Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neden endüstriyel tarım değil?-1

Baştan söyleyeyim okuyacaklarınızın önemli bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir, çünkü gelecekteki yaşam bizler açısından önemli sistem değişikliklerini getiriyor. Bu sistem değişiklikleri de çoğumuzun yaşantı biçimine dokunacağından itirazlar olabilir ama sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu noktalara dikkat etmemiz gerekecek.

Öncelikle unutmamamız gereken unsur yerleşik yaşam ve tarıma başladığımız zamanla günümüz arasında yaşam koşullarımızın değişmiş olduğu ve yakın gelecekte de çok daha hızlı değişeceğidir. Tarıma ilk başladığımız dönemde hepimiz ürünü aldığımız bölgede yaşıyorduk. Tarım bitkinin sadece topraktan su, havadan karbondioksit, güneşten de enerji alması ile yapılamaz. Bitkilerin içeriğinde topraktan alacağı farklı mineraller ve elementler de vardır. Topraktan mahsul alan insanlar ve hayvanlar mahsulün alındığı bölgede yaşadıkları müddetçe dışkıları ile bu minerallerin ve elementlerin önemli bir kısmını toprağa geri döndürürler. Bu şekilde de tarımın sürdürülebilirliği sağlanır. Hepimiz okullarda tarlaların nadasa bırakıldığını öğrendik. Bunun temel sebebi de sürekli ürün veren tarlaların özellikle azot bileşiklerini kaybetmelerini engellemektir. Tüm bu sistem, tarım üretimini yapan bireylerin çoğunlukla kırsal alanda yaşadığı ve ürünün azının şehirlere taşındığı müddetçe çalışır. Ancak bu şekilde de toprağın besleyebileceği nüfus sınırlanır.

Suni gübre ve makineleşme

20. yüzyılın başında insanlık havadaki azottan tarladaki bitkileri besleyebilecek bir katkı maddesini, yani suni gübreyi üretmeyi başardı. Bu başarı insan nüfusunun 1925 yılında 2 milyar seviyesinden 2020 yılında 7.8 milyara çıkmasındaki önemli etkenlerden biri oldu. Ancak ne yazık ki bitkiler topraktan sadece azot almıyorlar. Bu nedenle de suni gübrelerin içine gerekli olan diğer tüm mineral ve elementleri de katmak gerekiyor. Böyle yapıldığında da suni gübrenin maliyeti ulaşılamaz seviyelere çıkabiliyor. Bu nedenle de suni gübre neredeyse bir tek özel ürüne fayda sağlayacak şekle dönüşebiliyor.

Endüstri Devrimi’nin bir diğer getirisi tarımdaki makineleşme oldu. Artık bir insan ve dört hayvanın işleyebileceği alanın yüzlerce katını bir tek makine ile işleyebildiğimizden tarımda gerekli olan iş gücü azaldı. Bu azalma da kırsaldan kentlere göçü destekleyen unsurlardan biri haline geldi. Ancak makineleşmenin önde gelen sonuçlarından biri de geniş alanlarda tek bir ürün yetiştirilmesini neredeyse zorunlu hale getirmek oldu.

Öte yandan dünya ekonomisi ve finans sistemi de biz normal vatandaşların anlayamayacağı bir yöne doğru hızla ilerliyor. Artık bir çiftçinin bundan beş sene sonra üreteceği buğdayı şimdiden satabilmesi mümkün. Hatta bu satılan buğdayın da bir şirket hissesi gibi defalarca alınıp satılması, değer kazanıp kaybedebilmesi mümkün. Daha da kötüsü, tarımsal üretim uzun vadeli spekülasyonlara açık hale gelmeye başladı. Küreselleşmeyle birlikte yapılan tüm tarım üretimi de diğer tüm emtialar gibi borsaya ve küresel ticarete açıldı. Bu kısa vadede ve durgun koşullarda kazançlı bir sistem doğurabilir.

Artan nüfusun yorduğu toprak

Ne yazık ki çevresel koşulların tümü dünyayı orta ve uzun vadede bir çıkmaza doğru götürüyor. İnsan nüfusu bugünkü seviyesinin onda biri civarında olsaydı sözünü ettiğimiz tüm endüstrileşme ve ticarileşme tarımın ve gıda güvenliğinin de kuvvetlenmesine yardımcı olacaktı. Fakat artan nüfusla birlikte tüketim biçimlerimizin de değişmesi karşımıza tarımsal üretim sorunsalını çıkartmaya başladı ve zaman içerisinde yaşayacağımız sorunlar daha da artacak.

Öncelikle, tarımda fazla ve yanlış gübre kullanıyoruz. Bu tutumumuz tarımsal yöntemlerdeki hatalarla birleştiğinde alınan çıktının önümüzdeki 60-100 yıl içerisinde ciddi biçimde azalmasına yol açacak. Çoğu yerde toprağın ve üretilmesi istenen ürünün özellikleri gözetilmeden kullanılan gübre toprağın besleme kapasitesini azaltırken aynı zamanda yağan yağmurlar ve aşırı sulamayla taşınması da sulak bölgelerde, göllerde ve denizlerde ötrofikasyona yol açıyor. “Fazla gübreden toprak yandı artık” çok yerde duymakta olduğumuz bir şikayet olmaya başladı. Ayrıca yüksek enerji maliyeti olan gübre üretimi de yakın gelecekte sınırlandırmamız gereken üretim alanlarından biri haline gelecek. Bunun da ötesinde gübrenin içeriğinde bulunması gereken başta fosfat olmak üzere diğer mineraller de gittikçe daha zor elde edilebilir hale geleceğinden tarımı bugün yaptığımız gibi bolca gübre kullanarak yapmamız çok da mümkün olmayacak.

Dünyada nüfus yoğunluğunun yüksek ve artmakta olduğu yerlerde tarım binlerce senedir yapılıyor. Bunun sonucu olarak da özellikle son yüzyılda toprak iyice yorulmuş durumda. Toprağın bu yorgunluğunu bolca suni gübre kullanarak aşmaya ve her sene daha fazla ürün almaya çalışıyoruz, ancak bu da orta vadede çok mümkün olmamaya başlayacak. Bu, endüstriyel tarımla ilgili karşımıza çıkacak sorunların ilki. İklim değişikliği ve küreselleşmenin getireceği problemler de buna eklendiğinde neler olabileceğini bir sonraki yazıda ele alacağız.

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

100 milyar dolar hayali

2009 yılının aralık ayında Kopenhag’da düzenlenen iklim görüşmelerinde hepimizin umudu Kyoto Protokolü’nün devamı olacak bir iklim anlaşmasının imzalanmasıydı. Ne yazık ki bu anlaşmanın iki tarafındaki ülkeler fikir birliğine varamadıklarından bir anlaşmaya varılamadı.

Belki de anlaşmanın iki tarafı demek çok doğru değil. Anlaşmanın çok tarafı var ama iki önemli görüş ağır basıyor. Kabaca bunu herkes elini imkanlarıyla orantılı biçimde taşın altına koysun diyenler ve önce tarihsel sorumluluğu olan ülkeler elini taşın altına  koysun diyenler şeklinde özetleyebiliriz. Bu iki görüşü savunanlar anlaşamadığı için Kopenhag’dan bir anlaşma çıkmadı. Ama iki önemli karar çıktı. Bunların ilki atmosferin 2 dereceden fazla ısınmasının hepimiz açısından bir tehdit oluşturduğunun devletler tarafından kabul edilmesiydi. İkinci olarak da gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğine uyum ve azaltım yolunda fon yaratılması için bir maddi kaynak oluşturulmasının yolu açıldı.

Yeşil İklim Fonu’nun hedefi 2020’den itibaren fonda her sene 100 milyar dolar toplanmasıydı. Bu miktara bir anda ulaşmak mümkün olmadığı için de resmen kurulduğu 2010 yılından itibaren artan katkılarla 2020 yılında senelik 100 milyara ulaşılması bekleniyordu. Bu seneye kadar toplanan değil, ödeneceğine söz verilen miktar sadece 8.24 milyar dolar. Dikkat edelim, fonda toplanan değil, ödeneceğine resmen söz verilen miktar bu kadar! Mesela ABD, Başkan Obama döneminde 3 milyar dolar katkı yapmaya söz verdi (resmi olarak) ama bu miktarın sadece 1 milyar dolarlık kısmı fona devredildi ve Başkan Trump başa geçtikten sonra fona para vermemenin ötesinde bir de fonu ağır biçimde eleştirdi.

Önümüzdeki resim bu. Her sene içinde 100 milyar dolar biriktirilmesi gereken bir fon var ve bu fonda 10 senede sadece 8.24 milyar dolar birikmiş durumda.

Fonun içi boş, ama bulmak zor değil

Gelelim ülkemize, beş senedir Paris Anlaşması‘nı meclisten geçirmemek için direniyoruz. Bunun sebebi de eğer anlaşmayı resmen uygulamaya sokacak olursak her sene birikecek olan 100 milyar dolardan faydalanamayabilecek olmamız. Faydalanamayacağımız da daha tam kesin değil ama orayı bu noktada tartışmaya gerek yok. Faydalanamayacağımızı varsaymamız yeterli olur. Ancak hatalı olduğumuz birinci nokta, fonda para yok.

İkinci nokta biraz daha karışık ve politik. Çok büyük ihtimalle bu fonda hiçbir zaman yeterli para olmayacak. Bunun da basit bir nedeni var. Gelişmiş ülkeler bu tür fonlara destek olmak istemiyorlar çünkü böyle açık uçlu fonlara konulan paralar geçmişte çok yanlış amaçlarla kullanılarak hedefine ulaşmamış. Bu yönden gelişmiş ülkeler aynı oranda kredi veya hibeyi doğrudan anlaşmalarla ülkelere sağlamayı daha uygun buluyorlar. Böylece sağlanan paranın doğru harcandığının kontrol edilmesi de kolaylaşıyor. Ülkemiz iklim değişikliğinin azaltılması ve uyum için bu şekilde dünyadan en fazla fon alan ülkelerin başında geliyor. Yani biz uyum ve azaltım için doğru projeler yaptığımız müddetçe bunlara fon bulmamız zor değil.

Üçüncü nokta daha da politik. Devletler bu kredi ve hibeleri verdikleri ülkelerle daha sıkı ilişkilere giriyorlar. Kısaca mantık, bu ülkeye bunca parayı yatırıyorsam benim bu işten kazancım olmalı şeklinde özetlenebilir. Bu mantığın da ne kısa ne de uzun vadede değişeceğini beklemeliyiz. Özellikle Çin bu şekilde fon sağlayan ülkeler arasında yükselmeye devam ediyor. Bunun arkasındaki neden de zaman içerisinde kendi etki alanını güçlendirebilmek.

Dimyat’a pirince giderken… 

Dördüncü hatalı olduğumuz nokta özellikle Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizde ortaya çıkmaya başlayacak. Avrupa Birliği iklim değişikliği için vereceği fonların sadece Paris Anlaşması’na uyan ülkelere verileceği söylemini artırmaya başladı. Yani biz anlaşmayı meclisten geçirmeyecek olursak şu anda rahatlıkla ulaşmakta olduğumuz fonlara bile ulaşamaz hale geleceğiz.

Beşinci noktamız biraz ufak ama dikkatli olmakta fayda var. 1992 BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni kabul ederek biz sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin altına düşüreceğimizi resmen kabul etmiş olduk. Paris Anlaşması için verdiğimiz Niyet Beyanı ise 2030 yılına kadar sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin altı kat üzerine çıkartacağımızı (ve eğer Yeşil İklim Fonu’ndan destek alırsak %21’e kadar azaltabileceğimizi) söylüyor. Paris Anlaşması’nı imzalayacak olursak aslında tüm dünyaya sera gazı salımlarımızı 1990 seviyesinin altına düşürmek yerine altı kat artırma isteğimizi kabul ettirmiş olacağız. Ama biz anlaşmayı kabul etmediğimiz müddetçe daha önce kabul etmiş olduğumuz Çerçeve Sözleşmesi yürürlüğünü koruyor.

Bu 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonuna nasıl ulaşabiliriz? Bunun için iki şeyin aynı anda gerçekleşmesi gerekiyor. Öncelikle fonda para olması lazım, ki neden olmayacağını yukarıda açıklamaya çalıştım. İkincisi de BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine taraf olan istisnasız tüm ülkelerin bizim gelişmiş ülke olmadığımızı ve bu fondan para alabileceğimizi kabul etmesi gerekiyor. Siz aramızın her zaman limoni olduğu bazı komşu ülkelerin yanı sıra bu kısıtlı fondan kaynak almak isteyen çok az gelişmiş ülkelerin buna hemen “evet” diyeceklerini düşünüyor musunuz?

Bu nedenle artık 100 milyar dolarlık Yeşil İklim Fonu hayalini bir kenara bırakarak düzgünce işimize bakmaya başlamamız gerekiyor. Biz düzgün projeler ürettikçe bu projeleri fonlayan kaynaklar bulmamız zor değil. Ancak Paris Anlaşması’nı meclisten geçirmemekte direnmemiz bu fonların gelmesini de zorlaştıracak artık. Özellikle Avrupa Yeşil Mutabakatı beklediğimiz 100 milyar dolarlık pastaya uzanmamızı imkansız hale getirirken alabildiğimiz fonların da kesilmesine neden olacak. Bunun için bir deyimimiz var bilirsiniz, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak.

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris İklim Anlaşması’nın bugünü

2015 Aralık ayında Paris İklim Anlaşması konusunda şunları yazmışım:

  • “Ülkelerin niyet beyanlarını topladığımızda da elde ettiğimiz sonuç 2 derecelik hedefi tutturmaktan çok uzak olduğumuzu ve herkes tüm beyanlarını yerine getirecek olsa bile artışın yaklaşık olarak 3 dereceyi bulacağını gösteriyor. Yani ülkelere “siz ne yapmak isterseniz söyleyin” dediğimizde verilen beyanlar bizi hedefe ulaştırmaktan ciddi şekilde uzak.
  • Ülkemiz, verdiği niyet beyanını %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Bu %21’lik azaltım için de dış yardıma ihtiyaç duyduğumuzu her vesile ile dile getirdik. Ancak, Dünya Bankası’nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7’den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası’nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığının büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21’lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
  • Diğer ülkelerin durumu bizim kadar kötü olmasa da pek çok ülkenin benzer şekilde davranmış olduğunu düşünecek olursak varılan anlaşmanın ne derece zayıf bir anlaşma olduğu ortadadır.”

Bugün söylenebilecek sözler de bunlardan farklı değildir. Christiana Figueres son kitabında görüşmelerin sonucunun bir başarı olduğunu söylese de ilk anda verilen taahhütlerin bizi 3.5 derecelik bir ısınmaya götüreceğini ve bu taahhütlerin mutlaka ilerleyen zamanda düzeltilerek 1.5 derece hedefiyle uyumlu hale getirilmesi gerektiğini belirtiyor. Yani Paris Anlaşması bağlamında daha baştan verilen taahhütlerin yeterli olmadığı ve geliştirilmeleri gerektiği ortadaydı. Ben o günkü yazımı şöyle bitirmişim:

Dünya liderleri üstlerine düşen görevi yerine getirerek bu anlaşmaya vardılar. Artık bizlere düşen bu anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesi için gerekli takibi yapmaktır. Çünkü her ne kadar niyet beyanları bizi üç derece artışa doğru götürüyor olsa da bu niyet beyanlarına uyulmayacak olursa artış üç dereceden çok daha fazla olacaktır. Yazılmamış olsa da bu anlaşmada kabul edilen en önemli gerçeklik budur.

Bugün karşımıza çıkan gerçeklik tamamen budur. “Paris Anlaşması nasılsa var” diyerek çoğu ülkede aktivistler az da olsa rahatlama havasına girerek meydanı sadece Greta ve arkadaşlarına bıraktılar. Oysa yapılması gereken bu salımların adım adım takip edilerek bir sonra verilecek Niyet Beyanları’nın çok daha sıkı olmasını sağlamaktı.

Dün bir TV programına davetliydim. Benden önceki tanıtım haberinde “AB 2030 yılı için sera gazı salım hedefini %55 azaltım olarak onadı” dendi ve benim anladığım kadarıyla bunun önemli bir başarı olduğu ortaya konuldu. Oysa AB’nin 2030 hedefi zaten %55 indirimdi. Asıl beklenen bir sonraki Niyet Beyanı’nda bu hedefin %65 gibi daha iddialı bir seviyeye taşınmasıydı.

Yeşil Mutabakat 

AB, diğer ülkelerin bu konudaki sözlerini tutmamalarına dayanarak verdiği beyanı iyileştirmeyeceğini ortaya koydu. Yani bugün Paris Anlaşması’nın geldiği nokta yaklaşık 3.5 derecelik bir sıcaklık artışının kabulü noktasıdır. Bu da aslında iyimser bir beklentidir çünkü Paris Anlaşması kapsamında çoğu ülkenin sorumluluklarını yerine getirmediğini gören AB, şu anda kendisine görev olarak diğer ülkeleri de ticaret yolu ile hizaya sokmayı almış bu konuda geliştirdiği Yeşil Mutabakat’ı uygulamaya başlamıştır. Bu mutabakatın temel amacı AB ile ticaret yapan ülkelerin en azından Paris Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesidir.

Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından geçen ay online yapılan G20 Zirvesi’nde de Paris Anlaşması’na koyduğu şerhi tekrarladı; sera gazı salımı konusunda gelişmiş ve gelişmekte ülkeler arasında ayrım yapılmasını istedi. 

Ülkemiz ise son derece garip bir durumdadır. Biz, Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan ama gene de şartlarına uyan tek ülkeyiz. Daha önce de söylediğim gibi bunun en önemli nedeni verdiğimiz Niyet Beyanı’nın son derece zayıf olmasıdır. Geçmişte olduğu gibi bugün de iklim değişikliği yokmuş gibi davranmaya devam etsek bile Paris Anlaşması’nın koşullarını yerine getirmiş oluyoruz. Elbette bu noktada durumumuzun garip olduğunu herkes kabul ediyor. İçinde para olmayan bir Yeşil İklim Fonu’ndan para almamız garanti olsun diye şartlarına zaten uyduğumuz bir anlaşmayı meclisten geçirmiyoruz.

Ama biz Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “ya tutarsa” kavramına inanan bir ülkeyiz. Ya uzak gelecekte bir gün gelişmiş ülkeler zaten bize vermekte oldukları fonları Yeşil İklim Fonu üzerinden vermeye karar verirlerse ve biz bu fonlardan faydalanamaz hale gelirsek? Bunun ihtimali gölün yoğurt tutması ihtimali ile yaklaşık aynı. Peki ya biz bu anlaşmayı meclisten geçirip makul bir karbon vergisi koymayı kabul etmedik diye ihracatımızın yarısını yaptığımız AB bizim mallarımızı gümrükte durdurup karbon vergisi almaya başlarsa? Bunun olması ihtimali de evde tenceredeki süte maya çaldığınızda ertesi güne yoğurt olmasına yakın. Birilerinin canı ciddi yandığı zaman da değişiklikler hızla gelecektir. İçiniz rahat olsun.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

AB Yeşil Mutabakatı’nın getireceği değişiklikler ve nedenleri

1992 yılında Rio’da toplanan BM Konferansı’nda varılan diğer kararların yanı sıra bir de yeni iklim rejiminin kurulmasına yönelik BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) imzalandı. Bu anlaşmayı imzalayan neredeyse tüm ülkeler sera gazı salımlarını 1990 seviyesinin altına indirmeyi kabul ettiler. Ancak burada alınan kararlar gelecekte alınacak önlemler için sadece bir çerçeve niteliğini oluşturuyordu.

1995 yılından itibaren her yılın aralık ayında bu çerçeve sözleşmesine taraf olan ülkeler Taraflar Konferansı (COP) çerçevesinde bir araya gelerek atılacak somut adımları irdelediler. 1997’de Kyoto’da yapılan COP3 sırasında 2008 ile 2012 yılları arasında uygulanacak azaltımlar için anlaşmaya varıldı. Bu protokol bağlamında gelişmiş ülkeler sera gazı salımlarını 1990 seviyesine göre belirli oranlarda azaltmaya söz verdiler. Avrupa Birliği’nin bu dönem için azaltım taahhüdü toplu olarak %8 seviyesindeydi.

2050: Net sıfır emisyon

2009 Kopenhag Zirvesi’nde Kyoto Protokolü’nün devamı için anlaşmaya varılamamasına rağmen AB kendisine 2020 yılına kadar %20 azaltım hedefi belirledi. Bu hedeflerin dünya ortalamasının üzerinde belirlenmesi Avrupa politikasında yeşil politikaların ağırlığının bir göstergesidir. 

Paris Anlaşması tüm ülkelerin kendi hedeflerini 2oC sıcaklık hedefinin altında kalacak şekilde belirlemelerini öngörür. Avrupa Birliği de 2030 yılı için sera gazı salım hedeflerini 1990 seviyesinin %55 altında kalacak şekilde belirledi ve bu hedeflere uyacak şekilde ilerliyor. Bunun yanında birliğin aldığı bir diğer karar da salımların 2050 yılında net sıfıra düşürülmesi yönünde. Yani AB 2050 yılında sera gazı salmayan bir bölge olmayı planlıyor.

Mutabakatın kapsamı geniş

Her ne kadar bu planların önemli kısmı AB iç politikasının bir sonucu olsa da fazla sera gazı salan endüstrilerin birlik dışına kaydırılması ve birlik içerisinde kalan endüstrilerin de yatırım yaparak azaltıma zorlanması AB içinde bir baskı unsuru yarattı. Ayrıca birlik içinde yaşayan insanlar etik bir yaklaşım çerçevesinde sadece birlik içerisinde değil kendilerine ürün sağlayan tüm dünyada aynı kuralların uygulanmasını istediklerinden AB bu konudaki politikalarında kısmi bir değişime gitti. Bu değişim ve ilerleme paketine Avrupa Yeşil Mutabakatı diyoruz.

Avrupa Yeşil Mutabakatı genel kapsamıyla gerek AB sınırları içerisinde yapılan faaliyetlerde gerekse  AB sınırları içine sokulacak ürünlerde iklimi ve doğayı koruma şartını güdüyor. Bu karar ilk anda hemen uygulanabilecek boyuttan çok daha kapsamlı olduğundan bu uygulamaların parça parça kullanıma sokulması planlanıyor.

Türkiye, ihracatının neredeyse yarısını Avrupa Birliği’ne yapıyor. Bu nedenle AB’nin bu yeni uygulamaları ürünlerini AB’ye ihraç eden herkes açısından önemli değişiklikler getiriyor. Bu alanda çalışan firmaların tamamı, en geç 2030 yılına kadar AB Çevre Standartları’na uyumlu üretim yapmaları gerektiğinin bilincinde olmalılar.

Bu konu görüşülürken benim karşılaştığım bir yorum “Ama biz elmayı ihraç etmeden testini yaptırıyoruz zaten, kimyasal testini yapmadan AB bu ürünü zaten almıyor” oldu. Bu tür yaklaşımların karşılaşacağımız engelleri aşabileceğini düşünmemeliyiz. AB direktifleri, sadece ithal ettikleri ürünlerde belirli kimyasalların olmasını yasaklamıyor, ithal edilen üründe bulunmasa bile üretim sırasında doğaya ve çevreye zarar verecek hiçbir şeyin bulunmamasını öngörüyor. Yani traktörle elma toplamaya giderken o traktörün de elektrikli traktör olması ya da o traktörün saldığı karbondiokside karşılık olarak çiftçinin başka bir metotla o karbondioksidi yerin altına gömmesi gerekiyor.

Uzun vadeli planlarda CO2 vergisi de düşünülmeli

Elbette çiftçinin bu karbondioksidi bir biçimde toprağa gömmesi nispeten kolay olabilir ama hazır giyim üreticisinin aynı şeyi başarması o denli kolay olmayabilir. Ancak aynı kurallar tüm sektörler için geçerli. AB Yeşil Mutabakatı doğayı ya kirletmeden üretim yapılmasını ya da eğer doğa kirletiliyorsa bunun bedelinin ödenmesini şart koşuyor. Yani hazır giyim üreticisi firma eğer ürününü AB’ye ihraç etmek istiyorsa, gümrükte AB’ye o ürünü üretirken saldığı karbondioksidin vergisini vermek zorunda olacak.

Bu durumda firmaların önünde iki seçenek var: Ya temiz üretim yaparak bu karbon vergisinden kurtulmak ya da vergiyi vermek. Firmalar bu iki seçenekten hangisinin finansal açıdan kazançlı olduğuna karar vererek ona göre hareket edecekler. Burada aklımızın arkasında durması gereken bedel, salınan bir ton karbondioksit için yaklaşık 50 Euro civarında bir vergi ödenmesi gerekeceği. Dolayısıyla da uzun vadeli planlamamızı buna göre yapmak zorundayız.

Ama, AB bu konuda bir kolaylık sağlıyor: Eğer ihracatı yapan ülkede karbon vergisi varsa ve o ürünün üretiminde bu verginin ödendiği kanıtlanıyorsa, o zaman sadece AB karbon vergisi ile ülkenin karbon vergisi arasındaki fark sınırda ödenecek. Bu durumda da en mantıklı olan bizim de AB’nin öngördüğü karbon vergisini almamızdır.

Buraya kadar güzel de bizim ülkemizde karbon vergisi yok. Eh, o zaman vergiyi bizim devletimiz alacağına Avrupa Birliği alacak. Elbette burada mantıklı olan AB sınırdaki karbon vergisi sistemine geçmeden bizim de söz konusu  vergiyi koymamız ve bu şekilde ek miktarın AB kasasına girmesindense ülkede kalmasını sağlamamızdır.

Karbon piyasası

Bunun bir alternatifi de zorunlu bir karbon piyasasını acilen çalıştırmaktır ama bu işlemin hızla uygulanabilirliği karbon vergisinden çok daha düşüktür. Ayrıca karbon piyasası dediğimiz zaman karbonun fiyatının piyasa tarafından belirlenen bir mekanizma olduğunu kabul ediyoruz ki şu anda gönüllü yapılan piyasalarda karbonun fiyatı 0.50 sent civarında dolaşıyor. Bu nedenle de zorunlu bir piyasa oluşturulması gerekli. Bu zorunlu piyasa için de öncelikle ülkemizin bir karbon azaltım hedefi olmalı. Ülkemizin karbon azaltım hedefi hazırlayıp bunu uluslararası ortamda kabul ettirmesinden sonra zorunlu bir karbon piyasası oluşabilir. Bunun da ne derece zor ve uzun bir işlem olduğunu kolayca düşünebilirsiniz.

Son olarak diyeceksiniz ki, “AB bu sınır vergisini tüm ürünlere değil en fazla kirlettiğini düşündüğü beş sektöre getirdi, o zaman biz rahatız.” Ne yazık ki değilsiniz, çünkü kısa vadede sıra size de gelecek. Ülke olarak en kısa zamanda bu karbon vergisine istesek de istemesek de uymak zorunda kalacağız. İhracatımızın yarısının rekabet avantajını kaybetmesine ülke ekonomisinin dayanabileceğini düşünmüyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Döngüsel ekonomi

1972 yılında yayımlanan “Büyümenin Sınırları”, muhtemelen ekonomik büyümenin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ortaya koyan ilk eser değildi ama bugünkü döngüsel ekonomiye geçiş tartışmasını başlatan çalışma olarak temel alınabilir.

Dünya’nın kaynakları kısıtlıdır. Bu kısıtlılığın önemli bir bölümü maddesel yoksunluktan değil, o maddelerin ayrıştırılmasının yaratacağı ekonomik yüktendir. Yani gezegendeki tüm kobaltı kullanıp bitirmemiz söz konusu olamaz, ancak “kobalt madeni” dediğimiz bölge, kobaltın diğer elementler yanında yoğunluğunun çok daha fazla olduğu ve dolayısıyla diğer elementlerden ayrıştırma maliyetinin de en düşük olduğu yerdir. Bu tür maden yataklarını tüketmemiz artık çok yakın. Bu madenlerin önemli bir kısmının ne işe yaradığını bile çoğumuz bilmiyoruz ancak günlük hayatımızda rahatça kullandığımız çoğu ürünün fiyatı birden artmaya başlayınca fark edeceğiz bu elementlerin tükenmeye yüz tuttuğunu. Bu nedenle de çevremizdeki çoğu kaynak tükenmeye yaklaşıp fiyatları erişilemez noktaya gelmeden iş yapma şeklimizi değiştirmek zorundayız.

Doğrusal ekonomi ve geri dönüşüm

Bunu çoğunuz duymuşsunuzdur ama bugünkü ekonominin işleyişi doğrusaldır. Yani ham maddeyi doğadan alıp işleyerek ürün haline getirir, kullanır ve çöpe atarız. Bir yandan doğadan alabileceğimiz ham madde azaldığından ve/veya pahalılaştığından, öte yandan da çöpümüzü atacağımız yer kalmadığından bu doğrusal işleyişin sonuna bir ekleme yapmaya çalışıyoruz son zamanlarda. Buna geri dönüşüm diyoruz. Yani elimizden geldiğince ham madde olarak kullanılmaya uygun olan nesneleri çöpe atmak yerine geri dönüştürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki doğrusal ekonomi anlayışımız bu çabaya hazırlıklı olmadığından geri dönüştürebildiğimiz madde miktarı son derece kısıtlı.

Şimdi sizlerden durup biraz düşünmenizi isteyeceğim çünkü birazdan okuyacağınız şeylere sizde oluşturulmuş şartlanmadan dolayı hemen itiraz edeceksiniz. Düşünmenizi isteyeceğim konu şu: Bundan 50 sene önce daha az hijyenik bir çevrede mi yaşıyorduk? Buna ek olarak, çevresel faktörlerden dolayı çok daha fazla mı hastalanıyorduk? Bu iki soruya da hayır diyeceğinizi düşünüyorum. Elbette dünyanın çoğu noktasında koşulları 50 sene öncesine oranla son derece iyileşmiş olan birçok insan var, bunu yadsımaya imkan yok. Ama kendi hayatıma baktığımda çocukken sütü kapıya gelen sütçünün güğümünden aldığımızı hatırlıyorum. O süt mutlaka kaynatılırdı ve annemin derdi sütçünün süte ne kadar su karıştırmış olduğu olurdu. Bugünse gayet hijyenik ambalajlar içerisinde süt aldığımızı düşünüyoruz ancak o sütün ne derece doğal olduğu konusunda veya o ambalaj maddesinden sütün içine neler karışmış olduğunu hayal ettiğimizde tüylerimiz diken diken olabiliyor. Kısacası, bundan 50 sene önce sütü güğümle, pirinci kese kağıdında, çekirdeği kağıt külahta satın aldığımızda bundan çok daha fazla sağlık sorunu yaşadığımızı düşünmüyorum. Ancak bugünkü ekonomik sistemimiz bizi bol ambalajlı ya da kullan-at çoğu ürünün eskiye oranla çok daha temiz ve sağlıklı olduğuna inandırdı.

Çözüm evladiyelik üretimde

Üstüne bir de satın aldığımız kalıcı nesneleri düşünün. Ben geceleri 30 sene önce kan verdiğimde hediye edilen t-shirtlerle uyuyorum, ne rengi soldu ne de yakası paçası dağıldı. Oysa 3 sene önce merkezimiz için yaptırdığımız t-shirtleri de kan merkezinin t-shirtleri ile değişimli kullanıyorum, benzer amaçla yaptırılmış olmasına rağmen yenilerin hem rengi soldu hem de dikişleri sökülmeye başladı. Annem rahmetli dedemin 1961’de aldığı buzdolabını yazlıkta kullanıyordu, ancak birkaç sene önce fazla ses yapıyor diye değiştirip yenisini aldı. Yenisi de üç sene içinde bozularak ilk tamirci temasını yaşadı. Kısacası, eskiden üretilen ürünler neredeyse evladiyelikken, şimdi aldıklarımız garanti süreleri bitince bozulacak şekilde tasarlanıyorlar.

Bu noktada çözüm garanti süresince düzgün çalışıp garantisi bitince bozulan buzdolabını geri dönüştürecek sistemler kurmaktansa bozulmayacak buzdolabı üretmektir. Elbette teknoloji ilerledikçe o buzdolabının da ilerleyen teknolojiye ayak uydurmasını isteyeceğiz. Bir düşünün, bundan 50 sene öncenin buzdolabını bugün görseniz tanıyabilir misiniz? Evet, kolayca tanırsınız, yani buzdolabının ana yapısı değişmez. Bu nedenle de buzdolabını, gelişen teknolojilere uygun biçimde parçaları değişecek şekilde tasarlamak mümkündür. Bir sonraki nesilde çok daha verimli bir motorla daha az enerji tüketen bir buzdolabı üretmek yerine bu buzdolabının sadece motorunu değiştirerek verimliliğini artıracak sistemler kurmak uzun vadede kaynaklarımızı daha verimli kullanmamız anlamına gelir.

Ayrıca eskiden hatırlarsınız, giysileri dolabın bir köşesine atmaz ve ailedeki diğer insanlarla paylaşırdık. Herkes ailede kendinden yaşça daha büyük olanların kullandıkları giysileri giyerdi. Şimdi sistem bunu aşağılar bir yapıda olduğundan gereğinden fazla kullanılıp hızla tüketilen nesneye sahibiz. Çocukluğumuzun en kıymetli oyuncaklarından LEGO bile artık hayal gücünü geliştirmek yerine kutunun üzerinde gösterilen bir tek nesneyi yapacak şekilde satılıyor çoğunlukta. Bir parçası kaybolduğunda da işe yaramaz bir parçalar yığını halini alıyor.

Doğrusal ekonominin çevremizdeki çoğu sorunun kaynağı olduğunu kolayca görüyoruz ve bu sorunların çözümü başka bir düşünce yapısına geçmekte bulunabilir ancak. Bu sistem içerisinde devam edip aldığımız poşet çayın beş parça ambalajını geri dönüşüme atarak sıfır atık ürettiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz. Oysa sıfır atık, sıfır atık demektir. Ambalajını geri dönüşüme atıp başına ileride ne geldiğini bilmediğimiz, posasını da çöpe döktüğümüz anda bu sıfır atık demek değildir.

