ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir’in imar planları niçin değiştiriliyor?

Pandemi günlerinde çevrenin ve doğal varlıkların yağmalanması hız kesmeden sürüyor. Özellikle İzmir’de 2020 yılı içinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı planlarla çok sayıda tarihi ve doğal sit alanı ile tarım alanı imara açıldı; açılmaya devam ediliyor. Bunun son örneklerinden biri de bakanlığın 18 Eylül 2020’de askıdan indirerek kesinleştirdiği 1/100 binlik Çevre Düzeni Planları…

Bu planlarla İzmir’de 1.400 hektar alan daha imara açıldı.  Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin hazırladığı rapordan kamuoyunun farkına vardığı bu imar talanının ayrıntıları dehşet verici…

Plan ile imara açılan yerlerin tamamına yakını tarihi veya doğal sit, tarım ya da orman alanı… Bu da yetmezmiş gibi imara açılan yerlerin hepsi ekonomik getirisi yüksek ve belli çevrelerin yıllardır imara açılması için peşinden koştuğu yerler… İşte bazıları:

  • İzmir’in ünlü tatil yöresi Çeşme ilçesinde Dalyan ve Sakarya mahallerinde Aya Yorgi Koyu’nun gerisinde kalan ve ‘Bölgesel Park ve Büyük Kentsel Yeşil Alan’ olan bölgede de yapılaşmanın önü açıldı. Ayrıca yine Çeşme’nin Ovacık Mahallesi’nin kuzeyinde 52 hektarlık ağaçlandırılacak alan da ‘Kentsel Gelişme’ alanı yapıldı.
  • Urla’nın merkezinde 113 hektarlık ‘Tarım Alanı’ alanı ‘Kentsel Yerleşik Alanı’ olarak imara açıldı.  Urla’nın Yağcılar Mahallesi’ndeki 44 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da yine ‘Kentsel Yerleşik Alanı’ olarak yapılaşmanın önü açıldı.
  • Seferihisar’da 46 hektarlık ‘Orman Alanı’ yine planlarla ‘Turizm Tesis Alanı’ Seferihisar’ın Hıdırlık Mahallesi’nde 25 hektar, Atatürk Mahallesi’nde de 30 hektarlık tarım alanında da yapılaşma izin verildi.
  • Dikili’de de 305 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Organize Sanayi Bölgesi’ olarak değiştirildi.
  • Su fakiri bir kent olan İzmir’in en önemli su kaynağı olan Tahtalı Barajı Koruma Alanı’nda 96 hektarlık tarım arazisinin de imara açıldı. Aliağa’da 43 hektarlık ‘Bölge Parkı/Büyük Kentsel Yeşil Alan’ da ‘Kentsel Gelişme Alanı’ olarak değiştirildi.

  • Aliağa’da ayrıca 130 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Sanayi Alanı’ olarak belirlendi. Üstelik Aliağa çevre kirliliği açısından ‘taşıma kapasitesini’ doldurmuş ve bilim insanlarının 20 yıldan bu yana ‘artık hiçbir sanayi tesisi bu bölgede yapılmamalı’ dediği bir ilçe…
  • Çiğli de ise 25 hektarlık ‘Bölge Parkı / Büyük Kentsel Yeşil Alan’ ve ‘Ağaçlandırılacak Alan’da ‘Kentsel Gelişme Alanı’ olarak imara açıldı.
  • Kemalpaşa’da 112 hektarlık ‘Doğal ve Ağaçlık Karakteri Korunacak Alan’ ve ‘Arkeolojik Sit Alanı’ da ‘Kentsel Gelişim Alanı’ yapıldı ve yapılaşmanın önü açıldı.
  • Yine Kemalpaşa’da 24 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Turizm Tesis Alanı’
  • Kemalpaşa’nın Örnekköy Mahallesi’nde de 15 Hektarlık ‘Orman Alanı’ da ‘Tercihli Kullanım Alanı’ olarak belirlendi.

Bu imar plan değişikliklerinin İzmir’de uzun süredir konuşulan ve başta Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olmak üzere bazı meslek odalarının karşı dava açtığı Çeşme Turizm Projeleri,  Selçuk Turizm Projeleri, Aliağa ve Kemalpaşa’ da yapılmak istenen sanayi kuruluşları ve tarım işletmelerinin önünü açmak için yapıldığı bir gerçek.

Kyme Antik Kenti’ni bekleyen tehlike

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni bir imar plan değişikliği girişimi de 2020’nin tam son gününde ortaya çıktı. Bakanlık yaptığı planla başka ülkede olsa çok dikkatlice korunacak bir arkeolojik alanın; Kyme Antik Kenti’nin içinde yer aldığı Aliağa’nın Çakmaklı Mahallesi’nin imar planlarını değiştirmek için adım attı.

Tam 31 Aralık’ta askıya çıkarıp; 21 Ocak 2021’de askıdan indireceği yeni imar planıyla bakanlık Aliağa’daki Kyme Antik Kenti kalıntılarının üzerinde yeni bir liman yapılmasının önünü açıyor. Aliağa’daki Kyme Antik Kenti önemli bir arkeolojik alan…

Bölgedeki yerleşimlerin tarihi üç bin yıl öncesine kadar gidiyor. Fakat bölgenin önemli bir yerleşim merkezi olarak Kyme’nin ortaya çıkışı ise MÖ XI. yüzyılda… Kent 12 Aiolis kentinden biri; belki de en önemlisi… Kyme tarım ve ticaretle gelişmiş ve zaman içinde bölgenin en önemli limanı haline gelmiş. Antik kaynaklardan elde edilen bilgiler ve günümüzde açığa çıkarılan arkeolojik buluntular ışığında, Kyme’nin arkaik dönemde ekonomik açıdan çok geliştiği ve sikke basan bölgedeki ilk kentlerden biri olduğu da biliniyor.

Liman için imar planında değişiklik

İşte tam bu bölgede, yakınında beş demir çelik tesisinin limanının bulunmasına karşın yeni limanların yapılması için imar planları değiştiriliyor. Bu imar planı değişikliğinin ilk adımı da aslında 2019 yılı içinde atılmış ve 28 Mart 2019 tarihinde bölgenin I. derece Arkeolojik Sit Alanı derecesi III. derece Arkeolojik Sit Alanına düşürülmüştü.

Dikkatleri dağıtmak için çaba göstermelerine gerek olmadığını; pandemi nedeniyle uygulanan kısıtlamaların yeterli olduğunu ve bu arada her türlü rant uğruna doğa sömürüsünü yapabileceklerini düşünenler aslında yanılıyor. Yanıldıklarının en güzel ispatı ise İzmir’in Kınık ilçesinden geçen hafta içinde gelen haberle ortaya çıktı. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin yaptığı açıklamaya göre:

İzmir’in Kınık ilçesinde Değirmencieli ve Arpadere Köyü arasındaki 3 farklı bölgede termik santral ve düzenli depolama alanı kurulmasına izin veren Çevre Bakanlığı’nın 1/5000 ve 1/1000 ölçekli imar planları mahkeme kararı ile iptal edildi. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin açtığı dava sonucunda İzmir 6. İdare Mahkemesi planları doğal yapı üzerindeki çevresel etkileri ve arazilerin tarımsal niteliği ve bütünlüğünün olumsuz etkileneceğini belirterek uygun bulmadı.

Üstelik bakanlık bu bölgenin imar planını değiştirip; üç adet termik santral yapılmasının önünü açarken; yapılacak santrallere de büyük bir hızla çevresel etki değerlendirme (ÇED) olumlu kararı vermişti. Mahkeme kararından sonra bölge tarım alanı olarak korunacak.

Pandeminin dahi durduramadığı…

Pandemi günlerinin ağır toplumsal kayıpları bile gözünü para hırsı bürümüş vahşi kapitalizmin ve onun işbirlikçilerinin çevre ve doğal kaynaklar üzerindeki saldırısını durduramıyor. İzmir’de son iki yıl içinde yapılan imar plan değişiklikleri de ülkemizdeki genel çevre sömürüsünün sadece küçük, fakat dikkat çekici bir örneği…

İzmir’de başta Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olmak üzere meslek odaları, çevre örgüt ve platformlarının bu sistemli talana karşı tüm pandemi risklerini göze alarak alanda bilimsel ve hukuksal yollardan mücadelesini sürdürmesi de umutlarımızı bu zor günlerde diri tutuyor. İzmirlilerin bu mücadelesi, ülkemizin her tarafında doğasına ve çevresine sahip çıkanlara bir umut olmalı; pandemi günlerinde bile kentimize, çevremize, doğal kaynaklarımıza sahip çıkmak için mücadeleyi sürdürmeliyiz; tıpkı bugüne kadar yaptığımız gibi…

Yoksa ülkemizde pandemi sonrası daha ağır bir çevre krizi ile karşı karşıya almamız kaçınılmaz…

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Neden endüstriyel tarım değil?-1

Baştan söyleyeyim okuyacaklarınızın önemli bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir, çünkü gelecekteki yaşam bizler açısından önemli sistem değişikliklerini getiriyor. Bu sistem değişiklikleri de çoğumuzun yaşantı biçimine dokunacağından itirazlar olabilir ama sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak bu noktalara dikkat etmemiz gerekecek.

Öncelikle unutmamamız gereken unsur yerleşik yaşam ve tarıma başladığımız zamanla günümüz arasında yaşam koşullarımızın değişmiş olduğu ve yakın gelecekte de çok daha hızlı değişeceğidir. Tarıma ilk başladığımız dönemde hepimiz ürünü aldığımız bölgede yaşıyorduk. Tarım bitkinin sadece topraktan su, havadan karbondioksit, güneşten de enerji alması ile yapılamaz. Bitkilerin içeriğinde topraktan alacağı farklı mineraller ve elementler de vardır. Topraktan mahsul alan insanlar ve hayvanlar mahsulün alındığı bölgede yaşadıkları müddetçe dışkıları ile bu minerallerin ve elementlerin önemli bir kısmını toprağa geri döndürürler. Bu şekilde de tarımın sürdürülebilirliği sağlanır. Hepimiz okullarda tarlaların nadasa bırakıldığını öğrendik. Bunun temel sebebi de sürekli ürün veren tarlaların özellikle azot bileşiklerini kaybetmelerini engellemektir. Tüm bu sistem, tarım üretimini yapan bireylerin çoğunlukla kırsal alanda yaşadığı ve ürünün azının şehirlere taşındığı müddetçe çalışır. Ancak bu şekilde de toprağın besleyebileceği nüfus sınırlanır.

Suni gübre ve makineleşme

20. yüzyılın başında insanlık havadaki azottan tarladaki bitkileri besleyebilecek bir katkı maddesini, yani suni gübreyi üretmeyi başardı. Bu başarı insan nüfusunun 1925 yılında 2 milyar seviyesinden 2020 yılında 7.8 milyara çıkmasındaki önemli etkenlerden biri oldu. Ancak ne yazık ki bitkiler topraktan sadece azot almıyorlar. Bu nedenle de suni gübrelerin içine gerekli olan diğer tüm mineral ve elementleri de katmak gerekiyor. Böyle yapıldığında da suni gübrenin maliyeti ulaşılamaz seviyelere çıkabiliyor. Bu nedenle de suni gübre neredeyse bir tek özel ürüne fayda sağlayacak şekle dönüşebiliyor.

Endüstri Devrimi’nin bir diğer getirisi tarımdaki makineleşme oldu. Artık bir insan ve dört hayvanın işleyebileceği alanın yüzlerce katını bir tek makine ile işleyebildiğimizden tarımda gerekli olan iş gücü azaldı. Bu azalma da kırsaldan kentlere göçü destekleyen unsurlardan biri haline geldi. Ancak makineleşmenin önde gelen sonuçlarından biri de geniş alanlarda tek bir ürün yetiştirilmesini neredeyse zorunlu hale getirmek oldu.

Öte yandan dünya ekonomisi ve finans sistemi de biz normal vatandaşların anlayamayacağı bir yöne doğru hızla ilerliyor. Artık bir çiftçinin bundan beş sene sonra üreteceği buğdayı şimdiden satabilmesi mümkün. Hatta bu satılan buğdayın da bir şirket hissesi gibi defalarca alınıp satılması, değer kazanıp kaybedebilmesi mümkün. Daha da kötüsü, tarımsal üretim uzun vadeli spekülasyonlara açık hale gelmeye başladı. Küreselleşmeyle birlikte yapılan tüm tarım üretimi de diğer tüm emtialar gibi borsaya ve küresel ticarete açıldı. Bu kısa vadede ve durgun koşullarda kazançlı bir sistem doğurabilir.

Artan nüfusun yorduğu toprak

Ne yazık ki çevresel koşulların tümü dünyayı orta ve uzun vadede bir çıkmaza doğru götürüyor. İnsan nüfusu bugünkü seviyesinin onda biri civarında olsaydı sözünü ettiğimiz tüm endüstrileşme ve ticarileşme tarımın ve gıda güvenliğinin de kuvvetlenmesine yardımcı olacaktı. Fakat artan nüfusla birlikte tüketim biçimlerimizin de değişmesi karşımıza tarımsal üretim sorunsalını çıkartmaya başladı ve zaman içerisinde yaşayacağımız sorunlar daha da artacak.

Öncelikle, tarımda fazla ve yanlış gübre kullanıyoruz. Bu tutumumuz tarımsal yöntemlerdeki hatalarla birleştiğinde alınan çıktının önümüzdeki 60-100 yıl içerisinde ciddi biçimde azalmasına yol açacak. Çoğu yerde toprağın ve üretilmesi istenen ürünün özellikleri gözetilmeden kullanılan gübre toprağın besleme kapasitesini azaltırken aynı zamanda yağan yağmurlar ve aşırı sulamayla taşınması da sulak bölgelerde, göllerde ve denizlerde ötrofikasyona yol açıyor. “Fazla gübreden toprak yandı artık” çok yerde duymakta olduğumuz bir şikayet olmaya başladı. Ayrıca yüksek enerji maliyeti olan gübre üretimi de yakın gelecekte sınırlandırmamız gereken üretim alanlarından biri haline gelecek. Bunun da ötesinde gübrenin içeriğinde bulunması gereken başta fosfat olmak üzere diğer mineraller de gittikçe daha zor elde edilebilir hale geleceğinden tarımı bugün yaptığımız gibi bolca gübre kullanarak yapmamız çok da mümkün olmayacak.

Dünyada nüfus yoğunluğunun yüksek ve artmakta olduğu yerlerde tarım binlerce senedir yapılıyor. Bunun sonucu olarak da özellikle son yüzyılda toprak iyice yorulmuş durumda. Toprağın bu yorgunluğunu bolca suni gübre kullanarak aşmaya ve her sene daha fazla ürün almaya çalışıyoruz, ancak bu da orta vadede çok mümkün olmamaya başlayacak. Bu, endüstriyel tarımla ilgili karşımıza çıkacak sorunların ilki. İklim değişikliği ve küreselleşmenin getireceği problemler de buna eklendiğinde neler olabileceğini bir sonraki yazıda ele alacağız.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Azizler, sahtelikler ve mahremiyet

2021’e evde durarak ama pek çok açıdan hızlı girdik. Örneğin yeni yılla birlikte akıllı telefonlarımıza indirerek erişim sağlayabildiğimiz Gain Medya’daki yapımlar kulağa ve göze heyecan verici geliyor. Bir de Netflix Türkiye’de geçtiğimiz hafta gösterime giren Taylan Biraderler’in Azizler’i var ki izleme pratiklerimizde yeni loblar açtı diyebilirim.

Yönetmenlerden on yılı aşkın süreden sonra gelen Azizler absürt ve şehirde geçen yapısıyla bir önceki filmleri Vavien’den (2009) çok farklı görünse de benzerlikler gösteren tarafları da var. Örneğin iki filmde de Erol Günaydın’ın canlandırdığı erkek ana karakterlerin gerçekte yaşadıkları hayatla yaşamak istedikleri ve arzuladıkları hayat arasında çok fark var. Bu derin tatminsizlik Aziz ve Celal’in ortak noktaları.

‘Fake virallerin ustası genius’

Şehirli Aziz’in ve taşralı Celal’in fantezileri birbirinden çok farklı. Aslında Aziz’in şu dünyada en çok istediği şey yalnız kalmak, yani bir başına olabilmek. Uzun zamandan beri sevgilisi Burcu’dan ayrılmak istiyor ama ne mümkün, bütün iş arkadaşları bile bunu bilirken Burcu’nun dünyadan haberi yok, çünkü Aziz bir türlü gerçek hislerini ona açamıyor. Hatta film Aziz’in kameraya bakarak Burcu’ya bu ayrılık konuşmasının provasını yapmasıyla açılıyor. Sonunda Burcu’ya hissettiklerini söylemeye çalıştığında da mesaj yerine ulaşmıyor. 

Kimseye karşı gerçekten ne hissettiğini söyleyemeyen, içki içmekten nefret edip elindeki portakal suyu dolu kadehte sanki votka içiyormuş gibi, arkadaşlıklarından sıkıldığı halde sırf ileride bu ilişkiler ve kankalıklar işine yarar diye onları seviyormuş gibi davranan, fiziksel olarak ve çıkarlarıyla var olup aslında hissettikleriyle var olmayan bir karakter Aziz. Bu yönüyle de ortamların vazgeçilmezi kendisi. Hatta bu sahtelik işi haline gelmiş. Aziz’le “yakın” olmak için yanıp tutuşan patronu Alp’in tabiriyle Aziz’imiz fake virallerin ustası “genius” bir insan.

Sadece Aziz değil filmin yansıttığı gündelik yaşam sahteliklerle ve bu sahteliklerin tetiklediği sendromlarla dolu. Çocuklar da bu sahteliklerden nasibini alıyor. Aziz’in çalıştığı ajansa danışmanlık almaya gelen Necati Bey ve eşi örneğin, kızlarının youtube’a koyduğu kavga ederlerken çekilmiş videoları yüzbinlerce tık alınca bunu iş haline getirmek istiyorlar, oysa kızları Cansu’nun yakaladığı “vibe”in motivasyonu sadece anne ve babasının kavgalarını ifşa etmek ve bir ihtimal bu ifşayla aile içi şiddete bir son getirmek.

Vavien döngüsü 

Nereden bilsin ki videonun aldığı tık’lar kavgayı meşrulaştıracak, hatta anne ve babası bunu iş edinecek. Diğer taraftan Aziz’in belalısı yeğeni Caner‘i ilk gördüğümüzde içine hanzo kaçmış bir çocukla karşılaşıyoruz. Örneğin gece bülteninde izlediği spikerin gerdan kırmalarını anlata anlata bitiremiyor. Evde kabadayı gibi dolanıyor, anne babasını parmağında oynatıyor ve terör estiriyor Caner. Sonrasında kendini terapist odasında bulduğunda küçük yaşına rağmen “denyo” tanısı konuyor, bu kadar TV ve tablet sonunda Caner genç yaşında denyonun önde gideni oluyor.

Filmin bir diğer ana karakteri Erbil ise bir önceki jenerasyona ait olduğundan çok daha saftirik, düşündüğü ile söylediği bir olan, Aziz’e çok değer veren, sadık bir dost. Bu sahtelikler onun hayatına henüz tam anlamıyla nüfuz edememiş. Ancak o da eşinin kaybından sonra değişmiş, sürekli aynı şeyleri söyleyip duran, bol su içmenin ve sağlığın önemini vurgulamaktan vazgeçmeyen ama Aziz’in aksine son günlerini bir eşle geçirmek isteyen, yalnızlıktan sıkılmış biri. Alp ona parayla kiralanan sahte eşler teklif etse de onun gönlü iş arkadaşı Vildan Hanım’da. Bu yönleriyle Aziz’le zıtlıkları olsa da Aziz’in filmde değer verdiği tek kişi Erbil.

Özetleyecek olursak Vavien’deki döngüsel olay örgüsü Azizler’de de mevcut. Tam Burcu’nun hediye ettiği kolyeyi bulmuş ve Burcu ile tekrar konuşabilecek duruma geldiğinde ve sonunda Erbil’in evinin anahtarına ve böylece mahremiyetine kavuştuğunda Alp’in evinde kendi başına kaldığı ve kimsenin görmediği yüzü sosyal medyaya düşmüş oluyor. Aradığı mahremiyet alanına kavuştuğu an başka bir taraftan onu kaybediyor ve kendi ürettiği fake virallerin nesnesi oluyor Aziz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-6] Başından itibaren halk ve paydaş katılımı olmalı

Devletin bize çok yakına, Akkuyu‘ya, bir gül fidanı dikmek istediği anlaşılıyor. Bizim anlamak istediğimiz şudur: Gülün kokusu bize mi kokacak, uzaktaki beylere mi; gülün dikeni çiçeğinden büyük mü olacak küçük mü?”( 1997 yılında Gülnar’da yapılan panelde söz alan bir yurttaş)

İyi iletişim yeterli değildir, karşılıklı güven ve katılım yoluyla sorumlu yetkililer ve farklı paydaşlar arasında doğru ve dengeli bir diyaloğun (karşılıklı konuşma/iletişim) oluşturulması esastır. Paydaş katılımı; insanların görüşlerini, seçimlerini, endişelerini ifade etme hakkına sahip olmaları ve risk değerlendirmesi ve yönetiminde seslerinin duyulması ve dikkate alınması anlamına gelmektedir. Risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunu azaltmakta anahtar yatıştırıcı etkenler, şeffaflık, verileri düzenli/sürekli izleme ve katılımdır. Bu faktörler riskleri yönetirken karşılıklı güven ve işbirliği kurmakta ayrıca stratejik öneme sahiptir.

