Köşe YazılarıManşetYazarlar

Sağlıklı bir gelecek için kırmızı alarm

Lancet artık geleneksel hale gelen ve her yıl yayımladığı ‘Sağlık ve İklim Değişikliği Geri Sayım Raporu‘nun 2021 yılı güncellemelerini geçtiğimiz günlerde açıkladı. 44 sayfalık rapor küresel iklim değişikliği ve ona bağlı sağlık sorunları için giderek artan riskleri özetliyor. Gıda ve su sıkıntısının arttığının altını çizen Lancet’in 2021 raporu artan sıcak dalgaları ve bulaşıcı hastalıklar nedeniyle birçok bölgede karşılaşılan sağlık risklerinin önceki yıllara göre daha da arttığını vurguluyor.

Raporun yazarlarının 2021 yılı içinde belirlediği 40 ana başlık altındaki tespitlerden bazıları ise şunlar:

  • Mevcut Covid-19 pandemisi sonrası toparlanma planları Paris İklim Anlaşması ile uyumlu değil, sera gazı emisyonlarını artırıcı özellikler taşıyor. Bu nedenle de çevre ve insan sağlığı üzerinde uzun süreli olumsuz etkileri olacak.
  • Fosil yakıtların iklim üzerindeki yıkıcı etkilerinin çok iyi bilinmesine rağmen, devletler fosil yakıtları desteklemeye halen devam ediyor.
  • 2020’de, 65 yaşın üzerindeki yetişkinler 3,1 milyar gün sıcak dalgasına maruz kalırken, bu rakam önceki on yıllık dönemde yılda ortalama 2,9 milyar gündü. Sıcak dalgalarından en çok Çin, Hindistan, Amerika, Japonya ve Endonezya’daki yaşlı insanları etkiliyor.
  • İklim değişikliği ve arkasındaki etkenler, bulaşıcı hastalıklar için ideal koşullar yaratarak dang humması, Zika, sıtma ve kolera gibi hastalıkları kontrol etmek için onlarca yıldır gösterilen çabaları boşa çıkartma riski taşıyor. İnsani gelişme endeksi düşük olan ülkelerin yüksek yerlerde ve diğer alanlara kıyasla daha serin bölgelerinde sıtmaya elverişli ortamlar çoğalıyor.
  • Mevcut deniz seviyelerinden beş metre ve altındaki yüksekliklerde yaşayan 569,6 milyon insan var ve bu insanlar sel, şiddetli fırtına, toprak ve su tuzlanması riskleriyle karşı karşıya kalabilir. Bu insanların çoğu bu bölgeleri kalıcı olarak terk etmek ve daha iç bölgelere göç etmek zorunda kalma olasılığı her geçen gün artıyor.
  • Ülkelerin büyük bölümünde, sağlık sistemleri, mevcut ve gelecekte ortaya çıkabilecek iklim kaynaklı sağlık krizlerine karşı yeterince hazır değil. 2021 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı bir ankette 91 ülkenin sadece 45’i (%49) iklim değişikliği ve sağlık alanında uyum değerlendirmesi yaptığını örgüte bildirmiş.
  • 2020’de, dünya genelindeki karaların yüzde 19’u, yıl boyunca aşırı kuraklıklardan etkilenmiş; bu oran 1950 ve 1999 yılları arasında yüzde 13’ü aşmamıştı.
  • İklim değişikliği, kuraklık olaylarının sıklığında, yoğunluğunda ve süresinde bir artışa yol açıyor, su güvenliğini, sanitasyon hizmetlerini ve gıda verimliliğini tehdit ediyor ve orman yangınları ve kirleticilere maruz kalma riskini artırıyor.
  • İklim değişikliği, 2019’da 2 milyar insanı etkileyen gıda güvencesizliğini (açlık) daha da arttırma riski taşıyor. Artan sıcaklıklar bitkilerin olgunlaşma süresini kısaltıyor, azalan verim nedeniyle gıda sistemlerimiz üzerindeki yük de artıyor. Lancet’in raporuna göre 1981 – 2010 seviyelerine kıyasla, mısır bitkisinde mahsul verim potansiyeli yüzde 6, buğdayda yüzde 3 ve pirinçte yüzde 1,8 düşüş yaşanmış.
  • İncelenen kıyı ülkelerinin yüzde 70’inin (136 ülkeden 95’i) karasularında ortalama deniz yüzeyi sıcaklığı 2003-2005 dönemine kıyasla yükseldi. Bu, söz konusu ülkelerin deniz kaynaklı gıda güvenliğine yönelik tehdidin giderek arttığını gösteriyor. Dünya çapında 3,3 milyar insan gıdasını denizlerden elde etmekte…

Raporun sorumlu yazarı Romenello gelecek için fazla ümitli değil. Raporu açıklarken ‘‘Sağlık ve iklim değişikliği konusundaki ilerlemeyi beş yıldır takip ediyoruz ve ihtiyacımız olan hızlandırılmış değişimi ne yazık ki hâlâ göremedik. Emisyonlar, yenilenebilir enerji ve kirlilikle mücadele alanlarındaki eğilimler olumlu yönde çok az ilerleme gösterdi. Bu yıl yoğun sıcak hava dalgaları, ölümcül seller ve orman yangınları birçok insanı mağdur etti. Bütün bunlar, iklim değişikliğine karşı mücadele etmediğimiz her gün, durumun daha da kritik hale geldiğini gösteren dehşet verici uyarılardır.’ diyor.

COP26’ya katılacak liderlere çağrı

Raporun ilerideki sayfalarında raporu hazırlayan çalışma grubu gelinen son noktada bir kez daha önerilerini belirtiyor. Covid-19 salgınının küresel krizler karşısında uluslararası işbirliğinin önemini bir kez daha hatırlattığı belirtilen raporun yazarları, 31 Ekim 2021 Pazar günü İskoçya’nın Glasgow kentinde başlayacak olan BM İklim Değişikliği Konferansı’na (COP26) katılacak ülke liderlerine, hızla karbon emisyonlarını azaltma ve özellikle Covid-19 pandemisi sonrası ekonomileri yeniden canlandırmak için yapılacak kamu harcamalarının eşitsizlikleri azaltma için kullanılması çağrılarını yapıyor. Raporun bu bölümünde ‘ekonomileri yeniden canlandırmak için kullanılacak fonların yeni ve yeşil iş olanaklarının yaratılması için kullanılmasının ve yeşil toparlanma sürecinin yaşanmasının gelecekte daha sağlıklı toplumların oluşturulmasını sağlayacaktır’ deniliyor.

Lancet raporu petrol, doğal gaz ve kömür için büyük sübvansiyonların ve temiz enerji için sınırlı finansal destek içeren fosil yakıt odaklı bir toparlanmanın, kısa vadeli ve dar perspektifli ekonomik hedefleri karşılama potansiyeline sahip olsa da dünyayı uzun vadede geri dönülmez bir şekilde yıkıma taşıyacağı ve Paris Anlaşması’nda belirtilen en fazla 1,5 derecelik sıcaklık artışı hedefini tutturmayı imkânsız hale getireceği uyarısında bulunuyor. Bunun bedelini toplumların ödeyeceği belirtilen raporda ‘İklim değişikliğine katkısı nispeten en az olan düşük gelirli ülkelerin toplumları da en sert darbeyi alacaktır. Hükümetler acil harcamalardan salgın sonrası uzun vadeli toparlanmaya geçerken, bu fonların daha fazlasının, yatırımların ortalama yüzey sıcaklığı artışını 1,5 dereceyle sınırlamak için yapılması gereken yatırım seviyesinin gerisinde kaldığı sıfır karbonlu enerji sektöründe istihdamı teşvik etmek gibi iklim değişikliğini azaltacak şekilde harcanması hayati önem taşıyor’ deniliyor.

Sonuç olarak Lancet Geri Sayım raporu, 2021 yılı itibarıyla birçok ülkenin Paris İklim Antlaşması ile yüklendiği sera gazı emisyonları sınırlama sorumluluğunu yerine getirmediğini ve iklim değişikliğinin çevre ve sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine hazırlıklı olmadığını gösteriyor. Raporu hazırlayan bilim insanları grubu çözüm için BM İklim Değişikliği Konferansı’nda; ülke liderlerinin fosil yakıtların kullanımının bırakılması için cesur adımlar atılmasını, pandemi sonrası ekonomiyi canlandırmak için kullanılacak fonların toplumsal eşitsizlikleri azaltmak ve yeşil bir ekonomi yaratmak için kullanılmasını öneriyor.

