Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -1

Bu yazıyı yazmadan önce İtalo Calvino’nun ismini çok sevdiğim “Klasikleri Niçin Okumalı” kitabını özellikle okumadım. Bu konuya dair kendimden ne çıkacak merak diyordum çünkü.

İddialı bir giriş oldu ancak amacım bir iddia ortaya koymaktan çok gerçekten klasikleri niye bu kadar sevdiğimi sizinle birlikte düşünerek paylaşmaktır. Der demez aklıma ilk gelen şey George Steiner’in “eski tarz eleştiri denemesi” alt başlıklı “Tolstoy mu Dostoyevski mi” adlı incelemesi oldu. Steiner bu incelemesinde tam da benim kitapçılık yapma tarzımda çok haz aldığım şeyi tarif ediyordu. Ona göre, edebiyat eleştirmenliği metnin üslup, biçem, kurgu, dilbilgisi açılarından (bunun da önemli olmasıyla birlikte) incelenip çözümlenmesinden çok insanın ruhunda bıraktığı etkinin yansıtılmasıydı. Yani kısacası okuyup hayatınızı alt üst eden, bir daha aynı kişi olamayacağınız denli üzerinizde etki bırakan metinlerin herkesin okuması için gösterilen çabaydı. İşte “Bir kitap okudum ve hayatım değişti” cümlesi de bunun için kurulmuştu. Hayatımın değişmesinde rol oynamış kitapları, okurla buluşturabilmekten daha çok beni heyecanlandıran bir şey yoktur desem abartı olmaz.

Hayat değiştiren kahramanlar

Eski Yunan’da bir tragedyayı izlediğiniz tiyatro mekânından çıktığınızda, tragedyanın kahramanları sizi o kadar etkilerdi ki bir daha aynı insan olamazdınız. O yüzden tragedya yazarları çok önemsenir ve savaşta başlarına bir şey gelmesin diye askerlikten muaf tutulurdu. Günümüzde ise yayınevlerinin editörleri ve kitapçıların işlevi de bu anlayıştan süzülmüş eserleri öne çıkarmak, okurla buluşmasını sağlamak değil midir? Bir edebiyat eseri beyninize balyoz gibi inmiyorsa onu ve karakterlerini unutmanız kolay olacaktır, tıpkı televizyonda izlediğiniz bir diziyi unutmak gibi.

Klasik eserlerde yaratılan karakterler öyle güçlüdür ki okuduğumuzda hayatımızın bir parçası olur. Gündelik dilimize bile yerleşir: “Don Kişot’luk yapma”, “Oblomov gibisin” v.s. Frankenstein’ı bilmeyenimiz yoktur örneğin. O karakterlerin ve yazarların isimlerini kitabevlerimize kafelerimize veririz. Klasiklerdeki felsefi, mitolojik, sosyolojik, psikanalitik ve duygusal altyapı bizi derinden sarsar. Her dönemin insanını etkileyecek bir evrenselliğe sahiptir bu altyapı. Günümüzde birçok insanın klasiklerin kendisine hitap etmeyeceği düşüncesi bir önyargıdan ibarettir. Oysa Dostoyevski’nin hayatın dışında kalmış yeraltı insanı, Melville’nin aşırı hırsının kurbanı olmuş Kaptan Ahab’ı, Tolstoy’un hayatın ve evliliğin rutinliğine hapsedilerek aradığı çıkış yolunda mahvolan Anna Karenina’sı, Lawrence’ın İngiliz sanayileşmesi ve püriten ahlak yapısı içerisinde boğulmuş Lady Chatterley ve Ursula’sı, Birkin’i, Gerard’ı, Gudrun’u, Klseist’ın bir türlü gerçekleşmeyen adalet beklentisi sonucunda Saksonya Eyaleti’ni baştan sona yakacak bir isyana imza atan Michael Kohlhaas’ı bugün her zamankinden daha günceldir. Ve insanlık var olduğu sürece güncelliğini koruyacaktır.

Canlanan cümlelerin vaat ettikleri

Örneğin Hemingway’in 1930’ların sonunda yazılmış ve İspanya İç Savaşı’nda geçen Çanlar Kimin İçin Çalıyor’unu geçtiğimiz günlerde okuduğumda bende bıraktığı yaşam, ölüm ve zaman algısı çok sarsıcıydı. Kitap bittiğinde şunu düşündüm: Eğer bir gün çanlar bizim için de çalacaksa ki çalacak ne kadar yaşadığımız değil ne yaşadığımız önemli değil mi? İşte iki yoldaş olan Robert ve Maria iç savaşta İspanyol faşistlerinin geçmesini engellemek için bir köprüyü havaya uçurmanın arifesindeki son günlerinde birbirlerini bir daha hiç göremeyeceklerini düşünerek belki de bir ömre değecek an- ları yaşıyorlardı. Birbirlerini hiçbir insanın sevmediği gibi severek. İçtikleri her yudum şarabın her damlasını sonuna kadar duyumsayarak. “Diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” diyerek özgür olmayan yaşamı hiç – leyerek. Sevişerek, bütünleşerek, büyük bir diğerkâmlıkla başkasının acısını hissederek.

Klasikler aracılığıyla yaşamınıza giren bir cümle öyle canlıdır ki belki de onlarca teorik kitaptan alamayacağınız etkiyi dâhil edersiniz kendinize. Bu etki siz büyüdükçe büyür, yoğrulur içten içe sarar sizi. Belki bu etkinin cümlesini kuramazsınız ama bilirsiniz zihninizdeki varlığını. Dostoyevski’nin Suç Ve Ceza’yı yazarken “ben hukuk eğitimi alamayacak kadar yoksul yaşarken birilerinin bu kadar zengin olması adil değil” deyip zengin birisini öldürerek varlığına el koyan bir Fransız hukuk öğrencisinden etkilendiğini bilmek bambaşka yerlere götürür sizi. Tolstoy’un ise Anna Karenina’yı yazarken kimse beni rahatsız etmesin diye odaya kapanıp üç gün sonra odasında açlıktan baygın halde bulunması roman-yaşam ilişkisi açısından kim bilir neler düşündürtür. Mary Shelley’nin kendi ve yakın çevresindeki insanların hayatının psikanalizi niteliğindeki daha 18 yaşındayken yazdığı Frankenstein romanı büyük sorgulamalara gebe bırakır hayatınızı.

Örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki sayfalar yetmeyecektir. Ancak şunu söyleyebiliriz, zamanın eskiliğinin ötesinde, klasikler kusursuz olma iddiasına en yakın edebiyat eserleri olarak çıkar karşımıza. Defalarca okuyabilir ve her okuduğunuzda yeni derinliklere ulaşmanız çok mümkündür.

Devam edecek… (İkinci Bölüm: Calvino’dan sonra) 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir kavanoz mutluluk

Bir çok soyut kavram gibi mutluluk kavramını da hayatımızda sıkça kullanmamıza rağmen tanımı nedir diye sorulduğunda, diğer soyut kavramlar gibi, bizi biraz duraklatan, üzerinde düşünmemizi gerektiren bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) mutluluk tanımını şöyle yapmıştır: “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık.”

Aynı kaynakta diğer tanımsa şöyledir: “Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer.”

Yarı fiyatına mutluluk

Bu tanımlardan yola çıkarak mutluluğu hayatın hedefi diye yorumlarsak sanırım hatalı bir çıkarım yapmış olmayız. Gerçekten de hayatı bu hedefe göre programlarız. Söz konusu program ise günümüz dünyasında  çok para kazanmak ve çok tüketmek üzerinedir. Medya tüketime yönelik  mutluluk reçeteleri sunar; arabadan temizlik bezine kadar geniştir yelpazesi reçetenin. Böyle olunca da üzerinde kendi kararımız olmayan peşinde sürüklendiğimiz ticari bir nesne halini alır mutluluk.

Bu programlar, reçeteler gerçekten vaat edildiği gibi mutlu eder mi insanları daha da önemlisi Bir Kavanoz Mutluluk kitabında da sorduğu gibi mutluluk alınıp satılabilecek bir şey midir ya da yarı fiyatına mutluluk olur mu? Hayatımızda araç olması gereken nesneler mutluluk için amaç haline mi gelmiştir?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan Bir Kavanoz Mutluluk, Güvercin tarafından irili ufaklı kavanozlarda  satılan mutluluk üzerine kaleme alınmış.  Bizim reçetelerimize benzemesine rağmen Güvercin mutluluğu kavanozlara koymayı akıl etmiş. Bizde malum açıkta satılır mutluluk, Güvercin hijyen meselesini düşünmüş olmalı!

Kitapta tıpkı  bizlerde olduğu gibi kuşlar da yakınlarına, onları mutlu etmek için bütçeleri oranında irili ufaklı kavanozlar alıyor. Pazarlık edenler de oluyor, mutluluğu satın almayı kendine yakıştıramayıp daha sonra internetten sipariş edenler de. Hatta normalde mutlu olan ancak risk almak istemediği için bir kavanoz bulunsun diyenler bile var. Sanatçı kuş Sığırcık sanat yapabilmek için mutsuz olmak gerektiğini düşündüğü için almıyor kavanozları. Sanat yapmak zor zanaat ne de olsa!

Kavanoz açılınca…

Peki kuşlar kavanozu açtıklarında onlara vaat edilen ne? Bu bilgi kitabın sayfaları arasında saklı  ama şu kadarını söyleyebiliriz: Güvercin’in kavanozlarından biri düşüp fare bu kavanozu bulunca, içinde güzel bir çiçek yetiştirip gölgesinde yavrularına kitap okuyor. 

Mutluluğu çarşıdan pazardan galeriden alanlar da var, kavanozda çiçek yetiştirip mutlu olanlar da.

Bir Kavanoz Mutluluk, Düşman kitabının da yazarı  olan Davide Cali tarafından yazılıp Marco Soma’nın sıcak çizimleriyle renklenmiş. Gerek metin gerekse çizimler felsefenin de sorunu olan mutluluk konusunu çocuğa ve yetişkine aynı anda bir şeyler söyleyecek ve düşündürecek şekilde tasarlanıp  minik okurların beğenisine sunulmuş. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Atıksız yaşamın ipuçları: Başka bir gezegen yok

Gündelik hayattaki her eylemimiz önemli ve her değişiklik bir etki teşkil ediyor. Daha sürdürülebilir bir yaşam içinse evde, okulda ve dışarıda yapılabilecek pek çok irili ufaklı şey var. Başka Bir Gezegen Yok tam da burada devreye giriyor. Barındırdığı çeşitli pratik ipuçları ve kolay uygulanabilir tariflerle, okuyucuya israftan kaçınmayı, var olanı dönüştürmeyi eğlenceli ve canlı bir şekilde öğrenmek için ideal bir başlangıç ​​noktası sunuyor.

Doğayla daha bütüncül bir yaşamı içselleştirip, ona göre hareket etmenin önceliği ise bazı kavramları bilip ayırt etmekten geçiyor. Nil Ormanlı Balpınar, ilk olarak atık kavramının peşine düşüp, genç okuyucuya atık ve çöp arasındaki ayrımı açıklıyor. Bir şeyin hangi koşullarda çöp veya atık kabul edildiğini değerlendiriyor. Sonuçta, bu aynı zamanda bir tanımlama meselesi ve bir kişi için atık olabilecek bir şey, bir başkası için önemli bir hammadde veya hâlâ yeniden kullanılabilecek bir malzeme. 

‘Sürdürülebilir bir yaşam’ kılavuzu

Balpınar’ın kılavuzu, gündelik hayatımızı hep yeniden gözden geçirmenin ve sorgulama halinde olmanın önemini hatırlatırken, genç okuyucuyu bunaltmadan materyal döngüsü, bertarafı ve geri dönüşümü konularına yaklaştırıyor. Az atıklı yaşamdan ikim değişikliğine, karbon ayak izinden  doğa dostu etkinlik önerilerine kadar pek çok konu başlığının altında verilen, kolaylıkla hayat pratiğimize adapte edebileceğimiz öneriler, sürdürülebilir bir yaşam için gereken dönüşüm ve yapılanmanın bir yoksun kalış anlamına gelmediğini gösteriyor.

Tarifler bir sonraki hediye paketimizi ya da dudak nemlendiricimizi nasıl yapabileceğimizi de içeriyor.