Paydaş katılımı bilimsel değerlendirme yapma ve yönetim şeklinde zorluklara neden olmaktadır. Bununla birlikte, karar vericiler için kanıtın “doğruluğuna” uzmanların karar verdiği eski teknokratik (ekonomik mekanizmaların teorik incelenmesine dayanan ancak insan etkenini her zaman yeterince göz önünde bulundurmayan) bakış açısı artık taraftar bulmamaktadır. Bu bakış açısı, daha şeffaf ve daha geniş kapsamlı bir bilim ve yönetim şekli ile değiştirilmelidir. “Tek uzman” mantığının ötesine geçmek ve farklı disiplinlerden uzmanları birleştirerek geleneksel bilgi sahipleri ve yerel paydaşlarla yeni kanıt yöntemleri aramak daha iyi bir yoldur.  Kamuoyu değerleri ile somut verileri birleştirmek, içeriğinde somut bilimsel veri ile yerel hassasiyetler ve değerler bulunan katılımcı risk analizi yapmak gereklidir.

Covid-19 salgınının da içinde olduğu çevre ve sağlık risklerinde risk iletişimi ve risk algılamasının iyi olması Şekil: 1’de de özetlenen aşağıdaki şu anahtar çalışmaları gerektirir:

  • a) Halk, başından itibaren risk iletişimine dâhil edilmesi gereken, risk değerlendirmesi ve yönetimine katkıda bulunabilen anahtar paydaşlar arasında yer almalıdır. Paydaşlar çevre ve halk sağlığı sorunları ile ilgili aktif kaygıları olan kamu ve özel gruplardan oluşur. Uzmanların “neyin doğru” olduğuna karar verdikleri yaklaşımın modası geçmiştir; yerini daha şeffaf ve geniş kapsamlı bilim ve yönetişim şekline bırakmalıdır. Halkı paydaşlara dâhil etmek iletişimi, yenilikçi çözümler bulma çabasındaki bir bilgi alışverişi konumuna getirmekte ve böylelikle önceden kullanılan tek yönlü iletişimin sakıncaları önlenmektedir.
  • b) Bilgi, profesyonel olmayan kitleler tarafından anlaşılabilir şekilde yapılandırılmalıdır. Profesyonel olmayan kitlelerle iletişimde bilginin damıtılması gereklidir. Bilim disiplinleri teknik mesleki dil (jargon) yerine herkesin anlayabileceği bir dil kullanmalıdır. Katılımcı araçlar, fikir birliği oluşturma, bilgi değiş tokuşu ve ortak çözüm bulma yöntemlerinin tümü kullanılmalıdır. Doğası, kökeni, alınacak kararları ve sonraki seçimleri etkileyecek sonuçları (örneğin ilaç, aşı vb. yan etkisi; gelecekteki sıkıntılar) kesin bir şekilde açıklanmalıdır. İstatistiksel değişkenler az miktarda kullanılmalı, ondalık sayı kullanımından ve alıcının aşırı bilgi ile yüklenmesinden kaçınılmalıdır. Yüzdeler yerine sıklıklar (örn. 100 kişiden 1’i) kullanılmalıdır. İletişimde riskler saklanmamalı ve sonuçlar kısıtlılıklarıyla beraber sunulmalıdır. Kelimeler resimlerle desteklenmelidir.

Şekil 1 İletişimde kamu güvenini artıran önemli faktörler.

  • c) Etkin risk iletişimi için gerekli unsurlar; bilgi kalitesi, şeffaflık, basitlik, mesajların tutarlılığı, kamusal endişeleri anlamak ve zamanlamadır. Bilgi kalitesi ve güvenilir, doğrulanabilir kaynakların kullanımı, dürüstlük ve şeffaflıkla birlikte risk iletişiminde özellikle belirsizliklerle karşılaşıldığında dikkat edilmesi gereken unsurlardır. Mesajlar tutarlı, basit ve tek tipte olmalı, birkaç anahtar konuya odaklanmalıdır. Belirsizlik karşısında, söz konusu soruna ait belirsizlikleri açıklamak için en iyisidir. Aşırı güvence, risk iletişiminin kaçınılması gereken en yaygın tuzaklarından biridir, çünkü insanları gerçek olmayan riskler hususunda alarma ya da bireysel korunma önlemlerin gevşetilmesine neden olmaktadır.
  • d) Çok sektörlü ve çok paydaşlı katılım risk iletişimi için vazgeçilmezdir. DSÖ’nün “tüm politikalarda sağlık” yaklaşımında belirtildiği üzere, her bir sektör kendine özgü bir şekilde katkı sağlayacağından, çok sektörlü katılım, sağlığın geliştirilmesinde anahtardır. Riski iletmek için yalnızca halk sağlığı uzmanlarına güvenmek artık kapsamlı bir yaklaşım değildir. Halk sağlığı ve diğer hekimlik meslekleri risk iletişimine katılan birçok kesimden sadece biri olmalıdır. Birden fazla paydaş (halkın geneli, endüstri, belediyeler) beraberlerinde farklı bakış açıları getirirler, böylece risk iletişiminin muteber paydaşları olabilirler.
  • e) İletişim yaklaşımları açık bir yönteme dayanmalı, katılımcı olmalı ve sosyolojik yöntemleri geleneksel halk sağlığı odaklı yöntemlerle bütünleştirmelidir. Bir çözüm bulmaya yönelik ve halkın geneli ile fikir birliği sağlayan bir yöntemsel yaklaşım benimsenmelidir. Bu her ne kadar ek maliyet ve çaba gerektirse de çatışmaları önlemek için gereklidir.
  • f) Sosyal medya gibi iletişim araçları doğru şekilde kullanıldığı zaman etkin iletişim duygusu uyandıran bir paylaşımı destekler. Mevcut bilgilerin bolluğu ve hızlı yanıt verme yeteneği tüm sosyal ağları yanlış bilgi kaynağı olma riski ile karşı karşıya bırakır. Bu nedenle beşinci yazımızdaki “Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları Sosyal Medyayı Nasıl Etkin Kullanılır?” bölümüne bakılmalıdır.

  • g) Öfke risk algısını bozabilir. Etkin risk iletişimi için farklılıklar, algılar ve önyargılar arkasındaki nedenleri anlamak önemlidir. Riskin tipine ve riskin yönetiliş şekline odaklanan öfke, algıda önemli bir rol oynamaktadır. Şeffaflık, izleme ve katılıma dâhil edilmesi, risklerle karşılaşan toplumun öfke duygusunun azaltılmasına yardımcı olur.
  • h) Belirsizlik, risklerin yönetiminde merkezi bir bileşen olarak kabul edilmelidir. Risk değerlendirme sürecinde belirsizlikleri özümsemek önemlidir, bu yapılmazsa değerlendirmenin sonuçlarında bir bozulmaya yol açabilir. Belirsizliklerin bilinmesi, gelecek risk değerlendirmelerinde karşılaşılabilecek belirsizliklerin azaltılmasına ve geçmişte yaşanan durumların daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunur. Bu kabul, ayrıca politik ve düzenleyici kararları yönlendirmeye yardımcı olabilir. Politika yapma ve karar verme süreciyle ilgili olan belirsizlikler halkın geneline sunulmalıdır. Belirsizliklere karşı halkın tepkisi göz önünde tutulmalıdır.
  • i) Risk iletişimi başından itibaren bilimsel araştırmaların içine dâhil edilmelidir. Etkilenen nüfusa çalışma planı, araştırma sonuçlarına dayalı ara bulgular ve epidemiyolojik analiz sonuçları hakkında herkesçe anlaşılabilir şekilde bilgi sunulmalıdır.
  • j) Risk iletişim alanında kapasite geliştirme ihtiyacı vardır. Bireyler ve kurumlar, kendi imkânları dâhilinde doğru ve şeffaf iletişimi nasıl sağlayacakları konusunda bilgiye ihtiyaç duyarlar. Önlemenin/korunmanın iletişimi basit bir olay değildir ve bir sorunun hafife alınması gerçek bir risktir. Belirli bir eylemin maliyetleri ve faydaları arasındaki dengeye dikkat edilmelidir, çünkü doğru olmayan iletişim veya uyarıcı mesajların olası birçok sonucu vardır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi, HASUDER Yayın No: 2016-2, https://halksagligiokulu.org/jm/index.php/component/booklibrary/119/view_bl/75/cevre-sagl-g/512/sagl-k-ve-cevre-risk-i-letisimi?tab=getmybooksTab&is_show_data=1&Itemid=119 isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kelepir orman!

Ne çok şey yazdım bu köşede ormanlarımıza yapılan saldırılar ile ilgili. Yalnızca ben yazmadım elbette. Ormanını, toprağını, ağacını, kuşunu seven herkes yazdı, konuştu, eylem yaptı. Ne var ki bitmedi, bir türlü sonu gelmedi saldırıların. Sürekli yeni bir yol icat edildi. Ormana saldırmak konusunda icat edilen yollara harcanacak zaman, mesela adalet sisteminin sorunlarının çözümüne harcansaydı, diyelim ki gelir adaletsizliğine odaklansaydı kafalar veyahut aşı araştırmalarına yönlendirilebilseydi onca zaman, inanın Türkiye şimdi bambaşka bir ülke olurdu.

Bu kez sözünü edeceğim pek yeni bir icat sayılmaz. 2018 yılında temeli atılmıştı; 6831 Sayılı Orman Yasasına 7139 Sayılı Yasa ile eklenen Ek 16. Madde, Anayasa’nın 169. maddesine açıkça aykırı olarak bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıyordu. Milletvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç ile birlikte 126 milletvekili daha bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulundu (Esas Sayısı: 2018/104). Ne var ki Anayasa Mahkemesi 16.7.2020 tarih ve 2020/39 sayılı kararı ile yasanın Anayasa’ya uygunluğu yönünde karar verdi.

Kararın hukuki yorumunu yapacak durumda değilim. Fakat Anayasa’nın 169. maddesini de Orman Yasasının Ek 16. Maddesini de okuyup anlayabilecek kapasitedeyim. Aklım, hukuki bir değerlendirme olmasa da, bana bu düzenlemenin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğunu söylemeye devam ediyor.

Rant yönetmeliği

Yaklaşık bir hafta önce, 7 Ocak 2021 tarihinde yapılan bu yasa değişikliğinin, yani Ek 16. Maddenin nasıl uygulanacağına dair bir yönetmelik yayımlandı. Hoş, bahsettiğim yasa maddesi henüz bu yönetmelik yayımlanmadan da uygulanmaya başlanmıştı. Meslektaşlarımızdan aldığımız bilgiler orman bölge müdürlüklerinde kurulan komisyonların yoğun bir şekilde orman sınırları dışarısına çıkarılacak alan tespiti yaptığı yönündeydi.

Bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması öylesine acil olmalı ki, daha yasa maddesinin nasıl uygulanacağını açıklayan yönetmelik çıkarılmadan, önce Temmuz 2018 yılında bir Bakanlar Kurulu Kararı[1] ve ardından da Kasım 2020’de iki ayrı Cumhurbaşkanı Kararı[2] ile 6 milyon metrekareye yakın orman alanı orman sınırları dışarısına çıkarıldı. Aşağıda orman sınırları dışarısına çıkarılan alanları bir tablo halinde topluca gösterdim:

Tablodan da rahatlıkla görülebileceği gibi, orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların tamamı Batı illerinde ve muhtemeldir ki arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde yer alıyor. Şimdi yönetmelik de çıktığına göre, orman sınırları dışarısına çıkarma uygulamasının yaygınlaşıp hız kazanacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Nereler orman sınırları dışarısına çıkarılıyor?

Yönetmelik deyip durdum sürekli. Peki, ne diyor bu yönetmelik? Aslında 6831 Sayılı Orman Yasasına 2018 yılında eklenen Ek Madde 16’dan farklı bir şey söylemiyor nerelerin orman sınırları dışına çıkarılacağına dair. İsteyen yönetmeliğin tamamını verdiğim bağlantıdan okuyabilir. Ama ben size yönetmeliğin orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıdığı alanların neler olduğunu, yine yönetmelikten bire bir alıntıyla aktarayım:

  1. Bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler,
  2. 7139 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28.4.2018 tarihi itibari ile üzerinde yerleşim yeri bulunan yerler,
  3. Yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan yerler.

Kısaca ve net bir şekilde üç maddeye üç maddeyle yanıt vereyim:

  1. Türkiye’de bilimsel açıdan orman olarak muhafazasında yarar bulunmayan bir karış vatan toprağı bulamazsınız. Tersine, bilimsel olarak ormana dönüştürülmesi gereken milyonlarca hektar alan vardır esas olarak.
  2. Üzerinde yerleşim yeri oluşmuş orman alanları suç işlenmiş alanlardır. Orman alanlarının üzerinde yerleşim yerleri oluşturmak, o alanlardaki ağaçları ve bitki örtüsünü tahrip edip binalar yapmak yasal olarak suçtur. Bu suç(lar) oluşurken halk adına ormanı korumak, yasayı uygulamakla yükümlü olan devlet, ormancılık teşkilatı, kolluk kuvvetleri ne yapmıştır? Bu işgallere neden göz yumulmuştur? Hukuk devletinde yapılması gereken, suç işlenmesine izin verilmemesi, halkın ormanının korunması; bir şekilde suç işlenmişse de suçlunun cezalandırılması ve alanın tekrar ormanlaştırılmasıdır. Oysa yasa ve yönetmelik suçluyu ödüllendirmekte, ormanın gerçek sahibi olan halkı cezalandırmaktadır.
  3. Orman içinde ya da bitişiğinde bir alanın taşlık, kayalık olması, üzerinde ağaç ya da bitki örtüsü olmaması o alanın fiilen orman vasfı taşımadığını göstermez. Gösterse gösterse bu düzenlemeyi yapanların başlangıç düzeyi ekoloji biliminden bile haberdar olmadıklarını gösterir. Milyon kere söyledik, gerekirse milyar kere daha söyleriz; orman yalnızca ağaçlardan meydana gelmez. Orman bir yaşam bütünlüğüdür ve bu bütünlüğün içinde taşlık, kayalık alanların, açıklıkların da ekolojik dengenin bir unsuru olarak telafisi mümkün olmayan işlevleri bulunmaktadır.

Diğer yandan, şunu da eklemek gerekir. Hem Ek Madde 16’da hem de yönetmelikte orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların iki katından az olmamak üzere Hazine mülkiyetindeki arazilerin Orman Genel Müdürlüğüne verileceği de yazılı. Yani ülkenin en değerli yerlerindeki ormanlar rant için dağıtılacak ve onun yerine nerede, hangi koşullarda olması gerektiği belli olmayan alanlar Orman Genel Müdürlüğüne orman kurmak üzere verilecek.

Yasa ve yönetmeliğin bu kısmı gerçekten uygulanacak mı bilmiyorum. Ben uygulanacağını da pek sanmıyorum. Nitekim yukarıda bahsettiğim bakanlar kurulu kararı ile cumhurbaşkanı kararlarında orman sınırları dışarısına çıkarılan alanlar karşılığında Orman Genel Müdürlüğüne verilmesi gereken arazi ile ilgili hiçbir bilgi yok. Yani adı geçen kararlar diyor ki, hele biz ormanları bir alalım, gerisini sonra düşünürüz. Veresiye orman alıyorlar sizin anlayacağınız. Diyelim ki, olmaz ya, hassas hesaplamalar yapılarak, gerçekten de Orman Genel Müdürlüğüne orman sınırları dışarısına çıkarılan alan miktarının iki katı arazi verildi. O zaman sorun çözülmüş mü oluyor? Hayır. Çünkü;

  1. Bir yerde bozulan orman ekosisteminin olumsuz sonuçları bir başka yerde oluşturulacak orman ile telafi edilemez.
  2. Yeni alanlarda orman oluşturmak, o alanın ekolojik özelliklerine göre belki hiç mümkün olmayacak belki de on yıllar, hatta yüzyıllar sürecektir.
  3. Orman kurulabilecek uygun alanlarda orman kurmak zaten devletin anayasal görevidir. Bunun için orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması gerekmez. Devlet anayasal görevini yapmak için koşul öne süremez veya bu işi başka bir işin karşılığı olarak yapamaz.

Özelde ormanlarımıza genelde doğamıza saldırılar dalga dalga çoğalıyor. Toprağı, havayı, suyu, ağacı, hayvanı; kısacası yaşamı savunanlara terörist bile denilebiliyor. Varsın denilsin. Biz onlara, yani toprağa, havaya, suya, ağaca, hayvana nasıl muhtaçsak şimdi onlar bize muhtaç. Onlar bizi bugüne kadar nasıl sarıp koruduysa şimdi bizim onları sarıp korumamız gerekiyor. Ve çok da zamanımız kalmadı. Umutsuzluğa kapılmadan, fakat azim ve kararlılıkla savunmalıyız küçücük bir parçası olduğumuz yaşamı. Hemen şimdi.

*

[1] 3.7.2018 tarih ve 2018/12010 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.

[2] 25.11.2020 tarih ve 3226 ile 3227 sayılı Cumhurbaşkanı Kararları.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

AB’nin ihracat sınırlaması Türkiye’ye çöp ihraç edilmesini engeller mi?

2020 yılını tüm kötülüklere rağmen iyi bir haberle sonlandırmıştık. Çöp ithalatındaki yasadışı faaliyetler daha fazla göz ardı edilemedi ve en nihayetinde iki ayrı düzenleme ile Türkiye’nin karışık plastik çöp ithalatı yasaklandı; ithalatçı başına çöp ithal etme kotası %50’ye çekildi. Bu sevindirici gelişmelerin çöp ithalatında bir azalma yaratacağı kaçınılmaz.

Ancak sorunun ortadan kalkmasına neden olacak nitelikte olmadığını da belirtmekte fayda var. Neden mi? Çünkü Türkiye bu kararları alırken, aynı zamanda AB de OECD üyesi olmayan ülkelere çöp ithalatını ciddi anlamda yasaklayan bir karara imza attı. Artık kesin olarak geri dönüştürülebilir olmayan plastik çöplerin OECD üyesi olmayan ülkelere gönderilmesi mümkün değil. Bu önemli adım Malezya, Vietnam, Tayland ve Endonezya gibi ülkeler açısından oldukça rahatlatıcı. Ancak Türkiye açısından durum pek de öyle sevindirici bir hal almayabilir. Çünkü Türkiye bir OECD ülkesi ve hali hazırda AB ülkelerinden OECD üyesi ülkelere çöp gönderilmesi önünde herhangi bir engel hala bulunmuyor.

2021 de sıkıntılı geçecek

İşte bu noktada ulusal düzenlemeler devreye giriyor ki bizim de o noktada ciddi bir sorunumuz var. Türkiye’nin hala çöp ithal edilmesine tümden engel olan bir düzenlemesi mevcut değil. Bu durumu gümrük bölgelerindeki denetim eksikliği ve olanaksızlığı (gelen o kadar konteynerin hepsinin tek tek açılıp her balyanın içinde tehlikeli ve işe yaramayan çöp var mı kontrol edilmesi imkânsız) ile (%50 kotası olsa bile) çöpün ithal edilebilir olmasını birlikte düşünürsek, 2021 yılının Türkiye için çöp ithalatı açısından sıkıntılı geçeceğini anlayabiliriz.

Türkiye’nin çöp ithal etmeyi yasaklamama ısrarının altında çöp tüccarlarının güçlü lobi faaliyetlerinin yattığı artık aşikâr! Bu ısrarın daha ne kadar sürdürüleceği ise belirsiz! Çünkü çöp tüccarlarının temel argümanı temelsiz bir argüman. Ana motivasyon olan aşırı karlılıktan bahsetmek yerine, çöp tüccarları, göze daha şirin gözüken hammadde ihtiyacı ve döviz getiriyoruz söylemlerinin arkasına sığınıyor. Döviz deyince de gözler hemen fal taşı gibi açılıyor ve bu sayede çöp ithalatına karşı çıkan herkes bir anda yatırım ve ekonomi düşmanı sınıfına konulabiliyor. Hatta bazı çöp tüccarları o kadar pişkin ki sağda solda çöp yakılmasına karşı çıkan ve ses yükseltenlere dış güçler safsatasıyla yorum dahi yapabiliyor.

