HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nasıl korunur? – İbrahim Özdemir*

“Hiçbir şey, güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha ibretlik değildir.”

Hermann Hesse (1946 Nobel Edebiyat Ödülü)

Gün geçmiyor ki bir orman yangını haberi ile irkilmeyelim. Sadece ormanlar değil, barındırdığı ekolojik zenginlikler de yok oluyor.

Bir haftadır Kazdağları’nı geziyorum. Dağların ihtişamı ve sahip olduğu ekolojik zenginlik beni hayrette bırakıyor. Şimdiye kadar gelmediğim için kendi kendime kızıyorum.

Temmuzun kavurucu sıcağında, üzerimize sağanak gibi serinlik yağdırıyor. Ormandan çıkan serin rüzgâr ise âdeta iliklerimize işliyor ve bizleri rahatlatıyor. Ağaç terapisi bu olsa gerek. Ne muhteşem bir manzara!

Hermann Hesse aklıma geliyor. Büyük yazar için ‘ağaçlar en etkili vaizler olmuş’. “Koru ve ormanlarda, grup ve aile olarak yaşadıklarında onlara büyük saygı ve hayranlık duyarım. Hatta, yalnız başlarına öylece dikildiklerinde de saygı duyarım. Tek başlarına olduklarında ise, onlara duyduğum saygı daha da artıyor” diyor ünlü yazar.

Kazdağları’nın göklere kollarını açmış ulvi ağaçlarının altında soluklanırken, yanımda akan derenin şırıltısı beni dinlendiriyor.

Dere suyunun üzerindeki ve etrafındaki ekolojik zenginlik ise muhteşem. Her şeyin birbiriyle bağlı ve bağımlı olduğunun güzel bir delili. Bunu hala fark edememek ne hazin!  Buz gibi sulardan içerek serinliyorum. Hesse ise ağaçları anlatmaya devam ediyor:

Tepelerinde dünyanın uğultusunu duyarlar, kökleri ise sonsuzluktadır; ama onların içinde kendilerini yitirmezler, tam tersine, yaşamlarının tüm gücüyle yalnızca, bir tek şey için çaba gösterirler: Kendi içlerinde var olan yasaları gerçekleştirmek, kendilerini yansıtmak. Güzel ve güçlü bir ağaçtan daha kutsal, daha yetkin bir şey olamaz.

Güzel ve güçlü ağaçlardan oluşan Kazdağları’nın meğer ne kadar düşmanı varmış! Daha doğrusu ne kadar az seveni. Ben sadece çok uluslu kapitalist şirketlerin ve yerli temsilcilerinin Kazdağları’na musallat olduğunu sanıyordum. Fena halde yanılmışım.

Mucizeler devri geride kaldı

Bir haftalık ziyaretim boyunca Kazdağları’nın adeta yalnız ve yetim olduğunu gördüm. Yol boyunca onu sevenlere de rastladım. Bir kısmının ümidi tükenmek üzereydi. Adeta dağ zirvelerini mekân edinmiş eski zamanların keşiş veya dervişleri gibi sırt çantaları ile dolaşıyorlardı.

Ormanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyorlardı. Bir mucize olmasını bekliyorlar. Ormanları ve içindeki binlerce bitki ve canlı türünü kurtaracak bir mucize. Ama mucizeler devri gerilerde kaldı. Bizim bir şeyler yapmamız gerekiyor. Biz derken her ırk ve dinden; her kesimden herkesi kastediyorum.

Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş

Kazdağları ile ilgili Finlandiya’da iken yazdığım yazıyı ‘Onları yok etmek, kendimizi yok etmektir’ diye bitirmiştim. Gezim boyunca ormanların piknikçilerin ve ziyaretçilerin büyük ekseriyetin pek umurunda olmadığını gördüm. Ormandan sorumlu görevlilerin de…

Ormanlar, ağaçlar ve hayatın devamı için çırpınan insanlar gözümde bir kez daha büyüdü. Ormana ve hayata sevgi temelli bir duruş! Ne kadar asil bir duruş olurdu. Hiçbir menfaat ve kâr beklemeden; hayata bütüncül bakma ve hayatı bir bütün olarak kucaklama! Bir kez daha anladım: Ormanları koruyacak olan sevgidir.

Yangınları sevgi önler

Kapısından girdiğim Milli Parkların her yerinde ATEŞ YAKMAK YASAK! MANGAL YASAK! yazıyor. Ancak Hasan Boğuldu Milli Parkı’ndan ya da Altınoluk Şahinderesi Kanyonu’ndan yükselen mangal dumanları uzaktan bile görünüyor.

Hiçbir yetkili yetkisini hatırlamıyor. Ceza vermeyi bırakın, uyarı görevini bile yapmıyorlar. Haliyle bir vatandaş olarak bu görevi yapmaya cesaret edince ya “bir şey olmaz abi”, ya da sert bir cevap alıyorsun. Şiddete bile uğramak mümkün.

Yakılan mangalları görünce az yangın çıktı diye şükrediyor insan. Milli Parkın göklere uzanmış ve kenetlenmiş muhteşem ağaçlarını tıpkı Hermann Hesse gibi hayret ve hayranlıkla izlerken nargilesini çeken veya sigarasını yakan ziyaretçi adeta ciğerimi yakıyor.

Bir kıvılcımın, ufak bir hatanın nelere mal olabileceği kimsenin umurunda bile değil. Tam da bundan dolayı ormanları ancak sevgi korur ve yaşatır. Orman yangınlarını da sevgi önler.

Bir ağacın anlamını anlamak

İnsan sevdiği için fedakârlık yapan bir varlık. Ormanları sevmeye başladı mı, ormanların hatırı için ormanda iken sigarasını yakmayabilir ve bir günlüğüne de olsa nargile keyfinden vazgeçebilir.

Hesse okuyucusunda orman sevgisini ve saygısını uyandırmak; onları ormanlar konusunda eğitmek için sadece bir ağaçtan hareket eder. Bir ağacın anlamını anlayan, ormanların ve içindeki zenginliklerin değerini daha iyi anlayacaktır. Böylece bilgi temelli bir sevgi, saygı ve koruma söz konusu olabilir.

Bir ağaç kesildiği zaman, ölümüne yol açan çıplak yarasını güneşe tuttuğunda, gövdesi ve mezar taşının aydınlık halkalarında onun tüm öyküsünü okumak mümkündür:

Yaş halkalarında ve budaklarında, tüm savaşımı, tüm acıları, tüm hastalıkları, tüm mutluluk ve gelişimi harfi harfine yazılıdır verimsiz yıllar, bereketli yıllar, atlatılan saldırılar, uzun süren fırtınalar, hepsi!

Ve her köylü çocuğu, en sert ve en soylu odunun, en dar halkalısı olduğunu, dağların yüksek yerlerinde, süregelen tehlikeler içinde en kuvvetli, en güzel, en sağlam ve en yetkin ağaçların yetiştiğini bilir.

Önceliğimiz ne?

Orman yangınlarını ekranlarda seyrederek suçu başkasında aramaya gerek yok. Suçlu olan cehaletimiz, ilgisizliğimiz ve sevgisizliğimiz.

Öncelikle kendimizi sorgulamalıyız. Ormanları ziyaret ederken veya piknik yaparken neler yapıyoruz? Önceliğimiz neler? Sadece iyi bir gün geçirmek mi? Yoksak iyi bir gün geçirirken ormanlar için biraz fedakârlık yapmak mı? Kararı biz vereceğiz.

Hesse’nin dediği gibi ormanların başta stres ve yalnızlık olmak üzere birçok modern sorunumuzun ilacı olduğunun farkında bile değiliz. Yaşadığı bunalımlar sonucu intiharın eşiğine gelmiş ünlü yazarın imdadına yine ağaçlar yetişir:

Üzgün olduğumuzda ve yaşama katlanamadığımız zamanlarda bir ağaç bize şunu diyebilir: Sessiz ol! Sakin ol! Bana bak!

Yaşam kolay değil, yaşam zor da değil!

Bunlar çocukça düşünceler.

Tanrı’yı konuştur içinde, o zaman onlar susarlar. Yolun, seni annen ve yurdundan ayırdığında korku duyarsın.

Ama her adımın ve her günün seni yeniden annene götürüyor.

Tabiatı bir kitap gibi okumayı, pamuk yığınları gibi üst üste yığılmış bulutları yorumlamayı, ağaçları dinlemeyi, suyun sesini işitmeyi bırakmış; hayatı sadece yiyip-içmeden ibaret sananlar için Hesse’nin sözleri bir anlam ifade ediyor mu?

Emin değilim.

Ama umutluyum.

Zira ormanda sesler kaybolmaz yankılanır.

Ancak su sesi duymak için de bir anlığına da olsa kulak kesilmek ve ormana kulak vermek gerek.

Bizi kurtaracak güç

Tolstoy ünlü kitabı İnsan Ne ile Yaşar’da iki öksüzün hayatını anlatır. Anne-babasız iki çocuğun trajedisini sevgi temelli bir sonla bitirir. “Öksüzler kendilerine gösterilen ihtimamla değil, yabancı bir kadının içindeki sevgiyle; onlara acımasıyla ve onları sevmesiyle hayatta kaldı” der.

İnsanlar sadece kendi refahları için verdikleri uğraşla hayatta kalıyorlar gibi görünse de onların sadece sevgiyle hayatta kaldıklarını anladım.

İçinde sevgi barındıran kişi Tanrı’ya yakındır, Tanrı onun içindedir, çünkü Tanrı sevgiyi yaratandır.

Ormanlarımız başta olmak üzere doğayı korumanın ilk adımı içimizdeki sevgiyi keşfetmek ve geliştirmektir. Sevgi temelli bir bakış ve davranış, sadece ormanları değil bizi de kurtaracak güç.

*Üsküdar Üniversitesi, Felsefe Bölümü

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketleri çözümün parçası haline getirmek: Kurumsal Sosyal Sorumluluk

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS)  İngilizcedeki Corporate Social Responsibility (CSR) teriminin doğrudan çevirisi. Şirketlerin, zorunlu olmadıkları halde, bazı sosyal ilkelere uymayı kabul etmeleri durumunu anlatmak için kullanılıyor.

Bu tanım aklımıza en az üç soru getiriyor: Birincisi, “şirketler neden zorunlu olmadıkları halde bazı ilkelere uymayı kabul ederler?”; ikincisi, “bu ilkeler nelerdir?”; üçüncüsü, “eğer bunlar önemliyse neden zorunlu değiller?”

Eminim sizin aklınıza başka sorular da gelmiştir. Benimle paylaşırsanız onlara da cevap bulmaya çalışırız. Soruları yanıtlamadan önce şirketlerin evrimine hızlıca bir göz atalım.

Bir velinimet olarak müşteri

Şirketlerin asıl faaliyet amacı, müşterileri için mal ve hizmet üretmek, bunu yaparken de para kazanmak.  Bu nedenle, yaklaşık 50 sene öncesine kadar şirketlerin dikkate aldıkları tek grup tüketici, yani müşteri grubu olmuş. Hatırlarsınız, “müşteri velinimetimizdir” ilkesi ülkemizde epey yaygın kabul görmüş bir söz.

1980’li yıllardan itibaren, öncelikle halka açık şirketlerin yoğun olduğu ABD ve İngiltere gibi ülkelerde, ardından diğer gelişmiş ekonomilerde tüketici yanısıra şirket ortakları da önem kazandı. Bunun sonucunda şirket yönetimleri, ortakların beklentilerini (yani “kar”!) karşılamayı da önemsediler. Bu ortamda özellikle şirketlerde büyük paylara sahip olan dev kurumsal yatırımcılar yönetim üzerinde ciddi etkiler yaratıp, şirketlerin daha kısa vadeli düşünmelerine ve kar motifinin ön plana çıkmasına yol açtılar.

Diğer paydaşlar dahil oluyor

1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin çökmesi, ardından küreselleşmenin derinleşmeye başlamasıyla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren müşteri ve ortaklar yanısıra diğer paydaşlar da şirketlerin radar ekranına girmeye başladılar. Kimdi bu paydaşlar? Şirketin personeli, tedarikçileri, muhatabı olan düzenleyici ve kamu kurumları, STK’lar, içinde faaliyet gösterdikleri şehirler ve ülkeler ve buralarda yaşayan insanlar…Liste uzayıp gidiyor.

Şirketler cephesinde bunlar olurken, diğer yanda dijital çağın başlamasıyla birlikte bilgiye ulaşma kolaylaştı ve insanlar araştırmaya, soru sormaya ve talep etmeye başladı. Bireyler, tüketici, hisse sahibi veya çalışan olarak gücünün farkına vardı. Vatandaşlar, güçleri ve saygınlıkları gittikçe azalan kamu kurumları yanısıra şirketlerden de bazı adımlar atmalarını beklemeye başladı. Örneğin çevre, cinsiyet eşitsizliği, eğitim, sağlık, çalışma koşulları gibi alanlarda şirketlerin de sorumluluk almalarını talep ettiler. Talep etmekle kalmayıp, yeni farkına vardıkları güçlerini kullanmayı akıllarına getirdiler. Sesini çıkarmak, tüketmemek, “beğenmek veya beğenmemek”, gösteri yapmak yaygınlaştı. Aynı süreçte siyasal partiler, sendikalar ve kooperatifler gibi kolektif hareket eden kurumlar gözden düştü ama insanlar sosyal medya aracılığıyla bireysel bir güce kavuştu.

Şimdi birinci soruyu yanıtlayalım: Yukarıda özetlenen ortamda şirketler yerel veya küresel düzeyde ciddi grupların talepleriyle karşılaşmaya başlayınca kendilerinin de içinde bulundukları ülkelerin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak, en azından duyarlı olmak zorunda kaldılar. Bazen tüketiciler, çalışanlar, ortaklar veya şirketin fabrikasının bulunduğu yerde yaşayan insanlar ciddi baskı ve eylemlerle şirketi bu yönde hareket etmeye zorladılar. Bazen de şirketin vizyon sahibi yöneticileri gelişmeleri görüp, adım attılar. Kimi zaman da ulusal veya küresel rekabet şirketi bu yönde davranmaya zorladı. Tüketicilerin sosyal sorumluluk adımı atan rakip firmanın ürünlerine yöneldiğini görünce, buna koşut girişimlerde bulunma zorunluluğu hissetti.

Ülkeye ve sektöre göre farklı ilkeler

İkinci soruya gelince, KSS ilkeleri standart, her ülkede ve her şirkete uygulanabilir bir liste değil. Gönüllülük esas olduğundan ve her ülkenin ve sektörün/firmanın koşulları farklı olduğundan, çok farklı ilkeler söz konusu olabilir. Ama, sizlere bir fikir vermesi açısından, Birleşmiş Milletler Global Compact tarafından hazırlanmış ve üzerinde konsensüs oluşmuş 10 temel ilkeyi dört ana başlık altında vereyim. a) İnsan Hakları: Şirketler insan haklarına saygı gösterir, korur; bu konudaki ihlallere katılmaz. b) İş Hayatı: Çalışanların sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarını korur; zorla çalıştırmaya karşıdır; çocuk işçi çalıştırmaz ve istihdamda ayrımcılık yapmaz. c) Çevre: Çevre sorunlarına karşı önleyici tedbirleri alır ve destekler; çevreyle ilgili inisiyatif ve sorumluluk alır; çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanmasını destekler. d) Yolsuzluk: Rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla mücadele eder.

Görüldüğü üzere, oldukça genel ama kabul görmüş bu ilkeler yanısıra ülkelerin kendine özgü koşulları nedeniyle ortaya çıkan KSS uygulamaları da var. Türkiye’den bir örnek: Kız çocuklarının okullaşma oranının düşüklüğünü gidermek için birçok şirket kampanyalar açmış, maddi destek sağlamış veya bu konuda çalışan STK’lara destek olmuş ve olmaktadır.

Neden zorunlu değil?

Son soruya gelelim. Madem bu ilkeler bu kadar önemli, neden zorunlu olmuyor? Parlamentolar yasaları yapar ve kamu otoriteleri bunları uygulayarak bu sorunları çözerler. İdeal bir dünyada bu tabii ki olabilir ama maalesef orada değiliz. Bazı ülkeler (genellikle gelişmişler) zaten bunların birçoğunu yasa haline getirmiş durumdalar. Örneğin çocuk işçi çalıştırma ve rüşvet birçok gelişmiş ülkede yasaklanmış ve uygulamada da sıkı bir şekilde denetlenmekte.

Buna karşın birçok gelişmekte olan ülkede bu konularda herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor. Olanlarda ise denetim ve yaptırım olmadığından pratikte düzenleme yok hükmünde oluyor. Örneğin bazı Uzak Doğu ülkelerinde artık çocuk işçi çalıştırmak yasak olduğu halde fakirlik ve işsizlik yaygın olduğu ve kültürel/sosyal normlar bunu kabul ettiğinden uygulamada göz yumuluyor.

Bir başka faktör, şirketlerin yaptıkları çok etkili lobi faaliyetleri. Şirketler, maliyetlerini etkileyecek adımları atmamak için siyasi mekanizmalar üzerinde ciddi baskı kurmakta, teknik bir dizi gerekçe veya rekabet gücünün azalacak olması gibi sebepler öne sürerek bunların yasalaşmasını engelleyebilmekte. Diğer yandan, her sektör ve firma için farklı ve detaylı KSS ilkelerini belirlemek ve bunları yasayla düzenlemek kolay bir iş de değil. Teknolojinin geldiği nokta ve üretim süreçlerinin son derece karmaşıklaşması dikkate alındığında, kamunun ön alması çok zor. Ama, belli bir sorun kamuoyunda tartışılmaya başlanıp, destek bulunca siyasi makamlar üzerinde baskı oluşturup yasal düzenlemeler yapılması yönünde girişimlerde bulunulması mümkün.

Aslında KSS hareketinin temelinde, “uzun vadede şirketlerin ve toplumun menfaati örtüşür” anlayışı yatmakta. Kısa vadede şirket sadece daha fazla kar etmeyi hedefleyebilir ama orta-uzun vadede eğer bugün yaşadığımız Covid-19 salgını veya küresel ısınma gibi sorunlar herkes için yaşamı felç edecekse veya insanların alım gücü düştüğü için şirketin mal ve hizmetlerine talep olmayacaksa karın ne anlamı var?

İşte işin özü, bu orta-uzun vadeli bakış açısını şirketlerin (ve yöneticilerin) gündemine sokmak ve onları da çözümün bir parçası haline getirmek!

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetRöportaj

İrlanda’dan gelen slogan: İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur

Bu yıl 23’üncüsü düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali içerisinde düzenlenen etkinlikler kapsamında İrlandalı ekofeminizm aktivisti V’cenza Cirefice ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Festivalin Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Dicle Kızılkan‘ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirdiğimiz söyleşi İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açıldığı bu zamanda çok daha büyük bir anlam kazanıyor. 

***

Dicle Kızılkan: Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden herkese merhaba. Öncelikle arkadaşlarımı tanıtmak istiyorum. V’cenza Cirefice İrlandalı bir ekofeminist ve oradaki ekofeminist bir kolektifin üyesi. Fossil Free NI adlı aktivist bir grubun koordinatörü. V’cenza İrlanda’da kadın ve ekstraktivizm üzerine doktora yapıyor.  Bahar Topçu bale öğretmeni ve iklim aktivisti. Kendisini yeşil ve feminist olarak tanımlıyor. Şimdi sözü Bahar ve V’cenza’ya bırakıyorum.

Bahar Topçu: Teşekkürler Dicle. Tekrar merhaba V’cenza. Kadınların çevresel mücadelelerin ön saflarında olduğunu söylüyorsun. Bunun Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Feminizm üzerine akademik işlerdeki ve aktivizm uygulamalarındaki güncel tartışmalarda ekofeminizm git gide daha önemli bir yer tutuyor.

Öncelikle lütfen kendini neden ve nasıl bir ekofeminist olarak tanımlamayı seçtiğini anlatır mısın? Teorisiyle, günlük uygulamalarıyla ve aktivizmiyle ile nasıl ilişki kurdun?

V’cenza Cirefice: Sanırım kendimi her zaman çevreci ve de feminist olarak gördüm. Ama bu ikisini ve teorilerini birleştirmem lisansa başlayıp ekofeminizm hakkında okumamla oldu. Ekofeminizmle ilgili bir paragrafı okuduğumda kafamda bir ampul yandığını hatırlıyorum. Farklı baskıların ve mücadelelerin nasıl birbirine bağlı, örülmüş gibi olduğunu anlamama gerçekten yardımcı oldu. Sonra ekofeminizmin özünde kapitalizm, sömürgecilik, ataerki gibi baskıcı sistemlerdeki cinsiyetçilik, ırkçılık gibi bir sürü sorunun kökünü saptadığını anladım. Bu feminizm için yeni bir şey olmasa da ekofeminizimin yaptığı şey, insan olmayan doğayı da ezilen sınıfa dâhil etmek. Sevdiğim yanı da bu.