Ve en önemlisi de Başka Bir Gezegen Yok, şu an hayatımızda var olan tüm plastikleri toplayıp, evimizden çıkararak kapı önüne koyduğumuz bir ‘temiz sayfa’dan bahsetmiyor. Püf nokta; atık yönetimi, biraz yaratıcılık ve eyleme geçerek elimizdekileri dönüştürme.

Gündelik hayatımızdaki tüm eylem ve kararlarımızın etiğe dayalı olduğu farkındalığını ilham verici dönüşüm örnekleriyle bir davete dönüştüren bu kitabın evde kompost hazırlamaktan, okulumuza geri dönüşüm kutuları istemeye uzanan çeşitliliği genç okuyucuya ulaşmanın ve onu bir yerden yakalamanın imkan alanını genişletiyor. Nil’in de dediği gibi, her şey adım adım ve sana en uygun gelenle başlamak çok önemli…

 Yazar hakkında

1990 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Ardından Lyon 3 Jean Moulin Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar üzerine yüksek lisansını yaptı. Şu anda editör olarak bir yayınevinde tam zamanlı olarak çalışıyor ve çocuk kitapları çeviriyor. Nil Kıyısı isimli Instagram hesabından ekolojik yaşamla ilgili önerilerde bulunuyor, atıklarını ve doğaya olan etkisini azaltmaya çalışıyor.

Künye

Yazar: Nil Ormanlı Balpınar
Türü: Ekoloji
Baskı Yılı: 2020
Yayınevi: Genç Timaş

 

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKitapManşet

Gülin Yücel ve Levent Kurnaz’ın Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik kitabı çıktı

Yeni İnsan Yayınevi, Ekoloji Serisi’ne Gülin Yücel ve Levent Kurnaz imzalı “Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik” başlıklı kitabı ekliyor. 

‘Sürdürülebilirlik’ kavramı, 70’lerin başında bazı düşünürlerin gidişatı ve varlıkların durumunu sorgulamasıyla gündeme geldi. Elbette malum çevreler bu hayati öneme sahip kavramın içini boşaltmak için elinden geleni yaptı. 

Tabii ki bunun sonucu olan iklim krizi; gezegenin, bitkilerin, hayvanların ve insanların varlığını tehdit etmeye başladı. İklim krizinin hepimizin birincil gündemi ve meselesi olması gerektiği aşikar. 

Yeni bir kalkınma çağı hayali

Gülin Yücel, 2014 yılından bu yana sürdürülebilirlik danışmanlığı yapıyor ve bu konunun gelişmesi için yazar, konuşmacı olarak farklı platformlarda destek veriyor.

1997’den beri Boğaziçi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Fizik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev alan Prof. Dr. Kurnaz ise aynı zamanda üniversitenin İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü.

Gülin Yücel ve Levent Kurnaz, bir sivil toplum gönüllüsü iş insanı ve bir çevre aktivisti akademisyen olarak beraber yola çıkıyor ve yeni bir kalkınma çağı hayal ediyorlar. Sürdürülebilirlik kavramına hayati kıymetini iade etmek, iklim krizini tersine çevirmek gibi kaygılarla ve güneş gibi parlayan umutlarla, bu değerli metni bize kazandırıyorlar. Mevcut düzeni birbirlerinden başlayarak eleştirmek, yanlış gidenleri görmek ve bunları diğerlerine gösterebilmeyi amaçlıyorlar.

Yeni bir bakış açısı sunuyor

Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik, yazarların altı senedir birlikte düşündükleri, tartıştıkları doğrultusunda yazdıkları yazıların bir derlemesi olarak karşımıza çıkıyor. Kitap, Gülin Yücel’in ve Levent Kurnaz’ın hem kariyerlerinde, hem de akademik çalışmalarında edindiği tecrübeleri içeriyor. Yücel ve Kurnaz, sürdürülebilir kalkınma dönüşümüne faydası ve katkısı olacak yeni bakış açıları sunmaya devam etmeyi amaçlıyorlar.

Yol haritalarında “gençleri dönüşümün parçası yapmak, farklı bakış açılarını yan yana görebilmek, veri ile karar vermek, sistem düşüncesi ile resmi görmek” gibi başlıklar yer alıyor.

Sürdürülebilirliğin karmaşık resmine bakış

Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik, sürdürülebilirlik düşünce sisteminin temel kavram ve bakış açılarını en güncel halleriyle ele alan bir başvuru kitabı olmayı, konuya gönül vermiş veya vermeye niyetli kişilere hem tarihsel bir perspektif sunmayı, konunun kapsamı hakkında fikir vermeyi hedefliyor.

Yeni Gerçeğimiz Sürdürülebilirlik, bakış açısı her ne olursa olsun, herkesin sürdürülebilirliğin karmaşık resmine, ortak bir çerçeveden bakabilmesi konusunda umut vadediyor.

Gülin Yücel hakkında

Gülin Yücel 1988’de Amerikan Robert Lisesi’ni, 1992’de Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü  bitirdikten sonra, 1993-1994’te İngiltere Londra’daki CASS, City Üniversitesi’nden M.B.A. derecesi almıştır.

İş hayatına IBM şirketinde başlamış ve burada yaklaşık 20 sene çalışmıştır. Farklı sektörlerde uzmanlık geliştirmiş; hizmetler organizasyonu ve dijital satış kanallarını yönetmiştir. Sonrasında Pronet Güvenlik Sistemleri’nde Genel Müdürlük yapmıştır. 

2014 senesinden bu yana Brika Sürdürülebilirlik çatısında kurum, organizasyon ve devletlere danışmanlık yapmaktadır. Önde gelen uluslararası üniversite ve kurumdan eğitime ve International Society of Sustainability Professionals (ISSP) Organizasyonun sürdürülebilirlik profesyoneli sertifikasına sahiptir.  

Gülin Yücel, 2012-18 arası Koç Üniversitesi’nde, 2019 itibarıyla da Sabancı Üniversitesi’nde ve 2015’den bu yana Boğaziçi Üniversitesi’nde sürdürülebilirlik dersleri vermektedir. 

Aynı zamanda sürdürülebilirlik ekosisteminin gelişmesi için yatırımcılık yapmakta olan Gülin Yücel, ETKİYAP Etki Yatırımcılığı Türkiye’nin İcra Kurulu ve KAGİDER (Kadın Girişimciler Derneği) üyesi olarak aktif çalışmalar yapmaktadır.

Prof. Dr. Levent Kurnaz hakkında

Prof. Dr. Levent Kurnaz, Avusturya Lisesi‘ni 1984’te, Boğaziçi Üniversitesi Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Bölümü’nü 1988’de, Fizik Bölümü’nü 1990 yılında bitirirken Elektrik ve Elektronik alanında yüksek mühendis derecesi de almıştır.

ABD, Pittsburgh Üniversitesi Fizik Bölümü’nden 1991 yılında yüksek lisans, 1994 yılında ise doktora derecesiyle mezun olmuştur. 1997 yılına kadar New Orleans’daki Tulane Üniversitesi Kimya Bölümü’nde doktora sonrası çalışmalarını tamamladıktan sonra Türkiye’ye dönerek Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev almıştır. 

Çalışmalarını halen Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü’nde sürdürmekte olan Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın biri yurtdışında yayınlanmış iki kitabı, otuzun üzerinde bilimsel makalesi ve makalelere aldığı üç yüzün üzerinde atıf bulunmaktadır. 

Levent Kurnaz’ın bilimsel çalışma alanlarının başında iklim bilimi ve sürdürülebilirlik gelmektedir. Kuruluşundan bu yana Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi’nin müdürlüğünü yapmakta; devletin farklı kurumlarının danışma kurullarında yer almakta veya projelerini yürütmektedir.

 

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Penguenlere giysi: Bir deniz yıldızı hikayesi

Denizyıldızının öyküsünü duymuşsunuzdur. Bu anonim hikâye, kıyıya vuran denizyıldızlarını toplayıp denize geri atan bir adamı anlatır. Adam, sabahın erken saatlerinde sular çekilmeden denizyıldızlarını toplayıp denize geri yollamanın telaşındadır. Ama sahil çok uzundur ve baştan aşağı denizyıldızlarıyla doludur. Adamın çabasını izleyen başka biri bu çabanın beyhude olduğunu düşünür ve “Ne fark eder ki” diye sorar. Adam bir denizyıldızı daha alır ve denize doğru fırlatırken cevap verir: “Onun için fark etti ama…”

Tıpkı Penguenlere Giysi kitabında anlatılanlar gibi… Yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenen bu hikâyede, bir petrol tankeri kaza yapınca petrol denize dökülür ve pek çok penguenin tüylerine petrol bulaşır. Dökülen petrol çok fazladır, zarar gören penguenler de öyle.

İşin güçlüğüne, denizyıldızlarının sayısına aldırmadan denizyıldızlarını kurtarmaya çalışan adam gibi küçük Mat de felaketin büyüklüğüne ve yapılması gerekenin zorluğuna aldırmaz. Penguenleri kurtarmak için o da bir şey yapmak ister. Ve penguenler üşümesinler, petrol bulaşmış tüylerini yalayıp da zehirlenmesinler diye penguenlere kazak örmeye karar verir. Mat ve büyükannesi komşularını, arkadaşlarını örgütleyip bir örgü seferberliği başlatırlar. Evet, maalesef belki bütün penguenleri kurtulamaz ama hayata devam edebilenler için çok şey fark eder.

Çoğu zaman hayatın zorlukları ve insanın doğa karşısındaki yıkıcılığı bize çaresiz hissettirir. “Elimden ne gelir ki?” diye sorarız. Ama bir canlının hayatına dokunduğunuzda en azından onun için bir şeyler değişir. Bu da az şey değildir ki! İşte okuduğumuzda içimizi ısıtan Penguenlere Giysi kitabı çaresizlik duygusu karşısında bir denizyıldızı olsun kurtarmak için bize ilham veriyor.

*

Künye: 

Yazan: Andrée Poulin
Resimleyen: Oussama Mezher
Çeviren: Belgin Çınar
Yayınevi: 1001 Çiçek Kitaplar

 

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Darwin’le tanışan soluğu bilimde alıyor

“Başta biyoloji olmak üzere birçok bilim dalını kökünden değiştiren bilim insanı kim?” diye sorsalar akla ilk gelen isim Charles Darwin’dir. Uzun araştırmalar sonucu elde ettiği bulgulara dayanarak, türlerin seçilim yoluyla evrimleştiği fikrini, aslında fikirden öte bir doğa yasası olduğunu bütünsel ve sistematik bir şekilde ortaya koymayı başardığı için onu evrim teorisinin mimarı olarak da tanıyoruz.

Ne var ki, 1859’da birinci basımı gerçekleşen en bilinen eseri Türlerin Kökeninde, dünyanın muhtemelen ilk ekolojik deneyinin sonuçlarını da irdelediğinden pek az kişi haberdar. Darwin, kitabın ilgili yerinde deneysel olarak ekilen otlar çeşitlendirildiğinde, bu bitkilerin veriminde de artış gözlemlendiğinden bahseder; ki biyoçeşitlilik ile ekosistemlerin işleyişi arasındaki bu ilişki halen ekolojinin en güncel konularından biridir. Ancak Türlerin Kökeni’nde bu deneyin nerede, ne zaman gerçekleştiğine dair bir not bulunmaz.

Bu sırrı çözmek, biri Londra’da Imperial College’de, diğeri Japonya’da National Institute for Environmental Studies’te bilimsel araştırmalarını sürdüren Andy Hector ile Rowan Hooper’e nasip oldu. Sürdükleri iz onları kütüphaneden kütüphaneye, sonunda da Darwin’in tamamlanmamış bir manüskriptinin sayfaları arasında kuruttuğu otlara ve yanlarına düştüğü notlara götürünce, söz konusu deneyin, ilk baskısı 1816’da yapılan Hortus Gramineus Woburnensis adlı eserde ayrıntılarıyla ele alınan George Sinclair’in deneysel bahçesinde gerçekleştirildiği ortaya çıktı.

Sinclair bu bahçeyi, normalde dünyanın farklı coğrafyalarında yetişen otların karma ekim koşullarındaki davranışlarını gözlemlemek ve verimlerini karşılaştırmak için kurmuş ve böylelikle ekoloji kavramı henüz doğmamışken dünyanın ilk planlı ekolojik deneyini gerçekleştirmişti.

Milli Müfredat’tan çıkarıldı!

Araştırmalarını bir doğa bilimcisinin merakı ve yöntemleriyle sürdüren Darwin’in, canlı ve bitki türlerini aynı zamanda ekolojik bir bakış açısıyla de incelediğini, Solucanların Verimli Toprak Oluşumundaki Rolü adlı eseri de çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.

