KitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuru su, karanlık gelecek

Geçtiğimiz günlerde yazar ve psikolog Hande Aydın ile iki haftada bir Çarşamba günleri yayınlanan Sudan Gelen programı için bir araya geldik. Aydın’ın 2017 yılında basılan Kuru Su adlı kitabı üzerine başlayan sohbette insanın hem birey hem de toplumun parçası olarak suyla ve doğayla olan sorunlu ilişkisi üzerine önemli konuları ele aldık. Aydın’la programın dışına taşan konuşmamızı Yeşil Gazete okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Hande Aydın ile Akgün İlhan 27 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo’da buluştu.

Akgün İlhan: Sevgili Hande, Türkiye’de bir nehir üzerine roman yazan tek kadın yazarsın. Neden bir nehri anlatma ihtiyacı duydun? 

Hande Aydın: Zannedersem ilk romanın bir derdi olması gerektiğine yönelik kararımdan kaynaklanıyor. Okuduğum romanlarda -savaş romanları özellikle- doğanın, hayvanların da tanıklığına başvurulmasını hep etkileyici bulmuşumdur. Kuru Su da vahşete uğrayan nehrin kendisi tabi ki… Böyle romantik bir fikirle başlayıp araştırdıkça bu vahşetin son derece gerçekçi ayrıntıları arasında buldum kendimi.

Aİ: Kuru Su, Ordu’nun Melet nehri hakkında. Neden Melet Nehri’ni seçtin? Seni bu coğrafyaya çeken neydi?

HA: Mahmut Hamsici’nin Dereler ve İsyanlar (2010) kitabında Melet Nehri’nin kuruduktan sonraki fotoğrafıyla karşılaşmam kararımı vermem için yeterli oldu. Bir savaş alanı gibiydi. Yani böyle bir şey olduysa yakında kıyamet kopacak diye düşünüyor insan, ama kopmuyor. Çernobil Felaketi sonrası gibi bir manzaraydı. Bu arada Melet Nehri, Mesudiye bölgesinde üç farklı coğrafya oluşturuyor. Nehrin batısında bulunan bitki örtüsü Uludağ göknarıyken doğusunda doğu ladini bulunuyor. Güneyinde ise farklı bir step türü var. Bu nehir böyle bir biyolojik çeşitliliğe imkân sağlamış. Uzmanlar nehir için ‘biyolojik gümrük kapısı’ diyorlar. Kitapta bu nedenle nehrin kuruyuşuna şahit olan ağaçları da seslendirdim. Bu arada Amazonların o civarda konumlandıklarına dair söylentiler de kurgu için tamamlayıcı oldu. Kitabı yazdığım sırada neyse ki Melet’e yeniden su verilmeye başlanmıştı.

Aİ: Biliyorsun geçtiğimiz ay Dipsiz Göl gündemdeydi. Define söylentisiyle gözü dönmüş iki kişi, jandarma yetkililerinin koruması eşliğinde Çevre Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve Gümüşhane Müze Müdürlüğü’nün de onay verdiği bir kazıyla 12 bin yıllık Dipsiz Göl’ü kurutup kazı yaptı. Kazı sonucunda define bulunamayınca faaliyet sonlandırıldı ve göl toprakla dolduruldu. Tepeden çekilmiş fotoğraflarda önceki ve sonraki haline baktığımızda toprağın mavi gözünü oymuşlar adeta. En değerli hazine suyken, halen define peşinde koşmayı sen bir psikolog olarak nasıl açıklarsın?

Dipsiz gölün öncesi ve sonrası: Birkaç gün önce yeniden suyla doldurulan gölde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

HA: Toplumca narsistik bir şişme yaşadığımızı düşünüyorum. Kimin ve neyin pahasına olursa olsun yırtmak isteyen bir kitle var. Bu yırtma hırsının günlük pratiğinde düşünme süreçleri pek yok, yargılama yok, hak gördüğüne doğrudan uzanan bir eylem hali var. Bu kitle yırtmayı hak ettiğine inanıyor. Bunu yaparken de gerekirse define için 12 bin yıllık gölü kurutarak, gerekirse de tüm ormanı yakarak veya satarak bu hedefine ulaşmaya kararlı. Egemen, sosyal devlet olmamasının en güzel meşruiyetini bu yoldan yapıyor bence. “Sen zaten daha fazlasını hak ediyorsun, git ve hakkını al” diyor. “Önündeki engel ben değilim, insanlar açken hayvanları besleyen hayvan severler, elektrik faturası bu kadarken ağacı koruyan çevreciler” diye diğerlerini küçümsüyor veya ötekileştiriyor.

En temel yaşam haklarımızı kaybettiğimiz bu günlerde ruh sağlığından bahsetmek ne kadar anlamlı bilmiyorum. Ancak insan olmanın, dolayısıyla ölümlü olmanın kaygısını ancak bizden önce var olmuş ve bizden sonra da var olmaya devam edecek tabiat varlıkları, canlılar ve yaşam formları ile ilişkimiz sayesinde yatıştırırız. Varoluşsal kaygılarımızda bizi sarıp sarmalayan battaniyeyi kaybettiğimizde sağa sola saldıran Gılgamış prototipleri oluyoruz. Oluyorlar desek daha doğru olur. İsrafın ve çevresel katliamların adresi hiç olmadığı kadar belli artık. Bahsettiğin örnekte büyük ihtimalle define bulunamadığı için hata yapıldığı söylenmiş. En üzücü olanı da define bulunsaydı yaptıkları katliam meşrulaşacaktı.

Aİ: Bir başka güncel örnek de Giresun’dan geldi geçtiğimiz günlerde. Pazarsuyu köyündeki derenin suyu kurumuş ve geriye “Balık tutmak tehlikeli ve yasaktır” tabelası kalmış. İklim değişiyor. Bu değişimi yaratan fosil yakıtları kullanmayı bırakmadığı gibi yeni kömürlü termik santraller açma sevdasında. İklim değişikliğiyle uyum yönünde de atılan bir adım yok. Ve sularımız Karadeniz Bölgesi gibi yağışın yüksek olduğu coğrafyalarda bile kuruyor artık. Bu örnekteki failler daha çok sayıda ve kimlikleri belirsiz. İklim değişikliğine ve onu merkeze almayan su politikalarımıza bağlı su kaybımızla ilgili neler demek istersin?

Kupkuru kalmış dere yatağının yanında duran tabela.

HA: Ankara da yaşayan, kanser geçmişi olan biri olarak çeşme suyuyla çay dahi demlemiyorum. Ağır metallere maruz kalmak ile ekonomik külfet arasında seçim yapmak zorunda bırakılmak insan haklarına aykırı. On yıl önce komplo teorisi olarak konuştuğumuz her senaryo gerçekleşiyor. Elektrik ve su faturası gibi harcamalarımıza içme suyu kalemi de eklendi. Vatandaşa içme suyu temin etme sorumluluğundan tüm dünyanın benzer bir sürece sürüklendiği söylemi ile sıyrılamayız. Bir ANAP milletvekili zamanında şöyle bir cümle kurmuş. “Çevre sorunları lükstür, dilenciye kravat takmaya benzer”. Herhalde burada dilenci Türkiye toplumu oluyor.  Yani bu dilencilerin önce daha temel ihtiyaçları var, karınlarını doyurmak lazım diyor. Kalkınma istiyorsak çevre sorunları da katlanmamız gereken bir bedel gibi anlatılıyor hep. Peki, yirmi otuz yıllık bu aralıkta talan edilmemiş bir yer bırakmamamıza rağmen nasıl oldu da kalkınamadık? Nasıl oldu da dilenenlerimiz bu kadar arttı?

Su kaybı, tüm çevresel sorunlar gibi ciddi bir halk sağlığı problemidir. Kanserin yüzde onu genetik, yüzde doksanı çevresel faktörlere bağlı ortaya çıkıyor. Bu yüzde doksan faktörün yarısı sigara içmek gibi kişinin inisiyatifinde olan durumlarsa, diğer yarısı da devletin sorumluluğudur. Ben bütün sağlığıma dikkat edeyim, sporumu yapayım da mahallemde asbestli bir bina hiçbir önlem alınmadan yıkılırsa ben buna ne yapabilirim? Mutfağıma giren tarım ürünlerindeki pestisiti nasıl bilebilirim? Su faturamı ödeyemiyorsam çocuğumun hijyenine nasıl dikkat edebilirim, içme suyuna nasıl para verebilirim?

Evet, iklim değişikliği gözle görünür biçimde cereyan ediyor. Göç eden kuşların kafası karışık. Sular yükseliyor. İçme suyu bu kadar kıymetli hale gelmişken insanların doğal felaketleri anlamında en çok sellerle, yani yine suyla sınanması çok trajik.

Aİ: Peki, suyla ve doğayla olan ilişkimizi düzeltmemiz için umut var mı sence? Daha adil bir gelecek ve daha temiz bir çevre için mücadelede gördüğün eksiklikler ve engeller neler? Bunları nasıl aşabiliriz? 

HA: Sanırım mücadelemiz ölçüsünde umutlanmaya hakkımız oluyor. Ancak doğa üzerindeki tahribat geri döndürülebilir mi bilmiyorum. Kuruyan dere demek, yaz sıcağında kurtarıcı gördüğünüz esintinin gelmemesi demek; suya bakarak, suya konuşarak dağıtılan sıkıntıların gidecek yer bulamaması demek; dalıp gittiğimiz ufkumuzun daralması demek; su kenarındaki sosyalleşmelerin, buna bağlı geleneklerin kaybolması demek. Böyle böyle göç demek. Özellikle kadınların kapı önlerinde otururken beton yığını TOKİ’lere tıkılması demek. Sayısız yöne giden sosyolojik hatlar çıkarabilirsiniz bir derenin kurumasından…

Diğer yandan sosyal normlar dediğimiz şeyler bizim dışımızda gelişen kabuller değil. Bu nedenle ben kendi davranışlarımızı, tüketim biçimlerimizi düzenleyerek etrafımızdakilere yaptırım uygulayabileceğimizi düşünüyorum. Etrafımız derken insanlar olarak çoğunlukla kendi benzerlerimiz arasında sosyallik kursak da şahit olduğumuz vandallıklarda, su israfında daha çok konuşalım. Bu insanları uyaralım. Çalıştığımız yerlerde bu gibi konuları gündeme getirmekten çekinmeyelim.  Sosyal medya bu tip olayların afişe olması açısından önemli. Bir kaç gün önce termik santrallerin filtre takma zorunluluğunun üç yıl ertelenmesine yönelik kararın değiştiğini öğrendik. Bu, sesimizi çıkartmadığımız için ortaya çıkan bir sonuç. Ancak termik santraller filtreli halleriyle dahi tehdit saçıyorlar ki  tedavülden kalkmaları gerektiğini dillendirmeye bile sıra gelmiyor. Doğa savunuculuğunun halk sağlığını birebir ilgilendirdiğini daha çok anlatmamız lazım. Türcü bir yaklaşım olsa da bir yerde aranan madenin, yine bizim susuz kalmamızla bizim kanser olmamızla doğrudan ilişkili olduğunu daha çok insana anlatmamız lazım. Ağacın bize faydası oranında değil ağaç olduğu için korunması gerektiği bilincine ulaşabileceğimiz konusunda ise karamsarım. Bu ancak kuşaklar boyunca anne babalardan aktarılanlarla mümkün olabilir. Arendt’in dediği gibi iyi insan olmak kisvesinden sıyrılıp daha iyi bir dünya bırakmak adına doğruyu söyleyebilmek, kötü bilinmeyi göze alabilmekle mümkün olabilir.