Tüm bu dünya görüşü, olaylara ve dünyaya sistematik bir bakış açısıyla yaklaşmak beni aktivist olarak da etkiledi. Akademik araştırmamı da ekofeminizm üzerine yaptığım için şanslıyım. Ayrıca Dicle’nin bahsettiği ekofeminist kolektifine de dahil oldum. Gerçekten harika bir topluluk. Bir sürü yürüyüş, atölye ve etkinlik düzenleniyor. İrlanda’daki diğer feminist kolektifler de öyle. Mesela, Galway feminist kolektifi, açık bir şekilde ekofeminist değiller ama çevresel adalet ile toplumsal cinsiyet adaleti arasındaki bağlantıyı gerçekten anlıyorlar.İçinde bulunduğum, olaylara yapısal bir açıdan bakan aktivist hareketler bu şekilde. Ekofeminizmin gerçekten güzel bir yanı şu, akademik bir olgu ama kolektif hareketlerle ve bizi bu keşmekeşe sokan baskıcı yapıları değiştirmek ile yakından ilgili. Bu gruplarda bulunduğum için bağlılık ve dayanışma hisleri içindeyim.

‘Kültürel ve materyal ekofeminizm’

B.T: Doğayla olan ilişkimize ekofeminizmin yaklaşımı üzerine konuşmak istiyorum seninle. Bazı eleştiriler ekofeminizmin oldukça özcü olduğunu söylüyor çünkü gezegene doğa ana demek ve kadını doğanın üretkenliğiyle bağdaştırmak özcülük gerçekten. Bir başka eleştiri de siyasi mücadelenin dışında kaldığı yönünde. Sen ne düşünüyorsun? Bu eleştirilere hareketin içinden biri olarak nasıl yaklaşıyorsun?

V.C: Özcülük konusundan başlayalım. Ekofeminizmden bahsedilirken konuşulması çok önem arz eden bir konu. Bu konunun bahsini açmana gerçekten memnun oldum. Birçok ekofeminist, özcü oldukları şeklinde ağır eleştiriler aldı ve bence bu aslında çok isabetli bir eleştiri. Ama feminizmde olduğu gibi, ekofeminizmin de bir sürü farklı dalı var. İki geniş kola ayrılabilir: Kültürel ekofeminizm ve daha materyal ekofeminizm.

Kültürel kol çok özcü ve ben bu kolu takip etmeyi pek sevmiyorum. Amerikalı beyaz orta sınıf kadınlar tarafından 80’ler ve 90’larda geliştirilen bu kol, kadın ve doğa arasında özel, kozmolojik ve ruhani bir bağ çiziyor. Doğa ana ve tanrıçalara tapınma hakkında çok konuşuyor. Sanırım siyasi açıdan, bu oldukça sorun yaratıyor çünkü çoğu zaman, mücadelelerine katılmadan yerli kültürleri sahipleniyor. Ayrıca, bütün kadınların aynı kategoride olduğunu, aralarında bir fark bulunmadığını ima ediyor ve diğer cinsiyet çeşitlerini tamamen gizliyor.“Kadın olmak için, bu şekilde olmalısın” der gibi.

‘Kadınların çevreyle daha maddesel bir bağı var’

Benim kendimi daha çok dâhil ettiğim dal materyal ekofeminizm. Bu dal, doğanın ve kadınların, toplumun yapılandırmış olduğu kategoriler olduğunu söylüyor. Kadın ve doğanın arasındaki bağlantının kökü, aslında kapitalist, ataerkil üretimde ve bu sistemlerin, çevresel bozulmanın ve iklim değişikliğinin en kötü etkilerini kadınlara dayatmasındadır. Ve çevreyle aralarındaki ilişki, toplumsal cinsiyet rolleri ile bağlantılıdır. İş gücünün cinsiyete göre bölünmesi ile de ilgilidir. Bakım ve üreme işlerinin çoğunu kadınlar yaptığı için çevreyle daha maddesel bir bağları vardır.

Bence sırf bir kısmı özcü diye bütün bir hareketi yabana atmamak önemli. Gerçekten iyi bir anlayış sunabileceğini düşünüyorum. Özellikle kesişimsellik konusunda. Siyah feminist Kimberle Crenshaw bu kavramı geliştirdiğinden beri, kesişimsellik hakkında konuşan ilk hareketlerden biri ekofeminizm oldu. Irk, sınıf, etnik köken, cinsellik, cinsiyet ve çevrenin ilişkili olduğunu ve birbirleriyle kesiştiğini ilk konuşan hareketlerden de biriydi.

B.T: 2018’de İrlanda, Anayasasında kürtajı yasaklayan 8’inci Maddenin iptalini referanduma taşıdı ve yüzde 60’lık bir oy oranı ile kürtajın bir insan hakkı olduğunu savunanlar kazandı. Nasıl hissetmiştin? Ekofeministler kürtaj hakkı hareketinin nasıl bir parçası oldular?

C.V: Aslında bunun hakkında konuşacağım için mutluyum. Çünkü bu İrlanda için çok büyük bir andı. Bu, taban aktivizminin işe yaradığının bir kanıtıydı. 30 yıldır İrlanda’daki feminist organizasyonların verdiği uğraşların da öyle. İrlanda referanduma giderken seçim yanlısı grubun bir parçası olma ayrıcalığına eriştim. İnanılmaz bir şeydi. Referandumun olduğu yıl yurt dışında yaşıyordum, ama uzaktan dayanışma hareketlerine katılabildim. Yurt dışında yaşayan bir sürü İrlandalı insanın dünyanın her yanından dayanışmaya katıldığını görmek güzeldi.

Referanduma ekofeminist bir bakış açısından bakarsak… Birçok farklı çeşit feminist grup bu mesele üzerine organizasyon yapıyordu. Referanduma uzanan süre için bu en önemli meseleydi. Dublin’deki ekofeminist topluluk da çok aktifti. Propaganda yapıyorlardı, kapı kapı geziyor, bağış topluyor, yürüyüşlere katılıyorlardı. Siyasetçilerle konuşuyorlardı.

Dublin’de kürtaj hakkı için gerçekleştirilen yürüyüş

‘Kadının vücudu kaynak olarak görülüyor’

Ekofeminist bir bakış açısından… İçinde bulunduğum gruplar, üreme adaletinin, çevre adaletine bağlı olduğunu gerçekten anlıyordu. Çünkü sistematik bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Onların bunu nasıl anladığı, ya da benim nasıl anladığıma gelirsek… Sömürgecilik, ataerki ve kapitalizm gibi baskıcı sistemler, “biz” ve “ötekiler” konseptlerini yaratmaya bağımlıdır. Kendi, faal ve kontrol sahibidir. Ve ötekiler kontrol edilecek, sömürülecek ve hükmedilecek bir kaynak olarak görülür. Sistem bunu doğaya yapıyor, kadınlara yapıyor, yerli toplumlara yapıyor. Nesne gibi gördüğü herhangi birine yapıyor. Bu durumda, bence kadın vücudu bir kaynak olarak görülüyor. Yola getirilecek ve kontrol edilecek, sistemin devam etmesi için gereken iş gücünü üretecek. Kapitalizmin devam etmesini sağlayacak. Bu kesinlikle insanlıktan çıkaran bir dünya görüşü.  Bu,sistemin doğaya ettiği muameleyle bağlantılı.Mümkün olduğunca kullanılacak bedava bir kaynak gibi görülüyor.Üreme adaletini de, fiziksel olarak doğum yapma eyleminden çok daha fazlası olarak görüyorum. Üreme eylemleri hayatı sürdüren eylemlerdir. Gerçek üreme adaleti, barınma, temiz bir çevre, ekonomik ve sosyal refahı kapsar. Yani aslında hepsi birbirine bağlı.

B.T: Kadın vücudu ile ilgili söylediklerin aklıma Vandana Shiva’nın bir sözünü getirdi. Diyor ki, ataerki ve modern tıp, kadının vücudunu değersizleştirmek için ortaklaşa çalışıyor. Senin sözlerinle bunlar kafamda tam oturdu aslında. 

Bununla beraber iklim adaleti hareketi açısından da konuşmak istiyorum bunu. Kesişimsellik, mücadele ettiğimiz ataerki ve iklim inkârcılığında karşılıklı bir şekilde çalışıyor. İklim adaleti için ön saflarda uğraşan kadınlar karşılarında onları ötekileştiren beyaz ve zengin erkekleri bulabiliyor. Kadın haklarıyla paralel bir şekilde iklim krizini de inkâr ediyorlar. İklim hareketi ve feminist hareketin dayanışması da giderek gelişiyor haliyle.

Bunun hakkında ne düşünüyorsun? Çünkü tüm bu nefreti ve eleştiriyi bir şekilde beraber karşılıyoruz, öyle değil mi?

C.V: Evet, kesinlikle. İklim değişikliğine karşı verilen mücadelenin ön saflarında gençler, kadınlar var. Şanslıyım ki WECAN’de (Kadınların Dünya Ve İklim Hareketi Ağı) staj yaptım. Dünyanın her yanında iklim değişikliğine karşı mücadelenin ön saflarında olan kadınları belgeliyor, vurguluyorlar. Bence bu mücadelede bu kadar çok kadının ön saflarda bulunmasının sebebi, kadınların çevreye daha duyarlı olduğu özcü bir bağlantı değil. Bence sistem bu insan grupları için iyi işlemiyor. Zaten sömürülüyorlar ve neoliberal sistemin en kötü etkileriyle yüzleşiyorlar. Kendi hayatında birçok zulümle karşılaşınca, doğaya yapılan zulmü görmek birçok açıdan daha kolay. Ama sanırım bağlama göre değişir. Bence bunları yaş, sınıf, etnik köken, cinsellik gibi şeylerin de etkilediğini görmek önemli. Kadınların karşı karşıya kaldığı düşmanlık ile ilgili örnek vermemiz gerekirse… Yerli kadınlar, beyaz olmayan kadınlar, küresel boyutta sömürgecilik, kapitalizm ve ataerkinin üçlü tehdidiyle karşı karşıya. Cinsel şiddet, ölüm tehditleri… Hatta daha yavaş şiddet çeşitleriyle: Su sistemleri, yaşamak için bel bağladıkları toprakları gibi geçim yollarının tüketilmesi… İklim değişikliğini yaratan sistemin tümünün ataerkiden, bunun bağlı olduğu kapitalizm ve sömürgecilikten kaynaklandığını düşünüyorum. Ve sistemin ataerkil tarafı, bu ataerkil dünya görüşündeki kabul edilebilir toplumsal cinsiyet rollerine karşı gelen aktivistlere tepki gösteriyor. Aktivistler öne çıkıyor, çekinmeden konuşuyor ve alenen karşı geliyorlar. Bu da sistem için kabul edilemez. Çünkü dediğin gibi, sistemin birçok farklı parçasına meydan okuyor.

‘Feminist bakış açışı önemli’

Bence feminizmin iklim hareketine katabilecekleri gerçekten harika. Olayın, toplumdan bağımsız, kenarda var olan bir çevre düzenlemesi olmadığı fikrini sunuyor. Aynı zamanda toplumsal adaletten bahsediyoruz. Mesela dünyanın her yanında taban organizasyonlarının çoğu kadınlar tarafından yapılıyor. Özellikle beyaz olmayan kadınlar ve yerli kadınlar tarafından. Ama yukarı çıktıkça, daha ana akım STK’larda, idarelerde, kurumlarda, çoğunluğun batılı beyaz erkekler olduğunu görüyoruz. O yüzden bu duruma sürekli dikkat çeken feminist bir bakış açısı olması önemli.

İklim hareketlerine feminist yaklaşımların en sevdiğim yönlerinden birisi, krizin sistematik köklerini işaret ediyor oluşu. Bireysel yaşam tarzı değişikliklerine bağlı neoliberal yaklaşımlar yeterli değil. Değişmesi gereken sistemin kendisi. Mesela ev içi tüketim uygulamalarını değiştirmekten bahsediyorsanız ama ev içindeki toplumsal cinsiyete göre iş bölümüne karşı çıkmıyorsanız, hâlihazırda sahip olduğumuz sistemi kopyalamış olacaksınız yalnızca. Ve devam ettireceksiniz. Teknolojik düzeltmelerin veya çözümlerin piyasada olduğunu söylemek ise, bu eşitsiz güç ilişkilerini olduğu gibi bırakacaktır. Yani aslında krizin köküne değinmez. Baskının ve sömürünün devam etmesine izin verir. Feministlerin önceliklendirip cinsiyetçiliğe, ırkçılığa meydan okuyan farklı çözümler göstermesini müthiş buluyorum. Krize farklı, daha derin bir şeklide bakıyorlar.

B.T: Söylediklerine ufak bir ekleme yapmak istiyorum. Birçok araştırmaya göre, iklim değişikliğinin darbelerinden ilk etkilenenler kadınlar. Kuzey ya da Güney Yarımküre’de olmaları bir şeyi değiştirmiyor. Her seviyedeki kadınlar iklim değişikliğinin darbelerinden etkileniyor. Buna karşılık, iklim değişikliğine sebepler olanlara baktığımızda, dediğin gibi, sistemde ve karar vericilerde, erkekler ve kadınlar eşit sayıda değil. İklim değişikliğinin sebebi çoğunlukla karşımıza çıkan, ataerkil fosil yakıtçı yaklaşım. Söylediklerin, gerçekten bu krize karşı feminist bir yaklaşım hakkında çok önemli şeyler söylüyor.

V.C: İrlandalı iki ekofeministe ait “Mothers of Invention” adında harika bir podcast’ımız var. Sloganları: “İklim değişikliği erkek sebepli; feminist çözümlü bir sorundur.” Bence bu gerçekten durumu özetliyor.

B.T: Evet özetliyor. Şimdi sahada daha çok feministe ihtiyacımız var. Hem erkek hem kadın.

V.C: Evet, kesinlikle, her cinsiyetten insana.

B.T: Evet, evet.

Artık pandemiye geçebiliriz. Covid-19 yayılıp hükümetler tarafından bazı yaptırımlar uygulandığından beri, hayatında neler değişti ve neler değişmedi? Hala o topluluklarda ve aktivist gruplarda etkin olma şansın var mı? Ve bu çevrimiçi dünyada birbirinizle nasıl ilişki kurduğunuzu bize anlatır mısın?

V.C: Evet, tabi ki. Bu çevrimiçi platformların sağladığı yakınlığa aslında şaşırdım ve memnun oldum. Müthişti, çevrimiçi toplantılara katılabildim. Çevrimiçi atölyeler de sundum. Hatta daha dün bir atölye sunduk, çok güzeldi. Ayrıca Aktif Umut adında bir iletişim ağına dahilim. Burada, dünyada gördüğümüz krize karşı içimizden gelen cevaba bakıyoruz.O yüzden içinde bulunduğumuz zamanla da çok ilgili. Şu anda aktivistleri desteklemek için de birçok çevrimiçi atölye düzenledik. Onlar da çok güzeldi. Ve ekofeminist topluluğun ve NN’in çok aktif bir şekilde ortak projelere katılması ve projeler üretmesi gerçekten ilham vericiydi.

Bence ekofeminizmin amacı da bu. Bireyci, rekabetçi bir toplumdan empati ve dayanışmaya dayalı bir topluma geçmek. Bu tür bir geçişin gerçekleştiğini görmek gerçekten fevkalade. Bu yüzden topluluklar kurmak aktivizm için çok önemli. Bu gibi zamanlarda, seni destekliyorlar, bu çok güzel. Bu fırsatı, yerli konuşmacıları, ya da Güney Yarımküre’deki kadınları çağırmak için kullanıyoruz. İnternet olmasa bu insanlar toplantılarımızda bulunamazdı. O yüzden normalde duyamayacağımız seslere söz verebilmek büyük bir şans.

B.T: Ne güzel bir işbirliği, teşekkürler. Senden ekofeminizm yaklaşımları dinlemek heyecan vericiydi.

V.C: Ben teşekkür ederim.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Kadim üretim havzasında yarış pisti olur mu?

İzmir’in tüm çevresel birikimleri ve doğal varlıkları son yıllarda artan bir hızla kapitalist sistemin toplu bir saldırısı altında… Bu saldırı son dönemde yaşadığımız pandemi günlerini fırsat bilen, tek dertleri tüm doğal kaynakları sömürerek para kazanma peşindeki sermaye tarafından daha da artırıldı.

Tüm dünyada son yaşadığımız ve yaşamaya da devam ettiğimiz pandeminin etkisi ile ‘yeni normal’ tartışılırken bu normalin içinde artık gökdelenlerin, alış-veriş merkezlerinin (AVM), dev binaların olmayacağı konusunda hemen hemen fikir birliğine varılmışken İzmir’de; kent merkezinde yeni gökdelenlerin, yeni AVM’lerin yapımına büyük bir hızla devam ediliyor.

Yaz mevsiminde çektiği su sıkıntısı ile ünlü Çeşme’de imar planları değiştiriliyor, ‘yeni Cannes olacağız’ yutturmacasıyla dev otel ve golf sahaları yapılması planlanıyor. Bu da yetmiyormuş gibi Selçuk’ta da yılların Meryem Tabiat Parkı’nın SİT derecesi düşürülerek bu bölgede de ‘turistik’ yapılaşmanın önü açılıyor.

İşte tüm bunların arasında İzmir’in merkezine yakın en güzel ilçelerinden Güzelbahçe’ye de bir go-kart pisti yapılmaya çalışılıyor. Hem de Yelki Mahallesi’ne; zeytinlik bir bölgenin tam ortasına…

Güzelbahçe ilçesi kent merkezindeki aşırı yapılaşmadan, gökdelenlerden ve yoğun trafikten kaçanların oturduğu; yerli insanının tarımla geçindiği küçük ve sessiz bir ilçe… Üstelik yarımada olarak isimlendirilen Urla, Karaburun ve Çeşme ilçelerinin de giriş kapısı… Ayrıca başka bir özelliği daha var; kentin kadim üretim havzasının da başlangıç noktası… Üstelik go-kart pistinin kurulmaya çalışıldığı yer de bu havzanın içinde…

Ne demek kadim üretim havzası?

Hazırladığı bir raporda İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Tasarım Mimarlık ve Kent Araştırmaları Merkezi Müdürü ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şeniz Çıkış kadim üretim havzası kavramını şöyle tanımlıyor:

Dünyanın farklı yerlerinde sadece insanların değil, doğanın ve tüm varlıkların varlık hakkı gözetilerek yürütülen geleneksel tarım faaliyetlerinin eylem alanlarına Kadim Üretim Havzası adı veriliyor.

Prof. Dr. Çıkış’a göre bu havzalar altı temel özelliği barındırmalı:

  • Arazi kullanımı ve o araziye uygun ekim tekniklerinin uygulanmalı,
  • Monokültür tarımın yerine yıl içinde ardışık olarak ve yıllar içinde değiştirilerek tarım yapılmalı
  • Zengin bir biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapılmalı
  • Üretimin insani boyutu olmalı
  • Toplumsal yardımlaşma becerisi yüksek olmalı
  • Havza sahipliliği; yani bölge insanın tüm havza olanaklarından hakkaniyet ölçüsünde yararlanması…

Yelki’de gelişmiş biyoçeşitlilik

Prof. Dr. Şeniz Çıkış’a göre Güzelbahçe-Yelki tarımsal alanı yukarıdaki belirtilen altı kriterin pek çoğunu sağlıyor. Bölgede aktif olarak ürün elde edilen tarlalarda ilaçlama asgari düzeyde uygulanıyor ve küçük ölçekli, çeşitlilik arz eden ve yıllara göre değişen ürünler elde ediyor.  Yelki’de pestisit ve gübre kullanımındaki kısıtlılık dolayısı ile biyoçeşitlilik bugüne kadar oldukça iyi korunmuş.

Bölgede domuz, tilki, porsuk, sansar, sincap, kirpi, keler, köstebek, kaplumbağa ve bukalemun bugün rahatça görülebilen doğal yaşamın üyeleri… Bölgenin doğal bitki örtüsü de canlı ve çok çeşitli bitki türleri barındırıyor.  Bölge insanı Yelki’nin Çamlı çayına yakın kısımlarında su bulunduğundan dolayı domates, bakla, susam, nohut, enginar, lahana, karnabahar gibi sebzeler yetiştiriyor.

Kadim havzanın iç kısımlarında kalan tarlalarda ise susuz tarım yapılıyor ve buğday, arpa, yulaf gibi tahıllar yetiştiriliyor. Üstelik yıllar içinde oluşan bütüncül ekosisteme dayalı bu bölgede tarımı daha da geliştirecek, köylü ve kentli dayanışması sonucu sürdürülebilir mimari ve peyzaj kriterleri kapsamında çevreyi kalkındıracak projeler de hazırlanıyor. Bu projelerin ilk adımı ise bölgenin Avrupa bisiklet rotalarına bağlanmasını da sağlayacak yeni bisiklet yolları geliştirilerek sınırlı olarak doğa turizmine bu kadim üretim havzasının açılması…  Yapılmaya çalışılan gürültü, yoğunluk ve hava kirliliği kaynağı bir go-kart pisti tüm bu projelerin de; yüzyılların mirası kadim üretim havzasının da sonu olacak.