Bu eserden bir alıntı, Bilgi Yayınevi tarafından geçtiğimiz aylarda yayımlanan ve milli eğitimin müfredattan çıkardığı Darwin’i ve insanlığa yaptığı bilimsel katkılarını gençlerle buluşturmayı amaçlayan Charles Darwin bir devrim adlı kitapta da yer bulmuş:

“Solucanlar dünya tarihinde insanların büyük çoğunluğunun hiç anlayamayacağı kadar önemli bir rol oynadı. (…) Dünyadaki bütün bitkilerin solucanların bedeninden geçtiğini ve daha sonra hiç de fazla sayılmayacak bir süre içinde bir kez daha geçtiğini hayal etmek muhteşem bir his.”

Annabelle Kremer’in yazdığı, François Olislaeger’in resimlediği ve Tonguç Çulhaöz’ün Türkçeleştirdiği kitap pekâlâ yetişkinler için de doyurucu bilgiler ve ilginç ayrıntılar barındırmasına karşın öncelikle bilime meraklı genç okurlara hitap ediyor.

Charles Darwin’in özgeçmişini, araştırma yolculuklarında tuttuğu günlük notlarını, eserlerinden alıntıları kronolojik bir sıralamayla bir araya getiren kitap, ayrıntılı yorum ve açıklamalara da geniş yer veriyor. Darwin’in bilime ve insanlığa olan katkısının neden devrim niteliğinde olduğunu irdeleyen yazar, olaylara bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşmanın önemini ve temel ilkelerini, Darwin’i örnekleme yoluyla gözler önüne seriyor.

Bilim yolculuğu

Karmaşık bilimsel gerçekleri basitleştirmeden de anlaşılır kılmak mümkün. Bu düsturdan hareket eden yazar, Charles Darwin’in macera dolu hayat yolculuğunu aydınlatırken, genç okurun ilginç, heyecanlı ya da komik bulacağı ayrıntıları es geçmemiş. Böylece bizi kitabın bilimsel içeriğinin yükü altında ezilme riskinden kurtaran küçük duraklar yapabiliyor, arada küçük Charles’in ağzına bok böceği soktuğunu ya da yetişkin Charles’in evliliğin fayda ve zararlarından oluşan bir liste tuttuğunu okuyup biraz ferahlayabiliyoruz. Kitabın, evrim teorisinin doğumuna şahitlik eden çağın atmosferini yansıtan büyük boy renkli çizimlerle bezenmiş olması da aynı amaca hizmet ediyor.

Son sözü, bilim dünyasına adım atmaya hazırlanan gençlere bu kitap aracılığıyla da ilham vermeye devam eden Darwin’in kendisine bırakmadan önce, daha küçük yaş grubu için Türlerin Kökeni’nin Sabina Radeva’nın çizimleriyle resimli kitap olarak yorumlanmış halinin kısa süre önce Domingo Yayınları’ndan çıktığını da hatırlatalım:

“Bana uzun bir yolculuğa çıkıp çıkmamakla ilgili bir soru önceden yöneltilseydi, yanıtım tamamen bir yolcunun hangi bilim dallarından keyif aldığına ve bu yolculuğun onun çalışmaları konusunda kendisine ne gibi faydalar sağlayacağına bağlı olurdu. (…) Kısacası, insanın bir amacı olması; bu amacı da tamamlanması gereken bir çalışma, ortaya çıkarılması gereken bir gerçeklik olması, yani özetin de özeti dersek, böylesi bir amacın sizi desteklemesi ve cesaretlendirmesi şarttır.” (Charles Darwin, Araştırma Gazetesi, 1845.)

*

Annabele Kremer: Fransa’da Souffelweyersheim’de bulunan Collège des Sept Arpents’de öğretmenlik yapan Kremer, aynı zamanda yarı zamanlı olarak öğretmenlerin bilim ve teknoloji alanındaki araştırmacı yönünü geliştirmeyi amaçlayan MPLS-Elsass adlı eğitim kuruluşunda çalışmaktadır.

2017’de Ulusal Doğa Tarih Müzesi ve Fransız Polar Enstitüsü’nün ortak bir projesi çerçevesinde Antarktika’ya bir araştırma gezisine katıldı. Charles Darwin bir devrim, kaleme aldığı ilk kitap.

François Olislaeger: Tanınmış Belçikalı karikatürist, dansla illüstrasyonu bir araya getiren çeşitli sanat projelerini yürümenin yanı sıra çok sayıda çocuk kitabı resimledi.

 

 

Kategori: Manşet

KitapHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Dünyanın en güzel hayvan masalları

Arden Yayınları‘ndan çıkan “Dünyanın En Güzel Hayvan Masalları”, kıtaları dolaşıp farklı kültürlerin halk masallarının ve efsanelerinin izlerini süren bir seçki.

İnsan, eskiden beri süregelerek kendiyle en çok benzerlik gösteren varlık olan hayvan üzerinden kendi eylem, duygu, düşünce ve davranışlarını anlatma, anlamlandırma çabasında. Tesis ettiği bu özdeşlik üzerinden insan, hayvanın suretinde kendi yansımasını görüyor. Bunun en kadim örnekleri de fabllarda karşımıza çıkıyor.

Yazar Angela McAllister, 50 halk masalını çocuklar için derleyip, açık ve anlaşılır bir dille yeniden anlatıyor. Kıtalara göre gruplandırılan hikâyeler, hayvanların özellikleri ve davranışları üzerinden okuyucuya ahlaki öğütlerde ve tespitlerde bulunuyor. Kitapta Üç Küçük Domuz’dan Çirkin Ördek Yavrusu’na en sevilen ve bilinen hayvan temalı masal, mit ve efsanenin yanı sıra Emu’dan Viskaça’ya belki de daha önce adını hiç duymadığımız birbirinden farklı hayvanları merkeze alan hikâyeler de yer alıyor. McAllister, seçkisinde seçimini sadece neşelendiren ve güldüren hikâyelerden yana kullanmamış. Çitanın Yanaklarında Neden Gözyaşı İzleri Var, Beyaz Kelebek gibi okuyucuyu hüzünlendiren anlatılar da kitapta mevcut.

Çizer Aitch ise canlı renkler kullandığı illüstrasyonlarında kadim hikâyelerin efsunlu yanlarını çok iyi yakalamış. Farklı zaman, coğrafya ve kültürlerde yeşermiş hikâyelerin görsellik zenginliğini koruyarak bütünlüklü bir tarz tutturmayı başarmış.  Sayfa kenarlarında, okuduğumuz hikâyenin kökenin hangi kıta olduğunu belirten yazıların altında bulunan ve kıtanın bitki örtüsüne dair okuyucuya fikir veren ufak vinyetler de kitaptaki incelikli detaylardan biri.

*

Künye

Yazan: Angela McAllister

Resimleyen: Aitch

Çeviren: Ayşen Gür

Yayınevi: Arden Yayınları

Yayım Yılı: 2019

Yazar Hakkında

 

Angela McAllister her yaştan çocuklar için bugüne dek 80’in üzerinde kitap yazdı. Eserleri sahneye uyarlandı, 20’den fazla dile çevrildi ve sayısız ödüller aldı.

Çizer Hakkında

Ana yurdu Romanya olan Aitch, halk geleneğine dayanan illüstrasyonlarında yolculuk ve doğa sevgisinden esinlendi, kumaştan suluboyaya, çeşitli malzemeler kullandı. Aitch’in rüya dolu karakterlerinde ait olduğu ülkenin kültürel mirasının güçlü etkileri hissediliyor.

 

Kategori: Kitap

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Memo: Kentin en yakışıklı, iyi yürekli devi

Bir varmış, bir yokmuş… İsmi meçhul bir şehirde insanlar, hayvanlar ve devler bir arada yaşarlarmış. Masalımızın kahramanı Memo kentin en pasaklı deviymiş. Eski püskü elbisesi ve kahverengi sandallarından başka bir şey giymezmiş… Derken bir gün Memo’yu, şehre yeni açılan elbise dükkânından kendine yeni kıyafetler alma isteği sarmış…

Julia Donaldson tarafından yazılıp Axel Scheffler tarafından resimlenen İyi Yürekli Dev Memo adlı masalımız işte böyle bir hikâyeyi anlatıyor. İyi yürekli devimiz Memo yeni elbiseler almasına alıyor ama bakalım sonra başından neler geçiyor? Memo yeni elbiseleriyle kentin en yakışıklı devi olmaya heves ederken, kendisinden yardım isteyenlere sırt mı çevirecek yoksa elini mi uzatacak?

Aslında Memo’nun tercihinin hangi yönde olduğu kitabımızın adından da belli. Julia Donaldson bu kitapta geleneksel masallarda hep olumsuz yönleriyle, bencil, kötü kalpli, açgözlü, neredeyse bir canavar olarak tasvir edilen ‘dev’ imgesini yerle bir ediyor. Böylesi bir canavar ruhlu ‘dev’ imgesinin karşısına altın kalpli dev imgesini koyuyor. Üstelik masalımızda anlatılan kentte devler insanların ve hayvanların düşmanı değil. Hep birlikte huzur ve barış içinde yaşadıkları kenti paylaşıyorlar.

Donaldson ve tabii ki resimleriyle kitaba neredeyse ikinci kez hayat veren Axel Scheffler bu yer değiştirmeyi öylesine başarılı bir şekilde yapıyorlar ki, kitabı okurken neredeyse Memo üzüldüğünde üzülüyor, sevindiğinde seviniyorsunuz.

Didaktik bir anlatımdan uzak bu kitabın dili de oldukça eğlenceli. Kitapta yer yer kafiyelerle bezenmiş akıcı bir masal dili karşınıza çıkıyor. Yetişkin, çocuk her okurun keyif alacağı bu masalı okurken, o kadar canlı ve devingen bir anlatımla karşılaşıyorsunuz ki; keşke tiyatroya da uyarlansa demeden edemiyorsunuz. Umarım bir gün, Memo’yu tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.

*

Künye

Yazan: Julia Donaldson

Resimleyen: Axel Scheffler

Çeviren: Ali Berktay

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Yayım Yılı: 2016 (2. Basım)

 

Kategori: Hafta Sonu

Manşetİklim KriziKitap

İklim Direnişi, Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı

Yeni İnsan Yayınevi, Yeşil Politika Serisi’ne, 1988 yılından beri iklim değişikliği, savaş, evrensel adalet, nükleer silahsızlanma ve uluslararası işçi hakları gibi sorunları ele alan toplumsal hareketlere katılan ve bu konular hakkında eserler kaleme alan Jeremy Brecher imzalı “İklim Direnişi: Bir Hayatta Kalma Stratejisi” başlıklı kitabı ekledi.

Kitabın editörlüğünü, küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine yazdığı eserlerle de tanınan gazeteci, akademisyen ve radyo programcısı Ömer Madra üstlendi. Dilara Kılıç ise Türkçeye kazandırdı.

Çözüm önerileri

Dünya ikliminin insanlar tarafından tahrip edilişi, evrensel olarak bilinen ve defalarca kez kanıtlanmış bir olgu. Jeremy Brecher, İklim Direnişi’nde bu gerçekliğe dikkat çekiyor ve bu devasa sorun karşısında yapılan çalışmaları adım adım anlatıyor. Bu çalışmaların sonuçlarını, kazandığı başarı ya da başarısızlıkları aktardıktan sonra okur için çözüm önerileri sunuyor.

İklim değişikliği ve küresel ısınma gibi sorunlarla mücadeleyi amaçlayan sayısız çalışmanın varlığı biliniyor. Hükümetlerden ve üst düzey yöneticilerden sivil direnişçilere kadar birçok topluluk veya kişi, iklim direnişi için mücadele veriyor. Yazar, geçmişten günümüze bu çalışmaları ortaya koyan tarihsel bir özet çıkardıktan sonra söz konusu çalışmaların neden başarısız olduğunu da okuyucuya açıklıyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Yasal bir zemin

Jeremy Brecher, iklim direnişindeki başarısızlıkların giderilmesi ve iklim mücadelesi için yasal bir zemin öneriyor. İklim Direnişi bu sayede, yalnızca sorunlardan ve mücadeleden değil; çözümlerden, önerilerden ve stratejilerden bahseden bir kitap olma özelliğiyle ön plana çıkıyor.