‘Doğrusal’ yerine ‘döngüsel’

Peki nasıl yapacağız bu sıfır atıklı döngüsel ekonomiyi? Elinizde çay kavanozuyla markete gideceksiniz ve “bunu şu çaydan doldurun lütfen” diyeceksiniz. Sonra aldığınız çayı eve getirip demleyeceksiniz, artan çayın posasını da kompost makinenize atacaksınız. Belediye organik kompost çöplerini toplamaya geldiğinde de diğer çöplerden ayrı olarak bu kompost çöpünü de vereceksiniz ve bu kompost, ilin çevresindeki tarım arazilerini zenginleştirmek için kullanılacak. Tüm bunları yaparken rahatımız biraz bozulacak mı? Evet, ama doğrusal ekonomi bizim ve doğamızın aleyhine çalışırken döngüsel sistemler sürdürülebilirdir. Unutmayın, bundan 50 yıl önce büyükleriniz çayı aynı böyle satın alıyorlardı. Belki kavanozu götürmek yerine kese kağıdı içinde alınıyordu çay. Posası da balkondaki çiçeklerin altına dökülüyordu. Hayatımız da bundan daha sağlıksız ve mutsuz değildi. Arada bir şeyler oldu ve bizi doğrusal sistemin tek doğru olduğuna inandırdı.

Tek doğru, doğrusal ekonomi değil, hatta doğrusal ekonomi şu anda içinde yaşadığımız kaynak ve çevre sorunlarının da temelinde yatıyor. Sürdürülebilir bir hayat yaşamak istiyorsak göstermelik değil gerçek döngüsel sistemler tek çözümümüzdür. Yalnız bunlar da rahatımızdan biraz uzaklaşmamızı gerektiriyor. Eh, sürdürülebilir bir yaşam için de o kadar olsun artık.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Azaltım veya uyum

Bunu söylediğimde çoğunuz “yok canım” deseniz de bugüne kadar iklim değişikliği ile mücadele dediğimiz zaman çoğunuzun aklına öncelikle ve sadece sera gazı salımlarını azaltmak geliyordu. Küresel ısınma jargonunda buna azaltım diyoruz. Aklımızın genel olarak bu yönde şartlanmış olmasının da iki temel sebebi var:

Öncelikle iklim krizine karşı yaptığımız çalışmalar çoğunlukla Batı Avrupa kültürüne ve örgütlenmesine dayanıyor. Bu bölgede iklim krizi ile ilgili öncelik, salımları azaltmak ya da en azından azaltırmış gibi görünmek olduğundan bizler de bunu kendimize öncelik olarak aldık. Batı Avrupa’nın bu tarzının ardında, bölgenin çoğunun küresel ısınmanın büyük gazabından diğer yerler kadar etkilenmeyeceği gerçeği yatıyor. Oysa ülkemiz iklim krizinden en kötü etkilenecek bölgelerden birinin merkezinde yer alıyor. Bu, azaltımı bir kenara koyup başımıza gelecek belalara karşı önlem alalım anlamına gelmiyor. Alınabilecek önlemlerin önemli bir kısmı hem azaltıma hem de uyuma yardımcı olabilecek önlemler. Ülkemiz gene de bu yolda ciddi adımlar atmadan yürümeye devam ediyor.

Kafamızın öncelikli olarak azaltım yönünde çalışmasının bir diğer nedeni de daha felaketlerin boyutunu fazla görmemiş olmamız. Gördüğümüzde de önlem almak için epey geç kalınmış olacak. Aynı gelmekte olan İstanbul Depremi gibi.

Artık yavaş yavaş hem iklim felaketleri kapımızı çalmaya başlıyor hem de devletimiz küresel ısınmaya uyum sağlamamız gerektiğine inanmaya başladı. Bu nedenle de azaltım ile uyumun farkını, neyin azaltım neyin uyum olduğunu ve belki daha da önemlisi, alacağımız uyum tedbirlerinin nasıl azaltıma da fayda sağlayabileceğini daha iyi anlamamız gerekiyor.

İklim krizine nasıl uyum sağlayacağız?  

Azaltımı tarif etmemize gerek yok. Atmosferdeki sera gazı miktarını ya da bizim atmosfere saldığımız sera gazlarını azaltmaya verdiğimiz isim. Bunun için de neler yapabileceğimiz az çok belirli. Başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarını atmosfere yayan tüm aktivitelere son ver ve bol ağaç dik. Ama uyum daha karışık bir kavram. Bu kavramı daha iyi algılayabilmek içinse iklim değişikliğinin getireceği etkileri iyi analiz etmiş olmak gerekiyor. Diyelim sağlık sistemimizi iklim kriziyle başımıza gelecek belalara uyduracağız. Bu konuda başımıza bela açabilecek olaylardan biri sıcak dalgaları. Sıcak dalgaları sırasında rahatsızlanacak kişiler olacaktır. Bunlar hastanelere geldiği zaman en başta hastanelerin serin tutulması gereklidir. Bu, şehir şebekesinde kesinti olmamasına bağlıdır. Hastanelerin jeneratörleri olsa bile kesintilerin uzun sürmesi durumunda sorun yaşanabilir. Bu bakımdan hastanelerin çatısına güneş panelleri koyarak enerji güvenliğini kısmen de olsa sağlamak bir uyum projesidir. Ancak, bu güneş panelleri aynı zamanda elektriğin olduğu günlerde de hastaneye yenilenebilir ve temiz enerji sağladığından bir azaltım eylemi olarak da kabul edilebilir.

Tarımda kuraklık arttıkça veya yağış rejimlerinde değişiklik oldukça, toprağı ve toprağın nemini korumak daha fazla önem taşır. Bunu yapabilmenin en önemli yollarından biri de toprağın organik madde miktarını yüksek tutmaktır. Geleneksel tarım yöntemlerimizden olan tarlaları sürmek bu organik maddenin kaybına neden olduğundan toprağı sürmeden tarım yapmak ve onarıcı tarım yöntemleri önemli uyum önlemlerinin başında yer alır. Ama bu durumda toprağın içindeki karbondioksitin de toprakta kalmasını sağladığımızdan bu bir azaltım yöntemi olarak da kabul edilebilir. Bunun yanında çiftçilerin kuraklık dönemlerinde daha fazla ürün alabilmelerine imkan tanıyan daha az su gerektiren tohumların kullanılması tamamen bir uyum çözümüdür.

Belediyelerin çöpleri ayrıştırmasına yönelik projeler azaltım çözümleridir, uyumla bir alakası normalde bulunmaz. Ancak çöpleri ayrıştırdıktan sonra çıkan maddelerden özellikle yazın iç mekanları serin tutacak yapı çözümleri üretmek (pet şişeleri olduğu gibi kullanarak mümkün) bir uyum çözümüdür. Bu çözümler aynı zamanda daha az klima kullanımına yol açacağı için azaltım çözümü olarak da görülebilir.

2003 yılında Paris’teki sıcak dalgası sırasında yaşanan ölüm olayları sonrasında mahallelerde özellikle etkilenebilecek yaşlıların kontrol edilebilmesine yönelik çözümler oluşturuldu. Daha sonra görülen sıcak dalgalarında da benzer felaketler yaşanmadı. Bizim kültürümüzde yaşlılarımız bizlerden çok uzakta değiller, ama gene de gelecek yıllarda bu tür felaketler görüldüğünde sistemli bir şekilde, zarar görebilecek kişileri kontrol eden bir yerel eylem planı hazırlanması, hiçbir azaltım etkisi bulunmayan kuvvetli bir uyum stratejisidir. Bu stratejinin sadece iklim krizinden değil karşılaşabileceğimiz deprem gibi diğer felaketlerde de kullanılması mümkündür.

Sonuç olarak artık uyumun ne olduğunu düşünmemiz gereken bir döneme girdik ya da giriyoruz. İklim krizinin yaratacağı değişiklikleri uzun süredir anlatıyoruz. Artık toplum olarak bu felaketler karşımıza çıktığında nasıl önlemler almamız gerektiğini ya da belki de çıkmadan önce kendimizi nasıl hazırlamamız gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Gönül bu uyum önlemlerine ihtiyaç kalmamasını istiyor ama mantığımız bu önlemleri şimdiden düşünmeyecek olursak o felaketlerle karşılaştığımızda çok geç olabileceğini söylüyor. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Değişen iklimimiz…

2020 senesi şimdiye kadar insanların yaşadığı en sıcak sene olma yolunda hızla ilerliyor. 2020 Eylül ayı yaşanmış en sıcak aydı, büyük ihtimalle ekim ayı da öyle olacak. Artan bu sıcaklıklar doğal olarak bizim de normallerimizi şaşırtıyor. Sadece biz değil, tüm doğa yavaş yavaş normal düzeninden çıkmaya başladı. Bir meyve ağacının mevsimi şaşırıp çiçek açtığını duymadığımız gün neredeyse yok gibi. Dolayısıyla, bizler de bunun arkasında neler olduğunu merak ediyoruz. Mevsimler mi kaydı? Artık ülkemizde sadece iki mevsim mi olacak? Tropik iklime mi gidiyoruz?

Bildiğiniz gibi içinde yaşadığımız bu döneme Antroposen, yani İnsanın Çağı deniyor. Daha önce yeryüzü ve doğa bize hangi mevsimi uygun gördüyse o mevsimde yaşadık. Ama artık insanlık yeryüzünde kendi belirlediği mevsimin yaşanmasını zorunlu kıldı. Bunu bilerek yaptığımız söylenemez, ama kısmen farkında olmadan yaptığımız şeylerin sonucu olarak artık iklim değişiyor.

İstanbul’da eskiden balkonda oturduğumuz mevsime yaz, içeri girdiğimiz mevsime ilkbahar ve sonbahar, pencerelerin ve kapıların altına bir şeyler sıkıştırıp soğuk girmemesini sağladığımız mevsime de kış diyorduk. Artık yavaş yavaş bu mevsimlerin tümü ısınmaya başladı. Gene de yazın önemli kısmında balkonda oturabiliyoruz, ilkbahar ve sonbaharda balkon kapısı açık veya aralık içeride oturabiliyoruz, kışın ise arada evi havalandırsak da pencerelerimizi kapatmak yeterli oluyor. Dolayısıyla, hala dört mevsimimiz var, fakat bu dört mevsimin dördü de biraz daha sıcak geçiyor.

Eskiden böyle miydi?

“Eskiden böyle miydi? Ekim ayının sonunda artık sobalar yanmış olurdu, şimdi daha kışlıkları çıkartmadık, ortalık yaz gibi” demeniz normal. Ama unutmayın, artık rahat rahat üzerimizde uzun kollu bir şey olmadan dışarıda oturamıyoruz, yazın oturuyorduk. Yani havalar yazdan biraz daha serin. Yağmurlar da başladı ve yağmurlar yazın olduğu gibi dolulara veya hortumlara yol açmıyor artık. İşte yeni sonbahar bu. Artık kasım ayı gelmeden kazak giymeye başlamayacağız. Kışlıkları belki aralık ayında çıkartıp mart ortasında tekrar kaldıracağız. Ama bir şey kesin, kışın genelinde eskiden olduğu kadar kış boyu sağlam kazak ve palto ihtiyacımız olmayacak. Gene de sıcaklık bazı günler sıfıra kadar düşecek. “Evet, eski kışlara benzedi biraz” diyeceğiz.

Yalnız unutmayalım, özellikle bu gelen kış bizi sürprizler bekliyor olabilir. Yoğun bir kar fırtınası ile evlere kapanabiliriz. Bunun nedeni de Kuzey Buz Denizi’nin bu sene çok fazla erimiş olması ve özellikle de Sibirya’nın fazla sıcak olmasından dolayı bölgenin eskiden olduğundan daha geç donuyor olması.

Dört mevsim de ısınıyor

Üzerinde yaşadığımız bölgeyi yakın gelecekten itibaren hiç de hoş bir iklim beklemiyor. Genel olarak bu yüzyılın sonunda bölgemizdeki iklim kuşaklarının yaklaşık 6 derece kuzeye kaydığını görebiliriz. Hani ülkemizin 36-42 kuzey enlemlerinde bulunduğunu öğrenmiştik. Bu durumda 42 derece enlemi, yüzyılın sonunda bugün 36 derece enleminin olduğu iklime, 36 derece enlemi de bugün 30 derece enleminin olduğu iklime sahip olacak. Haritadan bakarsanız bu Antalya-Adana-Şanlıurfa, Kahire-Bağdat; İstanbul-Samsun-Trabzon da Antalya-Adana-İskenderun gibi bir iklime sahip olabilir.

Peki, o zaman İstanbul’da nasıl bir yaşam tarzımız olacak? Yazın gündüzleri hava fazla sıcak olacağından klimalı ortamları tercih etmek zorunda kalacağız ama kasım ayının sonuna kadar da balkonda oturmak mümkün olacak. Aralık-şubat arasında balkon kapısını kapatıp evi hafifçe ısıtmak gerekebilir ama sonrasında tekrar sıcaklar başlayacak. Hazirandan itibaren de dışarıda oturamaz hale geleceğiz.

Kısacası, dört mevsimimiz de ısınıyor. Kışlar biraz daha fazla ısınıyor, geceler gündüzlere nazaran daha fazla ısınıyor. Bu belirtilerin tümü iklim değişikliğinden beklediklerimiz ve senelerdir olacağını öngördüklerimiz. Gelecekte de bu değişim aynı yönde devam edecek. Bizim az güneyimizdeki çöl iklimi yavaş yavaş bize doğru yaklaşacak. Ama tropik iklim, çölün de güneyindeki iklimdir. Bu nedenle lütfen coğrafyanızı unutmayın. Ülkemizde dört mevsimi yaşamaya devam edeceğiz, ancak bu mevsimler gittikçe ısınacak. Bizim de bu ısınmaya uyum sağlamamız gerekecek.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitliliğin korunması için Aichi Hedefleri

Geçen haftaki yazımda bu hafta Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Üzerine Aichi Hedefleri’nden bahsedeceğimi söylemiştim. Bunun ötesinde bir de bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsetmeyi umuyordum. Ancak bu yazıyı yazmak üzere dersimi çalışırken ülkemizin gelecek seneden itibaren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın liderliğini üsteleneceğinden yola çıkarak Aichi Hedefleri’ni öğrenmeye çabaladım. Hayal kırıklığım, senelerdir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çevresinde uzun uzadıya konuşacak bilgim olmasına rağmen biyoçeşitlilik hususundaki çalışmalara dair bu denli az bilgim olmasından kaynaklandı. Bir yandan kendim öğrenirken, diğer yandan da öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

İşin belki de daha acı tarafı, Aichi Hedefleri’ne 2011-2020 yılları arasında ulaşmamız ve şu anda da 2021-2030 arasında bu hedefleri nasıl ilerleteceğimizi tartışıyor olmamız gerektiğiydi. Nasıl 2009 sonunda Kopenhag’dan iklim için bir anlaşma olmadan ayrıldığımızda koyu bir karamsarlık yaşadıysak, şu anda da elimizde 2021-2030 yılları arasında yapmamız gerekenlere dair bir anlaşma olmaması bizi biyoçeşitlilik bağlamında benzer bir karamsarlığa sürüklemeli. Yalnız, çoğumuz daha neden karamsar olmamız gerektiğini bile fazlasıyla bilmiyoruz. Bu nedenle de Aichi Hedeflerinin süresi her ne kadar geçmiş olsa da, üzerinde anlaşılmış olan bu hedef setinin neler içerdiğini ayrıntısıyla anlatmak istedim. Bu yazıyı bir gazete makalesinden çok bir ders notu gibi algılayabilirsiniz, umarım sonunda biyoçeşitlilik alanında birlikte yapmamız gerekenler konusunda biraz daha fazla bilgi sahibi oluruz.

Biyolojik çeşitliliğin korunması üzerine Aichi Hedefleri

Amaç A: Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması

Hedef 1: Bireyler biyoçeşitliliğin değerlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılması için atabilecekleri adımların farkına varmışlardır.

Hedef 2: Biyolojik çeşitlilik değerleri ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejileriyle planlama süreçlerine entegre edilmiş ve uygun şekilde ulusal muhasebeye ve raporlama sistemlerine dahil edilmiştir.

Hedef 3: Biyolojik çeşitliliğe zararlı olan, sübvansiyonlar dahil, teşviklerin olumsuz etkilerini en aza indirmek veya yok etmek için bu teşvikler aşamalı olarak kaldırılır veya yeniden düzenlenir. Ulusal sosyo-ekonomik koşulları dikkate alarak ve tutarlı biçimde, biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için pozitif teşvikler geliştirilir ve uygulanır.

Hedef 4: Devletler, iş dünyası ve her seviyedeki paydaşlar sürdürülebilir üretim ve tüketime yönelik planları gerçekleştirmek için adımlar atmış veya uygulamaya koymuş ve doğal kaynakların kullanımının etkilerini güvenli ekolojik sınırlar içinde tutmuştur.

Amaç B: Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi

Hedef 5: Ormanlar da dahil olmak üzere tüm doğal yaşam alanlarının kayıp oranı en azından yarıya iner, mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırılır ve bozulma ile parçalanma önemli ölçüde azalır.

Hedef 6: Aşırı avlanmayı önleyecek biçimde, tüm balıklar, diğer deniz canlıları ve su bitkileri sürdürülebilir şekilde, yasal olarak ve ekosistem tabanlı yaklaşımlar uygulanarak yönetilir ve hasat edilir. Tüm türler için kurtarma planları yapılır ve önlemler alınır. Balıkçılığın tehdit altındaki türler ve kırılgan ekosistemler üzerindeki önemli bir olumsuz etkisi kaldırılır. Balıkçılığın balık stokları, türler ve ekosistemler üzerindeki etkileri güvenli ekolojik sınırlar içerisine çekilir.

