Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Biz büyüdük ve kirlendi Dünya[1]

Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.

Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.

Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.

Tessa’yla Dünya turu

Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.

Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen  mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”

Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.

Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.

Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin,  insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…

Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil

Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.

Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?

*

Isabel Otter 

Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.

Isabel Otter.

Clara Anganuzzi 

Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.

[1] Yeni Türkü

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiKitapManşet

Kazdağları Öyküleri, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı

Efsaneleriyle ünlü Kazdağları içinde Akdeniz’in sıcacık iklimini ve yürek ısıtan insanlarını barındırıyor. Şimdilerde uluslararası şirketlerin gözünü diktiği Kazdağları’nın birbirinden eşsiz hikâyeleri Melih Aşanlı’nın kalemiyle vücut buldu.

Geleneksel Yapı Teknikleri ve Benim Atölyelerim başlıklı kitaplarıyla hatırı sayılır bir kitleye ulaşan Aşanlı, bu kez Kazdağları Öyküleri ile okurlarını selamlıyor. Yazarın yayınevindeki üçüncü kitabı olan Kazdağları Öyküleri, Yeni İnsan Yayınevi’nin edebiyat serisinden.

Kazdağları’nda yaşıyor

Melih Aşanlı bir ekolojik yaşam mimarı. Yeryüzüyle barışık yaşamak; çevre dostu yerleşkeler, çiftlikler, yapılar kurmak onun işinin bir parçası.

2016’da Kazdağları’na taşınan yazar, Türkiye’deki ve dünya çapındaki ekolojik yaşamı destekleyen faaliyetlerine burada devam ediyor.

Kazdağları insanları

Taşradaki haksızlık, mutluluk, öfke ve daha nice duygu Bayramiç özelinde bütün bir Kazdağları’nın panoramasını çiziyor. Anadolu insanının doğayla bütünleşik ilişkisi, içindeki merhamet ve dayanışma gücü, unutulan yardımlaşma sevgisi ve dostluğu bir bir Kazdağları Öyküleri’ne işleniyor.

Kazdağları insanlarının yöresel ağzı kahvehanelerden, dumanı tüten evlerden doğayla iç içe sokaklardan yükseliyor. Kazdağları’nın hoyrat, çetin fakat bir o kadar samimi, içten insanları bütün gerçekçiliğiyle Kazdağları Öyküleri’nde. Yazarın Kazdağları’yla olan tanışıklığı, bölgede yaşayan insan portrelerini detaylı biçimde çizmesine yardımcı olan etkenlerden.

Kazdağları Öyküleri’ne canlılık ve hareket katan unsur yalnızca yazarın kuvvetli anlatımı değil. Kübra Köprülüoğlu Aşanlı’nın karakalem çizimleri, okurun bambaşka bir gerçeklik düzleminde var olmasını sağlıyor. Yazarın “toprağın özgür evlatları” adını verdiği köylüler, her biri ayrı hikâye barındıran yüzleriyle kitapta yer ediniyor.

Kazdağları’nın üstü altından değerli

Kazdağları Öyküleri, yeryüzünün önemini edebiyatın gücüyle yeniden hatırlatıyor. Ükemizde alışık olduğumuz doğa tahribatının hedeflerinden birisi de Kazdağları. Yeraltındaki madenleri yemyeşil zeytinliklere tercih edenler, Kazdağları’nın gerçek zenginliği olan doğayı, insanları ve hayvanları göremeyecekler.

Gerçek ile kurgunun karıştığı Kazdağları Öyküleri, yeryüzündeki asıl kıymetli şeyi anlatmakla kalmıyor; kaçırdığımız, yitirdiğimiz ve görmeyi özlediğimiz insan hallerini yeniden hatırlatıyor.

Melih Aşanlı kimdir?

2 Ağustos 1980 yılında İstanbul’da doğdu. Lise öğrenimini yarıda bırakıp farklı işlerde çalışmaya başladı. 1995 yılında ülkeyi gezmeye başladı. Birçok şehirde birkaç ay yaşadı. Yaşadığı şehirlerden en fazla Ankara’da vakit geçirdi. İlkokulda Kafkas Halk Dansları ile başlayan sahne hayatı Ankara’da tiyatro ile devam etti. Amatör ve profesyonel birçok tiyatro topluluğunda sahne dekor teknisyenliği, dekor tasarımcılığı ve dansçılık yaptı.

Dağcılık ile Ankara’da tanıştı ve bir daha doğadan kopamadı. Ankara Açık Öğretim Lisesinde okumaya çabalarken bir yandan da barmenlik, garsonluk, dansçılık, teknisyenlik, tesisatçılık yaparak yaşamını sürdürdü. 1999 yılında Kaş ilçesine yerleşerek marangoz atölyesinde çalışmaya başladı. Kaş sahilde tezgah açarak el yapımı boncuklarda takılar yapıp sattı.

