Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kurgunun sorunu nevrotik bir sapkınlık halini alması ve şimdiyi sömürmesi

İstanbul gibi bir şehir, hiç şüphesiz küresel bağlar içinde olan, ilişkiler kuran bir merkezdi.

Lozan Anlaşması sayesinde 1950’lerin ortasına, 6/7 Eylül Olayları‘na kadar, insan haklarını ihlal eden ayrımcı uygulamalara rağmen imparatorluğun ve modernleşme sürecinin kurumlarını, yapılarını kısmen de olsa korudu. Şehrin sekülerleşmiş profesyonel mimarlık ve sanat dünyası, Batı’daki başka bir ülkedeki bir başkentte olduğu gibi çok uzun bir geçmişi olan bir deneyime sahipti.

Şehrin bu yakın geçmişi hakkında fazla bir şey bilmiyoruz.  Çünkü üzeri milliyetçilik tarafından örtüldü. Şehrin bu modernlik deneyiminin üzerine bir perde çekildi.

Modernlik bize temsil edilebilirliğin ötesinde, keşif alanları açar. Zihin dünyasındaki entelektüel mekanizmaları, ilişkileri harekete geçirir. Sanki bunlar, temsiller canlı varlıklarmış gibi. Milliyetçilik ise bunları kapalı dünyalara, imtiyaz alanlarına ve şiddete dönüştürür.

Mimarlık eserleri, sanat yapıtları hiç şüphesiz yalnızca bu bağımsız varlıklarıyla duyguları harekete geçirirler, görüntülerin yarattıkları izlenimlerin ötesindeki bilinmeyenleri düşünmeye sevk ederler. Onların bize anlatmak istediklerini genellikle duygularımızla ifade ederiz. Ancak bu duyguları yaratırken tazeleyici, yenileyici entelektüel eylemselliklerin de gerçekleştiğini tahmin etmek zor değil.

Ne yazık ki şehrin bu modernleşme dünyası popülist otoriterleşme karşısında kırılganlaştı. Bu kırılganlık iktidarlara bağımlı, seküler olmayan bir modernliğin zaaflarının da bir işareti.

Süleymaniye’de restorasyon.

Artık şehrin bu entelektüel dünyası, sekülerlik adına gizli bir kimlikçilik hareketini dayatan hayırseverlik kurumları, özel müzeler içine sıkışmış vaziyette. Ayrıca imtiyazlı sınıfların temsil ettikleri resmi kalıplar içinde bir aldatmaca olarak cereyan ediyor. Mücadele kültürel ve araçsal popülizmle, basmakalıp akılcılaştırma normlarını dayatan seçkinler arasında. Aralarında bir fark yok.

İstanbul’da ilan edilmemiş bir iç savaş

Geçtiğimiz dönem Tarihi Yarımada (Fatih) için hazırlanan Koruma Planları’nın notlarında “Osmanlı Mahalleleri”nden söz ediliyordu. Sokaklarında şerbetçilerin dolaştığı, mahalle bakkalının olduğu, kadınların kafeslerin arkasından sokaklardan gelip geçenleri izlediği…

Plan notları okuyunca, bu kurguyu hazırlayan kişileri kızdıracak şöyle bir laf ettiğimi hatırlıyorum: “Herhalde bu planlar sayesinde Şehir Tiyatroları kadrosuna epey bir oyuncu alınacak. Dekorları inşa etmek yetmez. “

Süleymaniye ve Zeyrek tarihsel olarak önemli semtler. Yalnızca 1985 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer aldıkları için değil. Bilindiği gibi Yeni-Osmanlıcı zihin dünyasının merkezi Fatih‘ti. Yeni-Osmanlıcılık, kimi zaman biraz itilmiş kakılmış olarak, kimi zaman da 1953’teki yeniden ön plana çıktığında olduğu gibi devletin resmi ideolojisi içinde ön planda yer tuttu. Güya Beyoğlu‘ndaki Avrupai yaşam tarzının karşısında “milli” olan bu mahallerdi.  Ancak küçük bir araştırma bile bu tespitin ne kadar kurmaca olduğunu göstermeye yetiyordu. Fatih semti de en az Beyoğlu kadar, sosyal yapısıyla, fiziki oluşumuyla modernleşmenin içinde gelişmiş, yapılanmıştı. Ama ulusdevlet içinde inşa edilen fetihçi zihin dünyası için bunun bir önemi, gerçekliği yoktu. “Tarihi Yarımada Koruma Planları” adı verilen kurgunun en büyük sorunu canlı olanı cansız bir şey üzerinde göstermenin nevrotik bir sapkınlık halini alması ve şimdiyi sömürmesiydi.

Sulukule’nin yeni hali.

Bu sayede Tarihi Yarımada’da “Osmanlı Mahallesi” yapılmak istenen Süleymaniye, Zeyrek, Sulukule, Ayvansaray gibi yerler günümüzde tam bir çöle dönüşmüş halde. Burada yaşayan, çalışan insanlar ötekileştirilerek, zor kullanılarak, suları elektrikleri kesilerek, evlerini satmaya mecbur bırakılarak tahliye edildiler.

Bu projeleri kamu adına geliştiren, yöneten danışmanlar, kurduğu ilişkilerle yetki sahibi olmuş imtiyaz sahibi olmuş mimarlar ne diyorlardı? “Burada yaşamakta olan insanların bu mahallelerde yaşamayı hak etmiyorlar. Zaten çoğu sonradan bu şehre gelmişler. Asıl İstanbullu değiller”. Bu ayrımcı söylemlerle yoksul, güçsüz toplulukları mahallelerinden kazımaya giriştiler.

Çok şükür ki şehirdeki hayat kendi imkanları ile kendisini yenileyebiliyor, bu sayede hiç olmazsa bazı semtler canlı kalabildi. Yoksa bütün şehri kendi bildikleri gibi düzenlemeye kalksalar, geriye hiçbir hayat emaresi kalmayacaktı.

İktidarla birlikte harekete geçen ‘karşı hafıza’

Ancak devlet iktidarı tamamen ele geçirildikten ve bürokrasi-profesyonel yapılar patronaj altına alındıktan sonra bununla yetinmek olmazdı. Karşı saldırıya geçmek gerekliydi. Cumhuriyet şehrin resmi tören alanını Dolmabahçe’den camii olmayan Taksim‘e taşımıştı. Taksim’de Opera yapılmıştı. Bunun karşılığı şuydu: “O zaman biz de iktidara geldik. AKM’yi yıkalım. Bir de karşısına cami yapalım.”

Bitmek üzere olan Taksim Camii inşaatı.

Sanki temsil edilen her şey sanki gösterilenden ibaret hale gelmişti. Diyebilirim ki şehir tarihindeki geliştirilen projeler, mekan düzenlemeleri ayrımcılığı, ötekileştirmeyi bundan daha iyi bir şekilde temsil edemezdi. Sanki ilan edilmemiş bir savaş yaşanıyordu.

Heybeliada‘da Ruhban Okulu var, o zaman biz de onun karşısındaki eski Heybeliada Sanatoryumu‘nu Diyanet Vakfı’na verelim…” Ya da  Bomonti‘deki eski bira fabrikasının kullanım dışı kalmış binaları var. Biz de onun karşısındaki alanı dini eğitim alanı yapalım...” Çünkü iktidarla birlikte “karşı hafıza” harekete geçmişti bir kere. Yeni-Osmanlıcı zihin dünyası geçmişte, biranın kamusal alanlarda, parklarda gazoz gibi içilmesinden fena halde gıcık kapmıştı.

Bugünkü otoriter rejimin faili AKP gibi gözüküyor. Ancak bu görüntüyü sorgulamadan bu “karşı hafıza” rejiminin tam anlaşılmasının mümkün olmadığını söyleyebilirim.

Hafızasız, yalnızca fiziksel bir nesne olarak modernlik algısı, şehir planlama yöntemleri, imtiyaz sahibi bir devlet eliti aracılığıyla yapmacık sekülerleştirme girişimiydi -ve hiç şüphe yok ki- tıpkı onun gibi, devlet iktidarının içine gizlenmiş imtiyazcı, tepeden inmeci bir kimlik hareketiydi. Siyasal İslam, devlet içindeki bu imtiyazcı modernist elite direndiğini zannederek bugünlere geldi ve sonunda onunla iktidar alanında bütünleşti.

Bu nedenle yakın tarihlerde neoliberal dönemin politikalarını temsil eden AKP’yi yegane fail olarak gördü yeni kuşaklar.

İktidarın neredeyse şehirle ilgili bütün gündemini karşıtlıklar oluşturdu. Şehir farklı hafızaların, duygu dünyalarının olduğu bir yer değil, iktidarın zihin dünyasına uygun olmalıydı. Politika yokluğunda, neoliberal koşullarda iktidarın müdahale ettiği her şey saf sembolizme dönüştü.

Mekansal eylemliliklerin oluşturduğu politikalar

Bu yüzden 28 Şubat sürecinde yukarıdan “bizi eleştirenlere daha fazla proje işi verin, çıkar sağlayın” talimatı geldi. Bu neoliberal dönemde üniversitelerin içinin boşaltılmasına, özel çıkarlara alet edilmesine yol açtı. Şehir bu hale geldi. Mekanın “politikaların bir yansıması” olduğu hep söylenir değil mi? İktidarların sanki mekanı kendi ideolojisine göre değiştirmesi, tercihlerini yansıtması gibi. Oysa bu ilişki bunun tam tersi gibi olmalı. Asıl politik tercihler hatta iktidarın kendisi bu eylemliliklerle üretilmiş gibi gözüküyor. Mekansal eylemsellikler politikaları, iktidarları oluşturuyor ya da belirliyor. Belki de şöyle söylemeli: “Mekanı nasıl dönüştürdüğünü söyle, sana politikanı söyleyeyim.”

İbadete açıldıktan sonra Ayasofya’nın içi.

Bu yaşadıklarımız bir vodvil gösterisi olmalı. Neoliberal sistemde politika tükenince ideoloji saf sembolizme dönüştü. Ne yapılıyorsa artık bunların hepsi şu mesajı vermek için: “Kapitalizme asla teslim olmadık, ideolojimizle dimdik ayaktayız.”

Ancak bu karşıtlık sembolizminin şehri nasıl bir boşluğa dönüştürdüğünü anlamak için birer eşsiz mücevher olan Ayasofya‘nın, Kariye‘nin başına gelenlere bakmaya bile gerek yok. Topkapı Sarayı, Yenicami, Süleymaniye gibi şaheserler bile “restorasyon” adı altında şu anda mahvediliyor. Bu “karşı hafıza” girişimi giderek şehirde gördüğünü anlamama, bir cehalet tutkusuna dönüşmüş vaziyette. Bu durum dediğim gibi şehirde ilan edilmemiş bir “iç savaş”ı andırıyor.

Tasarımın, sanatın, fikir üretiminin iktidar mekanizmalarına bağımlı olduğu bir ortamda bu yıkım kaçınılmaz. Peki buna karşı ne yapılabilir? Karşıtlığın tersi yüzü yok. Bu sembolizmin her şekli yok edici. Birbiriyle ilişki içinde değil, birbirini yok etme ilişkisi. Neoliberal politikaların temelini bu “sıfır noktası” oluşturuyor.

Günümüzün aklı çıkara bağlayan, araçsallaştıran neoliberal düzeni içinde şehir öyle bir hale geldi ki, herhangi bir depremi beklemeden her salgın hastalık birkaç gün içinde bir pandemik facia halini alabilir. İstanbul gibi kaotik bir metropol bir felaketler şehrine dönüşebilir.  Nesneleştirici şiddet, işaretsizleştirdiklerini failler olarak hayatımıza iade ediyor. Bilgiyi hurdalaştıran, hile ve kurnazlıkları motive eden, her şeyi kafeslere tıkıştıran, insanmerkezci ve nesneleştirici şiddetin imtiyazcı bir sınıf yaratarak cehaleti semirttiğini, yönetimsellik biçimine musallat ettiğini görmemek ve bu paradoksla yüzleşmemek için zannedersem artık bir neden kalmadı.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adım adım plastiksizleşmeye doğru

Hatırlarsanız 2020 başı itibariyle plastik atık ithalatı yeniden düzenlenmiş ve ithalat belgesine sahip olan firmaların ithalat izinleri kapasitelerinin %80 ‘i ile sınırlandırılmıştı. Bundan da önce plastik poşetin sadece belirli kalınlıklarında olanları, yine sınırlı alanlarda ücretlendirilmişti. İşte bu iki düzenleme Akdeniz’e en fazla plastik atık boşaltan Türkiye’nin bu atıkları azaltmada aldığı “en önemli” kararlardı.

Ayrıca sınırlı uygulama alanına sahip sıfır atık projesi olduğunu da eklemekte fayda var. Uygulamada oldukça sınırlı kaldığı ve henüz kayda değer bir yol kat edemediği için sıfır atık projesini şimdilik es geçiyoruz. Bu kararlara bir yenisi daha eklendi O da %80 olan çöp ithalatı kotasının %50’ye daraltılmasıydı. Bunda BBC’nin yaptığı haberin, INTERPOL’ün yayınladığı raporun ve Greenpeace’in çabalarının etkisi oldu dersek abartmış olmayız.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı atık ithalatında kota oranının %50’ye düşürülmesine ilişkin olarak, “Geri dönüşüm sektörünün ham madde ihtiyacını yerli plastiklerden karşılamasını sağlayacak son düzenlemeyle yüksek miktarda atık ithalatını önleyecek ve sektördeki binlerce çalışan için istihdam imkânı oluşturulacak” bilgisini verdi. Bunun pratikte böyle bir sonucu olacak mı göreceğiz ancak atık ithalatında bir azalmaya neden olacağı kesin. Tabii bir “kılıfına uydurma” ve “etrafından dolanma” ülkesi olan Türkiye’de hiç bir şeyin beklendiği gibi olamadığını da eklemekte fayda var. Bunu plastik poşet ücretlendirilmesi uygulamasında açıkça gördük. Hatırlarsanız marketlerde ücretli verilen poşetin kullanımı azalırken, ücretsiz verilen poşetlerde durumun hiç de parlak olmadığını biliyoruz. Çöp ithalatında da durum böyle mi olacak göreceğiz.

En büyük kirletici Çin, en büyük adımları atıyor

Peki, Türkiye’de bu değişiklikler olurken dünyada nasıl bir değişim meydana geliyordu? Bu konuda en cesur adımları Çin attı dersek hata yapmış olmayız. Dünyanın en büyük kirletici ülkesi, kirleticilerin azaltılması konusunda da ciddi adımlar atarak bu unvandan kurtulmaya çalışıyor diyebiliriz. İlk olarak 2018 yılında plastik atık ithalatına büyük bir sınırlama getiren Çin, daha sonra geri dönüştürülmüş plastiklerden üretilen kalitesiz ham maddelerin ithalatını da yasakladı.

Bunun yanında neredeyse metal dışındaki her türlü atığın ithalatını yasaklama adımı da atarak, adeta “bana çöp göndermeyin” mesajını güçlü bir şekilde iletti. Öyle ki birçok taşımacılık firması, varış adresi Çin olan atıkları taşımakta hiç de istekli değiller artık. Çünkü büyük ihtimalle geri gönderilecekler. Çin attığı adımları sadece atık ithalatını sınırlandırma aşamasında bırakmıyor. 2025 yılına kadar ortaya koyduğu plastik azaltım stratejisiyle bu konudaki ciddiyetini de göstermiş oluyor. Buna göre, 2025 yılına kadar köpük tabaklardan, plastik kulak çöplerine, pipetlerden, plastik poşetlere kadar birçok işe yaramaz olan ve sadece plastik üreticilerini zengin etmeye yarayan plastiklerin yasaklanması hedefleniyor. Bu yasak hem üretimde hem de tüketimde gerçekleşecek.

Bunun bir benzerini Avustralya gerçekleştiriyor. Avustralya’nın güney eyaleti de tek kullanımlık birçok plastiği 2021 yılında yasaklamayı hedefliyor. Daha önce de benzer bir yasağı Hindistan’ın bir eyaleti gerçekleştirmişti. Benzer yasakları ve kısıtlamaları ABD eyaletlerinde de görmek mümkün. Bu listeyi uzatabiliriz.

Plastikçilerin lobi faaliyetleri ve kota en büyük engel

Tüm dünyada plastiksizleşmeye doğru bir yönelim olduğunu söylemek mümkün. Ancak paralel olarak plastik endüstrisinin de plastik üretimini arttırmaya yönelik önemli girişimleri söz konusu. Türkiye de dâhil birçok ülkede plastik üreticileri özellikle pandemi döneminde kendi endüstrilerinin desteklenmesi için devletler nezdinde ciddi lobi faaliyetleri sergiliyorlar. Üstelik bu faaliyetlerini akademiden, basın yayın kuruluşlarına kadar birçok farklı cephede gerçekleştiriyorlar. Yeri geliyor ülkelerin atıksızlaşma politikalarını sözümona desteklediklerini göstermek için ne anlama geldiği bile belli olmayan paneller düzenliyorlar; yeri geliyor Forbes gibi dergilerde “fakirlerin yaşam standardını plastikle yükseltmek” gibi sömürgeci refleksli yazılar yazdırıyorlar ve yeri geliyor ülkeye döviz getirecekleri iddiasıyla Mersin ve Adana’da da olduğu gibi petrokimya fabrikaları kurulması için para musluklarını açıyorlar.

Tüm bunların ortak noktası uzun vadede azalma eğilimine girmesi beklenen plastik tüketimini ve üretimini arttırmak. Çünkü 2050 projeksiyonlarını milyar tonlara çıkartmış vaziyetteler. Plastik endüstrisinin plastik bağımlılığını arttırmak üzere gerçekleştirdiği çabaları sadece yazı yazmak ve konferans düzenlemek değil elbette. Plastik kullanımının sınırlandırılması ve çöp ithalatının yasaklanması gibi girişimlerin de engellenmesi için ciddi lobi faaliyeti yürütüyorlar. Bu anlamda başarılı da oluyorlar zaman zaman.

Hatırlayın Türkiye’nin plastik ithalatını imkansız hale getirecek vergi düzenlemesi girişimini bir gecede bu lobiciler iptal ettirmiş ve ne anlama geldiği belli olmayan kota sistemine bizi mahkum etmişlerdi. Benzer girişimleri başka ülkelerde de görmek mümkün.

Sonuç olarak plastiksizleşme yolunda dünya çok geniş adımlar atarken bizim parmak ucuyla ilerlememizin altında da bu plastik üreticisi lobicilerin etkisi var mıdır doğrusu merak ediyorum. Cevabı belli olsa da bu konuda kesin bir şey söylemek şimdilik zor. Umarım plastiğin zaruri/hayati alanlar dışında kullanımının samimi olarak azaltılmasını hedefleyen adımların atıldığını kısa zamanda görebiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın temel taşı mı var?

Birkaç gün önce sosyal medya araçlarından birinde, bir hesaptan çok güzel bir ağaç fotoğrafı ile birlikte şu sözler paylaşılmıştı:

“Doğanın temel taşı ağaçlardır.”

Bütünüyle iyi niyetli bir paylaşım olduğunu biliyorum. Fakat ağaçlara olduğundan fazla bir değer yüklemenin sakıncalı sonuçları da olabilir ki, bundan kaygılanmıyor değilim.

Önce şu noktayı açıklığa kavuşturalım. Doğada “temel taş” diye bir kavram yok. Yani doğayı, temeli oluşturan(lar) ve yardımcı rollerdekiler diye gruplara ayıramayız. Doğa bir bütündür ve bu bütünün canlı ya da cansız tüm unsurları doğanın bütünlüğü açısından aynı derecede önemlidir.

Ağaçlara temel taş dersek, örneğin, toprağa ne diyeceğiz? Okyanuslarda yaşayan ve dünyanın en büyük oksijen üreticisi, aynı zamanda da karbon yutağı olan fitoplanktonlar için kullanacağımız sıfat ne olacak peki? Pek çok insan, eminim ki yalnızca hastalık yaptığını sandığımız mikroskobik canlılar olmasa dünyanın nice olacağını akıllarının ucundan bile geçirmemiştir. Dünya nice olurdu bilmem ama öyle bir dünyada insanın olamayacağını çok iyi biliyorum.

Fitoplankton.

Tek tek unsurlar değil, bütünlük önemli

Ekoloji bilen hiç kimse ekosistemdeki şu ya da bu unsura diğerlerinden daha fazla bir değer atfetmez. Çünkü bütünlüğü, dengesi ve karşılıklı ilişkileri ile ayakta duran ekolojik sistemde her unsurun vaz geçilmez bir rolü bulunur.

Ağaçlar elbette insanın en yakından gözlemleyebildiği, işlevlerini en derinden hissedebildiği canlılardır. Gölgesinde oturur, heybetinden büyülenir, meyvelerinden beslenir, odunuyla ısınırız. Bu kadar mı? Hiç olur mu? Ağaçlardan yararlanma şekillerimizin tamamını buraya yazmaya kalksam değil bir yazı, beş yazı bile yetmeyebilir. O nedenle ağaçlara duyduğumuz minnettarlık ve onlara atfettiğimiz değer anlaşılır bir durum oluşturur.

Gelin isterseniz, konuyu biraz daha kapsamlı analiz edebilmek için dünyanın oluşumu ve canlıların evrimi açısından önemli birkaç kronolojik bilgiyi gözden geçirelim:

Yaklaşık olarak 15 milyar yaşında olduğu düşünülen evrende Big Bang denilen patlama ile dünyanın 4,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. İlk organik moleküller 4 milyar, ilk tek hücreli canlılar ise 3,6 milyar yıl önce ortaya çıktı. Çok hücreli canlıların ortaya çıkması ise bundan 1,7 milyar yıl önce gerçekleşti. Yani tek hücreli canlılarla çok hücreli canlılar arasında neredeyse 2 milyar yıllık bir zaman dilimi var.

Kara bitkilerinin öncüsü sayılan yeşil algler ise bundan yalnızca 500 milyon yıl önce evrimleşti. Daha sonra ise yosunlar ve ciğer otları gibi iletim boruları olmayan, yerçekimi ile mücadele edemeyen bitkilerin ortaya çıkışı geliyor. İletim borusu bulunan ilk bitki sayılan “Cooksonia”ların ortaya çıkışı 433 milyon yıl önce gerçekleşti. Bitkilerin odunsu doku oluşturmaya başlaması için “Cooksonia”lardan sonra 50 milyon yıl daha beklemek gerekti. Bundan 380 milyon yıl öncesi ilk ağaç cinsi olarak kabul edilen “Archaeopteris”in evrimleşmesine işaret ediyor. Özetlemek gerekirse dünya üzerinde yaşamın başlamasından ağaçların oluşmasına kadar geçen süre 3 milyar yıldan daha fazla. Diğer bir ifadeyle 4,5 milyar yaşındaki dünyada, bu yaşın üçte ikisinden daha fazla süre boyunca yaşam vardı ama ağaçlar yoktu.