Hedef 7: Tarım, su ürünleri yetiştiriciliği ve ormancılık için kullanılan alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak şekilde ve sürdürülebilir bir biçimde yönetilir.

Hedef 8: Aşırı besinler de dahil olmak üzere kirlilik, ekosistem işlevine ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyelere getirilir.

Hedef 9: İstilacı yabancı türler ve bunların yayılma yolları belirlenir ve önceliklendirilir. Öncelikli türler kontrol edilir veya ortadan kaldırılır ve bunların tekrar ortaya çıkmasını ve yerleşmesini önlemek için yayılma yolları yönetecek önlemler alınır.

Hedef 10: Mercan resifleri ve iklim değişikliğinden veya okyanus asitlenmesinden etkilenen diğer savunmasız ekosistemler üzerindeki çoklu antropojenik baskılar, bütünlüklerini ve işleyişlerini korumak için en aza indirilir.

Amaç C: Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi

Hedef 11: Özellikle içinde biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için özel öneme sahip alanlar bulunan karasal ve iç suların en az % 17’si ve kıyı ve deniz alanlarının % 10’u, etkin ve eşitlikçi bir şekilde yönetilen, ekolojik olarak temsili ve iyi korunan alan sistemleri ile entegre edilir.

Hedef 12: Tehdit altında olduğu bilinen türlerin neslinin tükenmesi önlenir ve koruma statüleri, özellikle de en çok azalışta olanlar iyileştirilir ve sürdürülür.

Hedef 13: Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan değerli diğer türler de dahil olmak üzere kültür bitkilerinin, evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının ve yabani akrabalarının genetik çeşitliliği korumak ve genetik erozyonu en aza indirerek genetik çeşitliliklerini korumak için stratejiler geliştirilip uygulanır.

Amaç D: Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması

Hedef 14: Temiz su sağlama ile ilgili hizmetler dahil olmak üzere temel hizmetleri sağlayan ve sağlığa, geçim kaynaklarına ve refaha katkıda bulunan ekosistemler, kadınların, yerel toplulukların, yoksul ve savunmasızların ihtiyaçları dikkate alınarak onarılır ve korunur.

Hedef 15: Ekosistem dirençliliği ve biyolojik çeşitliliğin doğada saklanan karbon miktarına katkısı, bozulmuş ekosistemlerin en az % 15’inin onarılması da dahil olmak üzere, koruma ve onarma yoluyla artırılarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, uyuma ve çölleşmeyle mücadeleye katkıda bulunulur.

Hedef 16: Genetik Kaynaklara Erişim ve Kullanımlarından Kaynaklanan Faydaların Adil ve Eşit Paylaşılmasıyla ilgili Nagoya Protokolü yürürlüktedir ve ulusal mevzuata uygun olarak işletilir.

 

Amaç E: Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Hedef 17: Taraflar, etkili, katılımcı ve güncellenmiş ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planını bir politika aracı olarak benimser ve uygulamaya başlar.

Hedef 18: Yerel toplulukların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili geleneksel bilgi, yenilik ve uygulamalarına ve biyolojik kaynakların geleneksel kullanımına saygı duyulur. Yerel toplulukların tüm ilgili düzeylerde tam ve etkili katılımıyla geleneksel kullanım ulusal mevzuata ve ilgili uluslararası yükümlülüklere tabidir ve uygulamaya tamamen entegre edilir ve yansıtılır.

Hedef 19: Biyoçeşitliliğin değeri, işleyişi, durumu, eğilimleri ve kaybının sonuçları ile ilgili bilgi, bilim temeli ve teknolojiler geliştirilir, geniş çapta paylaşılır, aktarılır ve uygulanır.

Hedef 20: 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planı’nın etkin bir şekilde uygulanması için mali kaynakların seferber edilmesi mevcut seviyelerden önemli ölçüde artmalıdır. Bu hedef, taraflarca geliştirilecek ve raporlanacak kaynak ihtiyacı değerlendirmelerine bağlı değişikliklere tabidir.

Hedeflerin üzerinde anlaşmaya varılan metni burada yazdıklarımla tamamen örtüşmeyebilir, teknik detayları kafa karışıklığı yaratmaması için elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. 

Altıncı Yok Oluş, insan eliyle gelecek

Bugün hepimizin anlaması gereken en önemli husus, bu gezegenin yaşadığı Altıncı Yok Oluş içinde ilerlemekte olduğumuzdur. Hem de bu sefer bu yok oluş doğadan kaynaklanan sebeplerden değil bizim yüzümüzden gerçekleşiyor. Unutmayalım, bir önceki yok oluşta dinozorların nesli tükenmişti. Dinozorlar ondan önceki 180 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardı. Bir olay, bir daha geri gelmemek üzere toprağın derinliklerine gömülmelerine yol açtı.

Şimdi insanlar bilerek ve isteyerek benzer şekilde milyonlarca yıldır bu gezegende yaşayan canlıların nesillerini tüketiyorlar. Ne yazık ki burada durum iklim krizinden de kötü. Ortada artık göstermelik de olsa bir anlaşma yok. Geçmişte yapılmış olan anlaşmalara da pek fazla saygı gösteren yok. Bunları birleştirdiğimizde yeryüzünde biyoçeşitlilik her geçen gün azalmaya devam ediyor ve bunu biz yapıyoruz, bilerek.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitlilik Sözleşmesi

30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar, ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor.

Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Türkiye 1997’den beri taraf

29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de Meclis‘ten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihlerinde   Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

2021 zirvesi Türkiye’de

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011 ila 2020 yılları arasındaki biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.

Haftaya Aichi Hedeflerinin yanı sıra bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsedeceğiz.

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pozitif barışın olumlu ekolojik sonuçları

Pozitif barış, barış içinde yaşayan toplumları oluşturan davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların tümüne verdiğimiz isimdir. Bunun yanında negatif barış ise sadece şiddetin ya da şiddet korkusunun olmaması durumu olarak tanımlanabilir. Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün hesapladığı Pozitif Barış İndisi ülkeleri sınıflara ayırıyor. Mesela ülkemiz; Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerle orta sınıfta yer alıyor. Bu indisin nasıl hesaplandığını açıklamak çok uzun süreceğinden bu noktada ülkelerin pozitif barış bağlamında çok yüksekle çok düşük arasında sıralandığını kabul edelim.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün Ekolojik Tehditler 2020 Raporu’na beni götüren şey bu raporda bugünkü ve gelecekteki insan göçlerinin irdelenmesi oldu. Bizim grubun da iklim değişikliği riskleri ve insan göçleri bağlamındaki bir makalesi yakında yayımlanacağından o makaleye eklenebilecek her türlü görüşün kıymetli olacağı düşüncesiyle raporu inceledim. Öncelikle rapor göç konusunda bizim düşündüklerimizi doğrular nitelikte: İnsan göçlerinin en önemli nedeni çevresel tehditler. Bunun yanında çatışmalar çok daha küçük bir yer kaplıyor.

Gelecekte de silahlı çatışmaların yaratacağı tehditler artsa da ekolojik tehditlerle arasındaki oranın sabit kalacağı düşünülüyor. 

Ekolojik tehditleri de su stresi, gıda kısıtları, nüfus baskısı, kuraklık, seller, tropik siklonlar, aşırı sıcaklık, deniz seviyesinde yükselme, kaynak sıkıntısı ve doğal afetler olarak sıralayabiliyoruz. Bu şekilde yaklaştığımızda 2020 yılında dünyada en ciddi şekilde ekolojik tehdit altındaki ülke Afganistan görünüyor. Türkiye ise sadece su stresi ve seller açısından tehdit altında kabul ediliyor.

‘Düşük barış seviyesindeki ülkelerde gıda sıkıntısı daha yaygın’

Gıda sıkıntısı yaşayan nüfusun hangi ülkelerde bulunduğuna bakacak olursak önemli çoğunluğun düşük barış seviyesindeki ülkelerde yaşadığını görüyoruz. Buradan kolayca “barışı öne çıkarak sistemleri kuracak olsalar gıda sıkıntısı da yaşamazlardı” şeklinde basit bir çıkarım yapmamız mümkün, ancak bundan kaçınmamız çok daha doğru çünkü bu noktada ve ileride göstereceğimiz diğer sonuçlarda neyin sebep neyinse sonuç olduğunu ayırt edebilmemiz çok zor. Bu nedenle sebep sonuç ilişkisine girmeden sadece sonuçları göstermekle yetineceğim.

Gıda güvenliği indisinin pozitif barış ile ilişkisini kolayca görebilmek mümkün:

İstatistikte ilk bilmemiz gereken şey korelasyonun bir sebep sonuç ilişkisi doğurmayacağıdır. Burada da pozitif barış açısından daha iyi durumda olan ülkelerin gıda güvenliği açısından da ileride olduklarını görebiliyoruz.

Güvenli içme suyuna sahip olan ülkelerin pozitif barış durumlarına baktığımızda da benzer bir durum gözlemlemek mümkün. Temiz suya erişim yüksek, orta ve neredeyse ortanın üzerinde bir pozitif barış düzeyine sahip ülkelerde barışın sağlanması açısından önemli bir faktör olarak göze çarpmıyor. Ancak özellikle düşük pozitif barış seviyesi ile temiz suya erişimin birlikte görüldüklerini söyleyebiliriz.

Bu raporun en çarpıcı noktasını ise çoğunluğunu iklim felaketlerinin oluşturduğu doğal afetlerin insan üzerindeki etkisinde görebiliyoruz. Çok düşük pozitif barış seviyesindeki ülkelerde bu tür çevresel felaketler daha az görülmesine rağmen bu felaketlerin neden olduğu can kaybı yüksek pozitif barış seviyesindeki ülkelerden birkaç kat daha fazla. Bunu resmi yüksek barış seviyesindeki ülkelerin daha gelişmiş ülkeler olduğu ve bu nedenle de felaketlere karşı daha hazırlıklı oldukları biçiminde yorumlamak mümkün. Ancak bu pozitif barışın temelinde bulunan  davranış biçimleri, kurumlar ve yapıların etkisini göz ardı etmek olacaktır. Özellikle felaket anlarında bireyleri ortak hedefler arkasında birleşmeye yönelten toplumsal davranışlar hem barış hem de böylesi felaket zamanlarında da gerekli olacaktır.

İklim krizi bizleri her geçen gün şiddeti artacak iklim felaketlerine doğru sürüklüyor. Ülkemizde bugün su stresi ve seller dışında bu felaketlerin önemli etkilerini görmüyor olabiliriz ama bizim dışımızdaki bölge ülkeleri bu felaketlerin ağırlığını fazlasıyla hissetmeye başlamış durumdalar. Buradan kolayca çok yakın bir gelecekte bizim de benzer durumlarla karşılaşacağımız sonucunu çıkartabiliriz. Bu felaketlerle başa çıkmanın yolları elbette gerekli uyum önlemleri almaktan geçecektir. Yalnız görüyoruz ki toplumsal pozitif barışı sağlayacak davranış biçimleri ile kurumlar ve yapıların geliştirilmesi de alınması gereken altyapısal uyum önlemleri kadar hepimiz için gereklidir. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid-19 iklim krizini durdurmada hiç mi işe yaramadı?

İnsanlar son Buzul Çağı’nın sonunda tarım yapmaya başladığında atmosferdeki karbondioksit oranı yaklaşık milyonda 280 moleküldü (280 ppm). Bu oran patlayan yanardağlarla arada değişiyor olsa da 1750 yılına kadar yaklaşık 280 ppm seviyesinde kaldı. O tarihe kadar insanlar kömür ya da petrol yakmıyor değillerdi. Yalnız bu genelde hem ısınma amaçlı oluyordu hem de insan nüfusu fazla değildi. Dolayısıyla yaktığımız bu kömür ve petrol yeryüzünün atmosferini değiştirme açısından önemli bir rol oynamıyordu.

1750 civarında ise İngiltere’de madenlerden çıkan kömürü ısınmak için kullanmanın ötesinde iş yapmak için kullanmaya başladık. James Watt kömürden çıkan ısı enerjisini işe çeviren buhar makinesini tasarladı ve üretti. Bu andan sonra da insanlık uzun zamandır elle yaptığı pek çok işi makinelere yaptırmaya başladı. Bu öncelikle insan nüfusunun hızla artmasına yol açtı. Ayrıca ısınma dışında yakılan kömür ve petrol de hızla atmosferdeki karbondioksit oranının artmasına neden oldu.

Güneşten gelen enerji azalıyor, sera gazı salımı artıyor

Bugüne geldiğimizde atmosferdeki karbondioksit oranı 1750 öncesi döneme oranla neredeyse %50 artmış durumda. Bunun etkisinin ne olacağını hala anlamaya çalışıyoruz ama basitçe şöyle söylemek mümkün. Atmosferde hiç karbondioksit olmasaydı yeryüzünün ortalama sıcaklığı -18oC olurdu. 1750’deki 280 ppm seviyesi sıcaklığın +15oC civarına çıkmasına yardım etti. Bugünkü 418 ppm seviyesi ise mutlaka +15oC’den yüksek bir ortalama sıcaklığa neden olacaktır. Bilim insanları harıl harıl bu artışın ne olacağını ve bizi nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışıyorlar.

Bilim insanlarının bu modellemeleri üç temel bilgiye dayanıyor: Güneş’ten bize ne kadar enerji geliyor, yeryüzünün yüzey şekilleri ve bitki örtüsü ve atmosferde ne kadar sera gazı olduğu. Dolayısıyla bu üç unsuru da her vakit dikkatlice ölçmeliyiz. Güneş’ten gelen enerji miktarı 1980 yılından bu yana çok hafif azalıyor. Yani biz bu gezegeni ısıtırken Güneş “Aman ne yapıyorsunuz! Bari ben biraz yardımcı olayım da başınıza büyük felaketler gelmesin.” der gibi gönderdiği enerjiyi kısıyor. Ancak biz o denli fazla sera gazı salıyoruz ki sıcaklık artışı pek de ara vermeden devam ediyor.

Atmosferdeki karbondioksit oranını her yerde ölçmek mümkün ama resmi olarak Dünya Meteoroloji Örgütü üç ayrı noktada ölçüm yapıyor. Alaska, Tasmanya ve Havaii. Havaii’deki Mauna Loa Gözlemevi bunlar içerisinde en uzun süredir ölçüm yapan merkez. Bu üç merkez yapılan ölçümlerde de Covid-19 sırasında insanların yaşamında ve ekonomik hayatta görülen değişikliklerin atmosferdeki karbondioksit oranına hiç yansımamış olduğu kolayca anlaşılabiliyor.

Bunun nedenini de anlamak aslında çok zor değil. 1750’den bu yana atmosfere giderek artan bir miktarda karbondioksit salıyoruz. Dile kolay, neredeyse 270 sene. Şimdi biz bu salımlara 3-5 ay ara verdik diye her şeyin düzelip yeryüzünün cennet olacağını mı sanıyoruz? Aslında bu bile doğru değil, çünkü 3-5 ayda salımlara ara da vermedik, ülkemizdeki salımlar %10 civarında azaldı, o süre bittikten sonra da herkesin eski yaşamına dönmesi ve hatta üstüne fazla fazla salım yapması nedeniyle bu seneyi sadece %3-5 arası bir azalma ile kapatacağımız bekleniyor. Yani kısaca, bu kadar evde oturmamız neredeyse hiçbir işe yaramadı ve yaramayacak çünkü enerjimizi aynı yöntemlerle üretiyoruz, toplu taşıma kullanımını azalttık ve beslenme yöntemlerimiz tamamen aynı. Bunlarda değişiklik olmadığı müddetçe de atmosferdeki karbondioksit seviyesinde ciddi bir düşüş beklememiz gerçekçi olamaz. 

Bir de elbette 1.5 oC ısınmayı aşmamak için neler yapmamız gerektiğini söylemekte fayda var. 1.5 oC ısınmayı aşmamak için ülkemizin her sene karbondioksit salımlarını %50 azaltması gerekiyor. Covid-19 sırasındaki mecburi azalma bile sadece %3-5 seviyesinde. Düşünün daha ne kadar çaba göstermemiz gerektiğini.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Varoluş savaşımız

Bu hafta sonu, zaten kararmış içinizi biraz daha karartmaya hazır mısınız? Öyleyse, başlıyoruz. Küresel ısınmadan kaçmanın bir yolu yok. Isınmayı 3 derecenin altında tutabilmemiz mümkün değil. 3 derece ve üzeri ısınma da geleceğin bugünden çok farklı olacağı anlamına geliyor. Bu farka rağmen yaşamayı becerenler kalacak, beceremeyenler de sorun yaşayacak.

Devletler önce Kyoto Protokolü, sonra da Paris Anlaşması denilen yapılarla bizi oyalamayı başardılar. Paris Anlaşması’nın geçerlik süresi 2030 yılının sonuna kadar. Şimdiye kadar ortaya konan taahhütler yerine getirilecek olsa bile 2030 yılında atmosferi en az 2 derece ısıtacak kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.Tabii sorun burada da bitmiyor, çünkü Paris Anlaşması 2030 yılında tüm sera gazı salımlarının sıfırlanmasını öngörmüyor. Bu da ısınma 2 derecenin de üzerine çıkacak demek.