Dalış, kaya tırmanışı, dağ bisikleti tutkusu sayesinde doğa sporları rehberi oldu. Kanyon keşifleri, yeni rotaların açılması, Likya Yolu’nun işaretlenmesi gibi organizasyonlarda görev aldı. 2001’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okumaya başladı. Birçok sergiye iş üretti.

Restorasyon ve dekorasyon projelerinde yer aldı. Tiyatrolara sanat yönetmenliği yaptı. Sinema ve dizi sektöründe sanat ekiplerinde yer aldı. 2004 yılında eşi Kübra Köprülüoğlu ile tanıştı. 2006 yılında susuzluk ve kanyonların kirliliği üzerine çalışmaya başladı. Yazılar yazdı, programlar hazırladı, ama o dönem çevre kirliliği televizyon kanalları için önemli olmadığından hazırladığı programlar yer bulamadı.

Şehirden ayrılış

2008 yılında okul arkadaşları ile ekolojik sanat ve tasarım üzerine çalışmalara başladı. 2010 yılında Kübra ile birlikte İstanbul’dan ayrılarak bir Ege kasabasında bahçeli bir eve yerleştiler. Evlerinin alt katında 2011 yılında Harmonia Multidisipliner Ekolojik Tasarım Stüdyosu’nu kurdular. Ekolojik tasarım üzerine eğitim almaya ve uygulamalar yapmaya başladılar. 2016 yılında kendi enerjisini üreten, suyunu hasat eden, orman içinde eğitim çiftliği kurmak üzere Kazdağları’na yerleştiler.

Aynı yıl kızları Asya dünyaya geldi. Yine o yıl “Geleneksel Yapı Teknikleri” adı ile Türkiye’nin ilk ekolojik mimari kitabını yazdı. Çalışmalarına eğitim arazisinde devam etti. 2019 yılında “Benim Atölyelerim” kitabı ile Türkiye’deki zanaatlerin öykülerini, el aletleri kullanım teknikleri ile harmanladığı ikinci kitabını yazdı. Harmonia’da üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, kamu kuruluşları ve şirketlere ekolojik tasarım eğitimleri vermekte ve tasarım danışmanlığı yapıyor.

Ulusal ve uluslararası ölçekte ekolojik yerleşkeler, çiftlikler, turizm ve yaşam alanları kuruyor ve danışmanlık üstleniyor. Konferanslar, söyleşiler, köşe yazıları, arazi eğitimleri ile çalışmalarına devam ediyor. Türkiye’de ve dünyada ekolojik yaşamı destekleyen dernek, vakıf ve enstitülerde görev almakta, kurucu üyelik yapıp ve gönüllülük çalışmaları yürütüyor.

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Rüzgarın başlattığı macera: Şemsiye

Maceranın çekiciliği beklenmedik olmasından geliyor. Nasıl başladığını anlayamadan aralanan kapıdan ya sen çıkıyorsun ya macera giriyor içeri. Siyah tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek, aralanmış kapının tam da ağzında.

İlk sayfada rüzgârın eğdiği ağaçlar ve uçuşan yapraklar var. Sonbaharın bütün alametlerini görmek mümkün. Siyah tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek ilgisini çeken kırmızı bir şemsiyeye yürüyor, daha ihtiyatlı görünen bir kedi onu izliyor. Ve hooooop. Tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek, savrulan yapraklar, rüzgârdan eğilmiş ağaçlar, gidenin ardından kulakları merakla dikilmiş kedi, şemsiyenin sapına takılı minik köpek ve uzaklaşan yaşadığı yer. Rüzgâr macerayı başlattı işte.

Binlerce öyküyü ‘sessizce’ anlatmak

Harflerin dünyasıyla tanışmamış okurlar için resim fırçasının rehberliğinde bir dünya turuna çıkarıyor Şemsiye kitabı. Rehberin bıraktığı izler üzerinde minik köpek ve kırmızı şemsiye için bol sürprizli, muhteşem bir yolculuk başlıyor. Her sayfa ayrı bir serüvenin kapısı aralıyor ve henüz ebeveynlerinin ellerini bırakamamış okurlara Afrika’nın yerlilerinden, kutupların buzullarına, çöldeki deve kervanından, okyanusun derinliklerindeki canlılara giden yolları açıyor.

Kitap sadece çocuklar için değil yetişkinler için de sürprizli karşılaşmalar ve resim sanatının kendine has inceliklerden oluşan hazlar sunuyor.

Kitabın illüstrasyonlarını yapan İngrid & Dieter Schubert çifti doğanın çeşitliliğini olduğu kadar dayanışma, tehlike, coşku, sevinç gibi bazı kavramları da görünür kılmışlar.  Kuraldışı Çocuk Yayınları’ndan çıkan Şemsiye kitabı görsel okuryazarlık dönemindeki çocuklar için hazırlanmış ve kitabın arka kapağında da yazdığı gibi ‘binlerce öykü anlatan sessiz bir kitap.’