Öneriler tanıdık… Fosil yakıtların terk edilmesi, eşitsizliklerin giderilmesi ve tüketim toplumu alışkanlıklarının terk edilmesi… Lancet’in geri sayım raporları 2016’dan bu yana her yıl yayımladı, her yıl artan küresel iklim değişikliği gerçeğini gözler önüne serdi ve benzer öneriler yaptı. Fakat bu yıl yayınlanan 2021 raporu da dahil olmak üzere bütün raporlar önerilerin yerine getirilmediğini ve tablonun giderek daha da ağırlaştığını gösteriyor.

O zaman şunun görülmesi gerekmiyor mu; çözüm için yapılması gerekenlerin kapitalist sistem içinde mümkün olmadığı gerçeğinin…

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris Anlaşması şirketleri ve ekonomiyi nasıl etkileyecek?

Türkiye, yaklaşık beş yıllık bir gecikmeden sonra nihayet Paris Anlaşması‘nı (PA) onayladı. Dünyada bu kadar geniş katılımla üzerinde mutabakat sağlanmış ve oldukça iddialı hedefleri olan PA’nı onaylamayan tek OECD ve G-20 üyesi ülkesi olarak kalmıştık. Bu durum artık değişti. “Anlaşmanın TBMM’den oybirliğiyle geçmesi çok umut vericiydi” demek isterdim ama diyemiyorum. Genel olarak çevre konusuna yaklaşımı gördükçe ve TBMM siyasi sistem içerisinde bu kadar marjinalleştikçe meclisten ne geçtiğinden çok uygulamanın ne olacağı önem kazanıyor. Başka birçok konuda da böyle değil mi? Türkiye yasalarla, kurallarla ilgili eksikleri çok fazla olmayan ama uygulama ve denetimle ilgili devasa açıkları olan bir toplum.

Yeşil Gazete yazılarımda sıklıkla vurguluyorum. Çevre sorunları söz konusu olduğunda şirketler çok önemli, hatta en önemli oyuncular. Ekonomide mal ve hizmet olarak üretimi esas olarak şirketler yapıyor. Dolayısıyla çevreye zararın büyük kısmı da şirketlerden geliyor. O nedenle PA’nın şirketleri nasıl etkileyeceğini anlamamız gerekiyor, çünkü uygulamadaki birçok sıkıntı şirketler üzerinden çıkacak ve onlar üzerinden siyasi sisteme aktarılacak. PA’nın uygulamadaki başarısı için şirketleri çok yakından izlememiz gerekiyor.

PA’nın getirdikleri birçok yerde detaylı bir şekilde açıklandı ve tartışıldı. Burada çok ayrıntıya girmeyeceğim ama bu anlaşmayla üzerinde anlaşılan üç ana hedef var: Bunlardan ilki, küresel ısınmadaki artışı sanayi devriminin yaşandığı 1850-1900 dönemine göre 2 derecenin altında tutmak (hatta 1.5 dereceyi hedef almak) ve yüzyılın ikinci yarısında net sıfır sera gazı emisyonuna  ulaşmak. Yani, ağaçlar, okyanuslar ve toprağın doğal yollardan emeceği kadar sera gazı salımına izin vermek. Böylece küresel ısınmaya yol açan fazladan karbon salımının ortadan kaldırılması hedefleniyor.  İkinci hedef, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılık oluşturmak. Buradan anlaşılan küresel ısınmanın getirdiği iklim değişikliğine, yani artan kuraklık ve seller gibi afetlere karşı etkilenen ve etkilenme olasılığı olan bölgeleri korumaya yönelik tedbirlerin alınması. Sonuncusu da bu hedeflere yönelik finansman sağlamak. Burada özellikle gelişmiş ülkelerin liderliğinde gelişmekte olan ülkelere bu dönüşüm için maddi kaynak yaratılması amaçlanıyor. Anlaşmayı imzalayan ülkelerin bu hedeflere ulaşmak için ulusal çapta planlarını oluşturup ve uygulamaya geçmeleri, ayrıca beş yılda bir bu planlarını revize etmeleri gerekiyor.

PA şirketler ve ekonomi için neler getiriyor?

PA bu kadar iddialı hedeflerle ortaya çıkınca ve Türkiye de anlaşmayı onaylayınca doğal olarak bu hedeflere uyum için şirketlerin atacağı adımlar önem kazandı. Daha önce PA’nı imzalayarak bu süreçte ciddi mesafe almış ülkelerdeki şirketlerin neler yaptıklarına bakarak Türkiye’de olacakları da kestirmek mümkün.

İlk yapılanlardan birisi firmanın karbon ayak izinin (yani havaya ne kadar sera gazı saldığının) tespiti ve bunu azaltmak için bir strateji geliştirilmesi. Karbon ayak izi firmanın kurumsal işleyişi ile ilgili olduğu gibi ürettiği mal veya hizmetle de ilgili olabilir. Bu kapsamda, kullanılan enerji ve hammadde kaynakları başta olmak üzere firmanın süreçleri ve kullandığı bütün girdiler gözden geçirilerek (örneğin fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji kullanımı) karbon ayak izinin sıfırlanması veya düşürülmesi hedefleniyor. Şirketler bunu yaparken içinde bulundukları toplumu ve çevreyi de ihmal etmeden sürdürülebilir çözümler geliştirdikleri takdirde bu dönüşümün etkisi çok daha pozitif bir nitelik alıyor.

Sera gazı sınırlaması uygulanan ekonomilerde gündeme gelen yeni bir olgu da karbon ticareti. Karbon ticareti özünde piyasa temelli bir araç ve şirketlerin azalttığı sera gazı salımlarının sertifikaya dönüştürülerek piyasada alım satımının yapılmasını ifade ediyor. Hem ulusal hem de uluslararası ölçekte faaliyet gösteren karbon piyasalarının hacmi 2005’de 10 milyar dolar iken 2020’de tam 272 milyar dolara ulaşmış durumda. İZKA’dan Emine B. Eymirli sürecin işleyişini şöyle açıklıyor:

“Karbon ticaretinde süreç, kamu otoritesi tarafından sektörel ve işletme düzeyinde sera gazı emisyon limitlerinin belirlenmesi ile başlıyor. Kendisi için belirlenen seviyeyi aşması durumunda cezalandırılan işletme, emisyon seviyesini azaltmak amacıyla temiz teknolojilere yatırım yapabiliyor ya da kendi sınırının üzerinde kalan emisyon miktarı kadar piyasadan sertifika satın alabiliyor. Emisyon azaltım maliyetinin emisyon sertifikalarının piyasa değerinden yüksek olduğu durumda işletme piyasadan sertifika, yani kirletme hakkı satın almayı tercih ediyor. Böylelikle sera gazı emisyonlarının azaltılması için işletmenin en ucuz maliyetli seçimi yapması sağlanıyor. Öte yandan emisyon azaltım taahhüdünün ötesinde azaltım sağlayan işletme ise sahip olduğu fazla emisyon hakkını satarak gelir elde ediyor ve sera gazı azaltım maliyetlerini düşürüyor.”

PA’nın yeşil finansman hacminin olağanüstü bir hızda büyümesine de katkıda bulunduğu görülüyor.  Yeşil finansman (ya da ESG) çevreye en olumlu etkiyi yapması amacıyla oluşturulmuş her türlü finansal araç veya süreç olarak tanımlanabilir. Uzunca bir süredir küresel piyasalarda hızla büyüyen yeşil finansmanın, PA’nın TBMM’den geçirilmesiyle  hem kamu hem de özel sektör üzerinden Türkiye’nin gündemine de yoğun bir şekilde girmesi bekleniyor. Türkiye’nin, PA çerçevesindeki bu dönüşüm sırasında bazı avantajlı finansman imkanlarından da yararlanması söz konusu olabilecek. Bu kapsamda, Türkiye’nin PA’nı onayladığı için 3,1 milyar euroluk bir finansman desteği sözü aldığına dair bilgiler son günlerde basında yer aldı.