Size basit bir hesap: 2050 yılında Türkiye’nin karbondioksit salımlarını 1 ton gibi sembolik bir seviyeye düşürebilmesi için bu seneden itibaren, her sene salımlarını yaklaşık yarıya (%49) düşürmesi gerekiyor. Bu seneyi harekete geçmeden geçirirsek, seneye net %50 azaltıma başlamamız gerekiyor, sonraki seneyi beklersek %52. Adım atmadığımız her sene atacağımız adımların daha da sert olması sonucunu doğuracak. Sizce dünyada böyle bir eğilim var mı? Haklısınız, yok, ben de aynı kanıdayım. O zaman 2050 yılında Dünya’yı karbondioksitten arındırmanın bir yolu yok. 2050 yılına kadar da sıfır karbona düşmediğimizde Dünya’nın 4 derece ısınacak olması neredeyse kesinleşmiş olacak.

“Ama nasıl olur? 2050’de sıfır karbon olursak çözülecekti hani sorun?” derseniz, size bir haberim var, çok fena kandırıldınız. Eski Exxon-Mobil Genel Müdürü, sonra da ABD Dışişleri Bakanı olan Rex Tillerson, “Ben mühendisim, çok akıllıca bir çözüm bulacağımıza inanıyorum” diyordu. Evet, devletler politikalarını tam da bunun üzerine kuruyorlar. Şimdi masayı sallayıp dengeleri fena halde bozacak önlemler almak yerine, bırakalım her şey böyle yürüsün, ileride bir noktada nasılsa zeki insanlar bir çözüm bulup bizi bu problemden kurtarırlar, diyorlar.

Karbonu tutup saklama çözüm mü?

Zeki insanlar (hatta çok zeki olmaya da gerek yok) bir çözüm buldular bile: “Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakın, bunların alternatifleri var ve daha da ucuz olmaya başladı bile.” Bu yapısal dönüşümde varlıklarını kaybedecek tüm sektörler ise sizi bunun imkansız olduğuna inandırmaya çalışıyor. Daha da kötüsü Karbon Tutma ve Saklama (Carbon Capture and Storage) gibi bir şeyin mümkün olduğuna ve gelecekte çok geniş alanlarda kullanılacağına dayanarak bugün harekete geçmemeyi açıklayabiliyorlar. Karbonu tutup yer altında saklamanın bir yolu var. Doğa bunu milyonlarca yıl önce keşfetti: Kömür yapmak, sonra da bu kömürü yerin epey altına gömmek. Yalnız bunun yapılabilmesinde bir sorun var, o da kömürü yaktığımızda elde ettiğimiz enerjinin aynısını, hatta biraz daha fazlasını harcayarak karbondioksidi karbon ve oksijen olarak iki parçaya ayırmak.

Bu kadar uğraşacağımıza hazır yerin altında duran kömür, petrol ve doğal gazı çıkartmaktan vazgeçsek? Yok, olmaz! Önce onu çıkartıp yakalım, biz paramızı kazanalım, sonra kuracağımız şirket de çıkan bu gazı yerin altına tepmek için sizden biraz daha para kazansın.

Sonuçta kolayca görebileceğiniz gibi, işimiz bitmiş durumda. Ne gönülsüzce yapılan Paris Anlaşması, ne mühendislik çözümleri ne de karbondioksidi toprağın altına gömmek bizi kurtarabilir artık. Sibirya’nın kutup dairesinin içindeki bir bölge geçen hafta 38 dereceyi gördü. Burası Adana değil, Sibirya, 38 derece, dile kolay. Toprağın altındaki metanın ne hızla eriyip yüzeye çıkmakta olduğunu anlatmıyorum bile. Sibirya, 38 derece.

Geçen senenin temmuz ayından bu senenin haziran ayının sonuna kadar sıcaklıklara baktığımızda Avrupa’nın 1.35 derece ısınmış olduğunu görüyoruz. Biz Paris Anlaşması’na göre sıcaklık artışını 1.5 derece ile sınırlamıyor muyduk? Bir yandan sıcaklık artıyor, öte yandan biz kömür yakmaya devam ediyoruz. Perhiz? Lahana turşusu?

Dünya Meteoroloji Örgütü, böyle devam edecek olursak 5 sene içerisinde 1.5 derece ısınma seviyesini geçmiş olacağımızı söylüyor. 2025 senesinde. Neden biliyor musunuz? Çünkü birileri bizimle dalga geçiyor. Bizi susturmak için çözümlerin olduğunu, panik yapmamamız gerektiğini, ekonominin iklimden daha önemli olduğunu falan söylüyorlar. Şimdiye kadar inandık ve dinledik, ama ne yazık ki artık bunu engellemek için çok geç.

Antarktika 1750’den bu yana değil, son 30 senede 1.5 derece ısındı, Dünya’nın geri kalanının 3 katı hızla, böyle devam ettiğinde ne olacak biliyor musunuz? Eriyecek. Eridiği zaman da deniz seviyesi hayal bile edemeyeceğimiz kadar yükselecek. Atmosferde en son bu kadar karbondioksit olduğunda, 3.3 milyon sene önce sıcaklıklar ortalama 3-4 derece daha fazlaydı, deniz seviyesi ise bugünkünün 20 metre üzerindeydi. Oraya doğru gidiyoruz.

Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok

Ne yapmalı? Aslında bu, cevabı en kolay soru. Üzerimize bir felaket geliyor. Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok. Hiçbir şey yapmazsak hepimizi öleceğiz. Bunu anlıyorsunuz değil mi? İnsan neslinin tükenmesinden bahsediyoruz. O zaman yapılacak tek şey birlikte bu gelen felakete karşı savaşmaktır. Bu da kömür santrallerine, kömür santrallerine kömür taşıyan kamyonların önüne yatmak falan değil. O 30-40 sene önce yapılsaydı işe yarardı. Şimdi artık el ele ve birbirimize destek olarak gelen felakete uyum sağlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok.

Aramızdaki sorunlar neyse, onlar bu gelen felaketle kıyaslandığında hiçbir önem taşımıyor. Hani hep diyoruz ya “zaman artık birlik zamanıdır”. Evet, artık zaman gerçekten birlik zamanı. Sırt sırta durursak insanlık olarak iklim krizini de yenebiliriz, bu savaş artık ideoloji veya zenginlik için değil, varoluş için yaptığımız bir savaştır ve bu savaşı kaybedemeyiz.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka bir gezegene kaçabilir miyiz -3

Başka bir gezegene kaçmak ve orada yaşamak mümkün mü? Evet, mümkün. Ancak bugünün teknolojisi buna yeterli değil. Teknolojik ilerlemeyle de yakında o noktaya ulaşabilmemiz mümkün gözükmüyor. Ancak biz gene de biraz konuşalım nelerin mümkün olabileceğini. İki noktada uyarı yapalım. İlki, bu epeyce bilime dayanan bilim kurgudur; ikincisi de bu fikirlerin çoğu zaten var olan bilim kurgudan derlenmiştir. Özellikle de Kim Stanley Robinson bu konuda en fazla düşünen ve üreten yazardır.

Öncelikle, bir başka gezegene hatta gezegenlere sürekli seyahat etmek istiyorsak bu, her seferinde çılgın miktarda yakıt harcayarak koca bir uzay gemisini uzaya göndermekle olmaz. Star Trek ya da Star Wars gibi serilerdeki hayali enerji kaynaklarımızın da yakın vadede oluşmayacağını kabul ederek elimizdeki sistemlerle bu engeli nasıl aşacağımızı düşünmemiz gerekiyor.

Roket değil, asansör

Dünya’dan uzaya çıkmanın en makul yolu bir roket değil, bir asansördür. Bildiğiniz gibi asansör esasında bir tarafında ağır bir yük, diğer tarafında da asansör kabini bulunan bir makaradan ibarettir. Çalıştığı zaman arka taraftaki yük kabinin ağırlığını dengeler ve sizin kullanacağınız enerji sadece içindeki yükü yukarı çıkartmak içindir. Geçen haftalardaki hesaplardan enerjimizin büyük kısmını yakıt ve uzay aracını yukarıya çıkartmak için harcadığımızı görmüştük. Şimdi düşünün ki bir asansörümüz var ve sadece yerdeki yükü yukarı çıkartmak için enerji harcıyoruz. Hatta bir adım daha gidelim, uzaydan o kadar fazla malzeme Dünya’ya geliyor ki, uzaya kabak ve domates çıkartırken karşılığında kobalt ve lityum iniyor aşağıya. Böylece enerji harcamaya bile gerek kalmıyor.

Tek sorunumuz, bu asansörün makarasını nereye sabitleyeceğimiz. Asansörün makarasını yerden yaklaşık 36 bin kilometre yükseğe koyduğumuzda, o makara koyduğumuz yerde duruyor. Bunu televizyon uydularından biliyoruz. Anteni sabitlediğimiz noktadan ayrılmıyor o uydular. Aynısını makara için de yapmak mümkün. Bir sonraki sorun 36 bin kilometre uzunluktaki bir kabloyu ve hatta oldukça sağlam bir kabloyu yapmak. Bunu da çelikten yaparız ama o zaman da ağırlığı o kadar fazla olur ki bu kadar kabloyu 36 bin kilometre yükseğe çıkartmak imkansız olur. Bugün bir uzay asansörü yapamamamızın temel sebebi budur. Çelikten çok daha güçlü ama çelikten çok daha hafif bir malzemeden kablo üretmemiz gerekiyor ve bu kablonun uzunluğu da en az 72 bin kilometre olmalı. Bunu becerdiğimiz zaman uzay asansörü yapmak çok zor değil. Yakın gelecekte, yani birkaç yüzyıl içerisinde böyle bir şey başarmamız çok da imkansız değil.

Yörüngelerdeki şehirler

Uzaya rahatça çıkabildikten sonra aslında başka gezegenlerde yaşamak yerine uzayda oluşturulacak habitatlarda yaşamak daha makul bir çözüm olabilir. Yani uzayda bir şehir inşa ederiz, bu şehri de Dünya’nın değil Güneş’in yörüngesine oturturuz, çok fazla enerji gerektirmeden gezegenler arasında seyahat edip hem kendi ihtiyaçlarını giderir hem de yolcu ve yük taşımaya yardımcı olur. Gezegenler arasında böyle çok az enerjiyle hareket edilebilecek yörüngeler mevcut ama bunları takip etmek daha uzun sürdüğünden uzay araçları için bu yörüngeler çoğu zaman tercih edilmiyor. Ama düşünsenize, birkaç sene bu uzay şehrinde yaşıyorsunuz, sonra uzay şehri Mars’a vardığında orada inip hayatınıza Mars’ta devam ediyorsunuz. Hem bilimsel hem de teknik açıdan mümkün.

Ama Mars’ın çok önemli sorunları var. Önce, Mars çok küçük. Fazla kütlesi olmadığı için atmosferini tutamıyor ve atmosfer uzaya kaçıyor. Bu nedenle herhangi bir zamanda kalıcı olarak bir oksijen atmosferi yapabilmemiz imkansız. Ancak, epey kalın bir karbondioksit atmosfer yapmak ve bu atmosferle sera etkisi yaratıp Mars’ı ısıtmak mümkün mü? Evet. Kalın bir atmosfer olunca bitki yetiştirebilir miyiz? Açıkçası zor, hatta imkansız çünkü bitkilerin de oksijene ihtiyaçları var. Yani dev seralar içerisinde bitki yetiştirmek ve benzer ortamlarda yaşamak mümkün mü? Evet. Arada yüzümüzü bir maske ile kapatıp dışarı da çıkabilir miyiz? Neden olmasın.

Ama tüm bu seraların ve yaşam mekanlarının uzaydan gelen zararlı ışınlara karşı bizi koruması gerekiyor. Ya da seraları yüzeyde kurarak bizler yerin 50 metre altında inşa ettiğimiz kentlerde yaşayabiliriz. Tek problem, Mars’ta gerekli sera etkisini yaratabilecek kadar karbondioksit yok. O zaman Güneş Sistemi’nde başka bir yerden karbondioksit bulup Mars’a getirmeliyiz. Peki karbondioksit nerede var?

Venüs, Merkür ve diğerleri…

Venüs’ün atmosferi Dünya’nın 90 katı kalınlıkta ve neredeyse tamamen karbondioksit. Ama buradan gazı toplayıp Mars’a götürmek neredeyse imkansız çünkü Venüs’ün yüzeyi 450 derece sıcaklıkta. Peki Venüs’ün yüzeyini -80 dereceye soğutsak, karbondioksit de buz hale gelse -hani bizim kuru buz dediğimiz ve kiloluk dondurmaları taşımakta kullandığımız-  sonra bu katı buzu kolayca Mars’a taşısak ve orada tekrar gaz hale gelmesine izin versek? O zaman da Venüs’ü soğutmanın bir yolunu bulmak gerekiyor. Teknolojimiz bu kadar ilerlediyse Venüs ile Güneş arasına bir şemsiye koyup Venüs’ün de soğumasını sağlayabiliriz.

Merkür metal açısından çok zengin bir gezegen ama Güneş’e çok yakın olduğundan Güneş’e bakan yüzü çok sıcak, arka yüzü de çok soğuk ve atmosferi neredeyse yok. Yalnız en güzel özelliği kendi etrafında çok yavaş dönüyor olması. O kadar yavaş dönüyor ki hafifçe koşarak Güneş’in doğma ya da batma hızına yetişebiliyorsunuz. Hatta ufak bir şehir inşa edersiniz ve bu şehir de tekerlekler ya da raylar üzerinde hareket ederek Güneş’i gökyüzünde sabit bir noktada tutuyor olabilir.

Mars’ın dışındaki gezegenler; Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün, yaşanacak yüzeyleri olmayan gaz gezegenleri ama onların da böylesi bir yaşama uygun olabilecek uyduları var. Bu uyduların önemli bir kısmında su buzu bulunuyor, yani enerjimiz varsa su ve oksijen elde etmek zor değil. Ancak dışarısı çok soğuk olduğundan ve atmosfer olmadığından kapalı şehirlerin içinde yaşamak zorunda oluruz.

Sonuç olarak, birkaç yüzyıl içinde bir uzay asansörü yapacak olursak önemli sayıda insan uzayda ve diğer gezegenlerde yaşayabilir mi? Evet, yaşayabilir. Yalnız görüyoruz ki bu gezegenlerin hiçbirinde yaşam burada olduğu ya da olabileceği kadar güzel ve rahat değil. Hiçbirinde dışarıya çıkıp rahat bir nefes alamıyorsunuz. Tüm bunlara baktığımızda aslında buradan daha güzel bir yer olmadığını görüyoruz. Bilim kurgu filmleri ilginç olabilir, ama gerçek o kadar da güzel değil. Bundan dolayı bu gezegene çok iyi bakmalıyız. Ne Mars’ta ne de başka bir yerde yaşamak buradan daha kolay olacak.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka bir gezegene kaçabilir miyiz -2

Eminim siz de farkındasınızdır ama bir de ben söyleyeyim: İnsanların uzayda yaşayabilmesi çok zor. En başta, bol miktarda hava olması gerekiyor. Hava içerisinde de bize gereken element oksijen. Yaklaşık %20’si oksijen olan ve geri kalanı da bize zarar vermeyen bir gaz bu hava dediğimiz. Bizim metabolizmamıza da zarar vermeyen gaz, azot. Mesela %20 oksijen, %80 karbondioksit (CO2) olsaydı, yaşamamız mümkün olmazdı. Karbondioksidin oksijene oranı kırkta birden fazla olacak olursa nefes almamız zorlaşıyor. Bir insan günde yaklaşık 1,2 kg CO2 salıyor. Mesela Ay’a ilk inen Apollo 11’de üç astronot vardı ve aracın içindeki hava sadece 8 kg idi. Yani o kapsülün içindeki havayı her an temizlemeyecek olursanız hava kısa zamanda üç astronotu da öldürecek kadar CO2 içerir. Ama 11 günlük Ay yolculuğu için havadan CO2 filtreleseniz ve yerine de 35 kg oksijen koyarsanız bir sorun olmadan Ay’a gidip gelebilirsiniz. Ay yolculuğunda da bu yapıldı zaten.

Ay’a gidip gelmek için yaklaşık 800 bin km yol kat ediyoruz. Mars için ise 600 milyon km yol gitmemiz gerekiyor. İyimser tahminle bu altı ay sürüyor. Üç astronot için bu sadece tek yön için yarım tondan fazla oksijen taşımamız gerektiğini gösterir. Peki bu oksijeni taşımak yerine karbondioksidi parçalayarak tekrar oksijen üretsek? Olur, ama bu sefer de çok ciddi miktarda enerji gerekir ve uzayda enerji bulmak, özellikle de Dünya’dan uzaklaşırken, çok kolay değildir. Ayrıca, altı ay içerisinde pek çok şey yanlış gidebilir, bu nedenle de bu sistemlerin tümünün birkaç kat fazla güvenlik tedbirleri olması gerekir.

Sadece gitmek için 100 tonu aşkın ağırlık taşınmalı 

Bu sadece, oksijen. Bir de su var. Neyse ki suyu geri kazanmak epey daha kolay. Yalnız gene de yanınızda epey su taşımak zorundasınız. Peki bu insanlar ne yiyecekler? Her birimiz günde ortalama 1 kg besin tüketiyoruz. Üç kişi altı ayda yarım tondan fazla besin tüketecek demektir. Üç kişiyi içine koyduğumuz 6 m3 hacimli Apollo 11, 45 ton ağırlığa sahipti. Şimdi bu 45 ton ağırlığa yarım ton yiyecek, yarım ton oksijen, yarım ton da su ekledik. Elbette küçük bir problemimiz daha var, üç kişiyi 6 m3 hacmin içerisinde altı ay tutarsanız çıldırırlar, onun için bu hacmi en azından birkaç katına çıkartmanız gerekiyor ki bu da yerden fırlatmanız gereken ağırlığı 100 tondan fazla yapar. 