*

Künye

Çizer: İngrid & Dieter Schubert
Yayınevi: Kuraldışı Çocuk

İngrid Schubert (1953) ve Dieter Schubert (1947) Münster‘deki Sanat Akademisi’nde tanışırlar ve 1977’de Amsterdam‘daki Rietveld Academy‘ye giderler. Orada dört elle yazıp çizebileceklerini keşfederler ve 1980’de resimli kitap dünyasına ilk adımlarını atarlar. İngrid ve Dieters resimli kitaplarının özelliği, içlerinde birçok hayvanın görünmesidir, bunlar genellikle ana karakterdir. Hayvanlar bir ifadeye ve bir metafor işlevine sahiptir. İngrid ve Dieter hayvanlara farklı insani özellikler kazandırdığı için çocuklar onlarla kolayca özdeşleşebilmektedir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sarıkeçili yörüklerine saygı duruşu: Büyükannemin Sarı Keçisi

Büyükannemin Sarı Keçisi, aynı anda doğup aynı anda ağlayan sarı bir kız çocuğu ile sarı bir oğlağın dostluğu eşliğinde konargöçer bir yaşamın genel hatlarını çiziyor. Bu iki dost ve çeşit çeşit hayvan ile birlikle okuyucu da obada, dağda, su kenarında yürüyüp etrafı gözlüyor.

Yazar Şafak Okdemir doğa ile iç içe bu kadim yaşamın hikâyesinin Toros Dağları’nın göçer halkı Sarıkeçili Yörükleri’ne bir saygı ve sevgi sunuşu olduğunu belirtiyor.

Masal atmosferinde gerçek var oluşlar

Minik okurların ağırlıklı olarak şehirde doğmuş ve yaşıyor olduğu bir gerçek, bunu düşündüğümüzde ise sayfalarında döküm kazanların altında odun ateşinin yandığı, ahşap beşiklerin sallandığı, bez çadırların bulunduğu bu kitabın sunduğu yolculukta birçok okuyucunun bir masal diyarında gezindiğini düşünmesi oldukça olası.

Bu büyüleyici etkiyi özellikle kitabın en güçlü yanı olan çizimler sağlıyor. Şafak Okdemir’in özgün illüstrasyonları okuyucuyu kendine has bir dünyaya çekiyor. Renk renk, çeşit çeşit sembolleri ile üzerlik, tülbent ve kilimlerin dünyası bu. Her bir detay bilmeyen bir gözün merakını kabartan, bambaşka bir anlatıya uzanabilecek bir geçit. Yörüklerin ve yaşamlarının bir hayal ürünü değil, aksine olabilecek en gerçek var olma biçimlerinden biri olduğunun keşfi ise minik okuyucuyu başka yaşayışlarla, dünya ile kurulabilecek daha bütüncül bağlarla tanıştırıyor.

Künye

Yazar/Çizer: Şafak Okdemir
Yayınevi: Çınar Yayınları /2021

Şafak Okdemir (1960, Ankara) Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Bir yıl hekimlik yaptıktan sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdi, Grafik ana sanat dalında öğrenim gördü. Ses getiren bazı önemli doğal çevre koruma kampanyalarının öncülerinden olarak; tanıtım amaçlı broşür, poster, stiker ve afişler; ayrıca, özgün kartpostal ve posterler tasarladı.

Çocuk yuvasında ve yaşadığı köyün ilkokulunda gönüllü resim öğretmenliği yaptı. Uzun yıllardır, eşiyle birlikte Akdeniz’de, oldukça yalın bir köy hayatı yaşadığı yerin sunduğu olağanüstü doğal malzemelerle, tamamını elde ürettiği, özgün takı tasarımlarını yurt içinde ve dışında sergiledi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Masallarla konuşmak: Bir varmış bir yokmuş

Çocukken ilk masalımı beş yaşında iken babamdan dinlemiştim. Babam çok çalışırdı. Üstüne üstlük iş için hafta içi şehir dışına giderdi. Onu ancak cuma gecesi ve hafta sonları görebiliyordum.