PA’nın genel olarak ekonomi üzerindeki etkileri ise neredeyse sonsuz ve son derece olumlu etkiler. PA’na uyum için gereken adaptasyon sürecinde başta yenilenebilir enerji olmak üzere birçok yeni alanda sera gazı salımını azaltmayı hedefleyen yatırım imkanları ortaya çıkıyor. Buna “yeşil ekonomi” deniyor. Şirketler, yatırımcı olarak bu alanlara girerek hem yeni faaliyet/kar alanları yaratabilmekte hem de PA uyum sürecinin hızlanmasına katkıda bulunabilmekte. PA’na uyum faaliyetleri nedeniyle trilyonlarca dolarlık yeni bir piyasanın doğması ve milyonlarca kişiye iş imkanları sağlanması söz konusu. 2016 itibarıyla küresel yeşil ekonominin hacminin 7,87 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan yeşil finansman imkanlarının ve araçlarının çoğalmasıyla bu yatırımların finansmanında da ciddi bir rahatlama bekleniyor. Yeşil ekonomi kapsamında atılan adımların sürdürülebilirliğe, insan sağlığına ve refahına da çok olumlu katkıları olacak. Bu anlamda, PA ile gündeme gelen yeşil dönüşüm belki de dünyamızın son şansı diyebiliriz.

İş dünyasının tutumu

Türk iş dünyasını temsil eden TOBB, TÜSİAD, İSO ve İKV gibi önemli iş dünyası örgütleri bir süredir PA’nın onaylanmasını talep ediyorlardı. Bu doğrultuda kamuoyuna verilen açık ve net mesajlar da mevcuttu. İş dünyasının bu talebinde Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM)’nın ilanının, AB’nin mevzuatını PA’na uyarlamak için attığı ciddi, somut ve kararlı adımların ve sınırda karbon düzenleme mekanizması üzerine çalışmaların başlamasının etkileri de olduğu açık. Sınırda karbon düzenlemesiyle, rekabeti korumak için AB dışı ülkelerle ticarette yeni vergiler ve tarife-dışı engeller getirilmesi öngörülüyor. Elbette, Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği üzerinden giden yoğun ticari ve yatırım ortaklığı nedeniyle AB cephesinde atılan adımların Türkiye’de yansımalarının olması da son derece normal.

Nitekim, TÜSİAD tarafından 2020 yılında yayımlanan bir araştırma raporunda (Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi) AYM’nin Türk ekonomisine olası etkileri sektörel bazda detaylı bir şekilde incelenmiş ve Türkiye’nin PA’nı onaylamaması halinde AB’nin uygulayacağı yeni vergilerden özellikle çimento, makine, otomotiv, demir-çelik ve tekstil sektörü ihracatının olumsuz etkileneceği vurgulanmış.  Aynı raporun sonuç kısmında ise şu temel değerlendirmeler vurgulanmakta:

  • “Avrupa Yeşil Mutabakatı Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir dönüşümün aracı olarak yepyeni bir fırsat olarak değerlendirilebilir.
  • Unsurları kararlılıkla saptanmış bir stratejik dönüşüm çerçevesinde, emisyon azaltımını, elde edilen fonların şirketlerin yeşil dönüşümü amacıyla kullanılmasını ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliğini merkeze alan alternatif bir Yeşil Ekonomik Dönüşüm senaryosu sayesinde gerek milli gelirde, gerekse sera gazı emisyonlarında anlamlı iyileştirmelerin sağlanabileceği öngörülmektedir.
  • Yeşil ekonomik dönüşüm stratejisi emisyon azaltım hedeflerinin ulusal ekonomide üretim ve istihdamın artırılarak sağlanabileceğini göstermekte, Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma stratejisi arayışlarına önemli bir alternatif sunmaktadır.”

Umutlanmak için neden var mı?

İş dünyasının, ana örgütleri kanalıyla, küresel ısınma konusundaki farkındalığı ve PA’nın onaylanması için hükümet ve kamuoyu nezdinde girişimlerde bulunmaları özünde umut verici bir gelişme. Bu farkındalık ve çabanın arkasında yukarıda özetlediğim AB cephesindeki gelişmelerin de olması alınan olumlu pozisyonun etkisini azaltmıyor. Ancak, iş dünyasının asıl sorumluluğu yazının girişinde vurguladığım gibi PA’nın uygulanması aşamasında ortaya çıkacak. Anlayacağınız “şeytan uygulamada gizlidir!” Hem kendi şirketlerinin uyumunda hem de diğer şirketlerin PA hedeflerine uyumlarında aktif, samimi ve etkili olmaları çok önemli. Şirketlerin sadece devlet desteği veya katkısı beklemeksizin kendi çabalarıyla bu sürece hızlı bir şekilde katılmaları ve kendi sektörlerinde örnek şirket konumuna gelmeleri bu sürecin daha az sıkıntıyla ilerlemesini sağlayacak.

Özel sektörden beklenen bir diğer çaba ise devasa boyutlara ulaşan küresel yeşil ekonomi pastasından Türkiye’nin olabildiğince yüksek pay alması için atacakları adımlar. Türkiye bu piyasanın sadece tüketicisi değil, önemli üreticilerinden birisi de olmalı. Bunun milli gelirimize ve ülkenin istihdam kapasitesine önemli etkileri olacak.

Son olarak, tüketicilere de büyük bir görev düşüyor. Tüketiciler alış-veriş yaparken, karbon salımını azaltarak veya sıfırlayarak PA ilkelerine uyum sağlamakta hızlı davranan şirketleri tercih ederek, uyumda geciken veya ayak direyen şirketleri ise tercih etmeyerek bu süreçte çok önemli bir rol oynayabilir. Dilerim, tüketicilerin bu konuda bilinçli adımlar atmalarına destek olmak üzere bu süreçte şirketlerin PA uyum karnesini tutan bir STK çıkar ve tüketicilere yol gösterir. Devletin ve şirketlerin PA ilkelerini bir an önce yaşama geçirmelerinde asıl itici gücün milyonlarca tüketicinin oluşturduğu toplumun ta kendisi olduğunu unutmayalım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris 2015’den Glasgow 2021’e -2

1-12 Kasım tarihlerinde Glasgow’da düzenlenecek olan BMİDÇS 26. Taraflar Konferansı’nda (T-26) Paris Antlaşması’na taraf ülkelerden, yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşmayı ve 2030 sera gazı salımlarını azaltma hedeflerini içeren iddialı (azimkar) NDC’ler ile öne çıkmaları isteniyor. Bu genişleyen hedeflere ulaşmak için, ülkelerin başta kömür, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılmasını hızlandırması, yenilenebilir enerjilere yatırımı teşvik etmesi, ormansızlaşmayı azaltması ve elektrikli araçlara geçişi hızlandırması vb. pek çok ekonomik ve teknolojik dönüşümü gerçekleştirmeleri gerekecek.

Geçen hafta bu yazı dizisinin birincisinde bugünkü bilgilerimize dayanarak çözümlediğimiz gibi, Aralık 2015’te Paris’te açıklanan hedefler %100 tutturulsa bile -ki ne böyle bir ilerleme sağlanmış durumda ne de 2030 yılında kadar bunun başarılabileceğine ilişkin makul bir olasılık söz konusu- sanayi devrimi düzeylerine kıyasla 2100 yılına kadar 3°C’nin çok üzerinde örneğin 4-5°C’lik bir küresel ısınma ile sonuçlanabilecek. Her şey bugün olduğu gibi devam ederse, küresel kara ve deniz yüzeyi sıcaklıkları yükselmeyi sürdürecek, daha şiddetli yağış, sel ve taşkınlar, orman yangınları, kuraklıklar, daha yüksek hava sıcaklıkları (ör. sıcak hava dalgalarının sıklık, süre ve şiddetindeki artışlar vb.) ekosistem ve habitatlar ile biyoçeşitliliğin zarar görmesine ve türlerin yok olmasına neden olacak.

