Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik

Günlerdir Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde çok büyük yangınlar var. Diğer ülkelerin çoğu, yangınlar üzerine komplo teorileri üretmek yerine yangınları nasıl söndüreceğine ve bir daha olmaması üzerine kafa yorarken, Türkiye yangını söndürmenin olanaklarını çoğaltmak yerine sürekli sabotaj teorileri üretiyor.

Örneğin yüzölçümü bizden çok daha küçük olan Yunanistan yangın söndürme uçağı sayısını 38’den 51 adede çıkartmış durumda. Bizdeki durumu ise hepiniz biliyorsunuz, sayının ne kadar yetersiz olduğu günlerdir tartışılıyor.

Bu demek değil ki bir sabotaj varsa araştırılmasın. Tabii ki gerekli birimler bunu araştırıp somut bir sonuca vardığında hukuki işlem yapacaktır.

Yangınlar dünyanın dört bir yanında

Her sene hemen her ülkede çeşitli sebeplerle yangınlar çıkıyor. Bunun bir kısmı insan eliyle olurken bir kısmı da doğal yangınlar olabilir. Tabii doğal derken kapitalist sistemin sebep olduğu iklim krizinin etkisiyle çıkan yangınlar ne kadar doğal tartışılır. Çünkü aşırı insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan anormal sıcaklık artışları ve nemsizlik yangın ihtimalini çok yükseltiyor.

Bunun en iyi göstergesi şu anda dünyanın en soğuk yeri olan Yakutistan’da bile yangınlar olması. Dünya yangın haritasına ve yakın geçmişe baktığınızda artan ve büyük alanlara yayılan yangınları çok rahat görebilirsiniz. Yangınların çıkmasının önüne geçemiyorsak şu anda bizim için acil olan söndürmek için ne yapabileceğimiz ve gelecek orman yangın politikalarını nasıl belirleyeceğimiz olmalı.

Zayıflatılan Orman Müdürlüğü Kurumu

Aslında Orman Genel Müdürlüğü 182 yıllık mazisi olan ve dünyaya örnek bir kurumdu. Türkiye daha önceleri yangın söndürme konusundaki becerisiyle kendinden söz ettirirdi. Bunu kendi tecrübelerimle de fark etmiş bulunuyorum.

Bundan yıllar önce Antalya Musa Dağı yangınında bir arama kurtarma ekibinin gönüllüsü olarak yer almıştım. Yangın bölgesine akşam vardığımızda bizi karşılayan görevliler çok iyi organize etmiş ve zirveye yakın bir yerde ateşin sıçramaması için sabaha kadar nöbet tutmuştuk.

Birlikte nöbet tuttuğumuz muhafaza memuru teknik olarak çok donanımlı ve güzel yönlendiren bir yaklaşımı vardı. Nöbet esnasında bu memurun aynı zamanda arkeolojide Master yaptığını öğrenmiş ve çok güzel sohbet etmiştim onunla.

Arazözlerin en yüksek yerlere ustaca ulaştırılması ve soğutma çalışmalarının eksiksiz yapılması bana çok şey öğretmişti. Şimdiki Manavgat yangınına gönüllü olarak desteğe gittiğim bölgede ise tecrübesiz, takım ruhundan yoksun ve yönlendirici liderlik konusunda zayıf bir ekiple karşılaştım. Tabii bu durum oradaki insanların canla başla çalışmadığı anlamına gelmiyor ancak dağınıklığı ifade ediyor.

Son 20 yıldaki değişim

Bunun nedenleri üzerine düşünürken Tarım Orman İş Sendikası Başkanı Şükrü Durmuş’un Sputnik Türkiye Radyosu’ndaki röportajına denk geldim. Ve kafamdaki bütün sorular cevaplanmış oldu.

Durmuş’un çok önemli bulduğum sözlerini ana hatlarıyla sizinle de paylaşmak istiyorum. Durmuş’a göre: Orman Genel Müdürlüğü’nün son 20 yıldır yapısı çok değişti. 1956’da çıkan orman kanununda ormanın korunması hükümleri tam da olması gerektiği gibi çok sertti.

1980’de nüfus 44 milyonken bunun 12 milyonu orman köylüsüydü. Bugün nüfus 84 milyon iken orman köylüsü sayısı ise 7.5 milyon. Genç nüfus çok azaldı buralarda. 1980 yılında çıkan yangın sayısıyla 2020 yılındaki sayı neredeyse aynı ancak yanan alan bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen 2020’de yüzde 50 daha fazla.

Orman köylüsü olma şartı

Bunun sebebi çok açık. Eskiden orman muhafaza memuru alınırken orada yaşayan orman köylüsü olma şartı vardı. Ve orman köylüleri ormanda yapılacak işlerde çalışıp ücret alıp geçim sağlıyordu. Yasa gereği de 18-55 yaş arası köylü ormanın korunmasından mükellefti.

Bu demek oluyor ki ormanı çok iyi tanıyan bölge insanı çıkacak bir yangında ilk müdahaleyi yapıyordu. İşte hızlı ve acil müdahale sistemi. Çünkü yangın üç aşamalıdır ve ilk olarak tabanda bulunan örtü yani gazeller yanar, sonra ağacın gövdesi, üçüncü aşamada da en tehlikelisi olan kozalak fırlamasına sebep olan tepe yangınıdır.

Yangın ilk veya ikinci aşamayı geçmeden söndürülürse büyüme engellenmiş olur. Bunu da doğal eğitimli olan orman köylüsü yapmaktaydı. Son yıllarda orman işletmeciliği özelleştirildi. Yangın söndürme işi şirketlere ihale edildi.

Orman muhafaza memurunun orman köylüsü olması zorunluluğu kaldırılıp, isteyen herkes sözleşmeli personel olarak memur olabildi. Böylesine önemli bir kamusal hizmet asli unsurlarla yürütülmesi gerekirken, aidiyet ilişkisi kurmakta zorlanacak sözleşmeli personelle yürütülmektedir.

Eğitim sorunu

Yine Durmuş’tan öğreniyoruz ki yangın söndürmede en önemli enstrümanlardan olan arazözlerde altı personel olur ve bunların eğitimli olması şarttır. Daha önceden Antalya ve İzmir’de iki eğitim merkezi varken ihtiyaç yok gerekçesiyle İzmir’deki merkez kapatılmış. Elimizde uçak olsa bile bunları uçuracak eğitimli pilot olmadığını da biliyoruz. Çünkü yangın söndürme uçakları diğer uçak pilotluklarından farklı bir eğitim gerektiriyor.

Bu nedenle Rusya’dan uçak ve pilot kiralıyoruz. Uçak ve helikopter bulundurmak önemli olsa da asıl müdahalenin yerden yapıldığını 80’lerdeki çok daha az teknolojiyle ancak iyi organize olmuşluk ve eğitimle daha çok yangın söndürülebildiğini görüyoruz.

Uçakların ancak yangın büyümeden önce ve yangın sonrası soğutma çalışmalarında daha çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ekipleri sevk ve idare eden yöneticilerin de giderek yandaş ve liyakatsız insanlardan oluşması büyük bir handikap.

Rant ve ormansızlaştırma

Yangın ekologları ve çeşitli bilim insanları her yangın sonrası hemen fidan dikmenin ekosisteme vereceği zarardan bahsederken insanlar buraya otel dikerler kaygısıyla hemen ağaçlandırma faaliyetine girmek istiyor. Düşününce haksız da değiller. Her yangın sonrası kesinlikle yapılaşma olmayacak derken bunun tersi sayısız örnek var geçmişte.

Hatta yangınla açılan yerlere bile gerek kalmayacak şekilde 18 Temmuz 2021 tarihli Turizm Teşvik Kanunu değişikliğiyle ormanlık alanlar turizm amaçlı yapılaşmaya açılıyor. Bir de 2B denilen meşhur bir sistem var ki bun göre orman vasfını yitirmiş araziler insanlara satılıyor.