Cuma gecelerini sadece babamı göreceğim için iple çekmezdim. Aynı zamanda babamın masal günüydü o geceler. Ne kadar yorgun olsa da kardeşlerim ve bana uyumadan masal anlatmayı hiç atlamazdı. Hangi masallardı bunlar? Sıkı durun! Babam masalları kendisi uydururdu. İtiraf edeyim, hayal meyal hatırlıyorum. İsimlerini bile hatırlamıyorum. Hatırladığım masalların biri bir gemide geçiyordu. Fakirleri ezen zenginlere karşı bir maymun hiç şiddet kullanmadan adaleti sağlıyordu. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama duygusu hala sabit: Ezilenin yanında olma ve adalet. Sanırım bir hikâyede, hatta başka kurgusal türlerde de önemli olan bu; duygunun yüreklerdeki kalıcılığı…

Masallar küçük yaşta başka dünyalarla, başka kurgularla, başka fikirlerle ve insan türünün ortak duygularıyla ilk karşılaştığımız mecralardan biri. Sezai Ozan Zeybek de, “Masallarla Konuşmak: Büyükler için Masalları Anlama ve Anlatma Kılavuzuadlı kitabında bu büyülü sahneye dalıyor. Okuyucuyu da sahneye davet ediyor. Kitabın bana göre en güzel kısmı da bu zaten. Okuyucu pasif kalmıyor. Kitabı okurken, bir masalı nasıl yeniden kurgulayabileceğinize dair ipuçlarını keşfediyorsunuz. Hatta yazar sizi de kendi kurgunuz için teşvik ediyor. Benim de her bir masalı okuduğumda aklımdan “ben olsam şöyle anlatırdım” türünden cümleler geçti. Bu önemli çünkü masallar – her ne kadar güncel masallar bulunsa da – genelde kadim kültürün bir parçası. Ve masal anlatırken kendinizi yalnızca aktarıcı konumunda bulmanız çok olası. Oysa masal, hem anlatana hem dinleyene yeni bir yaratıcılık alanı açıyor.

Anlatanın da katıldığı masallar

Sezai Ozan Zeybek de bu yaratıcılık alanının altını çiziyor ve masal anlatmanın aktarmaktan ibaret olmadığını; anlatanın da, dinleyenin de duygusuyla ve aklıyla masala bizzat katıldığını söylüyor. Ve bir masalı dinleyenin ilgisini canlı tutacak şekilde anlatmanın yolları konusunda okuyucuya fikirler, tüyolar sunuyor.

Yıl 2019 yazı… Antalya, Olimpos’da Kozmik Anafor’un düzenlediği Gökyüzü ve Bilim Festivali’ndeyiz. Antalya sıcağı… Bir yaz akşamı çocuklara masal anlatacağım. Ama öncesinde ne provalar yaptım! Önce masalı kendime göre güzelce yorumladım, kırptım, kestim, kendi biçimimi yarattım. Bir de bizimle etkinliğe katılamayacak olan küçük Nehir’e bu masalı etkinlikten önce okudum. Onun da fikirlerini aldım. Nerelerde dikkati dağılıyor, nerelerde heyecanlanıyor? Sonunda hayal kurma oyunuyla başlayan güzel bir masal etkinliği yaptık Olimpos’da. Zeybek’in anlatmaya çalıştığı gibi masal anlatmak tek yönlü bir aktarım değildir. İşte benim de tüm çabam etkileşimli bir masal gecesi içindi.

Masallara kendimizi katmanın bir nedeni de kadim kültürdür diye masalları dokunulmaz saymamak. Bir çocuk olarak sadece hayal gücümü geliştirip benimle adalet duygusunu paylaşmadı masallar. Erkeklerin her zaman kurtarıcı olduğu, kız çocuklarının tek emelinin doğru kişiyle evlenmek olduğu, farklı olanların, canavarların, devlerin, ‘çirkin’ olanların kötücülleştirilip ötekileştildiği bir evreni de paylaştı benimle masallar.

Sezai Ozan Zeybek de buna dikkat çekiyor. Evet, masalları ve hikâye anlatıcılığını bir kenara itmeyelim, geçmişteki ve günümüzdeki değerini bilelim ve fakat masalları kendi kültürümüze yahut insanlığın kadim kültürüne ait olduğu için dokunulmaz, kutsal, eleştirilmez ilan etmeyelim. Çünkü ne kültürler eşitsizliklerden muaf ne de onların ürünü masallar. Ama onları yeniden üretebiliriz. Bu yaratıcılık gücü bizim elimizde! “Niye masallardan vazgeçelim ki?” diye soruyor Sezai Ozan Zeybek… Madem ki türümüzün geçmişiyle, gelecekle ve kadim sorunlarımızla kurduğumuz bağda hikâye anlatıcılığının, masalların eşsiz bir payı var; neden bu bağdan vazgeçelim ki? Ama kitaptaki masallardakinden birinde yer alan üç gözlü çocuk gibi, üçüncü gözümüzü, eleştirel gözümüzü hiç kaybetmeden!

Haydi, bakalım, iyi okumalar! Ve kâh yıldızlı bir gecede, kâh herhangi bir evin herhangi bir salonunda bol masallı geceler!