İklim Direnişi, “İklimin Korunmasındaki Başarısızlığın Sebepleri” ve “İklimin Korunmasına Yönelik Makul Stratejiler” isimli iki bölümden oluşuyor. Kitabın birinci bölümünde resmî ve gayriresmî iklim hareketleri anlatılarak bu hareketlerin kazanımları, başarısızlıkları ve arka planında yaşanan olaylar irdeleniyor.

Hangi yollat başarıya ulaştı?

Birinci bölümde yer alan “Zor Gerçeği Keşfetmek” başlığı altında ise oldukça mühim olan iklim krizi gerçeğinin, iklim direnişindeki yerinden ve farkındalığından bahsediliyor. İlerleyen başlıklarda ise üst düzeyde yapılan çalışmaların, yasal düzenlemelerin ve bu düzenlemelerdeki boşlukların altı çiziliyor; vatandaşların ve sivil toplum örgütlerin çabalarına yer veriliyor. Bu çabaların hangi yollarla başarıya ulaştığı ve neden daha fazla başarıya ulaşamadığı yalın bir dille okuyucuya aktarılıyor.

İklim Direnişi’nin ikinci bölümü, iklimin korunmasına yönelik yöntem ve stratejilere ayrılıyor. “Küresel, Şiddetsiz ve Yasal Direniş” başlığı altında, iklim direnişi için alternatif yollardan bahsediliyor. Bu yollar arasında lobi çalışmaları ve şiddet içeren devrimler bulunsa da Jeremy Brecher, şiddetsiz ve doğrudan yapılacak küresel direnişi savunuyor; hükümetlerin iklim direnişi meselesini gündemlerine koymaları gerektiğinin altını çiziyor. Brecher, hükümetlerin bu amaç için nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini de açık ifadelerle ve analizlerle gösteriyor.

‘Mükemmel strateji için vakit yok’

İklim Direnişi’nin sonuç bölümünde ise bütüncül ve tutarlı bir perspektif sunuluyor. Yazarın giriş bölümündeki sözleri, kitabın amacını de yansıtıyor aslında:

İklimin korunması için mükemmel bir strateji bekleyecek vaktimiz yok; hepimizin görevi, bulabileceğimiz en iyi stratejiyi bulmak ve harekete geçmektir.

Jeremy Brecher hakkında

Jeremy Brecher Save the Humans? Common Preservation in Action ve emek tarihini konu alan Strike! (Kırkıncı yılı vesilesiyle yakın zamanda gözden geçirilmiş yeni baskısı yayınlanmıştır) isimli eserleri başta olmak üzere, işçi hareketleri ve toplumsal hareketler üzerine birçok kitap kaleme aldı.

1988 yılından beri iklimi koruma stratejileri üzerine yazıyor. Aynı zamanda Labor Network for Sustainability (Sürdürülebilirlik için İşgücü Ağı) isimli hareketin kurucularından. Keystone XL boru hattı projesine karşı yapılan ilk eylemlerde gözaltına alındı.

Yarım yüzyıldır; nükleer silahsızlanma, insan hakları, Vietnam’da barış, uluslararası işçi hakları, küresel ekonomide adalet, savaş suçlarının denetimi gibi çeşitli alanlarda yer aldı. Union Graduate School isimli okulda doktorasını yaptı ve belgesel filmiyle beş tane bölgesel Emmy ödülü aldı.

 

Kategori: Manşet

ManşetKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] ‘Tuhaf’ mutlu yuvalar ve ‘kötü örnek’ şahane babalar artık bizde de var!

Çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl yankı bulup yeniden üretildiği konusunda birçok araştırma, birçok tartışma mevcut. Konu açıldı mı ilk aklımıza gelen masallar ve orada cirit atan kurtarılmayı bekleyen prenseslerle kurtarıcı prensler oluyor genellikle. Oysa biraz seçici bir algıyla incelediğimizde günümüz çocuk ve gençlik edebiyatının, çocuklarımızın hayallerini “pembe” ve “mavi” kalıplara hapsetmekte, geleneksel aileyi kutsamakta, asıl kötüsü de bunun dışında kalan yaşama biçimlerine sırtını dönmekte en az masallar kadar etkin olduğu kolayca görülür.

Evi çekip çevirmek yerine mesleki kariyerine ya da bireysel hayallerine odaklanan anneler, çocuk bakımını ve ev işlerini üstlenen evli ya da bekâr babalar, evlenmeden birlikte yaşayan ebeveynler, boşanılmış ve yeniden evlenilmiş eşlerle, biyolojik olan ya da olmayan çocuklarla renkli bir bütün oluşturan patchwork aileler uluslararası çocuk ve gençlik edebiyatında bile pek az yer bulmaktadır. Çeviri çocuk kitaplarını bir yana bıraktığımızda manzara daha da çoraktır. Kabul, cinsiyetlerin toplumsal rolüne ve geleneksel aile modeline dair köhnemiş klişe ve kalıplardan kaçınma eğilimi bizde de filizlenmiş durumda.

Ama filizin canlanıp dallanmasına daha epey var. Öyle ki, farklı aile biçimlerinin mümkün ve meşru olmakla kalmadığını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin pekâlâ sorgulanabilir, hatta buna muhtaç olduklarını gösteren, gökkuşağının tüm renklerini açıktan kucaklama cesareti gösteren (ki öyle bir eser halihazırda bizim coğrafyada yazılmadı daha) ya da hiç değilse satır arasında tabuların dışına çıkabilen “yerli üretim” çocuk kitapları hâlâ bir elin beş parmağını geçmiyor.

Serçeyle kırlangıcın alışılmadık dostluk ve dayanışması

Hal böyleyken Can Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda bu kapsamda değerlendirilebilecek iki eserin peş peşe çıkmış olması tek başına dikkate ve önemsenmeye değer.

Söz konusu kitaplardan birincisi, Çayırın En Tuhaf Yuvası, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkmış, Vaghar Aghaei’nin çizimleriyle renklenmiş. İkincisi, Benim Babam Kötü Örnek’in metni Aslı Tohumcu’ya, resimleri Mavisu Demirağ’a ait.

Her iki eser de daha isimleriyle, kapaklarının altında toplumda “tuhaf” ya da “kötü örnek” gözüyle bakılan “hikâyeler” sakladıklarını ele veriyor. Yani aslında saklanan bir şey yok. Ahmet Büke, bir yuvada rollerin geleneklerin ötesinde farklı (da) dağılabileceğini, bir ailenin alışılmışın dışında aktörlerden (de) oluşabileceğini işlerken hayvan karakterlerden yararlanıyor.

Öykünün kahramanları herhangi bir cinsiyetten insan bireyleri değil de bir serçe ile bir kırlangıç olduğunda aile ve cinsiyet rollerine dair birçok sorunsalı birden işlemek hem mümkün hem biraz daha kolay hale geliyor. En azından çocuk yazınında hayvan karakterler sıklıkla bu gibi nedenlerle insanlardan rol çalıp onların yerine geçebiliyor.

Bir serçe ile bir kırlangıcın bir araya gelmesi görülmüş şey değil. Hele de bu kırlangıç bir kuştan beklenen temel şeyleri, yani yuva yapmasını ve uçmasını unutmuşsa. Ama serçe kırlangıcı, kırlangıç da serçeyi seviyor. Bir arada yaşamak için bu kadarı yeter. Gerçi kırlangıç bir ara şüpheye düşüyor. Tüm yuvalarda anne kuş, baba kuş ve yavru kuşlardan oluşan aileler yaşarken, serçenin aile kurmasına engel olmak doğru mu? Neyse ki serçe, kırlangıcın çekip gitmekten vazgeçiriyor. Ona göre bir yuvayı yuva yapan dostluk ve dayanışma. Şans bu ya, bir gün aralarındaki sevgi bağı toplum baskısına üstün gelen ikili yuvalarında bir yumurta buluyor. Yumurta serçeye de kırlangıca da ait olmadığına göre akıllara guguk kuşu geliyor haliyle.

Üstelik serçe ve kırlangıç birbirlerini tüm farklılıklarıyla benimsedikleri gibi guguk kuşu yavrusunu da aynı önyargısız sevgiyle aileye dâhil ediyor. Ahmet Büke’nin sözleriyle “Haber bomba gibi patlamıştı. Bir yuvada kırlangıç, serçe ve guguk kuşu yaşıyordu! (…) Böyle bir şey olabilir miydi!”. Öfkeli tepkilere hep beraber dil çıkaran üçlü, küçük okura “pekâlâ mümkün” dedirtiyor. Herkes gibi olmayan, başkaları gibi davranmayan ebeveynlerle, biyolojik olmayan anne ya da babalarla yaşayan çocukların kendi deneyimlerinden izler bulabilecekleri bu hikâye, geleneksel ailelerde büyüyen çocuklarla başka türlüsünün de var ve meşru olduğu, hatta çok da iyi yürüyebileceği, ortak yaşamı zorlaştıran ya da kolaylaştıran faktörler hakkında konuşmak için vesile yaratıyor.

Baba-kızın ‘müşterek’ yaşamı

Küçük yaştakilerle benzer sohbet olanakları sunan Benim Babam Kötü Örnek bize eşiyle ve çocuğuyla eşitlikçi ya da yazar Aslı Tohumcu’nun deyimiyle “müşterek” bir yaşam kuran bir babayı tüm alışılmadık yönleriyle tanıtıyor. Yeri geldiğinde kızının kuaförü, yeri geldiğinde moda danışmanı, bazen evin aşçısı, bazen temizlikçisi, bazen de organizatörü olan bu baba, aile çevresinde, özellikle de ailenin erkek bireylerince pek de hoş karşılanmıyor. İşte, hikâyenin anlatıcısı küçük kızın canını sıkan tam da bu. Ona göre babasının davranışlarında bir gariplik yok. “Kötülük bunun neresinde?” diye sora sora dilinde tüy bitiyor.

Sahi, toplum “yardım” kavramıyla çizilen sınırı ihlal etmediği sürece önlük takan babalara hoşgörü gösterebiliyorken, neden ortak yaşamın getirdiği yüklerin altına tam, yani yükler arasında ayrım yapmadan giren, aile olmanın ve çocuk yetiştirmenin sorumluluklarını gerçekten de “müşterek” omuzlayan, üstelik de bundan hoşnut olduğunu saklama gereği duymayan bir erkeğe hâlâ “uzaylı” muamelesi yapıyor? Neden çekirdek ailenin en yakın çeperinde bile “aman, böyle örnek uzak olsun bize” tepkisi ağır basıyor? Bunu yanıtlamak kitabı çocuklarla okuyup yine onlarla, kendi deneyimleri ışığında tartışacak olan yetişkinlere düşüyor.

Sonuçta küçükler tarafından açık yüreklilikle benimsenen renkli mutlu yuvalara tuhaflık atfeden, çocukların şahane ilişkiler kurduğu ama eril şemaya uymayan babalara “kötü örnek” gözüyle bakan onlar.

*

Aslı Tohumcu: 1974 yılında Leverkusen’de doğan Aslı Tohumcu’nun çocukluğu Bursa’da geçti. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından çeşitli yayınevlerinde editörlük, TRT2’de muhabirlik, sunuculuk ve danışmanlık yaptı, kitap ekleri çıkardı. 2003’ten bugüne pek çok roman ve öykü kitabı yayımlandı. Çocuk kitapları üzerine köşe yazılarıyla da tanınan Tohumcu, çocuklar için yazdığı iki ciltlik Üç, İkiii, Birr, Ateş!’in (2012) ardından, “Eksimus Serüvenleri” (2013) ve “Bolbadim Günlükleri” (2013) dizilerini kaleme aldı. Mizah dolu macera romanı Karadankaçanlar’ı (2015), küçükler için bir kütüphane macerası anlattığı Hışır Hışır Kırt Kırt (2016) ile çocuk, toplum ve çevre üzerine eleştirel bir roman niteliğindeki Dünyayı Döndüren Kız (2016) izledi. Yetişkinler ve çocuklar için yazmanın yanı sıra edebiyat üzerine yazılarını ve yazı atölyelerini sürdüren Aslı Tohumcu, kızı Tomris’le birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Ahmet Büke: Ahmet Büke 1970’te, Manisa’nın Gördes ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gördes’te, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde bitirdi. Bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okudu. 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri E Dergisi, Adam Öykü, Ünlem, Patika, İmge Öyküler, Özgür Edebiyat, Eşik Cini, Notos Öykü, yeniyazı, ğ, Sus, Har gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. İzmir Postası’nın Adamları (2004) ve Çiğdem Külahı’nın (2006) ardından, Alnı Mavide (2008) ile 2008 Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, Kumrunun Gördüğü (2010) ile 2011 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Onları Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012), Yüklük (2014), Varamayan (2019) adlı öykü kitapları izledi. İlk romanı Mevzumuz Derin (2013), Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’ne değer görüldü. “Hazır Bilgi Serisi” için derlediği 100 Tuhaf Kitap 2015’te yayımlandı. İnsan Kendine de İyi Gelir (Dünya Kitap 2015 Yılın Telif Kitabı Ödülü), Gizli Sevenler Cemiyeti (2016), Eyvah, Babam Şiir Yazıyor! (2017), Annemle Uzayda (2017), Gökçe’nin Yolu (2018), Neşeli Günler (2019) ve Kırlangıç Zamanı’nı (2019) çocuklar ve gençler için yazdı. Eşi ve kızıyla İzmir’de yaşayan yazar, yeni kitabı Çayırın En Tuhaf Yuvası’nda (2020), aile olmak ve birlikte bir yaşam alanı kurmak üzerine, doğanın kendi mucizelerinden doğan sevgi dolu bir öykü anlatıyor.