Değişim ve devamlılık esas

Konuyla doğrudan ilişkili olmasa da zaman ölçeğini daha iyi algılayabilmek için hayvanların evrimi ile ilgili şu bilgileri de ekleyelim: İlk balıklar 430 milyon, ilk sürüngenler 350 milyon, ilk memeliler 230 milyon, ilk primatlar 55 milyon, insan dediğimiz Homo sapiens ise yalnızca 200 bin yıl önce evrimleşti. Ve yalnızca 10 bin yıldır tarım yapıyoruz.

Doğa ya da ekosistemin en önemli özelliklerinden biri değişim ve devamlılıktır. Koşullar değiştikçe yeni ilişkiler ve yeni dengeler ortaya çıkar. Koşullar doğal nedenlerle değişebileceği gibi insan etkisiyle de (örneğin sera gazı salımları ve iklim değişikliği) değişebilir. Mutlaktır ki doğanın bütün bu değişimlere bir yanıtı olacak, yeni dengeler oluşacak, yeni ilişkiler şekillenecektir.

Dünyanın yaşı olan 4,5 milyar yılı bir yıl, yani 365 gün olarak kabul etseydik ağaçlar yalnızca son 31 günde dünya üzerinde olacaktı. İnsan ise yalnızca son 23,36 dakikada. Tarım yapmaya ve dünyayı değiştirmeye başladığımız dönem sadece ve sadece son 1,16 dakika. 250 yıllık endüstri devrimi sonrası süreç ise, sıkı durun, topu topu 1,75 saniyeye karşılık geliyor.

Doğaya bütüncül bakmak zorundayız. Bütüncül bakış yalnızca mevcut ilişkileri kapsamamalı, aynı zamanda zaman ekseninde de bütüncüllük içermeli. Ne ağaçlar ne de başka bir canlı form veya cansız unsur doğanın temel taşı filan değil. Doğada temel taş diye bir şey yok çünkü. Her şey değişime tabi ve hiçbir şey kalıcı değil. Anlık olarak mevcut ilişkilere saygılı olmak zorundayız. Hiçbir unsura daha fazla önem bahşedemeyiz. Hele hele son 23 dakikanın figürü insana, hiç…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’den ve dünyadan çevre odaklı başarılı KSS uygulamaları

Önceki haftalardaki yazılarımda şirketlerin yürüttüğü kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) uygulama ve projelerinden bahsetmiştim. Bu hafta birisi Türkiye’den diğeri dünyadan iki KSS uygulamasını gündeme getirmek istiyorum. Bunu şirket reklamı olarak algılamayın lütfen. Çevre ve toplum için olumlu adımlar atan firmaları açıklamanın ve teşvik etmenin doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum.

Bu uygulamalardan ilki ülkemizde çevre konusunda T. İş Bankası sponsorluğunda, TEMA Vakfı ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nca yürütülmüş olan “81 İlde 81 Orman” projesi. İkincisi ise büyük bir küresel şirket olan Unilever’in yaşama geçirdiği çok kapsamlı ve çevre odaklı bir KSS stratejisi olan “Sürdürülebilir Yaşam Planı” (Sustainable Living Plan). Bu iki uygulamaya yakından bakmak, hem şirketlerin çevre konusunda attıkları olumlu KSS adımlarının örneklerini görmek, hem de bunlar arasındaki niteliksel farkı anlamak açısından faydalı olacak.

81 İlde 81 Orman

T. İş Bankası, Atatürk’ün isteği ve kısmen kendisinin de koyduğu sermaye ile 1924 yılında kurulmuş bir Cumhuriyet bankası. Bugün itibarıyla ülkenin en büyük özel bankalarından birisi ve KSS’ye çok önem veren bir kuruluş. Özellikle kültür, sanat ve eğitim alanlarına yoğunlaşmış birçok faaliyet ve projeleri var. İş Bankası Kültür Yayınları, alanında en öncü kuruluşlardan birisi. Ama bu yazıda T. İş Bankası’nın çevreyle ilgili bir KSS projesi üzerinde duracağım.

“81 İlde 81 Orman” projesi T. İş Bankası sponsorluğunda yürütülmüş bir proje. Bankanın internet sitesinde yer alan bilgiye göre “Çevrenin korunması ve başta çocuklar olmak üzere halkımızın çevre konusunda bilinçlendirilmesi amacıyla Bankamız, TEMA Vakfı ile Tarım ve Orman Bakanlığı işbirliğinde 2008 yılı sonunda ülkemizdeki en büyük ağaçlandırma projesi olan “81 İlde 81 Orman”ı hayata geçirdi. Projemiz kapsamında 81 ilimizde yaklaşık 1.500 hektar alana 2.205.000 adet fidan dikildi. 

“81 İlde 81 Orman” projesinin dikimlerini 2012’de tamamlayan Bankamız, 22 hektarlık alanda 35 bin 200 fidanla 82’nci ormanını TEMA Vakfı ile Kuzey Kıbrıs Orman Dairesi işbirliğiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurdu. Fidan dikimi tamamlanan sahalarda 5 yıl boyunca bakım çalışmaları yapıldı. Düzenli olarak kontrol edilen sahalarda tutmayan, kuruyan veya hayvan tahribatına maruz kalan fidanların yerine yeni fidanların dikimi gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen tamamlama dikimleri ile birlikte dikilen fidan adedi 3.000.000’u aştı. Bu sayede dikim sahalarının ormana dönüş oranı %84 üzerinde gerçekleşti. Orman alanlarımızda canlı yaşamı ve ekosistemi oluşmaya başladı.”

Görüldüğü üzere “81 İlde 81 Orman” projesi, hem büyüklüğü, yaygınlığı ve uygulama süresinin uzunluğu hem de bir özel bankanın sponsorluğunda ilgili Bakanlığın ve bu konuda önemli bir STK’nın katılımıyla hayata geçirilen çok katılımcılı bir uygulama olması nedeniyle oldukça dikkat çekici bir proje.

Unilever

Unilever, 1929 yılında Hollandalı ve İngiliz iki şirketin birleşmesiyle kurulmuş küresel bir şirket. Dünyanın aşağı yukarı her ülkesinde faaliyet gösteren Unilever’in 2019 küresel satış rakamı 52 milyar Euro civarında. Şirketin günlük yaşamda hepimizin bir şekilde kullandığı gıda, temizlik, kişisel bakım ve sağlık alanlarında 400 kadar bilinen markası var.

Unilever’i bu yazının konusu yapan özellik ise KSS’ye yaklaşımındaki öncü rolü. Unilever, 1990’lı yıllardan beri sürdürülebilirlik kavramının önemini kavrıyor bu alanda çeşitli girişimlere destek oluyor veya başlatıyor. Unilever 2010 yılında “Sürdürülebilir Yaşam Planı” adı altında 10 yıllık yeni vizyonunu şöyle belirliyor: “Firmanın çevresel etkisini azaltarak iş hacmini iki katına çıkarmak!”

Bir başka anlatımla, hem firmanın pazar payını artırmayı hem de çevre üzerindeki olumsuz etkileri azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda müşterileri en başa koyarak, çalışanlar, yatırımcılar, tedarikçiler ve içinde faaliyet gösterdiği toplumları da içine alacak şekilde şu somut hedefleri belirliyor:

  • Üretimde ve müşteri tüketiminde sera gazı salımını ve firma ürünlerinin kullanımının yol açtığı su tüketimini azaltmak
  • Üretimde tarımsal hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan temin etmek
  • Çöpe giden atığı düşürmek
  • Dünyanın dört yanında kitlelere ulaşarak el yıkama ve tuvalet eğitimleri vermek, temiz su sağlamak, diş bakım programları sunmak
  • Küçük üreticilerden tedarik edilen girdileri artırmak
  • Kadınlara yönelik güvenlik ve yetenek geliştirme programları sunmak, firma yöneticileri arasında kadın oranını yükseltmek
  • Çalışanlara adil ücret vermek…

Bu hedefler doğrultusunda hedeflediği paydaş kitlelerini de işin içerisine katarak çalışmalara başlıyor ve 2020 itibarıyla bu hedeflerin birçoğuna ulaşılıyor. Örneğin, üretimde sera gazı salımı %65, ton başına su tüketimi %47 ve ton başına çöpe giden atık %96 düşürülüyor. Kadın yönetici oranı %51’e çıkıyor.

Ama bazı hedeflere tam ulaşılamıyor. Örneğin, tarımsal hammaddelerin sürdürülebilir kaynaklardan temininde %100 yerine %62’ye ulaşılabiliyor. Firma ürünlerinin çöpe atılmasından kaynaklanan atık ise %50 yerine %32 azaltılıyor. Unilever 2020 yılında da 2030 için hedefler belirliyor. Bu hedefler, sera gazı salımını, su tüketimini ve atık miktarını 2020 seviyesine göre yarı yarıya azaltmak ve üretimde kullandığı tarımsal hammaddeyi %100 sürdürülebilir kaynaklardan sağlamak olarak belirlenmiş. Bunun dışında firma ilgili birçok alanda farklı girişimlerde bulunuyor ve kendisinin uyguladığı KSS ilkelerinin firmalar arasında yaygınlaşması için de çaba harcıyor.

Unilever’in bu dönüşümü toplum ve çevre açısından son derece olumlu bir adımken, şirketlere sadece yatırımcı gözüyle ve kısa vadede elde edilen kar açısından bakan yatırım ve iş çevrelerinin bir kısmından ciddi tepki aldığını ve genel müdürün görevden alınması için kampanya bile başlatıldığını görüyoruz. Bu nedenle, özellikle halka açık bir şirkette bu tür bir dönüşümü yaşama geçiriyorsanız yatırımcılardan gelebilecek bu tür saldırılara karşı koyabilmek açısından çevreye ve topluma duyarlı uygulamaları yaşama geçirirken ticari ve mali performansınızın düşmemesini de sağlamanız gerekiyor.

Unilever’in bu süreçteki mali performansına baktığımızda sürdürülebilir ürünlerindeki kar marjının daha yüksek gerçekleştiğini görüyoruz. Ayrıca, KSS ilkelerini içselleştirmiş bir firma olarak en çok çalışılmak istenilen firmalardan birisi haline geliyor ve yetenekli elemanları kendisine çekebiliyor. Dolayısıyla, firma sadece doğru ve iyi olanı yapmakla kalmıyor, bu işten ticari olarak karlı da çıkıyor.

KSS’den ne anlıyoruz?

Yukarıda ele aldığım iki KSS örneği, KSS konusundaki önemli bir ayrımı vurgulamama imkan veren iki ayrı tip uygulamayı içeriyor. Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünyada KSS denilince en fazla gördüğümüz uygulamalar sponsorluk ve maddi destekle yaşama geçirilen projeler oluyor. Özellikle KSS uygulamalarının başladığı ilk dönemlerde bu tür uygulamalar daha fazla görülüyor.

Burada, aynen “81 İlde 81 Orman” projesinde gördüğümüz gibi, çevreye, topluma yararlı bir proje var ve şirket bunu destekliyor. Elbette alkışlanacak ve örnek gösterilecek bir davranış. Ama, bu örnekte KSS uygulamasının sadece bir proje bazında ve şirketin kendi işleyişine ve faaliyetlerine, iş yerlerine, çalışanlarına ve müşterilerine doğrudan yansımayan bir şekilde hayata geçirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, bu tür bir KSS projesi davranış ve işleyişte kalıcı bir değişim yaratmak için gereken unsurları içermiyor. Kısaca, bu projede çevre, doğa ve toplum için çok olumlu ama dönüştürücü etkileri sınırlı olan bir KSS uygulaması örneği görüyoruz.

Unilever örneğine baktığımızda ise farklı bir durum ortaya çıkıyor. Firma, somut sürdürülebilirlik hedefleri belirliyor ve bu hedefler doğrultusunda firmanın üretim, satın alma, pazarlama, enerji kullanımı vb alanlarında yapması gerekenleri tespit ediyor. Bunu yaparken sadece kendisini ve çalışanlarını değil, müşterilerini, tedarikçilerini ve çevresindeki kitleleri de bu hedefler doğrultusunda dönüştürmeye çalışıyor. Dolayısıyla, Unilever’in KSS felsefesinde ve uygulamasında dönüştürücü ve kalıcı unsurlar var. Bu sürece dahil olan gruplar ve bireyler sistematik bir şekilde eğitim alıyor ve bilinçleniyor. Böylece, bir yandan kendileri bu önemli sürecin aktörleri olurken, diğer yandan başkalarını dönüştürücü roller üstleniyorlar.

Son söz olarak, T. İş Bankası ve Unilever gibi firmaların dünyada ve Türkiye’de artmasını ve kapsayıcı, kalıcı ve dönüştürücü, yani şirketin DNA’sına işlenmiş KSS uygulamalarının yaygınlaşmasını diliyorum. Şirketler ancak bu şekilde uzun vadede kendi menfaatlerinin ve toplumun çıkarlarının uyuştuğu bir geleceğe katkıda bulunabilir. Unilever örneği net bir şekilde gösteriyor ki firmalar açısından sürdürülebilirlik sadece İYİ ve DOĞRU değil, ayrıca KARLI da!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Dişe Diş: Önyargılarınızı yavaşça yere bırakın…

‘Bir zamanlar yeryüzünde tüm filler siyah ya da beyazdı. Filler bütün canlıları sever ama birbirlerinden nefret ederlerdi.’

Çok iyi tanıdığımız sevme ve nefret etme halleri. Bizden uzaktakine sempati,  yakındakine  düşmanlık beslemek. Yolda yürürken yanından geçtiğimiz ya da otobüste karşılaştığımız birilerinden nefret edebiliriz. Bakışı, yürüyüşü ya da konuşması rahatsız etmiştir bizi. Çoğumuzun anılarında okulda aksanlı konuşması yüzünden alay konusu olmuş  sınıf arkadaşı  vardır. Neden mi alay ettik? Bize benzemiyordu.

Şimdi biraz insanları bırakıp doğaya bakalım, o nasıl karşılıyor farklılıkları. Bir çam ormanında gezinelim örneğin. Ağaçlardan hiçbiri benzemiyor  diğerine. Taşlara bakalım, her bir taşın ayrı çizgisi, ayrı rengi, ayrı büyüklüğü var. Birbirinin aynı iki yaprakta bile başka başka damarlanmalar oluşmuş. Hayvanlar, bitkiler,  dağlar, denizler uyum içinde çeşitleniyorlar.

Seri benzerliklerden çıkan ‘uyum ve düzen’

Bunun tam tersine fabrikalar seri bir şekilde tek tip mamuller üretiyor. İnsanlar birbirinin aynı, sıkıcı bir benzerlikte beton yığınlar dikiyor. Moda sektörü insanları farklılıklarına  rağmen onları tek tip  bedene göre tasarlanmış elbiselere sığdırmaya çalışıyor. Bütün bunlardaki  ‘uyum ve düzen’ perdesi aralandığında altından  bir demet halinde seri benzerlikler çıkıyor ve seri numaralarıyla çoğalıp gidiyor. Seri benzerlikleri insanlar da insandan istiyor mu?

‘Rengi benim rengime benzemiyor! Ona güvenemem!’ ya da ‘Onun gözleri benimkinden daha mı çekik! Bu arkadaş hiç tekin değil!’e dönüşüyor hemen. Barış  için gereken ortak dil önyargılarımız   kadar kolay oluşmuyor.

David McKee.

Uçanbalık yayınevinden çıkan, David McKee tarafından yazılan ve resimlenen Dişe Diş kitabı, farklılar ve bu farklılıkları nasıl değerlendirip yaşadığımız üzerine bir kitap. Farklılıklarımızı bizi zenginleştiren, çoğaltan nitelikler olarak algılamak da mümkün o farklılıkları düşman edinmek de.

Sayfalarda fillerin sevimli hortumu barışta sevgi  için sıcacık bir dokunuş olurken savaşta ateşli ve ateşsiz silahlar olarak karşı tarafa doğrultuluyor.

Dişe Diş kitabı, önyargıların savaş gerekçesi olabildiği, çeşitliliğin düşmanlaşmayla yok edilişi ve barışın kırılganlığı üzerine. O ormanda siyah, beyaz ve gri filler de olabilirdi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Can sıkıntısı kötülüklerin kaynağıdır’* – Zeliha Yıldırım

Muhtemelen siz de şiddetin hayatımızdaki artışının farkındasınızdır. Hanede, iş yerinde, sokakta, otobüste yani bir araya geldiğimiz her yerde bir kavga çıkması an meselesi. Sosyal medya da farklı durumda değil. İçeriklere yapılan yorumlar gittikçe daha sert, kaba ve nezaketsiz; trol vatanı olduk desek abartmış olmayız.

Bu durum tespiti aklımızdayken geçtiğimiz hafta yayımlanan bir araştırmadan bahsetmek istiyorum.

Dört ayrı ülkeden (Danimarka, Sırbistan, ABD ve Almanya) dört araştırmacı, üç ayrı ülkede  yürütülen dokuz ayrı çalışma ile şu soruya yanıt arıyor: Can sıkıntısı sadizm doğurur mu? Araştırma raporuna göre bu iki davranış sadece ilişkili değil aralarında neden-sonuç ilişkisi de var. Yani can sıkıntısı sadistik davranışa yol açıyor. Tabii ki konu sosyolojik olunca tek bir sebep göstermek mümkün değil, ancak can sıkıntısını yönlendirecek daha iyi alternatif bulamıyoruz da eşimize, komşumuza, hemşehrimize mi sarıyoruz? diye düşünmeden edemiyor insan.

Anlam eksikliği

Araştırma raporunda sadizm tanımı “zarar verme ya da yaralama amacı ile başkasına yöneltilen davranış formu” olarak yapılırken internetteki trolleme, kadınlara yöneltilen cinsel saldırılar, vandallık örnek olarak veriliyor. Can sıkıntısının ise yapılan işe dikkat verememe ya da vermek istememe ve yapılan işi anlamlı bulmama olarak iki kaynağı olduğu belirtilirken anlam eksikliğinin yapılan iş mevcut durumdaki değer ve amaçlara uymadığında ortaya çıktığı belirtiliyor.

Can sıkıntısı “iyi” veya “kötü” davranışlar için güçlü motivasyon kaynağı.  Rapora göre, geçmiş araştırmalar, anlam eksikliğinden kaynaklanan can sıkıntısının toplum yanlısı davranışlar, kayırmacılık, farklı gruptakileri küçümseme ve siyasi kutuplaşma ile sonuçlandığını gösteriyor, dahası, can sıkıntısına yatkın bireylerin kahraman beklentileri yüksek oluyor. Bununla tutarlı olarak, dindarlığın ve nostaljinin yeni anlam oluşturmada ve sıkılmanın olumsuzluklarını ortadan kaldırmada rolü olduğu belirtiliyor. Benzer şekilde, can sıkıntısına yol açan dikkat eksikliği üzerine yapılan çalışmalar; can sıkıntısı ve can sıkıntısına yatkınlığın huzursuzluk, uyaran eksikliği, kumar oynama ve yenilik arayışı peşinde koşma gibi davranışlarla ilişkili olduğunu gösteriyor.

Üç ayrı ülkeden 4000 kişi ile görüşülen; günlük hayat, İnternet, askeriye, kendi çocuğuna karşı, hayal dünyası gibi farklı bağlamlarda yapılan dokuz araştırmanın sonucu sıkılmanın sadistik davranışa yol açtığına dair kanıtlar sunuluyor. Öne çıkan bulgular şöyle: Eğer mevcutta başka alternatif varsa can sıkıntısı sadece sadistik eğilimleri yüksek olan kişileri motive ederken, bu “iyi” alternatifler ortadan kalktığında eğilimden bağımsız olarak sadistik davranışı arttırıyor. Internet sadizmi ya da çevrimiçi trolleme kronik olarak sıkılan bireylerde daha çok görülüyor. Yani aralarında pozitif bir ilişki var. Diğer bir araştırma sonucuna göre kişi çocuk bakımından sıkıldığı ölçüde kendi çocuğuna sadistik davranış gösterme eğiliminde oluyor. Bu davranışların içine sözlü sadizm, yani çocukla dalga geçme; fiziksel sadizm, yani fiziksel olarak zarar verme; vekaleten sadizm, yani başkalarının çocukla dalga geçmesinden keyif alınması konulmuş. 

Küçük yaşta küçük uğraşlar

Elbette can sıkıntısı kaçınılmaz olarak yaşanır. Yeni uğraşlar, hobiler edinmek, spor ile ilgilenmek, yardım kuruluşlarında çalışmak, toplumla bütünleşecek aktivitelerde bulunmak sıkıldığımızda yöneleceğimiz olumlu seçeneklerden bazılarıdır. Bu araştırma ışığında toplumda yaşanan yıkıcı davranışlar analiz edilmeli ve can sıkıntısı ile baş etmenin olumlu yöntemleri yaygınlaştırılmalı.  Yeni neslin hayatının bir parçası olacak uğraşlarla küçük yaşta tanıştırılması, sanatın bir dalını hayatına katmaları onların sıkıldıklarında bir alternatif edinmelerini ve yıkıcı davranışlardan kaçınmalarını sağlayacaktır. Toplumsal olarak bir anomi yaşadığımız kesin, tedavisi için daha fazla resim, müzik, spor gerekiyor olabilir.

*  Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pozitif barışın olumlu ekolojik sonuçları

Pozitif barış, barış içinde yaşayan toplumları oluşturan davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların tümüne verdiğimiz isimdir. Bunun yanında negatif barış ise sadece şiddetin ya da şiddet korkusunun olmaması durumu olarak tanımlanabilir. Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün hesapladığı Pozitif Barış İndisi ülkeleri sınıflara ayırıyor. Mesela ülkemiz; Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerle orta sınıfta yer alıyor. Bu indisin nasıl hesaplandığını açıklamak çok uzun süreceğinden bu noktada ülkelerin pozitif barış bağlamında çok yüksekle çok düşük arasında sıralandığını kabul edelim.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün Ekolojik Tehditler 2020 Raporu’na beni götüren şey bu raporda bugünkü ve gelecekteki insan göçlerinin irdelenmesi oldu. Bizim grubun da iklim değişikliği riskleri ve insan göçleri bağlamındaki bir makalesi yakında yayımlanacağından o makaleye eklenebilecek her türlü görüşün kıymetli olacağı düşüncesiyle raporu inceledim. Öncelikle rapor göç konusunda bizim düşündüklerimizi doğrular nitelikte: İnsan göçlerinin en önemli nedeni çevresel tehditler. Bunun yanında çatışmalar çok daha küçük bir yer kaplıyor.

Gelecekte de silahlı çatışmaların yaratacağı tehditler artsa da ekolojik tehditlerle arasındaki oranın sabit kalacağı düşünülüyor. 