Künye

Yazan: Sezai Ozan Zeybek
Resimleyen(ler): Canan Barış, Elif Meryem Aktaş, Esra Uçmak, Fatma Sevde Uçmak, Seda Antlı
Yayınevi: Nito Kitap
Yayın Yılı: 2021

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İki kitap, bol dostluk, çok dayanışma: Kedilerden öğrenecek şeyler

Dünya ve insanın bütünlüğü, insanın bu bağı yadsıdığı yerden kırılır. Bunu yaparken gözden kaçırdığı bir şey vardır: Dünyanın sahibi değil, sadece parçası, yadsınan da kırılan da kendisi.  O zaman ‘Bilmiyorsan bir bilene danış’ düsturundan hareketle tanıtacağımız aynı yazarın iki kitabına ve kahramanlarına bakalım.

Can Yayınları‘ndan Luis Sepulveda’nın kaleminden iki kitap; Martıya Uçmayı Öğreten Kedi ve Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü.

İlk kitabımız Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Kızıl Kum Feneri’nden gelip Den Helder’e ulaşmak isteyen martı sürüsünün Elbe Irmağı’nın Kuzey Denizi’ne kavuştuğu yerde başlıyor. Kılavuzların verdiği işaretle yüz yirmi martı bedenin denizi ok gibi deldiği bir tablo sunuyor yazar. Kitap akarken tablo hareketleniyor ve denizden çıkarken martıların gagasındaki balıkları görünür kılıyor.

Martı Kengah dördüncü ringasını avlamak için daldığında havayı delip geçen alarm çığlığını duymuyor.  Kafasını tekrar çıkardığında martıların kendi aralarında “kara veba” dediği atık petrol dalgalarının arasında kaldığını görüyor. Kengah gözlerini biraz olsun petrol atıklarından kurtardığında ise artık siyah dalgaların arasında yapayalnız olduğunu anlıyor. Böyle olunca uçamaz oluyor. Martılar hadi tüylerini biraz olsun temizleyip uçmayı başarsalar bile petrol derinin gözeneklerine sızarak ağır ağır onların ölümüne neden oluyor. Tüylerini biraz olsun kurtarıp uçmaya çalışan martı Kengah bunları paylaşıyor okurla.

Martı Kengah’ın mücadelesinin sadece hayatta kalma mücadelesi olmadığını, ona eşlik eden yumurtasını bırakacak güvenli bir yer bulma güdüsünün, hayatta kalma güdüsü kadar güçlü hatta daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Kitabın paralel kurgusunda ise kocaman şişko kara kedi Zorba ve rıhtım kedileri var. Rıhtım kedisi olarak doğan Zorba ile Kengah’ın yolları, işte martının soluğunun yetişebildiği son kavşakta kesişiyor. Martı yumurtasını Zorba’ya emanet ederken O’ndan üç söz alıyor: ” Yumurtayı yemeyeceksin, yavru içinden çıkana kadar yumurtaya göz kulak olacaksın ve yavru martıya zamanı gelince uçmayı öğreteceksin.”

Rıhtım kedileri verdikleri sözü tutarlar.

Zorba ve arkadaşları biricik dostları martıya uçmayı öğretip öğretemeyeceklerini ya da nasıl öğreteceklerini okura bırakarak şunu ekleyelim.  Kocaman şişko kara kedi Zorba ve arkadaşları farklılıkları sevmenin onu düşman edinmekten daha kolay, daha yaşanılası, daha kavrayışı güçlendiren genişleten bir tutum olduğunu hiç zorlanmadan deneyimliyor ve sürece okuru ortak ediyorlar.

Luis Sepulveda resimli sayfaların azaldığı okuryazarlık evresindeki çocukların zihinlerinde sözcüklerden kurulu muhteşem görseller kurmakla kalmayıp bu zaman zaman hüzünlü öykünün içine gülümseten, mizah yüklü sıcacık kesitler koymayı da ihmal etmiyor.

‘Kabuller’ bir kedi patisiyle bile sönebilir

İkinci kitabımız Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü. “Miks Maks’ın kedisidir diyebilirim ama aynı zamanda Maks Miks’in insanıdır da diyebilirim” cümleleriyle başlıyor kitap. Meks’in çocukluk, Miks’in yavruluk döneminden başlayan derin bir dostluk ve yazarın kendi cümleleriyle Miks’in kedice sessizliğini seslendirme çabası.

Miks profilden Yunan heykellerine benziyor, Maks Miks’in en yakın dostu, Meks ise komşu dairenin fanusunda yaşamaktan sıkılan firari bir Meksika faresi. Maks ve Miks’in büyüme, yetişkin olma süreçlerinin sade ve güzel ayrıntılarından besleniyor öykü. Maks yoğun bir şekilde fizik, kimya, matematik çalışırken kaçırdığı mevsimlerin döngüsünü Miks kedice bir çeviklikle yakalıyor. Gözünden kaçmayan sadece bu döngü değil, yaşadığı sokağın gediklileri, postacının bisikleti, üzerinde gezindiği çatıların ahvali, ağaçların konukları da ondan soruluyor.

