Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris’i imzalamak bize neye mal olur?

Bu hafta en fazla bu soruya cevap vermek zorunda kaldım: “Paris İklim Anlaşması’nı onaylamak bize neye mal olacak?” Cevabı fazlasıyla basit: “Bunun bedeli yok, ama onaylamasaydık büyük bedeli olacaktı.”

“Peki şimdiye kadar neden bu kadar bekledik?” “Çünkü 2015’te bu konuda yaptığımız hesaplarla bugün teknolojinin geldiği nokta çok farklı, bir de Avrupa Birliği Yeşil Mutabakat kozunu ortaya koyunca ekonomik oyun hızla değişti ve biz de onaylamaya karar verdik.”

2015 Eylül’de iki şeye dayanarak ülke taahhüdümüzü ortaya koyduk: Kömür ve doğal gazdan elektrik üretmek çok pahalı değildir ve gelişmiş ülkeler içine para koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu‘na gerçekten para koyacaklar. Geçen zaman içerisinde bir yandan teknoloji gelişti ve gerek kömür gerekse de doğal gazdan elektrik üretmenin maliyeti artarken güneş ve rüzgardan elektrik üretmek beklenmedik ölçüde ucuzladı. Bu da bize karbondioksit salımlarımızın fazla artmamasını sağlamanın ötesinde gelecekte de fazla artamayacağını gösterdi. Ayrıca enerji ihtiyacındaki büyüme de ekonomik büyümeye paralel olarak çok yüksek olmadı. Böylelikle neredeyse parmağımızı kıpırdatmadan Paris Anlaşması için verdiğimiz ülke taahhüdünü yerine getiren ender ülkelerden biri olduk. Elbette burada, ülke taahhüdümüzün de fazlasıyla zayıf olduğunu söylememiz gerek. 

Türkiye’nin hatalı stratejisi artık işlemiyor

Dünya ülkelerine karşı aslında çok zor durumda kalmıştık. Bir yandan verdiğimiz sözü yerine getirirken diğer yandan bize bu sözü verdiren anlaşmayı da onaylamamak çok makul bir politik yaklaşım olmuyordu. Ama bu anlaşmayı imzalamıyor olmayı da bu anlaşmanın dayandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde bize haksızlık yapıldığını söyleyerek örtmeye çalıştık. Bu sözleşmenin imzalandığı 1992 yılında, bizim heyetimiz ısrarla sözleşme kapsamında “gelişmiş ülke” statüsünde bulunmamızı istedi. Diğer ülkelerin bizim heyeti uyarmasına rağmen bu ısrardan vazgeçmeyince Türkiye “gelişmiş ve zengin ülke” olarak sözleşmenin içinde yer aldı. Bu hata fark edildiğinde hemen harekete geçildi ve neredeyse dokuz yıl süren bir çabanın ardından durumumuzu “gelişmiş ama zengin olmayan ülke” şekline çevirmeyi başardık. Yalnız bunu yapabilmek için de sözleşmeye taraf olan tüm ülkeleri ikna etmemiz gerekti. Şimdi ise durumumuzu “gelişmekte olan ülke” şekline çevirmek istiyoruz ve bir kez daha diğer tüm ülkeleri ikna etmemiz gerekiyor, yalnız bu sefer işimiz hiç de kolay değil.

Öncelikle, Türkiye neredeyse tamamı gelişmiş ülkelerden oluşan OECD’nin uzun zamandır üyesi. Doğal olarak da “siz madem gelişmekte olan ülkesiniz, OECD’de ne işiniz var?” sorusuna karşı makul bir cevabımız yok. Makul bir cevap yerine biz de “Meksika da OECD üyesi, ama iklim sözleşmesi bağlamında onlar gelişmekte olan ülke kabul ediliyorlar, bizim farkımız ne?” diye kendimizi savunduğumuzda ikinci probleme takılıyoruz, çünkü “iklim sözleşmesi imzalandığında Meksika ısrarla “ben gelişmiş ülkeyim” demedi, ama Türkiye dedi, dolayısıyla “durumunuz Meksika ile aynı değil” diyorlar. 

Son olarak da sorun aslında en önemli noktaya geliyor. Bizim “gelişmekte olan ülke” olarak kabul edilmek istememizin ardındaki ana neden gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin içine her yıl 100 milyar dolar koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu’ndan para alabiliyor olmaları. Biz de Yeşil İklim Fonu’ndan para almak istiyoruz ama çerçeve sözleşmeye göre “gelişmiş ülke” sayıldığımızdan böyle bir hakkımız yok.

Şimdi biz çerçeve sözleşmeye taraf olan ve önemli çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerden oluşan gruba “pastadan biz de bir dilim, hem de büyükçe bir dilim istiyoruz” diyoruz. Doğal olarak da diğer ülkeler “olmaz öyle şey” diye bunu görüşmeye bile yanaşmıyorlar.

Sıra net sıfır karbon salımı açıklamasında

Yalnız, ufak bir detay daha var. Gelişmiş ülkelerin içine her yıl 100 milyar dolar koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu’nun içinde fazla para yok. Çünkü gelişmiş ülkeler, bu fonun oluşturulduğu 2009 yılından bu yana, bu tür fonlara koydukları paranın amaca aykırı işlere kullanıldığını gördüklerinden artık para koymayı istemiyorlar. Onun yerine parayı doğrudan yapılacak projelere aktarıyorlar. Yani, siz bir rüzgar enerjisi santrali yapmak istiyorsanız bunun için size fon sağlıyorlar ve çoğunlukta da fonu sağlayan ülke kendi firmalarıyla çalışmanızı şart koşarak hem işin doğru yapılmasını hem de kazancın gene kendi ülkesine geri dönmesini amaçlıyor.

Ülkemiz de aslında bu tür fonlardan en fazla faydalanan ülke konumunda. Kısacası, azaltım taahhüdümüzü yerine getiriyoruz, ortada olan paradan zaten en fazla biz yararlanıyoruz ve Yeşil İklim Fonu’nda da para birikeceği yok. Bir de Paris İklim Anlaşmasını onaylamazsak Avrupa Birliği bizden ürün almayı azaltabilir ya da kesebilir. Tüm bunları birleştirdiğimizde, Paris İklim Anlaşması’nı onaylama zamanımız çoktan gelmişti ve Glasgow’daki COP26 öncesi beklenen bu hamleyi yaptık.

Şimdi sıra gene bu anlaşmanın şartlarından olan 2015’te verilmiş olan ülke taahhüdünün iyileştirilmesine geldi. Türkiye bunu da Glasgow’da net sıfır karbon salımı tarihini açıklayarak yerine getirecek. Bundan sonra bizlere düşen de bu taahhütlerin her geçen dönem biraz daha iyileştirilmesini sağlamaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizini durdurmanın en makul yolu

Paris Anlaşması ve sonrasındaki IPCC Raporu SR15, iklim krizini engelleyebilmenin en önemli yöntemi olarak atmosferden karbondioksit yakalama ve saklama yöntemlerini öne çıkarttılar. Yani biz, uzun süre bu iklim sorununa çare bulamayız. O nedenle az da olsa böyle salmaya devam edelim, sonra nasılsa gelişen teknoloji sayesinde bir yol bulur bu saldıklarımızı havadan geri emeriz.

Bu her açıdan yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım. Neden tehlikeli olduğunu ve iklim krizinin getireceği kırılma noktalarını başka yazılarda hem ben hem de diğer arkadaşlar uzun uzadıya anlattık. Ama bu tehlikenin çok daha önemli bir boyutu var, o da kafamızın içine yerleşmiş kabullerden doğuyor. 

‘Büyüme’ saplantısı

Mesela ekonominin, yani milli gelirin büyümesi gereklidir, çünkü toplumların refahı ancak böyle sağlanır. Burada öncelikle insanların para ile mutlu olduklarını kabul ediyoruz. Evet, mutlu olmak için temel ihtiyaçlarımızı karşılamak gerekli olabilir, ama bunun ötesinde bir gelirin insanların kendilerini daha iyi hissetmelerine faydasının sınırlı olduğu yapılan araştırmalarla defalarca ortaya konmuş bir olgu. Dolayısıyla temel ihtiyaçlar ötesinde ekonominin büyümesiyle insanların yaşam memnuniyetini birbirinden ayırmak gerekiyor.

Bunun ötesinde, ülkedeki kişi sayısı arttıkça ekonominin büyümesi de bir noktaya kadar kabul edilebilir. Ancak gelişmiş ülkelerin çoğunda nüfus ya sabit ya da azalma trendinde olduğundan ekonominin büyümesi kişilerin yaşamdan aldıkları mutluluğa ya katkıda bulunmaz ya da bu katkı çok sınırlı olur.

Çalışma ‘miti’

Bunun ötesinde bir diğer sorun da işsizlik ve çalışma süreleridir. Kafamıza haftanın beş günü, günün sekiz saati çalışılması gerektiği öylesine kazınmış durumda ki bunun esasında kapitalist sistemin işçi sınıfı üzerinde kurduğu egemenliğin bir çıktısı olduğunu göremiyoruz. Bunu fark edemediğimizden de değişik bir çalışma sisteminin varlığını düşünemiyoruz bile.