Kategori: Kitap

GündemKitapManşet

Soner Yalçın’a bir intihal suçlaması daha

Yeşil Gazete yazarı, kampanyacı Ayşe Bereket, gazeteci-yazar Soner Yalçın’ın gıda sektöründeki kirli ilişkileri ve küresel zehir tacirlerini anlattığı çok satan kitabı Saklı Seçilmişler’de yer alan bilgilerin kendi yazılarından intihal olduğunu duyurdu. Bereket, Twitter hesabından Yalçın’ın kitabında, kendi yazdığı GDO hakkındaki yazılardan bire bir alıntılar tespit ettiğini açıkladı:

“Soner Yalçın’ın Saklı Seçilmişler kitabında, şu ana kadar tespit ettiğimiz kadarıyla, 2012-2017 arasında yazdığım ve kendi blogumun yanı sıra yazarı olduğum Yeşil Gazete’de de yayınlanan sekiz GDO yazımdan intihal var.”

Birkaç ay önce genetik konusunda çalışan bir akademisyenin Twitter’dan haber vermesi üzerine olayı öğrendiğini belirten Bereket, “İncelemelerim sonucunda da, 2017 Aralık’ta yayınlanan Saklı Seçilmişler kitabında benim 2012-2017 arası yazdığım toplam sekiz GDO yazımdan intihal olduğunu gördüm” diye konuştu.

Bereket, sorularımıza şöyle yanıt verdi:

-GDO üzerine Yeşil Gazete’de de yayımlanan bir dizi makaleniz var. Ne zamandır bu konuda yazıyorsunuz ve sizi GDO üzerine yazmaya sevk eden ne oldu?

1990’ların sonunda, Amerika’da yaşadığım dönemde genetiği değiştirilmis organizmalar henüz yeni yeni piyasaya sunuluyordu. Bunlar etiketlenmeden satışa sunulduğu için ne olduğunu anlamadığım bir şey yeme fikri korkutucuydu. Türkiye’ye döndüğümde, geçirdiğim bir rahatsızlık sonrasında doktorumun verdiği bir ilacın prospektüsünde Aspartam maddesini görüp, araştırmaya başlayınca karşıma yine Monsanto şirketi çıktı. Monsanto’yu araştırmaya başladım ve karşıma Monsanto’yla birlikte Monsanto’nun ürettiği glifosat gibi birçok kimyasal madde ve de  GDO çıktı. O dönemden itibaren GDO konusunun peşini bırakmadım ve İngilizce kaynaklardan takip edip, araştırdım. Bu süreçte de yabancı dil bilmeyenlerin dünyadaki gelişmeleri takip etmesinin ne kadar zor olduğunun farkına vardım ve 2012 yılında Monsanto ve GDO hakkında yazmaya başladım, ve hala da devam ediyorum. İlk birkaç yazım Yeşilist’te çıkmıştı. 2013 yılından beri de yazılarımı hem kendi blogumdan, hem de gönüllü yazarı ve GDO editörü olduğum Yeşil Gazete’den yayımlıyorum. GDO’ların Türkiye’ye girmesini engellemek için farkındalık yaratmak, farkındalık yaratmak için de doğru ve güncel bilgi yaymak gerektiğine inanıyorum. Kısa süre içinde eski ve yeni araştırmalarımı içeren bir kitabım da yayımlacak zaten.

-Aynı zamanda GDO karşıtı bir aktivistsiniz. Bundan da bahsedebilir misiniz? 

Evet, GDO hakkında yazmaya başladıktan kısa süre sonra, profesyonel olarak Greenpeace Akdeniz’de GDO kampanyasında çalıştım. 2013-2016 yılları arasında GDO’nun yanı sıra gıda, petrol şirketleri ve iklim değişikliği, tekstil ürünlerindeki zehirli kimyasallar konusunda kampanyalar yürüttüm.  Greenpeace’ten ayrıldıktan sonra 2017’de kendi başıma bir GDO kampanyası yürüttüm. Konuyla ilgili 20’nin üzerinde dernek, vakıf ve platform da kampanyama destek verdi. Kampanya şöyle gelişmişti; 20 Mart 2017’de Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı 2016-2017 yıllarında yurt içinde yapılan 660 GDO denetimin 7’sinde GDO’lu soya kıyması tespit edildiğini ve ilgililer hakkında yasal işlem yapıldığını açıklamıştı. Üç gün sonra, o dönemin bakanı, Adana’da ekmek katkı maddesi üreten bir şirketin ürünlerinde GDO tespit edildiğini ve yasal işlem başlatıldığını açıkladı. Ancak bakanlık bu 7 GDO’lu soya kıyması ve GDO’lu ekmek katkı maddesinin isimlerini açıklamıyordu. Ben de bunun üzerine ben de change.org üzerinden bir kampanya başlattım. Çok kısa bir süre içinde 36 binden fazla kişi bu kampanyaya imza attı.

-Bu makaleleri yazarken danıştığınız bilim insanları oldu mu?  

Türkiye’de GDO konusuyla ilgilenen çok değerli akademisyenler, aktivistler, platformlar, STK’lar mevcut. Örneğin, akademisyenlerden ilk aklıma gelen Prof Dr. Seminur Topal. Yeni İnsan Yayınevi’nden “Değiştirilen Gen mi? Sen mi? Evren mi?” isimli kitabın da yazarı.  Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu da yıllarını vermiştir bu konulara. Slowfood, Buğday Derneği, Çiftçi-Sen, GDO’ya Hayır Platformu gibi oluşumlar GDO konusunda farkındalık yaratmak ve GDO’ların Türkiye’ye girmemesi için büyük emek ve mücadele verdiler.Ben Monsanto ve diğer büyük biyoteknoloji ve kimya şirketlerinin ürettikleri tarım zehirleri, yani pestisitler hakkında da araştırıp yazıyorum. Bu konularda da elbette Dr. Bülent Şık çok değerli bir akademisyen ve uzman. Slowfood Fikir Sahibi Damaklar’dan Defne Koryürek, ilk yazmaya başladığım yıllardan itibaren her zaman bana destek olmuştur. Herkesin ismini saymam zor şu anda. Kısacası, herkes bir tarafından tutuyor bu meselenin, ve destek tabii çok önemli ve değerli.

Dava süreci başlıyor

Dava süreci başlatacağını söyleyen Bereket’e yine twitter üzerinden çok sayıda destek geldi. Akademisyen, Doç. Dr. Esra Arsan şunları yazdı: “Şimdi sayın Yalçın Nisan 2009’da olmuş bu olayı gazete arşivlerinden toplamış olamaz mı? Sonuçta herkes bulabilir bunu. Hayır, olamaz. Çünkü aynı Bereket’in cümleleriyle, onun anlatımıyla ve sözcük dizgeleriyle anlatmış. Resmen ondan çalmış. İntihal suçtur.”

Yazar, araştırmacı Defne Koryürek ise, “Kimse intihalden şüphe etmeden takip etsin diye paylaşıyorum: Ayşe Bereket yazısını yayınladığı yıl (2013) GDO’lu hayvan yemine izin sayısı 19’du. Soner Yalçın kitabını yayınladığında ise (2017) bu sayı çoktan 36 olmuştu” dedi.

Koryürek Yeşil Gazete’ye de şu değerlendirmeyi yaptı:

Tez borsasının manşetlere girdiği, prekaryanın her an sayıca arttığı bir memlekette emek gaspı şaşırtıcı değilse de, bu kez mağdurun sivil topluma hizmeti tarifsiz bir dostum olması sebebiyle, canım ayrıca sıkkın.

Gazetemizin takipçileri bilir. Ayşe yıllardır GDO’ya ilişkin en kapsamlı yazıları bila-ücret yazıp bu konuda çalışan sivil ve siyasi muhalefete en çok ihtiyaç duyulan bilgiyi, en doğru tercüme, en taze veri, en seri takip ile sağlayandır. Hakkı hakikaten ödenmez.

Soner Yalçın, bu yazıların hemen tümünden neredeyse copy/paste yaparak ve arada dolayısıyla güncellemeleri de atlayarak Saklı Seçilmişler’i yazmış ve üstelik dudak uçuklatan bir sayı, kitap tam 260 bin basılmış. Ama hiçbir dipnotunda, kaynakçanın herhangi bir yerinde  Ayşe’ye referans yok!

Böyle şey olmaz!

Elbette araştırırken her türlü belgeden yararlanılır ama copy/paste yaparken bu bilgi mümkünse tırnak içine alınır ve daima bir dipnotla kaynağı belirtilir. Bu iki husus, “benden önce konuyu çalışanları biliyor, onları hürmetle selamlıyor ve size getiriyorum” demektir. Bu hususlar yerine getirilmediğinde, “tamamını ben yazdım” demiş olursunuz.

Öyle görünüyor ki Soner Yalçın, Ayşe’nin emeğine hürmet göstermemeyi seçmiş. Bir yazarın emeğinden faydalanıp ona referans vermemenin adaletli, hakkaniyetli hiç bir yanı yok.

