söylenebilir. Bakımsız kalmış olan Ayasofya’nın saray mimarı Krikor Balyan değil de, Fossati kardeşler tarafından onarılmasını tercih eden (1840) Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, onun bir mimarlık tarihi objesi olarak dünyaya (Avrupa’ya) tanıtılmasından ve gördüğü ilgiden son derece memnunlar. Sultan Abdülhamid de Bizans araştırmaları alanındaki çalışmalara destek veriyor. Türkiye Cumhuriyeti de keza öyle. Bu eşsiz anıtın küresel bir ilgiye mazhar olması ise yönetimler tarafından benimsenen bir olgu.

Nereden çıktı bu Bizans düşmanlığı?  

Sonradan bu kurgu üzerinden bir nefret, düşmanlık ve saldırganlık inşa ediliyor. Bu bastırılmış olanın, işaretsizleştirilenin milli ve merkeziyetçi iktidar temsilleri üzerinden geri dönüşü. Osmanlıcı elit (Milli Görüş) kendisini kayıp yoluyla inşa ediyor: “Eğer Osmanlıcılık bize ait değerler ve gelenekler ise Bizans da Batı’dan gelen modernitedir. Bize ait olmayan değerlerdir. Hıristiyanlıktır…”

Bu ötekileştirmenin devletin neoklasik yapısını yeniden üreten soylulaştırıcı imtiyaz elde etme mücadelesi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir yönetim kendisini Osmanlı ile özdeşleştiriyorsa, 19. yüzyılda icat edilmiş bir şeyin (taklidin) taklidini yapıyor. Bir imajın başka bir imajın yerine geçmesi bir topluluğun bir fantazi dünyasında yaşaması anlamına geliyor.


Tarih hakkındaki bilginin gerçeklikle temasını büsbütün kaybedip uydurma ve üstelik tabu (tartışılmaz) hale gelmesi tehlikeli. Çünkü o zaman bilgiye, araştırmalara ihtiyaç kalmıyor. Toplulukların zihin dünyası felç oluyor.  

1950’lerde nasıl bir kırılma yaşandı?

Lozan Anlaşması şehirdeki azınlık olarak adlandırılan topluluklara din, eğitim ve sosyal örgütlenme gibi konularda örgütlenme hakkını tanıdığı için gayrımüslim nüfusunun bir bölümünü kaybetse de, şehir 1950’lere kadar imparatorluğun modernleşme sürecinden kalan yapısını koruyor. 1953’te, İstanbul’un fethinin  beşyüzüncü yılında ilk defa kutlamalar düzenleniyor. Devlet-sivil toplum işbirliği ile.  Bu tarihten sonra ‘Fetih’, tarihi bir olgudan çok şehrin merkeziyetçi devlet ideolojisi tarafından ele geçirilmesini simgeleyen bir metafor olarak işlev görüyor. Şiddet yoluyla şehir Rum nüfusunu kaybediyor. Rumların işlerine, mallarına, vakıf mülklerine el konuyor. 1955 pogromu gibi rezaletler dışında, devlet güdümlü, sistemli, sinsi bir ötekileştirme programı uygulanıyor. İnsan hakları ayaklar altına alınıyor.
 
Devletin içindeki kültür bürokrasisinin, onun etrafında saçaklanan kimi çevrelerin Bizans’a olan uluslararası ilgi karşısında ötekileştirici, önyargılı hatta düşmanca bir tepkilerinin olduğunu söyleyebilirim. Kültürel miras alanı bu imtiyazcı elitleri birleştiriyor, karşıt kutuplarda da yer alsalar da.  

Eğer söz konusu olan bir Bizans kilisesi ise, yönetimler gibi onların da kültürel varlıklara olan bu uluslararası ilgiyi hiç de hoş karşılamadıkları, bunu milliyetçi kalıplar içinde algıladıkları söylenebilir. Hatta hiç gizlenmeyen bir yabancı düşmanlığı sergiledikleri de. Yalnızca siyasetçilerin, bürokratların değil, onların etrafındaki imtiyaz sahibi kimi uzmanların da.

Bizans meselesinde entelektüelleri buharlaştıran ne?