Urla Seferihisar, Çeşme ve Güzelbahçe arasında yer alan doğa koridoru, tarım ve yerleşim alanları

Güzelbahçeliler projeye karşı

Kadim üretim havzasını korumak ve bu yüzlerce yıllık doğal mirası gelecek kuşaklara aktarmak için Güzelbahçelilerin ve meslek örgütlerinin çabası sürüyor. Havzanın en can alıcı noktasında yapılmak istenen go-kart pistinin yapımını engellemek için çok sayıda Güzelbahçelinin üye olduğu Güzelbahçe Kültür, Çevre ve Güzelleştirme Derneği; (GÜLDER) ve İzmir Tabip Odası hukuksal yollara başvurdu. Açılan davaya dernek üyesi olmayan Güzelbahçeliler de şahsen katılıyor. Ayrıca Güzelbahçe Belediyesi de projeye karşı…

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise yerel karar mekanizmalarına müdahale ederek go-kart pistinin yapılmasını sağlamaya çalışıyor. Bakanlığın 11 Kasım 2019 ve 16 Haziran 2020 bölge ile ilgili imar plan düzenlemeleri go-kart pistinin önünü açmaya yönelik… Her iki plana karşı da GÜLDER, İzmir Tabip Odası ve Güzelbahçelilerin açtığı davalar sürüyor.

Gülder Başkanı Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Tuğrul Şahbaz Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yerel yönetimleri atlayarak hazırladığı imar planının “Tarım Arazilerinin Korunması, Kullanılması ve Planlanmasına Dair Yönetmeliğin ‘tarım arazileri için toprak koruma projesine uyulması, zeytincilik yasasında zeytinliklerin bulunduğu alanlarda zeytin tarımı için gerekli yatırımlar dışında hiçbir yatırım yapılamaz’ …” hükmüne aykırı olduğunu ve açılan her iki davayı da kazanacaklarını belirtiyor.

Belki bu davalar yürekli insanlar ve meslek odalarının çabalarıyla kazanılacak. Belki İzmir Güzelbahçe bölgesindeki kadim üretim alanı şimdilik go-kart pistinden, gürültüden, hava kirliliğinden, benzin kokusundan, yoğunluk artışından mahkeme kararıyla korunacak. Ama yarın?

Sorunun temel nedenini hiç gözden kaçırmamız gerek. Gittikçe vahşileşen kapitalist sistem daha fazla üretim ve tüketim için başta ormanlarımız, tarım alanlarımız, su kaynaklarımız, havamız olmak üzere tüm doğal kaynaklarımıza saldırmaya devam edecek. Bugün İzmir’de, yarın başka yerde… Gerçek çözüm için daha fazla düşünmemiz ve çabalamamız gerekiyor; zaman kaybetmeden…

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayır Sayın Altun, yaptıklarınız yaşanan sosyal felaketin yaralarını iyileştirmeye yetmez!

Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörü Fahrettin Altun kendi twitter hesabından bir video paylaşmış. Videoda (Müslüman olmayan) azınlıkların İstanbul’da refah içinde varlıklarını sürdürdüklerinden, farklılıkların bir aradalığından, kamusal alandaki çeşitlilikten söz ediliyor.

Çok da yanlış sayılmaz. Hani derler ya, bardağın dolu tarafına bakmak.

Evet, bir kaç olay dışında, belki de Hıristiyanlığın merkezi olan bu topraklarda pek Müslüman olmayan bir topluluk da kalmadığı için, devlet tarafından örgütlenen sistematik bir şiddet yok. 

Yabancı ülkelerdeki kamuoyunu etkilemek için hazırlanan bu videonun gerçeklik hakkında doğru bir bilgi verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bir siyasetçiden (kendisi için öyle mi demeli?) beklenen her zaman olduğu gibi durumu idare eden, hoş gösteren basmakalıp düşünceler mi sergilemek? Yoksa zor bir işi yapmayı mı göze almak?

Savaştan önce 300.000’e yakın Rum yaşıyordu İstanbul‘da. İstanbul Rumların da başkentiydi. Bugün ne kadar kaldı? Sağdan sola, soldan sağa saysanız, çoğu yaşlı 1500 kişi! Son yarım yüzyılda varlığı hiç şüphesiz İstanbul ile eşanlamlı olan binlerce yıllık bir kültür mirası, kadim bir topluluk, Rumlar yok edildi.  

Altun “artık bir sorun yok” diyor. Oysa yalnızca olan bitenlerde, geçmişin hatırlanma biçiminde, bu videodaki mesajın kendisinde çok büyük bir sorun var.

Kimse kalmadığına göre, sorun da kalmadı

Videonun mesajı şu: “Müslüman olmayanlar kalmadığına göre artık rahatız. Kalan son bir kaç ötekiye de ne kadar rahat  olduklarını söyletiriz, mesele hallolmuş olur.”

Bu videoyu izlerken benim de aklıma 6/7 Eylül‘ün 50. yılında düzenlediğimiz sergiye yapılan saldırı geldi. Bu saldırı da devlet tarafından organize edilmişti. Devletin derinliklerinde her an saldırıya hazır güçler var.

2019 yılında Heybeliada‘da Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen etkinlik bunun bir örneği. Arada bir, ihtiyaç duyuldukça, İstanbul’da kalabilmiş bir kaç tane Rum’un, Patrikhane‘nin rehin alınmış varlıklar olduklarını dünyaya hatırlatıyorlar.  

Bugün resmi üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar bu meseleyi gündeme getirdiğinizde hemen saldırıya geçiyorlar. 

Saldırıların kaynağında devlet gücünü kullanarak kültürel politik alanda imtiyazlar elde etmiş milliyetçi elit var. Siyasetçileri ikna etseniz, değiştirseniz bile devleti temsil eden bu milli çekirdek varlığını koruyor.

İstanbullu Rumların haklı itirazı

Altun’un paylaştığı bu videoya Atina‘da yaşayan İstanbullu Rumlar’ın temsilcileri haklı olarak itiraz ettiler.

İnsan haklarını ayaklar altına alan yasadışı devlet operasyonları ile, zorla ve şiddetle İstanbul’dan göç etmek zorunda kalan İstanbullu Rumların derneklerinin Atina’da kurdukları bir federasyon var: İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu. Bu dernekler genellikle İstanbul’daki semtlerin adını taşıyor ve yaşadıkları travmatik olaylar karşısında hafızalarını koruyarak, sosyal yardımlaşmayı geliştirerek, yaşamlarını sürdürmelerine imkan sağlamaya çalışıyor. 

Federasyon’un yaptığı basın açıklamasında İstanbul’un kadim nüfusu olan atalarının, Rumların şiddetle kovulduklarını, can havliyle şehri terk ettiklerini ve nüfusun neredeyse yüzde birlere düştüğünü grafiklerle gösteriliyor. Bu nedenle Federasyon basın bildirisinde İstanbullu Rumların taleplerini hatırlatıyor: Haksızlık, hukuksuzluk ve şiddet yüzünden göçmen olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan insanların ve yeni nesillerin tekrar İstanbul’a dönmelerini teşvik edecek programların geliştirilmesi, örneğin.

Meselelerden biri de gasp edilmiş mülkler konusu.

2010 yılında Büyükada‘daki Rum Yetimhanesi için alınan AİHM 02tarafından iade kararı bir örnek oldu. Hükümet, Vakıflar Yasası‘nın ilgili maddesinde değişiklik yaparak 1936 Beyannamesi‘nde yer alan mülklerin iadesinin önünü açan bir karar aldı. Ancak mülklerin bir kısmı zaten ortada yoktu ya da yerlerinde başkaları vardı.

Ayrıca diyelim ki bir hayrat (okul gibi) için bir dolu akar (ticaret hanı, mağaza, ev) olabiliyordu. Bunlar için de “bu kadarı yeter, artık bizi fazla uğraştırmayın” dendi. Böylece çok az sayıda yapı sahiplerine iade edilebildi. Bu süreçte 1400 başvuru yapılmış, 100’e yakın başvuru kabul edildi.

Ancak bunların çoğu okul, kilise gibi hayrat. Oysa bunların giderlerini karşılamak için bağışlanan  araziler, konutlar, iş hanları, çarşılar çok daha büyük bir yer tutuyor. Bir de bunun dışında, elkonmuş, gasp edilmiş, zorla devredilmiş, ya da bırakılmış çok daha fazla kişisel mülk, ev, işyeri var.   

Ayrıca Rum nüfusu azaldığı için bunları takip edebilecek, mülklerini geri isteyebilecek vakıfların sayısı da çok azaldı.  Ayrıca 1936 Beyannamesi bir tür Osmanlı zamanından kalan vakıf mülklerinin tespit edilmesini ve böylece yeni mülk edinmeyi kısıtlamayı amaçlıyordu. Özel mülklerin vakıflara devredilmesini de. Özel mülkler konusu hiçbir zaman sorun edilmedi.

1936’dan ama daha çok 1950’lerden sonra çok sayıda kişisel mülke zorla el kondu ya da uygunsuz koşullarda sahiplerinden satın alındı.

El konmuş malların iadesi iyi bir başlangıç. Ama pratikte hem imkansız hem de yaşanan felaketi onaracak yeterlilikte değil. Malların mülkler önemli, elbette ki bunların hepsi iade edilmeli. Ama yetmez. Vakıflar Yasası’ndaki değişiklik zaman kısıtlamalı, tek yönlü bir ilişkisi olan bir hak tanıma yöntemi içeriyordu. Oysa görüldüğü gibi sorun yalnızca mülklerle ilgili değil ve çok daha karmaşık.

Mülklerin bir bölümünün iade edilmesi asla yeterli olmaz

Yalnızca Rumların yaşadıkları travmanın değil, Türk kimliğinin iyileşmesi için buna ihtiyaç var: İyileşmek, bu depresif halden kurtulmak için bir programa, eylem planına, yeni kurumsal yapıya…

Yaşanan büyük bir sosyal felaket. Üstelik dünyada demokrasiler gelişirken, 2. Dünya Savaşı sonrasında sistemli şiddet artıyor. Yapılan bu haksızlığın elbette ki tamiri, telafisi mümkün değil. Ancak yapılacak çok şey var. Bu haksızlığa karşı bir eylem planı oluşturmak ve yönetmek için süreklilik taşıyan bir araştırma, inceleme ve değerlendirme organına ihtiyaç var. Bu organın bağımsız hukukçular tarafından oluşturulması kabul edilmeli. 

Altun kamuyu temsil ediyor. Onun yaptığı gibi bu sorunu örtmek, yalnızca anestezik bir etki yaratıyor. Türkiye Devleti’ni temsil edenler bu sorunu artık Rumların meselesi olarak görmekten vazgeçmeli. Tam tersine kendi davası, kendi derdi olarak görmeli.

Devlet mülklerin tümünü bile iade etse, yaşanan sosyal felaketin, rezaletin sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Ama iyileşmek için ne yapabilirim diye çırpınmak olabilir.

Türk kimliği de, Müslüman kimliği de aynı kayıptan musdarip

Kimliğin inşası travmatik bir süreç. Kimliğin modernleşmesi, benzerliklerin, tekrarlanan imgelerin bir üstkimlik tarafından temsil edilmesi demek. Bu üstkimlik benzerlikleri kalıplara mı sokmaya  çalışacak? Yoksa özgür bırakıp zenginleşmeleri için onlara hukuksal yapılar, kamusal imkanlar mı sunacak? 19’uncu yüzyılda, modernleşme ile icad edilen Osmanlı kimliği kapsayıcıydı. 20’nci yüzyılda icad edilen Türk kimliği kapsayıcı ve özgürleştirici olmadı. Hıristiyanlığın merkezi olan Anadolu’da Hıristiyan kalmadı. Lozan Anlaşması ile din, eğitim, sosyal hizmetler alanındaki hakları güvenceye alınmış İstanbul’daki ‘azınlık’lara yapılmadık zulüm kalmadı.

Türk kimliğinin de, Müslüman kimliğinin de bu kayıptan musdarip olduğunu düşünüyorum. Bu durumda yokluğun temsili varlığın temsilinden sanki çok daha sarsıcı hale geliyor. Bana öyle geliyor ki, şehrin imha edilen kimlikleri Türk kimliğinin içinde yaşıyor. Kuruluşunu sağladığı kadar ona musallat oluyor. Yaşıyor diyemesek bile onun yapımında, şekillenmesinde yer alıyor. Bu nedenle şehrin yalnızca ‘var olan’ değil, ‘yok olan’  kimliklerinin haklarını dikkate almak gerekiyor. Çünkü onların yok edilmiş olması, haksızlıkların kalıcı olması, yansılamalar halinde tekrarlanması demek.  

Türkiye’nin şu andaki politikasını özetleyen söz şu: “Ah ne yapalım, geçmişte istenmeyen şeyler olmuş. Şimdi artık önümüze bakalım.” Bu sözü belki benim gibi siz de çok duymuşsunuzdur. İstanbulluların yaşadıkları bu acıların, felaketlerin bu şekilde üzerinden süngerle geçilmeye çalışılmasının arkasında başka bir niyet olmalı. Sorun bütün kimliklerin ortak özgürlük mücadelesine dayanıyor. Kültürel politik alan devletten bağımsız olmadığı sürece kimliğin yaratıcı ve özgürleştirici olamayacağı açık. Özgürlükleri kamusal alanlardan esirgeyip yalnızca filantropi alanına, güncel sanat çalışmalarının gerçekleştirildiği izole edilmiş mekanlara ve kurumlara kapatamayız. 

Kamusal alan nefes almak zorunda.

*

Not: Büyükada’da oturduğum evin çevresindeki yollarda sıklıkla yürüyüşe çıkıyorum. Çıktığımda yeni insanlarla tanışıyorum. Bunların çoğu geçmişte Büyükada’ya Karadeniz’den çalışmak için gelmiş insanlar. Bana tek tek evlerin tarihini anlatıyorlar. Size diyebilirim ki içlerinde neredeyse bir tane ev yok ki gasp ya da zorla edinilmemiş olsun. Bu kişilerin çoğu aynı zamanda 6 Eylül günü Büyükada’da yaşayan Rumların evlerine, manastırdaki çocuklara saldıran kişiler. Mağdurlar hiç konuşmaz iken failler her şeyi ayrıntılı olarak anlatıyorlar: Çarşıdaki Rum esnafa ait olan buzdolaplarını, eşyaları parçalamak için balyozları kim verdi, onları kim yönlendirdi, belediye kamyonunun üstündeki ışıldak ile saldırılacak yerler nasıl aydınlatıldı… İç çekerek üzüntülerini ifade edenler yok değil. “O zaman çok cahildik, ne söylenirse yapmaya hazırdık.” Peki diyorsunuz, herkesin hukukunu gözetmesi gereken kamunun temsilcileri?    

Kategori: Hafta Sonu

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ugandalı iklim aktivisti Hilda Flavia: İklim krizini bilmeden etkileriyle yüzleştik [İklim Kuşağı-7]

Nakabuye Hilda Flavia, 23 yaşında iklim değişikliği ve çevre hakları aktivisti, Fridays For Future Uganda kurucusu ve organizatörü. Doğayı seviyor ve bu nedenle ne pahasına olursa olsun tek evi olan “Dünya” için savaşmaya karar vermiş: 

Ben bütün bu iklim krizinin bir kurbanıyım ve bunu söylemekten korkmuyorum. İklim adaletsizliği eğitimimi riske atmaya ve herkes için savaşmaya zorladı, jenerasyonum başarısızlığa uğrayacağına sınavlarımda başarısız olmayı tercih ederim. İşte bu yüzden geleceğimiz için mücadele etme görevini üstlendim.”

Flavia ile iklim aktivistliğine başlama hikayesini, amaçlarını, talep ve planlarını konuştuk. 

Atlas Sarrafoğlu: İklim grevine başlamak için ilham kaynağın neydi? Yaşadığın yerde, günlük yaşamında iklim krizinin etkileriyle karşılaşıyor musun?

Hilda Flavia: Çocukken iyi bir ortam olan Masaka bölgesindeki ormanlar, bataklıklar, tarlalar ve göllerden ve nehirlerle ve bol su ile çevrili köyümü ziyaret ederek büyüdüm. Zaman geçtikçe hava değişmeye başladı, şiddetli yağışlar, kuvvetli rüzgarlar, artan sıcaklıklar, seller ve diğer felaketlerin yanı sıra, hava modelleri tahmin edilemez olmaya başladı, mevsimler değişti. Ailem, bu etkilerin bir kısmını, hayvanlar için su sağlayan akarsuları kurutan yükselen sıcaklıklar nedeniyle ekili alanlarımızı/bahçelerimizi ve hayvanlarımızı tamamen kaybettiğimiz ölçüde yaşadı.

Bütün bu etkiler biz iklim değişikliğini bilmeden gerçekleşti. Yaşam tarzımız değişti. Gelir kaynağımızı olan ekili alanları kaybettiğimiz için, birkaç ay okulu kaçırmak zorunda kaldım, çünkü babam borçlarını ödeyemedi. Kimsenin bu duruma düşmesini istemem ve bu nedenle 2017’deki iklim değişikliği hakkında bilgi sahibi olduğumda, hayatımı bir fark yaratmak için adamaya karar verdim. Greta‘nın parlamentonun önünde grev yaptığını görmem grevlerime başlamam için bana ilham kaynağı oldu.

‘Bir kız çocuğu olarak bunları yapmak çok zor’

Nasıl eylemler yapıyorsun ve ne tür bir tepki görüyorsun?

Ocak 2019’dan beri, önce tek başıma grev yaptım ve şimdi de arkadaşlarımla birlikte grev yapıyorum. İklim farkındalığı yaratmak amacıyla okullara, üniversitelere ve farklı gruplarla konuşmaya gidiyoruz.

Plastik kirliliğini sona erdirmeyi ve sulak alanları korumayı amaçlayan dünyanın ikinci büyük tatlı su alanı olan Victoria Gölü üzerinde bir kıyı temizleme faaliyeti başlattım.

Aktivizmimle ilgili hem olumlu hem de olumsuz tepkiler alıyorum. Bir kız çocuğu olarak, topluluğumda ortaya çıkmak ve haklarımız için taleplerde bulunup, mücadele etmek çok zor çünkü kızlar daha düşük bir cinsiyet olarak görülüyor ve gençlerin yaşlılardan bir şey yapmalarını istemeleri o kadar da kabul gören bir şey ​​değil.

Hükümetten talepleriniz neler ve ülkendeki “iklim farkındalık” durumu nedir?

Kısacası, hükümetin ülkede iklim değişikliğinden herkesin farkında olması için bir İklim Acil Durumu ilan etmelerini ve ardından somut eylemlerle iklim farkındalığını getirecek sürdürülebilir ve özverili karar vermelerini istiyoruz. Bu, Paris Anlaşması ve hedeflerine ulaşılması yönünde uyumlu olmalı.

‘Yalnızca gençlerin mücadelesiyle olmaz’

Sence içinde bulunduğumuz bu iklim krizini durdurmak için ne gerekiyor?

İklim kriziyle sadece gençler olarak mücadele edemeyiz. Bunu acil olarak ele almak için herkese ve her ülkeye ihtiyacımız var. Bu, iklim eylemini ciddiye almak ve bununla mücadele için daha somut adımlar atmak demek.

Ayrıca, hızlı olumlu çevresel etkileri teşvik eden belirleyici ve özverili kararlar alan hükümetler de buna dahil. Amaç insanları ve gezegeni, kâr amacının üstünde tutmak olmalı.

Kariyer ve iklim aktivizminde gelecek ile ilgili planların neler?

İklim Hareketi için grev yapan milyonlarca gence katıldım ve hayatımı buna adamaya karar verdim, FridaysForFuture Uganda’yı kurdum ve iklim grevlerine katılmak için her Cuma dersleri kaçırıyorum. Uganda’nın göllerini ve nehirlerini sık sık temizliyorum, kıyılarda yaşayan halklara yönelik, hem gölden hem de oradaki çöplerden toplanan atıklarla  briket yapmak gibi bazı sürdürülebilir uygulamalar ve faaliyetler başlatmayı planlıyorum. Kamuya, kurumsal şirketlere ve liderlere iklim acil durumu talep eden açık mektuplar yazan aktivistlerin bir parçası olmaya devam edeceğim, başaracağımız güne kadar savaşmayı bırakmayacağım.

Topluma ve dünyaya fayda sağlayacak sürdürülebilir becerilerimi geliştirmeye yardımcı olması amacıyla sürdürülebilir kalkınma konusunda yüksek lisans yapmayı planlıyorum.

Küresel Güney’in* daha fazla duyulması için ne yapılmalı?

Her düzeyde iklim adaletine ihtiyacımız var. Seslerimizi duyurun ve değerli kılın. Afrika ve Küresel Güney’deki aktivistlerin iklim değişikliğinden veya fosil yakıtların yakılmasından ya da sulak alanlarda bulunan veya gelişmiş ülkeler için uygun olmadığından ülkelerimize gönderilen çöplerinizden nasıl etkilendiğimizi size söylemesini beklememelisiniz. Sizin için uygun değilse, kesinlikle bizim için de uygun değildir.

İklim aktivistliği haricinde neler yapıyorsun? Hobilerin neler?

Doğayı seviyorum, sanatı seviyorum (çizimler ve resimler, tasarımlar). “Cömert olma” gibi bir hobi olup olmadığını bilmiyorum ama cömertlik yapmaktan hoşlanıyorum.

2020’den sonra iklim hareketinin nasıl değişeceğini düşünüyorsun?

İklim Hareketi devam ediyor, sizi izliyor ve yetişkinler çocuk gibi davranmaya devam ederse, biz de yetişkin gibi davranmaya devam edeceğiz.