İzlanda geçtiğimiz aylarda haftada dört gün çalışmaya geçti ve bununla da önemli bir verim artışı sağladı. Neden haftada üç gün çalışıp bir yandan yaşam kalitemizi arttırmak öte yandan da herkesin düzgün bir iş sahibi olmasına yardımcı olmak normal kabul edilmiyor? Çünkü sistemin yapısı başka şekilde düşünmemize izin vermeden bizi kabullere zorluyor. Oysa değişik bir yaşam mümkün ve bu değişik yaşam da bugünkünden hem fiziksel hem de zihinsel açıdan çok daha doyurucu olabilir.

Bunu becerebilmek için iki önemli adım atmamız gerekiyor. Bunların ilki kazancı değil varlığı vergilendirmek. Dünyadaki varlığı vergilendirecek olsak milyarlarca insana temel ihtiyaçlarını gidermelerine yetecek bir gelir sağlamamız fazlasıyla mümkün olacaktır. İkinci olarak da ekonominin büyümesi gerektiği düşüncesini kafamızdan çıkartmamız gerekiyor. Bunca zamandır ekonomiler büyüyor ama insanların refahı buna paralel olarak büyümüyor. Bu nedenle arttırmamız gereken milli gelir değil milli refahtır.

İklim modellerinin söylediği

Peki tüm bunların iklim krizi ile alakası ne? Anlatayım. Gelecekte karşımıza çıkacak olan iklim koşullarını öngörebilmek için iklim modellerini kullanıyoruz. Bu iklim modelleri de içinde yaşamak istemeyeceğimiz bir gelecekten uzak durabilmek için yapmamız gerekenler konusunda bize yol gösterici konumdalar. Yani, bu modeller bize “eğer şöyle davranırsanız bunun iklimsel sonuçları bu olacaktır” türü bir bilgi veriyor. Paris Anlaşması’nın temelinde ortalama sıcaklık artışının 1.5 oC ile sınırlanması bulunuyor. İklim modelleri de bize bunu başarmak için nasıl bir yol izlememiz gerektiğini anlatıyor.

Yalnız ne yazık ki 1.5 oC hedefine ulaşabilmek için takip etmemiz gereken yol 2050 yılı sonrasında karbon azaltım tekniklerinin uygulanmasına dayanıyor. İşin kötüsü, bu teknikler daha ortada yok ve gerçeklikleri de halen bilim dünyası tarafından sorgulanıyor. Öyleyse bu 1.5 oC hedefi bir hayal ve bu hayale ulaşmamız imkansız anlamına mı geliyor? Hayır.

Mayıs 2021’de Nature Communications’da yer alan bir makale tam da bunu anlatıyor bize. Kapitalist ekonominin bizleri sürüklediği sarmaldan çıkarak büyümenin gerekli olmadığını da anlarsak, bir başka yol da mümkün. Ayrıca bu yeni yol, hem insanların refahını hem de 1.5 oC hedefini aynı anda gerçekleştirebilmemize imkan tanıyor. Tek yapmamız gereken büyümemenin de aslında akıllı bir çözüm olduğunu kabullenmek.

Ekonomik açıdan vergi sistemlerini ve üretim biçimlerini değiştirerek 1.5 oC hedefini tutturmak, şu anda olmayan ve gelecekte olup olmayacağı belli olmayan teknolojilere bel bağlayarak aynı hedefe ulaşmaya çalışmaktan çok daha kolay ve yapılabilir görünüyor. Einstein’ın dediği gibi, “başımızdaki beladan, başımızı bu belaya sokmuş olan yöntemlerle kurtulmamız mümkün değildir”. Büyüme hırsımız bizi bugünkü çevresel problemlerle baş başa bıraktı. Bu problemlerden arınabilmek için de büyüme tabanlı ekonomik sistemlerin önerilerine öncelik veremeyiz. Başka bir dünya mümkün ve o dünyaya giden yolun taşları büyümeme üzerine kuruluyor. Vakit henüz geç değilken o yolu seçmeliyiz.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Hava yollarının neden olduğu salımları durdurmanın en kolay yolu: Uçmamak

Her geçen gün “karbon offset” terimini biraz daha sıkça duymaya başlıyoruz. Karbon offset; bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakarak karbondioksit salarken, diğer yandan geliştirdiğimiz sistemlerde havaya saldığımız bu karbondioksiti emerek uzun vadeli saklamaya verdiğimiz isim. Dikkat edin, “havaya saldığımız karbondioksiti  emerek” ve “uzun vadeli saklamak” kavramlarını kullandık. Bu iki kavram birden gerçeğe dönüşmüyorsa kendimizi kandırmanın ötesinde bir çaba göstermiyoruz demektir.

Öncelikle size basit bir örnek vereceğim. Birkaç yıl önce, en verimli biçimde havadan karbondioksit emen yosunları yetiştiren arkadaşlarla birlikte bir hesap yaptık. Geniş havuzlarda bu yosunları yetiştirdikten sonra toplayıp tarımda toprağı beslemek amaçlı bozkırları yeşertme projelerinde kullanmanın maliyetini hesapladık. Havadan emilen karbondioksitin tonu başına 80-120 $ aralığında bir harcama yapmak gerekiyordu. Elbette ölçek büyütme ile bu fiyatın biraz düşmesi mümkündür, ancak isteğe bağlı karbon piyasalarındaki karbonun bedelinin neredeyse yüz katı bir maliyeti var bu çalışmanın. Düşünün ki İBB, Hindistan’a karbondioksiti tonu 0.5 $’dan sattı. Dolayısıyla, havadan karbondioksiti gerçekten emmek istiyorsak bunun ciddi bir bedeli var ve bu gerçek bedel piyasada konuşulanların oldukça üzerinde. Bu nedenle de özellikle hava yolları gibi, uçuşlardan kaynaklanan önemli miktarda karbondioksiti sıfırladıklarını iddia eden kuruluşlara çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Ormansızlaşmayı engellemek yeterli mi?

Guardian Gazetesi ile Unearthed birlikte büyük hava yollarının karbon offset çalışmalarını analiz etmişler. British Airways, Easy Jet, Delta, Air France, Qantas, Iberia ve United Airlines gibi hava yolu şirketleri karbon offset için benzer yöntemler kullanıyorlar. Bu yöntemlerin başında da ormansızlaşmayı engellemek geliyor. Yukarıda kullandığımız iki kavramdan havaya saldığımız karbondioksiti emmek burada pek de işe yarar bir durum değil. Çünkü yapılan şey temelde şu: Bu arazideki orman, biz onu korumayacak olsaydık birileri tarafından yakılacak ve tarla yapılacaktı. Buranın yakılıp tarla yapılmasını engellediğimiz için şu kadar karbondioksit salımına engel olduk. Ayrıca, bu ağaçlar uzun süre karbondioksit emmeye devam edecekleri için de havadan karbondioksit de emilmiş olacak.

Bu düşünce yapısının içerisinde öylesine büyük delikler var ki uzun uzadıya açıklama yapmaya gerek bile yok. Basit bir tanesini söyleyecek olursak; bu projelerden biri önemli bir odunculuk şirketi tarafından yürütülüyor. Bu kurtlara “siz şu sürüye iyi bakarsanız içinden bazılarını kesip size biz vereceğiz” demekten öteye gitmiyor.

Ayrıca, bu çalışmayı yapabilmek için öncelikle ne kadar alanın önlem alınmazsa yakılacağını tahmin etmek gerekiyor. Bunu yapabilmek için de o alana tamamen benzer bir başka alanda önlem alınmadığında ne kadar ağacın yakılmış olduğunu hesaplamak gerekiyor. Ana problemlerden biri de burada yatıyor. Bu karbon offseti satmak isteyen kuruluşlar, bu referans alanını seçerken yakılmaya çok daha uygun bir yeri (bunu yazarken içim acıdı, ama ne yazık ki gerçek böyle çalışıyor) ve korunacak bir alan seçerken de yakılmaya hiç de uygun olmayan bir yeri kullanıyorlar. Böylelikle yaptıkları koruma çalışmaları gerçekte olması gerekenden son derece uzak bir sonuç verebiliyor.

Bunu şöyle anlatmak mümkün, diyelim içinden yol geçen nispeten düzlük bir alan var. Bu alanın yakıldıktan sonra mısır veya soya fasulyesi tarlası olarak kullanılması ihtimali yüksek. Zamanında bu alan yakılarak tarla olarak kullanılmaya başlanmış. Yalnız bir de yakında, içinden yol geçmeyen bir yamaç var. Burayı yakmanın zaten bir sebebi yok, o nedenle de bu alanı korumak çok daha kolay. Bundan dolayı haritada bu iki alan birbirine gayet yakın olabilir, ama coğrafyaya bakıldığında yapılan yanlış hesap kolayca görülebiliyor.

‘Orman yakma’ya gerçek yanıt, tüketimi azaltmak

Bunun ötesinde, orman yakılsa bile yerinde büyüyen bitkiler aradaki farkı gene de azaltıyorlar. Bunun da ötesinde, bu projelerin oldukça uzun süre sürdürülmeleri gerekiyor ki karbon offset satın alanlara verilmiş olan sözler tutulmuş olabilsin.