NDC’lerde hayal kırıklığı

Küresel sıcaklık artışlarını 1.5 °C ile sınırlamak istiyorsak, dünya ülkelerinin önümüzdeki on yılda sera gazı salımlarını en az yarıya indirmesi ve yüzyılın ortasına kadar net sıfır karbondioksit salımına ulaşması gerekiyor. Paris Antlaşması’nın bir parçası olarak, her taraf ülke, olası en yüksek (azimkar) hedeflerini ve zaman içindeki ilerlemeyi yansıtmak için her beş yılda bir iklim değişikliği savaşımı (sera gazı salımlarının azaltılması, yutakların geliştirilip artırılması ve başka insan girişimleri, vb.) hedeflerini NDC’ler aracılığıyla iletmeyi ya da güncellemeyi kabul etti.

İtalya’nın Milan kentinde ay başında yapılan PreCOP26 toplantısının gündemi Paris Anlaşması’nın 1.5°C hedefini canlı tutmaktan Paris Kural Kitabı’nın sonuçlandırılmasına kadar yedi başlıktan oluşuyordu.

Bu hedefler, ülkelerin tüm sosyoekonomik sektörlerinde ya da belirli sektörlerde salımları ne kadar ve nasıl azaltmayı planladıklarını ortaya koymak durumundadır. 2020, bu beş yıllık döngülerin ilkiydi. Bu, Glasgow’da buluşmadan önce ülkelerin 2030 hedeflerini güncellemeleri ve/ya da daha iddialı (azimkar) hedefler yoluyla kuvvetlendirmelerinin beklendiği anlamına geliyor. Ne yazık ki 2020 yılı sonunda AB’yle (27 ülke) birlikte tarafların ancak yarıdan azı (70 ülke) güncelleştirilmiş ve/ya da güçlendirilmiş yeni NDC’lerini sundu. Bu küresel iklim sisteminin korunması, iklim değişikliğinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması açısından çok kötü bir haberdi.

Tüm bu nedenlerle, STK’ların ve en fazla etkilenecek olanların ‘çok yüksek bir sesle’, tüm ülkeleri, ama özellikle gelişmiş (sanayileşmiş, zengin, eski sömürgeci ve emperyalist, yeni küreselleşmeci, vb.) ve büyük-hızla gelişmekte olan tarafları, NDC’lerini küresel sıcaklık artışını 2°C’nin altında tutarak 1.5°C’de sınırlandıracak şekilde güncellemeye çağırması gerekiyor. Özellikle gelişmiş ülkelerin ve Çin Halk Cumhuriyeti vb. gibi en büyük salımları yapan hızla gelişmekte olan ülkelerin başı çekmesi önemlidir. Hedefler önemli olmakla birlikte, hızlı bir şekilde eyleme dönüşmeleri gerekir. Bu nedenle gelişmiş ülkeler, fosil yakıtlara, özellikle kömüre dayalı enerji üretim sistemlerini hızla devreden çıkarmalı ve tüm ülkeler dünya çapında kömürle çalışan yeni termik elektrik santralleri açmamayı ya da bunları finanse etmemeyi taahhüt etmelidir.

Dünya, birlikte çalışmalı

Dünya aynı zamanda, gelişmekte olan ülkelere yurttaşlarına temiz enerji ulaştırmak için daha güçlü ve sürdürülebilir destekler sağlamak için birlikte çalışmalıdır. Bitkiler (ormanlar, çalılar, bozkırlar, savanlar, çayır ve meralar, denizlerdeki fitoplanktonlar, vb.) atmosferden fotosentez yoluyla karbonun uzaklaştırılmasında yaşamsal bir rol oynamaktadır. Hedeflediğimiz küresel ısınma düzeylerine ulaşacak ve iklim değişikliğinin etkisini azaltacaksak, onları korumak çok önemlidir ve şu anda hala birkaç saniyede bir futbol sahası oranında orman ekosistemini kaybediyoruz. Her türlü doğa ve iklim dostu sürdürülebilir üretimin ödüllendirilmesi ve ormanlar ve tarım ekosistemleri korunurken çiftçilerin daha iyi bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için, ülkelerin hiç zaman yitirmeksizin tarımsal ürünlerde küresel ticarette reform yapmak için birlikte çalışmaları gerekiyor.

Ayrıca, yine çok hızlı bir biçimde sıfır salımlı otomobil, traktör, otobüs, minibüs, kamyonet ve kamyon üretim ve kullanımını teşvik ve artırarak havamızı, suyumuzu, toprağımızı temizlemeli ve karbon salımlarını azaltmalıyız. Örneğin, Avrupa Birliği ve İngiltere, 2030 yılına kadar yeni benzinli ve dizel otomobil satışını sona erdirmeyi planlamaktadır. Büyük otomobil pazarlarına sahip ülkeler bu yolu izlemelidir.

Hangi iklim bölgesi ya da kuşağında olursa olsun, son birkaç on yıldan beri Dünya’nın hemen tüm ülkeleri zaten aşırı hava ve iklim olaylarının ve afetlerinin olumsuz ve yıkıcı etkilerini yaşıyor.

Bu yüzden, insanı ve doğal habitatları korumak için etkilenebilirliklerini (etkilenebilirlik gösterge ve faktörlerini geliştirip iyileştirerek) azaltıp direngenliklerini artırarak adil ve sürdürülebilir uyum önlemlerinin de hayata geçirilmesi, gelişmiş ‘zengin’ ülkelerin BMİDÇS Paris Antlaşması aracılığıyla ivedilikle ele alması ve gerçekleştirmesi gereken en yaşamsal konudur, bana göre.

Gerçekte salımları azaltmak için tüm bunlar yapılsa bile, daha fazla değişiklik kaçınılmazdır. İklim değişikliği tehlikesi ve ilişkili en büyük risklerinden en savunmasız kişi, toplum ve ülkelerin (ör. özellikle az gelişmiş ülkelerdeki yoksullar, kadınlar, çiftçiler, vb.) olduğunu ve buna neden olmak için en az ya da hiçbir şeyi onların yaptığını biliyoruz. Daha fazla insan yaşamını ve geçim kaynağını kaybetmeden ve insanlığın güçlükle sağladığı görece refah ve ilerlemeyi azaltıp yavaşlatmadan önce bunu ele almak ve güçlü bir direngenlik oluşturmak için harekete geçilmesi gerekiyor. Bu konunun teknik ayrıntısı için lütfen 9 Ekim 2021 tarihli makalemi okuyunuz. 

Gelişmekte olan ülkeler için Yeşil İklim Fonu

Uluslararası toplum, değişen iklimin etkilerine karşı en savunmasızları (insan, toplum, ülke, sınıf, vb.) gözetmeli ve desteklemelidir. Paris Antlaşması’nın hedef ve yürütme konuları arasında da yer alan, halihazırda iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıp ve hasarları önlemek, en aza indirmek ve sürekli ele almak üzere Yeşil İklim Fonu için öngörülenden çok daha fazla eyleme ve finansmana gereksinim vardır. Dünya’nın tüm ülkelerinde, ama özellikle iklim değişikliği etkilenebilirlikleri yüksek ve en yüksek olan gelişmekte olan (ör. Türkiye) ve az gelişmiş ülkelerdeki (ör. Bangladeş, Etiyopya, Maldivler, vb.) erken uyarı (şiddetli hava, şiddetli yağış, fırtınalar, sel, taşkın, kuraklık, sıcak hava dalgası, fırtına kabarması, vb.) sistemlerini, sel ve taşkın koruma ve önleme yapılarını iyileştirmek ve daha fazla can, geçim kaynağı ve doğal yaşam alanı kaybını önlemek için dayanıklı altyapı ve doğa-iklim dostu sürdürülebilir bir tarım inşa etmek için orta ve uzun erimli stratejik planların, hedeflerin ve daha fazla finansmanın uygulamaya konulması gerekiyor.

