Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitliliğin korunması için Aichi Hedefleri

Geçen haftaki yazımda bu hafta Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Üzerine Aichi Hedefleri’nden bahsedeceğimi söylemiştim. Bunun ötesinde bir de bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsetmeyi umuyordum. Ancak bu yazıyı yazmak üzere dersimi çalışırken ülkemizin gelecek seneden itibaren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın liderliğini üsteleneceğinden yola çıkarak Aichi Hedefleri’ni öğrenmeye çabaladım. Hayal kırıklığım, senelerdir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çevresinde uzun uzadıya konuşacak bilgim olmasına rağmen biyoçeşitlilik hususundaki çalışmalara dair bu denli az bilgim olmasından kaynaklandı. Bir yandan kendim öğrenirken, diğer yandan da öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istedim.

İşin belki de daha acı tarafı, Aichi Hedefleri’ne 2011-2020 yılları arasında ulaşmamız ve şu anda da 2021-2030 arasında bu hedefleri nasıl ilerleteceğimizi tartışıyor olmamız gerektiğiydi. Nasıl 2009 sonunda Kopenhag’dan iklim için bir anlaşma olmadan ayrıldığımızda koyu bir karamsarlık yaşadıysak, şu anda da elimizde 2021-2030 yılları arasında yapmamız gerekenlere dair bir anlaşma olmaması bizi biyoçeşitlilik bağlamında benzer bir karamsarlığa sürüklemeli. Yalnız, çoğumuz daha neden karamsar olmamız gerektiğini bile fazlasıyla bilmiyoruz. Bu nedenle de Aichi Hedeflerinin süresi her ne kadar geçmiş olsa da, üzerinde anlaşılmış olan bu hedef setinin neler içerdiğini ayrıntısıyla anlatmak istedim. Bu yazıyı bir gazete makalesinden çok bir ders notu gibi algılayabilirsiniz, umarım sonunda biyoçeşitlilik alanında birlikte yapmamız gerekenler konusunda biraz daha fazla bilgi sahibi oluruz.

Biyolojik çeşitliliğin korunması üzerine Aichi Hedefleri

Amaç A: Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması

Hedef 1: Bireyler biyoçeşitliliğin değerlerinin ve biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılması için atabilecekleri adımların farkına varmışlardır.

Hedef 2: Biyolojik çeşitlilik değerleri ulusal kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejileriyle planlama süreçlerine entegre edilmiş ve uygun şekilde ulusal muhasebeye ve raporlama sistemlerine dahil edilmiştir.

Hedef 3: Biyolojik çeşitliliğe zararlı olan, sübvansiyonlar dahil, teşviklerin olumsuz etkilerini en aza indirmek veya yok etmek için bu teşvikler aşamalı olarak kaldırılır veya yeniden düzenlenir. Ulusal sosyo-ekonomik koşulları dikkate alarak ve tutarlı biçimde, biyoçeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı için pozitif teşvikler geliştirilir ve uygulanır.

Hedef 4: Devletler, iş dünyası ve her seviyedeki paydaşlar sürdürülebilir üretim ve tüketime yönelik planları gerçekleştirmek için adımlar atmış veya uygulamaya koymuş ve doğal kaynakların kullanımının etkilerini güvenli ekolojik sınırlar içinde tutmuştur.

Amaç B: Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi

Hedef 5: Ormanlar da dahil olmak üzere tüm doğal yaşam alanlarının kayıp oranı en azından yarıya iner, mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırılır ve bozulma ile parçalanma önemli ölçüde azalır.

Hedef 6: Aşırı avlanmayı önleyecek biçimde, tüm balıklar, diğer deniz canlıları ve su bitkileri sürdürülebilir şekilde, yasal olarak ve ekosistem tabanlı yaklaşımlar uygulanarak yönetilir ve hasat edilir. Tüm türler için kurtarma planları yapılır ve önlemler alınır. Balıkçılığın tehdit altındaki türler ve kırılgan ekosistemler üzerindeki önemli bir olumsuz etkisi kaldırılır. Balıkçılığın balık stokları, türler ve ekosistemler üzerindeki etkileri güvenli ekolojik sınırlar içerisine çekilir.

Hedef 7: Tarım, su ürünleri yetiştiriciliği ve ormancılık için kullanılan alanlar, biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak şekilde ve sürdürülebilir bir biçimde yönetilir.

Hedef 8: Aşırı besinler de dahil olmak üzere kirlilik, ekosistem işlevine ve biyolojik çeşitliliğe zarar vermeyecek seviyelere getirilir.

Hedef 9: İstilacı yabancı türler ve bunların yayılma yolları belirlenir ve önceliklendirilir. Öncelikli türler kontrol edilir veya ortadan kaldırılır ve bunların tekrar ortaya çıkmasını ve yerleşmesini önlemek için yayılma yolları yönetecek önlemler alınır.

Hedef 10: Mercan resifleri ve iklim değişikliğinden veya okyanus asitlenmesinden etkilenen diğer savunmasız ekosistemler üzerindeki çoklu antropojenik baskılar, bütünlüklerini ve işleyişlerini korumak için en aza indirilir.

Amaç C: Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi

Hedef 11: Özellikle içinde biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri için özel öneme sahip alanlar bulunan karasal ve iç suların en az % 17’si ve kıyı ve deniz alanlarının % 10’u, etkin ve eşitlikçi bir şekilde yönetilen, ekolojik olarak temsili ve iyi korunan alan sistemleri ile entegre edilir.

Hedef 12: Tehdit altında olduğu bilinen türlerin neslinin tükenmesi önlenir ve koruma statüleri, özellikle de en çok azalışta olanlar iyileştirilir ve sürdürülür.

Hedef 13: Sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan değerli diğer türler de dahil olmak üzere kültür bitkilerinin, evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının ve yabani akrabalarının genetik çeşitliliği korumak ve genetik erozyonu en aza indirerek genetik çeşitliliklerini korumak için stratejiler geliştirilip uygulanır.

Amaç D: Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması

Hedef 14: Temiz su sağlama ile ilgili hizmetler dahil olmak üzere temel hizmetleri sağlayan ve sağlığa, geçim kaynaklarına ve refaha katkıda bulunan ekosistemler, kadınların, yerel toplulukların, yoksul ve savunmasızların ihtiyaçları dikkate alınarak onarılır ve korunur.

Hedef 15: Ekosistem dirençliliği ve biyolojik çeşitliliğin doğada saklanan karbon miktarına katkısı, bozulmuş ekosistemlerin en az % 15’inin onarılması da dahil olmak üzere, koruma ve onarma yoluyla artırılarak iklim değişikliğinin azaltılmasına, uyuma ve çölleşmeyle mücadeleye katkıda bulunulur.

Hedef 16: Genetik Kaynaklara Erişim ve Kullanımlarından Kaynaklanan Faydaların Adil ve Eşit Paylaşılmasıyla ilgili Nagoya Protokolü yürürlüktedir ve ulusal mevzuata uygun olarak işletilir.

 

Amaç E: Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Hedef 17: Taraflar, etkili, katılımcı ve güncellenmiş ulusal biyoçeşitlilik stratejisi ve eylem planını bir politika aracı olarak benimser ve uygulamaya başlar.

Hedef 18: Yerel toplulukların biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı ile ilgili geleneksel bilgi, yenilik ve uygulamalarına ve biyolojik kaynakların geleneksel kullanımına saygı duyulur. Yerel toplulukların tüm ilgili düzeylerde tam ve etkili katılımıyla geleneksel kullanım ulusal mevzuata ve ilgili uluslararası yükümlülüklere tabidir ve uygulamaya tamamen entegre edilir ve yansıtılır.

Hedef 19: Biyoçeşitliliğin değeri, işleyişi, durumu, eğilimleri ve kaybının sonuçları ile ilgili bilgi, bilim temeli ve teknolojiler geliştirilir, geniş çapta paylaşılır, aktarılır ve uygulanır.

Hedef 20: 2011-2020 Biyoçeşitlilik Stratejik Planı’nın etkin bir şekilde uygulanması için mali kaynakların seferber edilmesi mevcut seviyelerden önemli ölçüde artmalıdır. Bu hedef, taraflarca geliştirilecek ve raporlanacak kaynak ihtiyacı değerlendirmelerine bağlı değişikliklere tabidir.

Hedeflerin üzerinde anlaşmaya varılan metni burada yazdıklarımla tamamen örtüşmeyebilir, teknik detayları kafa karışıklığı yaratmaması için elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. 

Altıncı Yok Oluş, insan eliyle gelecek

Bugün hepimizin anlaması gereken en önemli husus, bu gezegenin yaşadığı Altıncı Yok Oluş içinde ilerlemekte olduğumuzdur. Hem de bu sefer bu yok oluş doğadan kaynaklanan sebeplerden değil bizim yüzümüzden gerçekleşiyor. Unutmayalım, bir önceki yok oluşta dinozorların nesli tükenmişti. Dinozorlar ondan önceki 180 milyon yıl boyunca yeryüzüne egemen olmuşlardı. Bir olay, bir daha geri gelmemek üzere toprağın derinliklerine gömülmelerine yol açtı.

Şimdi insanlar bilerek ve isteyerek benzer şekilde milyonlarca yıldır bu gezegende yaşayan canlıların nesillerini tüketiyorlar. Ne yazık ki burada durum iklim krizinden de kötü. Ortada artık göstermelik de olsa bir anlaşma yok. Geçmişte yapılmış olan anlaşmalara da pek fazla saygı gösteren yok. Bunları birleştirdiğimizde yeryüzünde biyoçeşitlilik her geçen gün azalmaya devam ediyor ve bunu biz yapıyoruz, bilerek.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Ormansızlaşma ve biyoçeşitliliğin azalması salgınları neden daha olası hale getiriyor?

Son yaşadığımız pandemi günleri bir süredir azalan biyoçeşitlilik ile yeni salgın hastalıklar arasındaki bağlantı üzerine çalışan araştırmacıların bu alandaki çalışmalarını artırmasına ve bunların kamuoyunda daha görünür hale gelmesine neden oldu. Birkaç hafta önce popüler bilim dergisi Nature’de yayımlanan bir makalede ormanların ve türlerin yok oluşu ile başta Covid-19 olmak üzere çeşitli salgınların ortaya çıkışı arasındaki bağlantı ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar tartışılıyordu. Makalede özetlenen bilgilere göre insanlar, ormanları, çevre ve doğayı tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltıp biyolojik dengeyi bozdukça Covid-19 ve benzer bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riski artıyor.

Aslında 2000’li yılların başından bu yana çok sayıda bilim insanı bazı türlerin yok olmasıyla SARS, MERS, Ebola gibi yeni salgınların ortaya çıkması arasındaki bağlantıya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Bu çalışmalar bilinen bir gerçeği adeta yüzümüze vurmuştu. Artan ve büyüyen kentler, gün geçtikçe vahşileşen sanayi, açılan yeni dev maden alanları, fosil yakıtların tüketimi sonucu oluşan hava kirliliği ve küresel iklim krizi, yangınlar, atıklar gibi nedenlerle meydana gelen ormansızlaşma ve bazı türlerin yok olması, fareler, yarasalar gibi bazı türlerin de sayıca artmasına neden oluyordu. Ekolojik dengenin bozulması nedeniyle sayıları artan ve insanla daha yakın temasa geçen fareler, yarasalar gibi canlılar potansiyel olarak tehlikeli mikroorganizmaların insanlara kolayca geçmesine yol açıyordu. Ayrıca bu canlı türlerinin çoğalması doğadaki insanlar için tehlikeli olan mikroorganizma havuzunun da artmasına da yol açıyordu.

Bütün kıtalarda biyoçeşitlilik kayboluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyor

Nature’de yayınlanan makaleye göre altı kıtada 7000’e yakın noktada bugüne kadar yapılan çeşitli araştırmalar sonucu yapılan analizlerde insanların daha çok doğal yaşam alanlarına girmesi sonucu ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı eğiliminin bulaşıcı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiş. Hatta bu araştırmaları yapan bilim insanlarınca bazı türlerin yok olması ve buna bağlı olarak tehlikeli mikroorganizmaları insanlara taşıyan fırsatçı türlerin ise çok artmasını gözlemleyerek çeşitli zamanlarda yeni salgınların uyarısı da yapılmış. Ama SARS, MERS gibi salgınlara rağmen pek dikkate alınmamış bu uyarılar…

Bu araştırmacılardan biri olan Londra Üniversitesi’nden Kate Jones daha önce ciddiye alınmadıklarından yakınarak yaşadığımız pandemi günlerinin son olmayabileceğine dikkat çekiyor. Çok sayıda çalışmadan elde edilen 3.2 milyondan fazla veriyi yorumlayan Jones, kentlerin genişlemesi ve yerleşim merkezlerinin artmasıyla ormanların yok olduğunu, biyoçeşitliliğin azaldığını; buna karşılık başta fareler ve yarasalar olmak üzere çeşitli kemirgen ve primatlardan oluşan 143 türün sayısının artarak insanların yerleşim merkezlerine yaklaştığını tespit ettiklerini belirtiyor. 

Jones ekibi ile birlikte daha sonra çalışmalarının ikinci aşamasına geçmiş ve zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma olasılığını incelemiş. Grup, Afrika’daki Ebola salgınları için yaptığı değerlendirmede; salgının gelişme eğilimlerine, olası konakçı türlerinin varlığına ve bir virüsün insanlara bulaştığında hangi hızda yayılabileceğini belirleyen sosyo-ekonomik faktörlere dayalı risk haritaları hazırlamışlar. Bu haritalama çalışmaları sonucu salgının özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılma bölgelerini önceden tahmin edebilmişler. Jones artık arazi kullanımı, ekoloji, iklim gibi biyoçeşitliliğe etki eden faktörleri izleyerek yeni salgınların önceden fark edilebileceğini söylüyor.

Yeni pandemiler kaçınılmaz

İsviçre‘nin Cenevre kentindeki Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ofisinde epidemiyoloji uzmanı olarak çalışan Fall’da kırsal sınırın ekolojisinin yanı sıra sosyal ve ekonomik eğilimlerini de anlamanın gelecekteki salgın hastalık riskini öngörmede çok önemli olacağını kabul ediyor ve ekliyor: “Bu seviyede ormansızlaşma, düzensiz madencilik ve plansız kalkınma ile yaşamaya devam edersek, daha fazla salgın yaşayacağız.”

Sonuç olarak araştırmacılara göre ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, insan ile doğal yaşam alanları arasındaki mesafenin kısalması devam ettiği sürece yeni pandemiler giderek daha çok yaşamımıza girecek. Peki, yeni salgınlarla karşılaşmamak için çözüm ne? Bu konuda geçtiğimiz aylarda Science Dergisi’nde yayımlanan bir makalenin yazarlarından olan Daszak, hükümetlerin Covid-19 gibi gelecekteki pandemi riskini önemli ölçüde azaltabileceklerini, çözüm için ormansızlaşmayı ve vahşi yaşam ticaretini engellemeleri gerekliliğini vurguluyor. Bunun yanı sıra vahşi yaşam ve çiftlik hayvanlarından kaynaklanan yeni virüs salgınlarının da izlenmesi, önlenmesi ve kontrol altına alması gerekliliğini belirtiyor.

Science’daki makalelerinde Daszak ve arkadaşları bunun maliyetli bir çözüm olduğunu; ancak bu maliyetin son Covid-19 pandemisindeki ekonomik kayıplarla karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu vurguluyor. DSÖ Cenevre ofisinden Fall ise yeni salgınların görülmemesi için devletlerin ve uluslararası kurumların halk sağlığı, hayvan sağlığı, çevre alanına odaklanan ortak çabaları ile mümkün olabileceğini belirtiyor. Fall, hedefin kaynakları en riskli alanlara odaklamak ve hem vahşi hem de evcil hayvanlar ile insan arasındaki etkileşimleri yönetmek olduğunu ve bir erken uyarı mekanizması kurulması gerekliliğini söylüyor.

Ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, fırsatçı kemirgen türlerin çoğalması, çevresel ve doğal kaynakların umarsızca yağmalanması, insan ile doğal alanlar arasındaki mesafenin kısalması ve sonuç olarak bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı… Tüm bunların hepsi kapitalist sistemin üretim ve tüketim ilişkileri sonucu ortaya çıkmıyor mu? Peki, popüler bilim dergisi Nature’da tartışıldığı gibi kapitalist sistem içinde kalarak başta ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması gerçek anlamda durdurulabilir, önlenebilir mi? Bu soruya evet demek bence pek mümkün değil. İşte temel çözüm bu nokta da ortaya çıkıyor. O zaman ya kapitalist sistemin içinde kalıp bu sistemin yarattığı koşulların sonucu olarak yeni salgınları bekleyeceğiz ya da gerçek çözüm için ekosistemlere saygılı yeni bir sistemi hedefleyeceğiz. 

Seçim bizim…

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gençlere umut gerek

“Kâat helvası yesem her gün” diye düşündü
5 yaşında.
“Mektebe gitsem” diye düşündü
               10 yaşında.
“Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam” diye düşündü
               11 yaşında.
“Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksalar” diye düşündü
               15 yaşında.
“Babam neden kapattı dükkânını?”
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına”
      diye düşündü
                     16 yaşında.
“Gündeliğim artar mı?” diye düşündü
    20 yaşında.
“Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?”
diye düşündü
21 yaşındayken.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
                         22 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         23 yaşında.
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
“İşsiz kalırsam” diye düşündü
         50 yaşına kadar.
51 yaşında “İhtiyarladım” dedi,
                  “babamdan bir yıl fazla yaşadım.”
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya Nazım Hikmet 1939 yılında başlamış. Ülkenin koşulları sebebiyle kitap 1960’ların ikinci yarısında ancak basılabilmiş. Yani yukarıdaki mısraların üstünden neredeyse 80 sene geçmiş ve Galip Ustaların aklından geçenler bu ülkede hala aynı. “Ya işsiz kalırsam?” Sokağın düşüncesi hala aynı. Ya işsiz kalırsam, ya biraz daha iş bulamazsam, ya okul bitince açıkta kalırsam. Bu soruları sormayan da bu sorulara yanıt aramayan da yoktur.

Dönem değişti dünya değişti, ahval değişmedi

Elbette dönem değişti. Dünya değişti. Yaşamın tabanı yükseldi buna bağlı olarak da hayat standardı arttı. Fakat o his hala aynı his işte. Aynı olmasa 1939’da şiir yazan komünist bir şairin konusu da 2020 yılında kurulan Yeşiller Partisi’ne gelen en büyük iki soru da gençlerin gelecek kaygıları ve işsizlik olur muydu?

Umutsuzluk ve işsizlik… Gençlerin önündeki iki büyük problem. Bugün işsizliğin ne kadar olduğunu dahi bilemiyoruz. Çünkü iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayı bırakanlar işsiz bile kabul edilmiyor. Devletin gözünde işsiz kabul edilmeniz için kapı kapı iş aramanız ve o kapıların yüzünüze kapanması gerekiyor. Bu yüzden de TÜİK işsizliği %12.9 açıklarken bu rakam DİSK’in düzenli yaptığı araştırmaya göre tam %50! Böyle bir ortamda da kimsenin, hele de yıllarını eğitime harcamış, yetmemiş yüksek lisans, doktora kollamış, dil öğrenmiş gençlerin umutlu olmasını bekleyemeyiz. Olan ne? Haklı bir şekilde “yırtma” arzusu. Sonuç ne? Ya fiziken ya da zihnen kaybedilen gençler. Bu döngüyü tersine çevirmeliyiz. Umudun hep beraber değiştirme isteğiyle yaratılacağını ve bireysel kurtuluşların ancak biraz da şansla hayata geçebildiğini görmeliyiz.

Fakat artık bu bireysel kurtuluş bile ufukta kayboluyor. Yurtdışına gidebilenler gidiyor. Her gidenle birlikte ülke daha da çoraklaşıyor. Gidemeyenler ise burada “hapis” kalıyor. Ekonomik sebeplerden, yaşam tarzı kaygılarından, demokrasi kaygılarından ya da en basit ifadeyle ekonomik olarak buhranda, sosyal olarak da baskıcı bu yapıdan uzaklaşmak istiyorlar. Olmayınca da ömür sayacı devreye giriyor. Borç, kredi, biraz elin bollaşması, Dolar kaç lira olmuş, bu sene tatili ne yapalım? Bu sarmal umutsuzluk sarmalı. Ömrünü araba ve ev borcu ödeyerek geçirmemek için intihar eden insanları anlamalıyız. Hayatın ritmi artık klasik siyasi partilerin ritminden farklı akıyor.

Umutsuzluk kader olamaz!

Yeşiller Partisi olarak genç bir partiyiz. Hem tüm sorunları birebir yaşayan hem de bu sorunlara birlikte çözüm arayan bir partiyiz. Dünyadaki akranlarımız nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak isteyen, keşfetmek isteyen, tatmak isteyen, çalışmak isteyen ve geleceği kurmak isteyen bir partiyiz. Aynı zamanda umutsuzluğu da yaşayan ve bu umutsuzluktan güç alarak hareket eden bir partiyiz. Umutsuzluk, konforsuzluk bizi itiyor ve bunu yaşayan herkesle birlikte olma isteğini ortaya çıkartıyor.

Sözün özü;

1939’da yazılmaya başlayan bir kitap, yazarı yurtdışında memleket hasretiyle öldükten yıllar sonra basılabilmiş. Günümüzde de hem içerik aynı içerik hem baskı aynı baskı. Fakat değiştirmeliyiz. Bu memleketi de bu memleketin insan manzaralarını da Yeşiller olarak, Yeşiller ile hareket edenler olarak topluca değiştirmeliyiz. Umutsuzluk kader olamaz!

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayvanla hayvan olsak…

Sevgili annem, otuzlu yaşlarımda bile çocuklarla oynamama şaşırır ve “kocaman adam oldu ama hâlâ çocukla çocuk oluyor…” deyip gülerdi. Kocaman adam olduğumda çocukla çocuk olduğum gibi çocukluğumda da eşsiz köpeğim Boncuk ile köpek olurdum.

Geçtiğimiz Pazar hayvanları koruma günüydü ve geçmişe gidip anılarımı tazeledim. Hepimiz biliyoruz ki bir şeyin günü varsa, o konuda ciddi bir sorunumuz bulunmaktadır. Hayvanları korumak konusunda da karnemiz maalesef pek parlak değil.

Geçen Pazar hatırladıklarım

Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda İstanbul’da bazı kuduz vakaları baş göstermişti. Buna karşı yapılması gerekenler hararetli şekilde tartışılıyordu. Hastalık bahanesiyle bütün sokak köpeklerinin toplanıp öldürülmesini (itlaf[1]) savunanlar geniş bir cephe oluşturmuştu. Bayraktarlığını da Hıncal Uluç yapıyordu bu cephenin ve hayvanları savunanları çapulcu ve çaçaron olmakla itham ediyordu çıktığı televizyon programlarında.

Bense o yıllarda henüz sevgili eski eşim Müge ile evli değildim, arkadaştım ve onunla omuz omuza Orman Fakültesi‘nin geniş ve yeşil bahçesine bırakılan ya da bir şekilde o bahçeye gelen sahipsiz köpeklerle ilgileniyordum. Onları fakülte yemekhanesinin artık yemekleri ve hafta sonları kasaplardan topladığımız et ve kemiklerle beslemeye çalışıyor, bütün hastalıklarıyla ilgileniyor, aşılarını eksiksiz yaptırıyorduk. Gönüllü olarak yaptığımız bu çalışmalarda en büyük destekçimiz, her aradığımızda Bakırköy’deki muayenehanesini bırakıp yardımımıza koşan sevgili veteriner Yasin Ak idi (Tıpkı sevgiyle tedavi ettiği hayvanlar gibi öylesine temiz yürekliydi ki, bu dünyanın çirkinliklerine çok fazla dayanamayıp Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak gitmeyi tercih etti daha sonra Yasin).

Ayrıca, o “uyuz ve pis hayvanları” besleyerek fakülte hoca ve öğrencilerinin sağlığını tehdit ettiğimiz için, bizi dilekçe vermeye varacak kadar şiddetli bir şekilde hedefine koyan bazı öğrenci ve “hoca”lara karşı savunan dönemin dekan ve dekan yardımcıları Melih Boydak, Tahsin Akalp ve Kadir Erdin Hocalarımızın desteğini asla unutamam. Ne var ki gözümüz gibi baktığımız, bütün sağlık kontrolleri yapılan ve kesinlikle saldırgan olmayan o canların hiçbirini, kimin ne şekilde organize ettiğini asla öğrenemediğimiz zehirleme operasyonlarından kurtarmayı başaramamıştık o günlerde.

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız

Bir gün sevgili Hocam Abdi Ekizoğlu odama geldi. Elinde kocaman yeşil bir kitap vardı. Cihan, dedi, “Müge ile senin çabalarına çok katkı veremiyorum. Kabul edersen bu kitabı hediye etmek istiyorum sana.”

Kitabı aldım. Kapağında şöyle yazıyordu: Öldürttüğümüz Hayvan Dostlarımız Biz İnsanları Bağışlayınız: HAYVAN HAKLARI: Bir insanlık kitabı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olan ve 2006 yılında kaybettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. İsmet SUNGURBEY tarafından yazılan kitap o gün bugündür kitaplığımın en değerli parçalarından biri.

Batı hayranlığı

Hayvanları ve özellikle sokak hayvanlarını sevmeyenlerin çok sık başvurdukları bir argüman var. Batı’da, Avrupa’da sokaklarda hayvan olmazmış. Hayvanlar sahiplenilip evlerde beslenir, diğerleri de toplanıp hayvan barınaklarına götürülürmüş… Hayvan barınağı denilen şeyin, gidip görenler bilir, toplama kampı olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Batı’nın neredeyse bütün “insani” değer sistemlerini pas geçip oldukça “insan merkezci ve bencil”   bu yanına öykünmeyi aklım hiç almıyor benim. Batı’da olan her şeyin otomatik olarak doğru ve güzel olduğunu düşünmek gibi iflah olmaz bir düşünme yöntemi hastalığı bu. Oysa Doğu’nun da kendine has pek çok erdemi var. Hadi Doğu’nun genelini bırakalım, bizim kültürümüzün en güzel yanlarından birinin sokaklarımızdaki dostlarımıza sahip çıkmak olduğu, sokak dediğimiz sosyal yaşam ortamının onlarla güzelleştiği nasıl ıskalanır?

Bizde sokak ağaçlı çiçekli, kedili köpekli bir kavramdır ve çok da güzeldir. Niye Batı’nın doğadan yalıtılmış, yapaylaşmış, ruhunu kaybetmiş sokaklarına öykünelim ki?

Batı hayranı bu grup, hemen peşinden havlayan, sürü halinde dolaşan, insanlara saldıran, oraya buraya kaka yapan köpek; yahut kuş avlayan, çocuk tırmalayan kedi argümanını öne sürer. Sanırım aklı başında hiçbir hayvan sever saldırgan davranan bir köpeğin ya da kedinin sokaktan alınarak hayvan bakımevine götürülmesine (orada sağlıklı koşullarda bakılması kaydıyla) karşı çıkmaz. Tıpkı saldırgan davranan bir insanın alınıp hapishaneye ya da bir hastaneye konulmasına karşı çıkılamayacağı gibi. Ama aklı başında her insan, saldırgan davranan bir insan gerekçe gösterilerek masum insanların da hapishaneye konulmasına nasıl karşı çıkacaksa, saldırgan davranan bir hayvan gerekçe gösterilerek masum hayvanların da barınağa konulmasına karşı çıkmalıdır.

Hayvanların sokakları kirletmesi meselesine gelince, bana göstereceğiniz bir hayvan pisliğine karşılık ben en az yüz insan pisliği gösterebiliyorsam, lütfen biraz vicdanlı olun derim. Sokak hayvanlarının pisliklerinin toplanıp temizlenmesi, onların tüm sağlık kontrollerinin yapılması ve gerekiyorsa tedavi edilmesi vergilerimizle finanse edip oylarımızla seçtiğimiz yerel yönetimlerin,  onlarla sokaklarımızı dostça paylaşmak da biz yurttaşların boynunun borcudur.

Tapun mu var?

Çocukluktan girdim, bitişi de öyle yapayım. Çocukken birisi bize git oradan dediğinde “tapun mu var?” derdik. Veya, “tapusu senin mi?”.. Binlerce yıldır insanlar olarak dünyanın her yanına yayıldık durduk. Orman demedik mera demedik, sulak alan demedik kumul demedik, her yeri istila ettik. İstila ettiğimiz her yerden, işimize yarayanları aramızda tutup geri kalan bitkileri ve hayvanları kovaladık. Paylaşmayı unuttuk, unuttukça yalnızlaştık, yalnızlaştıkça daha fazla doğaya saldırdık. Saldırmaya da devam ediyoruz. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız? Birisinin bize, dünyanın tapusu sizin üzerinize mi demesini bekliyoruz? Ne dünyanın tapusu ne de sokakların tapusu üzerimize değil. Paylaşmak zorundayız. Paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gelelim baştaki çocukla çocuk olmak meselesine; yanına bir de hayvanla hayvan olmayı koysak, inanın dünyanın bütün sorunlarını çözmek çok daha kolay olacak. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olunan insanca günler dilerim…

*

[1] Arapça telef etmekten gelir. Hayvanları gözünü kırpmadan öldürmekten utanmayıp “öldürmek” fiilini kullanmaktan utananların sevdiği bir sözcüktür.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğaya saldığımız mikro lif miktarını azaltabilir miyiz?

Yaşantımıza şöyle bir göz attığımızda, tekstil materyallerinin hayatımızda aslında farkında olmadığımız kadar çok yer kapladığını görebiliriz. Sabah kalkarken, gece yatarken, banyo yaparken, giyinirken, otururken, yemek yerken kısacası her türlü aktivitemiz tekstil ürünleriyle bir şekilde bağlantılı. Bu durum da tekstil ürünlerinin içeriği ve etkisini daha önemli hale getiriyor. Bu durumun farkında olanlar, tekstil ürününde tercihini “daha doğal” diye nitelendirilen pamuk, keten, tencel vb. alternatiflere yönlendirirken, işin maddi külfetinin boyutu bu tercihlerin sınırlı kalmasına neden olabiliyor. Ancak doğal olarak nitelendirilen alternatiflerin de tartışmalı olduğunu belirtelim.

Tekstil ürünlerinin sadece onu kullananları etkilediğini düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Şöyle bir düşünürseniz, “daha doğal” alternatiflere sadece kendi sağlığınız açısından yöneldiğinizi kolaylıkla fark edeceksinizdir. Ancak bizden daha önemli bir alan daha var ki onu gözetmek inanın kendinizi gözetmekle hem eş değer hem de daha da ötesi. İşte o gözetmemiz gereken yer yaşadığımız çevre!

Çamaşır yıkamanın doğaya maliyeti

Tekstil ürünlerinin doğadaki sentetik ya da doğal lif tipteki mikroplastiklerin ana kaynaklarından biri olduğu birçok araştırmayla ortaya konulmuş. Bu kaynakların da en büyüğü çamaşır yıkama faaliyeti. Bunun ürkütücü olmasının nedeni de çamaşır yıkama suyunda tespit edilen dudak uçuklatacak miktardaki kopmuş lifler! (Bu konuda farklı bir yaklaşımla yaptığımız çalışmanın detaylarını buradan okuyabilirsiniz) İşte çamaşır yıkama esnasında kopan bu lifler kanalizasyona oradan da atık su arıtma tesislerine ulaşıyorlar. Eğer düzgün çalışan ileri düzey ve çok aşamalı bir arıtma tesisi yoksa bu liflerin çoğunluğu ya denize ya da atık su deşarjının yapıldığı diğer sucul ortama karışıyor. (Bunun nasıl olduğuna dair de şu çalışmamızı okuyabilirsiniz)

İşin özü giydiğimiz elbiselerden tutun da kullandığımız giydiğimiz çoraba kadar tüm tekstil ürünleri hem yıkanırken hem de kullanım esnasında mikro lif salıyorlar. Bu liflerin doğal ya da sentetik olması ise aslında doğa için pek de farklı bir anlama sahip değil. Sonuçta tekstil kullanımına uygun hale getirilmiş formlarıyla her iki türden lifin de doğada yeri olmamalı.

Peki, bu liflerin yıkama esnasında salımını önlemenin bir yolu var mı? Çünkü önemli olan salımı engellemek, aksi takdirde salındıktan sonra yakalamak çok da etkili bir yol değil. Şöyle düşünün, fiberler çamaşır yıkama suyuyla kanalizasyona gitti, sonra da atık su arıtma tesisine ulaştı! İşte burada arıtılsa bile o fiberler arıtma çamuruna karışacak ve o çamur da yine bir şekilde karasal ortama dâhil olacaktır. Yani aslında arıtmayla salınan fiberin sadece varış noktası değiştiriliyor. O halde sorunu kaynağında önlemek en tutarlı yol.

Bunun nasıl olması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar olsa da her türlü girişimin değerli olduğunu belirtmekte fayda var. Gerek tekstil ürünü tasarımının değiştirilerek fiber salımını azaltmaya yönelik olsun gerekse de yıkama esnasında salınan fiberleri tutma teknolojileri olsun sorunu kaynağında önleme açısından yapılan her türlü inovasyon oldukça faydalı girişimler olarak kabul edilebilir. İşte bu girişimlerden bazılarını meraklıları ve ilgilenenler için sıralayalım.

1- Cora Topu

Cora Topu, sahip olduğu gözenekler yardımıyla suyun içerisinden geçmesine fırsat veren ancak salınan mikrolifleri tutmaya yarayan bir top. Yıkama esnasında makinanın içerisine giysilerinizle birlikte bırakacağınız bu topun salınan fiberlerin atık suya karışmasını %20-36 arasında azalttığı tespit edilmiştir. Şekil olarak ahtapot/mercan benzeri bir toptur.

2-Yıkama keseleri

İçerisinden su geçen ancak gözeneklerinin küçüklüğü nedeniyle belli boyutun üzerindeki liflerin geçmesine izin vermeyen yıkama keseleri,  salınan liflerin %55’e kadarını tutabilme yeteneğinde. 

Yıkama kesesi.

3-Dış filtrasyon cihazları

Bu cihazlar çamaşır makinasının çıkış suyuna bağlanarak kullanılan görece daha ileri önleme teknolojileri olarak düşünülebilir. Bir nevi çamaşır makinanıza küçük bir arıtma tesisi kurmak gibi. Dış filtrasyon cihazları salınan mikrolifleri %90’a kadar tutabiliyor.

Bu yöntemlerin tek başlarına etkileri sınırlı olsa da birlikte kullanımları lif tutma becerisini oldukça arttırmaktadır. Her ne kadar bu yöntemler var olsa da gerek fiyatlarının yüksekliği, gerekse de erişimlerinin kolay olmaması onların etkili bir çözüm yöntemi olmalarını kısıtlıyor diyebiliriz. Ancak buna rağmen, mikro lif salımının bir problem olarak görülmesini sağladıkları ve gelecekte ortaya konulacak yeni teknolojilere ön ayak olacakları için oldukça kıymetli yöntemlerdir. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı]Bir ahtapotun öğrettikleri

“My Octopus Teacher”… Yönetmenliğini Pippa Ehrlich ve James Reed, yapımcılığını ve oyunculuğunu ise Craig Foster’ın yaptığı bir belgesel. Aslında sadece belgesel demek biraz yetersiz, bir ahtapotun yaşamından öte, adeta bir hayat ve hatta siyaset dersi.

Craig Foster’ın her gün tüpsüz dalarak, bir yıl boyunca sürdürdüğü sıradan bir ahtapotla olan inanılmaz ilişkisi anlatılıyor, bir buçuk saatlik belgeselde. Nefesinin yettiği kadar kalabildiği derinlerde adeta bir aşk yaşıyor. 

Uzun yıllar, birden çok belgeselin yönetmenliği ve yapımcılığını yapan biri olarak, sadece bir ahtapotun yaşamını izlemek için seyirciyi bir saatten fazla ekrana kilitlemenin çok zor bir başarı olduğunu bilirim. Bu başarının altında çekim teknikleri ve birçok belgeselcinin vazgeçilmezi olan harika görüntüler yatmıyor sadece. Belgeseli seyredilir kılmanın birinci koşulu olan “hikaye”nin muhteşemliği ve inanılmaz bir duygusallık ve aşkla işlenmesi. Bir deniz canlısının hikayesini insanın hikayesiyle eşleştirmek belki de en zoru..

Ahtapotun güvenini nasıl kazanırsınız?

Bir yöneticinin, başkanın, cumhurbaşkanının, halkının güvenini kazanmasından çok daha zor bir durum. Ahtapota yalan söyleyemezsiniz, onu cazip yemlerle kandıramazsınız, güvenini kazanmak için dürüst olduğunuzu, ona ihanet etmeyeceğinizi sabırla göstermeniz gerekir.

Ahtapot, inanılmaz zeki bir deniz canlısı. Tehlikenin nereden, nasıl geldiğini hissedebilen, karşısındaki bir köpek balığı da olsa, nasıl hayatta kalabileceğini hesaplayan bir canlı. Ve hayatından yalnızca tek bir şey için vazgeçiyor; yeni canlar yaratmak için.. Dişil gücün ve enerjisinin birleştiği bir zeka.

Bunun bir benzerini yıllar önce izlediğim somon balıklarıyla ilgili bir belgeselde de görmüştüm. Yumurtalarını bırakacakları bölgeye ulaşmak için akıntıya karşı yüzerken ayılardan bile korkmayan balıklarda. Amacına ulaşmak , somon yavrularını oluşturacak yumurtalarını bırakmak için, hiç bir zorluğun yıldıramadığı ve sonunda ölüm bile olsa vazgeçilmeyen yaşam öyküleri. Tabağınıza konan, afiyetle yediğimiz bir ahtapotun, bir somonun , çoğu kez bizlerden daha cesur olduklarını bilmek inanılmaz öğretici bir deneyim.

2015 yılında Perth şehrinde kıyıya ölü bir yunus vurdu. Erkek bir yunusun ölüm sebebi ise yiyemediği, ağzından sarkmakta olan Maori ahtapotuydu. Kollarından birini yunusun gırtlağına dolayarak onun havasız kalarak ölümüne neden olmuştu. Kendi de öldü ama yem olmadı.”

Doğaya bu gözle bakarsak bin yıllardır, aslında insanın doğaya hiçbir şey öğretmediğini, ama doğanın bize ne kadar çok şey öğrettiğini görebiliriz. Bunu görmenin zamanı gelmedi mi?

İnsan olmanın, en akıllı, en zeki canlı olmakla hiçbir alakası olmadığını görmemiz için bakalım artık doğaya. Bir kağıt parçası, bir sarı maden uğruna feda ettiklerimizi sorgulamak için bakalım…

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  Hannah Arendt

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir dilin ölümüne tanıklık etmek – Meral Çare

“Ubıh dili ayakta ölecek. Dağılmıyor. Tevfik bu dili bizim için konuşuyor, tanıklar var, yakın zamanlara kadar bu dili konuştuğu yaşlılar vardı. Sözgelimi Latincenin Roman dillerini doğurarak dağılmış olduğu söylenebilir. Ama Ubıh dili, hayır. Dağılmadı. Kaybolacak, hepsi bu.” (Prof. Georges Dumézil)

*

Tevfik Esenç’i 8 Ekim 1992 yılında kaybettik. 28 yıl önce bugün bir dilin son seslerinin sustuğu gündü. Tanıklık ettiğim, ses kaydı aldığım ve Prof. Georges Charachidzé’nin yazıp yayımladığı son çalışmasında Tevfik Esenç çalışmayı şu sözlerle bitirmişti:

Büyük dostum Prof. Charachidzé,

Çok Laf Yalansız Olmaz, Çok Mal Çobansız Olmaz (Ubıh Atasözü).

Hata yaptımsa da kusura bakmayın. Ubıhçanın sonunu böyle bitiriyorum. Bundan sonra benden fazla Ubıhça bilen birisini bulursam yine onunla da konuşurum.

Ubıhça bugünden sonra sensin. Bugünden sonra anlatacak, konuşacak sensin. Bunları okuyanlara sesleniyorum; daha doğrusunu, daha gerçeğini bilen varsa söylesinler, çok memnun olurum. Allah size iyilikler, güzellikler versin! Ubıh dili burada sona eriyor.”

‘Son Ubıh’

Tevfik Esenç 1906 yılında Balıkesir ilinin Manyas ilçesine bağlı Hacı Osman Köyü’nde (Huncahable) doğdu. Annesi Ubıhların Hunca ailesinden, babası ise Zeyşüe ailesindendir. Hacı Osman Köyü, 1864 yılında Kafkasya Soçi’den Osmanlı topraklarına sürgün edilen bir Çerkes kabilesi olan Ubıhlar tarafından kurulmuştur. Köyde sonradan öğrendikleri Türkçe ile beraber üç dil konuşulur: Ubıhça, Adigece ve Türkçe.

Ubıhça 3’ü sesli, 82’si sessiz toplam 85 harften oluşur. Kafkasya’da uzun süren savaşlarda, Ubıhlar dil birliği olması amacıyla, Adigece konuşma kararı alırlar ve Adigece iletişim dili olur. Osmanlı topraklarına sürgünden sonra Adigecenin yanı sıra yıllarca Ubıh dilini de konuşmuşlardır.

Tevfik Esenç’in bu kadar iyi Ubıhça bilmesi yaşadığı ortamla çok ilgilidir. Çok küçük yaşta babasını kaybeder ve dedesi Papüj’ün yanında büyür. Papüj, Kafkasya’dan gelirken dilini de getirmiştir; konuştuğu dil en saf, en doğru ve en zengin Ubıhçadır. Tevfik Esenç anadilini Kafkasya’da öğrenmediyse de dedesi anavatandan getirdiği dili konuşmuş ve ona öğretmiştir. Ailede herkesin Ubıhça konuşması da bu dili kusursuz öğrenmesine yol açmıştır.

Tevfik Esenç’in Ubıh dili çalışmalarına katılması, Prof. G. Dumézil ile tanışmasıyla başlar. Ünlü Fransız dilbilimci G. Dumézil, ilk olarak 1929-1930 yıllarında Adapazarı ve Sapanca köylerini ziyaret eder ve oralarda yaptığı çalışmalarda Ubıh dilini konuşanların öldüğünü düşünmesine rağmen, “ender rastladığım bir olay” diye ifade ettiği, bir kişinin Ubıhça – Adigece – Abazaca konuştuğuna tanık olur. Dumézil sonraki yıllarda Paris’te tanıştığı Prof. Aytek Namitok tarafından Türkiye’ye davet edilir. Eşi Hayriye Melek Hunç ile Manyas’ın Dümbe Köyü’nde yaşayan Namitok’un davetiyle, 1954’te ziyaret ettiği  Manyas’ın Hacı Osman Köyü’nde bu dili konuşanları görünce Dumézil çok şaşırır. Köyde yaşlılarla çalışmaya başlayan ve her yıl Türkiye’yi ziyaret eden Dumézil daha sonra çalışmalarını Tevfik Esenç ile sürdürmüştür.

Tevfik Esenç’in dili çok iyi bilmesi, genç, istekli ve eğitimli olmasının çalışmaları daha kolaylaştırdığını Dumézil bir yazısında şöyle anlatır:

“Dilin kaybolacağının bilincinde o. Çok zeki. Bir dili kurtarmanın önemini kavramış. Yaşamının yapıtı bu ve atalarının dilinin cenazesini teyp bantlarına geçirmek gurur veriyor ona.”

Büyük sözlük, yeni sözcükler

Tevfik Esenç son Ubıh değildi ve bu çalışmaların yapıldığı yıllarda Ubıhça konuşan son kişi de değildi. Ama Ubıh dilinin kaybolduğunun bilincindeydi ve onun kayda geçirilmesi için yıllarca çalıştı. Son yıllarında Prof. Georges Charachidzé ile çalışmalarında üzerinde yoğunlaştıkları tek konu yanlışların düzeltilmesiydi. Dumézil’in başladığı ve bitiremeden vefat ettiği, daha sonra Charachidzé’nin devam ettiği sözlük üzerine yoğun bir çalışma içindeydiler. Hatta, yeni bulunan birkaç kelime de vardı ve bunlardan birini de ben bulmuştum, çocuklukta dinlediklerimden aklımda kalan bir kelime, literatüre benim adımla geçti.

Yine son yıllarında ziyaretine gelen biri vardı. Ama bu diğerlerinden çok farklıydı ve anavatandan geliyordu. Ubıh asıllı Abhaz dilbilimci Prof. Viacheslav Chirikba. Çok soğuk, karlı bir günde içini ısıtmıştı Tevfik Dede’nin; “Nihayet kızım ikimizden başka, bizden birisi de ilgileniyor” demişti. Ve bu ziyaretçi yıllar sonra anavatana geri taşıdı Ubıhça sözcükleri ve hatta Sohum’da Abhaz Devlet Üniversitesi’nde öğrencilerine Ubıhça dersi verdi. Tevfik Esenç’in bir zamanlar Paris’te Collége de France’ta ders verdiği Fransız ve diğer öğrencilerin yerine, şimdi Chirikba’nın Kafkasya’da Kafkasyalı öğrencilere ders verdiğini görseydi sevinci sonsuz olurdu.

Tevfik Esenç’in oğlu Zeki Esenç, halen Hacı Osman Köyü’nde yaşıyor.

Son yıllarında, çoğu kez günün yarısını çalışarak, kalan yarısını da hasta yatağında geçirdi Tevfik Esenç. Son günlerinde daha çok Ubıhça konuştu. Bir gün yanına gittiğimde bana içerisinde Alemkeri ve Celalettin’in de olduğu bir anısını anlattı, ben gözümden dökülen yaşlara engel olamadan dinledim, dinledim ama sadece bir kısmını anlayabildim.

28 yıl önce, bugün bir dilin sonuna anbean tanıklık edip, ata dilimin son seslerini dinledim.

Son sözlerinde bile, daha iyisini bilen varsa konuşsun diyebilecek kadar mütevazı, her yönüyle beyefendi olan bu “Son Ubıh”ı çok özlüyorum. Saygıdeğer büyüğüm, öğretmenim, yol gösterenim Tevfik Esenç’i saygı, sevgi ve minnetle anıyorum.  

Işıklar içinde olsun! Šáλa a zaw žǝ zagʹáċʼ

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir Kuş Cenneti kuruyor

İzmir’de yaşayanların hemen herkesin sevdiği bir yer olan kuş cenneti bugünlerde kuruma tehlikesi ile karşı karşıya. Hatta büyük bir bölümü kurudu ve bölgedeki binlerce kuşun yaşamı büyük bir tehdit altında.

Kuş Cenneti Çiğli ilçesinin hemen yakınında bulunan Çamaltı Tuzla’sının doğal bir uzantısı. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından koruma altında olan alan, 1982’de Su Kuşları Koruma ve Üreme Sahası olarak ilan edilmişti. 1985’de birinci derece doğal sit alanı olarak tescil edilen alanı, 1987’de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘kuş cenneti’ olarak tanımlamıştı. Yaklaşık 8000 hektar büyüklüğündeki alanda bugüne kadar yapılan çeşitli çalışmalarda 205 kuş türünün yaşadığı belirlenmiş. Alandaki ünlü kuş türleriyse tepeli pelikan, pembe kanatlı flamingo, yalı çapkını ve siyah leylek… Yalı çapkını 2005 yılında İzmir’de yapılan üniversite olimpiyatlarının da (Universiade 2005) maskotuydu.

Peki, kuşların göç yolu üzerinde ve kuş gözlemcileri için önemli bir çalışma alanı olan, yılda 50 000’nin kuşun gelip geçtiği, 205 kuş türünün yaşadığı ülkemizin bu önemli sulak alanı neden kuruyor? Nedeni kuraklık değil, iki kamu kurumunun arasında olduğu iddia edilen bir anlaşmazlık.Kuş cennetini yaşatmak için akademik yaşamının 36 yılını veren Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Sıkı’nın Egeli Gazete ’ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ile yaptığı; alana tatlı su sağlanmasıyla ilgili protokolü iptal etmiş. Bu nedenle bölgeye su kuşları için yaşamsal bir öneme sahip tatlı su verilemiyor. Oysa yıllardır bölgenin tatlı su gereksiniminin sağlanması için İzmirli doğa savaşçıları mücadele ediliyor.

DSİ bölgenin tatlı su gereksinimini karşılamak için iki adet pompa istasyonu yapmıştı. Bu pompaların bakım masrafları ise Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanıyordu. Ancak yine Prof. Dr. Sıkı’nın Egeli Gazete ‘ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Haziran ayında bu protokol Doğa Koruma ve Milli Parklar IV. Bölge Müdürlüğü tarafından feshedilmiş. DSİ şimdi alana tatlı su vermiyor. Bu nedenle kuş cennetinin özellikle sazlıklar ve uçak tavası bölümü tamamen kurumuş ve tuzla kaplanmış. Bölgedeki kuşlar ise zor durumda. Su krizi kısa bir süre içinde çözülemezse kuş cenneti yok olacak.

Kuş Cenneti tek örnek değil

Aslında Kuş Cenneti’nde yaşananlar korana günlerinde İzmir’de çevre ve doğal yaşama yapılan tek saldırı değil. Çeşme turizm projesi, Selçuk Meryem Ana Parkı’nın sit derecesinin değiştirilerek imara açılması, Tarihi Elektrik Fabrikası’nın kültür merkezi olarak değerlendirilmek üzere ihaleyi kazandığı halde Büyükşehir Belediyesine verilmemesi, belki de kentin tek yeşil alanı olarak kalan İnciraltı bölgesinin tarım arazi statüsünden çıkarılarak; son olarak geçen hafta kentin merkezi Alsancak’ta Tariş’e ait arazilerin mahkeme kararına rağmen tekrar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararı ile imara açılmak istenmeleri… 

Tabii bir de Karşıyaka Mavişehir’de kent planlarında rekreasyon alanı olarak işaretlenen bir alanın TOKİ tarafından ünlü bir inşaat firmasına devredilmesi ve imar planının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından konut ve ticaret alanına dönüştürülmesi var. Tüm bunlar son 5-6 ay içinde gündeme geldi. Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek meslek odalarının, çevre örgütlerinin toplantı ve eylemlerinin adeta yasaklandığı bir dönemde kentin tüm doğal ve çevresel kaynakları yağmalanıyor.

Peki, Kuş Cenneti’ne tatlı su verilmemesi, adeta oradaki kuşların ölüme veya göçe zorlanmasının altında yatan neden ne olabilir? Neden DSİ’nin bölgeye su sağlamasıyla ilgili 30 yıldan fazladır iki kamu kurumu arasında işleyen bir protokol bugün bozuldu? Yukarıda son bir yıl içinde yaşanan örneklere bakarak birkaç yıl içinde bölgede Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeni imar planları hazırlanırsa hiç şaşırmayalım.

Selçuk’ta, Çeşme’de, Karşıyaka-Mavişehir’de öyle yapmadılar mı; halen de yapmıyorlar mı? Fakat umutsuzluğa kapılmayalım; az da olsa umut verici haberlerde var İzmir’den… Geçen hafta Güzelbahçe’de tarım arazilerinin içine go-kart pisti yapılmasının önünü açan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planının mahkeme yürütmesini durdurdu. Bunu önceden tahmin eden bakanlık ikinci bir plan yaptı. Onunla ilgili Güzelbahçelilerin açtığı yeni dava süreci de devam ediyor.

Her zorluğa rağmen mücadeleye devam… Çünkü biz doğadan yanayız. Ülkemizin çevresel ve doğal kaynaklarını korumak için çabalıyoruz.

Kategori: Manşet

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Biyoçeşitlilik Sözleşmesi

30 Eylül’de Dünya liderlerinin çevrim içi katılımlarıyla Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Zirvesi gerçekleştirildi. “Sürdürülebilir Kalkınma Yolunda Biyoçeşitlilik İçin Acil Eylem” temasıyla düzenlenen bu zirvede liderler biyoçeşitliliğin ne derece önemli olduğu konusunda konuşmalar yaptılar, ancak bu konuda somut adımların atılması yine mümkün olmadı. İklim krizi gibi çok daha gündemde olan bir problemin bile arka plana atıldığı bu pandemi döneminde Biyoçeşitlilik Zirvesi’nde liderlerin esas problemden uzak durmaları şaşırtıcı değil.

Aslında biyoçeşitlilik ve iklim krizi konusunda uluslararası çabalar 1992’de Rio’da yapılan Dünya Zirvesi’ne kadar uzanıyor. Bu zirvede üç uluslararası anlaşmanın temelleri de atıldı, konumuz dışındaki Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Rio’da imzaya açıldı. Biz bu anlaşmalardan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesini çok daha yakından takip ediyoruz. Bu sözleşmenin Taraflar Konferansları her senenin sonunda toplandığı zaman çevre açısından önemli bir gündem yaratıyor.

Bu konferanslara bilimsel girdi sağlamak üzere yapılan bilimsel çalışmalar Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporları olarak karşımıza çıkıyor. Ancak diğer iki anlaşmanın da benzer bir yapısı olmasına rağmen bu konular bugüne değin gündemimize sıkça taşınmadı. Bundan dolayı da en azından gerçekleşen Biyoçeşitlilik Zirvesi bağlamında konuyu biraz açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Türkiye 1997’den beri taraf

29 Aralık 1993’te yürürlüğe giren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi’ne ülkemiz de 15 Mayıs 1997’de Meclis‘ten geçirerek taraf oldu. Bu sözleşmenin üç temel amacı vardır:

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması

Bu amaçlara ulaşılmasına yardımcı olmak üzere sözleşmenin tarafları düzenli olarak toplantılar düzenlemeyi ve raporlar yayımlamayı kararlaştırdılar. Bu toplantıların ilki 1994’te Nassau’da yapıldı. 15-28 Ekim 2020 tarihlerinde   Çin’de (Kunming) yapılması planlanan 15. Taraflar Konferansı da Covid-19 nedeniyle 2021’e ertelendi. 16. Taraflar Konferansı’na da ülkemiz ev sahipliği yapacak.

Kyoto Protokolü veya Paris Anlaşması’nın benzeri olarak, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi de iki önemli anlaşmayı imzaya açtı. 1999 yılında Cartagena, Kolombiya’da Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü ve 2010 yılında Nagoya, Japonya’da Genetik Kaynaklara Erişim ve Elde Edilen Faydaların Adil ve Eşit Paylaşımı üzerine Nagoya Protokolü kabul edildi. Ülkemiz bunlardan Cartagena Protokolü’ne 24 Ocak 2004’de taraf oldu, ancak Nagoya Protokolü’ne henüz taraf olmadı.

2021 zirvesi Türkiye’de

Biyogüvenlik üzerine Cartagena Protokolü dediğimiz zaman çoğumuzun aklına biyolojik silahlar gelebilir. Bu protokolün amacı biyolojik silahlarla alakalı değildir. Aksine biyolojik olarak üretilen ve çoğunluğunu Genetiği Değiştirilmiş Organizma olarak tanımladığımız tarım ürünlerinin ülkelerin doğal bitki türlerine zarar vermesini önlemek üzere yapılmış bir sözleşmedir. Bu bağlamda devletlere, kendi öz bitki türlerine zarar vereceği düşünülüyorsa, GDO’ların ülkeye girişini yasaklama hakkı da tanır.

Nagoya Protokolü ise genetik kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanmasını ve bunlardan elde edilecek gelirlerin adil ve eşit biçimde dağıtılabilmesini amaçlar.

2010 yılında Nagoya’da aynı zamanda 2011 ila 2020 yılları arasındaki biyolojik çeşitliliğin korunabilmesi için atılması gereken adımları belirleyen Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmıştır. Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri beş temel amacın başarılması için planlanmıştır. Bu amaçlar şöyle sıralanabilir:

  1. Biyoçeşitliliğin devlet ve toplum genelinde yaygınlaştırılarak biyoçeşitlilik kaybının altında yatan nedenlerin ele alınması,
  2. Biyoçeşitlilik üzerindeki doğrudan baskıların azaltılması ve sürdürülebilir kullanımın teşvik edilmesi,
  3. Ekosistemlerin, türlerin ve genetik çeşitliliğin korunarak biyolojik çeşitliliğin durumunun iyileştirilmesi,
  4. Biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinden herkese sağlanan faydanın artırılması,
  5. Katılımcı planlama, bilgi yönetimi ve kapasite geliştirme yoluyla uygulamanın geliştirilmesi.

Bu amaçların başarılabilmesi için de 20 hedef belirlenmiştir. Bu hedefleri bir sonraki yazıda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışacağım. Ülkemiz Çin’den sonra 2021’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin dönem başkanlığını yükleneceğinden ve bir sonraki Taraflar Konferansı ülkemizde yapılacağından Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri’nin özellikle ülkemizde çevreye önem veren herkes tarafından özümsenmesinin gerekli olduğu düşüncesindeyim.

Haftaya Aichi Hedeflerinin yanı sıra bu hedeflere ulaşma çabalarını ve genel olarak biyoçeşitliliğin korunması alanında yeryüzünde yapılan çalışmaları değerlendiren 5. Küresel Biyoçeşitlilik Raporu’nun sonuçlarından bahsedeceğiz.

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yarışma’nın düşündürdükleri: Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir?

Taksim’de bizi karşılayan ulusdevletin kamusallığı.  

Şehirsel hizmetlerin kamusallaştırılması (o zaman millileştirme deniyor) gibi kültürün de kamusallaştırılması.  Gaz, su, elektrik. toplu taşıma gibi hizmetlerin millileştirilmesinden sonra, kültürün de millileştirilmesi.

Taksim’deki hafıza dediğimiz şey de galiba biraz bununla ilişkili. Kültürün millileştirilmesinin, kamuya devredilmesinin arkasında gizli bir kimlikçilik ve imtiyazcılık (soylulaştırma) dinamiği (ve şiddeti) var. Seküler bir görünüm altında, kapitalizmin yarattığı şiddetin ve çelişkilerin ulusdevlet temsil sahnesindeki imgelerinin semptomatik mücadelesi.  

Taksim meydanı çok amaçlı salonları, tiyatroları, stadyumu, operası ile devasa bir program içinde bir gösteri/tören alanı olarak yer aldığında ya da tasarlandığında şehir, bütün kayıplarına rağmen hiç şüphesiz kültürel alanda uzun bir geçmişi olan bir modernleşme sürecinin kurumlarına sahipti. Ulusdevlet bu programla bir bakıma onları da kendi kapsama alanına almış oldu.

Gezi direnişi: Tarih yapan evrensel bir eylem

Taksim’in hafızası deyince ne anlaşılıyor?  Bugün bile hala karanlıkta kalmış birtakım travmatik olaylar. Katliamlar, protestolar. Taksim’in resmi hafızasına bakıldığında zaman içinde meydanın taşınmasından kışlanın yıkımına kadar her müdahalenin bir diğerini işaretsizleştirme, silme eylemi olarak gerçekleştiğini görmek mümkün. Bu meydanın resmi hafızasında hep ötekileştirme girişimleri var. Bu yüzden Taksim, imgelerin travmatize edildiği ve ettiği bir meydan. Peki bu resmi hafızadan kurtarılıp Taksim imgesi nasıl canlandırılabilir? Bu sorunun artık bir cevabı var.  Mesele onun politik temsil sahnesine, yani eylemselliklerin kurgulandığı gösterene taşınması.

Kamusal alandan söz ederken asıl mesele de bu travmaların iyileştirilmesi. Buradaki hakikat gösterilenler, yani imgeler değil. Onları kayda geçen, işleyen toplumsal hafıza. Burada toplumsal hafızanın ulusdevlet kamusallığı tarafından askıya alındığını söylemek mümkün. Tıpkı Gezi Direnişi‘ni gösterenleri iktidar gücüyle denetim altına alarak işlemeye çalışan, baskılayan resmi karşı hafıza gibi.

Gezi direnişi, iyileştirici bir olaydı. Barışçıl, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın asla travmatize edilemeyen, bütün dünyanın konuştuğu. gündemine taşıdığı bir durum. Eğer Gezi Direnişi olmasaydı biz Taksim’e ve dolayısı ile şehre musallat olan ve  hala yalnızca bu imge rejimi içinde, gösterilenlere mahkum edilmiş olarak yaşamaya devam edecektik. Gezi Direnişi, bu dayatmacı imge rejimi içinde gösterileni değil, göstereni; yani gösterilenlerin nasıl işlendiğini, zaaflarını ortaya çıkaran bir “politik dönemeç” yarattı. Şehrin ya da Taksim’in hafızası sadece bu rejimin bağımlı imgelerinden, gösterilenlerden ibaret olmadığını gösterdi. Gezi gibi karşımızda gösterenin canlı olduğu bir örnek var. Gezi Direnişi gibi tarih yapan evrensel bir eylem.   

Gezi Direnişi ulusdevletin seküler olmayan, yani iktidara bağımlı olan, gösterilen olarak dayatılmış ve gösterenin nasıl yapılandığını sorun etmeyen, nesneleştirici temsil rejimiyle bir kopuş olduğunu düşünüyorum. Tarihi bir kırılma noktası. Zorluk ise bunun politik karşılığını, ifadesini bulmak. Bu yazı bunun için bir deneme mahiyetinde.

Taksim Yarışması projeleri neyi gösteriyor?

Şimdi Taksim Yarışması sonuçlandı. Şimdi finale kalan üç proje halk oylamasına sunulacakmış.  Halk bu projeleri nasıl yorumlayacak ve oylayacak? Projeler, yani imgeler içeriklerini gösteriyorlar. Ancak bu gösterilenler gösterenleri gizliyor. Yarışma gösterenleri canlandırmak, oluşum süreçlerini gösterilenlerin kayıtsız şartsız egemenliğinden kurtarmak için önemli bir fırsat. Ancak yeterli değil. Bu yarışmanın ilanı gibi bir başlangıç noktası olmayan, sınırsız bir süreç. Bu yüzden bu yarışmayı düzenlemek için çırpınan, uğraşan insanların çabalarını değerli buluyorum. Onlara diyebileceğim bir şey yok. Ama politik temsilinde bir problem var ve bununla yüzleşmek zorundayız.

Bu çatışma ekseninde ilişkilerin, değerlerin eyleme dönüştüğü kamusallıklar, gösterenler silindi, imgelerin dışında başka bir şey kalmadı. Şehir nesneleştirildi, gösterilenlere mahkum edildi.

Resmi ulusdevlet imgeleri gösterilene dönüştüren “neoplatonik” bir temsil rejimini dayatıyorlar. Sorun bununla baş etmeye çalışmak.

Peki bu yarışma bu kamusallığı güncellenmeye dair bir işaretler taşıyor mu? Yoksa bu kamusallık biçimi de modern görünümü altında, tıpkı geçmişteki gibi bu soylulaştırıcı süreçlerde kamudan elde edilen imtiyazlar altına  gizlenen bir kimlikçilik hareketini mi dayatacak? Kamu erkini kullanan imtiyazcı sınıfları, mekanları kullanmaya çalışan hayırseverlik kurumlarını ve piyasa aktörlerini mi harekete geçirecek? Bunu anlamak için dediğim gibi imgelere, içeriklere değil, gösteren ilişkilerine bakmak gerekli.    

İmgeler bizi içerik üzerinde konuşmaya zorluyor. Temsiller, imajlar izleyicileri, katılımcıları -ya da aktörleri diyelim- içerik üzerinde tartışmaya yönlendiriyor.

Biz projelere baktığımızda bu canlandırma teknikleri ile içeriği görüyoruz ve onun üzerinde konuşuyoruz. Bu imgelerin dışındaki her şey iptal oluyor. Böylece temsiller gösterilenin kayıtsız-şartsız egemenliği altına giriyor. Oysa bütün süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor. 

Bu nedenle içeriğe karşı direnmek gerekir. Çünkü eğer içeriğe teslim olunursa mimari imajlar piyasa odaklı profesyonel çalışmalarda yalnızca gösterilenlerden ibaret oluyor.

Hayalet şehirler…

Roland Barthes‘ın “resimler ölümü gösterirler” dediği gibi acaba şehirle ilgili planlar, temsiller de ölmüş şeyleri mi gösterirler? Yoksa… daha da fazlasını yapıp, göstermekle de kalmaz, canlı olanları da öldürüverirler mi?  Yalnızca geçmişi değil, gösterileni gösterdikleri için travmatiktirler. Gezi Direnişi’nde olduğu gibi canlandırılmak için beklerler.

Şehirlerle ilgili planların her şeyi temsil etmesi mümkün değil. Kaldı ki mükemmel bir temsil olsa dahi, her zaman planların geçmişte kalacağı açık. Temsilin paradoksu bu.

Oysa süreci yapılandıran eylemler gösterenler üzerinde gerçekleşiyor, yapılanıyor.

Şehir planlama-tasarlama eylemliliklerinde asıl uğraşlar, kapasiteler, güçler orada saklandığı için gösterilenlerin ölüler dünyasına sıkışıp kalıyoruz. Mimarlık, tasarım gibi yaratıcı uğraşlar gösterende yapılanıyor ve ne yazık ki o da içerik arkasına saklandığı için kolay kolay gözükmüyor.

Bu yüzden artık hayalet şehirlerde yaşıyoruz, ne kadar gösterilenlerin canlı olduğunun farkında olsak ve bu imge rejimi içinde güya katılımcı eylemselliklerle, çalıştaylarla v.b. etkinliklerle onları temsil sahnesine sokmaya çalışsak da. Modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin, temsil ettiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Nesneleştirici olmayan bir temsil ilişkisi kurmak, gösterenin de canlı olabileceğini hayal etmek. Belki de imkansız bir işle uğraşmak. Gösterenin canlandırılması için çabalamak. Demek ki modernleşmenin asıl meselesi gösterilenin yerine geçtiğinin canlı olduğunu bilmek değil. Gösterenin canlandırılması için sınırsız ve sonuçsuz bir uğraşla çabalamak. Bu imkansız gibi gözükebilir ama temsilin canlandırılması, bu koşullarda bu imgeleri gösterilene dönüştüren dayatmacı estetik rejimini değiştirmek için tek yapılabilecek şey bu. Bu yüzden bu siyasal hafıza meselesi önemli. Bunun için de kendi uğraşlarımızla, profesyonelliklerimizle kamunun rolünü yeniden yapılandırmamız gerekiyor.

Gezi Direnişi’ndeki gibi imgeleri canlandırmak… Bu belki ilk bakışta bu koşullarda imkansız gibi gözükebilir ama temsilin özgürleştirilmesi, canlandırılması, imtiyazcı ilişkilerden kurtarılması için tek yapılabilecek ve her şeyi radikal bir biçimde değiştirecek olan şey bu.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atık ithalatının ekonomik ve çevresel boyutu

Türkiye, Avrupa’nın en fazla atık ithal eden ülkesi. Bu durum, övünülecek bir başarı değil maalesef. Bu olgunun bize söylediği şu: Bir yandan kendi atığımızı yeterince geri dönüşüme tabi tutamıyor, diğer yandan başkasının atığını satın alarak döviz ödüyor ve bazen de başka ülkelerin kurtulmak istediği zararlı madde içeren atıkları satın alıyoruz. Konunun çevre açısından arz ettiği önemin yanı sıra bir de ekonomik boyutu var. Bu yazıda hem atık ithalatının yapısına ve gelişimine bakacağım hem de konuyu çevre ve ekonomi açısından analiz etmeye çalışacağım.

Sanayileşme, atık ve geri dönüşüm

Ülkeler sanayileştikçe ve üretim hacimleri arttıkça ürettikleri atık miktarı da doğal olarak yükselir. Üretimde kullanılan hammadde göreli olarak ucuz olduğunda bu gelişmiş ekonomiler hammadde kullanımına ağırlık verirler. Ayrıca, bu ülkelerde genellikle geri dönüşüm alt yapıları gelişmiş olduğundan üretimde kaynağında ayrıştırılmış ve kaliteli yerli atık da kullanılır.

Mesela ABD’de araba sahipliği oranı çok yüksek olup dolaşımdaki arabaların ortalama yaşı da oldukça düşüktür. Bu, her gün binlerce arabanın hurdaya çıktığı ve sanayide tekrar kullanıma sunulduğu anlamına gelir. Bu ülkelerde atık boldur ama kaliteli olmayan atıklarını çoğunlukla ihraç etme yolunu seçerler. Bu atıkları ithal eden ülkelerin ise genellikle emeğin ucuz, çevre ile ilgili düzenlemeleri zayıf ve denetim açığı ciddi olan gelişmekte olan ülkeler olduğu görülüyor. Ayrıca bu ülkelerde çoğunlukla ülke içi atık miktarı sınırlı olup geri dönüşüm oranları da oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. Bu kategoriye giren ülkeler yukarıda açıklanan nedenlerle ithal atığı hammaddeye göre daha ucuza elde ettiklerinden ülke içi atıklara ve hammaddeye zorunlu olmadıkça yönelmeyip ithalatı tercih ediyorlar. Ama ithalatçı ülkenin gelişme hızına göre bu durumun sürekli devam etmesi söz konusu olmayabilir.

Örneğin başta araba olmak üzere metal sektöründe önemli bir üretici olan ABD, ülkesindeki düzenlemelerin katılığı ve geri dönüşüm maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı belirli nitelikteki atıklarını uzun yıllar boyunca hızlı büyümesi nedeniyle hurda çelik ürünlerine talebi yüksek olan Çin’e hurda atık ihracatı yapmıştır. Ancak Çin sanayisi gelişip üretim ve tüketim artınca yıllar içinde kendi hurda rezervlerine sahip olmaya başlamış ve bir süre sonra ABD’den hurda çelik ithalini durdurmuştur. Daha sonra da önceleri ABD’nin yaptığı gibi elindeki hurda rezervlerini ihracat yaparak eritmeye başlamıştır.

Türkiye’de sanayileşme ve geri dönüşüm

Türkiye, özellikle son 20-30 yılda demir-çelik ve plastik üretiminde Avrupa ve dünyanın önemli ülkelerinden biri haline geldi. Çelik üretimine baktığımızda, yıllık ortalama 52 milyon ton üretim kapasitesinin yaklaşık 37 milyon tonunu kullanan Türkiye, dünya çelik üretiminde sekizinci, Avrupa’da ise ikinci konumda. Ayrıca, dünya çelik ihracatında ise ilk 10 ülke arasında yer alıyor. Bir zamanlar sanayileşmenin en belirgin göstergesi olan çelik üretimi, üretim süreçleri gelişmiş ekonomilerde artık doğaya ve insana son derece zararlı bulunduğu için son yıllarda gelişmekte olan ülkelere aktarılan endüstri dallarından birisi haline geldi.

Plastik sektöründe de benzer bir durum var. 10 milyon tonluk yıllık üretim kapasitesiyle Türkiye dünyada altıncı, Avrupa’da ise ikinci sırada. Sektör, yurt içi tüketimi karşılamanın yanı sıra ihracat da yapmakta. Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) verilerine göre 2018 yılında sektörün üretimi 850 bin ton olmuş, kullanılan ithal atık miktarı ise 436 bin ton olarak gerçekleşmiş. Aşağı yukarı üretim miktarının yarısı kadar atık ithalatıyla sağlanan girdi kullanılmış. Özellikle 2019 yılından itibaren plastik atık ithalatının artmasıyla birlikte üretimde kullanılan ithal atığın oranının daha da yükseldiği tahmin ediliyor.

Türkiye bu ürünlerde önemli bir üretim merkezi haline gelmekle beraber ülke içerisinde henüz yeterli atık üretemediği ve geri dönüşüm sağlayamadığı için hammadde olarak kullanmak amacıyla atık ithalinde önemli bir oyuncu olmaya devam ediyor. Türkiye’de tüm atıkların geri dönüşüm oranı sadece yüzde 7, plastik atıkların geri dönüşüm oranı ise yüzde 20 seviyesinde. Geri dönüştürülen atıkların yüzde 43’ünü kağıt, yüzde 27’sini plastik,  yüzde 12’sini cam, yüzde 8’ini tekstil, yüzde 4’ünü ise metaller oluşturuyor. Örneğin çelik üretiminde yurtiçi hurda ihtiyacın sadece yüzde 30’unu karşılamakta, gerisi ithal yoluyla karşılanmakta. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın 2017’den beri yürüttüğü Sıfır Atık Projesi ile atıkların kaynağında ayrı toplanması, atık sektörüne kazandırılması ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması hedefleniyor. Ama bu konuda kısa-orta vadede belirgin bir ilerleme kaydedilmesi maalesef çok zor görünüyor.

Atık ithalatının devam etmesinde ülke içinde üretilen atıkların sınırlı olmasının yanı sıra kaynağında ayrıştırma yetersizliğine, toplama ve bağlı olarak kalite ve sürdürülebilirliğin sağlanamaması da önemli bir rol oynuyor. Ancak, bu atıkların ithalatında ve işlenmesinde çevreyi ve insanı korumak için gerekli olan kuralların oldukça gevşek olması ve son derece denetimsiz bir şekilde uygulanmasının etkilerinin bulunduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Örneğin, Türkiye uzun yıllardır gelişmiş ülkelerde parçalanıp yeniden kullanılmasına izin verilmeyen ve asbest/kanserojen maddeler içeren hurda tankerlerin neredeyse tek adresi haline gelmiştir. Basında izlediğimiz kadarıyla bu tür zararlı tankerler kamuoyunun gözü önünde ve yetkili mercilerden izin alınarak Türkiye’ye getirilip yoğun emek içeren bir prosedürle sökülmekte ve daha sonra demir-çelik fabrikalarında eritilerek yeniden kullanılmaktadır.  Bu konuların çoğunda yeterli sayılabilecek düzenleme bulunmakla birlikte uygulama ve denetim son derece gevşek ve yetersizdir. Sorun da esas olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’nin atık ithalatı

Yukarıda belirttiğim üzere demir-çelik ve plastik sektörlerinin önemli büyüklüklere ulaşması ve ülke içi atıkların yetersiz olması nedeniyle Türkiye’nin atık ithalatı içerisinde en önemli kalemleri demirli metal ve plastik oluşturuyor. Eurostat tarafından yayımlanan rapora göre AB ülkelerinin atık ihracatı 2004-2019 yılları arasında % 66 oranında artıyor. 2019’da AB tarafından, AB üyesi olmayan ülkelere atık ihracatı toplam 31 milyon tona ve 13,4 milyar € değerine ulaşıyor. Rapora göre AB tarafından ihraç edilen atıkların birinci adresi Türkiye. 2019 yılında Türkiye AB’nin atık ihracatının 11,4 milyon tonluk kısmını satın alırken, bu rakam 2004 yılının neredeyse üç katını oluşturuyor. 2019 yılında AB’den ihraç edilen tüm atıkların %50’sini, 15,6 milyon tonluk hacimle demirli metal atıkları oluşturuyor. Türkiye AB’den ihraç edilen demirli metal atıklarının yaklaşık 2/3’ünü (10 milyon ton) ithal ediyor.

İthal atık içerisinde dikkat çekenlerden bir diğeri plastik atıklar. Greenpeace verilerine göre, Türkiye’ye 2004 yılından bugüne AB ülkelerinden ithal edilen plastik atıklar 173 kat artmış. Türkiye’nin ithalatı 2016 yılı başında ayda 4 bin ton iken 2018 başında aylık 33 bin tona yükselirken, 2019 yılında plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,5 bin tona yükselmiş. Bu rakam, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin Türkiye’ye girmesi demek. 2018’den itibaren plastik atık ithalatının artmasının nedeni ise Çin. 2018 yılına kadar dünyada plastik atıkların büyük kısmı Çin tarafından ithal edilirken 2018’de Çin % 99,5 saf olmayan plastik atık ithalatını yasaklayınca, atık ithalatı Malezya, Vietnam ve Tayland gibi ülkelere kaydı. Daha sonra bu ülkelerin de atık ithalatına kısıtlama getirmesiyle Türkiye Avrupa plastiğinin yeni adresi oldu. Plastik atıklarını Türkiye’ye ihraç eden Avrupa ülkeleri arasında ilk beş sırayı İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa alıyor.

Atık ithalatı kamu sağlığını ve çevreyi ilgilendiren oldukça hassas bir konu olarak kapsamlı düzenlemeler, kurumsal altyapı ve denetim mekanizmaları gerektiriyor. Bunu tam olarak sağlayamayan Türkiye açısından ithal atıklar ekonomik girdi olmanın yanısıra çevre için bir tehdit haline gelebiliyor. Çin’in yasağının ardından birdenbire AB ülkeleri atıklarının yeni adresi olan Türkiye’de kontrolsüz, denetimsiz ve şeffaf olmayan atık ithalatı çevreye ve insana zarar verecek boyutlara ulaşıyor. Çin ve diğer Asya ülkelerinin atık ithalatını kısmen veya tamamen yasaklamalarında, gelen atık içerisinde zehirli ve tehlikeli maddelerin tespit edilmesi gerçeği yatıyor. Nitekim 2018’de Çin’in ithalatı durdurmasından sonra önemli bir plastik atık ithalatçısı konumuna gelen Malezya, aynı yıl AB ülkelerinden gelen plastiklerin 3000 tonunu zehirli ve tehlikeli maddeler içermesi nedeniyle iade etmişti.

Ne yapılmalı?

Görüldüğü üzere hızlı büyüyen, hammadde kaynakları ve ülke içi atık üretimi yetersiz olan ülkeler için atık ithalatı bir anlamda zorunluluk. Türkiye, bu ülkelerden birisi. Çin örneğinin ortaya serdiği gibi, ülkeler geliştikçe, bilinçlendikçe ve kendi atığını artırdıkça dışarıdan ithalatı azaltmakta veya tümden kesmekte. Türkiye’nin şu anki atık ithalatı kompozisyonu ve miktarı bir yandan ekonomik bir zorunluluk gibi sunulurken, diğer yandan çevre ve insan sağlığına vurgu yapan birçok kesimi rahatsız ediyor. Peki, ne yapılması gerekiyor?

  1. Öncelikle, bu kadar hızlı ve ne pahasına olursa olsun, bol zigzaglı bir büyüme grafiği çizmek zorunda mıyız? Bu konunun çok etraflıca sorgulanması gerekiyor. İşin yurt dışından finansman ve maliyet boyutunu bir kenara bırakıyorum, birkaç sene hızlı büyümek uğruna çevreyi, insanı ve doğayı hırpalamak ne kadar doğru bir politika seçeneği? Esas olan, uzun seneler boyu devam edebilecek, çevre, doğa ve insanla uyumlu “sürdürülebilir” büyümedir. O halde öncelikle büyüme olgusu üzerinde düşünmek ve büyümeyi seçim kazanmak için kısa vadeli olarak üzerinde oynanacak bir gösterge değil çok uzun vadeli bir perspektifle planlamak durumunda olduğumuz bir alan olarak değerlendirmeliyiz.
  2. Atık ithalatından önce, ülke içi atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşümü için ÇOK YOĞUN ve KAPSAMLI çalışmalar yapılmalı, teşvikler verilmeli ve geri dönüşüm olabildiğince artırılmalıdır. Çoğu zaman olduğu gibi ithalat yaparak kestirme çözümler bulmak yerine uzun vadeli eğitim ve bilinçlendirme ile geri dönüşümü sonuna kadar teşvik etmeliyiz. Böylece hem kendi atıklarımız geri dönüşüme tabi tutularak çevreye olumlu katkıda bulunulmuş olacak, hem de başka ülkelerden daha az atık ithal edilerek kıt olan döviz kaynaklarımız tasarruf edilecektir.
  3. İthal atığı üretimde kullanan firmalara belirli oranda geri dönüşümle elde edilmiş yerli atık kullanma mecburiyeti getirilerek ve yıllar içerisinde bu oran artırılarak yerli atık geri dönüşümü teşvik edilmelidir. Ambalaj sektöründe ana ürün grupları bazında yerli atık kullanma oranı getirilmiş olmakla birlikte bunun ithalatı yapılan bütün atık türlerine ve bütün atık kullanan firmalara genelleştirilmesi ve önceden ilan edilerek zaman içerisinde artırılması gerekiyor. Öte yandan, kamu kurumları ve belediyeler tarafından yürütülen geri dönüşüm kampanyalarına göre özel sektörün daha etkili yollarla geri dönüşümü artırması beklenir. O halde bu kanalı olabildiğince zorlamak gerekiyor. Aksi takdirde firmalar ithal etme kolaylığına kaçacaktır.
  4. Ekonominin gereği olarak mutlaka atık ithalatı yapılacaksa bunların nitelikli olmasını ve içerisinde doğaya ve insana zarar verecek maddeler bulundurmamasını sağlamak durumundayız. Bu konuda düzenlemeler olmakla beraber uygulamada birçok açık olduğu görülüyor. Dolayısıyla varolan düzenlemelerin sıkı denetim ve ağır cezalarla desteklenmesi gerekiyor! Bunun için de büyüme oranına değil, büyümenin doğa ve insana etkisine odaklanan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

PETaz: Plastiği eriten mucize enzim (mi)!

Başlığında mucize olan her türlü habere oldum olası şüpheyle yaklaşmışımdır. Çünkü mucizevilik kendi içerisinde problem barındıran ve gerçekliğin bükülüp gerçek üstülüğün övüldüğü bir duruma işaret eden bir şey. Bu durum da olayın etkilerinin gerçekle bağının kopmasına neden olabiliyor. Bu nedenle herhangi bir gelişmenin mucize olarak sunulmasını problemli olarak işaretleyip orada bırakıyorum. Ancak bazı durumlarda, bilimin bilgi üretimindeki birikimsellik özelliği nedeniyle, ortaya çıkan yeni bir bilgi –özellikle konuya uzak olanlar için- mucize gibi görünebilir. Bunun tarihte birçok örneği mevcut.

Konumuz bilim ya da buluş tarihi olmadığı için detaya girmeyeceğim. Ancak konumuz plastik kirliliği olunca bazı örneklerden bahsetmekte yarar var. Öncelikle plastiğin de ilk ortaya çıktığında mucizevi bir buluş olarak sunulduğunu belirtmekte yarar var. Kolay kolay kırılmayan, dayanıklı, esnek, sert, yumuşak ve daha bir sürü özelliği ile hayatımızı kolaylaştıran bir mucize olarak tanıtılmıştı. Ancak sonuçta ne oldu? Başka mucizelere ihtiyaç duyan devasa bir problemler silsilesine dönüştü. Artık neredeyse her gün plastiğin yarattığı problemleri ortadan kaldırdığını iddia eden yeni bir bilgi dolaşıma giriyor. Bu bilgilerin sansasyonel haberlerde ortaya çıkıyor olması da zaten konunun yakıcılığı ve içinde bulunduğumuz çaresizlik ile ilişkili.  

Hepimiz zaman zaman, plastik yiyen mantar, ekmekten plastik üreten dâhiler, okyanusu etkili bir şekilde temizleyen aleti geliştiren genç mühendisler ve daha bir sürü benzeri bir mucizevi bir haberle karşılaşmışızdır. Konuya biraz hakim olanların şüpheyle yaklaştığı bu haberler çoğu insanda heyecan uyandırabiliyor. Ancak işin arka planına eğilince durumun pek de iç açıcı olmadığı kolayca anlaşılabiliyor. İşte PETaz enzimi de zaman zaman böyle bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Plastiği parçalayıp plastiğe dönüştüren enzim!

Öncelikle PETaz enziminin ne olduğundan biraz bahsedelim. PETaz enzimi PET plastiği parçalayarak onu tekrar plastik haline dönüştürebilecek forma sokmaya yarayan enzime verilen isim. Aslında herhangi bir şeyi parçalayan enzim için parçaladığı şeyin isminin sonuna “az” takısını ekleyince enzimin adını elde etmiş olursunuz. Bu kural çok yaygın bir kuraldır denilebilir. İşte bu PETaz polyester/PET türündeki plastikleri parçalayarak onları tekrar yapı taşlarına ayırmaktadır. Bu da haliyle yeniden birleştirilip tekrar plastik olarak üretilmesinin yolunu açmaktadır. Ancak bunun için özel ve kontrollü şartların oluşturulması gerekiyor. Aksi takdirde bu işlem eksik ya da hiç gerçekleşmeyebilir.

PETaz enzimi ile ilgili ilk kayda değer haber 2016 yılında yapılmıştı. Habere göre Japonyalı bilim insanları, çöp biriktirme alanında tesadüfen bir bakteri (Ideonella sakaiensis) keşfetmiş ve bu bakterinin de ürettiği bir enzim –ki PETaz dediğimiz- yardımıyla özellikle PET şişleri parçalayabildiğini tespit etmişlerdi. Haber çöp sorunu altında ezilen dünya için bir umut ışığı yaratmış ve tüm çevrelerde heyecana neden olmuştu.

Ancak kısa süre sonra bu durumun bir çözüm değil ileride çözüm olabilecek başka yeni gelişmeler için bir kapı olduğu görüldü. Nitekim öyle de oldu. Zaman içerisinde ilgili enzim üzerine çalışan bilim insanları olukça önemli bir ilerleme kaydederek yeni bir “süper enzim” formu üretecek seviyeye geldiler. Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmada daha önce varlığı ortaya konulan PETaz enzimi geliştirilerek altı kat daha hızlı şekilde parçalama gerçekleştirebilen bir forma dönüştürdüler. Burası oldukça önemli çünkü daha önceki keşiflerde belirtilen en önemli problem de parçalanma hızı idi. Çünkü yılda 50 milyon ton plastiğin denizlere akacağı 2030 yılına kadar gerçekten de çok hızlı olması gereken bir enzime ihtiyaç söz konusu. Kimin için? Tabii ki PET şişeli ürün satan büyük şirketler için.

Nitekim bu son ortaya konulan enzimin geliştirilmesine de en büyük katkıyı sağlayanlar yine büyük şirketler. Burada elbette bir sorun yok. Hatta oldukça faydalı olduğu da söylenebilir. Ancak sorun şu ki yıllık plastik üretim hedefini 1 milyar ton olarak belirlemiş ve ürettikleri plastiği de tüketsin diye Afrika ülkelerini hedefine oturtmuş bir endüstri söz konusu. Hal böyleyken PET şişeyi oldukça hızlı parçalayabilen bir enzimin tespiti gelecek için nasıl bir umut vaat edebilir? Üstelik toplam plastik üretimi ve tüketimi içerisinde PET dışı ambalajların yarattıkları kirlilik ve sorun daha ciddi. Çünkü toplam üretilen plastiğin %50’den fazlası PET dışındaki plastiklerden oluşuyor. Bu durum da PETaz mucizesinin kendi içinde anlamlı olsa da plastik kirliliği açısından çözümün sadece küçük bir parçası olmaktan öteye geçemeyeceğini ortaya koymaktadır.

O halde PETaz enzimi ve etrafında dönen mucizevilik tartışmaları, bir nevi bir algı işi olabilir. Çünkü ortaya konulan teknolojik gelişme, gerçeğinden çok ama çok daha büyük bir görüntüyle pazarlanıyor. Bu da algı işi olma ihtimalini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle olsa da plastik kirliliğine çözüm olabilecek tüm gelişmeler anlamlı ve olumlu gelişmelerdir. Mucize olamasalar da puzzle’ın bir parçası olmaya adaydırlar. Ancak plastik bağımlılığının tüketim çılgınlığı yarattığı gerçeğini kabul etmeyen ve prensip olarak plastik üretim ve tüketiminin azaltılmasını merkezine almayan hiçbir gelişmenin ya da önerinin çözüm olamayacağını da belirtmekte fayda var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Savaş renklerimizi çalarsa…

Hep renklerin duygularımızı, yaşadıklarımızı ifade etmek için en etkili araçlardan biri olduğunu düşünmüşümdür. Öyle ki bazen hissettiklerimiz renklerin ta kendisine bürünür. Renkler acılarımızın, korkularımızın, sevinçlerimizin ta kendisi olur. Renkler bu etkileriyle edebiyatta da yazara derdini anlatmak için aracı olur.

İran’ın çocuk ve gençlik edebiyatı alanındaki en önemli yazarlarından Mohammad Reza Yusefi de Güzel Renkleri Seviyorum adlı kitabında savaşı renklerden yola çıkarak anlatmayı tercih etmiş. Kitabı okurken yazarın savaşın yıkıcılığını çok derinden yaşamış bir coğrafyada doğduğunu, o coğrafyayı soluduğunu satırların arasında hissettiğiniz acı, kaygı ve öfkeden anlıyorsunuz. Yusefi sözcüklere döktüğünden daha fazlasını yansıtmış kitaba. Üstelik bunu duyguları son derece yalın bir dille, masalsı bir anlatımla okura aktarmayı başararak yapmış.  Küçük serçenin hikâyesi, savaşın, yıkımın, acının, öfkenin ve başkasının acısına bakabilmenin hikâyesi olmuş.

Barış, dostluk, dayanışma ve empatinin kitabı         

 2004 yılında Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı Yeni Ufuklar Ödülü’nü alan Güzel Renkleri Seviyorum yalnızca savaşın ve barışın değil; dostluk, dayanışma ve empatinin de kitabı aynı zamanda.

Her şey, Küçük Serçe’nin bir gün yuvasının dağıldığını görmesiyle başlıyor. Küçük Serçe’nin çektiği acıyı gören deniz, dağ, orman ve ovanın da renkleri de buhar olup uçuyor. Doğanın renklerini yeniden alabilmesinin tek yolu barışı yeniden kazanmaktan, tüm doğanın bir olup savaşa karşı mücadele etmesinden geçiyor. Yoksa “dünya böyle çok çirkin görünüyor” Küçük Serçe’nin dediği gibi. Her yer yıldızlar gibi gümüş rengi olsa da, Güneş gibi altın sarısı olsa da, Küçük Serçe yuvasını, doğa ise renklerini geri istiyor. Bakalım, hep beraber savaş isteyenleri alt edebilecekler mi? Savaşın çaldığı renklerini geri alabilecekler mi?

M. Reza Yusefi.

Yusefi, bu kitapta savaşın aslında savaş isteyenleri nasıl hiçleştirdiğini, savaşın savaşana bile aslında zafer getirmediğini anlatıyor bize. Renklerimiz kimliğimizdir. Kimliğimize, benliğimize sahip çıkmanın yolunun savaş ancak bizim kapımızı çaldığında ses çıkarmaktan değil, komşumuzun kapısını çaldığında, onun da acısını görebilmekten, hep beraber direnmekten geçtiğini söylüyor. Serçe yuvasız kaldığında, onunla dayanışan dağ, orman, deniz ve ova, ve de gökyüzü ancak böyle barışı yeniden kazanabiliyorlar.

Savaşın elini bir türlü çekmediği, milyonlarca canlıyı evsiz bıraktığı coğrafyamızda, Güzel Renkleri Seviyorum daha da anlamlı hale gelen bir kitap… Bir gün savaşı yazmaya gerek kalmayacağı bir dünya özlemiyle, bu kitabı çocuk, yetişkin tüm okurlara tavsiye ediyorum.

*

Künye

Yazar: Mohammad Reza Yusefi

Resimleyen: Banafsheh Ahmadzadeh

Çeviren: Fulya Alikoç

Yayınevi: Evrensel Çocuk Kitaplığı

6-10 yaş

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Yediğimiz her lokmada mevsimlik tarım işçilerinin ahı olabilir’

 
Kötülük bizdense ben bizden değilim. (Rachel Corrie) 
*

Yıllardır gittiğim yerlerde ilgi alanım gereği, mevsimlik tarım işçilerin durumuyla ilgilenmeye çalışırım. Konunun özellikle neo-liberal tarım politikaları kapsamında ele almak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’de 1980 sonrası geliştirilen tarım politikaları sonucu, üretim aile tarımından uzaklaşarak büyük endüstriyel tarıma dönüştürülmeye başlandı. Gerek kır ve kent arası planlı olarak açılan uçurum gerekse tarımdaki endüstrileşme sonucu mevsimlik işçilere olan ihtiyaç daha da arttı. 

Birleşmiş Milletler Mülteci Kuruluşu UNCHR‘nin 2014 raporuna göre, Türkiye’deki mevsimlik tarım işçilerinin % 80’i çadırlarda ve diğer geçici konutlarda kalıyor. Yine yüzde % 56’sı elektrik, % 62’si musluk suyuna, sıhhi tuvalet ve banyo koşullarına sahip değil.  

Bu işçilerin durumu birçok açıdan içler acısı… Yaşam ve çalışma koşulları, sosyal güvencesizlikleri, ailelerinden kopup gelip aylarca sabah erken saatlerden akşam karanlığına kadar çalıştırılmaları, sağlık sorunları ve ırkçılık karşı karşıya kaldığı sorunlardan bazıları. Bu saydığımız sorunlardan büyük bir kısmı yerel yönetimler ve merkezi hükümetin sorumluluğu, ancak biz sıradan yurttaşlar olarak mevsimlik işçilere hakim politikalardan etkilenerek nasıl davranıyoruz? Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’da Mardinli Kürt tarım işçilerine yapılan ırkçı saldırı; bu konunun yalnızca yaşam koşulları ve sosyal haklar açısından değil, ırkçılık açısından da ciddi olarak masaya yatırılması gerektiğini ortaya koydu.

Küresel ağlar ve küresel ırgatlık

Mevsimlik tarım işçilerinin durumu yalnızca Türkiye’de değil, küresel anlamda bir sorun niteliğinde. Hatta organik endüstrisinde dahi etik olmayan muameleler söz konusu olabiliyor. ABD’de yaşarken Kaliforniya’da orta boy sayılabilecek organik bir çiftliği ziyaret etmiştim. Meksikalı mevsimlik işçilerinin yaşam koşullarını yakından gördüğümde şaşkınlık içinde kalmıştım. Rutubetli, sıvaları düşmüş yıkık dökük bir bina içindeki yaşam standartları bir gecekondudan daha aşağı idi. Oysa aynı firmaya ait olan ön caddedeki mağazalar, gayet estetik ve zevkli görünüyordu. Hatta organik olması itibariyle iç rahatlığıyla etik bir üretim zincirinden gıda aldığınızı düşünebilirdiniz.  

ABD’de Meksikalı iseniz potansiyel olarak aşağılanma ön yargısı taşırsınız. Bu nedenle olacak ki çiftliğin yürütülmesinden sorumlu Meksikalı çalışanlar yetiştirdikleri tropik meyveler hakkında sorduğum sorulara hep çok sınırlı yanıtlar vermeyi tercih ettiler. Muhabbet ortamına izin vermeyecekleri baştan belliydi. Bir başka örnek olarak de ABD’nin kuzey batısındaki Seattle Belingham yakınlarında dünyanın her yerine lale gönderen, geniş çiçekçilik çiftliklerin olduğu bölgede her yıl yapılan lale festivaline gitmiştim. Etkinlik, çevredeki turistik yerlere para kazandırmaya yönelik olsa da lale çiftliklerini ziyaret edip ürünleri tarlada görebiliyorsunuz. Uçsuz bucaksız çiftliklerde çoğu Zapatistalar gibi gözünü yüzünü kapatmış robot gibi çalışan kadın işçiler vardı. Muhtemelen onlar da Meksikalıydı. Değil ziyaretçilerle konuşmaları, ziyaretçilere bakmaları dahi yasaklamıştı sanki… Her saniyeleri gözetleniyor ve denetleniyordu.  

Bir başka örnek de Türkiye’den. 2015 yılında Eskişehir’de bir grup arkadaş şeker pancarı çiftliklerinde çalışan Kürt işçilerin kampını ziyaret etmiştik. Bulundukları bölgedeki sivrisinek yoğunluğu ve yaşam şartları gerçekten çok ağır durumdaydı. Çadırlarının çevresine yaptıkları küçük derli toplu sempatik sebze bahçeleri ve yemek ve yemek pişirmek için yaptıkları basit ocaklar ilgimi çekmişti. Ancak kadınların durumunu görünce ister istemez sınırlı süremi onlarla muhabbete ayırdım. Aynı aileden kadınlı erkekli 10-15 kişi küçücük bir çadırda kalıyorlardı. Kadınlardan ‘Ben üçüncü kumayım” diyen de vardı, “Altı yıldır geliyorum. Tarlada kullanılan böcek ve yabani ot öldürücüler nedeniyle bir dizi sağlık sorunlarım oluştu ama burada doktora gitmemiz bile mümkün değil. Sabahın beşinde tarlaya gidiyoruz ve akşam karanlığında dönüyoruz, paramızı zamanında alamıyoruz, erkeklerden daha çok çalışıyoruz ama daha düşük ücret alıyoruz” diyenler de… 

Kadınların doğurganlıkları nedeniyle tarım zehirlerinin zararlarını daha fazla vücutlarında taşıdığı bir gerçek. Bunun yanında TÜİK verilerine göre 2020 itibariyle mevsimlik kadın işçilerin günlükücreti 41 TL olurken, erkek işçi ücretleri 54 TL.

Ne yapılabilir?

Korona dönemi gibi yaşamsal ve hassas bir dönemde dahi gıdamızın %70’ini mevsimlik işçiler üretiyorsa, tüketiciler olarak olup bitenden biz de sorumluyuz. Elbette sağlık, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve sendikalı olma ve sosyal haklarının tanınması için yerel yönetimlere ve merkezi hükümetlere görev düşüyor. Ancak Sakarya’da yaşanan ırkçılık durumu ne ilk ne de son olacak bu gidişle…

Peki biz hakim kültürün parçası olanlar içimizdeki gizli ırkçılıkla ve ön yargılarımızla yeterince yüzleşiyor muyuz? Ön yargılarımız yerine konuyu toplumsal olarak ele alıp, yeterince empati geliştirebiliyor muyuz? ‘Ben ırkçı değilim’ demekle iş bitmiyor. Hakim kültürün parçasıysanız rehavet içindesiniz demektir. Farkında olmadan dahi hatalar yapabilirsiniz. Başkasını kolayca ötekileştirmeniz öğretilmiştir size… Dolayısıyla genellemelerimize, şakalarımız ve dilimize (daha bir  dizi alanımıza) bir bakalım. Belki kendimizi zaman zaman yakalama ve düzeltme şansı verebiliriz. 

Tabii en güzel çözüm yöneticilerden milyonlarca insanın mevsimlere göre bir yerden ötekine akması yerine yerelde çözüm bulmalarını istemek. Örneğin, agroekoloji yöntemleriyle yerelde bir araya gelerek üretim kooperatifleri kurulabilir. Tüketiciler toplum destekli tarım modeliyle üreticiden direk alarak hem üreticisini tanıyacak hem de aracılar yerine üreticisini destekleyecektir. Böylece süpermarketlerden daha ucuza sağlıklı ürün temin edilme şansı da olabilir. 

Her gün biraz daha robotlara teslim edilen endüstriyel tarımda her ne kadar işsizlik artıracak olsa da bizim gibi ülkelerde canlı insan emeği robot emeğinden daha düşük kalabilir. Dolayısıyla konuya gıda özgürlüğü ve gıdanın demokratikleştirilmesi çerçevesinde görmeye çalışmalıyız. Gıda özgürlüğü; tohuma, toprağa nasıl müdahale edildiğine olduğu kadar tohumdan hasada gıdamızın hangi etik olmayan ilişkilerden geçtiğini de odak noktasına oturtur. Üretim ilişkileri dediğimiz ilişkiler yukarıda gıdada ırkçılık vb. konuları ele aldığımız gibi hayatı yeniden üretirken, neler dokuduğumuza bağlıdır.   

Gıda zincirinin halkaları adaletli olmalı

10 yıldan fazla gıda özgürlüğüne kafa yoran biri olarak gıda zincirinin her halkasında olan haksız ve adaletsizlikleri görüp çözümler üretmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mevsimlik tarım işçiler sorununa, gıda özgürlüğü başka bir deyişle gıda ağlarının demokratikleştirilmesi kapsamında bakmalıyız. Yediğimiz gıdada birçok canlının ahı olabilir. Kentlerde gıdanın üçte birinin çöpe gittiği dikkate alınırsa, kapitalist tarım politikalarının başkaları açken ‘gıda fiyatları düşmesin’ diye çöpe attığı gıdalar da o ahh…lar içindedir. 

Mazlumun yanında olmak etik bir duruş ve yurttaş olma sorumluluğumuz ise, hakim kültürün parçası olarak içimizdeki ve dışımızdaki gizli ve açık ırkçılığa bakışımız esas noktalardan birini oluşturur. Yollarımızı, köprülerimizi, evlerimizi yapan, gıdamızı yetiştirip masamıza ulaşmasını sağlayan Kürtler, Suriyeliler ya da başkalarına nasıl öteki diye bakabiliriz?

ABD’li Rachel Corrie’nin Filistin’de kepçe önüne çıkıp söylediği gibi, gerekirse ırkçılıkta ısrar edenlere ‘ben onlardan değilim’ diye ses çıkarmak etik bir insan sorumluluğu değil midir?
 
(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)
 
 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Son buzul erimeden…

Yukarıdaki başlık Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın iklim değişikliğini ve çözüm önerilerini tüm boyutlarıyla anlattığı araştırma-inceleme kitabına ait. Geçtiğimiz hafta Nature’da yer alan bir makale ise bu başlığı ve kitabın içinde anlatılanların artık bir kriz haline geldiğini ispatlıyor.

Kısaca açıklamak gerekirse;  Arktik buzu, yani Dünya’nın kuzeyini kaplayan Kuzey Buz Denizi üzerindeki buz, yaz ayları boyunca eriyerek eylül ayında o yıl için kapladığı en küçük alana düşer. Bu durum yıldan yıla tekrarlanan bir döngüdür. Fakat 1970’li yıllardan bu yana bu erime her geçen yıl daha arttı ve eriyen buzlar takip eden kış mevsiminde de geri dönmedi. Nature’deki yazıya göre Kuzey Kutbu’nda bu yılda yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte buzullardaki bu maksimum erime noktası da geçildi ve tüm Arktik bölgesi için 2012 yazından sonra en büyük erime bu yıl gerçekleşti.  

2020 yılı Eylül ayı erime açısından ikinci kötü Eylül oldu.  Nature’deki makaleye göre bölgenin ortası, en geniş, en fazla buzla kaplı ve en soğuk yeri olan Merkezi Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzu en düşük yüzölçümüne geriledi ve bu yıl rekor erime yaşandı. 2020 yazının sonunda Kuzey Kutbu’ndaki deniz buzu, 40 yılı aşkın uydu ölçümlerine göre ikinci en düşük boyutunda. 15 Eylül’de buz, yıllık yaz miktarının en düşük seviyesindeydi ve sadece 3,74 milyon kilometre karelik Arktik sularını kaplıyordu.  Oysa daha önce sadece bir yıl; o da 2012 yılı içinde en düşük Arktik deniz buzu örtüsü 4 milyon kilometre karenin altına düşmüştü.

Bu yılki nisan-ağustos sıcaklıkları 130 yılın ortalamasından 2° C daha fazla 

Küresel sıcaklıklar yükseldikçe, ona paralel olarak Eylül ayı Arktik deniz buzu boyutu 1979’dan bu yana her on yılda bir ortalama olarak % 13,4 oranında küçülüyor. Geride kalan buz ise bir önceki yıldan daha ince ve daha kırılgan olduğundan bir sonraki yıl daha kolay eriyor. Sonuçta buzullardaki kayıp her geçen yıl artan sıcaklıklarla beraber daha da artıyor.  Bu yıl Nisan-Ağustos sıcaklıkları 1981-2010 ortalamasından 2° C daha fazla oldu. Bu nedenle Arktik bölgesindeki buz kaybı daha büyük boyutta gerçekleşti.

Kutuplardaki buzulların erimesinin yıkıcı sonuçları var. En önemli sonucu deniz seviyelerindeki meydana gelen yükselmeler. İklim değişikliği kontrol edilemezse bu gidişle tüm buzullar 100-150 yıllık bir süre içinde eriyecek ve denizler ortalama olarak 80 metre civarında yükselecek. Peki, ülkemiz için bu ne anlama geliyor?

Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın kitabına geri dönersek; denizler 80 metre yükseldiğinde İstanbul ve İzmir’in önemli bir bölümü sular altında kalırken Nazilli ise artık deniz kenarı bir ilçe olacak… Daha kısa süre içinde deniz seviyesinin bu denli yükselmesi beklenmiyor ama unutmayalım deniz seviyesinde her bir metrelik yükselme denizin kumsaldan 100 metre içeriye kadar bir kara bölümünü sular altında bırakıyor. Bu da önemli sayıda yerleşimin ve alt yapının yakın bir gelecekte sular altında kalabileceği anlamına geliyor.

Bu durum ülkemizde özellikle Karadeniz ve Ege bölgelerinde önemli ölçüde sahil bölgelerine yapılmış alt yapı ve sanayinin deniz suları altında kalabileceği anlamına geliyor.  Ayrıca buzulların erimesi özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde akarsuları da olumsuz etkiliyor. Bu erime deniz suyu sıcaklıklarında da ani değişimlere yol açtığından başta Meksika Körfezi‘nden başlayıp Kuzey Avrupa sahillerine kadar uzanan Gulf Stream akıntısı olmak üzere sıcak su akıntılarının gücünü de düşürüyor.

Vakit kalmadı

Buzulların erimesinin bir diğer sonucu ise kutup ayılarının durumu… Televizyonlara da yansıdığı için toplumda en çok bilinen küresel iklim değişimi sonuçlarından biri; kutup ayılarının dramı. Eriyen buzullar onların ana beslenme alanlarına ulaşmasını engelliyor. Bu nedenle her sene daha az yağ biriktirebiliyorlar; vücutlarında. Sonuçta beslenme yetersizliği nedeniyle kış uykusundan her geçen yıl daha az kutup ayısı uyanabiliyor…

Aslında kutup ayılarının neslinin küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak yıldan yıla azalması artık sıranın insana geldiğinin de bir göstergesi Çözüm için vaktimiz kalmadı. Yaşadığımız korana günleri ise çözümün çok basit ve bize bağlı olduğunu bir kez daha çok açık olarak gösterdi.  Nisan ve mayıs aylarındaki iki aylık dönemde fosil yakıt tüketiminin düşmesi sera gazı emisyonlarını da düşürdü. Gerçi sadece iki aylık bir dönemi kapsadığı için bu düşüş; küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmadı ama bize kararlı ve sürekli olarak fosil yakıt kullanımını terk etmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlattı.

Bu konuda adım atan ülkeler de var. İskandinav ülkeleri uzun bir süreden bu yana fosil yakıt kullanımını terk etmeye dönük politikalar uyguluyor.. Şimdi de Almanya nükleer santrallerden sonra kömürlü termik santralleri de kapatma kararı aldı. Alman meclisi temmuz ayında aldığı bir kararla 2038 yılına kadar kömürlü termik santralleri kapatmayı kararlaştırdı. Biz ise hala kömürlü termik santral yapma uğraşı içindeyiz; hatta Avrupa ülkelerinin kapatıp; söktüğü termik santralleri ülkemize getirip; kurmaktan da vazgeçmiyoruz…

Zengin Batı ülkeleri piyasaya çıkması beklenen Covid-19 aşılarının 2021 üretim kapasitesinin dünya nüfusunun sadece %13’üne sahip olmalarına karşın % 51’ini satın aldılar; bu durum tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 6 milyarı aşkın insanın en azından 2021 yılında aşıya ulaşamaması anlamına geliyor. Para belki bir an önce salgından kurtulmalarını sağlayabilir. Fakat unutmayalım; bu gidişle yaşadığımız korana günleri değil ama küresel iklim krizi dünyanın sonunu getirecek. Dünyanın zengin ülkelerinin para ile bu işten kurtulması mümkün değil. Çözüm için başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının bütün dünyada terk edilmesi gerekiyor; sadece birkaç ülke de değil. 

Tabii eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve bugünkü iklim krizinden sorumlu olanların bedelini ödemesi şartı ile…

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid Çağı’nda Nükleer Enerji, 2020 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu açıklandı

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, yaşı, kaçının inşaat halinde olduğu, kaçının devreden çıkarılacağı, kaçının sökümüne hazırlanıldığı gibi hususları netleştirerek açıklayan, bu şekilde güncel bilgi kaynağı olan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu-2020/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) yayımlandı. Dünya genelindeki nükleer santrallerin durumunu bir yıl öncesine ait verilerle analiz eden ve gelecek projeksiyonlarıyla enerji süreçlerinin karşılaştırmalı takip edilebilirliğine çok önemli bir katkıda bulunan  rapor yeni bölümleriyle, orjinaline  şuradan ulaşabileceğiniz  361 sayfadan oluşuyor.

Fotoğraf ©Nina Schneider

Rapor, 24 Eylül günü İstanbul saatiyle 12:00’de pandemi koşullarına uygun olarak internet üzerinden koordinatörü Mycle Schneider   tarafından  zoom ortamında bir sunumla kamuoyuna tanıtıld. Ardından  raporun yazarlarından ve halihazırda Atom ve Uluslararası Güvenlik temalı bir araştırma yürüten Ali Ahmad ile birlikte sorular yanıtlandı. Biz de Yeşil Gazete olarak her sene olduğu gibi raporu sizin için özetliyor ve değerlendiriyoruz:

Öncelikle bu seneki raporun nükleer enerjinin üretim maliyetleri ile yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetleri arasındaki makasın açıldığını gösteren çok net veriler sunduğunu belirtelim. Bununla beraber raporda her sene yaşanan gelişmeler ışığında yeni bölümleri görebildiğimiz üzere, bu sene de 2020 yılına damgasını vuran Covid 19 krizinin nükleer santrallerin işleyişine ve çalışma yaşamına etkisini analiz eden bir bölümün eklenmiş bulunduğunu söyleyelim. Rapora eklenen bir diğer bölüm ise Ortadoğu’nun nükleerleşmesine dair süreç analizini içeriyor ki, Türkiye’nin adı  bölgedeki beş ülkeyle birlikte anılıyor ve eş zamanlı gelişen nükleer enerji yatırım faaliyetleri ortak bir resmin içinden ele alınıyor.

Raporda,  dünya çapında ilk kez inşa edilerek Finlandiya‘nın Nihai Nükleer Atık Deposu olarak faaliyete geçmesi beklenen Onkalo Projesi’nin tamamlanmasının bu yıl yine ertelendiğini de okuyoruz. Yani çözümsüz nükleer atık sorununun çözümü varmış gibi gösterilen proseslerin dahi  işlemediği bir kez daha görülüyor.

Çalışmada, Japonya’da Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin meydana geldiği 2011 yılından itibaren nükleer felaketin son bir yıl içindeki etkileri bu sene de  değerlendiriliyor.  Ancak bu yazının uzunluğunu gözeterek, Fukuşima Nükleer Santral tesisindeki reaktörlerin maliyet ve söküm süreçlerine, radyoaktif mağduriyette gelinen duruma dair paylaşılan bilgilere bir başka yazıda yer vermeyi seçerek bu yazıda nükleer endüstrinin dünya ve Ortadoğu özelindeki durumuna odaklanacağız.

Rapor öncelikle dünya genelindeki nükleer enerji üretiminin %70’inin istikrarlı bir şekilde nükleer endüstriye sahip olan ABD, Rusya, Çin, G. Kore ve Fransa olmak üzere beş ülke  tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda yalnızca Çin ve Rusya’nın enerji çeşitliliği içinde nükleerin payını arttırmaktan yana bir gayret içinde olduğunu söylemek yanlış olmaz.

2010-2019 yılları arasında dünya genelinde  inşaatına başlanılan reaktör sayısı 67 reaktör olup bunlardan beşi terk edildi. 62 reaktörün yarısı yani 31’i ise  Çin’de bulunuyor.  2020 ortası itibariyle 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçerken, 44’ü bugün de inşaat halinde. 2020  1 Temmuz itibariyle ise 2019’daki ilavelerle toplam 52 reaktör olduğu belirtiliyor.

2019 yılında ilk kez güneş ve rüzgar enerjisi nükleeri geçti!

Bu seneki raporun en önemli çıktısı ise tarihte ilk kez – yenilenebilir enerji kaynaklarından (hidroelektrik hariç) 2019 yılında elde edilen elektrik üretiminin  nükleer santrallerden elde edilen elektrik üretimini geçmiş olması. Hatta Covid 19’a rağmen, yeni yenilenebilir enerjilere yapılan küresel yatırımın, 2020’nin ilk yarısında özellikle rüzgar enerjisi yatırımlarındaki artışla yılda yüzde 5 artarak 132 milyar ABD dolarına yükseldiği tahmin ediliyor.

Adı Nükleer Endüstri Durum Raporu olmasına rağmen özellikle nükleer güç sahibi olan ülkelerde yenilenebilir enerji sınıfındaki güneş ve rüzgar enerjisinin önlenemeyen yükselişi nedeniyle son beş yıldır çalışma kapsamında nükleer enerji -yenilenebilir enerji karşılaştırması da yapılıyor. Dolayısıyla bu seneki raporda rüzgar ve güneş enerjisi gibi yeni yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen üretimin geçen yıl  rüzgardan sağlanan 59,2 Gigawatt, güneşten sağlanan 98 Gigawatt üretim artışıyla  toplamda bir önceki seneye göre de 20 Gigawatt yükselerek üretimdeki artışın 184 Gigawatt’a ulaştığı; buna mukabil nükleer enerjiden elde edilen üretimin  yalnızca 2,4 Gigawatt artış gösterdiği belirtiliyor.

Yenilenebilir enerji maliyetlerinde gerçekleşen düşüşün üretimdeki artışla ilgisi kurulabilecek şekilde aşağıdaki grafikte 2019 yılında güneş enerjisinin maliyetinin yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyetinin yüzde 70 azaldığı fakat nükleer enerji maliyetlerinin yüzde 26 artmış olduğu görülüyor.

Covid 19 ve nükleer enerji sektöründeki çalışma şartları

Dünya genelinde Covid 19 nedeniyle pandemi şartları çalışma yaşamında önlemler alınmasını gerektirirken alınan ve alınmayan önlemler iş yerine ya da sektöre dair değerlendirme yapmayı sağlıyor. Buna ilaveten nükleer santral tesislerinin hem 7/24 bilfiil çalışma yapılan bir iş yeri olmasından hem de meydana gelebilecek kaza, sızıntı ya da diğer sorunların salt bir yerle ve belli kişilerle, tek bir zaman dilimiyle sınırlı kalmayacak olmasından mütevellit derin bir izleme ve değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Nitekim 2020 WNISR’de ayrılan bölüm nükleer endüstri açısından risklere ışık tutarken ülke bazında  tespitler paylaşıyor:

Örneğin Fransa’da nükleer endüstrinin bel kemiği olan EDF‘in çalışanlarının üçte ikisinin evden çalışmaya yönlendirildiğini fakat sahanın taşeron işçilere kalmasına bağlı olarak  güvenlik risklerinin belirginleştiğine vurgu yapılıyor.  Diğer taraftan nükleer santral tesisindeki mevcut personele getirilen çalışma saatleri düzenlemesinin, çalışan üzerinde baskı kurulduğundan da bahsediliyor.

İşçiler uzun süreli kamplara alınıyor

Nükleer santrallerin süreklilik gerektiren iş planına karşın Covid 19’un vaka riskine karşı  karantina ortamı yaratmaya dönük şekilde hazırlanan çalışma planı ise işçilere özel hayat bırakmıyor. Zira ABD ‘de işçilerin herhangi bir 24 saatlik zaman diliminde 16 saate kadar çalıştırıldığını, herhangi bir 7 günlük dönem için ise 86 çalışma saatine kadar veya art arda 14 güne kadar 12 saatlik vardiyalara göre çalışma şeklinin yeniden dizayn edildiğini  görüyoruz. Buna mukabil Rusya ve İsveç’ te kontrol odası personeliyle anahtar(temel) personelin izole edilerek tesis alanında barınma sağlanmış olarak çalıştırıldığı belirtiliyor.

Bakım onarım çalışmaları erteleniyor

Raporun aydınlattığı önemli bir nokta da nükleer santrallerde “bakım onarım” yani yakıt ikmali ve bakım prosesleri gibi son derece kritik bir konunun 2021 yılının sonuna kadar “kritik olmayan işler“şeklinde nitelenmiş olması. Zira nükleer santraller bakım onarımları yapılmazsa kaza olasılıkları artan , yüksek ısının açığa çıkmasına bağlı olarak altyapı malzemelerinde kolaylıkla eskimeye ve yıpranmaya yol açtığı bilinen, bu nedenle de kolay yaşlanan tesisatlardan oluşur -ki birazdan okuyacağınız gibi dünya ortalaması reaktörlerin 30 yaş civarında olduğunu gösteriyor, yani bakım onarım elzemdir, ertelenmesi kaza olasılıklarını arttırır.

Raporda da gerek bakım onarım gerekse inşaat süreçlerinde daha az personelin sahada bulunmasının yetersiz olduğu, diğer bir ifadeyle yenilenebilir enerji endüstrisinin nükleer endüstriye göre iş takibi açısından da daha az risk taşıdığından bahsediliyor

Raporda altı çizilen diğer bir konu nükleer tesislerdeki Covid 19 vakalarındaki artış. Nitekim Rusya’daki Rosatom tesislerinde temmuz ayı ortası itibarıyla toplam 4500 vakanın olduğu belirtiliyor. Yine ABD’nin Georgia eyaletinde inşaatı devam eden Vogtle fabrikasında büyük bir salgının meydana gelerek 800’den fazla personelin pozitif çıktığı ve Ağustos 2020’nin sonunda hala 100’den fazla Covid 19 hastası olduğu tespitler arasında.

408 operasyon halindeki reaktörün ortalama yaşı 31 

WNISR 2020 son bir yıl içinde 3’ü Rusya’da, 2’si Çin’de, 1’i Güney Kore’de olmak üzere toplam altı reaktörün kapatılmasıyla bugün operasyon halinde 408 reaktör bulunduğunu söylüyor.

Rapora göre Çin dışındaki büyük yeni inşa programları açısından dünyadaki nükleer reaktörlerinin ortalama yaşı 2020’de 30,7 yıla ulaşmış bulunuyor. Bununla birlikte 408 olan toplam reaktör sayısının üçte ikisine tekabül eden 270 reaktörle 41 yıl veya daha uzun süredir çalışan 81 reaktörün (toplamın yüzde 20’si) 31 yıl veya daha uzun süredir faaliyette olduğuna işaret ediliyor.

Elektrik üretim çeşitliliği içinde nükleerin payı artmıyor

Bununla beraber nükleer enerjinin küresel ticari brüt elektrik üretimindeki payında ise bir artış yok, bilakis azalış var zira 1996’daki yüzde 17,5 iken 2018’den bugüne yüzde 10,15 düzeyinde bulunuyor.

Öte yandan halihazırda çalışan tüm reaktörlere ömrü uzatılanlarla inşaat halindekilerin kapasitesi dahil edildiğinde, 135 reaktörün ya da nükleer enerjiyle elde edilen 105 Gigawatt kapasitenin 2030’un sonuna kadar devrede olması anlamına geliyor.

İnşaat projelerine bakıldığında ise son on yıldaki projelerin yüzde 5,8’den 13,7’ye çıktığı yani iki katından fazla arttığı görülüyor lakin yine de  inşa süreçlerinin düşüş eğilimi gösterdiği düşünülüyor.  2020 Temmuz ayı itibariyle, 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçmiş ve 44’ü ise hala inşaat halinde bulunuyor.

Raporda birçok reaktörün, lisansları sona ermeden çok önce kapatıldığı; 2015 ile 2019 yılları arasında şebekeden çıkarılan 17 reaktörün ortalama devreden çıkarma yaşının 42,4 olduğu bilgisi paylaşılıyor.

Rapora göre 2016 Aralık ayından bugüne esas olarak 2019 yılında inşasına başlanan altı reaktör var. Bunların dördü Çin’de, biri Rusya’da diğeri ise Birleşik Krallık‘ta bulunuyor. Türkiye’deki Akkuyu NGS inşaatının ikinci reaktörünün inşaatı ise 2020’nin ilk yarısında başlamış durumda.

Ayrıca İran‘da , 1976’da başlatılmışken durdurulan Bushehr-2 reaktörünün inşasına 2019’da devam edilmesiyle halihazırda 17 ülkede inşaatların devam ettiği; nihayet 1 Temmuz 2020 itibarıyle toplam 52 reaktörün inşa halinde olduğu notu düşülmüş bulunuyor. Buna göre kapasite 8,9 Gigawatt artarak 53,5 Gigawatt düzeyine ulaşılmış.  2020 yılı sonuna kadar inşaatı sürecek olan Çin’deki 14 Gigawatt’a karşılık gelen 15 reaktör de bu 52 reaktör arasında yer alıyor.

İnşaat projelerinde ertelemeler

Son 18 ayda başlayan tüm reaktör inşaatları geçen on yıl içindeki inşaat projelerinin çoğu gibi, devletlerin sahip olduğu veya yönlendirdiği şirketler eliyle yürütüldüğü tespiti yapılıyor. İnşaat sürelerine bakıldığında ise 52 reaktörün ortalama inşaat süresi 7,3 yıl olurken bu sürenin geçen seneye göre 6 aylık sarkmaya uğradığı, 2017 ortalarında ise 6,2 yıl olan bu sürenin 1,5 yıl uzadığına işaret ediliyor. İlginç olan ise inşaat süresi uzayan bu projelerin 15’inin,  ülke bazında ise proje yürütülen 17 ülkeden 8’indeki projelerin Rusya’ya ait olması.

Rapora göre söz konusu 17 ülkenin en az 10’ununda yapım aşamasında olan  reaktörlerde yıl boyunca gecikmeler yaşanmış ve tüm inşaat projelerinin en az 33’ü (toplamın yüzde 64’ü ) ertelenmiş bulunuyor. Nitekim planlarının gerisinde olduğu açıkça belgelenen 33 reaktörün en az 12’si hakkında gecikmeler olacağı ve dördü hakkında da ilave yeni gecikmelerin meydana geldiği  bildirilmiş. Sonuç olarak 2019’da 13 reaktörün devreye alınması planlanmışken ancak altı reaktör tamamlanabilmiş bulunuyor.

WNISR 2020, nükleer endüstrisi için üst hedefler kurma eğilimi gösteren Çin’de 2016–2020 beş yıllık planı doğrultusunda 2020 yılına kadar 58 Gigawatt kapasitenin operasyonda ve 30 Gigawatt kapasitenin inşa sürecinde olması hedefine karşın, 2020 ortasında 45,5 Gigawatt kapasitede reaktörün operasyonda olması ve hedefin yarısından bile düşük şekilde 13,8 Gigawatt reaktörün inşaat halinde bulunmasıyla orjinal hedefin oldukça  uzağına düşüldüğüne işaret ediyor.

Her yıl olduğu gibi WNISR 2020’de de uzun dönem projeksiyonlar yapılmış. Buna göre lisanslı tüm ömrü uzatılan ve lisans yenilemeleri yapılan reaktörler hesaba katılarak(özellikle ABD’de) tüm inşaat sahalarının tamamlandığı bir senaryo çalışmasına değinelim. 40 yıllık bir ömür tahmini üzerinden 2020’nin sonunda, net çalışan reaktör sayısının iki reaktör ve kurulu kapasitenin de 2,5 Gigawatt artması beklenebilir görünüyor.

2030’a kadar ise, net dengenin 2022’de negatife dönmesiyle devreden çıkışların karşılanmasının 137 yeni reaktörün (107,5 Gigawatt) devreye alınmasıyla mümkün olacağı değerlendirmesine yer verilmiş.

Bu seneki raporda Türkiye’ye de geniş geniş yer verilmiş, zira dünya nükleer endüstriden çekilirken Türkiye nükleer enerji yoluna girmeye çalışıyor. Ayrıca Türkiye’nin WNISR 2020’de  Ortadoğu’daki nükleer santral projeleriyle birlikte değerlendirildiğinin altını çizelim.

Türkiye’nin adı Orta Doğu Bölgesi’ndeki projelerle  anılıyor

Bir Arap ülkesinde (Birleşik Arap Emirlikleri‘ndeki Barakah) operasyon aşamasına giren ilk nükleer enerji santrali vesilesiyle, WNISR Orta Doğu’daki altı ülkenin nükleer enerji hedeflerine genel bir bakış sunuyor. Bu ülkeler, İran, BAE, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün.  Bu ülkelerin üçünde  İran ,Mısır ve Türkiye’de projeler Rosatom tarafından yürütülüyor.

Ortadoğu’da, nükleer santraller inşa etmek için on yıllardır süren planlara rağmen çok az ilerleme kaydedildiğinin altı çizilen çalışmada bölgesel nükleer enerji projelerinin siyasi ve ekonomik belirsizliklerle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Nitekim bu ülkeler aşağıda Şekil 23’te gösterildiği gibi çok farklı taahhüt ve ilerleme seviyelerinde.

Bu politikayı sürdüren ülkelerin en büyük ortaklıkları ise kamuoyuna karşı kurulan söylemin elektrik üretiminde fosil yakıtların payının azaltılması gerekliliği üzerine oluşu. Benzer şekilde bu ülkelerden bazıları nükleer santral yatırımlarının kalifiye çalışanlardan oluşan bir üs kuruluyormuş ve ileri teknoloji tesisi gibi sunulduğuna da değiniliyor.

Ortadoğu’daki nükleer programların operasyonlarının kapsamının ve boyutunun aynı olmadığını teslim eden raporda Tablo 3’te gösterildiği gibi, İran nükleer programının en gelişmiş reaktör olduğuna ve bu modelin ikincisinin inşaat halinde olduğuna işaret ediliyor. Yine uranyum madenciliği yatırımları ve diğer nükleer yakıt zinciri faaliyetleri arasında dönüştürmeyle zenginleştirme de faaliyetler arasında görülebilir.

Raporda uranyum zenginleştirme faaliyetinin İran’ın nükleer silahlanma potansiyelini sınırlamaya yönelik uluslararası çabaların odak noktası olduğu hatırlatılıyor. Nitekim bu sorun, İran’ın kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlememeyi ve Rusya’ya geri göndermeyi taahhüt ettiği Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) aracılığıyla çözülmüş fakat, anlaşma Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesiyle  2020 ortasında nihayetlenmişti.

Öte yandan İran’ın Buşehr-1‘i bölgedeki tek operasyonel reaktörken (bkz. Şekil 24)bugün dördü Birleşik Arap Emirlikleri’nde, ikisi Türkiye’de ve biri İran’da olmak üzere yedi birimin daha inşa edildiği dikkat çekiliyor. Rapora göre daha fazla gecikme olmadığı varsayıldığında, bölgedeki şebekeye bağlanacak bir diğer reaktör ise son testlerden geçen Barakah-1 reaktörü . Tamamlandığında ve dört ünitenin tamamı faaliyete geçtiğinde, santralin ülkenin elektrik arzının yüzde 25’ini karşılaması öngörülüyor.

İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin nükleer enerji programlarında inşaat gecikmeleri (Buşehr-1 durumunda 35 yıldan fazla) ise farklı nedenlere dayanıyor. İran örneğinde, gecikmeler çoğunlukla siyasi nedenlerden kaynaklanırken, Birleşik Arap Emirlikleri’nde esas olarak yerel personelin daha fazla eğitilmesi ihtiyacı ve bazı öngörülemeyen teknik konularla ilgili bulunuyor.

Akkuyu NGS ekolojik, ekonomik ve toplumsal sorun kaynağı 

WINSR 2020’de Mersin‘de inşaatına devam edilen Akkuyu NGS’ye ilişkin olarak projenin finansmanının, 1. ve 2. reaktörlerden üretilecek elektriğin yüzde 70’ine  3 ve 4. reaktörlerden elde edilecek elektriğin yüzde 30’una tekabül edecek şekilde 15 yıllık Elektrik Satın Alma Anlaşması’nın ekonomik sorun yaratacağına değiniliyor. Buna göre reaktörden elde edilecek elektriğin yüzde 50’si ilk 15 yıl için garantili bir fiyata satılacak, geri kalanı piyasada satılırken bir de ayrıca kur dalgalanması ve Türk lirasının değerinin düşmesi gibi risklere maruz kalınca fiyat garantilerinin(123,50 ABD Doları/Megawatt ) düzeyine çıkacağı öngörüsünde bulunuluyor.

Genel olarak Türkiye’de nükleer karşıtlığının yüksek olduğuna yukarıdaki grafikle dikkat çekilen raporda Akkuyu NGS inşaat sürecine dair Akkuyu NGS’nin Büyükeceli Köyü‘nde neden olduğu ekolojik ve toplumsal sorunlarla da ele alınıyor.  Bu hususta Yeşil Gazete’ de okuduğunuz özel haberimize referans verilerek Akkuyu’da prefabrik konteynardan oluşan kamp alanlarında sayıları 5 bin civarına varan işçilerin Büyükeceli Köyü sakinlerine rahatsızlık verdiği toplumsal ve ekolojik kirlilik yarattığından  bahsediliyor. Ayrıca Akkuyu’daki inşaat çalışmalarının Covid 19 ortamında devam etmesine karşın Mersin Nükleer Platformu’nun riskler konusunda endişeleri dile getirdiği de belirtiliyor.

2019 yılında ilk reaktörün inşaatı için temel atma sürecinde meydana gelen ve ancak tekrarladığında kamuoyunun öğrendiği çatlaklara da değinilen raporda Rosatom yönetimi tarafından bir açıklamanın 2020 Temmuz ayına kadar yapılmadığına dikkat çekiliyor. Raporda Ağustos 2019’da Rosatom’un tesisin inşası için, Rusya’nın en büyük bankası Sberbank‘tan 400 Milyon Dolar tutarında kredi sağlayacağını da okuyoruz.

Raporda Sinop‘taki nükleer santral projesi ile ilgili olarak ise 2018 yılında ilk ÇED başvurusu yapıldıktan sonra 30 Mart 2020’de  Assystem ENVY Energy ve EÜAŞ Uluslararası ICC Jersey Adaları, Türkiye Merkez Şubesi adıyla Sinop Nükleer Santrali için ÇED  başvurusunun yapıldığından bahsediliyor. Bizim de “Referans reaktöre şirketsiz ÇED!” yazımızda okuduğunuz gibi  Fransa’da şu anda yapım aşamasında olan Flamanville-3 EPR reaktöründen garip bir şekilde “referans reaktör” olarak bahsedildiğine, ne var ki bunun bir anlaşmaya dayanmadığına vurgu yapılıyor. Ayrıca konuyla ilgili bu referans reaktörün menşei ülkesi Fransa’nın önce gelen şirketleri olan EDF’ ten ve Areva‘ dan bir açıklama yapılmadığı da belirtilmiş.

Politik kararlar belirleyici

Dip toplamda Orta Doğu’nun halihazırda doğal gaz ve yenilenebilir enerji üretim kapasitesine uygun yatırım yapması halinde petrolden uzak bir enerji geçişine müsait olmasına rağmen, enerji çeşitliliği adı altında nükleer enerji üretiminde ısrar edilerek hiç bir ekonomik faydanın sağlanmayacağı teslim ediliyor. Yani ekonomik bir girdi sağlamayacak olan nükleer enerji yatırımının nedeninin Türkiye’de her zaman nükleer karşıtlarının söylediği gibi yalnızca politik kararlara dayalı olduğu ifade ediliyor.

Nükleer-yenilenebilir enerji karşılaştırmasında güneş ve rüzgar galip!

2020 yılının Haziran ayında Uluslararası Enerji Ajansı‘nın/International Energy Agency (IEA) üç yıllık sürdürülebilir iyileşme planı ortaya attığına gönderme yapılan çalışmada, “2021 ile 2023 arasındaki belirli zaman aralığında uygulanabilecek uygun maliyetli önlemlere odaklandığından bahsediliyor. Buna göre yenilenebilir enerji maliyetleri de düştüğüne göre planın üç ana hedefi var: Ekonomik büyümeyi artırmak, istihdam yaratmak ve daha dayanıklı ve daha temiz enerji sistemleri tesis etmek.

Bu bağlamda elektrik sektörüne yönelik teklif; yenilenebilir enerji yatırımına öncelik verilmesi,elektrik şebekelerinin genişletilmesi ve modernizasyonunu desteklemek için bir dizi önlemin alınarak şebekenin güçlendirilmesi şeklinde sunuluyor, yani yeni rüzgar ve güneş tesisatlarını hızlandırmak ve mevcut olanları yeniden güçlendirmek temel hedef . Buna göre mesaj açık: Ekonomik, istihdam ve sürdürülebilirlik nedenleriyle açık öncelik yenilenebilir enerjinindir.

IEA’nın çıkarımları WNISR 2020’nin de çıkarımı olarak verilmiş, yani: Giderek daha ucuz yenilenebilir enerji kaynakları yelpazesi ile karbondan arındırılmış bir enerji sektörüyle rekabet edemeyen, sorun kaynağı, atıl, uyumsuz ve pahalı bir teknoloji olarak, nükleer enerjinin artık terk edilmesi gerekiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hoş geldiniz demek ne zaman böyle zor oldu?

Evde her zamankinden çok zaman geçirdiğimiz bu günlerde çocuklarımız, yaşıtlarıyla oynayamayıp arkadaşlık edemediği için bize giderek daha bağımlı hale geldi. Artık onları nasıl oyalayacağımızı şaşırmış durumdayız. İyi ki dışardaki dünyayı evimize taşıyan, çocuğumuzu uzak kaldığı ortamlara dâhil eden oyunbaz, cıvıl cıvıl, rengârenk çocuk kitapları var.

Kapağının el ele vermiş küçük bir maymunla sevimli bir kutup ayısının süslediği Hoş geldiniz da bunlardan biri. Redhouse Kidz’ten çıkan eser davetkâr başlığı, neşeli çizimleri ile daha ilk bakışta okuru, daha doğrusu küçük çocuğuna okuyabileceği bir resimli kitap arayışında olan insanı cezbediyor.

Barroux.

Kapağın sağ alt köşesinde yazarın ismi hemen gözümüze çarpmasa, gerçekten de şu üstünden bal damlayan lay lay lom hayvan masallarından biriyle karşı karşıya olduğumuzu sanabiliriz. Ama orada Barroux yazıyor ve bizim Nerede Bu Fil ve Nerede Bu Deniz Yıldızı (Redhouse Kidz) ile Ateş Hattı (Desen Yayınları) kitaplarından tanıdığımız Barroux’u kesinlikle tanımlamayan bir şey varsa o da lay lay lom hikâyelerdir.

Hayır, Paris’te doğup Fas’ta büyüyen Barroux, dünyayı çocukların evine taşırken alışagelmiş yollar izlemiyor. Eserlerinde koskoca dünyanın büyük hem de çok büyük sorunlarına odaklanan sanatçı bunları küçük, hatta küçücük çocuklara anlatmanın yaratıcı yöntemlerini arıyor. Fransa’nın ünlü Ecolé Estienne ve École Boule’de fotoğrafçılık, sanat, heykel ve mimarlık okuyan Barroux,  eğitiminde haşır neşir olduğu farklı medya ve teknikleri deneysel ve yaratıcı bir şekilde çocuk kitaplarına da taşıyor. Kimi zaman kolaj ya da linol baskı tekniğiyle çalışan, bazen antik kâğıtlar kullanan bazen de grafik roman yazıp-çizen sanatçı Hoş Geldiniz’de ince siyah hatlarla belirginleştirdiği illüstrasyonlardan yana tercih kullanmış.

İklim sığınmacıları ve ‘farklılık’

Hikâye, küçük bir kutup ayısının kendini tanıtmasıyla başlıyor. “İşte şurada arkadaşlarının yanında suya ayaklarını sokmuş olan benim” diyor küçük ayı ama onu izleyen ve eğri büğrü kocaman harflerle sonraki çift sayfayı kaplayan “ÇATIRT!” sesi keyif ve huzur yansıtan bir sahne ile başlayan öykünün yön değiştirdiğini hemen belli ediyor.  İki arkadaşıyla beraber, buzuldan kopan küçük bir buz parçası üzerinde okyanusta sürüklenmeye başlıyor bizim küçük kutup ayısı.

Buz eridikçe eriyor ve birbirine sımsıkı sarılmak zorunda kalan üç arkadaş neredeyse çaresizliğe kapılıyor. Tam bir dalga tarafından yutulacaklarken önlerine bir ada çıkıyor neyse ki. Ama her adanın bir sahibi ve sakinleri vardır. Yurdundan kopan, alıştıkları hayatı türlü nedenlerle terk etmek zorunda kalan, yeni bir yaşama yelken açan yabancıların açık kollarla karşılandığı nerede görülmüş?

En azından bu kitabı çocuklarımıza okuyan biz büyükler, üç küçük ayının yeni bir hayata başlama umudunun inek adasının sakinleri tarafından tuz buz edilmesine şaşırmıyoruz. Aynı şekilde panda adasının, zürafa adasının sakinlerinin üç kutup ayısına kapılarını ve yüreklerini kapatma refleksleri de bize yabancı değil. Aynı biz insan evlatları gibi ya fazla kalabalık ya fazla farklı buluyorlar ya da tümden görmezden geliyorlar sığınmacıları.

Sonunda rastlantıyla keşfettikleri boş bir ada dertlerine derman oluyor kutup ayılarının. Artık onların da bir adası var ve yaşadıkları acı deneyimler geride kaldı. O kadar sahiplenmişler ki yeni yaşam ortamlarını adalarına bir salla yaklaşan üç küçük maymunun yardım talebini onlar da önce, “Şeeeey, siz…” diye yanıtlıyorlar.

‘Hoş geldiniz’in güzelliği!

Sonrasında gelen üç noktayı bizim zihnimiz hemen dolduruyor. Bu yüzden, “Hoş geldiniz!” diyebilmenin güzelliğini, farklıya alan tanıyıp hayatı paylaşmanın zenginleştiriciliğini yansıtan son sahne bize insanlığı unutanın asıl biz insanlar olduğunu adeta yüzümüze çarpıyor.

Barroux, küresel ısınma, eriyen buzullar, yaşam alanlarını kaybeden canlıların yanı sıra dünyamızın en derin ve acı meselelerinden biri olan sığınmacılığı tek bir kitapta, bu sorunların hiçbirinin adını anmadan işlemekle kalmıyor, okul öncesi yaş grubunun bile rahatça takip edebileceği bir hikâye kurguluyor. İllüstrasyonların ifade gücü az sözcük ve çok satır arası içeren metini tamamlıyor hatta yer yer aşıyor. Bütün bu özellikleriyle Hoş Geldiniz, biz yetişkinlerin küçük çocuklarımızla, onları irkiltip incitmeden derin ve yakıcı konuları sorgulayıp tartışma olanağı yaratırken, göz ve ruha hitap etmeyi de ihmal etmiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir süpürge, birden çok Dünya: Sınavınız nasıl gidiyor?

Her sabah bir temizlik, düzen mesaim var. Güne alışıyorum, Dünya ile yeniden tanışıyorum bu saatlerde.
 
Kanımca medeniyetimizin en büyük sermayesi biz insanların sabah saatlerini telaşlı işlerle doldurarak ilham ve hayal alanından uzaklaştırmasıdır. Bütün dünya insanları toplanıp “sabah saatlerini kendileriyle baş başa geçirme hakkını” isteseler dünya bambaşka bir yer olurdu.
 
Malum süpürgecilik bana ilham veren bir günlük aktivite. Haliyle zihnim üretiyor.
 
Demokrasi. Çağımızın en problemli kavramlarından biri. Doldur- boşalt- sıfat ekle- çıkar, bitiremedik, düzeltmeye, güncellemeye, uygulamaya çalıştıkça vakti geçip çok yoğrulmuş mayalı ekmek hamuru gibi elimize yapışıyor.
 
Siyaset bilimden hiç anlamam, kavramları, teorileri, tartışmaları bilmem ve aslında gelişmeleri de takip etmiyorum. Bir de utanmadan bunu böyle açık açık yazıyorum. Zırcahilim yani bu konuda.
 
Süpürüyorum bir yandan.

İdrak

İnsan ne sorunlu bir canlı türü. “Kendi kendini yönetmekten aciz olan bireylerin toplumu, demokrasiyi bir ses titreşiminin ötesinde kavrayamaz” dedim mesela kendi kendime. İdrak etmeden ulaşılabilecek bir hal de değil bu kendini yönetmek. İdrak için de deneyim gerekiyor. İnsan için deneyim zihinsel seviyeden başlıyor ve aslında idrak edebileceğimiz tek gerçeklik kendimiz olduğundan işimiz zor. Kendi ile uğraşmayan, kendiyle derdi olmayan, kendini gözlemeyen, zaaflarını kabul etmeyen, her söyleneni üzerine alan, fikirlerini kavga tonuyla ifade eden, fikirlerini karşıdakine sunan değil kabul ettirmeyi zafer sanan, kalbinden değil; midesinden (lafın gelişi değil fiziksel olarak da öyle) düşünüp konuşan, ölçüsüz, hadsiz, edepsiz, şuursuz, bir de üstüne geveze …. daha sayayım mı, bir canlı türüyüz vesselam.
 
Bu halimize bakmadan daha demokratik, daha hakkaniyetli, daha eşit, daha güzel, daha sevgi dolu bir dünya istiyoruz. Terbiyesizlik burada başlıyor. Bir de üstüne karşımızdakini düzeltmeye çalışıyoruz. Hiçbir elek, süzgeçten geçmemiş, iz’andan nasibini almamış fikirlerimizi her fırsatta ortama fışkırtıyoruz.
 
İnsanın bu zaaflarla dolu yönünü Yunus Emre zikretmiş: Baştan aşağı yâreyim diyerek.
 
Süpürgeye devam.

Durmak

İnsanın kendini fark etmesi için bir durup nefes alması, yakında bulduğu bir yere çöküp soluklanması gerekiyor. Ama yeterli olmuyor. Bu kendi farkındaki haliyle kalabalıklarda arz-ı endam etmesi, bir de etrafındaki aynalara bakması lazım. İşte demokrasi bu noktada başlıyor. Kendi içinde bir adaleti sağlamamış, öz saygısını kazanmamış, kendine sevgi duymamış insanlardan elbette demokrasi bekleyemeyiz sanırım.
 
Ne demişler: Eller buğday ben saman; eller yahşi ben yaman…
 
Değişimin olduğu ilk nokta. Tohumun çatladığı an. Tohumun canının uyuduğu yer. İnsanın kendisinin farkına varması. Etrafında olan biten ne varsa oradaki payını görmeye başlaması. Ve bu olmadan gerçek değişimi beklemek de bir hadsizlik. “Atık konusunda politika yapıyorum veya yoga öğretiyorum veya organik üretiyorum, ama pet şişeden su içiyorum” cümlesindeki hadsizliği bulunuz…
 
Süpürge devam ediyor bu arada. Ara ara gelip yazıyorum.

Liderlik

Bir de liderlik sorunu var. Liderliğin olmadığı bir demokrasi istiyoruz. Ortak akıl her zaman daha iyiymiş gibi bir kabul üzerinden. Pek çok durumda ortak akıl iyidir elbette. Ama ortak akıl ortalama bir akıldır aynı zamanda. Bazı zamanlarda ortak akılın yanında bir de parlak akıla ihtiyacımız oluyormuş gibi geliyor. Her birimizin başka birilerinden daha fazla bildiği bir şeyler var. Bu farklılıklar varoluşumuzla birlikte geliyor, yaşadıklarımızla çeşitleniyor, derinleşiyor…
 
 
Tüyleri diken diken eden bir kelime: Teslimiyet. Zannedilenin aksine pasif değil aktif bir hal. Neye ve kim teslim olduğunuzla ve tamamen sizin içsel kararınızla alakalı olarak dünyaları değiştirebileceğiniz bir özellik. İşte ortak akılın işe yarayacağı hal bu hal.
 
Ben mesela (diğer Buğdaygiller de) Victor’dan gelenlere teslim olmuştum(k) zamanında ve birlikte dünyayı daha güzel bir yer haline getirdik bu sayede. Yanlış anlaşılmasın, esasen biz Victor’a teslim olduk derken o hepimize teslimdi aynı zamanda. Çünkü teslim olunan şey bireylerin kendileri değil, onların aracılığı ile ortak alanımıza gelen şeylerdi.
 
Eşit değiliz. Her birimiz farklıyız ve bu çok güzel. Eşitsizlik şurada: farklı olma hakkının olmamasında. Bu hakkı çoğu kez bizzat bizler çok yakınlarımızın bile elinden alıyoruz farkında olmadan. Sıra muktedire gelene kadaaaaaar… Eşitsizlikten değil çeşitsizlikten korkmak lazım. Çünkü bu eşitliği yaşamlarımıza getirecek tek şey çeşitlilik. Çeşitliliği sevmek, istemek, zevk etmek için de çeşitlerden bir çeşit olduğunu kavramak sanırım ilk adım.
 
Süpürge işi bitmek üzere.

Dünyalar

Hopi Yerlilerinin yaradılış destanında üzerinde yaşadığımız Dünya, dördüncü Dünya. Dünya üç kere daha yıkılıp baştan oluşmuş. Ve daha önceki yıkımların her biri farklı sebeplerden, farklı şekillerde gerçekleşmiş.
İlkinde insanlar kelimeleri keşfetmişler ve yaradılış şarkısını söylemeyi unutmuşlar. Yalan, fitne ortaya çıkmış. Bu birinci Dünya bir tufanla yok olmuş.
 
İkinci dünyanın insanları parayı bulmuşlar. Ve ticaret başlamış. Ama zamanla hile, hırsızlık, talan gibi huylar edinmişler. Bu dünyanın sonu da kutupların yer değiştirmesiyle sonlanmış.
 
Kurulan üçüncü Dünyada insanlar devleti kurmuşlar. Siyaset yapmaya başlamışlar. Kelimeler ve parayı da kullanarak zulmetmeye, büyük acılara sebebiyet vermeye başlamışlar. Bu sefer de dünya donmuş, her yer buzullarla kaplanmış.
 
Şimdi dördüncü Dünyadayız. Ve bu seferki sınavımız herkesin tek başına vereceği bir sınav diyor Hopiler. Bu nedenle her birinizin kendinizin farkına varmalı ve kararlarınızın sorumluluğunu taşımalısınız.
 
Ben Hopilerin yalancısıyım.
 
Süpürge de bitti. Diyeceklerim de bitti. Sabahım devam ediyor. 
 
Selametle…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Okyanuslara giden plastiklerde artış var!

Geçen hafta dünya genelinde bir plastiksizleşme yönelimi olduğunu ve bunun ana motivasyonunun da plastik kirliliğinin önlenemeyen yükselişi olduğunu yazmıştık. Bu durum için de dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin, mevcut plastik tüketimlerini ve artık kutuplardan derin okyanus havzalarına, deniz ve tatlı su ekosistemlerinden atmosfere kadar dünyanın neredeyse her yerinde bulunan plastik atıklarını azaltmaya çalıştıklarını anlatmıştık. Bunun yanında, petrokimya ve plastik endüstrisinin de harıl harıl yeni plastik ürettiğini ve bunun için yeni pazar alanları yaratmaya çalıştıklarını da açıklamıştık. Peki bu yapılanların sonucunun gözlemlenebilir değişiklikler yarattığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki olumlu anlamda hayır!

Küresel olarak plastik üretimi hızla artarken, çok uluslu taahhütler aracılığıyla çevreye karışan plastiklerin emisyonlarını azaltmayı hedefleyen girişimlerin de etkisi arttırılmaya çalışılıyor. Buna ek olarak çeşitli topluluklar, sivil toplum kuruluşları ve şirketler temizlik kampanyaları gerçekleştiriyor ve yerel ve ulusal yönetimler de sıfır atık yaşam tarzını teşvik ediyorlar. Hükümetler, tek kullanımlık plastiklere vergi koyuyor ya da bunları yasaklıyor ve özel sektörle birlikte çeşitli uygulamalara giderek plastik atık yönetimine yatırım yapıyor.

Çabalar ve verilen taahhütler yeterli olmuyor

Basel Sözleşmesi’nde yapılması planlanan son değişiklikle, plastik çöpün küresel dolaşımına sınırlama çabalarını da eklersek plastik kirliliğinin azaltılmasına yönelik bir irade oluştuğunu söylemek mümkün. Ancak, bugüne kadarki tüm bu yapılanlar ve verilen taahhütler, plastik kirliliğinde de üretiminde de olumlu bir değişime neden olmuyor.

Bu durumu en iyi anlatan kanıt da geçtiğimiz haftalarda Science dergisinde yayınlanan makalede yapılan tespitlerde mevcut. Makaleye göre 2016 yılında üretilen plastik çöpün %11’i denizlere karışmış. Bu da yaklaşık 19-23 milyon ton arası bir miktar. Bu sayının 2030 yılında 50 milyon tonu aşması bekleniyor.

Hatırlayın daha önce yapılan başka bir çalışmada bu miktarın 4-12 milyon ton arasında olduğu tahmin edilmişti. Ortada ciddi bir artış söz konusu. Bu artışın iki nedeni var. Birincisi kullanılan tahmin yöntemi, ikincisi de plastik üretimindeki artış. Yöntemdeki değişimin kaynağı, tahmine dâhil edilen değişkenler ve ortaya çıkan yeni çalışmalardaki verilerin işaret ettiği kaynaklar! Plastik üretimindeki artış da diğer bir neden. Demek ki devletler nezdinde yapılan girişimler ve plastiksizleşme adımları yeterli değil. Üstelik bu miktarın 2030 yılında neredeyse iki kat artacak olması ise durumun vahametini ortaya koyuyor.

Tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması şart 

O halde ortada böylesine büyük bir kirlilik artışı söz konusuyken yapılması gereken nedir? Aslında gayet açık ve net! Öncelikli olarak plastik tek kullanımlıkların katiyen yasaklanması gerekmektedir. Çünkü plastik tek kullanımlıkların toplam plastik üretimindeki payı %40’a yakın. Bu miktarın minimize edilmesi toplam plastik çöpler içerisindeki önemli bir kalemin de gelecekte direkt olarak azaltılması anlamına geliyor.

Peki, tek kullanımlıkların yasaklanmasını, alternatifi olmadan yapmak mümkün mü? Kilit de burada aslında. Çünkü tek kullanımlık plastiklerin alternatifi olmadığı iddiası tümüyle algı işi. Plastik endüstrisinin her fırsatta dillendirdiği bir şey. Çünkü bu tür plastiklerin çoğunluğunu anlamsız bir tüketim çılgınlığını beslemek için kullanıyoruz. Yani pipet, plastik veya köpük tabak çatal bardak ve bunların paketlenmesindeki plastikler olmasa da olur. Diğer bir tek kullanımlık alanı olan plastik şişe ve diğer ambalajlar da benzer bir özellikte. Bunların da azaltılması gayet mümkün. Yeter ki tüketim alışkanlığımızı değiştirmeye karar verelim.

Bununla ilgili önerilerimi önceki yazılarımda yapmıştım. Tekrarlamaya gerek yok. Ancak bunlar içerisinde bir tanesini tekrarlamamda fayda var. O da ambalajların çok kullanımlık olma zorunluluğunun getirilmesi! Bununla beraber çok katlı ambalaj uygulamasının da kati suretle yasaklanması gerekiyor. Çünkü ambalaj kullanımındaki pervasızlığın tek nedeni var olan aşırı serbestlik. Bir ürünün 10 farklı plastikle kaplanmasının önünde hiçbir engel yok. Tüm bu plastiklerin çoğunluğunun alternatife zaten ihtiyacı yok çünkü bunlara gerek yok.

Diğer bir sınırlama da plastik üretimine yapılan yatırımların sınırlandırılarak daha sürdürülebilir alternatiflerin desteklenmesi. Tek başına bu ikisi bile plastik çöp selinin kısa vadede önemli miktarda engellenmesine neden olacaktır. Ancak bunu yapmak yerine sadece sertifika dağıtımına dayalı sıfır atık sistemi kurmak; göstermelik çöp yönetim aktiviteleri düzenlemek; plastik çöp sorununun birincil sorumlusu olan plastik üreticilerine her alanda kolaylık sağlamak ve buna benzer birçok yaklaşımda bulunmak doğal olarak plastik çöp üretim kapasitesini de arttıracaktır. Bu da yılda 50 milyon ton çöpün denizlere akmasına doğal olarak neden olacaktır. Açık söylemek gerekirse plastik endüstrisinin pervasızlığı ve küresel olarak yöneticilerdeki mevcut ciddiyetsizlik dünyanın çöp probleminden daha çok çekeceğine işaret ediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Asansörde diyet kitabı okuyanlar kulübü

2002 yılından beri değişik etkinliklerle kutlanan, farkındalık yaratmayı amaçlayan Avrupa Hareketlilik Haftası bu yıl 16-22 Eylül tarihlerini kapsadı. Bu senenin teması “Herkes için sıfır emisyonlu (salımlı; salınım değil salım) hareketlilik” idi.

Neden hareketlilik haftası

Özellikle kentler, insanları hareketlilik açısından çok daha kısıtlı bir yaşam tarzına itiyor. Otomobil sahiplik oranı sürekli artıyor. Motorlu araç yolları en ücra köşelere kadar uzanıyor. Geçenlerde Kefken-Kerpe tarafına bir hafta sonu kaçamağı yapmıştım. Pembe Kayalar, Kefken’in en meşhur noktalarından. Tepesine kadar yol gidiyor. İnsanlar otomobilleriyle kayaların üstünde mangallı piknik yapıyordu. Asansör, yürüyen merdiven, yürüyen yol gibi teknolojik araçlar hareketliliğin önünde büyük engeller oluşturuyor. İstanbul’da, insanlar yürüyen merdivenlerde, bırakın çıkışları inişlerde bile sabit durmayı, kılını kıpırdatmamayı tercih ediyor.

Avrupa Hareketlilik Haftası hem insan sağlığı hem de gezegenin sağlığı açısından sürdürülebilir kentsel ulaşım politikalarını; yürüme, bisiklet ve toplu taşımaya dayalı kent içi ulaşım pratiklerini geliştirmeyi amaçlıyor. Elbette bu iş bir haftayla sınırlı kalmamalı. Bir haftanın amacı farkındalık yaratmak. Yılın geri kalanında da yaşama uyarlamak. Peki, bizde durum ne?

Bir ileri iki geri

İstanbul’da yaşayan birisi olarak gözlemlerim İstanbul’dan: 31 Mart-23 Haziran seçimlerinden sonra haklı olarak çok umutlandık. Ve yine haklı olarak büyük beklentiler içine girdik. O ya da bu parti ya da kişiden çok 25 yıllık sorunlu bir anlayışın dışına çıkma umuduydu bu. Haklı beklentilerimiz bizi haksız bir eleştiri noktasına getirmemeli ebette. Henüz her şey daha çok yeni ve eminim ki belirli projeleri yaşama geçirme koşulları çok uygun değil ama kişisel olarak ben durumdan yine de çok memnun değilim. Yaya ve bisiklet dostu bir kent yaratma konusunda umut verici bir adım henüz göremedim.

Salgın döneminde, yaşadığım bölge olan Kızıltoprak civarında yapılan bisiklet yolu, muhtemelen esnafın şikayetiyle kısa sürede iptal edildi. Şimdi, bisiklet yolu olan yerde gün boyu araçlar park ediyor, park yasağı olmasına rağmen. Vapur hariç diğer toplu taşıma araçlarında belirli saatlerde bisiklet yasağı var. Bu yasağı kaldırmanın ne gibi bir zorluğu olabilir, bilmiyorum. Veya metrolarda yine bisikletler için asansör yasağının anlamı ne? Bu yasağı koyan ya da devam ettirenler bir defa olsun bir bisikleti yüzlerce basamak indirip çıkarmayı denediler mi hiç?

Bu kadar basit sorunları çözmek bile bu kadar zorluk çıkarıyorsa, metrolarda bir vagonun sürekli ve yalnızca bisikletlilere ayrılması, metrobüs ve otobüslerde yalnızca bisikletlilere özel seferlerin yapılması gibi radikal dönüşümler için nasıl umut taşıyabiliriz? Peki ya Adaları dolduran motorlu araçlar nedeniyle sokaklara asılan bisiklet giremez levhalarına ne diyeceğiz?

Yürümeyi unutan bir nesil

Evrim sürecinde insanı insan yapan dönemeçlerden biri de bipedalizme geçiştir. İki ayak üzerinde hareket etmeyi ifade etmek amacıyla kullanılan bipedalizm insanda anatomik ve sosyal pek çok değişimin kök nedeni oldu. Günümüz insanı için yürümek, koşmakla birlikte bipedalizmin ana göstergesi. Fakat sanırım koşmayı çoktan unuttuk, yürümeyi de unutmak üzereyiz.

Adını herkesin bildiği bir elektrikli scooter uygulaması var, dalga dalga yayılıyor. Gencecik insanlar, su gibi kızlar ve oğlanlar bu araçların üzerinde adım atmadan oraya buraya gidip geliyorlar. Yürümeyi unutuyorlar. Yaşamı unutuyorlar. Neden? Daha hızlı gitmek için mi? Yürümek yavaştır çünkü. Oysa bir yerden bir yere daha hızlı gitmek ne anlama gelir ki? Frédéric Gros “Yürümenin Felsefesi”[1] adlı kitabında şöyle söylüyor:

Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz.

Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur… Yavaşlık saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker, damla damla aktığı o noktada zamanla hemhal olmaktır.”

Diyet kitaplarından fitness salonlarına insanlık dramı

Doğal hareket fırsatlarını ıskalayan insan doğal olmayan şekillere dönüştükçe, çözümü hep yanlış yerlerde aradı. Kimse alınmasın, gücenmesin; sözünü ettiğim insan özel olarak sen, ben ya da o değil, genel olarak hepimiziz. Diyet kitaplarını tarumar ettik, fitness salonlarında, bir deney maymunu gibi yürüyen bantların üstünde debelendik. Sonra da bir kilometre uzaklıktaki evimize konforlu otomobilimizin koltuğunda seyahat ettik.

Hayır, ben yapmadım diyenlere sözüm yok. Diğerlerine hoş geldiniz diyorum Asansörde Diyet Kitabı Okuyanlar Kulübü’ne.

*

[1] Kolektif Kitap, 2017. ISBN:978-605-5029-64-7 (Çeviren: Albina Ulutaşlı)

Kategori: Hafta Sonu