Benzer bir şekilde, ormanların yakılmamasını sağlamak yerine bir bölgeyi ağaçlandırarak bunun azalttığı karbondioksiti satsak, bu sefer de bu dikilen ağaçların ancak 20 sene sonra söz verilen seviyede karbondioksit emebilecek yüksekliğe ulaşacaklarını da düşünmemiz gerekiyor.

Kısacası, karbon offset konusu konuya aşina olmayan kişilerin kolayca kandırılabilecekleri bir alan. Konuyu iyi bilenler bile inanmak istediklerinde ormanların korunması sayesinde karbondioksit salımının azaltılacağını düşünebilirler. Ancak unutmayın, zaten günlük hayatımızda, belki de salmak zorunda kaldığımız, karbondioksiti emecekleri için o ormanların zaten devletler tarafından korunması gerekiyor. Bu yöntemi geçmişte Çin kullandı. “Bana para vermezseniz 100 tane termik santral yapacağım, ama verirseniz sadece 50 tane yaparım” Kyoto Protokolü döneminde kullanılan bir taktik idi ve bu anlamda protokolün önemli bir azaltıma katkı sağlamadığını gördük. Şimdi de Bolsonaro aynı yöntemi kullanarak “bana bir milyar dolar vermezseniz Amazon’u yanmaktan kurtaramam” diyor.

Anlayacağınız, büyük şirketler ve devletler gerçek azaltım projelerine girişmektense bu türlü yöntemleri kullanarak bizi kandırıyorlar. Bu nedenle de bize düşen, bu kandırmacaya tüketimimizi azaltarak cevap vermektir. Uçuşlarınızdan kaynaklanan karbondioksiti gerçek anlamda karşılayamazsınız, ondan dolayı yapacağınız şey mümkün olduğunca uçağa binmemektir.

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Hidrojenin yeşili

Hidrojenin kahverengisi, grisi, mavisi ve yeşili varmış. Ben de hidrojeni renksiz, kokusuz bir gaz sanıyordum, ama öyle değilmiş sanırım. Şakası bir yana hidrojenin üretim yöntemlerini anlatan bu isimleri şöyle açıklayabiliriz:

  • Kahverengi hidrojen: Kadıköy’deki eski Hasanpaşa Gazhanesi, kömürden, havagazı dediğimiz yakıtı üretirdi. Bu üretimi ilk basamağında kesersek, yani kömürü su buharı ve oksijenle reaksiyona sokarsak bolca karbondioksit ve hidrojen elde ederiz.
  • Gri hidrojen: Doğal gazdan yüksek sıcaklıkta hidrojen elde etmek mümkündür. Hidrojen dışında yüksek saflıkta karbon elde edilir. Bu karbonu yakarsak karbondioksit çıkar, yakmayıp yerin altına gömersek de çok akıllıca bir hidrojen üretim yöntemi olur. Ama bugüne kadar karbonun yakılmayıp yerin altına gömüldüğü hiç görülmemiştir.
  • Mavi hidrojen: Kahverengi veya gri hidrojen üretimi sırasında çıkacak olan karbondioksidi tutup yerin altında saklayabiliriz. Böyle bir teknoloji endüstriyel ortamda yok ama “ya olursa” diye ummaya devam ediyor fosil yakıt şirketleri. 
  • Yeşil hidrojen: Güneş ve rüzgar enerjisinden elektrik elde edip bunu kullanarak suyu hidrojen ve oksijen olarak iki ayrı gaza ayırabiliriz. Tamamen temizdir ve doğaya hiçbir zararı yoktur.

Bu dört yöntemden ikisi iklim krizinin derinleşmesine katkıda bulunur, biri endüstriyel büyüklükte imkansızdır, sonuncusu da şimdilik lükstür. Neden mi? Önce kendimize şu soruyu soralım: “Hidrojene neden ihtiyaç duyuyoruz?”

Bugünkü hayatımız sürdürülebilir değil

Bu sorunun cevabı aslında oldukça basit. Bugünkü hayatımızı olduğuna yakın sürdürebilmek için. Yani, sabah gene evden çıkacağız, arabamıza binip işe gideceğiz, dönüşte hidrojen istasyonuna uğrayıp arabamızın hidrojenini dolduracağız ve hayat böyle sürüp gidecek. Ama en başta anlamamız gereken şey, bu yaşam biçiminin her bağlamda yanlış olduğudur. Bu şekilde yaşamaya devam edecek olursak bir sonraki adımda başka bir soruna çarpacağız, ardından bir başkasına ve bir diğerine. Şimdiki yaşam tarzımız sürdürülebilir değil. Hidrojen de bu hayat tarzını biraz daha sürdürmeye çalışmaktan başka bir işe yaramaz. Neden mi?

Otomobil bir önceki çağın aracıydı. Petrol boldu, şehirler henüz tıklım tıklım değildi, araçların hareket edebileceği yollar boştu ve park yeri bulmak kolaydı. Tüm bu faktörler biraraya geldiğinde Otomobil Çağı‘nı yarattı. Çoğumuz otomobilin ne derece yanlış tasarlanmış ve sadece Otomobil Çağı’na uygun bir araç olduğunu düşünmedik bile. İçten yanmalı motorlar harcadıkları yakıttan elde ettikleri enerjinin sadece %15-17 arasını aracı bir yerden bir yere götürmeye harcarlar. Aracın ağırlığı bir ton civarında olduğuna göre araçta ortalama 1.5 yolcu olduğunda bu harcanan enerjinin sadece yaklaşık %1’lik kısmının sizi taşımaya kullanıldığı anlamına gelir. Yani 100 birim enerji harcıyoruz, ama bunun sadece 1 birimi gerçekten bizim istediğimiz işi yapmaya gidiyor, 99 birimi ise boşa. Düşünsenize bir şirket sahibisiniz, 100 çalışanınız var ama bunlardan sadece biri iş yapıyor, siz gene de 100 kişiye maaş veriyorsunuz. Sanırım kimse böyle yanlış bir iş yapmak istemezdi. Bu arada, bu sayılar doğa kanunudur, yani daha verimli, en verimli dediğiniz bu sayılardır, bunlardan daha az verimli olabilirsiniz, ama aracınızın daha fazla verimli çalışmasını beklemeyin.

Kabul edin: Otomobil Çağı bitti

Peki benzin yerine hidrojen kullansak? Havaya karbondioksit salmazsınız, bu bir avantaj, tabii yeşil hidrojen kullanıyorsanız. Motorunuz da biraz daha verimli çalışır. Yani performansınız %1 yerine %4-5 aralığında olur. Bu gene de şirkette 95 kişinin boş oturup sadece 5 kişinin çalışması anlamına gelir. Bir de yeşil hidrojeni en baştan alırsak, en iyi ihtimalle %20 verimle çalışan bir güneş panelinden elde ettiğiniz hidrojenin verdiği enerjinin %95’ini çöpe atıyorsunuz. Peki neden bunların hepsi? Çünkü siz Otomobil Çağı’nı devam ettirme hayali ile yaşıyorsunuz ve başka bir dünyanın mümkün olmadığına kendinizi inandırmışsınız. Bunun yanlış olduğunu size uzun uzadıya anlatabilirim ama konumuz sadece hidrojen bugünlük.

Bu hidrojenin hiç mi kullanım alanı yok peki? Mutlaka olacaktır. Mesela uzun mesafe uçuşlarında karbondioksit salmaktan vazgeçmenin yolu öncelikle uzun mesafe uçuşlarından vazgeçmektir. Ama gene de mecbur olacağımız durumlar olacaktır. Bu durumlarda da hidrojen yakıtıyla uçan uçaklar bize çözüm sağlayabilirler. Metrodan ya da trenden indikten sonra sizi evinize götürecek toplu taşıma araçları ya da tek kişiyi taşımak için tasarlanmış araçlar hidrojenle çalışabilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz, ama en başta yapmamız gereken şey Otomobil Çağı’nın artık bittiğini kabullenmektir. Sonrası daha sakin ve zevkli olacaktır.

 

ManşetYazarlar

Neden Paris Anlaşması değil?

Bilim diyor ki:

  • Atmosferdeki karbondioksit oranı milyonda 350 molekülün (ppm) üzerine çıkacak olursa iklim değişikliğinin zararlarını görmeye başlarız.
  • Ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi aşacak olursa yeryüzüne geri dönülemeyecek hasar vermeye başlarız.
  • Şu andaki seviyede atmosfere sera gazlarını salmaya devam edersek en fazla 10 sene içerisinde ortalama sıcaklık artışının 2 dereceyi aşmasına yetecek kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.

Bu bilimsel yaklaşım bugün için doğru, geçmişte sadece üçüncü maddedeki 10 sene daha uzun bir süreydi, ama bilimin uyarısı onun dışında aynıydı. Kısacası, eskiden çok vaktimiz vardı, şimdi vakit kalmadı. Peki bu duruma nasıl geldik?

O noktada ne derece ciddi olduklarını bilmiyorum ama 1992 yılında devletler Rio’da toplandıklarında bilimin dedikleri karşısında paniğe kapılmışlardı. Rio’da alınan kararlar iklim krizinin şu andaki durumuna gelmemesi için gerekli olan yaklaşımı içeriyordu.