Ne demek orman vasfını yitirmiş? Orman durduk yere vasfını nasıl yitiriyor? Yoksa yangınlar ve usulsüz kesimlerle yitirttiriliyor mu?  Ya da maden, taş ve mermer ocaklarıyla…

Tepkiselliğimizdeki eksiklik

Benim en çok sorduğum sorulardan birisi de neden insanlar yangınlara karşı bu kadar duyarlı iken -ki tabi duyarlı olacaklar- HES, nükleer santral, termik santral, Kanal İstanbul, maden ocakları, taş ocakları, RES’ler ve kereste ticaretinde bu işi o bölgelerde yaşayan insanlar ve ekoloji aktivistlerine havale ederler?

Mesele yok olan orman ve canlı hayat ise bu projelerle her gün milyonlarca ağaç yok ediliyor. Belki birçok yangında bu kadar alan tahrip olmuyordur. Üstelik yanan bölgeyi kendi haline bırakırsanız birkaç yılda tekrar yeşerirken, kimyasal faaliyet yapılan bölgeler uzun süre kendine gelemiyor.

Eğer gerçekten doğal yaşamın yok olmaması bizim için çok önemliyse bırakalım evlerimizde vah – tüh edip yangınlara ağıt yakmayı tüm insanlığın ve insan olmayan canlıların haklarını talep edip yaşamlarını savunalım.

Doğru düzgün orman ve yangın politikaları oluşturması için muktedirleri sıkıştıralım. Oluşturmayacaklarsa da çekip gitsinler biz en iyisini yaparız.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Büyük Menderes Havzası da kirliliğin pençesinde

Geçen haftaki yazımda Ege Denizi için üç önemli tehdit noktasının İç Ege Bölgesinin tüm evsel, endüstriyel kirliliğini Ege Denizine taşıyan Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes nehirleri olduğunu belirterek; bu nehirler içinde en büyük havzaya sahip olan Gediz Nehri ile havzasının nasıl kirletildiğini ve Ege Denizi için nasıl bir kirlilik kaynağına dönüştüğünü yazmıştım.

Yazımdan sonra 20 meslek odası ve çevre örgütünün oluşturduğu Büyük Menderes İnsiyatifi’nden Büyük Menderes Nehri’nin de Gediz Nehri’ne benzer şekilde nasıl kirletildiğini ve gerek havzası, gerekse Ege Denizi üzerinde nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatan uzun bir ileti aldım.

Nehrin uzun yolculuğu

Büyük Menderes Nehri, Gediz Nehri ile birlikte Batı Anadolu’nun en büyük nehirlerinden… Gediz gibi neredeyse tüm Ege Bölgesini dolaşıyor. Nehir Menderes Havzası’nın da ana sulama kaynağı…

Kufi Suyu ve Işıklı Çayı‘nın birleşmesi ile oluşan Büyük Menderes Nehri’ne Uşak’ta Banaz Çayı da katılıyor. Nehrin tıpkı Gediz gibi çıkış noktasında suyu içilebilecek nitelikte. Afyon ilinin Dinar ilçesi yakınlarından başlayan nehir, Ege Bölgesinde uzun bir yolculuk yapıyor.

Büyük Menderes Nehri Denizli ilinin Çivril, Çal ve Baklan Ovaları’nı geçiyor ve Çal’ın doğusundan kuzeye dönerek, Bekilli ve Güney ilçesine doğru akıyor. Daha sonra Uşak’a gelen ve Banaz Çayı’nı da alan nehir, Sarayköy Ovası’ndan batı yönüne dönüyor.

İşte bu noktada nehir suyu artık hiçbir alanda kullanılamayacak su özelliğine geliyor. Yani IV. sınıf su niteliğine düşüyor. Nazilli, Aydın ve Söke Ovaları’nı da sulayan nehir; 548 kilometrelik uzunluğundaki destansı yolculuğunu Söke İlçesi Dipburun Mevkii’nde Ege Denizi’ne dökülerek tamamlıyor.

İki rapor benzer çözüm

Tıpkı Gediz Nehri ve Havzasında olduğu gibi Büyük Menderes Nehri ve havzası için de hazırlanmış iki önemli rapor var. Bunlardan ilki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2016 yılında hazırlanan ‘Büyük Menderes Havzası Kirlilik Önleme Planı’.

Diğeri ise TUBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (TUBİTAK-MAM) tarafından Tarım ve Orman Bakanlığı için hazırlanan ‘B. Menderes Havzası Havza Koruma Eylem Planı’.

Her iki raporda incelendiğinde Büyük Menderes Nehri ve kirlik kaynaklarının Gediz Havzası ile benzer olduğu ve çözüm önerilerinin de aynı olduğu görülüyor.

14 OSB yer alıyor

Bu raporlara göre havzanın üzerinde tarımsal alanların yanı sıra küçüklü büyüklü 14 organize sanayi bölgesi (OSB) yer alıyor. Tekstil işletmelerinin ağırlıklı olarak Denizli ve Uşak illeri sınırları içerisinde, deri endüstrisi Uşak İli ve Aydın İli Karacasu organize sanayi bölgelerinde, zeytinyağı işletmelerinin ise genel olarak Aydın ili ve ilçelerinde olduğu Büyük Menderes Havzası Kirlilik Önleme Planı ile tespit edilmiş.

Raporla tespit edilmiş başka endüstriyel tesislerde var. Aydın‘da tarımsal gıda, madencilik ve metal sanayi kolları ve 150’nin üzerinde zeytinyağı işletmesi, Denizli‘de tekstil ve hazır giyim atölyeleri, demir çelik, elektrik elektronik, metal sanayileri…

Peki, bu endüstriyel kuruluşların ve OSB’lerin özellikle kimyasal açıdan kirlenmiş atıksuları nereye gidiyor? Aynı raporun içinde bu sorunun da yanıtı var.

Arıtma tesisleri yok

14 OSB’den sekizinin hiçbir arıtma tesisi yok ve atıksuyunun tamamını Büyük Menderes veya kollarına boşaltıyor. Menderes havzasındaki evsel atıksuların özellikle Denizli ve Uşak illerindeki 25 yerleşim merkezi başta olmak üzere yine önemli bir bölümü yine Büyük Menderes Nehrine arıtılmadan bırakılıyor.

Sonuç olarak rapor Büyük Menderes nehri üzerindeki kirlilik baskısının kentsel ve endüstriyel atıksular, tarımsal sızıntı suları ve jeotermal sular olarak özetliyor.

Tabii raporun Gediz Havzası için hazırlanan raporda da olduğu gibi çözüm önerileri var. Tabii çözüm önerilerinin başında da kentsel ve endüstriyel atıksuların arıtılması geliyor.

Ancak her zaman olduğu gibi konun uzmanları tarafından hazırlanan iki raporda ne Çevre ve Şehircilik Bakanlığı; ne de Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından dikkate alınmamış. Üstelik bölgedeki mevcut atıksu arıtma tesisleri bile elektrik faturasından kaçınmak için çalıştırılmamış.

Örgütler bir araya geldi

Uşak Uluğbey Kanyonu’ndaki Büyük Menderes İnsiyatifi’nin düzenlediği forum; aşırı sıcağa rağmen insiyatifi oluşturan tüm örgüt temsilcilerinin katılımıyla yapıldı.

Büyük Menderes Nehrini ve havzasını kurtarabilmek için Afyon, Denizli, Uşak, Aydın, Muğla, Manisa ve İzmir’de kurulu yirmiyi aşkın meslek odası ve çevre örgütü bir araya gelerek‘Büyük Menderes İnsiyatifi’ ni oluşturmuşlar.

Büyük Menderes havzasının sesini tüm Türkiye’ye duyurabilmek için insiyatif bir süreden beri toplantılar, forumlar, söyleşiler düzenliyor ve basın açıklamaları yapıyor.

Havza kirliliğinin halk sağlığına etkilerini, nehirdeki balık ölümlerinin nedenlerini, tekstil endüstrisinin ve jeotermal santrallerin havzaya etkilerini bölge halkı ile konunun uzmanlarını bir araya getirerek tartışan insiyatif; son olarak 1 Ağustos tarihinde bütün meslek odası temsilcileri ve bileşenlerinin temsilcilerinin katılımıyla Uşak’ta, Uluğbey Kanyonu’nda bir forum düzenledi.