 

 

 

 

 

Kategori: Manşet

ManşetKitapLGBTİ+

Bakanlık, ‘Büyülü Gökkuşağı’ isimli çocuk kitabını ‘muzır yayın’ ilan etti

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, “Ben De Okuyorum Öykü Dizisi 3-Büyülü Gökkuşağı” adlı kitabı muzır yayın ilan etti. Karar sonrası kitap, içi görülmeyen zarf veya poşet içerisinde 18 yaştan büyüklere satılabilecek.

Bakanlık’tan yapılan yazılı açıklamada, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu kararının Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandığı belirtildi.

‘Cinsiyet değiştirme özendiriliyor’

Açıklamada kitabın içerisinde yer alan bazı ifade ve tasvirlerin 18 yaşından küçüklerin maneviyatı ve gelişimleri üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğunun tespit edildiği öne sürüldü. Muzır içerikten ne kast edildiği ise şu cümlelerle aktarıldı:

Kitap çocuk iken gökkuşağının altından geçince kızlar erkek, erkekler de kız olur hikayesinden etkilenen Yılmaz’ın rüyasında arkadaşı Dilek’le gökkuşağının altından geçtikten hemen sonra ikisinin de cinsiyetinin değişmesi, daha sonra tekrar gökkuşağının altından geçerek eski hallerine geri dönmeleri anlatılıyor. Söz konusu kitapta cinsiyet değiştirmeyi özendirici bazı ifadelere yer verilmesinin kitabı okuyan farklı yaş gruplarındaki çocukları cinsel kimliklerini sorgulamaya yönelteceği bununla birlikte kitapta yer alan ifadelerin çocukların ruh ve duygu sağlığı ile dengeli gelişimine zarar verebilir; ayrıca çocukların kişisel gelişimleri ve maneviyatları üzerinde olumsuz tesir oluşturabilir.

12 bin üzerinde yayın incelendi

​Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nca bugüne kadar gazete-dergi gibi 12 bin 790 yayın ve 26 kitabın değerlendirildiği aktarıldı.

19 kitabın küçükler için zararlı olduğunun kararlaştırıldığı bildirilen açıklamada müstehcenlik suçuyla ilgili 4 bin 957 adli bilirkişi raporunun hazırlanıp adli makamlara gönderildiği duyuruldu.

Kategori: Manşet

ManşetHayvan HaklarıKitap

Yeni İnsan’dan yeni kitap: Vegan Olmak İçin Bahaneler

Yeni İnsan Yayınevi, Yeşil Politika Serisi’ne Cornell Hukuk Fakültesi’nde hayvan hakları üzerine ders veren Sherry F. Colb’un kaleme aldığı Vegan Olmak İçin Bahaneler başlıklı kitabı ekledi.

Kendisi de vegan aktivist olan Nilgün Engin’in Türkçesiyle vücut bulan eser, son zamanlarda sıkça gündeme gelen vegan tartışmaları için faydalı bir rehber niteliği taşıyor.

“Sadece Vejetaryen Olmak Yetmez mi?”, “Peki Ya İnsan Sağlığı?” ve “Hayvanlar da Diğer Hayvanları Yemiyorlar mı?” gibi toplam on altı başlıktan oluşan kitap, veganlık hakkındaki klişelere ve basmakalıp sorulara son derece sade ve doyurucu yanıtlar veriyor.

Her bir sorun için açıklayıcı çözümler

Kitap pek çok farklı amaçla okunabiliyor. Vejetaryenlerin ve naveganların da kitaptaki tartışmalar sayesinde söz konusu meseleler hakkında yeni fikirler edinmelerini sağlıyor.

Vegan Olmak İçin Bahaneler’de hayvansal ve bitkisel gıdalar arasındaki farklar, hayvansal gıda olmayan fakat yapımında dolaylı yoldan hayvanların kullanıldığı gıdaları tüketmenin ahlaki boyutları gibi konular ince ince işleniyor.Her bir sorun için açıklayıcı çözümler sunuluyor. Colb, genel itibarıyla eğlenceli ve yalın bir dil kullansa da yer yer eleştirel ve sivri bir anlatımla okuru iğnelemekten de çekinmiyor.

Joy: Dikkatli analizlerle dolu

Why We Love Dogs, Eat Pigs, and Wear Cows adlı eserin yazarı Melanie Joy, kitapla ilgili değerlendirmesinde “Vegan Olmak İçin Bahaneler, veganlara ve veganlığa karşı en yaygın, kafa karıştırıcı ve genellikle meydan okuyan tepkilerin bazılarının dikkatli analizleriyle dolu. İdeolojileriyle ilgili bir soruya ya da meydan okumaya daha kapsamlı bir cevap verebilmiş olmayı dileyen her vegan ya da vejetaryen ve veganlığın esas kavramlarını anlamak isteyen herhangi biri Sherry F. Colb’un sorunları derinlemesine incelediği eserinden fayda sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.

Kitabın çevirmeni Nilgün Ergün ise “Bu kitap dört yıl önce elime geçmiş olsaydı vegan oluşum iki hafta yerine iki günümü alırdı” değerlendirmesinde bulundu.

Sherry F. Colb hakkında

Sherry F. Colb, Cornell Hukuk Fakültesi’nde “Law and Charles Evans Hughes Scholar” profesörü. Bu kürsüde hayvan hakları, kanıt ve ceza muhakeme usulü üzerine ders veriyor.

Columbia Üniversitesi ve Harvard Hukuk Fakültesi mezunu. Daha öncesinde Yüksek Mahkeme’de hakim olan Harry A. Blackmun’ın hukuk sekreterliğini yaptı. Colb Ithaca, New York’ta eşi, iki kızı ve iki köpeği ile birlikte yaşıyor.

Nilgün Engin hakkında

Nilgün Engin 1961 Ankara doğumlu, orta ve lise öğretimini TED Ankara Koleji’nde bitirdikten sonra çalışma hayatına bankacılık sektöründe atıldı. Emeklilik sonrası serbest çevirmenlik yapmaya başlayan Engin’in yayımlanmış dört çeviri kitabı var.

Çeviri çalışmalarının yanı sıra Animal Save Movement Orta Doğu ve Afrika bölge koordinatörü olarak vegan aktivizmin içerisinde yer alıyor.

Kategori: Manşet

ManşetKitap

Yeni İnsan’dan yılbaşı hediyesi: ‘Küçülmek güzeldir’ kitabı kısıtlı süre boyunca ücretsiz

Yeni İnsan Yayınevi, pandemi sonrasında yeni normali konuşurken ülkemizde var olan ekonomi tartışmalarına katkı sunması için “Yeşil ekonomi: Küçülmek güzeldir” kitabını ücretsiz okumaya açıyor.

Darren Zhang, Flipo Fabrice, Giorgos Kallis, Jeroen van der Bergh, Raoul Weiler ve Roefie Hueting tarafından kaleme alınan yazılardan oluşan ve Seren Erengezgin‘in Türkçeye kazandırdığı kitap “büyüme” kavramının bir mit, bir dogmatik tek yol gibi önümüze sunulduğunu, aslında farklı bir yol olduğunu tartışmaya açıyor.

Dayanışma ve paylaşmanın önemi

Yeni İnsan tarafından yapılan açıklamada “Halen yaşamaya devam ettiğimiz pandemi, var olan tüm eşitsizlikleri daha net bir biçimde gözler önüne sererken, yaşadığımız ekonomik sistemin sorunlarını bir bir yüzümüze vurmaya devam ediyor” ifadeleri kullanıldı.

Yapılan açıklamada “Sadece büyümeyi hedefleyen politikaların toplum refahını ve sürdürülebilir yaşamı sağlamakta ne kadar yetersiz olduğunu tüm dünya acı bir şekilde deneyimlerken, dayanışmanın ve paylaşmanın önemini bir kez daha kavramamız gerektiğine inanıyoruz” denildi.

2021 yılında daha sürdürülebilir bir dünya dileğinde bulunan Yeni İnsan Yayınevi tarafından basılan kitaba 5 Ocak 2021 tarihine kadar burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Farelerin ‘Mardi Gras’ında maskeli balo

Maske insanlık tarihi kadar eski bir aksesuardır.  Tarih çağları boyunca kullanım amaçları her dönemde değişerek günümüze kadar gelen bir serüvene sahiptir. Şimdilerde epidemiye karşı kullandığımız sağlık amaçlı maskeleri bir kenara koyarsak maske, onu takanın gizlenmesini sağlar. Amacı bir şeyleri gizlemek ya da farklı göstermektir. Bir yere kadar farklı gösterir ve gizler de.  

Bir de uygarlıkla birlikte ortaya çıkan ve herhangi bir aksesuar kullanmadan edindiğimiz maskeler vardır. Bu maskeleri yüzümüze geçirir, benliğimizle bağlantımızı koparır ve koşullar neyi öngörüyorsa onu yaparız. Maske ister aksesuar isterse kendi kendimize edindiğimiz türden olsun karşı tarafı yanıltmaya hizmet eder. Çünkü iki kişiden birinde ya da ikisinde maske varsa sahici bir iletişimden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsetmek mümkün olmaz.

Maske kullanan çevresinde bir sis perdesi oluşturarak görünmez olurken karşısında görünmez olduğu sadece çevre değil kendisidir de. Çünkü maskesiyle kendi gerçekliğini de yadsımaktadır. Kendi duyguları, zayıf ve güçlü yanları maskenin gölgesinde, sis perdesinin altında silikleşerek  tanınmaz hale gelir.

Maskenin ele geçirdikleri

Klasik dramatik kurguda kuraldır; her şey denge halindeyken biri gelir ya da bir şey olur ve düzen bozulur. Kurgu tekrar denge hali kuruluncaya kadar devam eder.  Yeşil Kuyruklu Fare kitabımızda da böyle olur. Willshire ormanında huzur içinde yaşayan tarla farelerinin hayatı bir gün ormana gelen şehir faresine ‘Bize şehri anlatsana’ demeleriyle değişir. Şehir faresinin Fransızca Şişman Salı anlamına gelen ‘Mardi Gras’ gününü ballandıra ballandıra anlatması tarla farelerinin de Şişman Salı günü düzenlemeye karar vermelerine neden olur.

Çocukça bir masumiyetle şehirde  düzenlenen Şişman Salı gününü ormanda da yapmaya karar veren tarla fareleri çalıları süsler ve vahşi hayvan maskeleri yaparlar. Bu maskelerin onları ele geçirebileceği hesapta yoktur ancak evdeki hesap çarşıya uymaz ve onlar tarla faresi olduklarını unutarak vahşi hayvanlar olduklarına inanmaya başlarlar. Daha önce güvenli ve huzur dolu olan orman artık herkesin birbirinden korktuğu nefret ve kuşku dolu bir yere dönüşür.