Dişsiz doğan bir anlaşma

Türkiye de dahil olmak üzere tüm devletler bu yaklaşımı kabul ederek onayladılar. Ancak Rio’dan ayrıldıktan ve gerekli hesapları yaptıktan sonra alınması gereken önlemler alındığında özellikle kuvvetli lobilere sahip fosil yakıt şirketlerinin ne kadar kayba uğrayacakları anlaşıldı.

Sıra Rio’da alınan kararları yaptırımları olan bir anlaşmaya çevirmeye geldiğinde çoğu gelişmiş ülke ya toptan yan çizdi ya da yapması gerekenin çok altında taahhütler aldı. Ayrıca 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü 11 sene sonra yani 2008’de başlayacak dönem için bu taahhütleri öngörüyordu.

Bunun ötesinde Kyoto Protokolü “piyasa mekanizmaları” adını verebileceğimiz sürüyle kaçış mekanizmasına da izin veriyordu. Aslında bilimin söylediği basit. Isınmayı 2 derecenin altında tutmak için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmak zorundasınız. Piyasa, ekonomi, büyüme, borsa ve aklınıza bu bağlamda daha ne geliyorsa, bu hedefin yanında ikincildir. Oysa Kyoto Protokolü azaltım hedefini ilk sıraya koymadı. Ayrıca en büyük oyuncu olan ABD de taraf olmayınca başlangıçtan dişsiz doğmuş oldu.

Kendimizi kandırdık

“Ama” dedik, “en azından bir anlaşmaya varıldı, bizim de bunu desteklememiz gerekiyor, çünkü dişsiz de olsa bir anlaşma, olmayan bir anlaşmadan iyidir.” Böylece 2009 yılına kadar kendimizi kandırarak geldik.

2009 Aralık’ta Kopenhag’da süresi 2012 sonunda bitecek Kyoto Protokolü’nün sonrasında azaltıma nasıl devam edeceğimizi belirleyecektik. Kopenhag görüşmelerinden bir anlaşma çıkmadı. “Ama” dedik, “en azından bazı ülkeler azaltıma devam etme sözü verdiler, 2 derece ısınmanın bir limit olmasında anlaştılar ve daha da önemlisi, gelişmekte olan ülkelere iklim yardımı sağlamak için Yeşil İklim Fonu’nda her sene 100 milyar dolar toplamaya söz verdiler.”

Paris Anlaşması’nın doğuşu

2014 Lima’ya kadar da kendimizi bununla avuttuk. Zaten hava yavaş yavaş ısınıyor olsa da krizin ciddi etkilerini görmüyorduk. 2014’te Çin müzakerecisi Xie Zhenhua ilginç bir fikirle ortaya çıktı. Madem herkes birbirinin ne yapması konusunda hemfikir olamıyordu, o zaman tüm ülkeleri kendi kararlarını almak için serbest bırakmak en doğrusuydu. Böylece Paris Anlaşması’nın temel fikri doğdu.  Tüm ülkelere iklim krizine engel olmak için ne yapmak istedikleri sorulacak ve ertesi sene Paris’te bu bazda bir anlaşma imzalanmasına çalışılacaktı.

Bu fikir işe yaradı ve Paris’te bir anlaşma, hem de uzun süreli bir anlaşma imzalandı. Artık 2030 yılına kadar kimse bu ateşe çomak sokup karıştırmayacaktı. Sadece, arada devletler toplanıp durumun nasıl olduğuna bakıp, verdikleri taahhütleri ekonomi ve büyüme hedeflerini fazla etkilemeyecek şekilde güncelleyecek, birbirlerinin sırtını sıvazlayıp ayrılacaklardı. Ne 350 ppm ne de ısınmanın 2 derecenin altında tutulması bu anlaşmanın gerçekçi bir parçasıydı. İmzalandığı gün bile ısınmanın herkes sözünü tutsa bile 2.7 dereceden az olmayacağı belliydi.

Her sene başka bir ‘ama’

“Ama” dedik, “artık bir anlaşma var, bundan sonraki her değerlendirmede ülkelere baskı yapıp önlemlerini sıkılaştırmalarını talep edebiliriz.” Aradan 5 seneden fazla zaman geçti. Ülkelerin büyük çoğunluğu sözlerini tutma noktasında olmamalarına rağmen bir de göz boyama amaçlı “net-sıfır” salım yapacakları seneleri birbiri ardına ilan ediyorlar.

“Ama” diyoruz, “bakın Çin 2060 yılında net sıfır olacakmış.” Bu sözlere rağmen Çin gerek ülkesinde, gerekse de dışarıda kömür yatırımlarına devam ediyor. ABD kesin bir hedef açıklamış değil. Brezilya Başkanı “Bana 1.5 milyar dolar vermezseniz Amazon Ormanlarının yanmasına izin veririm” diyor. Avustralya hala kömüre dayanmaya devam ediyor. Bir tek AB biraz direniyormuş gibi görünüyor ama onların hedefleri bile 2 derecenin altında kalma planı ile uyumlu değil.

Bu durumda siz kendinizi 30 senedir devletler ve şirketler tarafından kandırılmış hissetmiyor musunuz? Paris Anlaşması bu son kandırma seansının adıdır. Ciddi ve yeterli olmaktan son derece uzaktır. Gene de imzalanmalı mıdır? Kesinlikle, evet. Ancak imzaladıktan sonra “2030’a kadar rahatız, gerekli olanı yaptık” demek yanlıştır. Neden mi?

Türkiye için ne anlama geliyor?

Türkiye 1992 yılında Rio’da varılan anlaşmaya göre sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirecekti. Eğer biz Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip onamayacak olursak karşımızda gene 1990 seviyesinin altına düşme kanuni zorunluluğu kalır.

Ancak Paris Anlaşması’nı meclisten geçirdiğimiz an, bizimle birlikte tüm devletler 2015’te verdiğimiz taahhütle bağlanırlar. Bu taahhüte göre de 2030 yılına kadar Türkiye sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin 6 kat üzerine çıkartabilir. Yani Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bizim için gerçek bir azaltım değil serbestçe artırım yapma izni almak anlamına gelir.

Şimdi Paris Anlaşması neden gündeme geldi peki? Çünkü AB “eğer Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmezseniz benimle ticaret yapamazsınız” kartını kullandı. Bizim de ihracatımızın yarısı AB’ye olduğundan sanayicilerimiz bu tehdide kayıtsız kalamadı.

Neden saf değiştirdi?

Özellikle Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı saf değiştirerek “Paris Anlaşması’nı imzalamalıyız” diyenlerin tarafına geçti. Benim görüşüm Haziran ayı sonuna kadar bu anlaşmanın mecliste onaylanacağı. Ancak unutmayalım, ülkemizin Paris Anlaşması’nı imzalaması ya da imzalamaması iklim krizi açısından bir anlam taşımaz.

Hatta eğer bu anlaşmayı imzalamış olmamıza dayanarak kömür yatırımlarında “serbest kaldık” kartını kullanacak olursak bu anlaşma ters etki bile yapabilir. Bu nedenle Paris Anlaşması’nın meclisten geçmesi bir hedef değildir. Önemli olan sera gazı salımlarını gerçekçi olarak azaltmak ve ciddi bir net-sıfır salım hedefi koymaktır.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bankalar fosil yakıtları desteklemeye devam ediyor

İklim krizine dur diyebilmek için başta kömür yatırımlarının olmak üzere tüm fosil yakıtların üretimine ve kullanımına dayanan endüstriyel yatırımlara dur dememiz gerekiyor. Ne yazık ki bu yatırımlar dünyada hızla devam ediyor. Bunun arkasındaki sebeplerin en başta geleni ise bankaların bu yatırımları hala kazançlı görerek fosil yakıt endüstrisine destek olması.

Aralarında Rainforest Action Network ve Sierra Club gibi çevre örgütlerinin de olduğu bir grup tarafından geçenlerde yayımlanan bir raporda verilen sayılara göre, dünyanın en büyük bankaları son beş yılda fosil yakıt endüstrisine 3,8 trilyon dolar akıttı.

Belki daha da önemlisi bu bankalar, geçtiğimiz 2020 yılında petrol, gaz ve kömür şirketlerine Paris Antlaşması’nın imzalandığı 2016’da olduğundan daha fazla finansman sağladı. Bu anlaşmayla küresel ortalama sıcaklık artışlarını 2 derecenin altında tutmak için salımları hızla azaltmayı taahhüt eden ülkelerin bankalarının fosil yakıtlara olan desteği artırmaları, Paris Anlaşması konusunda ne derece ciddi olduklarını da tartışmaya açıyor.

Pandemi de durduramadı

Pandemi nedeniyle fosil yakıtlara olan talep azaldığı için, 2020’de sağlanan finansman, 2019 yılına göre genel olarak %9 daha düşük oldu. Ancak gene de 2020’nin ilk yarısı, Paris Anlaşması’ndan bu yana herhangi bir altı ayda sağlanan en yüksek fosil yakıt finansmanına tanık oldu.

Rapora göre, bir ABD bankası olan JP Morgan Chase 2020 yılında 51,3 milyar dolarlık fosil yakıt finansmanı sağladı. Bu miktar 2019’da sağlanandan %20 daha az, ancak gene de JP Morgan Chase dünyanın en büyük fosil yakıt finansörü.