İmza kampanyası

Forumda alınan ilk karar ise B.Menderes nehri ve havzasının bugün içine düştüğü kirlilik kıskancına dikkat çekebilmek için TBMM’ne sunulmak üzere bir dilekçe hazırlanarak imza kampanyası başlatılmasıydı.

İmza kampanyasının tüm ülkeyi tek bir yangın söndürme uçağı olmadan sıcak yaz mevsimine sokarak; alevlere teslim eden Tarım ve Orman Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bugünkü yönetimlerini etkilemesi belki çok zor.

Üstelik bu iki bakanlıkta B.Menderes nehir ve havzası için kısa bir süre bilim insanlarına hazırlattıkları raporlardaki çözüm önerilerini bugüne kadar dikkate bile almadılar…

Ergene, Gediz, Kızılırmak, Küçük Menderes gibi diğer can çekişen nehirlerin olduğu gibi B. Menderes Nehrinin de sesini duyun… Önünüze gelirse o metin; imzalayın; nehirdeki balıklar, nehir kenarındaki sucul kuşlar ve o nehre bağlı olarak yüzyıllardır bu bölgede yaşamlarını sürdüren insanlar ve diğer canlılar için…

Sağlıklı bir çevrede yaşam hakkını savunmaktan asla vazgeçmeyin.

Kategori: Karikatür

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Chiquitita/ ABBA*

1970 yazında Güney Kıbrıs’ın plajlarından birinde Birleşmiş Milletler askerleri İsveçli iki çiftin doğaçlama canlı müzik performansına şahit oldular. Tatil yaptıkları sırada sadece eğlenmek amacı ile ilk olarak yeteneklerini birleştirme girişiminde bulunan bu dörtlü birkaç yıl sonra Dünya müzik listelerine üst sıralardan girecek olan ABBA grubundan başkası değildi.

Björn Ulvaeus ve Benny Andersson o sıralar 1970 Eylül’ünde yayınlanacak olan Lycka adıyla ilk albümlerini kaydediyorlardı. İkili Björn & Benny olarak biliniyordu.

Eşleri Agnetha Faltskog ve Anni-Frid (Frida) Lyngstad’ın her birinin solo kariyerleri çok başarılı idi. Agnetha 1968-1971 arasında dört solo albüm çıkarmıştı. Frida ise 1967 yılında kazandığı bir yarışmadan sonra İsveç EMI plak şirketi ile kontrat imzalamıştı.

1971 yılından itibaren dört sanatçı beraber çalışmaya başladılar ve birbirlerinin çalışmalarına vokal yaptılar. Menajerleri Stig Anderson uluslararası başarının İngiltere ve Amerika listelerine girmekten geçtiğini çok iyi biliyordu ve dörtlü için akılda kalan bir isim arayışına girdi. Grup üyelerinin her birinin isimlerinin baş harflerinden oluşan (acronym) ABBA ismini, 1973 yılında aldılar. Fakat küçük bir sorun vardı. ABBA aynı zamanda İsveç’li bir balık konservesi markası idi. Fabrika sahipleri “yaptıkları ile onları utandırmayacakları “sürece isimlerini kullanmalarına izin verdiler.

Eurovision’da Waterloo ile başlayan çıkış

Kaderlerini değiştirecek olan Eurovision şarkı yarışmasına katılabilmek için bir kez 1972’de bir kez de 1973’te iki kez İsveç elemelerinden geçemeyen grup, 1974 Şubat’ında bu kez daha deneyimli ve daha iyi hazırlanmış olarak “Waterloo” ile İsveç halkının gönlünü kazandı 6 Nisan 1974’te İngilizce olarak seslendirdikleri bu şarkı ile birinciliği alan ABBA üyeleri yarışma sonrasında başarılarını, gecenin anlam ve önemine uygun olarak Londra’daki Grand Brighton otelinin “Napoleon” süitinde bir parti vererek kutladılar. İronik olan ise İngiltere jürisinin yarışmada şarkıya “0” puan vermesi idi.

Jüriye inat “Waterloo”, başta İngiltere olmak üzere dokuz Avrupa ülkesinde listelerde birinci sıraya yükseldi ve ABD’de Bilboard Hot 100’de altıncı sıraya kadar tırmandı. 2005 yılında, EBU tarafından düzenlenen ve Eurovision’un 50’inci yılının kutlandığı televizyon programında da Waterloo, 50 yılın en iyi Eurovision şarkısı seçildi.

Dört versiyon, beş isimden sonra…

1974 ile 1978 yılları arasında dört albüm çıkaran grup üyeleri bir sonraki albümleri “Voulez-Vous” için 78 Mart’ında stüdyoya girdiler. Albüm çalışması bekledikleri hızda gitmiyordu. Aralık ayına geldiklerinde, yani altı ay sonra hala albümün yarısını dahi bitirememişlerdi. Albüm öncesinde bir single çıkarmak istiyorlardı ve acele etmelerinin de özel bir nedeni vardı. 9 Ocak 1979’da UNICEF yararına düzenlenecek bir konser için bir şarkı yapmaları gerekiyordu ve bu şarkının plak gelirlerinin yarısı UNICEF’e gidecekti.

Projenin öncüsü The Bee Gees grubu olmuştu ve ABBA dışında Andy Gibb, Olivia Newton-John, John Denver, Donna Summer, Rita Coolidge, Kris Kristofferson, Rod Stewart ve Earth Wind and Fire projeye katılmışlardı. 4 Aralık günü Björn stüdyoya yeni bir şarkı ile geldi. Şarkının “Tüy Kuşları” olarak tercüme edilebilecek “Kalsupare” gibi komik bir ismi vardı ve daha sonra ortaya çıkacak şarkı ile yakından uzaktan alakası yoktu. Şarkının geri plan müziği oldukça iyileştirildi ve Björn şarkı sözleri için, kahramanının başka bir kadını tercih eden sevgilisine hitap ettiği yeni bir hikaye buldu. Bu yeni şarkının adı “In the Arms of Rosalita” oldu. Vokalleri Agneta ve Frida kaydettiler ve mısraları sırayla söyleyerek her ikisi de terk edilen kadını seslendirdiler.

 

Bu kayıt yeterince iyi gibi gözükse de grup bir şeylerin tam oturmadığını hissetmişti. Geri plandaki müziğin istediklerinden yavaş olduğunu ve melodinin potansiyelini ortaya çıkarmadığını düşündüler ama ikinci bir kayıt için vakitleri yoktu ve bir TV programına katılmak için Londra’ya uçtular.

İsveç’e döner dönmez tekrar stüdyoya girdiler ve bu kez kayıtta en güvendikleri müzisyenler vardı. Bu sefer de şarkının adını “Three Wise Guys” olarak değiştirdiler. Lasse Wellander tarafından çalınan gitar introsu bu versiyonda biraz daha uzatıldı ama şarkı hala istedikleri gibi olmamıştı.

El Condor Pasa’nın ‘sihirli dokunuşu’

En kritik değişiklik şarkıya Latin Amerika havası vermeye karar verdiklerinde oldu ve Simon & Garfunkel’ın “El Condor Pasa”sını referans aldılar. Benny şarkının sonuna tamamen yeni bir piyano partisyonu ilave etti. Yeni kayıt kesinlikle daha yumuşak olmuştu ve ritm gerçekten El Condor Pasa’nın ritmine büyük benzerlik gösteriyordu.

Björn bu yeni versiyona yeni sözler yazdı ve şarkının adını önce “Chiquitita Angelina” sonra da “Chiquitita” olarak değiştirdi. Agnetha ilk kıtayı tek başına söylerken Frida ona ikinci kıtadan itibaren katılıyordu. Sözler kalp acısı çeken arkadaşını teselli eden ve ona daha iyi günlerin geleceğini vaat eden bir dostun mesajına dönüşmüştü.

 

Chiquitita’nın , önce “Kalsupare” olarak başlayan sonra da ”In The Arms of Rosalita” olarak devam eden  uzun yolculuğu “El Condor Pasa” esintilerinin sihirli dokunuşları sayesinde artık tamamlanmıştı.