İklim grevlerine başlamak isteyenler için ne önerirsin?

Katılmak için asla geç değildir. Doğru kararı verdiğinizi, bugün yaptığınız eylemlerin, yarın sizin ve ailenizin ne tür bir gelecek yaşayacağını belirleyeceğini söyleyebilirim.

 

*İklim değişikliğine sera gazı olarak katkıları düşük olmasına rağmen krizin sonuçlarından en fazla etkilenen düşük ve orta gelirli Asya, Afrika ve Latin Amerika’da yer alan ülkeleri ifade etmek için kullanıldı.

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelişmekte olan ülke çocukları için toksik tehdit: Kurşun

Kurşun, çevremizde her yerinde bulunabilir. Hava, toprak, su ve hatta evlerimizin içinde (mobilyalar). Çevrede doğal olarak bulunmasının maruz kalmamız üzerindeki etkisi yok denecek kadar az olmasına karşın asıl sorun  kurşun kullanımının yarattığı etkide ortaya çıkar. Kurşuna maruziyetimizin büyük kısmı, şimdilerde olmayan ancak geçmişte yaygın olarak kullanılan kurşunlu benzin kullanımı, kömürlü termik santraller, bazı endüstriyel tesis türleri (akü vb ürünlerin üretim ve geri dönüşümünün yapıldığı tesisler), PVC plastik üretimi kullanımı ve bertarafı, geçmişte evlerde kullanılan kurşun bazlı boyalar olmak üzere, fosil yakıtların kullanılması gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanır. 

İnsan vücudunda birikim yapabilen kurşun, sağlığı tehdit eden boyutlara ulaşabilmekte, ayrıca vücudumuzdaki birçok önemli enzimi baskılayabilmektedir. Bunun yanında hayatın erken dönemlerinde maruz kalınmaya başlanırsa, ilerleyen yaşlarda artarak ortaya çıkan birçok olumsuz sağlık sonuçlarına yol açabileceği; özellikle nörolojik sorunlar başta olmak üzere birçok gelişimsel sorunlara neden olabileceği bilinmektedir. 

‘Kabul edilebilir’ bir limit yok

Kurşun maruziyeti, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, vahşi kapitalist üretim sistemi nedeniyle ciddi bir sorundur. Yeterli ve etkili halk sağlığı/çevre sağlığı yönetimi olmayan bu ülkelerde, üretiminde ya da kullanımında bir şekilde kurşun salan ya da içeren ciddi endüstriyel faaliyetler sürdürülmekte, bunun ve daha birçok faktörün de yardımıyla maruz kalınan su toprak ve hava aracılığıyla önemli miktarda kurşun, çocuklar başta olmak üzere tüm insanlara ve diğer canlılara geçmektedir.

Geçtiğimiz günlerde UNICEF ve Pure Earth adlı iki organizasyonun ortak çalışmasıyla ortaya konan bir rapor, kurşun maruziyetine uğrayan çocuklarının sayısının 800 milyonu aştığını tahmin ediyor. Üstelik kandaki kurşun oranları, kabul edilebilir en üst limit olan 5 µg/dL’nin üstünde!

Amerika Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi (CDC), çocuklar için zehirli kabul edilen kandaki kurşun miktarı sınırını 1970’lerde 60 µg/dL’den 40 µg/dL’ye, 1980’lerde 25 µg/dL’ye, 1990’larda ise 10 µg/dL’ye kadar indirmişti. Bugün ise artık çocuk ve gebeler için kabul edilebilir bir sınır değer bulunmuyor.  Bu nedenle olması gereken ideal değer ‘0’ olarak kabul edilmekte. Yani belirlenen 5 µg/dl kan-kurşun düzeyi üst limit olarak tanımlanmış olsa da bunun altındaki değerlerde bir sıkıntı olmayacağı anlamı çıkarılması mümkün değil. Bu durum, tehdidin boyutunu daha da artırıyor. Zira, aktif koruyucu önleme acilen ihtiyaç duyan 800 milyon çocuk sayısına 5 µg/dl kan-kurşun seviyesinin altındakiler de eklendiğinde, sayının çok daha büyüyeceği aşikar. 

Rapor kurşuna maruziyetin hangi miktarlarda ne tür sağlık sorunları yarattığını aşağıdaki tablodaki şekilde özetlemiş.

Tablodan da anlaşılacağı üzere her türlü kan- kurşun seviyesi ciddi problemlere neden olabiliyor.  CDC kan-kurşun seviyesi ile ilgili olarak aşağıdaki önemli tespiti yapıyor: 

Çocuklarda güvenli kan kurşun seviyesinden bahsedilemez. Çünkü kandaki düşük kurşun seviyelerinin bile IQ’yu, dikkat etme yeteneğini ve akademik başarıyı etkilediği birçok çalışma ile gösterilmiştir. Kurşuna maruz kalmanın etkileri ne yazık ki düzeltilemez. Bu etkilerin geri döndürülemez gibi göründüğüne dair kanıtlarla birlikte, zararlı etkileri olmayan tanımlanmış bir kan-kurşun seviyesinin olmaması, birincil önlemenin yani maruziyeti engellemenin kritik önemini ortaya çıkartmaktadır”

Bu tespit bile tek başına kurşuna maruziyetin en düşük seviyelerde bile ne derece tehdit yarattığını ortaya koymakta. Ancak ne yazık ki gelişmekte olan ülkeler ve hatta Türkiye gibi kâğıt üzerinde gelişmiş ülkeler, ekonomiyi, çevre ve sağlıktan daha çok önemsedikleri için söz konusu maruziyetin önlenemez hale gelmesine neden oluyor. Termik santral ısrarı ve endüstri sahalarının kontrolsüzlüğü, organize sanayi bölgelerinin yaygınlığı bu durumun göstergesi. 

Termik santraller ve geri dönüşüm sektörü büyük risk  

Yapıcı ve arkadaşları tarafından 2006 yılında yapılan bir çalışma bu endüstri faaliyetlerinin yakınlarında yaşayanların kurşuna olan maruziyetinin düzeyini anlamamıza yardım olacak niteliktedir. Bu çalışma durumun ülkemizde de ne kadar vahim bir halde olduğunu ortaya koymaya yetecek nitelikte. Çalışmada, Muğla’nın Yatağan ilçesindeki kömüre dayalı üretimin, çocukların kan-kurşun seviyelerine etkisini belirlemiş ve incelenen çocukların %95.7’sinin 10 μg/dL’den daha yüksek kan-kurşun seviyesine sahip olduklarını ortaya konulmuştu. Bu; benzer şekilde kömürlü termik santralleri ya da kömür üretim sahaları bulunan Adana, Eskişehir, Maraş, Zonguldak ve daha birçok yerde, benzer bir tablonun olduğunun işaretlerini veriyor. 

Mesele aslında sadece kömürlü endüstriyel faaliyetle sınırlı değil. Diğer endüstriyel faaliyetlerin de kurşuna olan maruziyeti arttırdığına dair birçok çalışma mevcut. Örneğin geri dönüşüm sektörü de bu maruziyetin meydana gelmesinin ana kaynaklarından biri. Bu sektörde  çocuk işçiliğinin de yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca mutlaka o faaliyetin yapıldığı alanın hemen dibinde yaşamaya da gerek yok. Örneğin bu faaliyetlerden dolayı ortaya çıkan kurşun ile kirlenmiş yeraltı ve yer üstü suları ile bir şekilde temas ettiğinizde de kurşundan nasibinizi alabiliyorsunuz. Ya da tükettiğiniz ürünler bir şekilde kurşunlu bir içeriğe maruz kalmışsa siz de o gıda üzerinden kurşuna maruz kalabiliyorsunuz.

Gerek UNICEF’in raporu gerekse de birçok akademik çalışma, kurşuna maruziyetin üst sınırının üstünde kurşuna maruz kalmış olan çocuk sayısının, küresel olarak tüm çocukların üçte birinden fazla olduğunu ortaya koyuyor. Bu da gelecek nesillerin ortaya çıkabilecek pek çok sağlık problemleriyle baş başa kalacağını gösteriyor. İşte bu bile ekonominin öncelenmesinin, kapitalizmin doğası gereği, gerek insanın gerekse de diğer canlıların daha problemli bir gelecekle yüz yüze kalacağının işareti.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İçtiğimiz süt ne kadar ‘temiz’?

Çocukların kimi zaman günlerinin başlangıcına kimi zaman da kapanışına eşlik eder süt. Bazı çocuklar mutlulukla bazılarıysa dünya başlarına yıkılmışçasına karşılar onlara uzatılan içi süt dolu bardağı. Peki, süt bardağın içine nasıl, nereden gelir? Hani şu marketlerde marka marka, kutu kutu dizilen litrelerce süt. Sahi, ne çok süt var buralarda! Kendi halinde hayvan yetiştiricileri ve çayırlarda gezip, otlayan ineklerle böylesine bir süt üretimi mümkün mü gerçekten?

Adele Tariel, İthaki Çocuk’tan çıkan, “çevreyle uyum içinde, özgürce yaşamak için mücadele veren tüm hayvan yetiştiricilerine” adanmış 1000 İnek kitabında, çocuklara, günümüzde sütün masamıza gelişinin arkasındaki sürecin nasıl işlediğini, süt sektörünün gerçeğini anlatıyor.

Hikâyede, günlerden bir gün, bir çiftçinin ve onun Sürmeli, Kahveli, Çiçekli isimli üç ineğinin yaşadığı çiftliğe, yazarın deyimiyle tuhaf bir ziyaretçi gelir. Nereden çıkıverdiği belli değildir, ama neden geldiğini çok iyi biliyor gibidir. Çünkü adam, aslında sistemin ta kendisidir.

Ona uzatılan bir bardak sütü kafasına dikerken, çiftçiye sütünün çok lezzetli olduğunu ve daha fazla süt satmak için daha fazla ineğinin olması gerektiğini söyler. İşte bu kısacık cümle ile ineklerin varlığı süt satmayı sağlamaktan ibaret hale gelirken, çiftçinin “Biraz daha süt satmak için bir kaç ineğim daha olsa hiç de fena olmazdı” düşüncesiyle dipsiz bir kuyuya dönüşür.

Adele Tarier.

Sistem açgözlü. Sürmeli, Kahveli, Çiçekli’ye eşlik edecek Benekli, Cüsseli ve Gamzeli de ne?! Bundan böyle adamın hep daha çok ineği olmalı, çünkü ne kadar çok inek o kadar çok süt, ne kadar çok süt de o kadar çok para demek. Hatta inekleri de bundan böyle makineler sağmalı, öyle ya, böylesi çok daha kazançlı. Sistem her yeni inek ve makine için kurdele keserken, çiftlik artık isim yerine sırtlarına birer numara yapıştırılmış 1000 inek ve gözlerinin altında koca mor halkalı bir çiftçiden ibaret hale dönüşmüştür. 

Tabii her hikâyenin bir de sonu vardır. Kim bilir, belki de çiftçinin yapamadığını inekler yapıverir ve çiftçin aklı başına gelir. Ancak şu soruyu da sormak gerekir: Başka canlılar söz konusu olduğunda, insanın böylesine hatalar yapıp sonrasında bunlardan ders çıkarmaya hakkı var mı? Üstelik 1000 İnek gibi kitaplar aracılığıyla daha çocukluktan itibaren böyle önemli meseleleri sorgulayıp anlayabilecekken.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketlerin ‘sürdürülebilirlik’ raporlarına ne kadar güvenebiliriz – Sabriye Ak Kuran*

Son yıllarda sürdürülebilirlik kavramının popülaritesi her geçen gün bir kat daha artıyor. Öyle ki kavramın yanına bir isim getiriliyor ve sanki her şey birden sürdürülebilir olacakmış gibi sunuluyor. Örneğin tarımın önüne sürdürülebilirlik kavramı getirilince hem mevcut sistemin değiştirilmesine gerek kalmıyor hem de yaşanan sorunlar karşısında umut tacirliği yapılarak sürdürülebilir tarım alternatif bir çözüm yolu olarak sunuluyor. Sadece tarım da değil sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir ulaşım, sürdürülebilir sanayi, sürdürülebilir kentler ve sürdürülebilir inşaat teknikleri derken neredeyse her alan ve sektör, sürdürülebilirlik kavramdan nasibini alıyor. Yani bir nevi kavram çoktan moda haline gelmiş durumda. Üstelik tıpkı moda sektöründe olduğu gibi üzerine otursun oturmasın, içini doldursun doldurmasın, ihtiyacı olsun olmasın bütün sektörler bu akıma ayak uyduruluyor.

Hâlbuki sürdürülebilirlik geçici bir yenilik olmanın çok daha ötesinde ve kapsamlı bir olgu. 1987 tarihli Brundtland Raporu’nu sürdürülebilirlik kavramının kaynağı olarak kabul edecek olursak, kavram bu belgede “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” şeklinde tanımlanır ve bu da geçici değil sürekliliği olan bir sürece işaret eder. Bu yüzden eğer herhangi bir alanda sürdürülebilirlikten söz edilecekse, geleceğe bakmak ve gelecek nesillerin çıkarlarını da korumak bir zorunluluk haline gelir. Dolayısıyla tarım sektörünün başına sürdürülebilirlik kavramının getirilmesi ile sektörün birden sürdürülebilir hale gelmeyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Çok açıktır ki sürdürülebilirlik, değişiklik gereksinimi ile ortaya atılan sezonluk bir yenilik değil, pek çok alanda dönüşümü gerektiren bir süreçtir. Bu sürecin devamlılığı da sorunlar karşısında ortak bir sorumluluğun benimsenmesine bağlıdır.

Şirketler güven veriyor mu? 

Sürdürülebilirlik böylesine büyük bir amaca (gelecek kuşakların ve bugünkü kuşakların ihtiyaçlarının karşılanması arasında denge sağlamak) gebe bir süreci yönetmenin aracı haline gelince, sürecin bir parçası olmak isteyen ve bu anlamda sorumluluk alan çok sayıda paydaş ile karşılaşılıyor.

Stratejilerini değiştiren ve performanslarını sürdürülebilirlik çerçevesinde değerlendiren paydaşlardan birisi de şirketler. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye özelinde de çeşitli sektörlerde yer alan şirketler, sürdürülebilirlik çalışmalarını gündemlerine alarak çeşili raporlar yayımlıyorlar. Böylece finansal, sosyal ve çevresel performanslarını gösteren sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla hem iç hem de dış paydaşları ile iletişim kanalları kuruyorlar.

Türkiye’de 2017 yılı verilerine göre sayıları 50.000’e yaklaşan gıda işleme şirketi[1] bu yönde adım atan ve bu başlangıcı yapanlardan. Elbette ki, sayıları on binleri aşan bu şirketlerin tamamının rapor hazırladığını söylemek yanlış olur. Zaten bu yazının amacı da nicel bir analize odaklanarak şirketlerin sürece ne oranda katkı sunduklarını tartışmak değil, şirketlerin hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına ne kadar güvenilebilir/bu raporlardan nasıl emin olunabilir sorusuna yanıt bulmaya çalışmak. Böyle bir sorunun akla gelmesi ise şaşırtıcı değil. Başta da belirttiğim üzere sürdürülebilirlik pek çok alanda moda bir kavram haline gelmiş durumda. Gıda işleme şirketlerinin yayımlamış oldukları raporlara derinlemesine bakıldığında da şirketlerin bu modaya hızla ayak uydurdukları görülüyor. Ancak şirket raporlarının gezegeni koruma konusunda gereken güveni vermediğini ve tatmin edici düzeyde olmadığını rahatlıkla söylenebilir. Sırasıyla birkaç noktada bunu detaylandırmaya çalışacağım.

Eşik değerin olmaması

Türkiye’deki gıda işleme şirketlerinin çeşitli kriterlere bağlı kalarak hazırlamış oldukları sürdürülebilirlik raporlarına şöyle bir göz gezdirildiğinde, insan kendisini ilkokul yıllarında sıkça kullandığı boyama kitaplarından birisi ile karşılaşmış gibi hissediyor. Belki bu tespit yanıltıcı gelebilir hatta “Ne münasebet o raporlarda şirket taahhütleri, stratejileri ve yönetim yaklaşımları sıralanmakta” diyenler de olabilir. Ancak büyük büyük ve rengârenk çerçeveler içerisinde verilen görsellerin insana ilk başta hissettirdiği temel duygulardan birisi bu.

Daha detaylı bir okuma yapıldığında ise, bazı soruların yanıtlarına ulaşılamıyor. Bu sorulardan en önemlisi şu: Hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarının konusu olan şirket faaliyetleri sürdürülebilir midir yoksa gezegenin ve bütün canlıların varlıklarını tehdit eden bir etken olarak devam mı etmektedir? Bir sürdürülebilirlik raporundan ilk olarak bu sorunun yanıtını vermesi beklenir. Ama sorunun cevabının olmadığı görülüyor. Bunun sebebi ise, raporlardaki bilgilerin belirli bir eşik değere dayandırılmaması. 

Bir örnek vermek gerekirse, Türkiye’nin gıda alanında güçlü markalarından birisi olan Ülker’in 2019 yılı Sürdürülebilirlik Raporu’nda toplam su tüketiminin 739.533 m3, atık su miktarının ise 518.000 m3 olduğu[2] belirtiliyor. Bununla birlikte, raporda bu kullanımın belirli bir eşiği aşıp aşmadığı konusu üzerinde durulmuyor. Yani, Ülker firmasının su tüketim rakamı ve atık su miktarına bakarak bu firma faaliyetleri sürdürülebilirdir ya da değildir diyemiyoruz. Çünkü sürdürülebilirlik raporlarında çoğunlukla mevcut durum tespit edilir. Hangi durumda bu faaliyetlerin sürdürülemez olduğunu belirten bir eşik değer olmadığı için söz konusu firma faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını anlamak çok zor.

Başka bir ifadeyle, şirket faaliyetlerinin sürdürülebilirliği tartışılmıyor, şirketlerin etkileri ölçülüyor ve raporlanıyor. Bir bakıma şirketlerin sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş gibi gösterilmeleri sağlanıyor. Bu durumda şirket faaliyetleri sürdürülemez olsa bile su tüketimini, sera gazı emisyonlarını ve atık miktarını küçük ölçeklerde azaltan şirketler, sürdürülebilir kalkınmaya katkı sunmuş oluyor. Bu ise hatalı bir bakış açısı. Bir şirketin sürdürülebilirlik ilkesini kabul ettiği ve bu anlamda sorumluluklarını yerine getirdiğinden söz edilebilmesi için bu raporlarda belirli bir eşiğin belirlenmesi gerekli. Aksi halde kademeli olarak etki düzeyinin azaltılması ve daha az olumsuz etkiye sebep olmak sürdürülebilirlik açısından yeterli olmayacaktır.[3]

Zorunlu olmaması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili yanıtına ulaşılamayan önemli sorulardan bir başkası, bu raporların beklenildiği gibi bir fark yaratıp yaratmadığı.  Birçok şirket faaliyetlerinin sosyal, ekonomik ve çevresel sonuçlarını hesaplar ancak bu raporlar şirketlerin hitap ettikleri kitle ile iletişim kurmalarında yetersiz kalır. Zaten burada asıl mesele de raporlamanın yaygınlık kazanması ya da sayısının arttırılması değil raporların kullanılır bir hale gelmesidir. Mevcut durum ise bunun tam tersi. Raporlar herkesin erişimine açık, ancak neredeyse hiç kimse tarafından dikkate alınıp tartışılmaz. Çünkü bu raporlar yalnızca şirketlerin faaliyetlerini nasıl yönettiklerini yansıtan birer durum belgesi niteliğinde. Bu da demek oluyor ki, sürdürülebilirlik raporlarının hazırlanması bir zorunluluktan ziyade tercih meselesi. Sürdürülebilirlik raporlarının zorunlu bir temele dayanmayan ve şirket yetkililerinin gönüllü girişimlerine bağlı olan bu özelliği, raporların yarattığı etkiyi de tartışmaya açık bir hale getirir.

Bir danışmanlık şirketi olan G&A Institute’nin 2020 yılında yayımladığı bir raporunda,[4] S&P 500 endeksindeki şirketlerin %90’nın sürdürülebilirlik raporu yayımladığı belirtilir. Bununla birlikte, şirket raporlarının sürdürülebilir gelişme hedeflerine uyumunun %36 düzeyinde kaldığının altı çizilir. Bu da sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik eğilimin arttığını doğrular ancak bu eğilimin beklenen etkiyi yaratamadığını gösterir. Bu nedenle tıpkı çevresel etki değerlendirmesi analizlerinde olduğu gibi sürdürülebilirlik raporlamalarının da yaptırımı olan birer belge niteliğine kavuşturulması ve zorunlu hale getirilmesi hayati önemdedir.

Meşrulaştırma aracı olması

Sürdürülebilirlik raporları ile ilgili bir başka sorun da, söz konusu raporların şirket faaliyetlerini meşrulaştıran bir araca dönüşme riskleridir. Bilindiği gibi, sürdürülebilirlik raporları bir sonuç belgesidir. Bu raporlarda yalnızca olumlu gelişmeler yer almaz. Bunların yanında şirket faaliyetlerinin olumsuz taraflarının da gösterilmesi gerekir. Sorun da tam bu noktada başlar. Raporlarda şirket faaliyetlerine ilişkin olumsuz bilgilere ya çok az yer veriliyor ya da hiç değinilmiyor. Olumsuz bilgilerin ifşa edilmesi durumunda ise, verilen zarar çoğu zaman önemsizmiş gibi gösteriliyor. Bu yolla da olumsuz şirket faaliyetleri meşrulaştırılıyor.

Şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarını kullanarak çevreye etkilerini hafifletme çabalarına, bir başka gıda devi olan Sütaş’ı örnek verebiliriz. Şirketin 2017 yılı sürdürülebilirlik raporunda “2017 yılında Sütaş Grubu 2015 yılına oranla yüzde 47 büyüme sağlarken, sera gazı artışı %13 seviyesinde kaldı”[5] ifadeleri kullanılarak sanki %13’lük bir artış düşükmüş gibi yansıtılıyor. Bir bakıma büyüme oranındaki artış nedeniyle sera gazı emisyonları artışı haklı gösterilir. Bu ise, şirketin sürdürülebilirlik raporunu kullanarak sağladığı ekonomik faydaya karşılık olumsuz yönlerini meşrulaştırma stratejisinin en belirgin şeklidir. Kısacası, milyar dolarlık büyüme hacmine sahip şirketler faaliyetlerinin olumsuz etkilerinin farkındalar, ama sürdürülebilirlik raporları aracılığıyla bu etkilerin düzeyini önemsizmiş gibi gösterebilirler.

Toparlayacak olursak, yaklaşık 200 bin yıldır üzerinde yaşadığımız gezegeni korumak esas amaç ise, şirketlerin yayımladığı sürdürülebilirlik raporlarına güvenemeyiz. Söz konusu raporlar hem şirket faaliyetlerinin sürdürülebilir olup olmadığını açıklamıyor hem de çevresel bozulmanın üstünün örtülmesinde bir araç işlevi görüyor. Tek çelişkili nokta bu da değil. Doğanın korunmasının bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan bir takım şirket raporlarına dayandırılmasından daha az sürdürülebilir ne olabilir?Bugün rapor hazırlayan şirketler yarın iş ilişkileri ve ticaretlerini kötü etkilediği gerekçesiyle bu raporları hazırlamaktan vazgeçtiklerinde ne yapacağız? Böyle şirketlere istedikleri kapasiteye ulaşmaları için süre tanıyıp tekrar katkı sunmalarını mı bekleyeceğiz? Yeterince zenginleştiklerinde ve yeniden rapor hazırlamaya razı olduklarında onlara teşekkür mü edeceğiz?

Anlatmak istediğim, sermaye birikiminin devamlılığının kolaylaştırılması ve meşrulaştırılması yoluyla doğa korunamaz. Eğer şirketler ihtiyaçları olan doğal girdileri hiç durmaksızın kullanmak yerine bir fark yaratarak korumak amacındaysalar bu bir modaymışçasına sürdürülebilirlik kavramına sarılmakla değil, bu kavramın ilk başta ifade ettiği (sürekliliği olan bir süreç) şekline geri dönmekle mümkün olur.

(Dr./Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi)

*

[1] GAIN, Turkey’s Advanced Food Sector Provides Opportunities in Spite of Economic Downturn, GAIN Report, No: TR9006, 2019, s. 2.

[2] Ülker Bisküvi Sanayi A.Ş., Ülker 2019 Sürdürülebilirlik Raporu, 2019, s. 58.

[3] Mark Mcelroy, Is It Possible That GRI Has Never Really Been About Sustainability Reporting at All?, Sustainable Brands, 2017.

[4] Governance&Accountability Institute, Inc., Trends on the Sustainability Reporting Practices of S&P 500 Index Companies, 2020 Flash Report S&P 500, 2020, s. 3,15.

[5] SÜTAŞ Süt Ürünleri A.Ş., Sütaş 2017 Sürdürülebilirlik Raporu,  2017, s. 10.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Altın ‘yatırımınız’ pandemileri engeller mi?

Geçtiğimiz günlerde bir TV kanalındaki “yatırım uzmanı” , en iyi “yatırım” aracının “hala” altın olduğunu, üstüne basa basa vurguluyordu. Gramı 400 TL yi geçen bir maden parçası için , yurdum insanları bankalardan kredi çekip kuyumculara koşturmuşlar: Evlenenenlerin, yeni doğan bebeklerin gelecekteki yaşamlarını “pandemilere” teslim etmek için. Nedense hiçbirinin aklına bir ağaç, bir orman hediye etmek gelmemiş. Anadolu insanı yüzyıllardır doğan her bebek için bir kavak ağacı diker, çehiz olarak sandığa “tohum” koyardı. Bu kadim bir bilgiydi, çünkü insanlığı gelecekte kurtaracak iki şeyden biri ağaç, diğeri tohumdu.

Pandemi borsası, altın borsasını ikinci sıraya itince , bir de düğünler yasaklanınca kimse altını düşünmedi. Haberler, sosyal medya, öncelikle solunum yollarını tutan , nefes aldırmayan Covid-19’ la nasıl savaşacağımızı anlatıp, canlı yayınlar yaptı, doğru nefes alma teknikleri oldukça sık gündeme geldi. Covid-19  “kurbanları” nefes alamazken altının gramının ne kadar olduğunu düşünüyorlar mıydı sizce! Belki ölmeyip yaşasalardı,  en önemli akciğerimiz  Kazdağları için onlar da eylem yapardı. Nefes alabilmenin değerini acı bir tecrübeyle anlamışlardı çünkü.

Kazdağları, kendisi bir mücevher 

Tam bir yıl önce Cadı Kazanı’mda , pandemi ufukta bile gözükmezken yine Kazdağlarını yazmıştım ve başlığı ilginçtir ki “Nefes borumdaki Kazdağları”ydı . Şöyle başlıyordu yazım:

Bazen, bir şey yerken, küçük bir parça nefes borunuza kaçar ve sizi inanılmaz rahatsız eder. Aslında nefes alabiliyorsunuzdur ama sürekli öksürerek, kendinizi harap edersiniz, öyle ki ölecekmiş gibi hissedersiniz. İşte Türkiye’de yaşamak böyle bir şey… Nefes borunuza takılan sürekli bir şeyler var. Günlerdir nefes borumda duran şey: Kazdağları..“

Altın ve maden için Kazdağlarını muhteşem ekolojik yapısını bozmanın bedelini ağır bir şekilde ödeyeceğimizin ilk sinyali geldi kapımıza dayandı ama karar vericilerin bundan haberi yok galiba . Kazdağları’nı delik-deşik etmeye, siyanürle zehirlemeye kararlılar. Maden Yasası‘nda  yapılan  son değişikliklerle ise akciğerimizi işlevsiz kılacaklar.

Yeşil Gazete’de haber olarak da yer alan TEMA VAKFI’nın “Kazdağları Yöresi’nde Madencilik” başlıklı bilimsel araştırmasını okuyunca, Kazdağları’nın günlerce değil artık hayatım boyunca nefes borumda takılı kalacağını anladım. Çünkü Kazdağları yöresinin %79’u  artık maden ruhsatlı. Rapora göre bir ekosistem bütünü olan tüm orman varlığının sadece %20’si herhangi bir ruhsat sınırına dahil değil. Kazdağları; Milli Park, Tabiat Koruma Alanı, Gen Kaynaklarını Yerinde Koruma Sahası gibi koruma sistemlerinin yanı sıra , canlı tür çeşitliliği ve ekosistem özelliklerini bir arada değerlendirerek önemli alanları belirleyen bir başka koruma yaklaşımı olan “Önemli Doğa Alanları” (ÖDA) kapsamında. ÖDA hassas ve benzersiz doğal alanları belirlemek için kullanılır ve canlı türlerin nesillerini sürdürebilmeleri için özel önem taşıyan coğrafyaları tanımlar.

Ne kadar çok altın, o kadar az nefes

TEMA VAKFI’nın araştırmasında yer alan bu harita Kazdağları Yöresi’nin Önemli Doğa Alanları’nı ( sarı renkli olanlar) belirtiyor. Her canlın ekosistemimizde yeri çok önemli ve bir denge unsuru.En ufak bir fiziksel müdahale , ekosistemimizi dönülmez bir yola soktuğunda , insanlık   da dönülmez bir yola girmiş olacak. 

Her şeyi belirleyen karar vericiler değil bizleriz aslında. Eğer hiç birimiz altın almaz, altına yatırım yapmazsak, altın aramanın da gereği kalmayacak.

Ekonomiyi, kendinizin ve çocuklarınızın geleceği için dönüştürme şansınız hala varken kullanın, yoksa çocuklarınız için canınızı da verseniz işe yaramayacak.

Ekosistem için bir böcek bile altından daha değerli. Şimdi şapkalarınızı önünüze koyup düşünün. Altın mı, nefes alabilmek mi?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

                                                                                                                                 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ekolojist, yeşil ve çevrecilere öğütler-2: Düşünce ve eylem biçimlerimizi neden değiştirmeliyiz?

“Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır”

Sokrates

“Aydınlarımızın çoğu kulaktan dolma aydın… Kitap okumuyorlar. Daha acısını söyleyeyim, okudukları kitapları anlamıyorlar…

Türk aydını hâlâ ümmet aydınıdır… İlericilerimizin hiçbirinin kendi düşüncelerinin dışındaki düşüncelere tahammülü yoktur. Çok büyük bir rahatlıkla kavga çıkarabilirler. Dinleyemezler bile. Bunu aşmadıkça ki ben buna totaliter aydın tipi diyorum; … bunu aşmadıkça, Türk aydınının senteze ulaşması mümkün değildir. Türk aydınının önce kendinden şüphe etmesi lazım..”

Attilâ İlhan

Eski Yunan’daki … özgürlük faaliyetten bağımsızlık değil, faaliyet için vardı. Özgürlük bir alan değil, bir eylemdi … Fustel de Coulange’ye göre, … Bir Atina’lının hayatının nasıl geçtiğine bakın. Bir gün kendi ‘deme’ (Antik Yunanistan’ın Attika bölgesindeki yönetsel alan) meclisine çağrılır ve bu küçük birliğin dini ve siyasi çıkarları üzerine kafa yormak zorundadır… Ayda üç kez, düzenli olarak genel halk meclisine katılır ve mecliste hazır bulunmamasına izin verilmez. Oturum uzun sürer. Oraya yalnızca oy vermek için gitmez; sabah meclise gelip geç vakte kadar orada kalır ve konuşmacıları dinler. Oturumun açılışından itibaren orada bulunup tüm konuşmaları dinlememişse, oy kullanamaz … Onun için bu oy en ciddi meselelerden biridir. Bir seferinde siyasi ve askeri liderlerin –başka bir deyişle, çıkarlarını ve hayatını bir boyunca emanet edeceği kişilerin- seçilmesi gerekir; başka bir seferinde bir verginin koyulması ya da bir yasanın değiştirilmesi gerekir. Yine, savaş durumunda kendi kanının ya da oğlunun kanının döküleceğini çok iyi bilerek, savaş konularında oy vermelidir … Eğer yanılırsa, çok geçmeden bunun acısını çekeceğini ve her bir oyuna kendi geleceğini ve hayatını rehin bıraktığını bilir.”

Murray Bookchin/ Özgürlüğün Ekolojisi 

1960 Anayasası’nın özgürlükçü ikliminde yaşamış 68 kuşağı artık yönetim ve yürütme görevlerinde olamayacak kadar yaşlandı. 68 kuşağından el almış 78 kuşağı ise devlet görevlerinden emekli olma yaşına gelse de özellikle sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve siyasi partilerde karar alma organlarında hâlâ söz sahibi. 12 Mart Muhtırası’nın ve 12 Eylül Askeri Darbesi’nin faşist uygulamalarından çok çekmiş bu iki kuşak ve sonrasındaki Özallı yıllara denk gelen ve tamamen apolitik yetişen 88 ve 99 kuşakları eylem ve düşünce alışkanlıkları bakımından neoliberalizme ve neoliberal faşizme karşı deneyimli değil.

Bu kuşakların gençlik dönemlerinde, internet ve cep telefonları yaygın olmadığı için bilgisayar ve internet iletişiminin araçlarını (sosyal medya) kullanmayı ya iyi bilmiyor ya da bunları güncellemediği kendi eski değerler dizilerine (paradigma) ve algılarına uygun kullanıyor. Dünya’nın büyük savaşlar, devrimler ve karşı devrimlerle çalkalandığı dönemlerde yaşayan, aynı zamanda 88 ve 99 kuşağının ebeveyni ve bütün okullarında hocası olan özellikle ilk iki kuşağı, ABD’nin başını çektiği komünizm düşmanlığı ve soğuk savaş ortamının totaliter toplum mühendisliği uygulamaları biçimlendirdi. 88 ve 99 kuşağını da üniversitelerdeki üyeleri yoluyla etkileyen bu totaliter kuşakların değer ve düşünce kurgusunda, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, demokratik kitle örgütleri kavramı, grev, miting ve toplu yürüyüş gibi klasik kitlesel ya da tam tersi bütün bunları komünistlik ve dinsizlikle yargılayan algı ve eylem biçimleri var. 1960 Anayasası’nın sağladığı yasalarla görece iş güvencesine ve sendikal haklara sahip bu kuşakların önemli bir kısmı demokrasiyi bir Atinalı gibi özümseyememiş; onu sadece kendisi için isteyen aydınlanmacı, ulusalcı, milliyetçi (Türk-İslam sentezci veya milli görüşçü) bireylerden oluşuyor.

Devlet korumasının (sosyal devlet) devam ettiği, ilkokuldan liseye, sınıfsız toplum düzeni seçme sınavlarıyla henüz yok edilmemiş; başarılı-başarısız, çoğunlukla kadın-erkek karışık aynı sınıflarda oturmuş; parasız, eşitlikçi eğitim modelinin biçimlendirdiği çoğunluğu laik bireylerden oluşan bu dört kuşak, orta direğin varlığını sürdürdüğü, ağırlıklı olarak dar ve orta gelir grubu ailelerin paralı özel üniversiteye hazırlık kursları ve özel dershaneleri tatmamış çocuklarıydılar.

Ancak sosyal devlet koruması onları neoliberalizme ve neoliberal faşizm sokağının dindar çocuklarına karşı korumasız ve deneyimsiz bıraktı; göstere göstere gelenlere karşı ne yapacaklarını bil(e)mediler. Gelenlerin nasıl geldiğini inceleyip eksiklerini göremediler. Kiminin güvendiği dağlara, sonradan ABD’nin çocukları oldukları anlaşılan, “12 Eylül Askeri Darbesi” yağdı. Kimi, “Yetmez, ama evet” dedi. Ve sonunda ‘yeni-liberal faşizm’i (neo-liberal faşizm) kucaklarında buldular.

Yukarıdaki nedenlerle hâlâ, sistemin kolayca bozguna uğratacağı; demokrasiyi kendi örgütünde özümsememişlerin çoğunlukta olduğu bu kuşaklar, kimi zaman dört yıl önce güle oynaya seçtikleri (barolar birliği) başkanlarına şimdi “tü kaka” diyebiliyor. Tüm bu yüzden de sayılabilir, karşılaştırılabilir ve hesap verilebilir olmayan; daha çok medyada görünme çabasına kurgulanmış, katılımcılarını ağır risklere sokan eksik eylemler planlıyor ve uygulamaya çalışıyorlar.

Bu yazı dizisinin Uzun değil, kısa yazmak” başlıklı ilkinde, “Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmeliyiz?”  diye yazmıştım. Düşünce ve eylem biçimlerimizi değiştirmemizin en önemli nedeni ülkemize faşizm mevsiminin gelmesidir.

EYÇ (ekolojik, yeşil, çevreci) politikaları kelime dağarcığımıza ve düşünce dünyamıza sözünü ettiğimiz kuşakların iyi bilmediği  ‘sürdürülebilirlik’ ve ‘görelelik’, ‘kaos teorisi’ vb. kavramlarını getirdi. İnsan haklarına, kadın, çevre, çocuk, gelecek kuşakların haklarını ekledi.  

Türk insanı ve totaliter ya da apolitik bu kuşaklar, düşünmeyi ve sorgulamayı öğreten bir eğitim modeli içinden gelmiyor. Bu durum, bütün iş ve eylemlerimize yansıyor. Evlilik, iş, meslek seçimlerimiz bunların en önemlileri. Düşünme sürecinden geçmemiş, sorgulama yapmadan planlanmış, kimi zaman eski model ya da tam tersi batı toplumlarında geçerli, ama toplumumuza uyarlanmamış çeviri iş ve eylemler tasarlıyoruz. Bu çeviri eylem biçimlerinin bazıları 2013 Mayıs ayında başlayan Gezi Parkı Eylemleri’nde deneyimlendi. En son HDP ve Barolar Yürüyüşleri’ni, totaliter sistem, ‘ülkenin bekası’ ve ‘Korona pandemisi yasakları’nı vb. bahane ederek sert biçimde engelledi. Gün geçmiyor ki toplu basın açıklamalarımız yine pandemi yasakları bahane edilerek yasaklansın, izin verilmesin. 80’li, 90’lı yıllarda ve 2000’li yılların başına kadar sistemin ılımlı yaklaştığı ve engellemediği Aliağa Termik Santralı ve Akkuyu-Mersin ile en son 2006 Sinop Nükleer Santral karşıtı mitinglerine, sevgi zincirleri ve Bergama Altın Madeni Karşıtı Boğaz Köprüsü yürüyüşleri gibi eylemlere, şenlikli de olsa ve dünya salgını yasakları ve kısıtlamaları olmasa dahi, sistem artık gaddarca yaklaşıyor; köylü kadınlar bile gözaltına alınıyor, coplanıp biber gazı sıkılıyor. Eyleme katılanlar vatan haini ve terörist ilan ediliyor.

Eylem yapmayalım mı?

O halde klasik ya da geçmiş yıllarda yaptığımız açık alan eylemlerini yapmayalım mı? Ben de sizlere şu soruyu soruyorum: “Hiç kimse süt içmezken, ya da kaç kişinin süt içtiğini bilmezken, ineğe yem verelim mi?” Bence yapalım, ama eylemlerimiz iyi düşünülsün, sürdürülebilir ve katılımcıları zarar vermeyen, sayılabilir, dolayısıyla karşılaştırılabilir ve gidişatı izlenebilir  yöntemlerle olsun. Birbiriyle eşzamanlı ve ille de bir ‘B’ planı ya da seçeneği olan eylemler yapalım. Eylemleri çeşitlendirelim. Ama önce, eski Yunan’da olduğu gibi ‘Eylem’in ne demek olduğunu düşünelim.

Küresel Korona salgınının (pandemi) bütün şiddetiyle sürdüğü günlerde toplu yürüyüş, toplu basın açıklamalarının yapmanın iktidarı haklı kılan gerekçelerle engelleneceğini ve eylemcileri ölümcül bir hastalık korona bulaşması riski altına sokacağımızı vb. neden düşünemiyoruz?

Çünkü engellenebileceği bal gibi bilinen, engellenmese de gazete ve televizyonlarda bir günlük haber olunduktan sonrası düşünülmeyen eylemler planlamak ve yapmak kolay. Çünkü bu kuşakların da içinde olduğu halkımızın düşünce kurgusunda (eğitim ve uygulamasında) sürdürülebilirlik, sayılabilirlik, hesap verilebilirlik, demokratiklik vb. olmadığı için eylemlerin 6N1K’sı (Ne, Neden, Nerede(n), Ne zaman, Nasıl, Ne kadar ve Kim) yok. Halkımız ve iki yılda bir yapılan genel kurullarda örgütlerin üyeleri, eylemin öncesini, eylem ânında ve sonrasında düzenli izlenmesini; sayılabilirliği, hesap verilebilirliği sorgulamaz. Teknik yönleri dahil eylemin analiz edilmesini; raporlanmasını ve başarılı ve hatalı yönlerinin tartışılmasını, bir denetleme kurulunca denetlenmesini istemez, istese de örgütün seçimleri öncesinde raporları okumaz. Çünkü bunlar, düşünme ve üzerinde çalışmayı gerektiren zaman alıcı ve sıkıcı işlerdir. Adayların ve üyelerin birinci gün yaptıkları konuşmaları genel kurul üyelerinin çok azı sonuna kadar dinler ve Pazar günü hiçbir zaman tüm üyelerin gelmediği için bütün üyeleri temsil etmeyen az sayıdaki ‘yeterli çoğunluğun’ oyları ile hiç tanımadıkları, sorgulamadıkları bir yönetimi ve başkanlarını (sırf kendi siyasetlerine yakın diye) seçerler.