ABD bankaları fosil yakıt finansmanında lider olsalar bile Avrupa bankaları da Avrupa Yeşil Mutabakatı gibi söylemlere karşılık bu alanda çok da geride kalmıyor. İklim stratejisinde lider olmayı taahhüt eden Fransız bankası BNP Paribas, 2020 yılında bir önceki yıla göre %41 artışla 40,8 milyar dolarlık fosil yakıt finansmanı sağladı. Rapora göre, bankanın fosil yakıt finansmanı 2016 yılından bu yana %142 arttı.

Türkiye’deki yatırımcılar

Ülkemizdeki bankalara baktığımızda, yabancı ortaklı bankalar arasında 2016-2020 yılları arasında fosil yakıtlara 121 milyar dolarla en fazla finansman sağlayan 10. banka olan BNP Paribas ortaklığındaki TEB Bankasını görüyoruz. Türkiye’de de şubeleri olan HSBC 111 milyar dolar fosil yakıt finansmanı ile 17. sırada. Ülkemizde de faaliyet gösteren Credit Suisse 82 milyar dolarla 19. sırada bulunuyor.

Ülkemizde Oyak Bank’ın hisselerini 2007 yılında satın alarak hizmet vermeye başlayan ING Bank 44 milyar dolarla 28. sırada, Garanti BBVA’nın hissedarı BBVA 22 milyar dolarla 42. sırada kendisine yer buluyor. 

Özellikle iklim krizini dikkate almadan yabancı bankalardan finansman bulmakta zorlanan bankalarımız yavaş yavaş hem fosil yakıt finansmanından uzaklaşmaya hem de verdikleri kredilerin geri dönüşü için iklim krizinin etkilerini değerlendirmelerine dahil etmeye başlıyor.  Örneğin Akbank geçtiğimiz ay yayımladığı örnek bir kararda bugünden başlayarak yeni kömürlü termik santral yapımına finansman sağlamayacağını ve KOBİ’lerin kömür madenciliği ve kömür taşımacılığı alanındaki yatırımlarını da desteklemeyeceğini duyurdu. 

Ancak bazı bankaların da fosil yakıt finansmanından çıkmak için 2040 gibi son derece geç bir tarih belirlemeleri kendileri ve özellikle de sürdürülebilirlik iddiaları için gerçekten talihsiz bir karar oluyor. Bildiğiniz gibi, bir kömürlü termik santralini bugün finanse ederseniz bu santralin 40-50 yıl daha çalışmasını garanti etmiş oluyorsunuz. 2040 yılına kadar finansmanı sürdürmek neredeyse yüzyılın sonuna değin fosil yakıtlara bağlı kalmamızı desteklemek anlamına geliyor.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoenerji temel çözüm olmamalı

İklim krizini bir tek gerçek çözümü vardır: Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmak. Bunun dışındaki tüm çözüm önerileri içlerinde önemli bir “ama” barındırır. Gezegenimizin ise artık “amalara” ayıracak vakti kalmadı. Eğer birkaç yıl içinde karbondioksit salımlarımızı azaltmak yönünde kalıcı ve büyük adımlar atmazsak gezegendeki bugünkü yaşamı bile sağlayabilmek için çok çaba sarf etmemiz gerekecek.

Teknolojik medeniyetimizin büyük bir kısmının bu fosil yakıtlar sayesinde oluştuğunu kabul etmeliyiz. Lakin bu ileri teknoloji bizlere artık fosil yakıtlar olmadan da enerji üretebilmemizin de yollarını açtı. Rüzgar ve güneş enerjisi, enerji verimliliği ile birleştiğinde ihtiyacımızın tamamını karşılayacak seviyeye çıkartılabilir. Buradaki engelimiz kesinlikle teknolojik değil. Fakat, kömür, petrol ve doğal gaz hala ucuz kabul edildiğinden bu kaynaklara dayanarak yaşamımızı devam ettirmemiz de çoğunluğa daha makul bir çözüm olarak görünüyor. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın hala ucuz olabilmesinin başta gelen sebebi bunların yarattığı dışsallıkların ekonomik sistem içerisinde hesaba katılmamalarıdır. Yani, kömür, petrol ve doğal gazı yakıyoruz ve çıkan duman havaya karışıyor. Biz ise bu dumanın sonrasında nelere yol açtığını ya düşünmüyoruz ya da düşünmek istemiyoruz.

Karbondioksitin ‘dışsallık’ maliyeti

Evde ürettiğimiz çöpü düzenli bir biçimde götürüp belediyenin rahatça toplayabileceği bir yere bırakıyoruz. Ürettiğimiz bu çöp bizim dışsallığımızdır, ama çöpü pencereyi açıp dışarıya atmıyoruz. Bunun iki nedeni var: Birincisi, herkes aynı şeyi yapacak olursa yaşadığımız ortamlar oluşacak başka problemlerin yanında sağlıksız ve dayanılmayacak kokularla dolu hale gelir. Ama ikincisi, bunu yapacak olursak belediye ekiplerinin gelip ceza kesmesi mümkündür. Bundan dolayı da bir dışsallık olan çöpümüzü düzenli bir şekilde bertaraf etmeyi seçiyoruz.

Ne yazık ki yaktığımız kömür, petrol ve doğal gazdan çıkan karbondioksit de benzer şekilde üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanmayacak hale getiriyor. Buna rağmen hemen hemen her evsel veya endüstriyel sistemden çıkan karbondioksit gazını bir dışsallık olarak kabul etmiyoruz. Halbuki karbondioksit de evdeki ya da endüstrideki çöpler gibi bir dışsallık olarak kabul edilse ve belirli kurallara tabi olsa, havaya saldığımız karbondioksit miktarı ciddi biçimde azalırdı.

Sonuç olarak, iklim krizini durdurmanın yolu karbondiokside ciddi bir fiyat biçip kimsenin bedavaya atmosferi kirletmesine izin vermemektir. Ancak kömür, petrol ve doğal gaz üretim sistemleri zaman içerisinde büyük lobiler oluşturup politikayı etkileme gücüne sahip olduklarından politikacıları karbondiokside uygun bir fiyat biçmeye ikna etmek neredeyse imkansızdır. Bugün meclislerde konuşulan 50 avro karbon fiyatı bile gerçeği yansıtmaktan son derece uzaktır.

O zaman sistemler ve politikamız kömür, petrol ve doğal gazın uzun süre daha bizimle beraber olacağı düşüncesine dayandırılıyor. Yani, biz kısa vadede kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakmayacağımıza ve saldığımız karbondioksit atmosferi zararlı olacak oranda ısıttığına göre bu karbondioksidi atmosferden çekmenin bir yolunu bulmak zorundayız düşüncesi politikaya hakim oluyor.

‘Negatif salım’ iklim krizine çözüm olabilir mi?

Paris Anlaşması atmosferdeki sera gazı oranının gezegenin ortalama sıcaklık artışının 2 derecenin oldukça altında ve hatta mümkünse 1.5 derecede tutulmasını kabul etti. Ancak bugünkü sera gazı salımlarımızla 2 derecenin altında bir hedefe ulaşmamız mümkün değil. Bu hedefe ancak negatif salım yaparak ulaşabiliyoruz. Negatif salım ise atmosfere karbondioksit salmak yerine atmosferden karbondioksit emmeye dayanan teknolojilere verilen isim. Yalnız unutmayalım, bunlar şu andakine benzer biçimde kömür, petrol ve doğal gaz yakıp, gene de 2 derecenin altında kalmak istersek yapmamız gerekenler. Yoksa kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı hızlıca bırakacak olursak 2 derecenin altında kalmamamız için bir neden yok.

Havadaki karbondioksidi emmeye dayanan teknolojilerin, Paris Anlaşması kapsamında en fazla konuşulanı BECCS. Yani, havadan karbondioksidi emen bitkisel ürünler yetiştireceğiz. Bu ürünlerden besin değil yakıt üreteceğiz, sonra da bu ürettiğimiz yakıtı yakarak enerjiye dönüştüreceğiz. Bu sırada çıkan karbondioksidi de tutup havaya salmayacağız. Sonra tuttuğumuz bu karbondioksidi de yer altında bir yerde, bir daha dışarıya çıkamayacak şekilde depolayacağız. 

BECCS (Bio Energy Carbon Capture and Storage), yani havadaki karbondioksidi bitkiler aracılığıyla yakalayıp sonra da buradan enerji üretip çıkan karbondioksidi de yakalayıp depolama yöntemi ya da genel anlamıyla CCS (Carbon Capture and Storage), yani karbondioksidi yakalayıp depolama yöntemi iklim krizinin çözümünü oluşturamaz. Bunun çeşitli nedenleri vardır, ama en önemlisi en sondaki S harfinde, yani saklamada gizli. Hatta belki de gizli bile değil, alenen ortada. Siz bir gazın hiç çıkmayacak bir şekilde depolanmasının ne derece güç olduğunu biliyorsunuz değil mi? Şimdi bir de bunu her yıl atmosfere saldığımız yaklaşık 50 milyar ton karbondioksit için yapmayı deneyin bir de.

Mümkün ama ya maliyet? 