Çöp tüccarlarının makul görünmek adına kullandıkları ham madde ihtiyacı argümanı tümüyle safsatadan ibaret! Çünkü Türkiye’nin plastik üretimi 2020 yılı için 9.2 milyon ton civarında gerçekleşmiş ve bu üretim için ithal edilen hammadde miktarı da yaklaşık 7.9 milyon ton. İthal edilen hammadde içerisinde ithal edilen plastik çöp miktarı da yaklaşık 700 bin ton civarında. Yani toplam ham madde ihtiyacının yaklaşık %10’u bile değil. Yani toplam üretim için gerekli olan ham madde ihtiyacının ana belirleyicisi zaten ithal çöp değil! Diyelim ki geri dönüşüm sektörünün üreteceği ham madde kıymetli. O zaman da şunu sormamız gerekmez mi? Madem çöpten para kazanıyorsunuz neden kendi çöpümüz ile ilgili bir yatırım ya da girişim yapmıyorsunuz? Neden lobi gücünüzü ya da yurt dışına ödediğiniz çöp ithalat parasını çöp toplama alt yapısına yatırmıyorsunuz?

‘Yerli çöp’ toplanamazken, ithal çöpe milyarlar

Biliyoruz ki, Türkiye‘nin yıllık plastik çöp üretme miktarı 3.5 milyon ton civarında. İşte bu çöpün sadece  %10 kadarı toplanabilmiş. Geri kalan kısmı da çöp olmuş. Çöpse al sana çöp. Hammaddeyse al sana toplam ihtiyacının yarısına tekabül eden miktarda ham madde. Hani plastik %100 geri dönüştürülebiliyordu ya! Üstelik hali hazırda bu kadar kıymetli olduğu her fırsatta dillendirilen bir hammaddenin toplanması konusunda belediyelerin çöp toplama hizmeti tam bir fiyasko. Çelişkinin daniskası.

Hem kıymetli diye bas bas bağıracaksınız hem de kıymetli olan bu çöpün toplanması için çaba harcamak yerine yabancının çöpünü ithal edeceksiniz! Yani kendi çöpümüzü doğru düzgün toplayamıyoruz, ama sektör kazansın diye, çöp tüccarları para kazanacak diye ne olduğu belli olmayan yabancı çöpü ithal ediyoruz! Üstelik ithal edilen plastik çöplerin %50’ye kadar fire verdiği de herkes tarafından bilinen ama saklanan bir gerçek.

Her ne kadar çöp ithalatında kotanın %50’ye çekilmesi ve karışık kodlu plastik çöp ithalatına yasak getirilmesi önemli adımlar olsa da çöp ticaretini kısıtlamaya ya da kendi çöpümüzle baş etmemizi sağlamaya faydası olmaktan uzak değişimlerdir. Çünkü OECD dışı ülkelere çöp gönderemeyecek olan AB ülkelerinin çöp göndereceği ilk adres OECD ülkesi olan Türkiye olacaktır. Zira AB içerisinde kendi çöpüyle baş edebilecekleri zararsız bir sistem yok. Yapabildikleri en iyi iş çöpü yakmak,ki onu da terk etme planları yapıyorlar.

Bu noktada yapmamız gereken şey çöp ithalatını tümden yasaklamak olmalıdır. Aksi durumda yabancı çöplerin topraklarımızı kirletmeye devam etmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünyanın en totaliter ülkelerinden biri olan Çin’in bile yasaklamaktan başka bir yol bulamadığı ve ancak öyle engelleyebildiği bir sorunu, biz bir iki aklı evvel çöp tüccarının kârını muhafaza etmekten başka işe yaramayan düzenlemelerle engelleyemeyiz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Covid-19’un gölgesinde ekonomi

Ekonomi açısından bakıldığında 2020 yılı da diğer yıllar gibi dopdolu geçti. Ama bence 2020’yi diğerlerinden ayıran en belirgin unsur, toplumların başta sağlık olmak üzere para ve maliye politikası, üretim, tüketim, turizm, eğitim, eğlence, iş hayatı gibi bütün alanlarını etkileyen ve hırpalayan Covid-19’un ekonomiler üzerinde yarattığı sarsıntı oldu.

Dolayısıyla, diğer detaylara girmeksizin ekonomiye Covid-19 ışığında odaklanmak istiyorum. Daha çok da bu salgının bir katalizör olarak ortaya serdiği sosyo-ekonomik olgular üzerinde duracağım. Covid-19 ve ekonomi konusunu iki boyutta ele alacağım. Bunlardan birincisi gelişmiş ülkeler boyutu. İkincisi de ülkemiz ekonomisine yönelik olan boyutu.

Gelişmiş ülkeler

Covid-19’un küresel sosyo-ekonomik sonuçlarından birisi, gelişmiş ve zengin ülkelerin çoğunun hem aldıkları salgın önlemleriyle ve salgına karşı vatandaşlarına sağladıkları “karşılıksız” büyük finansal desteklerle hem de aşı konusundaki öncü rolleri ve hızlarıyla dünya üzerindeki eşitsizliği bir anlamda daha da pekiştirmesi oldu. İtalya gibi kimi gelişmiş ülkeler sağlanan sağlık hizmetleri anlamında başlangıçta epey bocaladılar. Nüfuslarının yaşlı olması ve yoğun bakım yatak sayılarının yetersizliği bu bocalamanın başlıca nedeniydi. ABD ise Trump yönetiminin beceriksizliği ve yanlış politikalarıyla salgınla mücadelede epeyce zorlandı. Salgınla mücadelede bu ülkelerin bir kısmında hala çeşitli sorunlar yaşanmakla birlikte salgının ekonomik etkileri bakımından bu ülkelerin çoğu vatandaşlarına ve şirketlerine sağladıkları devasa mali ve parasal desteklerle sancının çok daha az hissedilmesini becerdiler.

Gelişmiş ülkelerde görülen başka bir olgu, sağlanan finansal desteklerin büyüklüğü sonucunda salgın öncesinde varolan negatif faiz trendinin daha da hızlanması ile reel ekonomi ile finansal piyasalar arasındaki bağın neredeyse tamamen kopması oldu. Faizler sıfır, hatta negatif olunca paralarını mevduatta veya düşük/negatif faizli tahvillerde tutmak istemeyenlerin yönelmesiyle başta hisse senetleri olmak üzere varlık fiyatlarında inanılmaz artışlar oldu.

Yani bir yanda reel ekonomi ve özellikle hizmetler sektörü çökmüşken diğer yanda belirli varlıklarda inanılmaz bir değer artışı oluştu. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel özetliyor: Bina (reel ekonomi) aslında çökmüş olduğu halde, Borsayı simgeleyen ön cephe oldukça iyi durumda görünüyor. Mesaj net: Vitrin sizi aldatmasın; binanın tamamına bakın!

Covid 19’un yarattığı diğer önemli sosyo-ekonomik etki işsizlik oldu. Salgının etkisiyle günümüz ekonomilerinin yüzde 70-80’ini oluşturan hizmetler sektöründeki çöküş gelişmiş ekonomilerin çoğunda işsizlik rakamlarını artırdı, dolayısıyla varolan gelir dengesizliğini daha da bozdu. Örneğin OECD ülkelerinde ortalama işsizlik oranı 2019’da yüzde 5.4 iken 2020 Eylül ayında yüzde 7.3’e yükseldi. Euro Bölgesi’nde aynı dönemde yüzde 7.6’dan 8.3’e çıktı. ABD’de ise 2019’da yüzde 3.7 iken salgının başlangıcında yüzde 15’e kadar çıkıp, Eylül 2020 itibarıyla yüzde 7.9 olarak gerçekleşti. ABD gibi “liberal” ekonomilerde işsiz kalan insanlar ancak oldukça yetersiz ve kısa süreli mali programlarla desteklenirken, AB ülkeleri ve Japonya gibi sosyal devlet normlarının gelişmiş olduğu ekonomilerde işsizlik sigortaları ve devasa mali destek paketleriyle işsizler ve iş yerlerini kapatmak durumunda kalan küçük işletme sahipleri büyük ölçüde gelirlerini koruma imkanına sahip oldular.

Gelişmiş ülkelerde görülen bir başka olgu ise teknoloji şirketlerinin salgın döneminde ciddi bir performans göstererek geleneksel şirketlerle arasındaki farkı daha da açması oldu. Bunun en tipik örneği Tesla ve kurucusu Elon Musk oldu. 2021 başı itibarıyla Tesla’nın piyasa değeri 800 milyar doları geçerek dünyanın şu anki en büyük 9 otomobil firmasının (Volkswagen, Toyota, Nissan, Hyundai, GM, Ford, Honda, Fiat Chrysler ve Peugeot) piyasa değerlerinin toplamını geçti. Elon Musk ise şu an itibarıyla dünyanın en zengin insanı konumunda. Amazon, Google, Facebook, Microsoft ve Netflix gibi firmalar da bu dönemde değerlerini inanılmaz ölçülerde artırdılar. Bu değer artışlarının bir kısmı yukarıda bahsettiğim sıfır veya negatif faizlerden kaynaklanmakla birlikte, önemli bir kısmı da Covid-19’un yarattığı evden çalışma ve kısıtlı mobilitenin bu şirketlerin ürün ve hizmetlerine olan talebi ciddi şekilde artırması sonucunda ortaya çıktı.  

Türk ekonomisi

Türkiye açısından bakıldığında ise zaten bir ekonomik kriz içerisinde çaresizce yol alırken kapımızı çalan salgın ekonomik kriz koşullarını çok daha ağırlaştırdı. İhracat ve özellikle turizm gibi döviz getiren faaliyetlerde salgın nedeniyle ciddi düşüşlerin yaşanması, salgından dolayı uygulanan sokağa çıkma yasakları ve salgın öncesinden beri izlenen yanlış ekonomi politikalarının da etkisiyle ekonomi adeta uçurumun kenarına geldi.

Salgının Türk ekonomisi üzerindeki en can alıcı sonucu özellikle hizmetler sektörü işsizliğinde görülen yüksek artış ve buna karşın sağlanan desteklerin son derece yetersiz kalması oldu. Aşağıdaki tablo G-20 ülkelerinin sağladıkları Covid-19 desteklerinin GSYİH’ya oranını gösteriyor. Buna göre Türkiye yüzde 12.8 ile beşinci sırada. Türkiye’nin yeri oldukça yüksek ve gözlemlerimizle karşılaştırınca epey şaşırtıcı görünüyor. Ama durun, hemen heyecanlanmayın. Gelin bu oranın detayına bakalım.

Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılan hesaplamalara göre, Kasım 2020 sonu itibarıyla Türkiye mali destekler bakımından GSYİH’nın yüzde 3.9’u ile 130 ülke içerisinde 69. sırada. Bu kategorinin birincisi yüzde 42.2 ile Japonya. Parasal destek paketlerine bakıldığında ise GSYİH’nın yüzde 7.4’ü ile yine 130 ülke içinde 39. sıradayız. Bu listenin başında ise yüzde 64.6 ile İtalya var. Bu açıklayıcı veri, yapılan desteklerin yaklaşık ¾’ünün parasal, yani kredi desteği olduğunu gösteriyor. Bir başka anlatımla, karşılıksız mali destek değil, kredi ertelemeleri veya yeni kredi imkanları yoluyla (borç vererek) sağlanan destekler. Diğer yandan, salgın döneminde birçok işletmenin kredi desteğine rağmen ciro ve karlardaki ciddi düşüş nedeniyle iflas edeceğinden korkuluyor. Yüksek faiz oranları ve iflaslar nedeniyle kredilerin nasıl geri ödeneceği, ödenemezse bankacılık sektörü ve ekonomi üzerindeki etkilerinin ne olacağı soruları ise havada asılı kalıyor.

Daha önceki bir yazımda ele aldığım üzere  Türkiye bu durgunluk döneminde faiz artıran bir ekonomi konumuna düştü. Diğer ülkelerin durgunluğu aşmak için zaten düşük olan faizlerini daha da indirdiği bu kriz döneminde biz, önceden gelen hastalıklarımıza ve hatalarımıza çare olsun diye faizleri artırmak durumunda kaldık. Hem de ilk etapta yüzde 10.25’ten yüzde 15.00’e, sonra yüzde 17.00’ye çıkararak tam olarak yüzde 66 oranında bir artış yaptık. Bu faiz artışları, yıl sonuna doğru son iki senedir yanlış ekonomi politikalarının uygulayıcısı olan ekibin görevden uzaklaştırılması sonrasında yapıldı.

Ayrıca BBDK ve TCMB tarafından getirilmiş çeşitli anlamsız kısıtlar ve kurallar da uygulamadan kaldırıldı. Bunlara ilaveten bir de “hukuk ve ekonomi reformu” yapılacak söylemi ortaya yayıldı. İki ayı geçti, hala ortada bir şey yok. Ciddi bir reform olması da zaten söz konusu değil.  Bütün bu gelişmelerin ışığında yaşanan güven bunalımı derinleşerek devam ettiğinden, ekonomide kısa-orta dönemde ciddi ve yapısal bir toparlanma beklenmiyor.

Hükümetin çeşitli akrobasi hareketleriyle işsizlik ve enflasyon oranlarını düşük göstermeye çalıştığı bu dönemde gerçek sorunların halının altına süpürülmesine devam edildi. İşsizliğin yüzde 25-30’larda olduğu bu dönemde bir takım formüllerin arkasına sığınılarak resmi işsizlik oranı yüzde 12.7 olarak ilan ediliyor. Diğer yandan, yüzde 35-40 aralığında seyreden enflasyon hiç kimsenin anlayamadığı şeffaflıktan uzak bir yöntemle yüzde 14.60 olarak açıklanıyor. İnsanların günlük olarak yaşadığı bir gerçeği istatistik ve rakamlarla ne kadar gizleyebilirsiniz?

Kıssadan hisse

Yaşadığımız salgın süreci, ekonomilerdeki sorunların bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasına yol açtı. Gelişmiş ülkelerde teknoloji firmalarının bu dönemin koşulları nedeniyle atak yapması ve düşük faizler nedeniyle ortaya çıkan varlık değer artışları var olan gelir dağılımı bozukluğunu daha da derinleştirdi. Ayrıca, sosyal devlet sistemine sahip olmayan ABD gibi gelişmiş ülkelerde servis sektöründe artan işsizlik fakirleşmeyi hızlandırdığı gibi, gelir dağılımındaki bozulmaya da katkıda bulundu. ABD’nde gördüğümüz popülizm patlamasıyla bu sosyal politika altyapısının nasıl etkileştiği konusu, üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir olgu.

Türkiye’de ise zaten artmakta olan yoksullaşma, hizmet sektöründeki işsizliğin salgın nedeniyle fırlamasıyla daha da ivme kazandı. Buna tarımda yaşanan sorunlar eklenince yoksullaşma bütün ülke sathına yayıldı. Ekonomik sorunların derinliği salgınla mücadelenin kapsamını ve ciddiyetini de etkiledi. İmalat sanayiinde üretimin sürdürülebilmesi için salgınla mücadeleden ödün verilmek zorunda kalındı. Diğer yandan aşı konusunda hem oldukça geç kalındı, hem de dünyanın pek rağbet etmediği aşılara yönelmek gibi bir durumla karşılaşıldı. Covid-19 salgını, Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlamasıyla birlikte hızlanan yönetim bozukluğunu ve boşluğunu çok daha net bir şekilde ortaya serdi.

Küresel olarak bakıldığında, gerek salgın döneminde sağlanan ekonomik destek paketlerinin boyutlarıyla, gerekse aşı konusundaki öncü konumlarıyla (hem üretimde hem de dağıtım ve aşılama hızında) gelişmiş ülkelerin salgından daha hızlı ve daha iyi durumda çıkacağı aşikar. Bunun sonucunda dünyadaki zengin-fakir (ya da kuzey-güney) ayırımının daha da belirginleşeceği ve mesafenin açılmaya devam edeceği de net bir şekilde görülüyor.

Bütün dünyada gördüğümüz bir diğer olgu ise Covid-19 salgınının yaşam ve çalışma biçimleri üzerinde yarattığı doğrudan ve dolaylı etkiler oldu. Bunun sonucunda teknoloji firmalarının küresel ekonomideki ağırlıkları daha da artarken, yaşam ve çalışma mekan seçimleri, ulaşım tercihleri ve beslenme yöntemleri gibi birçok alanda geleceğimize damga vuracak köklü dönüşümler yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Kategori: Hafta Sonu

KitapHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Dünyanın en güzel hayvan masalları

Arden Yayınları‘ndan çıkan “Dünyanın En Güzel Hayvan Masalları”, kıtaları dolaşıp farklı kültürlerin halk masallarının ve efsanelerinin izlerini süren bir seçki.

İnsan, eskiden beri süregelerek kendiyle en çok benzerlik gösteren varlık olan hayvan üzerinden kendi eylem, duygu, düşünce ve davranışlarını anlatma, anlamlandırma çabasında. Tesis ettiği bu özdeşlik üzerinden insan, hayvanın suretinde kendi yansımasını görüyor. Bunun en kadim örnekleri de fabllarda karşımıza çıkıyor.

Yazar Angela McAllister, 50 halk masalını çocuklar için derleyip, açık ve anlaşılır bir dille yeniden anlatıyor. Kıtalara göre gruplandırılan hikâyeler, hayvanların özellikleri ve davranışları üzerinden okuyucuya ahlaki öğütlerde ve tespitlerde bulunuyor. Kitapta Üç Küçük Domuz’dan Çirkin Ördek Yavrusu’na en sevilen ve bilinen hayvan temalı masal, mit ve efsanenin yanı sıra Emu’dan Viskaça’ya belki de daha önce adını hiç duymadığımız birbirinden farklı hayvanları merkeze alan hikâyeler de yer alıyor. McAllister, seçkisinde seçimini sadece neşelendiren ve güldüren hikâyelerden yana kullanmamış. Çitanın Yanaklarında Neden Gözyaşı İzleri Var, Beyaz Kelebek gibi okuyucuyu hüzünlendiren anlatılar da kitapta mevcut.

Çizer Aitch ise canlı renkler kullandığı illüstrasyonlarında kadim hikâyelerin efsunlu yanlarını çok iyi yakalamış. Farklı zaman, coğrafya ve kültürlerde yeşermiş hikâyelerin görsellik zenginliğini koruyarak bütünlüklü bir tarz tutturmayı başarmış.  Sayfa kenarlarında, okuduğumuz hikâyenin kökenin hangi kıta olduğunu belirten yazıların altında bulunan ve kıtanın bitki örtüsüne dair okuyucuya fikir veren ufak vinyetler de kitaptaki incelikli detaylardan biri.

*

Künye

Yazan: Angela McAllister

Resimleyen: Aitch

Çeviren: Ayşen Gür

Yayınevi: Arden Yayınları

Yayım Yılı: 2019

Yazar Hakkında

 

Angela McAllister her yaştan çocuklar için bugüne dek 80’in üzerinde kitap yazdı. Eserleri sahneye uyarlandı, 20’den fazla dile çevrildi ve sayısız ödüller aldı.

Çizer Hakkında

Ana yurdu Romanya olan Aitch, halk geleneğine dayanan illüstrasyonlarında yolculuk ve doğa sevgisinden esinlendi, kumaştan suluboyaya, çeşitli malzemeler kullandı. Aitch’in rüya dolu karakterlerinde ait olduğu ülkenin kültürel mirasının güçlü etkileri hissediliyor.

 

Kategori: Kitap

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Antalya Beycik Ormanı’nda ağaç kesimi yeniden başladı- Erol Malçok

Haber: Erol Malçok

Antalya’nın Kemer ilçesine bağlı Beycik mahallesinin bulunduğu ormanlık bölgede 20 hektarlık alandaki yaklaşık on iki bin ağacın kesilmesine tekrar başlandı.

Orman Bölge Müdürlüğü, Beycik bölgesindeki ağırlığı kızılçam olan ağaçların kesimini bir özel şirkete ihaleyle vermiş ve şirket ilk olarak 6 Kasım’da kesim için alana geldiğinde yöre sakinleri kesimi durdurmuştu.
Sonrasında sokağa çıkma yasağının olduğu bir hafta sonunda yine kesime gelinmiş ve ilk günden beri nöbet tutan Beycikliler kesime izin vermemiş ancak onlar müdahale edene kadar bazı ağaçların kesimi yapılmıştı.

Yöre sakinleri şimdiye kadar kesimi tam dört kez durdurdu ancak bu sefer de 9 Ocak Cumartesi günü sokağa çıkma yasağı yine fırsat bilinip, jandarma eşliğinde kesime gelinerek ve yöre sakinlerinin tepkisine rağmen zorla kesime başlandı.

Erozyon ve sel baskını riski

20 hektarlık alanda yapılacak olan düz kesim, ormanın ekosistemine ciddi bir darbe vuracağı gibi orada yaşayan insanlar için de tehlike barındırıyor. Tahtalı Dağı’nın eteklerinde bulunan köyün üstündeki binlerce ağacın kesilecek olması, köyü erozyon ve sel baskınları riskiyle karşı karşıya bırakıyor.

Köylüler bu tehlike için Senirkent örneğini veriyorlar. 13 Temmuz 1995 tarihinde Isparta‘nın Senirkent ilçesinde önce sel ve sonrasında meydana gelen heyelan felaketi yaşanmıştı. Olaylar sonucunda 74 kişi öldü, 209 ev hasar gördü veya yıkıldı.

