Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir çocuk, bir tanı ve kele kondurulan bir öpücük

Bir gün bir çocuk, ailesiyle yemek yediği bir lokantada yerinden kalkar ve ilerdeki masada oturan asık suratlı adamın yanına gidip onu kelinden öper. Adamın verdiği sert tepki karşısında afallayan çocuğun hayal kırıklığına şahit olan anne çok içerler. Devreye giren büyükanne ikisini de avutur. Torununa söylediği şudur: “O adamın içindeki yaralı çocuğun kalbi, senin sevgini hissedemeyecek kadar kırgın Can Leo.”

“Peki, nasıl öğrenecekler, anne?” diye merak eden kızına ise bir kitap yazmasını salık verir. İşte, Kardeşim Otizmli’nin ilk kıvılcımı böyle çakar.  Yazma serüvenineyse anne Pınar Boylu Gogulan’ın yanı sıra Can Leo’nun ağabeyi Demir Vasiliy Gogulan da katılır. Hikâye onun gözünden anlatılır. Hikâye demişken, aslında söz konusu olan atipik otizm (ya da günümüzde geçerli tanımıyla hafif düzey otizm) tanısı konulmuş küçük bir çocuğun gündelik hayatı.

Can Leo’nun rengarenk dünyası

Kitabın önsöz ve sonsöz bölümlerinde vurgulandığı gibi bu hikâyenin baş aktörü Can Leo, hani mendebur bir adamı kelinden öpecek kadar sevecen olan şu çocuk.  Kardeşi bizi onun dünyasına davet ediyor. Yıldızların daha büyük ve parlak olduğu rengârenk, ama her şeyden önce sevgi dolu bir dünya bu. Çöplerin daima yerden kaldırıldığı, ağaçların sımsıkı kucaklandığı,  her sabah güneşin selamlandığı çok duyarlı ve heyecan verici bir dünya. Ama kırılganlıkları ve zorlukları da yok değil. Kimi zaman karmaşık seslerle, kuralları anlaşılmayan oyunlarla ve Can Leo gibi çocukları görmeyen ya da görmezden gelen insanlarla dolu.

Demir Vasiliy, kardeşinin dünyasını görünür kılmakla yetinmiyor. Bazen onu farklı algılasak da aynı dünyayı paylaştığımızı da vurguluyor.  Ortak bir yerde buluşmak, birbirimize dokunma ve birbirimizi hissedip anlamak için buna açık olmak ve azıcık hayal gücü yeterli. Otizmli bir çocuk bazı oyunlara dâhil olmak istemeyebilir, bazı kurallara uymayabilir ama onunla oyun oynamanın bin bir yolu vardır. Önyargıdan uzak yetiştirildikleri sürece bunu da en iyi çocuklar bilir. Can Leo’yla her gün oynayan Demir Vasiliy bu kitapta kendi deneyimlerinden hareketle nelerin özellikle işe yaradığını sıralıyor: Trambolin atlamak, yağmurda dans etmek, kovalamaca oynamak…  Liste böyle uzayıp Can Leo’nun hayallerine ortak olmaya varıyor. Çünkü hepimizin yardımıyla Can Leo’nun hayalleri gerçek olabilir.

Dünyayı iyilik ve güzellik iyileştirecek

Elbette bu yardım çağrısının arkasında öncelikle Can Leo’nun annesinin ve kitabın asıl yazarının sesi var. Şöyle diyor arka kapakta:

“Biz iyiliğin bu dünyayı iyileştireceğine inanıyoruz. Sahilde, parkta, okulda ve her türlü sosyal ortamda Can Leo ve onun gibi otizmli diğer çocuklara sevgiyle, saygıyla, hassasiyetle yaklaşılsın istiyoruz. Biz sadece otizme değil, tüm farklılıklara ses vermek istiyoruz. Severek, değer vererek, anlamaya çalışarak…”

Dünyayı iyileştirmek için iyilikten öteye gitmeye ihtiyaç olsa da bu dileğe katılmamak elde değil.  Kardeşim Otizmli, her şeyden önce farkındalık yaratmaya çalışan ve bunu da başaran bir kitap. Edebi ve sanatsal iddiası bu amacının gölgesinde kalması o açıdan anlaşılır. Dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri kitapta her hikâyenin iki kez, iki farklı çizimle yer alması. Yazar(lar), kitabı ilk resimleyen ve kendini “hiperaktif” olarak tanımlayan Tuğra Berke Berkün’un yaklaşımına da yer vermek ve emeğini görünür kılmak için onun yorumunu da eserin sonuna eklemişler. Kapakta resimleyen olarak adı geçen illüstratör ise Nur Dombaycı.

Kitabın girişinde yer alan çağrıyla yazıyı bitirelim:

“OTİZM ENGEL DEĞİLDİR!

Otizm farklı yetenekler serisidir.
Otizm zehirli değildir.
Otizm bulaşıcı değildir.
Otizm hastalık değildir.
Otizmli beyin de sevgi ve saygıyı hak eder.
Nezaketi ve dostluğu hak eder.
Farkındalığın bizim için çok değerli.
Otizm dünyanın bir gerçeği.
Dünya otizme sarılırken
sen de dünyaya sevgiyle, saygıyla,
şefkatle sarıl…”

Yazarlar

Pınar Gogulan:  Essex Üniversitesi, finansal ekonomi bölümünden mezun oldu. On üç sene Londra’da, bir sene New York’da yaşadı ve çeşitli lider finans şirketleri ve bankalarda yönetici pozisyonunda çalıştı. İkinci oğlu Can Leo’yu doğururken yaşadığı ölüme yakın deneyimden sonra psişik yeteneklerini fark edip finans dünyasına veda etti. Regresyonun kendi yaşamında yarattığı olumlu etkileri deneyimleyen Pınar Gogulan, IBRT (Dünya Regresyon Terapistleri Birliği) ve EARTH (Avrupa Regresyon Terapistleri Birliği) onaylı eğitim veren Radianced Okulu’nda regresyon danışmanlığı diplomasını aldı. Institute of Recall Healing’den Recall Healing eğitimini aldı ve Gilbert Renaud ile Instute of Recall Healing Türkiye’yi kurdu. EARTH üyesi olan Gogulan, Hans TenDam, Tricia Caetano, Marion Boon, Andy Tomlinson, Christine Alisa, Neeta Sharma, Marc Van Hecke gibi nice duayenin eğitim ve seminerlerine katıldı. Her sene regresyon kongrelerine ve çeşitli ileri teknik eğitimlerine katılmakta ve öğrendiği tüm yeni teknik ve bilgileri çalışmalarına yansıtmaktadır.  İstanbul, Ankara, İzmir, Bodrum’daki yüzlerce danışanının şifasına şahitlik eden Gogulan, 2015 yılında hem kendi seminer ve eğitimleri için hem de uluslararası platformda nice kıymetli duayen ve eğitmeni getirme amaçlı “School of Younity”i kurmuştur.