Buna imkansız demek aslında bilimsel olarak mümkün değil. CCS elbette bilimsel açıdan mümkün, hatta teknolojik açıdan da her geçen gün daha da mümkün olma yolunda ilerliyor. Ancak en önemli sorunumuz pahalı olması. Pahalı olması da kolay kolay kısa vadede çözülebilecek bir problem değil. 50 milyar ton değil de 50 milyon ton karbondioksidi depolayacak olsak ve bununla sorunumuz çözülse, kurtulmamız kolaydı. Ancak yakalayıp depolamamız gereken miktar bunun bin katı olduğunda maliyet çok önemli bir problem oluyor. Biz bugün tüm dışsallıkları gözardı edebildiğimiz için kömür, petrol ve doğal gaz yakıyoruz. “Bunlardan çıkan gazı tutup saklamanın da bu yakıtlar kadar ve hatta bu yakıtlardan fazla maliyeti var” desek ve bu maliyeti tahsil etmeye kalksak, insanların CCS konusundaki fikirleri aniden değişebilir.

Termik santrallerden çıkan karbondioksidi yakalayıp saklamanın maliyeti, üretilen elektriğin maliyetini iki kattan fazla artırıyor. Otomobillerden çıkan karbondioksidi yakalamak çok daha zor ve masraflı. Bundan dolayı ve hukuki sorumluluğu da içine kattığımızda büyüyen dev problemlerle birlikte bir yandan havaya karbondioksit salarken diğer yandan bunu yakalayıp yerin altına tıkmaya çalışmak ekonomik açıdan da çevresel açıdan da uygulanabilir bir çözüm değildir. 

Gelecekte kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakıp “Havadaki karbondioksit miktarını nasıl azaltabiliriz?” diyecek olursak, doğal yöntemlerden faydalanmak en önemli çözümlerden biridir. Mesela hızlı büyüyen ağaçları yetiştirip, bunları toprağın altındaki derin çukurlara gömerek havadaki karbondioksidi azaltmak mümkündür. Gene de bu işlem için geniş araziler ve bolca su gerekir.

Aynı problem bugün BECCS için de geçerlidir. Bir de üzerine çıkan ürünü yakıta çevirip araçlarda kullanmayı da ekliyoruz. Unutmayalım, karbondioksidi tutma teknolojisi bugün için sadece termik santraller için geçerlidir. Arabanızda yaktığınız biyodizelden çıkan karbondioksidi tutmak henüz mümkün değil. Bu nedenle de aslında söz konusu olan tarlalardan biyodizel üretip bunu araba yakıtı olarak kullanmak değil bunu termik santrallerde yakarak elektrik enerjisi üretmektir. Bunun da ne derece gereksiz bir çaba olduğunu söylemeye gerek bile yok sanıyorum.

Gıda üretimi ve karbondioksit gömme ikilemi

Ancak daha da önemlisi, bugün bir milyara yakın insan gece yatağa aç girmektedir. Bu insanların yiyeceği gıdayı üretmek ve dağıtmak bugün için kolayca becerebildiğimiz bir şey değildir. Üretilen gıdanın yaklaşık yarısının çöpe gittiğini unutmadan artan nüfusa gıda üretmeye çalışıyoruz. Bu gıda üretimi her geçen gün daha fazla arazi ve su gerektiriyor. Tarımsal üretimde verim artışını düşündüğümüzde çözüm yolu olarak doğal yöntemlerden çok daha fazla kimyasal ve genetik yöntemler karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla gıda üretimini artırmak için çıkar yolumuz olarak genelde daha fazla arazi ve daha fazla temiz su kalıyor.

İnsanlığa gıda sağlama yönündeki çabalarımızın yanına bir de iklim krizini önlemek için yakıt olarak kullanılacak bitkileri üretmeyi de katarsak, gıda üretimindeki azalmanın ötesinde neredeyse tüm bölgelerde su stresinde bir artış gözlemleniyor (Nature Communications, DOI: 10.1038/s41467-021-21640-3). 

Bugün insanların yaşadığı bölgelerin 982 milyon hektarlık bölümünde ağır su stresi yaşanıyor. Bu toplam alanın %6.7’sine denk geliyor. Bu yüzyılın sonuna değin karbondioksit salımlarına fazla bir etki etmezsek ve yeryüzü ortalamada 3 oC ısınacak olursa 1579 milyon hektarlık alanda ağır su stresi yaşanmaya başlanacak. Bu da toplam alanın %10.7’si anlamına geliyor. Ancak, eğer BECCS uygulayarak sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi 1.5 oC’de tutmayı başarırsak 1939 milyon hektar alan ağır su stresi yaşayacak. Bunun anlamı Dünya’nın %13.2’sinde ağır su stresi yaşanacağıdır.

İşin ilginç tarafı, yapılan analize göre, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmaya çalışmadan sadece tarımsal üretime odaklanacak olursak stres altına giren bölgeler ve dolayısıyla da oralarda yaşayan insan sayısı çok daha az olacak.

Elbette biyo-yakıtlar sadece tarımsal ürünlerin bir şekilde yetiştikleri yerlerde yetişmek zorunda değil. Mesela denizde yetişen bazı yosun ve alg türlerinden de benzer şekilde yakıt üretmek mümkün. Ancak bu durumda da Türkiye’nin tüm sera gazı salımını bertaraf edebilmek için kullanılacak alglere gereken alanın büyüklüğü Marmara Bölgesi’nin yüzölçümü kadar oluyor.

Sonuçta, gelecekte az miktardaki uzak mesafeli uçuşlarda yakıt olarak kullanılabilmek üzere, ya da füzyon gibi bir teknolojiden neredeyse sınırsız enerji üretmek mümkün olursa, atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için CCS kullanmak düşünülebilir. Ancak bu durumda bile depoladığımız yerden kaçma riski her daim olacaktır. Bugünkü gibi bir yandan kömür, petrol ve doğal gaz yakmaya devam ederken diğer yandan da BECCS gibi teknolojileri kullanmaya çalışmanın halkı kandırmaktan başka bir şey değildir.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sürdürülebilir taşıma ve dahası

“Atmosfere daha az karbondioksit salalım” dediğimizde aklımıza gelen önlemlerden biri arabamızı ya hibrit ya da elektrikli bir araçla değiştirmek oluyor. Oysa sürdürülebilir bir gelecekte arabalara yer yok. Bunun da gayet basit bir sebebi var. Arabalar 19’uncu yüzyılın sonundaki geniş dünya için tasarlanmış makinelerdi. Hem insanlara hem de arabalara yer vardı. Hatta kullanılan atlı arabalarla kıyaslandığında içten yanmalı motor kullanan arabalar çok daha az yer kaplıyordu. Atları barındırmak için de bir ahır tutmaya gerek yoktu. Arabalar bu düşünce ile tasarlandı.

Bugün bundan yüz sene önce ile kıyaslandığında çok daha farklı bir dünyada yaşıyoruz, ama hala eski alışkanlığımız olan arabaya sıkı sıkı sarılıp onu bir statü sembolü olarak görmekten vazgeçemiyoruz. Oysa ki araba kullanımı artık çoğumuz açısından bakıldığında ciddi bir külfet yaratıyor, eğer yaşam usüllerimizi hızlıca değiştirmezsek gelecekte de bu problemler artarak devam edecek.

Araba ne işe yarar? 

Öncelikle arabamız tüm zamanın %92’sini park halinde geçiriyor. Yani öyle bir makineye öyle büyük bir para harcıyoruz, ama bu makine bize günün sadece %8’inde hizmet ediyor. İçinde olduğumuz zamanın %5’i hareket halinde, %2’si park yeri ararken ve park ederken, %1’i de trafik sıkışıklığında geçiyor. Bu sayılar Avrupa Birliği’nin ortalamaları. Eminim İstanbul gibi büyük şehirlerde özellikle trafik sıkışıklığı hareket halinde olduğumuz süreye daha yakındır, hatta daha fazla bile olabilir. Peki gerçekten istediğimiz bir otomobile sahip olmak mı yoksa rahatlıkla bir yerden bir yere gidebilmek mi? Büyük şehirlerdeki vaktinin önemli bir kısmı trafik tıkanıklığının içinde otururken geçenler için bu sorunun cevabının “bir yere gidebilmek” olacağını düşünüyorum.

Enerjinin yüzde 84’ü çevreye ısı yaymak için kullanılıyor

İkinci büyük problemimiz arabaların ağırlığından ve motor teknolojisinin yanlışlığından kaynaklanıyor. Trafikte kullandığımız içten yanmalı motorlar yanan benzinin verdiği enerjinin ortalama %20’den azını hareket enerjisine çevirebilirler. Bu termodinamiğin temel yasalarının bir sonucudur. Yani “daha iyi bir motor yapsak daha verimli çalışır” diye bir düşünce olamaz çünkü burada bize sınırı doğa koyuyor. Arabaları ortalama 1.5 kişi kullanıyor. Bu da her araç yaklaşık 100 kiloluk insan yükü taşımasına rağmen kendi yükü yaklaşık 1200 kilo olur anlamına geliyor. En uygun şartlarda, en verimli çalışan araçlar bile enerjinin %84’ünü ısı olarak çevreye yayıyorlar, yaklaşık %14.5’luk kısmını kendilerini bir yerden bir yere götürmeye harcıyorlar ve sadece %1.5’unu bizi taşımak için kullanıyorlar. Öyle bir sistem tasarlamışız ki zamanının %92’sini boş durarak geçiriyor, çalıştığında da ona verdiğimiz enerjinin sadece %1.5’unu bizim istediğimiz şeyi yapmaya harcıyor ve gerisi tamamen boşa gidiyor.