Dava açmaya hazırlanıyor Ayşe, 125 sayfalık bir dosya hazırlamış. Ben içinden, hani şu bahsettiğim türde copy/paste’e bir örnek paylaşmak isterim:

Soner Yalçın 2017 yılında yayınlanan kitabı Saklı Seçilmişler’in 173. sayfasında Türkiye’de GDO’lu hayvan yemine verilen izin sayısı 19 olarak geçiyor. Bu sayı gerçekte 36. Bu fi tarihinden kalma 19 nasıl bir araştırmacılık ürünü diye sormamak kabil değil. Ama Ayşe’nin 2013 yılında yayınlanan “Monsanto’nun Bilim Dünyasına Müdehalesi: Seralini Araştırması Yayından Kaldırıldı” başlıklı yazısıyla kıyaslayınca kitabı, taşlar yerine oturuyor.

Korkarım benzerlik sadece sayıda değil. “

Kemal Gözler: İntihalle mücadelede kamu yararı var

Kamu hukuku uzmanı, akademisyen Kemal GözlerÖrnekleriyle Usûlsüz Alıntı Sorunu adlı kitabında, “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, alıntı yapılmasına, alıntının kaynağının gösterilmesi gibi bazı sıkı şartlar altında izin vermiştir. Adı geçen kanunda öngörülmüş şartlara, özellikle de kaynak gösterme şartına uyulmadan yapılmış alıntıya usûlsüz alıntı denir” diyor.

Sorunun Türkiye’de kaygı verici boyutlara ulaştığını anlatan Gözler, intihalle (usulsüz alıntı) mücadele etmenin sadece yazan kişinin eseri üzerindeki malî ve manevî haklarını korumak için değil, “kamu yararı” olduğu için de gerekli olduğuna değiniyor: “Usûlsüz alıntının yaygın olduğu bir ülkede, özgün fikrî üretim kaçınılmaz olarak düşer. Yazdığı cümleleri birkaç ay sonra başka bir yazarın kitabında görecek olan yazar, ne diye kitap yazmaya devam etsin ki?”

Anayasa.gen.tr’de kaleme aldığı “Örnekleriyle Usulsüz Alıntı Sorunu” makalesinde, Anayasa Mahkemesi’nin kendi yayınlarından referans vermeden kullandığı alıntıları anlatan Gözler, “Cümle ve kelime benzerlikleriyle içerikteki benzerliklerin, usulsüz alıntıya kanıt gösterileceğini, bu nedenle de  Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 70. Maddesi uyarınca tazminat davası açılabileceğini” belirtiyor.

Yalçın daha önce de suçlanmıştı

Soner Yalçın, 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP’nin ortak adayı olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bir doçentlik tezinden intihal yaptığını anlattığı köşesinde “intihal, kamu görevinden çıkarma cezasını gerektiren hükümler içerisindedir” dedikten sonra yazıyı, “Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün’ diye bitirmişti.

Ancak yazarın kendisi de pek çok intihal suçlamasının merkezinde yer aldı.

22 Nisan 2016’da İlhan Arsel Üniversitesi adındaki facebook hesabından,  Yalçın’ın bir yazısında Prof. İlhan Arsel‘in “Arap Milliyetçiliği ve Türkler” isimli kitabından intihal yaptığı öne sürüldü. Soner Yalçın 2010’da Taner Timur‘un “Osmanlı Çalışmaları” ve Tarihçi Murat Bardakçı’dan intihal yapmakla suçlandı.  2017’de ise Yalçın’ın “İngiliz Wikileaks’inde ünlü Türkler” başlıklı yazısında, İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye 1920 kitabından kelime kelime intihal yaptığı iddia edildi. 

Kategori: Gündem

KitapKöşe YazılarıYazarlar

Oya Baydar’dan huzursuz edici bir gelecek öngörüsü: Köpekli Çocuklar Gecesi

Oya Baydar’ın, yakın gelecekte yaşanan büyük iklim felaketini anlattığı son romanı Köpekli Çocuklar Gecesi’ni okumaya başladığım andan itibaren, kitabın bana verdiği duygu huzursuzluk oldu. Roman ilerledikçe daha da yoğunlaşan bu duygu üzerine düşünüyorum. Geleceği karanlık resmeden eserlerin, ‘distopyaların’ ilk örneği değil Köpekli Çocuklar Gecesi. Karanlık bir gelecek öngörüsü korkutabilir sizi, ya da bunaltabilir veya kaçınmak için görmezden gelmeyi yeğleyebilirsiniz. Ama bu sürekli huzursuzluk duygusu biraz farklı. Aslında “bilimsel” öngörülerimize göre kitabın resmettiği çapta ve yaygınlıkta bir iklim felaketi pek de mümkün görünmüyor; en azından bizim de görebileceğimiz, bu kadar yakın bir gelecekte. O nedenle işin bu kısmını fantezi sınırlarında kabul edip rahatlayabilirsiniz.

Ama roman yine de huzursuz edici. Nedenini yavaş yavaş anlamaya başlıyorum: Her şeyden önce Köpekli Çocuklar Gecesi’nin kahramanları bize çok benziyor. (Biz: Yeşil Gazete’yi çıkaranlar, yazanlar, okuyanlar; en genel anlamıyla yeşiller, çevreciler, insan ve doğa haklarını savunanlar, sosyalistler, anarşistler, ekolojistler – olan bitenin farkında olanlar veya kitabın bir yerinde söylendiği gibi “İyiler”.) Ve bu “kahramanlar” başaramıyor. Yapılan onca uyarı, eylem, ikna çabası hiçbir işe yaramamış. Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması, yenilenebilir enerjideki gelişmeler, doğayı ve biyoçeşitliliği korumak için verilen onca çaba (romanın kadın kahramanı da bir doğa korumacı bu arada, bir botanist), sonuca etki edemeyecek kadar az fayda sağlamış.

Romanın yarattığı huzursuzluğun nedeni bununla da sınırlı değil: Popülist iktidarlar, diktatörlükler bütün dünyaya yayılmış. Romanın çizdiği yakın gelecek öngörüsünde demokrasilerin yenildiği, kitlelerin “seçtikleri” tiranlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri, özgür düşüncenin en acımasız yöntemlerle bastırıldığı, haber alma hakkının ve iletişimin bütün dünyaya yayılan popülist rejimler tarafından tamamıyla engellenmeye çalışıldığı görülüyor. Bu da demektir ki, inandığımız değerlerin galip gelmesi sağlanamamış. Özgürlük, eşitlik, seçimler, parlamento, özgür medya, kuvvetler ayrılığı, hukuk ve demokrasi ortadan kalkmış. Sadece bir kaosun ortasındaki dağınık direniş odakları kalmış geriye. Oysa bizim galip gelmesini umduğumuz bu değildi, diye düşünüyorsunuz. Yine çok direkt, çok bize dair bir yenilgi öngörüsü bu.

Birbirini ‘besleyen’ krizler

Huzursuzluğun iyice yoğunlaşması işte bu iki yenilginin birbirinin içine geçmesinden kaynaklanıyor. Ekolojik felaket ve siyasi kriz birbirini besliyor. Siber savaş ve yerel çatışmalar yoğunlaşmış, ülkeler hızla silahlanmaya devam ediyor, bir avuç egemen sadece kendi iktidarlarını sürdürmek için felaketin ortasındaki dünyada bile kitleleri daha büyük savaşlara sürükleyebiliyorlar. Sanki felaketlerin insanların rasyonel yetilerini tamamen felce uğrattığı bir dünyayla karşı karşıyayız. Oysa bizim başarmak için çabaladığımız, elimizden geleceğini düşündüğümüz şey bunun tersiydi. Elimizdeki tek araç, umudumuzun belki de tek nedeni, rasyonel olanın galip geleceğine dair inancımızdı. İnsanlar felaketlerin yaşanmaya başladığını, çöküşün kaçınılmaz olduğunu görünce aklın yolunu izleyecekler, en sonunda bilim insanlarını, aktivistleri dinleyeceklerdi. Oysa Köpekli Çocuklar Gecesi bize kendimizden o kadar da emin olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Romanın bize hissettirdiği huzursuzluğun en önemli nedeni de bu zaten. Elimizden geleni ve üzerimize düşeni yaptığımız duygusundan kaynaklanan o bize özgü konfor alanından dışarı çıkmaya davet ediyor bizi: Belki de yapacak başka bir şey, bulunacak başka yollar vardır!

Köpekli Çocuklar Gecesi’ni ben bir distopya olarak tanımlamazdım. Daha çok katı gerçekçiliğin yer yer büyülü gerçekçilikle iç içe geçtiği bir roman yazmış Oya Baydar. Olay akışının gerçeklikle bağdaşmadığı söylenebilir, ancak bu tarif edilen olayların tarif edilen zamanda (ve belki sıralamada) ol(a)mayacak olmasından dolayı. Oysa kitapta anlatılan olaylar aslında şu an zaten oluyor. Hatta biraz yaşadığımız anın dışına çıkıp geniş zamanda bakarsak, hepsi aynı anda yaşanıyor. Zaten kitapta gelecekte yaşanacak olaylar gibi anlatılan kimi olaylar geçmiş yıllarda gündeme gelen gerçek hadiseler. Bu düzeyde katı bir gerçekçiliğin hoşumuza gitmeyeceği ise kesin. Ekoanksiyete gibi bir teşhisin konuşulduğu günlerde insanların okumaktan kaçınmak isteyebileceği düzeyde katı bir gerçekçiliği benimsemiş Oya Baydar.

Umut, direniş adacıkları ve iklim çocuklarında

Ancak işin bir de umutlu yanı var: Roman aslında başlığından itibaren son derece gerçekçi bir çözüm yolu ve umut ihtimali sunuyor: Baskının iyice kesifleştiği sistemin çatlaklarında, görünmez noktalarında yeşeren direniş adacıkları bunlar. (Hakim Bey’i hatırlıyor insan.) Göçmenlerin, yoksulların, sokak çocuklarının oluşturduğu “köpekli çocuklarla”, iklim krizinin farkına varan, belki ekonomik olarak zor durumda olmayan ama geleceklerini kaybettiğinin bilincine varan “iklim çocuklarının” (kitapta ismi geçmese de anlıyoruz: Greta ve arkadaşlarının) birliği. İşte bu, çözüm umudunu oluşturuyor. Naomi Klein gibi yazarların ve yeşillerin hep söylediği sisteme karşı ekonomik, sosyal ve ekolojik mücadeleyi birleştirme gereğinin post-apokaliptik yolu belki de bu olacak. Kitabın en kuvvetli yanı umudun bu kadar gerçek, ama bir o kadar da zayıf (belki çok geç ve tamamen bize bağlı) olması.

