Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Planlama düşüncesi ve eylemi ile kentler ya da kentler planlanabilir mi?

Başlarken

Taksim Meydanı ne olmalı/ nasıl düzenlenmeli?” sorusu, bir süredir İstanbulluları yakından ilgilendiriyor. Ancak başka meydanlar, kıyı kesimleri de var… Tartışma çok canlı ve İstanbullular ilgileniyor kentin bu önemli meydanının ne olacağı ve nasıl olacağı sorusuyla… Bu çok iyi bir şey.

Ancak bu tartışma daha çok “İstanbullular bu kent parçasının geleceği ile ilgili kararı/ kararları nasıl verecekler?”, “Karar almak için nasıl bir yol-yordam izlenmeli?”, “Taksim ile ilgili kararı alsak bile Taksimle birlikte ele alınması gereken sorunların (başta kimlik katmanları, ulaşım, ekoloji vb. olmak üzere) çözümü ile ilgili diğer kararlar nasıl verilecek?” türü birçok yeni soruya yol açıyor. Sonunda, “İstanbul’un/ Beyoğlu’nun ne olacağını bilmeden Taksim’in ne olacağını nasıl bilebiliriz?” sorusu geliyor. Peki, İstanbul’un ne olacağını bilebilir miyiz?

Bu durumda kentlerin geleceğinin belirlenmesi sorununa biraz daha yakından bakmak yararlı olacak gibi. Ancak öylesine kapsamlı bir iş ki bu, belki uzunca süre bu sorunla ilgili tartışmalarla yakından ilgilenmek gerekecek. Bu nedenle “planlama nasıl bir kavram, kentler nasıl bir yer, kentlerin planlanması mümkün mü, mümkünse nasıl planlanmalı, eğer kent planlanmasından bahsediyorsak, buradaki demokrasi/ katılım süreçleri nasıl düşünülebilir ve bu katılımcı yaklaşımları nasıl anlamlandırabiliriz, bu anlamlar üzerinden öneriler/ yeni ve özgün düşünceler geliştirebilir miyiz?” gibi bağlaşık başka pek çok başka soruya da eğilmeliyiz.

Sanırım bir süre, sadece bu sorun üzerinde düşünce alış-verişinde bulunmak [eski terim daha kısa ve özlü (oldukça da oturaklı): tefekkür etmek] gerekecek.

*

Kentler planlanabilir mi? Zor bir soru. Sorunun çok karmaşık olduğunu biliyorum. Ayrıca soruyu çok yakışıksız, hatta bir çeşit hakaret gibi görecek olanların, saçma bulanların olabileceğini de biliyorum.

Kolay ve kısa bir yanıtı yok bu sorunun. Yine de soruyu yanıtlamaya çalışmadan önce planlama kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor. İyice basite indirgemeyi göze alacak olursak, planlamanın her hangi bir gelecek (kısa, uzun ya da orta erim ya da çok uzak gelecek de olabilir) için olabildiğince sistematik ve örgütlü öngörüler ve öneriler geliştirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Geleceği bilebilme ve öngörebilme

Ancak şöyle sorular henüz yanıtsız kalıyor: Neler planlanabilir, neler planlanamaz? Örneğin insan/ yaşam, doğa/ doğal yaşam, iklim vb. planlanabilir mi? Planlanabilirse bile planlanmalı mı? Her şeyin geleceğini planlamalı mıyız, yoksa bazı durumlar/ süreçler ve haller, kendi doğal gelişimine mi bırakılmalı? Bazı şeyler uzun erimde, kendi evrimleri gereği bir değişme ve başkalaşma gösterdiklerinde bu, daha sağlıklı ve sınanmış bir gelecek mi oluşturur? Ya da devrimci bir müdahaleyle doğal gidişin/ evrimin yolunu kesip hızla başka bir mecraya/yöne veya hıza doğru evrilen şeyler ve süreçler, durumlar, yani planlanmış öngörüler daha mı sağlıklıdır? Yanıt elbette planlamanın konusuna, nesnesine ve planlama yapacak olası özneye ve zamanın akışının hızına/ hız gereğine göre, her defasında, değişik bir biçimde düşünülebilir.

Planda olasılıkların, olumsallığın yeri ve etkisi nasıl ele alınmalı? Planlanacak gelecek içinde hangi ögeler/ faktörler bulunacak? Bunların çokluğu ya da azlığı planlamanın yapılabilirliğini etkileyebilir mi? Çok faktörlü bir gelecek öngörüsü yaparken, faktörler arası ilişki ve bunların oluşturduğu toplamın tutarlılığı ne kadar/ nereye kadar sağlanabilir ve nasıl sağlanacak?

Geleceğe yönelirken, onu nasıl bilebiliriz ya da öngörebiliriz ve geleceği öngörme savını neye/ nereye dayandırabiliriz? Bu öngörülerin, geleceğin gerçeğini biçimlendirmesine, gelecekteki gelişmelerin plan öngörülenine uygun olmasına hangi esnekliklerle veya katılıkla yaklaşmalıyız/ yaklaşabiliriz? Diğer bir deyişle, gelecek öngörülerimizin değerini neye göre açıklayabiliriz veya daha ikna edici, daha sert söyleyecek olursak uygulanması gereken öneriler olduğunu nasıl/ nereye kadar söyleyebiliriz?

Aynı biçimde, gelecek öngörülerini hangi genellikte veya ayrıntıda belirlemeye çalışmalıyız? Bütün ayrıntılarıyla tanımlanmamış bir gelecek öngörüsünün, öngörüldüğü gibi olma olasılığı nedir? Ama bundan önce gelecek öngörüldüğü gibi olmalı mıdır? Bu sorular elbette plan erimiyle de ilgilidir ve “plan erimi yakınlaştıkça ayrıntılı ve tam, uzaklaştıkça genel ve ilke düzeyinde, hatta genel bir betim gibi olmalıdır” demek, daha doğru olabilir mi? Ayrıca, planlamanın konusunun, veriler bakımından güvenilebilirliği, verilerin çözümlenebilirliği ve geleceğin küçük bir yanılma payıyla kestirilebilirliği vb. gibi özellikleri taşıyıp-taşımadığına göre, farklı biçimlerde yanıtlanabilir. Jeolojik bir araştırma için analiz ile deprem analizi, kuşkusuz farklı bir biçimde kullanılacak ve farklı hızla ortaya konulması gereken gelecek öngörülerine ihtiyaç gösterir.

Gelecek öngörülerini yaparken geçmişe ve içinde bulunduğumuz duruma ne kadar veya nereye kadar uygun davranmalıyız? Ya da gelecek öngörülerinin geçmiş ve şimdiki zamandan radikal bir kopuş oluşturması istenebilir mi? Gelecek düşleri ve arzuları, nasıl/ nereye kadar etkili olmalı/ olabilir? “Gerçekçilik”, gelecek düşüncesi bakımından bugünün (ve sorunlarının) doğrusal bir uzantısı olacaksa, geleceği planlamak neden gereksin? Bugünden/ gerçekten bir “kopuş” planı yapabilir miyiz? Yoksa ne kadar öyle olmasını istemesek de, en azından planın üzerinde yapıldığı zemin (somut, bilimsel ya da ideolojik ve hayali…) geleceği belirlemeli midir? Geçmişin izinin/ etkisinin hiç olmaması olası mıdır, ayrıca olmalı mıdır?

Planın nesnesi -öznesi

Planlamanın nesnesi (planı yapılan şey/ durum) ile planın öznesi (planı yapan kişi ya da irade veya otorite, yaptırım gücü vb.) arasındaki ilişkiler nedir ve nasıl düzenlenebilir ya da düzenlenmeli mi? Yoksa geleceğe doğru yönelimde kılavuz çizgiler belirlemeden sadece genel bir düş tanımlayarak, aktörlerin öngörülemez ve tam olarak bilinemez davranışlarının/ ilişiklerinin kendi doğasına-kimliklerine göre gelişmesinde tam bir özgürlük mü gözetilmelidir? (Bu tutum, plan kavramını bütünüyle işlemez hale mi getirir?)

Eğer politikayı “yaşanılan sorunlar ya da yaşanmakta olan durumun yeteri kadar doyurucu/ uygun olmayan ögelerinin nasıl (ve ne biçimde/ hangi yöntemle-teknikle, hangi kaynakla, ne zaman ve nereye kadar, niçin vb.) değişmesi/ onarılması gerektiği üzerindeki konuşmalar/ tartışmalar” olarak tanımlarsak, planlamayı politikanın doğal bir uzantısı olarak kabul etmek gerekir mi? (Yine de planlamanın konusu olabilecek alan elbette politik alandan çok daha geniş olarak düşünülebilir.)

Ancak şunu da söylemeliyiz ki geleceğe yönelik olarak alınan her karar, özellikle de politikacıların aldıkları kararlar bir plan sayılmaz. Bunların bazıları ilkeler düzeyinde belirlemeler, bazıları “strateji” türü kararlar, bazıları da tam Türkçe karşılık bulmakta zorlandığımız “policy” (siyasa) dediğimiz türde geleceğe yönelik önermeler olabilir. Bu çok tartışmalı “eğik düzlem” üzerinde, yanılmayı göze alarak planlamanın, bu kavramların hepsinden kapsamlı, örgütlü, sistematik ve tutarlılık içinde olması gerektiği söylenebilir..

Tarihte, en eski zamanlardan beri, yapacakları işi öngörmek için ve işlerini başarılı bir biçimde yapabilmek için düşünen ve düşünme yöntemleri geliştirmede uzmanlaşmış insanların askerler (yöneticilerden/ devlet yöneticilerinden çok askeri yöneticiler) olduğunu söylemek de bir tek paragrafa sığdırılmaya çalışılmış aşırı bir genelleme olacaktır elbet. Ancak “strateji” kavramının planlama kavramının öncesinde gelişmiş olduğunu düşünmek için epey neden bulunmakta. Uygarlığın ilerlemesi/ kentlerin gelişmesiyle, belki mimarları da bu gruba ekleyebiliriz. Anadolu’daki birçok arkeolojik alan, kentsel sit alanı bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

Tartışma alanlarını/ soruları üssel bir hızla çoğaltabiliriz. Plan/ gelecek öngörüleriyle ilgili sorular, hiç bitmeyecek türde sorulardır.

Planlamanın konusunun içine canlılar, özellikle bitkiler ve hayvanlar girdikçe, planın olup-olmaması ve eğer olacaksa sahip olması gereken özelliklerle ilgili konular, giderek saçaklanacak ve derinleşecektir. Ancak planın konusu insan ile ilgiliyse ya da insan yaşamları yapılan bu planlamadan her hangi bir biçimde etkilenecekse, plan için gösterilmesi gereken duyarlılık yine üssel bir fonksiyon hızıyla artacaktır.

Çünkü plan, başından beri tartışmakta olduğumuz gibi doğal bir durum, evrimin kendi kuralları içinde ortaya çıkması düşünülebilecek bir gelecek kurmaz. Plan, insan (belki yakın gelecekte pek çok alanda makine/ robot) eliyle/ aklıyla geleceğe yapılacak bir müdahale veya müdahaleler dizgesinin sistemleştirmesidir. Geleceği yapay/ insan/ makine eliyle belirlemek iddiasında bulunan bir müdahaleler dizgesinin adıdır.

Planın amacı

Sınıflı ve başka birçok sosyo- kültürel özelliklere göre çeşitlenmiş toplumlarda planlama, çok farklı biçimlerde kurulmuş yaşam ve kültür kozalarına veya süreçlerine dokunacak, müdahale edecek ve bazılarını radikal bir biçimde bozacak ve parçalayacak, yok edebilecek bir potansiyele sahiptir. Bütün bu paragraflar alt alta yazıldığında, planın nerdeyse atom bombası kadar güçlü dönüştürme potansiyeline sahip bir araç gibi betimlendiği görülüyor. Bu nedenle “amaç” kavramına değinmek gerekecektir.

Amaç kavramı şu soru ile ilintili: “Neden, geleceği öngörmek/ hangi düzey uygunsa/ olasıysa, o düzeyde planlama yapmak istiyoruz?” Bu genellikle kapsamlı ve çok boyutlu yanıt gerektiren bir sorudur ve teknik olmaktan çok genel bir bakış açısına, yaşamla ilgili felsefi bir görüşle ilgilidir. “Bu savaşın amacı nedir?” dendiğinde “kazanmak” diyemezsiniz. Yanıt çoğu kez neden kazanmak ve kazanınca neyi/ neleri elde etmek istediğiniz türündeki uzun erimli boyutları/ beklentileri de içermek durumundadır.

Her planın bir amacı vardır/ olmalıdır ve amaç (hedef değil elbette), geleceğin hayali, betimlenmesi, biçimlendirilmesi, tanımları ve ayrıntıları ile planlamayı yapmak isteyen ve uygulayıcıların neyi nasıl yapacakları hakkında doğru, sahici bir fikir vermelidir. Amaç ne kadar açık ve berrak, pürüzsüz ve gölgesiz bir paylaşım niteliğindeyse içeriği ve yöntemleri, o kadar başarılı (gerçekleşme olasılığı yüksek) bir belge olmak özelliği kazanacaktır.

Ancak bunlardan da önce plan ancak daha “iyi”, daha güvenli ve sürdürülebilir, uyumlu ve dostane/barışçıl, daha etik ve estetik bir gelecek için yapılmışsa savunulabilir.

Bu haftalık planlama kavramıyla ilgili çok genel kavramlar çevresinde, kuş bakışı dolaştıktan sonra kentler üzerinde de biraz düşünme aşamasına geçebiliriz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplumsal yaşamlara bir tiyatro izler gibi bakmak…

ABD seçiminin ve bu seçimin sonuçlarının, net bir biçimde ve önceden kabul edilen kurallara göre, nasıl bütün tarafların doğrulayacağı bir sonuca ulaşacağı gibi konularda belirsizlikler yaşamaktayız. Aynı şeyler daha önce, Türkiye’de defalarca oldu. Başka ülkelerden örnekler de bulunabilir.

Bir toplumda çeşitli ölçütlere göre farklar ve farklara göre ayrışmış taraflar, daha da kötüsü arası çok açılmış bir kutuplaşma varsa, bir anlaşma zeminine ulaşmak gittikçe güçleşiyor. Hakem veya kuralları belirlenmiş seçim gibi nesnel süreçlerde ya da herhangi bir tartışmada/ tartışmalı konu ortaya çıktığında, toplumlar bir sonuca ulaşmak için nasıl davranıyorlar?

Davranış biçimleri olarak, çok belirgin iki genel kategoriden söz edilebilir: Barışçı süreçler ve çatışmalı süreçler. Bunların arasında ve ötesinde birçok başka kategori de kurulabilir elbet. Ancak basit olması için toplumsal davranışları, kabaca böyle dikotomik bir gruplaşmada toplayalım.

Toplumsal yaşamın önümüze çıkardığı sorunlar karşısında, ortaya çıkan durum hemen hemen her zaman, çatışmacı bir süreç oluyor. İnsan toplumları genellikle ve öncelikle, barışçı olan yöntemleri değil, çatışmalı olanı seçiyor. Birçok toplumda ise, çatışma hızla şiddet içeren yöntemlere, büyük sorunlarda, savaşlara kadar varabiliyor.

Yeşil, çevreci ya da ekolojist grupların dünya görüşü ya da kurmak istedikleri dünya düşü oldukça eşitlikçi ve ayrımcılık içermeyen, emeğe dayalı ve barışçıl yöntemleri önceleyen, şiddet kullanımını hoş görmeyen ve ne insana ne doğaya ne kaynaklara zarar vermeden, onlarla ilişkilenirken olabildiğince korumacı, demokratik ve dayanışmacı biçimde yaşama özlemi/ arayışı olarak özetlenebilirse, acaba bu tür beklentiler çok mu saf ve anlamsız?

Uzlaşma yerine şiddet neden daha fazla kabul görüyor?

Neden sakin, temiz, eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsallaşma öngörülemiyor? Gereğinden fazlasını tüketmemek/ israf etmemek gibi özeni olan ve rekabetsiz, barışçıl, şiddet içermeyen, sorunları konuşarak ve dayanışarak ve birlikte çözmeye çabalayarak aşmaya çalışan toplum düzenleri, insanların büyük bir bölümü tarafından neden anlamlı kabul edilmiyor?

Bu metindeki asıl soru bu.

Yanıtının, basit ve basite indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok köklü nedenlere dayandığını bilmek bile insanı hala, ABD’de yaşayan toplumların nerdeyse yarısının Trump gibi çatışmacı bir politikacıyı seçmiş olmasına şaşırmaktan alıkoyamıyor. Gerçi bu tür çatışmacılığı bir erdem gibi başlarının üzerinde taşıyan politikacıların, Türkiye’de, Ortadoğu’nun başka ülkelerinde, Asya’da ve Çin’de, Japonya’da ve bütün Latin Amerika’da ve Afrika’da (ve hepsinden daha şaşkınlık verici olanı) Avrupa’da da büyük bir politik başarı sağladığını görüyoruz. Soru işareti daha da büyük hale geliyor.

Biraz daha düşününce hayvan toplumlarında da hiyerarşik yapıların bulunduğunu, büyük bir bölümünde (sadece memelilerde değil) en azından dişi-erkek ikileminin ve hiyerarşisinin; böceklerde, bitkilerde bile, istilacı türlerin diğer canlı türlerine hiçbir yaşama şansı tanımayan doğa düzenlerinin olduğunu da biliyoruz.

Bu soruyu ya da bu tür soruları, belki yanlış bir açıdan bakarak soruyoruz, belki de hiçbir zaman yanıtlayamayacağız…

*

Yaşadığımız yeryüzündeki insan topluluklarına, Anadolu’da birlikte olduğumuz insanlara, kentlere, kıra ve buralarda yaşayanların kurdukları yaşama biçimlerinin özelliklerine yeniden bakalım… Belirli sorular yanıtsız kalsa bile, nedenleri hakkında biraz daha aydınlanma veya bilme gereksinimi hiç dinmeyen bir biçimde zihninizde dönüp dolaşıyorsa, rastladığınız her şeyi bu yanıt arayışı doğrultusunda yorumlamaya başladığınızı fark ediyorsunuz.

Metin And’ın 2014’de 7. baskısını yapmış “Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi” kitabını okuyorum. Özellikle “köylü tiyatrosu geleneği” ve “halk tiyatrosu geleneği” bölümlerindeki bilgiler, sanki bu doğrultudaki sorularla ilişkileniyor. 

Modern tiyatronun öncesinde, kırdaki köylü seyirlik oyunları veya kentlerdeki halk tiyatrosu, And’ın terimleriyle açık biçimlere sahip, açık eserler. Geleneksel tiyatrolarda, yaratıcılar/ oyuncular/ seyirciler ve oyununa dair bütün diğer ögeler, oyuna katılan her şey duruma göre yeniden biçimlenebilir, değişilebilir veya güncel olarak yeniden yorumlanabilir nitelikte. Bu “göstermeci tiyatronun” birçok ögesi, Brecht’in epik tiyatrosunun temel ögeleriyle benzeşiyor gibi…

Bu tiyatro geleneği, belki Anadolu’nun en kadim/ eski topluluklarından beri doğayla, doğa verileriyle, tarımla ve diğer toplumların dostça veya düşmanca ilgileriyle yoğruluyor. Anadolu halkının tiyatrosu, en saf biçimiyle sanki barışçı olasılıklar bakımından bazı ipuçları veriyor.

Ortaoyununu ele aldığımızı düşünelim. Bütün oyunun çatısı, gerilimi, Pişekar ve Kavuklu’nun, bu iki kişinin/tipin karşıtlığı ve çatışması üzerinde gelişiyor. Çok benzer düşünceleri Karagöz’le Hacivat için de söyleyebiliriz. Temel karakterler her zaman, çeşitli bakımlardan tam bir karşıtlık üzerinde kurulmuştur. Benzer özellikleri kukla oyunları ya da geleneksel başka oyun türleri için de söyleyebiliriz. Belki çok benzer kalıplar, geleneksel Çin tiyatrosunda veya Hint tiyatrosunda da aynıdır. Gerçi en temel çatışmanın her zaman iyi ve kötü, yaşam ile ölüm arasında olduğu da söylenebilir.

Şaşırtıcı olan, karşıtlık/ rekabet ve çatışma üzerine kurulan temel ilişki motifini ABD başkan adayları arasında ya da ADB-Rusya veya ABD-Çin başkanları arasındaki durum ile ilgili olarak gözlemliyor olmak… Daha da şaşırtıcı olan, seçim yapılan ülkelerde seçim süreçlerinde veya ülke içinde iktidar ile muhalefet başkanları ilişkisinde, toplumların bu gerilimi ve çatışmayı/ kavgayı ve her an çeşitli derecelerde oluşan şiddeti, aradığını görmek…

Sorun, tam olarak burada da değil. Sorun, dünyanın bütün halklarının bütün zamanlarda böyle bir gerilim ve çatışma içinde olmak istemesiyle ilgili… Neden sürekli olarak, çatışmaya hazır olmak üzere düşünce ve davranış geliştiriliyor?

Uygarlıkla ilgili bunca gelişme varken…

Eğer insanlığın yaşayabilmek ve kendini geliştirebilmek için en köklü gereksinimlerinden birisi gerilim, rakipler arasındaki çatışımlar ve elde etmek istediğini güç kullanmak veya şiddet yoluyla sonuç elde etmek isteği ise ve sürekli dünyanın bütün toplumları buna hazır olmaya çalışıyorsa, yeni kuşakları buna göre eğitmek ve yetişmek istiyorsa yeşil ve doğa dostu/ ekolojist bir bakış açısının ne kadar bir şansı olabilir ki?

Bu çatışma ve şiddet tutumunun, “uygarlıkla ilgili bunca gelişme” kaydettiğimizi sandığımız bugünde bile bu kadar canlı, bu kadar kızgın ve taşkınlık içinde olması ve bu güdünün her zaman en temel öge olmaya devam etmesi, doğrusu gelecek açısından çok ürkütücü.

Her gün gördüğümüz bunca savaş, göç ve ayakta kalabilme kavgası, yoksulluk ve ilkel bir güdüden başka bir şey olmayan rekabet, üstünlük ve hükmetme hırsı ve sonuç olarak şiddete dayalı bir hiyerarşi geleneğine toplumlar bunca açlıkla sarılmaya devam ediyorsa, bu gezegende insanların insanca ve ekolojik dengeler içinde yaşayabilmek için gerçekten bir şansı var mı?

Belki dünyanın en gelişmiş demokrasilerine, en eski ve demokratik anayasalarına doğru olmayan bir güven duyduk ve bizi fazlasıyla yanıltmasına izin verdik?

Ama gerçekten insan toplumları, bir rekabet ve çatışma olasılığı olmadan, hiyerarşiler ve temsiller olmadan, çatışma ve şiddet olmadan yaşamayı çok mu yavan buluyorlar? Süreğen bir sükunet, barış ve dinginlik ortamını, kavgasız ve gerilimsizliği, dayanışmayı ve birbirini içtenlikle anlamayı, tatsız/ heyecansız ve saçma, bir an önce aşılması/ bitmesi gereken bir toplum durumu olarak mı görüyorlar?

*

Küçük özür notu

Uzunca bir ara verdiğim için, özür dilerim.

Ancak yazmak ve yazmak için düşünmek, tam ve kesintisiz bir zihinsel durum gerektiriyor. Düşünce kesintiye uğradı mı. sökülüp giden bir çorap ipi gibi kolay-kolay, sökülmeden önceki yerine yerleştirilemiyor. İp sökülmüş ve dokuma delinmiş ya da hasara uğramış oluyor.

Ancak bunları bir mazeret olsun diye yazmıyorum. İçinde bulunduğum zihin durumu ile ilgili bir açıklama olarak yazıyorum.

Yaz aylarında hiç beklemediğim bir biçimde (ve her gün sorunun çözüleceği beklentisiyle) iki ay internet olmadan yaşadım. Söylemeliyim ki, internetsiz yaşam, çok daha basit ve sakinmiş. Teknoloji/ teknolojik gelişmeler üzerine bunca söz yazmış ve “uygun teknoloji” yeğlemesini savunmuş biri olarak, internetsizlikten yakınmanın açıklanabilecek bir yönü olmadığını bilerek yazıyorum; bu durum düşünme ve çalışma ve yaşama biçimleri bakımından beni epey değişikliğe uğrattı ve gerçek, büyük ve karmaşık dünyadan uzaklaştırdı, iletişimsiz, yalıtılmış, habersiz ve bir bakıma cahil bıraktı.

Sonra da yine internet teknolojisi ile çalışmaya başlayınca, o kadar büyük bir birikim önümü bloke etti ki, bundan uzunca bir süre kurtulamadım.

Sanırım artık hazırım, hepsi de yanıtsız kalan soruları, satırları, metinleri, alt alta dizmeye…

[email protected]

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentin kendini anımsaması ve anlaması: Ayasofya

Bu yazı, Danıştay 10. Dairesi‘nin Ayasofya‘yı ibadete açan kararından önce yazılmıştır. 

*

Her kentin (eğer politik bir kararla, tamamen bir planlama ürünü ve mühendislik harikası olarak boş bir düzlemde yaratılmıyorlarsa) bir geçmişi ve hem genel hem de kendine özgü bir tarihi vardır. Gerçi “kendine özgü tarih”, o sırada güçlü olarak varlığını duyurmakta olan koşulların genel tarihi içinde bir bölüm(cük) sayılabilir; yine de kişisel öykülerle, özel mekanlarla ve belki sadece o kentin insanları için farklı bir anlam ifade eden türleriyle, biraz daha “özel” bir tarihtir.

Her kent için doğru olduğu kabul edilebilir, ama Türkiye’nin kentleri için, Türklerin dünyada yaşadıkları bütün kentler için daha güçlü bir kesinlikle söylenebilir ki, bu kentlerin her zaman Türklerden önce bir tarihi vardır. Türklerin bu kentlere gelmesi, kenti ele geçirmesi (ya da fethetmesiyle) birlikte yerli halklar ve onların hem genel hem de yerel tarihleri hemen yıkılıp gitmez, çoğu kez yaşayarak değişmeye ya da asimile olarak, eriyerek de olsa yaşamaya devam eder. Ama bütün bu tarihler o kentlerde, öylece yaşar…

Kentsel mekan zamanın içinden, eskiyerek, savaşlarla- yangınlarla veya gereksiz hale gelerek sürekli dönüşür ve zamanın içinden akarak kalıntılarıyla ya da çok seyrek olarak sıkıca korunmuş biçimleriyle, bu tarihe tanıklık eder. Bazen büsbütün mitolojik bir öge olarak efsaneleşmiş bir zihin durumu olarak da olsa tarihsel gerçek, yaşamaya devam eder.

Belleğe ve bilgiye nasıl bakacağız?