Usta yazar, tasarımcı ve grafik sanatçısı Leo Lionni’nin yazdığı  ve  çizimlerini yaptığı Elma Çocuk’tan çıkan Yeşil Kuyruklu Fare maskeler üzerinden yabancılaşma, köy-kent çatışması ve yabancılaşmanın tahribatlarını tartışıyor. Zaman zaman yetişkinlerin bile kafasını karıştırabilen yabancılaşma konusu hem çocukta hem yetişkinde iz bırakabilecek dil, üslup ve çizgilerle  okurun karşısına çıkıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Farklıyız, aynıyız, eşitiz…

Bu çağda farklılıklar herkesin diline pelesenk olmuş bir sözcük. Sanki çocukken yaptığımız legolar gibi, çıkmasın diye parçaları birbirine zorla tutkalla yapıştırılmış bir mozaik gibi ‘farklılıkların bir aradalığından’ söz edilip duruluyor. Muhakkak tabiattaki biyoçeşitlilik nasıl tabiatı tabiat yapan şey ise, insanlar da farklılıklarıyla varlar. Farklılıkların inkârı insanın kimliğinin, benliğinin inkârı…  

Ama içimden bir ses bana diyor ki; farklı olduğumuz kadar aynı olduğumuzu;  hayvanlarla, bitkilerle, insanlar olarak birbirimizle ne kadar benzediğimizi de kabul etsek sanki daha kolay ve daha çok yol alacağız. Kafamızı kaldırıp birbirimize baksak, “benim saçım sarı, seninki siyah ama duygularımız, gülüşümüz aynı… Ne kadar da benziyoruz birbirimize” diyebilsek… Farklılıklardan bahsederken, biraz da aynılıktan, eşitlikten, kardeşlikten bahsetsek… Aynılığımızın farkındalığına varsak? Empatiyi baş tacımız yapsak… Ne de güzel bir dünya kurmuş oluruz değil mi?

Eğer Zülfü Livaneli’nin Ada şarkısının sözlerindeki gibi dünyayı güzellik kurtaracaksa, işte benim gözümde Feridun Oral’ın yazıp resimlediği Farklı ama Aynı kitabı da bu ütopya için bir adım.

Hikâyemizin kahramanlarından çobanın gönlü, arka bacakları tutmayan bir keçi yavrusunu öyle bırakmaya razı olmuyor. Çaldığı kavalın yürüyüp koşabilme düşleri kurdurduğu küçük keçi için bir yürüteç yapıyor. Hikâyemiz bu kadar basit ama Feridun Oral, hikâyenin ‘hissederek’ yazılmış bir hikâye olduğunu buram buram hissettiren masalsı diliyle, okurun gözlerinin ve yüreğinin önüne çok şey anlatan bir duygu yoğunluğunu seriyor. Tıpkı engelli hayvanlar için ücretsiz yürüteç yapan “Hayat Tamircisi” Hasan Kızıl gibi basit hikâyelerden bir dünya kuruyor. Zaten büyük sırlar küçük hikâyelerde saklı değil midir?

Bu yazıyı bana koşulsuz sevmeyi öğreten, ne kadar farklı ve aynı olduğumuzu, insan türü olarak kurduğumuz uygarlık ne kadar reddetse de ne kadar ‘hayvan’ olduğumuzu, nasıl da aynı yıldız tozundan savrulup buraya vardığımızı fark etmemi sağlayan engelli kedi-oğlum Misket ile, onun bana öğrettikleriyle birlikte yazdım.  Ve şair Erich Fried’in dizelerini ona adıyorum:

“Belki hayat daha kolay olurdu,

Sana rastlamasaydım eğer.

Ama benim hayatım olmazdı sadece.”

 

*

KÜNYE

Yazan: Feridun Oral

Resimleyen: Feridun Oral

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yayın yılı: 2016

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Fareye suç atan değil, çevreye duyarlı nesillere ihtiyaç var!

Büyük kentlerde boş arsa kaldı mı? Beton bloklarının yükselmediği son bir toprak parçası? Hadi müteahhitler henüz yetişmedi oraya diyelim. Mahalleli durur mu, çoktan keşfettiler tabii. Keşfetmekle de kalmadılar çer -çöple doldurdular.

En azından İthaki Yayınları’ndan çıkan Geri Dönüşüm Günü adlı çocuk kitabı böyle başlıyor:  “İki bina arasında boş bir arsa vardı.(…) İnsanlar bu boş arsaya çöplerini atıyordu.”

Bir vurdumduymazlık diğerini bir nevi meşrulaştırıyor, arsaya boylanan atıklar çoğaldıkça vurdumduymazlık alışkanlığa dönüşüyor. Artık insanlar burayı adeta çöplük belliyor. Başta sadece ufak tefek şeyler atılırken zamanla eski bilgisayarlar, ayakkabılar, kırılmış mobilyalar üst üste yığılmaya başlıyor. Ta ki çöp dağı arsaya gerilen tellerin boyunu aşıncaya dek…

Yetişkin gözünden ‘olağan kötüler’: Fare çetesi

Ne var ki bu kadarı bile insanları irkiltmeye yetmiyor. Öyle ya bizi korkutan, boş arsaları doldurmakla kalmayıp yaşadığımız gezegeni boğan atıklar üretmemiz değil. Ama “sonra bir gün, aklınıza bile gelmeyecek, korkunç bir şey oldu,” diye devam ediyor kitap ve ekliyor: “Bir fare çetesi bu arsayı keşfetti.”

Geri Dönüşüm Günü’nün, kendilerine yeni bir yaşam alanı keşfeden kent farelerini “çete” olarak nitelendirmesi, hikâyede “kötü” rolünün kime verildiğini de ele veriyor.

Pandemi döneminde bir kez daha gördük, biz insanlar, bizzat sorumlusu olduğumuz bir sorun başımıza bela olduğunda faturayı başka bir canlıya kolayından kesiveriyoruz. Hep birlikte oynadığımız Covit filminin kötüsü yarasalarken, Geri Dönüşüm Günü’nün çöp dolu arsasında kötü rolünün farelere verilmesi bu bakımdan pek de şaşırtıcı olmuyor.

Neyse ki arsaya adeta işgalci gibi girip karıncadan solucana sinekten çekirgeye tüm diğer canlılara hayatı dar eden fare çetesi, kitabın sadece bir yan unsuru. Büyük ihtimalle bu nahoş hikâye, geri dönüşüm konusunu “çocuğa göre” anlatabilmek için bir giriş olarak kurgulanmış.  “Çocuğa görelik”in çoğunlukla sadece yetişkin mantığın ve onun çocukluğa dönük önyargılı bakışının bir kılıfı olduğu gerçeğine şöyle bir dokundurmakla yetinelim ve “umut dolu bir günde” bir kız çocuğunun arsanın tellerine astığı “GERİ DÖNÜŞÜM GÜNÜ, BU CUMARTESİ ARSAYI TEMİZLEMEMİZE YARDIM EDER MİSİNİZ?” ilanına gelelim.

Yeşil düşün, gezegeni koru

Çünkü bu ilan üzerine kalp, barış sembolü ve “Gezegenimizi koruyalım!” sloganlarıyla süslü tişörtler giymiş bir grup çocuk, arsayı çöpten arındırma seferberliği başlatıyor.  Kitap da kötü fareler ve iyi çocuklar üzerine bir hikâye kitabı olmanın ötesine uzanıp geri dönüşüm rehberine dönüşüyor.

Geri dönüşümün mantığı, çocuk okura kurgulanan hikâye yoluyla açıklanırken, sayfalara serpiştirilen bilgi kutucuklarında konu ile ilgili temel bilgiler veriliyor. Başta cam, kâğıt, metal ve plastik olmak üzere çeşitli atıkların hangi süreçlerden geçerek tekrar kullanılabildiğini anlaşılır kılan eser, doğal kaynakların nasıl korunabileceğine dair birçok faydalı ipucu da içeriyor.

Küçük okur sayfaları çevirirken birçok yerde “Yeşil Düşün” başlığı ile karşılaşıyor. İşte, arsayı istila eden farelerden çok daha korkunç gerçekler bu başlıklar altında saklanıyor:

Dönüş, dönüştür…

“ABD’de her hafta New York’taki bir gökdeleni dolduracak kadar çok cam şişe çöpe atılıyor” , “Dünyada, kıyıların neredeyse hepsinde tonlarca plastik atık yüzüyor”, “Çöpe atılmış bir alüminyum teneke bugünden 500 yıl sonra da orada olacak” ve bunun gibi daha bir dizi veri paylaşan yazar, geri dönüşümün gezegenimizin ve insanlığın devamı için önemine dikkat çekerken işin “nasıl”ı ile ilgili de bir dizi pratik öneri sunuyor. Örneğin  “bir kişi yılda ortalama yedi ağacın kesilmesini gerektirecek kadar kâğıt tüketiyor” bilgisine “el işi kâğıtları yerine kullanılmış gazete ve dergileri tercih edebilirsin” gibi çocukların evreninde yankı bulabilecek, anlaşılabilir ve uygulanabilir örnekler eşlik ediyor.

Hikâyedeki gönüllü çocuklar boş arsayı temizleyip böcek ve kuşların konakladığı bir bahçeye dönüştürürken, küçük okur onlarla birlikte çöplerin hangi ilkelere göre ayrıştırıldığını, hangi maddelerin geri dönüştürülemediğini,  kompostun faydalarını ve yapımında nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğreniyor.

Sondaki boş sayfalardan önceki iki sayfaysa okuru daha fazlasını düşünmeye davet ediyor. Bir yandan oyuncaklar, elektronik aletler ve tekstillerin nasıl geri dönüştürülebileceğine dair somut yollar gösterilirken diğer taraftan çevre kirliliği ile ilgili gerçeklerin altı çiziliyor.

Tabii boş sayfaların da bir işlevi var. Buralar, küçük okurun ülkesindeki geri dönüşüm oranlarını araştırıp not tutması ve kendi geri dönüşüm çalışmalarıyla ilgili resim yapması için ayrılmış.

Kısacası Geri Dönüşüm Günü (giriş hikâyesinin sonunda, adeta hak ettikleri cezayı buldular mesajı verecek şekilde çöp kamyonunun içine boşaltılan fareler meselesini es geçersek),  çocuklara çevre duyarlılığı kazandırmakla yetinmeyip onları geri dönüşümün aktif birer aktörü olmaya teşvik de ediyor.

*

Künye: 

Yazar: Edward Miller

Çeviren: Nazlı Gürkaş

Yayınevi: İthaki Çocuk

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Emine Hanım’ın Romanı ve değersizleştirilen kadınlar: Aslı Alpar’la söyleşi

Çizer Aslı Alpar’ın anneannesi Emine Hanım‘ın yaşamından yola çıkarak hazırladığı Emine Hanım’ın RomanıKarakarga Yayınları’ndan çıktı. Yazılar, fotoğraflar ve çizimlerin harmanlandığı kitap bize İstanbullu zengin bir ailenin kızı olan Emine Hanım’ın babasından, eşinden ve toplumdan gördüğü cinsiyetçi baskıyı ve hayatı boyunca yaşadığı zorlukları torununun gözünden aktarıyor. Kitabın satırlarında ve Aslı Alpar‘ın içten çizimlerinde, okumasına izin verilmeyen, sevdiği kişiyle evlenmesine karşı çıkılan ve bu nedenle ailesinden şiddet gören, sonrasındaysa bir subayla evlendirilip mutsuz bir hayat süren Emine Hanım’ın gün geçtikçe nasıl içine kapandığını görüyoruz.

Alpar, kitabın girişinde, “Kaybolan, izleri silinen Emine Hanım’ın hayatı değerlidir; tıpkı cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştiren tüm hayatlar gibi” diyor. Biz de 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü vesilesiyle, Aslı Alpar’la hem son kitabını hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların değersizleştirilmesini konuştuk.

Esin İleri: Emine Hanım’ın Romanı’ndan başlamak isterim. Kitabın önsözünde, bu kişisel hikâyeyi kitaplaştırmanızın nedenini açıklarken, “Kadınların değersizleştirilen hayatlarına inat, Emine Hanım’ın bir romanı olsun dedim” yazıyor ve “cinsiyet eşitsizliğinden ötürü değersizleştirilen tüm hayatların” önemli olduğunu hatırlatıyorsunuz. Değersizleştirme konusunu biraz açabilir miyiz? Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Aslı Alpar: Ailede, okulda, çalışma hayatında özetle bu sistemin her biriminde kadınlara öğretilen değersizlik bu bahsettiğim. Sanki herkes bizden, bedenimizden, kendimizden değerlidir. Memelerimiz çıkar kambur durmayı öğretirler, kanamaya başlarız gizlememizi söylerler, cinselliğimiz hakkında konuşmak, düşünmek zaten tabu.