Miks, Maks ve Meks ile dostluğundan yaptığı çıkarımları paylaşıyor yer yer. Gerçek dostlar, diyor sahip oldukları en güzel şeyleri paylaşır; gerçek arkadaşlar, diyor el ele verdiler mi kimse onları yenemez. Gerçek dostlar, diyor asla birbirini kandırmaz. Okurken insanın Maks, Meks ya da Miks olası geliyor ya da onlar gibi dost.

Zorba ve Miks hayata kocaman harflerle yazılan kabullerin pofuduk bir kedi patisi karşısında balon gibi sönebileceğini ve farklı olanla tanıma ve öğrenme zemininde başka bir iletişimin mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Hayaletler her yerde: Cinsiyet ve ırk çıkmazı

Jeffrey Eugenides‘in hacimli kitabı Middlesex‘i çok hızlı bitireceğinizden ve bitirdiğinizde çıktığınız yolculuğun sizi olduğunuzdan başka biri yapacağından şüpheniz olmasın.

Şöyle başlar Middlesex: “Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.”

Ardından interseks olduğunu öğreneceğimiz  Calliope Stephanides’in ailesinin Bursa’da başlayan hikâyesi, İzmir Yangını’ndan Detroit Ayaklanması’na kadar uzanır, genişler.

Cinsellik, cinsiyet, aile, aşk ve göç üzerine büyük bir araştırmanın ürünü olan Middlesex tarihsel kurgu anlamında çok tatmin edici bir iş. Kitabın ana karakterinin cinsiyetine ve cinselliğine dair konular ise, -yazarının kendi deyimiyle- ajite olmamak adına bir parça “geçiştirilmiş” gibidir. Yine de Middlesex’in 21. yüzyılın en iyi kitaplarından biri olduğu gerçeği değişmez. Kitapla ilgili biraz daha bilgi için Cem Tunçer’in K24’ten beş yıl önceki yazısına bakmanızı öneririm.

Peşimizi bırakmayan hayaletler

“Ölümün ne olduğunu bildiğimi düşünmekten hoşlanırım. Göz kırpmadan bakabileceğim bir şey olduğunu düşünmek isterim. Büyükbabam yardımın lazım deyip siyah bıçağını pantolon kemerine soktuğunda, peşinden evden çıkıyorum, sırtımı dikleştirip omuzlarımı askı gibi geriyorum çünkü büyükbabam öyle yürür.  (…) Büyükbabam elimi kana bulamaktan çekinmediğimi bilsin istiyorum. Bugün benim doğum günüm.”

Böyle bir ihtimal var mı bilmiyorum ama etrafınızda henüz bu kitabı övmüş kimseyle karşılaşmadıysanız, bu boşluğu hemen doldurmak isterim. Söyle Hayalet Şarkını Söyle, Amerikalı yazar Jesmyn Ward’ın ikinci kez National Book Award kazanmasını sağlayan romanı. Ward, bu ödülü alan ilk kadın yazar olarak tarihe geçti bile.

Kitap hapiste beyaz bir baba ve uyuşturucu bağımlısı siyah bir annenin 13 yaşındaki çocukları Joseph’in gözünden açılıyor. Anlatıcı karakter bir anne –Leonie– oluyor bir Joseph. Kitap katman katman Amerika’nın ırkçı tarihinin tüm izlerini, geride kalan hayaletlerini üzerinize bırakıyor. Ergen bir çocuk üzerinden, etrafında dönen fakirlikle, uyuşturucu bağımlılığıyla, erken yaşta anne-baba olma sorunuyla… Bunların hiçbirini didaktik bir şekilde yapmıyor üstelik hikâye, kitabın edebi başarısı da  en az konusu kadar ön planda.

Herkes suçlu, herkes kurban

Kitabın yazarı da siyah bir kadın olunca ne 17 yaşında anne olan ne de uyuşturucu bağımlılığı yüzünden çocuklarını ihmal eden Leonie’yi de suçlu rolüne koyup içinizi rahatlatabiliyorsunuz. Neredeyse herkesin kurban olduğu bir hikâye bu. İşin içinden çıkması biraz zor. Biraz beyaz insana sinirlenip hırsınızı alabiliyorsunuz ama hayaletlerin sesini bastırmaya yetmiyor bu da.

Bu arada kitabın çevirmeninin Begüm Kovulmaz olduğunu da belirtmek gerek. Benim gibi ne çevirse okurum diyenler varsa kitabı okumak için bir diğer bahane olur belki. Bir not da yazar hakkında, yazar çocukluğunu Mississippi’de geçirmiş gerçek bir Güneyli, bu kadar içinde olmasına rağmen hikâyeyle arasındaki dramatik mesafeyi böyle başarıyla korumuş olması da onu gerçekten iyi bir yazar yapıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hava kirliliğine en renkli çözüm: Ağaçların yetiştiği bina

Küçük bir kız penceresinden dışarıyı; önünde uzanan gri, çirkin ve şekilsiz binalar ile inşaat vinçlerinden oluşan manzarayı izliyor. Onu dört duvar arasında tutan bir şey var: Hava kirliliği. Kendi kendine, “Yine mi evde kalacağım” diye homurdanıp “Bari bir çizim yapayım” diyor.