Ekolojik tehditleri de su stresi, gıda kısıtları, nüfus baskısı, kuraklık, seller, tropik siklonlar, aşırı sıcaklık, deniz seviyesinde yükselme, kaynak sıkıntısı ve doğal afetler olarak sıralayabiliyoruz. Bu şekilde yaklaştığımızda 2020 yılında dünyada en ciddi şekilde ekolojik tehdit altındaki ülke Afganistan görünüyor. Türkiye ise sadece su stresi ve seller açısından tehdit altında kabul ediliyor.

‘Düşük barış seviyesindeki ülkelerde gıda sıkıntısı daha yaygın’

Gıda sıkıntısı yaşayan nüfusun hangi ülkelerde bulunduğuna bakacak olursak önemli çoğunluğun düşük barış seviyesindeki ülkelerde yaşadığını görüyoruz. Buradan kolayca “barışı öne çıkarak sistemleri kuracak olsalar gıda sıkıntısı da yaşamazlardı” şeklinde basit bir çıkarım yapmamız mümkün, ancak bundan kaçınmamız çok daha doğru çünkü bu noktada ve ileride göstereceğimiz diğer sonuçlarda neyin sebep neyinse sonuç olduğunu ayırt edebilmemiz çok zor. Bu nedenle sebep sonuç ilişkisine girmeden sadece sonuçları göstermekle yetineceğim.

Gıda güvenliği indisinin pozitif barış ile ilişkisini kolayca görebilmek mümkün:

İstatistikte ilk bilmemiz gereken şey korelasyonun bir sebep sonuç ilişkisi doğurmayacağıdır. Burada da pozitif barış açısından daha iyi durumda olan ülkelerin gıda güvenliği açısından da ileride olduklarını görebiliyoruz.

Güvenli içme suyuna sahip olan ülkelerin pozitif barış durumlarına baktığımızda da benzer bir durum gözlemlemek mümkün. Temiz suya erişim yüksek, orta ve neredeyse ortanın üzerinde bir pozitif barış düzeyine sahip ülkelerde barışın sağlanması açısından önemli bir faktör olarak göze çarpmıyor. Ancak özellikle düşük pozitif barış seviyesi ile temiz suya erişimin birlikte görüldüklerini söyleyebiliriz.

Bu raporun en çarpıcı noktasını ise çoğunluğunu iklim felaketlerinin oluşturduğu doğal afetlerin insan üzerindeki etkisinde görebiliyoruz. Çok düşük pozitif barış seviyesindeki ülkelerde bu tür çevresel felaketler daha az görülmesine rağmen bu felaketlerin neden olduğu can kaybı yüksek pozitif barış seviyesindeki ülkelerden birkaç kat daha fazla. Bunu resmi yüksek barış seviyesindeki ülkelerin daha gelişmiş ülkeler olduğu ve bu nedenle de felaketlere karşı daha hazırlıklı oldukları biçiminde yorumlamak mümkün. Ancak bu pozitif barışın temelinde bulunan  davranış biçimleri, kurumlar ve yapıların etkisini göz ardı etmek olacaktır. Özellikle felaket anlarında bireyleri ortak hedefler arkasında birleşmeye yönelten toplumsal davranışlar hem barış hem de böylesi felaket zamanlarında da gerekli olacaktır.

İklim krizi bizleri her geçen gün şiddeti artacak iklim felaketlerine doğru sürüklüyor. Ülkemizde bugün su stresi ve seller dışında bu felaketlerin önemli etkilerini görmüyor olabiliriz ama bizim dışımızdaki bölge ülkeleri bu felaketlerin ağırlığını fazlasıyla hissetmeye başlamış durumdalar. Buradan kolayca çok yakın bir gelecekte bizim de benzer durumlarla karşılaşacağımız sonucunu çıkartabiliriz. Bu felaketlerle başa çıkmanın yolları elbette gerekli uyum önlemleri almaktan geçecektir. Yalnız görüyoruz ki toplumsal pozitif barışı sağlayacak davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların geliştirilmesi de alınması gereken altyapısal uyum önlemleri kadar hepimiz için gereklidir. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Recaizade Mahmut Ekrem’den Prens Adaları’na: Araba Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından 19’ncu yüzyılın son yıllarında yazılan Araba Sevdası[1] Türk edebiyatının ilk realist romanlarından biri olarak kabul edilir. Romanda, Bihruz Bey örneğinde lüks ve şatafatın, özentili ama kültür temeli olmayan bir yaşamın eleştirisi yapılmaktadır.

Recaizade Mahmut Ekrem’in yaşamı, pek bilinmese de epey dram yüklüdür. Emced, Nijad ve Ercüment Ekrem adlı üç oğlu olan sanatçı, bir buçuk yaşında bakıcısının dikkatsizliği sonucu yatağa mahkûm hale gelen ve hiç konuşamayan Emced’i 20 yaşında kaybetmiş; Nijad’ı ise yakalandığı bir hastalık sonucu toprağa vermek zorunda kalmış. Bu kayıp sanatçıyı yaşama küstürmüş ve Büyükada’ya taşınarak kendini yaşamdan olabildiğince soyutlamış.[2]

Sürgün yeri Prens Adaları

Marmara Denizi’nin İstanbul kıyısı yakınındaki dokuz adadan oluşan Prens Adaları tarih boyunca çok değişik adlarla anılmış. Evliya Adaları, Keşiş Adaları, Kadıköy Adaları, Ruh Adaları, Halk Adaları, Cin Adaları, Papaz Adaları, Çamlı Ada, Kızıl Adalar… Ve günümüzde Prens Adaları ya da İstanbul Adaları.

Prens Adaları’nda Bizans döneminde çoğunlukla manastırlar, kiliseler ve zindanlar bulunur; büyük ölçüde sürgüne yollanmışların ve dünyadan elini eteğini çekmiş dindarların mekânıdır. Prens Adaları adının özellikle sürgüne gönderilenlerle ilgili olduğu söylenmektedir. Adalar 19’ncu yüzyılın ortasından itibaren, 1846’da başlayan vapur seferleriyle birlikte bir sayfiye yerine dönüşür. Önceleri çoğunlukla Rumların, Musevilerin ve Ermenilerin ilgi gösterdiği Adalar’ın sosyolojik yapısı, özellikle, tarihimiz için bir utanç sayfası olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Rumların Yunanistan’a göçü, 1960’larda Musevilerin İsrail’e gitmesi gibi nedenlerle değişmiş ve Müslüman Türk nüfus sayısal olarak çoğunluğa ulaşmıştır.

Büyükada Rum Yetimhanesi.

Eşsiz doğal yapı

Elbette Adalar’da zengin bir kültürel miras da bulunuyor. Bu mirasla ilgili okunabilecek, yararlanılabilecek pek çok kaynak var. Manastırlar, kiliseler, farklı mimari tarzların izlerini taşıyan köşkler; Heybeliada Ruhban Okulu, Büyükada Rum Yetimhanesi, Deniz Harp Okulu ve son günlerde Diyanet’e devri gibi akıl dışı bir kararla gündeme gelen Cumhuriyet’in ilk sanatoryumu benzeri tarihi yapılar; Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Sait Faik Abasıyanık’a, Zaven Biberyan’dan Kristin Saleri’ye, Reşat Nuri Güntekin’den Recaizade Mahmut Ekrem’e kadar pek çok sanatçı, Adalar’ın nasıl bir kültür mirasına sahip olduğunun açık kanıtları.

En az bunun kadar önemli bir miras da ekosistem. Genel anlamıyla Adalar, büyük oranda kızılçam egemenliğindeki doğal ormanlarıyla, maki florasıyla, en az doğal türler kadar önemli olan zengin egzotik bitkileriyle ve su altı ekosistemleriyle, ana karanın hemen dibinde fakat ondan bütünüyle farklı bir doğal yapı ortaya koyuyor. Üç değerli hocamız, Faik Yaltırık, Asuman Efe ve Adnan Uzun Adalar’ın doğal ve egzotik bitkilerini inceledikleri kitaplarında[3] şu ifadeye yer verir: Denilebilir ki Adalar, özellikle de Büyükada biri birinden bakımlı bahçeleriyle bir büyük Arboretumdur.”

Ancak son günlerde Büyükada’da yaptığım bitki keşif gezilerinde, hocalarımızın kitapta cadde veya sokak adları ve kapı numaraları vererek belirttikleri 20 kadar çok özel bitkinin sadece üçünü bulabildim. Diğerleri kitabın yazıldığı yıl olan 1993’ten bu yana gerçekleşen değişime kurban gitmiş görünüyorlar.

Kızılçam, yangın demek

Doğanın ve kültürün verdiği bu özellikler şimdilerde de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Adalar’a özellikle bahar ve yaz aylarında her gün binlerce ziyaretçi geliyor. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramdan kimsenin haberi yok. Koruma ve kontrol yok. Yakın zamana kadar faytonlarla, şimdi elektrikli araçlarla insanlar Adalar’ın her noktasına, en hassas bölgelerine ellerini kollarını sallayarak gidebiliyor, istedikleri şeyi istedikleri şekilde yapabiliyorlar. Kızılçam demek yangın demek.  Kızılçam odunu çıradır. Deyimlerde bile yer bulmuş Marmara Çırası, muhtemeldir ki geçmişte Adalar ormanlarından elde edilerek İstanbul’da kullanılmıştır. Hep söylediğimiz şey şu; yangını önlemek söndürmekten çok çok daha kolay. Oysa biz ısrarla yangın önlemeyi değil yangın söndürmeyi konuşuyoruz. İklim değişikliği ile birlikte daha da riskli hale gelen ve gelecek olan orman yangınlarının Adalar’dan birini yalnızca birkaç saat içinde, doğasıyla ve kültürüyle küle dönüştürmesi işten bile değil.

Heybeliada Tabiat Parkı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün sözde korunan alanları, ikisi Büyükada biri Heybeliada’daki üç Tabiat Parkı ticari amaçlarla özel şirketler tarafından işletiliyor. Sınırları, dikenli bile değil, jiletli tel örgülerle çevrilmiş olan bu alanlardan, dilimi ısırarak söylüyorum, bir yangın anında insanların nasıl kaçacağını, normal zamanlarda ise yaban hayvanlarının hareketliliğinin nasıl sağlanacağını düşünme zahmetinde bulunmamış yetkililer.

Veee… Araba sevdası

Adalar’ı Adalar yapan en ayrıcalıklı özelliklerden biri motorsuz ulaşımdır. Daha doğrusu motorsuz ulaşımdı. Herkesin bildiği gibi durum değişti. Artık Adalar’ın cadde ve sokaklarında elektrikli de olsa motorlu araçlar cirit atıyor.[4] Sadece İBB’nin araçları değil bunlar. Kişisel kullanımdaki elektrikli araçların da haddi hesabı yok. UKOME 6 Şubat 2020 tarihli kararı ile Adalar’daki bütün yolları yaya yolu ilan etmiş. Fakat aynı kararda toplam 135 elektrikli aracın kullanımı da var. Yani perhiz ve lahana turşusu hikâyesi. Adalar’ın sözde yaya yolu olan cadde ve sokaklarında yaya olarak iki saniye dikkat dağınıklığı yaşarsanız bir motorlu aracın size çarpması ihtimali çok yüksek, yeni durumu bilmeyenleri uyarmış olayım.

Bunları yazınca, faytonlarda kullanılan atların sömürülmesine taraf olduğumun düşünülmesini istemem. Beni tanıyanlar hayvan hakları konusunda nasıl bir hassasiyete sahip olduğumu bilirler. Fakat bir yanlışın başka bir yanlışla düzeltilemeyeceği de aşikâr. Neden iki kötüden birine mahkûm olmak zorundayız?

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Adalar’da ulaşım yaya ve bisiklet temelli olarak kalmalıydı. Sağlık sorunu olan ve yaşlı Adalıların ulaşım sorununun çözümü konusunda istisnai fakat asla kötüye kullanılmaması gereken, kötüye kullanılmaması için sıkı önlemlerin alınıp uygulandığı çözümler üretilebilirdi. Fayton sorunu atların maruz kaldığı zulme meydan vermeden yönetilebilirdi. Ziyaretçi yönetimi uygulanmalıydı. Her ziyaretçinin her yere gidebilmesi asla ana ilke olmamalıydı. Gidip göremediğimiz güzellikleri, gitmesek de görmesek de bizimdir diyebilme olgunluğuna erişmiş olmalıydık.

Oysa biz “gidip göremiyorsak hiçbir değeri yok” anlayışını temel aldık. Minibüslere doluşmuş insanlar kitle halinde, kontrolsüz ve bilinçsizce Adalar’ın en ücra, en hassas noktalarına gidiyor. Böylesine hassas ekosistemlerde insan demek yıkım demek; hele yangın riskini de düşününce!

Ne yazık ki aradan geçen 120 yıl pek bir şey değiştirmedi. Araba sevdası Adalar’ı da işgal etti. Korkarım ki Adalar’ın doğal ve kültürel mirası artık çok daha hızla tahrip olacak. Üstelik de Adalar UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme yolundayken…

*

Not: Zihnimde Adalar’la ilgili daha pek çok şey var, uygun bir zamanda onları da yazmak niyetindeyim. Hepsi bu kadar değil, şimdilik bu kadar.

[1] Romanda sözü edilen arabalar at arabaları elbette, motorlu arabalar değil.

[2] Bu bilgiler Soner Yalçın’ın Hürriyet Gazetesi’nde 7 Aralık 2008 tarihinde yayımlanan “Oğullarını kaybeden edebiyatçıların sönmeyen acıları” başlıklı yazısından alınmıştır. 

[3] İstanbul Adaları’nın Doğal ve Ekzotik Bitkileri. İstanbul Adaları İmar ve Kültür Vakfı Yayınları No:1

[4] Elektrikli araçların sıfır karbon emisyonuna sahip olduğu düşünülür. Yanlış. Aracın kullandığı elektriğin nasıl üretildiğine bağlı olarak değişen miktarlarda emisyon söz konusudur. Değişen, emisyonun (salımın) zamanıdır sadece. Yani emisyon, araç elektriği kullanırken değil, aracın kullanacağı elektrik üretilirken gerçekleşir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Su ve insan psikolojisi: Anna Maria Genovesi anlatıyor

Bedenimizin büyük kısmını oluşturan, onu besleyen, iyileştiren ve şahlandıran su, ruhumuz için neler yapıyor? Suyla psikolojik durumumuzu iyileştirmek mümkün mü? Açık Radyo’da iki hafta bir yayınlanan Sudan Gelen’e 2 Eylül 2020 tarihinde konuk olan psikolog Anna Maria Genovesi bu ve daha fazla sorunun cevabını veriyor.

Akgün İlhan: Sevgili Anna Maria, istersen önce seni biraz tanıyalım. Neden psikoloji okudun ve bu mesleği yapıyorsun?

Anna Maria Genovesi: İtalyan asıllı bir ailenin kızıyım. Dedelerim 1860 yıllarında Dolmabahçe Sarayı’nda kartonpiyer işlerinde çalışmak üzere İtalya’dan İstanbul’a gelmişler. Tüm hayatım İstanbul’da geçti. 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ilaç sektöründe farklı bölümlerde çalıştım. Daha sonra ise eğitmenlik ve danışmanlık yapmaya başladım. Önyargısız iletişimle sağlıklı yaşam, özgüven, stres, kaygı ve endişe ile başa çıkma üzerine eğitim modülleri tasarladım. Bu konulardaki çalışmalarımla topluma değer katmaya ve faydalı olmaya çalışıyorum.

Aİ: Konumuza dönecek olursak, su beynimizin en önemli besini diyebilir miyiz?

AMG: Tabii ki.  Hatta sadece beyin değil, insanı hayata bağlayan en kıymetli zincir de su. O nedenle yeterli oranda su tüketmek çok önemli. Nitelikli su tüketen insanın aktiviteleri de dengeli hale gelir. Su beynin daha üretken ve yaratıcı olmasını sağlar, Düşünme sürecini hızlandırır, zihni canlandırır, tüm beyin fonksiyonlarında bize güç ve enerji verir. Vücuttaki yorgunluk hissi azalır ve zihin makine gibi tıkır tıkır çalışmaya başlar.

Aİ: Peki, su tüketimi insan beynini ve vücudunu bu kadar etkilediğine göre psikolojimizi nasıl etkiliyor? Mesela suyu az veya çok içtiğimizde neler oluyor?

AMG: Psikolojiniz bozulduysa önce su içme alışkanlığınıza bakın. Vücuttaki bütün sistemler organlar, hücreler su olmadan fonksiyonlarını sürdüremez. Erkekte vücut ağırlığının yüzde 60’ı, kadında ise yüzde 50’sini su oluşturur. İnsan beyninin yüzde 95’i ve akciğerlerin yüzde 90’ı sudur. Bu nedenle vücut sıvısının yüzde 2 gibi oranında bir azalma bile hafif yorgunluk, hafızada bozulma ve odaklanmada zorluğa neden olur. Yeterli miktarda su içmek psikolojimize birçok açından destek olur.

Doğru miktarda su, çok derde deva

Mesela su, mutluluk hormonu Serotonin ve diğer nörontrasmitterler’in (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir. Sinir sistemi üzerinde önemli rol oynar. Yeterli miktarda su içen insanın modu daha dinamik olur. Melatonin de dâhil tüm hormonların kilit unsuru olan su, psikolojimizin de sağlıklı olmasını sağlar. Su ayrıca, stres, gerginlik ve depresyon un hafiflemesine de yardımcı olur. Uykuyu düzenleyip daha iyi kalitede bir uyku sağlar. Böylece insanın bilinci dışındaki veriler daha kolay açığa çıkar. Psikolojik olarak daha güvende hisseden kişiler güne daha verimli başlar. Çalışma verimini arttırır ve dikkat aralığını büyütür.

İnsanın vücudunda dehidratasyon yaşadığı anda kullanabileceği bir su deposu yoktur. Vücuda elektriksel enerji sağlayan su, kişinin algılarının da daha açık olmasını sağlar. Su, yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur. Kilo vermemize yardımcı olur ki bu da başlı başına moralimizi yükseltir. Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimini engeller, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir. Su, zihinsel ve bedensel fonksiyonları bütünleştirir; karar verme ve hedef belirleme yetimizi artırır. Kısacası hastalık olarak gördüğümüz, bedensel ve psikolojik etkilerinden zarar gördüğümüz pek çok sorunu doğru miktarda su içerek daha hızlı çözebiliriz.

Aİ: Peki, yeterli miktar dediğimiz doz nedir? Ne kadar su içmeliyiz?

AMG: Aslında azı da fazlası da zarardır suyun. Günlük olarak içmeniz gereken miktar kilomuza, sağlık durumumuza, kullandığımız ilaçlara ve daha pek çok faktöre bağlıdır. Uzmanlar en fazla ne kadar su içilmeli sorusuna yanıt vermeyi tercih etmiyorlar.  O yüzden bu konuda mutlaka doktorunuza danışmanız gerekir. Zira su içmek yaşam için vazgeçilmez olsa da, suyun da zehirli olabileceği bir doz vardır. Yani aşırı su tüketimi bir insanı hasta edebilir ve hatta öldürebilir.

‘Suda doz her şeydir’

Aİ: Su zehirlenmesi nasıl meydana gelir?

AMG: Bu durum, çok miktarda suyun kısa sürede tüketilmesiyle ortaya çıkar. Etkileri kafa karışıklığı, zaman ve mekân karışıklığı, kendini kaybetme ve psikotik etkilerdir. Hatta bu durum, hiponatremi rahatsızlığına kadar varabilir. Hiponatremi aşırı miktarda su içmenin başka bir yan etkisidir. Kanınızdaki sodyumun anormal azalması sonucunu doğurur. Sonuçta su da bir kimyasal maddedir ve onu tek seferde ne kadar ve hangi aralıklarla tükettiğiniz önemlidir. Suda da doz her şeydir!

Mesela kilogram başına 90 gram civarı su tüketen kişi kendini bu riske atar. Örnek olarak vücut ağırlığı 88 kg olan bir insan için 8 litre su içmek  yüzde 50 ihtimalle ölümcül olabilir. Bu miktar arttıkça ölüm riski de artar. Suda doz aşımı takıntılı su içme davranışın sonucu ortaya çıkar. Buna psikolojide Psikojenik Polidipsi diyoruz.  Bu hastalığa genellikle maraton koşucularında rastlanabiliyor. Aşırı su içiminden yüzde 95’i su olan beyin en fazla etkilenen organdır. Beyin şişerek kafatasına, kafatası da beyne baskı yapar. Bu durum, baş ağrısı, kafa karışıklığı, nöbetler, nefes yetersizliği ve hatta ölümle bile sonuçlanabilir.

Aİ: Psikojenik Polidipsi neden ortaya çıkar ve nasıl gelişir? Tedavisi nasıl olur?

AMG: Aslında psikolojik rahatsızlıklara bağlı olarak takıntılı bir şekilde gerektiğinden fazla su tüketimine bağlı ortaya çıkıyor bu hastalık. Hafiften ağıra doğru seyredebilen bir klinik tablo olabilir. Ağır vakalarda mutlaka psikiyatrik tedavi devreye girmelidir. Maalesef bu hastalığa ergenlerde çok sık rastlanabiliyor. Örneğin 15 yaşında lise birinci sınıfa devam eden bir öğrenci fazla kilolarını takıntı yapınca ve buna ergenlik sıkıntıları da eklenince, fazlaca su içerek kilolarından hızla kurtulacağına inanabiliyor.  Aşırı miktarda su içmeye başlayan genç kendini kaybetmeye varacak kadar rahatsızlanabiliyor.

Burada önemli olan ailelerin işler bu aşamaya gelmeden çocuklarını iyi gözlemlemesi ve dikkatli olmaları. Gençlerdeki zayıf kalma isteğinin yeme bozukluğuna ve bu tip takıntılı davranışlara dönüşmeden engellenmesi çok önemli. Bu, az bilinen bir hastalık olmasına rağmen psikiyatrik hastalıklar arasında yüzde 6 ila 20 oranında rastlanıyor.

Geçenlerde okuduğum bir klinik çalışmadan bir örnek daha vereyim.  14 yıldır şizofreni tedavisi gören 39 yaşında bir erkek hastanın saldırganlığı, paranoyak sanrıları, kişisel bakımında düşüşleri ve hayal görmeleri artınca, hasta psikiyatri kliniğine başvurmuş. Babasının belirttiğine göre hastalığının başlangıç döneminde hasta bir televizyon programında su içmenin önemini anlatan bir doktor tavsiyesi sonrası sık sık ve bol miktarda su içmeye başlamış. Hasta ilaçlarını almayı reddediyor ve çok su içerek vücudunda ki zehrin ve ilaçların bu şekilde temizlendiğine inanıyor. Başta da dediğim gibi hem fizyolojimiz hem de psikolojimiz için ne az ne çok, doğru miktarda su çok önemli.

Aİ: Suyu içmenin dışında pek çok ihtiyacımızı karşılamak için kullanıyoruz. İçmek dışında iyi bir ruh sağlığı için sudan başka ne şekillerde yararlanabiliriz?