 Soru şu: Bu süreçte bilgiyi potansiyelsizleştiren, siyaseti güçlü kılan nedir?

Bana kalırsa entelektüel üretimin sekülerleşmemesi, kamusal alanla temasının olmaması.

Neoliberal dönemde resmiyetçi-ideolojik ya da piyasacı eylem kalıplarının karşısında büyük sermayenin hayırseverlik kuruluşları güçlü bir alternatif gibi gözüküyor. Ancak onların sermaye altında örgütlenmesi, entelektüel üretimin kamusal alandan dışlanmasına, izole olmasına yol açıyor.

Ayasofya meselesinde bağımsız uzmanların seslerinin duyulmaması ya da bir etkilerinin olmaması bunun bir göstergesi. Ayasofya’nın sorunu müze ya da cami olması değil, bir iktidar aracı, nesnesi olması. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi, kimi zaman karşıt taraflarda yer alan Siyasal İslam’ın ve milliyetçilerin tabanını mutlu etti. Peki onu Hıristiyanlığın en önemli mabedi olarak kabul edenler neler hissettiler? Onların bir önemi yok mu?

Oysa güncel bir kültürel miras yönetimi fikri, her iki hafızayı da birbirine rakipleştirmeden, birbiriyle çatıştırmadan, kapsayıcı bir ilişki içinde ve eşzamanlı olarak dikkate alabilir ve çok daha yenilikçi bir deneyim üretebilir. Müslümanların da Hıristiyanların da bilim çevrelerinin de benimseyecekleri bir şekilde..

Bunun karşısındaki en büyük engel kültürel-politik alanın devlet iktidarına bağlı olması. Bu nedenle kültürel alan ulusdevlet içinde bir imtiyaz mücadelesi alanına dönüşüyor. Bu yüzden hafızaları özgürleştirecek, tarafları farklı bir eşiğe taşıyacak kavramsallaştırma işlevini yerine getiremiyor.  Kültür-politik alan hiç bir zaman devlet iktidarından ayrışmıyor. Tektipleştirici bir millet kompartımanını temsil ediyor.
 
Peki bundan sonra ne olacak?  Ayasofya ayakta kaldığı sürece bu seküler olmayan devleti, kültürel-politik kamusal alanı bir eyleyen olarak dürtmeye devam edecek. Aynı zamanda da eklektik bir ulusdevlet ideolojisi içindeki nesneleştirici eylemselliklere, şehir tarihindeki varoluşunu bastırmaya çalışanlara karşı eşsiz bir deneyim fırsatı sunmaya. Hem onu ilgiyle sahiplenenlere, hem de İstanbul’un kent sakinlerine…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Siz isterseniz Ayasofya’yı bile…

Adnan Menderes  29 kasım 1955’te TBMM grup toplantısında Demokrat Parti milletvekillerine “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ama hilafet geri gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan risk ve sorumluluk almak yerine hukukun arkasından dolanarak tartışmalı bir kararla Ayasofya’yı ibadete açtı.

Karar, Türk sağında memnuniyetle karşılandı. Çünkü Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve hilafetin kaldırılması Türk sağının bir türlü affedemediği temel meselelerin başında geliyordu.  Sağın mühim şahsiyetlerinin kişisel tarihlerinde “Ayasofya açılsın” mitingleri birleştirici bir faktördür. Hepsi gençliklerinde bu mitinglere katıldıklarını, Ayasofya açılsın diye slogan attıklarını hatırlatıyor ve kendilerine sunulan bu kızıl elmanın tadını çıkartıyorlar.

Hilafetin kaldırılışı ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi Türk sağı için Cumhuriyet’in Hıristiyan batıya verdiği bir taviz, hatta teslimiyet sembolü idi.

Türk sağının ideoloğu Necip Fazıl 1965’te verdiği bir nutukta bu teslimiyet duygusunu  dile getirerek sadece mukaddesatçılarda değil milliyetçilerde de derin iz bırakmıştır.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanmış bahtıyla beraber açılmalıdır.”