Anadolu’da her hangi bir kente gitsek ve gözlerimizi kapasak, zihnimizdeki canlanmayı izlemeye bıraksak kendimizi, o kadar çok şey gelip-geçmeye başlar ki gözlerimizin önünden: Sokaklar, meydanlar, evler ve anıtlar, en çok da kaleler ve eski bir tapınaktan bozularak yeni bir hale dönüştürülmüş kullanımların eski günleri ya da sadece taş duvarlar ve yerdeki mozaikler filan, her şey uçuşur gözlerimiz önünde… Bilmediğimiz dildeki konuşmaları izleriz, yitmiş çocuk oyunlarını ve belki artık hiç üretilmeyen bir ürünün tezgahtaki ham halinden gelen sesleri, mum ışığındaki görüntülerini, ağaçların gölgelerini ve toz bulutunu…

Biliriz ki onlar vardır. Şimdi görülmeseler de bu kentlerin daha önceki zamanlarında olmuşlardır. Pazara giden bir kadın, inşaatın başındaki mimar, şarkılara koşan iki çocuk… Belki bazı dönemlerle ilgili güçlü rekabetler, kanlı kavgalar ve dini ya da politik söylevler çalınır kulağımıza. Her kentin bir bilgeliği, belleğinin parlak ya da oldukça gölgeli ve karanlıkta kalmış donuk bölümleriyle de olsa canlı bir atardamar gibi kıpırdayan bir nabzı vardır…

Sorun galiba bütün bu belleğe ve bilgeliğe nasıl bakacağımızla ilgili… Nasıl bakacağız ve ne anlayacağız bundan? İster Antep’e bakalım, ister Kastamonu’ya ya da Trabzon’a veya Yozgat’a, Çankırı’ya… Bu kentlerin belleğinin nabzı ha bire atar durur. Artık o kutsal bilgeliğin kanadı kopartılmış, üstü-başı kan ve toz-toprak içinde kalmış bile olsa nabzı atar o belleğin; Kayseri’de ya da Sivas’ta veya Erzurum’da…

Bu noktada, üzerinde konuşulabilecek o kadar çok soru veya üzerinde düşünülebilecek kavram var ki sadece başlıklarına bile bakmak yeterinden çok zorlayacaktır düşünebilme kapasitemizi… Yine de işimizi biraz daha güçleştirmek ya da kolaylaştırmak pahasına, bir önceki hafta tartışmaya başladığımız “melezleşme” ya da kültürlerin karşılaşmalarında birbirlerinden etkilenmeleri ve “akültürasyon/ kültürlenme” kavramlarını da anımsamak yararlı olacaktır.

Diyelim ki gözlerimizi yumduk ve bir kent bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir yandan da düşünüyoruz, oradaki pagan tapınağına ya da sokaklardan her baharda akmakta olan şenliklere ne oldu? Oradan, o köşe başından dönerken gördüğümüz kutlama alayı ya da o küçük meydana bakan evin penceresinin oranları ya da pencereden uçuşan perdenin dokuması ve nakışları, taş duvar örgüsünün veya saçakların biçimlenişi, bağ bozumu havasının kulağıma kadar gelmekte olan ezgisi bana neden tanıdık geliyor? O atlar hipodromda yarışarak mı koşuyor yoksa bozkırdaki Moğol atlarının ayak sesi mi?

Fetih ve kılıç hakkı

Yeniden düşünelim: Fetih nedir? Kılıç hakkı nedir? Kılıç gücüyle bir kenti almak, duvarlarını yıkarak ya da anlaşarak o kente girmek insanları nasıl bölüyor “yenmişler” ve “yenilmişler” olarak? Yenenlerin hakkı ne? Yenilenlerin hakları da var mı? Surları yıkılan kentlerdeki yenilenler, yenilmekle neleri kaybediyorlar? Her şeylerini mi yoksa sadece o günkü savaşı mı? Kentlerin bellekleri yenene ve yenmeye, yenilene ve yenilme anına nasıl bakıyor?

Yenenlerle yenilenler savaşın ertesinde o kentte nasıl yaşıyorlar? Yaşam nasıl devam ediyor? Üretim nasıl devam ediyor, çocuk oyunları ve ayinler, kutsamalar ve törenler, düğünler-şenlikler ve yapılan yeni evler, hanlar, hamamlar nasıl çıkıyor ortaya? İpin eğirilişinde ve kaynayan boya kazanına batmasında, dokuma tezgahının düzenlenmesinde ve desenlerin belirmeye başlamasında yenenlerle yenilenler ya da kentin yerlileriyle sonradan gelenler, istilacı ordularla kendi geçimin derdindeki insanlar birbirlerine ve yaptıkları işlere bakarken ne düşünüyorlar?

Ne öğreniyorlar birbirlerinin yaptığı işlere bakarken? O kubbeyi gördüğünde ve o müthiş kubbenin altındaki akustiği işittiğinde, böyle bir kubbeyi yapabilmek için yanıp tutuşmaya mı başlıyor ustaların yaratıcı yönleri?

O dokuma ve o duvara konulacak taşın yontulması, o tezgahta gerilmiş olan ip ve dokuma, örsün üzerine inen çekicin sesi, derken belki içtiği üzümün suyu ve buğday ya da bir sebzeyi tekneye ya da tencereye koyuş biçimi ve elde ettiği lezzet ve her şey, her şey derken yenenlerle-yenilenler birbirine mi karışıyor?

Biliyoruz ki resmi tarihe hiç benzemez o kentlerin belleği ve mekanların ve o eşyaların anlatım dili…

Yeniden başka türlü sorular soralım:

Bugün “kılıç hakkı” gibi bir kavrama dünyanın-bütün insanları nasıl bakar?

Bir kültürün bin-bir özenle ve özveriyle yaptığı ve süslediği ve inancıyla kutsadığı bir yapıya el koyarak sadece kendi kültürüne hizmet edecek bir işleve dönüştürmekle, kendini gülünçleştirmiş ve aşağılamış olmaz mı o buyurgan otorite?

Gerçeği değiştirmek mümkün mü?

Ayasofya, o bütün zamanların en müthiş katedrali nasıl etkiledi, Osmanlı’yı ve Balkan halklarını ve Sibirya’ya kadar bütün Slav halklarını ve Anadolu halklarını? O basık ve geniş kubbenin nasıl yapılacağı, bir karenin üzerine nasıl oturacağı ve ilk defa Ayasofya’da kullanılan küresel üçgen (pandantif) fikri nereden geldi ve nasıl gelişti, dünyanın bütün kentlerinde ve nasıl gelişmeye devam etti? Ayasofya’yı yapan mimarlar Archimedes’den beri gelişen geometri bilgisini, bilimi, matematiği ve fiziği, nasıl uyguladılar bu binanın inşaatında?

Bugün, Ayasofya ile ilgili temel sorun nedir? Sorun, gerçeğin değiştirilmesi, neyin gerçek olduğunun ise sadece siyasi ve ideolojik olarak belirleneceğinin zannedilmesi olsa gerek…

Temel Sorun: Gerçekle ilgili…

Eğer gerçek, Ayasofya’nın “tekrar aslına rücu ettirilmesi için cami yapılması” biçiminde açıklanırsa, bir çocuk nasıl düşünür? İstanbul’da, 530’lu yılların hemen başında, bu yapının daha önce görülmemiş bir mekan olması ve kubbesi altındaki cemaatin büyüklüğü ile ilgili hayali kuran Justinianus ve onun bu düşüncesini gerçekleştirmek üzere bulduğu, aslında mimar da olmayan Miletus’lu Isidore ve Aydınlı (Tralles’li) Anthemius’un olağanüstü çabası ile ilgili gerçeği nasıl açıklayacağız?

İskenderiye Üniversitesi‘nde ders veren bir bilim insanı, matematik, geometri ve fizik derslerinden vazgeçen Isidore ve yetenekli bir matematikçi olan Anthemius, o güne kadar görülmemiş büyüklükteki katedrali yaratıcı ve buluşçu düş güçleriyle, kullanılan teknolojinin sağladığı kadar olanakla, beş küsur yıl içinde ürettiğinde ve bütün işgücünü organize ederken, binlerce eskizi çizen, denetleyen, insanların yapacağı işleri tanımlayan, gerekli ve benzersiz malzemeyi seçen ve bir araya getiren bu iki mimarın yaptığı iş gerçek değil, yaptıkları, bugün bile dünyanın bütün halkları için bir harika olan Ayasofya katedral değilse, bu kentte yaşayan bir çocuk gerçeğin ne olduğunu nasıl anlayacak?

Adı Ayasofya Camisi olan bir yapının döneceği “asıl”, bir cami olacaksa, nasıl bakacağız bundan sonra kentlerin tarihine? Nerden başlayacak bu tarihi “gerçeklik”? Kılıç hakkının şiddetine/ zora/ savaşa ve uçan kellelere göre mi başlıyor kentlerin tarihi? Anadolu’da, neredeyse bütün kentsel yerleşimlerin yaklaşık bin yılını kapsayan Bizans Dönemi, bu yerleşmelerin hiç birinde gerçek sayılmayacak mı?

Bütün dünya kültürlerinin, bir “dünya mirası” saydığı bir yapıyı bir tek biz, “sadece Müslümanların camisidir orası” diye tanıttığımızda, dünyanın bütün insanları nasıl bakacak bizlere? Nasıl bir bilgi düzeyinde, düşünme, mantık ve gerçek algısı düzeyinde, nasıl bir kültürel durumda olduğumuzu düşünecek dünyanın bütün halkları?

Sorun gerçekle ilgili.

‘Aslına rücu’

Biz “gerçek değişti” dediğimizde, gerçek değişir mi? “Tarih benimle başlar” dediğimizde tarihe bıraktığımız ilk yazılı belge 732-735’te Moğolistan çölündeki Orhun yazıtları olan “bizlerle” başlar mı tarih? Ya da Anadolu’daki her hangi bir kentin tarihi 11. Yüzyıl’ın sonundan sonra mı vardır?

Eğer Ayasofya “aslına rücu ederse” biz bundan sonra, gerçekle ilişkimizi nasıl kuracağız? Yaşadığı yerin tarihini, geçmişini öğrenmek isteyen çocuklara nasıl bir tarih anlatacağız? Şiddetten ve zapt/feth etmekten başka bir tarih olacak mı kentlerin? Bu tarihin içinde çeşitli kültürler karşı karşıya gelecek mi? Geldiklerinde, bu kültürlerden kılıcı keskin olan bütün diğer “kahpe” kültürleri yok etmiş, köküne kibrit suyu ekmiş” mi olacak?

Selimiye Camisi‘ni yaparken Mimar Sinan, sahip olduğu bütün bilgeliği, Yeniçeri Ocağı’nda mı edindi?

Ayasofya ile ilgili gerçek nedir?

Bizimle ilgili gerçek nedir?

Aslında gerçek nedir?

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tomzara

Korona günleri üzerimizden bir silindir gibi geçip-gidiyor ve daha da ezmeye devam edecek dünyanın bütün halklarını ve çocukları, yaşlıları, kadınları ve erkekleri… Bu elbette, koronadan insanlığın etkilenme ve zarara uğrama biçiminin, sınıfsal olmadığını göstermiyor. Elbette ülkesine göre genellikle yoksullar ölüyor veya beyaz olmayan ten rengine sahipler veya mülteci olmayanlar…

Korona biyolojik ve fiziksel olarak canımıza okurken, aynı zamanda, ilgilenebildiğimiz alanı da daraltarak, ilgi konularını tek tipleştirerek de  yapıyor bunu.

Daha salgının etkisi henüz belirmediğinde, mültecilerin durumu, kentlerin ve ülkelerin mültecilere bakış açısı ve küresel olarak nerdeyse, dünyanın her yerinde/ yöresinde beliren yarılmayı, biraz daha ötede ayrımcılığı ve biraz daha da ötede ötekileştirmeyi ve ırkçılığı nasıl besleyip gürbüzleştirdiğini ve bu durumun dünyanın bütün ülkeleri ve insanları için nasıl derinleşen bir çıkmaz ve felakete doğru gidiş oluşturulduğunu tartışmaya başlamış ve bu konuda daha birçok tartışmaya gerek olduğu noktasına gelmiştik.

Dünyada mülteci sorunu için bir çözüm var mı gerçekte?

Varsa eğer bu çözüm ne olabilir, kim bulacak veya bulabilir?

Elbette hukuki ya da diplomatik veya hemen yarın beliriverecek bir ekonomik ve toplumsal çözümden bahsedemeyiz. Bahsedemeyeceğimiz çok açık. Eğer öyle bakıyor olsaydık, “Dünyada kapitalizm ya da sermaye sınıfı egemenliği oldukça hiçbir çözüm gerçekten var olmaz” demek ve noktayı koymak gerekirdi. Gerçi kapitalizm en vahşi ve kaba kolonyalist aşamalarını geçip bugün artık oldukça inceltilmiş “neo-liberal” bir evrilme aşamasına ulaşmış olabilir. Ya da kölelik koşullarını daha “idare edilebilir” hale getirmek için, herkesi kendi ülkesinde ve kendi kentinde, kendi evinde ve atölyesinde/ fabrikasında veya madeninde köleleştirmeyi başardı denebilir.

Bir yanda göçmenler, mülteciler diğer yanda ‘müreffeh’ler…

Ama bu durumun zaten kendisi dünyanın bütün “güç durumda kalmış” ya da güç ve şiddet dengesinin inceltilmiş taktikleri nedeniyle “habitatları savaş alanına dönmüş ve bombalanmakta/ yanmakta olan, kadınların ve kız çocukların tecavüz edildiği veya alınıp-satıldığı bir ortama dönüştüğü” yerlerdeki bütün halkalar bir yerden kaçmaya ve başka bir yere (belki bir cehenneme) sığınmaya yönlendiriyor.

Artık şunu biliyoruz artık: Bu hiç bitmeyecek.

Her zaman savaşlar, iklim krizi nedeniyle afetler, yoksulluklar vb. olacak ve bunlar hiçbir zaman dünyanın bütün yerlerine/ yörelerine/ bölgelerine eşit bir biçimde dağılmış olmayacak. Bu eşitsiz dağılım her zaman olacak demek, aynı zamanda “insanlar, her zaman bir yerden bir yere gidecek ve göç/ iltica, yeni ve daha iyi bir yaşam arama sorunuyla karşılaşacaklar, mültecilik, giderek artacak” demektir.

Ancak bu, sorunun sadece bir yanı. Sorunun diğer yanı da göç alan ülkeler, kentler ve kültürler, göç alan yerin yerleşik ve göreli “müreffeh” insanları… Mültecileri ve onların getirecekleri/ getirmekte olduğu her şeyi reddeden, “kendi saflığını” korumak isteyen ve başka bir kültürle, renkle, etniyle, dille, dinle ve başka bir insanla ve başka türlü yapma ve yaşama biçimleriyle karşılaşmayı asla istemeyen insanlarda…

“Kendi saflığının”/ türdeşliğinin ya da kendisinin alışık olduğu olma biçimlerinin, göreli özgün yaşamın, yaşamın iletişimsel ve kültürel tatlarının değişmesini istemeyen ve onları ne pahasına olursa-olsun korumak/ muhafaza etmek isteyen insanların ötekileştiren ırkçılığını kabaca özetlemek için “milliyetçilik” ya da ulusçuluk kavramını kullanabiliriz.

Burada durup, başka bir öyküye sıçrayacağız:

Sabah, bir arkadaşımdan bir link geldi. Açtım ve dinledim. Bu, Tomzara adlı bir Ermeni müzik grubunun çaldığı bir türküydü. Ve nasıl söylesem, “bir anda bütün dünyamı değiştirdi”. Arkadaşımın mektubu, zaten bir tek satırdı: Harry (Harutyun) Minassian (Minasyan) ABD’de ud çalıp “Doktor Civanım”ı söylüyor… Ve mektubun başlığı da, şöyleydi:  “Biz bu insanları perişan ettik, kovduk; iftihar edelim”

Hemen bir yanıt yazdım:

“Doktor Civanım’ı, Tomzara’nın diğer şarkılarını da dinledim; sonra “şeker oğlanı”/aynı türküyü Kleopatra Vagia‘dan da dinledim; daha sonra da Arif Sağ‘dan ve Hasret Gültekin‘den de…

Elmadağ‘da yatarken, alt ranzadaki Halis de, sazıyla söylerdi, “şeker oğlanı”…

Anladım ki, hepsi aynı türküyü söylüyor, her söyleme halinin inanılmaz bir coşkusu, büyüsü, güzelliği ve farkı var; ama aynı türkü bu…

Böyle bir şey olabilir mi?

Bu ne biçim zenginlik ve bu ne biçim beş para etmiyor ve daha da fenası, elde edilmiş olan bu “büyülü harika sentez”in üzerine, nasıl da bunca hınçla çullanılıyor?

Akıl alır gibi değil.

Belki dünyanın başka yerlerinde de, bu kadar geniş ve derin katmanlanmaları vardır kültürlerin, ama işte görüyorum ki Anadolu zaten, kendiliğinden ve sadelikle ve bütün terbiyesi ve töresiyle, bunu usul usul yaratmış ve yaşatmış…

Nedir ötesi?”

Melezleşerek gelişmek

Sabaha kadar sürecek çok söz varken kısa kesmek ve asıl söylemek istediğimi tekrar vurgulamakla yetinmek gerek: Kentlerin geleceğinin de hatta uygarlıkların geleceğinin de “melezleşme” sürecinin, içselleştirilmiş, geliştirilmiş ve olgunlaştırılmış bir anlayış olarak benimsemesinden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum.

Gerçekte primatlar, Rift Vadisi’nden kuzeye doğru yürümeye başladıklarından ve Neanderthal’lerle karşılaştığından beri zaten insanlık bunu hep yaptı: Melezleşti ve gelişti. Melezleşme süreçlerinde bazı insan türlerinin eridiğini ve kendiliğinden tükenişe doğru gittiğini de biliyoruz. Aynı diğer hayvan ve bitki türlerinin evriminde olduğu gibi… Ama insanlık bu evrim sürecinde her zaman geçirgen ve anlayışlı oldu. Eğer olmasaydı, bugünkü uygarlık düzeyi de olmazdı.

Tarih öncesine kadar gitmeye de gerek yok. Yaşadığımız ülkede/ bu topraklarda, eskiden beri var olan kültürler, komşulardan (İran, Asur, Arap ve sonra Roma) gelen etkilerle de birlikte nasıl harmanlandı? Bu insanlar nasıl başardılar bu kültürlerin karşılaşması/ etkileşimi/ anlaşması ve melezleşmesi işini? Bunun hiçbir zaman sancısız ve zorluklar olmadan (hatta belki zaman-zaman zorbalıklarla da olmadan) gerçekleştiğini söylemiyorum. Ama sonuç olarak, Yirminci Yüzyıl’ın başına hatta ilk çeyreğine kadar, Anadolu’da ne olduğuna/ neyin nasıl ve ne denli olağanlaşarak gerçekleşmiş olduğuna baktığımızda, melezleşmenin hiç de öyle hayal veya çok zor olmadığı ya da ancak zorbalıkla ve asimilasyon biçiminde olması gerekmediği o kadar net görülüyor ki…

Kültürler, halklar, insanlar karşılaşınca aynı dili konuşmasa ve aynı toplumsal-kültürel tarihten gelmeseler de birbirlerinden etkilenmeye ve alış-verişe ve giderek kültürel etkileşimlere başlamışlar… Bu kadar geniş konuları, bir-kaç satırla geçmeye, insanın eli gitmiyor, ama Anadolu’da olup biteni somut olarak görüyoruz işte: Anadolu’daki yerli halklar ve sonra Helen halkları, Ermeniler, Asurlular, Kürtler ve Karadeniz/ Kafkas toplulukları, Pontuslular, Lazlar, Gürcüler ve ha bire Anadolu’ya doğru doğudan-güneyden akmış olan Persler, Arap yarımadası-Kuzey Afrika toplulukları, Orta Asya toplulukları, Türkler/ Türkmenler; batıdan doğru akmış göçler, Roma’dan Keltlerden ve birçok Balkan halkından ve Roman (Çingene) halklarının karşılaşmalarıyla, bu toprak gerçekten olağanüstü bir “melezleşmeyi” başarmış.

Bu topraklarda homojen/saf/ bir tek ırka/ etniye ve kültüre sahip hiçbir topluluk olamayacak kadar derin bir melezleşme gerçekleşmiş. Belki dünyanın bütün coğrafyaları da böyledir, ama bu, olağanüstü -hiç bir böbürlenmeye ve reklama-propagandaya yönelmemiş, kendi sadeliği içinde, önümüzde duran erişilebilir bir gerçek… Kırda ve kentte, tarım yapma-sulama ve yerleşme düzeneklerinden, müziğinden-dansından, mimarisinden, kentsel zanaatlardan ve üretimlerden-dokumadan, giyiminden ve gastronomisinden ve giderek sözlü edebiyatından ve destanlarından, dildeki sözcük alış-verişlerinden ilerleyerek, halkların tam olarak bir iç-içe geçme öyküsü gibi…

Sanki hiçbir hiyerarşik zorlama olmamış gibi şeyler söylerken elbette, egemenlerin zorbalıkları, devletleri, orduları, vergileri ve gündelik yaşamı zorlaştıran ve çirkinleştiren ögelerin de bulunduğunu göz ardı etmiyorum. “Melezleşmeler” için sadece bir güzelleme yapmak istemiyorum. Ancak sonuç olarak insanların yüzyıllar boyunca her şeyin ötesine geçebilen, dostane müşterekler de oluşturmuş olmasına övgüyle, bunun başarılabilir ve istenirse daha iyisinin de başarılabilir olduğunu söylemeye çalışıyorum.

İnsanlığın ve kentlerin kurtuluşuna dair, ilkim krizinin derinleşmesi ve yoksullukların/ salgınların/ savaşların dünyasında, daha çok oluşacak göç/ iltica olgusuna karşı binlerce yılda oluşmuş (ve Yirminci Yüzyıl başındaki milliyetçi/ ırkçı saldırılarla kırılmış) bu melezleşme öyküsünü dikkate almaktan, melezleşmelerin/ akültürasyonun/ kültürlenmenin değerini anlamaktan ve içselleştirmekten başka çare olmadığının ötesinde ne söylenebilir ki…

Kurtuluş, “öteki”ni sevmekte…

Daha iyi bir dünya/ kent, ancak, mültecileri/ göçmenleri bağrımıza samimiyetle basmakla gelebilir. 

[email protected]

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Demir-lastik tekerlekler ve taksi

Kentte bir yerden bir yere ulaşmak için neler yaparız?

Yürürüz.

Bir araç kullanırız.

Nasıl bir araç? Bunu birçok farklı bakımdan düşünmek mümkün: Kullandığı enerji (ve teknoloji) türü, ulaşımın/ taşımının amacının birey mi toplum mu olduğu, biraz daha teknik bir terim kullanacak olursak nasıl bir taşıma “mod”u olduğu vb.

Kent içindeki taşıma/ taşınma/ ulaşım işlevi, her durumda bir maliyete sahip. Bu maliyet, ekolojik olarak veya ekonomik olarak hesaplanabilir. Ya da, bunların her ikisini birlikte değerlendirerek, kentsel maliyeti, hangi toplumsal sınıfının sorunlarını azalttığı ya da eksilttiği açısından da okuyabiliriz.

Dünyanın bütün kentlerini ve ulaşımın bütün modlarını ve bunların maliyetlerini tartışmak için, böylesi küçük bir metin çok yetersiz. Ama İstanbul’un taksi sorunu olanca sıcaklığıyla önümüzde durduğuna göre, yukarıda çeşitli boyutlarına değindiğimiz kentsel ulaşım sorunundan, bazı düşünceleri ve kavramları ödünç alarak, sorun üzerinde yapılan açıklamaların anlamlarının nasıl değerlendirilebileceği üzerine biraz konuşabiliriz. Böylece tartışmayı belki biraz daha net olarak görebilir, (usul-usul taşımakta olduğumuz “küçülme” düşüncesini de zihnimizde gerilere itmeden) bazı kavramları biraz cilalayabiliriz belki? Galiba şu soru ile başlarsak, diğer kapıları açmak için, portföyümüzde daha çok anahtar olacak:

Kent içi ulaşımdaki temel sorunu yaratan nedir ve kimdir?

Bir kent zararlısı: Otomobil

Bu sorunun yanıtı çok açık: Yukarıda karaladığımız birçok boyut açısından yanıt, “otomobil”dir. Kentin çözülmesi en güç sorunlarının odağında bulunan nesne/ aygıt/ teknoloji veya kavram hatta ideolojinin adıdır otomobil.

Kabaca baktığımızda bile hemen görürüz ki kentlerde ulaşım çok büyük bir oranda özel otomobillerle veya kamu taşıma araçlarıyla sağlanır. Herkes bilmektedir ki kamu taşımacılığı hem daha çok hizmet üretir hem daha küçük birim maliyetle çalışır hem de genellikle daha az veya göreli olarak az kirleticidir. Bu nedenle, kentlerdeki kamu taşımacılığı verimlidir. Buna karşılık özel otomobille sağlanan ulaşım verimsiz, pahalı, kirletici ve her şeyden önemlisi kent içi ulaşım altyapısını genellikle felce uğratan-tıkayan, çalışmaz-kilitli hale getiren ve çoğu kez (elbette kullanılan ulaşım moduna göre) kamu taşımacılığını da çalışamaz hale getiren bir araçtır.

Otomobilin bir kent zararlısı olarak, kent düşmanlarının başında olduğunu uzun-uzadıya açıklamaya gerek bile yok artık.

Kentte yaşayan sınıflar açısında bakarsak, yine kabaca kamu taşımacılığının çalışan sınıflar, emekçiler, dar gelirliler ve yoksullar için, özel taşımacılığın da orta ve orta üst sınıflar için olduğu kolayca görülür.

Eğer “otomobil ideolojisini” hesaba katmazsak böyledir, ama otomobil ideolojisi, dünyanın bütün kentlerinde yaşayan bütün sınıfların bütün insanlarını büyüler. Otomobil öyle bir çekicilik yaratır ki kamu taşımacılığı, hantal ve işe yaramaz, insanları bir-yerden bir yere götüremez bir zaman kaybı olur ve otomobil de özgürlüğün, işini etkin ve prestijli bir biçimde yapabilmenin, hafta sonunda çocuklarının kralı olup ailesini mutlu eden baba olmanın aracı haline dönüşür.

Kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı 

Kentsel ulaşımda asıl karşıtlığın yayalar ve organik enerjiyle araç kullananlarla (şimdilik bu grupta, sadece bisikletlilerin olduğunu düşünelim) motorlu taşıt kullanıcıları arasında olduğunu düşünebiliriz. Ancak Türkiye’deki kentler için inorganik (ve hemen her zaman kirletici) enerji kullanan motorlu araçlar karşısında ilk grup o denli küçüktür ki, kent içi ulaşımda bu kategoriyi de bir yana bırakabiliriz.

Motorlu araçlarla sağlanan kent içi ulaşımda ve kentin ulaşım altyapısının paylaşımında temel sorunun kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı olduğunu söyleyebiliriz. Burada kamu taşımacılığının tanımını yapmak ve hangi araçların kamu taşımacılığının bir parçası olarak sayılacağını belirlememiz gerekecektir. Ama kamu taşımacılığı, kamu taşıma aracı kabaca nedir?

“Kentlilerden herhangi birinin, bulunduğu yerden varmak istediği başka bir yere ulaşmak için kullanımına açık olan (ya da bunu sağlamak için) sunulmuş bir taşıma aracı” olarak tanımlayabiliriz. Kamu taşımacılığını hizmeti, genellikle kamu (merkezi ya da yerel) yönetimleri tarafından, hizmet amacıyla sağlanır, ama özel sektör tarafından, kar amacıyla sağlanması da söz konusu olabilir.