Demir Vasiliy:  New York’ta doğdu. Rusya, Estonya ve Türkiye kültürlerinin içinde, dünya vatandaşlığını hakkıyla deneyimleyen otizmli Can Leo’nun biricik ağabeyidir. Sekiz yaşındaki kardeşi Can Leo ve on iki yaşındaki kuzeni Niko ile otizm dünyasını bire bir deneyimleyen, otizmin bir hastalık değil bir farklılık olduğunu ve otizmli çocukların doğru eğitimle hayal edilenin ötesini başarabildiklerini gören, Kardeşim Otizmli kitabını ve seriyi tamamlayacak diğer kitapları annesi Pınar Gogulan ile birlikte yazan minik bir yazardır. Aynı zamanda Tink Teknoloji ve İnsan Kolejleri’nde tasarım ve makers kulübünde, otizmli çocuklara eğitim ve öğretimlerini destekleyecek teknolojik materyalleri üretmeyi hedefleyen bir mucittir.

Resimleyenler

Nur Dombaycı: 2006 yılında başladığı iş hayatında sayısını unuttuğu kadar çok yayınevi, belediye, ajans ve dergiyle çalıştı. O zamandan beri çocuk edebiyatı alanında pek çok eser vermeye devam ediyor. Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı ve Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü okuyan Dombaycı’nın yazıp çizdiği kitaplar Endonezya, Kazakistan, Rusya gibi ülkelerde farklı dillere çevrildi.

Tuğra Berke Berkün: Marmara Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı öğrencisidir. Çocukluğundan beri sosyal sorumluluk projelerinde aktif rol alan Tuğra, OUTism Talks Platformu’nun genç liderlerindendir. Çizgi roman, manga ve karakter tasarım alanlarında kendini geliştiren Tuğra’nın en büyük hayali, kendi yarattığı kahramanları beyaz perdede canlandırabilmektir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cocuklar için Yeşil Kitaplar] Dünyayı ayrık otu kurtaracak: Tatlıçayırlar

Şu aralar neredeyse hepimiz kendimizi derin bir yarığın dibindeymiş gibi hissediyoruz. Kitaba ismini veren Tatlıçayır ailesi ise sadece böyle hissetmekle kalmıyor onlar gerçekten de oradalar.

Dünya’da kuraklığın giderek artmasına bağlı olarak yeryüzünde ansızın dev bir çatlak oluşur, Tatlıçayır ailesi de bu çatlağın dibini boylar. Mahsur kalan Tatlıçayırlar buradan nasıl kurtulacaklarını düşünürken çiğdeci kuşları Cici harekete geçer. Gökyüzüne doğru uçar ve bir tohumla geri döner. Kısa süre sonra zeminde küçük bir bitki sürgün verir. Anne Tatlıçayır, “Bunun bize ne yardımı olacak, bu sadece bir tutam yabani ot,” diyerek burun büker. Buna karşılık bitki hızla büyüyerek yüzeye doğru uzar. Tatlıçayır ailesi de bitkiye tırmanarak gün ışığına ulaşır.

Kuş ve tohumun getirdiği mucize

Bu hikâye günümüz dünyasının vahim tablosunu çizmekle kalmıyor, o tablodaki çocuk kitaplarına da sirayet eden genel yaklaşımı; doğayı tahrip eden el gibi doğayı kurtaracak olan elin de insana ait olacağı yaklaşımını altüst ediyor. Tatlıçayır gibi nüktedan bir soyada sahip olan bu ailenin yani insanın gelinen noktada kendini kurtarmak adına olumlu ya da olumsuz bir yaptırımda bulunma şansı yok. Oysa kuş ve tohum doğalarının gerektirdiğini yapıyorlar. Onların yaşam yaratmaya muktedir varoluşlarından ise yalnızca yararlanıyor insan. Hikâyenin bir diğer çarpıcı tarafı ise Tatlıçayır ailesini kurtaran bitkinin heybetli bir ağaç değil de her yerde yetişip kendine yol bulabilen bir ayrık otu oluşu.

Yirmi yıl ders verdiği Kraliyet Sanat Akademisi İllüstrasyon Bölümü’nün başkanlığını yürüten, Roald Dahl gibi yazarlarla işbirlikleri yapan, Hans Christian Andersen ödüllü ünlü İngiliz karikatürist Quentin Blake’nin karakteristik illüstrasyonları ise ne katı çizgilerden ne blok renklerden oluşuyor. Blake’in hareketli ve geçirgen desenlerinde resimsel elemanlar birbiriyle daimi olarak temas halinde.

Künye

Yazan ve Resimleyen: Quentin Blake
Çeviren: Gamze Özdemir
Yayınevi: Ketebe Yayınları

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Zekanın farklı yolları

Zeki olmak günümüzde –belki de çok uzun zamandır böyle– özellikle ülkemizde, matematiksel zekâyla, yani sayısal zekâyla özdeşleştiriliyor. Bunun çocuklar üzerindeki baskısı ise daha büyük. Bilirsiniz, matematik problemlerini çözen çocuk “zeki”, güzel resimler yapabilen çocuk ise sadece “resme yetenekli” diye adlandırılır. Matematik notlarının iyi olması bir çocuğu bütünüyle zeki yapmaya yeterken, resme kabiliyetli olması ise sadece resme kabiliyetli yapmaya yeter. Hangi çocuk daha makbuldür? Tabii ki matematik sorularını şıp diye çözen, fen bilgisinden 100 alan çocuk…

Yanlış anlaşılmasın; sayısal zekâyı, matematik ve fen alanındaki kabiliyeti küçümsemiyorum. Derdim, Her Çocuk Zekidir kitabının yazarı Davina Bell’in kitapta yapmaya çalıştığı gibi, zeki olmanın, yani zekâyı ortaya koymanın farklı yolları olduğunu söyleyebilmek… Zaten kitabımızın orijinal ismi de All The Ways To Be Smart. Türkçe birebir çevirisiyle “Zeki Olmanın Farklı Yolları”…

Bu kitabı özellikle sevdim. Çünkü şu meşhur tek-tip zekâ dayatmasından çocukken ben de çektim. Sayısala ilgisi olan bir çocuk olmadım hiç… Daha çok sözel zekâya sahiptim. Ama notları iyi olan bir öğretmen çocuğuydum. O yüzden istemeye istemeye de olsa Fen Lisesi sınavlarına girmek zorunda kaldım. Oysa ben Fen Lisesi’nde okumak istemiyordum ki! Ama dersleri iyi olan, çalışkan çocuklar Fen Lisesi’ne giderdi! Peki, ben ne yaptım? Sınavı sabote ettim! Sınava geç girdim. Soruları doğru düzgün cevaplamadım. Ve sonuç olarak Fen Lisesi’ni kazanamadım. Yaşasın!

Haa, bir de şunu net olarak hatırlıyorum. Lisede okurken alan seçimleri zamanı geldiğinde ben sözel alanı seçmek istemiştim. Arkadaşımın annesinin tepkisi ise şuydu: “Aa, ben onu zeki zannediyordum!” Yani sözelciler tembel ve daha az zeki, sayısalcılar ise çalışkan ve çok zeki oluyordu.

Zeka, sadece ‘saymak’ değildir..