Gençler! Bugün mü yarın mı bilemem. Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir. Ayasofya açılacak”

Ayasofya açıldı, sağda kuşkusuz bir memnuniyet var ama köpürtülmeye çalışıldığı kadar büyük bir coşku oluşmadı. Laik/ modern/sol kesimlerden ise cılız tepkiler dışında bir ses çıkmadı. Muhalefet cephesinde yer alan Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi isimler memnuniyetlerini dile getirdiler, Muharrem İnce davet gelirse açılışa bile gideceğini söyledi. CHP’nin sessizliği ise kimseye sürpriz olmadı.

Yani RTE istediği karşıtı meydana çıkmayınca beslenegeldiği çatışma ortamını bulamadı.

Erdoğan’ın cephanesi tükendi

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Erdoğan’a umduğu kazancı sağlayacağı kuşkuludur ama Erdoğan’ın söyleyecek çok az sözünün kaldığını, cephanesinin tükenmekte olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Başörtüsü argümanı çok geride kaldı, Ayasofya heyecanı da bir süre sonra kaybolur. Sağ kesime ödül olarak Erdoğan’ın dağarcığında şimdi Menderes’in dile getirdiği hilafeti getirme vaadi kaldı bir tek.

Ayasofya sevinci sağ kesimde ne kadar sürer bilemeyiz, ama Şehir Üniversitesi‘nin kapatılma kararının ve bu kararın uygulanma biçiminin muhafazakar kesim üzerinde yarattığı hayal kırıklığını gidereceği şüphelidir.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı gibi meseleler sadece muhalif seçmenlerin değil sağcıların da gözü önünde sürüyor.

Ayasofya ibadete açılınca ne yazık ki görülmemiş oranlarda seyreden işsizlik son bulmayacak, enflasyon düşmeyecek,  dolar değer kaybetmeyecek, çalışan kesimlerin hayatları daha iyileşmeyecek.  Etkisi zamanla sınırlı bu karar Erdoğan’ı hayal ettiği gibi II. Fatih yapmaya yetmeyecek.

Erdoğan daha bir kaç sene önce Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep edenlere önce Sultanahmet Camisi‘ni doldurmalarını söyleyerek karşı çıkmıştı. Sultanahmet dolmadan Ayasofya’yı açarak ya Sultanahmet Camisi’ni dolduğunu sanıyor ya da geçmişte söyledikleriyle bağlı saymıyor kendini.

Ne de olsa eski bir siyasi büyüğümüzün veciz bir şekilde dile getirdiği gibi: “Dün dündür, bugünse bugündür “.

En önemli gündem, hasar verilmesini önlemek olmalı

Ayasofya’nın 86 sene sonra camii olarak ibadete açılması kuşkusuz önemli bir olaydır, özellikle uluslararası çevrelerde sonuçları olacaktır. Erdoğan Çamlıca Camisi‘nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’nın ibadete açılmasının faturasının çok yüksek olduğunu söylemişti. Şimdi önüne çıkarılacak faturanın bedelini ödemeye hazır olduğunu var sayabiliriz.

Bin beş yüz yıllık tarihinde yeni bir sayfa açılmış oldu Ayasofya’nın. Bugün tartışmamız gereken nokta eşsiz bir insanlık mirası olan Ayasofya’nın gelecek kuşaklara nasıl bırakılacağı olmalı. AKP yönetiminin her biri hazine değerindeki mozaikleri ve freskleri kalıcı bir tahribata yol açmadan gizleyebilecekleri teknik imkanları kullanacaklarını kabul etsek bile bu önlemler yeterli olmayabilir. Konunun uzmanları 6. yüzyıldan kalma bu muhteşem kültürel varlığın zaten zamanın yıpratması karşısında özel önlemlerle korunması gerektiğine dikkat çekiyorlardı.

Müze olarak kullanıldığı yıllar boyunca da kontrolsüz bir şekilde her gün ortalama 10 bin kişinin ziyaret ettiği binaya şimdi cami nedeniyle oluşacak ilave bir yükü ne kadar kaldırabilir sorusunun cevabını konunun uzmanları mutlaka araştırmalı. İstanbul zaten büyük bir depremi beklerken Ayasofya’yı korumak  hepimizin, ama en çok da bu yapıya günü kurtaracak siyasi rant kaygısıyla yaklaşanların sorumluluğudur.

