Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Chiquitita/ ABBA*

1970 yazında Güney Kıbrıs’ın plajlarından birinde Birleşmiş Milletler askerleri İsveçli iki çiftin doğaçlama canlı müzik performansına şahit oldular. Tatil yaptıkları sırada sadece eğlenmek amacı ile ilk olarak yeteneklerini birleştirme girişiminde bulunan bu dörtlü birkaç yıl sonra Dünya müzik listelerine üst sıralardan girecek olan ABBA grubundan başkası değildi.

Björn Ulvaeus ve Benny Andersson o sıralar 1970 Eylül’ünde yayınlanacak olan Lycka adıyla ilk albümlerini kaydediyorlardı. İkili Björn & Benny olarak biliniyordu.

Eşleri Agnetha Faltskog ve Anni-Frid (Frida) Lyngstad’ın her birinin solo kariyerleri çok başarılı idi. Agnetha 1968-1971 arasında dört solo albüm çıkarmıştı. Frida ise 1967 yılında kazandığı bir yarışmadan sonra İsveç EMI plak şirketi ile kontrat imzalamıştı.

1971 yılından itibaren dört sanatçı beraber çalışmaya başladılar ve birbirlerinin çalışmalarına vokal yaptılar. Menajerleri Stig Anderson uluslararası başarının İngiltere ve Amerika listelerine girmekten geçtiğini çok iyi biliyordu ve dörtlü için akılda kalan bir isim arayışına girdi. Grup üyelerinin her birinin isimlerinin baş harflerinden oluşan (acronym) ABBA ismini, 1973 yılında aldılar. Fakat küçük bir sorun vardı. ABBA aynı zamanda İsveç’li bir balık konservesi markası idi. Fabrika sahipleri “yaptıkları ile onları utandırmayacakları “sürece isimlerini kullanmalarına izin verdiler.

Eurovision’da Waterloo ile başlayan çıkış

Kaderlerini değiştirecek olan Eurovision şarkı yarışmasına katılabilmek için bir kez 1972’de bir kez de 1973’te iki kez İsveç elemelerinden geçemeyen grup, 1974 Şubat’ında bu kez daha deneyimli ve daha iyi hazırlanmış olarak “Waterloo” ile İsveç halkının gönlünü kazandı 6 Nisan 1974’te İngilizce olarak seslendirdikleri bu şarkı ile birinciliği alan ABBA üyeleri yarışma sonrasında başarılarını, gecenin anlam ve önemine uygun olarak Londra’daki Grand Brighton otelinin “Napoleon” süitinde bir parti vererek kutladılar. İronik olan ise İngiltere jürisinin yarışmada şarkıya “0” puan vermesi idi.

Jüriye inat “Waterloo”, başta İngiltere olmak üzere dokuz Avrupa ülkesinde listelerde birinci sıraya yükseldi ve ABD’de Bilboard Hot 100’de altıncı sıraya kadar tırmandı. 2005 yılında, EBU tarafından düzenlenen ve Eurovision’un 50’inci yılının kutlandığı televizyon programında da Waterloo, 50 yılın en iyi Eurovision şarkısı seçildi.

Dört versiyon, beş isimden sonra…

1974 ile 1978 yılları arasında dört albüm çıkaran grup üyeleri bir sonraki albümleri “Voulez-Vous” için 78 Mart’ında stüdyoya girdiler. Albüm çalışması bekledikleri hızda gitmiyordu. Aralık ayına geldiklerinde, yani altı ay sonra hala albümün yarısını dahi bitirememişlerdi. Albüm öncesinde bir single çıkarmak istiyorlardı ve acele etmelerinin de özel bir nedeni vardı. 9 Ocak 1979’da UNICEF yararına düzenlenecek bir konser için bir şarkı yapmaları gerekiyordu ve bu şarkının plak gelirlerinin yarısı UNICEF’e gidecekti.

Projenin öncüsü The Bee Gees grubu olmuştu ve ABBA dışında Andy Gibb, Olivia Newton-John, John Denver, Donna Summer, Rita Coolidge, Kris Kristofferson, Rod Stewart ve Earth Wind and Fire projeye katılmışlardı. 4 Aralık günü Björn stüdyoya yeni bir şarkı ile geldi. Şarkının “Tüy Kuşları” olarak tercüme edilebilecek “Kalsupare” gibi komik bir ismi vardı ve daha sonra ortaya çıkacak şarkı ile yakından uzaktan alakası yoktu. Şarkının geri plan müziği oldukça iyileştirildi ve Björn şarkı sözleri için, kahramanının başka bir kadını tercih eden sevgilisine hitap ettiği yeni bir hikaye buldu. Bu yeni şarkının adı “In the Arms of Rosalita” oldu. Vokalleri Agneta ve Frida kaydettiler ve mısraları sırayla söyleyerek her ikisi de terk edilen kadını seslendirdiler.

 

Bu kayıt yeterince iyi gibi gözükse de grup bir şeylerin tam oturmadığını hissetmişti. Geri plandaki müziğin istediklerinden yavaş olduğunu ve melodinin potansiyelini ortaya çıkarmadığını düşündüler ama ikinci bir kayıt için vakitleri yoktu ve bir TV programına katılmak için Londra’ya uçtular.

İsveç’e döner dönmez tekrar stüdyoya girdiler ve bu kez kayıtta en güvendikleri müzisyenler vardı. Bu sefer de şarkının adını “Three Wise Guys” olarak değiştirdiler. Lasse Wellander tarafından çalınan gitar introsu bu versiyonda biraz daha uzatıldı ama şarkı hala istedikleri gibi olmamıştı.

El Condor Pasa’nın ‘sihirli dokunuşu’

En kritik değişiklik şarkıya Latin Amerika havası vermeye karar verdiklerinde oldu ve Simon & Garfunkel’ın “El Condor Pasa”sını referans aldılar. Benny şarkının sonuna tamamen yeni bir piyano partisyonu ilave etti. Yeni kayıt kesinlikle daha yumuşak olmuştu ve ritm gerçekten El Condor Pasa’nın ritmine büyük benzerlik gösteriyordu.

Björn bu yeni versiyona yeni sözler yazdı ve şarkının adını önce “Chiquitita Angelina” sonra da “Chiquitita” olarak değiştirdi. Agnetha ilk kıtayı tek başına söylerken Frida ona ikinci kıtadan itibaren katılıyordu. Sözler kalp acısı çeken arkadaşını teselli eden ve ona daha iyi günlerin geleceğini vaat eden bir dostun mesajına dönüşmüştü.

 

Chiquitita’nın , önce “Kalsupare” olarak başlayan sonra da ”In The Arms of Rosalita” olarak devam eden  uzun yolculuğu “El Condor Pasa” esintilerinin sihirli dokunuşları sayesinde artık tamamlanmıştı.

Dev kardan adam önünde ‘resmi klip’

Umut mesajları içeren bu balad UNICEF projesi için çok uygun olmuştu. Şarkı 9 Ocak 1979’da ilk olarak UNICEF konserinde dinleyici ile tanıştı ve 16 Ocak’ta yayınlanan single kısa sürede en az 10 ülkede liste başı oldu. Şarkı, stüdyo kaydından sadece bir  ay sonra yayınlandığı için klip çekmeye vakitleri olmamıştı. Bu nedenle BBC için İsviçre’de dev bir kardan adam önünde yaptıkları çekim, şarkının resmi klibi oldu.

Arjantin’de RCA Plak Şirketi‘nin çalışanlarından birinin eşinin yardımı ile yazdığı İspanyolca sözlerle şarkıyı, kendi ana dillerinde söylermişçesine mükemmel bir telaffuzla yorumlayan İsveçli kızlar, Güney Amerikalıların da kalbini fethetti. Chiquitita’nın İspanyolca versiyonu çok kısa bir sürede sadece Arjantin’de yarım milyon kopya satarak Güney Amerika’da son 25 yılın en büyük hiti olmayı başardı.

 

Kaynaklara göre rakamlar farklılık gösterse de müzik endüstrisi uzmanları ABBA’nın, Rolling Stones ile benzer sayıda, en az 200 milyon civarında single ve albüm sattığını teyit ediyor. Bazı kaynaklara göre de bu rakam 380 milyon. Bu başarıda “Waterloo”nun olduğu kadar, Latin dünyasında da grubu listelerin üst sıralarına taşıyan Chiquitita’nın önemi yadsınamaz.

Björn Ulvaeus ABBA hayranlarına grubun 2021 yılında yeni bir albüm yayınlayacağını müjdelemiştir. Şimdiden beş tane yeni parçanın kaydedildiği açıklandı. Detayları sır gibi saklanan projeye göre 2022 yılında ABBA’nın turneye de çıkacağı söyleniyor ama bu kez kendileri yerine Holografik Avatarları sahne alacakmış ve turun adı da “ABBAtar” olacakmış. Bu avangard projeyi merakla bekleyeceğiz elbette.

Single: 16 Ocak 1979
Albüm: Voulez-Vous, 23 Nisan 1979

Kaynakça

  • ABBA The Official Site, In Focus : The Chiquitita Story
  • Wikipedia, ABBA,Voulez-Vous,Agnetha Faltskog,Anni-Frid Lyngstad (Frida)
  • Songfacts, Chiquitita
  • ABBA reunite in London to film their 2022 hologram tour,22 September 2020
  • Beech M. , ABBA’s Money Machine Is Back In Service With First New Music Since 1982, April 2018.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Evet, ülke yanıyor ama yine de iklim krizine karşı eylem zamanı; hemen, şimdi-2

Son birkaç gün kamuoyunun gündemine yine orman yangınları oturdu. Hemen her yaz olduğu gibi yaşanan büyük orman yangınları toplumdaki doğa hassasiyetini harekete geçirdi. Bu elbette olumlu. Fakat sorun şu ki, yangınları yangınlar sırasında konuşmak, tıpkı depremleri deprem sırasında konuşmak gibi, hiçbir işe yaramıyor. Tersine pek çok gerçek dışı bilgi ile toplumsal bilinç kirleniyor. Bu köşede henüz büyük orman yangınları yaşanmadan, biri 12 Haziran, diğeri de 3 Temmuz tarihinde iki yazı yayımladım. Mutlaka söylemek isteyip de söyleyemediğim şeyler kalmıştır ama ben bu hafta, geçen hafta başladığım yazıma devam etmek istiyorum.