İşte bu gibi toplumsal önyargılardan ve dayatmalardan çocuklar çok musdarip olabiliyor. Davina Bell, Her Çocuk Zekidir kitabında bu gibi önkabuller ve baskılar karşısında çocukları güçlendirmeye dönük şahane bir anlatı sunuyor. Zekâ yalnızca sorulara doğru cevaplar verebilmek, sayı sayabilmek değildir diyor yazar. Zekâ aynı zamanda hayal gücüdür; saatlerce sessizce oturabilmek ya da gündüz düşlerine dalabilmektir. Hayatın her anını doya doya yaşayabilmektir. Ejderhalara binebilmek, denizkızı olup sularda süzülmektir. Zekâ çocukluğunu yaşayabilmektir. Aynı zamanda duygusal zekâdır. Paylaşabilmektir. Empatidir. Utanan ya da ağlayan birini fark edip yanında olabilmektir. Kısacası, Davina Bell’in deyimiyle “zeki olmak için birbirimize benzeyip aynı şeyleri yapmak zorunda değiliz”.

Kitabın çizeri Allison Colpoys’un da hakkını vermek gerek. Mürekkep, kömür ve kara kalemle çizilip dijital araçlarla birleştirilen resimlemeler kitabı adeta bir şölen haline getiriyor. Siyah, beyaz, melez olarak resimlenen türlü ırklardan çocuklar kitabın kahramanları. Sadece çocuklar mı? Yarasalar, dinazorlar, çeşit çeşit hayvanlar; vampirler, cadılar… Ama durun bir dakika! Vampirler, cadılar şu bildiklerimizden değil! Vampirimiz korkunç korkunç değil, meraklı meraklı bakıyor. Cadılarımız ise Yeşilçam filmlerindeki kötü karakterler gibi etrafa kötülük değil, gülücükler saçıyor. Bu gibi klişelerin yer değiştirmesinden ötürü yazar da, çizer de tebriği hak ediyor.

Son olarak, küçük bir eleştiri… Kitabın bir sayfasında zeki olmanın sorular sorabilmek olduğunu anlatırken, mekân olarak bir sirk kullanılmış ve bu sahnede meraklı çocuğumuza bir aslan eşlik ediyor. Hayvan sömürüsünün doruğa çıktığı yerlerden biri olan sirklerin bu güzel kitaba yakışmadığını düşünüyorum. Bu küçük not dışında hepimizin kendimizce zeki olduğunu anlatan bu güçlendirici kitabı küçük, büyük tüm okurların keyifle okuyacağından eminim!

Künye

Yazan: Davina Bell
Resimleyen: Allison Colpoys
Çeviren: Müge Akbulut
Yayınevi: Vakıfbank Kültür Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Dünya kadar çocuk ya da Dünya’ya sığdırılamayan çocuklar…

Arat, Havin, Alex, Şayan, Anastasia, Seyhan, Mira… Bu isimleri taşıyan çocukların farklı kültürlerden, farklı halklardan ve farklı dillerden geldiklerini söylesem çok da şaşırtıcı olmaz. İçlerinde İranlı da var Rus da. Kiminin anadili Farsça, kimininki Kürtçe. Farklı dinlere, mezheplere mensuplar. Ortak özellikleri çocuk ve aşağı yukarı yaşıt olmaları. Tabii bir de sınıf arkadaşılar. İstanbul’da bir devlet ilkokulunda, 2-C sınıfında okuyorlar. Biliyorum çünkü içlerinde oğlum da var.

Nedense sınıf arkadaşlarının isimleri aklıma tam da Saniye Bencik Kangal’ın yazdığı, Mavisu Demirağ’ın resimlediği “Dünya kadar çocuk” adlı resimli kitabı okurken geldi. Aynı göğün altında yaşayan çocukları tanımak için uzağa gitmek yetmez, diye düşündüm gayri ihtiyari. Yanı başımızda, aynı semtte, yan mahallede yaşayan dünya kadar çocuk varken hele…

Defne ile Dafne, Peri ile Pari…

Ama bu konuyu bir yana bırakıp önce yazarın davetine uyalım ve sanal bir yolculuğa çıkalım.

Hikâyemiz, bir çocuğun, farklı diyarlarda yaşayan çocukları merak etmesiyle başlıyor. Bunun üzerine öğretmeni, dünya çocuklarıyla internet ortamında buluşmayı teklif ediyor. Sınıftakiler bilgisayarlarını açıp dünyaya bağlanıyor.

Karşılıklı sayfalarda biri Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan, diğeri başka bir ülkenin vatandaşı iki çocuk tanıtılıyor. İlk çift sayfadaki Berna Ankaralı, Bernardo İtalyan. Sonraki iki sayfada Erzurumlu Davut ve Amerikalı David ile tanışıyoruz. Peri, Toros Dağlarında yaşıyor Pari Hindistan’da. Trabzonlu Defne ve Güney Afrikalı Dafne’nin isimlerinin kökenleri aynı iken, İspanyol Adrian ve Aydın’lı Adnan’ın isimlerindeki yakınlık sadece ses benzerliğine dayanıyor.

Yazar birbirine yakın isimler seçerek “yoktur aslında birbirimizden farkımız” duygusunu alttan alta besliyor. Çocukların yaşadığı yöreyi ya da ülkeyi, en bilindik kültürel özellikleriyle kısaca tanıtan metinler kafiyeli. Bu özellik, kitabı okul öncesi yaş grubuna sesli, ritmik okumaya uygun hale getiriyor.

İtalyan çocuğu spagetti, pizza ve lazanya yerken İzmirli çocuk, haliyle boyoz yemeyi tercih ediyor. Erzurum’da yaşayan Davut, Ramazan Bayramı’na hazırlanırken, Amerika’da yaşayan David Paskalya Bayramı’nı kutluyor. Harun bize Diyarbakır’ı demli çay, ciğer ve surlarla tanıtırken, Haruto ülkesi Japonya’yı anlatırken yeşil çay ve suşi’den bahsediyor.

Paskalya’yı sadece ABD’li David mi kutlar?

Bu bilgiler hedef yaş grubu da düşünülerek basit ve genel kültür çerçevesinde tutulmuş. Biraz klişe ama çarpıcı örnekler seçilmiş. Her çocuk kendini, kendi dilinde tanıtıyor. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyor: Merhaba, ben… Kitapta bu cümlenin farklı dillerde nasıl yazıldığının yanı sıra nasıl telaffuz edildiğine de yer veriliyor. Küçük okur böylece birçok farklı dilin tınısıyla belki de ilk defa tanışma ve Hint, Japon ya da Yunan harflerinin Latin harflerden ne kadar farklı olduğunu keşfetme fırsatı yakalıyor.

Mavisu Demirağ, kolaj havası verilmiş illüstrasyonlarında metinlerde geçen bilgileri sevimli kompozisyonlar halinde görselleştirmiş. Küçük okur, Dünya’nın çeşitli ülkeleri ile Türkiye’nin farklı yöreleri hakkında öğrendiklerini çizimleri inceleyerek pekiştirebilir.

“Kapattım bilgisayarımı
Daldım rüyalara.
Artık biliyorum nasıl merhaba derler,
Hangi yemekleri yerler farklı diyarlarda.”

Son sayfadaki bu paragraf kitabın bir özeti gibi.