Bunun en önemli nedeni yukarıdaki totaliter aydınların farklı seslere katlanamaması ya da karşısındakini dinlememesi, dinlese de ortak metinleri olmadığı için anlamaması olabilir. Bir başka neden, okuma eksikliğimizdir. Bundan sonraki yazımın konularından biri olacak ‘okuma’ ve ‘ortak metinlerimiz’, başta EYÇ’ler ve toplum liderleri için gerekir. Sorgulama alışkanlığı konunun farklı boyutlarında okuma ve dinleme yapmayı gerektirir ki düşünülürse hepsi de bireysel önemli eylemlerdir. Çünkü: Özgürlük bir alan değil, bir eylemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıYazarlar

Ege’de biyogaz oyunları

Ege Bölgesi’nde son birkaç yıldır çok sayıda biyogaz enerji santrali, üstelik Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) hazırlanmasına bile gerek duyulmadan kuruluyor. Belediyelerden özel sektöre kadar pek çok kuruluş Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Enerji Verimliliği ve Çevre Dairesi’nin desteğini de alarak; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il örgütlerinin verdiği ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla biyogaz tesisleri yapmaya ve bu tesislerde elektrik üretimine başladı. Özellikle belediyeler biyogaz tesisi yapma politikalarını ‘çöpten elektrik elde ediyoruz’ diyerek topluma sunuyor. Ancak genellikle toplum tarafından pek tepki çekmeyen bu tesisler, kurulmak istenen bölgelerde yaşayan insanların yaşam alanlarında yaratabileceği çevre ve sağlık sorunları nedeniyle direnişlere neden oluyor. Hatta yöre halkının yasal hakları olan karşı duruşları Manisa’nın Salihli ilçesi Çapaklı Mahallesi’nde de görüldüğü gibi güvenlik güçlerinin sert müdahalelerine kadar giden çatışmalara bile yol açabiliyor.

‘Yenilenebilir kaynaklar’ arasında

Peki, biyogaz nedir? Organik bazlı tarım ve kentsel atıkların oksijensiz ortamda (anaeorobik) fermantasyonu sonucu ortaya çıkan renksiz – kokusuz, havadan hafif, parlak mavi bir alevle yanan ve bileşimininde yaklaşık; % 40-70 metan, % 30-60 karbondioksit, % 0-3 hidrojen sülfür ile çok az miktarda azot ve hidrojen bulunan bir gaz karışımının genel adı; biyogaz… 1 m3 biyogazın sağladığı ısı miktarı 4700-5700 kcal/m³ civarında… 1 m³ biyogaz; 4,70 kWh elektrik enerjisi eşdeğerinde; bu nedenle de elektrik üretiminde son yıllarda artan bir oranda kullanılıyor. Biyogazın üretiminde kullanılan başlıca organik atık veya artıklar ise hayvansal ve bitkisel atıklarla, organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıklar…

Organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıkların içinde kanalizasyon ve dip çamurları, kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları, çözünmüş organik madde derişimi yüksek endüstriyel ve evsel atık sular da yer alıyor. Biyogazdan elektrik üretimi, yenilenebilir enerji kaynakları içinde sınıflandırılıyor. Çevre mühendisleri ve onların meslek örgütlerine ve bazı akademisyenlere göre biyogaz tesislerinin kurulması günümüzde bir zorunluluk. Biyogaz teknolojisinin tüm dünyada kullanıldığına ve organik kökenli atık/artık maddelerden hem enerji elde edilmesine hem de atıkların gübre olarak toprağa kazandırılmasına imkân verildiğine dikkat çekiyorlar. Üstelik bu tesisler çok tehlikeli bir sera gazı olan metanı da yok ediyor.  

Harmandalı Biyogaz Tesisi.

O zaman Salihli’nin Çapaklı köyünde güvenlik güçlerinin böyle bir tesis kurulmasını istemeyen bölge sakinlerine sert müdahalesine kadar giden protestolar neden çıkıyor? Burası  dışında bölgede yürütülen ve bazısı çalışmaya bile başlayan azımsanmayacak sayıda biyogaz tesisi var. İzmir Büyükşehir Belediyesine ait Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Tesisi’nde yapılan biyogaz tesisi çalışmaya başladı bile. Büyükşehir Belediyesi şimdi de yöre halkının itirazlarına rağmen Bergama, Ödemiş ve Menderes ilçelerinde de benzer tesisleri yapmaya çalışıyor. Tüm bu tesislerin ortak yanı ise Bakanlık tarafından ÇED raporundan muaf tutulmaları…

Foça’da ise “ÇED gerekli değildir” kararıyla özel sektör tarafından yapılmak istenen benzer bir tesisin inşaatı İzmir Tabip Odası ve Foça Belediyesi’nin açtığı ortak dava sonucu mahkemenin ÇED raporundan muaf tutulmasıyla ilgili bakanlık kararını iptal etmesi sonucu durdu. Şimdi tesisi yapmaya çalışan şirketin önünde iki yol var; ya ÇED çalışması başlatarak bu konuda bölgede bir ilki gerçekleştirecek; ya da yeniden bakanlıktan “ÇED raporu gerekli değildir“ kararı alacak. Bu durumda da büyük olasılıkla İzmir Tabip Odası yeniden hukuksal yollara başvuracak.

Peki, merak ettiniz mi; belediyeler veya özel şirketler neden ÇED raporu hazırlatmaktan kaçıyor? Biyogaz tesislerinin kurulması zorunluluksa, organik atıkları, metan gazını çevre ve insan sağlığına zarar vermeden en ekonomik yok etme yolu buysa ve en önemlisi seçilen bölgeler bu tesisler için uygunsa ÇED çalışmasından neden korkuluyor?

ÇED kararı zorunlu hale getirilmeli 

Bu tesislere karşı çıkan yöre halkının en büyük itiraz noktası; bu tesisler için taşınacak organik atıkların meydana getireceği koku ve başta atık sızıntı suları nedeniyle toprak ve yeraltı su kaynakları kirliliği… Bu tesisler için artacak trafik yoğunluğunun meydana getirdiği gürültü ve hava kirliliği başka bir sorun… Ayrıca bu tesislerin baca gazlarının yaratabileceği hava kirliliği de bölge insanını sağlıkları açısından dikkate alınması gereken bir konu… Yine halen ülkemizde kurulu bu tip tesislerin, savunanların iddiasının tersine çalışmaları sırasında çevrelerinde yarattıkları ve kilometrelerce uzaktan bile hissedilen ağır koku yarattığı biliniyor.

Sonuç olarak bu tesislerin yapılması bazı çevre mühendislerine, onların meslek örgütlerine ve akademisyenlere göre gereklilik olabilir. Ancak çevresindeki yaşam alanları üzerinde göz ardı edilemeyecek ve ÇED gerekli değildir kararı ile örtbas edilemeyecek düzeyde, giderilmesi mümkün olmayan etkilerinin olduğu yadsınamaz bir gerçek… O nedenle biyogaz tesislerinin yapılmadan önce mutlaka ÇED çalışmasının yapılması zorunlu hale getirilmelidir. Ayrıca ‘Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.’ diyen Anayasamızın 56. maddesinde kendilerine verilen görevi yerine getiren ve yaşam alanlarını koruyan Çapaklı köyü sakinlerine güvenlik güçleri tarafından uygulanan sert müdahale de asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Yöre sakinleri hukuksal haklarını kullanarak mahkemeye başvurmuş ve mahkeme bölgede keşif yapmışken tesisi kurmak isteyen şirketin acelesinin kaynağı da merak konusudur.

Kimse unutmasın; Ege Bölgesi ülkemizdeki meşru çevre hareketinin başladığı topraklardır. 

 

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bu han-ı iştiha…

Bugün size nüanslarla farklılaşan örneklerini sıkça görmeye alışık olduğumuz bir “halkın malı elinden nasıl alınır” öyküsü anlatacağım. Öykü bir öğretmenevi ile ilgili. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Kadıköy Kızıltoprak’taki bir öğretmenevi bu. Adı Fatma Şadiye Toptani Öğretmenevi. Bakalım neler olmuş…

Fatma Şadiye Toptani adlı hayırsever yurttaş, Esatpaşa Köşkü olarak anılan, 2744 m2 arsa üzerinde iki katlı ahşap köşk ve müştemilatından oluşan tapulu mülkünü 1952 yılında muallimler yurdu olması şartıyla İstanbul Valiliği Özel İdaresine hibe ediyor. Söz konusu hibeye ilişkin İstanbul 6’ncı Noterinde düzenlenen hibe senedinde kelimesi kelimesine şöyle yazıyor:

“İleride İstanbul Belediyesi ile Vilayeti ayrıldığı takdirde mezkûr köşk İst. Vilayeti Hususi İdaresine terk ve tefrik edilecektir. Tapuda memuru huzurunda namıma işbu hibe takririni vermeye ve hibe şartlarını her zaman için idare ve murakabeye İst. Valisi Sayın Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı vekil ve idarei umura memur tayin ettim. İşbu köşkün daimi olarak Muallimler Yurdu olarak kalmasını ve maksadı hibenin hiçbir suretle değiştirilme(me)si kat’i arzumdur. Varislerimin işbu hibe(ye) hörmet ve riayet göstereceklerine emniyetim berkemaldir.”

Düzenlenen bu hibe senedi doğrultusunda, 12 Kasım 1952 tarihinde, bahçeli müştemilatı olan ahşap köşk niteliğindeki taşınmazın tapusu İstanbul Vilayeti Özel İdaresi adına düzenleniyor. Tapu senedinde taşınmazın iktisabı kısmında yine kelimesi kelimesine şu ifade var:

“Tamamı Fatma Şadiye Toptani namına kayıtlı iken hibe etmiştir. Mezkür gayrimenkul muallimler yurdu olmak ve ileride İstanbul Belediyesi ile Özel İdare ayrıldığı takdirde Özel İdareye ait olmak üzere hibe edildiğinden tescil edilir.”

Görüldüğü gibi hem hibe senedinde, hibe eden Fatma Şadiye Toptani köşkün muallimler yurdu (öğretmenevi) olarak kullanılması şartını açıkça belirtiyor hem de tapu senedinde bu şart yer alıyor. Bu şarta uygun olarak, köşk 1952-1967 yılları arasında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Fatma Şadiye Toptani Öğretmenler Dinlenme Yurdu olarak işletiliyor. Daha sonra 24 Kasım 1967 tarihinde düzenlenen bir protokolle yurdun idare ve idamesi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünün murakabesi altında Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyetine veriliyor.[1] İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği arasında 14 Ağustos 1991 tarihinde ikinci bir protokol imzalanıyor ve bu protokolde tesisin adı Kızıltoprak Fatma Şadiye Toptani Emekli Öğretmenler Evi olarak geçiyor. Tesisin yönetiminin her iki kurum tarafından ortaklaşa gerçekleştirileceği ve Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği Genel Merkezi/nin de bu tesiste bulunması da ayrıca protokol hükümlerinden. 2020 yılı başına kadar yaşananların özeti böyle.

Birdenbire ortaya çıkan vakıf!

68 yıllık süreç mayıs ayında Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği’ne gelen bir yazı ile bambaşka bir kanala giriyor. İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü derneğe gönderdiği 20.05.2020 tarihli yazıyla bahse konu taşınmazın Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na ait olduğunu, derneğin köşkteki üç odayı sekretarya olarak işgal ettiğini ve 30 gün içerisinde tahliye etmesi gerektiğini belirtiyor.

Derneğin genel başkanı Erdoğan Kadir Karadeniz’den aldığım bilgiye göre 1952 yılında sahibi tarafından öğretmenevi olarak kullanılmak şartıyla hibe edilen köşk 29 Ocak 2020 tarihinde 5737 Sayılı Yasası’nın 30. maddesine göre Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na devredilmiş. Bakalım neymiş bu yasa maddesi:

5737 Sayılı Yasa Madde 30: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Özet olarak ve resmi belgelere dayanarak aktardığım köşkün tarihi ile bu maddenin uzaktan yakından ilgisi yok. Üstelik adı geçen vakfın ne olduğu da meçhul. İnternette bu gizemli vakıfla ilgili, söz konusu köşke ilişkin haberler dışında tek satır bilgi bulunmuyor. İşin özü şu; hayırsever bir yurttaş kendi mülkünü devlete, yani halka bağışlıyor. Bu bağışı yaparken de mülkün sadece öğretmenevi olarak kullanılmasını şart koşuyor. Ne var ki, bağıştan 68 yıl sonra gizemli bir vakıf ortaya çıkıyor ve devletin resmi kurumu, geçmişi belgeleriyle ortada olan söz konusu mülkün bu gizemli vakfa ait olduğunu söyleyerek, öğretmenlerimize siz işgalcisiniz, terk edin diyor.

İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu

Akıllara zarar bu idari işlem Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği tarafından yargıya taşındı. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 07.07.2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. İşlemin iptali istemine ilişkin dava süreci ise halen devam ediyor. Bu arada elleri öpülesi öğretmenlerimiz ve gönüllüler de herhangi bir oldubittiye meydan vermemek için öğretmenevinde nöbet tutuyorlar.

Bakalım idare, yani “köşk vakfa aittir” diyen İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü bu iddiasını neye, hangi belgelere dayandıracak? Açılan davaya ilişkin idarenin savunması henüz dava dosyasını girmediği için şimdilik bunu bilmiyoruz. Ancak, davaya konu idari işlemin gerekçesi dışında özet olarak aktardığım köşkün tarihçesi bütünüyle resmi belgelere dayanıyor.

Artık neredeyse her gün yeni bir iç karartıcı olayla karşı karşıya kalıyoruz. Sanki birileri bu ülkenin ne kadar maddi ve manevi birikimi varsa yok etmeye, onları toplumun elinden alıp yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye ant içmiş gibi. Bir yandan doğamızın en güzel, en eşsiz parçaları yerli ve yabancı şirketlerin üç kuruşluk arsız rant emellerine feda edilirken, bir yandan da devletin, yani halkın olan varlıklar kerameti kendinden menkul vakıflara dağıtılıyor. Açıkça halk yok sayılıyor, bizler yok sayılıyoruz, çocuklarımızın geleceği yok sayılıyor.

Bu durum, öyle anlaşılıyor ki böyle devam edecek. Bize düşen görev hem uyanık olmak hem de mutlaka yararlı olsa da, yalnızca sosyal medyada paylaşım yaparak gerçek çözüme ulaşılamayacağının farkına varmak. Onunla birlikte, önyargılardan arınmış, bilgiye ve akla dayanan örgütlü demokratik mücadele şart. Bizim ve çocuklarımızın haklarını bizden başka koruyacak kimse kalmadı çünkü.

*

[1] Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyeti (Derneği) 1964 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur.

 

 

 

 

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevre ve şirketler

Merhaba.

Bu haftadan itibaren bu köşede Yeşil Gazete gündemindeki, kısaca çevre sorunları (çevre, doğa, gıda-tarım, iklim krizi ve hayvan hakları) olarak adlandıracağım konulara “şirketler” ve ekonomi çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bu kapsamda, şirketlerin çevre sorunlarıyla ilgili olarak ortaya serdikleri iyi ve kötü örnekler, çevreyle ilgili şirket davranışlarını etkileyen faktörler, şirketleri daha duyarlı olmaya yönelten kamu düzenlemeleri veya sivil toplum girişimleri, kurumsal sosyal sorumluluk (corporate social responsibility-CSR) uygulamaları, teknolojinin şirketler tarafından kullanımı ve çevre ile ekonomik konular arasındaki ilişki gibi başlıklar üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken hem Türkiye’den hem de dünyadan şirketleri, uygulamaları ve gelişmeleri mercek altına alacağım.

Şimdi doğal olarak sorabilirsiniz, “neden şirketler?” Elbette devletler veya kamu otoriteleri düzenleyici, denetleyici ve yaptırım uygulayıcı güçleriyle her alanda olduğu gibi bu konuda da en önemli oyuncular. Bütün ülkeler için bu geçerli. Bunu tartışmıyorum. Bunun dışında devletlerin ekonomik alanda, kurdukları ticari işletmeler kanalıyla yürüttükleri faaliyetler de var.  Ancak, devletlerin bu işletmeler kanalıyla ekonomi üzerinde yaratmış oldukları etki, bazı istisnalar dışında, gittikçe azalmakta. Birçok ülkede bir zamanlar var olmuş olan devasa kamu iktisadi kuruluşları artık ya tamamen ortadan kalkmış veya özelleştirilmiş durumda.

Devasa cirolar, bir çok devletin GSYİH’sından fazla 

Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte bu sürecin hızlandığını biliyoruz. Türkiye’de 1970’lerde ithal ikameci modelin sorunlar yaşamaya başlaması üzerine 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte gündeme gelen özelleştirme furyası ve özel sektör odaklı büyüme stratejileri de bunun bir yansıması. 1980’li yıllarda sosyalizm ve sosyal devlet üzerine gelen Friedman-Reagan-Thatcher eksenli yoğun ideolojik baskıyı ve Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere özel sektör odaklı büyüme ve kalkınma politikalarını dayattırdıklarını da unutmayalım. Bütün bu gelişmeler sonucunda devletin iktisadi faaliyetlerinin azalması, özel sektörün ağırlığının daha da artması anlamına geliyor.

Amazon’un sahibi, dünyanın en zengin insanlarından Jeff Bezos.

Ekonomide kamunun ağırlığının azalmasından daha da önemlisi, teknolojik gelişmelerin ivmesinin artışı ve küreselleşmedeki gelişmelerin özel sektörün hem dikey hem de yatay olarak ağırlığını ve etkisini fazlasıyla artırması. Özel sektörün kar güdüsüyle daha hızlı karar alıp harekete geçebilmesi, esnek karar ve yönetim yapılarına sahip olması, halka açılarak sermaye toplayabilmesi, Çin gibi devlet kapitalizminin egemen olduğu ülkelerde bile özel sektörün ağırlığının sürekli artmasına yol açıyor. Bunların sonucunda büyük küresel şirketlerin toplam cirosu birçok ülkenin GSYİH’sını aşmış durumda. Örneğin, 2019 yılında ABD süpermarket devi Walmart’ın cirosu 514, Toyota’nın 272 ve Amazon’un ise 233 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Walmart’ın cirosu, aynı yıl itibarıyla, Dünya Bankası veri setindeki toplam 184 ülkenin 160’ının GSYİH’sından daha fazla. Bir başka küresel şirket olan otomobil devi Toyota’nınki ise 142 ülke GSYİH’sının üzerinde. Aynı Toyota’nın dünya üzerinde 5 bölgesel yönetim merkezi, 20 tasarım ve ARGE merkezi ve Türkiye dahil 27 ülkede 67 adet üretim tesisi var. Şirket 170’den fazla ülkede araç satıyor ve toplam çalışan sayısı 370 bin civarında.

Bu kadar büyük çaplı mal ve hizmet üreten ve dünyanın her tarafına yayılmış olan bu ve benzeri şirketler doğal olarak çevre sorunlarının da en önemli aktörlerinden birisi haline gelmiş durumdalar. Dolayısıyla, şirketlerin tek tek ülkeler ve dünya ekonomisi üzerindeki ağırlıklarının ciddi boyutlara gelmiş olduğu noktasından hareketle, bu köşede şirketlerin çevre sorunlarıyla etkileşimi üzerine odaklanacağım.

Şirketleri topyekun ‘düşman kamp’a  mı koymalı? 

Şirketler, genel olarak, çevreyi kirleten aktörler arasında en başat oyuncular olarak ön plana çıkıyorlar. Bu nedenle, onları kolayca “düşman” kampına koyup topyekûn arkamızı dönebiliriz. Ancak, şu anda az olmakla birlikte gittikçe artan sayıda yerel ve küresel şirket çevre duyarlılığına sahip olarak ve samimiyetle çok olumlu uygulamalara da imza atabiliyorlar. Şirketlere sırtımızı tamamen döndüğümüzde bu olumlu aktörleri göz ardı etmiş oluyoruz. Benim yaklaşımım, şirketlere yönelik çevre politikalarını belirlerken, pozitif örnekleri ön plana çıkarıp, onların desteğini de alarak olumsuz örneklerle mücadele etmenin daha doğru olacağı yönünde.

Şirketler, çevre sorunlarına karşı tutum ve davranışlarını belirlerken en çok bu amaçla hazırlanmış yasal düzenlemelerden etkileniyorlar. Bu düzenlemelere uyma zorunluluğu, eğer etkin çalışan bir kamu otoritesi varsa ve yaptırımlar ağırsa, çevreye büyük fayda sağlayabiliyor. Dolayısıyla, şirketlerin çevre sorunlarına duyarlı davranmasını isteyen birey ve kuruluşların birincil olarak odaklandıkları alan, ilgili kamu otoriteleri nezdinde yapılacak girişimler ve bu konuda yürürlüğe konulabilecek, denetim ve yaptırım hükümleri de net ve uygulanabilir olan düzenlemeler oluyor.

Son 20-30 senedir gelişmekte olan ve şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarından yola çıkarak “GÖNÜLLÜ” olarak uygulamaya başladıkları “kurumsal sorumluluk ilkeleri” ikincil önemdeki etki kanalı olarak görülüyor. Bu konuyu önümüzdeki haftalarda daha ayrıntılı ele alacağım. Burada, şirketlerin dünyadaki değişimden etkilenmeleri ve toplumun beklentilerine uygun hareket ederek bir rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla gönüllü olarak bazı ilkeleri yaşama geçirmeleri söz konusu. Örneğin, LEGO firması, kendi iradesiyle 2030 yılına kadar kullandığı enerjinin tamamının “yenilenebilir” olmasını hedeflemiş ve bu yönde adımlar atıyor. Uluslararası dev bir firma olan Unilever ise yine kendi inisiyatifiyle bir yandan sera gazı emisyonunu, atık üretimini ve su kullanımını azaltarak, diğer yandan da üretimde kullandığı hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan sağlayarak 2030 yılına kadar karbon ayak izini yarı yarıya düşürmeyi amaçlıyor.