Geçen hafta yayımlanan birinci bölümde dünyada ve Türkiye’de gerçekleşip iklim krizinin doğrudan göstergeleri olan olaylara örnekler vererek, iyi dileklerde bulunmanın ve iyiyi ummanın böyle konularda çözüm getirmeyeceğini, bir an önce eyleme geçilmesi gerektiğini belirtmiştim. Elbette dünya çapında yapılan bazı çalışmalar var ancak bunların hedeften çok uzak olduğunu açıkça vurgulamak gerekiyor. Gelin isterseniz ‘ne yapılmalı?’ sorusuna birlikte yanıt arayalım.

Krizin sorumluları

Artık iklim krizine sera gazlarının yol açtığını ve sera gazlarının en büyük nedeninin de fosil yakıtlar olduğunu bilmeyen kalmadı. Amerikan Çevre Koruma Ajansı‘na (EPA) göre [3] ekonomik sektörlere göre sera gazı salımları aşağıdaki gibi.

Aslında bu tablo çözümü aramamız gereken yeri de açıkça ortaya koyuyor. Sera gazı salımlarının %25’i elektrik ve ısı üretimi amacıyla fosil yakıtlar dediğimiz kömür, doğalgaz ve petrolün yakılması sonucunda ortaya çıkıyorsa, iklim krizi ile mücadele edebilmek için fosil yakıtlardan elektrik ve ısı üretiminin azaltılması gerekiyor anlamına geliyor bu aynı zamanda. Buna bir de endüstriden kaynaklanan sera gazı salımlarının önemli bölümünün fosil yakıt yakılmasıyla ilişkili olduğunu eklersek, sanırım iklim krizi ile fosil yakıtlar arasındaki büyük bağ kendiliğinden ortaya çıkar; kim ne derse desin, iklim krizinin en önemli nedeni fosil yakıtlardır.

Diğer yandan, sera gazı salımlarının %24’ü tarımsal faaliyetlerden (hayvancılık dâhil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanıyorsa, tarım ve hayvancılık yöntemlerimizi değiştirmeli ve ormansızlaşmayı durdurmalıyız. Ulaşımda, bina yapım anlayışımızda değişikliklere gitmeliyiz. Güzel, ama bütün bunlar nasıl olacak?

Odağında yaşam olan ‘yaşam anlayışı’

Aslında bu konuyla ilgili de çok yazı yazdım. Sonuncusu yine bu köşede 12 Temmuz tarihinde “Ot gibi yaşamak üzerinde düşünceler” başlığıyla yayımlandı. Özetle söylemek istediğim şu; insan özel bir canlı değil, dünya dediğimiz büyük yaşam birliğinin canlı unsurlarından herhangi biri. Fakat bize insanın özel olduğu düşüncesi öyle bir aşılanmış ki, bu saplantıdan bir türlü kurtulamıyoruz. ‘Dünyadaki her şey önce insan için’ yaklaşımı bütün sorunların kök nedeni bana göre. Zaten nihai değerlendirmede diğer canlıların aleyhine olup insanın lehine olabilecek bir durum da yok. Çünkü tek ve büyük bir bütünün parçalarıyız. Bu bütüne zarar vermemenin, dolayısıyla insanlığın mutluluğunun tek gerçekçi yolu da bir ot gibi basit yaşamak. Yani yaşama başka bir amaç aramadan, yaşamı yaşamın odağına alarak yaşamak. Bütün mesele bu aslında!

*

Okuyucularıma: Her yıl olduğu gibi bu yıl da ağustos ayında dinlenmeye çalışacağım. O nedenle zorunlu bir durum olmadığı sürece yazılarıma ara vereceğim. Eylül ayında görüşmek dileğiyle…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Satın alma gücünün erimesi

Geçtiğimiz günlerde tanıdığım genç bir çiftle sohbet ediyorduk. Bu çift özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışıyor ve göreli olarak iyi denebilecek seviyede gelirleri var. Düzenli bir şekilde tasarruf da yapıyorlar. Şu anda kirada oturuyorlar ama uygun bir zamanda kredi de alarak bir ev satın almayı düşünüyorlar. Konuşmanın bir yerinde ev konusunun nasıl gittiğini sordum. Şöyle bir yanıt aldım: “Yıllardır çalışıyoruz, kariyerlerimizde de iyi bir şekilde ilerliyoruz. Mümkün olduğunca tasarruf da yapıyoruz ama geriye dönüp baktığımızda hep aynı yerde sayıyor hatta geriye gittiğimizi görüyoruz.”

Bir başka anlatımla, “satın alma gücümüz hiç artmadığı gibi eriyor da” diyorlar. İşte içinde bulunduğumuz dönemin insanlara yansıyan acı ekonomik gerçeklerinden birisi de bu. İşsizlerden bahsetmiyorum, ürününü satamayan çiftçiden bahsetmiyorum, Covid döneminde dükkanını kapatmak zorunda kalıp devletten de hiç destek alamayan esnaftan bahsetmiyorum. Bu insanların durumu çok daha kötü. Burada bahsettiğim kişiler iyi eğitim almış, düzenli ve iyi gelirli işleri olan, profesyonel hayatlarında başarılı insanlar. Gelinen noktada artık Türkiye iyi eğitimli profesyonellerini de hızla umutsuzluğa sürükleyen bir noktaya geldi maalesef.

‘Satın alma gücü’ ne demek?

Satın alma gücü, belirli bir parayla satın alabildiğiniz şeyleri ifade ediyor. Örneğin 100 TL ile 2015 ve 2020 Temmuz aylarında neden ne kadar satın alabiliyordunuz, Temmuz 2021’de ne kadar alabiliyorsunuz? Çok detaya inmeyelim, sadece iki temel kaleme ve ilgili yılın temmuz ayı başındaki fiyatlarına bakalım. İlki doğal gaz olsun. 1 m3 doğal gazın fiyatı 2015’de 1.06 TL, 2020’de 1.97 TL ve 2021’de 2.32 TL olmuş. Buna göre doğal gazın fiyatı son altı yılda yüzde 119, son bir yılda ise yüzde 18 artmış. 100 TL ile alabileceğimiz doğal gaz ise 2015’de 94 m3 iken, 2020’de 51, 2021’de ise 43 m3’e düşmüş.

Bir de ABD Dolarına bakalım. Dolara bakmak, bu döviz birimi birçok şeyin fiyatının belirlenmesinde esas olduğu için ve Türk insanı için önemli bir yatırım aracı haline de geldiğinden anlamlı olacak. Dolar kuru 2015’de 2.67TL, 2020’de 6.84TL ve 2021’de 8.68TL olmuş. Doları esas aldığımızda ise son altı yılda artış yüzde 325 olurken, son bir yıldaki artış yüzde 27 olarak gerçekleşmiş. 100 TL ile alınabilecek dolar miktarı ise 2015’de 37 iken 2020’de 14.6’ya, 2021’de ise 11.5’e düşmüş.

Bu hesaplamayı sizin için önemli olan ürün ve hizmetler için yapabilir ve artan fiyatlar karşısında satın alma gücünüzün nasıl seyrettiğini görebilirsiniz. İşte bireyler için önemli olan da bu. Yani, kendi yaşamınızda tükettiğiniz ürün ve hizmetlerden yola çıkarak hesapladığınız satın alma gücü. Yoksa fiktif bir tüketim sepeti esas alınarak ve nereden alındığı bilinmeyen fiktif fiyatlar kullanılarak hesaplanan genel enflasyon oranı değil!

Erozyonun ilk nedeni: Enflasyon

Sadece yukarıdaki iki örneğe bakarak tespit ettiğimiz satın alma gücündeki erozyonun iki boyutu var. İlki elbette enflasyon. Yani, fiyatlardaki artış oranı. Fiyatlar arttığında gelirlerimiz sabit kalıyor veya aynı oranda artmıyorsa enflasyondan arındırılmış gerçek (reel) gelirimiz düşer. Gerçek gelirimiz düşünce de bununla satın alabileceğimiz ürün ve hizmetler azalır. Kısaca, FAKİRLEŞİRİZ! Enflasyonun yine dört nala gittiği bir dönemdeyiz ve bu durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. TÜİK’in resmi rakamlarına göre son bir yılın (1 Temmuz 2020-30 Haziran 2021) tüketici enflasyonu yüzde 17.53. Bu oranın çarşıda pazarda gördüğümüz ve cüzdanımıza yansıyan enflasyonu yansıtmadığını artık çok iyi biliyoruz. Gerçek enflasyon rakamını artık başka kaynaklardan takip etmek gerekiyor. Bu amaçla oluşturulmuş olan bağımsız ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) da artık her ay enflasyon oranı açıklıyor. ENAG’ın hesabına göre son bir yılın tüketici enflasyonu yüzde 45.40 olarak gerçekleşti. Aradaki fark üç katına yakın!

Enflasyonun yükselmesinde izlenen yanlış ekonomi politikalarının yarattığı döviz kuru artışı yanı sıra Covid’in getirdiği ilave maliyet artışlarının da etkisi var. Covid sürecinin üretimde ve lojistik hizmetlerde yarattığı tahribat, talebin artmaya başladığı son dönemde ciddi fiyat artışlarına yol açıyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil küresel olarak da fiyatları yukarıya çekiyor. Ülkemizde izlenen yanlış ekonomi politikaları yabancı yatırımcıyı ülkeden kaçırıp üstüne de turizm gelirlerinde ciddi bir azalış yaşanınca döviz kurları da ciddi ölçüde yükselmiş durumda. Bu da, küresel fiyat artışlarının Türk ekonomisine misliyle yansıması sonucunu doğuruyor.