Ama bir şeyler eksik kalmış sanki. Bununla yazımın başına dönüyoruz. Eserde bütün ülkeler değilse de bütün kıtalar bir çocukla temsil edilmiş. Kısacası işin “dünya” boyutunda değil sorun. Çok daha yakınlarda… Elbette Türkiye’nin tüm kentlerini sığdırmak mümkün değil tek bir resimli kitaba. Dışarda hiçbir çocuk özellikle bırakılmamalı ama! Farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı halklardan kimse yaşamıyor mu bu topraklarda? Ermeni harfleriyle yazılmış ya da Kürtçe, Lazca söylenmiş bir “Merhaba, ben…” neden yok bu kitapta? Paskalya’yı sadece Amerika’daki David mi kutlar? Peki bizim ülkemizde Paskalya’da yumurta boyayan ya da Hamursuz bayramını kutlayan çocuk niye sığmamış sayfalara?

Sorular uzatılabilir; bu kitabı çocuklarına alıp okuyanlar eksiklikleri çocuklarıyla sohbet ederek tamamlayabilirler. Mesela onlardan sınıf arkadaşlarını anlatmasını istesinler. Muhtemelen kitabın son sözlerine yakın şeyler dinleyecekler:

“Uzak da olsak yakın da
Benzer de olsak farklı da
Oyun oynamayı nasıl da severiz dört bir yanda.
Biz dünya çocukları
Kucaklarız birbirimizi sevgi dolu kollarımızla.”

Yazar: Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal

1980 yılında Ankara‘da dünyaya geldi. Lisans eğitimini 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’nde tamamladı. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programlarında Yüksek Lisans ve doktorasını tamamladı. “Akademisyen Anne” olarak da bilinen yazar, “Korkma! iyi Bir Annesin”, “Oyunperest” gibi kitaplarla adından söz ettirdi.

Çizer: Mavisu Demirağ

1993 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Moda Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. Kitap illüstrasyonlarına yöneldi. Kitapların yanı sıra moda, giyim ve baskı tasarımındaki çalışmalarına devam etmektedir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Edebiyat bize ne söyler: Ölen hayvan

İnsan ölebilen bir hayvandır. Her dem, adım adım öldüğünün bilincindedir. Bu yüzden de ya ölümü sürekli ötelemeye ve unutmaya çalışır ya da ölmeden önce, ileride hatırlanacağı eserler ve izler bırakmak ister.

Tom Robbins’in, yaşam-ölüm üzerine yazdığı Parfümün Dansı romanının kurgusu müthiştir. Ölüm-yaşam diyalekti ortadan kalkmış, Alobar ile Kubra sürekli yaşamaktadır. Romanın kadın karakteri, yaşamının 600.yılına geldiğinde halen yaşamak isterken, bir zamanlar ölümsüzlük peşinde olan Alobar, “Artık ölelim, bu anlamsız tekrarlara bir son verelim, daha yaşamak istemiyorum” der. Bu bana, 97 yaşında ölüp, yaşamının büyük bir kısmını coşkuyla geçiren babamı ve annemle arasında geçen bir diyaloğu hatırlattı. Bir gün üçümüz otururken annem “keşke hep yaşasak hiç ölmesek” dedi. Bunun üzerine, aslında yaşama büyük bir tutkuyla bağlı olan babam,  şu cevabı verdi: “get gız get* ölüm olmasa yaşamın dadı mı olur.”

Okuma yazma bilmeyen babamda, yaşam söz konusu olduğunda an-lara çok önem veren Nietzsche ve George Bataille’i gördüm o anda. Öyle ya herkes yaşamının ve ölümünün şu veya bu biçimde felsefesini yapıyor. Galiba düğüm de burada çözülüyor. Mesele, uzun yaşamak değil, bir gün öleceğimizin bilinciyle, nasıl yaşadığımıza odaklanmak. Ben de, yaşamı bütün zamanlarda anlamlı ve coşkulu süremeyeceğimiz öngörüsüyle, an-ların ve anlamların çoğaltılıp biriktirilmesini elzem bulanlardanım. Bu da yalnızca düşünmekle değil bedenin, zihnin ve olanakların elverdiği ölçüde, düşündüğünü eylemekle mümkün. Örneğin, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanının yaşam kaçkını başkarakteri, bir gün Petersburg sokaklarında gezerken bir kahvehanenin camından dışarı fırlatılan insanı görünce şöyle ah çeker: “Şu adamın yerinde olmayı öyle çok isterdim ki.”

Philip Roth’un Ölen Hayvan’ı

Yakın zamanda okuduğum ve çok etkilendiğim Philip Roth’un, Monokl Yayınlarından çıkan, Ölen Hayvan romanı, yukarıda yazdıklarımı ve daha bir çok şeyi düşündürttü. Bir önceki yazımı da yine bu etkilenmişlik sonucunda, yaşlı ayrımcılığı üzerine kaleme almıştım. Roth’un temel derdi, hayatınızın hangi çağında olursanız olun, yaşamı bırakmayın. Onu da romanda, kendisi 62 yaşında olup, 24 yaşındaki Consuela’ya aşık olan David’in ağzından şu cümlelerle ifade ediyor:

“Gençliğin farkını asla daha fazla hissetmezsiniz. Onun enerjisinde, şevkinde, o genç bilemeyişinde, genç bilişinde, farkı her an iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Onun değil de sizin 24 yaşında olduğunuz gibi bir kafa karışıklığına kapılmanıza olanak yok. Kendinizi tekrar genç hissetmek için budala olmalısınız. Genç hissetmeniz acelecilik olur. Genç hissetmekten ziyade, sizin sınırlı geleceğinizin aksine, onun sınırız geleceğinin acısını hissediyorsunuz; kaybedilen son güzelliklerin her birinin acısını normalde hissettiğinizden daha fazla hissediyorsunuz. Yirmi yaşındakilerle beyzbol oynamak gibi bir şey bu. Onlarla oynadığınız için yirmi yaşında hissetmezsiniz. Oyunun her saniyesinde farklı yaşarsınız. Ama en azından yedek kulübesinde oturmuyorsunuzdur. Olan şudur: Ne kadar yaşlı olduğunuzu ızdırapla hissedersiniz, ama yeni bir biçimde.” [1]

Ölen Hayvan romanının ana karakteri David’in yaşadığına benzer örnekler, edebiyat ve felsefe dünyasından da var. Goethe, ününün doruklarda olduğu, yaşayan en bilge insanlardan birisi olarak kabul edildiği bir dönemde, yani 74 yaşındayken 19 yaşındaki Ulrike’ye tutulur. Yakın zamanda geçirdiği hastalığı atlatmış ve kendisini inanılmaz derecede dinç hissetmektedir. Ve hiç tereddüt etmeden, en eski dostu Grandük’ten kızı istemesini rica eder. Grandük, Bayan Levetzow’dan, Goethe’ye, Ulrike’yi ister ancak ertelemeci ve kibarca olumsuzluk içeren bir cevap alır. Goethe’nin buna rağmen Ulrike’yi görme çabaları devam eder. Oğlu ve gelini, biraz kendilerine kalacak servetin bölüneceği kaygısı biraz da ayıplanacakları düşüncesiyle, Goethe’yi bu sevdadan vazgeçirmeye çalışırlar. Fakat Goethe, onları dinlemekten çok, Ulrike’nin hiçbir vaat vermeyen belirsiz cevabı ve yaz bitince bulundukları yerden ayrılması üzerine acı gerçekle yüzleşir. Goethe, bu acısını şiirle sağaltacaktır. Marienbad Ağıdı şiirleri böyle ortaya çıkar ve  arkasından 60 yıldır uğraştığı Faust’u tamamlar.