Şimdi teknolojimize bir bakalım: Apollo 11’i fırlatan Saturn 5 roketinin yüklü ağırlığı 2766 tondu. Bunun içindeki yakıtın ağırlığı ise yaklaşık 2500 ton. Yani 45 ton ağırlığındaki kapsülü fırlatmak için 2500 ton yakıt harcandı. SpaceX’in yeni uzay aracı ise 22.8 ton ağırlıkta ve bu araçla sadece Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkabiliyorsunuz. Aynı araçla Ay’a gitmeniz mümkün değil çünkü bu roketle atılan ve Ay’a gidebilecek aracın en fazla 8.3 ton olması gerekiyor. Denemeleri henüz başarılı olmayan Falcon Heavy ise Ay’a 26.7 ton götürebiliyor, yani Apollo 11’in yarısından biraz daha fazla. Bu roketi Mars’a bir uzay aracı göndermek için kullansak, taşıyabileceği yük en fazla 16.8 ton, bize gereken ise en azından 100 ton. Kısacası, Mars’a gidebilecek teknolojimiz en azından şimdilik yok.

Yalnız Mars’a yolculukla ilgili problemlere daha yeni başladık. Dünya’nın yüzeyinde mutlu mesut yaşayabilmemizi Dünya’nın atmosferine ve manyetik alanına borçluyuz. Dünya’nın atmosferi ve manyetik alanı olmasaydı Güneş’ten ve uzaydan gelen zararlı ışınlar ve parçacıklar Dünya’daki yaşamı hızlıca yok edebilirdi. Biliyorsunuz bu nedenle pilotların ve uçuş ekiplerinin belirli limitlerde uzun süre uçmaları yasaktır. Bunun nedeni de uçakların uçtukları yükseklikte atmosferin daha ince olması ve  çok fazla radyasyona maruz kalınmasıdır. Dünya’dan uzaklaştığımızda ise gerek atmosferin gerekse de manyetik alanın korumasından yoksun kalırız. Bu ise en az yedi ay sürmesi planlanan bir uzay yolculuğunda hücrelerimizin mutasyona uğraması, bizim de kanser olmamız ya da en azından kısır hale gelmemiz anlamına gelir. Bu radyasyona karşı uzay aracımızı izole etmeye çalışacak olursak da uzay aracının ağırlığı Mars’a gitmemizi engelleyecek kadar artar.

Bir de elbette bu işin maddi bedeli var. SpaceX’in en büyük başarısı, daha önce 1 kg yükü Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkartmanın 20000 USD olan bedelini 2000 USD seviyesine düşürmüş olmasıdır. Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkmak Mars’a gitmenin yaklaşık üçte biri enerji gerektirir. Gene de bu, üç astronotu Mars’a taşımanın bedelini kişi başı 200 milyon dolar seviyesine indirmiştir.

NASA’nın 15 yıldır Mars yüzeyinde keşif faaliyeti yürüten gezgin uzay aracı Opportunity, araştırma misyonunu geçen yıl sonlandırdı.

Gidebilseniz bile dönemezsiniz

“İçinizden çok da bir para değilmiş, veren çok olur” dediğinizi duyar gibiyim. Onun için neyi hesap ettiğimizi hatırlayarak devam edelim: Üç astronotu, muhtemelen kanser olma pahasına, 2m  x 2m x 3m bir hacmin içerisinde altı ay hapsederek Mars’a kadar götürmenin bedeli kişi başı 200 milyon dolar.

Bu kişileri Mars’a indirmek ya da en azından Mars’ın yörüngesine sokmak istersek durum biraz daha zor, çünkü enerji ihtiyacımız daha da artıyor. Mars’a inebilmenin zorluğu Mars’ın atmosferinin çok ince olmasından kaynaklanıyor. Yani Dünya’nın atmosferinde olduğu gibi atmosferi fren yapmak için kullanamıyorsunuz, epey tehlikeli manevralar yapmak zorundasınız. Tüm bu manevraları başarıyla tamamlarsanız ve şansınız yaver giderse Mars’ın yüzeyine sağ salim inebilirsiniz. Bundan sonra yaşamınızın kalan günlerinde size başarılar çünkü hesabımızın içerisine sizi orada sağ tutacak veya geri getirecek hiçbir şeyi dahil etmedik.

Elon Musk’ın Mars yüzeyinde kurmak istediği koloninin canlandırması.

Diyelim sizi Mars’a indirmedik ama etrafında birkaç tur atıp geri getirdik. Sırf sizin 100 tonluk uzay aracınızı geri getirmek için 900 ton yakıt harcamamız gerekiyor. Yani buradan fırlatmamız gereken uzay aracı 100 değil 1000 ton olmak zorunda eğer sizi geri getireceksek. Tabii faturamız da kişi başına 2 milyar dolara çıktı.

Bir de Mars’ın yüzeyine indikten sonra geri gelecekseniz bunun sonuna bir sıfır daha eklemeniz gerekiyor. Ayrıca bu da en ucuz hesap, fazla enerji harcamadan gidip gelinen yörünge. Tek problemi gittiğiniz zaman en az 15 ay Mars’ta kalmanız gerekiyor. Sizi Mars’ın yüzeyinde 15 ay yaşatmak için gerekenleri taşımak da %20 daha eklese, 15 aylık Mars tatili, kanser olma bedeli hariç kişi başı 24 milyar dolara geliyor. İyi eğlenceler.

Haftaya ütopik bir gelecekte Dünya dışına nasıl seyahat edilebileceğini ve nerelerde nasıl yaşanabileceğini konuşacağız.

Yazının ilk bölümü için tıklayın

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Başka gezegene kaçabilir miyiz?

II. Dünya Savaşı sırasında Almanların önemli hedeflerinden biri kendi kaynaklarını tüketmeden rakiplerinin hem kaynaklarına zarar verebilmek hem de morallerini bozabilmekti. Bunu sağlamak için de en önemli çabaları Almanya’dan fırlatılan füzelerle New York’u vurarak ABD’ye büyük kayıp verdirmekti. Ne yazık ki (ya da iyi ki) savaş V3 adı verilen bu füzeleri geliştirmelerine izin verecek kadar uzun sürmedi. Yalnız gene de yaptıkları füzelerle Baltık Denizi kıyısındaki üslerinden Londra’yı vurmayı başardılar.

Almanya savaşı kaybetmek üzereyken bir yanda ABD, diğer yanda da SSCB bu teknolojinin farkındaydı. Öyle ki bu, V2 projesinin başındaki Wernher von Braun’un ABD’nin en çok aranan Alman bilim insanları listesinin en tepesine konmasına yol açtı.

Savaş sona ererken ABD tüm bu bilim insanlarını ve onların planlarını, SSCB ise üretmiş oldukları füzeleri ve modelleri ele geçirerek bunların üzerinde çalışmalar yürütmeye başladı. Amaç; bu füzeleri ve bunların başlıklarına konulacak nükleer silahları kullanarak diğer ülkeyi yaralayacak silahlar üretmekti. Bunu her iki ülke de kısa sürede başardı, çünkü von Braun ve arkadaşları neredeyse çalışmalarını Almanya’dayken tamamlamışlardı. 

Sputnik kırılması 

Konu burada bitti diye düşünülürken 1957 yılında bir gün SSCB’den bir duyuru geldi. Tüm dünya ülkelerine bir frekansı duyurdular ve dediler ki “sadece kıtalararası balistik füzelerle yetinmedik ve daha yükseğe, atmosferin dışına bir uydu gönderdik. Bu uydu Sputnik; Dünya’nın etrafında dönüyor ve sizlere verdiğimiz frekansı yayınlıyor. Dolayısıyla, sizler de uydu sizin üzerinizden geçerken bu uydunun sinyalini dinleyebilirsiniz.” Bu ABD açısından korkunç bir haberdi. Sovyetler onlardan habersiz kendi ülkelerinin üzerinden bir uzay aracı uçuruyordu ve onların buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Onlar da aynı güce sahip olabilmek için uzay programına hız verdiler. O sırada von Braun ve arkadaşları da ABD adına çalışıyorlardı. SSCB ikinci büyük adımı da atarak 1961 yılında ilk kez bir insanı Dünya’nın yörüngesine gönderip geri getirmeyi başardı.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı NASA, uzaya ilk insanı Sovyetlerden bir ay sonra göndermeyi başardı. 1961-1969 arasındaki sekiz sene ABD ile SSCB’nin Ay’a önce insan gönderme yarışı halinde geçti. Bu yarış arasında konumuzla ilgisi açısından bahsetmemiz gereken olay, 23 Mart 1965’te NASA’nın Gemini 3 uzay aracı ile ilk defa aynı anda iki insanı uzaya göndermesidir. Bu noktadan sonra hızlanan NASA, Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969’da Ay’a ilk kez insanı göndermeyi başardı. Apollo 17, 11 Aralık 1972’de Ay’a son defa insanları götürdü.

Tüm bunları neden anlattım? İnsanlığın bugüne kadar bu gezegenden en fazla uzaklaştığı nokta Ay’dır. Hatta insanların Dünya’dan en fazla uzaklaştıkları nokta 400 bin kilometredir (Apollo 13). Bu kadar uzaklaşabilmelerinin en önemli nedeni de ABD-SSCB arasında süren Soğuk Savaş’tır. Soğuk Savaş sırasında iki taraf da ekonomik sistemlerinin ve ideolojilerinin teknolojik üstünlüğünü kanıtlamak için çok önemli imkanları bu proje için sarf etmişti. Burada konu Ay’a gidebilmek değil, bu yolla üstünlüğünü diğer ülkelere göstermekti. Ancak Ay’a gidildiğinde ne öğrenildi? En başta, aslında Ay’a gitmenin tek faydalı tarafı Ay’a gitmeyi başaracak teknolojiyi geliştirmekti. Yalnız Ay’a bir defa gittikten sonra sürekli Ay’a gidebilecek teknolojiyi ayakta tutmanın fazla bir mantığı bulunmadığı kısa zamanda anlaşıldı. 

Uzay nereden başlar?

Ayrıca ABD gibi, NASA’nın yaptığı hataların kolayca herkes tarafından görülebildiği bir ülkede Challenger (1986) ve Columbia (2003) gibi mekik kazaları uzay programına ayrılan bütçenin de sorgulanmasına neden oldu. Meydana gelen bütçe kısıntıları sonucunda NASA 2011 yılında uzaya insan göndermeyi durdurdu. Bu noktadan sonra NASA Rus uzay şirketi Roscosmos’a astronotlarını uzaya taşıması için ücret ödemeye başladı. SSCB ve devamında Rusya ileri bir teknoloji geliştirmeden 1960’ların ortalarında geliştirdikleri roketleri benzer yöntemlerle kullandıklarından hala uzaya insan ve yük göndermeyi başarıyorlar. Bunun dışında Çin, AB ve Japonya da uzaya düzenli biçimde araç gönderebilen ülkeler. Bunun dışında da Hindistan, İsrail ve İran gibi ülkelerin de roket üretme ve uzaya araç gönderme çabaları var.

Şimdi biraz durup deminden beri lafını ettiğimiz “uzayın” ne olduğuna bir bakalım. Hepimiz bu gezegenin yüzeyinde yaşıyoruz ve uçağa binip yerden 11-12 km yukarıya çıktığımızda uzaya gittiğimizi düşünmüyoruz. Peki bu uzay neresi? Yerden yaklaşık 400 km yukarıda atmosferdeki gazların miktarı o denli azalır ki bu noktada bir aracı Dünya’nın yörüngesine sokacak olsak, bu araç sürtünmeden dolayı yavaşlayarak hemen dünyaya düşmez. Bu nedenle yaklaşık yerden 400 km yukarıya “uzay” dememizde fazla bir sakınca yok.

Dünyayı mahvedip Ay’a kaçmak?

Ama Ay’a gitmeye kalkacak olursak gidiş-geliş için yaklaşık 800 bin km yol kat etmemiz gerekir. Ayrıca Dünya’nın yörüngesindeyken nispeten güvendeyiz. Başımıza kötü bir şey gelecek olsa hızlıca geri dönme şansımız olabilir. Oysa Ay’a giderken başımıza bir şey gelirse kurtulmamız kolay olmaz. 400 km nere 400 bin km nere?

Yalnız biliyoruz ki Dünya’yı mahvettikten sonra yaşamak için Ay’a kaçmak da çok akıllıca bir fikir değil. O nedenle son zamanlarda “acaba gidip Mars’ta mı yaşasak?” düşünceleri ortalıkta dolaşmaya başladı. İşin astronomi ve uzay yolculuğunun problemleri kısmını bir sonraki yazıda anlatacağım ama şimdilik sadece yapmamız gereken yolculuğa bir bakmak istiyorum:

Dünya’nın yörüngesi 400 km, Ay ise 400 bin km. Buradan Mars’a yolculuk ise yaklaşık 600 milyon km yol gitmemizi gerektiriyor. Güneş’in etrafında Dünya da Mars da döndüklerinden buradan Mars’a düz bir çizgi üzerinde gidebilmemiz mümkün değil. Bu nedenle de yolculuk yaklaşık 6 ay sürüyor.

Şimdi gelelim bizim uzay becerimize: Geçtiğimiz ay, SpaceX’in uzaya gönderdiği iki astronotla herkes hop oturup hop kalktı da neden heyecanlandığınızı gerçekten biliyor musunuz? Bu iki astronot ilk iki dakika içerisinde yerden 200 km yüksekliğe eriştiler, sonra da yerden 400 km yüksekteki uzay istasyonuna 18 saatte vardılar, yani 200 km yüksekliği 18 saatte çıktılar. Neden daha hızlı çıkmadılar? Çünkü ellerinde o teknoloji henüz yok. Şu anda SpaceX’in ulaştığı teknoloji 1965 yılının 23 Mart’ında NASA’nın Gemini 3 ile vardığı teknolojiye eşit. Tek fark, orada bir devlet gücü bunu başarmıştı, şimdi devletten yardım alan bir özel şirket bunu yapıyor. Ama teknoloji olarak bakıldığında ABD şu anda 55 sene önce bulunduğu yere yeniden yükseldi. Bu arada, Rusya 1960’tan bu yana kullandığı Soyuz uzay aracıyla aynı işi, benzer sürede 140 sefer gerçekleştirdi. Dolayısıyla SpaceX propagandasına çok fazla kulak vermeyin.

Kapitalizmin tüm imkanlarını arkasına almış olan NASA, 23 Mart 1965 ile 20 Temmuz 1969 arasında kelleyi koltuğa alarak Dünya’nın yörüngesinden Ay’a gitmeyi başardı. Şu anda SpaceX’in arkasında öylesi bir güç yok. Reklam kampanyası ile bu maddi gücü toplamaya çalışıyorlar ancak daha alacakları çok uzun bir yol var. Benim tahminim de sizin tahmininizle benzer çalışacaktır, önümüzdeki dört sene içerisinde Ay’a insanlı uzay aracı göndermeleri imkansız olmasa da çok çok zor görünüyor.

Bir de bu Ay, yani 400 bin km. Mars ise 600 milyon km. Oraya insan taşıyabilecek bir uzay aracı sizce ne kadar zamanda geliştirilir? Belki de daha önemli soru, çevreyi böylesine hızlı yok ederken insanlığın ve bu gezegenin o kadar vakti kaldı mı?

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Güneş lekeleri ve iklim

Bu yazıyı uzun uzun okumaya üşenirseniz sonucunu baştan söyleyeyim: Güneş lekelerindeki azalmadan dolayı yeni bir Mini Buzul Çağı falan gelmiyor. Hatta hava soğumayacak bile. Şimdi bunun nedenlerini ve bu güneş lekelerinin ne olduğunu biraz anlatalım.

Çoğunuzun bildiği gibi Dünya’nın bir manyetik alanı var. Bu alanın yapısı oldukça düzgün. Manyetik kutup noktaları tam olmasa da coğrafi kutup noktalarına oldukça yakın. Bu yüzden de çok eskilerden bu yana Dünya’nın yüzeyinde pusula kullanarak yönümüzü bulabiliyoruz. Bu manyetik alan da zaman içerisinde değişebiliyor, bunu da bir başka yazıda anlatırım ama şimdilik Dünya’nın manyetik alanının düzgün olduğunu bilmemiz yeterli.

Güneş’in manyetik alanı ise hiç Dünya’nın manyetik alanı gibi düzenli değil. Dünya’nın manyetik alanına benzer biçimde büyük iki kutup var ama yüzeyde de daha ufak kutuplar mevcut. Bu kutuplar manyetik alan çizgilerinin bir noktadan çıkıp yakın bir noktada tekrar geri dönmesine neden oluyorlar. Böylece de gördüğümüz karmaşık görüntü ortaya çıkıyor. Ayrıca bu küçük manyetik alanlar her zaman ve Güneş’in her yerinde de görülmüyor. Bazen tamamen kayboldukları bazen de güneşin tamamını sardıkları olabiliyor.