Türkiye ve benzeri fiziki coğrafya özellikle iklim ve ekolojik biyocoğrafya koşullarına sahip ülkelerde doğal ekosistem ve habitatları korumak ve eski haline getirmek (restorasyon), değişen iklimin etkilerine karşı direngenliği artırmanın güçlü bir yoludur. Gelişen ekosistemler sürdürülebilir tarıma katkıda bulunur, su kaynaklarını korur. Dünya çapında milyarlarca yaşamı desteklerken, doğal fırtına ve sel savunmaları oluşturmaya yardımcı olurlar. Bu kapsamda, tüm ülkeler, değişen iklimin etkileri, karşılaştıkları zorluklar ve nerede yardıma ihtiyaç duydukları, uyum sağlamak için neler yaptıklarının ve yapmayı planladıklarının bir özeti olan bir “Uyum İletişimi Çerçevesi ya da Stratejisi” oluşturmalı ve bunu uygulamalıdır. Bu tarz stratejik planlar, birlikte öğrenmemize, toplumlar, kentler, sektörler, bölgeler ve ülkeler arasında en iyi uygulamaları paylaşmamıza yardımcı olacaktır.

Gerçekte bu yazı dizisinde tartıştıklarımızın pek çoğu, Glasgow’da Paris Antlaşması’na ilişkin görüşme ve tartışmaların odağında olacaktır, olmalıdır da!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan olmak, özgür insan olmak

Deneyim yaşadıklarımızın bizde bıraktıkları olsa gerek. Yaşam süresi arttıkça deneyim de artar mı? Orası bilinmez. Çünkü çok şey yaşayıp, yaşadıklarından az şey öğrenen birisine göre az şey yaşayıp onlardan çok fazla ders çıkaran birisi daha deneyimli olabilir.

Geçtiğimiz hafta sonu, bugüne kadar beni en çok sarsan gribi yaşarken zihnimde düşünceler oradan oraya savruldu. Covid-19 testim negatif çıktığı için, zihnimdeki düşüncelerin savrulduğu gibi bedenimi oradan oraya savuran şeyin mevsimsel grip (influenza) virüsü olduğunu anladım. O ya da bu, sonuçta bir virüs işte, mikroskobik bir canlı. Biz ise insanız, öyle değil mi? İnsan! Ağızdan nasıl da dolu dolu çıkıyor. Eh, çıkmasın mı? Bizim, yani insanın aklı var, teknolojileri var, uygarlıkları var, kentleri, fabrikaları, uzay istasyonları, devasa tarım alanları ve barajları var. Sarayları, denizleri aşan köprüleri, göğe uzanan ibadethaneleri de var ayrıca. Bitmedi, bilimi var, sanatı var, kutsalları ve inançları, dokunulmazları var insanın, yani bizim. Biz insanız, hiç başka şeyle bir olur mu insan, hele ki bir virüsle.

‘Tenezzül etmeyenler’…

İnsan olmak bu mu gerçekten? Kasım kasım kasılmamıza yol açan şeylerimiz bunlar mı? Böyle düşüncelere daldığımda Henry David Thoreau’nun şu muhteşem sözü bir motosiklet kaskı gibi sıkı sıkıya çevreler zihnimi, aklımı, başımı: [1]

Birçok kişi Batı’daki ve Doğu’daki anıtları merak eder, onları kimin yaptığını bilmek ister. Bense o günlerde bu anıtları kimin inşa etmediğini, böylesi ehemmiyetsiz işlere kimin tenezzül etmediğini bilmek istiyorum.”

Bu sözü her hatırladığımda, hele bir de dünyaya kazık çakma arzusunu görgüsüzlük seviyesine vardıracak dereceye çıkaranların hâlâ çoğunluk olduğunu fark ettiğimde, inanın grip virüsünün bedenimi sarsmasından çok daha derin ruhsal sarsıntılar yaşıyorum. Sözüm ona en akıllı canlının [2] bu derece sefil davranışlarını nasıl açıklamak gerekiyor? Son iki yazımı bitkilerden öğrenebileceklerimize ayırmıştım. Söylediklerimi çok saçma bulanların olduğunu biliyorum. Peki, onlara bir virüsten bile öğreneceğimiz şeyler olduğunu söylesem ters kollu gömleği üzerime geçirmeye çalışırlar mı?

Saf, gerçek insan; özgür insan

İnsanın gerçeği olursa sahtesi de olur mu? Sahte insan var mı? Tam olarak öyle değil. O halde ne demek saf, gerçek insan, özgür insan? Zweig’ın [3] anlattığına göre, Montaigne Rouen’de rastladığı Brezilyalılara (Brezilya yerlilerine) olağanüstü ilgi gösterir. Çünkü onların modern denilen insan gibi özellikleri bulunmamaktadır. Fiyakalı giysileri, abartılı inançları ve iki yüzlü ahlâkları… Montaigne o insana geri dönüşün mümkün olmadığını bilir. Onu en çok yaralayan gerçeklerden biri de budur. Ama o insana yaklaşma isteği ve çabasını asla terk etmez. Bu istek ve çabayı asla terk etmeyen kişi Rönesans hümanizminin yarattığı dünya ülküsünün yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Din savaşlarının bütün Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kırıp geçirmesine şahit olmuştur o. Katoliklerle Protestanlar acımasızca birbirlerini öldürürken bir yandan, barbarlık ve bağnazlık kol geziyordu Montaigne’in çağında. Gencecik bir çocukken o, Bordeaux’da tuz vergisine karşı çıkan halk ayaklanmasının vahşice bastırılmasına tanık olmuş, insanların sokaklarda parçalanmasına, kazıklara geçirilmesine, ölü bedenlerin leş kargaları tarafından paylaşılmasına şahit olmuştur. Yıkılıp yakılan köyler, baştan sona kılıçtan geçirilen askeri birlikler ve bütün bunlar yaşanırken dış dünyada, kendi kendine sürekli ‘nasıl özgür kalabilirim?’ diye soran bir düşünürdür sözünü ettiğimiz.

Kendi kendini esir eden insan

Evet, insan saf varlığının üzerine kat kat kabuklar örerek kendi özgürlüğünü baltalayıp, kendi kendini esir kılar. Bu kabukları kimi zaman gelenek, kimi zaman ahlâk olarak, kimi zaman ekonomi kimi zaman teknoloji olarak, kimi zaman inanç kimi zaman sanat olarak, tür tür, çeşit çeşit ad ve gerekçeyle öreriz etrafımıza ve ördükçe doğaya yabancılaşıp kendi yarattıklarımızın esiri haline geliriz. Kendi kendine tapan, esir ve kör insan oluruz. Arılarla Dans adlı kitabıyla ülkemizde de oldukça popüler olan Brigit Strawbridge Howard bu kitabında durumu şu şekilde özetliyor:

Kırklı yaşlarımın başında aniden ve keskin bir biçimde fark ettiğim doğadan kopuşun benim bilinçli bir tercihim yahut bile isteye verdiğim bir karardan ortaya çıkmadığına emindim, bu yüzden de yıllar hatta on yıllar boyunca bana fark ettirmeden gelmiş olmalıydı.”

Gelen şey yüzyıllar boyunca etrafımızda ördüğümüz, bizi özel kıldığını sandığımız ama bize acıdan başka bir şey getirmeyen doğadan kopuş ve kabukların arasında esir oluştu. Çok kullandığımı biliyorum ama daha çok kullanmam gerektiğinin de farkındayım; Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti’de ne güzel söylüyor:

İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…”

Bildiğimiz tarih kabuk soyanların değil kabuk örenlerin tarihi. Kabuk soyanlar var, var ama sayılı. Kabuk örenler kitleler halinde. Onlar ördükçe güçleniyor, onlar ördükçe insan kaybediyor, esirleşiyor. Nasıl özgür olabilirim diyen insan çevirip kafasını doğaya bakmalı. Orada milyonlarca öğretmen var özgürlük dersini anlatan; kimi zaman bir kuş, kimi zaman bir ot, kimi zaman da bir virüs.

