Ana Sayfa Blog Sayfa 222

İklim aktivistleri Mona Lisa tablosuna çorba dökerek eylem yaptı

Aktivistler iklim krizine dikkat çekmek için farklı sanat eserlerini hedef aldıkları eylemlerini sürdürüyor.

Fransa, Paris’te krize dikkat çekmek isteyen aktivistler bu kez Louvre Müzesi’nde sergilenen Leonardo Da Vinci’nin ünlü eseri Mona Lisa tablosunu hedef aldı.

İki kadın aktivist, 27 Ocak Pazar günü eserin üzerine çorba fırlattıktan sonra önündeki bariyerin altından geçerek lekelenmiş tablonun yanına geçti ve “en önemli şey ne, sanat mı yoksa sürdürülebilir gıda hakkı mı? Tarım sistemimiz hasta, çiftçilerimiz iş başında ölüyor” dedi.

Kadınlardan biri, üzerinde “Riposte Alimentaire” (Gıda Yanıtı) çevre aktivist grubunun sloganının siyah harflerle yazıldığı beyaz bir tişört giydiğini göstermek için ceketini çıkardı.

İklim protestocularını karalayan ‘karanlık küresel ağ’ ile tanışın

Louvre Müzesi personeli, tablonun ve protestocuların etrafına siyah bez ekranlar kurmaya çalıştı, ancak sahnenin görünümünü etkin bir şekilde engelleyemedi ve olayın videosu kısa sürede yayıldı. Paris polisi, olayın ardından iki kişinin tutuklandığını açıkladı.

Mona Lisa tablosu zarar görmedi: Bu bir sivil direniş kampanyası

Louvre Müzesi yetkilileri, kadınların balkabağı çorbasını bir kahve termosunun içine sakladığını söyledi. Müze içerisinde küçük miktarlarda yiyeceğe izin veriliyor ancak sergi salonlarında yemek yenilmesine izin verilmiyor. Müze, sanat eserinin 2005 yılında Mona Lisa tablosunun önüne yerleştirilmiş olan kurşun geçirmez cam sayesinde “hiçbir hasara uğramadığını” ve başyapıtın bulunduğu odanın yaklaşık bir saat kapalı kaldıktan sonra yeniden halka açıldığını söyledi.

Fransa Kültür Bakanı Rachida Dati çorba eylemini eleştirdi ve paylaştığı tweet ile, “Mirasımız olan Mona Lisa gelecek nesillere aittir. Hiçbir sebep onu hedef almayı haklı gösteremez” dedi.

Eylemin sorumluluğunu üstlenen Riposte Alimentaire grubu, AFP’ye yaptığı açıklamada, çorba fırlatma eyleminin “sürdürülebilir gıdaya yönelik sosyal güvenlik yönündeki açık talebin, bir sivil direniş kampanyasının başlangıcına işaret ettiği” belirtildi.

İklim aktivistlerinden Sefiller Müzikali’nde eylem
İklim aktivistleri Paris’teki Louis Vuitton mağazasını turuncuya boyadı

Eylemciler, 2023’te Ipsos anket grubu tarafından 996 kişiyle yapılan ve her üç Fransızdan birinin günde üç öğün yemek için yeterli sağlıklı gıdaya yetecek kadar yiyecek alamadığını ortaya koyan bir ankete atıfta bulundu.

Riposte Alimentaire üyelerinden Till Van Elst, “Vatandaşların tabaklarında ne olduğuna gerçekten karar verebilmelerini istiyoruz” diyerek grubun devletin, insanların özel bir sosyal güvenlik kartı aracılığıyla belirli gıda maddelerini indirimli fiyatla satın almasına izin vermesini istediğini söyledi. Plana göre, demokratik meclisler sübvanse edilecek gıdayı seçecek.

Mona Lisa tablosunu hedef alan eylemcilerin dahil olduğu Riposte Alimentaire grubu, 12 ülkede protesto gruplarından oluşan A22 şemsiye hareketinin bir parçası ve Just Stop Oil‘ı da içeriyor.

Just Stop Oil aktivisti, yeni Kamu Düzeni Yasası kapsamında hapis cezasına çarptırıldı
İngiltere’de Just Stop Oil aktivistlerinden ragbi sahasında fosil yakıt protestosu
Fransa’da iklim önlemlerine karşı çiftçilerin öfkesi büyüyor, siyasetçiler çözüm arıyor
Fransa’ya açılan iklim davasında ceza ödenmeyecek

Fransa’da çiftçiler eylemde

Fransız çiftçilerin ülke çapında protestolar düzenlediği bir dönemde gerçekleşen bu eylem, gezegeni korumak için daha fazla eylem talep eden benzer protesto dizisinin sonuncusu oldu.

Fransız çiftçiler, daha iyi ücret, vergi ve düzenlemeler talebiyle ülke çapında günlerdir protestolar düzenliyor. Hükümet, Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde tarım işçileri arasındaki hoşnutsuzluğun yayılmasını engellemeye çalışıyor. Seçimler, Emmanuel Macron’un hükümeti için önemli bir sınav olarak görülüyor.

İtalya’da sanat eserlerine zarar veren iklim aktivistlerine 60 bin avro ceza
Paris’te polis iklim eylemcilerine gaz bombasıyla saldırdı

Sanat eserlerini hedef alan eylemler yayılıyor 

Birçok büyük galeride gerçekleşen benzer eylemler sonrası önlemler artırılmıştı. 2022’de Letzte Generation (Son Nesil) aktivistlerinin Almanya, Potsdam‘daki Barberini galerisinde Claude Monet‘nin “Les Meules” (Samanlık) eserine patates püreli saldırısı da dahil olmak üzere çeşitli benzer saldırılardan dolayı, müzelerde sıkı çanta kontrolleri artık normal uygulama haline gelmişti.

Bundan önce, Just Stop Oil Londra‘daki Ulusal Galeri‘de yer alan Vincent van Gogh‘un ünlü Ayçiçekleri tablosuna domates çorbası dökmüştü.

İklim eylemcilerinin son hedefi Andy Warhol’un tablosu

 

Üsküdar’da hak eylemi: Başıboş olan köpekler değil, nefret siyasetiyle beslenen yöneticiler

Yaşam için Yasa İnisiyatifi‘nin çağrısıyla İstanbul Üsküdar’da bir araya gelen hak savunucuları ve hayvanseverler  “Yerel seçim öncesi kendi suçlarını ve sorumsuzluklarını örtmek için yine en savunmasız halkalardan biri olan hayvanlara savaş açan siyasilere oy yok” dedi.

Yerel seçimler öncesi siyasi propaganda haline getirilen canavarlaştırma kampanyalarına ve hayvan katliamlarına dur demek için Üsküdar Belediyesi önünde toplananlar adına basın açıklamasını Elif Gökteke ve Ahmet Caner Altay okudu.

Açıklama şöyle:

“Yaşamdan, hak ve hukuktan yana olan vicdanlı tüm insanlara…

Bugün burada 2024 yerel seçimleri öncesi dostlarımızın, sokakta yaşayan kent sakinleri kedi ve köpeklerin sesi ve oyu olmaya geldik. Eşit, adil, yaşanabilir bir dünya için bir araya gelen Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi ve hayvan hakları savunucuları olarak, yerel seçimler öncesinde Kadıköy, Sarıyer ve Beşiktaş gibi İstanbul’un farklı ilçelerinde tek ses olduğumuz eylemlerimize şimdi Üsküdar’da devam ediyoruz.

Amacımız; yerelde örgütlenmeyi harekete geçirerek Türkiye’nin her ilinde ve ilçesinde yaşam savunucularının benzer eylemler yapmasını, hayvanların sesi olmasını ve belediye başkan adaylarıyla örgütlü bir şekilde hayvan özgürlüğü ve hakları için görüşmeler yapmasını sağlamak. Burada bizi dinleyen vatandaşların, birer seçmen olarak sandıkta, tüm canlılar adına barışçıl, şefkatli ve adil kararlar alabilmesi için onlara yol göstermek.

Image

Buradayız, çünkü:  

Açlık, soğuk, şiddet, zehirleme ve araçla ezilme gibi yaşamsal tehditler sebebiyle, son derece zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan sokak köpeklerinin “itlaf”, “toplama” ve “uyutma” adı altında kitlesel toplatılmalarının ve katliamlarının yeniden tartışmaya açıldığı, 2024 Yerel Seçimleri’nde ülkede başka hiçbir sorun yokmuşcasına hedef tahtası haline getirildiği bir dönemden geçiyoruz. Neredeyse her gün bir belediyenin, vatandaşın hayvan katliamına, eziyetine, şiddetine tanık oluyoruz.

  • Yasal ve yasadışı hayvan üretimi ve satışı yasaklanmazken ve denetlenmezken,
  • Hayvan bakımı ve barınaktan sahiplendirme bilinci sistemli bir şekilde aşılanmazken ve işlemezken,
  • Belediyeler tarafından kısırlaştırma ve aşılama yapmak yerine hayvanlar dağ başlarına, çöplüklere, otoban kenarlarına atılarak daha da çoğalmaya, sefalet içinde yaşamaya ve ölüme mahkûm edilirken,

Doğmak dışında hiçbir suçu olmayan hayvanların “başıboş” diye yaftalandığını, düşman ilan edildiğini, geldiğimiz durumun en büyük sebebi olan nefret dilinin bizzat yetkililer tarafından körüklendiğini görüyoruz.

Buradayız, çünkü: 

Cumhurbaşkanlığı söylem ve genelgeleri baş tetikleyici olmak üzere;

  • İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Murat Kurum’un ve Yeniden Refah Partisi’nin çocukları ve ailelerin hassasiyetini sömürerek, gerçekleri çarpıtarak ve kendi yasal sorumluluklarını ve “sorumsuzluklarını” gizleyerek topluma verdiği “çocuklarımız tehdit altında, annelerimiz endişe içinde” mesajları, “ahlak yoksa başıboş köpekler vardır” ve “güvenli sokaklar yaratacağız” sloganları,
  • Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın “kısırlaştırmayla bu iş çözülemez” diyerek uzman veteriner hekimlerce uygulanabilir olan tek bilimsel çözümü keyfi şekilde yok sayması,
  • İstanbul Valisi Davut Gül’ün, hayvanları birer mal gibi sunduğu, “Sahipsiz köpek olmaz. Bu hayvanların bir sahibinin olması gerekiyor” hezeyanı,

Sokaktaki hayvanları “da” koruma maskesi altında köpeklerin ömür boyu hapsedilerek özgürlüklerinden alıkonmalarına neden olacak.

Yerel yönetimler ve siyasi partiler tarafından defalarca ortaya konan bunlar gibi hukuka aykırı eylem ve açıklamalar, türlü hastalıklara maruz kalacakları alanlarda insandan uzak mutsuz ve sağlıksız yaşamlar sürmelerine, kapalı kapılar ardında işkence görmelerine ve hesap vermeyecek şekilde, gizlice öldürülmelerine sebep olacak.

Çocuklara, kadınlara, hayvanlara tecavüz eden, şiddet ve işkenceyle öldüren katiller serbestken, başımızdaki ve aday siyasiler hangi ahlaktan, hangi güvenli sokaklardan bahsediyor? Daha kısırlaştırma yapacak yeterli alanı bile olmayan belediyelerin tüm köpekleri devasa tecrit merkezleri inşa ederek beton duvarlara hapsetmeye girişmesi, hangi hukuka, vicdana ve inanca sığıyor?  

Buradayız, çünkü: 

Canlı yayında bir grup tarafından işkence edilen sokak hayvanlarının görüntüleri hala zihnimizdeyken:

  • Düzce’de hayvanların toplandığı alanda ölü ve hasta yavru köpekler bulundu.
  • Fatsa’da bir belediye çalışanı bir köpeğin boğazına ip bağlayarak yerden yere vurdu.
  • İzmir Çiğli’de bir vatandaş, bir gecede 13 köpeği zehirleyerek 11’ini öldürdü.

Peki, 2021’de güncellenen ve “sahipli/sahipsiz” hayvanlara yönelik şiddet ve işkenceye “hapis cezası yaptırımı” getirdiği söylenen “sözde” Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında, toplumsal tehdit oluşturan bu katillere ve daha pek çoğuna 2023 yılında ne ceza verildi, biliyor musunuz? Peki, katiller şu an nerede, biliyor musunuz?

Kağıt üzerinde geçen hapis cezalarının hepsi 3 yılın altında kaldığı ve sicillerine işlenmediği için asıl katiller “başıboş” bir şekilde sokaklara, aramızda salıverildi.

Örneğin;

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından defalarca örnek gösterilen Konya Büyükşehir Belediyesi Sahipsiz Hayvan Bakımevinde yer alan “sözde” doğal yaşam alanında bir köpeği başına kürekle vurarak öldüren ve tutan iki kişi hakkında 1 yıl 3 ay hapis cezası verildi ama katiller hapis yatmadı. Sayısız suç duyurusuna rağmen, Konya Cumhuriyet Başsavcılığı kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdi. Konya köpek katilleri şu an aramızda geziyor!
  • Elazığ Belediyesi Geçici Hayvan Bakımevi’nde yaşanan, görüntüler ve bilirkişi raporuyla ispat edildiği üzere sayısız hayvanın öldürülmesini konu alan vakada mahkeme, “kamu zararının olmadığı gerekçesiyle ölümlere sebebiyet veren veteriner hekimler hakkında beraar kararı verdi. Köpeklerin dışkıları içinde, zayıf ve soğukta tutuldukları yerinde tespit edilmesine rağmen soruşturma dosyasına takipsizlik kararı verildi. Hayvan düşmanı veteriner hekimler şu an kliniklerde, barınaklarda görev yapmaya devam ediyor!
  • Kandıra 2. Asliye Ceza Mahkemesi, bir köpeğe tecavüz eden faile sadece 5 ay hapis cezası verdi; hükmün açıklaması geri bırakıldığı için cinsel istismar fiili siciline dahi işlenmedi. Cinsel istismar faili, şu an komşumuz, hatta belki arkadaşımız olarak aramızda dolanıyor!
  • Kırklareli 2. Asliye Ceza Mahkemesi yavru köpek Köpük’e dakikalarca eziyet ederek öldüren faile sadece 6 bin TL para cezası verdi. O katil şimdi, göstermelik bir hapis cezası bile almadan yanıbaşımızda yaşıyor.   
  • Yaşadığı barakada yakılarak öldürülen Şila’nın katili, Seferihisar 2. Asliye Ceza Mahkemesince 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı ve yine sokaklara salındı. Şila’nın katili, yatarı olmayan hapis cezaları getiren siyasiler sayesinde, sokaklarımızda hayvana ve insana tehdit oluşturmaya devam ediyor!
  • Kediyi asansörde botlarıyla tekmeleyerek öldüren şahıs, sadece 1 yıl 3 ay hapis cezası aldığı için elini kolunu sallaya sallaya mahkemeden çıkıyor. Kendisiyle her an sokağınızın bir köşesinde karşılaşabilirsiniz!

90’lı yıllarda canlı canlı çöp konteynırına atılıp preslenerek öldürülen o köpeğin çığlıklarını ve korku dolu bakışlarını ekranlardan hatırlayan var mı? Bugün o köpek sokaklarımızda, barınaklarda, ormanlarda ve şehrin çeperlerindeki çöplüklerde yaşam savaşı vermeye devam ediyor. Yıllar içinde bazıları kapalı kapılar altında iğneyle öldürülüp barınakların dibine açılan toplu mezarlara gömülürken, bir kısmı da kitleler halinde toplanarak açlıktan ölmeleri, birbirlerini yemeleri için ormanlara, köylere atıldı. Tecrit ve katliam odaklı bu düşmanca uygulamalar hiçbir zaman çözüm olmadı.

Şimdi ise, hukuksuzca çıkarılan Cumhurbaşkanlığı genelgeleriyle iktidar, belediyeler ve Tarım ve Orman Bakanlığı mevcut kanunları alenen çiğniyor, hiçbir çekinceleri olmadan resmen suç işliyor. Kendilerini kanundan ve hayvandan üstün görerek tepeden inme nefret söylemlerini toplumun her kesimine yaymaya çalışıyorlar.

Buna izin vermiyoruz, vermeyeceğiz! Çünkü Türkiye hâlâ, sokakta yaşayan hayvanlara yemek ve su verilen, kışın onlara barınacak yerler yapan, hayvana şiddet vakalarının büyük bir tepkiyle karşılandığı bir kültüre sahip.

Türkiye’nin sokak hayvanlarıyla ilgili olarak öyküdüğü Avrupa’yla teması çarpık bir modernleşme ve ekonomik uçurumu kapatmak için kapital kaynak arayışı odaklı. Bu sermaye ve meta arayışının ayaklarından biri hayvanlar ve doğa. Hal böyle iken bu politikaların hedefindeki halka, doğaya, tüm hayvanlara topyekûn saldırılarla geri dönüşü; 6306 sayılı kanunla soylulaştırma yapılarak mahalle sakini hayvanlar ve onlara bakan mahallelileri yersizleştirmek, yurtsuzlaştırmak oluyor. Yeni barınak ihaleleriyle rant devşirmek ve yandaş müteahhitler güçlendirilmek isteniyor.

Buradayız, çünkü: 

“Doğal yaşam alanı” adı altındaki tecrit ve toplama kamplarında neler yaşandığını Konya, Beykoz, Keçiören gibi sayısız karanlık ve kanlı örnekten gördüğümüz üzere,

  • Sokakta yaşayan hayvanların aşılanıp, kısırlaştırıp, tedavi edilerek sokaklarda, gözümüzün önünde yaşamaya devam etmesinin adil, ahlaklı ve etik olan tek çözüm olduğunu biliyoruz.
  • Hayvanlara yüklenmeye çalışılan, ancak belediyelerin sorumluluktan kaçmasından kaynaklanan mevcut durumun tek çözümünün, ortadan kaldırılmaya çalışılan Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesinin uygulanmasından geçtiğini biliyoruz.
  • Uygulanmamış olan bir kanun maddesinin kaldırılması halinde sorunlara çözüm bulunabileceği iddiasının gerçekçi ve mantıklı olmadığını yıllardır deneyimliyoruz.
  • 2019 yılında hazırlanan Meclis Araştırma Komisyonu Raporu’nda tek etkili çözümün kısırlaştırma olarak vurgulandığını biliyoruz.

Yaşatmak mümkün. Tüm sorunların sebebi insanlar iken, hayvanları ölüme gönderecek hiçbir seçeneğin hayvan hakları savunucuları olarak bizim ve toplumun büyük kesimi tarafından kabul edilmeyeceğini tekrar ediyoruz. Sonuna kadar hayvanların yaşam hakları için mücadele edeceğimizi gerek kurumlara, gerekse sokak hayvanlarının toplatılmasının çözüm olacağına inanan kişilere buradan bir kez daha sesleniyoruz.

“Başıboş” olanlar köpekler değil, yıllardır Türkiye’nin sırtına çökmüş, nefret siyasetiyle beslenen yöneticilerdir; hapis cezası dahi almadan sokaklara salınan hayvan ve potansiyel insan katilleridir. Artık yeter! Dostlarımıza el uzatan, onları düşmanlaştıran ve birlikte yaşama kültürünü baltalama vaadiyle sandıklara yüklenen siyasilere oy vermeyeceğiz. Gerici ve faşist düşmanlık politikalarına boyun eğmeyeceğiz. Yaşamak haktır. Hayvana, insana, yeryüzüne özgürlük!

‘Sokak hayvanlarını belediyelere teslim etmek, onları ölüme göndermektir’

“Yeni Hayırsızada katliamına hayır”, “Sokak hayvanları sahipsiz değildir”, “Madde 6 kırmızı çizgimizdir” pankartları taşıyan grup, belediyelerin, 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasasında belirtilen görevleri yerine getirmesini istedi.

2004’e kadar belediyelerin zehirli kıyım için bütçe ayırdığını  belirten açıklamada, 2004’te hayvan hakları kanunu çıkarıldığı, bunun örnek bir kanun olduğu, ancak uygulamayan belediyeler için bir yaptırım öngörmemesinin kanunu işlevsiz hale getirdiği belirtildi.

Açıklamada belediyelerin büyük çoğunluğunun sokak hayvanları için bütçe ayırmadığına, barınak veya kısırlaştırma için bakım ve tedavi merkezleri kurulmadığına aynı zamanda bugün 1389 belediyenin 1200’ünde barınağın olmadığına da yer verildi.

‣Sokaklarda yaşayan köpeklerin toplanması ve kısırlaştırılmasına ilişkin komisyon kuruldu
‣Bilecik’te katliam: 14 köpek ölü, bir köpek yaralı halde bulundu
‣Köpük eziyet edilerek öldürülmüştü: Altı bin TL ceza verildi
‣Bakanlıktan sokakta yaşayan hayvanlar hakkında genelge
‣Erdoğan yine sokakta yaşayan hayvanları hedef aldı: ‘Sorun’u inancımıza uygun şekilde çözeceğiz

 

İstanbul’da katolik kilisesine saldırı: IŞİD üstlendi

Sarıyer Büyükdere‘deki Santa Maria Kilisesi‘ndeki pazar ayini sırasında kar maskeli iki kişi tarafından ateş açıldı. Saldırıda Tuncer Cihan adlı kişi hayatını kaybetti. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, iki saldırganın da yakalandığını açıkladı. Yerlikaya: “30 ayrı adreste 47 kişi gözaltına alındı. Saldırganlardan biri Tacikistanlı diğeri Rusyalı. DAEŞ’li olduklarını değerlendiriyoruz” dedi.

IŞİD’in kontrolündeki Amaj Haber Ajansı ise saldırıyı IŞİD‘in üstlendiğini duyurdu. Ajansa yapılan açıklamada saldırının, “İslam Devleti liderlerinin her yerdeki Yahudi ve Hristiyanları hedef alma çağrısına yanıt olarak” gerçekleştirildiği belirtildi.

Saldırganlar olay yerinde yaşanan panik sırasında kaçarken, hastaneye kaldırılan yaralı burada hayatını kaybetti.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sosyal medya hesabından “Bugün saat 11:40 sıralarında Sarıyer Büyükdere Mahallesinde bulunan Santa Maria Kilisesindeki ayin sırasında, ayine katılanlar içinde bulunan C.T. maskeli 2 kişi tarafından silahlı saldırıya uğramış ve maalesef hayatını kaybetmiştir. Konuyla ilgi geniş çaplı soruşturma ve saldırganları yakalamak için çalışmalar başlatılmıştır. Bu alçak saldırıyı şiddetle kınıyoruz,” açıklamasını yaptı.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu da sosyal medya hesabından “Sarıyer’deki Santa Maria Kilisesi’nde yapılan pazar ayinine yönelik silahlı saldırıyı kınıyorum. Hayatını kaybeden C.T’ye Allah’tan rahmet, yaralılara şifa diliyorum. Şehrimizin inanç mekanlarına saldırarak birliğimizi ve huzurumuzu bozmaya çalışanlara asla izin vermeyeceğiz” dedi.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ise  saldırıyı kınadı: “Bir kişinin hayatını kaybettiği saldırıyla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmış olup, olayın aydınlatılması için bir Başsavcı Vekili ve iki Cumhuriyet Savcısı görevlendirilmiştir. Saldırıyı gerçekleştiren şüphelilerin tespiti ve yakalanması için çalışmalar devam etmektedir. Soruşturma çok yönlü ve titizlikle sürdürülmektedir.”

Santa Maria Kilisesi'ne yönelik saldırıyı IŞİD üstlendi | Agos

‘Silah tutukluk yapmış’

Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç ise silahın ikinci kez ateş almasının ardından tutukluk yaptığını söyledi.

Saldırıyla ilgili BirGün gazetesine açıklamalarda bulunan Genç, “Papaz ikinci kez silah patladığında başını kaldırdığını söyledi. İlk silah patladığında zaten herkes kendini yerlere atmış. İkinci patlamadan sonra silah tutukluk yapmış, sonra da kaçmışlar. Devamında ne olacaktı, saldırı sürecek miydi bilinmiyor” dedi. Genç, hayatını kaybeden kişinin kiliseyi sık sık ziyaret eden bir Müslüman olduğunu belirtti.

Siyasetçiler: ‘Sebep nefret söylemi’

DEM Parti Eşbaşkanları Tülay Hatimoğulları ile Tuncer Bakırhan da sosyal medya hesaplarından yaptıkları açıklamalarla saldırıyı kınadı. Hatimoğulları, “Nefret politikalarının sonucu olan saldırının faillerinin bir an önce yakalanması ve tüm sorumluların açığa çıkartılması sağlanmalıdır” derken “saldırının ayrıştırıcı, ötekileştirici ve nefret söylemlerinin bir sonucu olduğunu” söyleyen Bakırhan, şu çağrıyı yaptı: “Herkesi bu ırkçı saldırıya karşı yan yana olmaya çağırıyor ve sorumluların açığa çıkarılmasını talep ediyoruz.”

Emek Partisi (EMEP) Genel Başkanı Seyit Aslan da “Halklar ve inançlar arasındaki farklılıklara karşı yaşanacak saldırılar, ırkçı ve şoven politikalara karşı gerçek anlamda bir laikliğin tesisi ve barış için bütün demokrasi güçlerini birlikte mücadeleye çağırıyoruz” diye konuştu.

Kilisede silahlı saldırı: Saldırıda DEAŞ bağlantısı

Papa Francesco: Kilise cemaatinin yanındayım

BBC Türkçe’nin aktardığına göre, Katolik Kilisesi lideri Papa Francesco‘nun Vatikan’da düzenlenen Pazar duası sonrası bu saldırıya değindiğini bildirdi.

Papa, “Ayin sırasında bir kişinin ölümü ve bazılarının da yaralanmasıyla sonuçlanan bir silahlı saldırıya uğrayan İstanbul’daki Santa Maria Draperis Kilisesi cemaatinin yanındayım” dedi.

Roma Katolik Kilisesi’nin Türkiye’deki en üst düzey temsilcisi olan İstanbul Apostolik Vekili Piskopos Massimiliano Palinuro da, “Tam kutsal ayin sırasında, cemaatimizden bir kişi kutsama sırasında öldürüldü. Şu an henüz nedenini bilmiyoruz. Kilisede, ayin sırasında yaşanan bu trajedinin nedenini anlamak için beklememiz gerekiyor” açıklamasında bulundu.

Kilisede ayin sırasında saldırı düzenlenmesi İtalya’da haber bültenleri ve internet sitelerinde flaş haber olarak duyuruldu.

Kilisede silahlı saldırı: Saldırıda DEAŞ bağlantısı - 1

Santa Maria Kilisesi hakkında

Meryem Ana Doğuş Kilisesi veya Santa Maria İtalyan Latin Katolik Kilisesi, İstanbul’un Sarıyer ilçesinin, Büyükdere semtinde bulunuyor. İstanbul Boğazı’nda bulunan tek Latin Katolik Kilisesi’nin inşaatına 1864 yıllarında başlandı ve 1866 yılında ibadete açıldı. Mimar Gaspare Fossati tarafından Neoklasik tarzda, iki katlı ve bazilika planlı bir kilise olarak tasarlandı.

Sulak alanlardaki endemik bitkiler kırmızı alarm veriyor

Düzce Üniversitesi Orman Fakültesi‘ndeki görev yapan akademisyenler iklim değişikliğine bağlı endemik bitki türlerinin azaldığını, doğal bitki örtüsünün ise istilacı yabancı türlerin baskılaması sonucu yok olma tehdidiyle karşı karşıya kaldığını belirledi.

Batı Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere Türkiye’nin farklı noktalarındaki sulak alanlarda yaklaşık iki yıldır çalışan uzmanlar,  kaybolma riski taşıyan endemik bitki türlerini fakülte bünyesindeki herbaryumda kayıt altına alıyor. Bu bitki türleri, daha sonra yine fakültede bilimsel çalışmalarda kullanılan botanik bahçede çoğaltılıyor.

Akademisyenler, çalışmaları kapsamında küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin, endemik bitkilerde ve doğal bitki örtüsünde değişimlere neden olduğunu tespit etti. Doğal faktörün yanı sıra sulak alanların turizme kazandırılması amacıyla yapılan “açma, temizleme, genişletme” çalışmalarının bitki türlerinin yok olmasına yol açtığını belirleyen bilim insanları, sulak alanlarının dirençli hale getirilmesi gerektiğini kaydediyor.

‘Ekolojik düzene göre hareket edilmeli’

DÜ Orman Fakültesi Herbaryumu Küratörü Prof. Dr. Necmi Aksoy, sulak alanlarda ekolojik düzene göre hareket edilmesi; kenar doldurması yapılmaması, su içindeki bitkilerin temizlenmemesi gerektiğini söyledi: “İklim değişikliği konusunda sulak alanlarımız kırmızı alarm veriyor. Sulak alanlarımızı yabancı bitkiler istila etmiş durumda. Bu bölgelerdeki yapısal değişikliklere bakıldığında bitki temizliği olduğunda onun yerine hangi bitkinin geleceği de bilinmiyor. Bu gibi müdahale ve temizliklerin bilimle birlikte yürütülmesi gerekiyor. Ekolojinin, yaban hayatının, kuş bilimi ve botanik bilimin birlikte karar vermesi gerekiyor.” 

‘İşgalci bitkiler birçok alanda yerleşti’

DÜ Orman Fakültesi Orman Botaniği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Neval Güneş Özkan da son yıllarda iklim değişikliğinin etkisiyle işgalci bitki türlerinin Türkiye’de birçok alana yerleştiğini kaydetti.

Özkan yabani işgalci bitkilerin, doğal bitki örtüsünün yerini alma eğiliminde olduğuna dikkat çekti:  “Dolayısıyla hem biyolojik çeşitliliği tehdit ediyor hem de buna bağlı olarak faunayı etkiliyorlar. Bu bitkilerden aynı zamanda hayvan türleri besleniyor ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Biz araştırmacılar da bu durumu detaylıca araştırıp risk yönetimi planlarını çıkararak gerekli önlemleri alma noktasında ilgili mercileri uyarmaya çalışıyoruz.”

Özkan, sulak alanların çok hassas olduğuna işaret ederek, “Bu alanların biyolojik çeşitliliğinin hem bitkisel flora hem de fauna anlamında korunması çok önemli. Bu alanları insanlar sıkça ziyaret ediyor ve faaliyetlerde kullanıyor. Doğal olarak insan baskısı da oldukça yüksek. Dolayısıyla bu bölgelerdeki çalışmaların belirli düzen içerisinde planlanarak yapılması gerekiyor” dedi.

Dinginlik ve mücadele üzerine

Epeydir yazılarıma ara vermiştim. Bunun pek çok nedeni var. Bu nedenlerin çoğu şimdi de geçerliliğini koruyor. Yine de biraz zaman yaratıp yazmaya çalışmalıyım diye düşünerek tekrar kaleme sarıldım.

Öyle bir zaman diliminden geçiyoruz ki, hemen hepimiz fitili ateşlenmeye hazır dinamit lokumları gibiyiz. Nereye baksak haksızlık, adaletsizlik, şiddet, zorbalık, zulüm, sömürü. Yalnızca Türkiye değil, dünya böyle. Elbette Türkiye’de durum çok daha vahim.

Hâl böyle olunca ne ruh ne de beden sağlığını korumak kolay oluyor. “Bana ne” deseniz, “ben yalnızca kendime ve sevdiklerime bakarım”, “gerisi beni ilgilendirmez”, bu hiç insanca değil. Mücadeleye girdiğinizde de dinginliğinizi korumanız kolay olmuyor.

Önce dinginlikten başlayalım. Ne demek dinginlik?

Sözlüklerde “dingin olma durumu, sükûnet” şeklinde tanımlanıyor. Etimolojik açıdan ise Orta Türkçedeki ‘tınç’ ya da ‘tinç’, onların da Eski Türkçedeki nefeslenmek, dinmek, dinlenmek anlamına gelen ‘tın’ sözcüğünden geldiğini görüyoruz.

Dinginlik, koşullar ne olursa olsun insanın kendi içinde yakalamaya çalıştığı olumlu bir denge durumu. Dinginlik asla kayıtsızlık ya da tepkisizlik değil. Veya hiçbir şeye sesini çıkarmadan her şeye seyirci kalmak.

Stoacı yaşam pratikleri üzerine yazdığı ‘Güzel Yaşam Kılavuzu’[1] adlı kitabında William B. Irvine şöyle diyor dinginlikle ilgili:

“Ve göreceğiz ki stoacıların aradığı dinginlikle sakinleştirici içince gelen sakinliğin alakası yok. Yani amaç, zombi gibi olmak değil. Daha ziyade öfke, keder, endişe ve korku gibi olumsuz duygulara yer olmaması ve bilhassa sevinç gibi olumlu duyguların mevcut olması niteliğiyle öne çıkan bir duruma ulaşmak.”

Mücadele ise böyle bir dünyada en insanca tepkilerden biri. Arapça cdl köküne dayanan ve kavga, tartışma anlamına gelen ‘mucadala’ sözcüğünden dilimize geçmiş.

Haksızlıklar karşısında sessiz kalmak o haksızlığa ortak olmak demek bir nevi. Bunca haksızlığın olduğu bir dünyada, hepsine olmasa bile hiç değilse birine ya da birkaçına karşı mücadeleye girişmek bana göre insan olmanın en temel şartlarından biri.

Paulo Coelho, ‘Okçu’nun Yolu’[2] adlı eserinde şöyle diyor:

“Dostlarının illa herkesin bakıp etkilendiği ve, ‘Daha iyisi yok’ dediği insanlar olması şart değil. Tam tersi: Hata yapmaktan korkmayan ve hata yapabilen insanlar olmalılar. Yaptıkları işler tam da bu yüzden her zaman takdir görmeyebilir. Ancak dünyayı asıl değiştirenler böyle insanlardır, nice hatanın ardından doğru şeyler yapar ve çevreleri için büyük fark yaratırlar.

“Böyleleri takınmaları gereken tutumu belirlemek için oturup bir şeylerin gerçekleşmesini bekleyen insanlar değildir: Yapmaları gereken hamlelere eylem halindeyken karar verir, ne kadar riskli olacağını bilseler de bundan vaz geçmezler.”

Coleho’nun cümlelerindeki öğretiyi ki, bence bu öğreti nasıl mücadele edilir öğretisidir büyük oranda, daha net bir şekilde şöyle ifade edebiliriz: Tavrını koy, eyleme geç, kararlar ver, gerekirse hatalar yaparak doğruyu bul ve dünyayı değiştir. Ve en önemlisi, asla takdir bekleme.

Mücadele ederken dinginliği sağlamanın yolları…

Marifet iltifata tabiymiş. Mücadele değil. Mücadele eden insanlar nadiren takdir bolca eleştiri alır. Hele de güçlüye karşı mücadele ediyorsanız. Zaten mücadele denilen şey zayıfa karşı olmaz ki!

Mücadele bir cesaret işidir aynı zamanda. Dert ettiğiniz şeyi çözmeye çalışmanın bedeli olur çoğunlukla. Bu bedeli ödeyecek kadar yüreği olmayanlar hep kaçak dövüşürler. En sık başvurdukları gerekçe de “ben politik konulara karışmak istemiyorum” cümlesidir. Oysa bu eylemsizlik politik konulara karışmanın daniskasıdır. Çünkü bu dünyada her şey politiktir. Güçlü ne yaparsa yapsın, mazlum ne kadar ezilirse ezilsin ben görmezden gelirim demek güçlünün yanında saf tutmak, onun lehine politikaya karışmak değil midir?

Mücadele yıpratır insanı. Yalnızca ruhta değil bedende de sorunların oluşmasına yol açar. En önemlisi dinginlik kaybolur. Zihin sürekli devinim halindedir. Uyku uyuyamaz, huzur bulamaz hale gelinir. Göğüs kafesinin içinde atlar koşturuyor gibi olur çoğu zaman.

Peki, mücadele ederken dinginlik nasıl sağlanır? Bunun tek bir yolunun olduğunu sanmıyorum. Herkese uyacak bir reçete bulmak imkânsız.

Kimisi izole eder kendini, kapanır. Kimisi kitaba, filme, müziğe sarar. Arkadaşlar, dost sohbetleri imdada yetişir bazen. Bazısı bir futbol maçına gidip içinden geldiği gibi küfreder.[3] Bazısı da sevgilinin kollarında arar kaybettiği dengeyi. Ben, örneğin, belki hepsinden biraz ama mümkünse kendimi doğaya, ormana atarak daha çok. Hiçbir yere gidemesem de kaldırım kenarında yaşama tutunan otlara bakar, onlardan dersler çıkarmaya çalışırım.

Dinginlik benim için fırtınanın tam ortasındayken bile durgun bir koyda demir atmış gibi olabilme halidir. Zihin daha düzgün çalışır, bedeni daha güçlü kontrol eder.

Dinginlik olmadan mücadele kazanılmaz. Ne yapıp etmeli, dinginliği sağlamanın bir yolu bulunmalı. Çok zor, biliyorum ama mümkün. Dinginlik, mücadele için ihtiyaç duyduğumuz gücün çoğunu verecektir bize. Geri kalanını da zaten haklılığımızdan alırız.

*

[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 4. Baskı, Haziran 2023, çeviren: K. Orkun Çatık
[2] Can Yayınları, 7. Baskı, Ekim 2022, çeviren: Emrah İrme
[3] Bu benim hiç anlamadığım ve önermediğim bir yöntem olsa da bel bağlayana epey şahit oldum.

Kurum’un seçim kampanyası: Olanlar ve olmayanlar…

Murat Kurum’un 25 Ocak günü açıkladığı (eski terimle) “vaatleri” dikkatlice okudum ve hiç şaşırmadığımı söyleyemem. Okuduklarımda ne gördüm veya olmayanlar bana neyi gösterdi ve neden şaşırdığım üzerine bir şeyler söylemek gerek…

Öncelikle, hiç olmamalarının aslında şaşırtmaması gerektiğini, bir kural olarak çok iyi bildiğim halde yine de şaşırdıklarımı sıralayacağım:

Şaşırtmayanlar…

Her şeyden önce, Kurum bütün bu sürece, bir “projeci” gibi yaklaşıyor.

Gerçi, “… bütüncül bakış açısıyla değerlendiren yep-yeni bir yönetim anlayışını sizlere sunuyoruz. Bu yönetim anlayışın adı ‘Sistem İstanbul’.” diyor, ama bütüncüllüğü sağlayan nedir? “Sistem İstanbul” nedir? Bütüncül bir İstanbul planı mı? Nasıl ne zaman ve kimler tarafından yapıldı acaba?

“Bunda şaşıracak bir şey yok, zaten herkes kente “projeci” olarak yaklaşıyor” diyeceksiniz ve haklısınız. Ama yapmaya aday olduğu için ciddiyetini azıcık kavrayabilmiş olsaydı programına eğilirken bir plancı yaklaşımı benimserdi. İnsan hangi partiden olursa olsun, böylesi çok kapsamlı/ sonsuz boyutlu ve küresel önemi olan durumlarla karşılaşınca plancı gibi yaklaşmasının kendi yararına olduğunu bilir. Bir işletmenin CEO’su olsanız bile, bazı problemleri projeci gibi yaklaşarak çözemeyeceğinizi bilirsiniz ve Kurum’un rakibine söylediği gibi işleri daha karmaşık hale getirirsiniz.

Önemli değil.

İkinci öge, kenti yönetmeye aday olanların ve yönetenlerin bu işi olabildiğince demokratik bir çerçeve içinde yapması gerektiğini hiç bilmiyor olması. Her şeyi bildiğini tahayyül ediyor; bilmediklerini soracağı danışmanları veya kurulları olduğunu düşünüyor ve kentte yaşayan milyonların da bir kere bir an için oy vermiş olduklarına göre, yıllarca onların yerine karar verme yetkisinin kendisinde olduğuna inanıyor. Gerçi haberlerin birinde “Bu sistemin merkezinde sizler varsınız” da diyor, ama nasıl yapacak? “Nasıl”a dair hiçbir şey görmüyorsunuz programda.

Önemli değil.

Üçüncüsü, dünyanın bütün kentlerini ve İstanbul’u, sadece erkek nüfusa sahip olan yerler gibi görüyor ve düşünüyor. Programında kadın ile ilgili hiçbir şey yok (doğal olarak, çünkü o bir erkek) ama eğer mecburen kadınların adı geçecekse onları sadece “yan yararlanıcılar” olarak anıyor.

Önemli değil.

Yoksulluğu ve ayrımcılıkları, haksızlıkları-eşitsizlikleri ve bunların çok büyük bir kitle için nasıl acıtıcı yaralar olduğunu biliyor, ama baş etme yöntemi olarak biraz “sadaka” ya da “sağ kalacak kadar ayakta tutma” iyilikseverliğinden başka bir şey önermiyor. Kentteki yoksulluğu, ayrımcılığı ve şiddeti sorun etmiyor/ onlara karşı durmuyor, onlara rağmen/ onlarla birlikte yaşamanın yollarını iyileştirebileceğini söylüyor.

Önemli değil.

Son olarak da iklim değişikliği veya ekolojik sorunlar, sistematik ve kapsamlı sorunlar değilmiş gibi davranıyor. Tek tek bazı ekolojik sorunlar konusunda ne yapacağından bahsediyor olsa da iklim değişikliği gibi bir geleceğin bizi ve gezegeni beklediğini ve İstanbul kentinin de (iyi veya yetersiz) bir iklim değişikliği programı olduğunu hiç bilmiyormuş gibi davranıyor.

Önemli değil.

Gerçi bahsettiği inanılmaz derecede pahalı ve yüksek maliyetli projelerin nasıl finanse edileceğini de söylemiyor, ama bu da önemsiz. Merkezi yönetimlerin her zaman kendi iktidarı ile uyuşmayan bir seçim yapmışsa kent halkını hiçbir projeye izin ve para vermeyerek cezalandırdığını, kendisi partisini seçmişse de yönetimsel ve mali olarak yasaya uygun olan veya olmayan her şeyi yaparak “ödüllendirdiğini” biliyoruz zaten.

Gerçi bu ödülün sonuç olarak kent halkına değil, kentsel yaşamı cehenneme çeviren müteahhitlere, finans merkezlerine ve tekelci firmalara, spekülatörlere yarar sağlayan ve olumsuz parametrelerle iklim değişikliğine katkıda bulunanlara sunulduğunu da biliyoruz. Ama bunları söylemenin önemi kaldı mı artık?

Kentte bu programa göre yapılacak her “yatırımın” aslında kentsel rantı artıracağını, rant sağlayabilecek alanları geliştirdiğini ve asıl hizmetin çerçevesinin bu olduğunun açıklıkla görülebileceğini söylemeye de gerek yok… Bu da biliniyor.

Şaşırtanlar…

Ancak beni gerçekten şaşırtan veya düşündüren ögeler bunlar olmadı. Şaşırtan bazı “yeni” düşünceleri veya (elbette sadece Türkiye için yeni, ama dünyanın pek çok kentinde çoktandır var olan ve uygulanan) yaklaşımları içeriyor olmasıydı. Alternatif düşünceler dile gelirken, korkunç iktidarların bunları hiç duymadığını veya duysalar bile benimsemeyeceklerini düşünürüz. Oysa duymuşlar ve benimsemişler bazılarını…

Gerçi bu tür programlardan bahsedilmesi, mutlaka bir benimsemeye işaret etmeyebilir. Bunları göz boyamak, yapmayacakları halde yeniliklere açık ve söylenen sözlere kulak veriyor gibi davranabilen bir özneymiş gibi görünebilmek için yapmış olabilirler. Ama yine de duymuş olmalarının ve bunlara programda yer vermelerinin şaşılacak yanları var gibi…

Bunlardan biri konut alanından:

“100 bin özel sosyal konut üreterek 18 ayda tamamlayacağız. Bu konutlar satılamayacak, düşük gelir grubundaki vatandaşlarımıza çok ucuz fiyatla kiralayacağız.”

Yani neredeyse yaklaşık yarım milyon İstanbullu için ucuz kiraları olan konutlar üretilecek… İnanmasak bile bunu duymak, bu kadar sert kabuklu ve ilkel bir kapitalizmin zırhının bazen delinebileceğini düşündürüyor. Düşündürüyor sadece…

İkinci örnek, ulaşımdan/ kamusal ulaşımdan:

“Sokaklarımızı otopark olmaktan kurtaracağız.” Gerçi “nedir bu, önemli mi? İnanılacak bir şey mi?” diyeceksiniz, ama mevcut durumun yakışık almayan bir şey olarak değerlendirildiğini göstermiyor mu bu söz? Burada yine diğerleri kadar şaşırtıcı olmasa da kamusal ulaşım sistemlerinin, Kurum’un programında genişçe bir yer alıyor olmasının, “ilginç” olduğunu düşünemez miyiz? Acaba İstanbul’da özel araç varlığını ve trafiğini bir biçimde azaltmayı mı planlıyor?

Kamu ulaşımı için:

“Raylı sistem payını 2029’da yüzde 37’ye çıkaracağız. Denizyolu ulaşımını yüzde 4’e çıkarmayı planlıyoruz. Mini iskeleler kuracağız. Özellikle sabah ve akşam saatlerinde sık hizmet verilecek. Deniz ulaşımına üç yeni hat etkileyeceğiz. Trafik çilesi, 10 yılın sonunda bir daha geri dönmemek üzere son bulacaktır. Raylı hatlarımızı 650 km’ye çıkaracağız. 10 yıl sonra bu uzunluğu bin 4 km’ye ulaştıracağız.”

“Metrobüs filosuna her yıl 100 yeni araç, otobüs filosuna her yıl 250 yeni araç kazandırılacak.” “Metrobüse yeni hatlar eklenecek. TÜYAP-Silivri metrobüs hattına kadar uzatılacak.” “Taksi sorununu tamamen çözeceğiz. Tüm sistemleri merkezi taksi çatısı altında toplayacağız.”

Sonra:

“İstanbul’u bisiklet şehri yapmak istiyoruz. Paylaşımlı bisikleti de yaygınlaştırmak istiyoruz. 1500 km bisiklet yolu olsun istiyoruz. Bisikletin en önemli ulaşım aracına dönüşmesini arzu ediyoruz.”

Bunları duymak iyi bir şey değil mi? Tamam sadece duyacağız ve hiçbir şey olmayacak. Olsa bile ezilerek öldürülen bisikletli sayısının artışından başka bir şey kazanamayacağız belki, ama yine de böyle bir önerinin “muhafazakar İslam’dan veya en tutucu popülist politika odağından geliyor olması, bir çeşit etkileme olanağının varlığına işaret ediyor olabilir mi?

Gerçi elbette, özel araçlar atlanmıyor. Geliştirilmesi düşünülen çok büyük yatırımlar da var. Trafik yükünün hafifletilmesi için büyük tüneller, yan yollar, otogarların taşınması, alternatif güzergahlar, otoparklar vb. var, ama program kamusal ulaşımın da önemsendiğini gösteriyor gibi. Gerçi, “en düşük gelir grupları için düşük taşıma fiyatı, ücretleri/ ücret artışını düşük tutmanın bir gereğidir” de diyebilirsiniz. “Kapitalizmin başkentleri; Paris neden bu kadar metroya sahip; New York’da, Londra’da, Berlin’de vb. metro hatları neden bu kadar geliştirdi?” de diyebilirsiniz.

Ama Türkiye’de eğer politik ölçek olarak “sağ ve sol” terimlerini kullanırsak, sağın kentteki kamusal ulaşımı geliştirmeye bu kadar iştahlı olduğu programlara yeni yeni alışıyoruz diyebiliriz.

Kurum’un programı ilginç. Ama baştaki ilk değerlendirmeler geçerli ve bu “ilginçliği” anlamlandırmak bakımından işe yarayabilir.

 

Aynı dağın iki yakası – Göksal Çidem

Bir taraf doğası, kültürü ve gelenekleriyle korunurken, bir taraf deyim yerindeyse yok oluşa gidiyor. Bulgaristan tarafı Istrancalar’ın korumaya alınmasının  29’unc yılını gayda ve davul çalıp kutlarken, bizim tarafta tehlike çanları çalıyor. Tehlike çanlarının bileşenleri ise patlayan dinamitler-kırma eleme tesisleri- ağır iş makineleri, devasa kamyonlar, 7/24 hiç durmayan gürültüsü bitmeyen rüzgar enerji santralleri.

Bunlar doğal yaşam alanlarını yok ederken yeni ihale duyuruları da gelmeye devam ediyor. Longoz ormanlarını besleyen Istranca ormanlarındaki kaynaklardan tutun da, tarımsal üretim yaptığımız tarım topraklarına kadar.

Yarınları düşünmeden, yarınlarda yaşayacak olanları düşünmeden her yer “proje alanı.” Bunun adı da yatırım-istihdam oluyor. Ergene kaynakları üzerindeki kirli sanayi için de 40 yıl önce aynı şey söylenmişti. Size aş-iş getiriyoruz demişlerdi.  Sonuç ortada: Yok olan Ergene, kirlenen topraklar…

Üçte biri Bulgaristan’da, üçte ikisi Türkiye’de olan Istrancalar,  sadece Kırklareli ve Ergene havzası için değil,  ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul için de çok önemli. Dev metropolün nefes borusu ve içme suyu kaynağını oluşturuyor.  Konumu itibarıyla iki kıta arasında bir köprü vazifesi gören, geçmiş buzul dönemlerinde türlere sığınak görevi gören, farklı iklimsel koşullara ve farklı ekosistemlere sahip olan bu ormanlar biyoçeşitlilik zenginliğin de  başlıca odaklarından biri.

Doğal ormanlardan olup doğal yaşamın devam ettiği, Avrupa ve ülkemizin mutlak korunması gereken alanlarının başında gelen Istrancalar’a iki ülkenin nasıl baktığı, nasıl koruduğu ise siyah ve beyaz kadar farklı ne yazık ki.

Aynı dağın iki yakasında iki bakış açısı

Bulgaristan tarafı her yıl yaptıkları etkinliklerle, Istrancalar’ın 24 Ocak 2024 tarihinde korumaya alınmasının yıldönümünü kutluyor. Bu yıl da 29’uncu yıl kutlamaları yapıldı.

Bulgaristan’daki Istranca Park, ülkenin korunan en büyük bölgesi. Aynı zamanda ülke topraklarının yüzde 1’ini kapsayan en büyük doğal parkı olarak ilan edildi. Biyosfer rezerv alanı olan dağlar, bin 161 km2 olup sınırları içinde 21 yerleşim yeri bulunuyor. Türkiye Istrancaları ise bin 970 Km2’ye yayılıyor.

Bulgaristan tarafındaki Istranca Doğa Parkı, insan ve doğanın, korunmuş çevre ve geleneklerin, kültürel ve tarihi anıtların başarılı bir şekilde bir arada yaşamasına örnek olurkenn, biyosfer parkı olma potansiyeli de değerlendiriliyor. Sosyal yapısı, kültürü, inançları kapsamında asırlardır gelenek ve göreneklerini yaşatmak üzere yerel ve merkezi yönetimler de büyük destek veriyor. Örneğin, Veleka Nehri Vadisi’nin güney yamaçlarının bir kısmında, 109 Ha’lık alan, küçükakbaba yaşam alanı koruma alanı olarak ilan edildi.

Doku Derneği arazi ekibimiz de Trakya’da uzun yıllar sonra ilk aktif küçük akbaba yuvasını tespit etti ve ilgili kurumlara bildirdi. Üreme-beslenme-yavru büyütme ve yaşam alanı il merkezimize yakın bir bölgede bulundu. Yuvada bir yavru büyüdü ve sonbaharda da göç etti.

Ancak şimdilerde akbaba yuvasına yakın ve yaşam alanını kapsayan bölgeye rüzgar enerji santrali (RES) kurulmak isteniyor. Yerli ve yabancı uzmanlardan aldığımız görüş ve bilimsel değerlendirmeleri ilgili kurumlara ilettik. O bölgeye RES kurulursa Trakya’daki tek akbaba yuvasının yok olacağını anlattık: Küçük akbabanın beslenme bölgeleriyle ilgili yapılan çalışmalar türün beslenmek için kullandığı bölgenin en az 9.8 km. olduğunu gösteriyor. Bu alanın acilen koruma alanı ilan edilmesi yerine, komşumuz bir küçük akbaba için bin 90 dekar alanı koruma alanı ilan ederken, biz tespit edilebilmiş tek yuvayı yok sayarak enerji üretimi yapmak istiyoruz. RES’in inşa edilmesi halinde Trakya’nın tek küçük akbaba yuvası tehlike altına düşecek ve nesli zaten küresel ölçekte yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir türün son sığınaklarından biri yok olacaktır.

Üstelik yok edilecek olan sadece akbaba yuvası da değil.

En büyük baykuş türü olan bir çift puhunun bulunduğu yuva için Bulgaristan Istrancaları’nda 18.9 ha’lık Kalkata Koruma Alanı ilan edildi.  Tam 189 dekar.

Doku Derneği arazi ekibi de Çağlayık köyünde  bir puhu yuvası tespit etti. Ekibimiz yuvayı hayvanları rahatsız etmeden takip etti. Sonra neler olmadı ki.. Baraj projesi için hazırlanan ÇED raporunda, yuvanın olduğu kayalık “patlatmalı kaya ocağı” olarak ilan edildi.  Raporu hazırlayanlar masa başında haritalar üzerinde çalışınca,  gözümüz gibi baktığımız canlıların gözünü çıkarmaya çalışıyor.

Akbaba için olduğu gibi puhu için de ilgili tüm kurumları uyardık. Takip ediyoruz. Uluslararası sözleşmelerle mutlak koruma altında olan ve kırmızı listede bulunan türleri korumak için her türlü yasal mücadeleyi ulusal ve uluslararası platformlarda yapacak, gerekli girişimlerde bulunacağız.

Sınırın iki yakasına bakınca yaşananlar bunlar. Aynı bulutta ıslanan, aynı kuşun sesini duyan, aynı havayı teneffüs eden, aynı suyu içen dağın iki yakasındaki insanların doğaya bakış açıları, doğayla ilişkileri işte böyle. Karşıda “Dikkat, hayvan çıkar” yazarken, Türkiye tarafında “Dikkat kamyon çıkar” yazıyor. Aynı ormanın bir tarafında hayvan, bir tarafında kamyon çıkıyor.  Dağımızda, ormanımızda eko-kırım yaşanıyor. Deyim yerindeyse “taş devri” yaşıyoruz.

Bir an önce taş devrinden çıkıp komşumuz gibi baykuşu, akbabayı, ağacı, kaplumbağaları, kurt, karaca, karınca ve çalıları; kısacası Istrancalar’da yaşayan tüm canlıları bir bütün olarak koruma için acilen adım atılmalı.

Avrupa’nın en önemli alanından biri olan Istrancalar’ın daha fazla tahrip edilmeden, yaban hayatı yok olmadan, doğal varlıkların ve gelecek nesillerin yaşam kaynağı olarak kayıtsız şartsız koruma alanı ilan edilmesi, geleceğe yapılacak en önemli yatırım ve bırakılacak en değerli mirastır.

Evde yalnızca dört malzemeyle yapabileceğiniz bulaşık deterjanı tarifi!

Sizin de bulaşık makinesi her dolduğunda, elinizi bulaşık tabletine her attığınızda kabarık ücretleri aklınıza geliyor mu? Veya kullandığınız bulaşık deterjanı her geçen ay cebinize daha da ulaşılmaz bir noktaya mı geldi? Elbette kimyasallardan bıkmış usanmış da olabilirsiniz… Bu hafta Yeşil Tarifler‘de tam size göre bir tarif var: Bulaşık deterjanı tarifi.

Mutfağımızın yıldız ismi Tomris Karakartal, evinizde 10 saniyede yapabileceğiniz bir tarifle konuk oluyor.

Bu kez tüm renkler beyaz ama siz esansiyel kokularla bu tarifi biraz renklendirebilirsiniz. Daha fazla spoiler vermeyelim, iyi tarifler ve şimdiden kolay gelsin!

Uluslararası Adalet Divanı’nda tarihi ara karar: İsrail soykırımla yargılanacak

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika‘nın İsrail aleyhinde açtığı davada ara bir karar vererek, İsrail’in Gazze‘deki eylemlerinin “soykırım” olduğunu açıkça ifade etti ve soykırım eylemlerini önlemek için adımlar atılmasını emrederek, “ihtiyati tedbir” kararı aldı. Ancak mahkemede, ateşkes emri verilmedi.

Güney Afrika, İsrail’in Gazze’deki saldırılarının 1948 Soykırım Sözleşmesi‘ni ihlal ettiğini iddia ederek bu davayı açmıştı. İsrail ise kendini savunmaya ve Gazze’deki faaliyetlerini meşru müdafaa olarak nitelendirmeye devam ediyor​. Güney Afrika’nın davayı açması üzerine İsrail, bu davanın reddedilmesi talebini iletmişti. Bugün (26 Ocak’ta) görülen duruşmada ICJ, İsrail’in bu talebini de reddederek davadaki ilk önemli kararını vermiş oldu.

Hakimler, soykırım iddialarının esasına ilişkin bir karar vermedi ve bu konuda karar verilmesinin yıllar alabileceği belirtildi. 7 Ekim’den bu yana İsrail’in askeri faaliyetleri, Gazze’deki yetkililere göre en az 26 bin 83kişinin ölümüne ve 64 bin 487 kişinin yaralanmasına neden oldu. Enkaz altında kaybolan binlerce kişi daha var ve bunların çoğunun öldüğü düşünülüyor.

Divan şu görüşü kararına geçirdi: “Soykırıma iştirak etmek ve cesaretlendirmek de soykırım suçları arasında sayılmaktadır. Filistinlilere baktığımız zaman soykırım sözleşmesinin 2. maddesi uyarınca koruma altında olması gereken bir gruptur. İsrail saldırıları, çok sayıda insanın ölmesine, sivil alt yapının zarar görmesine, insanların yerinden edilmesine neden olmuştur.”

Kararda, İsrail’in kanıtları yok etmemesi için önlemler alınması da istendi. Divan Şartı’nın 59’uncu maddesi uyarınca mahkemenin aldığı karar, taraflar için bağlayıcı.

Uluslararası mahkeme dur dedi, ‘ateşkes’ demedi

Yüksek Mahkeme’de davanın reddi talebinin reddedilmesi, Filistin tarafında sevinçle karşılandı ancak, soykırım gerçeğinin açıkça dillendirilmesine karşın mahkeme, ateşkes emri vermedi.

İsrail
Filistin Dışişleri Bakanı Riyad Maliki, mahkemenin kararının memnuniyetle karşılandığını açıkladı. Fotoğraf: Albin Lohr-Jones / ZUMA Wire

Geçici önlemler

Mahkemenin aldığı geçici tedbirler ise şöyle:

  • İsrail, soykırım olarak değerlendirilebilecek her türlü eylemi önlemek için tüm tedbirleri almalıdır: Bir grubun üyelerini öldürmek, bedensel zarar vermek, bir grubun yok olmasına yol açacak koşullar yaratmak, doğumları engellemek.
  •  İsrail, ordusunun herhangi bir soykırım eylemi gerçekleştirmemesini sağlamalıdır.
  •  İsrail, Gazze’de ‘soykırım yapmaya teşvik’ olarak değerlendirilebilecek her türlü kamuoyu açıklamasını engellemeli ve cezalandırmalıdır.
  • İsrail, insani yardım erişimini sağlamak için önlemler almalıdır.
  • İsrail, bir soykırım davasında kullanılabilecek kanıtların yok edilmesini önlemelidir.
  • İsrail, bu kararın verilmesinden itibaren bir ay içinde mahkemeye bir rapor sunmalıdır.

Güney Afrika ne talep ediyor? 

Güney Afrika, şu dokuz ihtiyati tedbir kararına hükmedilmesini talep ediyor:

  • Gazze’deki askeri operasyonları derhal durdurmasına,
  • Kontrolü altındaki herhangi bir grup tarafından, Gazze’deki herhangi bir askeri operasyonu ilerletecek adımlar atmamasına,
  • Filistinlilere yönelik soykırımın önlemesi için gerekli tüm makul tedbirleri almasına,
  • Soykırım Sözleşmesi’nin 2’nci maddesi kapsamına giren her türlü eylemden kaçınmasına,
  • Yerlerinden edilenlerin evlerine dönerek yeterli gıda, su, yakıt, tıbbi ve hijyen malzemeleri, barınak ve giysi dahil olmak üzere insani yardıma erişiminin sağlamasına,
  • Soykırıma karışanların cezalandırılmaları için gerekli adımları atmasına,
  • Soykırımın delillerini muhafaza etmesine ve bu amaçla gelen uluslararası görevliler ve diğer yetkililerin Gazze’ye erişimini engellememesine,
  • Verilen tedbirleri uyguladığına ilişkin Divan’a düzenli rapor sunmasına,
  • Davayı zorlaştıracak veya uzatacak eylemlerden kaçınmasına hükmetmesini istiyor.

Filistin Dışişleri Bakanı Riyad Maliki, ICJ’nin acil önlemler kararıyla ilgili yaptığı açıklamada kararın memnuniyetle karşılandığını ifade ederek, bu kararın “hiçbir devletin hukukun üstünde olmadığını veya adaletin erişim alanının dışında kalmadığını hatırlatan önemli bir uyarı” olduğunu ifade etti.

‘Bu bir insanlık mücadelesi’

Maliki, “Karar, İsrail’in onlarca yıllık işgal, yoksun bırakma, zulüm ve Filistin’de soykırım suçunu işlemesine bir ceza öngörüyor. İsrail, Mahkemeyi Soykırım Sözleşmesi’ni ihlal etmediğine ikna edemedi. ICJ hakimleri, İsrail’in politikalaştırma, saptırma ve açık yalanlarını gördüler. Gerçekleri ve hukuku değerlendirerek, durumun ciddiyetini ve Güney Afrika’nın başvurusunun doğruluğunu tanıyan geçici önlemler emrettiler. İsrail, bir halkı yok etmekle suçlanıyor ve şimdi soykırımla, tüm suçların en büyüğüyle suçlanacak” diyerek, tüm devletleri Uluslararası Adalet Divanı’nın kararına saygı göstermeye çağırdı.

“Hükümetler, bu soykırımda suç ortağı olmadıklarından emin olmalı, öncelikle İsrail ile silah ticaretini durdurarak başlamalıdır. Hükümetler ayrıca Gazze’deki endüstriyel katliamı ve yıkımı durdurmaya çalışmalıdır. Bu artık bağlayıcı bir hukuki yükümlülüktür” diyen Maliki, Filistin halkının Güney Afrika halkına ve hükümetine sonsuza dek minnettar olacağını belirtti:

“Filistin, soykırımın sona erdirilmesi, korkunç suçlar için hesap verilmesi ve dünyanın halkları olarak eşit insan hakları, adalet ve özgürlüğümüzün korunması için müttefikleriyle birlikte çalışmaya devam edecek. Bu, dünyanın kaybetmeyi göze alamayacağı bir insanlık mücadelesidir.”

‣ Birleşmiş Milletler: İsrail Gazze’de savaş suçu işliyor
İsrail Lahey’de savunma yapıyor: Soykırımı biz değil, Hamas yaptı
İsrail’in ‘soykırım’ suçlamasıyla Adalet Divanı’nda yargılanmasına başlandı

Netanyahu kararı ‘şok edici’ buldu

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Uluslararası Adalet Divanı’nın soykırım davasında aldığı ihtiyati tedbir kararına tepki gösterdi. Netanyahu, İsrail’in uluslararası hukuka bağlılığının sarsılmaz olduğunu belirterek, İsrail’in kendini savunma hakkının reddedilmesinin Yahudi devletine karşı açık bir ayrımcılık olduğunu ve bu suçlamaların sadece yanlış değil, aynı zamanda şoke edici olduğunu ifade etti.

İsrail’in Hamas’a karşı kendini savunmaya ve Filistinli sivillerin zarar görmesini engellemek için elinden geleni yapmaya devam edeceğini iddia eden Netanyahu, “Her ülke gibi İsrail’in de kendini savunma hakkı doğaldır. Bu temel hakkı reddetme girişimi, Yahudi devletine karşı açık bir ayrımcılıktır ve bu haklı şekilde reddedilmektedir. İsrail’e karşı soykırım suçu atfetmek sadece yanlış değil, şoke edicidir ve tüm iyi insanlar bunu reddetmelidir” dedi.

Ben-Gvir ise ICJ’yi “Yahudi karşıtlığı” ile suçlayarak, mahkemenin adalet arayışında olmadığını, bunun yerine Yahudi halkına yönelik zulmü aradığını belirtti. Ben-Gvir, İsrail devletinin varlığını tehlikeye sokan kararlara kulak asılmaması gerektiğini ve düşmanı yenene kadar mücadeleye devam edilmesi gerektiğini vurguladı.

İsrail davasında ‘ihtiyati tedbir’ ne anlama geliyor?

Uluslararası hukukta “ihtiyati tedbir”, bir davada nihai karar verilene kadar uygulanan geçici önlemleri tanımlıyor. Bu tedbirler, mevcut durumun daha da kötüleşmesini önlemek için davanın esasına karar verilmeden önce alınıyor ve özellikle acil durumlar veya geri döndürülemeyecek zararların önlenmesi gereken vakalarda büyük önem taşıyor.

Uluslararası Adalet Divanı’nın (ICJ) Güney Afrika’nın İsrail aleyhinde açtığı soykırım davası için aldığı ihtiyati tedbir kararı, Gazze’deki eylemlerin soykırım oluşturup oluşturmadığını değerlendirmek için ek zaman kazanıldığını ifade ediyor.

Mahkeme, İsrail’e Gazze’de soykırım eylemlerini önlemek için adımlar atmaya yönelik emir verdi, ancak bu bir ateşkes emri verildiği anlamına gelmiyor. İhtiyati tedbirlerin alınması, bu tür eylemlerin uluslararası toplum ve hukuk tarafından ciddiye alındığını gösteriyor ve olası soykırım iddialarına karşı geçici bir koruma sağlıyor.

Bu ihtiyati tedbir kararı, davanın sonuçlanmasına kadar İsrail’in Gazze’deki faaliyetlerinin uluslararası toplumun gözetimi altında olduğunu gösteriyor. Her iki taraf için önemli bir gelişme olarak kabul edilen bu karar, uluslararası hukukun işleyişini ve devletlerin uluslararası yükümlülüklerini yerine getirme konusunda nasıl hesap verebilir olduğunu ortaya koyuyor. İhtiyati tedbirler, dava sonuçlanana kadar geçerliliğini koruyor ve ilgili tarafların bu süreçteki davranışlarına yönelik önemli bir gözetim aracı olarak işlev görüyor.

DEVA Partisi, tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması için kanun teklifi verdi

DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasına ilişkin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne kanun teklifi verdi.

Meclis’te basın toplantısı düzenleyen Rızvanoğlu, “DEVA Partisi olarak biz de tek kullanımlık plastiklerin ülkemizde yasaklanması gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

‘Bam telimize dokunan nokta: Tek kullanımlık plastikler’

Tekliflerinde iki yıllık bir geçiş sürecinin ardından tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasının öngörüldüğünü anlatan Rızvanoğlu, plastik sorununa paylaştığı rakamlarla açıklık getirdi:

“Dünya genelinde her yıl 500 milyar plastik poşet kullanılıyor.  13 milyon plastik, her yıl okyanuslara atılıyor. Yine dünya genelinde dakikada 1 milyon plastik şişe satılıyor. Uzmanlara göre, sadece 2021 yılında ülkemizde 5 milyon ton plastik atık ortaya çıktı. Dünyada insan kaynaklı atıkların yüzde 10’unu plastikler meydana getirirken, her iki plastik atıktan birini ise tek kullanımlık plastikler oluşturuyor. Akdeniz’de %92,8’lere ulaşan kirliğin de önemli bir kısmı tek kullanımlık plastiklerden kaynaklanıyor. İşte bam telimize dokunan nokta da tam burası: Tek kullanımlık plastikler.”

“Türkiye’deki ısrar neden?”

Rızvanoğlu, tek kullanımlık plastiklerin dünyanın bir çok yerinde yasaklanmasına rağmen Türkiye’deki serbestisine dikkat çekerek; “Bunlar Avrupa Birliği’nde yasak, Kanada’da yasak, İngiltere’de yasak. Sadece Batılı ülkelerde değil Afrika’dan da yasak haberleri geliyor. Örneğin Nijerya.  Onlar da en kalabalık eyaletinde tek kullanımlık plastikleri yasakladı. Her yerde ardı ardına yasaklanırken bizdeki tek kullanımlık plastik ısrarı neden?” diye sordu.

‣Kanada’da tek kullanımlık plastik yasağı: Kademeli olarak uygulanacak
‣İngiltere’de tek kullanımlık plastiklere ‘sınırlı yasak’ geliyor
‣Greenpeace: Tek kullanımlık plastikleri yasaklama sırası Türkiye’de

En büyük sorunlardan biri plastiklerin imha şekli

Evrim Rızvanoğlu, petrol ve gazlardan üretilen plastiklerin, denizlere atılma, toprağa gömülme, tarım alanlarına yığılma ve yakılma gibi yollar ile bertaraf edildiğini belirterek şunları söyledi:

“Kullanılmış plastiklerin bertarafı, sorunu daha da büyütüyor. Ne yaparlarsa yapsınlar bu atıklar hem doğrudan, hem de dolaylı yollarla, sağlığımıza zarar vermeye devam ediyor. Çünkü, bu süreçte gözle göremediğimiz mikroplastikler ve zararlı maddeler ortaya çıkıyor. Bu ufak tefek parçacıklar ve zehirli maddeler önce su kaynaklarımıza, oradan nehirlerimize, nehirlerimizden denizlerimize ve hatta yağmur sularına karışıyor. Sonra ne mi oluyor? Bu mikroplastikler balıklara ve diğer deniz mahsullerine geçiyor. Yani, bu durum, hem gıda güvenliğimizi, hem de sağlığımızı tehdit ediyor. Üstelik; sadece deniz ürünlerinde değil, tarladaki sebze ve meyvelerimize de bulaşıyor. Ve tabii ki yakılma esnasında da havaya bulaşıyor. Yani; yediğimiz, içtiğimiz ve soluduğumuz her şeyde bu risk var.”

HRW raporu: Türkiye'de dokuz yaşındaki çocuklar plastik atık tesislerinde, sağlıkları pahasına çalışıyor - Yeşil Gazete

Türkiye’den mikroplastik sorunu örnekleri

Konuşmasında sorunu örneklerle açıklayan DEVA milletvekili, “Mart 2023’te İzmit Körfezi’nde yapılan bir araştırmada, 12 farklı balık türünde mikroplastik bulunduğu ortaya çıktı. Her 10 balıktan 4’ünde mikroplastik var. Yani deniz canlıları bu mikroplastikleri sindiriyor, bu da deniz ekosistemini ve dolayısıyla deniz ürünlerini tüketenlerin sağlığını tehlikeye atıyor” dedi.

‣Kullandığımız tüm şekerlerde mikroplastik çıktı

Rızvanoğlu Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi‘nin Aralık ayında yaptığı bir çalışmadan alıntıladığı örnekte ise, Akdeniz, Ege ve Marmara bölgelerinde toprak örneklerinde mikroplastik miktarları belirlendiğini, 9 ilden alınan örneklerde, 1kilogram toprakta Akdeniz’de yaklaşık 300, Ege’de 180, Marmara’da ise 160 parça plastik tespit edildiğini aktardı.

Biberonla beslenen bebekler her gün milyonlarca mikroplastik parçacık yutuyor - Yeşil Gazete

104 yeni doğan bebekten 100’ünün vücutlarında mikroplastik bulunuyor

Tek kullanımlık plastiklerin bir kamu sağlığı problemi olduğunu belirten Rızvanoğlu şunlara dikkat çekti:

Reuters’a göre plastikler nedeniyle, haftada yaklaşık 5 gram mikroplastik tüketiyoruz. Yani bir şişe kapağı. Bunu bir seneye vurursak, büyük bir yemek tabağı mikroplastikten bahsediyoruz. Hayatımız boyunca ise 20 kilo plastik demek bu. Yediğimiz, yuttuğumuz ve soluduğumuz plastikler bunlar.  Peki plastikler neden tehlikeli? Hormon bozukluklarından kansere kadar, insan sağlığı için birçok risk yarattığı için.  Ne yazık ki, bu tehditler sadece yetişkinleri değil, daha yeni doğmuş bebekleri de etkiliyor. Hacettepe Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, 104 yeni doğan bebekten 100’ünün vücutlarında mikroplastik bulunuyor. Yani bebekler, hayata gözlerini mikroplastikle açıyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Nesiller boyu göz göre zehirleniyoruz demek.”

‣Katlanarak artan ithal plastik atık sorunu TBMM gündemine taşındı
‣DEVA Partisi’nden Tarım Bakanı’na: Topraktaki mikroplastik kirliliğine ilişkin ne yapıyorsunuz?
‣Geri dönüştürülmüş plastikler, sağlığınızı daha fazla tehdit edebilir

Evrim Rızvanoğlu konuşmasını bitirirken iktidara çağrıda bulunarak “Buradan iktidara ve Meclis çatısı altında bulunan tüm siyasi partilere seslenmek istiyorum. Gelin, bu kanun teklifini siz de destekleyin.  Gelin yerel seçimler için Meclis ara vermeden bu teklifi yasalaştıralım.  Gelin, gelecek nesillere temiz bir çevre ve sağlıklı bir yaşam bırakalım” dedi.