Bu manyetik alan çizgilerinin Güneş’ten çıktığı ve Güneş’e geri girdiği yerlerde Güneş’in yüzey sıcaklığı biraz daha düşük oluyor. Normalde Güneş’in yüzey sıcaklığı 5600 derece civarındayken bu bölgeler 1000-1500 derece daha soğuk olabiliyorlar. Bu nedenle de teleskopla Güneş’e baktığımızda bu bölgeleri Güneş üzerindeki lekeler olarak algılıyoruz, oysa buraların da sıcaklığı 4000 derecenin üzerinde. 

Güneş lekelerinin nasıl çalıştıkları ve bunun bize etkisinin ne olduğu aslında çok karmaşık bir konu ve bilim insanları da henüz bu konuları araştırmaktadırlar. Ancak Güneş lekeleri hakkında bilmemiz gereken önemli nokta bu lekelerin Güneş’in yüzeyindeki normal düzeni bozarak ciddi miktarda sıcak gazın uzaya doğru püskürtülmesine de neden olduğudur. Bu etkileşim sonucunda Dünya’nın atmosferi hafifçe ısınır.

Lekelerin azalıp artması Güneş’in doğasında var

Galileo Galilei 1609’da teleskobu Güneş’e çevirdiğinde ilk Güneş lekelerini yakından gözlemlemişti. O günden bu güne kadar astronomlar görünen Güneş lekelerinin sayısını dikkatle kaydediyorlar. Güneş lekelerinin neredeyse düzenli sayılabilecek bir şekilde 11 yıllık bir periyotla azalıp arttığı da bu şekilde keşfedildi. Ama bazı dönemlerde bu lekeler hiç ortada görünmedi, bazı zamanlar ise lekelerin sayısı son derece arttı. Bu Güneş’in doğasında olan bir düzen.

Yalnız Güneş lekelerinin hiç görülmediği zamanlarda Dünya’nın ortalama sıcaklığı da oldukça azaldı. Mesela 1650-1720 seneleri arasında hiç Güneş lekesi görülmemesi kışların çok sert geçmesine neden oldu. Bugün karşımızdaki haberlerin nedeni de bu dönemin çok serin geçmiş olması. Aynı haberlerde yer alan 1815 yılı ise görüldüğü gibi az Güneş lekesi görülen ama özelliği olmayan bir dönem. Ancak o sene patlayan Tambora Yanardağı atmosfere aşırı miktarda toz püskürttüğünden Dünya’ya ulaşan ışık miktarı azaldı ve Kuzey Yarım Küre’de yaz gelmeyen bir sene yaşandı.

Güneşi gözlemleyen bilim insanları 1990’lardan bu yana Güneş lekelerindeki azalmanın farkındalar. 2020 senesinde Güneş lekelerinin sayısı minimuma inecek ve bu zaten bilinen ve beklenen bir şey. Bir sonraki döngünün de oldukça zayıf olması bekleniyor. Hatta önümüzdeki 10 sene boyunca hiç Güneş lekesi görülmemesi de mümkün. Tarihte böyle zamanlara rastlanmış ve yine rastlanıyor olması alışılmadık değil. Dolayısıyla NASA zaten bilinen bir konudaki son gözlemleri açıkladı geçtiğimiz haftalarda. Yalnız şimdi NASA’nın ne demediğine ve bazı basın kuruluşlarının ne eklediğine gelelim:

Küresel ısınma, lekelerin soğutma etkisinden daha fazla

Güneş’ten Dünya’nın her metrekaresine yaklaşık 342 Watt güç (enerji) gelir. Güneş lekelerinin en fazla görüldüğü zamanla en az görüldüğü zaman arasında bu değer 0,3 Watt değişir. Yani en fazla Güneş lekesi görüldüğü dönemde 342 Watt geliyorsa, en az Güneş lekesi görülen dönemde bu 341.7 Watt’a düşer. Bu da başka bir etki olmadığı takdirde Dünya’nın soğumasına yol açar. Buna negatif atmosfer zorlaması adı verilir, yani bu etki atmosferi soğutur. Ne yazık ki son 150 senede elimizde gittikçe artan bir pozitif atmosfer zorlaması da var ki biz buna küresel ısınma diyoruz. IPCC’nin 2013 raporuna göre pozitif atmosfer zorlamasının miktarı metrekareye 2,3 Watt. Yani sera gazları Dünya’yı 2,3 Watt kadar fazladan ısıtırken Güneş lekelerinin tamamen yok olması bile Dünya’yı 0,3 Watt kadar soğutma etkisine sahip.

Buradan çıkartacağımız sonuç şu: Güneş lekelerindeki azalma Dünya’yı soğutma yönünde bir etki yaparak insanlığın üzerindeki iklim krizi probleminin de azalması yolunda çalışıyor. Ancak iklim krizine yol açan sera gazlarının miktarı o denli fazla ki yazın sıcaklarda bu serinlemeyi ya hiç hissetmeyiz ya da belki çok az hissederiz. Ama önümüzdeki senelerde mini bir Buzul Çağı’na girme ihtimalimiz yok.

 

 

 

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

2070’de 3.6 milyar iklim mültecisi

Uzun bir yazının özeti ile başlayayım: Ülkemizde ve dünyada bilim gazeteciliğine acilen ihtiyacımız var. Aksi halde kendisini bilimsel hissettiren iyi veya kötü niyetli birçok yazı ve haber ile boğuşarak doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışacağız. Özellikle de iyi niyetle yapılmış haberlerin bilimsel içeriği çok daha iyi anlamalarına gerek var. 

Geçtiğimiz hafta saygın bilimsel dergilerden Proceedings of the National Academy of Science’da bir makale yayımlandı. Temelde bu makalenin konusu çoğu haber kanalının dikkatini çekecek biçimdeydi: Eğer böyle gidersek, 2070 yılında 3,5 milyar insan iklim açısından yaşamaya uygun koşullara sahip olmayan yerlerde yaşamak zorunda kalacak. Çoğu haber kanalı da bu makaleyi benzer şekilde duyurdu, çünkü bugünkü dünya nüfusunun yaklaşık yarısı 50 yıl içerisinde yaşanmaz hale gelecek yerlerde yaşayacaksa, bunun haber değeri vardır.

Yalnız bu haber bu biçimde sunulduğunda hemen tepkiler de gelmeye başlar, özellikle de iklim değişikliği karşıtlarından: “Gene abartıyorsunuz”, “50 yıl içerisinde dünyanın yarısının yaşanmaz hale gelmesi komik bir iddia”, “Olası senaryolar arasında en kötüsünü seçiyorsunuz, halbuki makalede çok daha olumlu iki senaryo daha var, onların sonuçlarını neden kullanmıyorsunuz?” v.b.

Konuya uzak ve olayı sadece basından takip eden biriyseniz bu yorumlarda hemfikir olmanız da gayet kolay. Doğal olarak en kötüyü düşünmek istemiyoruz, çoğumuz “yok mu bunun bir orta yolu?” diyenlerdeniz. İşte tam da bu nedenle bilimin anlaşılır bir dille ve doğru olarak anlatılması son derece kıymetli.

Afrika’nın Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor

Şimdi gelelim konumuz olan makaleye. Öncelikle, dünya nüfusunun nasıl ve nerede artacağına dair ortaya atılmış görüşler var.  Bu görüşleri değişik başlıklar altında sınıflandırmak mümkün, bilim insanları da son senelerde gelecekle ilgili öngörüleri bu şekilde sınıflandırıyorlar. Ekonominin hızlı gelişmesi, yavaş gelişmesi, küreselleşme, kaynak kullanımı, eğitim gibi değişik unsurları hesaba katarak bugünden 2100 yılına kadar toplum yapısının nasıl değişeceğini ortaya koymaya çalışıyorlar. Bu öngörülere göre insan nüfusu da  2070 yılına kadar hiç artmayacak olsa 7,8 milyar olacak, böyle artmaya devam ederse de 11,14 milyarı bulacak. Olası artışın da en başta Afrika’da gerçekleşmesi bekleniyor. Yani Afrika’nın nüfusunun bu yüzyılın sonuna dek Asya’nın nüfusunu yakalaması bekleniyor.

İkinci önemli konu ise insanların hangi sıcaklıkları sevdikleri ile ilgili. Bu makalede yapılan çalışma bundan 6 bin sene önce insan yoğunluğunun hangi iklim koşullarında yaşadığını, 500 sene önce nerede yaşadığını ve günümüzde nerede yaşadığını hesaplıyor. Bu hesaba göre de insanlar senelik ortalamanın 11-15 derece arasında olduğu bölgeleri tercih ediyorlar. Bu sayının biyoloji ya da fizyolojiyle bir alakası yok. Sadece, bizim yetiştirdiğimiz bitki ve hayvanlar ile biz  bu sıcaklıkları tercih ediyoruz.

Doğal olarak, insan nüfusunda ciddi artış beklediğimiz tropik bölgelerin ortalama sıcaklığı 11-15 derece aralığının çok daha üzerinde. Yani, hiç küresel ısınma olmasa bile, dünyadaki insan nüfusunun giderek artan bir oranı 11-15 derece aralığından daha sıcak bölgelerde yaşamaya başlayacak, çünkü nüfus oralarda daha fazla artıyor.

İklim modellerinin önemi

Bir de bu problemin üzerine iklim krizi biniyor. Dünyanın her bölgesinde sıcaklık rejimi değişiyor. Dolayısıyla, bugün 11-15 derece aralığında olan yerler bile gelecekte daha yüksek sıcaklıklara kayıyor. Ama sıcaklığın gelecekte ne kadar artacağını nasıl öngörebiliriz? Bunun için iklim modelleri kullanıyoruz. İklim modellerinin de en temel girdisi gelecekte atmosferde olmasını beklediğimiz karbondioksit oranı.

Gelecekte atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını tahmin edebilmek çok zor bir problem olsa da gelecekte ne kadar karbondioksit olacağını söyleyecek olursak, atmosferin ortalama sıcaklığını hesaplayabilmek fazla zor değil. 1896 yılında bir İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius ilk defa bu hesabı yapmış, bugün de gelişmiş teknikler, bilgisayarlar ve hesaplama yöntemleri kullandığımızda da aynı sonuca ulaşıyoruz. Yani bilim bu konuda yeterli bilgiye sahip. Atmosferde yaklaşık 550-600 ppm oranında karbondioksit olursa, atmosfer 1750 yılına göre 5-6 derece ısınır.

Bugün atmosferdeki karbondioksit oranı 418 ppm ve bu değer düzenli bir biçimde her sene 2 – 3 ppm artıyor. Bu artışın engellenmesi için uluslararası anlaşmalar yapılıyor. Bunların en yenisi olan Paris Anlaşması’na tüm devletler tamamen uysalar bile küresel ortalama sıcaklığın 3,0 – 3,5 derece arasında artması bekleniyor. Yani herkes kurallara uyacak olsa karbondioksit salımlarının ne kadar azalacağını biliyoruz. Buradan 2070 yılında atmosferde ne kadar karbondioksit olacağını hesaplayabiliriz, bu değeri kullanarak da sıcaklığın ne kadar yükseleceğini anlarız. Bilim insanlarının “Her Şey Şimdiki Gibi Devam Ederse…” (Business as Usual) dedikleri senaryo, yaklaşık olarak buna yakın bir değer veriyor bize. Bu senaryoya göre 2070 yılında ortalama sıcaklığın 3,2 derece artacağı düşünülüyor.

Tüm bu verileri topladığımızda da 2070 yılında 2,7 – 3,6 milyar insanın yukarıda söylediğimiz 11-15 derecelik sıcaklık aralığında yaşayamayacağını görebiliyoruz. Burada da belirsizlik toplam insan nüfusu tahmininden kaynaklanıyor, en alt değer olan 8,2 milyarı alırsak 2,7 milyar insanın, en üst değer olan 11,14 milyarı alırsak da 3,6 milyar insanın 11-15 derece arasındaki sıcaklık bandının dışında yaşamak zorunda kalacağını görüyoruz. Bugün bile bakacak olsak, bu sınırlar arasında yaşayan insan sayısının 1 milyarın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. Hem o bölgelerdeki aşırı nüfus artışı, hem de iklim krizi eklendiğinde 3,6 milyar insanın hayatının çok zorlaşacağını görebilmek pek de zor değil.

Biliyorum sizleri çokça sayıya boğdum ve çoğumuz sayılardan fazla hoşlanmıyoruz. Ama ne yazık ki bilim için sayılar çoğunlukla vazgeçilmez. Ancak bu sayıları kullanarak gelecekte mücadele etmemiz gerekecek olan problemleri görebiliriz. İklim kuşakları kutuplara doğru kaydığında bugün 11-15 derece kuşağında olmayan çok sayıda bölge artık bu aralığa girmeye başlayacak. Bu da beraberinde göç sorununu gündeme getirecek. Özellikle de bu bölgelerdeki nüfusun azalma trendinde olduğu düşünülecek olursa çözümler de kolayca görülmeye başlanabilir. Yeter ki biz sorunlara değil çözümlere odaklanmaya başlayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Arktik ozon deliği

Güneş’in içindeki reaksiyonlar sonucu açığa enerji çıkar. Bu çıkan enerji bizim anlayabileceğimiz bağlamda bir tür “ışıktır”. Yalnız gözlerimizin görebildiği “ışık” elektromanyetik tayfın sadece küçük bir kısmıdır. Gözlerimizin gördüğü mor ışığın ötesinde mor ötesi, daha ötede Röntgen ışınları ve gama ışınları vardır. Kırmızının ötesinde ise kızılötesi ve radyo dalgaları bulunur. Güneş’ten bize bu dalgaların tümü ulaşır, ancak büyük çoğunluğu görünür ışık, ona çok yakın kızılötesi ve morötesidir. Bu dalga boylarının hepsinin ayrı bir enerjisi vardır. İçlerinde enerjisi en yüksek olan gama ışınları, en düşük olan da radyo dalgalarıdır. Gama ışınları canlılara çarptığı zaman öldürücü etki yapar ama radyo dalgalarının bir etkisi yoktur.

Güneş’ten Dünya’ya çok az gama ışını ulaşır ve bu ışınlar kalın atmosferimizi geçerek yüzeye ulaşamaz. Morötesi ise daha fazladır, ama bunun da daha zararlı kısmını atmosferdeki oksijen ve azot gazları emip zararsız hale getirir. Ama morötesinin görünür ışığa yakın ve kısmen zararlı diyebileceğimiz kısmına oksijen ve azot etki etmez. Morötesi ışımanın bu kısmını atmosferin yerden 10-50 kilometre yükseklikteki bölümünde yoğunlaşan ozon gazı emerek bunun Dünya’ya ulaşmasını engeller.

Delinme değil incelme

Dünya’ya ulaşan yüksek enerjili morötesi ışımanın oksijenle etkileşiminden sürekli ozon gazı üretilir. Topraktaki bakterilerden çıkan azot bileşikleri de atmosferde yükselerek yüksek atmosferdeki ozon gazını yok eder. Dolayısıyla atmosferdeki ozon üretimi ve yok edilmesi bir dengededir ya da insanlar işe karışana kadar dengedeydi.

Öncelikle tarımda kullanılan aşırı suni gübre, sonrasında da aerosol ve klimalarda kullanılan kloroflorokarbon (CFC) bileşikleri atmosferdeki ozonu yok eder. Aynı karbondioksitte olduğu gibi bu gazlar da sadece üretildikleri yerde kalmadan tüm atmosfere yayılırlar. Yalnız bu gazların atmosferin her noktasında yarattıkları etki farklıdır. Yüksek atmosferde sıcaklığın çok düştüğü noktalarda küçük buz kristalleri oluşur. Bu küçük buz kristalleri ozon ve CFC moleküllerinin adeta bir buluşma noktası gibi hareket ederek CFC moleküllerinin ozonu yok etmesini kolaylaştırır. Bu buz kristallerinin oluşması için havanın çok soğuk olması gerekir ve bu kadar soğuk hava sadece Antarktika üzerinde, Güney Yarımküre’nin kış mevsiminde oluşur. Bundan dolayı da güneydeki kış mevsiminde Antarktika üzerindeki ozon tabakası diğer tüm bölgelere oranla çok daha incelir. Bu duruma yaygın dilde “ozon deliği” tanımlaması yapılır, ancak delinen bir şey yoktur, sadece o bölgedeki ozon miktarı diğer yerlere oranla çok düşüktür.

1970’lerde endüstride kullanılan çeşitli kimyasalların ozon tabakasına zarar verdiği ve bu zarar devam edecek olursa insan ve diğer canlıların yaşamına önemli hasar verebileceği bilimsel olarak kanıtlandı. Özellikle CFC gazları endüstride kullanılan ancak kullanımı çok da mecburi olmayan gazlardır. Bundan dolayı 1987 yılında imzalanan Montreal Protokolü ve bu protokole zaman içerisinde yapılan eklemelerle bu gazların tüm dünyada kullanımı yasaklanmıştır. Ancak bu gazların üretimi durdurulsa bile atmosferdeki etkileri bir anda bitmez. Ayrıca zarar gören ozon tabakasının da kendini tamir etmesi uzun süren bir olgudur. Bundan dolayı kademeli olarak 1987 yılından bugüne ozona zarar veren gazların üretimi azaltılmış olsa da bu gazların atmosfere ve ozon tabakasına verdikleri zarar hala sürmektedir. Bilim insanları bu zararın 2020’lerde azalmaya başlayarak ozon tabakasının kendisini toparlayacağını öngörüyorlar. Gene de ozon tabakasının eski halini alması neredeyse yüzyılın sonuna kadar sürebilir.