*

[1] Wladen adlı kitabından alıntıdır. Zeplin Yayınları, Türkçesi: Aykut Örküp. 5. Basım, 2018, s. 56-57.
[2] Akıl konusu bir muamma; yaygın inanışa göre en akıllı canlı insan, bence öyle olmasa da.
[3] Stefan Zweig’ın Montaigne adlı eseri.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Aquarius/Let the Sunshine In- Fifth Dimension

2020 yılının krizlerle dolu bir yıl olacağını tahmin eden astrologlar, 2021 yılına girerken dünyayı nelerin beklediğini konuşuyordu. 2021 yılının astrolojide ayrı bir önemi vardı çünkü bu yıla girmeden çok kısa bir süre önce Jupiter ve Satürn kova burcunun 0°’sinde kavuşarak 200 yıllık yepyeni bir döngüyü başlatmışlardı ve Kova Çağı’na girilmişti. Astrolojide kova burcu yeni icatları, insan haklarını teknoloji, uzay ve bilim ile ilgili konuları sembolize ediyordu ve önümüzdeki dönem dünyada devrimleri, rejim değişikliklerini, hak, adalet, eşitlik ve özgürlük temalarını çok sıklıkta konuşacağımız bir dönem olacaktı.

1960’lı yıllarda Amerika, Vietnam’da kazanamayacağı bir savaşa girmişti. Ülkede sivil haklar ile ilgili yürüyüşler oluyor ve savaş karşıtı Hippi hareketi tarih sayfalarında yerini alıyordu. Hippi hareketi savaşı son erdirme ve insanların üzerindeki baskıyı azaltma hedefleri doğrultusunda taraftar toplamak için bazen astrolojik ve hatta yarı dinsel klişeler kullanıyordu.

Hair Müzikali’nden…

Tam bu dönemlerde 1967’de Broadway’de gösterime giren “Hair” müzikali, Hippi karşı kültürünü ve 1960’ların seksüel devrimini konu alıyordu. Sözlerini Gerome Ragni ve James Rado‘nun yazdığı ve müziklerini de Galt MacDermot’un bestelediği Hair Müzikali, “Kova Çağı”nda New York’ta bohem bir hayat süren  ve politik olarak aktif olan uzun saçlı bir grup hippinin, Vietnam Savaşı’ndaki zorunlu askerliğe karşı mücadelesini anlatıyordu.

Bu müzikalin şarkıları, Vietnam savaşı karşıtı barış hareketlerinin marşları haline gelmişti.

Özellikle bir şarkıda Kova çağının arifesinde olduğumuzu ve bu çağa girildiğinde barışın tüm dünyaya hakim olacağını müjdeleniyordu. Çağ değişiminin ne zaman olacağı konusunda astrologlar arasında farklı görüşler olduğu için insanlar kendi tezleri doğrultusunda Yeni Çağın başlangıç tarihini belirliyorlardı ve “Hair” müzikalinin yazarları için Kova Çağının 1967’de başladığını söylemek oldukça konforlu olmuştu.

“Ay yedinci eve girdiğinde
Ve Jüpiter Mars ile aynı hizaya geldiğinde
O zaman barış, gezegenlere rehberlik edecek
Ve aşk yıldızları yönlendirecek

Bu Kova Çağının şafağıdır
Kova Çağı
Kova, kova”

1967 yılında gösterime giren müzikalin başarısı 1969 yılında yaşanan basit bir kayıp eşya hikayesi ile bambaşka bir boyuta taşınacaktı.

Beş kişiden oluşan Fifth Dimension grubunun üyelerinden biri New York’ta bir takside cüzdanını unutmuştu ve onu bulan kişi, grubun çaldığı Americana oteline bizzat gelerek cüzdanı sahibine iade etti. Bu kişi Hair müzikalinin prodüktörlerinden biriydi ve grup üyelerinin tamamını müzikaline davet etme nezaketini göstermeyi de ihmal etmedi.

Grup üyeleri gösterimden çok etkilenmişler ve bir şarkıya bayılmışlardı. “Mutlaka bunu yapmalıyız “diyerek prodüktörleri Bones Howe’a gittiler. Prodüktörleri onlara müzikalin albümünün çıktığını ve pek satmadığını ve bunun pek iyi bir fikir olmadığını söylediyse de grup üyeleri prodüktörlerini gösterimi izlemesi konusunda ikna ettiler. Bir müzik dergisine verdiği röportajda Howe başında projeye karşı olduğunu itiraf etmişti:

Beni rahatsız eden Aquarius’ın daha önce birkaç kere yorumlanmış olduğu ve pek başarılı olmadığı idi. Şarkıya farklı olarak ne katabileceğimizi bilmiyordum. Gösteriyi izlemeye gittim ve “The Flash Failures”’ı söylediklerinde şarkının sonundaki “Let the Sunshine in” olarak tekrarlanan 3 ölçülük bir bölüm dikkatimi çekti. Çok akılda kalıcı idi ve bunu Aquarius’ın sonuna ekleyebilir miyim diye düşünmeye başladım. Fakat Broadway’deki bir müzikalin şarkılarını öylesine değiştiremezsin. Otele döner dönmez editörü aradım ve Fifth Dimension’ın Aqurius’ı kaydetmek istediğini ve şarkının sonuna da “Let the Sunshine in” i eklemek istediğimi söyledim, kabul etti ve stüdyoya girdik.”

 

“Aquarius/Let the Sunshine In” 1969’un en popüler şarkılarından biri oldu ve nisan ve mayıs aylarında altı hafta boyunca Bilboard Hot 100’de liste başında kaldı. 1970 yılında iki Grammy ödülü alan şarkının Forrest Gump filminde de çok önemli bir yeri vardı. 1979 yılında Hair müzikali sinemaya adapte edildi.

Amerikan Film Enstitüsü‘nün “100 sene, 100 şarkı” listesinde Medley: Aquarius/Let the Sunshine In 33’üncü sırada gösterilmiştir.

Kaynakça

  • Songfacts: Aquarias/Let the Sunshine In”
  • Uitti J., Behind The Song Aqurius, American Songwriter, October 2021
  • Efe B., Kova Çağına Girdik:2021 yılında dünyayı neler bekliyor, Aralık 2020, Astroloji
  • Wikipedia, Aquarius, LetThe Sunshine In, Hair

 

Kategori: Hafta Sonu

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bostancı Burcik: Sebzeler Nasıl Yetişiyor?

Son zamanlarda pek çok insanın rüyası şehirden kırsala göçmek. Göç trendi neredeyse tersine döndü. Artık şehre göç yerine köye göç popüler oldu. Özellikle çocuklar şehirlerde oyun oynayacak yer bile bulamıyorlar. Sokak artık taşıtların…

Oysa köyle, doğayla ilişki yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin bile hayat kaliteleri ve kendilerini bulmaları açısından çok önemli. Ama pek çoğumuz ne yazık ki bundan mahrumuz.

Bostancı Burçik-Sebzeler Nasıl Yetişiyor kitabının kahramanı Burcu, dedesinin ona taktığı isimle Burcik, şanslı çocuklardan biri. Burcik de şehirde yaşıyor ama yaz tatillerini köyde dedesi ile ninesinin yanında geçiriyor. Sadece yazın değil, sonbaharda da dedesi ile ninesine yardıma köye gidiyor. Dedesi ile ninesi çiftçi. Bir bostanları var. Burcik bu bostanda sebzeleri tanıyor, sebze yetiştirmeyi öğreniyor. Doğanın döngüsüne tanıklık ediyor; bir bitkinin tohumdan fideye, fideden sebzeye bir bebek gibi nasıl büyüdüğünü bire bir gözlemliyor. Burcik’in de sebze yetiştirmek için kendi boyuna göre aletleri var. El tırmıkları, fide dikiciler… Burcik de artık küçük bir çiftçi…

Sebzelerin dünyasına giriş

Biz okurlar da kitaptaki bilgiler ve kitabın sonundaki sözlük aracılığıyla Burcik ile beraber sebzelerin dünyasına giriyoruz. Sebzeleri tanıyoruz. Onların büyüme serüvenine, bir mevsimden öteki mevsime, kuşlarıyla, böcekleriyle, bitkileriyle, doğanın döngüsüne şahitlik ediyoruz. Bu anlamda kitap da kendi bostanımızı kurmak için biz okurların yüreklendiriyor. Zaten Burcik’in de serüveni eve, şehre dönünce bitmiyor. O da arkadaşlarıyla evde küçük bir bostan kuruyor.