Anneannesiyle büyüyen biri olarak, ben büyürken sadece onun yaşlanmasına tanık olmadım. Yaşlandıkça değersizleştiğine tanık oldum hatta aslında gençken bile hayatından başkaları için hep vazgeçtiğini dinledim ondan. Eşi, sosyal çevresi, ailesi, çocukları, torunları için istediği her şeyi ertelemiş ve istediği hiçbir şeye ulaşamamış bir kadın olduğunu gördüm.

Kitaba başlarken de Emine Hanım’ın yalnız olmadığını biliyordum… Biraz da o sebeple yazmaya başladım.

‘Anlattım, çünkü anlatılması gerekiyordu’ 

Memlekette “aile sırları” çok yaygın; “ruhsal sorunlar”, kürtaj gibi konular genellikle aile içinde ya da aileye bile aktarılmadan sır gibi saklanır. Sizin için kişisel olarak nasıl bir deneyimdi bu özel hikâyeyi paylaşmak? Bir aile ferdinin “özel hayatını” kitaplaştırmak, okuyucuya açmaya karar verirken çekinceleriniz oldu mu?

Kırılan kolu yen içinden çıkarmak, özel olanın politikliğini işaret etmek istedim. Kürtaj da anneannemin ruh sağlığı sorunları da hatta Sait bile elbette ailede biliniyordu. Ancak konuşulmuyordu, yok gibiydi, çünkü Emine Hanım da yok gibiydi. Anlatmak, onun var olduğunu hatırlatmak istedim.

Diğer yandan halen hayatta olan aile üyeleri nedeniyle çekincelerim oldu. Fotoğraf oynamalarının bir sebebi de bu çekinceler. Artık aramızda olmayan anneannemin hayatını anlatmak konusunda ise cesaretliydim çünkü anlatılması gerekiyordu.

25 Kasım haftasındayız, birçok etkinlik yapıldı, yapılıyor. Kadına Şiddetle Mücadele Günü için Kuşadası Belediyesi, Kuşadası Kent Konseyi Kadın Meclisi ve EŞİK tarafından hazırlanan billboardlarda ise Pınar Gültekin çiziminiz yer aldı. Çizimleriniz son derece politik ve toplumsal, bir o kadar da kişisel ve “sıcak”. Ayrıca, birçok LGBTİ+, kadın ve hayvan hakları hareketlerine çizimlerinizle destek oluyorsunuz. Bu mücadelelerin sizin için anlamı nedir? Bu mücadeleler içinde kendinizi nereye konumluyorsunuz?

Teşekkür ederim sözleriniz, değerlendirmeniz için. Bütün bir mücadeleyi önemsiyorum. Sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz ama tüm türler için sömürüsüz bir dünyanın geleceğin dünyası olduğunu biliyorum. Bu mücadelede heyecanımı kaybetmemek için de çabalıyorum.

Sadece lezbiyenler, gey, biseksüel, trans ya da intersekslerin hakkını savunmak ya da sadece maden işçilerinin haklarını savunmak yetmez. Saldırı topyekün mücadele de öyle olmalı diye düşünüyorum. Çizer, işçi, kadın, biseksüel, vegan biri olarak bu mücadelenin tam da içindeyim diye düşünüyorum.

Aslı Alpar.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini sıklıkla çizimlerinize yansıtıyorsunuz. İstisnalar hariç, genellikle heteroseksüel erkeklerden oluşan çizerler dünyasında var olmanın zorluluklarından biraz bahsedelim mi? Meslek hayatınızda cinsiyet nedeniyle ayrımcılık yaşadınız mı?

Erkek çizerlerin dominasyonu var. Oğuz Aral’ın bıraktığı “usta-çırak” mirasını korumamış ondan sonra gelenler. Amatör günleri Aral’ın kurduğu ilişkiden çok uzak. Yerleşmiş bir komik anlayışı var dergilerde, onun dışındaki çalışmalara sıcak bakmıyorlar. Bunlar da bu dominasyonu korumuş olabilir diye düşünüyorum.

Kadın çizer mi var, derlerdi eskiden, neden dergide kadın çizer yok diye sorulunca. Eh kadın cinsiyetçi komiğin ilah olduğu bir dergiye neden gelsin ki… Mağduru olduğu bir komiği neden üretsin?… “Bizim okurumuz buna gülmez” diye çevrilen kadın çizerler biliyorum, onlardan biriyim. Okur kitlesini, ergen, hetero, cis erkek ilan edip esprileri de böyle yaparsan, tabi benim regl esprime gülünmeyebilir.

Benim okuduğum bir dönemin karikatür yayıncılığının ruh hali buydu. Bugün değişiyor, Bayan Yanı var, Leman da Uykusuz da değişiyor. Sosyal medyada, sokakta, duvarda hayatta mizah daha hızlı ve güzel gelişiyor. Kara mizah diye yutturulmaya çalışılan cinsiyetçi homofobik, transfobik komik yerini gerçek bir mizaha bırakıyor diye düşünüyorum. Çok güleceğiz…

Emine Hanım.

‘Türkiye’deki mizah, cinsiyet eşitsizliği konusunda sınıfta kaldı’

Özellikle mizah dergileri ve karikatürlerdeki eril ve ayrımcı dil çok rahatsız edici bir boyutta. Sosyal medyada tepki çekseler bile özür dilediklerini göremiyoruz. Çizerler ve karikatüristlerin kullandığı bu eril ve cinsiyetçi anlatım konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Özellikle 90’lardan sonra Türkiye karikatür yayımcılığı birçok farklı sebeple birlikte cinsiyetçi, homofobik, transfobik işleri nedeniyle de 70’lerdeki kitlesel okurunu kaybetti diye düşünüyorum. Mizahın egemene karşı, mağdurdan yana komik üretme çabası olduğunu savunuyorum. Antik Yunan’da tanrıların zayıfları ezmek için komiği kullanmasını saymazsak, mizah tarih boyunca güçsüzün yanında durmuş, güçsüzü egemene karşı güçlendirmiş, bu damardan çıkmış. Türkiye’deki karikatür dergi de güncel siyaseti takip etmiş, halktan yana durmuş, iktidarı hicvetmiş ama gelin görün ki cinsiyet meselesine gelince sınıfta kalmış. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini politik bir hadise olarak görmemiş, bu eşitsizlikte eril bir komiği sahiplenmiş, yıllardır tecavüz komiği üreten çizerler var.

“Aman, komik işte, bak, geç” denmez çünkü komik normalleştirir, en büyük üzüntünüze gülmeye başladığınız anda onu kanıksamışsınızdır, hatta mücadele aracıdır. Gezi’de insanların mizaha sarılması, çizerleri gölgede bırakması bundandı, korkuyu yenince gülmeye başlamıştık. Ancak komik egemenin dilini yeniden ürettiğinde mağduru güçlendirmiyor, aksine mağduriyeti sıradanlaştırıyor. Bu sebeple de eleştirmek zorundayız bu işleri. Yerlerine yenilerini koymak zorundayız.

Eleştirdiğimizde sık karşılaştığımız iki cevap var. İlki politik doğrucu olduğumuz ve komiği öldürdüğümüz. Terry Eagleton “Mizah” kitabında diyor ki “Bağırsaklar hakkında anatomik bilgi sahibi olmak, yemeğin tadını çıkarmaya engel değil.”

Bir diğer karşılaştığımız yanıt da “Zaten saldırı altındayız, sırası mı bunları konuşmanın?”. Evet tam da sırası. İfade özgürlüğüne yönelik saldırılar da cinsiyetçi komik de aynı özden besleniyor çünkü…

Nadiren “özür” diliyorlar ancak samimi bir özürden çok “yanlış anlaşıldık” deniliyor. Özür dilemenin anatomisini ve eleştiriyi kabul edebilmeyi her çizer öğrenmeli diye düşünüyorum. Kendime de sürekli hatırlatıyorum.

Anneanneniz Emine Hanım’la ilgili son bir soru sorarak bitirmek isterim. Kitapta vurguladığınız “cinsiyetçi dünya”ya sıkışıp kalan anneanneniz, eşinden kürtaj izni alamama endişesiyle üç kez kendi kendine düşük yapıyor. Bugün hâlâ her kadının kürtaj hakkını kullanabilmesi için mücadele ediyoruz. Eleştirdiğiniz “cinsiyetçi dünya”ya karşı sizin hayalinizdeki dünya nasıl, biraz anlatır mısınız?

Emine Hanım’lar istedikleri kişiye, cinsiyete, bedene âşık olsunlar. Aşk yaşasınlar, sevişsinler, orgazm olsunlar, bir işe girip çalışabilsinler, bedenlerine dair tek hak kendilerinin olsun, sağlık da dahil tüm temel haklarına erişebilsinler.

Önce kendilerini sevebilsinler…

Başlangıç olarak böyle bir dünya olabilir belki…

Çok yolumuz var.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Korkudan korkmamanın en iyi yolu: Arkadaşım Korku

Yükseklik korkusu doğuştan gelen, yani içgüdüsel bir korkudur sonradan öğrenilmez;  aynı şekilde yüksek ses karşısında duyduğumuz irkilme duygusu da öyle. Ancak sonradan öğrendiğimiz korkular vardır. Örneğin elimizi sobada ya da ocakta yakana kadar ateşin gerektiğinde korkulacak bir şey olabileceğini bilmeyiz ya da alıştığımız çevreden bir şekilde sökülüp atıldıktan sonra yeni girdiğimiz çevrenin bizde uyandırdığı korkuyu yaşamadan bilemeyiz.

Taze Kitap’tan çıkan  Francesca Sanna’nın yazdığı Arkadaşım Korku, başka bir ülkeye gelmek zorunda bırakılan küçük kız üzerine kaleme alınmış. Bilmediği bir ülkenin, bilmediği bir şehrinde, yeni öğrendiği bir dille okula başlayan küçük kız, şehrin çocukları yerine eski dostu korkusunu arkadaş olarak tercih eder.

Geçmişte arkadaşı korkuyla bir sürü yeni şey keşfetmiş, korku onu bir çok tehlikeden korumuş, birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardır fakat ‘bu yeni ülkeye geldikten sonra küçük arkadaşı korku hiç de küçük değildir.’ Arkadaş dediğinle birlikte oynar, birlikte gezer en önemlisi  birlikte büyürsün. O büyüdükçe sen yanında küçücük kalmaz daha da önemlisi onun ağırlığı altında ezilmezsin ama bu arkadaş bilindiği üzere sıra dışı. Elbette ki teamüllerin dışında davranacak bir yerde dostken başka bir yerde ayağını kaydırmak için çelme takacak.

Korkuyu büyütmek de küçültmek de elinizde 

Öyle de yapar; küçük kızın arkadaşı korku kızı arkadaştan edinmekten, çevreyi tanımaktan geri çektikçe küçük kız yalnızlaşır.  Korku geceleri öyle homur homur gürültü çıkarır ki küçük kız uyuyamaz, korku okula gitmek istemez, yeni insanlar tanımak istemez, çevreyi keşfetmek istemez, küçük kıza kimsenin kendisini sevmediği için yalnız olduğunu söyler. Ta ki bir gün okuldaki bir çocuk küçük kıza ‘sana bir şey göstermek istiyorum’ diyene kadar.

Çocuk edebiyatında bazı duygu ve durumları çocuğun anlam evrenine göre ve onu korkutmadan anlatmak hünerli yazarların kotarabildiği bir şeydir. Arkadaşım Korku kitabında Francesca Sanna da korkunun olumlu ve olumsuz taraflarını bir arkadaşlık üzerinden tarifler. Korku ve kaygıdan gece uyuyamayan çocuğun durumunu arkadaşının gece uykusunda çok ses çıkardığı için uyuyamadığı şeklinde yumuşatarak hikayeler. Kitapta küçük kızın bir adının olmaması da aslında korku gibi küçük bir arkadaşa hepimizin sahip olduğunu imler. Bu arkadaşı besleyip beslememek de elinde esir olup olmamak okurlara bırakılmıştır. Küçük kız korkuyla birlikte yeni yeni şeyler keşfettiği gibi korkuyu tekrar eski küçük haline getirirken de yeni yeni keşifler yapar. 

Çizgilere gelince, kızın koyu renk saçları nereden kaçarak bu ülkeye geldiğini düşündürür. Korku ise sevimli beyaz bir balon gibidir  gün geçtikçe şişer de şişer. Akıllardan balon kocaman olduğunda bir iğne saplamak geçerse de küçük kız balonun yavaş yavaş havasını indirmeyi tercih eder. Herkesin küçük bir balonu vardır zira.