Bakunin ve Antonia.

Yine ünlü anarşist kuramcı ve devrimci Mikhail Bakunin, ellili yaşlarındayken, kendisinden 27 yaş küçük Antonia’ya aşık olur ve Antonia da ona. Aslında babası Antonia’yı bir polis şefiyle evlendirmek istemektedir. Sürekli konar- göçer halde yaşayan devrimci Bakunin’le evlenmesini istemez. Ancak Antonia’nın tercihi Bakunin’den yanadır ve evlenirler. Bu evlilik anarşist camiayı bile şaşırtacaktır. Bu genç kadının bu yaşlı adamla ne işi vardır ya da Bakunin gibi sürekli gezgin birisi nasıl evlenir? Ama her ikisi de bu zorlu birlikteliği ve yolculuğu göze almakta tereddüt etmezler.

Önyargılar, tabular…

Burada bir parantez açmak istiyorum sevgili okurlar. Yaşlı erkek, genç kadın ilişkisi, gerek edebiyatta gerek sinemada ve toplumsal hayatta daha çok yer alabilirken, bunun tam tersi bir durum maalesef pek yer almıyor. Patriark zihniyete göre, genç erkek yaşlı kadın ilişkisi daha bir önyargıyla karşılanıyor. Ancak, kısmen sinemada yer alabiliyor. Toplumsal yaşamda ise bu tür bir ilişki iyice kendini gizlemek zorunda kalıyor. Toplumun önyargıları, bazen yaşlı erkek, genç kadın dostluğunu ya da tam tersini bile dışlayacak kadar çekilmez olabiliyor. Bu insanlar dost-arkadaş oldukları zaman bile işin içinde bir bit yeniği aranıyor.

Gerçi, topluma kalsak Ece Dağıstan Say ve Fazıl Say’ın evli olup da ayrı evlerde yaşamasını bile kaldıramıyor. Yani bir nevi “siz de bizim gibi aynı evlerde yaşayıp neden birbirinizi yemiyorsunuz, gerçek evlilik budur” şeklinde hasetik bir durum. İnsanların özgürlük alanlarını korumaya çalışıp, içinden geldiği gibi ilişkilenmeye çalışması hep bir tehdit olarak algılanıyor. Öyle ya, normları, ikiyüzlülüğü ve mutsuzluğu yaygınlaştırmak, normdışılığı, özgürlüğü ve mutluluğu yaygınlaştırmaktan daha kolay, daha bulaşıcı…

1971 yapımı Harold ve Maude filminden.

Şunu da belirtmeliyim ki yaşlanmayla birlikte, yaşamda aktif yer almanın dışında kalmama durumu, hayatımızdaki neredeyse tüm mevzular için geçerlidir. Ancak Ölen Hayvan romanı üzerinden ilerlediğimiz ve romanın temel konusu aşk olduğu için böyle ilerledik. Roth, romanın bir yerinde, “Aşk ve seks yoksa hayatınızda, huzurlu ve sakin bir yaşamınız olur, bu alanlar tehlikeli ancak sizi gerçek yaşamın içinde tutan alanlardır” diye seslenir. Romandaki şu sözler ise bu durumu ve ötesini müthiş bir öngörüyle pekiştirir:

“ Yetmiş yaşında bir adam, insanlık komedyasının bedensel suretinde yine de yer almalı mı? Hâlâ insani heyecanlara duyarlı, pişmanlık duymayan, inzivaya çekilmemiş bir yaşlı adam olmalı mı? Diğer yetişkinlerin erdemli bakışlarına güvenemeyeceğimi fark ediyorum. Peki, bildiğim kadarıyla, bir erkek olarak ne kadar yaşlı olursam olayım, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin kenara bırakılamayacağı gerçeğiyle ne yapabilirim?” [2]

Zorunlu ‘Filler Mezarlığı’

Gerek yaşlı ayrımcılığı gerekse toplumsal, kültürel nedenlerle hayatın dışına itilen insanların, filler mezarlığına gönderilmeye isyan etmesi gerekir. İnsanın her yaşta yapabileceği ve potansiyelini açığa çıkarabileceği faaliyetler vardır. Zen ve Savaş Sanatları’nın yazarı, Joe Hyams 51 yaşındayken, savaş sanatları ustası Bruce Lee’nin evine misafir olur bir gün. Bruce Lee, henüz çok gençtir o zaman. Hyams, onun kütüphanesindeki felsefe kitaplarını görünce şaşkınlık geçirir. Savaş sanatlarından konuşurlarken Hyams, 51 yaşında olduğunu ve artık bu sanatı öğrenemeyeceğini söyler. Lee ise onun sınırlarının zihninde olduğunu belirtip, tüm savaş sanatlarını öğretir. Zen ve Savaş Sanatları kitabı da bunun sonrasında ortaya çıkar zaten.

Gorz ve Dorien. Gençlik ve yaşlılık.

Özgürlükçü sosyalistlerden Andre Gorz da aşkı bütün yaşamın ve yaptıklarımızın merkezine koyar. Örneğin İktisadi Aklın Eleştirisi kitabını “Bir sabah sevgilisinin koynunda yatmayı, işe gitmeye yeğleyenlere” adamıştır. Onun, ağır bir hastalık geçiren karısı Dorien’e yazdığı Son Mektup kitabındaki şu müthiş sözler, aşka olan tutkusunu çok iyi anlatır:

“Seksen iki yaşına yeni girdin. Hâlâ güzel, çekici ve arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum. Son zamanlarda sana bir kez daha aşık oldum ve sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığıyla dolan, kahredici bir boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden… İkimizin de dileği diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı. Birbirimize sık sık söylediğimiz gibi, olmaz ya, eğer ikinci bir hayatımız olsaydı o hayatı da birlikte geçirmek isterdim.” [3]

Edebiyat, diğer yazın alanlarından farklı olarak, yaşama dair dile gelemeyenleri en yoğun ve en çarpıcı haliyle dile getirir. Ve bizleri alt-üst ederek, bunları yaşamın içine sokar. Edebiyatla yaşamın zorlukları ve kabalıklarının üstesinden geliriz. Sakin, köşesine çekilen hayatları rahatsız eder, fiile çağırırız. Edebiyatla odaklanır, yoğunlaşır ve derinleşiriz. İşyerlerinde, hayatımızı kuşatan sığ ve banal sohbetlerden edebiyat aracılığıyla kaçarız. Edebiyatla kucaklarız en büyük hayalleri… Bunun için de iyi edebiyatın, sağlam bir felsefi altyapısının olması şarttır. Philp Roth’un da temel derdi benzer olsa gerek ki bakın sanat için ne söylüyor, son sözü ona vererek bitirelim.

“Sanatın en ulu ve en güç başarısı bizi güldürebilmesi ya da ağlatabilmesi, bizde şehvet ya da öfke uyandırabilmesi değil, doğanın yaptığını yapması ve bizi hayretle doldurmasıdır.” [4]

*

*Babamın lisanında, olur mu öyle şey anlamına geliyor.