Yayalık ve bisikletlileri unutmadan kent içi ulaşım

Kent içindeki raylar üzerinde ya da lastik tekerleklerle, suda yüzen veya teleferik vb. gibi kablolara asılı olan kamusal taşıma araçlarıyla ve işletim sistemleriyle/ teknolojiyle, kentte ulaşım işlevini sağlanması, “kamu taşımacılığı” olarak adlandırılabilir. Bu durumda, kentsel-kamu taşımacılığı, karada/ karasal altyapıları kullanarak, suyollarıyla/ su altyapılarıyla ve bazen havada asılı kablo-ray sistemleriyle büyük kitlelerin ulaşım gereksinimini, genellikle hızla-etkinlikle karşılayan sistemlerdir.

Amacı kentli kitleyi çabuk ve güvenilir bir biçimde, kentin içindeki bütün başlangıç noktalarından-bütün varış noktalarına götürmek olan bu sistemin alt yapısını kurmak ve bu altyapıdan yararlanarak hareket eden araçları (kamu sektörü veya özel sektör eliyle) düzenli ve sistematik bir biçimde işletmek, işleyişin eşgüdümünü ve denetimini sağlamak genellikle kent yönetimlerinin görevidir. Sistemin çeşitli modları birbirine eklemlenerek kent içi ulaşım gereksinimi karşılanırken, buna motorlu olmayan ulaşım türlerinin de (yayalık ve bisikletlilik) katmayı da unutmadan sisteme ve araçlarına bir göz atalım:

Kentsel ve kamusal bir taşıma aracı olarak taksi

Yer altından (metro vb.) veya yer üstünden (banliyö) ya da havaya asılı raylardan giden trenler/ tramvaylar, su yüzeyinde hareket eden küçük-büyük tekneler, karayolu altyapısı üzerinde hareket eden büyük (körüklü) ya da küçük (midibüs) her türlü lastik tekerlekli (özel veya kamu) otobüsler ve en sonunda da genellikle kent yoksullarının/ orta hallilerinin icadı olan dolmuşlar… Ancak yukarıdaki tanımı/ tartışmayı dikkate alınca, taksilerin de kamu taşımacılığının en uç noktasına yerleştirilmesi gerektiği sonucuna kolayca ulaşabiliriz. Bir özel otomobille aynı dış görünüşte olsa da taksiler, kentsel-kamusal taşıma araçlarıdır.

Kent içi taşıma gereksiniminin, dünyanın bütün kentlerinde büyük bir oranını (otobüs-dolmuş-taksi dahil özel sektör veya kamu eliyle) sağlayan kamu taşımacılığı, eğer özel ulaşım araçlarına (bireysel otomobillere) göre öncelikli olabilseler, işlevlerini hem daha hızlı ve sağlıklı, hem daha ucuz ve çok daha az kirlenme yaratarak yerine getirebilirler.

Kent içi ulaşım gereksiniminin karşılanmasını, yeniden birbirine eklemlenen modların en uç saçaklanması olan taksileri de hesaba katarak yeniden düşünelim: İstanbul’a Belediye’nin istediği gibi 6.000 taksinin daha eklemlenmesi ne anlama geliyor?

Ancak bu sorunun yanıtlanabilmesi için sermaye yatırımıyla/ kar amacıyla ve kapitalizmin (pazar ekonomisinin) kurallarına göre işleyen bir sistemin, kamu taşımacılığına eklemlenmesindeki sorunların adını koymamız gerekir.

Kamu taşımacılığı, doğası gereği doğal tekel anlamındaki bir kentsel altyapı üzerinde, genellikle (ülkede kapitalizm geçerliyse) pazar ekonomisinin “tekel” koşullarına göre ve kar amacıyla değil, hizmet amacıyla işleyen bir sistemdir. Sisteme katılan özel sermaye de tekel koşullarına göre çalışır. (Gördüğünüz gibi karmaşık ve çok çelişkili bir işlev alanı…)

Kapitalist ekonomilerde, (arsadan-plakaya-gıdaya kadar her alanda) “rant” ve “spekülatif rant”, kentsel ekonominin temel işleyiş motifidir. (Rantın, kapitalist ekonomilerde mekansal içerikli bir kavram olduğunun altının çizilmesi yararlı olacaktır.) Rant genellikle, kentin kamu yönetimiyle (ama Türkiye’de “yüzük taşı” durumlarında, merkezi yönetimle de) sermaye sahiplerinin yaptığı (açık-kapalı) müzakereler ve politik tartışmalarla yönetilir. Spekülatif rantların sınır alanları, (hatta taksi plakaları söz konusu olduğunda, rant alanı içinde –Bağcılar- özel alt-rant mekanizmalarının etki alanı), hizmetin fiyatı ve her bakımdan güvenilir bir işletmenin denetimi vb. gibi sorunlar dengelenmeye çalışılır. Bu açıdan kamusal taşıma sistemleri, hem çok dinamik ve kaypak hem de politik gerilimi son derece yüksek, kentsel politika alanlarından biridir.

Bütün bu “önbilgiler” çerçevesinde şimdi artık İstanbul Taksiciler Odası’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ne kadar haklı olduğu tartışmasına kentin kamusu ya da kamusal taşımacılık sistemlerini her an kullanan/ kullanmak zorunda olan kentli yurttaşlar olarak özel otomobilleri ve bisikletleri/ yayaları ve bütün gelir gruplarını ve toplumsal sınıfları, kadınları ve erkekleri, çocuktan yaşlıya her yaş grubunu ve bireysel olarak olağanüstü hallerin yaşamımızdaki yerini dikkate alarak yeniden düşünebiliriz.

Belki “haklıyı ve haksızı” ayırt etmek için değil, sadece ne olup-bittiğini, tartışmanın ne anlama geldiğini kendi konumunuzdan değerlendirmek için…

[email protected]

*

Not:

Henüz, kamu taşımacılığında sistemlerin mekanik ve işletim teknolojilerindeki gelişimleri ve bunun ivmelenmesini, tartışmaya katabilmiş değiliz. Eğer bu konu ve “küçülme hipotezi tartışmaları çerçevesinde, taksiler nerede duruyor?” sorusu ilginizi çekiyorsa, tartışmaya gelecek hafta da devam edebiliriz…

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

O zamanlar kentlerde işçiler fabrikaları, öğrenciler rektörlükleri işgal ederdi

Tam 50 yıl önce, Türkiye kentleri o zaman kadar hiç görmedikleri bir şeyi gördü. Zaten böyle bir şeyi bir daha da görmedi. Türkiye diyorum ama aslında İstanbul demem gerek, belki İzmit-İstanbul da denilebilir. Diğer kentlerin gördüğü pek de “istisnai” sayılabilecek türden bir olay değildi.

Görülen neydi?

Bu tam olarak bir sınıfın, barışçıl bir biçimde kendi hakları için ayağa kalkması, yürümesi ve neyi isteyip-neyi istemediğini söylemek için, belki o zamana kadar kendisinin bile farkında olmadığı kendi gücünü ortaya koymasıydı.

Bunu bir sınıf hareketi olarak nitelerken, alışılmış bir kalıbı kullandığım için, öyle demiyorum. Bir “halk ayaklanması” değildi. Hatta buna bir “emek hareketiydi” demek de yeterli değil. Çünkü ortada örgütlenmiş ve bilinçli, ne yaptığını bilen ve nasıl yapacağı konusunda hazırlanmış ve örgütlenmiş, kitlesel bir hareket vardı. İşçi sınıfı sınıf çıkarı için, başka diğer bütün yollarla iletmeye çalıştığı ama anlatamadığı isteğini, böyle anlatmaktan başka bir yol kalmadığı için grev, işgal, yürüyüş, gösteri ve sonuç olarak, hepsinin toplamı sayılabilecek ve inanılmaz derecede güçlü ve sade bir toplumsal dayanışma ve toplumsal bilinç gösterisi olan direnişi gerçekleştirdi.

Haziranın tam ortasında, kentin gördüğü bu göz kamaştırıcı soyluluktaki direniş o kadar çok yönüyle incelenmeyi ve aydınlatılmayı hak ediyor ki, ben bunlardan hiç birisine, kısacık bir yazı ile değinebileceğimi düşünemem bile. Buna karşılık Haziran, üzerinde çok çalışılmamış, anlamak için özel ve derin, çoklu bir çalışma yapılmamış bir olgu olarak, önümüzde duruyor hala.

Belki akademik ve entelektüel çevre bu olayı küçümsedi de üzerinde durmadı, ya da tehlikeli bir alan olarak gördü? Belki sendikalar zaten yapılması gerekeni eylemli olarak fabrikanın kapısının önünde, yollarda ve meydanlarda söylemiş oldukları için gerisini, yani bunun anlamı üzerinde çalışmayı başka gruplara bıraktılar? Belki Türkiye, her zaman yaptığı gibi, bu olayın toplumsal ve politik karşılığını bulamak üzere tartışmaların yapılabileceği siyasi ortamı ve partileri yok ettiği ve askeri bir zorbalıkla “temizlediği” için, bu alandaki tartışma güdük kaldı. Aslında bu nedenlerin hepsi ve daha fazlası nedeniyle işçi sınıfının tarihi, ancak bu kadar toparlanabiliyor…

Dünya değişse de hak arayışı biter mi?  

Zafer Aydın, “İşçilerin Haziranı”nı yazmasaydı (Ayrıntı Yayınları, 2020), bugünün kentlileri belki anımsamayacaktı bile, 50 yıl önce İzmit’ten İstanbul’a, Haliç köprülerini açtıracak kadar güçlü bir biçimde gelen insan selini… İşçi sınıfı gerçeğini…

“Gerçekten anlayabilmek, 1970 Haziran’ını, ne işe yarayacak?” diye düşünülebilir. Dünya değişti, kentler değişti, kapitalizmin tarzı ve üretim biçimleri değişti, üretim teknolojisi değişti, üretim örgütlenmesi-biçimi değişti, sınıf tanımı/ sınıflar değişti, çalışma biçimi değişti. Eski işçi sınıfı tanımına göre örgütlenmiş işçiler artık yok ve bugünün işçilerinin örgütlenme biçimleri de değişti, sendikalar değişti… Her şey değişti ve neden bakalım Haziran ayına?eşit

Ama insanların, toplumsal sınıfların, baskıya karşı, politik olarak üzerine gelinen insanların güçsüzleştirilmesine, yoksullaştırılmasına, demokratik olarak sahip olmaları gerekenlerin ellerinden alınmasına karşı duruşu da değişti mi? Direnmek yok mu artık? Karşı çıkış, isyan?

Bugünün dünyasında, bugünün kentinde nasıl karşı çıkılıyor, doğanın-insanın ve bunca yılda birikmiş kültürün sömürüsüne karşı? Hak arayışı demokratik bir toplumda biter mi? Eşitlik arayışı? Koruma arayışı? Onarma arayışı ve daha iyi olacağını zannettiğimiz bir dünyanın arayışı?

Peki ama insanlar, bireyler ve toplumlar, kadınlar ve erkekler, nasıl arıyor özgürlüklerini ve incinen eşitlik duygularına göre yapılması gereken davranışları? Bu, her defasında tarihin o anında başlayıp o anın hemen ertesinde de bitip-giden bir şey mi? Kentlerdeki direnişlerin, isyanların bir geçmişi/ tarihi ve belirli örüntüleri, binlerce ayrıntısı değişse bile ana ekseninde çok daha ağır değişen bir özü olmadığı söylenebilir mi? Böyle bakıldığında, “Haziran’ı hazırlayan kentler nasıl yerlerdi?” sorusu, biraz daha anlam kazanmış oluyor.

Sorular…

O işçi sınıfı nasıl oluştu? Sınıf, nasıl bir şeydi/ ne tür nitelikleri/ özellikleri vardı? Kimlerden oluşuyordu/ kimdi o kadınlar ve erkekler? Kentin neresinde yaşıyorlar, nasıl evlerde oturuyorlardı? O evleri ve mahalleri kim yapmıştı ve nasıl yapmıştı? Evin bahçesi, oradaki toprak nasıl kullanılıyordu? Aile kimlerden oluşuyordu? Yaşlılar da var mıydı o evde, çocuklar nasıl büyüyordu, nasıl ve ne kadar eğitiliyordu, çocukların sorumluluğu kimdeydi? Nerede oynuyordu çocuklar arkadaşlarıyla?

Hasta olduğunda ne yapıyordu, bakımıyla ilgili masraflar, ilaç nasıl karşılanıyordu? Sınıfın içinde Kürtler, Lazlar, Türkler, Müslümanlar, Aleviler, Hristiyanlar ve inançsızlar var mıydı? Hemşerilik ne kadar önemliydi? Aralarındaki dayanışmayı etkiler miydi bu farklar? Sınıf dediğimizde, toplumsal bir kategori olarak sınıfın özelliklerini bütünüyle bilmek ve onu, o Haziran gününde bu kadar gözü pek davranmaya yönlendirebilecek sınıfsal geri-plan nasıl bir şeydi?

O eve giren gelir, sadece parasal bir gelir miydi? Parasal gelir nasıl kazanılıyordu ve ne kadar yeterliydi? Parasal olmayan gelirler neydi ve güvenilirliği neydi? Giderleri neydi, paranın nerelere harcanması gerekiyordu ve hiçbir para harcamadan sağlanabilecekler nelerdi? Evdeki emek türleri, kadınların yaşlıların çocukların emek süreçleri içindeki yerleri, üretimleri, işçi sınıfının evde-fabrikada-atölyede ve sokaktaki toplam üretimi, sınıfı nasıl kuruluyordu?

Sonuç olarak, toplam hane gelirlerinin bileşenleri nasıl oluşuyordu ve kentteki gelişmelerle nasıl ve ne kadar uyuşuyordu? Borcu var mıydı, varsa bu borç örüntüsü ne biçimde oluşuyordu? Birikimi var mıydı? Varsa bu birikimin amacı neydi ve nasıl birikiyordu? Mülkü-malı var mıydı? Evi, motosikleti, otomobili, köyünde tarlası-toprağı?

İş aramak, iş bulmak, fabrikaya girmek ve fabrikada çalışmak, daha bir-kaç yıl öncesinde kırın o dağınık ve eziyetli tarlasında çalışmakta olan kadınlar ve erkekler için ne anlama geliyordu? İşe girince sendikaya girmek, sendikadaki örgütlenmenin inandırıcı ve güvenilir bir bağ haline dönüşmesi? Bir başka fabrikadaki bir başka insan ona yabancı mıydı, yoksa aynı sınıfın benzer kaygıları içindeki bir arkadaşı, tanımadan/ gözü kapalı güvenebileceği ve birlikte yola düşebileceği biri miydi?

Politika ne anlama geliyordu? Politik partiler ve politik fikirler, havalarda uçuşan sosyalizm sözcüğü, işçi sınıfının toplumdaki yerinin ne olması gerektiği, haklar ve hak elde etmenin gerektirdiği uğraş, bunun için nelerin göze alınabileceği? Kahvedeki sohbet, aile içinde sofra başındaki sohbet ve ücret, sendika konuları; direniş, dayanışma terimlerinin kullanılma biçimleriyle ilgili bilgiler…

Radyodan, belki televizyondan dinledikleri nasıl etkiliyordu yaşamını ve siyasi düşüncesi nasıl oluşuyordu? Üniversitelerin çok canlı ve sürekli toplumla bütünleşen mesajları ve öğrencilerin isyancı ve kural tanımaz davranışları? Amerikan bayrakları ve “emperyalizm”, “sömürü”, “üçüncü dünya” sözcükleri? Meclisteki tartışmalar, ne düşündürüyordu ona, üniversitedeki olaylar, kentlerin o çok heyecanlı ve sürekli değişkenlikler içeren, öğretici ve genç havası…

İşçi sınıfını böyle kanlı-canlı insanlar, kadınlar-erkekler, çocuklar ve yaşlılar ve bir yaşam çevresi olarak tanımadan, onun Haziran’daki davranışını, nasıl anlayacağız ve değerlendireceğiz? Bu sınıfı kim nasıl koşturabilirdi, Dağlarca’nın sözüyle “omuzlarında gök yarısı bayraklar”la sokaklarda, kan-ter içinde ve büyük özverili bir dayanışma içinde?

İşte, o kenti bilmem ve anlatabilmem gerekiyor, o işçi sınıfını ve o müthiş direnişi anlayabilmek için…

O işçi mahallelerinde nasıl bir toplumsal sermaye oluşuyor ve birikiyordu? Sanat alanları daha çok ilgilendi bu insanlarla, sınıfın ve direnişin oluşumuyla: Arkadaşlıklar, komşuluklar nasıldı? İnsanlar sokaklarda birbirini ne kadar tanıyordu, dayanışma örüntüleri nasıldı? Delikanlıları baştan çıkartan “arkadaş ıslıkları” nasıl çalınıyordu akşamları? Orhan Kemal anlatıyor. Başka romanları da var gecekondunun, yoksulluğun ve giderek kentin bir parçası olmanın…

Orhan Pamuk anlatıyor, yoğurtçunun “başındaki bir tuhaflığı”… Şiirden, öyküden, romandan ve türkülerden, müziğinden doğru tanıyoruz işçi sınıfının insanlarını ve yaşamını. Yoksulların resimlerini yapan ressamlar, filmini çeken ve öyküler anlatan sinemacılar var elbette. Lütfi Akad ve niceleri, anlatıyordu onların destansı öykülerini… Onların duyarlığı ve inceden inceye anlattığı sade yaşamın değişimindeki geçitler, bizi biraz yaklaştırıyor Haziran ayının işçi sınıfına…

Bunca soru içinden nasıl bir yanıt bulduysa ve kendini nasıl tanımladıysa işçi sınıfı, Haziran’da çıktı fabrikalardan, birbirine bağlanan kar tanecikleriyle büyüyen bir kartopu gibi, giderek bir çığ gibi, kapladı İstanbul’un üstünü…

Timur Selçuk, İhsani’den öğrendiği en güzel şarkısını söylüyor, piyanosunun başında: “Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü…”

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aydınlanma, modernleşme ve gericilik bağlamında küçülme üzerine

Önceki haftalarda başladığımız “küçülme” kavramına ve Serge Latouche’un düşüncelerine, koronavirüs pandemisi günlerinde ortaya çıkan durum ve pandemi sonrasının “normali” arayışı penceresinden bakmayı sürdürecek olursak, biraz daha fazla tartışmaya gerek olan konulardan biri de “üretimde ve tüketimde sayısal veriler bazında küçülme, teknolojinin ilerleyiş hızında veya bilimsel buluşların her tür teknolojiye (özellikle savaş veya savunma teknolojileri ve doğayı geri dönülmeyebilecek düzeyde bozan ve kirleten teknolojilerde) dönüştürülmesi hızında, küçülme söz konusu olabilir mi?” sorusu olacaktır.

Bu soru küçülmenin doğrudan bir geriye gidiş, yoksullaşma/ gerileme veya daha açık söyleyecek olursak, gericilik düşüncesi ve projesi olup-olmadığı sorusuna bağlanmaktadır

Soru: Küçülme projesinin aydınlanma geleneğine uygun olduğu söylenebilir mi?

Soru: Bu projenin modernleşme projesi içinde yer aldığı söylenebilir mi?

Yoksa bu küçülme projesi, bütünüyle bir gericilik projesi midir?

Bu sorulara yanıt vermeden önce belki biraz da aydınlanma ve modern öncesi, (bu dönemi geleneksel ya da en gelişmiş haliyle klasik dönem diye de adlandırabiliriz) bütün özellikleriyle geri ve gerici bir dünya tanımı mıdır, ona bakmalıyız.  Aydınlanma öncesi dünyasının doğa ve insan ilişkilerinden öğrenecek ve yararlanacak bir şeyler bulmak olası mıdır? (Ya da geleneksel yaşama, kıra ve kente veya kullanılan teknolojiye ve bu teknolojiyle yeryüzünün ekolojisi arasındaki ilişkiye bazı açılardan pozitif olarak bakmaya çalışmak gericilik midir?)

Salgından sonra küçülmeyi düşünmek

Bütün bu sorular, elbette kısa bir yazıda yanıtlanmak ve tartışmayı sonlandırmak amacıyla yazılmadı. Ancak bu tür soruları ve anlamları üzerindeki irdelemeleri, koronovirüsün kendiliğinden küçülttüğü, üretim-tüketim-istihdam ve özetle ekonomi, daralttığı uzam ve gündelik yaşam alışkanlıkları, bekli bazılarımıza yeniden hatırlattığı toplumsal işbölümü ve kendine ait zamanı değerlendirme biçimleri vb. bakımından neden yapmayalım? Küçülme kavramını; daha az mal ve hizmetle, daha az konforla yetinen bir deneyimden yeni çıkarken bir başka açıdan yorumlamak mümkün olabilir mi?

Belki de bu tür soruları sormak bütünüyle saçma ve pandemiden çıkış duygusu güçlendikçe dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi pandemi öncesinde geri dönecek, eskiden yaşadığımız gibi yaşamaya devam edeceğiz. Bununla birlikte düşüncemizin bir ucunda da, doğal kaynakların bazılarının tükenmekte olduğu, endüstriyel ve tarımsal üretim teknolojilerinin yarattığı kirlenmelerin giderek ivmelendiği ve dünyanın taşıyabileceği kapasiteyi aştığı ve bazılarında da aşmak üzere olduğu, birçok canlı türünün tükendiği ve gelişmiş teknoloji ürünlerini kullanarak yapılan tüketimlerin ve savaşların giderek bizi daha sağlıksız ve yeni afetlere açık bir duruma getirmekte olduğunu vb. bilgisine de sahibiz.

Evet, pandemi sonrasında yaşam biçimlerimiz, tüketimimiz, uluslararası ilişkilerimiz vb. hemen değişmeyecek olsa bile ne kadar daha böyle sürecek ve nereye kadar sürecek? Yeni yıldızlar ve gezegenler, uzayda yaşanabilir yeni yerler ve madenler/ enerji kaynakları bulunana kadar mı? Yoksa çok daha yakın bir gelecekte nüfusun artışı, kitlesel üretim ve savaş- ölüm teknolojilerinin birbirini dengelediği aşamaya kadar mı? Uzlaşarak sorun çözme becerisinin azalması/ politikada gerginlikler, popülist kitlelerin seçtiği psikopat yöneticiler, despotizm ve tiranlık, artan ekolojik felaketler vb. nedenleriyle, zaten bir distopyaya dönüşecek bir yeryüzünün sunabileceği olanakların çok az olacağı dönemde mi?

*

Bu noktada belki, yukarıda soruna sorular dönmek ve yeniden onlara yanıt aramak, daha iyi olacak? [Bu arada, Latouche’nin küçülme üzerine yazılmış kitabının adının, “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru” olduğunu da anımsamalıyız.]

Aydınlanmanın ‘kirli’ yüzü  

Aydınlanma ve büyüme-küçülme sorunsalı: Aydınlanma, kuşkusuz insanlık için büyük ve hızlı ve devrimci ve heyecan verici dönüşümler ve ilerlemeler çağı olarak görülmeli ve “ilerleme” sürekli olarak geleceğe, yeni ve özgür bir düşünceyle üretilmiş olana, geçmişin değerlerinden bağımsızlığa ve kalıplaşmaktan kurtulmaya yönelik bir çağ olarak nitelenmeli. Avrupa insanı için çok atılımcı ve çok yaratıcı, cesur bir çağdır. Ama bireyin ve toplumun, belki daha kişilikli ve özgür, ama aynı zamanda daha bencil ve kendini beğenmiş/ narsistik aşamasının doğuşudur.

Avrupalı daha güzele, daha rafine olana, daha konforluya ve daha kolay yaşayabilmenin kolaylaştırıcılarına doğru hızla ilerlemiş, bütün dünyaya yayılmış ve çabucak yayıldığı coğrafyayı sömürgeleştirmiş ve köleleştirmiş, onları kendi üretim sistemi için daha verimli hale getirmiş, onların o güne kadar kullanmadıkları veya çok az kullandıkları kaynaklarını, kendisi için kullanmaya başlamış, zenginleşmiş ve bilimsel bilgiyi sistemleştirmiştir. Sadece dünyanın diğer insanlarına değil, doğaya da daha çok egemen olmak için sürekli olarak teknoloji geliştirmiştir.

Ancak aydınlanma döneminde, bilimsel ve teknolojik buluşlar ve devamında gelen, acımasız bir rekabete dayanan kapitalist gelişme ve savaşlar-yıkımlar, insanlığın beyaz Avrupalılar dışında kalan kesimleri ve eski uygarlıklar, yerel kültürleri bakımından giderek ivmelenen oranda, tam bir felakete dönüşmüştür.

Aydınlanmış Avrupa’nın en batısındaki modern kentlere (bugünlerde baş aşağı edilerek, köprüden ırmağa atılan) köle tüccarlarının heykeli dikilirken, geleneksel Afrika’nın köylüleri, limanlardaki köle gemilerine dolduruluyordu. Ancak unutmamalıyız ki batının özel sermayenin birikimi öncülüğünde aydınlanması ve refahı, bilimsel ve teknolojik gelişiminin inanılmaz bir hızla ivmelenmesi, dünyanın bütün ötekilerinin, tarihi yazılmamış acıları ve yıkımı üzerine kuruldu.

Asıl büyük felaket, kapitalizm ve üretim-ulaşım- iletişim teknolojileri, altyapıları geliştikçe, kaynaklar-ormanlar israf edilip ve tükendikçe, doğanın kirlenmesi, savaşlar (belki artık, Afganistan-Irak-Suriye-Yemen-Libya vb. gibi yerlerde, batı kapitalizmi eliyle başlatılmış iç-savaşlar demeliyiz) -madenler ve altyapının yeryüzünün özgün ve doğal dokusunu geri dönülemeyecek düzeyde parçalayıp-bozup-kirletmesi arttıkça ortaya çıktı.

Aslında hepimiz, kendimizi aydınlanmanın çocukları olarak görüyoruz. Ama aydınlanma projesinin, burada iki paragrafta açıklanamayacak kadar büyük bir tahrip gücü olarak da düşünülmesi gerekir. Aydınlanmanın, daha çok batılı toplumları bakımından dünyaya ve dünyanın öteki insanlarının yaşamlarına ve ekonomilerine egemenleşmesi, kapitalizmin gelişmesiyle dünyayı sömürgeleştirilmesi ve veya öteki coğrafyalarda yaşayan insanları köleleştirilmesi veya batılı anlamdaki bir yaşayışa uyarlaması, refahı ve konforları için doğanın ve insanın, belirli bir bilimsel sistematiğe göre sömürülmesi anlamına geldiği de düşünülmelidir.

Batı için aydınlanma, arkasından gelen bilim ve teknoloji ve üretim ve verimlilik artışı, ekonomik patlama, refah ve daha rahat ve zengin bir yaşam, daha gelişmiş kentler, sanat ve kültür alanında, gerçekten kökten yenileniş- incelme ve rafinasyon anlamına gelmekle birlikte, bunun dünya için aynı anlama geldiğini söyleyemeyiz.