Aşılama oranı yükselip ekonomiler normalleşmeye devam ettikçe kısa dönemde fiyat artışları devam edecek gibi görünüyor. Ama bir süre sonra üretim talebe cevap vermeye başlayınca fiyatlardaki artışın normalleşmesi bekleniyor. Bu nedenle, Covid bağlantılı fiyat artışlarının ülkemize yansımalarını daha yüksek enflasyon oranlarıyla bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Ama kötü ekonomi yönetiminin yarattığı enflasyonun ne zaman biteceği belirsiz.

Gelir ve ücretlerde durum

Satın alma gücünü belirleyen ikinci önemli unsur ise gelir ve ücretlerdeki değişim. Eğer bir yılda sizin tüketim sepetinizde ortalama yüzde 45 fiyat artışı olmuş, geliriniz de yüzde 45 veya daha yüksek bir oranda artmışşa satın alma gücünüz aynı kalmış veya artmış demektir. Bu durumda sizin alım gücünüzde bir değişme olmayacak ya da artmış olacaktır. O halde enflasyon karşısında ücret ve gelirlerdeki artış rakamlarına bakarak satın alma gücünün seyrine dair bir fikir edinmek gerekiyor.

Ücretler konusunda elimizde maalesef kapsamlı bir veri seti yok. Özellikle özel sektörde uygulanan ücret artışları konusunda pek bilgiye sahip değiliz.  Elimizde olan tek tutarlı ücret veri seti asgari ücret rakamları. Asgari ücret rakamının ülke düzeyindeki ücretler açısından önemli bir gösterge olduğunu biliyoruz çünkü birçok AB ülkesinde asgari ücretlilerin toplam içindeki oranı çok sembolik düzeyde iken, Türkiye’de çalışanların neredeyse yüzde 50’si asgari ücret veya altında bir gelir elde ediyor. Aslında uygulamada asgari ücret adeta azami ücret anlamına gelmeye başlamış durumda. Asgari ücret artışları ayrıca diğer ücret artış oranlarının belirlenmesinde bir gösterge olarak kullanılıyor.

Net asgari ücret rakamlarına baktığımızda 2015 yılında 1301TL, 2020’de 2325TL ve 2021 yılında 2826TL olarak belirlendiğini görüyoruz. Buna göre son altı yılda artış oranı yüzde 117 iken, son bir yılda yüzde 21 olmuş. Yukarıda ele aldığımız iki kalemdeki (doğal gaz ve dolar kuru) ortalama artışla karşılaştırdığımızda asgari ücretteki artışın, fiyatlardaki artışın çok altında kaldığını, dolayısıyla satın alma gücünün 2015-2021 döneminde azalmış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

Gelirlerin artması ve eşitsizliğin düzeltilmesi

Türkiye’de enflasyonun arttığı dönemlerde pazarlık gücü olmayan veya çok sınırlı olan (az sayıdaki sendikalı işçi) ücretlilerin reel gelirlerinin daha hızlı bir şekilde düştüğünü ve gelir dağılımının ücretliler aleyhine daha da bozulduğunu biliyoruz. Ülkedeki yüksek işsizlik oranı da yıllardır bu süreci destekleyen bir işlev görüyor. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz. Ücretliler, bir yandan dört nala giden enflasyon, diğer yandan yeterince artmayan ücretler nedeniyle iki cepheden gelen ataklarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, ücretlilerin satın alma gücündeki düşüş hızlanarak sürüyor. Yetenekli insanlarımızı kaybetmek istemiyor, ülkede üretim faaliyetlerinin devam etmesini istiyor ve ücretlilerin yükselen alım gücüyle ekonomide büyümeyi teşvik etmek istiyorsak ücretlilerin satın alma gücünü artırmak zorundayız. Orta-uzun vadede ise gelir dağılımını ücretliler lehine düzeltmezsek ekonomik büyüme, refah ve adalet cephesinde duvara toslamamız kaçınılmaz olacak!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Biz büyüdük ve kirlendi Dünya[1]

Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.

Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.

Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.

Tessa’yla Dünya turu

Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.

Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen  mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”

Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.

Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.

Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin,  insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…

Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil

Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.

Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?

*

Isabel Otter 

Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.

Isabel Otter.

Clara Anganuzzi 

Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.

[1] Yeni Türkü

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Leverkusen, Teksas, Dalaman…

Plastik, atık, çöp ve bunlarla ilişkili tesislerdeki yangınları uzun zamandır takip ediyor ve meydana gelen yangınların özellikle Türkiye için nasıl da sıradan olaylara dönüştüğüne şahit oluyoruz. Neredeyse her üç günde bir çıkan yangınlara dair ne ilgili sektörün temsilcileri ne de konuyu denetlemekle yükümlü olanlar tek kelime ediyor. Üstelik yangınların gerçekleştiği alanların yakınlarında yaşayanların yangın esnasında bu yangınlardan etkilenmemesini sağlayacak herhangi bir açıklama dahi yapılmıyor.

Nitekim Adana Küçükdikili ve Muğla Dalaman’da yaşanan yangınlarda bu açık ve net görüldü. Her iki yangında da içeriği çoğunlukla tehlikeli plastiklerden oluşan malzemeler günlerce yanmış ve çıkan duman ilgili şehirlerin üzerini bir bulut gibi kapladı. Muğla Dalaman’da yaşayanlar bir hafta boyunca gece gündüz bu dumanı solumak zorunda kaldı. Üstelik Dalaman’da yetiştirilen ve doğal/organik/doğa dostu etiketli ürünler de bu zehirli dumanlardan etkilendi. Oysa yangın başladığında resmi ağızdan insanlar uyarılmalı, sokağa çıkma yasağı uygulanmalı ve maskesiz kimsenin açık havaya çıkmaması gerektiği belirtilmeliydi. Hemen akabinde ortaya çıkan zehirli dumanın içeriğinin belirlenmesi için hava, toprak ve sudan numuneler alınmalı ve bunun takibinin yangından sonraki haftalarda da yapılması gerekliydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Gazeteler olayı “korkutan yangın” olarak vererek ayrıntısında da “neyse ki can kaybı olmadı” ve “büyük çaplı maddi hasar oluştu” bilgilerini paylaştı. Bu tesislerden Adana’da olanının paylaşıldığı bir instagram sayfasına ahlaksızca “temiz havanız batsın bir sürü zarar var ortada” diye yorumlar yapıldı; şarlatanılar “yangında kasıt aramak nedir, bir sürü maddi hasar var” diye sözüm ona fikir beyan etti; tüccarı da paralı trolleriyle beraber utanmadan yangının çevreciler tarafından çıkartıldığını bile iddia edebildi.

Adana.

Bu saydıklarımız Türkiye’de gerçekleşen tüm fabrika yangınlarında sürekli olarak kendini tekrar eden bir yaklaşım örüntüsüydü. Ne işletme sahipleri ne de ilgililer konu hakkında en ufak bir açıklama bile yapmadılar. Hatta kimisinde bu tesislerin sahipleri açıklama yapması için kendilerine mikrofon uzatan gazetecilere saldırdılar.

Leverkusen.

Bu yangınların bir benzeri geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Leverkusen şehrinde gerçekleşti. Tehlikeli atıkların kimyasal yöntemle bertaraf edildiği bir tesiste meydana gelen yangın ve patlama ,çok sayıda ölü ve yaralının olduğu bir trajediye dönüştü. Bizdeki gazeteler orada olsaydı muhtemelen yangın “korkutan yangın can aldı” şeklinde manşete taşınır ve ortaya çıkan maddi hasarın boyutu tartışılırdı. Oysaki Leverkusen’de başka bir şey oldu ve yangın çıkar çıkmaz ortaya çıkan dumandan insanlar etkilenmesin diye anonslar yapıldı ve insanların önlem almaları için çağrılarda bulunuldu. Etraf çevrildi ve derhal soruşturma başlatılıp olayın nedeni ve varsa ihmal araştırılıyor. Muhtemelen yakın yerdeki bitkisel ürünlerin yenmemesi için gerekli önlemler de alınmıştır. Ayrıca ilgili tesisin sahibi de ne çevreci örgütleri suçladı ne de kirlenen havadan dolayı rahatsız olanlara küfretti.

Hava ve toprak bu felaketlere karşı savunmasız

Benzer bir tesis faciası da ABD Texas’ta geçtiğimiz günlerde yaşandı. Plastik üretiminde kullanılan kimyasalların işlendiği bir fabrikadan 50.000 tona yakın asit sızıntısı oldu ve ve en az iki kişi öldü.  İşin ilginci tesis yetkilileri canlı yayında meydana gelen olayın muhtemel nedenlerini mühendisleriyle beraber açıklamak için saatlerce kamera karşısında kaldı ve en hızlı önlemlerin nasıl alındığını kamuoyu ile paylaştı. Bunu yapmalarının hem kamu sağlığı açısından hem de kendileri açısından bir anlamı vardı. Üstelik sıkı yasal düzenleme ve denetlemelerin olması her şeyin şeffaflıkla yürütülmesini zorunlu kılıyordu. Ayrıca şeffaflık her zaman spekülasyonların oluşmasını engelleyen bir özelliğe sahiptir.

Teksas.

Hali hazırda gerek Almanya gerekse de ABD’deki faciaların soruşturmaları sürüyor ve gelişmeler de sürekli olarak kamuoyuyla paylaşılıyor. Muhtemelen facianın nedeni ortaya konulduğunda sorumlular cezalandırılacak ve olayın tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin diğer işletmeler tarafından da uygulanacağı bir güncelleme haline getirilecektir.

Her üç olay da bize iki şeyi açık ve net göstermektedir. Birincisi plastik, atık çöp vs. gibi meselelerde gerçekleştirilen endüstriyel faaliyetler ciddi anlamda risk barındırıyor. Bir diğeri de ne havamız ne de toprağımız bu tür endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan risklere karşı herhangi bir savunmaya sahip. Yangın çıkar, zehirli duman yayılır, gazetesi maddi hasara, denetleyici mekanizma susmaya, yanan yer sahibi parasına, sigortacı poliçesine bakar. Yangının maliyeti de etrafta yaşayanların sırtına biner. Üstelik bu maliyet de öyle kısa vadeli değil, nesiller boyu sürecek bir maliyettir. Artık coğrafya mı kaderdir yoksa kötülük mü bilemiyoruz!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nereden geliyor bu insan sevmezlik?

Son yıllarda dünyanın çevre felaketleriyle altüst olması nedeniyle insan merkezli yaşama Antroposen adı kondu. Ancak çoğu insanın ağzına pelesenk olmuş bir deyiş var: “Dünyayı bu duruma insanlar getirdi.” Her insanı aynı kefeye koyarak tüm insanlık dünyayı bu hale getirdi demek ne derece doğru? Bu durumda insanlı doğanın hepsi suçlu duruma düşmüyor mu? İnsansız olan doğa ise vahşi doğaydı.

Oysa bu işin iki yüzü var: Bir yanda bilinçli olarak doğayı maddi kaynak deposu olarak gören kapitalist zihniyet, diğer tarafta (azınlık da olsa) dünyayı tüm canlılar için yaşanılır kılmaya çalışan sorumluluk sahibi insanlar. Özellikle son yirmi yıldır, çevre avukatları, ekosid denilen doğa kıyımlarının uluslararası suç kapsamına alınması için çalışmalarını hızlandırdılar. Yaşayan ekosistemleri gerek toksik atıklarla gerek orman katliamlarıyla yaşanmaz kılan eylemlere ekosid adı veriliyor.

Hangi insan?

İnsan merkezli yaşamı eleştirirken sizin bu mücadelelerin neresinden, ne oranda tuttuğunuz önemli değil mi? Çözümün parçası mısınız gerçekten? İnsanı her şeyin suçlusu görüp şikayet ederken hangi kesime bir tuğla koyuyorsunuz? Yoksa insanları  ve doğal ortamları karamsarlıklarınızla karartmaya hizmet etmiş mi oluyorsunuz? Ekolojik politikalardan dahi kaçıp ‘tarafsızım’ demek insanlı doğanın tahribatına hizmet etmiyor mu? Ya da masa başı teorisyenlerden biriyseniz, çöküş senaryolarına bir diğerini daha mı ekleme çabasındasınız? Örneğin, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılarla komşu olmamak, onlara kiralık ev vermemek için mi çaba gösteriyorsunuz? Siz hangi tür insanları seversiniz? Bir avuç hijyenik beyaz orta sınıf versek sizi tatmin eder mi? Yurttaş olma dersini aldınız mı? Yurttaş olmanın sorumluluklarına kafa yordunuz mu? Üreten bir insanın dahi ürettiğinin dört katını tükettiğini biliyor musunuz? Sorumluluk almayıp, ‘topyekün insanlık suçlu’ demek sizi ne derece rahat kılıyor?

Evet, belki bu karşılaşılan musibetin sorumlusu insan. Ama hangi insan sorusu önemli değil mi sizce? Güney yarımküreyi sıcaklık dalgalarının kavurduğu şu yaz aylarında küresel iklim değişiminin suçlusu Küresel Güney’in alım gücü olmayan fakirleri mi? Yoksa hijyenikliğiyle doğayı pis gören, kendisi beyaz olduğu için ötekini kendinden görmeyen kolonyalist insan mı? Başkalarını karşısına alıp düşman yaratan insan mı? Benzeri zihniyetlere bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hizmet etmek istemiyorsanız, doğanın parçası olan yönünüzle durumu bir sorgulayın. Çünkü kafanızdan kolunuza hatta ayak parmaklarınızın ucuna kadar, siz de doğal döngünün bir parçasısınız. İçinizde insan kalmış öğelerinize bir sorun. Hâlâ ses yoksa, içinizdeki ırkçılık ve gericilik dalgasına ışık bulamıyorsanız yoksa siz Mizantropik misiniz?

Mizantropi 

Mizantropi, Yunanca felsefi bir kavramdır. İnsanın yanlış evrim geçirdiğini öne süren bir düşünce akımıdır. Mīsos, sevmemek/nefret etmek, ānthropos ise insan anlamındadır. Elbette mizantropiyi insan doğasına dayandıranlar da mevcut. Buna göre; insanın doğasında acımasızlık, yarış, açgözlülük, bencillik, kaynakları boşa harcama, dogmatizm, kendi toprağından ve kanından olmayanı düşman görme gibi negatif öğeler içerir. Buna karşın, insanı düşünce üreten politik bir hayvan olarak düşünürsek, özü toplumsallığa ve karşılıklı dayanışmaya dayanır. Topluluk halinde yaşama eğiliminde olan, yardımlaşmacı bir öz taşır. Ancak, yaşayan bir organizma olarak, içinde bulunduğu çevre koşulları, ekonomik durum vb. durumlarla şekillenebilir. Dolayısıyla kendine adaletli sosyal sistemler ve kurumlar geliştirmeye çalışmıştır. İnsan merkezli düşünceye eleştiri çabalarından biri de Yeni Zelanda’daki Wanganui nehriyle başlayıp dünyaya yayılan bir nehrin, bir ormanın da insan kadar hakkı olması gerektiğidir.

Covid-19 sürecinde insanlık

Covid-19 sürecinde doğal çevrenin insanlar olmadan ne kadar temiz kalabildiğini, paylaştıkları görüntülerle kanıtlamaya çalışanlar oldu. İnsan ve canlı özgürlüğünü birlikte savunmak yerine, doğa insanlar olmadan kendi başının çaresine bakıyor düşüncesini desteklediler. Oysa, daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, doğa artık insan olmadan kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Pandemi döneminde dört duvar arasında biriktirilen toksik tıbbi atıklar dahil, tonlarca petrokimya ve temizlik atıklarının nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Yoksa o insan saymadığınız üçüncü dünya ülkelerine satılan çöplerden olduğunu mu savunacaksınız? Aynı gökyüzü altında yaşadığımızı pandemi süreci göstermedi mi?

Özellikle Türkiye’de, insan sevmezlik noktasına gelenlerden, ‘artık insan yerine hayvana yatırım yapıyorum’ sözünü de sıkça duyar olduk. Elbette hayvanlar da duyguları olan yaratıklar ve bize en yakın canlılar. Çünkü biz de birer hayvanız. Hayvanlarla insanlar hatta bitkilerle insanlar (hatta görünmeyen mikroorganizmalarla da) arasında yakın bir bağ yok mu?

Dolayısıyla insan merkezlilik -ki eril kişinin merkeze alındığı anlamında, İngilizcedeki ‘mankind’ olarak kullanılır. Burada elbette tarihsel olarak ekonomi, teknoloji, politika gibi konularda eril tahakkümün olageldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Dolayısıyla mankind sözcüğü yerine oturuyor. Bunun yerine, nötr bir dil olarak, insanlık anlamına gelen, humankind sözcüğünü kullananlar da mevcut. Yaşayan tüm organizmaları kapsaması anlamında livingkind de var.

Yeni bir bakış açısı için bu sözcüğün daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Eğer ekosistemde insan-hayvan-bitki-mikroorganizma birlikteliğinden söz ediyorsak, insan merkezlilik yerine, tüm yaşayan organizmaları dikkate almamız gerekiyor. Ekosid dahil tüm bu dil arayışlarında yerli (indigenous) kültürler imdadımıza yetişiyor. Her yerli topluluk, gelişimleri püri pak olmasa da, yeryüzündeki ekosistemler onların yaşattığı kültürler sayesinde varlığını sürdürüyor. Üstelik yerlilerin yarattığı kültür yaşayan ve yaşamayan çevrenin de birbiriyle bağlantısı var.

Örneğin, Çernobil nükleer kazası yüzünden kurumakta olan geniş çaptaki  kızıllaşan orman, kurtların da içinde olduğu değişik restorasyon biçimleriyle, tekrar yaşayan bir alan haline getirilmeye çalışılıyor. Kısacası, yok edilmiş ekosistemlere dahi bir canlı organizma mayası gerekiyor. Öyleyse tüm insanlığı suçlayıp,  yerimizden dua ederek, tüm canlılar için meditasyon yapmayı bırakalım. Yeniden yaşayan ortamlar yaratmak için acil çaba bekleniyor. Eğer hâlâ ikna olmadınızsa ve “Doğanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum ama ahhh şu insanlar olmasa,’ diyorsanız, ABD’li siyah feminist Bell Hooks’un bir deyişini anımsatalım: ‘Sevgi harekete geçmeyi gerektirir’. Sevgi  zerresini içimizde yaşatmakta yarar var. Zaten asıl problem insanın doğayla kurduğu ilişkiye bağlı değil mi?

Kısacası, üretim ve tüketim ilişkilerinde hangi ağlara hizmet ettiğimiz… Nasıl yönetildiğimiz ve hangi sosyal sitemlerle organize olmayı tercih ettiğimiz… Belki her insanı sevmek zorunda değiliz. Belki onlar da içlerindeki utanç duygusuyla baş başa kalıp uyanacaklardır. Ancak çağımızın onarma/ restorasyon çağı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu restorasyonu da insanlar yapacak!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizi, susuzluk ve endemik balıklar

Geçtiğimiz hafta bir grup toplantısında Akgün İlhan’ın üzerinde durduğu ve benim de hemfikir olduğum bir konuşma geçmiş ve İlhan, aşırı sıcaklarla birlikte tatlı su ortamlarında meydana gelebilecek olan toplu balık ölümlerinin ciddi bir ekolojik felaket olabileceğinden bahsetmişti. Çok değil birkaç gün sonra ülkenin birçok yerinden göller ve derelerde nedeni belirsiz toplu balık ölümleri basına yansımıştı.

Aslında geçtiğimiz yıllarda da benzer vakalarla ülkenin birçok noktasında karşılaştık. Azalan sular ve bir alana sıkışan balıklar, benzer şekilde aşırı sıcaklar neticesinde balıklar için yaşanmaz hale gelen tatlı su ekosistemleri önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme gelecek. Bu durumun diğer bir etkileneni de ülkemizde azımsanmayacak sayıda olan endemik tatlı su balıkları. Toleransları oldukça düşük olan ve oldukça spesifik alanlarda yaşayan endemik tatlı su balıkları özel bir önemi hak ediyor.

Ancak bundan önce Türkiye’nin çoğunluğu hidroelektrik santralleri ve barajlar, kuraklık, kirlilik, habitat tahribatı ve bilinçsiz su kullanımından kaynaklı olarak tarumar edilen tatlı su kaynaklarına değinmekte fayda var. 2023 yılına kadar Türkiye’nin yaklaşık 10.000 km’lik akarsularının tamamına yakınının, toplamda 4000’e yakın HES ve barajlar ile tarumar edilmesi planlanıyor. Bugünlerde Karadeniz bölgesinde yaşanan devasa sellerin ana nedeni de işte bu HES’ler, taş ocakları ve iklim krizi.

Tatlı su balıklarının yüzde 40’ının nesli tehdit altında

Türkiye’de 107 büyük nehir ve 26 havza; 2,2 milyon hektarı kapsayan 135 uluslararası öneme sahip ve en az 500 başka büyük sulak alan ve 100’den fazla doğal göl bulunuyor, 400’den fazla iç su balık türünün yaşadığı bu iç sularda 200’e yakın endemik balık türü mevcut. Türkiye’de, endemik tatlı su balık türlerin %40’a yakını IUCN tarafından nesli tehdit altında olarak tanımlanıyor ve şu ana kadar da dört türün neslinin tükendiği belirtiliyor. Çoğu da esas olarak kirlilik, aşırı tarımsal su kullanımı ve kontrolsüz baraj inşaatı nedeniyle tehdit altında! Daha önce Çağan Şekercioğulları’nın başını çektiği bir ekip tarafından yazılan bir makalede Türkiye’nin bir bütün olarak biyoçeşitlilik krizi içinde olduğu tüm detayıyla belirtilmişti. Yakın zaman önce Daniela Giannetto ve  Deniz İnnal Türkiye’deki 37 gölde yaşayan 62 endemik balık türünü araştıran çalışmaları incelemiş ve habitat, tahribatını, yabancı türleri ve kirliliği bu türler için ana tehdit olarak belirtti.

Özellikle yabancı türler konusu üzerinde durulması gereken bir mesele.  Atherina boyeri (Gümüş balığı), Cyprinus carpio (Sazan balığı), Sander lucioperca (Sudak), Exos lucius ve Tinca tinca gibi son derece istilacı ancak ekonomik değeri olan türler, yerli ve endemik türler için ciddi tehdit oluşturuyor. Bu türler, yerel kurumlar tarafından her yıl hemen hemen her tatlı su ortamına yaygın olarak yeniden atılıyor. Bunun yanında kaynağı tam olarak belli olmayan Crassius gibellio (Gümüşi havuz balığı) gibi türler, Japon balığı olarak bilinen süs balığı ve alabalık yetiştiriciliğinden kaynaklı olarak sucul ortamlara karışan gökkuşağı alabalığı gibi türler neredeyse tüm nehir ve gölleri işgal etmiş; endemik ve yerli türler için ciddi bir tehdit haline gelmiş durumda. Giannetto ve İnnal tarafından da açıkça belirtilen bu tehditlerin yanında yine aynı yazarlar tarafından yapılan bir tehdit değerlendirmesinde altı tehdit (iklimsel kuraklık, azalan su seviyesi, yerli olmayan türlerin varlığı, tarımsal faaliyetler, su kirliliği ve atıksu deşarjı)  neredeyse incelenen tüm göller için ortak tehdit olarak listeleniyor.

Sucul alanlara ‘hasmane tutum’dan vazgeçilmeli

Türkiye’deki hemen hemen tüm nehirler, göller ve sulak alanlar, özellikle artan kuraklık ve artan yeraltı suyu çekimi nedeniyle son yıllarda önemli ölçüde küçülmüş ve hatta birçoğu ortadan kalkmıştır. Bunun yanında hala hayatta kalanlar kirlilik ve habitat tahribatı nedeniyle can çekişmektedir. Sulu tarıma müsait olmayan alanlardaki sulu tarım ısrarı o çevredeki sıkıntılı sucul ortamları ve barındırdığı türleri tehdit ederken, diğer bölgelerde de kirlilik, HES ve dere ıslahı müdahaleleri tatlı su ekosistemlerini birer birer yaşanmaz yerler haline getirmiştir.

Örneğin Susurluk ve Ergene gibi havzalarda ana nehir kollarının aşırı kirlenmesi, sucul canlıları daha sınırlı küçük kollara sıkıştırmış ve kuraklık nedeniyle de bu alanlarda azalan sular, ilgili sucul türlerin toplu olarak ölmesine ya da sayılarının bir elin parmakları kadar olacak seviyeye gerilemesine neden olmaktadır.

Sucul ekosistemlere yönelik bu hasmane tutum, endemik türler için ciddi bir risk teşkil etmektedir. Hali hazırda koruma alanı ilan edilip herhangi bir deşarjın olmaması gereken bütün nehirler, kaynağındaki yaşanabilirliğini birkaç km içinde yitirmiş ve birer zehir kanalına dönüşmüş vaziyette. Ne bu nehirler ne de burada yaşayan endemik türlerin tek bireyini bile kaybetmeye tahammülümüz olmamalı.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizine karşı eylem zamanı; hemen, şimdi-1

Önce, ister inancı gereği ister gelenek olduğu için olsun Kurban Bayramı’na önem atfeden herkesin bayramını kutlamak istiyorum[1]. Bayramlar, ne olursa olsun güzel duygu ve dileklerin zamanıdır. Bu bayramda da ailemize, dostlarımıza, sevdiklerimize sarıldık ve birbirimize güzel dileklerimizi ilettik.  Güzel dilekte bulunmak, iyiyi ummak olumlu bir davranış şeklidir, kabul. Ama tek başına işe yarar mı? Bu soruya yanıt aramadan önce, gelin birlikte bayrama doğru ve bayram günlerinde dünyada ve Türkiye’de öne çıkan haberlere birlikte bakalım.

Sıcak dalgaları, yanan ormanlar, seller ve allı turnalar

Haziran ayı ve temmuz başı Kanada ve ABD’deki sıcak dalgası haberleri ile geçti. Kanada gibi serin iklimi ile bilinen bir ülkede termometrelerin zaman zaman 50’li değerlere (santigrat cinsinden) yaklaştığını öğrendik basına yansıyan haberlerden. Yalnızca bu ülkede 500 civarında insanın sıcak dalgasına bağlı olarak öldüğüne ilişkin bilgiler ulaştı maalesef. İklim uzmanları yıllardır iklim krizinin en önemli sonuçlarından birinin aşırı hava olayları olduğunu söylüyorlar. Kimi zaman bu örnekte olduğu gibi sıcak  dalgaları, kimi zaman ani ve çok şiddetli yağışlar, fırtınalar, kasırgalar, kimi zaman ise uzun süren kuraklıklar vb. Bu tür aşırı hava olayları geçmişte hiç yaşanmıyor değildi kuşkusuz. İklim krizinin etkisi bu tür olayların yaşanma sıklığını artırmakla ilgili.

World Weather Attribution ağına üyesi 27 araştırmacının konuyla ilgili araştırmalarının sonuçları hakkında bilgi veren Oxford Üniversitesinden Dr. Frederike Otto insan kaynaklı sera gazı salımları olmadan bu tür (Kanada ve Kuzeybatı Amerika’daki) hava olaylarının yaşanması olasılığının milyonda bir, yani neredeyse imkânsız olduğunu açıkladı.

Tam bu sıralarda, 14 Temmuz’da, çevre haberlerine atfettiği önem ile en azından benim gibiler için öne çıkan The Guardian’da şu başlıkla bir haber yayımlandı: “Amazon yağmur ormanları artık absorbe ettiğinde daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor”[2] Konuyla ilgili olarak yapılan bilimsel araştırmaları referans alan haberde yer verilen ve referans alınan araştırmanın liderliğini yapan Brezilya Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsünden Luciana Gatti’ye ait olan şu sözler sanırım haberin en çarpıcı kısmını oluşturuyordu:

“Birinci kötü haber orman yakma, ormanların absorbe ettiğinden üç kat daha fazla CO2 üretiyor. İkinci kötü haber ise ormansızlaşmanın %30 ve üstünde olduğu yerler ormansızlaşmanın %20’nin altında olduğu yerlerden 10 kat daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor.” Haber, özetle benim aşağıdaki gibi bir şekille göstermeye çalıştığım bir kısır döngüye parmak basıyordu. Amazon yağmur ormanlarında hayvancılık ve tarım için ormanlar yakılıyor ve yanan ormanlar atmosfere CO2 yayıyor; bu şekilde azalan ormanlar ve salınan CO2 nedeniyle iklim daha kurak ve sıcak hale geliyor ve bu nedenle daha çok orman yangını ve orman azalması yaşanıyor ki, bu da CO2 emisyonunu daha da artırıyor.

Aynı günlerde Türkiye’nin, Tuz Gölü’nde çekilen sular nedeniyle ölen flamingo (allı turna) yavrularına yas tutmasına şahit olduk. Neredeyse eş zamanlı olarak, artık görmeye alıştığımız ama hiçbir önlem alınmamasına bir türlü alışamadığımız sel cinayeti Rize’de gerçekleşti. Çok alışkın olmadığımız sayfa ise Almanya ve Belçika’da açıldı. Bu iki ülkede meydana gelen şiddetli yağışlar (aşırı hava olayı) sonucu 190 civarında kişinin yaşamını kaybettiği haberleri ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının ön sayfalarında yer aldı. Ben bu satırları yazmaya başladığım gün (21 Temmuz) Şırnak Cizre’de 20 Temmuz tarihinde ölçülmüş olan 49,1 0C’lik sıcaklığın Türkiye’de ölçülmüş en yüksek sıcaklık olarak kayıtlara geçmiş olduğunu öğrendik. Bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çin’in Henan eyaletinde etkili olan yağışlar ve sel 10’un üzerinde insanın yaşamını kaybetmesine yol açtı. Ve son olarak ben yazımı tamamlayıp editöre ulaştırdığım 22 Temmuz öğle saatlerinde Rize ve Artvin’de şiddetli yağış olduğu haberlerini alıyorduk.

Ne ilgisi var?

Bu soruyu sormanın zamanı çoktan geçti, kimse kusura bakmasın. Elbette ağrıyan başını bile iklim kriziyle açıklamaya çalışanlardan değilim. Ancak yukarıda sıraladığım olayların iklim krizi ile ilgisini açıklamak için kaybedecek zamanım yok. Bırakın ilgiyi bu olaylar iklim krizinin tam da kendisi aslında. Bunu göremeyenler varsa elimden gelen bir şey yok, üzgünüm onlar için.

Esas konuşmamız gereken çözüm. “Ne ilgisi var?” sorusunun miadı çoktan doldu. Asıl soru şu: ‘Ne yapmalıyız?’ Hoş, bunun da yanıtı net; karbon emisyonunu azaltmalıyız. Peki, nasıl? İşte burada kafalar karışıyor. Temel sorun fosil yakıtlar, bu tartışma götürmez. O halde fosil yakıtlardan uzaklaşmalı ve temiz enerjiye geçişi hızlandırmalıyız. Bunu der demez fosil lobisi ‘endüstriyel hayvancılık’ kartını sahaya sürer. Çünkü gerçekten hayvancılık da çok önemli bir iklim krizi nedeni. Peki ya diğer endüstriyel üretim süreçleri, peki ya ulaştırma, peki ya barınma, peki ya beslenme, peki ya tüketim alışkanlıkları?…

Bunların hepsine bütüncül olarak bakmak zorundayız. Ama bunu yaparken elbette önceliklerimiz olmalı. Küresel petrol ve kömür şirketleri ile işine özel araçla gidip gelen bir kişiyi aynı kefeye koymak olmaz. İklim krizine karşı eylem bütüncül bir bakış açısına sahip olduğu kadar adil de olmalı. Bölgelerarası adalet, ülkelerarası adalet, sektörlerarası adalet gibi açılımları gözden uzak tutamayız. Bunlar üzerinde uzun uzun konuşulması gereken konular. Sorun şu ki gezegenin o kadar uzun zamanı yok. O nedenle derhal ve etkili adımların atılması şart.

Yazıya bayram kutlaması ile başlamış ve iyiyi dilemek ve ummanın tek başına işe yarayıp yaramayacağı sorusunu sormuştum. Elbette yaramaz; hele iklim krizi konusunda. Dilerseniz şimdilik geçici bir nokta koyayım ve devamını bir sonraki yazıya bırakayım.

Her günün bütün canlılar için bayram tadında yaşanacağı bir dünya dileğimle…

*

[1] Kurban bayramlarında kurban olarak hayvanların kesilmesi ve bunun üzerinden yapılan tartışmaları bu kutlamamın dışında bırakıyorum.
[2] Türkçede absorbe etmek yerine (CO2 için) tutmak ya da yutmak, emisyon için salım, emisyona yol açmak yerine de salmak terimleri kullanılmakta olmasına rağmen İngilizceden çevirdiğim cümlenin akışkanlığını bozmamak ve uluslararası bilimsel literatürde kabul edilmiş kavramlara uymak için Türkçe kökenli olmayanları kullanmayı tercih ettim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Beggin’/ Four Seasons *

1975 yılında Semiha Yankı’nın seslendirdiği “Seninle Bir Dakika” ile başlamıştı Türkiye’nin Eurovision macerası. Bülent Özveren’in sunduğu Türkiye elemelerinde Cici Kızlar’ın “Delisin” adlı şarkısı ile birinciliği paylaşan Semiha Yankı, kurada daha şanslı olunca Stockholm biletini almıştı. Timur Selçuk’un yönettiği orkestra ile yarışan “Seninle Bir Dakika” sadece 3 puan alarak sonuncu olmuş olsa da, halen Türkiye’nin en iyi Eurovision parçalarından biri olarak kabul edilir.

33 kere katıldığımız yarışmada bir birinciliğimizin olduğu ve iki kere de ilk üçe girmeyi başardığımız düşünüldüğünde, Türkiye’nin Eurovision yarışmalarında başarısız olduğu yaygın kanısı tartışılabilir. 2010’da ikincilik alan maNga ve 1997’de üçüncülük alan Şebnem Paker& Grup Etnik dışında Türkiye üç kere de Athena, Kenan Doğulu ve Hadise ile dördüncülük aldı. Eurovision’daki ön eleme ve oylama sistemi sürekli bir tartışma konusu olmuştu ve tam bu nedenle TRT, 2013 yılında yarışmadan çekildi.

2003 yılında Sertab Erener birincilik aldığında puanlar tele oylama ile halk tarafından veriliyordu. Hem sıcak hem de matematiksel olarak doğru formatta bir şarkı ile yarışmaya katılan Sertab Erener, “Everyway That I Can” ile 4 ülkenin halk jürisinden tam puan almayı başarmıştı. 2005 yılında Eurovision’un 50.yılı şerefine European Broadcasting Union‘ın (EBU) düzenlediği programda o tarihe kadar en iyi Eurovision şarkıları içinde “Everyway That I Can”’in dokuzuncuseçildiği düşünüldüğünde şarkının başarısının bir kez daha tescil edildiğini söyleyebiliriz.

Niyet başka, akıbet bambaşka

Eurovision yarışmasını kazanan şarkıların en azından yarışmayı izleyen birkaç ay boyunca radyolarda çalınması olağandı. Hele şarkı ABBA’nın “Waterloo”su ya da Johnny Logan’ın “What’s Another Year”’ı gibi hit bir şarkı olunca radyolarda aylarca çalınırdı. Bu yıl ise alışılmadık bir şey oldu. Mart ayında “Zitti e Buoni” adlı şarkılarıyla San Remo Müzik Festivali’ni kazanarak Eurovision’da İtalya’yı temsil etme hakkını kazanan Rock grubu Maneskin, yarışmada aynı şarkı ile Fransa ve İsviçre’yi geride bırakarak İtalya’ya üçüncü Eurovision birinciliğini kazandırdı.

Şarkı kısa bir süre sonra Spotify’da bir günde en çok çalınan İtalyan şarkısı oldu. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyordu. Eurovision, şarkıyı TikTok’ta da paylaştı ve sonra bilinmeyen bir nedenle Maneskin’e 2017’de İtalya X Factor yarışmasında ikincilik getiren “Beggin’ yorumu”, Eurovision şarkısını geri plana iterek Spotify’da günde 7 milyon dinlenme ile 1 numaraya yükseldi.

 

Bazı eleştirmenlerin acımasızca yerden yere vurdukları Maneskin’in ve grubun “Beggin’” yorumunun değerlendirmesini dinleyicilere bırakıp şarkının geçmişine odaklanırsak 1967 yılına hatta daha öncesine gitmemiz gerekiyor.

Henüz 15 yaşında iken ilk grubunu kuran New York’lu genç müzisyen Bob Gaudio, sonradan ünlü bir aktör olacak olan arkadaşı Joe Pesci tarafından Four Lovers grubunun solisti Frankie Valli’ye tavsiye edilir. Kendinden 10 yaş kadar büyük olan Frankie Valli onu denedikten sonra gruba alır ve kısa bir süre sonra da grup adını Four Seasons olarak değiştirir.

54 yıl sonra rövanş

Bob Gaudio, 1965 yılına kadar grup için birçok beste yapar ve sonrasında da Frankie Valli için de solo şarkılar yazmaya başlar. Gaudio, 1967 yılında Frankie Valli’nin soul müziğe olan tutkusu paralelinde Angels grubundan Peggy Santiglia’nın sözlerini yazdığı “Beggin”adlı şarkıyı besteler. Şarkı Şubat ayında Four Seasons’ın single’ı olarak yayınlanır ve Bilboard’da 16’ıncı sıraya kadar tırmanır.

 

Hemen iki ay sonrasında Frankie Valli, gene Gaudio’nun bestesi olan “Can’t Take My Eyes Of You” adlı şarkısını solo olarak yayınlar. Şarkı Bilboard’da ikinci sıraya kadar yükselir ama bu zamanlama hatası “Beggin’”’in gölgede kalmasına neden olur.

Soul’un biraz da rock ile füzyonu türünde yazılmış Four Season’ın “Beggin’”i, 40 sene sonra 2008 yılında Norveçli bir Hip-Hop/Rap ikilisi Madcon tarafından  bambaşka bir şekilde yorumlanır. Norveç’te 12 hafta liste başı olan şarkı Fransa, Hollanda ve Belçika’da da birinci sıraya, İngiltere’de ise beşinci sıraya kadar yükselir.

 

Maneskin’in yorumuna geri dönersek, 1967 yılında bestecisi Bob Gaudio’nun bir başka şarkısı tarafından gölgelenen “Beggin”’, 54 yıl sonra bu kez bir Eurovision birincisinin kendi yarışma şarkısını gölgede bırakarak bir nevi rövanşı almış oldu.

Maneskin’in günümüz gençliğini yakalayan pop rock yorumunun ve deri kıyafetleriyle sıra dışı tarz ve enerjilerinin hakkını teslim etsek de bu başarıdaki aslan payını Gaudio’nun bestesine vermemiz gerekir.

(*) Single : Şubat 1967

Kaynakça

  • Songfacts, Beggin’
  • Deville C, How Italian Rockers Måneskin’s Terrible Four Seasons Cover From 2017 Took Over Spotify, Stereogum,12.07.2021
  • Vikipedi, Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye
  • Wikipedia, Bob Gaudio, Beggin’

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/2- Can Veyselgil

Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.

Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.

Birinci bölüm için tıklayın

*

4- Aydınlanma’nın sağlıklı ve steril salonlarından kirli ve paslı tezgâh altlarına kamusal alan

Politikayı tarihsel kategoriler ve somut iktidar ilişkileri üzerinden okumak lazım. Mesele iktidar ilişkilerini ‘devlet’, ‘büyük adamlar’ ya da ‘soyut kavramlar’ üzerinden okumak değil, tam tersine ‘devleti’, ‘büyük adamları’ ve ‘soyut kavramları’ iktidar ilişkileri üzerinden okumak. İdeal bir demokrasi ve kamusal alan nedir deyip analizi buradan başlatmak somutta duvarlara tosluyor. Kamusal alan, neyin tartışılır neyin tartışılmaz olduğunun belirlendiği yer, neyin sağlıklı neyin sağlıksız demokrasi olduğunun tespit edildiği yer, hangi olasılıkların kapatılacağı hangilerinin açılacağının belirlendiği yer, hangi kanaatlerin öne çıkacağı hangilerinin geride kalacağının şekillendiği yer, son kertede neyin politik neyin politik olmadığının sınırlarının çizildiği yer. Bu alan; uzlaşmadan çatışmaya, uzlaşır gibi yapmaktan çatışır gibi yapmaya farklı uçlar arasında salınan pek çeşitli konum alınabilecek ve alınması gereken çok aktörlü bir yer. Bu konumlardan sadece birini yani sınırsız diyalog yoluyla örtüşerek uzlaşmayı sağlıklı olarak tanımlayıp oradan ilerlemek bana doğru gelmiyor. Kamusal alana sağlıklı olduğu iddia edilen sınırlı bir demokrasi kavramı ile girip bu alandaki sayısız mücadeleyi sadece bu sınırlı kavramla yürütmek ve sonucunda kazanmak bana gene pek mümkün görünmüyor.

Özbank’ın yazısından öğrendiğimize göre diyalog, iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan oluşuyor. Bu tartışmalardan süzülerek ortak görüşler oluşuyor. Bence eleştirel olmak, böyle tarih-dışı ve evrensel olduğu varsayılan bir aklın kılavuzluğuna güvenmemek olurdu. Eleştirel olmak, belli bir tarihsel bağlamda bu tartışmaları süzen süzeğin analizini yapmaktır. Hiçbir süzek kendi başına demokratik değil. O yüzden her zaman süzeklerin analizini yapmak daha eleştirel olur diye düşünüyorum. Diyaloğun da benzer şekilde tarihsel bir kategori olduğunu vurgulamak önemli görünüyor bana.

Ezeli ebedi ve evrensel bir akıl tarafından kılavuzluk edilen bir iletişim biçimi ve diyalog yok. Habermas, “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” adlı çok etkili olmuş kitabındaki kamusal alan ve demokrasi fikirlerine Aydınlanma çağının salonlarına odaklanarak ulaşıyordu. Habermas Özbank’ın bahsettiği iletişimsel ve eleştirel aklı, Voltaire’de, Diderot’ta ve onların rafine, akılcı ve rasyonel salonlardaki rafine tartışmalarında buluyordu. Yani evrensel akıl dediği belli ayrıcalıklara sahip elit bir zümrenin aklıydı aslında. Pek çok kere bu Aydınlanma düşünürlerinin Fransız Devrimi’ne katkı sunduğu ve devrimin fikir dünyasını ve modern politik kültürü şekillendirdiği söylenmiştir. Ne de olsa akılcıdırlar, iletişimseldirler ve rasyoneldirler.

Önemli bir on sekizinci yüzyıl Fransa tarihçisi olan Robert Darnton’ın “Forbidden Best-Sellers of Pre-Revolutionary France” (Devrim öncesi Fransa’nın Yasaklanmış En çok Satanları) ve “The Literary Undeground of the Old Regime” (Eski Rejimin Edebi Yeraltı) adlı eserleri, bize farklı bir kamusal alan ve kamuoyu manzarası sundu. Burada ön plana çıkan aktörler, Diderot gibi elit figürlerin hazırladığı ve Aydınlanma’nın en önemli eserlerinden sayılan Ansiklopedi değil tezgâh altında satılan ve halktan yoğun talep gören yasaklı, izinsiz veya korsan kitaplardır. Bugün, bu kitapların Devrim’e bu elit figürlerin eserlerinden daha fazla katkı yapmış olabileceğini tarihçiler epeyce tartışmış durumdalar. Anakronistik olmak pahasına söylersem, Darnton tezgâhın altından on sekizinci yüzyıl Fransa’sının sosyal medyasını ortaya çıkardı.

Kamusal ve politik alanı ‘tezgah altına’ kaydırmak

İşte evrensel, tarihsiz ve sosyal konumlardan bağımsız bir iletişim ve diyalog yok. Diyalog sadece Aydınlanma salonlarındaki gibi rasyonel, eleştirel ve akılcı diyaloglarla ortaklaşmak ve örtüşmek değil; bunun propaganda boyutu var, halkın alımlaması var, okuyucuların yanlış anlaması var, herkesin kendince anlaması var, tezgâh altı var, yer altı var. Özbank’ın yazısı bana Habermas’ın Aydınlanma salonlarının sağlıklı ve steril ortamının hissini veriyor. Benim politik bir hareket için önerim; salon politikası yapması, elit seviye metinler ve laflar üretmesi olmazdı. Bunların yerine kamusal ve politik alanı Darnton’un bahsettiği tezgâh altına kaydırması olurdu. Politika, yalnızca eleştirel aklın kılavuzluğunda yapılan bir şey değil, tezgâh altında da yeraltında da yapılan bir şey, bu anlamda duygulara da hitap etmesi gereken bir şey.  Bugünün iletişim dünyasında sosyal medya ve onun kuralları oldukça önemli. Derdini Ansiklopedik makalede değil, 140 karakter sınırıyla anlatmak önemli. O yüzden bugün derdini ansiklopedik ifade edip karşılık bulmuyor diye hayıflanmak eleştirel aklın hezeyanları, tarihsel ve eleştirel bir aklın değil.

5- Örtüşerek ortaklaştırabildiklerimizden misiniz? Gezi Parkı protestoları ve İBB seçimleri

Gelelim Gezi Parkı protestolarına ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçimlerine. Özbank’ın yazı dizisinde bu olaylar, diyalog yoluyla örtüşerek ortak görüş oluşturmanın Türkiye siyasal hayatından iki yakın ve belirleyici örneği. Adeta Habermas’ın ve Rawsl’un politik teorilerinin, kavramlarının vücut bulmuş halleri bunlar. Özbank’a göre bu protestolara katılanlara ortak vicdani kanaatlerini (barışçı eylemlere karşı uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlışlığı) eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ne siyasi bir partinin talimatı ne de iç veya dış mihraklardır. Özbank, “onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı” diyor. Yani ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey, gene vicdani kanaatleri sayesinde buluştukları ortak eylemlilik. Eylemliliklerini gene eylemlilikleriyle, kanaatlerini gene kanaatleriyle açıklıyor Özbank.

‘Lafı açan ilk lafı’ kim açtı?

Özbank’ın eylemlilik içindeki birliktelikleri vurgusunu oldukça önemli bulmakla beraber bu vurgu sonraki açıklamalarda kayboluyor ve eylemlilik vurgusu yerini kavramsal farkındalıklara, vicdanlara, ortak görüşlere bırakıyor. Özbank, “Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu kanaati üzerinde örtüşen bir görüş birliğini nasıl fark edebilmiştik” diye soruyor. Cevap, “birbirimizle insanca iletişim kurarak, soru sorarak, cevap vererek, dinleyerek ve anlamaya çalışarak” oluyor. Özbank sorularına devam ediyor ve protestolara katılanların aralarındaki onca farklılık, görüş ayrılığı ve husumetlere rağmen bu insanlar arasındaki lafı açan ilk lafın nasıl edildiğini merak ediyor. Cevabı, gene “kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış başka bir örtüşen görüş birliğinde” bulunuyor. Burada lafı açan ilk lafın, aslında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olduğunu öğreniyoruz. Mucize kavram her soruyu cevaplamaya devam ediyor. Kavramsal farkındalığın düşük olduğu tespiti de eyleme katılanların bir Habermas veya bir Rawls olmadıkları üzerine bir tespit gibi. Tam bu noktada okuyucu, zaten kavramsal farkındalık düzeyine çıksaymış cesareti verenin de lafı açanın da Habermas ve Rawls olacağından korkmaya başlıyor.