  1. Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl yayınları 2016, syf.30
  2. Philip Roth, Ölen Hayvan, Monokl Yayınları 2016, syf.32
  3. Andre Gorz, Son Mektup – Bir Aşk Hikayesi, Ayrıntı Yayınları 2007, syf.61
  4. Philip Roth, Bir erkek Olarak Yaşamım, YKY 2020, syf.57

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Öpücüğün rengi olur mu?

‘Evde balkondaki çiçeklerin bakımını ben yaparım, çünkü onları sulamaya ve hızlı büyüsünler diye onlara güzel şeyler söylemeye bayılırım.’ Bu cümlelerin sahibi Monika’yı Minomoni diye çağırıyor herkes. Bisikleti rüzgârdan hızlı sürmek, annesinin öyküleri, kırlangıçlar ve çilekli kek diğer sevdiği şeyler. Ama hepsinden daha çok sevdiği bir şey var Minimoni’nin. Resim yapmak. Hatta milyonlarca resim yapıyor renkleriyle. Ta ki….. Öpücüğün ne renk olduğuna takılana dek.

Minimoni öpücüğün rengini bulmak için renkler arasında gezinirken okurlar olarak bizler de onun zihinsel evreninde geziniyor, O tek tek renkleri ve o renklerin çağrışımlarını ayrıntılandırırken biz de o ayrıntılardaki çocuk gerçekliğini fark ediyoruz.

Ispanağı sevmese de olur

Örneğin Minimoni öpücük dendiğinde herkesin aklına ilk gelen kırmızı renginin aynı zamanda öfkenin de rengi olduğunu hatırlıyor. ‘Öfkeliyken kimseyi öpemezsin’ sonucuna vararak hemen vazgeçiyor bu tercihinden. Yeşile yöneldiğinde yeşil olan timsahları çok sevmesine rağmen ıspanak, brokoli gibi sebzeleri pek sevmediğini söylemesi pedagojik açıdan tartışmaya açık olmakla birlikte Minimoni’nin karakter bütünlüğü içinde kendisini kabul ettiren cümleler.

Karakter hayatı anlamaya çalışan, araştırmacı bir kişilik olarak küçük okurların onun bu özelliklerinden etkilenme potansiyeli oldukça yüksek bir profil çiziyor. Çocuk edebiyatı eserlerinde az rastlanır bir başarı ile Minimoni sahici, kanlı canlı bir karaktere dönüştürülüyor. Öyle ki severek takip ettiğimiz karaktere özgüvenli, özerk bir çocuk gerçekten de böyle olur dedirtiyor.

Renklerin efendisi!

Soyut düşünme becerisi henüz gelişmemiş yaş aralığındaki çocukların soyut kavramlarla karşılaştıklarında duydukları şaşkınlığın araştırmaya ve anlamaya evrilmesi süreci Minimoni karakteri üzerinden somutluk kazanarak okurla buluşturuluyor.

Kitaptaki diğer ayrıntılara gelindiğinde resim- metin ilişkisi oldukça organik kuruluyor ve bazı anlatıya konu bölümler sadece resim üzerinden veriliyor. Minimoni’nin duygu durumları sözcükler yerine Minimoni’nin oldukça fazla kullanılan minik görselleri ile çeşitlendirilerek zengin bir anlatı olanağına kavuşturuluyor. Minimoni renkler üzerinde araştırmasını yaparken ele aldığı rengin aynı zamanda o sayfanın hâkim rengi olması kitabı görsel takibinde hazza dönüşen bir detay oluyor.

Günışığı yayınları’ndan çıkan Öpücük Ne Renktir kitabı yazar ve illüstratör Rocio Bonilla tarafından kaleme alınmış. Çevirisi ise Müren Beykan’a ait.

Rocio Bonilla

1970 yılında İspanya’da, Barselona’da doğdu. Barselona Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrenim gördü. Okullarda pedagog olarak çalışan Bonilla, ünlü İspanyol illüstratörler Ignasi Blanch ve Roger Olmos’la birlikte atölye çalışmalarına katılıyor, İspanya’nın önde gelen çocuk dergilerine çiziyor. Çocuklar için yazıp resimlediği “Cara de pájaro” (Kuşbakışı, 2014) ve 2016’da Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Öpücük Ne Renktir?”, 2017’de yayımlanan “Dünyanın En Yüksek Kitap Dağı” ve 2019’da yayımlanan “Kardeşler!” pek çok dile çevrildi. Öpücük Ne Renktir?

İspanya Eğitim Kültür ve Spor Bakanlığı’nın, edebiyat yayıncılığını destekleme amaçlı 2016 Yılın En İyi Kitaplaşan Çocuk ve Gençlik Kitapları seçiminde ilk üçte yer aldı. 2020’de Türkçe yayımlanan resimli kitaplar “Hayır! Burası Orman Değil!”de Susanna Isern’le, “En Sevgili Süper Kahraman”da Oriol Malet’le çalışan sanatçı, Barselona’da yaşıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın farklılıklarımız, yaşasın eşitliğimiz!

Teneffüste herkes oyun oynarken, Zita kitap okuyor. Okul arkadaşı Logan yanına gidip Zita’ya normal olmadığını söylüyor. Hikâyemiz böyle başlıyor.

Bu hikâyeyi okurken aslında bir parça kendi hikâyemi de okudum. Okul yıllarında boş derste herkes muhabbet eder, şakalaşırken ben arka sırada şiir kitapları okurdum. Halimden gayet memnundum, ama bir arkadaşımız okula kocaman bir yaş pasta getirdiğinde hepimiz ağzımızı şapırdatıp pastadan tatmak için sıraya girerken, “Ben pasta sevmiyorum” diyen arkadaşımızla dalga geçmekten de kendimi alamamıştım. Anlayacağınız ben de ‘normallik’ takıntısından payımı almıştım.

Normal ne, normal kişi kim?

Normal Çocuklar kitabının yazarı Michaël Escoffier de bir nevi, “normallik/anormallik denen ikiliğe takıntı, kendimizi uzak tutamadığımız bir yalan” diyor. Ama bu yalan maalesef bizi incitmekten de geri durmuyor. Zita da Logan’ın kendisine söylediklerinden etkilenip o güne kadar halinden hiç şikâyet etmediği halde, “Ben de normal olmak istiyorum” diyor. Normallik fikri onun da kafasına yerleşmiş oluyor. Normalin ne olduğunu, normal çocuğun neye benzediğini, kim olduğunu sorguluyor. Okul arkadaşlarının davranışlarını, görünüşlerini incelemeye koyuluyor. Gözlemlerini de defterine not ediyor. Ama çıkan sonuç hiç de beklediği gibi olmuyor! İşte bu da kitabımızın sürprizli sonu!

Kitabımızı okurken, aklıma Seren Yüce’nin yönetmenliğini yaptığı, 2010 yapımı Çoğunluk filmi geldi. Filmi de bu kitap gibi çok beğenmiştim. Filmdeki karakterimiz Mertkan, kendi benliğinin peşinden gitmektense çoğunluğa uymayı, ‘normal’ olanı yaşamayı, yani çoğunluk nasılsa öyle olmayı tercih ediyordu. Galiba Zita, Mertkan’dan daha akıllı. Hemencecik ‘normal’e uyup teneffüste kitap okumayı bırakıp diğerleri gibi oyun oynamaya yönelmiyor. Soruyor, sorguluyor. Ve ‘normal’den yana tavır almaktansa, farklılıkların yanında yer alıyor.