Beycikliler yapılacak bu kesim tamamlanırsa Senirkent ile benzerlikler gösteren bölgenin, ağaçların doğal koruyuculuğu olmayacağı için heyelan ve sel baskınıyla karşı karşıya kalabileceğinden endişe duyuyorlar.

Uygulamada tezatlık

Ne tuhaftır ki binlerce kızılçamı bir çırpıda kesebilen Orman Genel Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı’yla işbirliği yaparak “geleceğe nefes” kampanyasıyla okullarda çocuklara kızılçam tohumu dağıtıyor. Üstüne Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’dan şu açıklama geliyor:

İklim değişikliği ile ilgili mücadele kapsamında eylem planlarımızı açıkladık. İnşallah Meclisimiz ile İklim Kanunu’nu ilk yarıyılda hazırlayıp çevremizi, doğamızı koruyacak adımları da atacağız.”

Büyük bir hata yapılıyor

Paris İklim Anlaşması’nı imzaladığı halde meclisinden geçirmeyen bir hükümet ne derece iklim kanunu çıkarır ve bunu uygular çok şüpheli. Bakanın bu açıklamasının alt kısmında seller, heyelan ve kuraklıktan da bahsediliyor. O halde neden elinizdeki doğayı sanayinin ve sermayenin hizmetine bu kadar hunharca sunuyorsunuz diye sormak gerekir.

Sel ve heyelan gibi insani kaygıların yanında habitatın ve ekosistemin korunmasının tüm canlılar için önemini vurgulayarak Beyciklilerin Orman Genel Müdürlüğü’ne, Antalya 5’inci İdare Mahkemesi’nde açtığı davada kesimin ivedilikle durdurulması talebi de devam etmekte.

Şurası açıkça görülmelidir ki bu kesimle burada büyük bir hata yapılmaktadır. Kesim tamamlandığındaysa bu hatadan geri dönüş olmayacaktır. Bir ormanın bütün birbirini besleyen bileşenleriyle oluşması yüzlerce yıl alabilmektedir. Orman bir rant alanı değil, tüm canlıların nefesi, sağlığı ve yaşam alanıdır.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Aşı milliyetçiliği ve COVAX sisteminin iflası

Beklenildiği gibi aralık ayının son haftasından itibaren Covid-19’a karşı toplum bağışıklığını sağlamak için, acil kullanım onayı almış çeşitli aşılarla, bu aşılara ulaşabilen bazı ülkelerde aşılama başladı.

Pfizer BioNTech firmasının mRNA tipi aşısı Kanada, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, Moderna firması tarafından üretilen mRNA tipi aşı Kanada  ve ABD’de, Oxford-AstraZeneca’nın ürettiği adenovirüs tipi aşı İngiltere’de, Gamelya Enstitüsü tarafından üretilen yine adenovirüs tipi aşı ise Rusya ve Belarus’ta kullanıma girdi.

Tüm bu aşıların ortak noktaları ise geniş insan toplulukları üzerinde yürütülen faz 3 çalışmalarının ara raporlarını bilimsel olarak yayınlamaları ve Dünya Sağlık Örgütü, ABD’nin saygın bilimsel örgütü FDA, Avrupa Birliği’nin Avrupa İlaç Ajansı‘nın birinden veya birkaçından ‘acil kullanım onayı ve dağıtım izni’ almış olmaları…

Peki, bu gelişmeler aşılama yolu ile toplum bağışıklığını sağlama ve pandemiyi 2021 yılı içinde önleme anlamına geliyor mu? Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Ghebreyesus’un son basın açıklamasından bu anlama gelmediğini öğreniyoruz. Genel Direktöre göre 8 Ocak tarihi itibarıyla tüm dünyada ancak 36’sı zengin, 6’sı ise orta gelir grubunda olan 42 ülkede aşılama başladı ve bu aşılama da ağır-aksak devam ediyor. Dr. Ghebreyesus geri kalan orta gelirli ve fakir ülkelerin ‘acil kullanım onayı’ alan güvenli ve etkin bir aşıya ulaşamadığının altını çiziyor. Yani en az 6 milyar insanın yaşadığı, dünyanın büyük bir bölümünde halen aşılama yapılamıyor.

DSÖ’nün koordinasyonunda yürütülen ve tüm ülkelerin güvenli ve etkili bir aşıya ulaşmasını hedefleyen  Covid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı-  COVAX içindeki zengin ve orta gelirli ülkelerin, aşı firmalarıyla ilave ikili anlaşmalar yapmasına tepki gösteren DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, ‘Bu, potansiyel olarak herkes için aşı fiyatını artırıyor ve en yoksul ve en marjinal ülkelerdeki yüksek riskli kişilerin aşı alamadığı anlamına geliyor.’ diyor… Ayrıca Ghebreyesus’un açıklamalarından bazı şirket ve ülkelerin aşıların tedarik ve teslimat sistemini ile ilgili kritik verileri DSÖ ile paylaşmadığını da anlıyoruz. Genel Direktörün ‘aşı milliyetçiliği’ olarak tanımladığı bu durum aslında vahşi kapitalizmin doğal bir sonucu…

Vahşi kapitalizmin aşırı üretim ve tüketim hırsı sonucu yarattığı ekolojik krizin bir sonucu olarak gelişen pandeminin tek çıkış yolu olarak görülen aşıya, özellikle de faz 3 ara raporunu yayınlayan ve DSÖ veya ABD ve AB’nin yetkili kuruluşlarından acil kullanım onayını alanlara, şimdilik ekolojik krizin ana nedeni olan merkez kapitalist ülkelerce el konmuş görünüyor. (DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un açıklamasının tamamı için tıklayın)

Aşılama başladı ama…

Diğer yandan aşılama çalışmaları başlayan 42 ülkeden ise ilginç haberler geliyor. Her şeyden önce günlük aşılama sayılarının hiç de yüksek rakamlara ulaşamadığı görülüyor. Küçücük ve dümdüz bir ülke olan İsrail’de bir ayda nüfusunun yüzde 20’sine karşılık gelen 1.800.000 kişiyi aşılarken, 56 milyonluk İngiltere ise üç haftada nüfusunun yüzde 2’sine denk gelen 1 milyon 320 bin kişiyi aşılayabildi. Pandemi nedeniyle büyük kayıplara uğrayan ABD’de de şu ana kadar nüfusunun yüzde 2.02’ne denk gelen 6 milyon 690 bin kişiyi aşılanabildi. Fransa’daki aşılama rakamları ise adeta yerlerde sürünüyor; bu ülkede şu ana kadar ilk doz aşısı yapılan kişi sayısı henüz 80.000’e ulaştı… Tüm dünyada ilk doz aşıları yapılan toplam insan sayısı sadece 23 milyon 500 bin… (Günlük aşılama sayıları için bkz)

Tablo1: Covid-19 aşılarını uygulayan ülkeler, şu ana kadar uygulanan doz sayısı ve uyguladıkları aşılar

Rakamlar 10 Ocak saat 18.00 itibarı ile www.worldindata.org sitesinden alınmıştır.

Tabii bu durumun önemli nedenleri var. Bu nedenlerin başında ise ülkelerin neredeyse bir yıldır süren ağır pandemi koşulları nedeniyle sağlık örgütlerinin ‘yorgun ve yıpranmış’ olması geliyor. Diğer önemli neden ise lojistik sorunlar… Özellikle DSÖ, ABD ve AB’den acil kullanım onayı alan ilk aşı olan Pfizer-BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısının  -70ºC’de depolanması gerekliliği; zengin ülkeleri bile başta depolama ve dağıtım olmak üzere; alt yapı açısından zorluyor.

Üstelik bu aşı için son birkaç gündür bu duruma anaflaktik şok (herhangi bir alerjenle karşılaşma durumunda vücudun alerjik tepki vermesi)  tehlikesi de eklendi. 6 Ocak tarihinde ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC-Centres for Disease Control and Prevention) yayınladığı bir bildiriyle şu ana kadar ABD’de yapılan 1.893.360 ilk doz Pfizer-BioNTech aşısından sonra 21 anaflaksi vakasının  (bir milyon kişi başına 11.1 olgu)  görüldüğünü belirterek; aşılanan kişilerin 30 dakika kadar sağlık kurumunda gözlem altında tutulmasını önerdi. Bu durumun aşılama çalışmalarını daha da yavaşlatması kaçınılmaz…  Daha şimdiden 2021 yılının da pandemi gölgesinde; maske, mesafe, el yıkama ile geçeceği; zenginler yavaş da olsa aşılanırken; orta gelirli ve yoksul ülkelerdeki bağışıklamanın 2022 yılına sarkacağı hemen hemen belli oldu.

Çinli Sinovac firmasının ürettiği aşının ilk teslimatı olan 3 milyon doz Türkiye’ye ulaştı, ancak aşılamalara henüz başlanmadı.

Türkiye’de durum

Ülkemize gelince; henüz hiç aşı yapmadık. Pandemi sürecini yönetemeyen, açıkladıkları günlük vaka sayılarına bile kimseyi inandıramayanların şimdiden aşılamayı da yönetemeyecekleri o kadar belli ki…  Faz 3 ara raporunu yayınlamamış, daha üretildiği ülkede bile ‘acil kullanım onayı’ alamamış ve üretildiği ülke de dahil olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde yaygın kullanıma girmemiş bir aşının insanımıza uygulanacağı görülüyor; o da yeterli sayıda temin edilebilirse (tablo1)…

Üstelik günde bir milyon kişiye aşı yapılacağı gibi ‘iddia’ var; ortada. Buna inananlar, inanmış gibi yapanlar var. Gözden kaçırılan diğer bir önemli nokta ise 60 yaş ve üstündeki vatandaşlarımızın durumu… Sinovac Firması tarafından üretilen bu aşı faz 3 çalışmaları sırasında 60 yaş ve üstü kimseye uygulanmadı,yani 60 yaş ve üstü vatandaşlarımızda aşının güvenilirliği ve etkinliği konusunda elimizde bir ön bilgi kırıntısı bile yok.

Kimse itiraf etmiyor ama işin doğrusu DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un sözlerinde gizli… Hangi ülkeler grubu içinde olduğumuzu hala anlamadınız mı?

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-5] Medya ve kamuya güven boyutu

Arabasıyla yolculuk yapan Batılı bir ülkenin vatandaşını sabaha karşı, arabaların olmadığı ıssız bir kavşaktaki kırmızı trafik ışığında durduran şey, kurallara uymanın sonucunda oluşan toplumsal yararın kendisiyle eşit paylaşılacağına bilmesidir.(Buket Uzuner)

Medya, risk iletişimde önemli bir rol oynamaktadır. Kitle iletişim araçları, öfke kavramının altı çizilen kurallarına göre davranırlar ve bu nedenle riskin en önemli “yükselteçlerinden” biridir. Geleneksel medya kanıt ve verilere değil, hikâyelere ve olay örgüsüne göre iletişim yapar. Burada özellikle televizyon ve görsel medyanın iletişimdeki etkisini açmak ve genişletmek gerekir. Bu konuya, toplumun korkularından söz ettiğim yazımda sinemayı da sokmuştum. TV ve sayıları giderek artan ve yayınlarını internet aracılığıyla, bir televizyon kanalı gibi yapan (youtube, netflix, tivibu vb.) kişisel ve kurumsal görsel araçlarda da sinema filmleri ve TV dizileri aracılığıyla önemli bir algı yönetimi ve risk iletişimi yapılmaktadır.

Bu nedenle sinema ve TV dizi senaristlerinin ve sinemaya konu olma olasılığı olan edebiyat eserlerini yazan edebiyatçıların ve sanat eserlerinin vb., risk iletişimi ve algılamasında olumlu/olumsuz çok önemli etkileri vardır. Buna bir örnek olarak, yabancı film ve TV dizilerinin aksine, yerli tarihi film ve dönem dizilerinde dönemin çevre ve sağlık sorunlarına yeterince değinilmemesi ve iyi canlandırılmaması verilebilir. Örneğin, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni dönemindeki veba salgınının iyi verilmemesi, toplumumuzun şimdi çok ihtiyacı olan risk algısı alt yapısının oluşmasında kaçırılmış bir örnektir.

Türkiye gibi, gerçeklerin söylenmesi ve iletilmesinin önünden çeşitli yasak ve korkuların bulunduğu ülkelerde risk iletişimcilerinin karikatüristleri ve “Mizah medyası”nı izlemesinde ayrıca yarar vardır.

Sağlık iletişiminde sansasyonalizm

Risk, zarar, ölüm ve hastalık çoğu zaman medyanın önemli anahtar noktalarıdır. Bu nedenle medya, ilgi çekiciliğine göre bazı riskleri vurgulamak ve bazılarını hafife alma eğilimindedir. Medya tarafından uygulanan bir diğer yaklaşım ise sansasyonalizmdir (olayları çarpıtma, gerçekleri göz ardı etme ve duygulara hitap etmek için küçük ayrıntıları abartma). Böyle bir yaklaşım özellikle sağlık iletişiminde tehlikeli olabilir. Çünkü, yanlış alarmlara neden olabileceği gibi sorunun olası çözümüne yaklaşımı da yanlış, hatta risk algısını azaltıcı yönde etkileyebilir.

Suçlayıcı sorular, iddia edilen sırlar ve örtbas etme girişimleri; “insanlar, kötü adamlarla, mağdurlarla ve belirlenebilen kahramanlarla ilgilenir” düşüncesi, üst düzey konular ya da kişilikler ile bağlantılar; catışma, ‘gelecek kötülüklerin habercisi olan bir hikâye’ (“sırada ne var?”); maruz kalanların çokluğu (“sen de olabilirsin!”),  güçlü bir görsel etki ve cinsiyet ve / veya suçla bağlantı kurmak kamuoyunun risk algısını arttırır.  ‘Suçlama ve riski örtbas şüphesi’ medyanın en önemli ilgi çekme araçlarındandır.

Basının ve televizyonun suçlama faktörünü kullanmaya daha fazla meyilli olması, gazetecilerin riskleri yanlış değerlendirmelerine neden olur. Salgın sürecinde ülkemizde yaşanan durum buna çok benziyor. Bu durumu iktidar da muhalefet de kendi yandaş medyası aracılığıyla çok yanlış kullanmaktadır. Bu yanlışın bilim insanlarına ve devlet kurumlarının güvensizliğine yol açan sonuçları vardır ki, bu durumda toplumdaki risk algısı paramparça olur. Tabii burada Sağlık Bakanlığı’nın salgının başından beri salgın verilerinin üstünü gereksiz ve inandırıcı olmayan bir şekilde örtbas etmesinin doğurduğu “salgın kontrolumuz altında” şeklindeki hatalı iletişimin payı vardır. Salgın verilerini bulanıklaştırılma, olgu ve ölüm sayılarını daha düşük gösterme çabası, riskin iktidar tarafından iyi değerlendirilmediğinin kanıtlarından biridir. Zira, bu salgın küreseldir ve olgu (hasta) sayılarının artmasının tek suçlusu iktidar ve SB değildir.

İktidarın suçu salgının değerlendirmesini iyi yapamaması, bu nedenle politik seçenek yerine riske odaklanmasıdır. Başa gelecek uzun erimli ekonomik sonuçları görmemesi, sosyal yardımlar için bütçedeki parayı ve ekonomiyi düzeltecek önlem ve uygulamaları hâlâ yapmaması, lüks ve yandaş destekçisi harcamalarına devam etmesi, hazinedeki kara gün paralarını harcaması, tasarruf yerine israf ve borçlandırma ekonomisinde ısrar etmesidir.

Sosyal medya, medyanın doğasını nasıl değiştirir?

Günümüzde İnternet yoluyla gelişen iletişim olanakları risk iletişiminde halkın bir paydaş olması sonucunu doğurmuş; bilgi alışverişi tekrar şekillenmiştir. Böylece ülkelerin sansürleyerek saklamaya çalıştığı salgınlardan, çevresel tehditlerden erken dönemde haberdar olunabilmektedir. Sosyal medyanın gücü Facebook’ta ‘beğen, yorum yap, paylaş’, Twitter’da ‘retweet’, Whatsapp’da ‘paylaş’malarla oluşan paylaşımlarla oluşur. Bu tür basit eylemler, insanlarda kendilerine ait bilgi stratejisi oluşturmalarını sağlayan bir paylaşım ve aktif iletişim duygusu yaratır. “İnsanların kaynak olarak geleneksel uzmanlara ve yetkililere bel bağlamak yerine… bilgiyi veya hizmeti elde etmenin bir ön koşula bağlı olmadığı ve aracılık edilen bilgiyi değiştirme veya seçme konusunda sınırlı bireysel güçle, tüketiciyi yüksek kaliteli bilgi ve hizmetlere yönlendirmek” olarak tarif edilen bu yeni olguya “apomediyasyon” denmektedir.

Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları sosyal medyayı nasıl etkin kullanır?

  • Hedef kitleye en uygun olan sosyal ağlar belirlenmelidir. (Örn.Türkiye’de yetişkinler facebook, gençler twitter’i daha çok kullanma eğilimindedirler)
  • İş yükünü yaymaya ve SM’yı izlemekte yardımcı olmak amacıyla ilgili kuruluşta çalışan güvenilir birkaç kişiye SM sitelerine erişim izni verilmelidir.
  • Kuruluşun SM’daki varlığının kriz öncesinde yapılandırılıp sürdürüldüğünden emin olunmalıdır. (Bu, hedef kitle tarafından peşinen yetkili ve güvenilir bir bilgi kaynağı olarak kabul edildiğinden emin olmada önemlidir)
  • Örgütün çalışmaları hakkında düzenli güncellemeler sağlanmalı ve toplumun soru veya endişelerine yanıt verilmelidir.
  • Kriz iletişiminde yer alan diğer kuruluşlar belirlenmeli ve onlarla ortaklıklar geliştirilmelidir. (Böylelikle tutarlı mesajlar yayılır ve yanlış bilgilendirmelere karşı birlikte çalışılmış olur);
  • Medya türlerine göre uyarlanmış kaynaklar geliştirilmelidir. (Bilgi notu, haberler, internet güncesi, internet yayınları, video)
  • Toplum, insanların deneyimleri veya endişeleri hakkında sorular sorarak bir bilgi kaynağı olarak kullanılmalıdır. (SM iki yönlü iletişim sağlar ve toplum paha biçilemez bir bilgi kaynağı olduğunu kanıtlar)
  • Aşırı öğretici (didaktik) bir dil kullanmaktan kaçınılmalı, otoriter ve cana yakın iletişim arasında tutarlı bir denge kurma hedeflenmelidir.
  • Risk iletişimi SM ağlarına açık bir şekilde yapılmalıdır. (Bu SM kullanıcılarının kendilerine ve çevrim içi ve çevrim dışı ağlarında bulunanlara yönelen riskin düzeyini daha iyi anlamalarında yardımcı olur)
  • Kuruluşlar, düzenli olarak onların endişelerine yanıt vererek kullanıcıları dinlediğini göstermelidir.
  • SM’ya ait paylaş sekmeleri ekleyerek, kullanıcıların kendi ağları ile web sitesinde içerik paylaşımı yapmalarını kolaylaştırılmalıdır.
  • İletişimleri sadece bir SM platformu ile sınırlandırılmamalıdır. (Bazı SM siteleri yüksek kullanım düzeyi nedeniyle kilitlenmeye meyillidir ve mesajın mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını sağlamak önemli bir noktadır. Birden çok platform kullanılacaksa, mesajların ve verilecek bilgilerin tutarlı olmasına dikkat edilmelidir)

Sosyal ağlar yanlış bilgi kaynağı da olabilmektedir. “2009 yılında görülen influenza dünya salgınının, SM tarafından, ‘ilaç endüstrisinin daha fazla aşı satabilmek amacıyla yaratmış olduğu suni bir salgın olduğu’ şüphesinin ortaya atılması”, gerçek pandemi esnasında etkili koruyucu önlemleri planlaması beklenen kurumların itibarını zedelemiştir. Bundan yöneticileri dahil en çok etkilenen ülkelerden birisi de ülkemiz olmuştur. Bugünlerde Covid-19 aşısında da benzer durumlar söz konusudur.

Etkili iletişim için dikkat edilecek püf noktaları

Özellikle güven düşükse ve bilimsel kanıt yetersizse, riskler eşit olarak dağılmadığında ve riskin gelişimi net bir şekilde öngörülemediğinde (örneğin iklim değişikliğinin etkileri veya Covid-19 salgınının gelişimi) iletişimin uygun ve etkili bir şekilde nasıl yapılacağı bir sorun teşkil eder. Risk analizi, en etkili şekilde, risk yönetimi ile bütünleştirildiğinde ve paydaşların katılımı da sağlandığında gerçekleşmektedir.

Hedef kitleye ulaşmak, riski anlaşılır kılma ve benzer diğer risklerle karşılaştırma, riskle ilişkili olarak izleyicilerin değerlerine saygılı olmak ve iletişim açısından izleyicinin tepkisini tahmin edebilmek risk iletişimcisinin karşılaştığı zorluklardandır. Risk iletişiminin önemli hedeflerinden biri, kolektif ve bireysel karar alma sürecini geliştirmektir. İletişimci mesajların tutarlılığına dikkat etmeli ve fikrini değiştirmeye açık olmalıdır. İletişimin duyarlı olmasından öte sürekliliği, zamanında olması, önleyiciliği ve güncelliği de önemlidir. Kullanılan dil, meslek dilinden (jargondan) kaçınarak ve hedef kitleye uyarlayarak, basit tutulmalıdır.