Anlık ve kendiliğinden gelişen bu fikir, penceresinin öte tarafındaki binalara çok benzeyen bir evin ana hatlarını koyarak yapılan bir başlangıç sıra dışı ve capcanlı çiçekleri filizlendiriyor önce. Derken çiçekler pencerelerden dışarı uzanıp her yere yayılıyor. Biz sayfaları çevirmeye devam ettikçe tüm evler, sokaklar, küçük kızın gözlerinin önündeki o anonim şehir, kitabın ilk sayfalarında karşımızda dikilen hafriyat sahası tümüyle değişiyor. Bitkiler ve hayvanlar özgürlüklerine kavuşuyor. Keza evler de. Şimdi kimi evler bir çift ayakkabının üstünde yükselirken kimileri bir çileğin formuna bürünüyor.

Koreli yazar ve illüstratör Kang-mi YOON‘un ilk kitabı olan Ağaçların Yetiştiği Bina, bir hayal gücü şöleni. Buna karşılık okuyucuyu sadece hayal gücü zemininde yapılacak bir yürüyüşe çağırmıyor sanatçı. YOON, doğa ile insan, insan ile mimari arasında kurulabilecek farklı bir ilişki ihtimali üzerine düşündürüyor. Dünyadaki tüm kendiliğinden varoluş biçimlerini baltalayan yıkıma bitki, hayvan, insan, mimari ve teknoloji arasında kurulabilecek bir ortaklığı somutlaştırarak cevap veriyor. Küçük bir kızın boya kalemlerinin ucunda şekillenen bu hikâye yeşil ve yaşanabilir bir hayatın çağrısı.

Kang-mi YOON

Üniversitede resim bölümünde okudu. Eserleri birçok sergide yer aldı. Çeşitli atölyelerde resimli kitaplar üzerine çalıştı. 2018’de Hyundai Çocuk Kitaplar Müzesi’nin düzenlediği “1. Basılmamış Fikirler” sergisinde, ziyaretçilerin oyuyla “yayın desteği alacak sanatçı” seçildi. Ağaçların Yetiştiği Bina sanatçının ilk resimli kitabıdır.

Ödüller

  • 2020 Bookstart Seçkisi
  • 2019 School Library Journal Tavsiye Edilen Kitaplar Seçkisi
  • 2019 Kore Kültür ve Sanat Komisyonu Edebi Eserler Seçkisi

Künye

Yayınevi: KÜ Çocuk
Yazar: Kang-mi YOON
Çevirmen: Nan-A LEE

 

Kategori: Hafta Sonu

Haber HattıKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBTİ+ kitaplığı] Feminist iki kadından iki dönem, iki coğrafya

Zabel Yesayan’la tanışmayı uzun zamandır istesem de bir türlü fırsat bulup herhangi bir kitabını okuyamamıştım. Şimdi karantina günlerinde Son Kadeh’in de Aras Yayıncılık’ın e-kitap formatıyla satışa sunduğu kitaplar arasında olduğunu görünce fırsat bu fırsat dedim.

Diğer anlatıları da ilgimi çekse de işin içinde bir aşk macerası olduğundan ve anlatıcı karakterin kadın olmasından kaynaklı Son Kadeh zaten daha çok merak ettiğim bir kitabıydı yazarın.

Kitap uzun bir mektup formatında, bu sebeple itiraflar, iç hesaplaşmalar, çatışmalar tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor. İlk sayfaların görece durağanlığı sonrası hikâye oldukça heyecan verici bir şekilde açılıyor. Son sayfalara kadar da merakla peşinden sürüklendiğiniz bir anlatıya dönüşüyor. Son Kadeh’in dönemine göre cüretkâr bulunmasıyla dikkat çekmesi bir yana Yesayan gibi büyük bir yazarla tanışmak için de muhteşem bir fırsat. Umarım yazarın diğer eserleri de e-kitap formatına aktarılsın.

Kuzey İrlanda’nın çalkantılı dönemlerine bir yolculuk: Sütçü

Anne BurnsSütçü romanıyla beni pek de aşina olmadığım bir dünyaya götürdü. Kuzey İrlanda sorununa dair hiç bilmediğim ve çoğu zaman şaşkınlıkla anlatılanların gerçekliğini araştırmak için kitabın kapağını kapattığım bir okuma deneyimiydi.