Michaël Escoffier.

Yoksa sanırım hayatımızın her döneminde, hepimiz en az bir defa ‘anormal’ hissettiriliyoruz. Tıpkı çocukken kitap okumayı seçtiğim için, herkesin saçı düzken benim saçlarım kıvırcık olduğu için hissettiğim gibi… Ya da arkadaşımıza sırf pasta sevmiyor diye takındığımız tavır gibi. Görüyorsunuz ya, ‘normal’ kavramı hiç masum değil. Oradan akran zorbalığına uzanan kısa bir yol var. Oysa ha düz saçlısın, ha kıvırcık… Ha pasta seversin, ha simit… (Ya da ikisini de sevmeyebilirsin!) Ha kitap okursun, ha top oynarsın, ha koşmaca… Hepimiz farklı ve eşit değil miyiz? Ne dersiniz, böyle düşününce dünya daha güzel ve hatta daha eğlenceli değil mi?

Künye

Yazan: Michaël Escoffier
Resimleyen: Laure Monloubou
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bahçeye sığdırılan doğa

Meraklı Tilki Kitaplığı’ndan yakın tarihte çıkan Finn ile Bahçedeki Dostları büyük şehre yeni taşınmış bir çocuğu konu ediyor. Annesiyle birlikte neden köydeki evlerinden ayrılıp dedenin apartman dairesine yerleştiklerini bilmiyoruz. Tek bildiğimiz şu: Finn durumdan hoşnut değil. O gri binalarla dolu şehrin kasvetine bir türlü alışamıyor ve doğayı çok özlüyor.

Sık sık birlikte dışarı çıkıp harika vakit geçirdiği dedesi olmasa onun için her şey daha da zor olurdu mutlaka. Üstelik dedesinin bir bostanı da var. Finn, şehrin göbeğinde yan yana sıralanan bir sürü bahçeyle karşılaşmayı ummuyordu. Dedesinin bostanında, ormanda yaşadıkları bilinen kirpi ve tilki gibi hayvanlarla karşılaşmayı da… Bunun üzerine dedesi onu bu canlıların özellikleri konusunda bilgilendiriyor, dahası torununa,  hayvanlara yemek ve korunaklı bir yuva bulma konusunda nasıl yardımcı olabileceğini öğretiyor. Başta sadece kirpilere ilgilenen Finn, sonunda tilkinin de acıkıp susayan, ihtiyaçları olan bir canlı olduğunu kavrıyor. Önceleri tilkiyi, kirpilerin yemeğini yemesin diye bostandan kovaladığı için pişmanlık duyup tilkiyi de beslemeye başlıyor. Bir zaman sonra tilki de kirpi gibi anne oluyor. Bostanın müdavimi iki hayvan ailesiyle kurduğu bağlar Finn’e, köyden uzak olsa da doğayı tekrar duyumsatıyor.

Bostandaki canlıları bulma oyunu

Büyük boy resimli kitabın sayfalarında Mavi Baştankara’dan Kısa Kuyruklu Tarla Sıçanı’na, Kardinal Böceği’nden Bahçe Salyangozu’na onlarca hayvanın çizimi var. Onları resmedilen sahnelerde bulup keşfetmek kitabı karıştıran çocuk okur için ayrı bir heyecan. En arkada “Büyükbaba Sid’in Bostanında Yaşayan Canlıları Bulabilir Misin?” başlığı altında toplanan hayvan ve bitkilerin küçük resimlerinin yanında bir de isimleri yazılı.

Resimli kitabın hikâyesinin sonlandığı yerde, kirpi ve tilkiye özel iki bilgi sayfası ayrılmış. Burada onların en temel özelliklerinin yanı sıra, kirpinin kakasının neden parladığı gibi ayrıntıları da öğreniyoruz.

Rachel Lawston’un yazdığı Lia Visirin’in resimlediği resimli kitabın temel amacı şehirli çocukların doğayla güçlü bağlar kurmasına yardımcı olmak. Keşke Türkiye’de de kentlerin göbeğinde ya da herkes için ulaşılabilir çeperinde de kirpiler, tilkiler görebilsek, hafta sonları uzun araba yolculukları yapmaya gerek kalmadan yürüyüş mesafesindeki bostanlara gidip kendi ektiğimizi biçtiğimizi toplayıp yiyebilsek.

Bahçe, doğanın yerini alabilir mi?

Böyle olmayınca da bu resimli kitap daha çok hayali, ecnebi dünyaları anlatıyormuş hissi uyandırıyor. Giderek bizden uzaklaşan, büyüyen kentlerin istilasına uğrayan doğanın “bahçeler”le özdeşleştirilmesi de eleştirel bir okumayı gerektiriyor. Yaşanabilir kentler içindir bahçeler, yoksa doğanın yerine ikame edilemezler…

Tabii yazar ve çizerin niyeti bambaşka:  “Bu kitap büyük şehirlerde yaşayan çocukların çevrelerini saran doğayı yakından tanımalarına yardımcı olmak ve doğaya besledikleri sevginin yaşam boyu sürecek bir tutkuya dönüşmesine ilham vermek için kaleme alındı,” deniyor içi kapakta. Doğa eğitmeni Paul Lawston tarafından onaylandığı da vurgulanıyor.

Herhangi başka bir sanat dalı gibi çocuk edebiyatın da onaylanmaya ihtiyacı yoktur hâlbuki. Ama belki de edebi bir iddiası olmayan bu kitabı daha ziyade küçük yaş grubuna hitap eden kurgu dışı popüler bilim kategorisinde değerlendirmek gerekir. Açıkçası o açıdan da epey zayıf ve sevimli resimlerine rağmen göz doldurmayı başaramıyor.

*

Rachel Lawston.

Rachel Lawston: Çocuk kitapları yazarı, kitap tasarımcısı ve doğa tarihi meraklısıdır. Amatör ama hevesli bir orkide avcısı, kuş gözlemcisi ve yarasa detektörüdür! Walker Books ve Penguin Random House’un da içinde olduğu pek çok yayıncıyla tasarımcı olarak çalıştı. Barnes’taki WWT Londra Sulak Alanlar Merkezi’nde gönüllü olarak çalışmaktan büyük keyif alıyor.

Lia Visirin: Transilvanya’da, dağlarla ve Orta Çağ kaleleriyle çevrili küçük bir kasabada dünyaya gelen bir çocuk kitabı çizeridir. En büyük iham kaynağı doğadır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Ekolojik YaşamKitapManşet

Sepp Holzer’ın Permakültür Uygulamaları kitabı Yeni İnsan Yayınevi’nden çıktı

Avusturyalı çiftçi ve permakültür uzman Sepp Holzer‘ın kaleme aldığı Permakültür Uygulamaları isimli kitap Yeni İnsan Yayınevi‘nden çıktı.

Çiftliği Krameterhof’u 45 hektara kadar büyüten Holzer, Alp dağlarında yüksek rakımda kimsenin yetişmesi mümkün değil dediği bitkileri, kendi icadı mikro iklim uygulamaları ile ticari olarak yetiştirmeyi başardı.