Atmosferdeki CFC azalışı duraklıyor

Ancak bunun üzerine bir problem daha ekleniyor. Her ne kadar devletler CFC gazlarının üretimini yasaklamış olsalar da bunun kontrolü sıkı bir biçimde yapılmadığında uzak köşelerde gizlice üretim devam etmektedir. Yörüngedeki uydulardan bu gazların nerelerde üretilmeye devam ettiği görülebilse de bu konuda harekete geçmek her zaman kolay değildir. Özellikle Çin’in iç kesimlerinde bu üretimin sürdüğü biliniyor. Bundan dolayı da ozon tabakasının kendisini toparlaması istenildiği kadar hızlı olmamaktadır. Ayrıca iklim değişikliğine odaklanan uluslararası kuruluşlar bu problemi artık biraz gözardı ettiklerinden atmosferdeki CFC miktarındaki azalış duraklamaya doğru gitmektedir.

Tüm bunların ötesinde bu kış Kuzey Kutbu’nda uzun süredir karşılaşmadığımız bir durum oluştu. Son senelerde Kuzey Yarımküre’nin çoğu yerinde sert kışlara neden olan “polar vorteks” bu kış başka yerlerin değil, Kuzey Kutbu’nun çok soğuk olmasına neden oldu. Polar vorteks aslında kutbu çevreleyen yüksek seviye rüzgarlarına verdiğimiz isimdir. Bu rüzgarlar şiddetli olursa kutup çok soğuk olur, yavaşladığında ise soğuk hava alt enlemlere doğru sarkar. Bu kış polar vorteks çok kuvvetli olduğundan Kuzey Kutbu 1979 yılından bu yana yaşadığı en soğuk kışı geçirdi. Bundan dolayı da kutup üzerinde kışın sonuna doğru aynı Antarktika üzerinde gördüğümüze benzer buz kristalleri oluştu. Bu buz kristalleri de kutbun üzerindeki ozon tabakasının süratle incelmesine neden oldu.

Bu korkmamızı gerektiren bir durum değildir çünkü kuzeyde artık güneş doğdu ve hava ısınıyor. Hava ısınınca bu buz kristalleri de eriyecek ve ozona özellikle zarar veren durum ortadan kalkacak. Yine de ölçümlerin başladığı zamandan bu yana oluşan en büyük “ozon deliği” “ozon tabakası iyileşmeye başladı” derken karşımıza çıkan kötü bir sürpriz oldu. Bu kötü sürprizle bugün karşılaşmış olmamız belki de iyi bir şey, çünkü bu sayede CFC salımlarındaki kontroller artırılarak ozon tabakasının incelmesini engelleme yolundaki çabalarımız tekrar yoluna sokulmuş olur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Harvey kasırgasının hasarı

Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi İsabella 1492’de uzun süren ve pahalı bir savaş sonunda İber Yarımadası’nı Müslümanlardan geri almışlardı. Yoksulluk içinde olmasalar da yaşamış oldukları büyük savaşın maddi yükünü hafifletecek çözüm yolları arayışındaydılar. Bu sırada Kristof Kolomb da Hindistan’a gidecek kısa bir yol için batıdaki okyanusu aşma çabasındaydı. Bu keşif gezisine maddi kaynak bulabilmek için Ferdinand ve İsabella’nın kapısını çaldı. Milattan önce 3. yüzyılda Eratostenes, Dünya’nın çevresini doğruya epey yakın bir biçimde ölçmüştü. Yalnız Kolomb Eratostenes’in bulduğu değeri kullanacak olursa batıya giderek Hindistan’a ulaşamayacağını biliyordu çünkü o değere göre Asya’nın doğu kıyısı Avrupa’dan 20 bin kilometre uzaktaydı.

Aslında bu Avrupa elitleri tarafından gayet iyi bilinen bir hesaptı. Yalnız, bu hesap değişik yollarla Avrupa’ya ulaşmıştı. Bu yollardan biri de El-Farhani’nin yaptığı hesaptı. Bu hesap Eratostenes’in hesabından biraz daha doğru bir sonuç veriyordu. Ancak verdiği uzaklık Arap mili birimindeydi. Kolomb ise bunu daha alışkın olduğu Roma mili olarak algıladı. Ayrıca Asya’yı da olduğundan biraz daha geniş kabul edince hesapları Asya’nın batı kıyısının Avrupa’dan sadece 2 bin kilometre uzaklıkta olduğunu gösterdi. Bu hesaba inanmak isteyen Ferdinand ve İsabella’yı da ikna eden Kolomb yola koyuldu.

İnsan var olduğundan beri benzer bir düzen içerisinde yaşıyoruz. İktidarda olanlar bilimin söylediklerini değil de bu bilimin söyledikleri içerisinde işlerine geleni kabul edip uygulama yolunda ilerliyorlar. Para arayışındaki Ferdinand ve İsabella’ya Kolomb’un açıklaması bu nedenle diğer tüm uzmanların açıklamalarından daha inandırıcı geldi. Bugün de farklı bir düzende yaşamıyoruz.

İklim krizi karşısında makul olan seçilecek mi?

Yeni bir savaştan çıkmamış olsak da bugün önümüzdeki iklim değişikliği problemi önemli maddi boyutu olan bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maddi boyutu iki anlamda algılayabiliyoruz. İlki eğer çözüm bulamazsak başımıza gelecek olan belanın yaratacağı hasarın boyutu. Diğeri ise çözüm bulmak için yapmamız gereken harcamanın büyüklüğü. İktidardaki yöneticilerin de bu iki boyutu karşılarına koyup daha makul olanı seçtiklerine inanmak istiyorum.

Bugün iklim krizini durdurmak için yapılması gerekenlerin maliyetini ortaya koymak çok da zor değil. Ancak iklim krizinin verdiği hasarın boyutunu ve bu boyutun gelecekte ne kadar artacağını hesaplamak o kadar da kolay değil. İklim krizinin yarattığı hasarın boyutu üzerine çalışmalar yapan iktisatçı William Nordhaus 2018 yılında ekonomi alanında Nobel Ödülü’ne layık görüldü. Bu karmaşık alanda hesap yapabilmek bile başlı başına önemli bir gelişme olarak algılanıyor. Nordhaus’un 2013 yılında yayımladığı “İklim Kumarı: Isınan Dünyada Risk, Belirsizlik ve İktisat” kitabı bu yılın Ocak ayında Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Bu konuya nasıl yaklaşılabileceğini anlayabilmek için önemli bir eser olduğundan okumak isteyebilirsiniz.

İklim krizinin yarattığı hasarlara bir bedel biçebilmek çok zor, ancak bu konuda iki yaklaşım mümkün olabilir. Basitçe anlatmamız gerekirse birincisi, oluşmuş olan hasara bakarız, sonra iklim krizi hiç olmasaydı bu doğa olayının ne boyutta gerçekleşeceğini hesaplarız. Gerçekleşen boyutla iklim krizi olmasa gerçekleşecek olan problemin oranını oluşmuş hasarla çarptığımızda iklim değişikliğinin bu hasarda oynadığı rolü buluruz. İkinci yolda da tek tek hasar yaratan olaylara kafa yormadan tüm dünya için geçerli bir hasar fonksiyonu üretip, tüm dünya ekonomisinin büyüklüğünü hasar fonksiyonu ile çarpıp iklim krizinin ürettiği hasarı buluruz. Bu Nordhaus’un kullandığı yöntem.

Harvey kasırgasının gösterdiği

Climatic Change dergisinde 8 Nisan’da yayımlanan bir makalede bu iki yöntemin sonuçları karşılaştırılıyor. 2017 yılında ABD’nin Houston şehrine büyük hasar veren Harvey Kasırgası bu makalede iklim krizinin yarattığı bir olay olarak ortaya konuluyor. Öncelikle çeşitli kaynaklardan bu kasırganın yarattığı maddi hasar toplanıyor. Bu hasarın ortalama olarak 90 milyar USD olduğu görülüyor. Sonrasında iklim değişikliği hiç olmasaydı bu kasırganın nasıl davranacağı hesaplanıyor. Kısaca, kasırganın verdiği en önemli hasar uzun süre ve şiddetli yağan yağışlardan dolayı olduğundan, iklim krizi olmadan yapılan modellerle artan sera gazları hesaba katılarak yapılan model arasındaki yağış farkı bulunuyor. Hasar selden kaynaklandığı için daha az yağış daha az sel anlamına geliyor. Bu hesapla, iklim krizinin etkisinin en az 30 milyar, en çok da 72 milyar USD olacağı ortaya konuluyor. Ortalama bir değer olarak da 90 milyar dolarlık hasarın 67 milyar dolarının iklim krizi kaynaklı olduğu kararına varılıyor.

Ancak diğer yöntemle gidildiğinde çok farklı bir sonuca ulaşılıyor. Nordhaus’un hasar fonksiyonu D=T2olarak tanımlanıyor. 𝜟T dünyanın ortalama sıcaklık artışı ve 1 derece olarak kabul ediliyor. 𝜑 ise hasar katsayısı Nordhaus tarafından 0.00267 olarak kabul ediliyor. Dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 80 trilyon dolar olarak kullanıldığında tüm dünyadaki iklim krizi kaynaklı tüm hasarın toplamı da 218 milyar dolar olarak bulunuyor. Bu hasarların yaklaşık %10’u ABD’de gerçekleştiğinden 2017 yılında 21.3 milyar dolarlık hasarın iklim krizi kaynaklı olduğu sonucuna varılıyor.

Yalnız iş burada da bitmiyor, çünkü Harvey Kasırgası ABD’de gerçekleşen iklim kaynaklı  tek felaket değil. Hatta ABD hükümeti 2017 yılında gerçekleşen tüm iklim olaylarının sonucu ortaya çıkan hasarların toplamının 1.5 trilyon dolar ve Harvey Kasırgası’nın maliyetinin de 125 milyar dolar olduğunu söylüyor. Bu oranı da yukarıdaki 21.3 milyar dolarla çarpacak olursak Nordhaus yöntemiyle yapılan hesap sonucu Harvey Kasırgası’nda oluşan hasarın sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden oluştuğu bulunuyor.

Elimizde aynı hesabı yapmak için iki yöntem var. Birini kullandığımızda hasar 67 milyar dolar, diğerini kullandığımızda da sadece 1.8 milyar dolar çıkıyor. Ferdinand ve İsabella Asya’nın 2000 kilometre uzakta olduğunu savunan Kristof Kolomb’a bugünkü değeri 50 milyon dolar olan üç gemi vermişlerdi, Harvey Kasırgası’nın hasarının sadece 1.8 milyarlık kısmının iklim krizinden kaynaklandığını savunan William Nordhaus’a da dünya elitleri ekonomi alanında 2018 Nobel Ödülü’nü verdiler. Ama bu hesap sonunda en azından Başkan Trump’ın iklim krizini neden bu kadar hafife aldığını anlamış olduk. Trump gerçekten bu sorunun ekonomik boyutunun çok yüksek olmadığını düşünüyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Buzulların altındaki virüsler

Hepimiz hayatımızda gördüğümüz en kötü salgının içinde yaşamakta olduğumuzdan ilgilendiğimiz her konuda o salgının bir bağlantısını da görmeye çalışıyoruz. Evde oturup düşünecek vakti olanlar da yeni bir soruya kafa yoruyorlar: “Kutuplardaki buzullar eridiğinde altında kimbilir ne virüsler çıkacak?”

Ben ne virologum ne de tıp doktoru, bu nedenle ortaya çıkabilecek virüslerin ne derece ölümcül olabileceğini anlatamam. Ama bildiğim kadarı ile anlatılabilecek şeyler de bilimle bilim kurgu arasında bir yere düşüyor zaten. Bu salgın günlerinde karşımızdaki sorularla ilgili olarak kafam hep aynı kitaba gidiyor: Connie Willis’in Doomsday Book (Kıyamet Günü Kitabı). Kitap neredeyse bugün yaşadıklarımıza benzer bir konuyu ve soruyu ele alıyor. Geçmişten gelen virüsler ne derece tehlikelidir ve böyle bir virüs salgına yol açarsa neler olur? Okumamış olanlara tavsiye ederim, okumuş olanların da bugünlerde tekrar okumamasını.

Kitabın ana sonucu kutuplardaki virüsler konusuna da biraz ışık tutmaya yönelik: Günlük hayatımızda karşılaşacağımız ve normal mutasyonlar sonucu karşımıza çıkacak virüsler de en azından kutuplardakiler kadar tehlikeli olabilir. Bu gerçeğin de zaten tam ortasında yaşıyoruz. Gerçi önemli bir kısmımız insan yapısı olduğuna emin olduğumuz iklim krizinin doğal olduğunu iddia ederken bir kısmımız da doğal olduğunu bildiğimiz bir virüsün insan yapısı olduğunu düşünüyor. Ne olursa olsun, doğa inanılmaz bir çeşitliliğe sahip ve kendi kendine bırakıldığında her daim bu çeşitliliği artırmaya çalışıyor. Karşımızdaki bu virüs de doğanın çeşitliliğini artırmasının bir ürünü. Ortaya çıkacak bir sonraki virüs de bundan çok daha tehlikeli olabilir ve bunun için geçmişe ya da kutuplara gitmemize gerek yok.

Virüse kafayı takmak

Ancak kutuplar hakkında bilmemiz gereken ve virüslerden daha tehlikeli şeyler var. Kutuplar eriyecek olursa, buzulların altından kötü virüsler çıkabilir de çıkmayabilir de. Kötü virüsler çıkacak olsa bunlar birini hasta edebilecek kadar ortamda kalabilir de kalmayabilir de. Birine bulaşacak olsa o kişiyi hasta edebilir de etmeyebilir de. Bu hastalık normal bir soğuk algınlığı seviyesinde de olabilir, daha da kötü bir hastalık olabilir. Daha kötü bir hastalık olsa da yayılması zor olabilir ya da kolay olabilir.

Kısacası, kutupların erimesinde ortaya çıkabilecek virüslerin Kovid-19 ile kıyaslandığında başımıza çok daha büyük bir bela açma ihtimali konusunda konuşabilmek çok zor. Ama buzullara gitmeden şu ihtimali konuşabiliriz: Kovid-19 SARS ile aynı aileden. SARS Kovid-19 kadar bulaşıcı değil ama neredeyse 10 kat daha öldürücü. Diyelim bir sonraki mutasyonda, önümüzdeki 10-15 yılda, SARS kadar öldürücü ama Kovid-19 kadar da bulaşıcı bir virüs üredi. Ortaya çıkabilecek sorunları hayal etmek çok güç değil. Hatta buzulların altından çıkabilecek öldürücü bir virüs ihtimali ile kıyaslandığından bu SARS varyantı çok daha yüksek bir ihtimalle karşımıza çıkabilir. Bu nedenle buzulların altından çıkabilecek bir virüse kafamızı çok takmamamız gerekli.

Oysa böyle devam edecek olursak buzulların altından çıkacağı neredeyse kesin iki madde var ve bu maddelerin ikisini de gayet iyi tanıyoruz. İlki bildiğiniz gibi su. Dünyadaki buzulların hepsinin bugünden yarına erimesi mümkün değil ama küresel ısınmadaki 2 derece eşiğini aştıktan sonra bu buzulların eninde sonunda erimesini durdurmak artık mümkün olmayacak. Buzullar yavaş yavaş erise bile deniz seviyesinin bu yüzyıl içerisinde bir metreden fazla yükselmesi bekleniyor. Bu da küçük ada ülkeleri ile Bangladeş gibi büyük kısmı deniz seviyesine çok yakın olan ülkelerin çok ciddi sorunlar yaşaması anlamına geliyor. Eğer ülkemizdeki Suriyeli göçmen sayısının bir sorun olduğunu düşünüyorsak, Bangladeşli göçmen sayısı bundan en az 10 kat daha fazla olacak. Bir düşünün isterseniz.

Donmuş metana dikkat

Ama buzulların altından çıkacak diğer gaz çok daha ürkütücü. Kutuplara yakın bölgelerde, özellikle Sibirya’da toprağın 2-5 metre altında binlerce yıldır çürüyerek metan gazı oluşturmuş bitki kökleri var. Bu metan gazı donmuş toprağın içerisinde su buzu ile birlikte karışık bir şekilde çözülmeyi bekliyor. Bu toprağın sıcaklığı, ısınmayla birlikte suyun donma noktasının üzerine çıktığında bu metan gazı da hızla atmosfere karışacak. Metan, karbondioksit gibi bir sera gazı ama atmosferi ısıtma açısından baktığımızda bir metan molekülü bir karbondioksit molekülünden 23-25 kat daha etkili. Buzullar eridiğinde bu metan gazı da açığa çıkacak ve o zaman dünyanın ısınması bugünkünden çok daha hızlanacak.

Bunun daha önce de gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor. 252 milyon yıl önce metan gazı aynı şekilde atmosfere sızdığında denizdeki canlı türlerinin %96’sı, karadaki omurgalı türlerinin de %70’i yok olmuş. Bu olaya Büyük Ölüm adı veriliyor. Bununla kıyaslandığında siz hala buzun altından çıkacak virüslerden mi çekiniyorsunuz? Bence buzun altındaki virüslere fazla takılmadan iklim krizine de Kovid-19’a verdiğimiz önemi vermenin vakti geçiyor bile.

Kategori: Hafta Sonu