Tabii Köpekli Çocuklar Gecesi bütün bu yok oluş hikayesini iyi bir edebiyat eseri olarak, karakterlerini sağlam çizerek, bir aşk ve kendini bulma hikayesi çerçevesinde anlatıyor. Okuyucunun yer yer Adam’ı yeterince inandırıcı bulmamasının sebebi de aslından onun temsil ettiği efsane. Adam bir kişi mi, yoksa Adem ile Havva’dan bu yana var olan vicdanın simgesi mi? Kadının bize fazlasıyla tanıdık gelmesi de anlatılanların bugünden ve buradan yola çıkması, kadının bire bir bizden biri olmasından kaynaklanıyor. Kadın, Adam ve çocuk (Umut Doğa) bize çok tanıdık gelen, sürekli üzerinde düşündüğümüz, kıyasladığımız, hatta yargıladığımız davranış biçimlerinin veya seçimlerin roman kahramanlarına dönüşmüş halleri. Hikayelerinin ve varoluş biçimlerinin çıkış noktası tam da bizim düşüncelerimiz, kaygılarımız, doğru bildiklerimiz. Ama hangisi daha doğru, hangisi daha gerçek ve hangisini seçmek durumundayız, yazar bizi böyle bir tercihte bulunmak zorunda bırakmıyor. Zaten romanın en güçlü yanlarından biri de kitabı okuyup bitirdikten sonra hâlâ kahramanlar üzerine düşünmeye devam etmeniz. Kendi içinizde veya çevrenizdeki insanlarda hangisinden hangi parçaları, ya da izleri bulduğunuzu düşünmek de buna dahil.

Ekolojik distopyalar, son yıllarda cli-fi da denen iklim romanları vb. yarattıkları atmosferle olan bitenin farkına varmanızı, kaygılanmaya başlamanızı ve harekete geçmenizi sağlayabilir. Bilimin başaramadığını sanat başarabilir. Ama Köpekli Çocuklar Gecesi bunun bir adım ötesine geçiyor. Çözüm üzerinde, daha doğrusu bu krizden çıkmanın olanakları üzerinde hem politik hem de felsefi bir tartışma yürütüyor. Oya Baydar soldan gelen, küresel sistemi, kapitalizme karşı verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin tarihini (bütün deneyimleriyle) iyi bilen bir yazar olarak sorunların birbirinden bağımsız olmadığını, iklim kriziyle siyasi krizin bütünlüğünü ve nasıl birbirlerini daha da ağır hale getirdiğini (ve getireceğini) çok iyi kavramamızı sağlıyor. Bu da zaten asıl üzerinde durup düşünmemiz gereken şey değil mi? Böylece Köpekli Çocuklar Gecesi yeni sorular sorduruyor ve iklim krizinden çıkış için çabalayanların, aktivistlerin ve en geniş anlamıyla ekolojiyle ve yeşil politikayla ilgilenenlerin de üzerinde düşünüp tartışacağı bir alan açıyor.

Okumak ve tartışmak lazım.

 

Kategori: Kitap

KitapManşetTürkiye

Dört çocuk kitabı ‘müstehcen poşeti’ne!

Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu; 27 Eylül 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararlarla, yeterli gerekçe göstermeden, Elisabeth Brami’nin Erkek Çocuk Hakları Bildirgesi” ve Kız Çocuk Hakları Bildirgesi” (Yapı Kredi Yayınları); Francesca Cavallo ile Elena Favilli’nin Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler – Olağanüstü 100 Hikâye” (hep kitap) ve Sünnetçi Kız”  (Cinius Yayınları) adlı kitaplarında yer alan bazı yazıların “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğuna” karar verdi.

Türkiye Yayıncılar Birliği ise, eserlerin serbestçe açıklanması ve yayımlanmasının anayasada korunan bir hak olduğunu belirterek, bu hakkın demokratik toplum için önem taşıdığını kaydetti. Birlik, bu sebeplerle idari ve yargı birimlerinin, açıklama ve yayımlama özgürlüklerine gereksiz müdahalede bulunmama yükümlülüğü olduğunu belirtti.

Birlik şunları kaydetti:

‘Uzman incelemesi yok’

“Eserlerin değerlendirmesinin, türüne göre değişen uzmanlar tarafından yapılan ön incelemeden geçmeksizin, Çalışma Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı’nın atadığı beş birim amirinden oluşan kurulca yapılması; düşünsel, toplumsal ya da sanat eseri olarak değerlendirilmesi gereken eserlerin, bu nitelikleri haiz olmadığı yönünde raporlar verilmesine, anayasal bir hak olan açıklama ve yayımlama özgürlüğünün ihlal edilmesine yol açmaktadır.

Bu şekilde içinde pedagog ve cinsel sağlık uzmanı dahi olmayan kişilerden oluşan kurul tarafından, eserler hakkında oldukça özensiz bir biçimde, genel ve soyut ifadelerle hazırlanmış kararlarla muzır neşriyat kararı verilmesi, ifade ve basın özgürlükleri açısından tehlike oluşturmakta ve demokratik toplum ilkesini tehdit etmektedir.

‘Kurul yapısı değiştirilmeli’

Karmaşık ve muğlak bir olgu olan “müstehcenlik” gerekçesiyle bir eserin yayımlanmasına müdahalede bulunulurken sanat alanının veya eserin özelliklerine, edebi eser olup olmadığına, müstehcen olduğu değerlendirilen kısımların ifade edildiği bağlama, yazarın kimliğine, yazılma zamanına, amacına, hitap ettiği kişilerin kimliklerine ve onların estetik anlayışlarına, eserin muhtemel etkilerine ve eserdeki diğer ifadelerin tamamına bir bütün olarak bakılması, eserin edebi değerinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Eserin, türüne göre ayrı ayrı uzmanlıklar gerektiren ve anayasal bir hakkı kısıtlayıp engelleyen bir kararın, Bakanlık tarafından atanmış beş birim amiri tarafından verilebilmesi; ifade, bilim ve sanat ile açıklama ve yayımlama özgürlüklerinin ihlal edilmesidir. Demokratik toplum ilkesinin esas alındığı bir sistemde bunun kabulü mümkün değildir.

Temel hak ve hürriyetleri adalet ilkesi ile bağdaşmayacak şekilde sınırlayan Koruma Kurulu yapısı, bir an önce ulusal ve uluslararası içtihatlara uygun bir şekilde değiştirilmeli; hak ve özgürlüklere zorunlu olmadıkça müdahalede bulunmama yükümlülüğü ve sorumluluğuna uyulmalıdır.”

Kurul ve yapısı

1927’de çıkarılan 1117 sayılı kanunla kurulan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, geçen yıl 2.7.2018 tarihli, 703 sayılı KHK’nin 38’inci maddesiyle kanunda yapılan değişiklikle Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanlığı’na bağlanmıştı. Aynı yasa değişikliğiyle; daha önce Başbakanlığa bağlı çalışan ve Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gazeteciler Cemiyeti’ne bağlı çalışan 11 üyeden oluşan kurulun üye yapısı da değiştirildi. Artık kurul, Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanının belirleyeceği biri başkan olmak üzere bakanlığın beş birim amirinden oluşuyor. Yasaya göre “muzır” kabul edilen kitaplar “… ancak 18 yaşından büyük olanlara içi görülmeyen zarf veya poşet içinde satılabilir. Bu zarf ve poşetlerin üzerinde eserin ismi ile “Küçüklere zararlıdır” ibaresinden başka hiç bir yazı ve resim bulunamaz”.

Kategori: Kitap

KitapKültür-SanatManşet

‘İklim çocukları şimdiden çok önemli iş başardı’

Köpekli Çocuklar Gecesi adlı son romanında Dünyayı bekleyen yok oluş felaketini anlatan Oya Baydar, “Başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemez’ diyor.

Türk edebiyatının önde gelen isimlerinden Oya Baydar‘ın son kitabı ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ raflardaki yerini aldı. Can Yayınları‘ndan çıkan kitap, edebiyatının ilk ekolojik distopyası olarak nitelendiriliyor. Gezegenimizi bekleyen yok oluş felaketinin ortasında çırpınan insana dair bu çarpıcı roman hakkında Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Yeşil Gazete yazarı, Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu, yazar Oya Baydar’la konuştu.

Romanınızda sadece iklim değişikliği sorununa değil, aynı zamanda bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanan bir çok farklı soruna da değiniyorsunuz. Acaba biz, bu kendi meselelerimizden kafamızı kaldıramazken iklim krizi kapımıza geldi dayandı; hiç bir hazırlığımız ve önlemimiz yok mu demek istediniz?

Sözünü ettiğiniz sorunlar sadece bizim coğrafyada ve ülkemizde yaşanmıyor, doğudan batıya pek çok ülkede benzer siyasal- toplumsal gelişmelere şahit oluyoruz. ABD Başkanı Trump’la Erdoğan, Putin’le Orban, Hindistan’da Ram Nath Kovind ile Filipinler’de Duarte, daha birçokları birbirlerinin ruh ikizi gibiler. Tümü de sağ popülist, otoriter, totaliter ve savaşçı yöntemlerle yönetiyorlar.  Ancak, bu sorunlardan kafasını kaldırabilmiş kaldıramamış bütün ülkeleri,  yeryüzünün tümünü  tehdit eden iklim felaketi karşısında ne yazık ki topyekûn bir aymazlık, bilinçsizlik  ve hazırlıksız var. Özetle: Köpekli Çocuklar Gecesi romanı yereli aşan, daha genel bir seslenişi amaçlıyor

Romanın kahramanlarından erkeğe ve kadının çocuğuna isim vermişsiniz. Ve isimleri çok manidar: Adam ve Doğa. Semavi dinlerden bildiğimiz ilk insanın adı ve tarumar edilen bir doğa. Bu isimleri tercih etmenizde etkili olan nedir?

Fark ettiğiniz gibi adlar bilinçli bir tercih. Yereli, belli bir ülkeyi, belli bir dili çağrıştıran adlardan kaçındım, kitabın aynı zamanda anlatıcısı da olan kadın kahramanın adı olmaması da bu yüzden. Kitabın ana teması olan olası iklim felaketi; yerel, bölgesel değil, evrensel.