İşte tarih ve insanlık önünde bedeli asla ödenmeyecek fatura budur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentin kendini anımsaması ve anlaması: Ayasofya

Bu yazı, Danıştay 10. Dairesi‘nin Ayasofya‘yı ibadete açan kararından önce yazılmıştır. 

*

Her kentin (eğer politik bir kararla, tamamen bir planlama ürünü ve mühendislik harikası olarak boş bir düzlemde yaratılmıyorlarsa) bir geçmişi ve hem genel hem de kendine özgü bir tarihi vardır. Gerçi “kendine özgü tarih”, o sırada güçlü olarak varlığını duyurmakta olan koşulların genel tarihi içinde bir bölüm(cük) sayılabilir; yine de kişisel öykülerle, özel mekanlarla ve belki sadece o kentin insanları için farklı bir anlam ifade eden türleriyle, biraz daha “özel” bir tarihtir.

Her kent için doğru olduğu kabul edilebilir, ama Türkiye’nin kentleri için, Türklerin dünyada yaşadıkları bütün kentler için daha güçlü bir kesinlikle söylenebilir ki, bu kentlerin her zaman Türklerden önce bir tarihi vardır. Türklerin bu kentlere gelmesi, kenti ele geçirmesi (ya da fethetmesiyle) birlikte yerli halklar ve onların hem genel hem de yerel tarihleri hemen yıkılıp gitmez, çoğu kez yaşayarak değişmeye ya da asimile olarak, eriyerek de olsa yaşamaya devam eder. Ama bütün bu tarihler o kentlerde, öylece yaşar…

Kentsel mekan zamanın içinden, eskiyerek, savaşlarla- yangınlarla veya gereksiz hale gelerek sürekli dönüşür ve zamanın içinden akarak kalıntılarıyla ya da çok seyrek olarak sıkıca korunmuş biçimleriyle, bu tarihe tanıklık eder. Bazen büsbütün mitolojik bir öge olarak efsaneleşmiş bir zihin durumu olarak da olsa tarihsel gerçek, yaşamaya devam eder.

Belleğe ve bilgiye nasıl bakacağız?

Anadolu’da her hangi bir kente gitsek ve gözlerimizi kapasak, zihnimizdeki canlanmayı izlemeye bıraksak kendimizi, o kadar çok şey gelip-geçmeye başlar ki gözlerimizin önünden: Sokaklar, meydanlar, evler ve anıtlar, en çok da kaleler ve eski bir tapınaktan bozularak yeni bir hale dönüştürülmüş kullanımların eski günleri ya da sadece taş duvarlar ve yerdeki mozaikler filan, her şey uçuşur gözlerimiz önünde… Bilmediğimiz dildeki konuşmaları izleriz, yitmiş çocuk oyunlarını ve belki artık hiç üretilmeyen bir ürünün tezgahtaki ham halinden gelen sesleri, mum ışığındaki görüntülerini, ağaçların gölgelerini ve toz bulutunu…

Biliriz ki onlar vardır. Şimdi görülmeseler de bu kentlerin daha önceki zamanlarında olmuşlardır. Pazara giden bir kadın, inşaatın başındaki mimar, şarkılara koşan iki çocuk… Belki bazı dönemlerle ilgili güçlü rekabetler, kanlı kavgalar ve dini ya da politik söylevler çalınır kulağımıza. Her kentin bir bilgeliği, belleğinin parlak ya da oldukça gölgeli ve karanlıkta kalmış donuk bölümleriyle de olsa canlı bir atardamar gibi kıpırdayan bir nabzı vardır…

Sorun galiba bütün bu belleğe ve bilgeliğe nasıl bakacağımızla ilgili… Nasıl bakacağız ve ne anlayacağız bundan? İster Antep’e bakalım, ister Kastamonu’ya ya da Trabzon’a veya Yozgat’a, Çankırı’ya… Bu kentlerin belleğinin nabzı ha bire atar durur. Artık o kutsal bilgeliğin kanadı kopartılmış, üstü-başı kan ve toz-toprak içinde kalmış bile olsa nabzı atar o belleğin; Kayseri’de ya da Sivas’ta veya Erzurum’da…

Bu noktada, üzerinde konuşulabilecek o kadar çok soru veya üzerinde düşünülebilecek kavram var ki sadece başlıklarına bile bakmak yeterinden çok zorlayacaktır düşünebilme kapasitemizi… Yine de işimizi biraz daha güçleştirmek ya da kolaylaştırmak pahasına, bir önceki hafta tartışmaya başladığımız “melezleşme” ya da kültürlerin karşılaşmalarında birbirlerinden etkilenmeleri ve “akültürasyon/ kültürlenme” kavramlarını da anımsamak yararlı olacaktır.