Hibrit araçlarda bu verim çok daha yüksek. Araca verdiğimiz enerjinin %3’lük kısmı bizi taşımaya kullanılıyor. Hatta elektrikli araçlar çok daha iyi. En yeni motorlarla bizi taşıma bağlamındaki verim %5 civarına bile çıkabiliyor. Ama başımızda hala %92 boş duran bir araç var, üstelik elektrikli olduğunu, kullandığı elektriği de güneşten sağladığını kabul etsek bile ürettiğimiz enerjinin en iyi ihtimalle %5’i bizi taşımaya kullanılıyor. Günümüzün en modern teknolojisini bile kullanacak olsak, bu tamamen yanlış bir tasarım. Sürdürülebilir bir dünyada yaşamak istiyorsak bu tür yanlış tasarımları sistemimizden çıkartmamız gerekiyor artık. 

İstanbul ‘yaşamak için’ yanlış yer

Ancak çoğunuzun “ama ben şurada oturuyorum ve buraya gidebilmek için mutlaka arabaya ihtiyacım var” diyeceğinizi biliyorum. Haklısınız. Özellikle İstanbul gibi büyük bir megapolde yaşayan kişiler bu yaşamı sürdürebilmek için arabaya ihtiyaç duyabiliyorlar. Yalnız burada biraz düşünmemiz gerekiyor. İstanbul doğru bir şehir mi? Bu sorunun cevabının fazla düşünme gerektirmeyeceğine eminim. Her ne kadar dünyanın en güzel şehirlerinden biri olsa da İstanbul yaşamak için yanlış bir yer. Yakın gelecekte karşımıza çıkacak olan depremden, her daim tepemizde Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta olan susuzluk tehdidinden, trafik sıkışıklığından ve daha birçok sorundan söz edebiliriz. Böylesi bir sorun yumağının içinde yaşamayı biz tercih ediyoruz ve bu akıllıca bir tercih değil. Ha, bir de İzmir ya da Ankara’nın durumu da çok daha farklı değil. Diğer büyük şehirler de önceden büyüyen şehirlerin yanlış izinden devam ediyorlar.

Öyleyse çözüm ne? Hoşumuza gitmese de büyük şehirleri bırakmamız ve kendimize yeni şehirler inşa etmemiz gerekiyor, büyük şehirlerin hatalarını barındırmayan. Mesela ilk depremde binalarının en az %20’si yıkılmayacak bir şehir olmalı bu. Sonra evden çıktığımızda yürüyerek 5 dakika içinde rahat kullanılacak bir toplu taşımaya ulaşabileceğimiz bir şehir olmalı. Yaşadığımız yer ve çalıştığımız yer diye iki ayrı bölgenin olmadığı bir şehir olmalı ve işe, okula, alışverişe, sinemaya, hastaneye ve aklınıza başka neresi geliyorsa oraya, yürüyerek gidebilmeliyiz.

Kısacası, çözümler sadece benzinli araba yerine elektrikli araba kullanıp hayatımızın geri kalanını olduğu gibi bırakmak kadar kolay değil. Eğer sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak modern yaşamın bize dikte ettiği bu sistemi bir kenara bırakarak yeni bir sistem kurmak zorundayız. Bu sistemi oluşturmak başlangıçta zor görünebilir ama hem kendimize hem de doğaya vakit ayırmanın yaşam açısından daha doyurucu olduğunu hepimiz görebiliriz.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonominin neresindeyiz?

İnsanlık tarihinin başından bu yana üretim sistemlerimiz doğrusaldı. Doğadan ham maddeyi alıyoruz, bununla bir şeyler üretiyoruz, yaptığımız şeyleri kullanıyoruz ve sonra da çöpe atıyoruz. Ancak son zamanlarda ham maddelerin azalmakta olduğunu fark ettik. Özellikle 1972’de yayımlanan “Büyümenin Sınırları” bize elimizdeki ham maddenin büyümek için sonsuza kadar yeterli olmadığını gösterdi. Bunun ardından son 50 sene içerisinde giderek artan oranda geri dönüşümü konuşmaya başladık. Yalnız bu geri dönüşüm en sonunda üretim sisteminde tüketilenlerin çöpe gitmesini engellemiyor. Bu nedenle de döngüsel ekonomi düşüncesi ortaya çıktı.

Döngüsel ekonomi kağıda çizdiğimiz bir doğruyu eğip başlangıç noktasına geri getirmek kadar kolay bir yaklaşım değil. Bu kullanım sisteminin içerisinde hiçbir şey çöpe gitmiyor ama bu sistemi oluşturmak için bizim de çok ciddi biçimde döngüsel sistemleri yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. 

Endüstriyel üretime karşı biyolojik üretim

Döngüsel sistemleri iki farklı yarıdan oluşan şekilde düşünmemiz mümkün. Bir tarafta endüstriyel üretimde karşımıza çıkan kullanım, diğer tarafta da biyolojik üretim var. Önce endüstriyel üretime bakacak olursak en önemli problemlerden birinin planlı eskime olduğunu görüyoruz. Yani ürünler özellikle belirli bir süre sonunda eskimek üzere tasarlanıyorlar. Oysa ihtiyacımız bunun tam tersi bir tasarım. Eskiyen ya da bozulan ürünü tamir etmemiz veya ettirmemiz gerekir. Eğer kullanmak istemiyorsak başkasına kullanılmak üzere vermemiz yahut mümkünse üreticiye sisteme yeniden kazandırmalarını sağlamalıyız. Ürünlerin kullanımı tamamlandığında bu ürünlere başka bir kullanım alanı yaratmalıyız, eski yoğurt kaplarından saksı yapmak gibi bir şey olmak zorunda da değil.

Bugün teknoloji bu noktada bizlere çok daha ilginç fikirler sunmaya hazır. Bunların hiçbirini yapamıyorsak, o zaman geri dönüşüm yapmak zorunda kalacağız. Ürünümüz ham madde olarak tekrar sistemin içerisine girecek. Dolayısıyla döngüsel sistem içerisinde atık diye bir şeyin oluşması söz konusu değil. Yalnız bunun kolay olmadığını ve çoğu sistemi de en baştan buna uygun tasarlamamız gerektiğini unutmamamız gerekiyor.

Bu problemin önemli bir kısmı da kaynakların tükenmesinden oluşuyor. Mesela petrolün yaklaşık 30 senesi kaldı. Kömür biraz daha uzun süre bulunabilir ama doğal gaz 50 sene içerisinde tükenecek. Nükleer enerji için gerekli olan uranyum bile 2080’den sonra kolay bulunamaz hale gelecek. Otomobil endüstrisinde kullanılan kurşun önümüzdeki 10 sene içerisinde tükenebilir. Bakır gibi endüstrinin kullanım alanında alışılmış metallerin çıkarılması bile kısa süre içerisinde tehlikeye girebilir.

Kömür, petrol ve doğal gazı hızlıca hayatımızdan çıkartmamızda bir sorun yok ama diğer maddelerin kullanımı sürdürülebilir bir sanayi açısından son derece gerekli olacaktır. Bundan dolayı da bu metallerin kullanımında döngüsel üretim ve kullanım prensiplerini merkeze alan bir yaklaşım uygulamamız gerekiyor. Bunu bugün yapmayacak olursak kaynaklar yarın bizi bu kararları almaya mecbur bırakacak zaten.

Yorulan ve çoraklaşan toprak canlandırılmalı

Doğadan aldıklarımız ve doğaya geri verdiklerimiz arasındaki uçurum da döngüsel sistemlerdeki eksikliğimizin diğer yarısını oluşturuyor. İnsanlık tarımla uğraşmaya başladığı zamandan bu yana topraktan aldıklarını mümkün olduğunca geri vermeye çalışıyordu. Ancak şehirleşmenin artmasıyla birlikte aldıklarımızla verdiklerimiz arasındaki uçurum açılmaya başladı. Modern tarım sistemlerinin çalışması artık ancak endüstriyel katkılarla mümkün olabiliyor. Oysa doğanın bizim ürettiğimiz kimyasallardansa bizim geri döndürdüğümüz kendi öz ham maddesine ihtiyacı var.

Özellikle ülkemiz gibi yaklaşık olarak 10000 senedir tarım yapılan bir bölgede biz artık devamlı topraktan almaya başladık. Bundan dolayı da topraklarımız her geçen gün biraz daha yoruluyor ve iklim krizinin etkisiyle çoraklaşıyor. Toprağımıza eski canlılığını kazandırabilmek için organik katkı olarak döngüsel sistemlerimizin çıktısı olacak kompostu ekleyerek biyosferimizi baştan canlandırmak yolunda adımlar atmaya başlayabiliriz.