Cormac McCarthy’nin “Yol” isimli Pulitzer Ödülü alan romanı, isimsiz bir çevre felaketi sonrasında baba oğulun hayatta kalma mücadelesini çok çarpıcı ve yürek burkan şekilde anlatır. McCarthy, romanında adama ve çocuğa isim vermemeyi tercih etmiştir. Belki de okuyucuya, ölüm kalım savaşının sürdüğü bir mücadele isimlerin artık önemli olmadığını anlatmak ister. Siz de romanınızda kadına isim vermemişsiniz.  Nedenini açıklar mısınız?

McCarthy’nin romanını ne yazık ki okumadım, hemen okumaya çalışacağım. Ben de tıpkı onun gibi düşünmüş olmalıyım.  Mücadele herkesin mücadelesi, sorun herkesin sorunu olduğu zaman ülkeler, milletler, diller anlamını yitirir.

İnsanın “Eşref-i mahlukat” olarak adlandırıldığını biliyoruz. Yaratılanların en kutsalı, yücesi ve bir şekilde de her şeyi hak edeni. Ama insanı üstün kılan aklı değil de merhameti değil midir? Jose Saramago, “Körlük” romanında merhametin insanı nasıl yüceleştirdiğini çok güzel anlatır. İnsan, ekosisteme karşı merhametini çoktan kaybetti ve böyle giderse “Eşref-i mahlukat”, Dünya’nın sonu olacak. Siz, ne düşünüyorsunuz?

Köpeki Çocuklar Gecesi’nde “eşref-i mahlukat” konusunda bir bölüm var. Bütün semavî dinlerde ve -ister kapitalist ister sosyalist-  bilimi, teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyüme ve kalkınmayı insana, insan değerlerine önceleyen bütün kalkınmacı, büyümeci ideolojilerde-sistemlerde doğanın, “eşref-i mahlukat” adına tahrip edilmesi, sömürülmesi caizdir.  Sonsuz evrenden ve doğadan bakıldığında kimse bana insanın bir köpekten, bir filden, bir ağaçtan veya herhangi bir yaratıktan üstün olduğunu anlatamaz.

Bir önceki sorumla bağlantılı olarak, iklim adaleti konusu gündeme geldiğinde düşük gelirli bireyler, gelişmemiş ülkelerden bahsediliyor. Halbuki ekosistemin sürekliliğine asıl katkısı olan canlılar, bitkiler ve hayvanlar… Dünyadaki yaşamı onlar sağlıyor. İnsan da bu doğal döngüye çomak sokuyor. WWF tarafından yayımlanan “Yaşayan Gezegen Raporu”, son 44 yılda canlı türleri popülasyonlarında yüzde 60 civarında bir azalma olduğunu kaydetmiş. İnsan ise artan nüfusu ile soyunu sürdürebiliyor, en azından şimdilik. Bu nedenle iklim adaletinden konuşulurken sadece insandan ve ülkelerden bahsedilmesi, adalet kavramını baştan sorgulatıyor.  Ne söylemek istersiniz?

Adalet kavramı da benzer diğer kavramlar gibi insanların dünyasına ve gelişmiş sınıflı  toplumlara ait. Doğada başka bir adalet var, başka kurallar var, örneğin doğal beslenme zinciri bize yer yer vahşi ve adaletsiz gelebilir ama yaşamın parçasıdır. Ne var ki insan; aklını, bilgisini, becerisini doğayı mahfetmeye, bütünüyle hükmü altına almaya değil de bütün yaratıkların yaşama ve gelişme hakkını gözeten, adalet kavramını insandan doğaya yayan anlayışa uygun bir düzen yaratmaya yönlendirebilseydi bugün doğa da insan da farklı bir yerde olurdu. “Herkes için adalet”ten “bütün canlılar için, doğa için adalet”e geçebilseydik, insanın ve toplumların evrimi farklı gelişebilirdi.

Romanınızda köpek kahramanlarınız da var. Neden hayvanlardan köpek? Sadık oldukları için mi? Böylece bizim de doğaya sadık olmamız gerektiğini mi vurgulamak istediniz?

Köpeklerin sadık olduklarını, genel olarak sadakat fikrini falan düşünmedim. Bu romanı yazma isteğim, bir kış gecesi kaldırımda köpeğine sarılmış uyuyan bir çocuğun fotoğrafını gördüğümde başlamıştı. Orada sahipsiz köpek ve çocuk, dünyamızın acılarının,  mağduriyetlerinin sembolü gibi gelmişti bana. Sonra temayı çevre/iklim felaketine taşıdığımda o fotoğraf yönlendirdi beni. Romanda, Köpekli Çocuklar sistemin ezdiği ama sistemin dışında kalmış olanların, masumiyetin ve sistemle bütünleşmedikleri için gelecek umudunun sembolleridir.

Bir de romanınızda ishak kuşunun ötüşü var. Anadolu’da bu kuşun ötüşü uğursuzluk olarak adlandırılır. Siz de bunun için mi bu ötüşe yer verdiniz?

İshak kuşu başka yerlerde de haberci veya uğur sayılır.  Ben uğursuzluk simgesi olarak algılamadım o ötüşü.

İklim değişikliğinin bana göre en önemli etkilerinden biri, gıda ve su güvenliğinin neden olacağı iklim göçleri ile insanların arkada bırakmak zorunda kaldıkları kültürel mirastır. Bir taraftan tarihi eserlere paha biçilemiyor, diğer taraftan Hasankeyf örneğinde olduğu gibi üretim amaçlı gözden çıkarılabiliyor.Bu nasıl bir çelişki?  Bu konuda bir yazar olarak ne düşünüyorsunuz?  

Göçlerin yüzyılımızın, hatta belki gelecek yüzyılın  toplumsal tarihi yönlendirip değiştirecek en önemli gelişmesi olacağını düşünüyorum. Bu göçlerle sadece kültürel miras yok olmakla kalmayacak, dünyamızın zenginliği olan kültürel çeşitlilik de giderek ortadan kalkacak. Bu sürecin şiddetsiz, savaşsız, kansız, yıkımsız yürümeyeceğini de bilelim.

Tarihî eserlerin, somut kültür varlıklarının gözden çıkarılmasına gelecek olursak, bu bambaşka bir konu. Genelde kapitalist kalkınmacılık, özelde bizim gibi ülkelerdeki ne ekonomik ne de kültürel açıdan gelişmemiş ilkel neo-liberal anlayışın taşıyıcısı iktidarlar için her şey kâra, paraya, büyümeye kurban edilebilir.

Felaketlerden hayatta kalmayı başaran insanın iklim krizi ile mücadelesi hiç olmadığı kadar zor olacak. Çünkü bu küresel bir kriz ve günün sonunda herkes etkilenecek. Size göre, buradan çıkış var mı?

Mutlak çıkış var mı, bilemiyorum ama en azından geciktirme, duraklatma imkânı var sanırım. Çevrecilerin, iklim savaşçılarının, örneğin Greta ve arkadaşlarının seslerine kulak verilip geri dönüşü olanaksız aşamaya varmayı engellemek mümkün diyor bilim insanları ve çevreciler. Karbon gazları emisyonu acilen, çok acilen azaltılmazsa 12 yıl sonra “artık çok geç” aşamasına gelmiş olacağız. Şimdilik yapabileceğimiz tek şey ciddi önlem almakta hâlâ direnen sistemin efendileri ve kendi iktidarlarımız üzerinde çok yönlü baskı oluşturabilmek ve kitlelerin farkındalığını artırmak için gereken her şeyi yapmak.

Mağdurların masumiyeti ve kötülük karşısındaki umut, edebiyatta ve sinemada karşımıza çok çıkan bir yaklaşım. İnsan sadece doğayı değil kendi türünü de sömürüyor. Siz de umut olmazsa kötülük karşısında yenilmeye mahkumuz mu diye düşünüyorsunuz?

Umudunuz yoksa mücadele edemezsiniz, teslim olursunuz. Greta “Umut peşinde koşmak yerine eyleme bakmalıyız” diyor, “Sizin umutlu olmanızı filan değil, paniğe kapılmanızı istiyorum” diyor. Aktivist heyecanını yansıtanan söyleminde yanıldığı nokta, başka bir dünyanın mümkün olabileceği düşüncesi ve umudu olmaksızın mücadele edilemeyeceği. Panikleyenlerin amaçsız ve umutsuz eylemi ancak yenilgi getirir.

Gençler ve çocuklar onların geleceğine koyduğumuz ipoteği kaldırmak istiyorlar. Bu nedenle 20-27 Eylül tarihleri arasında dünya genelinde “İklim Grevi” düzenleniyor. Başarabilecekler mi? Başka türlü bir yaşam mümkün mü?

Başka bir yaşam tabii ki mümkündü, belki hâlâ da mümkün. İklim Çocukları bence daha şimdiden çok önemli bir iş başardılar. Bütün dünyanın dikkatini konuya çekebildiler. En umursamazları bile şöyle bir silkelediler, farkındalık yarattılar. Burada bitmeyecek; uyarılar, eylemler sürecek. Öte yandan sistemin efendilerinin dirençleri de sürecek. Çünkü iklim için mücadele, onların bekası anlamına gelen sistemi de tehdit ediyor, global kapitalizmin çarkları arasına taşlar yerleştiriyor. İklim mücadelesinin sisteme karşı topyekûn mücadelenin ayrılmaz parçası ve köklü bir devrimci atılım olduğunu kavrayabilirsek başarı şansı ve umudu yükselir.

(Yeşil Gazete)

 

Kategori: Kitap

KitapKültür-SanatManşet

Bienal’den yeni çocuk kitabı Opti ile Pesi: Bu dünya hepimizin

İstanbul Bienali’nin yeni çocuk kitabında, İstanbullu martılar Opti ile Pesi, adını iklim hareketinin sembollerinden biri haline gelen Greta Thunberg’den alan Güvercin Greta ve diğer hayvanlarla birlikte İstanbul’u plastik atıklardan temizlemeye girişiyor.

İstanbul Bienali, temasını ve eserlerini çocuk kitaplarıyla birlikte küçük sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 16. İstanbul Bienali kapsamında hazırlanan çocuk kitabı Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, çocuklara bir yandan bienalin teması Yedinci Kıta’yı, sergi mekânlarını ve sanat eserlerini tanıtırken, diğer yandan çocukları iklim hareketinden ilham alan keyifli bir yolculuğa davet ediyor.