Çiftlik ve kümes hayvanları için geliştirdiği uygulamalar dünyanın dikkatini çekti. Tayland ve İskoçya başta olmak üzere, dünyanın değişik ülkelerinde pek çok devasa permakültür projesini başlattı ya da fikrin temellerini attı.

Neden permakültür?

Tarım ya da bahçecilik, uzun zamandır doğayla, börtü böcekle ve toprakla savaşıyor. Permakültür bir barış ilanı.

Toprağa dost, bitkiye kardeş, ineğe, koyuna arkadaş bir tasarım biçimi. Onarıcı tarım, verimli bahçecilik ve akıllı bahçıvanlık anlamına geliyor.

Teorik değil pratik

Sepp Amca, köyde doğmuş, annesinin ve babasının yanında çiftçiliği öğrenmiş geleneksel bir köylü çocuğu. Köylünün derdini yakından biliyor.

Lafı dönüp dolaştırmadan, bir bahçıvanın neye ihtiyacı varsa doğrudan onu yazıyor. O nedenle bu kitap tam bir uygulama kitabı. 

İşin özü

Soğanın ne olduğunu anlamak için onu soymaya kalkışırsanız sonunda elinizde hiçbir şey kalmaz. Permakültürü anlamak da buna benzer. Uygulamalar bir bütündür. Her bir tekil uygulamanın mantığını kavradıkça, bunlar zihninizde birikir ve en sonunda bütüncül bir kavrayışa, yani permakültür anlayışına varırsınız.

Sepp Amca’nın kitabında yaptığı tam da budur. Kurnazca bir anlatımla, bize uygulamaların mantığını öğretir. İşin özü, kitabın sonunda güneş gibi parlar.

Neleri öğretiyor?

Sepp Amca, işe özel uzmanlığı olan mikro iklim uygulamaları ile başlıyor. Böylece her türlü iklimde her türlü bitkinin yetişmesi mümkün oluyor. Aşılama, mantar yetiştiriciliği, çiftlik hayvanları, kümes hayvanları, sıvı gübre yapımı, bitkilerden insanlar için ilaç yapımı… Liste uzayıp gidiyor.

Taraça açmak, kendisi eğimli arazide çalıştığı için çok iyi bildiği ve erozyonu önleyen müthiş bir uygulama. Kitabın sonuna doğru, bütüncül yönetimin nasıl mümkün olduğunu gösteriyor. Mera yönetiminin önemini vurguluyor ve kitabını dünyanın değişik ülkelerinde yaptığı projeler ile tamamlıyor.

Renkli baskı

Sepp Holzer’in Permakültür Uygulamaları kitabı renkli yayınlandı. Böylece bitkileri tanımak, uygulama detaylarını kavramak kolaylaştı ve zevkli hâle geldi. Kitap büyük boy. Kağıtları hiç bir ormana zarar vermeden, endüstriyel bahçede üretildi.

Sonuçta tarıma meraklı, kendi bahçesini kurmak isteyen, bahçıvanlık yapan bütün doğaseverlere Türkçe önemli bir kaynak ortaya çıktı.

Kategori: Ekolojik Yaşam

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çöpe atılmak istemeyen küçük sandalyenin ‘iş’ arayışı

Çevre duyarlığının önemli bir ayağını Küçük Mavi Sandalye kitabının tanıtımında değinildiği gibi ‘nesnelerin tekrar kullanımı ve yeniden değerlendirilmesi’ oluşturuyor. Fakat genelde eşyaların kullanım ömrü dolduktan sonra ya da dolmadan çöp konteynırları onların son konaklama yeri oluyor. Seri üretimle gelen “kullan at kültürü” bir taraftan tüketimi teşvik ederken diğer taraftan nesnelerle yaşanmışlık biriktirme olanağını ortadan kaldırıyor.

Bir kokunun çocukluktaki bir anı canlandırması gibi büyüdüğümüz için terk ettiğimiz bir nesne de geçmişle şimdi arasına bir geçit oluyor çoğu zaman. Tıpkı Küçük Mavi Sandalye kitabında olduğu gibi.

İş arayan küçük sandalye

‘Lütfen beni alın’ cümlesiyle başlıyor Küçük Mavi Sandalye’nin yolculuğu. ‘Evinize sandalye, Beni ister misiniz? İş arıyorum’ cümleleri yolculuğun seyrini belirliyor ve her cümle yeni bir maceraya kapı aralıyor. Küçük mavi sandalye bazen filin sırtında çocukları gezmeye çıkarıyor bazen de bir saksıda yetişen tohumun ağaca dönüşmesini izleme ayrıcalığını yakalıyor.

Kitapta macera ile birlikte ilerleyen daha doğrusu maceranın kendisine eşlik ettiği bir detay var. Sandalye üzerine bırakılan mütevazi cümlelerin kılavuzluğunda öngörülen tutum, o cümlelerin tevazuundan beklenmeyecek güzellikte yaşam kesitleri sunuyor, küçücük ayrıntılarda çeşitlenen anılar biriktiriyor. İhtiyaç olmaktan çıkan nesneyi atmak yerine ihtiyacı olan birine vermek ya da üretim amacının dışındaki bağlamlarda kullanarak onun kendisinde ne kadar olanak barındırdığını görmek… Küçük Mavi Sandalye her buluşmaya kendisini alanlara yeni işlevler sunarak dahil oluyor.

‘Çöpe atılan bir nesnenin ihmal edilmiş olanakları’

Örneğin kuşlara tohum yedirmek için iple ağaca çekiliyor ve kuşlar ürkmeden sandalyenin üzerinde tohumları yerken toprak tohumdan kuşlar topraktan nasipleniyor. Tohumdan yeşeren bitkiler kuşların yeni konaklama alanları oluyor. Didaktizme kaçmadan yalın bir dille nesnelerin yeniden kullanımının ve değerlendirilmesinin sunduğu olanaklar güzel resimlemeler ve cümlelerle okurla buluşuyor. Kitapta hiç bahsi geçmeyen fakat okuru oraya taşıyan diğer bir detaysa çöpe atılan bir nesnenin o an için ihmal edilmiş olanakları.

Küçük Mavi Sandalye insanların hayatına yaptığı küçük dokunuşlarla nesnelerin yeniden kullanımı üzerine düşündürüyor ve bir yaşam biçimi olarak çevreci tutum geliştirmeyi heveslendiriyor.

Uçanbalık Yayınları‘dan çıkan Küçük Mavi Sandalye’nin yazarı Carry Fagan. İllüstrasyonlar ise Madeline Kloepper’ e ait. Kitabı Ümit Mutlu dilimize çevirmiş.

Cary Sagan

1957 doğumlu Kanadalı sanatçı roman, kısa öykü ve çocuk kitabı yazarıdır. 2001 de ilk kitabı yayınlandıktan sonra 25 tane çocuk kitabı yazmıştır.

Madeline Kloepper

Emily Carr Sanat ve Tasarım Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar ve illüstrasyon eğitimi almış. Sanatçının çalışmaları çocukluktan, nostaljiden ve doğa ile kurduğu ilişkiden ilhamını alıyor.

Kategori: Hafta Sonu