Bilim dünyası da son yıllarda yeni bir kavram üzerinde duruyor. Bu kavram da 2009 yılında Stockholm Dirençlilik Merkezi tarafından ortaya konulan “gezegenin sınırları”dır. Gezegenin sınırlarını bir kısmını aşağıda sayacağım dokuz ana başlık altında değerlendirebiliriz. Bunların en kötüsü, başımızdaki en büyük bela olarak gördüğümüz iklim değişikliğidir. Bu problemin kaynağını da bizim her geçen gün doğadan daha fazla alarak tükettiğimiz kaynaklar ve bu kaynakların üretim yöntemleri oluşturmaktadır. İklim krizi ile birleşen üretim ve barınma yöntemlerimiz doğadaki genetik çeşitliliği de fonksiyonel çeşitliliği de azaltarak tehlike sınırına doğru sürmektedir. Üretim için her geçen gün daha fazla arazi kullanıyoruz. Özellikle yağmur ormanlarındaki doğal arazi kayıplarımız öne çıkıyor.

Aşırı su, gübre ve tarım ilacı kullanımı sınırları zorluyor 

Türkiye’de şu anda kişi başına kullandığımız temiz su senede yaklaşık 1300 metreküp ve eğer bu seviyede nüfus artışı ya da iklim değişikliğinin getirdiği kuraklıkla devam edecek olursak yakın gelecekte kişi başına düşen su miktarı bin metreküpün altına inecek ve ülkemiz su fakiri sayılmaya başlanacak. Bu, dünyanın çoğu bölgesi için de geçerli. Kullandığımız aşırı gübre ve tarım ilaçlarının tarımsal üretim sırasında ve sonrasında doğada yarattığı zararları yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

İnsanlar, doğrusal ekonomik yapılar içerisindeki yaşamımızın ve ekonomik büyümenin uygarlığımızı gezegenin sınırlarıyla bir çarpışma rotasına soktuğunu ancak yakın zamanlarda algılamaya başladılar. Bu algının sonucu olarak da döngüsel bir üretim ve tüketim sistemi içerisinde yaşamamız gerektiği her gün biraz daha açıklıkla karşımıza çıkıyor. Oysa bizler her tanıma yaptığımız gibi bu kavrama da bir kötülük yaparak döngüsel ekonomi adını taktık. Yapılması gerekenlerin ekonomiden çok üzerinde yaşamakta olduğumuz gezegenin kaynakları ve canlılığı ile ilgili olduğunu umarım çok geçmeden fark etmeye başlarız. Yaşam döngüseldir. Ekonominin de üretim sistemlerinin de en kısa sürede ayak uydurması bu gezegen üzerinde ne derece kalıcı olacağımızı belirleyecek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neden endüstriyel tarım değil -2

Her ne kadar fotosentez ile bitkiler topraktan su, havadan da karbondioksit alarak büyürler desek de günlük hayattaki beslenmemiz için yediğimiz bitkiler sadece su ve karbondioksit ile yetişmezler. Bu bitkilerin topraktan almaları gereken diğer başka mineraller de vardır. Bitkiler fotosentez sonucu ürettikleri karbonhidratlar ve bu minerallerle birlikte bize besin üretirler. Ancak uzun süre tarım yapılan arazilerde bu mineraller azalmaya başladığından toprağı desteklememiz gerekir. Bu destek de genellikle suni gübre kullanımı yoluyla yapılır. Oysa bir de doğanın kendi oluşturduğu gübre var ki aslında hem çevre hem de bizim için doğal yollarla toprağı beslemek çok daha akıllıca bir çözümdür.

Çok az düşünecek olursak topraktan aldığımız besinin yok olmadığını fark ederiz. Bizim sindirdiklerimizin dışında neredeyse bir o kadar besin daha soframıza ulaşamadan çöp haline geliyor. Döngüsel ve sürdürülebilir bir tarım için tüm kanalizasyon sistemimizi baştan düzenlemek gerekiyor olsa da bunun bugünden yarına gerçekleşmesi ihtimalinin çok düşük olduğunu aklımızdan çıkartmıyoruz. Ama yarısı midemize inmeden çöp olan gıda üretimimizi kolaylıkla tarlalara besin olarak geri döndürmek mümkün.

Yalnız bu gıda atığından kompost üretmek epeyce emek gerektirdiği için endüstriyel tarım bununla uğraşmaktansa suni gübre kullanmayı tercih ediyor. Bize söylenmeyen bir gerçek daha var, suni gübrenin içindeki azot dışındaki madenler de artık tükenmeye başladı. Suni gübre olmadan endüstriyel tarımı da başarmak zor. Bu doğal tarıma yönelmemiz için çok önemli bir sebep.

Az işçi, çok makineyle monokültür tarım çağı

Endüstriyel tarımın bir diğer özelliği de en az işgücü ile en fazla ürünü elde ederek maliyeti düşürmektir. Bunu sağlamak için de geçen zaman içerisinde gittikçe büyüyen, karmaşıklaşan ve bununla birlikte de pahalılaşan araçlar üretilmeye başlanmıştır. Bugün bu araçlara sahip bir çiftçi 100 sene önce belki de 100 çiftçinin üretebildiği kadar ürün üretebilmektedir. Yalnız bunun da bir bedeli vardır, bu bedel de küçük çiftçinin ortadan kaybolmaya başlamasıdır. Artık zamanımız büyük araçları alabilecek şirketlerin geniş arazilerde tek bir ürünü (monokültür) ekerek tarım yapmaları çağıdır.

Geniş arazilerde yapılan makine yoğun tarımın da temel özelliği monokültür tarıma yönelirken biyoçeşitliliği ister istemez yok etmesidir. Bu arazilerdeki değişik yerlerde farklı tür ürün yetiştirmek, hatta aynı buğdayın değişik cinslerini kullanmak bile hem gübre hem de tarım ilacı kullanımı bakımından neredeyse imkansız olduğu için tarım artık monokültüre dönmüştür.

Gıda üreticilerinin de en önde gelen isteği budur. Her buğday veya pirinç tanesinin aynı olması her elmanın aynı görünmesi beklenti haline gelmiştir. Oysa doğa tüm bitkilerin aynı görüntüde olacağı biçimde işlemez, çünkü bitkinin yamru yumru bir çıktı üretmesi doğanın fazla da umurunda değildir. Önemli olan besin özelliği taşıması ve tohumları uzağa saçabilmesidir. Tarladan ya da bahçeden üretilen bu yamru yumru ürünlerin önemli bir kısmı da daha masanıza bir biçimde ulaşmadan çöp olmaktadır. Aslında çöpe giden yamru yumru bir domates değil toprağın besleme gücünün bir kısmıdır.

Tarımı ve tarım yöntemlerini çeşitlendirmek

Bunu göz ardı edecek ya da bu atıkları bir şekilde kompost yaparak toprağa geri döndürecek bile olsak esas problem biyoçeşitliliğin kaybı olarak karşımızda durmaya devam ediyor. Ben tarımda kullanılacak tohumların kuraklığa, fazla yağışa ya da tuzluluğa dirençli olacak şekilde genetik olarak güçlendirilmelerini yanlış bulmuyorum. Ama tüm bu işlemlerin yapılabilmesi elimizdeki tohum çeşitliliğinin sağlanmasıyla mümkün olabilir. Biyoçeşitliliğin kaybı aynı zamanda gelecekte kullanabileceğimiz dirençli tohumların da yok olması anlamına gelir.

Son olarak içinde yaşadığımız Covid-19 salgınının hepimize bir şeyler öğrettiğini umalım. İnsanlar arasındaki uzaklıkların azaldığı zamanımızda Çin’deki bir şehirden çıkan virüs saatler içerisinde dünyanın her köşesine yayılma şansını yakaladı. Ne yazık ki aynı sorun bugün monokültür tarım yapılan bölgeler için de geçerlidir. Bir bölgede görülebilecek bir tarım zararlısı ya da hastalık hızla tüm alanı kaplayıp ürünü yok edebilme kapasitesine sahiptir. Bunu engellemenin yolu da Covid-19’dan da hızla öğrendiğimiz gibi yeni bir tarım ilacı üretmek değil, ürünlerin arasını açarak sorunun sıçramasına engel olmaktır.

Orman yangınlarını engellemek için kullanılan usulleri tarlalar için kullanmak akıllıca olabilir ama çok daha faydalı bir yöntem karışık tarım yapmaktır. Aynı tarlada değişik ürünleri birlikte ektiğiniz zaman, hatta tarımı meyve ağaçlarıyla birlikte yaptığınızda bu tür hastalıkların ve zararlıların işini çok daha zorlaştırmış oluyorsunuz. Yalnız o zaman da dev tarım araçlarınız bu tarlalarda işe yaramıyor ve çiftçinin el emeğine muhtaç kalıyorsunuz.

Bu gerçekliklerle gıda endüstrisi daha yeni yüzleşmeye başladı ve ne yazık ki hızla bir değişim geçirmeyecek olursa gıda fiyatlarındaki önlenemez artış tüm dünyada ciddi sorunlar yaratmaya başlayacak. Tarımı 10000 yıl önce yaptığımız şekilde yapmak zorunda değiliz. Bazı ilerlemelerin olmasını beklemek yanlış değildir. Ancak tarım endüstrisi son 50 yılda içinde barındırması gereken insan unsurunu masraf olarak görüp dışladığından şimdi çiçekleri tozlamak için robot arılar üretmek gibi aptalca fikirler üretmek zorunda kalmıştır. Oysa insan ve doğa birlikte var olabilir, hatta böylesi çok daha güçlü ve verimli olacaktır.

Kategori: Hafta Sonu