Özbank’ın Gezi protestolarıyla ilgili görüşlerine dair fikirlerimi ve itirazlarımı dört başlık altında toplamak istiyorum. İlk olarak bu kadar çok ortak görüş vurgusu, Gezi’deki farklılıkları da dile getirme isteği uyandırıyor. Gezi’de ortaya çok ciddi bir dayanışma ve direniş örneği konduğu aşikâr olmakla beraber bu derece ortak görüş vurgusu beni rahatsız ediyor. Mesela aklıma kimler ön saflardaydı, kimler ortadaydı, kimler daha fazla devam etti çatışmaya, en önde olanlar daha fazla baskıya ve ayrımcılığa uğrayan kimliklere sahip olanlar mıydı gibi sorular geliyor. Müslümanlarla laikler halay çekiyordu tespiti artık bir klişe oldu. Hangi Müslümanlar ve hangi laikler? En göze çarpan ve dikkat çeken Müslüman gruplardan biri Müslüman sol gruplardı örneğin. Parkta en “Gezici” sloganları atanlar sokak çocuklarıydı örneğin; oradaki ortamdan memnundular, yemeğe erişimleri artmıştı, insanca iletişimden önce insanca bazı hizmetlere erişiyorlardı.

Gazlanarak örtüşmek, çatışarak ortaklaşmak

İkinci olarak Özbank’ın yazısındaki zaten örtüşerek geldiler ve eylediler vurgusu, eyleyerek ve direnerek ortaklaştılar vurgusunun çok önüne geçiyor. Zaten görüş birliği ile gelip eylemli oldular, görüşmeye ve örtüşmeye devam ettiler demek bana bazı performansları örneğin bedensel performansları dikkate almayan bir tavır olarak geliyor. Diyaloğu sadece dile, kavramlara, sözcüklere ve konuşmaya indirgemek olarak geliyor. Bu noktada sadece aynı havaya solumak ve konuşmak önemli oluyor. Ben, sadece konuşarak değil çatışarak, barikat kurarak, koşarak ve gazlanarak da örtüştüler demek istiyorum. Aynı gazı soluyarak ortaklaştılar. Gazlanmanın, koşturmanın da birleşmekteki rollerini es geçmemek gerekir. Özbank’ın insanca iletişmek gibi kavramlara aşırı vurgusu, bana insanlar konuşa konuşa hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır sözünün bir versiyonu gibi geliyor. Oldukça insan merkezli yani. Ben Gezi’de koklaşarak da anlaştığımızı düşünüyorum. İşin içinde sadece kavramsal farkındalıklar değil bedensel performanslar, içgüdüler, duygular da vardı. Gezi’nin bedenleri siper etmek anlamında, aynı fiziksel şiddete maruz kalmak anlamında farklılıkları silen bir tarafı vardı. Ortaklaştıran ve örtüştüren sadece dil, diyalog vs. değildi. Örneğin sınıfsal farklar gibi farkları sadece konuşarak, diyalogla çözmek mümkün değil. Ancak polis karşısında direnirken bir akademisyenle eğitimsiz fakir bir gencin arasındaki farkın silinmesi daha olası. Belki diyaloğa girseler birbirlerine anlatacak şeyleri olmayan iki kişi, bedenlerinin polis şiddeti karşısındaki güçsüzlüğü ve direnişi konusunda daha kolay birleşebildi.

Üçüncü olarak Gezi protestolarının süresine dair Özbank’ın söylediklerine değinmek istiyorum. Özbank’a göre protestolar 2013 yılının haziran ayında İstanbul’da başlayıp yayılıyor ve milyonlarca kişi iki hafta boyunca şiddete maruz kalmak pahasına sokağa çıkıyor, slogan atıyor ve eylemlere katılıyor. Ancak biliyoruz ki Gezi protestoları iki hafta geçtikten sonra da devam etti. Bu bağlamda Özbank’ın Gezi protestolarını niye iki hafta süren eylemlermiş gibi aktardığını anlamakta güçlük çekiyorum. Belki bu ilk iki haftanın sonunda ne olduğuna bakmak lazım. İki haftanın sonunda Gezi Parkı’na polisler girdi ve park zorla boşaltıldı. Bu iki hafta süre biçme tercihi, bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde protestoların diyalog ve laf boyutunu ön planda tutma tercihinin bir sonucu olabilir mi? Nitekim polis çemberinin protestocularca kırılıp parka yerleşilmesinden parkın tekrar polislerce işgal edilmesine kadar geçen süre, diyalog ve laf açmak konusunda daha pozitif bir hava yaratmıştı. Meclisler kurulmuş, halaylar çekilmişti. Bu iki hafta tercihi, diyalog ve kavramsal farkındalık boyutlarını direniş ve eylemlilik boyutlarının önüne geçirme çabası mıdır? Bana göre Özbank, kendi kavramsal çerçevesinden bakarak eylemlere bir süre biçmektedir. Bunu biraz tarihsel vakayı teoriye feda etmek olarak görüyorum. Gezi sadece uzlaşımsal bir akıl müzakeresi ve örtüşme arayışı değildi. Diyaloğun ötesinde bir şiddet, direniş ve çatışma vardı.

Ya ‘negatif örtüşenler’ kazanırsa?

Dördüncü olarak Özbank, ele aldığı iki vakada da kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkmayan ama vicdani kanaatler arasında bir örtüşen görüş birliği olduğunu iddia ediyor. Ancak bilmek ve farkında olmak, yapmak ve eylemek anlamına gelmiyor. Gezi’de açıklanmaya ve analize muhtaç olan ortak vicdani kanaatlerin eylemliliği nasıl getirdiği olmalı, çünkü her ortak vicdani kanaat bu tarz bir eylemlilik getirmiyor. Gezi’deki farkın ne olduğuna dair Özbank’ın yazısında ben bir açıklama bulamıyorum. Yazının bana son kertede hissettirdiği şu: Sağlıklı bir demokrasinin tekrar geri gelmesinin tek yolu, diyalog yoluyla ortaklaşarak örtüşme grubunda yer alanların seçimi kazanması ve sandıkta iktidara bir reflü ameliyatı yapması. Peki ya seçimi negatif anlamda kendi aralarında örtüşerek ortaklaşan öbür grup kazanırsa ne olacak?

Hazır seçim mevzusunu açmışken Özbank’ın diğer bir favori “diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşma” örneğini ele alalım: İBB seçimleri. Özbank’a göre İmamoğlu’nun tekrar edilen İBB seçimlerini kazanması, toplumda kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış bir örtüşerek ortaklaşma yaşandığının tezahürü.  Öncelikle Gezi protestoları ile İBB seçimlerinin aynı kefeye konmasına karşıyım. Elmalarla armutları karıştırmak gibi geliyor bu bana. İki olayın dinamiklerinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta sandık ve salon demokrasisi vardı. Diğer tarafta sandığın ve salonların ötesine geçen bir demokrasi mücadelesi vardı. Bugün demokrasi zaten iktidar tarafından sandığa indirgenmiş ve kamusal alan daraltılmış durumda. Bu sebeple hem Gezi protestolarını hem İBB seçimlerini önemli başarılar ve kazanımlar olarak görsem de ikisini aynı kefeye koyamıyorum. Öte taraftan İBB seçimlerini İmamoğlu’nun kazanmasının arkasında sadece diyalog yoluyla örtüşme olduğunu söylemek çok zor. Birincisi bu başarının arkasında ince bir işçilik boyutu var. Yani ciddi bir kampanya, manipülasyon, enformasyon savaşı, propaganda ve nabza göre kamuoyunu şerbetleme boyutları var.

Susarak, -mış gibi yaparak örtüşmek

İkincisi Kemalistlerden Kürtlere uzanan bir yelpazede İmamoğlu’na oy veren değişik gruplar arasında diyalog yoluyla bir görüş birliği olduğunu iddia etmek zor. Bu başarının örneğin tabanda CHP’nin Kemalist seçmenleri ile HDP’nin Kürt seçmenleri arasında bir diyaloğa dayandığını düşünebilir miyiz? Tam tersine konuşmama, sessizlik, geçmişi şimdilik yok sayma, aralardaki çatışmaları ve anlaşmazlıkları bastırma, geçmiş meseleleri çok açmama, mecburiyetten onaylama gibi bir sürü veçhe mevcuttu. Burada tabanda ve tavanda kocaman bir siyasal repertuar, taktikler ve performanslar devreye girdi.

Diyalog yoluyla örtüşen görüş birliği kavramı bu karmaşıklığı ve çeşitliliği yeterince anlatmıyor, hatta tam tersine bunların üstünü örtüp siyaseti sınırlı bir repertuara ve stratejiye indirgiyor. Özbank’ın makalesinde sağlıklı politika sınırsız bir diyalog, konuşma ve laf söyleme olarak anlaşılıyor. Ama İBB seçimleri gösteriyor ki stratejik olarak susmak, saklamak, mış gibi yapmak, üstünü örtmek, konusunu açmamak da politikanın parçası. Lafı açan laf kadar lafı kapatan laf ve eylem de kazanmak için gerekli. O yüzden güç reflüsünün çözümü için gerekli olan, sağlıklı olduğu varsayılan mucizevi bir diyalog yoluyla örtüştürme ve kavramsal farkındalık yaratma aşısı değil. Bunun yerine kapsamlı bir ameliyat çantası gerekli: İğne, neşter, yara bandı, maske, sus işareti yapan hemşire vs.

Ben negatif bir yerden yola çıkıyorum. Dil, sorunlu ve çatışmalı bir alan. Sorunsuz bir dile ulaşma hedefiyle başlamak, dilin bu unsurlarını göz ardı ediyor ve somut sorunları çözmeye yetmiyor. Ortak görüş hiçbir zaman gelemeyecek bir şey. Yani imkânsız bir hayalin peşinden koştuğumuzu bilmek ve bu imkansızlığın sorunlarına karşı hazırlıklı olmak daha iyi bir tercih gibi geliyor.

BİTTİ… 

 

Kategori: Hafta Sonu