Francesca Sanna.

Hikayede ve resimlerde korkunun korkunç bir şey gibi çizilmemesi ve yazılmaması, okurda onunla baş edilebileceği duygusunu uyandırır. Bir çok duygu gibi korkuda dozunda olduğunda yararlı, kontrolden çıktığında zarar verebilen bir şeydir.

Zeynep Sevde‘nin Türkçeye çevirdiği kitap içine girdiği toplumun kişiyi ötekileştirmesinin yanında bu ötekileştirmenin küçük bir çocuğun içsel dünyasındaki karşılığını mercek altına alır. Korkunun karşısına dostluğu koyarak, korkudan korkmamanın en iyi yolunun onunla arkadaş olmaktan geçtiğinin altını çizer.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKitapKöşe YazılarıYazarlar

İklimin estetiği

Cengiz Tekin/Natürmort-2007

Geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıkan Eray Çaylı’nın kaleme aldığı, “İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler” kitabı konuyu Türkçe ele alması açısından oldukça dikkat çekici. Çaylı’ya göre Antroposen adı verilen ve İnsan Çağı olarak Türkçeleştirilen bu jeolojik dönemi günümüzde iklim krizi olarak tecrübe ediyoruz. Ve bu kriz, aynı zamanda estetik bir krizi de içeriyor. 

İklimin Estetiği; Antroposen kavramı ve ona gelen eleştirilerin kapsamını ele aldığı ilk bölümün ardından sırasıyla (2)Kent ve Planlama, (3)Mimarlık ve Tasarım, (4)Sanat ve Küratörlük bölümleriyle İnsan Çağı’nın mekânsal ve sanatsal tartışmalarına katkı sunuyor diyebiliriz. Öncelikle Çaylı’nın estetiği Jacques Ranciere’nin “siyasi olanın maddi olarak hissedilebilir kılındığı bir mecra” olarak ele aldığını belirtmek gerek ve bu estetik kriz, kitapta etik ve politik bir içerik üzerinden tartışılıyor.

Çaylı, İnsan Çağı’nın estetik krizlerini kent ve mimarlık üzerinden ele aldığı bölümlerde İkinci Dünya Savaşı, Grenfell yangını ve Soma faciası gibi örneklerle irdeliyor. Öncelikle insan–merkezli tarihsel bir inşa sürecinden geçmiş kamu binaları, maden ocakları ya da savaşların en az doğal afetler kadar Antroposen’a ait olduğunu gösteriyor. Doğa ile insan ya da kültür arasındaki ayrımının yerine insanın aslında doğanın bir parçası olduğunu gösteren tecrübelerdi bu felaketler. Ancak bunun da ötesinde Çaylı’nın önemsediği şey, İnsan Çağı’na dair eleştirilerin merkezinde de yatan, iklim krizindeki insan faktörünü homojenleştirmesi. İklim değişikliğinin, insan kaynaklı gerçekleştiği doğru, ancak yazar onun bugünkü kriz koşullarının nedeninin toplumlar arasında eşitsizlikleri yaratan farklı tahakkümler olduğunun altını çiziyor.

‘Kırlangıç hassasiyeti’ 

Zaten, Çaylı’ya göre estetik kriz de buradan kaynaklanıyor. Açık Radyo’nun Açık Mimarlık programına katılan yazar, Ranciere’nin belirttiği estetik kavramına paralel olarak, belli hassasiyetlerin yükselmesinin başka hassasiyetlerin baskılanması anlamına geldiğini belirtiyor. Bunu da kitapta verdiği “Kırlangıç Hassasiyeti” gibi yaşanmış bir deneyimle somutlaştırıyor. Deutsche Welle Türkçe’de yayınlanan habere göre, Amed’in Bismil ilçesinde kırlangıçların yuvasını bozmamak için kum ocağındaki çalışmaları durduran, yeni iş makineleri kiralayan şantiye sahibi Halil Başaran’ın nasıl kahramanlaştırıldığına dair bir örnekle tartışmayı açıyor. Belli bir konuda hissedilen ve eyleme dönüşen hassasiyetin, yaşanmakta olan daha derin bir tahakkümü baskılayıp görünmez kıldığını belirtiyor. 

Fikri ve kültürel bilginin üretim biçimlerinin de bu estetik krizden azade olmadığını belirten Çaylı, kitabın son bölümünde Antroposen’in sanatsal ifade ve deneyimlerini irdeliyor. Türkçedeki okuyucular için açtığı önemli bir alan olarak kitabın son bölümünü biraz açmak isterim. Çaylı, çağdaş sanatın İnsan Çağı’nı ele alma biçimlerinin genel olarak “deneyimleştirmek” ve “doğrudan müdahale etmek” olarak ikiye ayrıldığını belirtiyor. Kitapta incelediği Cengiz Tekin’in çalışmalarını ise bu iki yaklaşımdan ayırıyor ve Tekin’in özdüşünümsel bir üslup ortaya koyduğunu belirtiyor. Tekin’in fotoğraflarındaki erkek figürü değerlendirmesi, bir önceki bölümün alt başlığı, “Andropozen (?) Çağında Mimari Erkeklik Krizleri” ile de bir bütünlük kazanıyor. 

Cengiz Tekin/Panorama-2007.

Tekin’in çalışmalarındaki erkek figürleri şöyle açıyor Çaylı, “… Diyarbakır’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında şehirde ve civarında yoğun olarak yaşanmakta ola faili meçhul cinayetleri ve Türkleştirme politikalarınca tetiklenen kirli savaşı getirir” akla. “Fotoğrafta görünen yamacın aşağısında uzanan Dicle manzarası ve yapılaşmalar ise yakın geçmişin kirli savaşının sonlandığı var sayılan bir tarihsel dönemeçte inşaat benzeri hafriyatçı endüstrilerin yaşadığı yükselişe işaret eder (nitekim 2007’den bugüne aradan geçen sürede Diyarbakır şehri neredeyse iki katına çıkarken, Dicle Nehri boyunda da inşaat sektörüne hizmet veren onlarca kum ocağı açılmıştır).”

T.J Demos gibi sanat tarihçileri, Antroposen’de sanatın kolonyalizm sonrası bir sanat ve politika ilişkisi olduğunu belirtiyor. Buna tekabül, Türkiye için çağdaş sanat ile politik ekoloji ilişkisini ele alan çalışmalar, Gezi Parkı direnişi, ekolojik yıkımlara karşı yapılan eylemlerle Türkiye Kürdistan’ına dair sanat çalışmalarını ele alıyor. Çaylı’nın kitabında da benzer bir hassasiyeti hissetmek mümkün. Nitekim geçtiğimiz yıl bu dönemlerde gerçekleşen ve iklim krizini konu alan 16. İstanbul Bienal’i “Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak Bienaller” kapsamında ele alınmış. Yazara göre İKSV’nin asbest nedeniyle Bienal mekanını Haliç Tersaneleri’nden taşıma kararı ciddiyetsiz ve küratör Nicolas Bourriaud’un sergi için ortaya koyduğu kavramsal çerçeve çağdaş sanatın ana akımlarına alternatif sunabilecek bir içerikte sunmakta eksik kalıyor. *

Cengiz Tekin/Kum-2010.

Farklı aktivizm biçimlerinin belirlediği estetik

Bu anlamda Eray Çaylı, İklimin Estetiği ile Antroposen sanatında ve mimarisindeki ifadelerin farklı olanakları üzerine düşünen ve çalışanlar için oldukça anlamlı tartışma zemini açıyor. Bununla beraber, iklim adaleti talebinde bulunan farklı aktivizm biçimlerinin iklimin estetiğinin elzem bir unsuru hatta belirleyicisi olduğunu, İnsan Çağı’nın iklim krizine doğrudan, direkt ifadeler kattığını düşündüğümü belirtmeden edemeyeceğim. Buna tekabül olarak giriş kısmındaki Antroposen’in Estetiği: Hassasiyet, İnsaniyet, Şiddet bölümünü yazar, Yokoluş İsyanı eylemcilerinin iklim krizine varoluşsal yaklaşımları ile açıyor. 2018 yılında sivil itaatsiz eylemleriyle İngiltere’de ortaya çıkan hareket kısa sürede küresel bir harekete dönüşürken eylem biçimlerinde iklim krizi, ekolojik yıkım ve toplumsal çöküşe yaptıkları vurguların Çaylı’nın belirttiği anlamda bir estetik krizine de gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Cengiz Tekin’in Kum çalışmasının ya da Amed’in dönüşümünü yansıtan diğer çalışmalarının Antroposen’i ve ona yöneltilen eleştirileri de kapsadığını düşünerek şöyle bir soruyla bitti benim için kitap: “Siyasetin, iktidarın pratiklerinin ötesine geçtiği alanlar çoğalmadıkça Ranciere’nin ortaya koyduğu anlamda bir estetiği iklim kriziyle beraber düşünmenin ya da deneyimlemenin ayrı bir mücadele gerektirdiğini söyleyebilir miyiz?”

*

(*)Burada Alper Akyüz’le beraber, 16. İstanbul Bienal’i küratörü Nicolas Baurriaud ile Bienal’in sonunda yaptığımız röportajı paylaşmak anlamlı olabilir.

 

 

 

 

Kategori: Manşet

ManşetHafta SonuKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşayan her şey bir mucizedir, terliksi hayvan bile…

“Haydi hep birlikte terliksi hayvanı alkışlayalım”

Bir kitabın başlangıç cümlesi için biraz ilginç bir seçim. Ama belki de değil, çünkü yazar akabinde hatırlatıyor okuyucuya, “Sen bir mucizesin, terliksi hayvan bir mucize… Yaşayan her şey bir mucizedir.”

Yaşamın Gizemi, evren ve evrendeki her şey hakkında bir kitap. Biz sayfaları çevirirken milyarlarca yıl nefes kesici bir hızla geçiyor. Gezegenimizin ve evrenin yaşı, Darwin ve ispinozlar, cansız atomların nasıl modern insanlara dönüştüğü gibi her türlü büyüleyici bilgi hakkında da bir fikrimiz oluyor.

Jan Paul Schutten, karmaşık ve zor konuları oldukça anlaşılabilir bir biçimde tanımlarken gerçek dünyanın büyüsünü göstermek için mizahtan yararlanıyor. “Hücreler fıkır fıkır yaşam kaynarken, atomlar bir iskele babası kadar ölüdür” gibi eğlenceli örnekler ve çarpıcı metaforlar kullanarak okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. Yazarın kaleminde bilimsel gerçekler kendilerinden bir şey kaybetmeden, daha uyarıcı hale geliyor: “Evindeki tozun büyük bir bölümü ölü hücrelerden oluşmaktadır.”

Kitabın kronolojik dizgisi evrene ve bilime bütünlüklü bir yaklaşımla bakmamıza olanak sağlarken kitabın yapısı ve merakımızı kabartan başlık seçimleri, istediğimiz parçayı istediğimiz zaman okumaya da kapı aralıyor.

‘Zor bir şeyi kolay anlatmak’

Rotterdam Doğa Bilimleri Müzesi müdürü Jelle Reumer’ın kitabın ön sözünde belirtiği gibi:

 “Araştırmacılar genellikle zor şeyleri araştırmakta iyidir ama zor bir şeyi anlatmak bambaşka bir uzmanlık konusudur. Bu işi gazeteciler iyi yapar ya da yazarlar. Jan Paul Schutten onlardan biri.”

Jan Paul Schutten.

Kitabı bu kadar ilgi çekici yapan bir diğer isim ise illüstratör Floor Rieder. Fieder’in her yaş grubuna hitap eden illüstrasyonları metni bazen açıklığa kavuştururken bazen de okumayı bir kenara bıraktırıp çizgilerinin dünyasına daldırıyor.

Evrimsel biyoloji konulu makaleleriyle tanınan Çağrı Mert Bakırcı’nın Türkçe baskısı için sunuş yazısı yazdığı, Floor Rieder’in görkemli çizimleriyle şenlenen eser, 2013’te Hollanda’da yılın gençlik kitabı seçildi. 2014’te önceki yılın en iyi kurgu dışı gençlik kitabına verilen Altın Lale‘yi kazanan Yaşamın Gizemi, çizimleriyle de Altın Fırça Ödülü‘ne layık görüldü.

*

Künye

Yazar: Jan Paul Schutten
Çizer: Floor Rieder
Çevirmen: Nevin Soysal

Yayınevi: Ginko Çocuk

 

Kategori: Manşet