İletişimde halkın güvenini artıran faktörler, 2011 yılında Japonya’da Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza sonrasında öğrenilen bazı iletişim dersleri aşağıda özetlemektedir.

 2011’deki Fukushima Daiichi nükleer kazasında öğrenilen iletişim dersleri

  • İletişimden kaçınılamaz, belirsiz ve pasif iletişim ise iletişimsizlikten kötüdür.
  • İnsanların endişeleri hafife alınmamalıdır, çünkü bazı iyileştirmeler için işaret olabilmektedir.
  • Yeterince dikkatli olmamaktansa, dikkatli olmak daha iyidir. Hatalar yapılıp, durumun bozulması daha kötüdür.
  • İletişim bir kişinin elinde olmamalı; organizasyonun geneliyle bütünleştirilmelidir. Sadece bir sözcü olduğunda, gazeteciler genelde farklı bilgi kaynaklarına başvururlar.
  • Tam doğru olmayan şeyleri ve yalan söylemeyin, bu örtbas etme ve manipülasyon kamuoyu tarafından korkunç şüphe ortaya çıkarır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

 

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013)  isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHaftasonuİklim KriziYazarlar

Yusuf Baluch: Belucistan’da sel sonrasında evimizi kaybettik [İklim Kuşağı-17]

Yusuf Baluch, 17 yaşında bir iklim aktivisti ve Pakistan, Belucistan‘da yaşıyor. 11’inci sınıfta okuyor ancak sınavlarından sonra tam zamanlı aktivizm yapmak için bir sene okuldan izin alarak iklim krizine odaklanarak zamanını geçirmeyi planlıyor. 12’nci sınıftan sonra, yüksek öğrenimi için başka bir ülkeye göç etmeyi planlıyor çünkü ülkesinin aktivizmini desteklemediğini söylüyor.

Daha önceleri Umman yönetiminde olan İran sınırına yakın Gwadar adlı bir şehirde yaşıyor. Ancak 1958’den sonra Pakistan bu araziyi Umman’dan satın almış. Yusuf daha önceleri şehire yakın bir köyde yaşıyormuş, ancak bu köy de askeri güçler tarafından tahrip edilmiş ve başka bir yere taşınmak zorunda kalmışlar. Yerli ailesi bölgede yaklaşık 300 ila 500 yıl boyunca çiftçilik yaparak yaşıyormuş. Yusuf iklim krizinden en çok etkilenenlerden sadece biri. 

‘Belucistan’da insanların evsiz kalışını gördüm’

Atlas: Lütfen bize nasıl bir iklim aktivisti olduğunu anlatır mısın? 

Yusuf: Çocukken çevreye, ağaçlara ve doğaya değer verdiğimi hatırlıyorum, ağaç dikiyordum ve büyüdüklerinde keçiler ve koyunlar tarafından yeniliyordu! Her hafta yapıyordum, daha sonra eğitimim için köyümün yakınındaki bir şehre taşındık, on yıllık eğitimimi orada tamamladım.

Televizyonu izlediğimde, Avustralya ve Brezilya ya da başka orman yangınları hakkında bir haber duysam çok üzülüyorum, sadece bir şeyler yapmak istiyordum ama o zamanlar iklim krizden haberdar olmadığım için yapamadım.

Bir gün televizyon izliyordum, BM İklim Zirvesi 2019‘da çevre ve iklim krizi hakkında konuşan genç bir kız gördüm, ondan ilham aldım, o kızın Greta Thunberg olduğunu öğrendim ve sonra kendi eyaletim Belucistan’da insanların evsiz kaldığını, ormanların alev alev yandığını ve sellerin yaşandığını gördüm ve de dünya liderinden iklim değişikliğiyle mücadele etmesini istemeye karar verdim! Ve bu daha yeni başladı. 

‘Köyler su içinde boğuldu’

İklim değişikliği son yıllarda Belucistan toplumunu nasıl etkiledi?

22 yıl önce Belucistan’ın Makran bölgesinde büyük bir sel yaşandı ve binlerce evi yıktı, çok insan öldü, hayvanlar öldü, bir kısmı yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı, çünkü evleri yıkıldı, köyler su içinde boğuldu. Selden en çok etkilenen ailem dahil insanlar için hiçbir şey bırakmadı ve kış olduğunda insanlar her şeyini kaybetti, o soğuk günlerde açıkta kaldıklarından, açlıktan öldüler!

Yine 2008’de nehir kenarındaki köylerimizi bir başka sel vurdu ve aynı zamanda ekinleri, tarlaları ve bizimki dahil bazı evleri tahrip etti. Yine başka bir yere taşınmamız gerekiyordu, o sırada neredeyse 5 yaşındaydım, başka bir köyde 10 günümüzü geçirdik. Döndüğümüzde evimiz olmadığından kuzenlerimle yaşamaya başladık.

Fotoğraf: Naseer Ahmad Kakar

‘Kirli su için kilometrelerce yol’

Ve Belucistan hala aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya, Turbat gibi bazı yerlerde sıcaklık 50°C’ye kadar yükseliyor.  Hayvanlar yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyorlar ve ölüyorlar, susuzluktan, insanlar bile içmek için temiz su almıyorlar, bazı yerlerde kadınlar kirli su içmek için kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor.

İşte bu durum beni adaletsizlikle karşı karşı karşıya olduğumuz konusunda  konuşmaya yöneltti!

Hükümetinizin yerli halklara ve topraklarına yönelik politikaları hakkında ne söyleyebilirsin?

Hükümet, yerli halkı fabrikalar ve endüstriler inşa edebilmek ve ormanları kesebilmek için farklı yerlere sürgün etme şansını kaçırmıyor ve ayrıca gıda, temiz su, sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere birçok temel haktan mahrum bırakıyor! 

Yaşadığınız yerde kuraklık, sel ve aşırı sıcak dalgalarından bahsediyorsun. Ama medya iklim krizinden bahsetmiyor, sence en büyük sorun nedir?

Kesinlikle, medya bu kadar önemli konulara yer vermiyor, bu tür sorunları dünyanın önüne getirmenin sadece zaman kaybı olduğunu düşünüyorlar * Medya bizi dinlemeli, Pakistan dünyanın en çok etkilenen 10 ülkesinden biri

Geleceğimizin yok olmasına ya da çocukların yok olmasına izin vermeyeceğiz!

‘CPEC ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak’

2030’da dünyayı nasıl hayal ediyorsun?

Pakistan’ın emisyonunu 2030’a kadar azaltacağından ülkemden umutlu değilim çünkü CPEC yani Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, bölgesel bağlantıların bir çerçevesidir. CPEC sadece Çin ve Pakistan’a fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda İran, Afganistan, Hindistan, Orta Asya Cumhuriyeti ve bölge üzerinde olumlu bir etkiye sahip olacak.

Gelişen karayolu, demiryolu ve hava ulaşım sistemine sahip coğrafi bağlantıların, sık ve serbest büyüme ve insanlarla insan teması alışverişi ile güçlendirilmesi, akademik, kültürel ve bölgesel bilgi ve kültür yoluyla anlayışın artırılması, ticaret ve işlerin daha yüksek hacimli akışının faaliyeti, Daha optimal işlere sahip olmak için enerji üretmek ve hareket ettirmek ve kazan-kazan modeli ile işbirliğini geliştirmek, iyi bağlantılı, entegre bir kader, uyum ve gelişme bölgesi ile sonuçlanacaktır. 

Ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak en büyük sorunlardan biri bu!
CPEC’nin zararı o kadar büyük ki, tüm ekosisteme zarar verecek olması beni telaşlandırıyor.

Aktivizmin için ailenden, arkadaşlarından veya herhangi bir STK’dan destek alıyor musun?

Birkaç kişiden destek alıyorum, ailem hala nasıl bir şey yaptığımı bilmiyor ama beni destekliyorlar ama STK’lardan ve kamuoyundan hiçbir desteğim yok, benim ne yaptığımla ilgili bir bilgileri olduğunu da zannetmiyorum. 

‘Kendi çocuklarınızı düşünün’

Dünya politikacıları veya karar alıcılarla konuşmak için bir platformun olsaydı, onlara ne söylemek isterdin?

Tüm insanlık suya boğulmuş olsaydı, hayvanların nesli tükenseydi ne yapardınız? Kazançlarını sömürdüğünüz kimse kalmadığında ekonominizle ne yapmayı planlıyorsunuz? Ekonomi önemli değil, önemli olan insanlık!

Başkalarını düşünmüyorsanız, en azından kendi çocuklarınızı düşünün. Biz kendimiz için savaşmıyoruz, çocuklarınız için, onların geleceği için de savaşıyoruz!

‘İntihar eden birçok insan var’

Covid-19 halkını nasıl etkiledi ve şu anda durum nedir?

Covid -19 dünyaya yayıldığından beri en önemli konu oldu, birçok insanın hayatını etkiledi, pandemiden dolayı iki kez bile yemek yiyemeyen binlerce insan işe gidemiyor. Eve getirecek hiçbir şeyleri olmadığı için intihar eden birçok insan var.

Yeni doğan bebekler için süt bile bulunamıyor bazen! İnsanlar sadece Covid yüzünden ölmüyor aynı zamanda yiyecek ve barınak olmadığı için veya sağlık hizmetleri olmadığından da ölüyorlar. 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Protesto: Amerikan demokrasisi, demokrasinin çoğulculaşması ve kentler

Haftalardır kentlerdeki demokratik yaşam biçimleri, demokratik yönetim ve geleceğe bakışta (bir anlamda veya gerçekten) planlamada, “demokrasi ve katılım” gibi sorunlar üzerinde durduğumuz bir yazı dizisiyle karşılaşıyorsunuz bu köşede. Daha tartışmanın ortalarında olduğumuz söylenebilir. Ancak bu hafta, Amerika’da, Kapitol’deki olayların, demokrasi konusunda daha önce tartışmış olduğumuz bazı kavramları gözden geçirmek ve belki bazı yeni kavramlar ekleyerek yeniden düşünmek için bir fırsat oluştuğunu düşünebiliriz.

Önce en taze kavram olan “protesto” ve demokrasi ile ilişkisi üzerinde durarak kentlerdeki demokratik işleyişin olumsallığı üzerinden tartışmayı sürdürmeyi deneyebiliriz.

Demokrasilerin en canlı ve dinamik ucunu protestoların yarattığı,  demokrasinin doğrudan (temsilcisiz) deneyimlendiği bir hali olduğu  söylenebilir.

Bütün demokratik kararlar, durumlar için protesto gerekmeyeceğini ve protesto biçimlerinin ve protestonun yapıldığı yerlerin son derece büyük farklılık içerebileceğini dikkate alarak protestodaki demokratik gücü (ve anlamı) tartışmaya başlayabiliriz.

Protestoyu karşı çıkışın bir uç hali, ileri düzeyde ve artık müzakerenin bittiği yerde yapılan muhalefet/ direniş, olarak görebiliriz. Bu durumda protestolar bir anlamda müzakere/ tartışma süreçlerinin varmak istemediği bir risk alanı olarak düşünülebilir. Böyle düşünülünce de, müzakere süreçlerini düzenleyen (regüle eden) bir olgu biçiminde ele alınabilir.

Şiddet

Protestonun diğer insan davranışlarında olduğu gibi sert bir karşı çıkış olmakla birlikte şiddet içermemesi, hatta incitici/ kırıcı olmaması gerektiği açıktır. Hatta eğer durum elverişliyse mizah ögeleri/ güldürü içermesi, yeğlenebilir. Ancak bazı durumlarda, protestonun kendi dinamiği, kolay denetlenemeyen bir taşkınlığa doğru akabilir ve zorlayıcı olmaya (özellikle bir şiddetle/ şiddetli bir durdurma/ yasaklama eylemiyle karşılaşmışsa) ve çeşitli dozlardaki şiddet eylemi sayılabilecek biçimlere doğru evrilmesi söz konusu olabilir.

Ancak görüldüğü gibi, bu durumlarla ilgili tanımların hepsi bıçak sırtında olan tanımlardır. Eğer böyle bir olanak varsa protestocular ne yapacaklarını belirlerken bu bilgileri gözden geçirmiş olmalıdır. (Yaya kaldırımında yapılan bir sessiz yürüyüş bile diğer yayaların serbest gezmesini engellediği için bir anlamda hak aşımı/ kabalık veya basit/ önemsiz bir şiddet olarak değerlendirilebilir?)

Kamusal alan

Protestonun mekanı önemlidir. Genellikle kentin (kapalı ve açık) kamusal mekanlarında gerçekleşir. Ama kamusal alan bütün kamuya/ topluma ait olduğu için diğer kullanıcıların haklarıyla ilgili dikkat gerektirir. Protestonun etkin olması belki diğer kullanıcıların işlerinin normal temposunu aksatmaya bağlı olarak kurulmuş olabilir. Yine de kamusal alandaki protestolar diğer hemşerilerin hak kullanımını dikkate almaya, en azından önemli bir kısmının onayını almaya çaba gösterdiği oranda şiddet sayılabilecek göstergelere yaklaşmamış ama büyük bir olasılıkla da etkinliğini yitirmiş olacaktır.

Bu durumla ilgili dengeler, protestocular bakımından düşünülmüş/ hesaplanmış olabildiği kadar taşmalar, istenilmeyen kabalıklar-zorbalıklar ve zararlar önlenmiş olacaktır.

Protestonun niteliği

Yukarıdaki şiddet ve kamusal alanın bütün kamuya açıklığı ile ilgili paragrafları protestonun niteliği ile birlikte düşünmeden tamamlayamayız. Bu da protestonun politik-ideolojik yönü üzerinde durmamızı gerektirecektir. Önce protesto eylemi ile protestonun içeriğini ayrıştırarak, düşünmeye çalışalım. Her protesto,  eylemi ve içeriği-mesajlarıyla birlikte bir anlam taşır. Aynı tür eylemler farklı amacına göre kolayca kabul edilebilir veya edilemez bulunabilir.

Demokratik bir hak olarak kamusal alanda yapılan protestoyu, politik olarak değerlendirirsek sol veya sağ politikalar doğrultusundaki protestolar ve “politik” olmayanlar biçiminde kabaca sınıflandırabiliriz. Çok tartışmalı ve giderek daha az kullanılan (ve sınırlar konusundaki belirsizliği/ geçirgenliği yoğun) bir terminoloji olmakla birlikte “sağ” ve “sol” politikalar için (kabaca da olsa) tanımlar vermek gerekir; ancak bu, çok geniş başka bir tartışma alanı olacağından konuyu, genel-ortalama anlayışa bırakabiliriz. [Ayrıca, (“sol popülizmler” de olmakla birlikte) bütün popülist iktidar türleri de “sağ” kategorisinde kodlanmıştır.]

Protestoların niteliğini, iki farklı değerlendirmeyle tamamlamalıyız: Protestocuların niteliği ile protesto için seçilen mekanın sosyo-politik mekan özellikleri. Örneğin sağ protestocular, sağcı bir toplumsal kitleye yönelmek veya solcu bir kitleyi tedirgin etmek veya doğası gereği tarafsız olması gereken bir mekanı politize etmek gibi farklı protesto stratejileri izleyebilirler. Aynı mantığın karşıtını, sol protestocular için de düşünebiliriz.

Eğer protestocular kendi sosyo-politik anlayışlarına uygun bir mekanda hareket etmiyorlarsa, bu durumda (protestonun, amaçları dahil, niteliğine bağlı olmakla birlikte) şiddetle ilgili sonuçlarla karşılaşmak olasılığı artacaktır. Bu durumda protesto hızla “mob”, taciz, yağma, tecavüz veya yakıp-yıkma hatta linç ve pogrom gibi olaylara dönüşebilir. Dünyada da Türkiye’de de genellikle sağ protestocuların (ya da başlangıçta yapay -olmamış bir şeyi olmuş gibi göstererek- başlayan protesto eylemlerinin), giderek tırmanan şiddetle eylemler yaptıklarını biliyoruz. Amerika’daki Kapitol örneğinden, Türkiye’deki 6-7 Eylül, “Kanlı Pazar”, Çorum ve Maraş’a kadar pek çok örnek kentlerin yakın tarihinde görülebilir.

Sol protestocuların, şiddete en yakın oldukları zamanlar için özel bir ad kullanılıyor: “Devrim hali”. İngiliz Devrimi‘nden (ne kadar sol sayılabilir?) Fransız Devrimi’ne, 1830 ve 1871’e ve Sovyet Devrimi‘ne kadar pek çok devrimin politik açıdan çok kanlı/ şiddet içerikli olabileceğini biliyoruz. Ancak “devrimlerle”, sağ yağma-pogrom-linç olayları arasındaki temel fark devrimlerin politik olarak, kendi kod ve kurallarına (yasa denilebilir mi, bilmiyorum?) göre bireyci/ bencil arayışlardan uzak, daha disiplinli davranmış oldukları söylenebilir.

*

Protestolar olabildiği kadar barışçı ve kamusal alanda bulunan ama protestocuların amaçlarını paylaşmayan kamunun haklarını da dikkate alan, bir biçimde düzenlenebilmelidir. Bunun çok güç olduğu açıktır.

Protestonun eylem ertesinde yapılan etki değerlendirmesi kısa ve uzun erim bakımından farklı olabilir. Barışçı olduğu ve şiddet içermemeye olağanüstü dikkat etmiş olmasından ötürü etkisinin az olduğu türü bir kısa erim değerlendirmesi, uzun erim bakımından tersine dönebilir. Gezi protestolarının yaptığı etkinin bu denli güçlü ve soluklu olmasını, (elbette amaç setini dikkate alarak) barışçıl ve hatta mizah içerikli/ şaka gibi olmasına da borçlu olduğunu düşünebiliriz.

Bu kadar barışçıl bir protestonun üzerinde bu kadar amansız bir şiddetle gidilmesi, Gezi gibi yumuşak ve olağanüstü özenli bir dili olan protesto ile uğradığı saldırının çok şiddetli/ intikamcı olması arasındaki zıtlık belki de İstanbul kent tarihindekini yerinin belirleyicilerinden biri olmuştur. Bir protesto eylemi olarak Gezi’nin yapıcı etkileri çok uzun erimlidir.

Kapitol saldırısının, protestocuların “tarafsız” olması gereken bir kamusal alandaki “mobing”inin ise Amerikan toplumunun radikal sağ ideolojiyi benimsemeyen, beyaz ırkçılığı/ ayrımcılığı yapmayan, kendi tarihi içinde birikmiş demokratik değerlere ve işleyişlere/ teamül ve kurumlara inanan kesim üzerinde yıkıcı ve uzun erimli bir etkisi olacaktır.

Bunun, bir “sivil itaatsizlik” eylemi olduğunu söylemelerine rağmen ideolojik ve politik düzeylerdeki yıkımın ötesinde, ABD’de eşitsizliğin/ ayrımcılığın ve şiddetin toplumu ele geçirmesine doğru, ölümcül bir ivme kazandırabileceğini de görmek zorundayız.

Bu kısa ve küçük dökümden sonra, yeniden kentlerdeki demokrasinin alanının genişletilmesi ve hak kullanımları ile protestoların kentsel demokrasi içindeki yeri sorununa dönecek olursak, belki şu düşüncelerin altını çizmekte yarar olabilir:

  • Kentin kamusal mekanlarındaki protestolar demokrasinin ve insan haklarının bir bölümü sayılmalıdır. Ancak bunun için protesto anayasal bir hak kullanımının ötesine geçilmemelidir.
  • Protestonun, anayasal bir hak olarak hem kabul edilmesi, hem de onunla sınırlanabilmesi için anayasaların insan haklarını sürekli evrilerek genişleyen bütün nitelikleriyle kapsamış ve kapsamayı sürdürüyor olması gereklidir.

Bu son paragrafın arkasından binlerce sayfalık tartışmayı gerektirecek genellikte ve genişlikte olduğunu biliyorum. Protesto niteliğinin, hakların kullanımı ve savunulması ile ilişkisi nasıl değerlendirilecek, nasıl denetlenecek ve anayasal haklar çeşitli biçimlerde kullandırılmadığında yargı ve demokratik denetim mekanizmaları nasıl işleyecek ve belki uzun erimde hak kullanımı nasıl, protestoya gerek kalmadan sürekli bir işleyiş biçiminde gelişecek vb. gibi sorunlar, zaten her toplumun tarihini oluşturuyor. Her toplum, her kent zaten bu süreci geliştiren veya zedeleyen olgularla, bir evrim yaşıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Memo: Kentin en yakışıklı, iyi yürekli devi

Bir varmış, bir yokmuş… İsmi meçhul bir şehirde insanlar, hayvanlar ve devler bir arada yaşarlarmış. Masalımızın kahramanı Memo kentin en pasaklı deviymiş. Eski püskü elbisesi ve kahverengi sandallarından başka bir şey giymezmiş… Derken bir gün Memo’yu, şehre yeni açılan elbise dükkânından kendine yeni kıyafetler alma isteği sarmış…

Julia Donaldson tarafından yazılıp Axel Scheffler tarafından resimlenen İyi Yürekli Dev Memo adlı masalımız işte böyle bir hikâyeyi anlatıyor. İyi yürekli devimiz Memo yeni elbiseler almasına alıyor ama bakalım sonra başından neler geçiyor? Memo yeni elbiseleriyle kentin en yakışıklı devi olmaya heves ederken, kendisinden yardım isteyenlere sırt mı çevirecek yoksa elini mi uzatacak?