AMG: Bakın mesela akan su sesi gevşememizi sağlar, stres seviyemizi azaltır ve ruhumuza iyi gelir. Plos One dergisinde yayınlanan bir deneyi paylaşayım. Bu deneyde 60 kadını 3 gruba ayırıyorlar. İlk gruba müzik, ikinci gruba ise su şırıltısı sesi dinlettiriyorlar. Üçüncü grubu ise sessizliğe tabi tutuyorlar. Tükürükten ölçülen stres hormonuna göre su şırıltısı dinleyen grubun daha az stresli olduğu ortaya çıkıyor. Çok çarpıcı değil mi? Başka bir örnek de deniz suyu veya tuzlu suyun rahatlatıcı etkisidir. Kaplıca suları da insan vücuduna faydalı doğal maddeler içerir. Yüksek su sıcaklığıyla virüsler ölür ve oksijenlenmeyi arttırır. Özet olarak sağlıklı miktarda su zayıflamamıza yardımcı olur ve bu beden, ruh ve zihin birlikteliğini sağlar.

‘Su canlıdır’

Aİ: Su sesi rahatlatıcı demiştin. Bununla ilgili yapılmış araştırmalar var mı?

AMG: Tabii var. Dünya yüzeyinin dörtte üçü sularla kaplıdır. İnsan vücudunun da yaklaşık dörtte üçü sudan oluşuyor. Suyun, vücudumuzun sesle titreşimler için bir iletken vazifesi gördüğü yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Yani biz sadece kulaklarımızla değil, vücudumuzun her bir hücresindeki suyla da bu titreşimleri duyuyoruz.

Japon bilim insanı Prof. Dr. Masaru Emoto’nun sesin su kristalleri üzerindeki etkilerini incelediği çalışması çok ilginçtir. Çok ses getirmiş ama bilimselliği ispatlanmamış bir çalışma bu. Hatta James Randi adlı illüzyonist kendisine bu iddiasını ispatlaması karşılığı 1 milyon dolar teklif etmişti. Ben bu çalışmayı olumlu düşünmenin önemini vurguladığı için anlatmak isterim.

Emoto’nun Su Kristalleri adlı kitabında 70’ten fazla kristal resmi vardır. Kitapta “Su, cansız bir madde değil, canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su çevresindeki pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir” der. Kitaba konu olan deneyde aynı akarsudan iki kap suyun birine sakin müzik, diğerine kulak tırmalayıcı bir müzik verilmiştir. Sakin müziğe maruz kalan suyun kristalleşme örneğinde desenler simetrik şeklinde iken, diğer cızırtılı ve kötü ritmler verilen suyun kristalleşme örneği karışık desenli olarak bulunmuştur.

Benzer şekilde,  müzik seslerinin insanın kalp atışı ve kan basıncı üzerinde de etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Müzik ne kadar hızlı ise kalbimiz o kadar hızlı, ne kadar yavaşsa kalp da o kadar yavaş atmaktadır. Dolayısıyla daha düşük bir kalp atışı daha az gerilim ve stres demektir. Ayrıca, Julian Treasure adlı girişimci sesin üzerimiz de fizyolojik, psikolojik, davranışsal ve bilişsel etkilerini çalışmış ve kötü seslerin insanın üretkenliğini azalttığını tespit etmiş. Özellikle açık ofis düzeninde çalışan insanların yüzde 66 daha az verimli çalıştığını saptamış.

Tüm bu araştırmalar su sesinin rahatlatıcı etkisine değiniyor. Sağlıklı bir fizyoloji ve psikoloji için su hayatımızda farkına varamadığımız kadar önemli. Doğanın en basit, en etkili, en güvenli, yan etkisiz mucizevî ilacı su desek yanlış olmaz. Su hepimizin daha dengeli, daha sakin, daha dingin ve verimli bir hayat geçirmesi için elzem bir varlık. Acaba biz bunun ne kadar farkındayız?

Aİ: Su yüzyıllar boyu medeniyetlere ilham veren bir varlık da aynı zamanda.

AMG: Evet, Sufilerden Taoistlere kadar her kültüre ilham olagelmiş su. “Su gibi ol azizim” derken ne güzel bir felsefeye değiniyor Sufiler. Taoistlere göre ise suyun bilmemiz gereken üç özelliği vardır.

Bunlardan birincisi tevazudur. İlk bakışta psikolojiyle su arasında bir ilişki görmek zordur. Ancak böyle bir ilişki var ve gerçekten ilham verici. Bir nehir boyunca sakin, akıcı ve uyumlu bir şekilde akan su, etrafında ki toprağı besler. Fakat nehir, su konusunda aç gözlü olduğunda her şey değişir. Yarattığı selin gücü ciddi hasarlara yol açar. Toprağı alıp götürür. Habitatları yok eder, canlıları etkiler.

İkincisi, su fırsatlara karşı dikkatlidir. Hepimiz biliriz, su minicik bir çatlak bulsun hemen yürür, yol alır. Bizler de su gibi olabiliriz yeni bir yola, fırsatı değerlendirir hayatımıza değer katabiliriz. Suyun bu özelliği, bu hayati maddenin ne kadar uyum sağlayıcı olduğunu bize hatırlatır. Su fırsatı kaçırmaz, ilerlemek için şekil, ayar veya pozisyon değiştirmekte asla tereddüt etmez. İstediği yere gitmek için en ufak bir seçenek olduğu sürece su bunu yapacaktır.

Suyun üçüncü özelliği ise korkmadan değişme kabiliyetidir. Su kadar değişime uygun pek az unsur vardır. Belirli bir sıcaklıkta buhar, belirli bir dereceden sonra da buz olur. Su, çevresine uyum göstererek değişmekte tereddüt etmez. Bir vazoya konduğunda onun şeklini alır, kaya aralığında küçük ve önemsiz kalır, okyanusta kocaman olur. Suyun gücü ve karakteri vardır. Doğada uyum sağlamayanlar hayatta kalmaz. Suyun bu ilham verici özelliklerini, sadece bir metafor olarak görmekle kendimizi sınırlandırmamalıyız der Taoistler. Nihayetinde bizler de tabiatın ve suyun parçasıyız.

Ve son olarak sevgili Akgün su felsefesine dair şunları demek isterim. Dağdan akan su en az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Önüne kaya çıkarsa mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. Bu sefer birikip kayanın üstünden aşar, bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğinde ki sabırdır. Su uyumludur, sürekli bulunduğu yere uyum sağlar ama doğası değişmez.

Doğada da öyle değil midir; uyum sağlayanlar, esnek olanlar hayatta kalır. Su kendini akışa teslim eder. Derler ya su akar yolunu bulur. Su berraktır, şeffaftır, paylaşımcıdır. Canlılığı başlatandır. Su değişimden korkmaz, bazen yağmur, bazen kar, bazen buz, bazen buhar olur, yağmur olur. Ama su hep akar. Akmayan su bulanır, çamurlanmaya başlar. İşte Sufiler bu yüzden der ki “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak bugün yeni şeyler öğren.

Aİ: Ağzına sağlık Anna Maria. Söylenecek söz bırakmadın bana.

AMG: Son bir söz eklemek isterim. Burada konuştuklarımızı sadece ilginç bilgiler oldukları için paylaştım. Teşhis ve tedavi gerektiren durumlar için her zaman uzman doktorunuza başvurmayı unutmayın.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tohum hiç parayla satılır mı?

Tahmin edeceğiniz gibi bu cümleyi bir hükümet yetkilisi söylemedi, tarımdan sorumlu bakan hiç değil!  Söylemesi gerekenler onlardı ama değil ne yazık ki..

Buğday Derneği‘ni, yeşil  feminist aktivist ve bir televizyon program yapımcısı olarak 90’lı yıllardan beri hep takip etmişimdir. Victor Ananias‘la  Galatasaray Lisesi’nin karşısındaki ekolojik, doğal ürünler dükkanda ilk röportajı yapıp onu tanımak, yine televizyonda ilk yayınlayan  yapımcı onurunu taşımak  en güzel ödül oldu benim için. O yıllarda  çevre bilinci televizyon yapımcılarında  henüz çok gelişmediğinden her gün yayınlanan bir canlı kuşakta “Gündemde Çevre Var’ adıyla bir köşem vardı.O gün-bugündür Buğday Derneği’nin ( www.bugday.org) bu ülke için ne kadar önemli olduğunu bilirim ve sık sık bültenlerini  okurum.

Geçtiğimiz günlerde yeni bir yazı dizisine başladılar, aslında yazı demek doğru değil, küçük öyküler demek gerekir, zaten adı da “Tohum Hikayeleri”...  Bu hikaye dizisinin ilkinin  tanıtımı şu cümlelerle başlıyor:

“Atalık tohumları yaşatmak için çalışan, onları eken ve çoğaltan güzel insanlar var bu topraklarda. Tohum Hikayeleri serimizde sizlere, onların tohumları bulma, ekme ve çoğaltma öykülerini anlatacağız.”

Öyküyü okuyunca aslında bu dünyanın birkaç iyi insanın omuzlarında hala var olabildiğini anlıyorsunuz. Dizinin ilk kahramanı Mustafa Alper Ülgen ve Saz çavdarı. Bu küçük hikayeyi anlatmayacağım, tadına varmanız için okumanız gerekir. Sadece yazıma adını veren cümleyi söyleyen Hatice Nene’den söz edeceğim.

Mustafa bey aradığı ve yok edilen  çavdar tohumunu bulmak için son ümit gittiği Dedeler Köyü’nde seksenlerinde bir çift Mehmet Dede ve Hatice Nene’nin evinde bulur tohumluk çavdarı. Mehmet Dede, kendisinin ekeceği kadar ayırdığı için vermek istemez ama Hatice nenenin “Hacı bir teneke vereceksin bu çocuklara, onlar da eksin. Seneye tohum istersen bize verirler, hem tohum vermek sevaptır, tohum kutsaldır, geri çevirmek ayıptır” sözleri üzerine alabilirler tohumu. 

Karşılığında para teklif ettiklerindeyse Hatice Nene’nin “Tohum hiç parayla satılır mı, ayıptır, günahtır” cümlesini, ben de bu ülkede yerel tohumumuzu yok eden, satılmasını bile engelleyen, bırakın satılmasını, tekrar tekrar tohum alamayacağınız hibrit tohumları savunan, daha beş yıl önce 202 milyon dolarlık tohum ithal eden  yetkililere ithaf ediyorum.

Bir TV kanalındaki haberlerde, davudi bir erkek sesiyle sunulan ‘Doğrusu ne” çok hoşlarına gitmiş ki, Tarım ve Orman Bakanlığı Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğü de ‘Tohumda doğru bilinen yanlışlar” başlığıyla  tarımorman.gov.tr de bir  savunma sayfası hazırlayarak Hatice Neneden daha doğru yaptıklarını ispatlama çabasındalar. Aklınızla bir kez daha dalga geçilmesini isterseniz benim gibi girin inceleyin . Bir kaçı  yetecektir zaten:

“Hibrit tohumlardan elde edilen ikinci nesil tohumların ekiminde, yine doğal bir olay olarak melezlemeden geriye dönüş olduğundan, verim ve kalite açısından bazı kayıplar olabilecektir. Dolayısıyla hibrit tohum hiç döl vermeyen kısır tohum demek değildir. Bu yüzden amacına göre elde edilen vasıfların kaybolmaması için, hibrit tohumların her yıl yenilenmesi tercih edilmektedir” 

diyorlar. 

Çok kötü niyetliyiz, çiftçinin her yıl yeni tohum alması çokuluslu ve özel şirketlerin cebine para girmesi için değil, tohumun vasfının kaybolmaması için. Ahhh Hatice Nene , Mehmet Dede, sizler senelerce saklayarak ve her yıl o tohumdan yeniden yeniden üreterek yanlış yapmışsınız!

Yerel çeşitlerin herhangi bir kontrolden geçirilmeden ve tohumlarla ilgili belirlenen standartlara uygunluğu tespit edilmeden çiftçilere satılması, çiftçilerin karşılaşabileceği mağduriyetler sebebiyle yasaklanmıştır.”

diyorlar.

Mağduriyetin anlamını  endüstriyel üretim yapanlar değil de bir de çiftçiler anlatsa…

“Kamu ve özel sektör kuruluşları tohum üretip ihraç etmenin yanında, geliştirdikleri çeşitlerin üretim haklarını diğer ülkelere satarak teknoloji ihraç etmektedir.”

diyorlar.

Ne kadar kötü niyetliyiz ! Aslında tohumlarımızı peşkeş çekmiyoruz, teknoloji ihraç ediyoruz.  Zurnanın Zırrtt dediği yer. Daha yazacak çok şey var ama akıl sağlığımı korumam gerekli….

*

Not: Tohumlarını çeyizinde getirip günümüze taşıyan kadınlara haksızlık etmemek ve cinsiyetçi  dil kullanmamak için “Atalık Tohum” yerine “Yerel tohum” demek gerekli.. Malum ATA’lar hep erkek

                           

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

  Hannah  Arendt 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belediyeler atıksız şehir yaratmak için neler yapabilir?

Atıksız bir yaşamın, mevcut durumda, bir hobi faaliyetinin ötesinde bir ihtimal olmadığını bir önceki yazımda anlatmaya çalışmıştım. Ancak bunun yanında daha az atık üretmenin mümkün olduğunu belirtmiştim. Daha az atığın da bireysel kararlarla bir noktaya kadar mümkün olduğunu belirterek bu konuda tamamlayıcı unsurların yerel ve merkezi yönetimler olduğunu belirtelim. Özellikle yerel yönetimlerin alabileceği bazı kararlar, daha az atıklı kentler ve onun da temeli olan daha az atıklı evlerin sayısının artmasına yardımcı olabilir. 

Atık dediğimizde akla, kullanım sonrası meydana gelen ve çöp tenekesine attığımız eşyalar gelir. Ancak daha bütünsel bakıldığında atık, bir şeyin üretiminden tüketimine kadar geçen süre içerisinde ortaya çıkan he türlü sıvı, katı ve gaz artıklara verilen isimdir. Örneğin sebze ve meyve tükettiğinizde atık olarak ortaya sadece sebze ve meyvenin tüketilmeyen kısımları çıkmaz. O sebze ve meyvenin üretim sürecinde kullanılan yakıttan ortaya çıkan sera gazları, pestisitler ve onların kutuları, taşınmasında kullanılan tek kullanımlık paketler, kasalar ve ambalajlar ile onların market reyonlarında sergilenmesi esnasında harcanan her türlü enerjinin artığı da birer atıktır.

Bu da aslında atık üretim potansiyelimizin ne kadar da büyük olduğunu ortaya koyar. İşte eğer atıksız bir yaşam oluşturulacaksa, son ürün üzerine kurgulanmış bir atık yönetim stratejisi belirlemek yerine tüm bu süreçleri göz önünde bulunduran bir planlama yapılması gerekmektedir. Neden atıksız yaşam için kişilerin bireysel kararlar almasının yetersiz olduğunun cevabı da burada saklı. Yani siz kendi adınıza evinizden hiç atık çıkarmayabilirsiniz ancak size ulaşan ürünlerin üretiminden itibaren, size gelene kadar ki süreçte ortaya çıkan tüm atıklar, sizin ortak olduğunuz atıklardır. Burada da erkin atacağı destekleyici adımlar sizin atıksızlığa erişmenize önemli bir katkı sağlayacaktır.

İçilebilir çeşme suyu

Yerel yönetimlerin atıksızlıktaki belirleyiciliği, oldukça önemli! Çünkü ambalaj atığı içerisinde önemli bir yer tutan ambalajlı içme suyu şişelerinin tüketim miktarı, doğrudan belediyelerin içme suyu talebini karşılayıp karşılayamamalarıyla ilgili. Sadece içme suyunu musluktan akar hale getirecek bir yatırım, önemli miktarda pet şişe atığını kısa, orta ve uzun vadede önleyecektir. Üstelik içilebilir olan bu suyun kent meydanlarından da erişilebilir hale getirilmesi, içme suyu ihtiyacı için gelişecek ihtiyacı daha da azaltacaktır. Bu noktada belediyelerin kendi işletmelerinde plastik ambalajlı su sağlama hizmetini de terk etmesi tutarlılık ve ambalaj atığı azaltma kararlılığı açısından destekleyici nitelikte olacaktır.

Tek kullanımlıkların azaltılması

Yerel yönetimler tek kullanımlık plastiklerin kullanımının azaltılmasında örnek olabilecek uygulamaları hayata geçirebilirler. Özellikle yerel belediye meclislerinde sağlanacak konsensüsle belediyenin yetkisi ve yaptırımı olan tüm alanlarda belli bir plan dâhilinde tüm tek kullanımlıklardan vazgeçilmesi kararı alınarak, vatandaş için de örnek bir uygulama gerçekleştirilebilir.

Bunun için birçok örnek verilebilir. Belediyeye ait alanlarda tek kullanımlık plastiklerin kullanılmasına izin vermemek; belediye iştiraklerinde tek kullanımlık plastiklerle yiyecek içecek servisini durdurmak; belediye sınırları içerisinde plastik olan ve terk edildiklerinde kuş, balık, kaplumbağa ve yengeç gibi birçok canlının ölmesine neden olan balonların satışını, kullanımını ya da dağıtımını yasaklamak; plastik konfeti kullanımını yasaklamak; belediye sınırları içerisindeki marketleri, doldurulabilir özellikte ürün satmalarını sağlayacak şekilde yönlendirmek gibi adımlar, önemli miktarda plastik çöpün meydana gelmesini engelleyecektir.

Özellikle kıyı belediyelerinin, sadece tatilcilerin bıraktıkları çöpleri toplamak gibi pasif belediyecilik anlayışından, çöpün oluşmadan engellenmesini sağlayacak aktif belediyeciliğe geçiş için bir eylem planı hazırlamaları, sorunun çözümü için atılacak en önemli adımlardan biri olacaktır. Sosyal medya üzerinden paylaşılan ve toplanan çöpler üzerinden verilmeye çalışılan “çok kirletiyorsunuz” temalı mesajların reelde bir karşılığı olmadığının bilinmesinde fayda var.

Açık semt pazarlarının ıslahı

Neredeyse tüm şehirlerde sıklıkla rastlanan ve toplandıktan sonra arkalarında adeta bir çöp yığını bırakan günlük açık semt pazarları için bir düzenleme ve denetleme yapılması gerekiyor. Pazarların arkalarında bıraktıkları karışık çöpleri toplamak her ne kadar belediyenin görevleri arasında yer alsa da önemli olan o çöplerin oluşmasının engellenmesidir.  Unutulmamalıdır ki belediyelerin sahip oldukları tüm kaynaklar vatandaşın ortak kaynaklarıdır ve bu kaynaklar sırf meşakkatsiz ve planlama gerektirmediği için anlamsız hizmetlerle ve işlerle tüketilemez.Sorumlu ve halkı gözeten belediyecilik bunu gerektirir.

Örneğin yaşadığım şehirdeki semt pazarları bu anlamda önemli bir kötü örnek özelliği gösteriyor (Adana/Seyhan). İlçe sınırları içerisinde kurulan (ki diğer ilçelerde de mutlaka benzer bir durum söz konusudur) neredeyse tüm semt pazarlarının toplanmasının ardından ortaya ciddi bir çöp yığını çıkıyor ve bu çöp yığınları belediye ekiplerince tonlarca su ve iş gücü harcanarak temizlenmeye çalışılıyor. Hiçbir sürdürülebilirliği ve mantıklı bir tarafı olmayan bu işlem bütünüyle bir kaynak israfıdır. Ayrıca ortaya çıkan çöpün de önemli bir kısmı meyve sebze artıkları ve plastiklerden oluşuyor. 

Plastiklerin büyük çoğunluğunu plastik poşetler, organik atıkların büyük çoğunluğu da pazarcıların satamayacaklarını düşündükleri sebze/meyveler ve onların atıklarından oluşmakta. Bu atıklardan organik olanların hayvan yemi olma potansiyeli ise oldukça yüksek. Olmayanların ise kompost alanlarında gübreye dönüştürülmesi mümkün. Belediyeler ise  bunu organize etmek yerine gelişi güzel terk edilen bu çöpleri yine gelişi güzel toplamaya devam ediyor. Sadece bunun bile planlama ile düzene sokulması, atıksız kent yaratmada önemli bir adım sayılabilir.  

Açıktaki ya da gömülü haldeki çöp konteynırları

Çöp denilince akla gelen bir diğer şey de bu çöplerin hiçbir ayrıma tabi tutulmadan atıldıkları çöp konteynırlarıdır. Açık ya da kapalı, gömülü ya da dışarda fark etmeksizin önemli oranda çöp suyu üreten ve beraberinde de ciddi haşere ve hastalık oluşumuna neden olan çöp tenekeleri belediyelerin belki de ilk başta çözmeleri gereken problemlerdendir.

Bu konuda kaynağında ayrıştırma ve farklı atıkların standartlara uygun bir şekilde toplanabildiği kategorik çöp tenekeleri oluşturmak atılacak ilk adımdır. Bu konteynırlar sokak ortalarına ya da cadde kenarlarına değil, bir site yer alıyorsa site içerisindeki gölgelik ve korunaklı bir alana ya da kişilerin oturdukları binalarda bunun için oluşturulmuş özel alanlara konulması gerekir. Konfor için her türlü şeyin planlandığı ev ve apartmanların bu şekilde bir düzenlemeye mecbur bırakılmaları kent kültürü açısından da çöp üretiminin azaltılması açısından da önemlidir.

Aynı durum işyerleri ve sanayi kuruluşları için de geçerlidir. Çöp, kentin ortak alanlarındaki hilkat garibesi ucube çöp konteynırlarına terk edilemeyecek olan ve herkesin ortak sorumlulukla ürettiği bir şeydir. Yönetimi de herkesin ortaklığıyla ancak mümkün olabilir. Bu konuda başarılı bir uygulama yapabilmiş belediye neredeyse yok gibidir. Başarılı bir uygulama çöp konteynırlarını boyamakla ve onların üzerine “temiz”, “çevre” vb. ifadeler yazmakla mümkün olacak bir şey değildir.  Başarılı bir uygulama, atığın kaynağında oluşumunu engellemekle mümkündür.  Bunun için de tüm kent sakinlerini, bu durumun farkına varabilecekleri bir farkındalık seviyesine ulaştırmak gerekir.  Buna ek olarak da yaptırım mekanizmasını yeterince ve etkili bir şekilde kullanmak da olmazsa olmazdır. Oy kaygısıyla yaptırım uygulamaktan çekinmek kente ve kent sakinlerine yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Kent bostanları, apartman bahçeleri, tüketici ve üretici kooperatifleri

Gıda tedariki, en fazla atığın gerçekleştiği tedarik zincirlerinden biridir. Bu atık üretim potansiyelinin kaynağı da gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafedir. Mesafe, sera gazı ve ambalaj atığı oluşmasında önemli bir faktördür. Ambalaj ve enerji, gıdanın korunması ve uzun mesafelere taşınması esnasında zaruri olarak ihtiyaç duyulan iki şeydir.

Oysa gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafenin kısalması, önemli bir ambalaj atığı azalımına ve sera gazı salımında da düşüşe neden olacaktır. Bu noktada da kent bostanları ve apartman bahçelerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Benzer şekilde üretici ve tüketici kooperatiflerinin oluşturulmasına ön ayak olma da önemli oranda atığın oluşmadan engellemesine katkı sağlayacaktır.

Örneğin kent bostanları ya da apartman bahçeciliği gibi aktivitelerin teşviki ve organizasyonu, ilgili kentin sakinlerinin kent dışı gıda tedarikine olan bağımlılığını azaltacaktır. Daha da önemli bir adım da kompost yapımının kent genelinde yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Kompost alanları için gerçekleştirilecek olan yatırımlar, kente hem ekonomik hem de ekolojik açıdan önemli katkılar sağlayacaktır. Semt pazarlarının ve evlerin organik atıkları, çöp olmadan gübreye, bu gübreler de kent bostanlarının ve apartman bahçelerinin verimlilik kaynağına dönüştürülebilir. Küçük ölçekli belediyelerin kolaylıkla organize edebilecekleri bu ilişkiler ağı, büyük belediyelerin de öbek öbek uygun mahallelerde gerçekleştirebilecekleri uygulamalardır.

Bu önerilere daha birçokları eklenebilir. Ancak önemli olan beton, asfalt ve kaldırım belediyeciliğinden vazgeçilip bu konuda bir irade beyanının ya da vizyon belgesinin oluşturulmasıdır. Böyle bir irade ortaya çıkarsa atık sorunu da uzun vadede rayına sokulabilecek ve sorun olmaktan uzaklaştırılabilecek bir vaka haline gelecektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orfoz: Resifin efesi ve denizlerde biten av yasakları

1 Eylül itibari ile denizlerde av yasakları kalktı ve av mevsimi başladı. Diğer bütün çevre sorunları gibi denizlerde olup bitenler de çoktan kabul edilemez bir hal aldı; ahlaklı, adil ve rasyonel bir şekilde avlanmanın önemini hatırlatır hale geldi. Deniz canlılarını zamanından önce avlayarak büyümesine ve üremesine izin vermemek  hem adil hem de ahlaklı değil. Hayatın mükemmel bir döngüsü var ve o döngüde canlılardan sadece insanlar yer almıyor, aynı zamanda bitkiler ve hayvanlar da bulunuyor.

İslam dininde insana “eşref-i mahlukat” denir, yani canlıların en üstünü. Ama bizim, bu üstünlük halini nasıl yorumladığımız çok önemli. Biz, diğer canlılardan daha mı akıllıyız? Her şeye hakkımız mı var? Doğayı istediğimiz gibi tahrip edebilir miyiz? Diğer canlılara hükmedebilir miyiz? Her şey, bizim emrimize amade mi? Yoksa biz ,yani insanlar merhametimiz ile mi üstünlük sıfatını hak ediyoruz? Maalesef, dünyanın dört bir yanında yaşanan gelişmeler, kendimizi her şeye hakkı olan canlılar olarak gördüğümüzü gösteriyor.

Hayatın döngüsü: Yaşarken almak, ölürken vermek

Kızım, daha küçükken onunla birlikte izlemeyi sevdiğim çizgi filmlerden biri, “Circle of Life” idi. Defalarca izledik. Ve ben de her defasında müthiş bir keyif aldım. “Circle of Life“, Afrika kıtasında geçer ve hayatın döngüsüne çok güzel bir şekilde vurgu yapar. Canlılar; doğar, büyür ve ölür. Bayrak elden ele devredilerek yaşam sürer, gider… Bu döngü, aslında doğadan aldıklarımı ve doğaya verdiklerimiz için de geçerlidir. Biz, yaşarken doğadan alırız, ölünce de doğaya olan borcumuzu öderiz. Bu açıdan bakıldığında ölüm, aslında bir vefa borcu gibi düşünülebilir. Aldıklarımızı, şükran duyarak doğaya geri vermek gibi.

Hıristiyan kültüründe var olan Cadılar Bayramı‘nın kökünün Mezopotamya öğretisine dayandığı söylenilir. İnsanlar, güz mevsimi sonunda doğanın bize verdiklerine teşekkür ederek hasadını kaldırırmış. Cadılar bayramının temelinde bu şükran duyguları yer alır.

İnsan nüfusu arttıkça doğa ile olan ilişkimiz de bozulmaya, tahrip edici olmaya ve sadece insanlığın refahına hizmet etmeye başladı. Ama daha da kötü olan, refahı nasıl tanımladığımız. Gelecek nesillerin, doğadaki diğer canlıların hakkından çalan bir refah anlayışının sorgulanmaya ihtiyacı var. Zira doğaya hükmetme çabalarımız, maalesef bir çok canlının neslinin tükenmesine neden oluyor.  

Tarihçi Yuval Noah Harari, “Homo Deus“ isimli kitabında 1970’ten bu yana yaban hayat nüfusunun yarı yarıya düştüğünü belirtir. Harari’nin verilerle desteklediği örnekler gerçekten de alarm çanlarının çaldığını gösteriyor. 1980 yılında Avrupa’da 2 milyar kuş varken, bu sayı 2006 yılında 1,6 milyara düşmüş durumda. Yani, insanlığın dönemi olarak bildiğimiz Antroposen Çağı, yaban hayatını son derece olumsuz etkiliyor. WWF’nin  “Yaşayan Gezegen Raporu”ndaki veriler de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Adil ve ahlaklı avlanma

Bütün bu olumsuz gelişmelere Mert Gökalp da, kamerası ile deniz altında ve orfoz balığı özelinde dikkat çekiyor.  Denizlerde av yasağının kalktığı 1 Eylül günü internetten gösterilmeye başlanan “Orfoz: Resifin Efesi” isimli belgesel, yeniden neyi, nasıl yapmamız gerektiğini, denizlerde adil ve ahlaklı avlamanın nasıl olması gerektiğini av mevsimin başlaması ile yeniden tartışmaya açıyor. Belgesel, adaletsiz ve ahlaksız avlanmanın diğer canlı türlerinin devamı için nasıl bir tehdit olduğunu gözler önüne seriyor.

Harari’nin kitabında anlattığı gibi “Homo Sapiens“, hayvanlardan tanrılara yükselirken neleri kurban ederek yol alıyor! Üstelik bu kurbanlar, tanrılar için de değil, insan ve insanlığın geleceği için. Belgesel aynı zamanda bir görsel şölen ve güzeller güzeli Kaş’ı kendine mekan tutmuş. Çekimlerin çoğu Kaş’ta yapılmış. Belgeselde deniz altının güzellikleri, Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah“ kitabını anımsatıyor. Hangimiz çocukken okumadık ki! Yıllar sonra kızıma da okudum. Aynı tat, aynı lezzet. Ve bu belgeseldeki ropörtajlarda yeniden karşıma çıktı.

Belgeselde sadece bu kitaptan değil, başka kitaplardan da bahsediliyor ve ropörtajlar insanın hem yüreğine hem de vicdanına dokunuyor. Böyle bir belgeseli, Türkiye’de ve Türkçe çektikleri için katkıda bulunan herkesin aklına ve emeğine sağlık. Belgesel, hhtps://vimeo.com/453205728 web sayfasından “yasakbalıkyemeyizbiz” şifresi girilerek izlenebilir.

Biz, eğer “eşref-i mahlukat” olmak ve bu sıfatı hak etmek istiyorsak, bunun yolu doğaya karşı merhametli ve adil olmaktan geçiyor. Farkında olmadan oynadığımız denge, “eşref-i mahlukat”ın da geleceği aslında. Doğanın uyum içinde olmasına izin vermediğimiz ve diğer canlıların neslini tehdit ettiğimiz sürece daha çok fazla krizler ve riskler ile karşı karşıya kalabiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sen yıldız tozusun!

Diyelim ki; bilmem kaç milyon kilometre öteden, örneğin Mars’tan bir canlı dünyamıza gelse, herhalde Dünya denen bu gezegende ne kadar farklı çeşitlerde canlının varlığını sürdürdüğünü düşünüp bu çeşitliliğe hayran kalırdı. Gerçekten de dünyamızdaki canlı hayat, insan türünün yıkıcı faaliyetlerine rağmen, muazzam bir çeşitlilik sergiliyor.

Peki, acaba Marslı konuğumuz dünyadaki çeşit çeşit canlının bu kadar farklı olmakla birlikte, aynı zamanda kökdaş olduklarını, aynı kökten geldiklerini de fark eder miydi? Eğer, Elin Kelsey’nin yazdığı, Soyeon Kim’in resimlediği Sen Yıldız Tozusun kitabını okumuş olsaydı, bunu şıp diye fark ederdi!

Sen Yıldız Tozusun, dünyadaki canlı hayatın oluşumu konusunda çocuklar için temel fen bilgisi anlamında muazzam bir çocuk kitabı. Kitabın başlığının seçimi, başlı başına dünyadaki canlı yaşamın oluşumuna dair astronomi biliminin gerçeklerini tek bir cümlede eritip çocuk okura sunuyor. Dünyadaki yaşamı, kendi nükleer yakıtını tüketen ya da aşırı madde biriktiren bir yıldızın ömrünü tamamlayarak patlaması olayına, yani bir süpernova’ya borçluyuz.

Ömrünün sonuna gelen bir yıldızın patlaması sonucunda dünyadaki yaşamı var eden elementler de uzay boşluğuna saçıldı ve böylece canlı yaşamın ilk adımı da atılmış oldu.[1],[2] Özetle, Elin Kelsey’nin kitapta da dediği gibi, “hepimiz birer yıldız tozuyuz”. Bu kısacık cümle aslında öylesine büyük ki,  yalnızca astronomi bilimine ve dünyadaki canlıların evrimine dair temel gerçekleri çocuk okura çocuğa göreliği gözeten bir dille, en sade şekilde ifade etmekle kalmıyor, aynı zamanda olanca farklılıklarımızla beraber ne kadar da aynı olduğumuzun altını olağanüstü yaratıcılıktaki çizimleriyle ve şiirsel diliyle tekrar tekrar çiziyor.

Hepimiz doğayız

Hepimiz birer yıldız tozuyuz, hepimiz birbirimize sonsuz bağlantılarla bağlıyız. Bir yavru kuşun şakımayı öğrenmesi gibi insan yavrusu da konuşmayı öğreniyor. Sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmesi gibi, biz insanlar da en çok saçı sonbaharda döküp, en gür saçı kışın çıkarıyoruz. Büyümek için uyumaya ihtiyacımız var, tıpkı uyumak için saydığımız koyunların da uykuya ihtiyacının olması gibi…

Elin Kelsey.

Kelsey, bu ve daha nice örnekle canlılar olarak hepimizin doğanın birer parçası olduğunu tekrar hatırlatıyor bize. Hepimiz doğayız. Ama doğanın içinde olduğumuzu büyüdükçe unutup doğa diye manzaralar arar oluyoruz. O yüzden Kelsey, en çok çocuklardan umutlu. Çünkü hepimizin içinde birer küçük Dünya nefes alırken, içimizdeki gezegene hala en çok çocukken dokunabiliyoruz. Bu gezegene dokunmayı unutmamayı ve yazımızın başındaki Marslı dostumuz gibi, doğadaki bu çeşitliğe hayran olmayı hatırlatıyor Sen Yıldız Tozusun…

Yalnız, Marslı dostumuzdan tek bir farkla… Kitabı okudukça, doğadaki sadece bu farklılıklara değil, aynı olmaya da, aynı kökten gelip aynı evi paylaşmaya da hayran kalıyorsunuz. Aynı yıldızdan geldiğimiz tüm dostlarımızı tekrar selamlamak için, Sen Yıldız Tozusun kitaplığınızın bir köşesinde bulunsun.

*

KÜNYE

Yazan: Elin Kelsey

Resimleyen: Soyeon Kim

Çeviren: Fatoş Atay

Yayınevi: 1001 Çiçek Kitaplar

Yayın yılı: 2016

[1] Çağrı Mert Bakırcı, Süpernova Nedir? Uzaydaki En Şiddetli Patlamalara Yönelik Temel Bilgiler”

[2] Zafer Emecan, “Bir Süpernova Patlaması Nasıl Oluşur?

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[EYÇ’lere Öğütler-3] Bireysel ve toplumsal bir eylem biçimi: İsteme ve satın alma

Çeşitli raporlara göre nüfusumuzun %98’inin dini İslam’dır. 2017 Şubat tarihli bir başka kaynakta ise, bilimsel bir sormaca (anket) sonuçlarına göre, yurttaşların %94’ünün evinde Kur’an; %78’in Kur’an tefsiri veya meali (Türkçe çevirisi) var. Kur’an’ı okumayı bilenlerin oranı %37, ama Arap abecesiyle anlayarak okuyanların oranı sadece %5 çıkmış.

Bu verinin EYÇ (Ekolojist, Yeşil ve Çevreci) siyaseti ile iki bakımdan ilgisi var:

  • 1- Kullanmasak ya da okumasak dahi sevdiğimiz kitapları evimiz için satın alıyoruz.
  • 2- İçinde EYÇ’lerin de olduğu bu coğrafyanın sakinleri dinlemeyi; akıl değil nakil yoluyla, yani sözle anlattırmayı. okumaktan daha çok seviyoruz. Bana sorarsanız- ne okuyanımızın ne dinleyenimizin hatmetme (sonuna kadar okuma) ve sorgulama, doğrulatma alışkanlığı var.

Oysa, matbaanın icadıyla birlikte gerek mutlakiyetçi, otokratik ya da faşist gerekse demokratik rejimlerde iktidarlar, kamuoyunu etkileyen kitaplarına bol alıcı ve okuyucu bulmuş yazarlardan etkilenmiş ve daha fazla ciddiye almışlardır.  Geçmişte ve günümüzde, komünist ve faşist hükümetler dahi burjuva müesseselerini değiştirmeden ve hürriyetleri kısa dönemlerde yasaklamadan yazıyı ve sözü disiplin altına alamazlar. Kapitalist rejimler ise doğası gereği aydın kesimini ciddi olarak denetim altına almak istemezler. İsteseler de buna güçleri yetmez[1]. Tarih bunu acı deneyimlerle de olsa doğrulamıştır.

Tırnağın varsa sırtını kaşı

Önceki yazılarımda da değindiğim gibi, artık “Bak bak desinler!” eylemlerinin, 70’lerin miting ve meydan doldurma modası geçti. Çünkü artık herkes taşımalı kıtalarla miting alanlarını, her yerde doldurulabiliyor. Eylemcilerin, otobüslerin kente girişini engelleyebiliyor vb. Hans Enzensberger‘in “Her Şeye Tıpatıp Uyan ve Her Şeyi Çoktan Bilenlerin Şarkısı” şiirinde olduğu gibi “ve bunu çoktan bildiğimizi çoktan biliyoruz.”

Bunu, Sinop ve Mersin-Akkuyu Nükleer santral karşıtı mitinglerinde şahsen gördüm. EMO ve kimi sendika ve derneklerin vb. ücretsiz otobüsleri olmasa ne Sinop ne Akkuyu eylemleri yıllarca bu kadar güçlü olabilirdi. Eylemli olarak katıldığım 29. 04. 2006’daki Sinop (2006 nüfusu 197,7 bin) ve 26.06.2010’daki  Mersin’deki (2010 nüfusu 1,6 milyon) nükleer santral karşıtı en büyük çevre mitinglerinde toplananların sayısı bana ve muhtemelen polis kayıtlarına göre dört-beş bin kişiydi[2].

Sinop ve Mersin-Akkuyu eylemlerine katılacak üyeleri için İstanbul ve Ankara‘dan, örneğin Sinop 2006 mitingine başka illerden gelen eylemcilerin otobüs sayılarına bakılırsa, 45 kişilik yaklaşık on dolu otobüstü. Cumhurbaşkanı adaylığını protesto etmek için üç büyük ilde her seferinde 500 bini aşkın yurttaşın katıldığı Cumhuriyet mitingleri bile iktidar partisi AKP’nin milletvekillerinin oylarıyla Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyecek kadar caydırıcı ve inandırıcı olmadı.

Lafla peynir gemisi nasıl yürür?

Kendimizi kandırıp kandırmadığımızı anlamanın sayılabilir, karşılaştırılabilir ve gidişatı incelenebilen eylem yapmanın en kolay (ve bireysel olarak başarılabilir)  iki yolu var: Biri, yayınların (halen bir dergimiz olmadığına göre) kitaplarımızın satış adedi (tiraj) ile görsel ya da elektronik yayıncılık yapılıyorsa da izlenme veya ziyaret ve sayfa görüntülenme oranı (reyting); ikincisi ise, EYÇ seçmen ve oylarının sayısıdır. İkincisini bir başka yazıya bırakarak bir örnek üzerinden devam edelim.

Türkiye’de nükleer santral yandaşlarının en önemli propaganda araçlarından birisi, Bernard L. Cohen‘in TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları serisinde yayımlananÇok Geç Olmadan” isimli kitabıdır. Kitap, 1984 yılı verilerine göre yazılmış olmasına rağmen ilk baskısını Ocak 1995’da ve 2500 adet yapmıştı. 01.05.1998 tarihinde yapılan 8’inci baskısı da tükenen bu kitap (Sonraki baskılarında baskı adetleri değişmedi ise) en az toplam 20 bin baskı adedine sahiptir. Bu sayının ne kadarının gerçek satışla örtüştüğünü, tirajının gerçek olup olmadığını elbette bilemeyiz. Öyle ya da böyle bu yazının temel çıkış noktası, Türkiye’de basılmış çeviri ya da telif nükleer santral karşıtı kitapların basım sayılarının ve baskı adetlerinin “Çok Geç Olmadan”ınkileri geçip geçmediğinden hareketle EYÇ’lere üçüncü öğüdümü yapmaktır.

Türkçe’de, nükleer santral karşıtı olarak önemli bulduğum beş kitap var. Bunlardan Tolga Yarman‘ın Okan Üniversitesi Yayınları’dan çıkan “Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması” isimli kitabı her defasında 1000 adetlik dört baskı yapmıştır (1.basım: 1995, 2. Basım: 2011, Genişletilmiş 3. Basım: Eylül 2014, 4. Basım: 2016). Korsan basımlarının da olabileceğini varsayarsak nitelik, nicelik ve kapsayıcılık açısından Türkçe’deki en önemli nükleer karşıtı yerli telif kitap tirajına ve atıf/alıntı sayısına sahiptir[3].

Baskı adedini bildiğimiz diğer üç kitaptan, yine çok önemli bir bilim insanı olan Hayrettin Kılıç‘ın 2007’de yazdığı, Bil Yayınları’ndan çıkan Nükleer Destan” isimli kitabı 3000 adet basılmış, 1000 adedi sivil toplum kuruluşları aracılığı ile dağıtılmıştır[4]. Gazeteci-yazar Filiz Yavuz‘un 2015’de yazdığı ve Can Yayınları’ndan çıkan Beni ‘Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın” isimli kitabı da üç bin adet basılmıştır. Çeviri kitaplardan, benim çevirmenliğini yaptığım ve 2012’de Yeni İnsan Yayınları’ndan çıkan “Çernobil Halk Mahkemesi ise bin adet basılmıştı. Çok önemli nükleer karşıtı kitap da Martin Kohen ve Andrew McKillop‘un 2012’de yazdığı Kıyamet Makinesidir. Serap Aslanpay’ın dilimize kazandırdığı kitap İletişim Yayınları’dan 2016’da piyasaya verilmişti.

Adını andığım ve içimizden birilerinin yazdığı/dilimize çevirdiği bu kitapların baskı adedi (Yarman’ın 4. basıma giden kitabı hariç) okuyucudan ilgi görmemiş; ikinci, üçüncü vb. basımları yapıl(a)mamıştır. Bu nedenle de Türkiye’deki kaç EYÇ evinde var olduklarını bilemeyiz. Bildiğimiz şey: Hepsinin toplam baskı adedinin (yaklaşık 12 bin) Cohen’in yirmi binlik baskı sayısına ve tirajına ulaşamadığıdır.

Pınarı kurutmamak lazım

En üzücü olanı ise Türkiye EYÇ’lerinin, nükleer karşıtı dayanışmaların,  ülkemizin ilk nükleer santral yerleşkelerinin yapılacağı Sinopluların (2019’da nüfusu: 219,7 bin) ve Mersinlilerin (2019’da nüfusu: 1,8 milyon) başta Çernobil kazasının saklanan gerçeklerini anlatan Çernobil Halk Mahkemesi” olmak üzere bir-iki bin adet basılmış bu dört-beş kitabın baskılarını tüketememiş olmaları ve biri hariç piyasada hâlâ birinci basımlarının satılıyor olmasıdır.

Kitap ya da süreli yayın almanın, giderek elektronik ortamda yayınlanan şu anda alanında tek olan Yeşil Gazete ve Yeşil TV’nin vb. izlenmesinin, ziyaret ve sayfa görüntülenmesinin çoğalmasının, sayılabilir eylem olmak asıl amacı dışında bir de yazanı, yayınlayanı ve çevireni vb. teşvik etme, baskı parasını amorti ettirme, yeni yayına kaynak yaratma vb. amaçları vardır. Bu tip kitaplara ticari yayıncı bulma zorluğu ancak böyle aşılabilir. Üstelik fiyatları 20 TL’yi geçmeyen bu kitapları ülkenin her noktasından cep telefonlarınızdan dahi elektronik alışverişle adrese teslim getirtmek mümkünken.

Tekrarlarsam, iktidarları, nükleer ve fosil kaynaklara dayalı enerji ve doğal kaynakları talan eden çevre politikalarından caydırmanın ve tepki göstermenin en önemli sayılabilir, karşılaştırılabilir ve gidişatı incelenebilen eylemi, okunmasalar dahi, EYÇ yazarların kitaplarının Türkiye’deki her ekolojist, yeşil ve çevreci yurttaşın evinde bulunmasıdır.

*

[1] Meriç C., Mağaradakiler, İletişim Yayınları, 24. Baskı, 2014, İstanbul; s: 42-48.

[2] Sinop’ta ‘nükleere hayır’ mitingi.

[3] Prof. Dr. Tolga Yarman’la yapılan 01.09.2020 tarihli e-posta yazışmaları.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’la yapılan 01.09.2020 tarihli e-posta yazışması.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonuİklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Samela Sateré Mawé: Yangınlar nefes almamızı engelliyor [İklim Kuşağı-11]

Samela Sateré Mawé, Amazonas’ın başkenti Manaus‘tan 23 yaşındaki Fridays For Future yerli iklim aktivisti. Sateré Mawé yerli etnik grubundan olan Samela, ailesinde ilk defa üniversiteye giden bir biyoloji öğrencisi.

Bu röportajı mümkün kılan Portekizce-İngilizce çevirisine ayırdığı zaman ve emeği için FFF Brezilya’dan Valentina Ruas‘a teşekkür ederim.

Atlas: Uzun süredir iklim krizinin sonuçlarıyla birlikte yaşadığını düşünüyorum ama lütfen bize nasıl bir iklim aktivisti olduğunu anlatır mısın?

Samela: 2015’te üniversiteye başladığımdan beri bir iklim aktivistiyim, ancak 2019’da ilk iklim grevime katıldığımda daha da bu konunun üzerinde durmaya başladım ve 2020’de Fridays for Future’ı tanıdığım ve Fridays For Future Brezilya aktivistlerine SOS Amazônia kampanyasında yardım etmeye başladığımdan beri bu daha da belirginleşti.

“…topluluklarımıza ulaşan kirlilik ve iklimin kendisinin değişmesi, çünkü artık nefes almamızı engelleyen yangın dumanlarının yanı sıra yağmur ve kuraklık mevsimlerinin bile ne zaman olacağını tahmin edemiyoruz.”

Fotoğraf: Raphael Alves

‘Mevsimlerin ne zaman olacağını bilemiyoruz’

İklim değişikliği Amazonas topluluğunu son birkaç yılda nasıl etkiledi?

İklim değişikliği yerli halkları pek çok şekilde etkiliyor, örneğin nehirlerimize ve topluluklarımıza ulaşan kirlilik ve iklimin kendisinin değişmesi, çünkü artık nefes almamızı engelleyen yangın dumanlarının yanı sıra yağmur ve kuraklık mevsimlerinin bile ne zaman olacağını tahmin edemiyoruz. Ancak iklim değişikliği sadece yerli halkı değil herkesi etkiliyor.

‘En çok korunan bölgeler yerlilere ait’

Hükümetin yerli halklara ve topraklarına yönelik politikaları nelerdir?

Brezilya, sınırları belirlenmiş yerlilere ait topraklardan oluşan alanın yüzde 13’üne sahip, ancak mevcut hükümet bu yüzdeyi gözden geçirmeye çalışıyor, bu da bu toprakların gelecekte işaretlenmeyebileceği anlamına geliyor. Bu, yaşadığımız büyük bir çıkmaz, çünkü sınırları belirlenmiş alanlar en çok korunan bölgelerdir, bu yüzden onları işaretlememek veya mevcut olanları gözden geçirmek iklim krizi nedeniyle büyük bir sorun olabilir. 

Fotoğraf: Raphael Alves

‘İşgal ediyor ve öldürüyorlar’

Manaus’ta onlarca yıldır toprağınızın tahrip edildiğini ve insan haklarının ihlal edildiğini gördük. Yaşama şeklinizi güvence altına almak için herhangi bir koruma yasanız var mı? Sizce en büyük sorun nedir?

Brezilya Anayasası’nda teorik olarak yerli halkın kendi kültürlerine, topraklarına ve yaşam tarzlarına sahip olma hakkını garanti eden 231. madde var, ancak pratikte gördüğümüz bu değil, çünkü Anayasaya saygı gösterilmiyor. İnsanlar hâlâ önyargılı, bölgemize saygı duymuyor ve işgal ediyorlar, kültürlerimize saygı duymuyorlar, sanki inançları veya tanrıları bizimkilerden daha önemliymiş gibi ideolojilerini empoze etmek istiyorlar. Yasadışı madencilik yapmak, avlanmak ve ormansızlaştırmak için istila etmek istedikleri topraklar yüzünden yerli halkı öldürüyorlar. Yani evet, bir yasa ve ulusal bir kanun maddesi mevcut, ancak yaşama şeklimizi korumuyorlar ve dikkate almıyorlar.

, topraklarımıza, inançlarımıza ve kültürlerimize olduğu kadar saygı gösterilmesi gerektiğini ve her kararda danışılmamız gerektiğini söylerdim…

‘Danışılmamız gerekiyor’

Dünya sahnesinde bir mikrofonun olsaydı, iklim krizi, toprak kullanım hakkı ve insan hakları konularında çalışanlardan – aktivist, bilim insanı vb. – ne sorardın?

Önemli insanların beni duyabileceği bir yerde konuşma fırsatım olsaydı, topraklarımıza, inançlarımıza ve kültürlerimize olduğu kadar saygı gösterilmesi gerektiğini ve her kararda danışılmamız gerektiğini söylerdim.

Örneğin arazimizden geçen bir otoyolun inşası veya nehirlerimize yerleştirilmiş bir hidroelektrik santralinin inşası gibi. İnsanların bizi duyması gerektiğini söyleyebilirim çünkü anlatacak çok şeyimiz var.

Şu anda biyoloji öğrencisisin. Gelecekte ne yapmak istiyorsun?

Şimdi Manaus Eyalet Üniversitesi’nde Biyoloji okuyorum ve yakın gelecekte eğitim veya biyoloji alanında yüksek lisans yapmak ve sonunda mezun olmak istiyorum, böylece bir şekilde halkıma yardım etmeye katkıda bulunabileyim.

SOS Amazonia kampanyasında dağıtılan gıda yardım paketleri

 SOS Amazonia kampanyasına dahil olan iklim aktivistlerinden birisin. Covid-19 halkını nasıl etkiledi ve şu anda durum nedir?

Purus ve Yukarı Negro Nehri‘nin yerli halkına internet ve tıbbi bakım kurmayı hedefleyen, halihazırda ikinci aşamasında olan kampanyada çalışan aktivistlerden biriyim, ancak Manaus’ta yaşayan bir topluluğun üyesiyim. Covid-19 doğrudan topluluğumu etkiledi çünkü temelde el sanatlarına bağlı yaşıyoruz, bu nedenle sosyal izolasyon ve mağazaların kapanmasıyla el sanatları ticaretini artık yapamıyoruz. Bu durum karşısında çok çaresiz kaldık.

Birçok insana Covid-19 bulaşmasının yanı sıra, yiyecek, ilaç vb. alacak paramız yoktu. Yine de ölüm olmadı, kendimize şifalı otlar, çaylar ve merhemler kullanarak geleneksel ilaçlarla tedavi sağlıyoruz ve şu anda kendi güvenliğimiz için ve bir gelir biçimi olarak maskeler üretiyoruz. Kendimizi ve diğer insanları korumak için bulduğumuz en iyi yol buydu.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atıksız ev mümkün mü?

Son zamanlarda tüm dünyada önemli sayıda insan, ev yaşamında sıfır atığın mümkün olabileceğiyle ilgili blog, video kanalı ya da diğer sosyal medya hesaplarından çeşitli paylaşımlarda bulunuyor. Hepsinin ortak noktası sıfır atıklı bir hayat sürmenin mümkün olması. Peki, gerçekten de öyle mi? Gelin bunun üzerine biraz beyin jimnastiği yapalım.

Plastik ambalaj: Atıksız yaşamanın mümkün olup olmadığını tartışmadan önce bazı işe yarayacak bilgilere ihtiyacımız var. Öncelikle doğada atık olmadığını tüm canlıların ürettiği “atıkların” başka canlılar için bir besin kaynağı olduğunu hatırlatalım. Bu temel bilginin yanında bazı başka bilgilere de ihtiyacımız var. Bunların başında her yıl artmakta olan plastik üretim miktarı geliyor. Bu bilgi önemli çünkü üretilen toplam plastiğin önemli bir kısmı ambalajlı ürünler için kullanılıyor. Örneğin şu rapora göre, Türkiye’de 2020 sonuna kadar 8.9 milyon ton plastiğin üretileceği ve bunun da %40’a yakının ambalaj olacağı tahmin ediliyor.

Bu değerlerin ne anlama geldiğini, herhangi bir marketin yiyecek içecek reyonlarına bakarak anlayabilirsiniz. Sadece sıradan marketlere değil, atıksız yaşam için önerilerde bulunanların sıklıkla başvurduğu organik ürün satılan dükkânlarda da durumu anlamanıza yarayacak görüntüler mevcut. Poşet içerisinde satılan organik bakliyatlar, ya da vakumlanmış poşette ve polistiren köpük tabak üzerinde satılan organik tavuk!

Hane halkı geliri: Diğer önemli veri de ücretli çalışanların aylık kazançlarının asgariliği ve bunların tüm çalışan popülasyon içerisindeki oranı. Hane halkı işgücü istatistiklerine göre asgari ücretlilerin oranı %22 iken, DİSK-AR’a göre bu oran yaklaşık %35’ler seviyesinde. Yani toplumun önemli bir kısmı kıt kanaat geçiniyor.

Mesafe: Bir diğer önemli bilgi de gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafe. Büyükşehirlerdeki sebze ve meyvenin önemli bir kısmı başka illerden taşınıyor. Bu taşıma esnasında önemli oranda karbon salımı söz konusu. Yani ülkenin kuzeyindeki bölgelerde yaşıyorsanız çoğu meyve sebzeniz güneyden, güneyindeki bölgede yaşıyorsanız da çoğu başka ihtiyacınız da kuzeyden geliyor.

İçme suyuna erişim: Diğer bir bilgi de musluktan içilebilir su akan şehir sayısının bir elin parmaklarını geçmediği gerçeği. Bu durumda ya pahalı arıtma cihazlarıyla suyunuzu içilebilir hale getireceksiniz ya da ambalajlı su içeceksiniz. Gerek ambalajlı su tüketimindeki artış gerekse de plastik ambalaj üretimindeki artış ikinci durumun daha yaygın gerçekleştiğinin kanıtı.

O halde bu bilgiler ışığında düşündüğümüzde atıksız bir evin mümkün olabileceğini söyleyebilir miyiz? Bana sorarsanız bir hobi olarak evet! Ancak çözüm önerisi olarak hayır! Atıksız yaşamaya dair yapılan önerilerle atıksız bir hayat mümkün ancak yeteri kazancınız ve üretim yapabildiğiniz alanınız varsa! Aksi takdirde ancak biraz daha az atık üretimi konusunda bir ilerleme kaydedilebilirsiniz. Çünkü atıksız bir hayat sürmeniz sadece sizin tek başınıza karar verip gerçekleştirebileceğiniz bir karar değil.

Organik beslenme kolay mı?

Bir kere ambalajlı ürün tüketmeye zorlanmanız söz konusu. Hayır, ambalajsız ürün tüketelim derseniz, o zamanda da büyük şehirlerden kırsala göç etmeniz gerekecek! Yoksa o ambalajsız ürünler size doğru gelmeli. Daha henüz ambalajsız ürünlerin kalitesine değinmedim. Çünkü açıkta satılan ürünlerin kalitesi konusunda Türkiye’nin sicili pek parlak değil (Ambalajlılarda da çok parlak sayılmaz).

Organik beslenelim, hem tarım kimyasalları olmasın hem de sağlıklı yaşayalım diye düşünürseniz şayet karşınıza organik tarımın kilometrelerce ötede gerçekleştiği gerçeği çıkıyor. Her yanı beton ve asfalt olan büyük şehirlerin ne içinde ne de çeperinde organik tarım olamaz. Hadi ondan vazgeçtiniz poşetsiz ambalajsız sebze meyve tüketelim derseniz ve bu amaçla pazara giderseniz bu sefer de karşınıza o sebze meyvenin kilometrelerce öteden geldiği gerçeği çıkacak. Belki siz poşet ya da ambalaj kullanmamış olacaksınız ancak o ürünler sizin önünüze gelene kadar tonlarca karbondioksit atığını üretmiş olacak bile!

‘Hobi olarak’ atıksız yaşamak

Amacım içinizi karartmak değil, sadece hobi faaliyetlerinin sorunun çözümü gibi sunulması yanılgısından biraz olsun sizi uzaklaştırmaya çalışmak. Çünkü bu hobi faaliyetleri üzerinden geliştirilen algıyla sorunun asıl kaynağı olan aşırı ve doğa düşmanı üretim/tüketim tarzı maskelenmeye çalışılıyor. Tıpkı plastik üreticilerinin atıksız denizler için kurulan bir organizasyona sponsor olup günahlarını STK’ları kullanarak hafifletmeye çalışması gibi. Çünkü o zaman sürdürülebilirliğe katkı sağladığını iddia ederek daha fazla kar etme arzusunu da büyütebilecek. Vatandaşa çöp toplatma kampanyası düzenleyen, plastik ambalajlı üründen başka ürün satmayan küresel şirketler de benzer bir şey yapıyor. Böylelikle sorunun nedeninin bilinçsiz vatandaş olduğu algısı pompalanabiliyor. Kendileri de bu işten sıyrılabiliyor. Kendilerine destek olmaya meraklı “uzmanlar” da bolca mevcut zaten.

Atıksız evler için önerilen diğer bir şey de kullanılan çeşitli ekipmanların yerine konulan ikame ürünler. Hepsi birbirinden güzel ve kullanışlı olan bu ürünlerin ortak noktaları ise pahalı olmaları! Çünkü maliyet yüksek ve iddiaları da yüksek ücreti hak ediyor. En azından üreticileri öyle düşünüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, içerisinde plastik vb. kullanılmayan diş fırçalarının tanesi 15 TL’den başlayan fiyatlara sahip. Oysaki her yerde mantar gibi biten marketler zincirlerinde plastik diş fırçalarını 2 TL’ye bulmak mümkün. Dar gelirli bir aile sizce hangisini tercih eder?

Benzer durum mutfak gereçlerinde de mevcut, banyodaki diğer ekipmanlarda da. Kimi ürünlerde fiyat farkı 10 kata kadar çıkabiliyor. Nasıl ki organik ürünlerle beslenmek köyde/çiftlikte/vb. yaşamıyorsanız ciddi bir gelir gerektiriyorsa, atıksız yaşamak da önemli bir gelir gerektirebiliyor. Ancak burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir gerçek daha var o da düşük ücretin beraberinde düşük tüketimi zorlaması! İşte bu yüzden aslında asgari ücretli farkında olmadan minimum atıkla yaşıyor denilebilir. Ancak ne yazık ki bu durum çevre ya da atıkla ilgili bir farkındalığı kendiliğinden ortaya çıkartmıyor. Nasıl ki zengin ve imkanı olanlar daha bilinçli olmuyorsa yoksul olanlar da daha bilinçli ya da bilinçsiz olmuyor.

En uygulanabilir öneri: Kompost

Bir diğer atıksız ev önerisi ise kompost. Yani gıda atıklarının kıymetli gübreye dönüştürülmesi işi! Çoğu insan imkânları dâhilinde bunu gerçekleştirebiliyor. Özellikle bahçesi olan ya da evinde uygun boş alan olanlar çıkan organik ürünleri kompost haline getirip sonra da bu kompostu bitkilere gübre olarak verebiliyor. Bunun birçok örneğine şahit oldum. Belki de atıksız ev önerilerindeki en uygulanabilir öneri bu denilebilir. İlla bitki yetiştirip bu kompostlarla da o bitkileri beslemek zorunluluğunuz yok. Herhangi bir yeşil alanda da bu kompostları değerlendirme imkânı söz konusu.  Ayrıca kent bostanları ya da apartman bahçeleri gibi alternatifler için de oldukça güzel gübre kaynakları. Hem böylelikle çeşitli ürünlere de yerelde erişebilme imkânını güçlendiriyor.

Ancak burada da bu uygulamaları yapabileceğimiz yeteri alan var mı sorunsalı karşımıza çıkıyor. Maalesef ki çoğu yerde bu uygulamaları gerçekleştirmek imkânsıza yakın halde. O durumda da devreye belediyeler giriyor. Onun için de ciddi vizyon gerekli. Aslında bu, belediyelerin yapması gereken asli bir iş! Ancak şu ana kadar bu uygulamayı yapabilen vizyon sahibi bir belediyeye rastladığımı söyleyemem. Asgari hizmetler için bile vizyona ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde yaşıyoruz ne de olsa.

Geri dönüşüm atıksızlık değil

Ambalajlı ürünlerin nasıl dayatıldığından bahsettik ama tekrar söylemekte fayda var. Birçok market ve mağaza siz istemeseniz bile peynirinizi, zeytininizi ve diğer gıdalarınızı, açıktan da alsanız size plastik ambalaj içerisinde veriyor. Bunun yanında, bulaşık deterjanından, banyo jeline, temizlik ekipmanından tıraş bıçağına kadar her şey plastik ambalaj içerisinde. Ambalajsız aldığınız ürünler bile size getirilene kadar tek kullanımlık ambalajlarla taşınıyor. Bunun plastik, kâğıt ya da teneke olmasının bir önemi yok. Sonuçta üretilen bir atık söz konusu! Siz de bunları satın alınca o ambalaj ve karbondioksit atığına ortak olmuş oluyorsunuz. Bunu yapamayıp tekil ambalajlı ürün alıp o ürünün ambalajlarını ayrıştırıp geri dönüşüm kutusuna atmanızın da bir önemi yok!

Geri dönüşüm atıksızlık değil, aksine atığın sürekliliğini sağlamaktadır. Çünkü henüz bu çöpleri (organik olanlar hariç) doğaya tekrar atık bırakmadan dönüştürebilen bir teknoloji yok. Ne yazık ki böyle! O sebeple bu tür atıksız yaşam kararlarını alırken bu durumların bilincinde hareket etmekte fayda var.

Sonuç olarak her ne kadar atıksız yaşamak mümkün olmasa da daha az atıkla yaşamak mümkün. Ürüne özel tekil ambalajlı ürünlerdense toplu olarak ambalajlanmış ve ağırlık usulü satılan ürünleri tercih etmek ve evinizden götürdüğünüz çok kullanımlık kapları kullanmak sahip olduğunuz atık ayak izinizin diğer tüketicilerle paylaşılmasına neden olacaktır ki bu da tek tek ambalajlanmış ürün tüketmekten daha faydalıdır.

Bunun yanında yerel ürünlerin tercihi de sizi daha az atıklı yaşayan biri haline getirecektir. Çünkü yerelden alınan ürün, daha az mesafe kat ederek size ulaşacaktır. O sebeple kent bostanı ve apartman/balkon bahçeciliği işini ciddiye alsak iyi ederiz. Sözün özü, plastik üreticileri kârlarından vaz geçmedikçe, ambalajlı birçok çeşit ürünü (çoğu neredeyse aynı) piyasaya süren şirketler ambalaj modellerini yeniden kullanıma uygun hale getirmedikçe, yerel yönetimler ve merkezi yönetimler plastiksiz yaşamı destekleyerek ve her türlü atık potansiyeli taşıyan eşyalara sınırlama getirmedikçe atıksız yaşama tercihimiz bir hobi olmaktan öteye geçemeyecektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Ceplerinize yaşamın tohumlarını doldurun!

Dünyanın doğal kaynakları hızla tükeniyor. Kendi kendine değil tabii. Başta su, toprak, hava, bitkiler ve hayvanlar olmak üzere onları, kendilerini yenileme fırsatı bulamadan tüketen biz insanlarız. Dünyanın limiti sınırlı, insanların açgözlülüğü sınırsız. O kadar ki gezegenimizi yiyip bitirdiğimizin pekâlâ bilincinde olsak bile, gidişata seyirci kalıyoruz.

Bir tarafta gözü doymadığı için dünyanın kaynaklarını büyük bir vurdumduymazlıkla talan etmeye devam edenler var, diğer tarafta gözü yemediği için gidişata dur diyemeyenler. Gözü yiyen azınlığın gücü yetmediği sürece, değil çocuklarımıza daha yaşanılası bir dünya bırakmak onlara yaşanılabilir bir dünya bırakıp bırakmayacağımız bile meçhul.

Kendi kuşağımızdan umudu kestiğimizden mi biliyorum, ama gezegenimiz alarm verdikçe çevrecilik, doğayı ve hayvanları korumak, sürdürülebilirlik, iklim krizi gibi doğrudan yetişkinlerin sorumluluk alanına giren konular çocuk kitaplarında giderek daha geniş yer bulmaya başlıyor. Bu elbette iyi, çünkü çocukların, onlara nasıl bir dünya bıraktığımızı öğrenmeye hakkı var. Tıpkı, küçük omuzlarına yıktığımız sorunları sorgulama ve bizden hesap sorma hakları olduğu gibi.

Son hayvanın kürkünü yüzdüğünde… 

Çocuklara yönelik “dünyayı hayal etmelerine ve sorgulamalarına yardım edecek kitaplar” yayımlamak üzere Rue du Monde yayınevini kuran Alain Serres’in yazdığı, İtalyan ressam, illüstratör ve fotoğraf sanatçısı Silvia Bonanni’nin resimlediği, Türkçe çevirisi Yapı Kredi Yayınları’ndan (YKY)  çıkan Gezegenimizi Yiyip Bitirdiğimizde, adının da açık ettiği gibi epey sert bir kitap. Bir Kızılderili deyişinden hareketle yazılmış kısacık öykünün her cümlesi üç nokta ile bitiyor. Üç noktanın boş bıraktığını ise büyük boy kolajlar dolduruyor.

Eriyen buzul sularında boğulan penguenler; koca koca ağlarda balıklar; sıranın son ağaca geldiği kesilmiş bir orman; çanta, çizme, kürk olarak insanları süsleyen derisi yüzülmüş hayvanlar; trafikte sıkışmış arabalarda burnunu kapatan insanlar; tabağındaki parayı kaşıklamaya çalışan çocuk … Tüm bu çarpıcı olduğu kadar da irrite edici illüstrasyonlar küçük okuru, ilgili sayfalarda yer alan soruların yanıtlarını keşfetmeye teşvik ediyor.

Sahi, son hayvanın kürkünü yüzüp son ağacı kestiğimizde, temiz havayı sonuna kadar tüketip hiç temiz su bırakmadığımızda ne olacak?

Alain Serres.

“Bize kala kala… Para kalacak! İyi de para yenmez ki! Bize kala kala… Altın kalacak! İyi de altın solunmaz ki!” diyen yazar, belli ki korkunç gerçeği çocuk okurdan saklama niyetinde değil. Hayır, durumun vahameti anlaşılsın istiyor. Kitabı sertleştiren ve onu benzerlerinden daha güçlü, daha sahici, daha işlevsel kılan da bu. Dediğim gibi, çocukların, onları nasıl bir dünya beklediğini öğrenmeye hakkı var. Peki, bir yandan gezegenimizi yiyip bitirmeye devam ederken, çocuklarımıza sadece bir enkaz değil, bu enkazı diriltme sorumluluğu da devretmek ne kadar hakça?!

Belli ki yazar, umudu “cepleri yaşam tohumlarıyla tıka basa dolu son bir çocuk”a yüklerken, küçük okurlarına cesaret aşılayarak öykünün (ya da gerçeğin) ağırlığını biraz yumuşatmayı tercih etmiş. Benim de umudum, bu kitabı ebeveynleriyle okuyan çocukların, daha şimdiden duyarlılık geliştirip sorumluluk üstlenmelerinden yana kuşkusuz. Ama, gözlerini tıpkı Bonanni’nin kolajlarındaki kız gibi koca koca açıp, “Hani, yaşam tohumlarım? Onları bana ne zaman vereceksiniz? Nasıl olur da benim için saklamazsınız? Ceplerimi nasıl dolduracağım, şimdi?!” demelerini de bekliyorum, doğrusu…

*

Alain Serres 1956 yılında Biarritz’de doğdu. İlk kitabı 1982 yılında “La Farandole” yayınevi tarafından yayınlandı. Daha sonra çeşitli yayınevlerinden 50’ye yakın kitabı yayınlandı. Serres 1996 yılında çocuklara yönelik, “dünyayı hayal etmelerine ve sorgulamalarına yardım edecek kitaplar” yayımlamak üzere Rue du Monde yayınevini kurdu.

Silvia Bonanni  1972 yılında Milano’da doğan İtalyan ressam, illüstratör ve fotoğraf sanatçısı, Accademia di Belle Arti di Brera’da öğrenim gördü. Resimlediği yirmiden fazla çocuk kitabı birçok dile çevrildi.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan değişirse her şey değişir – Seda Arıcıoğlu

Son on gündür Ulupınar’daki çınarları ve su kaynağımızı korumak için nöbetteyiz. Bir arada, dayanışmayla, kimseyi yermeden, hiçbir şeye kızmadan, biricik dostumuzu sever gibi özenle ağaçları korumak: Kalbimizde taşıdığımız dilek, eylemlerimizi kendisiyle hizaladığımız zarif niyet budur. 

Burada yaşayan bir “sonradanköylü” olarak deneyimlerimi kısaca paylaşıyorum.

Duası güçlü biri arkamdan su dökmüş gibi 23 sene boyunca her sene geldim Çıralı’ya. Son üç yıldır da burada yaşıyorum.

Buraya geldim çünkü kendi içimde derine gitmek, şehrin kalabalığına karışıp kaybolan parçalarımla iletişime geçmeyi umuyordum.

Şifa sanatlarıyla ilgileniyorum ben. İşim bu; beni daimi öğrenciliğe davet eden bir hayat seçtim ve öğretmenlerin öğretmenine, en zeki ve bilge olana; doğaya yakın olmaya ihtiyacım vardı.

Buraya geldim çünkü bu bölgenin kadim öğretilerde söz edilen ‘güç noktaları’ndan biri olduğunu seziyordum.

Bakın neden:

Çıralı burası; yani sırtını yasladığı dağda Chimera’yı saklayan, sonsuz ateşin evi. Burayı benim gibi düzenli ziyaret edenlerle, ‘başka türlü bir yer’ diye tanımlayan ama nesi başka bilmeyenler kadar karanlık bulanlar da var. Herkes haklı hissinde. Zor olabilir ateş. Fazla yaklaşırsan yanar, uzağında üşürsün. Nasıl yanacak? Nasıl canlı kalacak? Ne zaman sönecek? Söndüremeyeceğin ateşi neden yakmamalısın? Öğrenirken sabır, alçak gönüllük ve hürmet talep eden, hassas dengelere tabi bir elementtir ateş. “Gel!” der, “Karanlığını içime at, yanacaksın evet, ama ışık olarak doğacaksın yeniden.”

Çıralı’nın arkasını yüce Tahtalı Dağı kollar. Köyün her noktasından görünen, saçı ak, bilge toprak. Bağrında yürüyoruz mevsimlerden mevsimlere, kollarında dalıyoruz uykuya. Tahtalı’ya bakıp hizalanıyoruz. Bize nasıl durmamız gerektiğini hatırlatıyor sarsılmaz mevcudiyetiyle. Etrafında dolaşan kara bulutları, ak bulutları, yüzünü ısıtan güneşle sırtını üşüten soğuğu aynı şefkatli kayıtsızlıkla izleyen, her şeye rağmen neyse o olan; Dağ olan Tahtalı.

Çıralı’nın üzerinde, Ulupınar uğuldar… Adı üzerinde ulu pınar. Tahtalı’nın karlı başından akarak derinlere karışan sular burada yeniden yer yüzüne kavuşur. Tatlı, şifalı su. Akmayı, yıkamayı, önüne çıkan engelleri yumuşacık ve kesin bir kararlılıkla aşmayı, devam etmeyi öğretir: Ummana, aşka kavuşmaktan vazgeçmemeyi öğütlemez; nasıl yapıldığını gösterir.

Elden başkası gelmiyorsa hazmetmeyi, affetmeyi, gözden kaybolmuşken bile akışa devam etmeyi derinlerde, ondan öğrenebilirsiniz.

Ve hemen yanı başında Çıralı’nın, Olympos var. Mitolojik Tanrıların “yerimiz burasıdır” dedikleri ve buralarda dört mevsim geçirenlerin er geç anlayacağı üzere hala terk etmedikleri eski şehir. Kupkuru gecelerde uzaklarında çakan şimşeklerle mora- yeşile -beyaza boyanan gece semaları, Musa Dağı’na çarpıp geri gelen, daireler ve kareler ve envai çeşit geometrik şekil çizerek tepemizde dolaşan tekinsiz rüzgarı, saklambaç oynamayı seven muzip pusu ve “her şey yolunda, sakin ol” diyen serin deniziyle burası insana gezegende yaşadığını anımsatır. “Hah!” dersiniz, “Gelir mi diye beklediğimiz uzaylıların ta kendisiyiz!”

Ağaçlar çağırdı, biz duyduk

İşte budur buraların büyüsü. Şifalandıran, dönüştüren bir vaha burası.

Bu bilgiyi içselleştiren kimse şaşırmayacaktır; kalbi yeterince sessiz olan herkes buradaki ateşi, ağaçları, denizi, suyu ve rüzgarı konuşurken duyabilir.

Ben ve dostlarım bu yörenin sakinleriyiz. Burada yeterince uzun kalmaktan mütevellit, ağaçlar çağırdığında duyduk onları.

Son on gündür Ulupınar’da çınar ağaçlarını korumak için nöbetteyiz. Bekleyen değil eyleyen bir nöbet bu; evinde tek başına inzivada olanları, kendi işinde gücünde meşgul ve vakti dar olanları, pekmezini kaynatanları, sabah beşte bostanını sulayanları rutinlerinden tereyağından kıl çeker gibi sıyırarak kendi etrafına topladı ağaçlar.

Bunu nereden mi biliyorum?

Kendimden. Ben aktivist falan değilim. Hatta dışarıdan bakan biri aktif bile olmadığıma yemin edecektir. Bisikletle gidemeyeceğim hiçbir yere gitmediğim, bahçeyi sulamayacaksam, çapa yapmayacaksam veya tohumu toprağa kavuşturma zamanı değilse evden pek çıkmadığım, içeri- içeri- içeri yol aldığım basit bir hayatım var: Neren bozuk bul, tamir et, olmuyorsa yık yeniden yap. İşim bu; lazım değilsem evimdeyim.

Ama lazım olduk. Ağaç çağırdı.

Önce Ali Ekber’i çağırdı. 9 Ağustos gecesi motoruyla Kemer – Kumluca karayolunda seyahat eden Ali Ekber, Ulupınar mevkiinden geçerken su kaynağının hemen yanındaki bir çınar ağacının etrafında kalabalık olduğunu fark etmiş. Buralarda yol inşaatı olduğundan, normalde yol kenarında rastlanmayacak insan kümelerine alıştık, Ali Ekber de bu nedenle devam etmiş yola. Etmiş etmesine de motorunun üzerindeki bedeni geçip gitmiş ama kalbi geçip gidememiş ağacın yanından. Bir 40 kilometre yol aldıktan sonra ‘İçimde Çınar’ın sesini duydum’ diye anlattı yaşadıklarını Ali Ekber: “Beni çağırıyordu. Yardım istiyordu.”

Bazı çağrılara kayıtsız kalınamıyor. Onca yolu geri dönmüş ve ağacın yanına vardığında gerçekten de kesilmek üzere olduğunu görmüş. Kendisi gibi havayı koklaya koklaya motorla seyahat etmeyi seven arkadaşlarını çağırmış yardıma ve motorlarıyla etrafını sararak kurtarmışlar ağacı cellatlarının elinden. Kendilerine verilen görevi yerine getirmek isteyen insanlara cellat demekte hoşuma gitmeyen bir şeyler var. Ama olan bu, affetsinler.

Sonra bize geldi sıra. Ağacın karşısında atölyeleri bulunan dostlarımız olaydan haberdar olup bizimle paylaştılar durumu.

Sessizce yas tutma değil, çınarlarla bir olma zamanı

Doğrusunu isterseniz haberi duyduğumda gözümün önüne gelen ilk şey sonbahar ışığında parlayan sarı yaprakları oldu ağaçların. Ve sonra derin bir yas hissiyle gözümden bir damla yaş aktı, belki de akamadı. İçimde “Yeter!” diye isyan eden bildik sesi duydum yine. Talan edilirken tarih, yanarken orman, dikilirken yeşilin göbeğine bina, sular altında kalırken daha göremediğim vaha; hep aynı ses duyduğum: Çığlığı bir işe yaramayan, sadece kendi kalbimi yaralayan…

Şimdi de bir işe yaramayacaktı bu isyan. Bu fikre bininci kez alışmaya çalışıyordum.

Fakat çoktan bir mesaj grubuna eklenmiştim. Ertesi gün buluştuk ağacın altında.

Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Herkes biliyordu sanki ne yapması gerektiğini. Bunun da tek bir nedeni var aslında. O kadar çok seviyoruz ki o ağaçları başka hiçbir yerde değil dikkatimiz. İşi gücü, uyumayı bıraktık. Tüm mevcudiyetimizle; yani zamanımız, enerjimiz, niyetimiz ve odağımızla bu ağaçlara bu sefer de biz yardım edelim diliyoruz.

Böyle güçlü bir niyet aktive olunca da doğada gözlemlenen o kendiliğindenlik halinin parfümü yayılıyor yaptığımız her şeyden.

İlham dans ediyor aramızda. Uyku kendini uyandırıyor rüyalarımızda.

Nasıl biliyor musunuz? Dallarına dilekler bağladığımız ağaç, kendi dileğinin tohumlarını saçıyor kalplerimize adeta. 

Çınarın iradesiyle oluyor ne oluyorsa. Onun yönlendirmesiyle. Onun, hayatı her şeyin üzerinde tutan, güçlü ve esnek iradesiyle akıyor bu dayanışma.

“Bizim köyde birlik yok” diye biliyorduk. Yanılmışız, beş dakikada değişirmiş bütün işler. Denize koşmak üzere yumurtalarını çatlatacakları sabahlar çok yakınken yuvalarının üzerinden geçen ciplerin altında ezilen carettalar için, yollarda telef olan kedilerimiz köpeklerimiz için, bir zamanlar bizden temiz olan denizde yüzen sonsuz poşetler için evlerimizde tek başımıza, sessizce yas tutmaktan daha fazlasını yapabileceğimizi görmemize vesile oldu ağaçlar.

Çınarların duası olacakları değilse bile bizi değiştirdi.

Herkes kapısının önünü temiz tutsa, “benim değil” demeden gördüğü çöpü atsa dünyanın  özlemini duyduğumuz ferah nefese kavuşabileceğini gördük işte.

İnsan değişirse, her şey değişebilir. Ben iyileşirsem, herkes iyileşir.

Umut dediğimiz zihinde kümelenen iyi dilekler değilmiş, harekete geçmiş bir niyetmiş. Bunu anladık.

İmza kampanyamıza destek vermek için https://www.change.org/cinarlargenislesin-yollardegil

Son durum: Ulupınar ve etrafındaki çınarların yaşları 150-800 arasında. Tarım Orman İş Sendikası Denetleme Kurulu Başkanı, Orman Yüksek Mühendisi Dr. Mehmet Ali Başaran’ın hazırladığı rapora dayanarak bölgedeki ağaçların anıt ağaç olarak korunması için gerekli makamlara başvuruda bulunduk. Sonucu bekliyoruz. Nöbet ve kampanya devam ediyor.

Cumartesi günleri saat 15:00’te çınarların altında minik konserler düzenliyoruz. Sosyal mesafe kurallarına sıkı sıkı uyduğumuz buluşmalara maskeniz ve müzik aletlerinizle gelip çınarlara destek olabilirsiniz. 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonuİklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Gezegenin geleceği henüz belirlenmedi, hala umut var’ – Elijah McKenzie-Jackson

Geçtiğimiz yıl ekim ayında çevre ve insan hakları aktivistleri, bilim insanları, antropologlar ve yerel orman savunucuları Amazon Yağmur Ormanları’ndaki Xingu Nehri civarında bir araya geldiler. Toplantı, her yıl gezegenimizdeki oksijenin %20’sini üreten önemli ekosistemimizin korunması ve güvenliğini tartışmak üzere organize edilmişti. Yenilikçi bireylerden oluşan bu meclis, “Dünyanın Amazon Merkezi” ismiyle tanınmaktaydı.

Amazon Yağmur Ormanları’na uzanan yolculuğumun öncesinde bu toplantının hayatımda bu derece büyük bir iz bırakacağından, Batı dünyasına yönelik algımı tümüyle değiştireceğinden ve insanlığın ekonomik kalkınma uğruna gerçekleştirdiği aşırılıklara karşı gözlerimi açacağından habersizdim. Aklımda ne öğreneceğime, ne yapacağıma ve bu seyahatin kişisel hayatımda yaratacağı etkiye ek olarak, okulumdaki iklim hareketine sağlayacağı katkıya dair önceden belirlenmiş fikirler mevcuttu. Yemeğimizi ve yatağımızı paylaşacağımız; yetiştiğimden çok daha farklı bir kültürü deneyimleyeceğim bir yer; ki bu neredeyse bir hayat tarzı değişikliği anlamına geliyordu. Ayrıca, yerel halkın iklim krizini ve muhtemel çözümlerini nasıl değerlendirdiğine dair farklı yaklaşımlar hakkında bilgi edinecektim ve son olarak iklim ve sosyal adaletin her birey için ne kadar farklı görünümlere bürünebildiğine dair farkındalık kazanacaktım.

İnsanlar iklim adaletini çoğunlukla çevreye yönelik yanlış hareketler ve saygıyla ilişkilendiriyor; ancak “iklim adaleti” kavramı şu an iklim etkisinde ön saflarda yer alan insanların özgürleşmesi ve bilgilenmesini de içeriyor, temsil edilmeyen yerel halklar ve gelişmekte olan ülkeler bu kişilere örnek teşkil ediyor. Bunun yanı sıra, iklim aciliyetinin etkisini yaşadıkları konum ve yaşamlarını sürdürebilmek adına ihtiyacı olduğu kaynaklardan ötürü doğrudan hisseden, ölümcül tehlike altında olan topluluklar da mevcut. Bahsi geçen topluluklar genellikle medyada yer bulamıyor; bu görevi sistematik olarak kötüye kullanma hali bizim hareketimizi de son derece kötü etkiliyor.

‘Orta Dünya’ya varış 

Toplantı.

Bu mücadele öncesinde kaygı içerisindeydim. O zamanlar on beş yaşındaydım ve hâlihazırda GCSE[1] sınavlarının finallerine çalışıyordum. Öncesinde yaşıtlarım ve yetişkinler tarafından küçümsendiğim ve yargılandığım hissi kendime duyduğum güveni ve değer duygumu etmişti; çünkü çocukların görülmesi, ancak duyulmaması gerektiğine yönelik kalıplaşmış bir algı söz konusuydu. Zihnimde, insanların bu kadar genç bir sesi dinlemeye hazır olmadıklarına ve söylemek zorunda olduğum şeyleri duymak isteyeceklerine dair düşüncelerim birbiri ardına sıralanmıştı.

Batı kültürünün geleneklerini takip eden kişiler için, yardımseverlik kisvesi altında bir hayır işine imza attıkları düşüncesiyle marjinal toplulukları ziyaret etmek oldukça kolay olabilir. Bu zihniyetle bir işe girişilmesi halinde, bilgi alışverişinin mümkün olabileceğini sanmıyordum; dahası, insan iletişiminin temel eşitlik ilkesinin de bu durumdan etkileneceğini düşünüyordum. Gezi, aklımdaki bu senaryolardan tamamen farklı ilerledi: Batılıların seçkin, alçakgönüllü ve cömert görünmeye meyilli sığ medya gösterilerine odaklanılmadı. Herkesin deneyimlerini eşit bir şekilde paylaşma olanağı bulduğu, yaşam boyu sürecek arkadaşların kurulduğu ve gerçek bir değişim uğruna geliştirilecek stratejilere yönelik güç birliğinin sağlandığı bir öğrenim deneyimiyle karşılaştık.

Doğada ne araç, ne siren, ne reklam ne de müzik sesi vardı; duyabildiğim tek şey saflığın ve hayatın sesiydi.”

İnsanlar başkalarının kültürlerine davetsizce girerken, bu gezinin söz konusu topluluklara karşı bir güç dengesizliği yarattığına inanıyordu; böylelikle de sömürü sistemini beslediklerini düşünüyorlardı. Mesele tabii ki bu değildi ama bu deneyim öncesinde ben de benzer kaygılardan ötürü temkinliydim; çünkü niyetim her ne kadar açıkladığım şekilde olsa da, eylemlerin algılanışı  kendi kontrolümün dışında olacaktı.

Yalnızca Brezilya’ya varış süreci dahi Londra’da olmaktan tamamen farklıydı. Öncelikle toplantının planlanlandığı mevsim güz olmasına rağmen sıcaklık, İngiltere’de bir sonbahar gününü bırakın; yaz günüyle bile benzerlik taşımıyordu. Daha sonra Amazon’da yer alan, toplantı mekanına en yakın konumdaki şehre –Altamira’ya- ulaştım. Altamira şehri Xingu Nehri kıyısında bulunmakta olup, “Orta Dünya” olarak anılmaktaydı.

Daha önce bölgedeki yüksek nem oranı hakkında aldığım uyarılara örtüşecek şekilde, Altamira’nın havasındaki nem beni anında etkiledi. Bitki örtüsünün rengi ve yoğunluğunu gördüğüm anı hayatım boyunca aklımdan çıkaramayacağım. Yağmur ormanı hayatım boyunca görmek isteyeceğim bir görüntüye sahipti, dünyadaki her çocuğun bir gün görmenin hayalini kuracağı kadar muazzamdı. Ağaçların ve bitkilerin yeşilliğine, zenginliğine hayran kalmıştım.

Gezinin bir sonraki adımı, diğer otuz katılımcıyla birlikte, toplanma alanında bir araya gelmek için Amazon Yağmur Ormanları’nın derinliklerine dalmaktı; ardından iki gün sürecek bir konferans bizi bekliyordu. Gezi, bilgi alışverişi ve Xingu Nehri boyunca farklı topluluklara ait yerleşkelerde dinlenme süresi de dahil olmak üzere toplam üç gün sürdü. Yediğimiz tüm besinler yerel kaynaklar olup, bulunduğumuz bölgede yaşayan köylüler ve topluluklar tarafından yetiştirilmekteydi. Buna ek olarak, konuk olduğumuz her topluluktan bir kişi aramıza katıldı ve böylelikle zaman geçtikçe grubumuz genişledi.

Elijah ve Anita tahta botla Amazonlar’da buluşma yerine gidiyor. 

Orta Dünya’ya yolculuğum süresince, Londra’daki günlük rutinimle çatışan pek çok kültürel alışkanlık deneyimledim. Öncelikle yolculuk kavramının ifade ettiği şey tümüyle özgündü; genellikle motor veya çok güzel tahta pedalları olan el yapımı kanolarla su üstünde yolculuk yaptık. Gerçek doğada yankılanan sesleri tanımlamaya kelimeler yetmezdi. Doğada ne araç, ne siren, ne reklam ne de müzik sesi vardı; duyabildiğim tek şey saflığın ve hayatın sesiydi. Suyun doğası da zengindi; su yılanları, tropikal balık ve timsahlar etrafımızda yüzüyordu. Normalde bu durum oldukça tedirgin edici ve korkutucu olmasına karşın bize eşlik eden topluluk üyelerinin verdiği duygu sayesinde araç ve modern teknolojinin getirdiği yapay gürültünün nehirdeki yaşamdan çok daha tehlikeli olduğunu çabucak anladım. Şehirde geçirdiğim günlere kıyasla bu korku çok anlamsızdı.

Doğa hayranlığından ormanın ve onu savunanların haklarını korumaya

Seyahat ederken karşılaştığım bol miktarda imaj ve durumu anımsıyorum da, hamakta uyuduğum ilk gece ilginç bir şekilde konforluydu. Hayatımda ilk defa “manyok” isimli tropikal bitkiyi tattım, gurme bir damak zevkim olmasına rağmen o da ilginç bir şekilde iştah açıcıydı. Manyok, Batı’daki patatese eşdeğer bir bitki, tıpkı patates gibi o da bir kök bitkisi ve sayısız şekilde tüketilebiliyor. Banyo için iki opsiyonumuz vardı: Biri topluluğun yağmur suyundan arıttığı duş suyunu kullanmak, diğeriyse yaygın olarak tercih edilen nehir suyunda yıkanmak. Bu geziye dair kişisel hedeflerim içime dönmek, kendim hakkında farkındalık kazanmak ve geleneksel toplulukların kültür/yaşam stillerine dair bilgi edinmekti; dolayısıyla katılımcıların çoğu gibi ben de nehirde yıkanmayı seçtim. Bu deneyimi inanılmak derecede yatıştırıcı ve rahatlatıcı buldum, su ılıktı ve tertemizdi. 

Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak. Şu an geriye dönüp baktığımda, bunun o gün algıladığımdan çok daha önemli bir kazanım olduğunu görüyorum.”

Günler geçtikçe ormanı çevreleyen detaylara aşina oldum; bu sebeple Orta Dünya’ya vardığımızda, odağım vahşi doğaya hayranlık duymaktan, gruptaki bireylerin Amazon Yağmur Ormanı’nın ve onu savunan insanların haklarını korumak için attığı adımlar hakkında bilgi edinme konusunda daha istekli olmaya dönüştü. Dünyanın Amazon Merkezi toplantısının tüm katılımcıları insan ve çevre adaleti konusunda duruş sahibi olan, güçlü ve ilham veren kişilerdi. Bundan ötürü, Batılı şirketlere ve geleneksel insanların korunması yerine doğaya zarar vererek kâr edinmeyi seçen yozlaşmış çiftçilere karşı direnişin tarihini öğrenmek adına ideal bir yerdeydim. Ormanın derinliklerine uzanan yolculuğumuz sırasında pek çok yerel katılımcıyla -dil bariyerinden ötürü çoğu zaman çevirmen kullanarak- bağ kurdum. Bağ kurduğum bu insanlar arasında iki kişi vardı ki, onlar çok özeldi. Böyle bir topluluğun içinde bulunmak yaşadığımız zorlukları ve deneyimleri paylaşmak adına harikaydı.

Elijah ve Maria do Socorro Silva. 

Maria do Socorro Silva, Quilombola isimli bir topluluğa aitti. Quilombolaların kökeni, 17. yüzyılda kaçarak Brezilya’ya ulaşan bir grup Afrikalı köleye dayanıyordu. Bu grup esaretten kaçmak ve gizlenmek için yalnızca yerlilere ev sahipliği yapan Amazon Yağmur Ormanları’nın derinliklerine göçmekte karar kılmıştı. Quilombolalar o zamandan beri insan ve çevre adaletsizliğine karşı başkaldırıyorlar. Gezinin başlarında ilk adımı Socorro attı; saçlarıma dokundu ve okşadı, bana Portekizce olarak çok süt içip içmediğimi sordu. O zamanlar saçlarım platin sarısıyla beyaz arası bir renge sahipti, Socorro bunun boyadan değil de beslenme biçimimden kaynaklandığını düşünmüştü. Bunun üzerine gülüştük ve aramızda bir bağ oluştu.

Orta Dünya’ya vardıktan sonraki ilk durağımızda yolculuğumuza bir ara verdik; daha önce inek otlatmak için kullanılan ıssız ve terk edilmiş arazileri ziyaret ettik ve onları eski hallerine döndürdük. Kullandığımız uygulama ve yöntemler yüzyıllar önce orman savunucular tarafından geliştirilmişti. Teknik yalnızca çeşitli ağaç tohumlarını ekmeye değil, aralarına başka bitkiler ekilmesine dayanıyor; ayçiçeği ve fasulye tohumları gibi… Böylece, genellikle büyüyen ağaçlarla beslenen herhangi bir karıncanın veya diğer hayvanların büyüyen bu bitkileri çiğnemesi ve yutması sağlanıyor. Diğer bitkiler, büyümekte olan bebek ağaçların gelişmeleri ve uzama süreçlerini destekleyen bir savunma kalkanı gibi davranıyorlar; bu koruma ağaçlar kendilerini koruyabilecek erişkinliğe ulaşana değin sürüyor. Yenen bitkiler öldükten sonra kompost olarak toprağa karışıyor ve toprağı besleyip zenginleştiriyor.

Deneyimlediğim yalnızca bir dünyaya kabul edilmek ve orada hoş karşılanmaktan ibaret değildi. Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak.”

Paylaştığımız bu tecrübe esnasında Socorro bana tohumları nasıl saçmam gerektiğini gösterdi, ardından tohumları birlikte toprağa dağıtırken birbirimizin elini sıkıca tuttuk. Bu noktada karşılıklı olarak birbirimizin güvenini kazandığımızı ve onun beni kendi “dünyasına” kabul ettiğini hissettim. Hissettiklerim bundan daha yoğundu; deneyimlediğim yalnızca bir dünyaya kabul edilmek ve orada hoş karşılanmaktan ibaret değildi. Yaşadığımız ortak bir bağ kurma süreciydi; aynı yolda yürüyüp, aynı amaç uğruna savaştığımız bir ortaklık: Amazon Yağmur Ormanları’nı kurtarmak. Şu an geriye dönüp baktığımda, bunun o gün algıladığımdan çok daha önemli bir kazanım olduğunu görüyorum.

Orta Dünya’daki toplantı esnasında, Socorro geçmişine dair sarsıcı gerçekleri bizimle paylaştı: Henüz çocukken bir beyaza satılmıştı. Bir maden şirketi Socorro’nun köyüne gelerek oraya “kamp kurmak” istemiş ve genç kızın çevresini yakıp yıkmıştı; böylece genç kız çocukluğundan, bildiği ve sevdiği her şeyden koparılmıştı. Amcası ise ilkelerinden vazgeçmesi karşılığında bu şirketin sağladığı imkanlardan faydalanmıştı. Socorro sonrasında şimdiki hayatından bahsetmeye başladı. Topluluğuna ait insanlar köylerinin bulunduğu yerdeki nehre atılan maden atıklarından dolayı kanserle mücadele ediyordu. Artık eğitim ve ihtiyaçlarını karşılamak için ürettikleri tarım mahsullerini para karşılığı satamıyorlardı. Neden? Çünkü aynı nehrin suyu kendi insanlarının yediği ve içtiğini de zehirliyordu.

Batılı toprak sahiplerine karşı uluslararası ittifak

Bu arada Quilombolalar yenilgiyi kabul etmediler. Maria do Socorro Silva şu anda insanlarının suyunu kirleten, pek çok hayvanın ve insanın ölümüne yol açan Norveçli maden şirketine karşı direnişin liderliğini üstlenmiş durumda. Socorro’nun acısıyla bu durumu ortaklaştıran tek bir nokta var: Beyazlar. Socorro’nun hayatı boyunca çektiği tüm eziyet, keder ve ıstıraba  ‘benim halkım’ sebep oldu. İçinde yaşadığım ülke, para harcayarak dolaştığım kıta yalnızca çevrenin değil, aynı zamanda insanların hayatlarının yok edilmesini; çocukların, yaşam alanlarının ve temel ihtiyaçlarının yok edilmesini de finanse ediyor. Tüm bu yaşananlara rağmen Maria do Socorro Silva kollarını açarak, hiçbir nefret, üzüntü veya kin gütmeden beni dünyasına davet etti. Onun dünyasında sadece sevgi ve barış vardı.

Medyanın yerli halkın gördüğü uygunsuz muameleyi ele alması oldukça nadir olmakla birlikte; Maria do Socorro Silva’nın deneyimlediğine benzer olaylara yer veren çok sayıda makale, kaynak ve hesap var. Batılı toprak sahipleri yerli halklara birer oyuncaklarmış gibi muamele ediyor ve onları bir eşyadan farksız görüyor. Toplantıda herhangi bir bireyin veya bir grubun insanlık dışı muamele görmesine asla müsamaha edilmedi; fakat yeni bir şey kazandık: Uluslararası bir ittifak. Şimdi hep birlikte el ele vererek orman koruyucularına karşı yürütülen bu kıyıma bir son vereceğiz.

Xingu Nehri değişti, balık tedariği değişti, suyun berraklığı değişti… Ve benim hayatım değişti..”

Elijah ve Anita Judjas, fidan dikerken.

Hayatımı kökünden değiştiren diğer bir kişi de -genellikle Anita Yudjas olarak bilinen- Yakawilu Juruna oldu. Anita, Altamira Pará bölgesindeki Xingu’da bulunan TI Paquiçanba adlı bir köyde yaşıyor. Yaşı benim gibi 18; öğrenim görüyor, dil öğreniyor ve iklim adaletsizliğiyle mücadele ediyor ama ilk bakışta yaşamlarımız iki farklı uç gibi görünüyor. Anita okulda not almak için modern bir dil öğrenmiyor, onun yerine kendi insanlarının ana dilini araştırıyor ki gelecek nesillerine tekrarlayıp öğretebilsin. Anita’nın takip ettiği bu sistem yerel halkların temel prensiplerinden biri. Dil, kişiye bir kimlik verir.

Yudja’nın ataları topraklarındaki Batı istilası ve gördükleri kötü muameleden dolayı oldukça acı çekmiş. Anita’nın topluluğu aslında Xingu Nehri’ni kolaylıkla yönetebilecek nitelikte bir balıkçı grubu, yani nehir onların varoluş kaynağı. Nehir yoksa, onlar için bir yaşamdan da söz edilemez. Xingu Nehri’nde yıkanıyor, balık tutuyor ve suyunu içiyorlar. Çocukluğunda her gün ailesi ve arkadaşlarıyla nehri geçer ve eğlenirmiş, her zaman el yapımı bir kano kullanırlarmış; fakat on üç yıl sonra her şeyin değiştiğini söyledi (çevirmen aracılığıyla). Yaşadıkları bölgeye Belo Monte isimli, hayatlarının her parçasını paramparça eden bir santral inşa edilmiş. İstediğini al ve yaşayan her şeye saygı göster… Çünkü öyle. “Xingu Nehri değişti, balık tedariği değişti, suyun berraklığı değişti… Ve benim hayatım değişti..”

Zehir akan, kimyasal dolu nehirler

2020’ye geldiğimizde Xingu Nehri artık oldukça zehirli, Anita’nın insanları ilk defa nehri her zamanki gibi idare edemiyor. Balıklar ölüyor. Tüm bunlar Belo Monte Hidroelektrik Santrali’den gelecek para uğruna yaşanıyor. Belo Monte Santrali yükleme kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda dünyadaki en büyük dördüncü hidroelektrik santral ve –Elaine Brum tarafından Atmos gazetesine yazılan makaleye bakılacak olursa- Brezilya hükümeti tarafından çevreye verilen zararı azaltmak ve insan hakları politikalarına uymak adına belirlenen kural ve yönergelere uyduğunu iddia ediyor.

“Bugün nehirde yıkandığımda cildimde döküntüler oluyor. Suda gözlerimi açtığımda gözlerim kızarıp yanıyor. Su sıcaklığının korkunç seviyede arttığından bahsetmiyorum bile. Nehir ölüyor. Ben de dahil olmak üzere topluluğumda yaşayan herkes şu an zehir ve ölümle dolu olan nehrin ne kadar güzel, ne kadar hayat dolu olduğuna ve artık ne kadar değiştiğine tanıklık etmiştir!”Bölgede yaşanan yıkım bununla da bitmiyor, Belo Sun isimli Kanadalı bir maden şirketi Anita Yudja’nın köyünün bulunduğu hatta bir maden planlaması yaptıklarını duyurdu. Civa gibi zehirli kimyasallar Anita’nın ve halkının suyuna karışacak ve kanser olmalarına sebep olacak; nihayetinde tıpkı Quilombolalar gibi sağlık problemleriyle karşılaşacaklar.

Bunları Anita’dan gezimizin sonunda, çok iyi arkadaş olmadan önce dinledim. Yolculuğun başında aynı koltukta oturuyorduk. Vardığımız ilk gün özel bir tohumdan edindiği maddeyle cilt boyası hazırladı ve vücudumu -kendi vücudundakilere benzeyen- geleneksel motif ve sembollerle boyadı.    Kullandığı ana sembol kaplumbağa kabuğuydu; sebebi bu sembolün direnişin gücünü temsil etmesiydi. Kaplumbağalar düşmanlarından korunmalarını sağlayan güçlü bir kabuğa sahip, pasif ve huzurlu hayvanlardır. Bu sembol, Anita ile Dünyanın Amazon Merkezi’nin toplantısının da bir simgesiydi. Hepimiz, saygı çerçevesinde, şu anda yüz yüze olduğumuz ırkçı, para odaklı dünyayı nasıl şekillendireceğimizi tartışmak üzere toplanmıştık ve birbirimizle uyum içindeydik. Nihai amacımız çevreyi ve insanları ekonomik büyümeden daha öncelikli bir konuma taşımaktı. Saldırganlık ve şiddet, gerçek bir değişim yaratmak adına kullandığımız stratejilerin tam tersiydi (ve hala da öyle). Tıpkı kaplumbağa gibi. Bugün hala dünyada neyin önemli olduğunu kendime her an hatırlatabilmek için Anita’nın topluluğunun hediye ettiği, aynı motifi taşıyan geleneksel bilekliği kolumda taşıyorum.

‘Dünyayı kurtarmak ergenlerin işi olmamalı’

Dil bir bariyer teşkil etmiyordu. Anita ve ben ortak bir dil konuşmuyorduk ama bu bizi iletişim kurmaktan alıkoymadı. Çevirmen tüm yolculuk süresince yanımızda olamazdı; o yüzden kontrolü elimize aldık ve jestlerle,  kuma imgeler oyarak, seslerle iletişim kurduk. Ben bu yöntemlerin ilişkimizi çok daha özel kıldığına inanıyorum. Bilinçaltımızda kendi küçük dilimizi yarattık; zaman geçtikçe yalnızca ikimizin anlayabileceği şakalar oluşturduk. Yaşamlarımız, mücadelelerimiz ve deneyimlerimiz bu kadar zıt olamazdı; fakat aslında yine de birbirimize çok benziyorduk. İkimiz de kim olduğunu bulmaya çalışan ergenlerdik; ikimiz de özçekim yapıyor, aynı müzikleri dinliyor ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeyi arzuluyorduk.

Geçmişe baktığımda, Anita’yla yollarımın asla bu şekilde kesişmemesi gerektiğini görüyorum. Asla ölmekte olan dünyayı kurtarmak için düzenlenen bir toplantıya katılmak adına Amazon Ormanları’nın derinliklerine dalma ihtiyacı duymamalıydım. Anita asla geleceği kurtarmaya çalışan bir grup yenilikçi insanın arasına katılma ihtiyacı hissetmemeliydi. Bu toplantı, dünyayı kurtarmak için son çareydi -ve hala da öyle; bu da insanlığın tarih boyunca başarısız olduğu anlamına geliyor.

Toplantı ve yolculuk sırasındaki ortama ve duygusal bağlara hakikaten sık sık özlem duyuyorum; fakat sonra kolumdaki “direnişin gücü” yazısına baktığımda her nerede, fiziksel olarak ne kadar uzak olursak olalım hepimizin aynı amacı paylaştığımızı hatırlıyorum: İklim adaleti. İşte bu yüzden bu deneyim, çok daha büyük eylemlerin başlangıcı. Tüm bu yaşadıklarımdan gücün ekonomik durum veya kapasiteyle ilgisi olmadığını öğrendim. Güç dediğimiz şey, sevgi ve değerlerle ilgili; bizi saflaştıran ve yüceleştiren ahlakımızda saklı. Güç, birinin diğeri için hissettiği sevgide ve Batı’nın yapay olarak üretemeyeceği kanlı canlı dünyada saklı. Sahip olduğumuz pek çok farklılığa rağmen yolculuğu bir arada tutan tutkumuz ve kurduğumuz bağlar bize çok şey anlatıyor: Gezegenin geleceği henüz belirlenmedi ve hala umut var; dünyamızın geleceği bu buluşmaydı.

*

[1] İskoçya haricinde, Birleşik Krallık’taki diğer okullarda, 14-16 yaş grubundaki öğrencilerin girmesi gereken ortaokul düzeyinde bir alan sınavı.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevreyi kirleten şirketlere yaptırım: Volkswagen örneği

Bu yazıda, bilinen ve Türkiye’de de ciddi pazar payı olan küresel bir firmanın yarattığı çevre skandalına verilen tepkiler üzerinden, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki duyarlılık ve yaptırım dengesizliğini vurgulamak istiyorum.

Dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden Volkswagen (VW) bildiğiniz gibi 2015 yılında ABD’de başlayan büyük bir skandalla sarsılmıştı. Skandal şuydu: VW, 2009-2015 yılları arasında sattığı 11 milyon dizel aracın emisyon limitlerine uyuyor görünmesi için arabalara test ortamında emisyon salımını düşük göstermesini sağlayan bir yazılım yüklemişti. Aynı grubun bünyesinde olan Audi, Skoda ve SEAT firmalarının ürettiği bazı modellerde de benzer sahtekarlık yapılmıştı.

Yapılan bu sahtekarlığın iki boyutu vardı: Birincisi, araçlar çevreye ve insan sağlığına açıklananın 40 katı daha fazla zarar veriyordu. İkincisi, bu araçları satın alan tüketiciler yanlış bilgi ile yanıltılmış ve aldatılmışlardı. VW, bu sahtekarlıkla çevreyi aşırı kirleterek ve tüketicileri kandırarak tam bir sosyal sorumSUZluk örneği veriyordu. Dolayısıyla, birçok ülke mevzuatına göre VW çok büyük iki suç işlemişti ve cezalandırılması gerekiyordu.

Uygulanan yaptırımlar

Skandalın dünya kamuoyuna ilan edilmesi, ABD’de Çevre Koruma Ajansı‘nın (EPA) 18 Eylül 2015’de açıkladığı bir rapor ile oldu ve bu konuda ilk adımlar da oradan geldi. VW ilk aşamada bir süre sessizliğini korudu ama ardından iddiaları kabul etti. 22 Eylül 2015’de yapılan açıklamada dünya genelinde 11 milyon dizel araçta emisyon değerlerini düşük gösteren hileli cihazların kullanıldığı belirtildi.

VW bu konuda standartları oldukça yüksek ve yaptırımları çok ağır olan ABD’deki konumunu koruyabilmek için otoritelerle işbirliğine gitti ve yüksek cezalar ödemeyi kabul etti. Bunun ardından birçok tazminat davası açıldı. Ayrıca, söz konusu araçları geri çağırmayı kabullendi. Bütün bu yaptırımların VW’e maliyeti yaklaşık 22 milyar dolar oldu.

VW’in anavatanı olan Almanya da en sert tedbirleri alan ve yaptırımları uygulayan ülkelerden birisi oldu. VW yöneticileri hakkında davalar açıldı ve şirketin genel müdürü görevden alındı. Ayrıca Audi genel müdürü sahtekarlıktan ve tüketiciyi yanıltmaktan dolayı hapis cezası aldı. Bunun dışında VW Haziran 2018’de Alman Devleti’ne 1 milyar Euro ceza ödedi. 25 Mayıs 2020 tarihinde ise uzun süredir devam eden bir dava sonuçlandı. Almanya Federal Mahkemesi, VW’in manipüle edilmiş dizel motorlu araçlar satın alan sürücülere tazminat ödemek zorunda olduğuna karar verdi. Buna göre, dizel araç sahipleri araçlarını iade ederek satış fiyatını kısmen geri alabilecek. Bu mahkeme kararının maliyetinin de 1 milyar Euro’yu aşması bekleniyor.

Bu iki ülke dışında, aralarında Avusturalya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Fransa, Hong Kong, Hindistan, İtalya, Hollanda, Norveç, Romanya, G Afrika, G Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Polonya ve İngiltere’nin bulunduğu birçok ülkede araştırma komisyonları kuruldu. Bunların sonucunda, resmi makamlar tarafından VW aleyhine davalar açıldı, tüketicilerce tazminat davaları açıldı, söz konusu arabalar geri çağrıldı, tamir edilerek geri kazanılabilecek araçlar için tamir zorunluluğu getirildi ve bazı şirket yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Skandalın şu ana kadar firmaya yaklaşık 30 milyar dolar maliyeti oldu. Ayrıca çeşitli ülkelerde hala süren davaların nasıl sonuçlanacağı ve ne kadar ilave maliyet getireceği tam olarak bilinmiyor.

Türkiye’de durum

Otomotiv Distribütörleri Derneği‘nin (ODD) verilerine göre sahtekarlığa konu olan 2009-2015 döneminde VW’in Türkiye pazarındaki payı ortalama %11.2 ile hemen Ford, Fiat ve Renault’nun ardından geliyordu. Ayrıca dönemin son 3 yılında (2013-2015) VW %13.3 pay ile pazar lideri konumundaydı.

Önemli bir diğer nokta da bu oranlara grubun diğer şirketleri Audi, Skoda ve SEAT’ın dahil edilmemiş olması. Bunlar da dahil edilirse VW muhtemelen dönemin tamamının pazar lideri konumuna gelecektir. Bir başka husus, diğer üç firmanın sattıkları araçların önemli bir kısmı ülke içinde üretilirken satılan VW araçlarının tamamının ithal ediliyor olması. Pekiyi Türkiye pazarının en büyük oyuncularından birisi olan VW’e bu konuda hangi yaptırımlar uygulandı?

VW skandalı patladığında Türk kamuoyu konuya oldukça ilgi gösterdi, basın organlarında birçok haber ve yorum yayınlandı. Ama gerek ilgili resmi makamlardan gerekse VW’in Türkiye satıcısı olan Doğuş Otomotiv’den son derece muğlak açıklama ve yorumlar geldi ve ardından konu gündemden düşürüldü. Tüketici derneklerinden ses çıkmadı. Ancak, bazı tüketiciler, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un “ayıplı mal” hükümleri uyarınca VW aleyhine davalar açtılar. Bu davaların sonuçlanıp-sonuçlanmadığı, sonuçlandıysa nasıl bir karar verildiği bilinmiyor.

Türkiye’deki sorun maalesef bu kadar ciddi bir skandala yola açan, çevreye zarar veren, tüketiciyi kandıran ve diğer ülkelerde milyarlarca dolar tazminat ödeyen VW firmasına hiçbir yaptırım uygulanmamasından ibaret değil. Sorun oldukça derin ve karmaşık. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ne göre Türkiye’de araçların üretim onayı ile ilgili mevzuat (buna emisyon da dahil) AB ile paralellik göstermekle birlikte uygulamada durum çok farklı bir görünüm alıyor.

İlk olarak, Türkiye’de araç parkının ortalama yaşı oldukça fazla ve bu araçların emisyonları oldukça yüksek. İkincisi, araç yakıt ve emisyon sistemlerinde kayıt dışı ve yetkin olmayan tamircilerde onaysız tadilatlar son derece yaygın olarak uygulanmakta. Bunun sonucunda olması gerekenden 100’lerce kat daha fazla zararlı gaz salımı ile halk sağlığı tehdit edilmekte. Üçüncüsü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sorumluluğunda olan emisyon ölçümleri özelleştirilerek piyasalaştırılmış ve 2/3’ü özel araç servislerinde yapılır hale getirilmiş durumda. Birçok özel firma şu anda bu denetimleri, amacın çevresel denetim değil ticari kazanç olduğunu vurgularcasına sağlıksız bir şekilde gerçekleştirmekte.

Bu olayın sonrasında VW’in Türkiye’de ilginç ve uzun süren bir fabrika kurma macerası da oldu. Bu maceranın detaylarına girmeyeceğim ama emisyon skandalıyla Türkiye’ye ve Türk tüketicilere bu kadar zarar vermiş olan bir firmaya eski bir teknolojiyle üreteceği zamanı geçmiş modeller için son derece cazip teşvikler verilmesi kamuoyunda çok sert tepkiler de yarattı. AKP iktidarının çevreye duyarsızlığını ve “istihdam yaratılıyor” bahanesiyle her türlü çevre düşmanı girişimi inatla desteklemeye devam ettiğini görüyoruz. Şimdilik VW tarafından iptal edilmiş olan bu projenin geleceği de belirsiz.

Özetle, dünyanın birçok ülkesinde ağır yaptırımlarla cezalandırılan VW, Türkiye’deki ciddi pazar payına karşın ne Çevre Kanunu’na ne de Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a muhalefetten hiçbir ciddi yaptırımla karşılaşmadı. Bu yaptırımsızlık, ülke yöneticilerinin çevre ile ilgili konularda ne kadar duyarsız olduğunu, bu konularda şirketlerle hükümetler arasındaki ilişkilerin giriftliğini, tüketicinin çevreye duyarsızlığını ve şirketlerin böyle bir ortamda hiçbir sorumluluk almaksızın sistemin açıklarını sonuna kadar kullandıklarını açık bir şekilde gösteriyor.

Bu örnek, benzer sorunlarla mücadele etmenin üç ayağını net bir şekilde ortaya seriyor: İlki ve en önemlisi tüketicinin eğitimi ve bilinçlenmesi, ikincisi siyaset üzerine baskı yaparak gerekli düzenlemelerin yapılmasının ve daha da önemlisi yaptırımların uygulanmasının sağlanması, sonuncusu ise bu tür şirketlerle kamuoyu baskısı ve tüketicinin gücü kullanılarak doğrudan mücadele edilmesi.  

 

Kategori: Hafta Sonu