Şirketler tarafından yapılan bu “gönüllü” uygulamalara çok ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Şirketlerin çoğu, müşterilerinin, çalışanlarının, tedarikçilerinin ve genel kamuoyunun duyarlılıklarını dikkate alarak, bu uygulamaları sadece bir PR/reklam aracı olarak görmekte, göstermelik bazı ilkeler ilan etmekte ve şaibeli kuruluşlarla iş birliği yaparak bunları kamuoyunu yanıltma amaçlı kullanmakta. Ancak az sayıda da olsa bazı şirketlerde, özellikle yöneticilerin duyarlılıkları nedeniyle, bu ilkeler şirketin misyon ve faaliyetinin ana unsuru haline getirilmekte ve gerçekten mikro bazda da olsa bir değişim yaratılabilmekte. Önümüzdeki haftalarda bu alandaki olumlu ve olumsuz örneklere daha yakından bakacağız.

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Hayvanların gizli yaşamı: Biz aynıyız!

İnsanlar da hayvanlar gibi sevebiliyor, birbirinin acısını paylaşıyor, empati kuruyor ve birbirleriyle konuşuyor. Cümleyi, duymaya alışık olduğumuzun tersinden kurunca, bir an için kulağa garip geliyor değil mi? Ekoloji üzerine kaleme aldığı popüler bilim kitaplarıyla dünya çapında çok satanlar listelerine giren Peter Wohlleben, yeni kitabında tam da bu hissi aşılıyor.

Yazarın 2016 yılında Almanca olarak kaleme aldığı Hayvanların Gizli Yaşamı (Das Seelenleben der Tiere), geçtiğimiz haftalarda Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Carl Jung, Hermann Hesse, Robert Musil, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıdığımız Zehra Aksu Yılmazer’in berrak Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Hayvanların Gizli Yaşamı, ilginç anekdotlar ve hazine niteliğinde bilgiler içeren, hayvanların iç dünyasına perde aralayan bir çalışma.

1964 doğumlu ormancılık uzmanı Peter Wohlleben, üniversitede aldığı ormancılık eğitiminden sonra yirmi yılı boyunca Rheinland-Pfalz eyaletinin Orman Müdürlüğü’nde çalışmış. İşinden ayrıldığından beri çevre üzerine kitaplar yazıyor ve yaşadığı köyde kendisine ayrılan ormanlık alanı çevre dostu yöntemlerle yönetme görevini yürütüyor. Yazdığı popüler bilim ve çocuk kitaplarıyla ağaçları, hayvanları, doğayı bize içeriden anlatan Wohlleben’in akıcı kalemi, bilimsel veriler ve yıllardır yaptığı gözlemlerle birleşince okuyucunun elinden bırakamayacağı ve bir solukta okuyacağı bir kitap çıkmış ortaya.

Hayvanların ne hissettiği pek çoğumuzun ilgi duyduğu bir konu. Ama bu ilgi tüm türleri, özellikle de tehlikeli ya da iğrenç bulduğumuz hayvanları kapsamaz. ‘Kene ne işe yarıyor ki?’ sorusunu çok sık duyar, her defasında da şaşırırım. Çünkü herhangi bir hayvanın ekosistemde diğerinden daha önemli bir misyonu olduğunu sanmıyorum. Bir ormancının ağzından bunu duymak tuhaf gelebilir, ama her varlığa hak ettiği saygının buna benzer bir bakış açısıyla gösterildiği kanısındayım.”

‘Hayvanları daha kolay sömürmek için duygularını inkâr ediyoruz’

 Wohlleben, duygular konusunda hayvan ve insan dikotomisinin ötesine geçmeye çalışarak insanların hayvan olduğunu bir daha hatırlatıyor, “evrimleşirken farklılaşmış, insanlardan geride kalmış” hayvanlardan bahsetmenin absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sevgi, empati, utanç ya da nefret gibi hislerin insan türüne özgü olmadığını, hayvanlarla insanların farklı hissetmediğini örneklerle ortaya koyan yazar, “Hayvanların da duygusal ve hassas olduğu kabul edilseydi, onlardan böyle fütursuzca faydalanılmazdı, et yerken ya da deri ceket giyerken vicdan azabı duyulur, bütün bunların tadı kaçardı” diyor.

Hayvan ve insanı farklı kategorilere ayırarak bu ikisinin farklı şekilde evrimleştiği düşüncesinin çürütüldüğünü vurgulayan yazar, insanların -belki- düşünmek konusunda daha iyi olabileceğini, ama iş hislere ve duygulara geldiğinde hayvan ve insan ayrımının geçersiz bir hale geldiğini savunuyor. Wholleben, duygu sahibi olmanın zekâ gerektirmediğini, duygulara yön veren etkenin aslında içgüdüler olduğunu, dolayısıyla da hayvanlar ve insanlarda farklı düzeylerde mevcut olan duyguların her ikisi için de hayati önem taşıdığını, yani pek de farklı olmadığımızı anlatıyor.

‘İnsanların faydalandığı hayvanların çoğu sefil bir yaşam sürer’

Bazı bilim insanları ve özellikle de tarımdan sorumlu politikacılar, hayvanların mutluluk ve acı hissetme yetisine sahip olduğu fikrine neden bu kadar karşı çıkıyor? Bunun en önemli sebeplerinden biri, daha önce de sözü edilen, domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılması gibi ucuz besi yöntemleriyle teşvik edilen endüstriyel çiftçiliktir. Diğeriyse, her yıl yüzbinlerce memeli hayvanın ve kuşun katledildiği ve bu haliyle tamamen çağdışı kalan av sektörü.”

Peter Wohlleben, kitabın büyük bir kısmında aşık kargalar, yas tutan geyikler, ebe domuzlar, paylaşımcı yarasalar ya da birbirlerinin isimlerini bilen sincapları örnek göstererek sevgi, zekâ, arzu, yas, acı, korku, iyilik ve kötülük gibi birçok kavram üzerinden hayvanların duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Hatta, çoğu bölümde, evlerde birlikte yaşadığımız hayvanların bizi sevip sevmediği gibi muzip sorularla okuyucuyu şaşırtarak düşündürüyor.

Kitabın son bölümlerinde ise, insan eliyle hayvanlara verilen zararlara yoğunlaşılmış. Wohlleben, Sanayi Devrimi’yle birlikte çoğalan hava kirliliği ve çevreye verilen zararı, yapay habitatlara hapsedilen, insanlara hizmet etmeye zorlanan hayvanların allak bullak edilen hayatlarını, betonun, yapay ışıkların, karayollarının ve trafiğin sebep olduğu ölümleri bir bir anlatarak, okuyucuyu düşünmeye, daha dikkatli tüketmeye, yani aslında kendini merkeze koymaktan vazgeçmeye çağırıyor.

 Bir bütünün parçaları: Ağaçlar, ormanlar, hayvanlar ve insanlar

Yazarın ilk kitabı, Ağaçların Gizli Yaşamı (2015), 40 dile çevrilmiş ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştı. Yalnızca Almanya’da 800 binden fazla satan kitap iki yıl boyunca ülkenin en önemli dergilerinden Der Spiegel’in “Bestseller” listesindeki yerini korumuştu. Yayımlandığı tarihten bu yana Amazon’un çok satanlar listesinde, ağaçlar, doğa, hayvanlar kategorilerinin her birinde hâlâ birinci sırada yer alıyor. Kitap, ağaçların oluşturduğu ekosistem ve iletişim ağlarını (World Wide Web’den yola çıkarak Wood Wide Web) anlatarak ağaçlara ve ormanlara bambaşka bakmamızı sağlamıştı.

Peter Wohlleben, Türkiye’deki çevre gündemine de yabancı olmayan bir yazar. Kazdağları’ndaki Kirazlı altın madeni projesi hakkında geçtiğimiz sene Deutsche Welle’ye verdiği bir röportajda,  Kanadalı Alamos Gold şirketinin girişimi hakkında, “Alternatif olmasına rağmen çevre katili siyanürle işlem yapılacak olunması çifte ahlaksızlık.” demiş ve Kazdağları’ndaki ağaç kesiminin Türkiye için bir felaket olduğunu ifade etmişti:

Özellikle Türkiye için bu bir felaket. Çünkü yaz aylarında sıcaklık çok artıyor ve ormanın olmadığı dağlık bölgelerde de kuraklık artıyor. Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”

Hayvanların Gizli Yaşamı, yukarıda bahsettiğimiz konuları 214 sayfada ve 41 bölüme ayrılmış bir şekilde, okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmadan anlatan bir kitap. Yazarın bir taraftan bilimsel makalelerden yola çıkarak bize anlaşılır bir dille anlattığı veriler, diğer taraftan da mesleği gereği otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı gözlemlerle zenginleştirdiği bu anlatı, hayvanlara karşı işlenen şiddet suçlarının gündeme oturduğu ülkemizde, herkesin okuması gereken bir eser.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Antarktika’nın metanı Karagöl’ün betonu

Küresel iklim krizinin en önemli iki sorumlusu karbondioksit ve metan gazı! Karbondioksitin olağanüstü düzeyde artmasının nedeni direkt olarak artan insan faaliyetleriyken, metan gazının büyük bölümünün oluşmasından ziyade atmosfere salınmasına neden olan değişikliklerin doğrudan sorumlusu yine insan. Metan gazının salınmasında insan faaliyetlerinin kaynak olduğu noktalar da var ancak geçtiğimiz günlerde Antarktika’da keşfedilen okyanus dibi metan sızıntısı ile son yıllarda artan oranda rapor edilen Sibirya permafrostlarındaki metan sızıntılarının yarattığı kaygının yanında biraz sönük kalabilecek düzeyde.

Normalde her ikisi de bu kadar hızlı olmaması gereken sızıntılar. Bu kadar hızlı yayılmadıkları takdirde ekosistemin baş edebilecekleri bir seviyeye sahipler. Ancak bu gazları bertaraf edebilecek canlıların (çoğunluğu bakteriler) sayısı ve artış hızı ile metan gazının salım hızı arasında metan gazı lehine bir orantısızlık olursa, o zaman, metan gazı atmosfere daha fazla salınacak ve var olan sıcaklık artışını da hızlandıracak.

Bu durum geçmiş döneme ait iklim modellerinde göz ardı edilmiş bir durum. Çünkü bu problemlerin varlığı yeni yeni keşfediliyor. Antarktika’daki metan sızıntısını keşfeden ekibin lideri Andrew Thurber mevcut durumu “Metanın kaynağı muhtemelen çökeltiler altında gömülü binlerce yıllık alg birikintilerinin bozunması. Aslında okyanusların çoğunda, deniz yatağından sızan metan gazı, dip sedimentinde veya daha yukarıdaki su sütununda var olan mikroorganizmalar tarafından tüketilir. Böylelikle metan gazı atmosfere neredeyse salınmadan döngü içerisinde işlenmiş olur. Ancak Cinder Cones sahasında var olan mikroorganizmaların yavaş büyümesi ve alanın sığ olması, metanın atmosfere sızmasını neredeyse kaçınılmaz hale getiriyor” şeklinde özetliyor ve ekliyor “Gerçekten endişelenmeliyiz çünkü bu hiç hesapta olmayan bir şey”

Birbirini besleyen zincirleme tehditler

Araştırma bize şunu açıkça gösteriyor: İnsan faaliyetleri artık hiç hesapta olmayan saklı tehditlerin de gün yüzüne çıkmasına neden oluyor. Fosil kaynaklara olan bağımlılığımızın kendisi iklimi değiştirirken, değişen iklim de doğal şartlarda hapsolmuş halde kalması gereken başka tehditlerin de hesaba katılmasını zorunlu kılıyor.

Bu saklı kalması gereken tehlikelerden biri olan Antarktika’da keşfedilen metan sızıntısı olayı tekil bir olay değil. Benzer şekilde yine buzul altında hapsolmuş metan gazı için de benzer bir endişe söz konusu. Çünkü gerek deniz dibinden gelen sızıntıların artması, gerekse de artan sıcaklıklar nedeniyle buzulların erimesi sonucu hapsolmuş metanın atmosfere salınması, endişelenmemiz gereken durumun sanılandan daha da büyük olma ihtimalini doğuruyor. Bunlar insan faaliyetlerinin dolaylı etkisinin yarattığı kötü sonuçlar.

Bir de insanın direkt etkisinin yarattığı sonuçlar var. Üstelik bu sonuçlar iklim krizi gibi uzun vadeye yayılan bir şekilde ortaya çıkmıyor. Daha hızlı ve etkisi daha hissedilir olabiliyor. Bu etkilerden biri de doğaya yapılan doğrudan müdahaleler. Doğaya yapılan müdahalelerin zincirleme etkisi konusunda çok söz söyledik. Bu durum birbiriyle ilişkili birçok faktörün harekete geçmesine ya da dengesizleşmesine neden oluyor. Bozulan sistem yeni bir denge durumuna gelene kadar (ki bu her zaman garanti değil ve yeni bir denge oluşsa da bu dengenin eskisine hiç benzemeyeceği gerçeği de var) ekosistemlerin bozulup ortadan kalkması ve bağlantılı olarak türlerin yok olması gibi durumların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde çözüm belli, doğa ile uyumlu yaşamak.

Salda Gölü.

Görünen ise tam tersi! Doğal olana uyumlu olmayanı doğal ortamlara dayatma inadı sürdürülmeye devam ediyor. Neredeyse tüm doğal zenginlikler zaten yeterince insan faaliyetleri baskısı altındayken bir de yeniler ekleniyor. Bu durum Salda Gölü için de, Gökpınar Gölü için de, Trabzon Uzungöl için de Artvin Karagöl için de geçerli. Tüm bu yerler doğal güzelliğiyle baş başa bırakılması gerekirken, beton yığınlarıyla mahvediliyor. Absürt estetik algısıyla tarumar edilen eskileri yetmezmiş gibi biraz olsun bakir kalabilmiş yenileri de bu absürtlükten nasiplensin diye olmadık işlere girişiliyor. İçinde çevre, park, koruma doğal gibi isimler bulunan kurumlar eliyle yapılması ise hikâyenin trajikliğini ortaya koyuyor.

İnsan olarak doğal olana düşman olduğumuzu Artvin Karagöl’e kondurulan ucube beton yığınıyla, Uzungöl’ün içler acısı haliyle, ısrarla sürdürülen termik santral inadıyla, katlanarak artan plastik üretimiyle, Kanal İstanbul ve 3. Havalimanı’yla ve daha niceleriyle ispat etmeye devam ediyoruz. Doğa da bu durum karşısında bize yıkım ve tükenişi geri veriyor. Çünkü ne ekiyorsak onu biçiyoruz. Doğa kendisine baltayla yaklaşana ne yazık ki artık daha fazla tolerans gösteremeyecek kadar tükenmiş durumda. Bunu fazlasıyla hissediyoruz. Hal böyleyken neden talanda, bozmada ya da tahrip etmede ısrar ediyoruz?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsanlığın ortak geleceği KURUTULAN Meke Gölü ve su altında BIRAKILAN köyler mi?

Başlıkta büyük harfleri özellikle yazdım. Çünkü bir süredir Antroposen’e (insan merkezli yaşam) kafa yoruyorum. Yalnızca küresel iklim değişikliği kapsamında değil, aynı zamanda insanın doğayla iletişiminde nelerin etken olduğunu düşünmeye çalışıyorum. Çünkü doğa pasif bir özne değil. Kendi içindeki evrimi insan eliyle hızlandırılabiliyor ya da yavaşlatılabiliyor. Doğanın kendi etkileriyle olan devinimi; endüstri devrimi sonrası ve özellikle son 60 yıl içindeki insan faaliyetleri sebebiyle oldukça tahripkar bir şekilde ilerlemiş durumda.

Öyleyse aktif özne nedir, ona odaklanmalıyız. Gelecek 10 yılda şu kadar insan sular altında kalacak, bu kadar canlı türü yok olacak gibi öznesi belli olmayan pasif cümleler kurmayalım artık. Kim sebep olacak, nasıl olacak, nedenlerine ve ne yapabileceğimize bakalım. Dünya çapında yaşadığımız Covid- 19 pandemisi süreci bize insanlık olarak büyük krizler karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu, gündelik yaşamlarımızın kırılganlığını, sistemin iklim kriziyle gelmekte olan yıkıma tamamen hazırlıksız olduğunu gösterdi.

Independent Türkçe’nin 9 Nisan 2019 tarihli haberine göre, Türkiye’de ‘Yarım asır içinde 36 göl kurudu. Geri kalan az sayıda göl ise kuruma riski altında.’  Dikkatinizi çekmek isterim ki bu durum tespiti bir yıldan fazla zaman önce yapılmış.

Meke Gölü beni oldum olası çok etkilemiştir. İstanbul Fotoğraf Sanatçıları (İFSAK) vasıtasıyla yıllar önce izlediğim Meke Gölü görüntüleri vasıtasıyla bir zamanlar doğa fotoğrafçılığına merak salmıştım. Meke yalnızca Türkiye’nin değil belki de dünyanın tek nazar boncuğuydu… Şimdiki kuruTUlan Meke Gölü ise bir korku filmi platformu gibi. Geçenlerde sosyal medyada karşıma çıkan, fotoğraf sanatçısı Gökhan Çelebi’nin kısa bir paragrafı da bu konuyla ilgili yazmamı öncelikli kıldı. ‘İnsanlığın ortak mirası kuruyan Meke gölüdür, eriyen buzullardır, avlanan ayılardır, milyonlarca mültecidir.” diyordu.

Evet, asıl sorunu nasıl yönetildiğimizde bir başka deyişle sistemde arayalım. Ama bu topraklarda yaşıyorsak, buradan besleniyorsak yerel özellikleri bilelim.

Sorun da çözüm de bizde…

Dünyada ortalamam insan ürettiğinin dört katını tüketiyorsa (bazı küresel patronlar şüphesiz ki daha fazla) sorunu ve çözümü kendimizde; düşünce yapımızda ve politik stratejimizde arayalım. Korona süreci, enerjimizi adeta dışarıda bir suçlu arayıp onu dövmeye harcamak bizi pek bir yere götürmediğini göstermiyor mu? Bu yolda belki de sorumluluk almayanları teşvik etmenin yanında deşifre etmemiz de gerekebilir.

Çünkü ekosisteme ve canlılara karşı işlenen suçların günahı elbette herkese eşit dağıtılamaz. Doğanın yağmalanmasından çıkar sağlayanları, ekosisteme saldıranları ifşa etmeye devam edelim ama bir başka türde… Belki farklı bir yapılanma ile… Üstümüze daha hızlı gelen çığa karşı bir araya gelip gücümüzü birleştirip değişik örümcek ağları kurabiliyor muyuz… ya da bok böceği, ona bakalım. Ekosistem ve dünyadaki canlılara yapılan haksızlıklar ne yazık ki daha çok fakirleri ve alt sınıfları silkelemeye devam edecek. Dolayısıyla ekolojik mücadele en çok adaletsizliğe uğrayanların ve fakirlerin mücadelesidir diye boşuna söylenmiyor.

Kendini doğadan koparmış insan

İnsanlar geçmişte topografya, coğrafya, yeraltı hareketlerine uygun vb yerel etkilere duyarlı olarak yapılı çevrelerini şekillendirmiş. Hatta dilleri, kültürleri, su ve gıda gereksinimlerini dahi ona göre biçim almış. İnsanların yaşamlarını suya, doğaya göre şekillendirmesine pek çok örnek verilebilir. Örneğin, bu sel felaketinin olduğu bölgede kuş diliyle haberleşme 2016 yılında UNESCO’nun kültürel miras listesine geçmiş durumda. Kariya medeniyeti döneminde Ege ve Akdeniz’deki insanlar İzmir’den Antalya’ya kadar olan alanda su ve gıda gereksinimlerini bu bölgenin durumuna göre gidermişler. Keza Mezopotamya insanı da tarih boyunca ihtiyaçlarını Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki bölge içindeki duruma göre şekillendirmişler. Eski İstanbul’da her evin altında yağan yağmur sularının biriktirileceği bir sarnıç bulunması da başka önemli bir örnek. Antik kentin ve sarayın su ihtiyacı dahi bu şeklide karşılanıyormuş. Ne oldu da insan doğanın efendisi olunca bunları unuttu?

Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından (ÇEHAV) Yakup Okumuşoğlu Bianet’e verdiği röportajda Artvin ve Rize’de meydana gelen sel ve heyelanlar hakkında bu iki ilin arazi yapısının iklimi, doğası dışında başka ortak noktaları olduğunu belirtiyor:

Elektrik üretimi için derelerin üzerine kurulan HES’ler ve barajlar, ıslah edilsin diye betonlar arasına sıkıştırılan dereler, yol için doldurulan bir deniz ve 1800 metre tepelerinden geçecek bir yol… Islah projeleri suyun akışını hızlandıran, hızlı akış sonrasında da en ufak bir engel çıkması durumunda taşmasına neden olan projeler. Normalde Karadeniz gibi yerlerde su kendi akışında dönemeçler oluşturuyor, hızını düşürecek şekilde bir taraftan gidip öbür kıyılara vuruyor ve hızı azalarak akıyor. Fakat ıslah ettiğiniz zaman dereyi bir beton oluk içerisine alıyorsunuz ve yatağı daraltıyorsunuz.