Dev kardan adam önünde ‘resmi klip’

Umut mesajları içeren bu balad UNICEF projesi için çok uygun olmuştu. Şarkı 9 Ocak 1979’da ilk olarak UNICEF konserinde dinleyici ile tanıştı ve 16 Ocak’ta yayınlanan single kısa sürede en az 10 ülkede liste başı oldu. Şarkı, stüdyo kaydından sadece bir  ay sonra yayınlandığı için klip çekmeye vakitleri olmamıştı. Bu nedenle BBC için İsviçre’de dev bir kardan adam önünde yaptıkları çekim, şarkının resmi klibi oldu.

Arjantin’de RCA Plak Şirketi‘nin çalışanlarından birinin eşinin yardımı ile yazdığı İspanyolca sözlerle şarkıyı, kendi ana dillerinde söylermişçesine mükemmel bir telaffuzla yorumlayan İsveçli kızlar, Güney Amerikalıların da kalbini fethetti. Chiquitita’nın İspanyolca versiyonu çok kısa bir sürede sadece Arjantin’de yarım milyon kopya satarak Güney Amerika’da son 25 yılın en büyük hiti olmayı başardı.

 

Kaynaklara göre rakamlar farklılık gösterse de müzik endüstrisi uzmanları ABBA’nın, Rolling Stones ile benzer sayıda, en az 200 milyon civarında single ve albüm sattığını teyit ediyor. Bazı kaynaklara göre de bu rakam 380 milyon. Bu başarıda “Waterloo”nun olduğu kadar, Latin dünyasında da grubu listelerin üst sıralarına taşıyan Chiquitita’nın önemi yadsınamaz.

Björn Ulvaeus ABBA hayranlarına grubun 2021 yılında yeni bir albüm yayınlayacağını müjdelemiştir. Şimdiden beş tane yeni parçanın kaydedildiği açıklandı. Detayları sır gibi saklanan projeye göre 2022 yılında ABBA’nın turneye de çıkacağı söyleniyor ama bu kez kendileri yerine Holografik Avatarları sahne alacakmış ve turun adı da “ABBAtar” olacakmış. Bu avangard projeyi merakla bekleyeceğiz elbette.

Single: 16 Ocak 1979
Albüm: Voulez-Vous, 23 Nisan 1979

Kaynakça

  • ABBA The Official Site, In Focus : The Chiquitita Story
  • Wikipedia, ABBA,Voulez-Vous,Agnetha Faltskog,Anni-Frid Lyngstad (Frida)
  • Songfacts, Chiquitita
  • ABBA reunite in London to film their 2022 hologram tour,22 September 2020
  • Beech M. , ABBA’s Money Machine Is Back In Service With First New Music Since 1982, April 2018.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Evet, ülke yanıyor ama yine de iklim krizine karşı eylem zamanı; hemen, şimdi-2

Son birkaç gün kamuoyunun gündemine yine orman yangınları oturdu. Hemen her yaz olduğu gibi yaşanan büyük orman yangınları toplumdaki doğa hassasiyetini harekete geçirdi. Bu elbette olumlu. Fakat sorun şu ki, yangınları yangınlar sırasında konuşmak, tıpkı depremleri deprem sırasında konuşmak gibi, hiçbir işe yaramıyor. Tersine pek çok gerçek dışı bilgi ile toplumsal bilinç kirleniyor. Bu köşede henüz büyük orman yangınları yaşanmadan, biri 12 Haziran, diğeri de 3 Temmuz tarihinde iki yazı yayımladım. Mutlaka söylemek isteyip de söyleyemediğim şeyler kalmıştır ama ben bu hafta, geçen hafta başladığım yazıma devam etmek istiyorum.

Geçen hafta yayımlanan birinci bölümde dünyada ve Türkiye’de gerçekleşip iklim krizinin doğrudan göstergeleri olan olaylara örnekler vererek, iyi dileklerde bulunmanın ve iyiyi ummanın böyle konularda çözüm getirmeyeceğini, bir an önce eyleme geçilmesi gerektiğini belirtmiştim. Elbette dünya çapında yapılan bazı çalışmalar var ancak bunların hedeften çok uzak olduğunu açıkça vurgulamak gerekiyor. Gelin isterseniz ‘ne yapılmalı?’ sorusuna birlikte yanıt arayalım.

Krizin sorumluları

Artık iklim krizine sera gazlarının yol açtığını ve sera gazlarının en büyük nedeninin de fosil yakıtlar olduğunu bilmeyen kalmadı. Amerikan Çevre Koruma Ajansı‘na (EPA) göre [3] ekonomik sektörlere göre sera gazı salımları aşağıdaki gibi.

Aslında bu tablo çözümü aramamız gereken yeri de açıkça ortaya koyuyor. Sera gazı salımlarının %25’i elektrik ve ısı üretimi amacıyla fosil yakıtlar dediğimiz kömür, doğalgaz ve petrolün yakılması sonucunda ortaya çıkıyorsa, iklim krizi ile mücadele edebilmek için fosil yakıtlardan elektrik ve ısı üretiminin azaltılması gerekiyor anlamına geliyor bu aynı zamanda. Buna bir de endüstriden kaynaklanan sera gazı salımlarının önemli bölümünün fosil yakıt yakılmasıyla ilişkili olduğunu eklersek, sanırım iklim krizi ile fosil yakıtlar arasındaki büyük bağ kendiliğinden ortaya çıkar; kim ne derse desin, iklim krizinin en önemli nedeni fosil yakıtlardır.

Diğer yandan, sera gazı salımlarının %24’ü tarımsal faaliyetlerden (hayvancılık dâhil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanıyorsa, tarım ve hayvancılık yöntemlerimizi değiştirmeli ve ormansızlaşmayı durdurmalıyız. Ulaşımda, bina yapım anlayışımızda değişikliklere gitmeliyiz. Güzel, ama bütün bunlar nasıl olacak?

Odağında yaşam olan ‘yaşam anlayışı’

Aslında bu konuyla ilgili de çok yazı yazdım. Sonuncusu yine bu köşede 12 Temmuz tarihinde “Ot gibi yaşamak üzerinde düşünceler” başlığıyla yayımlandı. Özetle söylemek istediğim şu; insan özel bir canlı değil, dünya dediğimiz büyük yaşam birliğinin canlı unsurlarından herhangi biri. Fakat bize insanın özel olduğu düşüncesi öyle bir aşılanmış ki, bu saplantıdan bir türlü kurtulamıyoruz. ‘Dünyadaki her şey önce insan için’ yaklaşımı bütün sorunların kök nedeni bana göre. Zaten nihai değerlendirmede diğer canlıların aleyhine olup insanın lehine olabilecek bir durum da yok. Çünkü tek ve büyük bir bütünün parçalarıyız. Bu bütüne zarar vermemenin, dolayısıyla insanlığın mutluluğunun tek gerçekçi yolu da bir ot gibi basit yaşamak. Yani yaşama başka bir amaç aramadan, yaşamı yaşamın odağına alarak yaşamak. Bütün mesele bu aslında!

*

Okuyucularıma: Her yıl olduğu gibi bu yıl da ağustos ayında dinlenmeye çalışacağım. O nedenle zorunlu bir durum olmadığı sürece yazılarıma ara vereceğim. Eylül ayında görüşmek dileğiyle…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Satın alma gücünün erimesi

Geçtiğimiz günlerde tanıdığım genç bir çiftle sohbet ediyorduk. Bu çift özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışıyor ve göreli olarak iyi denebilecek seviyede gelirleri var. Düzenli bir şekilde tasarruf da yapıyorlar. Şu anda kirada oturuyorlar ama uygun bir zamanda kredi de alarak bir ev satın almayı düşünüyorlar. Konuşmanın bir yerinde ev konusunun nasıl gittiğini sordum. Şöyle bir yanıt aldım: “Yıllardır çalışıyoruz, kariyerlerimizde de iyi bir şekilde ilerliyoruz. Mümkün olduğunca tasarruf da yapıyoruz ama geriye dönüp baktığımızda hep aynı yerde sayıyor hatta geriye gittiğimizi görüyoruz.”

Bir başka anlatımla, “satın alma gücümüz hiç artmadığı gibi eriyor da” diyorlar. İşte içinde bulunduğumuz dönemin insanlara yansıyan acı ekonomik gerçeklerinden birisi de bu. İşsizlerden bahsetmiyorum, ürününü satamayan çiftçiden bahsetmiyorum, Covid döneminde dükkanını kapatmak zorunda kalıp devletten de hiç destek alamayan esnaftan bahsetmiyorum. Bu insanların durumu çok daha kötü. Burada bahsettiğim kişiler iyi eğitim almış, düzenli ve iyi gelirli işleri olan, profesyonel hayatlarında başarılı insanlar. Gelinen noktada artık Türkiye iyi eğitimli profesyonellerini de hızla umutsuzluğa sürükleyen bir noktaya geldi maalesef.

‘Satın alma gücü’ ne demek?

Satın alma gücü, belirli bir parayla satın alabildiğiniz şeyleri ifade ediyor. Örneğin 100 TL ile 2015 ve 2020 Temmuz aylarında neden ne kadar satın alabiliyordunuz, Temmuz 2021’de ne kadar alabiliyorsunuz? Çok detaya inmeyelim, sadece iki temel kaleme ve ilgili yılın temmuz ayı başındaki fiyatlarına bakalım. İlki doğal gaz olsun. 1 m3 doğal gazın fiyatı 2015’de 1.06 TL, 2020’de 1.97 TL ve 2021’de 2.32 TL olmuş. Buna göre doğal gazın fiyatı son altı yılda yüzde 119, son bir yılda ise yüzde 18 artmış. 100 TL ile alabileceğimiz doğal gaz ise 2015’de 94 m3 iken, 2020’de 51, 2021’de ise 43 m3’e düşmüş.

Bir de ABD Dolarına bakalım. Dolara bakmak, bu döviz birimi birçok şeyin fiyatının belirlenmesinde esas olduğu için ve Türk insanı için önemli bir yatırım aracı haline de geldiğinden anlamlı olacak. Dolar kuru 2015’de 2.67TL, 2020’de 6.84TL ve 2021’de 8.68TL olmuş. Doları esas aldığımızda ise son altı yılda artış yüzde 325 olurken, son bir yıldaki artış yüzde 27 olarak gerçekleşmiş. 100 TL ile alınabilecek dolar miktarı ise 2015’de 37 iken 2020’de 14.6’ya, 2021’de ise 11.5’e düşmüş.

Bu hesaplamayı sizin için önemli olan ürün ve hizmetler için yapabilir ve artan fiyatlar karşısında satın alma gücünüzün nasıl seyrettiğini görebilirsiniz. İşte bireyler için önemli olan da bu. Yani, kendi yaşamınızda tükettiğiniz ürün ve hizmetlerden yola çıkarak hesapladığınız satın alma gücü. Yoksa fiktif bir tüketim sepeti esas alınarak ve nereden alındığı bilinmeyen fiktif fiyatlar kullanılarak hesaplanan genel enflasyon oranı değil!

Erozyonun ilk nedeni: Enflasyon

Sadece yukarıdaki iki örneğe bakarak tespit ettiğimiz satın alma gücündeki erozyonun iki boyutu var. İlki elbette enflasyon. Yani, fiyatlardaki artış oranı. Fiyatlar arttığında gelirlerimiz sabit kalıyor veya aynı oranda artmıyorsa enflasyondan arındırılmış gerçek (reel) gelirimiz düşer. Gerçek gelirimiz düşünce de bununla satın alabileceğimiz ürün ve hizmetler azalır. Kısaca, FAKİRLEŞİRİZ! Enflasyonun yine dört nala gittiği bir dönemdeyiz ve bu durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. TÜİK’in resmi rakamlarına göre son bir yılın (1 Temmuz 2020-30 Haziran 2021) tüketici enflasyonu yüzde 17.53. Bu oranın çarşıda pazarda gördüğümüz ve cüzdanımıza yansıyan enflasyonu yansıtmadığını artık çok iyi biliyoruz. Gerçek enflasyon rakamını artık başka kaynaklardan takip etmek gerekiyor. Bu amaçla oluşturulmuş olan bağımsız ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) da artık her ay enflasyon oranı açıklıyor. ENAG’ın hesabına göre son bir yılın tüketici enflasyonu yüzde 45.40 olarak gerçekleşti. Aradaki fark üç katına yakın!

Enflasyonun yükselmesinde izlenen yanlış ekonomi politikalarının yarattığı döviz kuru artışı yanı sıra Covid’in getirdiği ilave maliyet artışlarının da etkisi var. Covid sürecinin üretimde ve lojistik hizmetlerde yarattığı tahribat, talebin artmaya başladığı son dönemde ciddi fiyat artışlarına yol açıyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil küresel olarak da fiyatları yukarıya çekiyor. Ülkemizde izlenen yanlış ekonomi politikaları yabancı yatırımcıyı ülkeden kaçırıp üstüne de turizm gelirlerinde ciddi bir azalış yaşanınca döviz kurları da ciddi ölçüde yükselmiş durumda. Bu da, küresel fiyat artışlarının Türk ekonomisine misliyle yansıması sonucunu doğuruyor.

Aşılama oranı yükselip ekonomiler normalleşmeye devam ettikçe kısa dönemde fiyat artışları devam edecek gibi görünüyor. Ama bir süre sonra üretim talebe cevap vermeye başlayınca fiyatlardaki artışın normalleşmesi bekleniyor. Bu nedenle, Covid bağlantılı fiyat artışlarının ülkemize yansımalarını daha yüksek enflasyon oranlarıyla bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Ama kötü ekonomi yönetiminin yarattığı enflasyonun ne zaman biteceği belirsiz.

Gelir ve ücretlerde durum

Satın alma gücünü belirleyen ikinci önemli unsur ise gelir ve ücretlerdeki değişim. Eğer bir yılda sizin tüketim sepetinizde ortalama yüzde 45 fiyat artışı olmuş, geliriniz de yüzde 45 veya daha yüksek bir oranda artmışşa satın alma gücünüz aynı kalmış veya artmış demektir. Bu durumda sizin alım gücünüzde bir değişme olmayacak ya da artmış olacaktır. O halde enflasyon karşısında ücret ve gelirlerdeki artış rakamlarına bakarak satın alma gücünün seyrine dair bir fikir edinmek gerekiyor.

Ücretler konusunda elimizde maalesef kapsamlı bir veri seti yok. Özellikle özel sektörde uygulanan ücret artışları konusunda pek bilgiye sahip değiliz.  Elimizde olan tek tutarlı ücret veri seti asgari ücret rakamları. Asgari ücret rakamının ülke düzeyindeki ücretler açısından önemli bir gösterge olduğunu biliyoruz çünkü birçok AB ülkesinde asgari ücretlilerin toplam içindeki oranı çok sembolik düzeyde iken, Türkiye’de çalışanların neredeyse yüzde 50’si asgari ücret veya altında bir gelir elde ediyor. Aslında uygulamada asgari ücret adeta azami ücret anlamına gelmeye başlamış durumda. Asgari ücret artışları ayrıca diğer ücret artış oranlarının belirlenmesinde bir gösterge olarak kullanılıyor.

Net asgari ücret rakamlarına baktığımızda 2015 yılında 1301TL, 2020’de 2325TL ve 2021 yılında 2826TL olarak belirlendiğini görüyoruz. Buna göre son altı yılda artış oranı yüzde 117 iken, son bir yılda yüzde 21 olmuş. Yukarıda ele aldığımız iki kalemdeki (doğal gaz ve dolar kuru) ortalama artışla karşılaştırdığımızda asgari ücretteki artışın, fiyatlardaki artışın çok altında kaldığını, dolayısıyla satın alma gücünün 2015-2021 döneminde azalmış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

Gelirlerin artması ve eşitsizliğin düzeltilmesi

Türkiye’de enflasyonun arttığı dönemlerde pazarlık gücü olmayan veya çok sınırlı olan (az sayıdaki sendikalı işçi) ücretlilerin reel gelirlerinin daha hızlı bir şekilde düştüğünü ve gelir dağılımının ücretliler aleyhine daha da bozulduğunu biliyoruz. Ülkedeki yüksek işsizlik oranı da yıllardır bu süreci destekleyen bir işlev görüyor. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz. Ücretliler, bir yandan dört nala giden enflasyon, diğer yandan yeterince artmayan ücretler nedeniyle iki cepheden gelen ataklarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, ücretlilerin satın alma gücündeki düşüş hızlanarak sürüyor. Yetenekli insanlarımızı kaybetmek istemiyor, ülkede üretim faaliyetlerinin devam etmesini istiyor ve ücretlilerin yükselen alım gücüyle ekonomide büyümeyi teşvik etmek istiyorsak ücretlilerin satın alma gücünü artırmak zorundayız. Orta-uzun vadede ise gelir dağılımını ücretliler lehine düzeltmezsek ekonomik büyüme, refah ve adalet cephesinde duvara toslamamız kaçınılmaz olacak!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Biz büyüdük ve kirlendi Dünya[1]

Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.

Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.

Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.

Tessa’yla Dünya turu

Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.

Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen  mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”

Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.

Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.

Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin,  insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…

Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil

Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.

Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?

*

Isabel Otter 

Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.

Isabel Otter.

Clara Anganuzzi 

Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.

[1] Yeni Türkü

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Leverkusen, Teksas, Dalaman…

Plastik, atık, çöp ve bunlarla ilişkili tesislerdeki yangınları uzun zamandır takip ediyor ve meydana gelen yangınların özellikle Türkiye için nasıl da sıradan olaylara dönüştüğüne şahit oluyoruz. Neredeyse her üç günde bir çıkan yangınlara dair ne ilgili sektörün temsilcileri ne de konuyu denetlemekle yükümlü olanlar tek kelime ediyor. Üstelik yangınların gerçekleştiği alanların yakınlarında yaşayanların yangın esnasında bu yangınlardan etkilenmemesini sağlayacak herhangi bir açıklama dahi yapılmıyor.

Nitekim Adana Küçükdikili ve Muğla Dalaman’da yaşanan yangınlarda bu açık ve net görüldü. Her iki yangında da içeriği çoğunlukla tehlikeli plastiklerden oluşan malzemeler günlerce yanmış ve çıkan duman ilgili şehirlerin üzerini bir bulut gibi kapladı. Muğla Dalaman’da yaşayanlar bir hafta boyunca gece gündüz bu dumanı solumak zorunda kaldı. Üstelik Dalaman’da yetiştirilen ve doğal/organik/doğa dostu etiketli ürünler de bu zehirli dumanlardan etkilendi. Oysa yangın başladığında resmi ağızdan insanlar uyarılmalı, sokağa çıkma yasağı uygulanmalı ve maskesiz kimsenin açık havaya çıkmaması gerektiği belirtilmeliydi. Hemen akabinde ortaya çıkan zehirli dumanın içeriğinin belirlenmesi için hava, toprak ve sudan numuneler alınmalı ve bunun takibinin yangından sonraki haftalarda da yapılması gerekliydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Gazeteler olayı “korkutan yangın” olarak vererek ayrıntısında da “neyse ki can kaybı olmadı” ve “büyük çaplı maddi hasar oluştu” bilgilerini paylaştı. Bu tesislerden Adana’da olanının paylaşıldığı bir instagram sayfasına ahlaksızca “temiz havanız batsın bir sürü zarar var ortada” diye yorumlar yapıldı; şarlatanılar “yangında kasıt aramak nedir, bir sürü maddi hasar var” diye sözüm ona fikir beyan etti; tüccarı da paralı trolleriyle beraber utanmadan yangının çevreciler tarafından çıkartıldığını bile iddia edebildi.

Adana.

Bu saydıklarımız Türkiye’de gerçekleşen tüm fabrika yangınlarında sürekli olarak kendini tekrar eden bir yaklaşım örüntüsüydü. Ne işletme sahipleri ne de ilgililer konu hakkında en ufak bir açıklama bile yapmadılar. Hatta kimisinde bu tesislerin sahipleri açıklama yapması için kendilerine mikrofon uzatan gazetecilere saldırdılar.

Leverkusen.

Bu yangınların bir benzeri geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Leverkusen şehrinde gerçekleşti. Tehlikeli atıkların kimyasal yöntemle bertaraf edildiği bir tesiste meydana gelen yangın ve patlama ,çok sayıda ölü ve yaralının olduğu bir trajediye dönüştü. Bizdeki gazeteler orada olsaydı muhtemelen yangın “korkutan yangın can aldı” şeklinde manşete taşınır ve ortaya çıkan maddi hasarın boyutu tartışılırdı. Oysaki Leverkusen’de başka bir şey oldu ve yangın çıkar çıkmaz ortaya çıkan dumandan insanlar etkilenmesin diye anonslar yapıldı ve insanların önlem almaları için çağrılarda bulunuldu. Etraf çevrildi ve derhal soruşturma başlatılıp olayın nedeni ve varsa ihmal araştırılıyor. Muhtemelen yakın yerdeki bitkisel ürünlerin yenmemesi için gerekli önlemler de alınmıştır. Ayrıca ilgili tesisin sahibi de ne çevreci örgütleri suçladı ne de kirlenen havadan dolayı rahatsız olanlara küfretti.

Hava ve toprak bu felaketlere karşı savunmasız

Benzer bir tesis faciası da ABD Texas’ta geçtiğimiz günlerde yaşandı. Plastik üretiminde kullanılan kimyasalların işlendiği bir fabrikadan 50.000 tona yakın asit sızıntısı oldu ve ve en az iki kişi öldü.  İşin ilginci tesis yetkilileri canlı yayında meydana gelen olayın muhtemel nedenlerini mühendisleriyle beraber açıklamak için saatlerce kamera karşısında kaldı ve en hızlı önlemlerin nasıl alındığını kamuoyu ile paylaştı. Bunu yapmalarının hem kamu sağlığı açısından hem de kendileri açısından bir anlamı vardı. Üstelik sıkı yasal düzenleme ve denetlemelerin olması her şeyin şeffaflıkla yürütülmesini zorunlu kılıyordu. Ayrıca şeffaflık her zaman spekülasyonların oluşmasını engelleyen bir özelliğe sahiptir.

Teksas.

Hali hazırda gerek Almanya gerekse de ABD’deki faciaların soruşturmaları sürüyor ve gelişmeler de sürekli olarak kamuoyuyla paylaşılıyor. Muhtemelen facianın nedeni ortaya konulduğunda sorumlular cezalandırılacak ve olayın tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin diğer işletmeler tarafından da uygulanacağı bir güncelleme haline getirilecektir.

Her üç olay da bize iki şeyi açık ve net göstermektedir. Birincisi plastik, atık çöp vs. gibi meselelerde gerçekleştirilen endüstriyel faaliyetler ciddi anlamda risk barındırıyor. Bir diğeri de ne havamız ne de toprağımız bu tür endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan risklere karşı herhangi bir savunmaya sahip. Yangın çıkar, zehirli duman yayılır, gazetesi maddi hasara, denetleyici mekanizma susmaya, yanan yer sahibi parasına, sigortacı poliçesine bakar. Yangının maliyeti de etrafta yaşayanların sırtına biner. Üstelik bu maliyet de öyle kısa vadeli değil, nesiller boyu sürecek bir maliyettir. Artık coğrafya mı kaderdir yoksa kötülük mü bilemiyoruz!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nereden geliyor bu insan sevmezlik?

Son yıllarda dünyanın çevre felaketleriyle altüst olması nedeniyle insan merkezli yaşama Antroposen adı kondu. Ancak çoğu insanın ağzına pelesenk olmuş bir deyiş var: “Dünyayı bu duruma insanlar getirdi.” Her insanı aynı kefeye koyarak tüm insanlık dünyayı bu hale getirdi demek ne derece doğru? Bu durumda insanlı doğanın hepsi suçlu duruma düşmüyor mu? İnsansız olan doğa ise vahşi doğaydı.

Oysa bu işin iki yüzü var: Bir yanda bilinçli olarak doğayı maddi kaynak deposu olarak gören kapitalist zihniyet, diğer tarafta (azınlık da olsa) dünyayı tüm canlılar için yaşanılır kılmaya çalışan sorumluluk sahibi insanlar. Özellikle son yirmi yıldır, çevre avukatları, ekosid denilen doğa kıyımlarının uluslararası suç kapsamına alınması için çalışmalarını hızlandırdılar. Yaşayan ekosistemleri gerek toksik atıklarla gerek orman katliamlarıyla yaşanmaz kılan eylemlere ekosid adı veriliyor.

Hangi insan?

İnsan merkezli yaşamı eleştirirken sizin bu mücadelelerin neresinden, ne oranda tuttuğunuz önemli değil mi? Çözümün parçası mısınız gerçekten? İnsanı her şeyin suçlusu görüp şikayet ederken hangi kesime bir tuğla koyuyorsunuz? Yoksa insanları  ve doğal ortamları karamsarlıklarınızla karartmaya hizmet etmiş mi oluyorsunuz? Ekolojik politikalardan dahi kaçıp ‘tarafsızım’ demek insanlı doğanın tahribatına hizmet etmiyor mu? Ya da masa başı teorisyenlerden biriyseniz, çöküş senaryolarına bir diğerini daha mı ekleme çabasındasınız? Örneğin, savaştan kaçan Suriyeli sığınmacılarla komşu olmamak, onlara kiralık ev vermemek için mi çaba gösteriyorsunuz? Siz hangi tür insanları seversiniz? Bir avuç hijyenik beyaz orta sınıf versek sizi tatmin eder mi? Yurttaş olma dersini aldınız mı? Yurttaş olmanın sorumluluklarına kafa yordunuz mu? Üreten bir insanın dahi ürettiğinin dört katını tükettiğini biliyor musunuz? Sorumluluk almayıp, ‘topyekün insanlık suçlu’ demek sizi ne derece rahat kılıyor?

Evet, belki bu karşılaşılan musibetin sorumlusu insan. Ama hangi insan sorusu önemli değil mi sizce? Güney yarımküreyi sıcaklık dalgalarının kavurduğu şu yaz aylarında küresel iklim değişiminin suçlusu Küresel Güney’in alım gücü olmayan fakirleri mi? Yoksa hijyenikliğiyle doğayı pis gören, kendisi beyaz olduğu için ötekini kendinden görmeyen kolonyalist insan mı? Başkalarını karşısına alıp düşman yaratan insan mı? Benzeri zihniyetlere bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hizmet etmek istemiyorsanız, doğanın parçası olan yönünüzle durumu bir sorgulayın. Çünkü kafanızdan kolunuza hatta ayak parmaklarınızın ucuna kadar, siz de doğal döngünün bir parçasısınız. İçinizde insan kalmış öğelerinize bir sorun. Hâlâ ses yoksa, içinizdeki ırkçılık ve gericilik dalgasına ışık bulamıyorsanız yoksa siz Mizantropik misiniz?

Mizantropi 

Mizantropi, Yunanca felsefi bir kavramdır. İnsanın yanlış evrim geçirdiğini öne süren bir düşünce akımıdır. Mīsos, sevmemek/nefret etmek, ānthropos ise insan anlamındadır. Elbette mizantropiyi insan doğasına dayandıranlar da mevcut. Buna göre; insanın doğasında acımasızlık, yarış, açgözlülük, bencillik, kaynakları boşa harcama, dogmatizm, kendi toprağından ve kanından olmayanı düşman görme gibi negatif öğeler içerir. Buna karşın, insanı düşünce üreten politik bir hayvan olarak düşünürsek, özü toplumsallığa ve karşılıklı dayanışmaya dayanır. Topluluk halinde yaşama eğiliminde olan, yardımlaşmacı bir öz taşır. Ancak, yaşayan bir organizma olarak, içinde bulunduğu çevre koşulları, ekonomik durum vb. durumlarla şekillenebilir. Dolayısıyla kendine adaletli sosyal sistemler ve kurumlar geliştirmeye çalışmıştır. İnsan merkezli düşünceye eleştiri çabalarından biri de Yeni Zelanda’daki Wanganui nehriyle başlayıp dünyaya yayılan bir nehrin, bir ormanın da insan kadar hakkı olması gerektiğidir.

Covid-19 sürecinde insanlık

Covid-19 sürecinde doğal çevrenin insanlar olmadan ne kadar temiz kalabildiğini, paylaştıkları görüntülerle kanıtlamaya çalışanlar oldu. İnsan ve canlı özgürlüğünü birlikte savunmak yerine, doğa insanlar olmadan kendi başının çaresine bakıyor düşüncesini desteklediler. Oysa, daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi, doğa artık insan olmadan kendini yenileyemeyecek kadar yorgun. Pandemi döneminde dört duvar arasında biriktirilen toksik tıbbi atıklar dahil, tonlarca petrokimya ve temizlik atıklarının nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Yoksa o insan saymadığınız üçüncü dünya ülkelerine satılan çöplerden olduğunu mu savunacaksınız? Aynı gökyüzü altında yaşadığımızı pandemi süreci göstermedi mi?

Özellikle Türkiye’de, insan sevmezlik noktasına gelenlerden, ‘artık insan yerine hayvana yatırım yapıyorum’ sözünü de sıkça duyar olduk. Elbette hayvanlar da duyguları olan yaratıklar ve bize en yakın canlılar. Çünkü biz de birer hayvanız. Hayvanlarla insanlar hatta bitkilerle insanlar (hatta görünmeyen mikroorganizmalarla da) arasında yakın bir bağ yok mu?

Dolayısıyla insan merkezlilik -ki eril kişinin merkeze alındığı anlamında, İngilizcedeki ‘mankind’ olarak kullanılır. Burada elbette tarihsel olarak ekonomi, teknoloji, politika gibi konularda eril tahakkümün olageldiğini de göz önünde bulundurmalıyız. Dolayısıyla mankind sözcüğü yerine oturuyor. Bunun yerine, nötr bir dil olarak, insanlık anlamına gelen, humankind sözcüğünü kullananlar da mevcut. Yaşayan tüm organizmaları kapsaması anlamında livingkind de var.

Yeni bir bakış açısı için bu sözcüğün daha iyi oturduğu kanaatindeyim. Eğer ekosistemde insan-hayvan-bitki-mikroorganizma birlikteliğinden söz ediyorsak, insan merkezlilik yerine, tüm yaşayan organizmaları dikkate almamız gerekiyor. Ekosid dahil tüm bu dil arayışlarında yerli (indigenous) kültürler imdadımıza yetişiyor. Her yerli topluluk, gelişimleri püri pak olmasa da, yeryüzündeki ekosistemler onların yaşattığı kültürler sayesinde varlığını sürdürüyor. Üstelik yerlilerin yarattığı kültür yaşayan ve yaşamayan çevrenin de birbiriyle bağlantısı var.

Örneğin, Çernobil nükleer kazası yüzünden kurumakta olan geniş çaptaki  kızıllaşan orman, kurtların da içinde olduğu değişik restorasyon biçimleriyle, tekrar yaşayan bir alan haline getirilmeye çalışılıyor. Kısacası, yok edilmiş ekosistemlere dahi bir canlı organizma mayası gerekiyor. Öyleyse tüm insanlığı suçlayıp,  yerimizden dua ederek, tüm canlılar için meditasyon yapmayı bırakalım. Yeniden yaşayan ortamlar yaratmak için acil çaba bekleniyor. Eğer hâlâ ikna olmadınızsa ve “Doğanın bir parçası olduğumu kabul ediyorum ama ahhh şu insanlar olmasa,’ diyorsanız, ABD’li siyah feminist Bell Hooks’un bir deyişini anımsatalım: ‘Sevgi harekete geçmeyi gerektirir’. Sevgi  zerresini içimizde yaşatmakta yarar var. Zaten asıl problem insanın doğayla kurduğu ilişkiye bağlı değil mi?

Kısacası, üretim ve tüketim ilişkilerinde hangi ağlara hizmet ettiğimiz… Nasıl yönetildiğimiz ve hangi sosyal sitemlerle organize olmayı tercih ettiğimiz… Belki her insanı sevmek zorunda değiliz. Belki onlar da içlerindeki utanç duygusuyla baş başa kalıp uyanacaklardır. Ancak çağımızın onarma/ restorasyon çağı olması gerektiğini aklımızdan çıkarmayalım. Bu restorasyonu da insanlar yapacak!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetYazarlar

Mülteci olmanın dayanılmaz ağırlığı

'Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin'

Nasıl dönebilirim ki ülkemde bir savaş varken, ve ben bu savaşta bir taraf olmayı reddetmişken, her iki taraftan da hain damgası yemişken, bunca yoksulluk ve kötülük varken hem de gidecek bir evim ve işim yokken…

Ülkene geri gitmek ister misin diye hangi mülteci veya sığınmacıya sorarsanız sorun, yukardakine benzer cevaplar alırsınız.

Hal böyleyken özellikle de muhalefetin gündeminde sığınmacıları geri göndermek -onlar buna misafirlerimizi sorunsuzca uğurluyacağız diyor- var.

Mülteci düşmanlığında yarış

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki açıklamalarına, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın kentteki mültecilerin fatura ve vergilerine 10 kat zam yapacağını açıklaması eklendi.

Bu duruma CHP’den başkanın açıklamaları kendisini bağlar şeklinde çok silik bir tepki geldi. Hatta Arzu Sabancı’nın “Ülkemde mülteci istemiyorum” sözüne CHP Grup Başkan Vekili Engin Özkoç’un sosyal medya hesabından şu sözlerle destek geldi:

“Arzu Sabancı hanımefendi açık yüreklilikle konuşmuş. Tebrik ediyorum. Nerede iş dünyasının diğer babayiğitleri? Suça sessiz kalanlar hata yapanlar kadar suçludur! Korkmayın ses çıkarın.”

Bu açıklamalara Meral Akşener’in Bitlis ziyaretinde, Avusturya Başbakanı Kurz’un Afgan mülteciler açısından Almanya, Avusturya ve İsveç’tense Türkiye’nin sığınmak için daha doğru yer olduğu söylemine “Biz size 3 milyar avro verelim arkadaş sen bizdekilerin tamamını al” cevabı eklendi.

Sahte haberler dolaşımda

Arkasından Suriyeli mültecilerin 27 Temmuz 2021’de Saraçhane’de “Gitmiyoruz” başlığıyla bir miting yapacağı sahte haberi 2019 yılına ait bir görsel kullanılarak yayıldı.

Bütün bunlar gösteriyor ki muhalefetin bir kısmı mülteci karşıtlığı üzerinden politika üretmeye çok hevesli. Bu konuda Avrupa’daki sağcı partileri takip ediyorlar sanki. Ve bu karşıtlığı geliştirirken de özellikle Taliban’ın hakimiyetiyle Afganistan’dan yeni gelen sığınmacılar üzerinden güvenlik ve ekonomi kaygıları öne sürülüyor.

Bu kaygılar toplumun birçok kesimindeki insan tarafından da paylaşılıyor. Toplumda yer eden kaygılar anlaşılabilir. Çünkü ortada Taliban’la pek farkımız yok diyen bir hükümet var. Ve aynı hükümet, ülkeye giren mülteci ve göçmenlerin doğru düzgün bir kaydını tutmuyor. Kamuoyunu şeffaf bir biçimde bilgilendirmiyor.

Gelen insanları kayıt altına alıp, araştırmalarını yapıyor mu bilmiyoruz. Çünkü gelen insanlar can güvenliği sebebiyle kaçmış mülteci durumundaysa zaten almak ve geri göndermemek zorundasınız. Ancak göçmenler daha çok ekonomik sebeple geldiği için durumu biraz daha farklı ki onlarla ilgili de önlemler geliştirebilirsiniz eğer göçmen kabul edecek kapasiteniz varsa.

Mülteciler koz olarak kullanılıyor

Ancak hükümetin mülteci politikası gelenleri sığınmacı olarak tutup Avrupa ile pazarlıklarında koz olarak kullanma ve para koparma üzerine kurulu olduğu için ciddiyetten yoksun bir şekilde ülkeye girişler ve yerleşmeler gerçekleşiyor.

Güvenlik konusuna gelince çok daha geriye gitmemiz gerekiyor. Suriye savaşına dâhil olduğumuzdan beri Türkiye’ye giren cihatçı sayısı ve Türkiyeli terörist sayısı oldukça artmış durumda.

Bölgedeki çalışmalarıyla tanınan akademisyen Doç. Dr Hakan Güneş’e göre; Suriye’de savaşan Türkiyeli cihatçı sayısı Afgan sayısından kat kat fazla. Suruç ve Ankara Garı katliamlarını yapanlar Türkiyeli ve Reina katliamını yapan da Özbek etnik kökenli bir Kırgız. Yani demek oluyor ki insanların etnik kökenlerinden çok ülkelerinde nasıl bir profil çiziyorlar buna bakmak lazım.

Ülkenize tacizci, tecavüzcü ve katilleri almazsınız zaten BM de bu tür insanların mülteci olamayacağını söylüyor. Güneş’in aktarımına göre önce genç erkeklerin gelmesi normal çünkü bekâr erkekler hızlı hareket edebiliyor ve bunlar İran sınırında bekliyordu zaten kapılar açılınca ilk onlar geldi.

Şimdi kadın ve çocuklar gelmeye başladı ve bu sayı giderek de artacak. Hükümet net ve kayda dayalı açıklamalar yapmadıkça tabii bu durum çoğu insanı rahatlatmayacaktır.

Fotoğraf: Ruşen Takva

Muhalefet ne yapmalı?

Öncelikle mülteci olmak için gelen ve başvuran herkesi aynı şekilde değerlendirip potansiyel terörist olarak görmek ve ekonomik tehdit olarak algılamak çok yersiz. Can güvenliği yaşayan insanların sorununa duyarsız kalmak ise insan haklarına aykırı bir durum. Bir gün hepimiz şu veya bu sebeple mülteci olabiliriz.

Muhalefet bir an önce hükümetin mültecileri kullanışlı bir enstrüman ve sayısal bir değer görmesinin karşısında durup, onların insan olduğunu hatırlatmak zorundadır. Ve Türkiye’de zorla tutulmalarının önüne geçmelidir. Çünkü mülteci sorunu tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorundur. Hem de çoğu mültecilik durumlarına silah satıp, savaşlar çıkartarak sebep olan ülkeler bu yaptıkları canavarlığın sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır.

Türkiye, Fas, Tunus, Ürdün ve Libya’ya para verelim mülteciler orada kalsın insanlık dışı ve kibirli bir tutumdur. Muhalefetin mültecileri ülkelerine geri göndereceğiz söyleminin de hiçbir pratik karşılığı yoktur. İnsanların durumunu nasıl ayırt edip de göndereceksiniz? Hangi ortama göndereceksiniz? İç savaşlar ve sorunlar tamamen biti ve bu ülkeler demokratik birer siyasal sisteme mi kavuştu?

Topyekün mülteci karşıtlığı kısa vadede size oy getirebilir ancak ileride çok utanacağınız ve açıklamakta zorluk çekeceğiniz tehlikeli adımları da atmış olursunuz. Bunun yerine durumun asıl muhatabı hükümeti ve devlet mekanizmalarını sağlıklı bir mülteci politikası hayata geçirmeye zorlamak daha etik ve insani olacaktır.

Bu konuda belediye başkanı fırtına koparan Bolu’ya baktığınızda nüfusa oranla en az mülteci yaşayan kentlerden birisi olduğunu görürsünüz. Dünyada nüfusuna oranla hatırı sayılır bir mülteci barındıran İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, Bolu Belediye Başkanı Özcan’a katılmadığını söyleyip eleştirmesi de sağduyulu bir yaklaşım olarak kaydedilmelidir.

Eğer demografik yapıyı değiştirecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorsanız mülteci sorununun bunu uluslararası platforma taşımak ve oradan insani bir çözüm geliştirmek gerekir. Ekonomik kaygılara gelince bu kadar basit olmayıp tartışılacak birçok veçhesi olsa da şu duvar yazısıyla bitirmek istiyorum:

“Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin.”

 

Kategori: Manşet