Bernard van Leer Vakfı’nın desteğiyle yayımlanan beşinci çocuk kitabı olan Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, 2017 yılında Bienal’in 15. edisyonu için yayımlanan Opti ile Pesi: Komşuluk Şarkısı adlı çocuk kitabının devamı niteliğinde. İlk kitapta olduğu gibi Yekta Kopan’ın yazdığı, Gökçe Akgül’ün çizdiği Opti ile Pesi: Bu Dünya Hepimizin, Burcu Ural Kopan’ın yayın yönetmenliğinde hazırlandı. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Feyza Çorapçı’nın danışmanlığını yaptığı kitap, merak uyandırıcı hikâyesi, eğlenceli çizimleri ve renkli tasarımıyla okuma ve izleme sürecini keyifli bir oyuna dönüştürüyor. Kitap Bienal mekanlarında ücretsiz olarak edinilebilir.

Kategori: Kitap

Hafta SonuKitapManşet

Tohumunuza niçin sahip çıkmalısınız? – Batuhan Sarıcan

“Tohum bankalarına girerken ayakkabılarımızı çıkarırız. Çünkü burası bizim için kutsal, saygı gösterilmesi gereken yerlerdir. Bankalardaki kasalar yerine, bizde saksılar ve vazolar var. Bitkilerin türleri ve özellikleri (örn. kuraklığa, su taşkınlarına dayanıklılık) etiketlerinde yazılıdır. Küçük ve mütevazı bu bankaların değeri ise paha biçilemez. Çünkü her biri yüzlerce aileyi beslemeye yetecek kadar tohum saklar.” (Vandana Shiva, Tohumun Hikâyesi)

“Kral Çıplak!” lafını bilirsiniz. Bu söylem, Hans Andersen’in bir masalına dayanır. Masalda iki terzi, kralı sihirli ve görünmez kıyafetler diktiklerine inandırır. Kral da bu “sihirli” kıyafeti sırtına geçirip etrafta çıplak dolaşmaya başlar. Kral bu, “Sen çıplaksın” denir mi? Ama bir çocuk çıkıp gerçeği haykırır: KRAL ÇIPLAK!

Ekoloji düşünürü Vandana Shiva’nın eseri Tohumun Hikayesi, tıpkı bu hikayedeki çocuk gibi, endüstriyel tarımın karşısına geçip yalanlarını ifşa ederken kralın çıplak olduğu gerçeğini haykırma cesaretine de sahip çıkıyor: Endüstriyel tarım şirketleri açıkça yalan söylüyor. Vadettikleri verim masalına sırtlarını dayayarak semiriyorlar. Bununla da kalmayıp binlerce yılın birikimini taşıyan bilge tohumları, laboratuvarlarda “sakatlayıp” biyo-patent yoluyla (ç)alıyorlar. Sonra bu tohumları asıl sahiplerine satıyor, doğal kaynakları tüketiyor ve sürdürdürülebilir olmayan bir tarım/gıda sistemi kurarak yerel halkları yoksullaştırıyorlar.

İlk farkındalıklar

‘Ekolojik farkındalık tohumunun’ zihninize ilk düştüğü zamanı hatırlıyor musunuz? Çocukken bitmek tükenmek bilmeyen bir merakla okuduğum hayvan ansiklopedileri ve çocuklar için hazırlanan bilim dergilerindeki “besin zinciri” ve “ekolojik döngü” çizimlerini, o rengarenk illüstrasyonları hayal meyal hatırlıyorum. (Besin zinciri çökerse yaşam nasıl tehlikeye girerdi?) Tabii bir de tek kanaldan yayınlanan köpekbalığı ve cangıl belgeselleri.. Sonra sokağa çıkıp peygamber devesi böceğini kovalar, “Ben bilim insanı olacağım” diye ortalarda dolaşırdım.

İşte Shiva’nın da hatırladığı bir hikâyesi var: Daha ilkgençliğinde fizik konularına duyduğu merakla ileride fizikçi olmak istiyor. Başarıyor da. Okuldaki başarısının sağladığı burs ile Hindistan’ın en iyi üniversitelerinden birinde nükleer fizik bölümünü bitiriyor. (Nükleer fizik, evet!) Ancak asıl farkındalık daha sonra geliyor: “Doktor olan kız kardeşim Mira, nükleer fiziğin tehlikeli olduğunu anlatarak bana farkındalık kazandırdı ve böylece teorik fizikle ilgilenmeye başladım.”

Eğitimi için yurt dışına gidip döndüğünde ise memleketindeki dağ ve nehirlerin bozulduğunu fark ediyor: “Muson yağmurlarının zararlarını önleyen ve sellere karşı koruma sağlayan meşe ağaçları artık yoktu.” Sonraları kendini Chipko Hareketi‘nin içinde buluyor. Bu, kötü dönüşüme karşı şiddete başvurmadan omuz omuza veren kadın aktivistler sayesinde Himalayalar’da 1.000 metre yüksekliğin üzerindeki ağaç kesimi yasaklanıyor. “Chipko,” diyor Shiva, “ekolojiyi anlamama yardım eden ve doğayı nasıl koruyacağımı öğreten bir okul gibiydi.”

Köylülerden biyoçeşitliliğin ne kadar değerli olduğunu, kozmosun en küçük parçasının bile doğa için ne kadar önemli olduğunu öğreniyor önce. Bununla birlikte endüstriyel tarım sistemine karşı bilincin ilk tohumlarını da orada atıyor. Karşımıza “Yeşil Devrim” gibi yanıltıcı bir isimle çıkan monokültürel (tek tip) tarımın doğa için zararına tanık oluyor. Sözgelimi bitki örtüsü zayıf topraklarda yetiştirilen mısır, soya, buğday ve pirinç gibi ürünler, toprağın döngüsünü bozuyor, bu alanlarda yaşayan köylülerin kulübelerini inşa etmesine bile engel oluyor, besin zincirini bozarak insanların temel ihtiyaçlarını üretemez hale getiriyor. Dolayısıyla köylülerin kendine yeten bir hayat sürdürmelerine engel olarak zamanla borçlanmalarına neden oluyor. Gıda olarak tüketilebilecek 8500 tür, dünya pazarına sunulacak 8 türe feda ediliyor. Açlık ve yoksulluk sorununu çözmek için daha fazla kaynak tüketilerek daha az ürün sağlanıyor, dolayısıyla çevre yok ediliyor ve nüfus daha fazla yoksullaşıyor.

Shiva, endüstriyel tarımla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Endüstriyel tarım destekçileri, bu sistem sayesinde daha fazla mahsul ve servet kazandıklarını söylüyorlar. Ama bu doğru değil, Barajana olarak adlandırılan ve on iki farklı tohum (karabuğdaydan yabani soyaya kadar) kullanılarak yapılan ekim yöntemiyle mısıra oranla iki kat fazla gıda ve üç kat fazla servet elde edileceğinden eminiz.”

Tohumun özgürlüğü ve gıdanın geleceği

Burada Shiva’nın “tohumların özgürlüğü” ve “yerel tohum kullanımı” vurgusuna ayrı bir başlık açmak gerekiyor. Shiva’ya göre çok uluslu şirketler, biyo-patent yoluyla tohum üzerinde mülkiyet hakkı ediyor ve yereldeki çiftçiyi, hibrit (melez ve kısır) tohumla modern köleler haline getiriyor. Üstelik bu tohumların fiyatı da her yıl artıyor. Bu tohumlara bağımlı hale getirilen çiftçinin seçme ya da itiraz etme şansı yok. Tohum tekelde. Buna ek olarak toprağı zehirleyen gübrelere ve zirai mücadele için kimyasallara muhtaç bırakıyor. Ve bilin bakalım bu gübreyle kimyasalları kim satıyor? Ezcümle, endüstrinin eline düşen çiftçi, endüstriyel tekelin eline düşüyor. Ne isterse onu vermek zorunda.

Öte yandan toprak da verimsizleşiyor. Elde edilen ürün ise küresel rekabet piyasasının içine girdiği için çiftçi haliyle yoksullaşıyor. Böyle bir sistem, sürdürülebilirlik kavramının çok uzağında. Shiva’ya göre endüstriyel tarım, ürün çeşitliliğinin azalması ve su kirliliğinin %75’inden sorumlu olmakla kalmıyor, aynı zamanda iklim değişikliğine neden olan gaz salımlarının %40’ından da sorumlu olarak gezegende tam bir kısır döngü yaratıyor. Buna karşın Shiva, çiftçilerin tuza dirençli, az suyla yetişebilen ve iklimsel geçişlere uyum sağlayabilen tohumlar üretme (seçme) konusunda genetik mühendislerinden daha başarılı olduğunu savunuyor ve bu savının altını yerinde örneklere dolduruyor. Daha da kötüsü, GDO’lu pamuk ekimi başladıktan sonra 250.000 köylünün, verimliliği düşük ve pahalı tohumları almak zorunda kaldığı için borçlarını ödeyemeyerek intihar ettiğini söylüyor. (Hindistan hükümeti de bu veriyi destekliyor.)

Hindistan nere Türkiye nere dememek lazım. Zira ülkemizde bugün yaşanan ekonomik krizin en büyük sebeplerinden biri de bu; köle haline gelen tohum ve çiftçi. Ve tarımda yerel üreticinin vasıfsız hale getirilmesinin sonuçlarını bugün ithale dayalı tarım sistemiyle görüyoruz. En az Konya büyüklüğünde tarım arazisini kaybettik ve nesilden nesile çiftçilikle uğraşan insanlar, bugün büyük şehirlerde niteliksiz işlerde çalışıyor ve hatta işsiz dolaşıyor. Ödeyemeyecekleri borç yükümlülüklerinin altına giriyorlar.

İster Hindistan olsun ister Türkiye; endüstriyel tarım sisteminin hedef tahtasında yerel kültüreller de var. Yerli halkların yüzyılı aşkın süredir seçerek ektiği tohumu birbirleriyle takas ederken sadece tohumu değil aynı zamanda deneyimlerini ve hikâyelerini de paylaştığı hatırlanacak olursa, tohum aslında başlı başına kültürel bir unsur. Nasıl ki kültür kimsenin malı değilse tohumun da biyo-patent yoluyla mülkiyet altına alınması da mümkün değil. Ancak yapılmaya çalışılan maalesef bu. Kültürü mülkiyet altına alarak parçalamaya çalışıyorlar.