Hikâye Kuzey İrlanda sorununun en ateşli döneminde geçiyor. Küçük bir kasabada herkes “diğer taraftan” gibi görünmemek için attığı her adıma dikkat ediyor. Çünkü “retçi” olmanın bedeli, tehdit edilmek, dövülmek hatta öldürülmek ya da ortadan kaybedilmek oluyor.

Ülkenin politik durumu akıl almaz bir noktaya gelmişken 18 yaşındaki anlatıcı karakterimiz bir de kasabanın sütçüsünün ısrarlı takipleriyle baş etmek zorunda kalıyor. Okuması da hazmetmesi de öyle kolay bir kitap değil Sütçü, bu genç bir kadının hayatının kontrolünü elinde tutma çabasının hikâyesi çok güçlü, sarsıcı. 2018’de kazandığı Man Booker Ödülü’nün hakkını teslim eden bu ilginç kitabı gözden kaçırmayın.

epikneokuyor.com

Kategori: Haber Hattı

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Feminizm/ LGBT+ kitaplığı] Luiselli ve Ernaux’dan kayıt tutmak üzerine…

İçinde arşiv parçalarının, kurgu karakterlerin, kitap ya da yazarların, listelerin, fotoğrafların yer aldığı kitapları seviyorsanız aradığınız kitap Kayıp Çocuk Arşivi

Valeria Luiselli, sakin sakin okuru hiç yormadan inşa ediyor kurgusunu. İşleri ses belgeleri toplamak ve belgeselcilik olan evli bir çift, iki çocuklarıyla yola çıkıyorlar. Romana adını veren kayıp çocuklardan bazıları ve en merkezde olanları Meksika sınırından ABD’ye girmeye çalışan çocuklar, ama dahası da var.

İnsan ilişkilerine dair, Amerika’nın günahlarına ve çocukluk ve yetişkinlik arasındaki o garip değişime dair bir kitap Kayıp Çocuk Arşivi. Özellikle farklı arşivleme yöntemlerine, hafıza ve saklama konularına ilgi duyuyorsanız bu kitabın kafanızı inanılmaz açacağından emin olabilirsiniz. Kitap uzun zamandır listemde olsa da şu aralar okumak da ayrıca keyifliydi, nedenini tam olarak açıklayamasam da uzun zamandır beklediğim bir okuma ve düşünme deneyimini yaşamamı sağladı Luiselli Kayıp Çocuk Arşivi‘yle.

Podcast sevenlerdenseniz, kitabın çevirmeni Seda Ersavcı ve yayıncısı Sanem Sirer’in kitaba dair sohbetini de buradan dinleyebilirsiniz.

Valerie Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi
440 sayfa, Çev.: Seda Ersavcı
Siren Yayınları, 2019

Sahip olduğumuz tek şey arşivimiz: Seneler

José Ortega y Gasset’nin “Sahip olduğumuz tek şey tarihimiz, o da bize ait değil” epigrafıyla açılıyor Annie Ernaux’nun türler ötesi kitabı Seneler ve tam da bu girişten aldığı güçle kişisel tarihini toplumsal olaylarla birleştiren bir anlatı yaratıyor. Daha ilk sayfalarından itibaren etkileyici bir kurgu dışı kitap arıyorsanız Ernaux’nu Seneler‘i tam size göre.

Geçen haftalarda Epik ne okuyor? Instagram hesabı üzerinden “Daha fazla kadın yazar okuma hedefinizde hangi yazar var” soruma birden fazla kişinin Annie Ernaux cevabını vermesinden kitabın bazılarımızın radarına girmiş olduğunu fark etsem de kesinlikle hem daha çok kişi tarafından okunmayı hem de üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden bir kitap Seneler.

Kitap 1940’lardan 2000’lere kadar bir listeler silsilesi, reklamlar, okulda ya da okul bahçesinde öğrendiklerimiz, evlerde, sokaklarda duyduklarımız hepsi de yazarın benzersiz perspektifiyle sıralanıyor. Şöyle diyor Ernaux Seneler‘de:

“hazzetmediğimiz erkek lafları, otuzbir çekmek, saplamak

okulda öğrendiğimiz ve dünyanın karmaşasını çözdüğümüz hissi veren sözler. Sınavdan çıkar çıkmaz, zihnimize girdiklerinden daha büyük bir hızla çekip giderlerdi

ninelerin, dedelerin, anne bababaların dillerinden düşürmedikleri, bizi sinir eden sözler, nedense vefatlarından sonra, yüzlerinden çok bunlar gelir akla, fazla merak kediyi öldürür

Pek şüpheye yer yok Seneler her yönüyle bu yıl Türkçede gördüğümüz en güçlü kitaplardan biri.

Annie Ernaux, Seneler
232 sayfa, Çev.: Siren İdemen
Can Yayınları, 2021

epikneokuyor.com

 

Kategori: Hafta Sonu