‘Modern’ öncesi ilkel olmak zorunda değil

Modern kavramı için de benzer bir tartışma geliştirilebilir: Gerçi “modernite”/ “modernleşme” kavramları, aydınlanma kavramının sadece daha çağdaş bir uzantısı gibi algılansa da modernliğin, belki de modernleşme kavramına çok sıkı bir biçimde bağlandığı, daha politik olduğu ve uygulamada ve gündelik yaşamda daha güçlü algılandığı, her şeyden önemlisi, aydınlanma ile elde edilen kazanımları hızlandırmak ve yaygınlaştırmak üzere uygulanabilecek bir programı çağrıştırdığı için aydınlanma fikrine göre bazı farklar taşıdığı söylenebilir.

Modern öncesi ise, teknolojisi ve enerjisiyle, altyapısı ve konforları bakımından azla yetinilen, daha basit ve ayrıntılandırılmamış bir iş bölümüne göre çalışılan bir aşamadır. Ancak, bu aşamada yaşayan insanlar, neye göre ve ne kadar geriydiler?

Bugün her tarafı aydınlatılmamış ve ısıtılmamış ya da soğutulmamış (iklimlendirilmemiş) bir mekanda yaşamak, bize oldukça zor geliyor olabilir. Ya da ilkel bir tarımla ve yoğun emekle üretilmiş, kaba ve raf standardına göre etiketlenmemiş bir tarımsal ürünün tüketimi veya anında haberleşememek, bir yerden bir yere gitmek için motor ya da makine gücünden yararlanılmamış yolculuklar, bugün için kabus gibi olabilir.

Bununla birlikte küçülme kavramlarını gözden geçirirken, mağara yaşamına veya muma ve su değirmenlerine, kağnıya dönmekten başka birçok ara aşama üzerinde düşünebiliriz belki? Genellikle kitle taşımacılığının ya da bisiklet ve yayalığın söz konusu olduğu bir yerleşim/kent çok mu ilkel olur? Daha az ısınmak ve havalandırmak, çarşıyı gezerken bazen üşümek/terlemek, rüzgarla-yağmurla-gün ışığıyla ve gerçek bir hava ile karşılaşmak çok zor mudur? Egzotik meyveleri yemesek ama endüstriyel olmayan bir kayısının veya elmanın 40 yerel çeşidi olsa pazarda?

Gördüğünüz gibi sorular gittikçe basitleşmeye ve ilkelleşmeye başladı: Ama pandemi sonrasında, sadece “eski normale dönmek” yerine keşfedilmiş bir “gerekli olanı kendi eliyle/aklıyla yapmak” ve tanımlanmış ”işbölümünün sınırlarını zorlamak” ya da daha az konforla yetinmek veya para karşılığı “piyasadan temin/tedarik” edilen mal ve hizmetlerin bazılarına dayanışmalar ve toplumun/ insanın doğal içgüdülerine göre kurulan arkadaşlıklar ve yardımlaşmaları vb. üzerinden erişsek? Yeniden düşünürken gereksiz olanları eleyerek biraz küçültülmüş bir tüketim ve biraz genişletilmiş, gerekli olanı kendi emeğiyle(ve daha basit bir teknolojiyle) üretmeye uğraşmak filan…

Unutmamalıyız ki piyasadan alınan her mal veya hizmet, bu üretim sistemine verilmiş bireysel bir oy gibidir. “İmkansız” olsa da daha sade ve küçük ama kendi iç dengeleriyle kararınca ve sağlıklı bir bolluk arayışı, saçma mı?

Tartışılması/konuşulması gereken çok şey var. Biliyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Nefes alamıyorum’

Endüstri devrimine kadar kentler, isyanların mekanı değildi. Daha çok kırda, ormanlarda, dağlarda (bu Avrupa coğrafyası için daha az, Anadolu için daha çok söz konusu) ve köylerde kendilerine yer bulmuş olan köylülerdi isyan hareketini düzenleyenler…

Ama endüstri devrimi dünya ve coğrafyayı değiştirdi. Fabrikalar ve işçiler kentleri, artık dünyanın en büyük isyan yerleri haline getirdi. Belirli bir insanlık durumuna karşılık gelen taleplerin karşılığını alabilmek amacıyla düzenlenen toplumsal hareketler, çoğu kez barışçıl ama bıçak kemiğe dayanmışsa bazen de yakıp-yıkmayı, makineleri kırmayı da içerebilen kent isyanları sıklaştı ve daha sınıfsal bir nitelik kazandı.

İsyan, bazı durumlarda nefes almak kadar gereklidir insanlık için. Özellikle, yoksullar, ne yaparlarsa yapsınlar emeklerinin karşılığını alamayanlar, daha doğuştan, içine doğdukları sınıf, renk ya da din-dil-mezhep nedeniyle, ayrımcılığa uğrayanlar ve onlara yapılanın “ayrımcılık” olarak kaydedilmesi bile söz konusu olmayanlar için…

Bazen özel bir baskıya, haksızlığa ya da özel bir duruma gerek bile kalmadan özgürlüklerin bir keyfiyet olarak daralması, keyfi bir biçimde yok edilmesi, haksızlığın “normalleşmesi” ya da adalet, hatta hukuk sisteminin içinden bütünüyle çökmesi, hatta Spartaküs için olduğu gibi normal düzenin böyle olması ve dili bile olmayanların üzerine hunharca yürünmesi, bir otun ezilmesi, bir ağacın sökülmesi, bir suyun ya da havanın çürütülmesi gibi durumlarda da isyan kaçınılmazdır.

İsyan

İnsanlar, mutlaka bir şiddet, ya da eylemli karşı mücadele ya da herhangi bir zorbalık içermeden de isyan edebilirler. İsyan, zaten daha çok her gün kafamızın içinde, duygularımızın bam telinde gezinen bir şeydir. Sürekli olarak damarlarımızdan akar… Bunu, bir öfke krizi olarak görmekten çok bir bilinç durumu olarak görmek gerekir. Baş eğmemekle, kimliğini, düşüncesini, doğru bulduklarını savunmakla, aykırının anlam dünyasını geliştirmek ve zenginleştirmekle ilgilidir. Bu nedenle belki her insanın en iyi eğiticisidir ve yaşamlarında isyan duygusunu ve eylemini hiç deneyimlememiş olanlar, eğitimlerinin bir yanının eksikliğinin sonuçlarını hep duyumsarlar, sürekli olarak ezildikçe…

Gezi, tam olarak, bu “nefes alamama” durumuna karşı isyandı. Özgür olmak isteyenlerin, kadınların, üzerinde yaşadığımız gezegenin dostlarının isyanıydı. Dünyanın deneyimlediği en zengin ve renkli, en derinlikli ve barışçıl, en harika ve güzel isyanlarından biriydi… Böyle olduğu için de, onu ezmek ve “harika bir mucizeyi” hiç olmamışçasına yok etmek isteyenler tarafından, büyük ve kaba bir öfkeyle ateşe tutuldu…

Dünyanın bütün kentlileri, bütün insanlar, her gün, kentlerinin her yerinde, bu isyan duygusunu alevlendirecek nedenlerle yüz yüze geliyorlar. İsyan, ne de olsa ana akımla, iktidarı elinde tutan otoritenin koyduğu kurallarla, hatta insanlığın geliştirmiş olduğu temel değerleri bile umursamayanlarla baş edebilmek için, kendiliğinden gelişen ve çok bulaşıcı olan bir coşma ve köpüklenme halidir. “Nefes almaktır” da diyebiliriz.

Birikme…

Öyle şeyler olur ki her gün/ her an karşınıza çıkan ufak şeyler, küçük haksızlıklar, küçük nezaketsizlikler ve aşağılamalar, ayrımcılıklar ya da hiçe saymalar, haddini aşmış bencillikler, tacizler ve zorbalıklar… Bunların her biriyle teker teker uğraşamazsınız. Onlar artık, egemen iktidarın gündelik yaşam sözlüğünde yer almış, o günkü toplumsal yaşamın olağan olarak kabul edilmesi gerektiği sözsüzce onaylanmış ve kodlanmış, minik ve uğraşmaya değmez zarar verici küstahlıklarıdır.

Ama bunlar birikir. Biriktikçe, soluduğumuz havayı donuklaştırır ve katılaştırır. Artık nefes alamaz hale gelirsiniz. Nefes almamak için her defasında bir polis dizinin boğazınıza dayanması gerekmeyebilir. Ancak dayanmışsa gerçekten ve alamamışsanız o nefesi, ölürsünüz artık… Ölmek, doğası gereği yeni yaşamlara, yeni isyanlara yer açmak demektir. Bu tür ölüme karşı öfkelendikçe, giderek kızışan protestolardan başka ne yapılabilir ki? Karşı durmak ve eşitliği ve adaleti onarmak ya da yeniden kurmak isteğinizi ancak o öldürücü şiddete karşı, güçlü bir çıkış yaparak ifade edebilecek hale gelirsiniz.

“Yasal, barışçıl bir yürüyüşle, zorbalıkla ve şiddet kullananlara karşı ne kadar etkili olunabilir, toplantı halindeki insanların üzerine cop-sopa sallayanlara, ateş edenlere karşı ne yapılabilir?” diye düşünebilirsiniz. Şiddetin tırmanan sarmalına kapılmak işten bile değildir bu gibi durumlarda… Şiddet ve “karşı-şiddet” üzerinde çok fazla tartışma yapılmış olsa da sonuç olarak bu bir dehşet döngüsüdür. Şiddete ve acımasız zalimlik uygulamasına karşı direnmemek ise artık o polisin dizinin gırtlağınıza bastırmasına izin vermektir. Bütün uçları çıkmaza giden bir dilemma…

Bir isyan mekanı olarak kenti yaşamaya elverişli hale getiren, belki; direnebilmek, istemediğinizi göstermek, muhalefet etmek, akıntıya karşı akmak ve bunun etkili olabilmesi için birden çok aracı kullanabilmek olanaklarının olmasıdır… Gerçi kent aynı zamanda direnişi yapanlara karşı iktidarın da güçlerini daha kolay toplayabildiği ve etkili olduğu bir yerdir. Ya da yeteri kadar etkili değilse Haussmann, kitleler top ateşinin menziline daha kolay girebilsin diye caddeleri buna göre açar ve düzenler…

Norm’u kırmak

Kentte önemli olan, özünde politika yapmak için bir “temsili sistem”/ her hangi bir dolayım gerekmeden, kendi adınıza söz ve düşünce söylemeyi etkili hale getirebilmek olanağının bulunmasıdır veya sizin gibi düşünenlerle daha kolay iletişim ve dayanışma sağlayarak, etkinizi hızla artırabilmek şansı yaratabileceğiniz bir çevrede olmanızdır. 

Topluluk olarak, bir araya gelerek, genel iradenin, kuralların ve ortalama ve genel kabullerin, normun karşısında, gerekirse küçük bir azınlık olarak hatta tek başınıza, siyasi eylemde bulunabileceğiniz ve sesinizi duyurabileceğiniz bir yer olarak, önemlidir kent. Dilerseniz norm kırıcı olabileceğiniz; kuralsız ve düzensiz siyaset yapabileceğiniz bir yer. Meramınızı başkalarına anlatabilmek için, en azından sizin herkes gibi düşünmediğinizi gösterebilmek için, kentteki örgütler, düzenekler ve sonuç olarak diğer insanların yoğunluğu, kentin bir isyan/ karşı koyma yeri olabilmesini sağlar…

Bazı isyanlar, sadece belleğe yazılmak ve ileride belleğin bu anlamda boş olmadığını gösterebilmek için olsa bile gereklidir. Bazı isyanlar ise hemen şimdi ve eylemli olarak, iktidarın o görkemli ve sarsılmaz Basille Kalesi’ni ele geçirmek ve yerle bir etmek içindir. Bazen iktidarın gücünü tanımadığını gösteren on binlerin omuzunda dalgalanan bayrakların parlaklığıyla bazen yerde yüzükoyun yatırılan George Floyd’un gırtlağına basan polisin dizinin kestiği solukla, kentlerin belleği isyanları taşır ve kabarır. Yeni karşı koymaların her zaman yapılabileceği, yenilenebileceği ve protestoların, her aykırı için mümkün olduğu bir yer olarak kent, kendi kültürünü sonsuz bir biçimde dokumaya devam eder.

İsyancılar, bazen bir lav gibi geçtiği yerleri alevler içinde bırakarak, bazen bir su gibi geçtiği yeri serinleterek ve ferahlatarak, bazen bir yel gibi hiç görünmeden ama sarsarak ve sallayarak sokaklardan geçer, meydanlara dolar ve oradan da kentin belleğine doğru akar. Köprüler açılsa da 15 ve 16 Haziran’da İstanbul’un bütün fabrikalarından meydanlarına aktıkları gibi…

Önemli olan kentin her durumda, kendi aykırılarına meydan vermesidir. Nefes almaya, aykırı olmaya, akıntıya karşı küreğini savurmaya, genel olan inancın veya doğru bilinen her şeyin karşısında durmaya, protesto etmeye ve isyan etmeye, öfkeye her zaman yer ve olanak olmasıdır… Eğer bu olanak varsa ve polis dizini boğazımıza dayamamışsa şiddetin olması, alevlerin yükselmesi ve köprülerin yıkılması zaten hiç gerekmeyebilir…

Kapitalist ve neo-liberal sistem, atmosferi kirleten, karbon bileşenli yakıt üreten ve ormanları yakan ya da maden çıkartmak için yok eden sermaye sınıfının, otomobillerin ve endüstriyel tarım yapan şirketlerin/ monopollerin ve özetle insanları nefes alamaz hale getiren kapitalist devletlerin, bütün gücüyle gezegenin egemeni olduğu bir dönemde kim, nasıl ırkçılığın ve ayrımcılığın, yoksulluğun olmadığı bir yaşam düşleyebilir?

Nefes alamıyoruz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Latouche, kanaatkar bolluk toplumu ve küçülme üzerine tartışmaya giriş

Virüs ile ilgili düşünmek, yerini giderek virüs sonrası ile ilgili düşünmeye bırakmaya başladı. Ama bu düşünceler oldukça, hayır nerdeyse sadece ekonomik ağırlıklı… Gerçi bu kadar çok kapanan işyeri, artan işsizlik ve artan enflasyon, üretimde azalma ve şiddetle artan yoksullaşma nedeniyle başka bir alan kalmadı.

Şimdi biz şöyle düşünüyoruz: Kapitalist sistem kendi öncülleri/ postulaları ve kuralları çerçevesi içinde çalışamıyor ve bundan dolayı da ortaya çok büyük kayıplar çıkacak/ çıkıyor. Ama bunlar geçecek. Geçince ekonominin (aslında kapitalizmin) çarkları yeniden dönmeye başlayacak ve eskiden olduğu gibi, hatta belki daha hızlı/ daha verimli veya daha ileri bir teknolojiyle, mevcut işleyiş yeniden yerine oturacak ve sorun çözülmüş olacak.

Ancak bu gördüğümüzü şöyle de düşünemez miyiz? Kapitalizm çalışamıyor ve çalışmasa da yaşıyoruz. Hatta kapitalizmin bütün kurallarının geçerli olduğu koşullarda yapılamayacak şeyler yapılabildiği için ayakta durabiliyoruz. Bu durumda da şöyle diyoruz: Bunlar geçici olarak yapılıyor; yoksa bu sürdürülemez bir durumdur.

Gelecek düşüncesi, her zaman bilinmeyenleri içerir. Ama insanın/ insanlığın geleceği ile ilgili düşünceleri, arzuları, daha iyi tanımlanmış koşullarda da planları olur ve böylece geleceğini, kendi iradesi doğrultusunda kurmaya çabalar… Şimdi düşünüyoruz: Kapitalizmin “normal” koşulları hemen işlesin mi/ işleyecek mi? Yoksa başka bir dünya düşünmek için, içinde bulunduğumuz an bir fırsat mı yarattı? Doğrusu bu “fırsatçı” düşünme biçimi bana çok fazla mevcut iktidarları çağrıştırdığı için pek öyle bakmıyorum duruma. Ama yine de yazacaklarım, sanki “fırsat değerlendiriyormuşum” gibi görünecek. Bunu da biliyorum.

Uzunca bir zamandır tanıtmak istediğim bir kitap vardı. Ancak kitabı tanıtmaktan çok, bu kitaptaki düşünceleri tartışabilmek çok harika olurdu… Belki birçok kişinin çoktan okumuş ve üzerindeki tartışmaları da yapmış olduğu bir kitaptır. Kitap 2011’de, Türkçe çevirisi de 2018 yılında yayınlanmış. Bununla birlikte kitaptaki kavramlar yeniden tartışılabilecek nitelikte. Önce kitabın künyesini yazıyorum:

Serge Latouche (2018), Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim, İstanbul. 

Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var.”

Çeviriyi Tahir Karakaş yapmış ve kitabın başına da çok yararlı bir “Çevirmenin Önsözü” bölümü eklemiş. Hemen söylemek gerekiyor ki buradaki “küçülme” terimi, Latouche’un kullandığı kavramla tam olarak örtüşmüyor. Karakaş, “… küçülme” terimi yerine belki daha doğru bir çeviriyle, büyümeme veya büyüme karşıtı gibi bir sözcükle, (büyümek/ gelişmek=croissance ve decroissance bunun tersi) kavramla ifade etmek daha doğru olabilir?” diyor. Ancak yerleşik sözcük, “küçülme” olduğu için, bu sözcüğü yeğliyor.

“Küçülme” kavramı üzerine, tam da virüsün yıkıcı etkisi altındayken, konuşmak doğru bir yaklaşım mı, tam olarak bilmiyorum ama yine de, kitabın düşündürdüklerini önerdiklerini, fırsat buldukça paylaşmaya çalışacağım.

Modernite ve gelenek arasındaki ilişkiye bu gözle de, yani modernin ekolojik dengeler üzerindeki etkisi gözüyle de bakılması gerekiyor. Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var: Doğa-insan veya insan eliyle yaratılan teknolojilerle doğa arasındaki ilişkinin, giderek doğanın aşınması ve yok olmasına doğru genişlemesiyle bozulan dengeler… Modern-gelenek ilişkisi, bu bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, geleneğe dönemeyeceğimize göre, “başka türlü bir modern” tahayyülü ortaya çıkabilir belki?

Küçülme: Kimin için?

Yukarıdaki ifade, geleneksel kent bakımından da düşünülebilir belki ve böyle baktığımızda, geleneksel kentteki, pek örselenmemiş dengeler üzerinde bildiklerimizi, anımsayabiliriz. Ankara’yı ele alalım örnek olarak, özellikle Hacıbayram’ın yaşadığı dönemde, -Osmanlı Ankara’sının kuruluş dönemi sayılabilir bu- gelenek kenti, yaklaşık olarak böyle bir denge içinde kurmaktaydı. Belki Anadolu’daki bütün taşra kentleri için de doğa-insan-teknoloji dengeleri benzer biçimde, geçerlidir: Oldukça tevazu içindeki -aşırı ve tüketimci olmayan- gündelik yaşam özelliklerine ve üretim ölçeklerine “kendiliğinden” sahip…

Yirminci Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısından sonra, kalkınma edebiyatının çok güçlü olduğu ve siyasal başarının neredeyse ne kadar kalkınma sağladığı ile ölçülen bir ülkelerde, küçülme türü bir düşünce kuşkusuz çok yadırganacak bir kavram. Özellikle daha az gelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için küçülmenin söz konusu olmaması, asıl küçülmesi gerekenlerin gelişmiş ve tüketim toplumu olmayı tam olarak başarmış olan ülkeler olması gerektiği düşüncesi çok güçlüdür.

Ancak bunun tersi de düşünülebilir: Kendi çevrelerini henüz tam tüketmemiş olan, tüketim/ gösteri toplumuna dönüşmüş kesimin oranı henüz çok genişlememiş ve teknoloji bakımından doğaya zarar verecek teknolojilerin kullanımında henüz çok fazla yol alamamış olan ülkeler, belki daha da şanslı sayılabilirler. Tüketimci alışkanlıklardan vaz geçmek, bu tür bir alışkanlığa hiç kapılmamış toplumlara göre daha zor olabilir.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır. 

Sorun belki teknoloji değil. Teknoloji verimliliği arttırmak ve birim maliyetleri düşürebilmek ve bu nedenle sürekli olarak gelişebilmek, bunun için pazarını sürekli genişletmek ve bu nedenle de kitle üretim düzenekleriyle, neredeyse bütün dünya yurttaşına mallarıyla ulaşmak zorunda olabilir.

Ancak biz ne kadar teknoloji kullanmalıyız? Ne kadar tüketmeliyiz?

Teknoloji, hiçbir ücret karşılığı olmadan sağlanıyor olsa bile, kendimiz için gerekli teknolojik mal ve hizmet tüketim miktarını ayarlayabilmemiz gerekir. Bir teknolojiyi ucuz ya da çok kolaylık/ konfor sağladığı için değil, bize gerektiği için ve gerektiği kadar kullanabilirsek eğer, teknoloji ve teknolojik yenilik üretenlerin hem üretim hızı hem de kapasitesi sınırlanacaktır.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler (ışık, ısı, dalga, titreşim vb. bu ortamları belirli derecelerde olumsuz etkilemekteler) konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır.

Üretimlerin ve teknolojik yeniliklerin/ buluşların hızının yavaşlaması/ durulması ve “gerekli olduğu kadar” ve “gerektiği tempoda” üretilmesi için iki imkansız ama basit kural, büyük ölçüde sorun çözücü olacaktır:

  • Barış, savaşsız bir dünya istemek (dolayısıyla hiçbir savaş teknolojisi ve silah üretmemek) ve
  • Tüketimci olmamak (sadece ihtiyacımız kadar ama giderek, gönüllü bir kanaatkarlıkla tanımlanmış ihtiyaçlarımız kadar tüketmekle yetinmek.)

Bu iki temel ögeyi destekleyebilecek bir-kaç basit düşünce daha söz konusu olabilir:

  • Kendi işimizi kendimizin yapması ve mümkün olduğunca ihtiyaçlarımızı satın almak yerine, kendi yapabildiklerimiz kadarıyla ve biçimde üretmek (Hiç aksatmaksızın her işi, iş bölümünün çekici/ kolaylaştırıcı kurallarına kapılmaksızın, iş ile aramıza olabildiğince az dolayım koyarak, kendimiz için yapmak),
  • Başka insanların, başka yeteneklerin/ başka yaşların ve başka yapma biçimlerinin bulunduğu bir toplumda herkesle/ başkalarıyla dayanışma içinde olmak, bir zihinsel muhasebe sistemine takılmadan, tam olarak özverili dayanışmaları ön planda tutmak,
  • Eğer bir teknoloji kullanılacaksa da basit/ inorganik enerji gerektirmeyen ve kirletici olmayan uygun teknolojileri tercih etmek ve bu teknolojileri de yeteri kadar kullanmak (en iyi örneği hala bisiklet).

Belki iş bölümünün bu derece ayrıntılandığı, teknolojinin bunca geliştiği ve teknoloji kullanımının oldukça ucuzlatılmış olduğu,dolayısıyla pazarının bu derece genişlediği bir toplumda, (cep telefonu örneği düşünülebilir) bu söylenenler tamamen “anlamsız ve saçma” kategorisinde görülebilir.

Ancak bu tür davranışların hala mümkün ve yaşamını böyle kurmak isteyen insanların hala oldukça gayretli olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. Belki kendi çevrenizde bile vardır.

‘Azaltma’nın yolları

Burada, ne “hiçbir teknolojiyi kullanmamaktan”, ne “Robinson Crouse gibi bütün işlerimizi tek başımıza yapmaktan” ne de “mağara devrinde yaşamayı taklit etmekten” bahsedildiği çok açıktır.

Diyelim ki bilgisayarınız var ve internet kullanıyorsunuz. Bu durumda belki telefona gerek kalmıyor? Ya da telefona yine de gerek var. Bu durumda yakınınızda olan ve telefonu hala terk etmemiş olan bir arkadaşınızın yardımına başvuruyorsunuz. Unu öğütmüyorsunuz, ama ekmeğinizi kendiniz, ucuz ve kolay bir yöntemle yapmanın yolunu keşfediyorsunuz ve kendi yemeklerini kendiniz pişiriyorsunuz; gömleklerinizi ütülüyor, kopan düğmeleri dikiyorsunuz.

Bazen arkadaşlarınızı davet ediyorsunuz ve birlikte yiyorsunuz, onlar evlerinde yemek yapmıyor. Bazen de siz onlara gidiyorsunuz. Belki de küçük bir dükkân kiralayarak bir grup insan birlikte pişirip-yiyorsunuz? Bir yere, işe giderken yürümeyi tercih ediyorsunuz, aceleyse bisiklete biniyorsunuz. Bedeninizi bu kadar çok kullandığınız için, gym’e filan da gitmiyorsunuz. Gideceğiniz yer çok uzaksa otobüs, raylı sistem gibi araçları tercih ediyorsunuz, ama kendiniz için bir otomobil almıyorsunuz. Benzin de almıyorsunuz. Oto lastiği de almıyorsunuz. Oto yedek parçası da almıyorsunuz; tamirciye de gitmiyorsunuz, taşıt/ akaryakıt vergisi filan da vermiyorsunuz. Çocuklar için yürüyüş mesafesinde okullar talep ediyorsunuz ve toplumunuzun kamusal örgütü de bunu doğal ve çok haklı bir ihtiyaç olarak görüyor ve karşılıyor.

Bütün bunlar gerçekten olmayacak şeyler mi? Telefonu artık ne kadar kendi istediğiniz için, ne kadar mecbur olduğunuz için taşıyorsunuz? Yanıtınızı, belki son 10 yıl içinde teknolojinin nasıl tutsak aldığı ve bunu ne kadar kolay yapabildiği düşüncesiyle bağlantılı olarak düşünebilirsiniz.

Sadece silahlar üretilmese, gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz.”

Bu zihinsel pratiği kendiniz için pekala çok daha fazla genişletebilirsiniz. Kentte yaşayarak, daha az tüketerek, daha az teknoloji kullanarak ve daha çok dayanışarak, kendinize ait her şeyi yapabildiğiniz kadar kendiniz için yaparak yaşamak neden olanaksız olsun?

Tüketim alışkanlıklarımızdan bazılarının (konfor sağladığı yanılsaması ile) tutsak edici etkisini bir kenara bırakalım. Sadece silah üretiminin olmadığı bir dünya, şiddete karşı korunmak için sürekli düzenekler kurmaya ihtiyacımız olmayacağı bir dünya, neden mümkün olmasın? Silahlar üretilmese gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz. Silah teknolojisinin yıkıcılığının nasıl tırmandığını ve bir son noktası olmadığını/ olamayacağını da biliyoruz. Ama silahsızlanmanın, insanlığın gönüllü ortak kararı haline gelemeyeceğini de biliyoruz.

İyi ama bütün bunları, neden bu kadar mutlak bir biçimde biliyoruz acaba?

Daha Latouche’un önerdiği kavramları tartışmaya giremedim bile… “Fırsat” buldukça kitap üzerindeki tartışmayı derinleştirmek için çabalayacağım.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona, biz ve gelecek-2

Bir önceki hafta, somut iki örnek olay üzerinden, küresel salgın ve kırımla ilgili ortaya çıkan yeni durumu ve boyutlarını, bizi nasıl bir yakın geleceğin beklediğini ya da bekleyebileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlamıştık. Ancak sorunların oluşturduğu yumak, gerçekten çok fazla boyutunu birden aynı anda dikkate alarak değerlendirmeyi gerektiren ve geleceğe yönelik öneri geliştirmeyi güçleştiren yeni bir durum yarattı.

Aslında, dünyayı radikal bir biçimde değiştirdi. Kapitalizm, belki alıştığımız biçimleriyle geri gelmeyecek?

Değişimi ve nereye doğru yönelebileceğimizi değerlendirebilmek için hem içinde bulunduğumuz durumu doğru ve olabildiği kadar çok boyutu dikkate alarak hem de geleceği, yani bilinmeyeni, bir yandan olabilirlik/ yapılabilirlik çerçevesinden bir yandan da olmasını zaten istediğimiz ve olması için uğraş verdiğimiz politik-ideolojik –ekolojik düşünceler çerçevesinden bakarak düşünmek durumundayız. (Geliştirilebilecek öneriler, elbette bizler tarafından uygulanamayacak; ama geleceğe nasıl yöneleceğimiz ve gelecekle ilgili bakışımızı nasıl biçimlendirebileceğimiz bakımından düşündüklerimizin, yol gösterici bir işlevi olacaktır.)

Sol, ekolojist veya yeşil, demokrasinin geliştirilmesi için yaratıcı çabalar gösteren ve özgürlüklerin genişlemesiyle kamusal alanın ve kamusal alandaki yaşam deneyimlerindeki (gönüllü) müştereklerin keşfedilebilmesinin iyi bir arayış olduğunu düşünen bir bakış açısını, nasıl bir değerlendirme matrisiyle kavrayabiliriz? Nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum, nasıl bir kent ve nasıl bir insan/ özgür birey ve nasıl bir ekolojik var olma biçimi, tarımda ve imalat sanayinde, hizmetlerde, nasıl bir üretim/ ne kadar üretim ve ne kadar teknoloji vb. konularında ne düşüneceğiz?

Küreselleşmiş bir dünyada gelişen bu büyük felaket, yani hem insan açısından ortaya çıkan kırım, hem de, büyük ekonomik kriz, ülkeleri içe kapanmaya ve ulus-devlet fikrine geri dönmeye yönlendirebilir. Bu da milliyetçilikler, yabancı düşmanlığı ve göçlere/ mültecilere karşı kapıları daha sıkı kapatmanın ve ayrımcı politikaların gelişmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın bazı ülkeleri, bunu zaten deneyimlemeye başlamış durumda…

Salgınla baş etmeye uğraşırken, kararların ulusüstü ya da uluslararası örgütler/ kurumlar ve ulus-devletler ölçeğinde merkezileşme ya da yerelleşme eğilimleri, yönetim birimlerinin federal ve özerk yetkilerini kullanarak ülke, kentsel bölgeler ya da kent yönetimi düzeylerinde uygulayacakları strateji ve taktikler ve ortaya çıkabilecek çatışmalar bakımından birçok şeyi bir arada düşünmek gerekiyor.

Önce, böyle bir küresel salgın ve kırım durumunda, örneklerde ortaya çıkan boyutların ve çıkabilecek sorunların ve durumun ana hatlarına bakalım:

Sağlık açısından, belirli bir risk aralığında ölümcül olabilecek bir sorun üzerine düşünüyoruz. Sonuç olarak, ölüm-dirim arasında bir yerde bulunacağı düşüncesiyle titizlikle önemseyerek karar almak (ya da politika veya strateji önerileri geliştirmek) zorundayız. Salgının ve kırımın küreselleştiği bir durumda sorunun/ durumun boyutlarına ve her boyuta ait niteliklerin neler olabileceğine/ ya da gelecekte nasıl olması gerekebileceği üzerinde, geniş bir çerçevede düşünmeliyiz. Birçok cepheden birden bakarken hangi boyutları bir arada veya ayrı ayrı ele almak gerektiğine karar vermeliyiz:

Yeni durumla ilgili politika önerisi geliştirebilmek için mevcut politik duruma bakmalıyız. Mevcut iktidarın, uluslararası ve ulusal politikalarına, demokratik, çoğulcu ve katılımcı sistemleri uygulayan anayasal düzenlemeler olup-olmadığı veya otoriter ve göstermelik, tabela kurumlarıyla çalışan anayasal düzenlemeler vb. mi olduğu bakımlarından yaklaşabiliriz.

Uluslararası politika 

Uluslararası federatif ilişkilere ve ulusüstü kurumlarla ilişki boyutu bakımından (uluslararası politika/UA P), kapitalizmin kurallarının sıkı ve katı bir biçimde korunması, salgının ve kırımın sermaye sahiplerini daha da güçlendirme ve ekolojik kriz sonuçlarını görmezden gelme eğilimi güçleniyor olabilir. Dünyada uluslararası ilişkilerin, umursamaz ve bencil/ hegemonyacı bir politik ortama doğru gelişmesi de söz konusu olabilir, kırımı bencil olmayan ve eşitlikçi dayanışma ağlarıyla onarmaya ve ekolojik dengelere duyarlı olmaya çalışan federatif yapıların gelişmesi de…

Ulusal Politika 

Ulusal ölçek (ulusal politika/ U P) ve kamu yönetimi boyutu bakımından da demokratik yönetimler veya otoriter yönetimlere doğru gelişmeler olasıdır. Bu farklı kategorilerde, daha da ayrıntılı tutum farklarını analize dahil edilebiliriz:

Demokratik yönetimlerde, ortak bir oydaşmaya dayalı sonuç elde etmek ve uygulamak yönelimli kamu yönetimleri de olabilir ya da sadece biçimsel bir demokrasiyle, çoğunlukçu kararları veya bilimsel süsü verilen emirleri, zorla uygulamaya eğilimli iktidarlar ve kamu yönetimleri de olabilir.

Otoriter yönetimlerde, otoritenin toplumun rızasını elde etmesi ve zora başvurmadan, korkutma ve tehdit yoluyla kararlarını uygulatması söz konusu olabilir (belki kamu yönetimi bakımından Türkiye’nin bu durumda bulunduğu düşünülebilir?) ya da otoritenin kararlarının ancak zorbalığa dayanarak uygulanabilmesi de…

Salgın sonrasında, nasıl bir gelecek olmasını istediğimizi ya da mevcut anlayışın bugünkü tutumunu sürdürmesi durumunda olabilecekleri düşünmeye başladığımızda ise yukarıdaki politik tutumlar, her hangi bir ayrıntı düzeyinde ekolojik/ ekonomik/ toplumsal veya ideolojik duruma göre, etkili olacaktır. Gelecek bakımından da çeşitli seçenekler (dilendiği kadar ayrıntılandırarak veya genel başlıklar altında toplanarak) irdelenebilir.

  1. Ekoloji boyutu (tarımda ve tarım dışında, teknoloji, enerji kaynakları, üretim-tüketim, korumacılık ve dengelerin gözetimi bakımlarından)
    • Küresel/ evrensel ekolojik kaygıların (iktidarlar ve sivil toplum tarafından) önemsenmesi
    • Ekolojik kaygıların tümüyle göz ardı edilmesi ve kirlenmelere-denge arayışlarına duyarsızlık
  2. Ekonomik boyut (gelişmiş ve yüksek GSMH sahibi veya yoksul ve düşük GSMH sahibi ülkelerdeki veya ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kategori açısından) sektörel durum ve koşullar dikkate alınarak (belki, yüksek risk altındaki ve önemi oranda risk altındaki sektörler vb., ayrı ayrı) ele alınabilir ve
    • Sermaye ve iktidar açısından,
      • Üretimin ve tüketimin sürdürülmesine (pazar ekonomisinin işlemesine) verilen değer ve öncelik,
      • Gelir dağılımında eşitliğe ve kamu sağlığına (ve bireysel sağlığa /kamusal “iyi hal”e) verilen değer ve öncelik durumu ve
    • Toplum (toplumsal cinsiyet ve emek grupları ve emek örgütlenmeleri) açısından)
      • İstihdam-işsizlik (güvenceler, uzaktan çalışma olanağının varlığı, robotlaşmaya elverişlilik, sigorta ve kayıt dışılık vb.)
      • Ücretlerin genel düzeyi ve değişme eğilimleri bakımlarından, irdelenebilir.
  1. Toplumsal durumun boyutları [sermayenin ve gelirin dağılımındaki durumu ve değişimi de dikkate alarak, sınıflara ve sınıfsal örüntülerin gücüne göre (her sınıf için ayrı ayrı değerlendirmek üzere) sosyolojik/ antropolojik özellikler] bakımından
    • Dayanışmacı, birincil ilişkilere ve yakın temasa önem veren, farklılıkları doğal olarak kabul eden toplumsal grupların ve
    • Bireyci, belirli düzeylerde ayrımcılığı ve şiddeti benimseyen, yalıtılmış/ mesafeli yaşayan toplumsal grupların varlığı ve örüntüsü, üzerinde çalışılabilir.
  2. İdeolojik boyut politik kuramlar ve ideolojik aygıtların durumu, iktidar ve sivil toplum/ sivil toplum örgütlenmeleri bakımından [Otoriteye ve kitlesel koşullandırmalara kolayca baş eğen ve itaatkar, merkeziyetçi eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen toplumsal durum veya özgürlükçü/ merkezi otoritenin güçlü olmasından hoşlanmayan, yerelci eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen (politik açıdan adem-i merkeziyetçi) toplumsal durum] incelenebilir. İdeolojik moment özetle,
    • Toplumun içinde bulunduğu momenti, kitle iletişim ve popüler kültür araçlarını kullanarak giderek daha otoriter ve baskıcı devlet alanını geliştirmek doğrultusunda ilerletme arayışlarının egemenliği ve kuramsallaştırılması doğrultusundaki ideolojiler ve
    • Merkezi gücün dağılması, kentlerde ve kentsel bölgelerde yerelleşen ve topluma yakınlaşan ölçeklerde, kitlesel ve popülist olmayan, katılımcı ve göstermelik olmayan bir demokratik işleyişin gelişmesi ve kuramsallaşması doğrultusundaki ideolojilerin içinde bulunduğu hal, değerlendirilebilir.

Korona virüsle ilgili her gelişme, yukarıdaki ana boyutların hepsini ya da bazılarını, belirli bir ölçüde etkileyecek veya değiştirecektir. Bunlar, toplumsal grup ya da örgütler bakımından bazıları paralel, bazıları da farklı/ zıt yönlerde hareket edeceklerdir. Bazı durumlarda etkinin kendiliğinden veya belirli bir toplum/ kurum ya da kişiler tarafından uyarılmış nitelikte olup olmayacağı da epidemi açısından fark etmeyebilir.

Eğer çok kabalaştırılmış ve özetlenmiş dört (belki sadece ana başlıklarda, ama istenirse, iki veya daha sayıdaki basamaklarda ayrıntılı) boyutta düşünme sistematiği kurabilirsek, ABD’nin ve Lübnan’ın ve Türkiye’nin, koronavirüs ile baş ederken içinde bulunduğu durumunu konumlandırabilir ve gelişme eğilimlerinin nereye doğru gittiği/ gitmesi gerekebileceği üzerinde, kapsamlı biçimde düşünce/ öneri geliştirebiliriz.

Durumu incelerken ve/veya geleceği öngörmek ve politika geliştirmek bakımından, aşağıdaki çizelgedeki her bir kesişme noktasına dair (bazı kutular bütünüyle anlamsız da olabilir) düşündüklerimiz olacaktır:

Şimdiki durum nasıl ve iki (ya da istediğimiz kadar çok) farklı seçenek bakımından, (örneğin biri hızlı ve radikal, diğeri gerçekçi ve zaman içinde gelişip olgunlaşarak değişecek) politika önerilerimizi nasıl biçimlendirebiliriz?

Bir konuda karar alırken, bu kararla ilgili olabilecek diğer bütün alanları da dikkate almak gerekecektir: Kararın bütüncül ve uygulanabilir olması için, nasıl düşünmeliyiz ve öneri geliştirmeliyiz; çok boyutta tutarlılığı, nasıl sağlamalıyız?

Ancak bu arayışın ne kadar zor ve zaman alıcı olacağı açıktır. Buradaki amaç, soruna veya belirli bir duruma ya da geleceğe bakarken, bunu bütün boyutlarıyla ve kapsamlı, ama aynı zamanda da sistematik bir tutarlılıkla ele almak istiyorsak, “nasıl bir bakış ve akıl yürütme işimize yarayabilir?” sorusuna yanıt aramaktır. Eğer böylesi düzenli ama düzensizliklerin de içerilmesine uygun, bir anlama çerçevesi oluşturmanın yararlı olacağı düşünülür ise, bu “ana hatları” geliştirmek, ayrıntılandırmak ve başka sorunlar için de (örneğin kentsel sorunlar için, bir oyun gibi) sınamak olasıdır.

Yukarıdaki konular, basitleştirilmiş bir matris biçiminde sunulmaktadır.

Küresel dünyada, küresel bir salgın ve kırım ertesinde belki kapitalizmin daha ehlileştirilmiş bir versiyonuyla başlayan ve giderek yeryüzünü ve atmosferi daha az tahrip eden, insancıl ve dayanışmacı, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşama doğru geçişler için düşünmek ve öneriler geliştirmek için uygun bir zamandayızdır?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona ve biz -1

ABD’nin Michigan eyaletinde yüzlerce kişiden oluşan grup, koronavirüs önlemleri kapsamındaki tecrit uygulamalarını protesto etti. Polis eylemcilerin Eyalet Meclis Binası’na girmesine izin verdi. Eyaletin Demokrat valisi Gretchen Whitmer, mart ayında ilan edilen ve dün süresi dolan acil durumun 28 Mayıs’a kadar uzatılmasını öngören bir düzenlemeye imza atmıştı. Evde kalma zorunluluğu da 15 Mayıs’a kadar uzatılmıştı. “Bizi içeri alın” diye slogan atan eylemcilerin arasında maske takanlar olduğu görüldü. Vali Whitmer’i Hitler’le kıyaslayan eylemcilerin ‘Zorbalar darağacını boylar’ yazılı pankartlar taşıdığı görüldü.

“ABD’nin Kaliforniya eyaletinde on binlerce kişi korona virüs salgınına karşı “Evde Kal” uyarılarını protesto etti. Binlerce kişi eyalet Valisi Gavin Newsom’ın ve yerel yönetimlerin çağrılarına tepki gösterdi. Dün itibarıyla eyalet plajlarını da kapatan Vali Newsom’a karşı slogan atan protestocuların sosyal mesafe, maske kullanımı gibi kuralları uygulamadıkları gözlemlendi.

“Gösteriler en çok Orange County, Los Angeles ve Kaliforniya’nın başkenti Sacramento’da yoğunlaşırken göstericiler ABD Başkanı Donald Trump’ın salgına karşı açıklamalarına destek verdi.

Los Angeles’ta da belediye binası önünde gerçekleşen protestolarda halk Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve Vali Newsom için istifa çağrısı yaparken “Özgür ABD” ve “Özgür Halk” sloganları attı. Protestoları birçok kişi de araçları ile korna çalarak destekledi.

Kaliforniya Eyaleti’nde koronavirüs vaka sayısı 52 bin 25’e, ölü sayısı ise 2 bin 124’e yükseldi. Vakaların büyük bir kısmı ise Los Angeles’ta bulunuyor. “(Haberler, çeşitli internet kaynaklarından alınmıştır)

*

Bunlar, üzerinde durmaya değer haberler. Bu haberleri evrensel bir durum olarak görmek ve analiz etmek için çaba göstermek gerektiği kanısındayım.

Ne görüyoruz?

Ne anlıyoruz bu haberlerden?

Bunun anlamı nedir ve bu anlamın boyutlarını nasıl saptayabiliriz?

Galiba, hepsi de oldukça zor sorular.

Önce, haberlerde ne gördüğümüzü ve anlayabileceğimizi belirlemeye çalışalım:

Koronavirüs bulaşına karşı, kamusal bir korunma yöntemi olarak bireyleri evlerinde izole etmeye çalışan bir kamu otoritesi görüyoruz. İnsanları evde tutmak, bir anlamda herkese ve her durumdaki insana ev hapsi vermek, ya da kamusal alandaki varlığını, yaşamın alışılmış kiplerini uygulamayı, bazı bakımlardan sınırlamaya çalışmak demek. Özgürlükleri sınırlayan otorite, bunu toplumun/ kitlelerin iyiliği ve sağlığı için yapıyor veya yaptığını düşünüyor/ düşünüldüğüne inanılmasını istiyor.

Kamusal otorite toplumun, kabaca ikiye ayrıldığından haberdar: 

  • Sağlık için alınan önlemlerin ve sınırlamaların/ yasakların, sonuç olarak, zorbalık olmadığını, öldürücü olabilecek bir virüsün yayılmasını önlemek için, kaçınılmaz olduğunu düşünenler ve
  • Kendi sağlıkları için alınmış olsa bile, yaşamlarının sınırlanmasını istemeyenler veya bu sınırlamayı kendi iradesi dışında ve üstünde bir kurumun yapmasını reddedenler…

Ama alacağı önlemler, toplumun bütününü kapsamazsa, etkili bir yarar sağlanamayacağı bilindiği için, herkesi kapsayan kararlar vermek zorunda.

-Sınırlanan kitlenin ikinci bölümü, yapılanın kendi sağlığının korunması için yapılmış olduğunu biliyor, ancak bu sınırlamaya uymak istemiyorlar.

-Toplu halde bir araya gelerek ve “toplumsal mesafe” kuralına uymaksızın bir protesto eylemi düzenliyorlar.

-Düzenlenen bu protesto eylemiyle, birey ve bireysel özgürlükler üzerinde, hangi nedenle olursa-olsun, başka bir otoritenin ya da seçilmiş bir kamusal otoritenin irade kullanımını reddediyorlar. 

-Onay veya protestonun kökeninde, politik parti kutuplaşmasının (burası ABD olduğuna göre “liberaller” ve “muhafazakârlar” arasında denilebilir veya kabaca bireyci sağ görüşle, bu görüşe katılmayanlar diyebiliriz) bulunduğu da düşünülebilir.

-Protestocu grup, böyle davranarak, hem kendi sağlıkları bakımından, hem de izolasyonist kamu politikasını doğru bulan toplumun diğer kesimi için risk yaratıyorlar.

-Eğer bu protesto sırasında virüs bulaşması artmaktaysa, bundan hem protestocuların bazıları hem de (doğrudan veya dolaylı olarak) protestocu olmayanların bazıları zarar görecek.

Bu olayı tarafsız bir gözle değerlendirebilmek için, bir de şu habere göz atmak, yerinde olacaktır: (Birgün 1 Mayıs 2020)

Krizle boğuşan halk salgın dinlemedi

Lübnan’da gittikçe zorlaşan hayat koşulları ve ağırlaşan ekonomik kriz nedeniyle (…) protestolar, önceki gün başkent Beyrut, güneyde Sayda ve kuzeydeki Trablusşam kentlerinde, yeniden düzenlendi.

Sayda’da toplanan protestocular, devletin mali politikalarına tepki içerikli sloganlar eşliğinde kentteki Merkez Bankası şubesine taş fırlattı. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu, saatlerce süren gerginlik yaşandı. (…)”

Bu haberde ne görüyoruz, ne anlıyoruz?

– Öncelikle, Lübnan’daki toplumun, yaşamını sürdürecek olanakları giderek kaybetmesi ve açlık/ işsizlik gibi çok güçlü sorunları olduğunu, onun “salgın dinlememesinin” kökeninde daha vahim ekonomik sorunların varlığını anlıyoruz.

-Bunun yanı sıra, ülkeyi yöneten otoriteye güvenmeme/ yetersiz bulma ve politik olarak karşı çıkma gibi güdüler de olabilir, ABD’deki gibi.

-Burada da, kamu otoritesiyle, sivil toplumun bir kesimi arasında bir çatışma var. Ve elbette ne kamu yönteminin niteliği ve özellikleri aynı, ne de sivil halk topluluklarının ekonomik, toplumsal ve politik özellikleri… Ama buna rağmen, ikisi de kriz sırasında, iki tarafın çatışmacı bir biçimde karşılaşmasıyla ilgili (ve büyük bir olasılıkla virüs/ bulaşı bu farklara pek aldırmayacaktır). Sağlık açısından, karşılaştırılabilir durumlar olarak görülebilir.

Bu iki olay üzerinde birlikte düşünecek olursak; eğer virüsün bulaşması, salgının yaygınlaşması ve kamu/ insan sağlığı açısından değerlendirme yapacak olursak, belki şu sonuçlar çıkartılabilir:

Kamu otoritesinin (en azından izolasyon politikaları açısından) etkili sonuçlar alabilmesi,

  • Toplumun bütün kesimlerinin bilgilendirilerek/ koşullayarak ikna etmesi ve uygulanan politikalara gönüllü olarak uymasını sağlaması veya
  • Kamunun kolluk gücünü kullanarak politikasını zorla uygulamaya yönelmesi

ile elde edilebilir. Yukarıdaki her iki örnekte de, kamu otoritesinin güç kullanma ve zorbalık yaklaşımı dışında bir seçeneği kalmamış olduğu anlaşılıyor.

Ancak bu durumda, eğer sivil toplumun kamu otoritesine karşı çıkışının kökeninde, büyük ekonomik sorunlar ve giderek açlığa/ mutlak çaresizliğe doğru bir gidiş olmasıyla sadece politik ideolojiler arasındaki kutuplaşmalar gibi farklar varsa, çıkartabileceğimiz sonuçlar açısından farklılık olması, söz konusu mudur?

Belki bu durum, giderek güçlü bir dalga halinde gelmekte olduğunu duyumsadığımız ekonomik kriz nedeniyle, bütün dünyanın yakın geleceği gibi de değerlendirilebilir. Biz yine de, bakış açımızı sadece virüs yayılımı ile sınırlayarak ve sadece kısa erimli bir sonuç elde etmeyi dikkate alarak, bir fark olmayacağını söyleyebiliriz.

Ancak bu yanıt, doyurucu bir yanıt mıdır?

Değildir ve olamaz.

Neden olamaz? Çünkü pek çok öğeyi görmezden gelmekte ve kestirmeden, kalıcı olamayacak bir dengenin elde edilmesiyle yetinmektedir. En baştaki soruya geri dönecek olursak, peki, bu iki örneğin somutluğunu dikkate alarak, nasıl düşünmemiz ve kapsamlı bir anlama durumuna ulaşabilmek için ne yapmamız gerekeceğine dair, bir arayışa girişebiliriz?

Devam edecek…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs bizi düşündürüyor

“Felaketi fırsata çevirmek, bu kötü günleri bir fırsat bilip, daha iyisini kapacak bir şansı yakalamaya çalışmak, belaya kapıldıysak, bunu fırsat bilmek…”

Bu tür laflar uçuşuyor havada… Belki de kapitalizmin mantığı böyle bir şeydir: Her durumdan, daha çok kar ya da para veya çıkar sağlayacak bir dümen/ dolap düşünerek, geleceğe yelken açma hayali… Bu hayali kurmalıyız ki, rakiplerimizden daha akıllı olduğumuz için, öncelik almış olalım. Fırsatları kollayalım, heba etmeyelim. Bir açıkgözlülükle, felaketleri fırsat bilip, tersine çevirelim…

Sakince baktığımızda, bu laflarda bir doğruluk payı olabileceğini düşünebiliriz. Ama söylendiği gibi değil, başka türlü düşünceler için… Çıkar, fırsat peşinde koşan kapitalizmin mantığı, bu tür laflar edebilir. Ancak kapitalist bir akıl ve hırsla bakmayanlar, yapılması gerekeni böyle ifade etmez: Eğer bir sorunu yaşıyorsak ve bu sorunu hafifletmek ya da sorunu ortadan kaldırıp başka türlü bir gelecek kurmak istiyorsak, biz de geleceğe bakarız elbette. Ama bireysel bir çıkar yakalamak, normalde olmayacak kadar aşırı kar/ çıkar ya da fazladan gelir filan elde etmek için değil, hepimizin içinde bulunduğu duruma göre, daha iyi veya yaşanılabilir bir yere gelebilmesi için…

Hele bugünlerde olduğu gibi, bütün dünya insanlarını, halklarını ve belediyelerini, devletlerini ve kurumlarını kaygılandıran/ korkutan bir afet/ pandemi söz konusuysa… Ciddi bir sorun var ve bütün insanlık, çağın birbirine bağladığı, dünyanın bir ucundaki zavallı yoksul üretici ile dünyanın öbür ucundaki gamsız tüketiciyi buluşturan küreselleşme, salgınları da/ virüsleri de, bizlerle, bu hızla ve bu yaygınlıkta buluşturabiliyor.

Geleceğe dair yeni öneriler

Virüs bütün sınıflara bulaşsa da, bütün sınıfları aynı biçimde etkilemiyor. En alttaki sınıflar, en yoksullar, kadınlar ve herhangi bir nedenle kapitalist pazarda değeri olmayanlar, en çok kaybedecekler/ kaybedenler kategorisine giriyor. Her kriz, ya da afet sonrasında, onları daha da kötü günler bekliyor.

Sorun da burada başlıyor. Margaret Thatcher ile film aktörü Ronald Reagan’ın dünya ile tanıştırdığı ve artık başka türlüsünün mümkün olmayacağını söyledikleri o büyük ve bütünleşik dünya, sarsıntılar geçirerek dağılmaya başladı. Dağılmaya başlayan bu küreselleşmiş dünya, kendi yarattığı kirlenmeler ve ekolojik kriz/ler, toplumsal sorunlar ve ekonomik tıkanmalar nedeniyle, yeni bir evrenin eşiğinde belki de? Her kriz ertesinde olduğu gibi, “acaba kriz geçtiğinde, her şey, daha önceden tanıdığımız haline mi dönecek yoksa eski işleyiş, artık onarılamayacak/ onarılması istenmeyecek bir durumda olduğu için bir kenara mı bırakılacak?” sorusu var önümüzde. Yeni bir anlayışa geçme isteği, daha güçlü olacak mı acaba?

Bu soruları yanıtlayabilmek, “fırsata çevirme” çıkarcılığı ile değil, serinkanlı bir değerlendirme yapabilmek için (Nasıl bir gelecek olabilir? Nasıl bir gelecek olmasını istiyoruz? İstediğimiz türdeki geleceği tanımlayabilmek ve daha sonra da toplumların geniş kesimlerinin, dünyanın yeni geleceğinin özellikleri/ nitelikleri konusunda konuşması, tartışması ve kendisini hazırlayabilmesi amacıyla) geleceğe fırsatçı olmayan, ama ilerisini arayan bir gözle bakmamız gerekir.

Geleceğe dair yeni öneriler geliştirmek, üstelik artık sadece küçük ölçeklerle, içinde yaşadığımız bölgelerle, hatta uluslarla, ulusüstü birliklerle değil, dünyanın bütünü ölçeğindeki sorunları dikkate alarak yeni öneri geliştirmek, hiç kimsenin kolay kolay göze alamayacağı, zor bir konu.

Yine de bu konular üzerinde düşünmemiz, tartışmamız, hazırlanmamız gerekiyor. 

Her şey eski haline dönebilir mi, dönmeli mi?

Önce şöyle düşünelim: Dünyadaki küresel etkileri yaratan, küresel ölçekte bütün toplumları oldukça kısa bir zaman dilimi içinde etkileyen faktörler nelerdir? İki sayfalık bir yazı içinde ele alamayacağımız, çok kapsamlı sorular bunlar ve elbette böyle bir iddiada bulunmak gülünç olur. Ancak yine de geleceğe bakarken, geleceği belirleyecek düşüncenin ögelerine/ boyutlarına dair kabaca da olsa bir fikir sahibi olmakla başlayabiliriz işe:

Bu faktörlerin başında kuşkusuz, bilimsel gelişmeler ve bu bilgilerin, teknolojiye, insanların gündelik yaşamlarında kullanmaya başlayacakları malların üretilmesi teknolojilerine dönüştürülmesi dönüşmesi geliyor.

Teknolojik değişmeler ve bunlara bağlı olarak gelişen üretim teknolojileri kuşkusuz enerjiye, belki yeni enerji kaynaklarına ya da daha çok enerji tüketimine gerek duyacaktır. Enerji alanındaki kritik noktalara bakmak gerekiyor.

Virüs öncesi ve sonrası…

Üretim teknolojilerinin ve enerji ihtiyacının değişmesi bütün dünya için, buna uygun altyapıların gelişmesi ihtiyacını yaratıyor. Özellikle ulaşım ve iletişim teknolojileri altyapısının gelişmesi ihtiyacını…

Teknolojinin değişmesi, bu yeni teknolojilerle üretilmiş malların pazara sürülmesi ve buna uygun altyapının geliştirilmesi, enerji ihtiyacını belirlemesi ve bütün bunların kusursuz işleyebilmesi için mal ve finans piyasalarının ihtiyaç duyduğu hizmetlerin örgütlenmesi, üretilmesi gerekiyor. 

Pazarlar değiştirdiği kadar bu pazarlarla ilişki kurmuş olan insanlar ve toplumlar da değişimden etkileniyor ve değişiyor.

Virüs öncesi toplumların tüketim alışkanlıkları ve örüntüleri, tükettikleri mal ve hizmetler, kuşkusuz 1980 öncesindeki toplumların tüketiminden çok farklı ve çeşitlenmiş, boyutlanmış ve ayrıntılanmış durumda. Peki ama virüs sonrasında ne olacak? Tekrar sormamız gerekecek kriz geçince, her şey eski haline mi dönecek? Dönebilir mi ve dönmeli mi?

En azından, kendimiz için düşünebiliriz: Teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Sürekli değişen ve gelişen teknolojiyi izlemek, uyum göstermek konusunda, tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü ve çokluğu, niteliği ve bunların satın alınan hizmetler olması gereği vb. hakkında ne düşünüyoruz?

Nasıl çalışmak istiyoruz? Ne kadar ve nerede (örneğin evde mi) çalışmak istiyoruz veya istihdam koşulları, istihdamın nitelikleri, daha kısa çalışma saatleri, işsizlik, işsizlik sigortaları ya da işsiz de olsa insanların yaşayabilmesi, desteklenebilmesi vb. konularında ne düşünüyoruz?

Mallar, özellikle taşınmaz ya da gelirimize oranla büyük harcama gerektiren dayanıklı tüketim malların mülkiyet biçimleri hakkındaki düşüncemiz nedir? Müşterekler konusundaki düşüncemiz nedir? Neler, nereye kadar müşterek olabilir? Bu müşterekler ve dayanışarak ortak kullanımların gerçekleşmesi, bizim için bir fedakarlık ya da çaresiz sineye çekilen bir sıkıntı mı? Yoksa bazı şeylerin ortak kullanımı bizi daha mutlu mu edecek, rahatlatacak? Hangi mallar için ve hangi koşullarda?

Müştereklerin çoğalması durumunda, bu konularla ilgili kararlar nasıl verilecek? Birlikte karar verebilmek için kurulacak mekanizmalar nasıl olacak ve nasıl çalışacak? Her şeyin kullanımı bireysel olursa ve bireyler binlerce yıldır bildikleri gibi bütün karaları ortak değil de bireysel olarak vermeye devam ederlerse, bu durum nasıl ve nereye kadar sürdürülebilecek? Ne kadar eşitlik ve nasıl bir eşitlik ve demokrasi istiyoruz? Kendi demokrasimiz için, kendi kurallarımız mı evrensel kurallar mı?

Daha az teknoloji ile yaşayabilir miyiz? Ya da eğer teknolojik buluş ve gelişmelerin hızı zaten rekabete göre, önlenemez bir biçimde artmaktaysa, yapmamız gereken sadece büyük bir hızla ve kitlesel olarak üretebilen sistemi desteklemek, buna karşılık daha az çalışmak ve hobilerimizle daha çok ilgilenebileceğimiz bir dünyaya geçmeye çalışmak mı olmalı?

Daha az ile yetinebilir, daha az tüketebilir miyiz?

Bir örnek üzerinde düşünelim: 1950’den, traktörün kırlara girmesinden önce köylülük, tarımsal üretimi nasıl yapıyordu ve bunun için ne kadar uzun zaman ve ne nitelikte bir emek ve sermaye harcıyordu ve bugün kırlar nasıl? Köylülük bugün ne durumda diye düşündüğümüzde, teknolojik olanakları reddedebilir miyiz? Belki bu örneği, iki uç olarak değil, ara aşamalarla düşünecek olsak bile hangi teknolojik buluştan, nasıl ve ne için, ne kadar vaz geçebiliriz?

Teknoloji, tüketim, emek ve istihdam, yaşam koşulları ve hobiler/ ya da kendimizi yaptığımız iş dışında da sürekli geliştirmek ögeleri ile yukarıdaki tarım örneğini yeniden düşündüğümüzde toprağın erozyonu ve kirlenmesi, su kaynaklarının azalması ve tükenmesi, mutlak standardizasyon ve üründe markalaşma vb. gibi ögeleri kolayca bulacağımız için ekolojik kriz ve iklim krizi gibi, küresel boyuttaki maliyetler kolayca sezilecektir.

Sorumuz tekrarlarsak, “teknoloji ile işliklerimizin geleceği hakkında ne düşünüyoruz? Tüketimimiz, tükettiğimiz mal ve hizmetlerin türü-çeşidi ve çokluğu, niteliği ve bunların pazardan satın alınması hakkında ne düşünüyoruz?

Eğer yetinebiliyorsak, daha az teknoloji ile yetinebilir miyiz? Daha az tüketebilir miyiz? Daha az kirletmeyi ya da daha az kaynak kullanımını göze alabilir miyiz? Konfor ile ilgili tanımımızı yeniden düşünmek, daha az konforlu ama daha az tüketimci ve kirletici olmayan/ ekolojik dengeleri daha az olumsuz etkileyen seçenekler yeğlenebilir mi?

Eğer bizleri izole etmeye çalışan virüs, bunlar üzerinde düşünmemize neden olursa, belki şu soru üzerinde de düşünebiliriz: Bireysel olarak, traktör öncesi köylülükle, bugünkü köylülük arasında bir durak üzerinde düşünmeye başlamışsak, bizim gibi düşünmüş olan başkalarıyla, arkadaşlarımızla karşılaştığımızda ne yapacağız? Nasıl dayanışacağız ve müşterekleri nasıl kurup işleteceğiz? Müşterekleri işlettiğimiz dünyanın demokrasisi nasıl bir demokrasi olacak? Bu demokrasi, ne Yunan sitesindeki gibi ne de reisin Türkiye’sindeki gibi bir demokrasi olmayacak kuşkusuz. Ama nasıl olacak?

Bu konuda düşünmeyi sürdürmek gerekiyor, galiba.

Ancak şunu zaten biliyoruz ki, bu sorularla karşılaşan ilk insanlar, biz değiliz. Yanıt arayan ilk insanlar da değiliz ve dünya kadar bir birikim var önümüzde…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs kenti de çökertiyor

Mart ayı başında, “Savaş, Virüs ve Mültecilik, Göç” başlıklı yazının ilk paragraflarında “savaş” ve “virüs” terimleri üzerinde durmuş, ama asıl üzerinden durulacak konunun, “göç ve mültecilik” olacağını yazmıştım. Ancak “virüs” konusu öylesine dehşetli bir düşünce ve toplumsal davranış biçimi/ devlet zoru” halini aldı ki, virüs konusundan uzaklaşmak, mümkün olamadı ve göç konusu, geri plana kaydı.

Mesele hala önceliğini ve ideolojik egemenliğini koruyor. Hepimizin üzerine salınan dehşet, sindirme ve korku, başka bir düşünce ya da söz üretme olanağı bırakmıyor. Göç ve mültecilik sorunları da, en azından Ortadoğu, Türkiye ve savaşların farklı yoğunluklarda seyrettiği (Afganistan, Suriye, Filistin, ya da bazı Afrika devletleri gibi) ülkeler bakımından, bugünün konjonktürü olarak önemini koruyor, ama önceliğini kaybetmiş durumda. Bu nedenle, bu konuya mutlak geri dönmek gerekiyor; ancak yine ertelemek zorundayız galiba…

Gerçekte virüs, göç kavramının tam karşıtı bir durum yarattı. Her türlü yer değiştirme, virüs nedeniyle neredeyse bitti. Sadece uluslararası yolculuklar değil, ülke içindeki yolculuklar ve hatta kent içindeki küçük dolaşımlar bile durdu ya da bazı gruplar için yasaklandı.

Virüsü, doğal olarak, bir sağlık konusu olarak ve sağlık bakımından kayıplar ve kazanımlarla konuşuyoruz. Sağlık ile ilgili sorunlar giderek psikolojik sağlık, bir yerde kapalı kalan ve kendisiyle nasıl ilgilenebileceğini bilmeyen, hobileri-merakları, küçük gündelik yaşam projeleri olmayan bir toplum için, büyük bir sorun alanı oluşturmaya başladı. Kapatılmış insanlar en fazla mutfak hobileriyle ilgileniyor ve televizyon seyrediyor, belki biraz daha küçük bir grup, dergi-gazete-kitap okuyor, film seyrediyor, spor yapıyor ve bilgisayarından dünyayı izliyor. Telefonlar, görüntülü görüşmeler, eskisinden de önemli…

Krizin ekonomiye vereceği zarar ile kente vereceği zarar, aynı değildir.”

Virüs ile ilgili diğer tartışma konuları, biraz politika ve yasal düzenlemeler, biraz ekonomi ve belki çok az da ekolojik konular… Ekonomik konular, genellikle makro-ekonomik düzeyde tartışılıyor: Kriz ekonominin hangi sektörlerini ne biçimlerde vuruyor, finans ve kredi politikaları nasıl düzenlenecek, istihdam/ işsizliğin artışı ilgili sorunlar ve çalışma biçimleriyle ilgili düzenlemeler… Eğer biraz daha derinleşmiş bir bakış açısı varsa, “krizin ekonomik etkilerinin sınıfsal sonuçları, kadınlar ve çocuklar ve emekli olduğu halde çalışmak zorunda olan yaşlılar vb.” bakımından tartışmalar yapılıyor.

Bu yazı ise, kentler, virüsün kentler üzerindeki yıkıcı etkileri, özgür ve çeşitlenmiş kentsel toplumsal yaşam biçimini, dolayısıyla kentlerin kimliğini ve kendine özgü kültürünü oluşturan ögeleri ve etkinlikleri nasıl çökertmekte olduğu üzerinde duracak. Ekonomik kriz, önce en zayıf halkalarını sarsmaya başlar ve asıl kaybedenler, genellikle sermayeleri/ ekonomik birikimleri ve pazar payları en az, en marjinal olan işletmelerdir. Kısacası, bunlar küçük işletmelerdir.

Krizin “ekonomiye” vereceği zarar ile “kente” vereceği zarar, aynı değildir.

Ekonominin krizden çıkması ve yeniden eski “normal” işleyişine kavuşması, büyük ölçüde, büyük sermaye yatırımlarının ve finans sisteminin korunmasıyla sağlanacaktır. Oysa kenti yaşatan ve her şeyden önemlisi kent kültürünü ve her kentin kendine özgü kimliğini oluşturan ve besleyen kültürel etkinliklerin hepsi, ya ekonomi dışı kategorilerde (müzeler, konser salonları ve bazı durumlarda sergi salonları, konferans ya da kültürel etkileşimler için kullanılan küçük salonlar ve kültürel etkinliklerin sponsorları/ desteklileri vb. ile yürütülen sanatsal yaşam vb.) oluşurlar, ya da doğrudan küçük hatta çok küçük üretim türünde faaliyet gösteren işyerlerinde oluşurlar.

Ekonomik olmayan ‘işletmecikler’

Bir kent için önemli olan ve kentin kimliğinin inşasına katkıda bulunan işyerlerini şöyle bir düşünelim: Sekiz-on masalı restoranlar, küçük pub’lar ve biracılar, kafeler ve pastaneler, dondurmacılar, tatlıcılar-şekerciler, köfteciler ve yöresel yemek yapılan yerler, kitapçı dükkanları, sahaflar, edebiyat ve sanat kitaplarının yayınevleri, edebiyat ve sanat dergileri ya da bilim dergileri yayınlayanlar, müzik ile ilgili aletleri ve ürünleri satanlar, küçük zanaat üretimleri yapanlar ve daha çok turistlere yönelik işleri yaratanlar ve eksantrik malları üretenler. Ayrıca butik pansiyonlar ve küçük oteller, hamamlar, gümüş işi yapanlar, koleksiyonerler için çalışanlar, matbaalar, terziler veya moda atölyeleri, berberler, çiçekçiler…

Biraz daha düşünürsek, resim galerileri ve küçük, deneysel ya da alternatif tiyatrolar ve kabareler, küçük müzik holler ve ya küçük grupların müzik yaptığı yerler, inşaat sanayii için üretim yapan mimarlar, heykeltıraşlar ve seramikçiler, amatör işi sinema yapanlar ve deneysel sinema salonları, her alandaki yenilikçiler ve yeni girişimleri hayal edenler (…) hepsi, kapitalist işletmecilik mantığının oldukça uzağında ve amatör, kendi işyerlerini ayakta tutmaya çalışan küçük işyerleri ya da işlerdir. Ama eğer “kendi yağlarıyla da kavrulamazlarsa” hiçbiri yaşayamaz. Birlikte çalışan bir-kaç kişiyi de yaşatamaz.

Küçük üreticilerin, kentin büyüklüğüne göre binlercesi, belki de çok daha fazlası, çok küçük bir parasal sermaye, buna karşılık daha çok sosyal ve kültürel sermaye birikimi ve yatırımlarıyla, ince ağlarla örülü-zarif ve kimlikli kentsel bir doku oluşturur. Ekonomileri, kapitalist iktisat teorisine göre, her zaman sallantıdadır, işlerini bıçak sırtında götürülen “ekonomik” işletmelerdir. Ama her kentin kültürünü ilmek ilmek dokuyanlar, kentin bu küçük zanaatkarları ve sanatçılarıdır.

Paris’i de düşünseniz, kafeleri ve restoranlarıyla, tiyatro ve müzeleriyle, Berlin’i, hatta New York’u düşünseniz, hepsi ya kabareleri, küçük restoranları, kahve-likör, şarap, bira satılan binlerce küçük kafe/ pub’u veya müzeleri, toplumun beğenisine sunulmuş eserleri sergileyen ve daha çok kent kamusunun yararı için çalışan salonları ve müzik üretimi yapan küçük kulüpler aklınıza gelir. Operayı ya da büyük bir tiyatroyu düşünseniz, onlar bile genellikle bıçak sırtında yaşarlar.

Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.”

Paris ya da Roma, Milano denilince, bir fabrikayı/ büyük ofisleri, ya da bankaları düşünmeyiz, yapıların özgün mimarisini, sokakları ve meydanları, ırmak kenarındaki peyzaj düzenlemelerini, kaldırımın üzerindeki küçük masaların uçuşan örtülerini ve sandalyeleri, şemsiyeleri hatırlarız. Kenti, kimliğini ve derinliğini üreterek var eden yerlerin hemen hemen hepsi, bu krize dayanamayacak güçsüzlükte ve “ekonomik” olmayan “işletmecik”lerdir.

Kentin kültürel yaşamının özgürce ve bütün çoğulluğu ve farklı renkleri ve dokunuşlarıyla oluşmasında güzel sanatlardan ve mimarlıktan, yeme-içme yerlerinden ve giyim tasarımcılarından ve satıcılarından, sinemacılardan-fotoğrafçılardan-grafiticilerden performans sanatçılarına kadar, her etkinlik, biriciktir ve üretildiği yer, kendine ait ayrıntılarla ve özelliklerle donanmış küçük bir doruk yaran bir birimdir. Bu küçük birimler genellikle, kendi sözlerini/ var olma biçimlerini, kent ortamındaki varlıklarını/ manifestasyonlarını önemsedikleri için vardır. Her kent, her gün, bu milyonlarca küçük katkının parmak uçlarında oluşur ve pırıltılar saçmaya başlar.

Onların yokluğu ya da cılızlaşması ise, kentin de ve kent kültürünün de zayıflaması, konjonktürel olarak yok olmaya yüz tutmasıdır. Biliyoruz ki, onlarla birlikte kaybolmaya başlayan (en azından bu kuşağın) yaşadıkları kentin kültürüne yaptıkları/ yapmaya çalıştıkları katkılardır. Kentte en önce eriyecek olan en narin ve en sırça tabaka, parayı önemsemeksizin merak ettikleri işleri yapanlar, yapmayı çok istedikleri şeyleri üretenler, ya da ayakta kalmayı ancak bu ölçekte üreterek becerebilenler, hayallerindeki etkinlikleri/ performansları kentin sahnesine koyanlar, bu kentte başka türlü yaşamayı anlamsız bulacak olanların yarattığı katmanıdır.

Devletin, virüs salgını nedeniyle destek olarak sunacağı yardım programları, büyük işverenlere sunulacak olan yardımlar, eğer politik olarak kayırmacı bir biçimde işletilecekse (ki bunun tersini beklemek, Türkiye için çok zor) bu destek paketlerinin getirebileceği yarar, küçük işletmeler için ya hiç oluşmayacak ya da önemsiz ve güvensiz olacaktır. Kısaca virüs, öncelikle, kentin bu küçük üreticilerini yok etmek üzeredir.

Devrimci kopuş ve ‘büyük temizlik’ olasılığı

Gerçi şöyle de düşünülebilir: Bir tsunami, bir gün ansızın, bütün ögeleri siler-süpürür ve yok ederse, kent her zaman yenilerini yaratır ve yapar. Ve belki de kentin bu boyutlarıyla yeniyi oluşturabilmesi için, ara-sıra böyle büyük yok edicilere/ krizlere ihtiyacı vardır.

Büyük devrimci bir darbe ve kopuş, ardından gelen büyük “temizlik” ve oluşacak boşluğun vaat edebileceklerinin nihilist veya anarşist bir hayal de söz konusu olabilir elbet…

“Kent ve kentin geleceği, virüsün kent (belki burada, ‘eski kent’, hatta ‘post-modern kent’ demek de olası?) üzerindeki yıkıcı etkisinin derecesine göre belirecektir” diyebiliriz.

Ancak bunu umut etmek için, bu düşünceyle birlikte oluşmaya başlamış ve oldukça kıvam bulmuş başka kentsel-toplumsal ve politik gelişmelerin varlığına ya da olgunluk düzeyleri ve yeni yaratıcılıkların beklentisini destekleyecek derecede güçlü ipuçlarına da sahip olmamız gerekirdi.

Oysa virüs sadece, kentin kültürel varlığının ve kimliğinin milyonlarca küçük parçadan oluşan dokusuna zarar vermiyor; bir yandan da dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde, Çin’den başlayarak Hindistan’da, ABD’de ve AB ülkelerinde ve Avrupa’da (Macaristan yeni OHAL yasasını parlamentosundan geçirdi bile) Rusya’da ve Türkiye’de, daha otoriter ve despotik (en iyi olasılıkla Peronist) merkezi devlet yapılarını ve onun tahakkümünü de oluşturuyor. Artık, 1984’den bile daha zifiri ve demir kapaklı kentlerde yaşamaya başladık.

Virüs/ virüsün getirdiği, karantinalı/ ev hapisli ve “sosyal mesafeli”, itaatli yeni durum, kentlerdeki demokrasinin, demokratik yaşam tarzı için gerekli olan kurumların, kentteki özgürlük, protesto ve direnişi olanaklarının ve bütünüyle insan haklarının kullanılabilir olmasını da baskılıyor, askıya alıyor, indirgiyor ve olabildiği kadar ezmeye çalışıyor. Karşı çıkışın ve devletin popülist politikalarının herhangi birine muhalefetin artık eylemli olarak olanaksızlaşması ve bunun neredeyse toplumun bütün kesimleri tarafından kabul edilmişliği, sadece bu günlere özgü ve geçici olabilir.

Ama içinde olduğumuz durumun karakteristikleri neler?

Önce distopyanın kurucu ögelerinin nasıl gelişmekte olduğuna göz atalım:

  • Kentlerin ayrıntılanmış, çeşitlenmiş ve kendine özgü meraklar ve kimliklerle son derece renklenmiş, işlenmiş kültürel dokularının, “kendiliğinden” ayakta kalamayacak hale gelmesi ve çökmeye başlaması, en marjinalinden başlayarak, sıra-dışı harika yaşamlarının/ kültürel etkinliklerin ve örgütsel yapıların sönümlenmesi,
  • Okula bile gitmeyen çocuklarıyla evlerine kapanmış ve korkmuş kent toplumları,
  • Virüs ya da başka bir “büyük felaket ya da seferberlik” nedeniyle merkezi iktidarların OHAL yasaları ilan ederek bütün yetkileri ellerinde toplaması,

ve

  • Küresel ısınmayla, toprakların ve suların ve gökyüzünün kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi ve milyonlarca hektar ormanlarının yanması veya sanayileşmiş ormancılık ve tarıma açılması vb. ile dokusunun giderek kopmaya doğru yöneldiği bir ekolojik krizin gelmekte olduğunu anlamaya başladığımız bir gezegen…

Kent için, geleceğe dair, umutlu olmayı sağlayacak ne kalıyor elimizde?

Ancak bütün bunlara rağmen, yine de umutlu olabiliriz elbet.

Eğer çökmekte olan, aynı zamanda, kapitalizmin “neo-liberal” aşaması ya da bütünüyle kendisiyse ve dünyanın bütün halkları, ekolojik krizi ciddiye almaya ve özgür olmaya istekliyse, belki virüsten sonra, daha küçük ve daha temiz üretimlerle ve gezegenle daha barışık ve uyumlu, dayanışmacı ve daha komünal toplumlarda yaşamak için arayış tohumlarını da yeşertiyordur?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular II

Bir önceki yazı, bir virüsün, salgın ve bulaşabilme/ öldürücü olabilme riski yüksek olan bir tehdit karşısında dünyadaki, ülkedeki, kentteki ve  mahalledeki dengelerin hepsini birden dikkate alarak, küresel biyopolitik/ ekolojik ve toplumsal gelişmeleri değerlendirmek ve bunun üzerinde sakince düşünebilmek için bir bakış açısı geliştirme arayışına başlamıştık. Bu yazı, aynı düşünceyi, sivil ve demokratik özgürlükleri korumak ve genişletmek isteyen bireyler, ya da topluluklar/ toplum olarak, virüslü günler ve virüs sonrası için hazırlanmak üzere, biraz daha genişletmek ve  derinleştirmek gereği üzerinde durmaya çalışacak.

Toplumun sağlığı bakımından, büyük bir hızla karar verilmesi ve uygulamaya geçmesi için gereğini yapacak ve kararları hiçbir biçimde tartışmaya açmayacak otoritelerin gelişmesi, devlet ya da sınıf baskısının ve emrediciliğinin mutlaklaşması ve normalleşmesine doğru bir anlayışın belirmesine neden olacaktır. Gerçi “virüsün yarattığı durum, geçici bir durumdur ve virüs tehdit olmaktan çıkınca, onun yarattığı bu kutuplaşmalar ve çelişkiler de ortadan kalkacaktır” diye düşünebiliriz. Ama gerçekten öyle olacak mıdır? 11 Eylül, nasıl bir kez bütün özgürlükler ve birliktelikler üzerinde kalıcı bir sınırlama yaratmak için kullanıldıysa ve bazı davranış-özgürlük alanlarındaki daralmalar öylece kaldıysa (devletin “işkence yaparak bilgi toplaması” vb. gibi), bu tür bir siyasi düşünce, virüs sonrasında da kalıcı olabilir. Ya da belki bazı önlemler, en güçlü olanların en stratejik bulduğu “önlemler” kalıcılaşmaya başlar?

‘Virüs fırsatı’

Kentteki gündelik yaşamın, gecenin ve gündüzün, kültürel ve toplumsal etkinliklerin, protestoların ve direnişlerin, biraz daha sınırlandırılmasını ve iyice denetim altına alınmasını, hangi merkezi otorite istemez? Bütün devletler ve onun bürokrasisi, polisi ve orduları, sivil toplumun serbestliklerini ve özgürlük içinde oluşturduğu beraberlikleri, fikir tartışmalarını ve sokak gösterilerini, elbette “riskli”bulur. Virüs zaten bunları unutturmuşken, yeniden canlanmaması için fırsatlar değerlendirilemez mi?

Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba, yeniden
normalleştirebilecek miyiz?”

Sivil kazanımlar, sivil hakların devletler tarafından kabul edilmesi ve “(kurallar/ kısıtlar çerçevesinde de olsa) uygulanması, zaten son derece güç ve ağır ilerleyen, bazıları yüzyıllar boyu mücadele vererek elde edilmiş kazanımlardır. Ayrıca özgünlük, incelik ve çeşitlilik sağlayan her şey, farklı özelliklerin ve renklerin ve inançların beraberliği, homojeniteden/ ortalamadan ayrılan ve özgün kimliklerde çeşitlenme ve çiçeklenme sağlayan, ayrımcılıkları yenmiş ve gidermiş her kazanım da, çok nazik, çok kırılgan ve çabucak örselenebilir niteliktedir.

Sağ politikalar, her ulusun popülizmi ve milliyetçilikleri, yabancı-farklı düşmanlıkları ve inançlardan oluşan aldatıcı betonarme bloklar, elbette özgürlüklerdeki bu gerilemeyi, alan kayıplarını ve küçülmeyi, gözden kaçıracak değildir. Eğer bu kazanımların ortadan kalkması ve toplumun sorgusuz- sualsiz itaati, virüsün saldığı korkuyla da olsa, bir kez elde edilmişse, bundan geri dönüş olmaması, temel bir siyaset, siyasi bir strateji olabilir.

Tartışmayı, bu noktadan sonra, belki şöyle bir alana yönlendirmek olasıdır: Zaten bıçak sırtında duran virüs öncesi “normali”, yani toplumsal, kentsel, bireysel yaşamın özgürlüklerini ve yoksulluğa- işsizliğe karşı durmak için gösterdiğimiz dayanışmayı ve direnişi, virüsten sonra da, acaba yeniden normalleştirebilecek miyiz?

Ancak bunun sağlanması, dayanışma örgütlenmeleri ve örüntüleri, yeniden sivil ve yaratıcı bir akılla icat edilmeyi gerektirir. Sağlık Bakanı söyleyince balkonlardan sağlıkçıların alkışlanması, başka toplumlardan kopya çekilmiş de olsa, bir dayanışma gösterisidir belki. Ama Bakan önerisini yerine getirmeyi, ana akım medyanın da bu alkışı alkışlamasını, sivil toplumun kendi özgüvenini ve yaratıcılığını kazanması ve bunun sınaması bakımından, bir dirilme belirtisi ve başarı olarak görmek, henüz oldukça zor olacaktır.

Virüs bütün dünya haklarını çok korkuttu ve kendi otoritesi altına aldı. Biz de gönüllü olarak buna razı olduk ve sonuç olarak, bilimsel bir bilginin gereğine göre, yapılması gerekeni yaptığımızı düşünüyoruz. Ama yapılması gerekeni yaparken, kayıplara da uğruyoruz. “Bunlar geçici kayıplar olmalı” diye düşünüyoruz. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu kriz anında yaşatmayı başaramadıklarımızın/ kayıplarımızın, çöken kentsel toplumsal yaşamın, yeniden kazanılması için, önceki normal ve olağan hale dönebilmek için, çaba göstermek gerekecektir. Bireyselleşmek- toplumsallıktan ve dayanışma göstermekten uzaklaşmaya alışmak vb., bu konuda, virüsün yarattığından başka riskler yaratıyor.

Sonunda bu ayrı gibi duran alanlarda ve bu alanlardaki çeşitli durum öbeklerinde/ her öbeğin öğelerine dair “pro” ve “con”ların, kentsel yaşamdaki sentezini nasıl biçimlendirebileceğimizi, bireysel ve toplumsal korkular ve risklerle birlikte yaşarken, kentin o kendine özgü kimliğine katkıda bulunan ve zaten çok kırılgan öğeleri de gözetmeye çalışan ayarlar/ dengeler için ne yapabileceğimizi dikkate almalıyız. Her seferinde “virüs öncesi normal”den çok uzaklaşmaksızın, ya da uzaklaşmayabildiğimiz kadarını elde etmek için, önlemleri, riskleri, tehditleri ve olanakları sürekli gözden geçirmek, tartışmak ve virüsten sonrası için daha iyi bir geleceği aramak da, iyi bir seçenek olabilir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Virüs ve toplumlar, kentler, komşular…

Bir önceki yazının başlığı “Savaş, Virüs ve Mültecilik” idi ve Göç konusu üzerinde duruyordu. Oradan devam etmek istiyordum. Ancak, virüs konusu o kadar çok bastırmaya başladı ve yaşamı öylesine kuşattı ve belirledi ki virüs hiç yokmuş gibi davranarak göç ve mültecilik konusunu sürdürmeyeceğimi anladım. Gerçi, başlıktaki üç konuya da önem veriyor ve her biri üzerinde düşünmeye devam etmek istiyorum, ama mültecilik konusunu yeniden dönmek üzere erteleyerek ve başlıktaki “virüs” üzerinde birlikte düşünmeye girişmek, yararlı olabilir.

Gerçi virüs konusu da bıktırıcı olacak kadar çok yığıldı önümüze ve her şey, elektronik medyanın bütün kanalları ve gazeteler ve dergiler, mesajlar ve şakalaşmalar bile, sadece virüs üzerine gibi…

Söylenebilecek ne kaldı ki?

Galiba düşünmeye tam da buradan başlamak yararlı olacak. O kadar çok farklı alandan doğru yayılıyor ki virüs tartışmaları, bu konuda ne düşüneceğiz, daha da önce, içinde bulunduğumuz hali nasıl anlayacağız, yorumlayacağız ve olup-bitenleri, davranışımızı eleştirel bir biçimde gözden geçirmek ve gerekirse yeniden değerlendirmek üzere, nasıl sonuçlar çıkartacağız? Buradan başlanılabilir, belki de?

‘Sürüden ayrılmak ya da ona katılmak…’

Virüs üzerine haberler, düşünceler ve öneriler uçuşurken, kategorik olarak çekmeceler beliriyor aklımızda: “Doğru” ve “yanlış”lar, “yanında olmamız gerekenler” ve “karşı durulacaklar” ya da “hemen” ile “sonra” ve uzun erimde düşünülecekler, kısacası her tartışma alanında desteklediklerimiz (“pro”) ve desteklemediklerimiz ya da kaçınılmaz bir sonuç olduğu için kabul etmek zorunda kaldıklarımız veya karşı çıktıklarımız (“con”)’lar arasında kendi konumumuzu tartmak, “sürüden ayrılmak” ya da çaresiz “herkesin yapmak zorunda olduğuna uymak” gibi konumlar belirliyoruz kendimize. Örneğin:

(…) her şeye rağmen çalışmaya devam ile durmak ve üretime son vermek,

(…) sakınma ve özveri,

(…) hijyen durumuna dikkat etmek ve bunu kendisi için olduğu kadar, toplumun diğer bireyleri için yapmak; birey ve toplum arasında mesafe koymak veya bunları toplumsallığı yitirmeden yapma yollarını aramak…

(…) kendimizi yalıtırken, bu yalıtımdan zarar görebilecekleri/ görenleri de düşünmek

vb. türü birçok düşünce…

Virüs ile ilgili düşünceler hangi alanlarla ilgili olabilir?

  • Birey ya da toplum psikolojisi, genel olarak tutum ve (hijyenik ama itaatkar, otoriter ve emredici ya da sorgulayıcı ve tartışmak isteyen) davranışlar alanı,
  • Toplumsal yaşam ve kamu sağlığı,
  • Ekonomi,
  • Ekoloji,
  • Kültürel ilişkiler ve belki
  • Politika, strateji ve ideoloji,
  • Uluslararası ilişkiler,
  • Ulus devletler, küreselleşme

ve bütün bunların geleceği, dünyanın nereye doğru evrilmekte olduğu vb. gibi bazı başlıklar belirleyebiliriz.

Ölçek, bakış açısı, eksen…

Ayrıca bu konulara hangi ölçekte bakıyoruz; küresel olarak mı, ulus-devlet ölçeğinde mi, yoksa yaşadığımız kent veya kırsal çevre bakımından mı? Bunların hiç biri bile olmadan, sadece kendimiz ya da ailemiz için, bireysel ölçekte bakıyor da olabiliriz.

Geleneğin aşırı sarmaş-dolaş halinden, birden, kentlerde üç çeyrek yüzyılda sağlanamamış, modernitenin ve bilim-sağlık kurallarının o soğuk ve acımasız ölçülerine uyarak yaşamaya geçmek aşamasında, bazı bocalamalar söz konusu olabilir. Ya da geleneğin ve dinin veya Türklük geninin, her türlü kalkanı otomatik olarak, zaten sağlayacağı inancı da güçlü olabilir…

Her olay veya haber, aynı zamanda çeşitli açılardan veya eksenlerden görülebilir. Diyelim toplumsal yaşam ve kamu sağlığı ile ilgili bir haberi, sınıflar açısından bakarak yorumlayabiliriz. Çalışan sınıflar açısından baktığımızda doğru bulmayacağımız bir karar, sermaye sınıfı bakımından, tam da olması gerektiği gibi olabilir. Ya da bir ulus devlet için alınmış olan bir karar (diyelim ABD’nin kendisine duvarlar örmesi ve diğer ulus devletlerle dayanışmaya girmeye hiç yanaşmaması) diğer devletlerin ya da ulus üstü birliklerin (AB gibi) onaylamayacağı bir davranış olabilir. Her olayda olabileceği gibi, uçlar ve kutuplaşmalar oluşmaya başlayabilir.

Toplum sağlığı bakımından gerekli görülerek alınan “toplumsal mesafe, hatta “evlerde yalıtılmak” ya da herkesin “kendi OHAL’ini ilan etmesi” bireylerin korkularını yatıştırırken, öbür uçta başka durumlar belirmeye başlayacaktır: Alışılmış zamanlarda, sokaklarda ve toplumsal beraberliklerin her zaman olduğu gibi mümkün olduğu kamusal alanlarda, “normal” (olağan zamanlar) beklentilere göre kurulmuş düzenekler çözülmeye başlayacak ve belki de, işlerini “bıçak sırtında” götüren pek çok insan, küçük üretici, sanatçı ve zaten ilgileneni az olan ender işler yapanlar, ayakta duramaz hale gelecektir.

Belki kentler çökmeye başlayacak, kentlerin kendine özgü kimliklerinin ortaya çıkmasına neden olanlar silinmeye başlayacak ve özgünlükler azalıp standart ve daha kaba tanımlara göre yapılabilen, “ortalamaya en uygun” yapma biçimleri çoğalacaktır.

Yaşam biçimindeki serbestlikler ve insan-insana yakınlıklar, okulların kapanması, toplutaşım kullanımının azalması, kolektif olarak yapılabilecek her şeyin korku verici olmaya başlaması ve sonuç olarak yasakların zorunlu olduğu türde bir anlayışın kolayca kabulü ve otoritelere itaatin her şeyden önemli hale gelmesi, demokrasinin gereksizliği ve olanaksızlığı, despotluğun gereği ve yararı gibi düşüncelerin ortaya çıkması, kötümser ama hazırlıklı olmayı gerektirebilecek öngörüler olabilir.

Her alanda ne olup-bittiğini değerlendirmeye çalışırken, virüsün gerektirdiklerine uygun davranışların bir yönüyle ve bazı gruplar için “kazanım” olduğu, diğer yönden ve diğer kesimler için de, aynı olgunun “kayıp” olarak görüldüğü anlaşılacaktır.

Daha da ilerletirsek düşünceyi, diyelim ekonomik alandaki kayıplar, işyerlerinin kapanması, üretimin durması ve küreselleşmiş bir dünyadaki “tedarik zincirlerinin” bozulması, her ölçekte ekonomik büyümenin dinmesi, “ekonomik kayıp” ve istihdam kaybı anlamına gelirken, başka bir alandan baktığımızda, örneğin ekoloji perspektifinden, kazanım, kirlenmelerin azalması, doğa üzerinde yaratılmış olan baskı sömürünün hafiflemesi anlamına gelecektir.

Özetle her alanın kendi içinde virüs, kutuplara doğru yeni tarzda çekilmeler yaratırken farklı alanlar arasında da, başka nedenlerle, kazanım ve kayıplar yaratmaya başlayacaktır.

Virüsle ve bundan sonra gelebilecek başka virüslerle, bundan önce gelmiş veba ve koleralarla ve İspanyol nezlesi salgınlarıyla yaşadığımız gibi olmayan, kapsamlı bir bakış açısını nasıl elde edeceğiz? Bulunduğunuz yeri, daha doğrusu bu durum karşısında bulunmamız gereken konumu, virüs paranoyasını veya vurdumduymazlığını, DSÖ’nin “pandemi” ilan ettiği yaygınlıktaki riski vb. nasıl tartacağız ve kavramsallaştıracağız?

Gelecek yazı, bunun üzerinde durmaya çalışacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Savaş, virüs ve mültecilik: Göç

Başlıktaki üç kavramdan en korkunç olanı hangisi, karar vermek oldukça güç.

Savaş hatta savaş olasılığı, toplumsal, ekonomik, psikolojik ve ideolojik ve ekolojik etkileri ve sonuçları bakımından tam bir felaket. Bunların korkunçluğu konusunda hiçbir kuşku yok.

Virüs ise, küreselleşmiş bir dünyanın ekolojik yıkımlarının haberci türlerinden biri olarak düşünülebilir. Dolar dünyada ne kadar yaygınsa ve doların bir ülkeye/ bir yere/ bir yöreye girmesi ne kadar engellenemezse, yeni çıkan ve saldırgan bir yayılmacılığı olan virüs türlerinin dolaşımını engellemek de, o derecece olanaksız olacaktır.

Küresel dünyada dolar ne kadar dolaşıyorsa, kredi sistemleri, borsa alış-verişi yapılan değerler ne kadar yaygınlaşıyorsa ve “yeni dünya düzeninin” ideolojisi hangi hızda kapımıza kadar geliyorsa, virüs de o kadar ve o hızda yaygınlaşacak ve etkili olacaktır. Kuşkusuz, bunlar aynı şeyler değiller, ama içinde bulunduğumuz çağın ekolojik olarak kirlenmiş ortamı, teknolojik olanakları ve teknolojik olarak sağlanacak çözümlere sarsılmaz güveni, ulaşım-iletişim teknolojileri, kent toplumların üretim-tüketim/ tüketimcilik alışkanlıkları, mevcut/ mutasyona uğramış veya tasarlanan yeni virüslerin ortaya çıkmasını ve yayılmacılığını sürekli olarak geliştirecektir. Bunun korkunçluğu konusunda da, hiçbir kuşku yok.

Ancak, bu yazıda asıl üzerinde durulmak istenilen konu, göç olacak. Ne önlenmesi daha olanaksız olduğu için ne insanlığın yakın gelecekte bir anlayış ve çözüm doğrultusunda politikalar geliştirmesi daha olası olduğu için ne de daha önemli olduğu için değil, sadece kavramsal olarak daha karmaşık, buna karşılık oldukça az tartışılmış olduğu için…

Göçler, insanlık tarihinden de eski

Salgın hastalıklar da savaş da göç de insanlık tarihi açısından yeni değiller. Hatta insanlık tarihi açısından göçler, insan topluluklarının coğrafya üzerinde yer değiştirmesi, savaşlardan da salgın hastalıklardan da daha eski. Hatta insan tarihinden de eski… Gerçekte insanlık, “insansılar” ve insan türü, kesinlikle göçler olduğu için gelişme ve ilerleme ve bugünkü uygarlıkları yaratma şansı buldu. Eğer her topluluk, sonsuza kadar, içinde bulunduğu yere uyarlasaydı kendini ve ortada kalsaydı, kuşkusuz bambaşka bir insan tarihi oluşacaktı ve yazılacaktı.

Ama göç/ kitlesel göç olmaksızın, ne insanlığın, hatta ne de ekolojik dünyadaki bütün canlıların ve cansızların, bugünkü anlamda bir varlık olamayacağını biliyoruz. Büyük okyanus akıntıları, rüzgarlar ve tohumların saçılması ve melezlenmesiyle, her melezlenmiş türün yeni habitatlar yaratması ve daha sonra her habitatın da yeni melezlenmelerle değiştiğini bildiğimiz dünyanın, yer değiştirmeler olmaksızın, evrimsel bir tarihi olabilir miydi acaba?

Göç, uzun erimde “olmazsa olmaz” diyebileceğimiz bir olanak. Bazen de, kısa erim durumlarında bir çözüm.

Batı dünyasında, aydınlanma çağı ve Westphalia Barışı’ndan beri, “uluslar”, “ulusal devletler” ve “ulusal sınırlar” konusunda, çok ayrıntılı bir hukuk ve duyarlık gelişti. İnsanların, göç etmek amacıyla olmasa bile sınırlardan geçmesi, giderek daha karmaşık yöntemlere ve belgeye-bürokrasiye bağlanmaya başladı. I. Dünya Savaşı’na kadar, serbest olan/ hatta özendirilen tek göç, Avrupa ülkelerinin sömürgelerine ve kolonilerine doğru olan, kuralsız ve acımasız göçtü. Yoğun ve kesin bir biçimde, insan/ sınıf ve doğa sömürüsüne açık amaçları olan bir göç türüydü bu… Avrupa, tam da kendi kalkınmasını ve sanayi devrimini, bugünkü “çağdaş uygarlığını” elde etmek için, kendi nüfus fazlasının -dünyanın her köşesine- istediği gibi göç etmesini sağladı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, son üç-çeyrek yüzyılda, dünyanın daha az sanayileşmiş ve kentleşmiş yörelerindeki insanların büyük bir bölümü, içinde yaşadıkları yerleşim birimlerini/ kırı, ekolojik dengeleri ve habitatı terk ettiler ve kentsel ortamlara geldiler.

‘Şiddete dayalı ödeşme’

Bugün dünyanın her yerinde, çeşitli ve birbirinden çok farklı nedenlerle, bulunduğu yeri kalıcı bir biçimde değiştirmek ve başka bir yere göç etmek isteyen yüz milyonlarca insan var.

Ancak daha da önemlisi, bazen iki yoksul/ yoksulca halk kesimleri çok geniş olan (Hindistan ve Pakistan gibi) ülkeler arasında, bazen teknolojik ve ekonomik olarak güçlü, ama bunlardan da önemlisi savaş gücü ve savaş silahları deposu çok dolu ülkelerle yoksul halklar arasında (ABD’nin ve NATO’nun, önce Güneydoğu Asya’ya, sonra Ortadoğu’ya ve Afrika’ya saldırması gibi) bazen de, (belki çoğu kez, tehdit niteliğinde diyebileceğimiz) iki saldırgan, silah üretim teknolojileri gelişmiş ve silah depoları çok dolu ülkeler arasında (ABD ile Rusya Federasyonu ya da göstermelik de olsa, ABB-Çin arasında olduğu gibi) sürekli sürtüşme, savaş tehdidi ve sıcak savaşlar, insanları sürekli yer değiştirmeye/ göçe zorladı ve bu hal giderek gelişiyor ve hızlanıyor.

Gerçi bu örnekler bile, günümüzde giderek sönük kalmaya başlıyor. Kendi kutsal inançlarını (ya da bu görüntü altındaki çeşitli hırslarını ve çıkarlarını) dünyanın geri kalan halklarına zorla kabul ettirmek isteyen sıradan ve “sivil” (ama sırtını bir sermaye grubuna yaslamış) insanlar, şiddete dayalı bir ödeşme isteği içine giriyorlar. Dünyadaki bunca haksızlık ve eşitsizliğin, ayrımcılığın ve peşin fikrin/ hoşgörüsüzlüğün ivmelenerek kat etmiş yolu gördüğü için çaresizleşen, insanlığa yabancılaştığını duyumsayan milyonlarca insan da bu çağrıya uyuyor.

Devletler, halklar ve insanlar katında, şiddete dayanarak sorun çözmenin en geçerli yöntem olduğu inancının sarmalı, Afganistan’da en çarpıcı örneğinde gördüğümüz gibi, bütün yeryüzünün yoksul ve masum halklarını sarmalıyor. Her devletin en çok önemsediği organı olan “istihbarat kuruluşları” da (gerçekte dünyayı, yönetici despotların, küçük ama hunhar aklına göre stabilize etme örgütleri) bu satrancı görüyor ve çatışan bütün taraflara, kendi stratejilerini önermeye başlıyor.

Göçmenle kaynakları paylaşmak

Kendi köyünüzde ve kendi evinizde yaşarken, bir gün çatınızda ve tarlanızda, tahrip gücü yüksek birçok savaş silahı patlıyor. Ama bu bombalarla toplumları döverek adam etmek isteyenler, ya bulunduğunuz yerden uzaklaşmanıza izin vermiyorlar ya da bulunduğunuz yerden sizi sürmeye başlıyorlar…

Sorun bir yanıyla böyle gelişiyor.

Diğer yanıyla giderek daha fazla popülist propagandaya maruz kalan sığ ve bencil gelişmiş ülke toplumları da (genellikle aşırı sağ kanattan, ılımlılara/ sosyal demokratlara, hatta bazen sosyalistlere kadar genişleyen bir yelpazede yer alan seçmenler) şöyle düşünüyor:

“Evet, bu dünyanın bir parçasıyız, eşitlik-kardeşlik ve özgürlük ve adalet üzerine yüzlerce yıldır vicdanlı bir hukuk geliştirdik ve bunları geçerli kılmak için hem çok çalıştık, hem de büyük fedakarlıklarda bulunduk.” Ama “emeğimizin ve çalışmamızın, demokratik aklımızın ve örgütlenmelerimizin ürünü olan ve bütün ayrıntılarıyla kırılgan ve narin olarak geliştirilmiş bu uygarlığı/ bu uygarlığın sakin ve dengeli ürünü olan kentleri ve kırları, “dışarıdan gelen yabancılara” nasıl açarız? Bu toplumsal düzeni, birikimlerimizle ve politik dengelerle, ekolojik kaygılarla donanmış bu kültürel zenginliği koruma kalkanlarını nasıl kaldırır ve bu varlıkları mültecilerle, göçmenlerle nasıl paylaşabiliriz?” “Bunca güçlükle birikmiş ve donanmış ve gerçekten hak edilmiş zenginlikleri, (seçme ve nitelikli/ seçkin bir donanımlı olsun-olmasın) bütün mültecilerin kullanmasına, nasıl izin verebiliriz?”

Bu düşünce biçimi, çok düz ve derinleştirmeden bakılırsa, haklı yanları olan/ olabilecek bir düşünce gibi duruyor. Bu nedenle, biraz daha düşünmeye devam etmek gerekiyor.

Kapsamlı bir tartışma gerektiren bu düşünceleri ve giderek daha çok ciddiye alınması gereken “göç/göçmenlik/ iltica ve mültecilik” sorunlarını tartışmayı bir sonraki hafta sürdüreceğiz. Ancak şunu hemen söylemek gerekiyor ki, göç ile ilgili olarak geliştirilmiş olan hukuk ve özellikle insan hakları açısından göç konusundaki kazanımlar, gerçekten önemli ve saygın olmakla birlikte, toplumların, özellikle “Batı toplumlarının” giderek sağcılaşması, bu hukuksal kazanımların altını oymaya başlıyor.

“Bu durumda ne yapabiliriz?”, “Bu duruma karşı durmak ne kadar olası ve nasıl bir karşı duruş?” soruları giderek önem kazanıyor.

Bu tartışma, sizlerden gelecek düşünce ve önerilere de ne kadar açık olabilirse, tartışmayı o kadar kapsamlı yapabiliriz. Önerileriniz için, e-posta adresini aşağıya bırakıyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Küçülme…

Teknoloji kullanımı ve teknolojik araçların kullanımı, gündelik yaşamı ve daha da derinde, üretimi ve tüketimi, kısaca yaşamın her anını giderek daha fazla kapsayan ve bu nedenle de,  daha fazla belirleyen/ “domine eden” bir faktör oldu. Teknoloji ve teknolojik aletler üzerindeki tartışmadan sonra, bu teknolojik gelişmenin insan ve daha da çok, doğa ve yeryüzü üzerindeki etkilerini tartışmaya pek fazla gelememiştik…

Teknolojinin insana egemen olmaya başlaması gibi, karamsar bir gelecek öngörüsüne doğru gelişme eğilimleri olsa da, sorun daha çok, teknolojik gelişmelerin, yeryüzünü bozan sömüren/ sömürgeleştiren ve daha da önemlisi, yeryüzünün bütün kaynaklarını giderek hızlanan bir ivme ile kirleten/ dönüştüren ve yok etmeye varan olan durumun, (artık gelecekten borç alarak yaşamanın da sonuna yaklaşmış olmaktan ötürü), kriz haline gelmiş olmasında. Tartışmayı ilerletmek ve genişletmek zorundayız.

Teknolojik ilerleme ve teknoloji kullanımı, elbette yeni bir şey değil. Daha insanlığın şafağındayken, çakmak taşını kırarak, bir yanı keskin bir bıçak ya da balta veya (teknoloji biraz daha ilerledikçe) ok ucu haline getiren atalarımızın yarattığı teknolojik buluşlarla başlayan ve insanın doğa ile ilişkisini sürekli olarak insanlar lehine değiştirmeye ve dönüştürmeye başlayan sürecin bugün ulaştığı noktada, artık insanlık, içinde bulunduğu durumu yeniden düşünmekten başka bir şansı olmadığı, dik bir uçurumun kıyısına kadar ulaştı. (Tamam, dünyanın sağ popülist politikacıları, Bolsanaro ve Trump bunun farkında olmayabilir ve Senato da onu aklayabilir, ama durum böyle…)

Refah toplumu’nun obezitesi

Bu tehlike, sadece nükleer silahların ya da son derece ileri bir teknolojiyle savaşabilme, doğaya ve insana kitlesel büyük zararlar verebilme veya laboratuvarlarında virüsler, biyolojik silahlar üretebilme vb. kapasitesinin, dünyayı bir-kaç kez yok edebilecek kadar çok birikmiş olmasından kaynaklanmıyor. Bu tehlike, barış zamanında da, “refah toplumu” diye adlandırdığımız yaşama biçiminde; (çoğu kez aşırı bir oburlukla) mağazaların/süpermarketlerin raflarını doldurma-boşaltma, tüketim alışkanlıklarımızda… Gerçekte, bunun da öncesinde üretimde; üretirken kullanıldığımız kaynaklara, enerjiye, üretim sürecine, kullanılan materyalde yaratılan dönüşümlere ve kirlenmelere, tükenmelere ve doğanın/ türlerin yok oluşuna vb. bağlı olarak ortaya çıkıyor.

Bu nedenle, sadece teknoloji üzerine bir tartışma yürümek yeterli değil. Teknoloji ile birlikte, ekonominin işleyiş mantığı ve kuramı, büyüme ve kalkınma, batılılaşma vb. gibi kavramların, Kuzey ve Güney ülkeleri ile, ikisi de olmayan Çin ve Hindistan, Brezilya ve belki Türkiye gibi ülkelerin, ekonomilerinin/ toplumsal yaşam alışkanlıklarını ve tüketimlerinin (elbette bunu önceleyen üretimlerinin) ve kültürel bakış açılarının, kendi geleceklerine dair ideolojik perspektiflerinin, hesaplaşmak istediklerinin ve yapmaya/terk etmeye hazır olduklarının ve benzerlerinin de, tartışma alanında bulunması gerekiyor.

Çok büyük ve hiçbir zaman düzenlenemeyecek kadar geniş/ sonsuz bir tartışma alanı…

Ancak, artık dünya öyle bir durumda ki, hem oturup, “bir birey olarak ne yapıyorum/ ne yapabilirim?” diye düşünmek hem “içinde bulunduğum toplulukla/ arkadaşlarımla/ mahallemde/ komşularla/ hemşerilerimle vb. ne yaparım?” diye bakmak ve çeşitli yollar aramak ve bulmak hem de “ülkenin politikaları”, ülkenin dünya üzerindeki coğrafya bölümünün ve “bütün yer kürenin” geleceği hakkında düşünmek gerekiyor. En azından, ne olup-bittiğini anlamak ve yorumlayabilecek kadar gelişmelerden haberdar bir konumda bulunmak zorundayız.

‘Küçülerek’ iklim krizinden kaçabilmenin sınırları

Gördüğünüz gibi, zor bir iş. Ancak, böyle bakmaktan ve yapmaktan başka hiçbir çare yok gibi duruyor. Diyelim ki, sadece çok yerel bir düşünce ve yapma arayışı ile kendimi sınırlamayı uygun buldum ve yapabilme kapasitemin bu kadar olduğunu anladım; yine de, iklim krizinin beni etkileyeceğini anlamak zorundayım. Kentimin hemen yanındaki büyük ekolojik yıkımlara neden olacak yeni projeleri izlemem, ormanları/ ekolojik döngüleri korumam, süpermarketten aldığım tüketim maddelerinin nerede/ hangi koşullarda yetiştiğini ve nasıl bir üretim sürecinden geçirildiğini ve nasıl elleçlendiğini, ne kadar taşındığını vb. bilmem gerekiyor. Evime kadar gelen ve ısınmamı/ aydınlanmamı sağlayan gazın ya da elektrik enerjisinin kaynağı, evimin çok uzağında/ dünyanın başka bir ucunda da olsa, beni ilgilendiriyor.