Niçin 1 kişi yerine 400 kişinin karnı doymasın?

Shiva, kendi ülkesinde buna engel olmak için Navdanya‘yı kuruyor. Navdanya, Hintçede “Dokuz Tohum” ve aynı zamanda “Yeni Hediye” anlamına geliyor. Amaç çeşitli bitki türleri ile tohumların korunması ve çiftçiler arasında paylaşılmasını sağlamak. Birlik bugün 650.000’i aşan üye sayısı ve Tohum Bankaları sayesinde, geleneksel tohumları unutulmaktan kurtarma mücadelesi veriyor. Shiva şunları söylüyor: “Endüstriyel olanlarla karşılaştırıldığında, kendi bitkilerimiz de bizi beslemek için yeterli ve daha az talepkâr olduklarını göstermiş oldular. Laboratuvarlarda geliştirilen pirinç bitkileri yılda 2500 milimetre yağmura ihtiyaç duyuyor. Bizim bitkilerimiz ise 200-300 milimetrelik bir yağmurla yetiniyor. Bu çok büyük bir avantaj! 2500 milimetrelik su kullanarak üreteceğimiz darı gibi tahıllarla 400 kat fazla ürün elde edebiliriz. Yani 1 kişi yerine 400 kişinin karnını duyabiliriz.”

Bu ifadelerden hiç şüphesiz Türkiye için de çıkarımda bulabiliriz. Çünkü Türkiye de iklim değişikliği sebebiyle su kıtlığı riski altında bir bölge. Kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda. Uluslararası şirketlerin dayattığı bu kaynak israfı Hindistan için olduğu gibi Türkiye için de bir lüks. İçinde bulunduğumuz ekonomik krizi aşmanın yolu da 1 kişi yerine 400 kişiyi düşünmekten geçiyor. Bu açıdan yerel tohumların önemi ortada.

Navdanya çiftlikleri aynı zamanda zengin biyoçeşitlilikle, toprağı kimyasallarla kirletmeden verimli ve zararlı böcek ve yabani otlarla doğal yolla mücadele ederek sürdürülebilir tarımın güzel bir örneğini sunuyor. Bunlara karşın ismi “M” ile başlayan o meşhur şirket, GDO’lu pamuğun geleneksel türlere kıyasla %50 daha fazla ürün vereceğini söylemesine karşın yapılan incelemede böyle bir verimliliğin söz konusu olmadığı ortaya çıktı. Üstelik iddia ettikleri gibi GDO’lu tohumlar zirai zararlıları da ortadan kaldırmadıkları gibi süper dirençli parazit ve otları da beraberinde getiriyor. Yani geleneksel yöntemlerle engel olunabilecek zararlıları daha dirençli hale getiriyorlar. Bu da GDO’lu tohumların yoksulluğu ve açlığı ortadan kaldırmadığı gibi artıracağı anlamına geliyor. Bugün Dünya Sağlık Örgütü bile GDO’lu gıdalar için teminat vermiyor.

Tohum hem geçmiş hem geleceğinizdir; sahip çıkın!

Shiva, tohumu, onu çevreleyen canlılarla arasındaki ilişkiyi irdeleyerek yaşamın koruyucu zincirinin ilk halkasına bir güzelleme yapıyor. On binlerce ağacın hunharca katledildiği ve tarımın işlevsiz hale getirildiği günümüz Türkiye’si için de aydınlatıcı bir hikâye sunuyor. Bunu yaparken de akademinin sıkıcı dilinden uzak, sade ve anlaşılır diliyle bir çırpıda okuyabileceğiniz güzel bir başlangıç kitabı ortaya koyuyor. Bu haliyle yediden yetmişe herkese hitap edebilecek bir eser. Rengarenk ve zengin illüstrasyonlar da bu anlatımı destekliyor. Doğal uyum, biyolojik çeşitlilik, tohum bankaları, monokültürel tarımın zararları, GDO, biyo-korsanlık ve gıda güvenliği gibi anahtar konu başlıkları altında anlaşılır bir anlatım ve faydalı tavsiyeleriyle, yerel deneyimlere dayalı, bilgi açısından doyurucu ve bütünlüklü bir okuma sunuyor.

Ayşe Caner’in İtalyanca aslından akıcı çevirisi ve Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan kitap, doğanın ve yerel halkların haklarını savunan okuyucusunu bekliyor. Bu kitabı alın ve ailecek okuyun derim. Dünyanın işleyişine, hırs ve çıkar uğruna doğanın nasıl ve niçin katledildiği ile halk sağlığının nasıl hiçe sayıldığını daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.

Yaşamın düşmanı endüstriyel tarımın neferi uluslararası şirketler, halk sağlığını, yerel kültürleri, biyoçeşitliliği, tarımın sürdürülebilirliğini ve gıda güvenliğini açıkça tehdit ediyor. Kral çıplak sevgili dostlar! Tohumun Hikâyesi de kralın çıplak olduğunu bağırma cesaretine sahip biz Toprak Ana‘nın çocuklarının, Gaia‘nın hikâyesi; bizim hikâyemiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKültür-SanatManşet

Heybeliada Halki, Dimonisos ilk yayınından 35 yıl sonra Türkçe’de

Akillas Millas’ın Akademi ödüllü ilk kitabı Heybeliada Halki, Dimonisos, yenilenmiş içeriğiyle yayımlandı.

Akillas Millas‘ın Büyükada – Prinkipo, Ada-i Kebir kitabından beş yıl sonra, Heybeliada Halki, Dimonisos adlı dev eseri, yine Adalı Yayınları‘ndan çıktı. Heybeliada’ya tarihi kimliğini veren insanlarını, mahallelerini, sokaklarını, evlerini ve manastırlarını titiz araştırmacı kimliğiyle bir araya getiren Millas’ın eseri, bu küçük ada için temel kaynak niteliğini taşıyor.

İlk kez Yunanca olarak 1984 yılında Yunanistan‘da yayımlanan ve Akademi Ödülü‘nü kazanan kitabın yazarı Millas, o günden bugüne yeni resim, kartpostal, gravür ve belgeleri toplayarak arşivini sürekli zenginleştirdi ve yitip gitmekte olan her şeyin çizimini yaptı.  Evlerin, sokakların, kıyı şeridinin, balıkların, teknelerin, vapurların, mezar taşlarının, kapıların ayrıntılı ve usta işi çizimleri ve yeni görsel malzemelerin eklendiği kitap, Türkçe basım için yeniden yazıldı.

20. yüzyıl başlarında sahil doldurulmadan evvel vapur iskelesinden Heybeli’nin görünüşü. Solda Débarcadère.

Sultan Reşat, Bahriye mektebinin mezuniyet töreni ziyaretinde.

600 sayfalık büyük boy kitap, 1000’e yakın görsel malzeme içeriyor. Kitap, Asırlar Boyunca Ada Tarihi, Yönetim, Okullar, Dernekler, Heybeliada’nın Mahallelerinde bir Gezinti, Adalılar, Gelenekler ve Efsaneler bölümlerinden oluşuyor.

Galenzadika Mahallesi’nden Livadakia’ya doğru tırmanan yokuşun solunda Vorya, sağda Gacani evi, aralarında Papakalos’un Rum Cemaati’ne vakfettiği köşk.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapManşet

Aras’tan yeni kitap: Bakü Komünü

Ronald Grigor Suny’nin “Bakü Komünü” kitabı Kudret Emiroğlu çevirisiyle Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

100. yılını geride bırakmış olan Ekim Devrimi üzerine yeni çalışmalar, Devrim’in bir merkezden başlayarak çevreye yayıldığı şeklindeki geleneksel algıyı önemli ölçüde kırmış bulunuyor. Ronald Grigor Suny’nin 1972 tarihli Bakü Komünü kitabı bu açıdan öncü bir eser olarak kabul ediliyor. Suny, Bakü Komünü’nde yalnızca çevreden bir bakışla Sovyet Devrimi’nin bütünlüğüne katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda devrim tarihi içinde son derece özgün bir deneyim olan Bakü Komünü’nü gölgeden aydınlığa çıkarmıştır. Emek tarihi genellikle büyük merkezlerle ilgilidir. Suny, Bakü’nün bütün çelişkileri ve işçi hareketinin kendine has özellikleriyle birlikte işçi hareketi için nasıl önemli bir merkez haline dönüştüğünü gösteriyor. Rus, Müslüman, Ermeni gibi farklı etnik gruplardan emekçilerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir petrol ve işçi kenti olan Bakü’de Bolşevik önder Isdepan Şahumyan’ın önderliğinde, Paris Komünü’nden esinlenerek ilan edilen Komün’ün başardıkları ve karşılaştığı sorunlar, toplumsal hareketler açısından çıkarılabilecek pek çok kıssaya zemin oluşturuyor. Siyasal tarihte nadir rastlanan bu demokratik ve barışçıl geçişi Suny en ince ayrıntılarıyla resmetmekte. Bakü Komünü, aynı zamanda, Kafkasya’nın kavgalı iki halkı –Ermeniler ve Azerbaycanlılar– arasındaki gerilimlerin tarihsel arkaplanına dikkat çekmesi açısından da ilgiyle okunuyor.

Kitaptan bir bölüm:

Krasnovodsk’ta gözaltında bulunan Şahumyan ve arkadaşlarının çoğu kaderleri hakkında iyimserlerdi. İç Savaş’ın Rusya’da yarattığı kötülük dolu havadan habersiz görünüyorlardı. Bakü’de Bolşevikler muhalefet partilerinden dahi hiçbir devrimciyi tutuklamamışlardı. Şimdi onlar Sosyalist Devrimcilerin esiriydiler ve yoldaşlarının Rusya’nın öteki bölgelerindeki eylemlerinin hesabını ödeyeceklerdi. 18 Eylül 1918’de Sosyalist Devrimci Golos Sredney Azii [Orta Asya’nın Sesi] gazetesi uğursuz bir açıklama yayımladı:

Dün aralarında Kafkasların Lenin’i Isdepan Şahumyan’ın da bulunduğu Bakü Bolşevik Komiserleri tutuklandılar (…) En ağır işkencelerden geri durmayacak, onları parçalarına ayıracağız. Böylece Rusya’da Bolşeviklerin işkence odalarında çürüyen yüzlerce ve binlerce yoldaşımızın öcünü alacağız (…)

20 Eylül’de sabahın birinde mahpuslar aniden uyandırıldı. Yirmi altısı ötekilerden ayrıldı ve Astrahan’a gitmek için hazırlanmaları söylendi. Geride kalanlar arasındaki Migoyan, Şahumyan’a eşlik etmek istedi ama isteği reddedildi. “Yirmi yedinci” komiser Şahumyan’la son konuşmasını şöyle naklediyor:

Daha sonra Şahumyan beni bir kenara çekerek şöyle dedi: “Senin isteğini reddetmeleri bir şey ifade etmez. Seni serbest bırakacaklar, sen, Surik ve Lev’le birlikte [Şahumyan’ın oğulları] Astrahan’a ulaşmaya çalışacaksın, oradan Moskova’ya gidip Lenin’le buluşacaksın ve ona burada olanları anlatacaksın. Ona benim adıma bir öneride bulun, eğer halen tutuklanmamışlarsa, tanınmış Sağ SR’lerden ve Menşeviklerden bazıları tutuklansın ve rehin alındıkları ilan edilsin. Transhazar hükumetine bizimle değiştirilmeleri teklifinde bulunulsun.