Kitabımız sebzelerin ve bir bostanın dünyasına giriş niteliğinde olduğundan olsa gerek, dili bir miktar didaktik. Bu nedenle yaşı bir parça büyük çocuklara hitap ediyor. Tabii ki yetişkinler içinde oldukça faydalı ve okuması zevkli bir kitap. Yalnızca Burcik’in doğanın döngüsüne, sebzelerin dünyasına tanıklığına okur olarak bizler de katılırken, Burcik’in hayvanlarla birebir ilişkisine pek tanıklık edemiyoruz. Bunu kitabımızın eksik bıraktığı küçük bir nokta olarak not düşelim. Ama bu da göz ardı edilebilir bir eksiklik. Özetle, küçük, büyük, sevgili okur, var mısın Burcik ile beraber sebzelerin büyüme serüvenine, doğanın döngüsüne dahil olmaya?

Künye

Yazan: Gerda Muller
Çeviren: Meltem Özataç Cebecioğlu
Yayınevi: Sinek Sekiz Yayınevi
Yayın yılı: 2019

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

[Babil’den Sonra] Yeldeğirmeni’nde festival sevinci!

Gidenleriniz olmuştur, pandemiden önce, pazartesi akşamları Kadıköy’deki Eskici Gizli Bahçe’de ‘Kadıköy Sessison’s’ adlı ücretsiz bir doğaçlama dinleti düzenleniyor ve kamuya açık olan bu etkinlikte farklı ülkelerden müzisyenler kendi müziklerini icra ediyorlardı.

Etkinliğin fikir babaları olan Fransız keman sanatçısı Gabriel Meidinger, Fransız keman sanatçısı ve sinemacı Stephan Talneau, bir süre önce semtin farklı sanat disiplinlerinden yerel sanatçılarını ‘Kadıköy Sessions Festçik’ adlı tek günlük mini bir festivalde bir araya getirmek için yola çıktılar.

Yerel sanatçıların da desteğini alan festival 24 Ekim Pazar günü Yeldeğirmeni’nin pek çok kahvesinde, sanat atölyesinde, kitapçılarında, avlularında ve bahçelerinde gerçekleştirilecek.

Kar amacı güdülmeyen bu organizasyonun gerçekleşeceği mekânlar sanatçılara bağış (şapka) usulü toplanan para üzerinden bir bedel ödeyecek, ayrıca yemek verecek.

Festivalin yerel sanatçılar arasında yeni bağlar kurmayı, işbirlikleri geliştirmeyi, yeni performansları keşfetmeyi, yaratmayı; semtin farklı mekânlarını ve mahalleliyi de sanatla ilişkilendirmeyi amaçlıyor.

 

Videoda da izlediğiniz gibi festivalde müzik, tiyatro, kukla, sirk, dans, hikâye anlatımı, sanatsal enstalasyonlar, mini atölyeler, jam session’lardan oluşan küçük akustik performanslar yer alacak.

Festival, semtin farklı mekânlarında 14.00’de aynı anda başlayacak ve akşam daha büyük konserlerle sona erecek.

 

Festivalin müzik bölümü bu videoda izlediğiniz gibi çok dilli- çok sesli şarkıların geçidine sahne olacak. Bir de cümbür cemaat gün sonu konseri olacakmış.

Ne dersiniz, mevsim kışa doğru ağır aksak da olsa yol alırken hep birlikte mahalledeki şenliğe gidelim mi?

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris’i onayladık, peki şimdi ne olacak?

Paris Anlaşması’nı onaylamanın bize neler getireceğini ya da bizden neler götüreceğini sayılarla anlatmaya çalışayım:

2015 yılında anlaşma çerçevesinde verdiğimiz Niyet Beyanı’na göre 2020 yılında ülkemizin kabaca 700 milyon ton sera gazı salması bekleniyordu. “Eğer bize gelişmekte olan bir ülke olarak maddi yardımda bulunursanız, bu salımları 600 milyon tona düşürürüz” dedik. Gerçekte ise fazla bir çaba sarf edip önemli kesintiler yapmadan da sadece 500 milyon ton saldık. Bu miktarların elbette kesin değerleri var ama bu şekilde daha rahat akılda kalıyor. Kısacası, Paris Anlaşması’nı uygulamak için parmağımızı kıpırdatmaya gerek yok, zaten normal hayatımız bu anlaşmanın şartlarını yerine getirmeye yeterli.

Paris Anlaşması, olabilecek en kuvvetli ve en zayıf iklim anlaşmasıydı. En kuvvetli, çünkü daha fazla zorlama içerecek olsa kabul edilmesi olasılığı yoktu. En zayıf, çünkü içerdiklerine bakacak olursak tüm taraflar taahhütlerini yerine getirecek olsalar bile, yeryüzünün atmosferi 3.5oC ısınacak. Kısacası bu anlaşma üzerinden bir iklim geleceği tasarlamanın imkanı yok. Bu anlaşma imzalandığında da bugün olduğu gibi herkes bunun bilincindeydi. (Everybody knows that the captain lied)

Niyet beyanları yeterli mi?

“Ama” diyeceksiniz, “1.5oC hedefinin tutturulabilmesi için verilen niyet beyanlarının her beş yılda bir yenilenmesi gerekiyor”. Haklısınız, niyet beyanları her beş yılda bir yenilenmeli ve her yeni niyet beyanı bir öncekinden daha ileri taahhütler içermeli. Mesela ülkemizin bir sonraki niyet beyanı 2053 yılında net sıfır karbon salan bir ülke olacağımızı söyleyecek. Peki, bu yeterli mi? Ya da bu yeryüzünü 1.5oC ısınmadan uzak tutabilecek bir değer mi? Veya, herkes bu seviyede sözler verse ve bu sözleri tutacak olsa geleceğimiz kurtulur mu?

Bunların tümü çok zor sorular. İnsanlardan kaynaklı olarak atmosfere her sene 8.9 milyar ton karbon salıyoruz, ormanlar ve tüm bitki örtüsü bunun 2.6 milyar tonunu emiyor. Dolayısıyla, yeryüzünün net sıfır olabilmesi için bizim acilen senede 8.9 milyar ton karbondan 2.6 milyar ton karbona düşmemiz gerekiyor ve bunu da sıcaklığı 1.5oC’ye çıkartmadan yapmamız gerekiyor. Bunun için de toplamda en fazla 120 milyar ton daha karbon salabiliriz (2020 itibarıyla). Bakkal hesabı yapacak olursak bu 2039 yılına kadar tüm dünyanın net sıfır karbon olması anlamına geliyor (120/(8.9-2.6)). Hemen ve hızlı harekete geçersek bu bize biraz daha zaman kazandırır, daha yavaş harekete geçersek, çok daha az zamanımız kalır.

Avrupa’nın net sıfır hedefi 2 derecelik ısınma

“Ya bu kadar önemli iş bakkal hesabı ile olur mu?” diyeceksiniz, haklı değilsiniz. Basit bir bakkal hesabı bile bize fazla zamanımız kalmadığını gösteriyor. Daha ince hesaplar yapacak olursak 2039 belki 2035, belki de 2045 olabilir, ama ne kadar ince eleyip sık dokursak dokuyalım, cevap hep “hemen ve hızlı harekete geçmek zorundayız” oluyor. 1.5oC sınırını aşmamak için önümüzde fazla zaman yok.

Peki Avrupa Birliği nasıl bir hedef koyuyor kendisine? Herkesin korkuyla söz ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı, Avrupa kıtasının net sıfır hedefini 2050 yılına koyuyor. Bu ne anlama gelir? İklim krizini durdurma konusunda en ileri hedefler koymuş olan Avrupa Birliği bile aslında 1.5oC hedefine ulaşılamayacağını ve 2oC’nin daha makul bir hedef olduğunu kabullenerek o yolda çabalıyor demektir. Benzer bakkal hesabı 2oC’yi aşmamak için 2077 yılına kadar vaktimiz olabileceğini gösteriyor. Bu durumda da Avrupa Birliği önderlik rolünü yapmış oluyor.

Ülkemize geldiğimizde ise 2053 net sıfır karbon hedefinin bizim bakkal hesabına tercümesi, sera gazı salımlarımızı her yıl %5.6 azaltmamız şeklindedir. Bundan dolayı da bir dahaki sefer niyet beyanımızı yenilediğimizde vermemiz gereken gerçekçi hedef 2030 yılına değin sera gazı salımlarımızı 2020 seviyesine oranla %40 azaltmak olacaktır. Bu hedef aynı zamanda 2053 net sıfır karbon hedefiyle de uyumludur.

Ancak geçtiğimiz sene içerisinde iklim krizinin ülkemizde açacağı zararları daha net görme fırsatı yakaladık. Bu nedenle de niyet bildirimimizde bu hasarların azaltılması yönünde yapılacak altyapı ve sosyal çalışmaların da yer alması kesinlikle gereklidir. Bizim 2015 yılında verdiğimiz ilk niyet beyanının önemli eksikliği varsayılan büyüme hızının yanlışlığındansa sera gazını artırımı dışında iklim krizi bağlamında başka konulara önem verilmemiş olmasıdır. Umarım bu sefer aynı hataya düşmeden daha kapsamlı bir niyet beyanı hazırlarız.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İzmir 27 Ekim’i bekliyor

27 Ekim’de İzmir’in Kanal İstanbul’u olarak bilinen ve ayrıntıları kamuoyundan sır gibi saklanan ‘Çeşme Turizm Projesi‘ne ilişkin meslek ve çevre örgütleriyle, İzmir ve Çeşmelilerin açtığı ikinci davanın bilirkişi keşfi var.

Projeye karşı açılan ilk dava, 13.09.2019’da çıkarılan ve 12.02.2020’de sınırları değiştirilen acele kamulaştırma kararına ilişkin kararların iptali için İzmir’deki tüm meslek örgütleri, çevre kuruluşları ve çok sayıda İzmirli ve Çeşmeli davacıydı. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 13.05.2020 tarihinde acele kamulaştırmadan vazgeçmesi üzerine bu dava önemini yitirdi. 27 Ekim’de Danıştay tarafından atanan bilirkişilerin keşif yapacağı dosya ise meslek ve çevre örgütleriyle İzmirlilerin 13.03.2020’de açtığı ikinci davaya ait. Bu ikinci dava, bölge sınırlarıyla ilgili. 12.02.2020 tarihinde çıkarılan  Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İzmir Kültür Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi’nin sınırlarının genişletilmesiyle ilgili karara karşı açılan davanın bilirkişi incelemesi, 27 Ekim’de Çeşme’de yapılacak.

Çeşme Turizm Projesi tam pandemi günlerinin öncesinde kentin gündemine geldi. Ağustos 2019 yılında bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle bölge  ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Pandemi koşullarının ağırlaştığı, toplantıların yapılamadığı bir dönemde, 12. 02. 2020’de ise yeni bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile turizm bölgesi sınırları genişletildi. Bu kararname ile orman sahaları, zeytinlikler, Çeşme ve Alaçatı’da önemli sahil şeridi proje kapsamına alındı. Aslında bu sınır değişikliğinin ilk işaretleri, hatta projenin ipuçları 2017’de sınırların genişletildiği bölgenin ‘doğal sit alanı’statüsünden çıkarılmasıyla verilmişti. Oysa bu alanda endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür vardı. Bir örnek vermek gerekirse ender görülen “orcislectea” adlı orkide, doğal sit alanı statüsünden çıkarılarak ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesine ilave edilen alanda çok yaygın. Üstelik bu bölgede çok sayıda, bazıları nadir görülen kuş türü de yaşıyor. Bunlardan bazıları da soyları tehlike de olan tavşancıl, bıyıklı doğan ve küçük kerkenez… Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesine’ ilave edilen sahiller ise soyu tükenmek üzere olan Akdeniz fokunun üreme alanları olarak Ege kıyılarında işaretlenen beş öncelikli bölge arasında.

Çeşme’deki kamu arazilerinin yüzde 55’i proje alanındı

Doğal sit alanı statüsünün kaldırılması adımı o kadar sessiz atılmıştı ki,  İzmir’de hemen hemen hiç kimsenin haberi olmamıştı. Ama bu sefer ağır pandemi koşullarına rağmen İzmir Barosu, TMMOB’ne bağlı odaların İzmir Şubeleri, İzmir Tabip Odası ile İzmir Yaşam Alanları Meclisi (İYA), Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) başta olmak üzere çevre örgütleri ve İzmirliler bölgenin  sınırlarını alabildiğine büyüten bu kararın iptali için dava açtılar. İşte 27 Ekim’e gelen sürecin kısa özeti bu…

Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi. Taralı alanlar proje alanına daha sonra eklenen ve 2017 yılına kadar doğal sit alanı olan bölgeleri gösteriyor.

Çeşme Turizm Projesi’ne ait detaylar tam olarak kamuoyu tarafından bilinmiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı proje ile ilgili ayrıntıları kısmen işadamları ve yerel yönetimlerle paylaşıyor. Bu toplantılardan kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Çeşme’deki kamu arazilerinin %55’i proje alanında kalıyor. Turizm geliştirme bölgesi olarak belirlenen alan çok sayıda parsele bölünerek turizm yatırımcılarına verilecek. Böylece kamu malı olan dönümlerce arazi sermayeye aktarılacak.

Bu parsellerin üzerinde sadece oteller değil, sayısı yirmiyi bulan golf sahaları, marinalar, alışveriş merkezleri de yapılacak. Bölgede yapılması planlanan golf sahalarının sayısının 20 adeti bulacağı belirtiliyor. 27 delikli bir golf sahasının ortalama büyüklüğü 150 hektarı buluyor. Bu durumda neredeyse tamamı kamuya ait olan 3000 hektarlık bir alanın, sadece golf sahası olmak üzere büyük sermayeye bırakılacağı anlaşılıyor. Golf sahaları kamuoyuna yansıyan proje alanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Yine 3000 hektarlık bir golf sahasında kullanılacak yıllık su miktarı 30 milyon metreküpü buluyor. Bu miktar 500 bin nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine eşit. Çeşme ve yarımada bölgesi su fakiri bir bölge ve şu anda bile özellikle yaz aylarında Çeşme’de su sıkıntısı yaşıyor. Bölgeye dışarıdan su taşımak da akılcı bir çözüm değil. Çünkü İzmir’in merkez ilçeleri bile şu anda tükettiği suyun önemli bir bölümünü Manisa’daki yer altı ve yerüstü su kaynaklarından sağlıyor. Projeyi savunanlar deniz suyunu arıtarak kullanmaktan söz ediyorlar, oysa bunun korkutucu bir maliyeti var.

Bu küçük örnek bile bölgenin kimler tarafından ve kimler için yapıldığını, İzmirlinin o bölgeye yaklaşamayacağını ispatlıyor. Ayrıca o golf sahaları için tarım toprağı nereden sağlanacağı ve bu sahalar için kullanılacak tarım ilaçlarının da (pestisitler) toprak ve yer altı sularını kirletici etkisi diğer yanıtlanması gereken sorular… Bu kadar geniş bir bölgede yapılacak ilaçlama ve kimyasal kullanımının bölgenin hassas ekolojik yapısını bozması kaçınılmaz.

Bugün sahip çıkmayanların yarın şikayete hakkı yok

Golf sahaları projenin yıkıcı boyutlarından sadece bir tanesi. Proje ile bölgede yapılması planlanan çok sayıda otel, marina, alış-veriş merkezleri, havaalanı ve bir tane de kanal var. Proje tamamlandığında bölgenin nüfusunun 5-6 kat katlanarak çoğalacağı hesaplanıyor. Tüm bunlar düşünülünce proje ile Çeşme yarımadasına ve İzmir’e yaşatılmak istenen tehdidin gerçek boyutu ortaya çıkıyor. 27 Ekim’de proje sınırlarını genişletme kararına karşı açılan davanın keşfi İzmirlilerin toprağına, suyuna, ekosistemine sahip çıktığını göstermesi açısından büyük önem taşıyor. Unutmayın bugün yarımadaya sahip çıkmayanların yarın yarımada bu rant projesiyle, tüm ekosistemi ile yok edildiğinde şikayet etmeye hakkı olmayacak.

Tavşancıl, kerkenez, Akdeniz fokları; bölgedeki tüm yaşam ile yaşam alanlarına sahip çıkanlar ve gelecek nesillerin de sağlıklı bir ortamda yaşam hakkını savunanlar 27 Ekim Çarşamba günü saat 11.00’da Çeşme Adliyesi önünde buluşacaklar.