Diyelim ki gözlerimizi yumduk ve bir kent bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir yandan da düşünüyoruz, oradaki pagan tapınağına ya da sokaklardan her baharda akmakta olan şenliklere ne oldu? Oradan, o köşe başından dönerken gördüğümüz kutlama alayı ya da o küçük meydana bakan evin penceresinin oranları ya da pencereden uçuşan perdenin dokuması ve nakışları, taş duvar örgüsünün veya saçakların biçimlenişi, bağ bozumu havasının kulağıma kadar gelmekte olan ezgisi bana neden tanıdık geliyor? O atlar hipodromda yarışarak mı koşuyor yoksa bozkırdaki Moğol atlarının ayak sesi mi?

Fetih ve kılıç hakkı

Yeniden düşünelim: Fetih nedir? Kılıç hakkı nedir? Kılıç gücüyle bir kenti almak, duvarlarını yıkarak ya da anlaşarak o kente girmek insanları nasıl bölüyor “yenmişler” ve “yenilmişler” olarak? Yenenlerin hakkı ne? Yenilenlerin hakları da var mı? Surları yıkılan kentlerdeki yenilenler, yenilmekle neleri kaybediyorlar? Her şeylerini mi yoksa sadece o günkü savaşı mı? Kentlerin bellekleri yenene ve yenmeye, yenilene ve yenilme anına nasıl bakıyor?

Yenenlerle yenilenler savaşın ertesinde o kentte nasıl yaşıyorlar? Yaşam nasıl devam ediyor? Üretim nasıl devam ediyor, çocuk oyunları ve ayinler, kutsamalar ve törenler, düğünler-şenlikler ve yapılan yeni evler, hanlar, hamamlar nasıl çıkıyor ortaya? İpin eğirilişinde ve kaynayan boya kazanına batmasında, dokuma tezgahının düzenlenmesinde ve desenlerin belirmeye başlamasında yenenlerle yenilenler ya da kentin yerlileriyle sonradan gelenler, istilacı ordularla kendi geçimin derdindeki insanlar birbirlerine ve yaptıkları işlere bakarken ne düşünüyorlar?

Ne öğreniyorlar birbirlerinin yaptığı işlere bakarken? O kubbeyi gördüğünde ve o müthiş kubbenin altındaki akustiği işittiğinde, böyle bir kubbeyi yapabilmek için yanıp tutuşmaya mı başlıyor ustaların yaratıcı yönleri?

O dokuma ve o duvara konulacak taşın yontulması, o tezgahta gerilmiş olan ip ve dokuma, örsün üzerine inen çekicin sesi, derken belki içtiği üzümün suyu ve buğday ya da bir sebzeyi tekneye ya da tencereye koyuş biçimi ve elde ettiği lezzet ve her şey, her şey derken yenenlerle-yenilenler birbirine mi karışıyor?

Biliyoruz ki resmi tarihe hiç benzemez o kentlerin belleği ve mekanların ve o eşyaların anlatım dili…

Yeniden başka türlü sorular soralım:

Bugün “kılıç hakkı” gibi bir kavrama dünyanın-bütün insanları nasıl bakar?

Bir kültürün bin-bir özenle ve özveriyle yaptığı ve süslediği ve inancıyla kutsadığı bir yapıya el koyarak sadece kendi kültürüne hizmet edecek bir işleve dönüştürmekle, kendini gülünçleştirmiş ve aşağılamış olmaz mı o buyurgan otorite?

Gerçeği değiştirmek mümkün mü?

Ayasofya, o bütün zamanların en müthiş katedrali nasıl etkiledi, Osmanlı’yı ve Balkan halklarını ve Sibirya’ya kadar bütün Slav halklarını ve Anadolu halklarını? O basık ve geniş kubbenin nasıl yapılacağı, bir karenin üzerine nasıl oturacağı ve ilk defa Ayasofya’da kullanılan küresel üçgen (pandantif) fikri nereden geldi ve nasıl gelişti, dünyanın bütün kentlerinde ve nasıl gelişmeye devam etti? Ayasofya’yı yapan mimarlar Archimedes’den beri gelişen geometri bilgisini, bilimi, matematiği ve fiziği, nasıl uyguladılar bu binanın inşaatında?

Bugün, Ayasofya ile ilgili temel sorun nedir? Sorun, gerçeğin değiştirilmesi, neyin gerçek olduğunun ise sadece siyasi ve ideolojik olarak belirleneceğinin zannedilmesi olsa gerek…

Temel Sorun: Gerçekle ilgili…

Eğer gerçek, Ayasofya’nın “tekrar aslına rücu ettirilmesi için cami yapılması” biçiminde açıklanırsa, bir çocuk nasıl düşünür? İstanbul’da, 530’lu yılların hemen başında, bu yapının daha önce görülmemiş bir mekan olması ve kubbesi altındaki cemaatin büyüklüğü ile ilgili hayali kuran Justinianus ve onun bu düşüncesini gerçekleştirmek üzere bulduğu, aslında mimar da olmayan Miletus’lu Isidore ve Aydınlı (Tralles’li) Anthemius’un olağanüstü çabası ile ilgili gerçeği nasıl açıklayacağız?

İskenderiye Üniversitesi‘nde ders veren bir bilim insanı, matematik, geometri ve fizik derslerinden vazgeçen Isidore ve yetenekli bir matematikçi olan Anthemius, o güne kadar görülmemiş büyüklükteki katedrali yaratıcı ve buluşçu düş güçleriyle, kullanılan teknolojinin sağladığı kadar olanakla, beş küsur yıl içinde ürettiğinde ve bütün işgücünü organize ederken, binlerce eskizi çizen, denetleyen, insanların yapacağı işleri tanımlayan, gerekli ve benzersiz malzemeyi seçen ve bir araya getiren bu iki mimarın yaptığı iş gerçek değil, yaptıkları, bugün bile dünyanın bütün halkları için bir harika olan Ayasofya katedral değilse, bu kentte yaşayan bir çocuk gerçeğin ne olduğunu nasıl anlayacak?

Adı Ayasofya Camisi olan bir yapının döneceği “asıl”, bir cami olacaksa, nasıl bakacağız bundan sonra kentlerin tarihine? Nerden başlayacak bu tarihi “gerçeklik”? Kılıç hakkının şiddetine/ zora/ savaşa ve uçan kellelere göre mi başlıyor kentlerin tarihi? Anadolu’da, neredeyse bütün kentsel yerleşimlerin yaklaşık bin yılını kapsayan Bizans Dönemi, bu yerleşmelerin hiç birinde gerçek sayılmayacak mı?

Bütün dünya kültürlerinin, bir “dünya mirası” saydığı bir yapıyı bir tek biz, “sadece Müslümanların camisidir orası” diye tanıttığımızda, dünyanın bütün insanları nasıl bakacak bizlere? Nasıl bir bilgi düzeyinde, düşünme, mantık ve gerçek algısı düzeyinde, nasıl bir kültürel durumda olduğumuzu düşünecek dünyanın bütün halkları?

Sorun gerçekle ilgili.

‘Aslına rücu’

Biz “gerçek değişti” dediğimizde, gerçek değişir mi? “Tarih benimle başlar” dediğimizde tarihe bıraktığımız ilk yazılı belge 732-735’te Moğolistan çölündeki Orhun yazıtları olan “bizlerle” başlar mı tarih? Ya da Anadolu’daki her hangi bir kentin tarihi 11. Yüzyıl’ın sonundan sonra mı vardır?

Eğer Ayasofya “aslına rücu ederse” biz bundan sonra, gerçekle ilişkimizi nasıl kuracağız? Yaşadığı yerin tarihini, geçmişini öğrenmek isteyen çocuklara nasıl bir tarih anlatacağız? Şiddetten ve zapt/feth etmekten başka bir tarih olacak mı kentlerin? Bu tarihin içinde çeşitli kültürler karşı karşıya gelecek mi? Geldiklerinde, bu kültürlerden kılıcı keskin olan bütün diğer “kahpe” kültürleri yok etmiş, köküne kibrit suyu ekmiş” mi olacak?

Selimiye Camisi‘ni yaparken Mimar Sinan, sahip olduğu bütün bilgeliği, Yeniçeri Ocağı’nda mı edindi?

Ayasofya ile ilgili gerçek nedir?

Bizimle ilgili gerçek nedir?

Aslında gerçek nedir?

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Varoluş savaşımız

Bu hafta sonu, zaten kararmış içinizi biraz daha karartmaya hazır mısınız? Öyleyse, başlıyoruz. Küresel ısınmadan kaçmanın bir yolu yok. Isınmayı 3 derecenin altında tutabilmemiz mümkün değil. 3 derece ve üzeri ısınma da geleceğin bugünden çok farklı olacağı anlamına geliyor. Bu farka rağmen yaşamayı becerenler kalacak, beceremeyenler de sorun yaşayacak.

Devletler önce Kyoto Protokolü, sonra da Paris Anlaşması denilen yapılarla bizi oyalamayı başardılar. Paris Anlaşması’nın geçerlik süresi 2030 yılının sonuna kadar. Şimdiye kadar ortaya konan taahhütler yerine getirilecek olsa bile 2030 yılında atmosferi en az 2 derece ısıtacak kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.Tabii sorun burada da bitmiyor, çünkü Paris Anlaşması 2030 yılında tüm sera gazı salımlarının sıfırlanmasını öngörmüyor. Bu da ısınma 2 derecenin de üzerine çıkacak demek.

Size basit bir hesap: 2050 yılında Türkiye’nin karbondioksit salımlarını 1 ton gibi sembolik bir seviyeye düşürebilmesi için bu seneden itibaren, her sene salımlarını yaklaşık yarıya (%49) düşürmesi gerekiyor. Bu seneyi harekete geçmeden geçirirsek, seneye net %50 azaltıma başlamamız gerekiyor, sonraki seneyi beklersek %52. Adım atmadığımız her sene atacağımız adımların daha da sert olması sonucunu doğuracak. Sizce dünyada böyle bir eğilim var mı? Haklısınız, yok, ben de aynı kanıdayım. O zaman 2050 yılında Dünya’yı karbondioksitten arındırmanın bir yolu yok. 2050 yılına kadar da sıfır karbona düşmediğimizde Dünya’nın 4 derece ısınacak olması neredeyse kesinleşmiş olacak.

“Ama nasıl olur? 2050’de sıfır karbon olursak çözülecekti hani sorun?” derseniz, size bir haberim var, çok fena kandırıldınız. Eski Exxon-Mobil Genel Müdürü, sonra da ABD Dışişleri Bakanı olan Rex Tillerson, “Ben mühendisim, çok akıllıca bir çözüm bulacağımıza inanıyorum” diyordu. Evet, devletler politikalarını tam da bunun üzerine kuruyorlar. Şimdi masayı sallayıp dengeleri fena halde bozacak önlemler almak yerine, bırakalım her şey böyle yürüsün, ileride bir noktada nasılsa zeki insanlar bir çözüm bulup bizi bu problemden kurtarırlar, diyorlar.

Karbonu tutup saklama çözüm mü?

Zeki insanlar (hatta çok zeki olmaya da gerek yok) bir çözüm buldular bile: “Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakın, bunların alternatifleri var ve daha da ucuz olmaya başladı bile.” Bu yapısal dönüşümde varlıklarını kaybedecek tüm sektörler ise sizi bunun imkansız olduğuna inandırmaya çalışıyor. Daha da kötüsü Karbon Tutma ve Saklama (Carbon Capture and Storage) gibi bir şeyin mümkün olduğuna ve gelecekte çok geniş alanlarda kullanılacağına dayanarak bugün harekete geçmemeyi açıklayabiliyorlar. Karbonu tutup yer altında saklamanın bir yolu var. Doğa bunu milyonlarca yıl önce keşfetti: Kömür yapmak, sonra da bu kömürü yerin epey altına gömmek. Yalnız bunun yapılabilmesinde bir sorun var, o da kömürü yaktığımızda elde ettiğimiz enerjinin aynısını, hatta biraz daha fazlasını harcayarak karbondioksidi karbon ve oksijen olarak iki parçaya ayırmak.

Bu kadar uğraşacağımıza hazır yerin altında duran kömür, petrol ve doğal gazı çıkartmaktan vazgeçsek? Yok, olmaz! Önce onu çıkartıp yakalım, biz paramızı kazanalım, sonra kuracağımız şirket de çıkan bu gazı yerin altına tepmek için sizden biraz daha para kazansın.

Sonuçta kolayca görebileceğiniz gibi, işimiz bitmiş durumda. Ne gönülsüzce yapılan Paris Anlaşması, ne mühendislik çözümleri ne de karbondioksidi toprağın altına gömmek bizi kurtarabilir artık. Sibirya’nın kutup dairesinin içindeki bir bölge geçen hafta 38 dereceyi gördü. Burası Adana değil, Sibirya, 38 derece, dile kolay. Toprağın altındaki metanın ne hızla eriyip yüzeye çıkmakta olduğunu anlatmıyorum bile. Sibirya, 38 derece.

Geçen senenin temmuz ayından bu senenin haziran ayının sonuna kadar sıcaklıklara baktığımızda Avrupa’nın 1.35 derece ısınmış olduğunu görüyoruz. Biz Paris Anlaşması’na göre sıcaklık artışını 1.5 derece ile sınırlamıyor muyduk? Bir yandan sıcaklık artıyor, öte yandan biz kömür yakmaya devam ediyoruz. Perhiz? Lahana turşusu?

Dünya Meteoroloji Örgütü, böyle devam edecek olursak 5 sene içerisinde 1.5 derece ısınma seviyesini geçmiş olacağımızı söylüyor. 2025 senesinde. Neden biliyor musunuz? Çünkü birileri bizimle dalga geçiyor. Bizi susturmak için çözümlerin olduğunu, panik yapmamamız gerektiğini, ekonominin iklimden daha önemli olduğunu falan söylüyorlar. Şimdiye kadar inandık ve dinledik, ama ne yazık ki artık bunu engellemek için çok geç.

Antarktika 1750’den bu yana değil, son 30 senede 1.5 derece ısındı, Dünya’nın geri kalanının 3 katı hızla, böyle devam ettiğinde ne olacak biliyor musunuz? Eriyecek. Eridiği zaman da deniz seviyesi hayal bile edemeyeceğimiz kadar yükselecek. Atmosferde en son bu kadar karbondioksit olduğunda, 3.3 milyon sene önce sıcaklıklar ortalama 3-4 derece daha fazlaydı, deniz seviyesi ise bugünkünün 20 metre üzerindeydi. Oraya doğru gidiyoruz.

Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok

Ne yapmalı? Aslında bu, cevabı en kolay soru. Üzerimize bir felaket geliyor. Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok. Hiçbir şey yapmazsak hepimizi öleceğiz. Bunu anlıyorsunuz değil mi? İnsan neslinin tükenmesinden bahsediyoruz. O zaman yapılacak tek şey birlikte bu gelen felakete karşı savaşmaktır. Bu da kömür santrallerine, kömür santrallerine kömür taşıyan kamyonların önüne yatmak falan değil. O 30-40 sene önce yapılsaydı işe yarardı. Şimdi artık el ele ve birbirimize destek olarak gelen felakete uyum sağlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok.

Aramızdaki sorunlar neyse, onlar bu gelen felaketle kıyaslandığında hiçbir önem taşımıyor. Hani hep diyoruz ya “zaman artık birlik zamanıdır”. Evet, artık zaman gerçekten birlik zamanı. Sırt sırta durursak insanlık olarak iklim krizini de yenebiliriz, bu savaş artık ideoloji veya zenginlik için değil, varoluş için yaptığımız bir savaştır ve bu savaşı kaybedemeyiz.

 

Kategori: Hafta Sonu