Küçük bir dünyam olabilir ve bunun için küçük bir mücadele öngörmüş olabilirim. Bu sorun değil. Ancak sorunun, beni ilgilendiren bölümlerinin bittiği yerde bitmediğini bilmem, yararlı olacaktır. Neden? Çünkü anlama ve olayları/ şeyleri ve süreçleri yorumlama kapasitemi geliştirebilmek, yeni şeyler düşünebilmek, sürekli olarak kendimi ve çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve düşünceyi geliştirebilmek için, bu bilgilere ihtiyacım olacaktır.

İşte tam da burada, diyelim ki kendi evimde ve kendi çöplerimle baş başa kaldığımda ya da musluktan suyu akıttığımda veya içtiğimde, pencere ve kapı aralıklarından kış rüzgarları estiğinde ve bir elma ya da sebze yemek istediğimde, yukarıda söylediğim gibi, “çevremle ilişkilerimi istediğim düzeyde tutabilmek ve geliştirebilmek için” ne yapacağımı nasıl bileceğim? Isırmak istediğim elmayı gerçekten yiyebilir miyim, yoksa tehlikeli mi? Elma, bildiğim elma olabilir. Ama elmanın üretilmesiyle ilgili teknoloji artık öylesine değişti ki, elma ile aramdaki ilişkinin güvenilir olması için, gelişmeleri biraz bilmek, bunun üzerinde yeniden düşünmek ve ne yapmam gerekliğine, yeniden karar vermek durumundayım.

Tüketmeme alternatifi?

Aynı şey, mutfağımdaki su, odamda kullandığım enerji ve telefonumda ya da bilgisayarımdaki çip için de geçerli… Tüketmek istediğim bir nesneyi, gerçekten tüketmeli miyim? Yoksa başka bir alternatif, ya da hiç tüketmeme şansı var mı? Elma üretimi için kullanılan gübreyi ve suyu düşündüğüm gibi onun üretildiği toprağı da düşünmeliyim. Eğer aşırı su tüketimi söz konusuysa, toprak kirleniyorsa, çiçeğe gelen böcekler zehirleniyor ve ölüyorlarsa, sokağımdaki süpermarketin rafına gelene kadar yüzlerce kilometre taşınması için kullanılan akar-yakıt atmosfere zarar veriyorsa, elmanın ambalajlanması, raftaki yerini alana kadar bunlara ek olarak birçok gereksiz enerji kullanımı söz konusuysa, elma ile aramdaki ilişkiyi yeniden düşünmemeli miyim?

Düşünsem ne olacak? Elma yemekten vaz mı geçeceğim, yoksa arka bahçeme (eğer öyle bir toprak parçası bulunuyorsa) bir elma ağacı mı dikeceğim? Diksem bile, bunca apartmanın arasında o ağaç güneşi görebilecek mi? Görse de, meyve verecek mi? Verirse, bu meyve sağlıklı mı olacak? Ya da sorunumu çözülecek mi? Ya yediğim diğer sebzeler ve tahıllar? Kuşlar ve balıklar? İnekler ve koyunlar?

Daha kapımdan çıkmadan karşılaştığım sorunlar, evden uzaklaştıkça giderek büyüyecek zaten… Bunların hepsini biliyorum. Hem de en azından 1980’lerden beri, bu tartışmalar gündeme gelmeye/ konuşulmaya başladığından beri, biliyorum. Ama ne yapacağım? Nerden başlayacağım ve nasıl başlayacağım?

Bu önemli bir soru ve bunun yanıtını, ya da bu soruyu doyurucu ve ikna edebilecek düzeyde yanıtlayabilen kuramları ve uygulamaları ve bunlara dayanarak geleceği kurmak üzere ne yapılabileceğini, ne yazık ki bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de, 1980’lerden beri etkili bir şey yapamadığımız gibi, yeryüzü de, atmosferi de, okyanusları ve suları da, iklimi de, giderek daha kritik bir düzeye gelmeye başladı. Artık “iklim krizinden” bahsediyoruz. Bütün dünya liderleri (belki Merkel’i biraz dışarıda tutulabiliriz?), teknolojik olarak en ileri ülkelerin halklarının oylarıyla seçilmiş politikacıları, ne kadar cahil ve hayırsız, ne kadar saçma ve inanılmaz derecede sığ ve ileri görüşlü olmaktan uzaklar…

Değişmek/değiştirmek, ama nasıl?

Tamam, oldukça başarılı olmuş gibi görünen “yeşil partiler” var bazı ülkelerde, dünya halklarının bir bölümü kırlarda ve kentlerde, topraklarını, sularını ve havalarını madencilere, büyük çiftliklere ve devletlerin mega projelerine vb. karşı korumak için ayaklanmış durumdalar ve kentlerde her gün yürüyor insanlar…

Ama insanlığın ve içinde yaşadığımız coğrafyanın, gezegenin sonunun yaklaşmasına karşı, henüz etkili bir gelişme sağlanabildiği de,söylenemez.

Belki daha çok tartışmak gerekiyor…

Belki daha çok yeni yol/ yöntem bulmak gerekiyor…

İçinde yaşadığımız kenti, mahalleyi, sokağı ve evi değiştirmek üzere, yeni öneriler geliştirmek gerek, belki de…

Ama büyük bir olasılıkla kendimizi değiştirmeyi göze almalıyız.

Belki yaşam biçimimizi… Belki değer verdiğimiz şeyleri… Belki gerçekten ihtiyacımız olan ve olmayan şeyleri bulmak için, yeniden düşünmek/ tartışmak gerekir?

Bütün bu düşünceleri böyle art arda sıralamamın nedeni, yazının başlığında da gördüğünüz kavramı, Serge Latouche’un, İletişim Yayınları’ndan çıkmış olan “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru, Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar” başlığını taşıyan kitabını, en azından bazı yönleriyle, tartışmaya açmak isteyişim…

Ancak, bu kadar uzun bir giriş nedeniyle, “küçülme” üzerine tartışmayı, belki gelecek yazıda/ yazılarda sürdürmekten başka çare yok gibi duruyor… Çünkü “küçülme” kavramı, kesinlikle tartışılmayı hak ediyor. Belki tartışmalar, “uygulamayı” da hak ettiği gibi bir sonuca götürebilir? Eğer “uygulanabilir” ise, nasıl?

Ne yapacağız da bu kavramı gündelik yaşamımızda uygulanabilir hale getireceğiz? Biraz daha düşünmeye gereksinim var gibi…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Teknik / teknolojik eğitim

Fordist ve belirli ve sistematik bir rasyonaliteye dayanan teknoloji: üretim ve çalışma, iş bölümü, kent yaşamı, kültürel ve sanatsal değerler ve dünya düzeninin işleyişi için gereken eğitimler, üretim ve iletişimin teknolojisi değiştikçe ve esnek üretim biçimleri çeşitlenerek çoğaldıkça, buna bağlı olarak değişti. Değerler ve kültürün moderniteyi aşması, kent/ kentin mekansal biçimlenişi ve yaşamı, dünyanın küreselleşmesi ve küresel alt yapıyla bir ağ gibi örülmesiyle değişen her şey, yeni bir insan türü ve yeni bir eğitim gerektirmeye başladı.

Modern dünyanın 1980 sonrasında (bazılarına göre çok daha önceden başlayarak), yeni teknolojik gelişmeler ve uygulamalarla, giderek modern ötesine veya sonrasına doğru değişmeye başlaması (ya da akışkanlaşması) ve bu değişimin giderek ivme kazanmasıyla; düşünen, bunun için gerekli teknik eğitimleri alan ve örgütlenen, belirli bir iş disiplinine sahip olan, ücretiyle ihtiyaçlarını karşılayan, barınan ve kendisini yeniden üreten sınıf, giderek eski konumunu gücünü ve statüsünü kaybetmeye başladı. Mavi yakalılar ya da işçi sınıfı sanki eridi ve buharlaştı.

Yerine, sanayisizleşen kentlerde tüketimci, teknolojik gelişmenin sağladığı yaşam tarzına ve kolaylıklara yönelen, kullanıp-atan/ atık üretici ve aşırı kirletici, yaşamı belirsizliklerle ve rastlantılarla dolu, buna karşılık, bireysel olarak her şeyi elindeki teknolojiyle ve gelecekteki teknolojik gelişmelerle daha çok yönetebileceğini düşünen, her şeyden çok kişisel konforlara düşkün, kentli bir kalabalık oluştu.

Modern okulun işlev(sizliğ)i

Küresel altyapı ağları ve “neo-liberal” (ya da “post-fordist”, “esnek”) denilen düzen ve anlayış ve onun kentleri, kentlerdeki yaşamın kipleri ve kültürü, yeni bir insan türü ve yeni bir habitat yaratmaya başladı. Tüketimi çok yaygın ve kolay, ömrü çok kısa olan teknolojik aletler ve oyuncaklar, gündelik yaşamın ve kentte üretilen nerdeyse bütün hizmetlerin, temel ekseni haline geldi.

Yeni teknoloji ve yeni kentin gerektirdiği geleceğe göre hazırlanması gereken yeni insanın kazanması gereken bilgilerin tür ve çeşitlerinin özellikleri, modern okulun işlevinin artık yürütülemez hale gelmesine neden oldu. Dünyanın her yerinde, okul eğitiminin içeriksizleşmesi ve niteliksizleşmesi, batı dünyasında ABD’de bile, liseyi bitirdiği halde okuması-yazması olmayan insanlar, sıradan ve niteliksiz üniversitelerden mezun olanların değersizliği ve işsizliği; aşırı oburlukla teknoloji tüketen, içeriğe- anlama ve etiğe değer vermeyen “yeni kentliler”, neo-liberal kapitalist dünyada, modern eğitim sisteminin nasıl çöktüğünü gösteriyor.

Yeni teknolojilerin getirdiği dünya için, nasıl bir eğitim düzeni oluştu? “Piyasalar” nasıl bir insan istiyor ve gerektiriyor?

Dünyanın her tarafındaki niteliksizleşme, kitleselleşme ve popülizm, eğitimin de giderek ezbere ve itaate dayanan bir anlayışa doğru gitmesi ve sadece az sayıda elit öğrenci için de ileri teknoloji ve tasarım okulları açılması, bu bakış açısıyla daha iyi açıklanıyor gibi görünüyor. Yani eğitim için temelde iki farklı düzey belirlenmiş gibi:

  • Büyük kalabalıkların ortalama çocukları için niteliksiz ve ezbere dayalı avutucu, hiçbir şeyi tam olarak açıklamayan, sormayan ve dünyanın işleyiş düzeneklerini sorgulamayan ve merak etmeyen/öğrenmek istemeyen, kolay baş eğen çocuklar yetiştirmek üzere, kitlesel bir eğitim ve
  • Hangi toplumsal sınıftan olursa olsun, çok akıllı ve zeki çocuklar için, nitelikli (ve çoğu kez özel) paralı veya “müşterisini” sıkı bir biçimde bağlayan burslu okullar…

‘İtaat et, rahat et’

Sistemin giderek içeriksizleşmesine aldırmayan, ezberleyerek öğrenmeye dayalı bir eğitim sisteminde; anlamaya, eleştirmeye, sorgulamaya ve soru sormaya, yeni öneriler geliştirmeye yönelmemenin temel nedeni, belki de şöyle düşünülüyor:

 “Şu anda, mevcut işlerin adeta bir robotun yapabileceği kadar basitleştirilmesine ve kolaylaştırılmasına elverişli bir teknoloji geliştirildiğine ve politik olarak da, popülist liderlerin söylediklerinin, kolayca ve sorgulanmadan inanılması gereken fikirler olduğuna dair köklü bir anlayış benimsendiğine göre, (çünkü politikacılar -muhtardan cumhurbaşkanına kadar- kolay ve kısa erimde geçerli, uzun erimli ve geniş çaplı etkileri düşünülmeksizin alınmış kararları beğenen kitleler tarafından seçiliyorlar) toplum, bu sistemle eğitilebilir.”

Sıradan ve ortalama insanların, giderek bürokratik bir labirente dönüşen hizmet sektörlerindeki işleri yapması, itaat etmesi ve inanması, ortalama bir yaşamın ortalama (ama oldukça sıradanlaştırılmış ve basit ve kolay) konforu elde ettiğini düşünmesi ve mutlu olması, yeteri olacaktır. Dolayısıyla eğitimin bu kadar niteliksizleşmesinde, gerçek bir yaşamla, insanla ve doğa ile gerçekten ilgili olmamasında, bir eksiklik olmayacakmış gibi duruyor…

Aslında sistemin, teknolojiyi hızla geliştirmeye ve sürekli olarak değişen teknolojiye göre yeni tasarımlar yapacak kişilere çok ihtiyacı var. Ancak bu tür işlevler, oldukça küçük ve seçkin bir grupla da yerine getirilebilir. Sadece, gelişme gösterme potansiyeli olan öğrencileri, bu yenilikçi/ keşfedici ve tasarlayıcı teknik bilgilerle ve gerekli becerilerle donatan, ama estetik ve etik gibi, felsefe ve felsefi bir bakış açısıyla değerlendirme/ sorgulama gibi niteliklere sahip olmaksızın yetiştirilmesine elverişli bir eğitim sitemi, yeterli olabilir.

Sürekli olarak, daha çok tüketme arzusu pompalanması nedeniyle, daha ileri bir teknoloji kullanarak ve daha çok tüketerek mutlu olabileceğini düşünen kalabalıkların, çevresi çürümekte olan dünyasında yaşıyoruz. Borçlanarak ve büyük güçlüklerle elde edilmiş ortalama bir diploma belgesini her şeyden önemli sayan ve iş/ meslek yaşamına büyük bir borçla başlaması gereken kuşakların, öğrenme ve gerçekten iyi bir eğitim alma ilkelerine yaklaşabilmesi, ne kadar mümkün olacak?

‘Terörist’liğe giden kısa yol

Kentindeki ve çevresindeki ekolojik bozulmalar nedeniyle sağlıksız ve giderek daha zor iklim koşullarında, daha az doğal ve temiz kaynakla yaşayacak olan, daha bunaltıcı ve ne kadar direnilirse direnilsin kötüye doğru gidişi durulamayan ekolojik krizin gündelik yaşamdaki belirtilerinden başka hiçbir gelecek ufku olmayan, daha çok şiddet ve savaş görecek olan, daha sahte bir kitle iletişimi kuşatması altındaki insanların, iyi bir eğitime ve gerçekten öğrenmeye merakı ve isteği, ne kadar olabilir ki?

“Zevk, konfor, rahatlık ve zahmetin ortadan kalkması, ânında tatmin olma, hayallerin gerçekleşmesi”, gerçekte neredeyse bütün insanların aradığı bir şey. Dünya, bu demek zaten. Bunu istememek, en iyi olasılıkla aptallık. Ama daha da kötüsü, “marjinallik”, tehlikeli biri olmak… Hatta buradan hemen terörist olmaya atlayabilirsiniz. Zaten artık “terörist”in tanımı, sadece şu kadar:  İktidarın bütün aygıtlarıyla (okuldan, işyerine, medyaya ve polise, hapishaneye kadar) size kabul ettirmeye ve ezberletmeye çalıştığı ideolojik dünyaya girmeyi ret ediyorsanız, yani “sürü”den biri olmayı kabul etmiyorsanız ve çeşitli bakımlardan bundan az veya çok başka bir şey istiyorsanız, “terörist”siniz. Kitleselliği, sıradanlığı ve derinliksiz inanmayı/ itaati reddediyorsanız, teröristsiniz.

Bugün için terörün tanımı, tüketim toplumunun dışına çıkmak ve sadece ihtiyacınız kadarı için alış-veriş etmek ve belki bazı şeyleri kendiniz üretmek ve veya onararak yeniden kullanmak, kitle iletişimini üzerinize yığdığı enformasyonu silkelemek, savaşa gitmeyi ret etmek ve hakiki olanın ne olduğunu aramaya çalışmak, popüler kültürün ve figürlerin söylediklerinin, sizi sindirmesine izin vermemek… Eğer bunları yapıyorsanız, kesinlikle terörist tanımına giriyorsunuz.

Eğer teröristseniz zaten sizi yok etmek isteyecek olan devlet aygıtı artık sadece, sizi indirmek/ vurmak, eğer bunu becerememişse, doğrudan (zaten çok kalabalık olan) bir hapishaneye koymak isteyecektir. Eğer bunu da becerememişse, ya kendiliğinizden ya da devlet zoruyla bir akıl hastanesine gitmenizi ya da intihar etmenizi sağlayacaktır. (Türkiye’deki durum, şimdilik, cümlenin sadece son bölümü bakımından, diğer ülkeler kadar ağırlaşmış değil sanki…)

‘İhtiyaca göre’ nesiller…

Bu teknolojik, toplumsal ve kültürel gelişmeler ortamında, eğitim sistemi, kimseyi sürüden ayrılmayı düşünebilecek gibi, hatta mevcut işleyişi sorgulayabilecek gibi yetiştiremez. Teknoloji neyi gerektiriyorsa ve bu teknolojiye göre biçimlenmiş siyasi iktidar, yeni kuşakları kitleselleşmeye ve itaate hazırlamaktan başka bir işleve sahip olamaz. Yeni teknolojilerin geliştirilmesi ise, artık sadece çok büyük yatırımlara ve (buna karşılık etik sorumlulukları, atom bombasını öncesindeki tartışmalar kadar bile önemsemeyen) çok kapsamlı kurumsallaşmalara bağlıdır. Hemen hemen hepsi özel ve büyük teknoloji firmalarının kurmuş olduğu üniversiteler ve araştırma kuruluşları tarafından üretilmekte, hukuk/ patent firmaları tarafından tekelleştirilmektedir (devlet kursaydı daha iyi mi olacaktı?).

Bu durumda, teknoloji geliştirmeden güçlü olmayan ülkelerin eğitim sitemi, ancak daha az önemli teknoloji üretimi ya da tasarım sorunları için, en parlak ve en nitelikli bireyleri eğitmekle yetinecektir. Daha da nitelikli olanlar çıkarsa, onlar da gelişmiş ülkelerin araştırma firmalarına transfer olacaktır.

Teknolojinin bu hızla ve bu doğrultuda gelişmesine, gezegenin daha şiddetle sömürülmesine ve insanların daha büyük kitleler halinde hiçleşmesine ve savaşlarla/şiddetle/ göçlerle/ biyolojik (hatta psikolojik) silahlarla yok edilmesine, bilginin tekelleşmesine ve patent haklarına karşı durabilen bir insanlık olacak mı?

Amerika için böyle bir gelecek, Brezilya için böyle bir gelecek, Rusya için veya Hindistan için böyle bir gelecek, ne kadar beklenebilir? Çin, nasıl tepki verecek? Bu ülkeler, kendi teknolojik gelişim stratejilerini ve kitle eğitim stratejilerini/ yaklaşımlarını değiştirecekler mi/ değiştirebilirler mi?

Peki, bu koşullarda ne yapılabilir?

Teslim olmaktan ve savaşlarda, göç yollarında, yangınlarda, kıtlıklarda ölmekten başka çaremiz yok mu?

Yeni kuşakları, çocukları nasıl yetiştireceğiz?

***

Yararlanılan kaynaklar

  • Harvey Daid (1997), Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul
  • Bauman Zygmunt (2017), Akışkan Modernite, Can Yayınları, İstanbul

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Toprak Dede’

“Ölmüşlerini hayırla yad ediniz.”

Gerçekten de böyle yapmalıyız. Çünkü onlar artık bizim söylediklerimizi dinleyemezler ve yanıtlayamazlar. Bu da tek taraflı ve asimetrik bir üstünlük sağlayabilir bize. Böylesi pozisyon ne etik olacaktır ne de fazla bir yarar sağlayabilir.

Bununla birlikte, Hayrettin Karaca; onun yaptıkları ve temsil ettiği ekolojik mücadele tarzı hakkında biraz düşünmek yararlı olabilir. Hayrettin Karaca’nın kimliği üzerinde eleştirel bir dille konuşmak, saygısız ve kadir-kıymet bilmez olarak değerlendirilebilir. Tam da yaşamını kaybettiği bir zamanda onun yaklaşımına eleştiri getirmek, haksız bir saldırı ya da çirkin bir davranış olarak görülebilir. Ancak Karaca’nın temsil ettiği düşünce ve model bakımından yapılacak bir tartışma, sanırım etik olmayan ve saygısızca bir yaklaşım sayılmaz. Bu nedenle, daha baştan bir kişilik olarak Karaca’ya saygı duyduğumu ve yaptığı işi eleştirel bir yaklaşımım olsa da, olumlu bulduğumu söylemeliyim.

Denizyıldızlarını tek tek kurtarmak

“Toprak Dede”nin yaklaşımı ile ilgili sorun, onun denizyıldızlarını tek tek kurtarır gibi ağacı dikmesi, toprağın korunması için küçük ve dinamik örgütler yaratması ve buradaki hevesli ama beş parasız insanları/ gençleri teşvik etmesinde değil. Bunların hepsini, küresel krizin içinde küçük kurtuluş kovukları ve aynı zamanda büyük çaresizliğin ve nihilizmin, depresif ve umutsuz, “hiçbir şey yapılamaz”cı ruh hali karşısında, küçük sığınma adaları olarak görebilir ve olumlayabiliriz.

Burada bir sorun yok ve Toprak Dede, bu kovuklarda harika bir iş çıkardı.

Ancak bu yaklaşımla ilgili eleştirim, tam burada başlıyor: Bu yaklaşım, küresel ölçekteki sermaye, iktidar ve büyüme/ kalkınma-yoksulluk vb. sorunlarının üstünden atlıyor. Bu alanlardaki ve boyutlardaki mücadelelerle ilgili bilgilendirme yapmaması, ekonomik krizin bütüncüllüğü ve büyüklüğü karşısındaki konumu belirlememesi, yanılsamaya neden olabiliyor. Bu yaklaşımdan, (belki hiçbir zaman bu netlikle dile getirilmemiş olsa bile) ekolojik sorunla ilgili kısmi/ parçacık çalışmaların yeterli olabileceği gibi bir sonuç çıkıyor.

Greta Thunberg ile Toprak Dede farkı

Greta Thunberg ile “Toprak Dede”nin yaklaşımı arasındaki temel fark bu. Ekolojik krizin küresel olduğunu bilerek geliştirilen programın, mücadelenin küçük parçası olduğu saptanmış olsaydı, belki bu yanılsama olmayacaktı. Sorunun asıl çapı ve hedefini belirlemek, aynı zamanda sorunu yaratan sermaye egemenliği ve bu sermayenin etkilediği politika ve diplomasi alanının ve kapitalist ekonomin sürekli büyüme ve kar gibi motiflerinin de tartışılmasını ve belki de bunlarla da mücadele edilmesini gerektirecekti.

Bu kapsamdan uzak bir biçimde, bunları hiç dikkate almaksızın yapılan programların, hiçbir anlam taşımadığını söyleyemeyiz. Yine de bu düzeyi atlamak (ya da programın somutluğunda bu alanın ağırlığının hiç hissedilmemesi), dünyanın içinde bulunduğu ekolojik krizin büyüklüğü ve bütün boyutları ilgili gerçekliğe en azında gözlerimizi yummak anlamına gelmez mi? Hatta daha da kötüsü, “kurtuluş ve halasa erme” yolumuzun, belki de, bu küçük/ yerel ve parçacık kurtuluş çabalarının toplamından oluşacağına inanmamız gerektiğini, ima etmez mi?

Küçük ve yerel de olsa, gerçekte küresel ve çok boyutlu sorunu çözmeyecek de olsa, bizi edilgen bir felaket bekleyicisi konumundan çıkartarak, aktif bireyler ve bir şeyler yapmaya çalışan mücadeleci kimlikler olarak kendimizi yeniden tanımlamak bakımından, TEMA programının büyük katkıları olmuştur elbette. Ancak, küçük ve yerel mücadeleleri yaparken ve o ağaçları özenle dikerken, asıl krizin başka yerde bulunmaya devam ettiğini, hatta büyüyerek üzerimize daha çok geleceğini bilincine sahip olmak, iyi olurdu.

Bunu istemek, belki bazı yerel iktidarlarla, kesinlikle ulusal iktidarla ve küresel krizin yaratılmasındaki temel oyuncularla (ya da onların kurmuş olduğu sistem, teori ve düzeneklerle) bir anlamda karşı karşıya gelmeyi öngörmek anlamına gelecektir. Ve bu iktidarlarla karşı karşıya gelmeye dönüşecek bir mücadele alanı belki de bütün kaynakları, enerjiyi ve iyi niyetle bir iş yapmak isteyen gönüllülerin inancını kurutacaktı? Programın küçük ölçekli ve yerel olması değil yani mesele, gerekliliği de değil, onun “yeterliliği” (daha da çok, yeterli olabileceği düşüncesinin tartışılmaması üzerine) üzerine…

TEMA’nın ikilemi

Herkes, her şeyi yapmak zorunda değil. “Herkes, kendi doğru bulduğu yaklaşımla, yapmak istediklerini, yapabildiği kadar yapar ve bu da, iyi bir şeydir” diyebiliriz. Bunda karşı çıkılabilecek bir yön yok. Ancak karşımızdaki bütün şeylere ve süreçlere/ sorunlara ve krizlere, gerçekçi olarak ve eleştirel bir yaklaşımla bakmak zorundayız. Ve bu eleştirellik, sorunun gerçekte olduğu gibi, hiçbir parçası ya da ölçeği ihmal edilmeksizin kurulmalıdır. Bu eleştirelliği kaybedip, küçük/ yerel ve parçacık düzeltmeler ya da korumaların yeterli olabileceği yanılsamasından ibaret programları olumlamaya veya küçük kurumsal iktidarları yüceltmeye başladığımızda bu, sahip olmamız gereken pozisyonda bir kayma anlamına gelebilir.

Yapılması gereken, (hangi ölçekte olursa olsun) yaratılmış olumlu etkilere, varsa eksikliklere ve olumsuzluklara birlikte bakıp, haksızlık da etmeden, düşünce geliştirebilmek ve küresel sistem, küresel ekolojik kriz vb. gibi sahiden var olan (ya da olduğunu düşündüğümüz) bütünselliği bozmadan ve tutarlı bir biçimde, durumu anlamaya ve eylem kapasitemizi çoğaltmaya çalışmak değil mi?

Aslında burada TEMA’nın karşılaştığı ikilem, dünyanın hemen hemen her yerinde ve her zaman, çevreci-ekolojist ya da yeşil mücadeleler tarihinin her evresinde karşılaşılmış ya da karşılaşılabilecek bir durum. İkilemin, kesin olarak doğru olduğunu savunabileceğimiz bir yanıtı da yoktur belki. Ancak, gerçeğin ve sorunun bütün yüzlerini ve boyutlarını bilmek, buna karşılık kendi kaynaklarımız ve sahip olduğumuz niteliklerimizle, demokratik ve hegemonik/ hiyerarşik olmayan bir yaklaşımla, ne yapacağımızı gerçekçi olarak belirlemek, aynı zamanda nerede konumlandığımızı da açıkça söylemek ve sorunun programımıza dahil olmayan bölümlerini de, “yok” varsaymadan, hangi gerekçelerle dışarıda bıraktığımızı, kamusal bir biçimde ilan etmek, belki de belirsiz ve kaygan, çelişkili ve inandırıcı olmayan bir konumda bulunmaktan daha elverişlidir…

 

Kategori: Hafta Sonu