Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik ambalaj aldatmacası

Korona günlerinde tek kullanımlık plastik kullanımında ciddi bir artış olduğu aşikar. Burada kast etiğimiz tek kullanımlık plastikler sağlık ve hijyen malzemeleri tabii ki değil, daha çok ambalajlı ürünler. Açıkta satılan ürünler her nedense bir anda “virüs bulaştırıyor” algısıyla istenmeyen ürün haline getirildi. Ticaret Bakanlığı da bu algıya “marketlerin sebze ve meyveleri plastik poşetleyip öyle satmaları” anlamına gelen bir genelgeyle katkı sundu. Böylece hiçbir bilimsel bilgiye dayanmayan bir şekilde plastik poşetler her tarafta tekrar kullanıma girdi ve Ticaret Bakanlığı, Çevre Bakanlığı’nın uygulamaya soktuğu parayla poşet uygulamasının adeta ayaklarına kurşun sıktı.

Bu yaklaşım ile sıfır atık vizyonunun da sıfırlandığını söyleyebiliriz. Çünkü ambalajlı gıda çılgınlığı, çok az çöp çıkan evlerden bile her gün onlarca plastik çöpün çıkmasına neden oldu. İşin içerisine bir de plastik ve ambalajlı gıda satıcısı fırsatçıların manipülasyonları da girince bu akıl almaz ambalaj tüketimi bir halk sağlığı problemine dönüşmeye başladı desek, hata yapmış olmayız. Bu duruma çeşitli yazılarla ve açıklamalarla katkı sunanlar da var. İlginç bir dezenformasyon almış başını gidiyor.

Bir önceki yazımızda plastik ambalajın koronavirüs yayma potansiyelinden bahsetmiştik. Bu hafta da, yapılan yeni bir çalışmada bulunan bulgularla, plastik ambalajlı ürünlerin yarattığı tehdidi detaylandıracağız. Ancak buna geçmeden önce plastik ambalajlı gıdalara ambalajdan bulaşan kimyasallara değinmemiz gerekiyor. Çünkü plastikler üretilirken bünyelerine ciddi miktarda ek kimyasal maddeler ekleniyor. Ambalajın plastik tipine bağlı olarak bu miktarlar değişebiliyor. Bu durum da ne düzeyde kimyasalın ürüne transfer olabileceğini belirliyor. Zira, ambalajdan mikroplastik bulaşının tüketiciler için risk teşkil etmediği kolayca iddia edilebiliyor.

Mikroplastik bulaşı: Ambalajdan gıdaya

Ayrıca bu mikroplastiklerin insan sağlığı üzerine olan etkisinin de tartışmalı olduğunu iddia eden bir akıl tutulması mevcut. Tıpkı iklim krizi inkarcılığı gibi. Bu durum da bu kesimlerde meselenin kolaylıkla hafifletilmesine neden olabiliyor. Ancak işin içine kanserojenliği ya da öldürücülüğü tescilli kimyasallar da girince aynı zevat bir anda ölü taklidi yapabiliyor. Bakın bir dergi var! İsmi de “Food Additives and Contaminants” yani “Gıda katkı maddeleri ve kirleticileri”. Bu dergi, onlarca kirletici ile ilgili sürüyle yayın barındırıyor. Bizim sofra tuzlarındaki mikroplastik kirliliği makalemiz de burada yayımlanmıştı. Buradaki makaleleri karıştırdığınızda plastik eklentisi olarak kullanılan ve ambalaj ya da bir şekilde gıda ile temas ettiğinde gıdaya bulaşan kimyasallarla ilgili ciddi sayıda yayın bulabilirsiniz. En çok atıf alanlarından biri de Çin’de yapılan bir çalışma.

Çalışma en yaygın plastik eklenti maddelerinden biri olan Bisfenol A ve onun analoglarının gıdalardaki miktarlarını araştırmış. Bu amaçla 289 gıda örneği incelenmiş farklı düzeylerde ve hemen hemen tüm ürünlerde bu eklenti maddesine rastlanmış. Bir başka çalışma da İngiltere’den. Birçok gıda türünde plastik eklenti maddelerinden olan fitalat türlerine rastlanılmış. Her ne kadar rastlanılan miktarlar limit altı olsa da, ambalajlı gıda tüketme çılgınlığı bu miktarın uzun erimde risk oluşturabileceğini ortaya koymaktadır.

Bir diğer çalışma da Türkiye’den. Tüketilebilir sıvı yağlar üzerine yapılan çalışmada, en yüksek fitalat miktarı PET şişe içerisinde satılan yağlardan tespit edilmiş. Başka dergilerde yayınlanmış çalışmalara gelmedim daha. Örneğin, şu çalışma yine Türkiye’den. Hepimizin severek tükettiği yoğurtlarda –ki neredeyse hepsi plastik ambalajlarda satılıyor- çeşitli düzeylerde fitalat tespit edilmiş. Yani sözün özü, plastik ile temas eden ya da daha açık bir ifadeyle plastik ambalajlar içerisinde satılan gıdalara, plastiğin yapımı aşamasında kullanılan zehirli kimyasallar önemli oranda bulaşıyor. Bu kimyasallar da ya kanserojen ya da hormon bozucu.

Ambalajları açma şekli bile etkiliyor

İşte bu kimyasalların bulaşmasının bir diğer yolu da mikroplastik ayrışması. Yazının başında değindiğimiz çalışma da işte bu mikroplastiklerin ne düzeyde ambalajdan gıdaya bulaştığını irdeliyor. Sonuçlar ambalajlı gıda sevicilerini ve ambalajlı gıdayı matah bir şeymiş gibi sunan her konunun uzmanı köşe yazarlarını üzecek cinsten. Ambalajın uzunluğuna göre yapılan hesaplama cm-ambalaj başına 250 adede kadar mikroplastik direkt olarak gıdaya bulaşabiliyor. Çalışma her türlü ambalaj açma senaryosunu deneyerek gerçekleştirilmiş. Plastik kapları/torbaları/ bantları/kapakları açmak için mikroplastiklerin makasla kesme, ellerle yırtma, bıçakla kesme veya elle bükme gibi günlük yaşamımızdaki basit yöntemlerle ne düzeyde gıdaya bulaştığı ortaya konulmuş. Bu işlemlerin her biri için farklı olmak üzere yaklaşık 0.46-250 adet mikroplastik/cm bulaşı olabileceği ortaya konulmuş. Miktarlardaki çeşitliliğin ambalajı açma şekli, ambalajın sertliği, kalınlığı, plastik malzemelerin yoğunluğuna bağlı olduğu da tespit edilmiş. Örneğin bir şişenin veya çikolata ambalajının makasla kesilerek açılması sonucu üretilen mikroplastik lifler, doğrudan çıplak gözle bile görülebilmiş.

Öyle anlaşılıyor ki plastik ambalaj üretilirken, dolaşıma sokulurken, tüketilirken ve atılırken, yani tüm aşamalarda çevre ve insan sağlığı için tehlike arz ediyor. Buna rağmen alternatif tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesini konuşmak yerine tüm bu zararlar göz ardı edilerek plastik ambalajın sağlıklı ve gerekli olduğunu iddia etmek olsa olsa art niyetliliktir, başka hesaplar içinde olmaktır. Ortada koronavirüs gerçeği varken ve bunun da insanın doğayla kurduğu ilişkiyle doğrudan ilgisi olduğu açıkken hala doğa düşmanı uygulamaları önermek ya da çözüm gibi sunmak doğa ve insan düşmanlığından başka bir şey değildir.

Ambalajcıların, plastikçilerin ve onların uzantısı vitrin süslerinin söylediklerinden kendinizi koruyun. Plastik;  üreticisi ve üzerinden para kazananları dışında kimsenin dostu değildir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona konusunda huzurluyuz, çünkü bilgilendiriliyoruz – Mehtap Doğan

Letonya- 12 Aralık’ta Çin‘de başlayan koronavirüs salgını, kısa süre içerisinde bütün dünyanın ortak sorunu haline geldi. 25 Mart itibariyle, dünya genelinde ölü sayısı 18 bin 916’ya, vaka sayısı ise 422 bin 989’a ulaştı. En yüksek ölü sayısı 6 bin 820 ile İtalya’da görüldü. Kara sınırlarını kuzeyde Estonya, güneyde Litvanya, doğuda Rusya ve Belarus ile paylaşan Letonya’daki vaka sayısı ise 221.

Yaklaşık iki yıldır, “Baltıkların İncisi” olarak anılan, Letonya’nın başkenti Riga’da yaşıyoruz. Bir süredir biz de gözümüzü haberlerden ayırmıyor, harıl harıl web sayfalarını tarıyor, neredeyse başka şey konuşmuyoruz, ancak huzurluyuz! Bu ülkede göçmen olmamıza rağmen kendimiz için değil, Türkiye’de yaşayan yakınlarımız adına kaygılanıyoruz. Bu endişe verici süreçte, psikolojik tahribat yaşamamamızın en önemli nedeni hiç şüphesiz, virüsün ortaya çıktığı andan bu yana hükümet yetkilileri ve basın organları tarafından düzenli olarak bilgilendiriliyor olmamız. Bir başka neden ise ülke halkının alınan kararlara karşı sergilediği sadık tutum.

Letonya’nın korona günlüğü

Letonya’da korona hakkındaki ilk uyarı 31 Ocak 2020’de, Letonya Dışişleri Bakanlığı tarafından yapıldı. Wuhan veya Çin‘e yolculuk yapacakların, seyahat etme gereksinimlerini tekrar gözden geçirmelerini isteyen bakanlık, Çin’den dönen ve koronavirus enfeksiyonu semptomları yaşayan herkesin tıbbi destek almasını istedi. Hatta, 3 Şubat’ta, Wuhan’da yaşayan ve ülkesine dönmek isteyen bir Letonya vatandaşı, Fransız hükümetine ait, boş bir uçakla Paris‘e götürülüp, 14 gün karantina altında tutulduktan sonra ülkeye kabul edildi. Çin’e koruyucu kıyafet, maske, solunum cihazı, salgın önleme ve kontrol malzemeleri bağışlayan Letonya’da ilk gerilim, otobüsle Riga’dan Estonya’nın başkenti Tallinn‘e giden bir yolcunun rahatsızlanması sonucu yaşandı. İran‘dan ayrılıp Türkiye’ye, oradan da Riga’ya uçan yolcunun, şehir merkezinde en az iki buçuk saat harcadığı ve toplu taşıma araçlarını kullandığı tespit edildi. İran vatandaşının yolda hastalanması üzerine, Tallinn otobüs terminaline ambulans çağrıldı. Böylece, sınır komşusu Estonya’da, ilk Covid-19 vakası doğrulamış oldu. Takvimler 27 Şubat’ı gösteriyordu.

İlk vaka

Ülke içinde ilk korona vakasına ise 2 Mart’ta rastlandı. O güne kadar Letonya’da 114 kişiye Covid-19 testi uygulanmış ve tüm sonuçlar negatif çıkmıştı. Milano’dan yola çıkıp, Münih üzerinden Riga’ya gelen hasta, hızlıca tedavi altına alındı. Durumu önemli ölçüde iyileştikten sonra tekrar test yapıldı. Testin negatif sonuçlanmasının ardından hasta, 14 gün boyunca kendini karantinada tutması koşuluyla, Letonya Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi’nden taburcu edildi. Aynı gün Letonya Hükümeti çeşitli anti-koronavirus önlemleri için, Sağlık Bakanlığı’na 2,6 milyon euro ek ödenek tahsis ettiğini açıkladı. Ülkenin koronavirus için hazırlıklarını değerlendiren Sağlık Bakanı Ilze Viņķele’nin Letonya’ya notu ise 10 üzerinden 8 oldu.

Letonya Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 8 Mart’ta virüs taşıyan ikinci bir vakaya rastlandığını, hastanın bir gün önce, Milano-Riga uçağıyla ülkeye giriş yaptığını duyurdu. Covid-19 testi pozitif çıkan ve İtalya’nın bir dağ beldesi olan Cervinia‘daki kayak merkezinde bir süre bulunan hasta, Riga Doğu Klinik Üniversite Hastanesi Bulaşıcı Hastalık Merkezi’nde tedavi altına alındı. Bu olaydan bir gün sonra ise, Letonya’daki teyit edilmiş Covid-19 vakalarının sayısı altıya yükseldi. Enfekte olanların hepsi yakın zamanda Kuzey İtalya’dan geri dönenlerdi. 10 Mart’ta İtalya’dan dönen iki kişi daha listeye eklenince, hasta sayısı sekize ulaştı.

Ve yasaklar başladı

 12 Mart’ta Başbakan Krišjānis Kariņš, hükümetin olağanüstü hal ilan ettiğini ve 13 Mart’tan 14 Nisan’a kadar geniş katılımlı kamu toplantılarının yasaklandığını, tüm eğitim kurumlarının kapatıldığını, uzaktan eğitime geçileceğini duyurdu. Festival ve konser cenneti olan Letonya’da, 20 Mart’a kadar en az bin 600 kültür ve eğlence etkinliği ya iptal edildi ya da ertelendi. Çok geçmeden hükümet kanadından yeni bir açıklama daha geldi. Finansal olarak koronavirüsten etkilenen işletmelere, devlete ait olan ALTUM Kalkınma Bankası aracılığıyla, bir milyar euro destek verileceği ilan edildi. Bu açıklamaların üzerine, Maliye Bakanı Jānis Reirs, Letonya’nın 2008 mali krizine kıyasla finansal durumunun daha iyi olduğunu, Tarım Bakanı Kaspars Gerhards ise gıda kıtlığı beklenmediğini ve iç gıda üretiminin nüfusun ihtiyaçlarını karşılayabileceğini söyleyerek yüreklere su serpti.

Acil durum tedbirleri listesi ise 14 Mart’ta duyuruldu. Başbakan, 17 Mart’tan itibaren uluslararası seyahatlerin durdurulacağını, ancak bu uygulamanın, gıda sevkiyatlarını ve ülkelerine dönmek isteyen yabancıları kapsamadığını açıkladı. Ayrıca, kamuya açık etkinlikler ve geniş katılımlı toplantılar yasaklandı, İki gün sonra Letonya Eyalet Polisi tarafından gerçekleştirilen 376 kontrolde, 14 COVID-19 acil durum önlem ihlali vakası kaydedildi.

Teyit edilmiş vakaların sayısı, 17 Mart’ta 71’e yükseldi ve Letonya içinde ilk kez bir çocuğa Covid–19 tanısı konuldu. Sağlık Bakanı Viņķele, enfekte olmuş hastalar için mevcut yatak sayısının 120 olduğunu, ancak yeniden yapılanma ile bu sayının 400’e çıkarılabileceğini, daha riskli durumlarda ise bin yatağa yükseltilebileceğini söyledi. Hasta sayısında olası bir artış yaşanması ihtimaline karşı hastanelerin çoğu, kritik operasyonlar dışındaki hasta kabullerini azaltmaya veya durdurmaya başladı.

‘Yanınızdayız, teşekkürler’

 Letonya Enfeksiyonoloji Merkezi Başhekimi Baiba Rozentāle, 19 Mart’ta, başka ülkelerden geri dönen insanların karantinada kalmalarının önemini vurgulayan bir açıklama yaptı. Aynı gün, bir halk hareketi başladı ve saatler 21:00’i gösterdiğinde pek çok insan, evlerinin pencerelerine, balkonlarına, bahçelerine çıkarak sağlık görevlileri, polisler, öğretmenler, eczacılar, satış sorumluları, gazeteciler gibi çalışmak zorunda kalan kesimleri alkışlamaya ve hep bir ağızdan “sakām paldies” (teşekkür ederim) diye bağırarak destek vermeye başladı.

Ertesi gün, bağımsız milletvekili Artuss Kaimiņš Twitter’da Covid-19 için yaptırdığı testin olumlu sonuç verdiğini paylaştı ve o güne kadar bir araya geldiği herkesten özür dileyerek, risk altındakileri test yaptırmaya çağırdı. Kaimiņš ile temas halindeki diğer parlamento üyeleriyle bakanlar teste tabi tutuldu.

Letonya tarihinde bir ilk  

Letonya hükümeti, 24 Mart’ta koronavirüsün yayılmasını önlemek amacıyla alınması gereken önlemleri açıkladı. Çevrimiçi telefon ve sohbet hizmetleri aracılığıyla yapılan hükümet toplantısı, Letonya tarihindeki ilk “sanal” kabine toplantısı olarak kayda geçti. Toplantıda, birbirleriyle temas eden insanların sayısını azaltmak için, gıda, ev eşyaları, evcil hayvan ürünleri, bahçe malzemeleri satan dükkanlar, eczaneler ve gözlükçülerin hafta sonlarında açılmasına izin verilmesi, lüks eşya, giyim gibi diğer perakende satış mağazalarının ve spor merkezleriyle salonlarının tamamen kapatılması kararlaştırıldı.

Çok geçmeden Letonya tarihinde bir ilk daha yaşandı ve bakanlar basın mensuplarıyla internet üzerinden canlı yayın yaparak buluştular. Online basın toplantısında, Maliye Bakanı Jānis Reirs, mevcut krizle başa çıkmak için gerekli bütçe manipülasyonlarını özetlerken; Sağlık Bakanı Ilze Viņķele, Letonya halkına virüsten korunma kurallarına uymaları konusunda gösterdikleri hassasiyet, dayanışma ve vatanseverlik için teşekkür etti.

Sağlık Bakanlığı 24 Mart’ta, test verimliliğini artırmak ve sağlık masraflarından tasarruf etmek için hafif semptomları olan kişilerden risk altındaki gruplara odaklanacaklarını, yurt dışında kaldıktan veya enfekte bir kişiyle temas kurduktan sonra semptom gösteren insanların testleri için ödeme yapmaya devam edeceklerini dile getirdi. Cephe (Sahra) sağlık görevlilerinin maaşının ise en az yüzde 20 artırılacağı ifade edildi.

Evlere alkol servisi  

Letonya alkol tüketiminin yüksek olduğu ülkelerden birisi. Bu hengameli süreçte alkol sevenler bile ihmal edilmedi. Hükümet tarafından Covid-19 salgını sırasında internet üzerinden alkol satışlarına izin verildi. 14 Nisan’a kadar Letonya Milli Kütüphanesi, 1748’den günümüze kadar ulaşan, bin 400 gazete ve derginin dijitalleştirilmiş sürümlerinin arşivlerini içeren periodika.lv web sitesinin kilidini genel kullanıcılar için açtı.

29 Şubat’tan bu yana toplam 7.957 test gerçekleştirilen Letonya’da da, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi gelecek belirsiz şimdilik, ama siz yine de Metin Altıok’un dediği gibi yapın, bugünden yarına birazcık umut saklayın.

“Yarın farklıdır bugünden,

Adı değişir hiç olmazsa.

Kara bir suyu

Geçiyoruz şimdilerde

Basarak yosunlu taşlara.

Sen bugünden yarına

Birazcık umut sakla.”  (Metin Altıok – Kanadı Kırık Bir Akşam)

Letonya hakkında, Bir Avrupa Macerası adlı Youtube kanalımız ve sosyal medya hesaplarımız üzerinden düzenli aralıklarla içerik paylaşıyoruz.  Merak ettiğiniz her konuda bize yazabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın.
👫 Instagram, Facebook, YouTube: BirAvrupaMacerasi🍿https://www.youtube.com/biravrupamacerasi

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kriz algısı, kriz yönetimi ve kaynakların kötü kullanılması

Olağanüstü günler yaşıyoruz. Bütün dünyanın az ya da çok hasarla etkilendiği zamanlardan geçiyoruz. Arka arkaya sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığımız çok kötü zamanlar… Aslında bu sorunların bir çoğu birbiri ile ilintili ve hepsi de iklim krizinin birer alt başlığı. Korona virüsünden etkilenenlerin Türkiye’de de rapor edilmesi ile birlikte, iklim krizine kafa yoranlar bu konuları tartışan yazılar yazdı. En çok tartışılan sorulardan biri de iklim krizi bütün sorunları kapsayan küresel bir problem olduğuna göre, neden korona virüsünün yol açtığı paniğe yol açmıyor sorusu idi. Bu konu hakkında daha sonra İstanbul Bilgi Üniversitesi araştırma fonu ile yaptığımız bir çalışmanın sonuçlarını da içeren bir yazı yazmayı planlıyorum.

Bütün bu olup bitenlere özellikle yanlış hesaplanan gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) hesapları, ekonomik büyümeye odaklı ekonomi politikaları ve en gelişmiş ülkelerin bile risk algısı ve risk yönetimindeki sıkıntılar, özel sektörün kar amaçlı gereksiz üretimleri açısından da bakmak gerekiyor. Bütün bunların yeniden tartışılması gerekliliği hasıl oldu çünkü bu şekilde devam edemeyeceğimiz ortaya çıktı.

Sürdürülebilir büyüme ekolojik olmalı

Sürdürülebilir büyümenin, yani ekonomide yarattığımız reel katma değer artışının üç koşulu vardır. Bunlar finansal, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliktir ve bu üç koşulu da aynı anda sağlamak zorundayız. Birindeki aksaklık, kısa sürede diğerlerini de olumsuz etkileyecektir. Son yıllarda, özellikle sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlikte sıkıntılar yaşadığımız; bilinen ve fakat herkesin duymaktan, dile getirmekten pek hoşlanmadığı bir gerçek. Ayrıca, bu şekilde devam edersek bu sıkıntıların krize döneceği aşikar.

Üretimin en önemli girdilerinden biri olan beşeri sermaye, mülteci krizlerinden, hava, su ve toprak kirliliğine bağlı sağlık sorunlarından, pandemik hastalıklardan ve diğer bir çok faktörlerden olumsuz olarak etkileniyor. Koronavirüs pandemisinin mecbur bıraktığı tedbirler bağlamında bazı alanlarda, hatta İtalya’da hayati ve stratejik olmayan bütün alanlarda üretim faaliyetleri durduruldu. Bu çok üzücü ama, bir o kadar da sosyal sürdürülebirliliğin sağlanamaması halinde neler olabileceğine dair çarpıcı bir örnek. Üretimin aksaması ya da kesilmesi bir çok açıdan başka sorunlara yol açabilir. Peki ama, ekonomiler neler üretiyor? Gerçekten doğaya saygılı bir şekilde, insanlığın iyiliğine hizmet eden ürünler mi üretiliyor? GSYİH hesapları içinde yer alan bu ürünlerin hangileri bizim için hayati öneme sahip?

Olmadan da yaşayabileceğimiz üretim

GSYİH hesaplanırken kayıt altına alınmış ve ekonomik değerleri para ile ölçülebilen katma değer (yeni üretim) dikkate alınır. Birleşmiş Milletler tarafından bu hesaplama yöntemine ilişkin bazı eleştiriler getirilmiştir ve bu eleştiriler son derece yerindedir.  Mesela hesaplamalar yapılırken hızla azalan doğal kaynaklar ve çevre kirliliği dikkate alınmaması yüzünden ekolojik sürdürülebilirlik dikkate alınmaz. Bunun farklı nedenleri vardır ama en önemlisi bunlara ekonomik değer biçmek kolay değildir.

Üstelik üretilen ürünlerin bir kısmını hatta büyük bir kısmını gözden geçirdiğimizde onlar olmadan da pekala yaşayabileceğimizi fark ederiz. İnsanlığa faydası olmayan ürünlerin üretimi, kısıtlı kaynakların çok kötü kullanıldığını gösterir. Kaynak kullanımında risk algısının önemli bir rolü olmalı ve krizlere karşı ülkeleri dayanıklı hale getirmelidir. Koronavirüs pandemisinin yol açtığı ölümler ve bu pandeminin ülkelerin sağlık sistemleri üzerindeki baskısı, neredeyse hemen bütün ülkelerin kriz algısında sorunlar olduğunu, olası krizlerin üstesinde gelebilmek için kriz yönetimi planlarının çok zayıf olduğunu ve yeterince kaynak ayrılmadığını gösterdi. Bu kötü kaynak dağılımında politika yapıcılar kadar, vatandaşların da rolü var.

Devlet şeklinde yapılanmanın ortaya çıkmasında en önemli etken, güvenlik talebidir. Tarım Devrimi ile yerleşik düzene geçen insanlık, bir bedel karşılığında başka insanlardan güvenlik hizmeti talep etmiştir. Bu bedel, ödediğimiz vergilerin temelini oluşturur. Kısacası, güvenlik hizmeti, devletin vatandaşlarına sunduğu en eski kamu hizmetidir. Günümüzde hem vatandaşların, hem de politika yapıcıların sorumlulukları ve hakları, gücünü farklı yasalardan özellikle Anayasa’dan alan sosyal sözleşme ile belirlenir.

Sağlık sistemi, bir güvenlik hizmetidir

Son zamanlarda yaşadığımız pandemi, sağlık hizmetlerinin bir güvenlik hizmeti olarak da sınıflandırabileceğimizi gösterdi. Bu hizmetlerin sağlanmasında kaynak olarak vergiler kullanılır. Vatandaşların, seçim zamanlarında risk algısı yüksek ve ona göre kaynak tahsis edebilecek politikacıları tercih etmesi her bir vatandaşın diğerine karşı sorumluluğudur. Kamu kaynaklarının vatandaşın iyi olma haline tahsis edilmesini aslında vatandaş kendisi sağlayabilir. Ülkelerin daha çok teknolojiye, daha çok araştırma ve geliştirme çalışmalarına, kriz anında etkin kriz yönetimi politikalarını uygulamaya kaynak tahsis etmesi gerekir.

Yaşanan bu kötü olaylar, sadece kamu kaynaklarının değil, özel sektör tarafından da kaynakların etkin kullanılıp kullanılmadığını sorusunu gündeme taşıyacaktır.

Köşe YazılarıYazarlar

Dünya Su Günü’nü unutmayalım

Yaşadığımız Covid-19 pandemisi nedeniyle unuttuk her yıl 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak kabul ettiğimizi… Oysa 1992 yılında BM Genel Kurulu’nda alınan bir kararla 22 Mart günü, günden güne büyüyen su sorununun önemine toplumların dikkatini çekmek için “Dünya Su Günü” olarak belirlenmişti… 1993’den bugüne her yıl 22 Mart’ta günden güne büyüyen ve krize dönüşen ‘su sorununa’ dikkat çekmek için değişen temalarla Dünya Su Günü kapsamında çeşitli etkinlikler yapılıyor.  Dünya su gününün bu yıl için belirlenen teması ise ‘Küresel İklim Değişikliği ve Su’

Küresel iklim değişikliği inkâr edilemez bir gerçek. Bu nedenle ortaya çıkan yağış değişiklikleri, seller, fırtınalar, kuraklık gibi aşırı hava olayları; doğal su döngüsüne olumsuz etki ederek zaten kısıtlı tatlı su kaynaklarının ya yok olmasına ya da kirlenerek kullanılmaz hale gelmesine neden oluyor. BM su ile ilgili politika belgesinde dile getirdiği ana ilkeye göre ulusal ve bölgesel iklim politikaları ve planları su yönetim planları ile uyumlu olmalı. Yani küresel iklim değişikliğine karşı belirlenecek politikalar zaten günümüzde kıtlığı çekilen tatlı su kaynaklarının gelecek içinde korunmasını hatta artırılmasını sağlamalı. Örgüte göre diğer bir sorun ise sektörler ve ülkeler arası su kaynaklarının eşit ve dengeli paylaşım sorunu…

Aslında küresel iklim değişikliği ve su başlığı altında tartışılacak çok sayıda konu var. Sera gazları açısından yeni yutak alanlar oluşturmak için ormanlar yaratmak; bunların su döngüsü ve su kaynakları üzerine etkisi tartışmak; bunlardan birincisi. Çin’de Gobi Çölü’nün büyümesine karşı oluşturulan 4500 km’lik yeşil duvar; bu konuda bazı ipuçları veriyor. Bölgede yapılan gözlemler oluşturulan ‘yeşil set’in su döngüsü üzerine olumlu bir etki yapmadığını, beklenen yağış artışını sağlayamadığı gibi bölgesel su kaynakları üzerinde olumsuz etki yaptığını gösteriyor.

Covid-19, su hakkının vazgeçilmezliğini vurguladı

Suyun ortak bir mirasımız olduğu bilinci ile gelecekte kaynakları koruyup su sayesinde bir arada yaşama becerisini nasıl elde edebileceğimizi tartışabilirdik bu başlık altında. Sonra dünyada suyu ticarileştirip el koyan nüfusun %1’lik bölümüne karşı neler yapılabileceğini konuşabilirdik… Fakat Covid-19 pandemisi nedeniyle haklı olarak alınan önlemler sonucu tartışamadık. Son pandeminin de tüm açıklığıyla gözler önüne serdiği gibi su temel bir sağlık hakkı, tüm insanlar için… Covid-19 pandemisinde de yaşadığımız gibi salgın zincirinin kırılabilmesi için insanlara önerdiğimiz en önemli önlem ellerin sık sık ve bol sabunla yıkanması. Oysa büyük çoğunluğu Afrika ve Güney Doğu Asya ülkelerinde olan bir milyarı aşkın insanın evlerinde su yok. Üstelik bu insanların büyük bir çoğunluğu her gün bir su kaynağına ulaşabilmek için ortalama 20 km yürüyorlar… Konutlarına taşıyabildikleri su günde 20-30 litre ile sınırlı… Ulaşabildikleri su kaynağı da güvenilir değil…

BM bu yıl içinde su ve iklim değişikliği ilişkisini araştıran* ‘Dünya Su Günü’ temasına uygun olarak bir rapor yayımladı. Bu rapor ile afetler, insan sağlığı, tarım, enerji, kentleşme ve su konusunu irdeleyen ve tartışmaya açan örgüt bazı çözüm önerileri de geliştirdi. Raporun insan sağlığı, küresel iklim değişikliği ve su ile ilgili bölümü dikkat çekici bilgiler içeriyor. BM’ye göre 2030 yılına kadar küresel iklim değişikliği nedeni ile ortaya çıkacak ishalli hastalıklar, beslenme bozuklukları, sıtma gibi nedenlerle 250.000 insan yaşamını yitirecek. Ölümlere yol açan gıda kaynaklı hastalıklar tarımsal üretimde veya hasattan sonra ürünlerin temizlenmesinde kullanılan suyun kirliliği nedeniyle olacak. BM; küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak sıcaklık artışı, kuraklık, afetler, deniz seviyelerinin yükselmesi gibi sonuçların su kaynaklarının yitirilmesine, biyolojik ve kimyasal kirliliğe, sularda arsenik ve demir yüksekliğine ve oksijen doygunluğunun düşmesi ile planktonların üremesine neden olacağını öngörüyor.Bu tablonun da insanlarda bulaşıcı hastalıklara, beslenme bozukluklarına, vektöryel hastalıklara ve hatta kanserlerin görülmesine yol açacağını belirtiyor.

Söz konusu raporun son bölümünde belirtildiği gibi gıda güvenliği, insan sağlığı, kentsel ve kırsal yerleşimler, enerji üretimi, endüstriyel kalkınma ve ekosistemlerin tamamı suya bağımlı ve bu nedenle iklim değişikliğinin bu kaynaklar üzerindeki olumsuz etkilerine açık. İklim değişikliği su kaynakları ve su ile ilgili hizmetleri günümüzde bile yetersiz olan güvenli içme suyu ve sanitasyon haklarını kullanmaktan mahrum edebilir. 

Kaynaklar kamu kontrolüne alınmalı

Su sıkıntısı çeken ülkeler grubunda yer alan ülkemizde ise aslında küresel iklim değişikliğinin; afetler, uygun olmayan yöntemlerle enerji üretimi, aşırı kentleşme gibi olumsuz etkilerinin çok dışında nedenlerle su havzalarımız elden çıkarılmış durumda… Bunun en önemli iki örneği Trakya’daki sanayinin kimyasal atıkları nedeniyle kullanılmaz hale gelen Ergene Havzası ve yine sanayi ve tarımsal kimyasallar nedeniyle kirlenen Büyük Menderes Havzası… Üstelik ülkemizde küresel iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak olumsuzlukların su kaynakları üzerindeki etkileri ve bölgesel iklim politikalarımız ile planlarımızın su yönetim planları uyumlaştırılması ile ilgili dişe dokunur bir çaba da yok.

Sonuç olarak su tüm canlıların yaşamını sürdürebilmeleri için temel bir hak. Gerek dünyada gerek ülkemizde su kullanımı ve korunması ile ilgili kararlar yöre, bölge, ülke insanının desteği ve görüşleri alınarak belirlenmeli. İlk aşamada da tüm dünyada ve özellikle ülkemizde suyu ‘doğal yaşam hakkı’ olmaktan çıkarıp, ‘ticari bir meta’ haline getirerek sermayeye açan neo-liberal politikalardan derhal vazgeçilmeli. Dünya üzerinde küresel iklim değişikliğinin etkisiyle de giderek kıtlaşan su kaynaklarını toplumların ve tüm canlıların çıkarlarını ve geleceğini korumak adına kamu kontrolünde alınmalı ve her canlının küresel iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden uzak sağlıklı suya erişim hakkı yapılacak ortak planlama ile güvence altına alınmalı…

Unutulmamalıdır ki su, tüm canlılar için temel bir yaşam hakkıdır.

* https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000372985.locale=en

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular…

Bir önceki yazının başlığı “Savaş, Virüs ve Mültecilik” idi ve Göç konusu üzerinde duruyordu. Oradan devam etmek istiyordum. Ancak, virüs konusu o kadar çok bastırmaya başladı ve yaşamı öylesine kuşattı ve belirledi ki virüs hiç yokmuş gibi davranarak göç ve mültecilik konusunu sürdürmeyeceğimi anladım. Gerçi, başlıktaki üç konuya da önem veriyor ve her biri üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum, ama mültecilik konusunu yeniden dönmek üzere erteleyerek ve başlıktaki “virüs” üzerinde birlikte düşünmeye girişmek, yararlı olabilir.

Gerçi virüs konusu da bıktırıcı olacak kadar çok yığıldı önümüze ve her şey, elektronik medyanın bütün kanalları ve gazeteler ve dergiler, mesajlar ve şakalaşmalar bile, sadece virüs üzerine gibi…

Söylenebilecek ne kaldı ki?

Galiba düşünmeye tam da buradan başlamak yararlı olacak. O kadar çok farklı alandan doğru yayılıyor ki virüs tartışmaları, bu konuda ne düşüneceğiz, daha da önce, içinde bulunduğumuz hali nasıl anlayacağız, yorumlayacağız ve olup-bitenleri, davranışımızı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve gerekirse yeniden değerlendirmek üzere, nasıl sonuçlar çıkartacağız? Buradan başlanılabilir, belki de?

‘Sürüden ayrılmak ya da ona katılmak…’

Virüs üzerine haberler, düşünceler ve öneriler uçuşurken, kategorik olarak çekmeceler beliriyor aklımızda: “Doğru” ve “yanlış”lar, “yanında olmamız gerekenler” ve “karşı durulacaklar” ya da “hemen” ile “sonra” ve uzun erimde düşünülecekler, kısacası her tartışma alanında desteklediklerimiz (“pro”) ve desteklemediklerimiz ya da kaçınılmaz bir sonuç olduğu için kabul etmek zorunda kaldıklarımız veya karşı çıktıklarımız (“con”)’lar arasında kendi konumumuzu tartmak, “sürüden ayrılmak” ya da çaresiz “herkesin yapmak zorunda olduğuna uymak” gibi konumlar belirliyoruz kendimize. Örneğin:

(…) her şeye rağmen çalışmaya devam ile durmak ve üretime son vermek,

(…) sakınma ve özveri,

(…) hijyen durumuna dikkat etmek ve bunu kendisi için olduğu kadar, toplumun diğer bireyleri için yapmak; birey ve toplum arasında mesafe koymak veya bunları toplumsallığı yitirmeden yapma yollarını aramak…

(…) kendimizi yalıtırken, bu yalıtımdan zarar görebilecekleri/ görenleri de düşünmek

vb. türü birçok düşünce…

Virüs ile ilgili düşünceler hangi alanlarla ilgili olabilir?

  • Birey ya da toplum psikolojisi, genel olarak tutum ve (hijyenik ama itaatkar, otoriter ve emredici ya da sorgulayıcı ve tartışmak isteyen) davranışlar alanı,
  • Toplumsal yaşam ve kamu sağlığı,
  • Ekonomi,
  • Ekoloji,
  • Kültürel ilişkiler ve belki
  • Politika, strateji ve ideoloji,
  • Uluslararası ilişkiler,
  • Ulus devletler, küreselleşme

ve bütün bunların geleceği, dünyanın nereye doğru evrilmekte olduğu vb. gibi bazı başlıklar belirleyebiliriz.

Ölçek, bakış açısı, eksen…

Ayrıca bu konulara hangi ölçekte bakıyoruz; küresel olarak mı, ulus-devlet ölçeğinde mi, yoksa yaşadığımız kent veya kırsal çevre bakımından mı? Bunların hiç biri bile olmadan, sadece kendimiz ya da ailemiz için, bireysel ölçekte bakıyor da olabiliriz.

Geleneğin aşırı sarmaş-dolaş halinden, birden, kentlerde üç çeyrek yüzyılda sağlanamamış, modernitenin ve bilim-sağlık kurallarının o soğuk ve acımasız ölçülerine uyarak yaşamaya geçmek aşamasında, bazı bocalamalar söz konusu olabilir. Ya da geleneğin ve dinin veya Türklük geninin, her türlü kalkanı otomatik olarak, zaten sağlayacağı inancı da güçlü olabilir…

Her olay veya haber, aynı zamanda çeşitli açılardan veya eksenlerden görülebilir. Diyelim toplumsal yaşam ve kamu sağlığı ile ilgili bir haberi, sınıflar açısından bakarak yorumlayabiliriz. Çalışan sınıflar açısından baktığımızda doğru bulmayacağımız bir karar, sermaye sınıfı bakımından, tam da olması gerektiği gibi olabilir. Ya da bir ulus devlet için alınmış olan bir karar (diyelim ABD’nin kendisine duvarlar örmesi ve diğer ulus devletlerle dayanışmaya girmeye hiç yanaşmaması) diğer devletlerin ya da ulus üstü birliklerin (AB gibi) onaylamayacağı bir davranış olabilir. Her olayda olabileceği gibi, uçlar ve kutuplaşmalar oluşmaya başlayabilir.

Toplum sağlığı bakımından gerekli görülerek alınan “toplumsal mesafe, hatta “evlerde yalıtılmak” ya da herkesin “kendi OHAL’ini ilan etmesi” bireylerin korkularını yatıştırırken, öbür uçta başka durumlar belirmeye başlayacaktır: Alışılmış zamanlarda, sokaklarda ve toplumsal beraberliklerin her zaman olduğu gibi mümkün olduğu kamusal alanlarda, “normal” (olağan zamanlar) beklentilere göre kurulmuş düzenekler çözülmeye başlayacak ve belki de, işlerini “bıçak sırtında” götüren pek çok insan, küçük üretici, sanatçı ve zaten ilgileneni az olan ender işler yapanlar, ayakta duramaz hale gelecektir.

Belki kentler çökmeye başlayacak, kentlerin kendine özgü kimliklerinin ortaya çıkmasına neden olanlar silinmeye başlayacak ve özgünlükler azalıp standart ve daha kaba tanımlara göre yapılabilen, “ortalamaya en uygun” yapma biçimleri çoğalacaktır.

Yaşam biçimindeki serbestlikler ve insan-insana yakınlıklar, okulların kapanması, toplutaşım kullanımının azalması, kolektif olarak yapılabilecek her şeyin korku verici olmaya başlaması ve sonuç olarak yasakların zorunlu olduğu türde bir anlayışın kolayca kabulü ve otoritelere itaatin her şeyden önemli hale gelmesi, demokrasinin gereksizliği ve olanaksızlığı, despotluğun gereği ve yararı gibi düşüncelerin ortaya çıkması, kötümser ama hazırlıklı olmayı gerektirebilecek öngörüler olabilir.

Her alanda ne olup-bittiğini değerlendirmeye çalışırken, virüsün gerektirdiklerine uygun davranışların bir yönüyle ve bazı gruplar için “kazanım” olduğu, diğer yönden ve diğer kesimler için de, aynı olgunun “kayıp” olarak görüldüğü anlaşılacaktır.

Daha da ilerletirsek düşünceyi, diyelim ekonomik alandaki kayıplar, işyerlerinin kapanması, üretimin durması ve küreselleşmiş bir dünyadaki “tedarik zincirlerinin” bozulması, her ölçekte ekonomik büyümenin dinmesi, “ekonomik kayıp” ve istihdam kaybı anlamına gelirken, başka bir alandan baktığımızda, örneğin ekoloji perspektifinden, kazanım, kirlenmelerin azalması, doğa üzerinde yaratılmış olan baskı sömürünün hafiflemesi anlamına gelecektir.

Özetle her alanın kendi içinde virüs, kutuplara doğru yeni tarzda çekilmeler yaratırken farklı alanlar arasında da, başka nedenlerle, kazanım ve kayıplar yaratmaya başlayacaktır.

Virüsle ve bundan sonra gelebilecek başka virüslerle, bundan önce gelmiş veba ve koleralarla ve İspanyol nezlesi salgınlarıyla yaşadığımız gibi olmayan, kapsamlı bir bakış açısını nasıl elde edeceğiz? Bulunduğunuz yeri, daha doğrusu bu durum karşısında bulunmamız gereken konumu, virüs paranoyasını veya vurdumduymazlığını, DSÖ’nin “pandemi” ilan ettiği yaygınlıktaki riski vb. nasıl tartacağız ve kavramsallaştıracağız?

Gelecek yazı, bunun üzerinde durmaya çalışacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ağaçlandırma’ gezegenimizi kurtaracak sihirli değnek mi?

Bugün 21 Mart. Kuzey Yarıküre ’de baharın başlangıcı. Birleşmiş Milletler kararıyla 21 Mart bütün dünyada Uluslararası Orman Günü (International Day of Forests) olarak kutlanıyor.

Orman denince ilk akla gelen ağaç. Herman Hesse şöyle diyor ağaçlar hakkında:[1]

“Tapınaktır ağaçlar. Onlarla konuşmayı, onları dinlemeyi bilenler hakikati öğrenir. Öğretiler ve reçeteler vaaz etmez onlar, münferit şeylere aldırmadan hayatın kadim yasasını söylerler.”

Evet, ağaçlar hayatın kadim yasasını dile getirirler ve aynı zamanda ormanların asli unsurlarıdır onlar. Ama hiçbir orman ekosistemi yalnızca ağaçlardan meydana gelmiyor. Bunu çokça yazdık, söyledik. Anlayan anlamıştır artık. Yine de ağacın toplum ve kültürdeki yerini değersizleştirmiyor bu gerçek. O nedenle 21 Martlar bolca ağaç (fidan) dikme etkinliğinin organize edildiği günler haline geliyor ister istemez. Bu sene, sanırım Covid-19 salgını nedeniyle her sene yaşanan coşku olmayacaktır. Ve yine sanırım, benden önce hiçbir şey yoktu, her şeyi ilk ben yaptım algısı yaratmaya çalışan hükümetimizin de bu durum işine gelecektir. Çünkü hatırlanacaktır, geçen sene yılların 21 Mart’ını bir kenara itip 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan etmişlerdi.

Yalnızca ülkemizde değil hemen bütün dünyada ağaçlandırma konusu oldukça popüler hale geldi son yıllarda. Gün geçmiyor ki dünyanın bir köşesinde yapılan muhteşem ağaçlandırmalarla ilgili bir haber okumayalım. Sonunda olay öyle bir noktaya geldi ki, ağaçlandırma yaparak iklim krizinin çözülebileceği bile iddia edilir oldu. Hem de bu iddialar kapsamlı bilimsel araştırmalara yansıdı, yansımaya da devam ediyor. Örneğin ETH Zurich araştırmacılarından oluşan bir ekip Science dergisinde, 2019 yazında önemli bir araştırmanın sonuçlarını yayımladılar.[2] Araştırmanın temel bulguları şöyle:

Dünyada mevcut iklim koşullarına göre 4,4 milyar hektar ağaçlık alan potansiyeli var. Hâlihazırdaki ağaçlık alanları, tarım alanlarını ve kentsel alanları çıkardığımızda ağaçlandırmaya uygun ama ağaçsız 900 milyon hektarlık alan kalıyor. Bu alanlarda ağaçlandırma yapılırsa oluşacak ağaçlık alanlar 205 gt karbon depolayabilecekler.

Ağaç dikmekle bitiyor mu?

Araştırmacılar bu potansiyelin günümüze kadarki en etkili iklim değişikliği çözümü olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

Araştırmanın bilimsel açıdan tartışmaya açık yönleri bulunuyor. Yalnızca birini belirterek teknik detaylara boğulmaktan kaçınmak istiyorum. İklim açısından uygun her boşluğa fidan dikerek, o alanı orman ya da ağaçlık alan yapmak ne derece doğru? Sanırım bunu biraz olsun ekoloji eğitimi almış hiç kimse kabul etmeyecektir. Çünkü ağaçlandırma yalnızca iklim açısından değil tüm ekolojik koşullar açısından uygun olan alanlarda yapılmalıdır.

Ne var ki ağaçlandırma yapmak siyasetçilere çok hoş görünen bir çözüm. Çünkü sera gazı salımlarını azaltıcı önlemlerle uğraşmaktan, kökten yaşam tarzı değişiklikleriyle ilgilenmektense bir miktar bütçe ayırıp diktiririm ormancılara şu kadar ağaç, sonra da çıkar “Ey..” ile başlayan bir konuşma yaparım; milyonlarca ağaç dikiyoruz biz, en büyük çevreci biziz algısı yaratırım, olur biter, diye düşünüyor olmalılar. Nitekim en büyük iklim krizi inkarcısı Trump bile, Lisa Friedman’ın 12 Şubat 2020’de The New York Times’de yayımlanan makalesine[3] bakılırsa ağaçlandırma ipine sarılmış. İşadamı Marc Benioff Trump’ı ikna etmeyi becermiş olmalı ki, Beyaz Saray uzun vadeli ve görkemli bir ağaçlandırma sürecinin planlarını yapmaya başlamış görünüyor. Fakat aynı makalede, yukarıda bahsettiğimiz araştırma ekibinin bir üyesi olan Tom Crowther’ın şu sözü de yer alıyor:

Eğer ağaç (fidan) dikmek sera gazı salımlarını kesmekten kaçınmanın ve çevre koruma faaliyetlerini daha da sınırlandırmanın özrü olarak kullanılıyorsa, bu gerçek bir felaket olabilir.

Yaşamının, 1986 yılında başladığım Orman Mühendisliği eğitiminden bu yana geçen 34 yılının öncelikli konusu daima doğa ve orman olmuş olan biri olarak açıkça söylüyorum ki, ağaçlandırma, ekolojik olarak uygun alanlarda gerekliliği göz ardı edilemeyecek kutsal bir görevdir, ancak asla gezegenimizi kurtaracak sihirli bir değnek olmayacaktır.

Bugün 21 Mart, Uluslararası Orman Günü. Bol bol ağaç ve ağaçlandırma güzellemesi duyacaksınız. Evet, ağaç güzeldir, ağaçlandırma güzeldir. Fakat gezegenimizi kurtarmak için bütün pisliklerimizi ağaçlandırma adını verdiğimiz halının altına süpürerek bir yere varamayız. Yapmamız gereken çok daha kökten değişikliklere imza atarak, insan olarak gezegendeki rolümüzü yeniden tanımlamak ve bu role uygun bir yaşam anlayışını acilen hayata geçirmek. Başka çözüm yok!

***

[1] Herman Hesse. Ağaçlar (Çev. Zehra Aksu Yılmazer) Kolektif Kitap-135 (2018).

[2] Bastin, J.F. ve diğerleri, 2019. Global tree restoration potential. Science 365, 76-79.

[3] A trillion trees: How one idea triumphed over Trump’s climate denialism. https://www.nytimes.com/2020/02/12/climate/trump-trees-climate-change.html

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Koronavirüs en çok plastik yüzeylerde tutunuyor

Covid-19 salgını tüm dünyayı sarmış vaziyette. Bir yandan Çin’de kontrol edildiğine dair gelen haberler ile umutlar artarken, diğer taraftan virüsün ABD, İran, İtalya, Fransa ve Türkiye’deki seyri umutsuzluğu artırıyor. Üstelik önlem olduğu iddiasıyla açıklanan paketlerde yaşlıya kolonya ve dua; inşaatçıya da teşvik ve indirim olduğunu görünce karamsarlık daha da artıyor. Buna rağmen sağlığımızı korumaktan geri kalmamakta fayda var.

Anlaşılan o ki büyük ihtimal kaderimize terk edildik. Öyleyse yapabileceklerimizin sınırlarının bilincinde olarak bireysel korunma önlemlerini almaktan geri durmayalım. Bunların başında da kullandığımız eşyanın virüsü yüzeylerinde barındırma potansiyellerini bilmek geliyor. Bu tür bilgileri araştıran dünya çapında yüzlerce malzeme bilimci, mikrobiyolog ve virolog var. Almanya’dan dört araştırmacı; G. Kampf, D. Todt, S. Pfaender ve E. Steinmann, koronavirüslerin hangi yüzeylerde ne kadar süre kaldığını ve hangi dezenfektan ile ne kadar sürede temizlendiğini araştıran çalışmaları bir araya getirdi. Yaptıkları çalışmanın sonuçlarını da The Journal of Hospital Infection dergisinde yayımladılar. Sonuçlar oldukça ilginç ancak şaşırtıcı değil. Her anlamda insanlık ve çevre için tehlikeli olan plastik malzemeler, koronavirüslerin yayılmasında da önemli bir ajan görevi görüyor.

Virüsün plastik yüzeyde kalma süresi dokuz gün

Yazarlar, konu hakkında yapılmış 22 çalışmayı derlemişler. Buna göre Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (SARS) koronavirüsü, Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) koronavirüsü veya endemik insan koronavirüsleri (HCoV) metal, cam veya plastik gibi cansız yüzeylerde dokuz güne kadar kalabiliyor. Henüz Covid-19 ile ilgili yapılmış bir çalışma olmasa da benzer virüslerin özellikle plastik yüzeylerde dokuz güne kadar kalabildiğini ortaya konulmuş durumda. Yani kullandığınız ya da temas ettiğiniz bir plastik yüzey spesifik olarak etkili bir dezenfektan ile temizlenmemişse ve dokuz gün öncesine kadar da Covid-19 ile enfekte biri o yüzeye dokunmuşsa, o virüsün size de bulaşma ihtimali oldukça yüksek.

Çalışmada birçok farklı virüs tipi araştırılmış. Koronavirüslerin ise belirtilen yüzeylerde kalma süreleri şöyle:

  • Çelik yüzeyde 20-21 derecelerde 2-5 gün, 30 derecede 8-24 saat arası
  • Alüminyum yüzeyde 21 derecede 2-8 saat
  • Metal yüzeylerde oda sıcaklığında 5 gün
  • Ahşap yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün
  • Kağıt yüzeylerde oda sıcaklığında, 5 dakika ile 5 gün arasında virüsün tipine ve yoğunluğuna göre değişiyor
  • Cam yüzeylerde oda sıcaklığında 4 gün, 21 derecede 5 gün
  • Plastik yüzeylerde 2-25 derecede 2-5 gün, oda sıcaklığında 2- 9 gün
  • PVC yüzeylerde 21 derecede 5 gün
  • Seramik yüzeyde 21 derecede 5 gün
  • Teflon yüzeylerde 21 derecede 5 gün

Her dezenfektan işe yaramıyor

Yukarıda sayılanların tümü günlük yaşamda birebir temas ettiğimiz yüzeyler. Paradan tutun da maskeye, asansör tuşundan kapı koluna, pencereden banyo yüzeyine kadar. Ancak söz konusu  yüzeyler %62-71’lik etanol, %0.5’lik hidrojen peroksit veya % 0.1’lik sodyum hipoklorit benzeri yüzey dezenfeksiyonları ile bir dakika içinde etkin bir şekilde temizlenebilir. Ancak  % 0.05-0.2’lik benzalkonyum klorür veya % 0.02’lik klorheksidin diglukonat gibi diğer dezenfektanlar ile temizlenmişse ilgili virüsler hala o yüzeyde olabilirler.  Burada ortam dezenfeksiyonunun ne kadar önemli olduğu ve mümkün olduğunca plastik eşyalardan uzak durulması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Hali hazırda enfeksiyondan korunma amacıyla artan tek kullanımlık eşya arasında plastiği tercih azaltmakta fayda var.

Virüs nedeniyle eve kapandığımız şu günlerde dışarıdan sipariş ettiğiniz yiyeceklerin bir sürü tek kullanımlık plastik malzeme bulunuyor. Yemek siparişlerinin en kötü yanı her şeyin plastik içinde servis edilmesi! Üstelik bu yemekler hazırlanırken de hijyen kurallarına dikkat edilip edilmediğini bilmiyorsunuz (virüsün seramik yüzeylerde beş gün kalabildiği anlaşılıyor).  Burada bahsettiğim hijyen, bu virüs için spesifik hijyen önlemi. Yoksa masayı tezgahı gün sonunda yıkamak anlamlı bir hijyen sağlamıyor.

‘Plastikten uzak dur, hijyene dikkat et!’

Çalışanlar özel önlem almamışsa durum sıkıntılı olabilir zira koronavirüsün ağız, burundan gelen ve gözyaşı gibi salgılarla bulaştığını biliyoruz. O zaman hızlı tempoda yemek yetiştirmek zorunda kalan bir işletmenin çalışanlarının ya da oradaki yüzeylerin ve kuryenin bu virüs ile temas edip etmemesinin, bunu da sizin kullanacağınız plastiklere bulaştırmayacağının garantisi yok. Sizin sizden önce kimsenin kullanmadığını düşündüğünüz plastiklerin öylece açıkta beklediğini ve dezenfektanla da temizlenmediğini bilmeniz gerekiyor. Çünkü adı üstünde tek kullanımlık! Nitekim Alman araştırıcıların yaptığı çalışmada değindikleri plastik de tam olarak bu plastikler. O halde bir şey sipariş ettiğinizde gelecek olan şeyin bu virüs ile özellikle de plastik varsa onun yüzeylerinde bulaş olma ihtimali oldukça yüksek. Yapılacak şey basit: Plastikten uzak dur ve hijyene özen göster.

Koronavirüs ile evlere kapandığımız bu günlerde işinizi şansa hayatınızı da kadere teslim etmeyin. Önleminizi alın. Nitekim tercihleriniz sizin geleceğinizin de belirleyicisidir. Daha az plastik ile virüs bulaşma riskini önemli oranda azaltabilirsiniz. Yemeğinizi evde yapın ve plastik ile temasınızı en aza indirin.

Unutmayın plastik dostunuz değildir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı çalışmalarında hayvan deneylerinin yeri

Tıp tarihinde aşı geliştirmeye yönelik ilk bilimsel yaklaşımlardan olan çiçek hastalığı aşı çalışmalarında Edward Jenner’in yöntemi gözlem ve epidemiyoloji üzerine kuruluydu. Kolera, şarbon, kuduz gibi bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları engellemeye yönelik geliştirilen aşıların çoğu, deneme yanılmayla bulunmuştu. Koch’un hayvan modelleri üzerinde hastalığın tipik klinik belirtilerinin görülmesi gerektiği fikri, aşı geliştirmedeki genel bir kural olarak kabul edildi. Bakteriyel mikroorganizmalar kültür ortamı üzerinde büyütülürken, virüsler hayvanlarda, tavuk embriyolarında (yumurta) ve 1950’lerden sonra da hücre kültürlerinde üretildi, ancak çalışma için uygun olacak bir hayvan modeli bulunması, aşı geliştirme çalışmaları için hayatiydi. 20. yüzyılın başlarında Mus musculus’un dört alt türünün karışımı olan “laboratuvar faresi” üretildi ve bu tür, genetik ve immünoloji çalışmaların vazgeçilmezi oldu. Omnivor olan ve küçük alanlardan geçebilme-atlayabilme yeteneğine sahip olan fareler, insan gıda kaynaklarından beslendiği için potansiyel hastalık bulaştırıcı ve zararlı bir tür olarak görülürken, biyomedikal araştırmalardaki birçok önemli buluş ve gelişmeyi sağlamıştı.

‘İnsanlaştırılmış hayvan modelleri’

Omurgasız hayvanlarda akciğer bulunmaz ve dolaşım sistemleri de ilkel yapıdadır. İnsan hastalıklarıyla ilgili çalışmalarda omurgalı hayvan türleri, özellikle de şu türler sıkça kullanılır: Fare, sıçan, gerbil, hamster, kedi, köpek, insan dışı primatlar, kanatlılar, tek tırnaklılar (at, eşek ve melez soyları), keçi, koyun, sığır, tavşan ve balıklar. Çalışmanın amaç ve içeriğine göre bu türler dışında başka hayvan türlerinin de kullanıldığını görebiliriz. Ancak bulaşıcı/kronik hastalıklar ve bağışıklıkla ilgili çalışmalarda, çok hızlı üreyen ve kısa yaşam süresi sayesinde hastalık seyrinin rahatça izlenebildiği fareler küçük vücut hacmi, kolay yetiştirilme ve bakım gibi özelliklerden ötürü tercih edilirler. Tüm memelilerin genetik yapısı oldukça homolog olsa da, önemli fizyolojik ve genetik farklılıklar dolayısıyla insanın gelişmiş bağışıklık sistemi için yüzde yüz yeterli modeller olmadığı da bir gerçektir.

Aşı geliştirme esnasında doku kültürü gibi in-vitro yöntemler kullanılıyor olsa bile, bağışıklık tepkisi tipi ve süresi, üretilen antikor sınıfları, güvenlik gibi konularda bilgi edinebilmek için canlı bir hayvana gereksinim olduğu belirtilir, yani “in-vitro çalışmalardan elde edilecek verilerin doğrulanması için gene hayvana ihtiyaç duyulacaktır”. Hayvanlar için üretilen aşılarda tercih edilen model hedef hayvan türünden bireyler iken, insanlara özgü bulaşıcı hastalıklar söz konusu olduğunda “insanlaştırılmış” hayvan modellerine ihtiyaç duyulur. İlk günlerden günümüze kadar yapılan aşı çalışmaları her döneme özel üretim yöntemlerine göre üç ayrı döneme ayrılır ve bugünlerde, kullanılan yöntem nedeniyle epey tartışmalı olan aşıların bir kısmı üçüncü nesil aşılardır. HIV, SARS gibi insanda görülen viral ve öldürücü enfeksiyonlarla ilgili çalışmalarda kemirgenlerin yanı sıra maymunlar (özellikle de makaklar), kediler ve yaban gelincikleri de kullanılmış, deneylerde kullanımıyla ilgili etik kısıtlamalar olsa da şempanzeler de özellikle HIV araştırmalarında yer almıştır. Ancak enfeksiyonun insanlardaki ilerlemesinin tam olarak görülmemesi nedeniyle kullanılması tartışmalı türler arasındadır.

‘Yaşamam için ölmen lazım’

Son zamanlarda, aşıların kalite kontrol aşamasındaki bazı evrelerde hayvan testlerinin yerine geçen ve güvenirliği kanıtlanmış alternatif bilimsel yöntemler mevcuttur: Örneğin, Hepatit B için fare potens testi yerine in-vitro metot (ELISA) kullanılması gibi. Buna bir diğer yaygın örnek ise, gram negatif bakterilerden gelen endotoksinlerin tespit edilmesinde tavşan pirojenite testi yerine, LAL testine geçiştir. Tavşan pirojenite testinde, test edilecek madde tavşana damar içi olarak verilir ve vücuttaki ateş yükselmesi ölçülür. LAL testi ise in-vitro, yani canlı kullanılmayan bir test yöntemi olarak tanımlanır. ABD’de, ÇHC’de, ülkemizde ve daha birçok yerde, çok sayıda tavşan kullanılan bu test yerine LAL kabul görür (ancak bundaki sorun da, yöntemin at nalı yengeci kanının kullanılmasını içermesidir!).

Pandemi nedeniyle aşı ve tedavi bulmaya yönelik çalışmaların -ve dolayısıyla hayvan deneylerinin- hız kazandığı şu günlerde, çoğu kişi bu çalışmaları yakından takip etmeye başladı. Ve böylelikle deney karşıtlığına karşıtlık ivme, hayvan deneyleri ise bir anlamda toplumsal onay kazandı. Tarihte insanların çaresiz kaldığı her korkunç salgının ardından olduğu gibi… Kendimiz ve diğerleri için endişeliyiz ve endişelenmekte haklıyız. Ancak halen önümüzde etik bir sorun durmaktadır: “yaşamam için ölmen lâzım”.

Bu sorunla ilgili şu soruları sorabiliriz: “Eğer üretilecek aşı, spesifik hayvan türlerindeki ölümcül bir hastalığı yok edecek olsaydı hayvanların deneylerde öldürülmesine gene karşı çıkar mıydık?” Ya da “Çok daha fazla sayıda hayvanın refahı için daha az sayıda hayvanın yaşamı ‘feda edilebilir’ midir?”. Deney karşıtı mücadelenin ana prensipleri ise sonuçsalcılıktan çok, deontolojik, özgeci yaklaşımları içerir ve altın kural üzerine temellendirilen bu prensipler, içinde bulunulan durum ne olursa olsun değişime uğramaz. Dolayısıyla yukarıdaki sorulara verilen cevaplar olumsuz olacaktır. İnsanlar olarak bu eylemlerden yarar sağlayalım ya da sağlamayalım, hayvan deneyleri pratikleri ahlâken kabul edilebilir eylemler değildir ve bu eylemlerin ahlaki olup olmadığının cevabını bilimle veremeyiz-etik sorularının cevaplarını bilim veremez.

Böyle bir karşı çıkışa verilen tepkinin ise “Hastalandığında sen de o aşıdan faydalanacaksın” ya da “Çok sevdiğin ve kaybetmek istemediğin biri yok herhalde!” olması, konunun net anlaşılmadığının açık bir göstergesidir. Hayatta kalmak, tüm canlılardaki ortak amaçtır. Elbette ki hepimiz yaşamımıza devam etmek istiyoruz. O aşıdan elbette faydalanmayı, herkesin faydalanmasını (herkes kadar) istiyor iken, bunun hiçbir canlıyı incitmeden ve yaşam hakkını gasp etmeden elde edilmesini açık bir şekilde talep etmek, tersi bir duruma hakkımız olmadığını söylemek, çok temel ve insanî bir hak.

***

Kaynaklar 

Wagar LE, DiFazio RM, Davis MM. Advanced model systems and tools for basic and translational human immunology. Genome Med. 2018;10(1):73

Masopust D, Sivula CP, Jameson SC. Of Mice, Dirty Mice, and Men: Using Mice To Understand Human Immunology. J Immunol. 2017;199(2):383–388.

Jann Hau, ‎Steven J. Schapiro, ‎Gerald L. Van Hoosier Jr. Handbook of Laboratory Animal Science: Animal Models in Vaccinology, CRC Press, 29 Kas 2004

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüssel devinimler

İnsanın ve onun doğal çevresinin metalaştırılarak piyasanın kaderine terk edilmesine karşı çıkan sesin on yıllardır boğulduğu sistemde artık insanlar fiziken de boğulmaya başladı. Dünya genelinde bugünkü verilere göre 10.100  insan yaşamını yitirirken bilim insanlarının uyarısına göre her gün  vaka sayıları artıyor. Bu ortamda insan türüne mesafelenerek toplumsallığı askıya alma zorunluluğu bulunurken sokağa çıkılması gerekiyorsa maske ve eldiveni muhakkak takıyoruz. Ne var ki sorun küresel olsa da mücadelenin “ulusal”olduğunun ilan edilmesi işin rengini değiştiriyor, kriz kimi ülkelerde yerini olağan üstü hal koşullarının fırsatlarına bırakıyor.

Krizin neden olabileceği hak gasplarına dair yazılacak şey çoksa da bu makalenin amacı koronovirüs tartışmalarında gözden kaçtığını düşündüğüm üzere krizi en başta kaynağında kesmeyen, önlemleri piyasanın keyfine bırakan akla dikkat çekmek olacak. Zira etikten nasibini almamış ve karlı olmadıkça harekete geçmeyi salık vermeyen neoliberal kapitalist sistem ulusal, yerel ölçeklerde olduğu kadar küresel düzlemde de virüslerini  imal ediyor ve bu dünya için felaket demek! Nitekim 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketi de gözden kaçmaması gereken örnekleri haiz. Öte yandan neoliberal sistemde küresel bir sorunun ulusal mücadele adı altında bireylere bırakılmasının sonuçlarına da yine aynı felaket sonrası toplumun bulduğu mücadele biçimleri üzerinden bakmak mümkün.

Aşı üretme çalışmaları 2016’da durduruldu

Açık Radyo’da Açık Gazete programının daha sıkı bir takipçisi haline geldiğim korona günlerinin başında, koronavirüs türlerine karşı aşı geliştirme çalışmasının 2016’da durdurulmuş olduğunu öğrendim. Dolayısıyla öncelikle bu yazıya vesile olan Açık Radyo emekçilerine her zaman borç bildiğim teşekkürü buradan da iletmek istiyorum. Bahsettiğim haberin orijinal kaynağında Teksas Çocuk Hastanesi‘nin Aşı Geliştirme Bölümü’nden aşı araştırmalarını yürüten Dr. Peter Hotez’in verdiği mülakatta, 2012’de ortaya çıkan ve koronavirüsü ile (Covid 19) benzerlik gösteren “şiddetli akut solunum yolu sendromu”(SARS) ile 2012’de ortaya çıkan Ortadoğu solunum sendoromu (MERS) salgınları sonrasında aşı geliştirme çalışmalarının yatırımcılar tarafından “karlı bulunmaması nedeniyle” durdurulduğuna işaret ediliyor. Bu ise 2016’da aşı üretilmiş olsaydı Dr. Hotez’in altını çizdiği gibi aşının etkinliğinin hemen insan üzerinde test edilerek bunca vakit ve insan kaybedilmemiş olacağı anlamına geliyor.

“Karlı” olmadığı için koronavirüse karşı üretilmeyen aşıya, SSCB döneminde meydana gelen Çernobil nükleer felaketinden 25 yıl sonra, nükleer kabusun kapitalist sistemdeki versiyonu olan Fukuşima nükleer felaketinden örnekler tekabül eder. Dünya genelindeki diğer nükleer santraller de düşünülürse Fukuşima Nükleer Santrali’nin işletmecisi Tokyo Elektrik Şirketi‘nin (TEPCO) gerekli önlemleri almamış olması ve hükümetin  yurttaşlarını korumayı öncelemeyen yaklaşımı nükleer felaketlere ne kadar açık olduğumuzu gösterir. Zira bilim insanlarının santral civarında meydana gelebilecek 9 büyüklüğünde bir depremin 14 metre yüksekliğinde dalgalar yaratacağı ve tsunami duvarının buna göre inşa edilmesi gerektiği yönündeki uyarıları “yüksek maliyetli” bulunduğu için TEPCO tarafından dinlenmemiş, hükümet tarafından uyarı yapılmamış ve tedbirlerin alınmasından geri durulmuştur. Bunun neticesinde 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelerek çekirdek erimelerine yol açmış, 14 metrelik dalgalar oluştuğu için soğutma suyu sistemi bozulmuş ve reaktörler soğutulamayarak patlamıştır.

Nükleer felakette de aynı senaryo

Benzer şekilde nükleer felaketin öncesinde yapılan bir senaryo çalışmasına göre nükleer santralde yaşanacak bir patlama halinde radyasyonun Tokyo şehrini  içine alan 250 kilometrekarelik alana yayılabileceği ihtimali basında yer almasına rağmen, gerçek tedbirler senaryodakinden çok farklı olmuştur. Ekonomik ve politik nedenlerle tahliyeler değil dünya standardı olan 30 kilometre yarıçaplı alanda, 20 kilometrekarelik alanda tutularak istatistiksel verilerde yer alabilirse kanser vakalarında artışla daha iyi görüleceği şekilde insanlar radyasyona maruz bırakılmıştır. Son kertede aynı şirketin ve bugünkü hükümetin  Fukuşima Nükleer Santrali’nin sahasında biriktirilmiş olan 1 milyon 200 milyon ton radyoaktif suyu okyanusa dökme girişimlerinde bulunması maalesef şaşırtıcı değildir. Bu girişimlerini  dünya genelinde radyoaktif atık suların denize boşaltıldığına dayandırmaları ise sistemin ne tür tehlikeler yarattığının itirafı olarak okunabilir.

Küresel felakete ulusal çözüm?

Neoliberal kapitalist sistemin doğasından kaynaklanan nedenler küresel felaketlerin oluşmasını önleyici tedbirlerin alınmasına elvermediği gibi maruziyet alanının “ulusal” adı altında bireysel çözümlere bırakılmasıyla salgının  yeniden üretimine hizmet eder. Zira alınmayan ya da asgaride alınan tedbirlere bağlı olarak küresel bir salgının yükünün yalnızca bireylerin sırtına yüklenmesi nihayetinde salgının büyümesine yol açacak, nükleer felaketlerde gördüklerimize benzer şekilde siyasi iktidarın imali olacaktır! Bu noktada radyasyon gibi göze görünmeyen, kokusuz, ölçüm cihazları(kiti) olmadıkça nerede olduğu bilinmeyecek virüsün siyasi iktidarları otoriter bir çizgiye iteceğini öngörmek de bittabi zor değil…

Felaketler karşısında yaşama tutunmak zorunda olan insanların bireysel girişimleri ancak sistemin çatlaklarından sızan ışıkla beslenebilirse yerel, ulusal, küresel örgütlenmelerle yeni dayanışma ağları örülebilir. Bunun için Fukuşima’da radyasyonun yüksekliğine rağmen evlerine dönmekten başka çözümü olmayan ya da evlerini hiç terk etmemiş olan yurttaşların sivil toplum örgütleriyle dayanışmak suretiyle kendi ölçüm istasyonlarını nasıl kurduğunu, mobil ölçüm cihazları üreterek radyasyon veri haritası  hazırladığını, bu şekilde  yaşama tutunduğunu öğrenmek yararlı olabilir. Ne var ki felaketlerle mücadele etmek için bulunan örgütsel çözümlerin felaketlerin oluşmasını önleme gücü olmayabilir, esas yapılması gereken sistemin tümüyle ve küresel olarak değiştirilmesidir.

Toparlayacak olursam, başlangıç aşamasında dahi küresel koronovirüs salgını “karlılık” ve “maliyet hesabı” gibi temel kriterlere sahip kapitalist neoliberal sistemin felaketleri aynı bir virüs salgını gibi nasıl tırmandırabileceğine dair çok önemli bir örnektir. Ayrıca felaketlerin meydana gelmesinin önlenmediği  kadar çözümlerin ülkeden ülkeye farklılaşmasının, insanların yalnız bırakılmasının da tehlikelerin şiddetini arttıran, tehlikelerin süresini uzatan, risk halini devam ettiren bir etki yaptığı görülmelidir. Bu sistemin bizi yıllar içinde küresel iklim krizine sürüklemiş olduğunu da düşünürsek, bu sistemin imali olan Belirsizlikler Çağı’nda yaşamın devamlılığı ancak küresel sistemin  insanı ve onun doğal çevresini korumayı önceleyen, riskleri öngörerek bertaraf eden şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olabilir.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Virüsün aynası – Nuran Seyhan Bayer

Aslında iki hafta önce yazmaya karar verdiğim yazının başlığı “KAPANDIM” olacaktı ve şu cümlelerle başlıyordu:

“Bazen insan, çiçekler gibi kapanır, sabahtan akşama kapanan sarmaşıklar gibi. Beynini, duyularını bir süreliğine kapatır. Kendini biraz da korumak içindir bu kapanma. En çok da toplumca delirdiğimiz anlarda olur. İnsanlığın geldiği durumu izlemeye mecbur kalmamak için…

Bir süredir terasımdaki taşların arasından çıkan yoncaları izliyorum. O kadar dirençli ve kararlı ki, taşların arasında bile hayat buluyor, susuz, sevgisiz.. Ama o da akşamları harika sarı çiçeğini kapatıyor, bir sonraki güne direncini korumak için belki de…”

İki hafta içinde her şey alt-üst oldu. Gerçeklikler birden bir aynada yansıma buldu. Ve yazımı bu aynadan yansıyanlara çevirdim.

Ey virüs, sen nelere kadirsin!

Dünyanın ciğerleri Amazon ormanları yandı, ÇIT YOK…

Avustralya yandı, ÇIT YOK…

Kasırgalar, fırtınalar, seller can aldı, ÇIT YOK…

Tarım ilaçları toprağımızı, bedenimizi kirletti; arılar, böcekler, kuşlar öldü, ÇIT YOK…

Amazon ormanlarında geri dönülmez noktaya gelindi, ÇIT YOK…

Silah tüccarlarının aç gözlülüğü milyonlarca can aldı, alıyor, ÇIT YOK…

2019’un şubatı, en sıcak ikinci şubat ayı oldu, ÇIT YOK….

Bilim insanları, sivil toplum örgütleri, öngörülü insanlar haykırdı: İklim krizinde dönülmez noktaya yaklaşıyoruz, ÇIT YOK…

Finlandiya, Norveç ve İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami halkı, daha sıcak havanın getirdiği yağışların likenleri yere yapıştırıp Ren geyiklerinin beslenmesini engellediği için geyikleri elleriyle beslemek dışında ne yapacaklarını bilmediklerini açıkladılar, ÇIT YOK…

Hayvanlar, böcekler, bitkiler yok oluyor; yaşam zincirinin halkaları bir bir kopuyor, ama ÇIT YOK…

ÇIT….ÇIT….ÇIT

Açgözlülük, sorumsuzluk, neo-liberal politikalar

Ve günlerden bir gün bir virüs, bir sınıfın lüksünün diğerinin yoksulluğuyla dengelendiği dünyayı ziyaret etmeye karar verdi. Gelirken de elinde dünya kadar büyük bir ayna getirdi. Herkes bu aynada kendine bakmaya mecbur kılındı. Kentlisi köylüsü, zengini fakiri, holding sahibi, kobisi, tüccarı, bakkalı, çiftçisi, rahibi, imamı, hahamı, doktoru, mühendisi, mimarı, politikacısı…

Hepsinin de gördüğü aynı şeydi: Aç gözlülük, dünya kaynaklarını sorumsuzca sömürme, neo-liberal politikaların iflası.

Ekolojik çöküşte inkar politikası güden üç ülke, ABD, Britanya ve Avustralya bir virüs karşısında çaresiz kaldı,  geç kalmanın bedelini ağır ödüyorlar.

Ve sağlık sistemi kilitlendi. Ülkeler gerek yoğun bakım gerekse yatak ve teçhizat kapasitesi açısından tam bir çıkmazda.

Avrupa Merkez Bankası hala piyasaları koruma derdinde. İklim krizi için ayıramadığı bütçeyi, piyasalar için ayırdı:750 milyar dolar.

Bazı otomobil firmaları üretimi durdurdu.

Birçok havayolu seferlerini durdurdu.

Uzak mesafelerden mal gelmiyor, Çin’de mal alımları durduruldu.

Sağlık sistemi kilitlendi.

Ama iyi haberler de var: Hava kirliliği nedeniyle uzun zamandır gökyüzünü göremeyen Çinliler artık görüyor. Venedik’in kanal suları o kadar temizlendi ki kuğular geri dönmüş..

Marketleri yağmalayan, tuvalet kağıdı stoku yapan insanların trajikomik hallerine ek bizden bir haber: TBMM’de alınan ekonomik paket önlemleri içinde yer alan kararlardan biri şöyle: ”Semerkant Bilim ve Medeniyet Üniversitesi’nin adı değiştirildi!”

Sosyal amaçlı kredi paketleri de bakalım insanları nasıl koruyacak?

Ayna en çok da insanlığın ve kapitalizmin en karanlık yönlerine ışık tuttu adeta. İnsanlık bir dönüşümün eşliğinde. Belki de İnsanlık Çağı’nın sonunun ilanı.

Kategori: Hafta Sonu