Bir de bunlar çok hızlı sürede sularını denize boşaltan dereler olduğu için hızla gelen sular beton oluktan daha da hızlanarak akıyor. Su eğimin düştüğü yerlerde göllenmeye başlıyor. Ön tarafta da Karadeniz Sahil Yolu nedeniyle yapılmış olan Çin Seddi gibi bir bariyer var. Dolayısıyla bu bariyeri aşamayan, ıslah nedeniyle derenin dışına taşan su da tekrar geri dönemediği için yine göllenmeye sebebiyet veriyor ve bu seller gerçekleşiyor.”

Ve gelecekte 17 köyün daha sel tehlikesi altında olduğunu da ekliyor.

Su hayattır, hem yeraltı hem de yeryüzü için… Yıllar önce yazdığım bir yazıda insanların su hasadını öğrenmek yerine akiferde bulunan hazır sudan su çekmesini konu ederek “Akiferden çekilen her damla su gelecek kuşakların hakkından çalmaktır” demiştim. 

Konya Ovası‘nda kuruTUlan göller için dışarıdan su getirilip orasının GAP Bölgesi gibi yeşertilebileceği de TRT’nin geçen sene yaptığı bir belgeselde açıklanıyor. Meteoroloji verilerine göre Türkiye’de yıllık yağış miktarının 500 mm civarında olduğu dikkate alınırsa zaten kuraklıkla yüz yüze olan bir ülkeyiz. Acaba Konya Ovası’nı yeşertecek suyun getirildiği bölgelerdeki canlıların hayatından çalınacağı düşünülüyor mu?

Kanal İstanbul başta olmak üzere kent planlarına baktığımızda sanki güya aralarda kendileri için bırakacakları bir avuç yeşilin dahi yer altında birçok bütünselliğin parçası olduğunu unutuyorlar. Bazı kendini duyarlı gibi gösteren, yapılaşmaya izin veren belediyelerin dahi uygulamalarına baktıkça içim ürperiyor. Yeraltındaki su kapanlarını besleyen alanlar betonlaştırıldıktan sonra oluşturacağınız bir avuç yüzeysel yeşillik hiçbir şey ifade etmiyor. O derenin suyunun nereden besleneceği düşünülmediği sürece, o vadiden beslenecek biyolojik çeşitlik yok olduktan sonra, binalarınızın yenilemeyeceğini göreceksiniz. O milli su sel felaketi olarak köprüleri yıkıp geçtiğinde asfaltlarınızı söküp attığında doğayı hiçe sayarak yaptığınız o Karadeniz’deki Yeşil Yol‘unuzdan da geçemez olabilirsiniz.

Doğayı ve kadını boyunduruk altına alan patriyarkal kapitalist endüstriyalist militarist sistemle teknolojiyle her şeyin üstesinden gelebileceğini sanan beyaz adam zihniyeti ise bunu nasıl aşacağız?

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gerçek gündem pandemidir

Bir süredir ülkemizde Covid-19 salgınının devam ettiği gerçeği gözlerden kaçırılıyor. 1 Haziran’dan itibaren kamu yönetimince önlemlerin çok büyük bölümünün bir anda kaldırılması kararı, ülkemizde ‘salgının bittiği’ gibi yorumlandı. Kamunun bu yaklaşımı toplumumuzda azımsanmayacak sayıda insanın bugün maske kullanımı, fiziki mesafeye dikkat etmek, bol bol el yıkamak gibi basit kişisel önlemleri bile bırakmasına neden oldu. Oysa ülkemizde salgın alanın gerçek uzmanlarını ve meslek örgütlerini endişelendirerek, beklenenden daha dalgalı olarak sürüyor.

Kısaca özetleyecek olursak; ilk vakanın 11 Mart’ta kayıtlara geçtiği ülkemizde salgın eğrisi 6’ıncı haftadan sonra tepe noktasına ulaşarak, düşüşe geçmişti. Ancak buna karşılık Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı olgu ve ölüm sayıları arttığı hızla azalma göstermedi. 13’üncü haftada en düşük sayıda seyreden olgu sayısı 14’üncü haftadan itibaren yine artmaya başladı ve olgu ve ölüm sayıları 1 Haziran’da gerçekleştirilen yeniden açılmanın olumsuz sonuçlarını adeta gösterir bir niteliğe büründü…

Günlük test, yeni vaka, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları/Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. İlker Belek’ten alınmıştır.

Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak yayınlanan son veriler ve bakanlığın epeyce geç olarak yayınlamaya başladığı Covid-19 olgularına ait kimi epidemiyolojik verilerin yer aldığı haftalık raporlar şimdilik umutlu bir tablo ortaya koymuyor:

  • Yoğun bakıma alınan hasta sayısı 1 Haziran’dan bu yana arttı; 1 Haziran’da yoğun bakımlarda 651 hasta varken bu sayı 29 Haziran’dan itibaren bini geçmiş ve 17 Temmuz’da 1226’ya ulaşmış durumda.
  • Toplam vaka sayısından iyileşenlerin ve can kayıplarının çıkarılmasıyla hesaplanan aktif vaka sayısında olumlu karşılanabilecek azalma olmakla birlikte yoğun bakım/aktif vaka oranı 1 Haziran’da %2,1 iken 17 Temmuz’da %10.2’ ye çıkmış ve yükselme eğilimi halen sürmekte…
  • Entübe edilen; yani solunum cihazına bağlı hasta sayısı 1 Haziran açılımlarından sonra sürekli olarak arttı. Bu sayı 17 Temmuz itibarı ile 402. .
  • Sonuçta günlük yeni vaka sayısının binin altına düşmesi açıklanan sınırlı verilerle bile tablonun hafiflediğinin düşünülmesini sağlamıyor. Yukarıda özetlediğimiz tablo açıkça hastanelere daha ağır vakaların alındığını ve açıklanan haftalık raporlarda hastaneye Covid-19 nedeniyle yatış oranının yükseldiğini gösteriyor. Ayrıca test stratejilerinin de değiştirildiği, giderek gerçek test sayılarının azaldığı da rakamların incelenmesinden ortaya çıkıyor.

Açıklanan günlük ve haftalık rakamlar koronavirüs salgını açışından henüz birinci dalganın içinden çıkamadığımızı gösteriyor. Bu gidişle önümüzdeki sonbahar aylarında bazı bilim insanları tarafından geleceği iddia edilen ikinci dalgaya da birinci dalgadan çıkamamış bir ülke olarak yakalanmamız olasılık içinde…  

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bugüne kadar çok sayıda ülkeyi aldığı önlemleri erken gevşettiği için uyarmıştı; uyarmaya da devam ediyor. WHO salgına karşı önlemlerin gevşetilmesi için ekonomik ve sosyal gerekliliklerin yanı sıra sağlık açısından gerekliliklerin unutulmamasını vurguluyor. Oysa tablo açık, ülkemizin de içinde olduğu bazı ülkeler sağlık gerekliliklerinin ötesinde ekonomik koşullar nedeniyle açılım adımları atıyor. Oysa Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin de (HASUDER)  yaptığı açıklamada yer aldığı gibi pandemiler bir halk sağlığı sorunudur ve her halk sağlığı sorununda olduğu gibi çözüm kamu eli ile olmalıdır. Yani devlet vatandaşa ‘bundan sonra sorumluluk senin, maske kullan; fiziki mesafeye dikkat et; kendini koru’ dememeli; seyahat kısıtlamaları, karantina gibi onu koruyacak önlemleri almaya her ne pahasına olursa olsun devam etmelidir.

‘Riskli ülke’ tanımı turisti engelledi

Peki Covid-19’a karşı önlemleri birçok bu alanın uzmanına göre erken bırakmamız bir sonuç verdi mi? Bunu söylemek zor… Mevsim itibarıyla turizm sektörü açısından bakacak olursak ülkemize en çok turist gönderen Avrupa Birliği ülkeleri (AB) hala bizi riskli ülkeler listesinden çıkartmadı. Aktif koronavirüs vaka sayısı 100 bin kişide 16 ve aşağısı olan ülkeleri güvenli sayan AB, Türkiye’de bu rakamın 100 bin kişide 20 dolaylarında olduğunu iddia ediyor. Bu nedenle de Türkiye, AB ülkeleri tarafından zorunlu haller dışında gidilmemesi gereken ülkeler arasında tutuyor. Bu arada Avrupa’daki sigorta şirketleri de, zorunlu haller dışında gidilmemesi istenen ülkeleri, güvence kapsamından çıkardı, bu nedenle ülkemize gelecek hiçbir turist sigortalanmıyor.

Bununla da bitmiyor; Türkiye dönüşü turistleri iki haftalık bir karantina bekliyor ve bu süre yıllık izinlerinden düşülmüyor. Bu durum işlerini kaybetme tehlikesi de getiriyor. Bu nedenle de 1 Haziran’da önlemlerin kaldırılması ile geleceği düşünülen turistlerin hiçbiri gelmedi… Şimdi umutlar 1 Ağustos tarihinde…

Şimdilik turizm sektörümüz yerli turistlere kaldı. Bugünlerde televizyonlarda bol bol yerli turistte dönük otel reklamları görülüyor. Bu durum seyredenlerin kafasını karıştırıcı ilginç görüntülere neden oluyor; insanları tatile davet eden otel reklamları bazen Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ve herkesi gerekli olmadıkça evinden çıkmamaya çağıran kamu spotları ile benzer zaman dilimlerinde yayınlanıyor. Böyle olunca insanların kafası karışıyor. Oysa halk sağlığının en temel ilkesi topluma riski tüm boyutları ile açıkça anlatmak ve kafa karıştırıcı mesaj vermemek…

Bayram tatili yaklaşıyor. Peki, insanlar ne yapacak? Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan kamu spotlarına bakıp evde mi kalacak; yoksa 1 Haziran’dan itibaren yine kamu yönetimince kaldırılan kamusal önlemler sonucu açılan dev otellere mi gidecek? Unutmayın; ülkemizde salgının birinci dalgası daha bitmedi; dışarıda SARS-CoV-2 virüsü dolaşmaya devam ediyor. Üstelik kaldırılan kamusal önlemler virüsün toplum içinde dolaşımını oldukça kolaylaştırdı. Ne kadar çok dışarı çıkar ve kalabalıklara karışırsak; virüsle karşılaşma ihtimalimiz de o derece artar. Oysa bu yaz tatile gitmemek, bu bayram sevdiklerimizin ziyaret etmeyip; onları görüntülü veya görüntüsüz telefonla aramak bize hiçbir şey kaybettirmez… Buna karşılık virüsle karşılaşma ve Covid-19’a yakalanma ihtimalimizi ciddi şekilde düşürür.

Pandemi ülkemizin gerçek gündemidir ve sorun 1 Haziran’dan sonra tamamen kişisel sorumluluğumuza bırakıldı. Bugün artık gerek kendi sağlığımız için; gerekse fedakâr sağlık çalışanlarımız için daha da dikkatli olmak zorundayız…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Milliyetçilik: Şimdiye musallat olan hayalet

Ayasofya‘nn camiye dönüştürülmesine karşı Avrupa Kiliseler Birliği’nden gelen mektup üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz haftaki konuşmasında Avrupa’da 2000 Müslüman’a bir cami düşüyor. Türkiye’de ise 500 Hıristiyan’a bir kilise. Bu bizim onlara göre inaç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor…”mealinde bir şeyler söyledi. Belki şöyle de söyleyebilirdi: “Hatta bakın İstanbul’da 20 Rum’a bir kilise düşüyor. Onların inanç özgürlüğü Müslümanlar’dan ileri seviyede gözetiliyor…”

Savaş öncesinde Hıristiyan nüfus şehirde “azınlık” değildi. Şehirde 300 binden fazla Rum yaşıyordu. (Anadolu’da da 3 milyona yakın.) Savaştan sonra bu nüfus yarı yarıya azaldı. Anadolu‘da Rumların başına gelenler İstanbul‘dakileri de korkutmuştu. Lozan Anlaşması ile şehirdeki Müslüman olmayan nüfusun dini ibadet, eğitim, sosyal hizmetlerle ilgili kurumlarının varlığı güvence altına alınmış gibiydi. Savaş sonrası şehir çokdinli, çoketnili, çokdilli Osmanlı geçmişini bir ölçüde koruyormuş gibi gözüküyordu.

Milliyetçilik, tam da İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı Törenleri ve arkasından gelen uygulamalar ile aşık olduğunu zannettiği Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.

1955 Pogromu rezaleti sonrası şehirdeki Rum nüfus 70 bine düştü. 1964’teki sürgün ile 30 bin kaldı. 1974’te 15 bin, 2000’de 5 bin kişi. 2020’de ise, çoğu yaşlı binbeşyüz kişi…

1.Dünya Savaşı öncesinde Anadolu’da yapıldığı gibi, şehrin ekonomisine el koymak için sinsi, ahlaksız, yasa tanımaz bir program uygulamaya kondu. 1953’te başlatılan Bizans düşmanlığı kampanyaları, Fetih Törenleri, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi gibi ritüeller bu siyasal hareketi motive eden temel semboller oldu.

Osmanlı aşkı Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı

6/7 Eylül pogromu tekil bir olay değil, kurumsallaşmış ve süreklilik gösteren uygulamaydı. İnsan haklarını ihlal eden, vatandaşlarının bir bölümünü inançlarından dolayı ötekileştiren, sınırlarının dışına atan, yaşam haklarını ellerinden alan, ayrımcılık üzerine kurulan bir hukuksuz bir rejimin imaline işaret ediyordu. Bu olayda açığa çıkan olguların karanlıkta kalması, planlayıcılar, azmettiriciler ve failler hakkında bir soruşturma açılmaması yanında bu resmi kılığına girmiş karanlık odakların yarattıkları korku rejiminin daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde uygulanmış olması, bunun bir göstergesi. Dolayısı ile demokratik bir hukuk rejiminin kurulmasında, hukuk sisteminin onarılmasında, bu mesele güncelliğini koruyor.

Milliyetçilik, şimdiye musallat olan bir hayalet. Şimdiyi sömüren, sömürdükçe her seferinde büsbütün fantazi dünyasına doğru yol alan bir hayalet. Kaybın, boşluğun yerini dolduramayan ve bir şiddet failine dönüşen, devlet gücüyle fantastik bir dünya inşa eden bir milli iktidarlar silsilesi…

Savaş öncesinde keşfedilen “Osmanlıcılık” da böyle bir şeydi.  1953’te tekrar su yüzüne çıktı. Tekrarlanan aşk, kuruntuya dönüşüyor Lacan‘ın deyişiyle. Kaybın boşluğu doldurulamıyor. Doldurulamadıkça şimdiyi daha çok sömürüyor.

Bu nedenle tekrarlandıkça arkası gelmeyen bir döngü ve şiddet içinde şekillendi şehrin kamusal hayatı.

Tanzimat‘ın “Osmanlı Yurttaşlığı” fikri, klasik bir imparatorluk kavramı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Geleneksel, devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış modern bir projeydi.

İstanbul Rumların da başkentiydi

Osmanlıcılık kapitalist modernleşmenin yarattığı kaybı imal edilen bir imaj ile doldurmaya çalışıyordu. Bu imaj Müslümanlar kadar Müslüman olmayanları da kapsıyordu. İçinde gene modernleşme ile imal edilmiş bütün milletler vardı. Ortodokslar’a Rum deniyordu. İmparatorluğun her köşesinden farklı dillere, farklı etnisitelere sahip insanlar okullarda eğitim görüyorlar ve Rum kimliği imal ediliyordu. Ortodoks eliti temsil ediliyordu. Peki Müslümanlar’a ne denecekti? Onların milli bir kimliği olmayacak mıydı?

Devlet, yeniden hatırlanan halifelik ile İslami bir renge sahipti. Ancak devlet ile millet örtüşmüyordu. İmparatorluk, yurttaş eşitliğini elitler arasında kurmayı başarmıştı. Toplulukların içindeki kimlik krizi ise hayırseverlik mekanizmaları ile perdelenmiş oluyordu. Devlet katından şehir düzeyine inildiğinde ise piyasa ilişkilerinin, ticaretin kuralları geçerli oluyordu. İdeoloji, yukarıdan belirleyici gücüyle imtiyaz alanları yaratsa da, şehir Osmanlı modernleşmesinin karakteristiklerini koruyordu.

Modernleşme sürecinde “Rum” kimliği, edebiyatı, ulus-devlet öncesinden kalan dili, kültürel kurumların inşasıyla daha çok merkezi (Osmanlı İmparatorluğu) bir etkide olan şehir, bir “kültürel başkent” olan İstanbul’da kurgulanmıştı. Yunan milli hareketi ise Avrupalı aydınların icat ettikleri bir Helen kimliği kurgusuna yaslandı. Oysa Bizans ya da Roma bu çok tanrılı etnik topluluğu dışlamıştı. Yunan seçkinleri kendilerine öğretilen bu yeni rolü oynamayı “milli” eğitim sistemi içinde öğrendiler.  Tıpkı modern Osmanlı elitinin ve sonrasındaki millici elitin kendi mirasının Roma İmparatorluğu ile ilişkili değil de “Osmanlı” ve epey dolaylı olarak “Kayı Aşireti”  olarak öğrenmesi gibi. Bu tezat her iki ulus-devlette benzer bir şekilde tezahür etti.  Ancak her şeyin gene de bir sırası vardı. İstanbul’un koşulları henüz buna uygun değildi.  Bu yüzden şehirdeki “ortak muhayyile” alanı, seçkinler arasındaki karmaşık bir duruma tekabül ediyordu.

Rum’un yerine Yunan’ı koymak…

Bu süreçte asıl önemli olan Rumluk ile Yunanlılık arasındaki sınırların yok edilmesiydi. Çünkü şehirde Ortodoks Patrikhanesi ve eğitim kurumları, kültür eliti bulundukça, bunlar milli idealler ile merkez arasında bir gerilim yaratabiliyordu. Bunun için Bizans tıpkı Osmanlıcılık gibi milli bir imaja dönüştürüldü. Şehirde Rumların yok oluşu bu yüzden gerçekte yalnızca Türk milliyetçiliğinin gelişmesine değil, Yunan milliyetçiliğinin ideallerine de denk düştü. Böylece Ortodoksluk üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Bu dönüşümü yalnızca bir sözcük oyununa, “Rum“un yerine “Yunan“ı koyarak bir yer değiştirmeye indirgemek asla yeterli olmaz.  Bu aynı zamanda kamusal alanda, resmi yeniden üretimde güç kullanarak, bir silinme veya sabitleme alanı olarak görmek ve yapmak gerekir. (Örneğin beni hep “Azınlık” adı verilen toplulukların “kamu korkusu” şaşırtmıştır. Çünkü ne zaman kamu alanı deseniz, el konacak kendi özel kamu alanları olarak algılıyorlar. Nedeni belli. Örneğin bir mezarlıktan kamu alanı diye söz etseniz karşı çıkıyorlar, çünkü öyle kabul edilirse devlete ait oluyor.)

Ders kitaplarında örneğin hiç bir zaman şehirde yaşayan “Azınlıklar”ın eserlerine (çeviri olarak) rastlayamazsınız. Onlar oysa vatandaşlık olarak güya kamusal alana dahil edilmişlerdir ve tanınmışlardır.  Buna karşılık bir Boşnak, Kürt veya Arap “kökenli”, anadili farklı olan şairin, yazarın durumu farklıdır.  Bunu mimari, görsel sanatlar gibi kültürel alanlara da uzatmak mümkün. Kimin kamu alanına katılacağına, kimin katılmayacağına karar veren kurgulanmış, yeniden imal edilmiş bir pratik, milliyetçilik.

Ayasofya’yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtarmak

Bugün belki koşullar biraz daha farklı. Çok emek isteyen bir şey kültürel mirası evrensel ölçütler kapsamında ele alabilmek. Osmanlı modernleşmesi, yakın tarih Cumhuriyet seçkinlerinin ötekileştirdiği bir olguydu, bu yüzden AKP Hükümeti bu konuda bugüne kadar en reformcu adımları attı. Zorla tehcir edilen nüfusa geri dönme çağrısı bile yaptı. 

Mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada, görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya, müze yapıldığında, bastırılan hafıza, yani cami ortaya çıktı. Müze de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya Camii’nin de problemi bu. Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Onunla devlet iktidarı ilişkisinin koparılması zorunlu. Onu tasarlanacak bir imaj haline getirmek cami fikrini de baskılıyor. Bu kolay geçiştirilecek bir problem değil.

Kolayca söylenebilecek bölümü ise şu: Kültürel miras kavramı başlangıçta büyük bir lüks ve üst sınıflara ait bir ayrıcalıktı. Ancak biraz da nostalji sayesinde orta sınıflar tarafından da benimsendi ve kapsama alanı da biraz genişledi. Bugün İstanbul’un Tarihi Yarımada’daki bazı bölgelerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alması da bu tanınırlığın biraz küresel boyutta olanı. “Ayasofya müze olsun” diyerek belki bununla yetinebiliriz. Ya da geçmişe saplanıp kalmak yerine anlamlı olabilecek daha kapsamlı, yapı-sökümcü bir kültürel miras sorunsalına adım atabiliriz.

Açıklık, çokluk, yaratıcılık… Ayasofya‘yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtaracak olan bu.