Aslında Memo’nun tercihinin hangi yönde olduğu kitabımızın adından da belli. Julia Donaldson bu kitapta geleneksel masallarda hep olumsuz yönleriyle, bencil, kötü kalpli, açgözlü, neredeyse bir canavar olarak tasvir edilen ‘dev’ imgesini yerle bir ediyor. Böylesi bir canavar ruhlu ‘dev’ imgesinin karşısına altın kalpli dev imgesini koyuyor. Üstelik masalımızda anlatılan kentte devler insanların ve hayvanların düşmanı değil. Hep birlikte huzur ve barış içinde yaşadıkları kenti paylaşıyorlar.

Donaldson ve tabii ki resimleriyle kitaba neredeyse ikinci kez hayat veren Axel Scheffler bu yer değiştirmeyi öylesine başarılı bir şekilde yapıyorlar ki, kitabı okurken neredeyse Memo üzüldüğünde üzülüyor, sevindiğinde seviniyorsunuz.

Didaktik bir anlatımdan uzak bu kitabın dili de oldukça eğlenceli. Kitapta yer yer kafiyelerle bezenmiş akıcı bir masal dili karşınıza çıkıyor. Yetişkin, çocuk her okurun keyif alacağı bu masalı okurken, o kadar canlı ve devingen bir anlatımla karşılaşıyorsunuz ki; keşke tiyatroya da uyarlansa demeden edemiyorsunuz. Umarım bir gün, Memo’yu tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.

*

Künye

Yazan: Julia Donaldson

Resimleyen: Axel Scheffler

Çeviren: Ali Berktay

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Yayım Yılı: 2016 (2. Basım)

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-4] Çağdaş Türkiye açmazı: Korkak, çaresiz, cesur

İnsanlarca, riskler ve risk algısı, kendi tutum ve ahlaki değerlerine göre farklı anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bilinmeyen riskler hakkında bilgi edinmek istemezler; tehditlere karşı etkili bir savunmaları olmadığını (çaresizlik) hissettiklerinde onları göz ardı etmeyi tercih ederler. Covid-19 salgını riskinin algılanmasının önündeki en önemli nedenlerden birisi belki de budur. Bilgi almayı tercih edenler ise, “Birinin riske nasıl maruz kaldığı, riske maruz kalmanın sonuçları; riskin kontrol edilebilirliği, diğer insanların risk deneyimleri; olumsuz sonuçlardan kimin sorumlu olduğu ve riske maruz kalmanın herhangi bir avantajı olup olmadığını” bilmek istemektedirler.

İlk yazımızda risk algısını, insanların riskin özellikleri ve şiddeti hakkında öznel yargılarının oluşturduğunu. risk algısını tehlike ve öfkenin oluşturduğunu yazmıştık. Bizce Covid-19, akılda kalıcı (unutulmayan), daha önceden tanınmayan; hızlı etkili ve yıkıcı, bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen; herkese eşit ve adil etkili olmayan bir risktir. Ahlaki değerlerle ilişkilidir. Kaynakları güvenilir değildir, sadece çalışanları değil genel toplumu da (çocuklar, gebeler) etkiler. Sonuçları 14-30 gün sonra geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geri dönüşümsüz, ölüme (veya hastalığa) neden olma korkusu yaratan risklerdendir.

Zararı toplumca adı bilinen kişilerde de görülüyor ve tepkisiz (örtbas etme veya ses çıkarmama) bir süreçle kabul ettirilmeye çalışılıyor. Bu özellikleriyle Covid-19, algının öfke ayağını çoğaltan bir risktir. Daha önceden tanınmayan, hızlı etkili ve yıkıcı; bireysel olarak gözlenemeyen ve denetlenemeyen, kaynakları güvenilir olmayan; sonuçları geç ortaya çıkan ve bazı risk gruplarında geridönüşümsüz ve ölüme (veya hastalığa) neden oluyor oluşu bireylerde korku yaratır. Bu nedenle, toplumumuzun korku algısını incelemenin risk iletişimine yararı dokunabilir. İnternet incelemesinde çeşitli yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları sonuçları halkımıza yapılacak risk iletişiminde dikkat edilecek kimi ilginç ipuçları veriyor.

Türk halkı en çok neden, niçin korkuyor? 

National Geographic Channel’ın 2012 yılında yaptırdığı bir araştırmaya göre Türk halkı en çok, sırasıyla doğal afetlerden (yüz kişinin 85’i), sağlık sorunlarından (yüz kişinin 79’u), ekonomik kriz olmasından (yüz kişinin 76’sı) korkmaktadır. Ülke (geleceği) hakkında ise; %36 terör saldırısından, %32 savaştan, %25 siyasi istikrarsızlıktan, %23 işsizlikten, %19 ise ekonomik krizden korkuyormuşuz. Ankete katılanların %61’i bir ekonomik kriz veya doğal afet durumunda yalnızca kendilerine güveniyorlarmış. %36’sı polis ve orduya, %24’ü sivil toplum kuruluşlarına güvenebileceklerini belirtmiş. Polis ve orduyu ayırırsak, toplumumuz risk iletişimi ve risk algılaması içinde yapılan resmi açıklamalara güvenmeyen bir altyapıya sahip olduğu anlaşılıyor.

Türklerin en çok korktuğu şeyler” yazınca Ekşisözlük’te çıkan 11 sayfa hacmindeki tanımlarda, kimi şaka gibi gelse de ‘Recep Tayyip Erdoğan’dan, ele güne rezil olma’ya, ‘başka bir Türk’ten, kişisel sırlarının ortaya çıkması’na, ‘tecavüz edilmekten, terli terli soğuk su içme’ye, ‘adının kötüye çıkması’ndan, komünistler’e, ‘köpekler’den namusunu kaybetme’ye, onlarca ilginç korku çeşidi var, ki hepsi de bu toplumda sıkça görülen, ama bizce  söylenemeyen veya sorulamayan belirsizlikler kapsamına giren korkular…

2007’de yapılan “en çok korktuğu konu ve başa çıkma yolları” konulu bir araştırmada da  korkularını söyleyen kadınların oranı, Türkiye’de, erkeklere göre daha yüksek bulunmuş. Korku ve endişeleriyle ‘arkadaşlarıyla/ ailesiyle /sevgilisiyle’ konuşarak başa çıktığını belirtenlerin oranı %51 çıkmış. İkinci sırada %19 ile ‘üstesinden gelmek için kendini zorlama’ ve üçüncü sırada ise %15 ile ‘din’ geliyormuş. 

Oxford Üniversitesi’nin 2018 yılında, beş kıtadan 37 ülkede yaptığı araştırma, iletişimin (sosyal) medya boyutuna ilginç katkılar yapıyor. Araştırmada “internette siyasi görüşünü açıklamak”tan en çok korkan yurttaşların “yetkililerle sorun yaşama ihtimali” nedeniyle Türkler olduğu anlaşılmış; oranı %65. Bu korku her siyasi görüşte de var: Kendisini “solcu” olarak tanımlayanların %72’si, “merkez”dekilerin %66’sı ve “sağcı”ların %61’i bu konuda endişeli olduğunu açıklamış.

Habere ve haber kaynaklarına güvensizlik

Araştırmaya göre ‘habere güven’ konusunda Türkiye 37 ülke arasında 27’nci sırada yer almış. Habere güvenenlerin oranı %38 çıkarken, güvenmeyenlerin oranı %40 olmuş. Katılımcıların %22’si ise ‘çekimser’ kalmış. Araştırmacılara göre, habere güven ve güvensizlik oranının birbirine bu kadar yakın çıkması; Türk medyasındaki kutuplaşmanın önemli bir göstergesidir.

İnternette siyasi görüşünü açıklamaktan endişe edenlerin oranının yüksekliği, sosyal medya ve mesajlaşma programlarının “haber bulmak, okumak, seyretmek, paylaşmak veya üzerinde tartışmak” amaçlı kullanımına da yansımış: Facebook’un haber amaçlı kullanımı dört seneden beri düzenli olarak düşerken, WhatsApp’ta ciddi bir artış görülmüş. Araştırmaya göre, “solcu”ların ana haber kaynağı %45 ile online (internet) medya(sı) olurken “merkez”dekilerin ve “sağ”dakilerin ana haber kaynağının sırasıyla %50 ve %59 ile TV olduğu anlaşılmış. Araştırmacılar, bu durumu, ‘televizyon yayınlarının büyük ölçüde hükümetin etkisinde bulunması’ ve “sol”dakilerin ‘alternatif haber kaynakları için online medyaya yönelmeleri’yle açıklıyorlar. 

Toplumumuzdaki ‘İslamî düşünce biçimi’ altyapısı hakkındaki savlarıma, korku (sineması, mimarisi vb.) konusunda yazan mimar akademisyen Uğur Tanyeli de katkı yapıyor. Tanyeli, 2016’daki bir yazısında “korku filmlerinin toplumsal travmaları dışavurduğundan” söz edilerek Türk toplumunun korkuları hakkında risk iletişimi ve algılamasında yararlı olabilecek güzel saptamalar yapmış.  Tanyeli’ye göre, “…dünya sinemasında korku filmleri çoklukla soğuk savaşı, nükleer bombaların getireceği yıkımı; Vietnam Savaşı’nı, AIDS’i, uzay araştırmalarının olası sonuçlarını, gelecekteki bir nükleer savaşın yarattığı zombileri, ekolojik bir felaket sonrasındaki dünyayı veya bilinmedik virüslerin dönüştürdüğü insanlara ilişkin konuları” ele alıyor…

Yazar, toplumsal altyapıyla ilgili önemli saptamalarına devam ediyor: Korkutulabilmemiz için o filmin yapımı öncesinde de korkmakta olduğumuz, ama filmin olsa olsa bize anımsatacağı bir dizi tehdit unsuru çevremizde olmalıdır. Nükleer tehditten habersizsek, onun bizim fiziksel bünyemizi dönüştürücü, malformasyonlar (sakat organlar) üretici etkisini duymamışsak, bunları eksen alan korkularımız da doğal olarak yoktur… Türkiye’de son on yılda birdenbire ortaya çıkan ve çok sayıda örneği üretilen korku filmlerinin nasıl yorumlanabileceği konusu iyice ilginçleşiyor. … Bu film adlarının hepsinin Arapça oluşu ve bir biçimde İslam’la (ya da pseudo-İslam’la) bağlantıları bulunuşu herhalde rastlantı değil. Kısa bir internet araştırması bu gibi tüm adların cin ve şeytan gibi dinsel kavramlarla ilişkili olduklarını ortaya koyuyor. Belli ki, Türkiye’de korkular metafizik bir altyapı üzerinde yükseliyor. Kısacası, Türkler nükleerden, ekolojik çevre felaketlerinden, bilimin yanlış dönüştüreceği bir dünyadan, psişik insani açmazlardan filan korkmuyorlar… Bence bunu anlamak için Türkiye’de dünyayı dönüştürmeye muktedir aktif bir insani varoluş hali tahayyül edilmediğini görmek gerekiyor. Değişimin sadece niceliksel bir şey olarak düşünüldüğünü, ama radikal ve niteliksel olabileceğinin akla gelmediğini anlıyoruz. Bu, aslında değişmeyen, değişmemesi gereken ve değişmemesi umulan bir dünyada yaşadığına inanmak demek. Hepimizin dünyayı daha iyi veya daha kötü yapacak araçlara, imkânlara sahip olduğumuzu görmemek demek… Böyle düşünenlerin tüm korkularının fizik değil metafizik evrenine ait olmasından olağan ne var?

Bu aynı zamanda da entelektüel açıdan havlu atmış bir topluma işaret ediyor. Sadece görmediği, akılla kavrayamadığı, gündelik yaşamda yüz yüze gelmediği, ama dine sığınarak baş edebileceği kötülüklerle tanımlı bir dünyada yaşıyor Türkler. Böyle bir korkular evrenini en iyi anlatan güncel terimin ‘üst akıl’ oluşu da doğal… O üst aklın bizim sahip olduğumuz olağan akılla kavranması olanaksızsa başka ne yapabiliriz? İnsanoğlunun dünyayı dönüştürebilmesi için, öncelikle, olağan akılla kavranan ve olağan akıllar tarafından var edilen bir dünyada yaşadığını fark etmesi gerekir. Bu farkındalıksa Türkiye’ye alabildiğine uzak gözüküyor.

Sorun şu ki, metafizik evrenine böylesine gömük yaşayan ve fiziksel evrene ayak basmamak için elinden geleni yapan bu çaresizler, sayısız somut sorunla kuşatılmış bir ülkede yaşıyorlar. Buysa olağan düşünsel döngüyü tamamlıyor: O sorunlarla baş edemedikleri için metafizik dünyaya kaçıyorlar, metafizik dünyaya kaçtıkça o sorunlarla baş etme imkânını hepten yitiriyorlar. Çağdaş Türkiye açmazına hoş geldiniz.”

Belki de bu yüzden, daha salgının başlarında ve sonrasında toplum çoğunluğumuzun “Covid-19 salgınından ve böyle bir salgının ülkenin geleceği üzerinde nelere kâdir olduğundan” korkmaması ve riski algılamaması anlaşılıyor. 

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. “Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

 

Kategori: Manşet

ManşetKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] ‘Tuhaf’ mutlu yuvalar ve ‘kötü örnek’ şahane babalar artık bizde de var!

Çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl yankı bulup yeniden üretildiği konusunda birçok araştırma, birçok tartışma mevcut. Konu açıldı mı ilk aklımıza gelen masallar ve orada cirit atan kurtarılmayı bekleyen prenseslerle kurtarıcı prensler oluyor genellikle. Oysa biraz seçici bir algıyla incelediğimizde günümüz çocuk ve gençlik edebiyatının, çocuklarımızın hayallerini “pembe” ve “mavi” kalıplara hapsetmekte, geleneksel aileyi kutsamakta, asıl kötüsü de bunun dışında kalan yaşama biçimlerine sırtını dönmekte en az masallar kadar etkin olduğu kolayca görülür.

Evi çekip çevirmek yerine mesleki kariyerine ya da bireysel hayallerine odaklanan anneler, çocuk bakımını ve ev işlerini üstlenen evli ya da bekâr babalar, evlenmeden birlikte yaşayan ebeveynler, boşanılmış ve yeniden evlenilmiş eşlerle, biyolojik olan ya da olmayan çocuklarla renkli bir bütün oluşturan patchwork aileler uluslararası çocuk ve gençlik edebiyatında bile pek az yer bulmaktadır. Çeviri çocuk kitaplarını bir yana bıraktığımızda manzara daha da çoraktır. Kabul, cinsiyetlerin toplumsal rolüne ve geleneksel aile modeline dair köhnemiş klişe ve kalıplardan kaçınma eğilimi bizde de filizlenmiş durumda.

Ama filizin canlanıp dallanmasına daha epey var. Öyle ki, farklı aile biçimlerinin mümkün ve meşru olmakla kalmadığını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin pekâlâ sorgulanabilir, hatta buna muhtaç olduklarını gösteren, gökkuşağının tüm renklerini açıktan kucaklama cesareti gösteren (ki öyle bir eser halihazırda bizim coğrafyada yazılmadı daha) ya da hiç değilse satır arasında tabuların dışına çıkabilen “yerli üretim” çocuk kitapları hâlâ bir elin beş parmağını geçmiyor.

Serçeyle kırlangıcın alışılmadık dostluk ve dayanışması

Hal böyleyken Can Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda bu kapsamda değerlendirilebilecek iki eserin peş peşe çıkmış olması tek başına dikkate ve önemsenmeye değer.

Söz konusu kitaplardan birincisi, Çayırın En Tuhaf Yuvası, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkmış, Vaghar Aghaei’nin çizimleriyle renklenmiş. İkincisi, Benim Babam Kötü Örnek’in metni Aslı Tohumcu’ya, resimleri Mavisu Demirağ’a ait.

Her iki eser de daha isimleriyle, kapaklarının altında toplumda “tuhaf” ya da “kötü örnek” gözüyle bakılan “hikâyeler” sakladıklarını ele veriyor. Yani aslında saklanan bir şey yok. Ahmet Büke, bir yuvada rollerin geleneklerin ötesinde farklı (da) dağılabileceğini, bir ailenin alışılmışın dışında aktörlerden (de) oluşabileceğini işlerken hayvan karakterlerden yararlanıyor.

Öykünün kahramanları herhangi bir cinsiyetten insan bireyleri değil de bir serçe ile bir kırlangıç olduğunda aile ve cinsiyet rollerine dair birçok sorunsalı birden işlemek hem mümkün hem biraz daha kolay hale geliyor. En azından çocuk yazınında hayvan karakterler sıklıkla bu gibi nedenlerle insanlardan rol çalıp onların yerine geçebiliyor.

Bir serçe ile bir kırlangıcın bir araya gelmesi görülmüş şey değil. Hele de bu kırlangıç bir kuştan beklenen temel şeyleri, yani yuva yapmasını ve uçmasını unutmuşsa. Ama serçe kırlangıcı, kırlangıç da serçeyi seviyor. Bir arada yaşamak için bu kadarı yeter. Gerçi kırlangıç bir ara şüpheye düşüyor. Tüm yuvalarda anne kuş, baba kuş ve yavru kuşlardan oluşan aileler yaşarken, serçenin aile kurmasına engel olmak doğru mu? Neyse ki serçe, kırlangıcın çekip gitmekten vazgeçiriyor. Ona göre bir yuvayı yuva yapan dostluk ve dayanışma. Şans bu ya, bir gün aralarındaki sevgi bağı toplum baskısına üstün gelen ikili yuvalarında bir yumurta buluyor. Yumurta serçeye de kırlangıca da ait olmadığına göre akıllara guguk kuşu geliyor haliyle.

Üstelik serçe ve kırlangıç birbirlerini tüm farklılıklarıyla benimsedikleri gibi guguk kuşu yavrusunu da aynı önyargısız sevgiyle aileye dâhil ediyor. Ahmet Büke’nin sözleriyle “Haber bomba gibi patlamıştı. Bir yuvada kırlangıç, serçe ve guguk kuşu yaşıyordu! (…) Böyle bir şey olabilir miydi!”. Öfkeli tepkilere hep beraber dil çıkaran üçlü, küçük okura “pekâlâ mümkün” dedirtiyor. Herkes gibi olmayan, başkaları gibi davranmayan ebeveynlerle, biyolojik olmayan anne ya da babalarla yaşayan çocukların kendi deneyimlerinden izler bulabilecekleri bu hikâye, geleneksel ailelerde büyüyen çocuklarla başka türlüsünün de var ve meşru olduğu, hatta çok da iyi yürüyebileceği, ortak yaşamı zorlaştıran ya da kolaylaştıran faktörler hakkında konuşmak için vesile yaratıyor.

Baba-kızın ‘müşterek’ yaşamı

Küçük yaştakilerle benzer sohbet olanakları sunan Benim Babam Kötü Örnek bize eşiyle ve çocuğuyla eşitlikçi ya da yazar Aslı Tohumcu’nun deyimiyle “müşterek” bir yaşam kuran bir babayı tüm alışılmadık yönleriyle tanıtıyor. Yeri geldiğinde kızının kuaförü, yeri geldiğinde moda danışmanı, bazen evin aşçısı, bazen temizlikçisi, bazen de organizatörü olan bu baba, aile çevresinde, özellikle de ailenin erkek bireylerince pek de hoş karşılanmıyor. İşte, hikâyenin anlatıcısı küçük kızın canını sıkan tam da bu. Ona göre babasının davranışlarında bir gariplik yok. “Kötülük bunun neresinde?” diye sora sora dilinde tüy bitiyor.

Sahi, toplum “yardım” kavramıyla çizilen sınırı ihlal etmediği sürece önlük takan babalara hoşgörü gösterebiliyorken, neden ortak yaşamın getirdiği yüklerin altına tam, yani yükler arasında ayrım yapmadan giren, aile olmanın ve çocuk yetiştirmenin sorumluluklarını gerçekten de “müşterek” omuzlayan, üstelik de bundan hoşnut olduğunu saklama gereği duymayan bir erkeğe hâlâ “uzaylı” muamelesi yapıyor? Neden çekirdek ailenin en yakın çeperinde bile “aman, böyle örnek uzak olsun bize” tepkisi ağır basıyor? Bunu yanıtlamak kitabı çocuklarla okuyup yine onlarla, kendi deneyimleri ışığında tartışacak olan yetişkinlere düşüyor.

Sonuçta küçükler tarafından açık yüreklilikle benimsenen renkli mutlu yuvalara tuhaflık atfeden, çocukların şahane ilişkiler kurduğu ama eril şemaya uymayan babalara “kötü örnek” gözüyle bakan onlar.

*

Aslı Tohumcu: 1974 yılında Leverkusen’de doğan Aslı Tohumcu’nun çocukluğu Bursa’da geçti. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından çeşitli yayınevlerinde editörlük, TRT2’de muhabirlik, sunuculuk ve danışmanlık yaptı, kitap ekleri çıkardı. 2003’ten bugüne pek çok roman ve öykü kitabı yayımlandı. Çocuk kitapları üzerine köşe yazılarıyla da tanınan Tohumcu, çocuklar için yazdığı iki ciltlik Üç, İkiii, Birr, Ateş!’in (2012) ardından, “Eksimus Serüvenleri” (2013) ve “Bolbadim Günlükleri” (2013) dizilerini kaleme aldı. Mizah dolu macera romanı Karadankaçanlar’ı (2015), küçükler için bir kütüphane macerası anlattığı Hışır Hışır Kırt Kırt (2016) ile çocuk, toplum ve çevre üzerine eleştirel bir roman niteliğindeki Dünyayı Döndüren Kız (2016) izledi. Yetişkinler ve çocuklar için yazmanın yanı sıra edebiyat üzerine yazılarını ve yazı atölyelerini sürdüren Aslı Tohumcu, kızı Tomris’le birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Ahmet Büke: Ahmet Büke 1970’te, Manisa’nın Gördes ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gördes’te, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde bitirdi. Bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okudu. 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri E Dergisi, Adam Öykü, Ünlem, Patika, İmge Öyküler, Özgür Edebiyat, Eşik Cini, Notos Öykü, yeniyazı, ğ, Sus, Har gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. İzmir Postası’nın Adamları (2004) ve Çiğdem Külahı’nın (2006) ardından, Alnı Mavide (2008) ile 2008 Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, Kumrunun Gördüğü (2010) ile 2011 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Onları Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012), Yüklük (2014), Varamayan (2019) adlı öykü kitapları izledi. İlk romanı Mevzumuz Derin (2013), Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’ne değer görüldü. “Hazır Bilgi Serisi” için derlediği 100 Tuhaf Kitap 2015’te yayımlandı. İnsan Kendine de İyi Gelir (Dünya Kitap 2015 Yılın Telif Kitabı Ödülü), Gizli Sevenler Cemiyeti (2016), Eyvah, Babam Şiir Yazıyor! (2017), Annemle Uzayda (2017), Gökçe’nin Yolu (2018), Neşeli Günler (2019) ve Kırlangıç Zamanı’nı (2019) çocuklar ve gençler için yazdı. Eşi ve kızıyla İzmir’de yaşayan yazar, yeni kitabı Çayırın En Tuhaf Yuvası’nda (2020), aile olmak ve birlikte bir yaşam alanı kurmak üzerine, doğanın kendi mucizelerinden doğan sevgi dolu bir öykü anlatıyor.

 

 

 

 

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Kabus bitiyor mu?

Bitmiyor; 2020 yılı ile beraber yaşadığımız pandemi günlerinin de biteceğini düşünenlerdenseniz, yanılıyorsunuz… Özellikle 2020 son günlerinde Covid-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili medyaya yansıyan haberler dünyanın her tarafında bir iyimserlik yarattı. Fakat 2021’in daha ilk gününde gelişmelerin bu yönde olmadığı, üstelik bu aşılardan şu ana kadar başta ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu FDA olmak üzere dünyanın çeşitli yörelerinde acil kullanım onayı alan Pfizer/BioNTech firmasının aşını geliştiren Prof. Dr. Uğur Şahin’in sözleriyle ortaya çıktı.  

Şahin ünlü Alman dergisi Der Spıegel’in yılın yayınlanan ilk sayısına verdiği röportajla herkesi pembe rüyalarından uyandırdı. Ona göre mevcut onaylı aşıların eksikliği nedeniyle üretim ve dağıtım sürecinde büyük bir boşluk oluşması kaçınılmaz. Prof. Şahin diğer aşıların doğru düzgün faz 3 çalışmasının ara sonuçlarını bilimsel ölçütler içinde yayınlayamadıklarını ve bu nedenle uluslararası saygın bilimsel kuruluşlardan henüz ‘acil kullanım onayı’ alamadıklarının altını çiziyor ve bu durumun kendi aşılarının tedariğinde talep yoğunluğu nedeniyle boşluklar oluşturabileceğini belirtiyor. 

Prof. Dr. Şahin’e göre diğer aşılar faz 3 çalışmasının ara sonuçlarını tartışmaya yer vermeyecek şekilde yayınlayamadıkları ve bu nedenle başta Dünya Sağlık Örgütü’nden olmak üzere acil kullanım onayını alamadıkları takdirde tüm dünyada aşı sıkıntısı yaşanması kaçınılmaz.

Aslında bunun ilk belirtileri geçtiğimiz yılın son günlerinde ortaya çıkmıştı; bile… Başta İngiltere olmak üzere bütün ülkelerde aşı sıkıntısı başladı. Bu sıkıntı nedeniyle ikinci doz aşının yapılma aralığı iki haftadan, bir aya hatta 1.5 aya kadar yükselebileceğinin işaretleri ortaya çıktı. İngiltere’de bazı bilim insanları iki doz aşının iki farklı aşıyla yapılmasının nasıl sonuç vereceğini tartışmaya bile başladılar. ABD’li bilim insanları ise bunun kesinlikle denenmemesi konusunda hemfikir…

Diğer bir görüş ise; ‘herkesi hiç olmazsa bir doz aşılayalım; hiç yoktan iyidir’ görüşü… Üstelik bu tartışmalar 2020 içinde gereksinimlerinin üzerinde sipariş verip; parasını da peşin ödeyen zengin ülkelerde yaşanıyor. Bu ülkelerde geçen yıldan itibaren aşı temininde öncelik almalarına rağmen hem temininde güçlük çekiyorlar hem de aşılama organizasyonu zorluklarıyla boğuşuyorlar. İsrail gibi küçücük ve dümdüz bir coğrafyada bile bir ayda ulaşılabilen aşılama sayısı ancak bir milyon…

Sinovac aşısında soru işaretleri

Ülkemize gelince, diğer ülkeler tarafından pek fazla tercih edilmeyen Çin’in Sinovac firmasının ürettiği aşıya talip ülkemizin Sağlık Bakanlığı… Öncelikle belirtelim; bu aşının bilimsel ölçütlere uygun faz 3 ara raporu hala yok… Şu ana kadar ise bu aşıdan sadece 3 milyon doz ülkemize getirilmiş ve biyogüvenlik testleri başlamış durumda. Ölü virüs aşısı olan aşının aslında faz1 ve 2 çalışmaları çok iyi yapılmıştı ve sonuçları umut vericiydi. Faz 3 çalışmaları ve onun ara dönem sonuçları merakla beklenen aşının bu aşama çalışmaları üreticisi tarafından dört ülkede; Türkiye, Brezilya, Endonezya ve Şili’de başlatıldı. 

Ancak şu ana kadar ana üretici Sinovac firması tarafından faz 3 çalışmaları ara sonuçlarıyla ilgili bilimsel açıdan doyurucu bir paylaşım yapılmadı. Oysa bir aşının yan etki ve koruyuculuğuna; dolayısıyla yaygın olarak kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek için en kritik bilgiler faz-3 çalışmasının sonuçlanması ile elde ediliyor. Halen Covid-19’a karşı geliştirilen hiçbir aşı adayının faz-3 çalışması tamamlanmadı. Normalde faz 3 çalışmaları ortalama iki yıllık bir zaman alıyor. Çünkü aşının koruyuculuğuna ve ne kadar süreyle tekrarlanması gerekeceğine karar verebilmek için gönüllülerin en az bir yıl süreyle izlenmesi gerekiyor. Fakat yaşadığımız pandemi günlerinde faz-3 çalışmalarının tamamlanması beklenmeden ara dönem sonuçları ile ‘acil kullanım onayı’ ile aşılar kullanıma veriliyor. Yetkili kurumlar aşı firmalarının bazı kurallar içinde sunduğu bu ara dönem sonuçlarına göre acil kullanım onayı veriyorlar.

Ara dönem sonucunun açıklanabilmesi için en önemli nokta, aşı ve plasebo gruplarını içeren gönüllüler grubunda asgari sayıda vaka gözlenmesi gerekliliği; bu gereklilik Sinovac Firmasının ürettiği aşının faz 3 çalışmaları için Brezilya’da 60, ülkemizde ise 40 vaka… Ancak ülkemizde koruyuculuk oranını %91.25 olarak verdiği tarihte, 14 gün arayla iki kez aşı yapılmış ve aldığı ikinci dozdan sonra en az iki hafta süre geçmiş gönüllü sayısı yalnızca 1.322 idi.  Üstelik bu grup içinde hastalananların sayısı da sadece 29’du.  Yani Türkiye asgari vaka sayısına bile ulaşmadan, sadece 29 vaka ile koruyuculuk oranı açıkladı. Bu nedenle ülkemizde açıklanan veriler Türkiye’ye özel bir ara dönem sonucu olarak bile görülemez ve güvenilir değil. Üstelik faz-3’ün kesin ya da ara dönem sonucu denildiğinde anlaşılması gereken şey, faz-3 çalışmasını yürüten ülkelerin (Türkiye, Brezilya, Şili, Endonezya) verilerini içeren ortak bir sonuç; diğer aşıların ve aşı adaylarının şu ana kadar açıkladıkları ara dönem sonuçları bu ilkeler içinde açıklandı, açıklanmaya da devam ediyor.

Yaş grupları ve ikinci dozda belirsizlikler

Önemli bir diğer noktaysa 60 yaş ve üstü gruba aşı uygulamasının hedeflenmesidir. Bilindiği gibi ülkemizde yürütülen faz-3 çalışması 18-59 yaş grubundaki gönüllüler üzerinde yürütüldü. 60 yaş ve üzerindekileri kapsayan araştırmalar ise küçük gruplar halinde Brezilya ve Şili’de yürütülüyor. Şu ana kadar 60 yaş ve üzerindeki grupla ilgili gerek firma gerekse bu ülkeler tarafından hiçbir sonuç paylaşılmadı. Durum böyleyken Türkiye’nin aşıyı yaşlılara uygulamasının bilimsel hiçbir dayanağı yok…

Ayrıca bugünlerde yetkililer iki doz arasındaki sürenin 14 günden 28 güne çıkarılacağını belirtiyor.  Oysa faz 3 çalışmaları sırasında gönüllülere hep 14 gün ara ile yapılmıştı ikinci doz aşı adayları…

Bu harita 2022’de de aşıyı tartışacağımızı gösteriyor.

Tarih boyunca çok sayıda pandemi yaşadık. Fakat ilk defa bir pandemi yaşanırken geliştirilen aşılarla durdurulmaya çalışılıyor. O nedenle bazen yıllar süren aşı geliştirilme süreçleri mümkün olduğunca kısaltılmaya çalışılıyor. Tüm dünyada özellikle faz 3 çalışmalarının ara raporlarının yayınlandığı az sayıdaki aşının talebi karşılayamaması nedeniyle İngiltere ve ABD gibi ülkelerde kullandıkları mRNA aşılarının ikinci doz uygulama arasını açmayı (Pfizer-BioNTech aşısı için 3 hafta yerine 12 hafta arayla iki kez uygulama) tartışıyorlar.

Bu durumu ülkemizdeki durumla karıştırmamak gerekiyor. Çünkü sözü edilen ülkelerin kullandıkları mRNA aşılarının faz-3 ara dönem sonuçları bilimsel ölçütlere uygun olarak yayınlandı ve bu aşılar bu sonuçlarla pek çok ülkeden onay da aldılar. Yani faz-3 çalışmasıyla o aşıların iki doz uygulamadan sonra ne düzeyde antikor oluşturdukları ve oluşan antikorun yaklaşık kaç hafta varlığını sürdürdüğü gösterilmiş durumda. Pfizer-BioNTech aşısına FDA acil kullanım izni verdiğinde iki doz aşı yapılmış gönüllüler ortalama 3 ay izlenmiş durumdaydılar.

Toplum bağışıklığı 2022’yi bulabilir

Üstelik Pfizer firması İngiltere ve ABD’nin iki doz arasındaki süreyi uzatma düşüncelerinden duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve böyle bir uygulamanın aşının koruyuculuk düzeyini ne şekilde etkileyeceği konusunda ellerinde yeterli veri olmadığını bildirdi. Oysa Sinovac firmasının ürettiği aşı ile ilgili gerek faz 3 çalışmasının gerek güvenilir ara sonuçlar gerekse iki doz arasındaki süreyi uzatma ile ilgili güvenilir bir bilgi yok ve bu tamamen bu aşının teminindeki güçlükle ilgili olduğu açık…

Kabus gerek dünya için gerekse ülkemiz için henüz bitmedi, en azından 2021 yılının sonuna kadar bitmeyecek… Aşı ile toplum bağışıklığının sağlanması şimdilik 2022 yılına kadar uzayacak gibi görünüyor. Zengin ülkeler aşı alımı konusunda elini çabuk tuttular ama Prof. Dr. Uğur Şahin’in de belirttiği gibi gerek aşı onayındaki sorunlar gerekse uygulama zorlukları 2021 yılının da pandeminin gölgesinde geçeceğini gösteriyor. Tüm bunlara ek olarak ülkemizde gerek salgın yönetiminde gerekse aşı seçim ve yönetiminde yapılan hatalar aşılama açısından ülkemizin daha da zor bir süreçten geçeceğinin bir habercisi gibi…

Çözüm, bilimin aydınlattığı yoldan inatla yürümekten geçiyor.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] Nükleer enerjinin maskesi düştü, zirvede nükleer enerjiyle sıvanamayan güneş!

2020, nükleer santrallerin promosyoncuları tarafından bile “yenilenebilir enerji” şeklinde lanse edilmesinden vazgeçtiği, güneş enerjisinin maliyet ve verimlilik hesaplarıyla zirveye oturduğu bir yıl oldu. Uzunca bir süre “karbonsuz enerji” olarak tanıtılan, direkt karbon salmasa dahi direkt radyasyon salan, gerek denizin gerekse atmosferin sıcaklık artışını tırmandıran etkileriyle nükleer yakıt çevrimi  içinde küresel negatif etkilere haiz olan atık sorunu genel anlamda yani dünya çapında deneyimlenmediği için yeterince anlaşılamayan  nükleer enerji, bu açılardan değilse de kârlılık planlarını desteklemediği için sınıfta kaldı.  Nihayet nükleer karşıtlarının yıllardır haykırdığı bir gerçeği iş insanları da kaçınılmaz şekilde ve yüksek sesle kabul etti: Nükleer enerji tesisinin inşaatı maliyetlidir, pahalıdır, uzun sürer; nükleer enerji üretimi  maliyetlidir, verimli değildir, risklidir, öngörülemeyen maddi manevi maliyetlere enerji üretimi dışındaki motivasyonlar için katlanmak demektir.

Buna ek olarak 2020, özellikle yaz aylarında günümüzün bir gerçeği olan iklim değişikliği şartlarında soğutma suyunu göl ve nehirlerden alan nükleer santrallerin devreden çıkarıldığı, enerji üretiminin durdurulduğu bir yıl oldu.  Otuz kırk yıl önce yüksek maliyetlere, uzun inşaat sürelerine katlanılarak inşa edilen santrallerin yılda iki üç ay üretimin durduruldu. Özetle nükleer santrallerin verimliliği bırakın zararına yatırım anlamına geldiği anlaşıldı. “Ne için, kim için  nükleer enerji? ” sorusu yatırımcılar tarafından da sorulur oldu.

Aralık ayında, Uluslararası Enerji Ajansı (UEA)Başkanı Fatih Birol Ekonomi Gazetecileri Derneği (EGD) tarafından organize edilen benim de katıldığım sanal toplantıda yeni dönemin rüzgarının yenilenebilir enerji kaynaklarından özellikle güneş enerjisinden yana eseceğini ilan ederek nükleer enerjiye ekonominin değil, devlet(ler)in ilgi ve motivasyonunun  olduğunu açıkça teslim etti.

Güneş enerjisinin maliyeti yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyeti yüzde 70 azalırken nükleer enerjinin maliyetleri yüzde 26 arttı.

Nükleer enerjinin çoktan geriye düştüğünü geçmiş yıllarda da aktardığımız gibi bu sene de Yeşil Gazete okurları için Eylül ayında Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu‘nu değerlendirme yazımızla paylaşmıştık. Raporda nükleer enerji santrallerinin kurulum ve işletim süreçlerinin, kaynağını doğadan alan ve doğada sınırsız bulunan rüzgar ve güneş enerjilerine göre çok geriye düştüğü şu cümleyle özetleniyordu: Güneş enerjisinin maliyeti yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyeti yüzde 70 azalırken nükleer enerjinin maliyetleri yüzde 26 arttı.

Mart 2020’de TENMAK kuruldu

Dünya ve Türkiye’deki yatırımcılar yüzünü güneşe dönerken 2020, hükümetin ve hükümetin açtığı yasal zeminde yükselen şirketlerin madencilik ve kirli enerji yatırımlarına yöneldiği bir yıl oldu. Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Resmi Gazete’de yayımlanarak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile ilgili özel bütçeli Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK) kuruldu.

2019’da Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmeden bir ay önce, KHK ile kurularak başkanının Cumhurbaşkanı olduğu Nükleer Düzenleme Kurumu‘nun (NDK) kurulmasıyla Türkiye’nin nükleer enerji yatırımlarının hafızası  sayılan ve hiç bir bakanlığa bağlı olmayan Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) lağvedilmişti. TENMAK’ın kurulmasıyla birlikte de tekrar ve tamamen kapatıldı. TAEK çalışanlarının bir kısmının TENMAK bünyesine alındığı açıklandı. Mart ayında yapılan bu kurumsal değişimi müteakip belli  şirketlerin madencilik faaliyetleri, yatırımları agresifleşti.

 Akkuyu NGS inşaatı engel tanımadı

2020, güneş enerjisi dünya genelinde zirveye tırmanırken ironik şekilde yılda 300 gün güneş alan Mersin‘de Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) inşaatına devam edilen bir yıl oldu. Bir yıl önce başlanan reaktör inşaatı hızla tamamlanarak üçüncü reaktör için de inşaat lisansı verildi.

Akkuyu NGS’de işçilerle üst fotograflarda yöneticilerin yemekhane koşulları

Birinci reaktörün Cumhuriyet’in ilan edilişinin 100. yılına denk getirilecek şekilde 2023’te operasyona başlatılması hedefi doğrultusunda, işçilerin Covid 19’a yakalanması riskine karşı şantiyenin yemekhanesinde bir önlem alınmadığına şahit olduk. Çalışanlar mesafesiz  koşullarda yemek yerken aynı işletmede üst düzey yöneticilere özel koşulların tasarlandığını görmek Akkuyu NGS’de emekçilerin hayatlarının hiçe sayılmasının yanı sıra ayrımcılık yapıldığının da ispatı oldu. Üst düzey yöneticilerin içinde Rusların varlığı Ruslara ait bir işletmede çalışan Türk emekçilerin milliyetçilik üzerinden de ayrımcılığa maruz kalmış olabileceğini düşündürdü.

Bir önceki yıl iki defa vuku bulan temel çatlamasının geçiştirildiği Akkuyu NGS şantiyesinde emekçilerin sağlık ve selametinin  önemsenmemesi,  olur da üretime geçilirse halk sağlığının da hiçe sayılacağının emaresiydi.

VVER 1200’ün teknik sorunları 

2020’de ucu Akkuyu NGS’ ye dokunan bir olay da Belarus‘ta yaşandı. Akkuyu NGS’de kullanılacak olan aynı tip VVER 1200 reaktörü Ostravetz Nükleer Santrali‘nin inşa edilmiş tek reaktörü elektrik iletim hatlarında oluşan bir problem nedeniyle operasyona başladıktan bir ay sonra devreden çıkarıldı.

Tekrar devreye alındıktan hemen sonra da soğutma suyu sistemi arızalanan bu reaktör, komşu ülke Litvanya’yı alarma geçirdi. Litvanya tepki olarak Belarus’tan elektrik ithalatını durdururken başkentte halka valilik tarafından evlerden çıkmamaya hazırlıklı olunacak şekilde gıda stoklaması söylendi. Belarus’ta ise devletin kendi yurttaşları için herhangi bir önlem almaması ve acil durum çağrısı yapmaması nükleer santraller söz konusuysa devletlerin istikrarı korumak için halk sağlığını yok saymasının diğer bir örneği oldu.

Sinop NGS ÇED’i onaylandı, yurttaşlar davacı

2020’de Akkuyu NGS’nin ardından Türkiye’nin ikinci nükleer santralinin kurulması için seçilen Sinop’ta hareketli günler yaşandı. İki yıl önce 6 Şubat’ta halkın katılamadığı halkın katılımı toplantısına tepki olarak Valilik önündeki protestolara katılan Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyelerine karşı açılan dava geçen yıl bu zamanlarda görüldü ve iki ay sonra da beraatle sonuçlandı.

Beraat haberinden iki ay sonra ise Sinop Nükleer Santrali için Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanarak askıya çıkarıldığı öğrenildi. Böylece 2018 yılında Türkiye ile imzaladığı Hükümetlerarası Anlaşmadan çekilmiş olan Japonya ile yapılmış bu anlaşmaya dayandırılarak projeyi inşa edecek şirket dahi belli olmaksızın “farazi bir reaktör tipine yönelik” hazırlanmış olan ÇED, skandal şekilde onaylanmış oldu. ÇED’e karşı dava açan Sinop Nükleer Karşıtı Platform, sivil toplum örgütleri ve yurttaşlar son bir yıldır yoğun şekilde yaşanan ekonomik darboğaza rağmen bilirkişi ücretini karşılamak üzere yeni yılda hukukun tecelli etmesini umarak dayanışma gösterdiler.

Çernobil ve Fukuşima ekosistemi zehirlemeye devam ediyor

Dünyaya baktığımızda 2020, nükleer enerji üretim tesislerinin tüm dünya için nasıl bir tehdit anlamına geldiğini, 34 yıl önce meydana gelen Çernobil felaketi ve 9 yıl önce başlayan Fukuşima nükleer felaketiyle anıldığı bir diğer yıl oldu. Çernobil bölgesindeki kızıl ormanda çıkan yangınlar radyoaktivitenin ekosisteme yine yeniden karışma riskini gündeme getirirken, Fukuşima nükleer felaketi de onlarca belki yüzlerce yıl boyunca her yangın, tayfun, sel gibi doğa olaylarının eşliğinde bölgedeki radyoaktif kirliliğin hareketlenerek ekosistemde yayılımına, dolayısıyla  riskin yeniden üretimine yol açtı.

2020’de Fukuşima Nükleer Santral sahasındaki silolarda biriktirilmiş olan 1 milyon 200 bin ton radyoaktif suyun denize boşaltılması ihtimali  tekrar  gündeme geldi. Fukuşima santral arazisinde bu siloların depolanacağı alan kalmayacağı gerekçesiyle mevcut miktarın denize boşaltılma girişimi 2021’de de devam edecek görünüyor.

Covid 19 Tokyo 2020 Olimpiyat Oyunları’nı 2021’e erteledi

Fukuşima’da, Japon hükümetinin inkar ettiği radyoaktivite gerçeği açısından yegane olumlu gelişme, tüm bu radyoaktif kirlilik ve risklere rağmen “Fukuşima’da radyasyon yoktur” iddiasının teyidi  için gerçekleştirilmek istenen Olimpiyat oyunlarının Covid- 19 nedeniyle 2021 yılının Haziran ayına ertelenmesi oldu.

Arap yarımadası’nın ilk reaktörü

2020, enerji yatırımlarına nükleerle devam etmenin mantıksızlığını ortaya koyarken Birleşik Arap Emirlikleri‘nin Barakah Nükleer Enerji Santrali‘nin faaliyete geçtiğini duyurmasıyla Arap yarımadası nükleer yarımada oldu.  Arap dünyasının ilk nükleer santrali olma özelliğini taşıyan bu santral, Güney Kore Elektrik Şirketi (KEPCO) ve Emirates Nuclear Energy Corporation (ENEC) ortaklığıyla kuruldu.

Arap yarımadası nükleer yarımadaya dönüşürken Basra Körfezi’nin karşı yakasındaki İran‘ın Natanz Uranyum Zenginleştirme Tesisi‘nde İran haber kaynaklarınca ABD ve İsrail tarafından düzenlenen bir sabotaj olarak değerlendirilen bir patlama meydana geldi. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı‘nın (IAEA) açıklaması, sabotaj ihtimalini destekler şekilde; “İran’ın nükleer anlaşmanın dışına çıkarak %3,5 yerine %4,5 civarındaki uranyum zenginleştirmesi rahatsızlık vericiydi” şeklinde oldu.

İran’ın nükleer çalışmalarına verilen yanıt bu kadarla da sınırlı kalmadı. İran nükleer programının mimarı Mohsen Fakhrizadeh, suikaste uğrayarak yaşamını yitirdi. Misilleme endişeleri yükselirken  2020 ABD seçimlerinin galibi Joe Biden yeni yılın 20 Ocak’ında görevine başladığı zaman ilk olarak Trump’ın bozduğu İran’la nükleer anlaşmayı onaylayarak “normalleştirme” sağlayacağını duyurdu.

Bu dünyanın sahibi siz değilsiniz, onu mahvetmenize izin vermeyeceğiz”

Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması yürürlüğe girdi

2020 yılında nükleer enerjinin “güç”değil “güçsüzlüğün” ispatı sayılabileceği pek çok olay yaşanırken nükleer silahlanmaya karşı dev bir adım atıldı. Honduras‘ın da imzalamasıyla 196 ülkeden 50’si, nükleer silah sahiplerine ‘Bu dünyanın sahibi siz değilsiniz, onu mahvetmenize izin vermeyeceğiz‘ mesajını verdi ve Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması (TPNW) yürürlüğe girdi. Resmi olarak malumun; yani  nükleer silahlanmanın “yasal ve de etik olmadığının” ilamı anlamına gelen bu anlaşma nükleer silah sahibi olmayı ‘suç’ ilan etmesiyle çok kıymetli. Bu ön kabul  nükleer silahlanma süreçlerini beslediği açıkça kabul edilen nükleer enerji üretimi için de yakın gelecekte  tartışmalı bir sürecin başlamasına evrilebilir.

Rashid Alimov Foto: Greenpeace Rusya

 

2020, Covid 19’un Rusya vatandaşı Nükleer karşıtı aktivist Rashid Alimov‘u 40 yaşında hayattan kopardığı bir yıl oldu. Yaşamını nükleer risk ve tehlikelere karşı mücadeleye adamış olan Alimov, Rusya’nın başta Almanya olmak üzere farklı ülkelerden seyreltilmiş  uranyum atığı ithal ettiğini kamuoyunun öğrenmesi için çalışmış, bu atıkların ham madde girdisi sayılma olasılığına karşı  toplum ve çevre sağlığı açısından daha katı kurallara tabi olmasını gerektirecek şekilde, “nükleer atık” kabul edilmesi yolunda mücadele vermişti.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] Değişmeyen şeylerin değişen yılları: Doğanın takvimi yok

Fakat insanların var. Hem de çeşit çeşit. Arkeologlar tarih öncesi dönemlerde bile insanların zamanı ölçmek için çeşitli yöntemler kullandığını saptamışlar. Genellikle gün, güneş ve aya dayalı bu zaman ölçme sistemleri en az neolitik çağa kadar uzanıyor. Formüle edilmiş ve onaylanmış ilk takvim ise Sümerlere ait.

Neden zamanı ölçmek isteriz?

 Aslında sadece zamanı değil her şeyi ölçmek isteriz. Örneğin bilimin temellerinden biri de ölçmedir. Ölçülememiş veri ya da sonuç genellikle bilimsel kabul edilmez. Eğitim sisteminin en önemli parçalarından biri (mevcut olandan söz ediyorum, ideal olandan değil) ölçmedir.  Fakat bu yazıda sözünü ettiğim ölçme modern fiziğin temelinde yatan boyutlarla ilgili. Önceleri en, yükseklik ve derinlikten oluşan üç boyutlu yapı, zamanın eklenmesiyle dört boyutlu hale gelmiş. İnsan aklı bu boyutları ölçmeden rahat edemiyor. Dahası, bu ölçümlere gereğinden fazla anlam yüklüyor bana kalırsa. Gelin birlikte zamanı ele alalım.

Evrenin yaşının 13,8 milyar yıl olduğunu biliyoruz. Güneş Sistemi’nin yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl, Dünya’nınkinin ise yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl olduğu da bildiklerimiz arasında. 4,5 milyar yıl. 4 bin 500 tane bir milyon yıl. Yahut 4 milyon 500 bin tane bin yıl. Aklınız karışmaya başladı mı? Daha da karıştırayım o halde: Bırakalım evreni ya da Güneş Sistemi’ni, Dünya’nın yaşını ortalama bir insan ömrü (diyelim ki 80 yıl) olarak kabul edersek, insanın dünya üzerinde olduğu yaklaşık 200 bin yıl yalnızca 1 gün 7 saat 8 dakikaya karşılık geliyor. Tarım ve yerleşik yaşamın başlangıcından bu yana geçen kabaca 10 bin yıl ise 1 saat 33 dakika 26 saniye topu topu. Saçınızı başınızı karıştırmaya başladıysanız, bakalım şuna ne diyeceksiniz? Milat olarak kabul ettiğimiz İsa’nın doğumundan bugüne geçen 2021 yıl, bu hesaba göre sadece ve sadece 18 dakika 53 saniye ediyor. Madem çıktık bir yola, sonuna da varalım o halde. Değiştiği için her sene kutlamalar yaptığımız, eskisine lanetler okuyup yenisine büyük umutlar bağladığımız bir yıl ne kadar süreye karşılık geliyor dersiniz? Sıkı durun! 0,56 saniye, yani bir saniye bile değil.

Şimdi sıra başlıktaki soruda; Neden zamanı ölçmek istiyoruz? Elbette bu soruya normal düşünme şekilleriyle onlarca açıklayıcı yanıt verilebilir ve bu yanıtlar çok da akılcı görünebilir, görünecektir. Fakat biliyorsunuz bazen normal düşünme şekillerinin dışına çıkmak gerekir. Belki de insanın yarattığı genelde ölçme sistemlerinin tamamı, özelde ise zaman ölçme anlayışı, onun evren ve gezegenimiz karşısındaki hiçliğinin, değersizliğinin veya en fazla bir toz zerresi kadar değerinin vermiş olduğu duyguyu işe yaramaz bir şekilde kapatma arayışından başka bir şey değil. İnsan, her şeyi, arsızca kendini merkeze koyarak yaptığı tanımlama çabasıyla evren ve gezegendeki varlığına değer katacağını sanıyor. Düşünsenize, şimdi takvimler 2021 yılını gösteriyor. Neden 2021? Çünkü bir insanın doğumunu başlangıç kabul ediyoruz. Oysa gerçek bir takvimin dünyanın var oluşunu başlangıç olarak kabul etmesi gerekmez mi?

Fakat öyle yaparsak ve örneğin bu yıl takvimler 4 milyar 543 milyon 958 bin 765’i gösterirse, kendi yaşlanmış ve kalıplaşmış değer yargılarımızı bir kenara koysak bile, yeni yetişen genç zihinlere insanın zaman karşısındaki hiçliğini anlatmış ve onu “magna hominum”dan “nemo” ya[1]  dönüştürmüş olmayacak mıyız?

Ya diğer üç boyut?

Fizik biliminin diğer üç boyutu için geliştirdiğimiz ölçü birimleri de aynı antroposentrik[2] anlayışın ürünü. Aşağıda gezegenimiz ve güneş sistemimizin de içinde yer aldığı Samanyolu Galaksisi’nin görünümü var.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Samanyolu.

Bu görünümde gezegenimizi seçmek olanaklı değil. Çünkü Samanyolu Galaksisinde Güneş Sistemi gibi milyarlarca  farklı güneş sistemi var. Dahası evrende Samanyolu Galaksisi gibi iki trilyon (iki milyon tane milyon) farklı galaksi bulunuyor. Böylesine akıllara durgunluk verici bir evrende, küçük insan aklı sözüm ona kendini büyük görmek için en, yükseklik ve derinliği neyle ölçmeye kalkıyor? Bir insan adımıyla veya yetişkin bir erkeğin başparmak uzunluğuyla. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Bugün hala İngiliz ve Amerikan ölçü sistemlerinin temelinde “foot” denilen bir adım uzunluğu ile onun 1/12’si olarak düşünülen “inch” temel alınıyor. İnch (eski İngilizcede ince ya da ynce)’in kökeni Latince’deki “uncia”ya dayanır ve bir uncia bir Romalı adımının 1/12’si olarak düşünülür. Dahası var; bir inch 1150 yılında İskoçya Kralı 1. David tarafından bir erkeğin tırnak başlangıcına kadar olan başparmak uzunluğu olarak tanımlanmış. Bu uzunluğu saptamak için kısa, orta ve uzun parmaklı üç erkek seçilerek parmak uzunlukları toplanır ve üçe bölünürmüş. Sonraları üç arpa boyu ya da üç haşhaş tohumu boyu gibi tanımlamalar da yapılmış. Bugün bir inch 2,54 cm olarak sabitlenmiştir. Dünyanın büyük bir bölümünün kullandığı metrik sistem ise büyük ölçüde foot-inch sisteminden yola çıkılarak 1795 yılında Fransızlar tarafından geliştirilmiş.

Bu yazıyı okuyan kimi okurlar, kısmen haklı olarak şu soruyu sorabilirler; “Teknolojinin görece yetersiz olduğu dönemlerde ölçme ihtiyacını, insanın olduğu her yerde kolayca bulabileceği ölçüm araçları ile karşılamak son derece pratik değil mi?” Evet, öyle. Ben de şu soruyu soruyorum; “Peki ya bugün?” Bugün hala aynı ölçü birimlerini kullanıyor olmamız size de biraz tuhaf gelmiyor mu? Yeni ölçüm sistemleri geliştirilemez mi? Geliştirilirse kaos mu olur dersiniz? Olmaz. Çünkü işimize geldiğinde farklı alanlarda yeni sistemler geliştiriyoruz ve çok kolay bir şekilde uyum da sağlanıyor. Örnek mi? Yeni, elektronik para birimi Bitcoin.

Yıl gerçekten yeni mi?

Lafı, hep yaptığım gibi çok dolandırmış olabilirim. Fakat iki gün öncesine göre yeni olan hiçbir şey yok. Değişen tek şey kendi uydurduğumuz ölçüm sistemlerindeki rakamlar. Doğanın bundan elbette haberi yok. Peki, doğanın nelerden haberi var? Eski dediğimiz onlarca yıl boyunca üstünde kurduğumuz baskıdan haberi var doğanın. Doğanın insan denen küçük parçasının egosundan kaynaklanan yıkımlardan haberi var. Azalan ormanlardan, artan sera gazlarından, değişen iklim koşullarından, açlıktan, susuzluktan haberi var doğanın. Ama emin olun yılın değiştiğinden haberi yok. Çünkü aslında değişen bir şey yok.

Gerçekten bir şeylerin değişmesi için “magna hominum”dan “nemo”ya, yani tersine bir düşünsel devrimi başarmak zorundayız. Başka yolu yok bu işin. Kendimizce eski dediğimiz 2020’ye sitem dolu sözler ve sözde yeniye, 2021’e bağlanan akıl dışı umutlar… Küçük insan hala bunlarla meşgul. Uydurduğumuz takvimde değişecek bir tek rakamdan almaya niyetlendiğimiz motivasyonu “bir toz zerresi olabilme erdemi”nin enerjisinden almaya kalksak, pek çok şeyi hızlıca değiştirmemiz mümkün aslında. İnanın, mümkün!

*

[1] Magna hominum: Muhteşem insan, nemo: hiç kimse.

[2] İnsan merkezci

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] Covid-19’un ve kuraklığın gölgesinde bir yıl

Covid-19, 2020’ye de yaşadığımız kısmı kadarıyla 21. yüzyıla da damgasını vurdu. 2020 temiz suya erişimin öneminin bir kez daha anladığımız bir yıl oldu. Yılın ikinci yarısına ise kuraklık damgayı vurdu.

Yerel yönetimler Covid-19 krizinin başlarında suya erişim hakkı için adımlar attı

Türkiye’de yerel yönetimler Covid-19 kriziyle mücadele için herkesin suya erişimini garanti altına alma konusunda merkezi yönetimden önce davrandı. Yerel yönetimler, ülkedeki ilk vakanın tespitinin ertesi günü abonelerinin borç nedeniyle kesilmiş sularını açma ve kriz süresince su kesimini durdurma kararı almaya başladı. Başı çeken Adana, Ankara, Bursa ve Diyarbakır su ve kanalizasyon idareleri 12 Mart’ta; Antalya, Edirne, Eskişehir ve Kayseri ise 13 Mart’ta kararlarını kamuoyuna duyurdu. Kriz öncesi dönemde suyu kesilmiş 50 bin kadar abonenin bulunduğu İstanbul ise 18 Mart’ta aynı kararı aldı ve onu diğer pek çok kent izledi.

Covid-19 kriziyle mücadelede su kesintilerini durdurma kararları belediyelerin Twitter hesaplarından da duyuruldu.

İstanbul’un tarihi çeşmelerinden su akmaya başladı

Olmaz denilen oldu ve İstanbul’un on yıllardır susuz kalmış tarihi çeşmeleri restore edilmeye başlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) ve İstanbul Vakıflar Müdürlüğü işbirliğiyle İstanbul genelinde 79 tarihi sokak çeşmesinin restorasyonu tamamlanarak içlerinden su akıtılmaya başlandı. İlerleyen zamanlarda şehirdeki 1100 civarındaki sokak çeşmesinin büyük kısmının restore edilip suya bağlanması planlanıyor. Böylece suya erişimde kimsenin geride kalmaması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.

III. Ahmet Çeşmesi restore edilerek suya kavuşan tarihi çeşmelerden biri oldu.

Covid-19 krizi suda dayanışmayı tetikledi

Covid-19 krizi sürecinde İBB Askıda Fatura adı altında ihtiyaç sahiplerinin su ve doğalgaz faturalarının çevrimiçi bir sistem üzerinden ödenmesini sağlayan bir uygulama başlattı. 2020 yılının sonuna kadar 25,5 milyon lira tutarında su ve doğal gaz faturası ödendi. Askıda Fatura uygulaması Adana, Antalya, Aydın, İzmir, İzmit ve Mersin gibi şehirlerin belediyeleri tarafından da yürütülmeye başlandı.

Dünya Su Günü 2020’nin teması ‘Su ve İklim Değişikliği’ oldu

1993 yılından bu yana her sene 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü’nün 2020 teması, “Su ve iklim değişikliği”ydi. Dünyada meydana gelen felaketlerin yüzde 90’ının suyla ilgili olması ve 2 milyardan fazla insanın yüksek su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşaması gibi pek çok gerçek, iklim değişikliğiyle birlikte büyüyen su krizine dikkatimizi çekiyor. Covid-19 krizi bu gündemi yılın ilk yarısında önemli ölçüde gölgede bıraktı. Ancak ikinci yarıda kuraklık Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede kendini göstermeye başladı.

Kuraklık tüm Türkiye’ye yayıldı

Türkiye’de kuraklık 2020’nin ikinci yarısından itibaren kendini belli etmeye başladı. Ülkenin Karadeniz Bölgesi de dâhil olmak üzere yedi coğrafi bölgesinde olağanüstü, çok şiddetli, şiddetli, orta ve hafif derecelerde kuraklık yaşanıyor.

Türkiye Kuraklık analizi (Eylül, Ekim, Kasım 2020)

Barajlardaki su seviyeleri düştü

2020’nin sonlarına doğru baraj su seviyesi Edirne’de yüzde 3’leri gördü, 36 saatlik su kesintileri yaşandı. İstanbul son on yılın en düşük baraj su seviyesi ortalaması ile 2020’i kapatırken barajların ortalama su seviyesi yüzde 20,13’ü gösteriyordu. Su seviyesinin bu kadar düşük olması hem kuraklıktan hem de su geçirimsiz yüzeylerle (asfalt ve beton yollar, kaldırımlar ve meydanlar vb.) kaplı kentlerimizi üzerine düşen yağmuru tutamamasından kaynaklandı. Zira yağış olsa bile su toprağa değip yer altı sularını ve barajları besleyemedi.

Kayaköy Barajı (Edirne) su seviyesi yüzde 3’e düştü.

Covid-19’un aşısı var ama kuraklığın çaresi iklim değişikliğinde azaltım ve uyum

2020 yılına damgasını vuran Covid-19’un aşısı geliştirildi. Ancak kuraklık sorununu çözmek için  paradigma değişikliği gerekiyor. Kuraklığın birincil nedeni küresel iklim değişikliği. Onu azaltmak için fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerjiye geçmediğimiz ve enerji tasarrufu yapıp tükettiğimiz enerjiyi de en verimli biçimde kullanmadığımız sürece dünyamız ısınmaya devam edecek.

Azaltım ve uyum politikalarını enerji sektöründen su yönetimine, tarımsal üretimden kentleşmeye kadar istisnasız her yönetim alanında hayata geçirmeliyiz. Ülkemizde bu konuda bazı adımlar atmış olsa da bunların tutarlılığı ve birbirine eklenebilirliği için Türkiye Paris Anlaşması’nı bir an önce onaylamalı. Ne daha fazla baraj ve su yolu, ne de daha fazla kömürlü termik santraline ihtiyacımız var.  Kaybedecek bir damla su, harcayacak bir dakika daha kalmadı. Artık iklimi değil, sistemi değiştirme zamanı.  

Kategori: Manşet