“Yirmi Altı Komiser” Krasnovodsk’tan trenle 207 verst doğuya götürüldüler. Çölde ıssız bir yerde indirildiler. Kırk dakika içinde yirmi altısı da öldürülmüştü, bazıları kurşunla vuruldu, bazıları kılıçla doğrandı. Gövdeler aceleyle ve kabaca gömüldü. 1920’ye kadar orada kaldılar, sonra Sovyet Bakü’ye getirildiler ve Özgürlük Meydanı’na gömüldüler. Bugün meydan Bakü Komünü önderlerini anma yeridir. Hepsinin ortak mezarı üstünde sönmeyen bir meşale yanmaktadır. Sovyetler Birliği’nde “Yirmi Altı Komiser” iktidara gelişleri ve bir şehirde sosyalizmi kurma çabalarıyla anımsanan efsane kişilerdir.

 Ronald Grigor Suny

Michigan, Chicago ve daha   pek çok saygın üniversitede   tarih dersleri verdi. Ünlü   Ermeni kompozitör ve   etnomüzikolog Krikor Mirzayan (Mirzoev) Süni’nin torunudur. Uzmanlığını Sovyetler Birliği’nde Rus olmayan halklar üzerine yapmış olan Suny, The Baku Commune, 1917−1918: Class and Nationality in the Russian Revolution ve The Making of the Georgian Nation gibi daha pek çok kitap yazdı. Transcaucasia, Nationalism and Social Change ve The Russian Revolution and Bolshevik Victory gibi kitapların editörlüğünü yapan Suny, Stalin’in gençliği ve Sovyetler sonrası Rusya üzerine kitap çalışmalarını sürdürüyor. Suny’nin 1993 yılında basılan ve modern Ermeni kimliği ve milliyetinin inşasını incelediği Looking Toward Ararat: Armenia in Modern History kitabı, 2015 yılında Aras Yayıncılık tarafından Modern Tarihte Ermenistan: Ararat’a Bakmak adıyla yayımlandı. Ermeni Soykırımı üzerine son yıllarda yayımlanan en önemli çalışmalardan biri olan They Can Live in the Desert but Nowhere Else adlı kitabı (2015) ise yayınevimizce 2016’da, Ancak Çölde Yaşayabilirler başlığıyla çevrildi. Suny, ABD’de, Michigan eyaletinde bulunan Ann Arbor kentinde yaşamaktadır

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKültür-SanatManşet

Aras’tan yeni bir çizgi roman: Varto

Nisan 1915. Birinci Dünya Savaşı dünyayı kasıp kavurmaktadır. Ölüm döşeğindeki babası, Hasan’a tehlikeli bir görev verir: Maryam ve Varto’yu güvenli bir yere ulaştırması gerekmektedir. Yollar tehlikelerle doludur. Üçünün yolculuğu, günümüze dek sürecektir…

Aras Yayıncılık tarafından yayımlanan çizgi roman Varto, 1915’te başlayıp günümüze dek süren bir maceranın izini sürüyor: Birinci Dünya Savaşı’nın felaketlerle dolu karanlık günlerinde, Anadolu’nun doğusunda bir köyde, biri kız, biri erkek iki kardeşin, Maryam ve Varto’nun yolu, daha önce hiç tanımadıkları bir gençle, Hasan’la kesişir. İki kardeşin ailesi, adına “tehcir” denen bir ölüm yürüyüşüne çıkarılmıştır ve Hasan’ın son nefesine vermek üzere olan hasta babası, oğlundan, insaniyet namına Maryam ile Varto’yu güvende olabilecekleri bir yere ulaştırmasını ister. Ermenilerin malının mülkünün yağma edildiği, canlarının beş para dahi etmediği günlerde babasının böyle çetin bir talepte bulunmasına hiçbir anlam veremeyen Hasan, istemeye istemeye çıktığı bu tehlikeli yolculukta öfkeyle merhamet duyguları arasında gidip gelecektir. Boylarını aşan büyük gelişmelerin savurduğu hayatlarının dizginlerini Hasan’a teslim etmekten başka çaresi olmayan Maryam ve Varto ise, hem kendilerini hem Hasan‘ı dönüştürecek bu tekinsiz serüven sırasında hem hayatta kalmanın, hem de sevdiklerine kavuşmanın yollarını arayacaktır.

Okur, beklenmedik gelişmelerin heyecanı hep yüksek tuttuğu sayfalarda ilerlerken, kaderleri birbirine bağlanmış bu üçlünün hikâyesinin, yaşadığımız zamanlara ulaşan, Türkiye sınırlarını da aşan akışını nefes nefese takip edecek.

Çizgi roman dünyasının önde gelen ülkelerinden Fransa’da büyük beğeniyle karşılanan Varto, Anadolu topraklarında binlerce kez tekrarlanan acılı ve kanlı bir sırrın kara kutusunu açmaya cüret ediyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

KitapKültür-SanatManşet

Büyüklere feminist masallar

Pamuğun kalın, ipeğin ağır geldiği prensesin, kırk kat döşeğin altındaki bezelye tanesinden nasıl rahatsız olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Meğer bu prenses düşündüğümüz kadar narin ve hassas bir kız değilmiş, sadece her şeye alerjik reaksiyon gösteren bir tene sahipmiş. Kralın çırılçıplak sokağa çıktığını ve ona kimselerin gerçeği söylemediğini gören küçük kız ise aslında, “Anne bak kral çıplak!” diye bağırmamış. Sessizce soyunmuş ve “Bak anne, ben bir kralım” demiş. Annesi de ona, “Aptal olma tatlım. Sadece erkek çocuklar kral olabilirler. Küçük kızların yapması gerekense o krallarla evlenmektir” diye karşılık vermiş. 

Prenses ve Bezelye Tanesi, Küçük Prens, Çirkin Ördek Yavrusu, Uyuyan Güzel gibi pek çok klasik masalı yeniden yorumlayan Hint yazar Suniti Namjoshi, Büyüklere Feminist Masallar adlı kitabında bu bildik hikayelere bambaşka bir noktadan yaklaşıyor ve hiç ummadık bir sonla tamamlıyor.

Güldünya Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan kitapta, Dişi Antropoit, Dikenli Gül, Rozetli Lezbiyen ve Halaları, Kısa Boylu İnsanın İtirafları, Fahişe ve Türevleri, Kadın Dev, Harika Cadı, Bunu Yapan Dişi Kurbağa Çıldırmış Olmalı, Balıkçının Karısı ya da Aptal Feminist, Erkeğin Odası, Erkek Yiyen Memeli, Lakayt Aşık, Kumsalda Yaşayan Kadın gibi birbirinden ilginç 205 masal bulunuyor.

Absürt yada kabul edilemez gördüğü konuları, kendine has bir biçemle kaleme alan ve bunu yaparken dilin gücünü sonuna kadar kullanan Namjoshi’nin kitabı bu hafta raflardaki yerini alıyor. Masalların içindeki mizah ve beklenmedik şekilde yazılmış sonlarıyla dikkat çeken kitabın feminist klasikler arasına gireceği belirtiliyor.

Bildiğin gibi değil!

1941 Yılında, Mumbai’da dünyaya gelen şair, masalcı ve akademisyen Suniti Namjoshi’nin, birçok romanı ve çocuk kitabı bulunuyor. 1972-1987 yıllarında Toronto Üniversitesi İngilizce bölümünde çalışan yazar, halen Britanya’da yaşıyor. Eserlerinde doğu ve batı kültürlerini birleştiren yazarın kitapları İspanyolca, İtalyanca, Çince, Hintçe, Korece ve Flemenkçe gibi dillere çevrilmiş.

1970 yılında, Britanya’da çalışmaya feminist akımlarla tanışan yazar, o tarihten bu yana fabller, şiirler, düz yazılar, otobiyografiler, çocuklar için öyküler yazıyor. Hem feminist hem de LGBTİ+ harekette yer alan Namjoshi, eserlerinde her türlü baskıyı, güç odaklarından gelen kısıtlamaları ve eşitsizliği eleştiriyor.

 

Kategori: Kitap

Hafta SonuKitapKültür-SanatManşet

Türkiye’de Kadın ve Müzik

İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, kültür-sanat alanında yeni bir kitabı okuyucularla buluşturdu. Patricia Adkins Chiti ve Selen Gülün’ün derlediği ve Fahri Aral’ın yayına hazırladığı “Türkiye’de Kadın ve Müzik” kitabı raflardaki yerini aldı.

“Türkiye’de Kadın ve Müzik”, müzisyenler ve akademisyen yazarlarıyla Türkiye’de kadın bestecilerin tarihini ele alıyor. Patricia Adkins Chiti’nin sunumuyla açılan kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm Şirin Özgün’ün “Tanrıçalardan Tefçilere: Türkiye’de Kadınların Müziğinin Tarihine Bir Bakış” incelemesiyle başlıyor. İkinci kısımda ise “Osmanlı Müziğinde Kadınlar” Şehvar Beşiroğlu’nun kaleminden aktarılıyor. Osmanlı döneminden günümüze uzanan bu kapsamlı incelemenin sonunda yer alan “Türkiye’de Kadın Besteciler Sözlüğü” ise güncel bestecilere ilişkin ayrıntılı bir araştırmaya dayanıyor. İngilizce ve Türkçe yayımlanan eser bir başvuru kitabı olma özelliği taşıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu