Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Fırtınaya karşı başını dik tut’

[email protected]

Sanırım ortaokuldayken gördüğüm bir filmin son sahnesi hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Filmin adı (oyunun adı da aynı) Liliom’du. Ferenc Molnár’ın bu oyunu sanırım sayısız defa sahnelenmiş ve filme alınmıştır.

Filmin son sahnesindeki, ölüm kadar vahim ve ağır acı veren bir durum karşısında Liliom’un yakınlarının bu durumla baş etmek için söyledikleri “fırtınaya karşı başını dik tut” şarkısı çok dikkatimi çekmişti. “Böylesine zor bir durumda bile insanın başını dik tutabilmesi ve alnı açık, cesaretle ve onurla meydan okuması söz konusu olabiliyormuş demek” diye düşünmüştüm. Ama henüz insanların başlarına neler gelebileceği ve buna karşı nasıl direnebilecekleri, bu direnişin çoğu kez ne kadar zor olabileceği hakkında hiçbir fikrim yoktu bir yeniyetme olarak…

Bu sahneyi unutmadım. Baş eğdirilmesi kolay olmayan bir insan olmak istedim, meydan okuyan ve direnen, her zaman, akıntıya karşı durabilmeyi bir erdem sayan, akıntının o korkunç bulanık ve kirli seline kendimi kaptırmamayı önemseyen… Böyle bir yaşam kurma isteğini, biraz da bu şarkı vermişti bana: “Fırtınaya karşı başını dik tut.”

*

Baş eğmek ve baş eğdirmek, her iki durumda da mücadelesiz ve karşı koymasız, dolayısıyla barışçıl ve huzur getiren bir yolmuş gibi duruyor ilk başta. Oysa incitmemek için/ karşınızdakini rahatsız etmemek için bakışlarınızı eğmeniz, bazı durumlarda gerekli olabiliyor bazen. Bu, sizi nezaketli ve erdemli yapan bir özellik olmakla birlikte bir zorbalık, haksızlık veya adaletsizlik karşısında hatta doğru bilmediğiniz bir durum karşısında başınızı eğmeniz sizi yer ve bitirir. Kim ister böyle bir kişiliğe sahip olmayı? Ufka/ geleceğe bakmak varken kim ister başını eğmeyi?

Oysa toplum genellikle karşı çıkışlardan ve protestolardan pek hoşlanmaz. Eğer bıçak kemiğe dayanmamışsa çoğunluk, haksızlık ve zorbalık karşısında başını eğmeyi/ görmezden gelmeyi seçebilir/ seçer. Kolayına gelen budur. Mücadelenin yaratacağı bilinmezlikten ve karmaşadan korkar. Gündelik düzeninin, rutinlerin, garanti edilmiş konforun uzağına düşebilme riski endişelendirir toplumları. Özellikle de mevcut işleyişlerin bir ucundan iyi-kötü yararlanabilen/ getiri sağlayan insanlar, gruplar seslerini çıkartmazlar.

Ama nereye kadar?

Bazen, bazı gözü pek ve ufka bakan toplum kesimleri aşar bu korku duvarını…

*

Marx, “zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanların” bu karşı çıkışa/ isyana en yakın toplum kesimi olduğunu düşünüyordu. Ancak bütün tarih boyunca isyanlar, ayaklanmalar ve en önemlisi akıntıya karşı dik duranlar sadece işçi sınıfından çıkmadı. İşçi sınıfıyla birlikte ya da kendi başına varoluşsal olarak ya da etik olarak kişiliğini ve “kendisi olma” ve “kendi olmak istediği gibi olma” hakkını savunanlar, düşünenler-düşünürler/ entelektüeller, dolayısıyla zincirlerinden başka kaybedecekleri olanlar arasından da çıktı. Bu nedenle dünyanın bütün kentlerinde ve toplumlarında, kadın hareketi, ayrımcılığa karşı direnişler ve öğrenci hareketleri bu kadar çok ve etkili ve devrimci biçimde ve dünyayı değiştirebilme potansiyeliyle ha-bire akıntıya karşı ilerliyorlar.

Başını dik tutma davranışı, sadece bu kadarı bile alnı açık bir biçimde dünyanın bütün çirkinliğine ve haksızlığına gözünü dikip bakabilmek başlı başına bir cesaret, duru bir bilinç, onur, gönenç ve kişilik göstergesi. Baş eğdirme çabası ve komutu ise bu saydıklarımın tam tersi. Hatta daha da kötüsü korkaklık ve ancak zorbalıkla/ şiddetle ilişki kurabilecek kadar niteliksizlik göstergesi… Bunu, LGBT+ kulübünün gizlice kilidini değiştirerek de gösterebilirsiniz, dayakla korkutarak da veya kışkırtıcı yalan haberleri yayınlayarak da… Böyle yaptığınız için de yüzünüzün çirkinliğinin ve göz çukurlarınızdaki karanlığın görülmesine cesaret edemezsiniz ve herkesi “aşağı baktırmak” istersiniz.

Zorbaya baş eğmemek, fırtınaya karşı başını dik tutmak ve cesaret, fiziksel olarak ne kadar donanımsız ve olursanız olun, 7 ya da 17 yaşında bir çocuk olsanız bile, sizi hem güçlü ve erdemli yapar hem de tarihi değiştiren aktörlerden biri…

*

“Kentler isyancıdır, kır ise uyumlu” diye kurmayı düşünüyordum bu yazının başlığını. Ama düşündükçe isyanın ve karşı duruşun her yerde ve her insan topluluğu için söz konusu olduğunu hemen anladım. Feodaliteden modern zamanlara geçişte, Avrupa’nın her tarafındaki köylü ayaklanmaları/ isyanlar ilk aklıma gelenler oldu. Anadolu’daki isyanların tarihini düşündüğümde (daha öncesi de vardır) Bizans’a (ilk akla gelenler Pauluscular ve ikonalarla ilgili çatışmalarda ki taraflar vb.) ve Selçuk’a (başta Babailer), daha sonra da Osmanlı’ya karşı (Bedrettin’den, Celâlilerden, Pir Sultan’a ve en sonunda Çapanoğlu’na kadar) o kadar çok isyan var ki kırda, bu fikirden vaz geçtim.

20’inci yüzyıl ortası yerel edebiyatın/ romanların önemli bir bölümü de bu isyancıları ya da başını her halde dik tutan kahramanları anlatıyorlar. İlk akla gelen örnekler, İnce Mehmet ya da Cemo ve sonra Memo roman dizileri olabilir ama Fakir Baykurt’un Tırpan’ındaki Uluguş Nine’yi ve Dürü’yü, çok canlı olarak hatırlıyorum.

Yine de dünyayı ya da toplumların düş gücünü etkileyen, düşüncesini ve gündelik rutinlerini radikal bir biçimde değiştiren protestolar, direnişler ve karşı duruşlar, dik başlılıklar o kadar çok ki, “kentin, bu radikal oluşumlardaki etkisi nedir acaba?” diye sormadan geçemiyor insan…

Belki şu tür düşünceler söz konusu olabilir:

  • Kentler öylesine çok katmanlı ve birçok ölçüte göre hiyerarşik veya hiyerarşik olmayan parçalara bölünmüş bir toplumsallığa/ sosyolojiye sahiptir ki belki de çelişkiler ve karşıtlıklar için en uygun zemin her zaman kolayca oluşabildiği içindir?
  • Bu yarılmaların en kritik alanlarını belirleyen mülk ve serveti elinde toplayan sınıfların/ toplum kesimlerinin talep etiği oranda lüks ve gösterişli (ve gösterişçi) tüketimi/ konforları ve teknolojik olanakları güçlü ve parlak bir biçimde sunabilecek kışkırtıcı ortam ve mekanlar ancak kentlerde (ya da kentlerin en ayrıcalıklı yaşamları sağlayabilen kesimlerinde) oluşuyordur belki?
  • Karşı çıkışın merkezi olan iktidarlar modern zamanlarda sadece kentlerde olduğu ve (“politik olan” kavramların zenginliği kentlerde biriktiği) karşı çıkışları besleyen politik ortam/ politik arayışlar da burada geliştiği için, kentler belki de kaçınılmaz bir biçimde başkaldırı arenasına dönüşmektedir?
  • Karşı çıkışlar için gerekli toplumsal büyüklük ve yoğunluk, örgütlenebilme ve bağ kurma olanakları, belki ancak kentlerde oluşabiliyordur?
  • Olayların doğası üzerinde geliştirilen arayışlar düşünceler, bilgi belki de kentlerde öylesinde çoğalıyor, çeşitleniyor ve birikiyordur ki kentliler dik durmak ve direnmek için daha çok nedene ve elverişli olanağa sahip oluyorlardır?

Bu tür düşünceleri çoğaltmak olası. Her kentin bunların dışında da daha öznel tarihleri/ geçmişleri ve yerel nitelikleri olabilir. Bunlar üzerinde durmadan neden kentlerin isyanların arenası olduğunu tam olarak tanımlayamayız.

Önce serfliğin egemen olduğu dönem Avrupası’nda, kent kapısının üzerinde yazılı olduğunu varsaydığımız “kent insanı özgürleştirir” sözünü anımsayalım. En özgür yer olmanın (gerçi tam tersine “kent insanı yabancılaştırır” da denilebilir?) yanı sıra, kentin o çoğul/ çok katmanlı ve çok parçalı yapısı/ coğrafyası ve kültürü de her hangi bir nedenle dik duruşu/ protestoyu ve direnmeyi gerektirecek çok sayıda neden yaratmakta olduğunu da söyleyebiliriz.

Özgürlüğümüzü ve ileri düzeyde insan haklarına dayalı bir demokrasiyi gerçekleştirmek için kentsel yaşam bizleri ha-bire hazırlıyor, kışkırtıyor ve akıntıya karşı dururken alnımıza çarpan rüzgar düş gücümüzü ve daha özgür, yaratıcı ve adil bir yaşam umudunu durmadan tazeliyor…

Yaşasın kentlerde başını tehditlere ve eziyetlere karşı dik tutan her yaştan kadınlar ve erkekler. Yaşasın bize verdikleri taze ve diriltici esin ve değiştirme özlemi ve gücü… Kent en çok onların başkaldıran yüreğinde çarpıyor…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentlerin demokrasi tarihi

Modern demokrasinin yaklaşık 200-250 yıllık bir tarihi var. Bugün geldiği yer oldukça sorunlu; seçimlere katım oranları düşüyor, kararsızlar çoğalıyor… Demokrasi ve katılım, demokrasin katılımcı süreçlerle geliştirilerek yaşamımıza toplumsal ve yaşadığımız kentin yönetimine girmesi ve katılımcı bir kent yönetiminin ve katılımcı planlamanın yapılabilirliği üzerine tartışmayı geliştirirken, demokrasi kavramının son yüzyılına şöyle bir “kuşbakışı” göz atmak, sanırım yararlı olacak. Ancak bu kısa yazı bütün demokrasi tarihini incelemeye yetmeyeceği için, Ege-Anadolu-Yunan polislerindeki uygulamalara, buradaki kent demokrasilerinin anlamına ve seyrine göz gezdirerek başlayamayacağız.

Sondan, bugünü etkileyen koşulların oluşmasından başlayalım:

20. yüzyılın son yarısında, özellikle 1980 sonrasında, neo-liberal anlayıştaki kapitalizmin küreselleşmesiyle bütün kentler büyük bir değişim geçirmeye başladı. Bu değişim önce kentlerdeki toplumsal yaşam ve çalışma-üretme ve ilişki biçimlerinde görülmeye başladı; giderek kentin mekanları da bu yeni yaşama göre biçimlenmeye, gelir dağılımındaki kutuplaşmaya uygun yeni biçimler almaya yeni bir kent makro-formu geliştirmeye başladı.

Çalışan sınıflar ve yoksullar için demokrasi

Bu değişimler aynı zamanda demokrasi anlayışında ve demokratik kurumların ve kuralların işleyiş biçimlerinde de ortaya çıktı ve zaten her zaman ekonomik ve ideolojik olarak güçlü ve egemen olan sınıfların saldırılarına uğrayan/ kırpılan-kötürümleştirilen ve körleştirilen demokrasi düşüncesi giderek daha başarısız ve daha sönümlenmiş bir illüzyon; dışı yaldızlanmış ama içi boşaltılırmış bir kavram olarak, ülkelerin ve kentlerin yaşamındaki terimlerden biri gibi olmaya başladı.

1980’li yılların sonuna kadar dünyada soldaki egemen güç için demokrasinin içeriği neredeyse sınıfsal ve sınıfların ekonomik durumundaki kaba bir eşitliğe, (bürokrasinin ve teknokrasinin kayrılmış durumu ve olağanüstü yaygın rüşvet mekanizmaları sayılamazsa) baskıcı ve merkezi bir devletçiliğe dönüşmüş durumdaydı.

Kapitalist dünyada ise demokrasi daha çok bir soğuk “savaş” retoriğine indirgenmişti. Gerçekte, çalışan sınıflar ve yoksullar için en iyi olasılıkla, seçim yıllarında oy kullanma hakkı kadar bir demokrasi söz konusu olabilir. Ancak daha çok Avrupa ülkelerinde ve sosyal demokrat partilerde ve belki bazı sosyalist ya da komünist düşünürlerin literatüründe demokrasiye rastlayabiliriz. Yine de, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında, demokrasi ile ilgili düşüncelerin pek fazla tartışıldığı söylenemez. Savaş sonrasından 1980’lere kadar önde gelen kavramlar, savaşan kapitalist ülkeler için yoksulluğunun azaltılması ve orta sınıflaşmanın güçlendirilmesi, diğer “az gelişmiş” ülkeler dünyası için de kalkınma idi.

Kalkınmanın doğal olarak daha demokratik, en azından periyodik olarak seçim sandıklarının konduğu politik bir sistem getireceği düşünülüyordu. Az gelişmiş ülkelerde bu sandıklar, eğer konduysa bile, kısa zamanda askeri ya da sivil diktatörlüklerin demokrasisine dönüştü. Eğer kendiliğinden askeri diktatörlük oluşmuyorsa, kapitalizmin militer ve diplomatik mekanizmaları önce Vietnam’da, sonra da Yunanistan’da, Türkiye’de, Şili’de olduğu gibi, ABD Merkezi İstihbarat Örgütü‘nün yol göstericiliği ve desteğindeki darbelerle bütün demokratik kıvılcımlanmaları, kıpırdanmaları boğmakla meşguldü.

Sanki demokrasi ile ilgili bütün sorunlar 19. Yüzyıl’da, meşruti veya cumhuriyetçi parlamentoların kurulması, anayasaların seçim sistemlerini tanımlaması ve çok partili- temsili demokrasilerin oluşturulmasıyla çözülmüş gibi düşünülüyordu. 19. Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl’ın başlarında bu tür bir demokrasiye karşı çıkışlar sadece işçi sınıfının örgütlenme, sendikalaşma, kooperatifleşme hareketinde ve kadınların eşit oy hakkı (ve tümel bir eşitlik) mücadelesinde görülüyordu. Gündelik yaşam uygulamalarında (ailede, mahallede, okulda, işyerine vb.) demokrasi düşünülmüyordu bile. 19. Yüzyıl’da, bunların dışında sadece, (küçük ama düş gücümüzü hala aydınlatmakta olan) ütopyalardaki demokrasi arayışından bahsedebiliriz.

‘Kendiliğinden’ demokrasi

20. Yüzyıl’da, savaşa kadar ve iki savaş arasında demokrasi arayışı, belki sadece protestolar, sokaklarda ve kamusal alanlardaki yoğun mücadele potasında gerçekleşiyordu. Ancak bu mücadelelerde demokrasi kavramından çok, demokrasi için öncül kavramlar olduğunu söyleyebileceğimiz “gender/ toplumsal cinsiyet” ya da “sınıf” açısından emeğin özgürleşmesi ve çalışmanın adil bir karşılığının alınabilmesi, eşitlik gibi kavramlar ön plandaydı.

2. Dünya Savaşı sonrasında kentlerde hızla, planlamanın ve orta sınıflar için yaşanabilir konut alanlarının üretilmesine girişildi ve problem teknik olarak çözüldü. Toplumlar, demokrasi arayışını nerdeyse terk etmiş gibiydi. Avrupa’nın bir-kaç önde gelen ülkesinde tartışmalar daha çok özgürlükler, modern dönüşümler/ modernleşme, yabancılaşma, toplumsal ve kültürel ilerleme ve bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan nükleer silahların yarattığı tehdit ve dehşet dengesi, sömürgelerin bağımsızlık savaşları gibi konular çerçevesindeydi. Az gelişmiş ve yoksul ülkeler ise daha çok, emperyalist sömürüden kurtulmak ve kalkınma gibi konular üzerinde konuşuluyordu.

Demokrasi, sanki modernleşmenin doğal bir uzantısı, kalkınma ve ilerlemenin bir türevi gibiydi. Vitrininize bir parlamento koyduğunuz zaman her şeyin kendiliğinden demokratik olacağı gibi bir düşünce egemendi. Bu, Türkiye için de böyle oldu. Türkiye önce Cumhuriyeti kurdu, vitrine bir parlamento koydu ve 2. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde de çok partili bir seçim düzeni geliştirerek, demokratik arayışını tamamlamış oldu ve “demokratik dünya” topluluğuna katıldı. Aynı meclis, kentlerde de vardı. Kent yönetimi, seçimli veya merkezi yönetim tarafından atanmış belediye başkanlarıyla “demokrasiye” kavuşmuş durumdaydı zaten. 1970’lerde, bazı kentlerdeki sosyal demokrat ve yenilikçi belediye başkanları merkezi yönetimin düşmanca çelmeleriyle karşılaşana kadar, Türkiye kentlerinde demokrasi arayışı hemen-hemen hiç olmadı diyebiliriz.

’68…

Dünyada ve Türkiye’de tabandan gelen ve sarsıcı bir biçimde demokrasinin yaşamsal bir gereksinim olduğunu söyleyen ilk tsunami, 1968’de oluştu. Bütün dünya toplumlarını silkeledi ve etkilerini hala yaşamaktayız. 1968 gerçekte, çok köklü ve radikal bir demokrasi talebiydi. Tuhaf olan bu radikal depremin üniversitelerde, öğrenciler tarafından başlatılmış olmasıydı. Bazı ülkelerde ve bazı durumlarda, işçi sınıfının özgürlük-eşitlik ve emek mücadelesi ile bütünleşti. Ama neredeyse bütün dünya ülkelerinde, her zaman işçi sınıfı mücadelesinden ve onun yüzyıllar süren (bazen şiddet içeren/ bazen içermeyen) protesto geleneklerinden yararlanmış bir isyan dalgasıydı. Bütün dünyada topyekun bir ayaklanmaydı bu…

Demokrasinin ve demokratik arayışın aşağıdan yukarı doğru örülmesi talebinin/gereğinin, belki yüzyıllar, belki binyıllar sonra yeniden canlanmasıydı 68. Bir ideal olarak demokrasi, demokrasinin genişletilmesi/ demokratik hakların gündelik yaşamın her anında daha çok kullanılabilir olması mücadelesi ancak 1968’de anımsandı. Başlangıçta belki, eğitim için, işyerleri içindi; ama orada hiç durmadı.

Özgürlüklerimizi kullanmak ve genişletmek için yeterli ve nerdeyse tek şart, demokrasiydi. Onu yeniden kurmak, öyle temsili olarak ve meclislerde temsil edilerek/ temsilcilerimiz eliyle değil, kendi ellerimizle ve aklımızla, her an, her dolayım için doğrudan inşa etmek gereksinimi, herkesin bilincinde yeniden ışıldamaya başladı.

1980’lerin öncesinde ve daha güçlü olarak sonrasındaki ekolojik hareketler de bu demokrasi arayışının ikinci güçlü dalgasını oluşturdu. Dünyanın bütün kentleri, modernin gereğine göre geliştirilmiş, parlamış ve gönenmişti ama aynı ölçüde ekolojik olarak kirlenmiş, sorunları yoğunlaşmış ve katmerlenmiş, bazı kentler soluk alamaz hale gelmiş, bazı kentlerde ulaşım nerdeyse tam olarak tıkanmış, gürültü artmış, tüketim sarhoşluğundan ne yapacağını bilmediği çöp yığınlarına boğulmuş, betonlaşmış ve çelikleşmiş, toplumsal ilişkileri yapaylaşmış ve yabancılaşmış bir hale gelmişti. Ayrımcılıklar ve ötekileştirmeler hiç bitmemişti zaten. Güvenlik-şiddet-katliam sorunları arttı ve kentlerde polis, güvenlikçi-bekçi orduları oluştu.

Postmodernist demokrasi

Neo-liberalizm ve onunla birlikte yıldızı parlayan post modernizm ise, dünyanın ve kentlerinin üzerine yeni ve dayanılması çok daha güç, yeni yükler bindirdi: Kentlerdeki emeğin/ işçi sınıfının durumu kötüleşti/ yoksullaştı ve sosyal güvenceleri birer birer elinden alındı. Fabrika türü büyük ölçekli üretim birimleri önce kentlerden, sonra da gelişmiş ülkelerden çıktı ve az gelişmiş ülkelere gitti. Buna karşılık, inorganik enerji kullanımı ve kirlenmeler çoğaldı, gelir dağılımında kutuplaşma ve toplumsal adaletsizlikler arttı. Kentteki güvenlik azaldıkça çitlenmiş ve kapısı kontrollü konut siteleri gelişti, sokak ve pazar alış-verişi, küçük esnaf işi üretimler azaldı ve perakende ticaret, enerji oburu ve gösterişçi AVM’lerde toplanmaya başladı.

Kentler bir yandan kırdan güçlü göç akımlarıyla kalabalıklaşır ve yoğunlaşırken, neo-liberalizmin kentlere katkısı da emlakçıların spekülatif rant yaratma ve buna el koyma arayışını güçlendirmek ve bunu inşaat sektörünün aç güzlü hırsıyla desteklemek ve dokuyu yoğunlaştırmak oldu. Artık kentler, gökdelenlerle bezenmiş, rant mücadelesi alanıydı. Kentlerde boğulma ve kirlenme olgusuyla birlikte merkezdeki çöküş, kent yoksullarının, mülk sahibi olmayanların ve giderek orta sınıfların, çaresizleşmesine neden oldu. Belediyeler, merkezi yönetimin ve kapitalizmin güçlü sınıflarının baskısı altında, merkezi yönetim modelinin benzeri bürokratik ve teknokratik hiyerarşiler geliştirdiler.

Buna karşı kentlerdeki en güçlü ve ısrarlı protestolar ve direnişler  ekolojistlerden gelmeye başladı. Protestoların en geniş ortak tabanı radikal ve çoğul bir demokrasi talebiydi. Kent halkları artık daha özgür olmak ve çeşitlilik içinde bir birliktelik ve doğrudan yöntemlerle, bireyden ve küçük topluluktan başlayan ve (mümkün olabildiği kadar) temsili olmayan, taban hareketi biçiminde dinamik bir demokrasi istiyor.

Kentlilerin demokrasiye ve bunun eskisinden de geniş ve doğrudan ve özgürlük alanlarını genişleten bir demokrasi olmasına ihtiyacı var. Dünyanın bütün kentleri, belki Latin Amerika’daki kentler başta olmak üzere yoksulluğa, işsizliğe, sermaye baskısına ve despotik yaklaşımlarla kentsel kimliklerin yok edilmesine karşı mücadele ediyor. İşte bu mücadele için daha geniş ve özgürlükçü bir demokrasiye, katılımcı ve bireye/ küçük alt topluluklara kadar ulaşan bir demokrasiye ihtiyacımız var.

Ama bunu yaratabilecek miyiz?

Nasıl yaratacağız?

Bilmediklerimiz ve bilmemiz gerekenler neler?

Tartışmayı sürdüreceğiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kaldığımız yerden

Katılımcı bir demokrasi, katılımcı bir kent yönetimi ve katılımcı bir planlama konusunda düşünmeye başladıktan sonra yazılan her şeyin, sanki bu tür düşüncenin/ katılımcılığın nasıl “gerçekleşmesi olanaksız” olduğunu anlatmaya yönelik bir çabaya dönüştüğünü düşünüyor olabilirsiniz.

Zaten bu konu üzerinde düşünmeye başlarken, içinde bulunduğumuz dünyanın/çağın kentinin ne denli karmaşık ve açıklanabilir bir olgu olmaktan uzak olduğunu belirterek girişmiştik işe… İçinde bulunduğumuz mekansal ve toplumsal kent olgusu, çok karmaşık ve analiz edilmesi/ anlaşılması çok zor. Üstelik bunun geleceğini görmeye çalışmak, (teknolojinin ve toplumsal davranış örüntülerinin bu denli hızla değiştiği ve ön-kestirimlerin güvenilmez olduğu bir dünyada) akıllıca olmaktan uzak. Belki de günümüz demokrasisi hakkında bundan sonra yazılacakların ümitsizliğe doğru yol aldığını düşüneceksiniz.

Ancak şunu hemen söylemeliyim ki hem demokrasi inancımızın hem kentlerin yönetimindeki demokrasinin ve gerçekten demokratik bir toplumun gelişebilmesi için, katılımın ve katılımcı-demokratik planlamanın zorlukları olduğunu/ olabileceğini göstermeye çalışıyorum sadece. Bu zorlukları gerçekten daha yaşanabilir kentlere, daha iyi ve demokratik kent yönetimlerine dair uğraşının daha verimli ve başarılı olabilmesine hazırlıklı olabilmek için düşünüyor/ yazıyorum.

Katılım ama nasıl?

Katılımın, sonuç olarak demokrasinin daha demokratik bir planlama kuramının ve uygulamasının geliştirilebilmesi olanağının mümkün ve kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ama nasıl? Nasıl başaracağız bunu?

Buradaki temel sorunun çoğulcu bir beraberlik/ müşterekler yaratma- uygulama ve verimli işleyişi düşüncesi ile disipline edilmemiş sonsuz özgürlükler arzusunun doğal olarak çelişebilme olasılığından kaynaklanıyor. Eğer çoğulcu beraberlikte bireysel özgürlüklerin sınırsız deneyimlere girişmesi söz konusu ise, bu deneyimlerin toplumu oluşturan bütün bireylerin isteyebileceği bir verimlilikte işlemesi ve gelişmesinde zorluklar olacağı hemen en baştan kavranabilecek kadar açık.

Hem bireysel özgürlüklerin hem de toplumsal beraberliğin ekolojik/ toplumsal/ ekonomik ve kültürel alanlarda kusursuz verimlilik ve etkinlikle birlikte gerçekleşemeyeceğini düşündükçe, sorunu çözmek için başlıca iki tür varoluşsal strateji geliştirilebilir: Tanımladığımız toplumu bütün boyutlarıyla küçültmek ve homojenleştirmek ve ikincisi de gelecek tahayyülünü, somut gerçekliği (ve geçiş aşamalarının gerektireceği bütün sancılı aşamaları) atlayarak gelecek ütopyaları ile değiştirmek…

Ancak kentsel toplumu birbirine benzer/ türdeşleşmiş bireylerden oluşan küçük topluluklarla ve ütopyacı girişimler geliştirdiğimizde hem kenti somut bir yıkıma doğru sürükleyen sermaye ve pazar sistemine karşı gerçek bir güç oluşturamıyoruz hem de demokrasi kuramına katılımcı ve çoğulcu bir beraberlik anlayışının gelişmesine katkıda bulunamıyoruz. Yaptığımız sadece benzerlerimizle beraber, kendimize kapitalist işleyişin ve kirlenmelerin henüz ulaşmadığı küçük cepler aramak ve bulduğumuzda da (ya da bulduğumuzu tahayyül ettiğimizde) asıl büyük resmin (sermaye sisteminin yıkıma sürüklemekte olduğu dünyanın) acı ama dönüştürücü olamayan eleştirisini dile getirmekten ibaret oluyor.

Kuşaklar boyu tükenme sendromu

Hep birlikte, bütün dünya insanları/ halkları ve toplulukları, kentleri için bir kurtuluş olabileceği umudu uzaklaşıp-sönükleştikçe daha yakın ve somut  hem de kendi küçük cebi içinde ütopyan bir yaşamın, gerçek ve hemen yapılabilir olmasının çekiciliğine kaplıyoruz. Buna da gerçekten ihtiyacımız var. Neredeyse kuşaklar boyu sürüp giden bu “burn-out”/ tükenme sendromu, hepimizi/ herkesi soluksuz bırakacak kadar ölümcül bir kabus çünkü…

Katılımcı ve demokratik kent yönetimi ve katılımcı planlamanın olabilirliği arayışıyla ilgili bu yazılar, işte tam da bu çelişkili sorunlar alanının son derece güç ve riskli platformunda yol bulmaya çalışıyor. Bu küçük ara açıklamadan ve bulunduğumuz yerle ilgili kavramsal harita üzerinde koordinat belirlemek arayışından sonra yeniden ve kaldığımız yerden, “katılım” sorunlarına dönebiliriz.

Tam olarak kaldığımız yere dönmeden önce, küçük bir anımsatma yararlı olabilir: Bu yazı dizisinin sorun alanlarında dünyada bugüne kadar çalışmış veya halen çalışmakta olan pek çok düşünürün kuramsal açıklamalarına hiçbir referans vermeden ilerlemeye çalışıyor olması belki dikkatinizi çekmiş ve hatta sizi rahatsız etmiş olabilir. Belki içinizden “bu sorunlar üzerinde ilk defa sen mi düşünüyorsun ve zaten çok daha derin, incelikli ve sistematik biçimde açıklanmış/ geliştirilmiş konuları yeni gibi ve yeniden önümüze sürmeye çalışmanın ne anlamı var?” demiş olabilirsiniz. Bunun haklı bir düşünce olduğunu biliyorum.

Ancak bu yazılarla ilgili motivasyonu şöyle bir istek güdülüyor: Bu ülkede, mevcut koşullarda ve günün gerçekliği içinde yaşıyorum ve oldukça uzun bir zamandan beri hem demokrasiyi bütün düzeylerde genişletilmek hem ekolojik sorunlarla baş edebilmek hem geleceği daha yaşanabilir bir dünyayı/ kenti hazırlamak için düşünmek (buna mesleki olarak “planlamak” da diyebilirsiniz) için eylemli olarak uğraşan bir yurttaş-kentliyim. Ayrıca elimden geldiği kadar bu konulardaki gelişmeleri de izliyor ve düşünürlerin/ kuramcıların/ aktivistlerin üretimlerini de elimden geldiğince okuyor/ anlamaya ve yorumlamaya çalışıyorum.

Ancak bütün bu birikimi (bu ülke koşullarının ve gerçeklerinin birlikte olduğum insanlar, topluluklar ve para/ kar hırsı ile dolu sermayedarlar ve politik sistem, her umudun nasıl çürümeye bırakıldığı bilgisi ve deneyiminden süzerek) yeniden, bir anlamda (bu ülkenin ve toplumun içinden doğru) daha yerel ve güncel bir yorum olarak yazmaya çalışıyorum. Böylece daha işe yarar, hatta işevuruk bir tartışma üretmenin mümkün olabileceği düşüncesiyle okumaya ve üzerinde düşünmeye değer bulabileceğiniz özgün metinler üretmeye çalışıyorum.

Taptuk’un kapısındaki Yunus…

Biliyorum ki bu ülkede, sermaye düzeni ve bunun üzerine de son 40 yıldır neo-liberal bir küresel egemenlik anlayışı var ve belki de her zaman bu toplumsal ve ekonomik temel pek değişmeksizin benzer bir konumdaydı ve öyle olacak. Ayrıca biliyorum ki reel siyaset alanı, iktidar ve muhalefetiyle toplumun sorunlarından ve doğanın isyanından iklim değişikliğine ilişkin derin kaygılardan son derece uzak. Biliyorum ki ideolojik olarak milliyetçilik ve İslam, daha da kötüsü bu iki ideolojiyle birlikte çok güçlü bir şiddet kültürü ve ayrımcılık var bu ülkede. Ve ben ülkenin bu ortamında “katılımcı demokrasi, katılımcı kent yönetimi ve katılımcı planlama” üzerine yazmaya çalışıyorum. Kısaca “havanda su dövüyorum”.

Durum böyle de olsa bir arkadaşımın geçmişte söylediği bir söz çok iyi bildiğim dizeleri bilincimin geri planlarından en öne taşımama neden olmuştu: 13’üncü yüzyılda Yunus’un, Taptuk’un kapısına, 40 yıl odun taşımasını anımsatmıştı… Onu hala anıyoruz ve ne yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Yunus’la aynı şeyleri amaçlamıyoruz belki, ama onun bilgelik ve sabır dolu sade çabası hala öğretici…

Ege kıyılarında kent demokrasisinin (ya da bugün baktığımızda çok inanılmaz eksikliklerine rağmen içinde çok ilginç ve yenilikçi demokratik ideallerin) deneyimlendiği kentlerin üzerinden binlerce yıl geçti. Sonraki bin yıldan fazla süre içinde kent halkının kentle ilgili kararlarda hiçbir etkisi olmadı, 12 ile 16’ıncı yüzyıllar arasında, bazı Avrupa kentlerine gelinceye kadar… Tüccarlar, zanaatçılar ve üniversiteler, bazı kentlerde, yeniden kent halkının söz sahibi olması, özerklik ve demokrasinin inşası üzerinde, denemelere girişmeye başladılar. Bugünkü tartışmalara gelmek kolay olmadı ve anlaşılan, Taptuk’un kapısında birikmesi gerekenler için, sabırla çabalamaya devam etmeliyiz.

Çabalamanın ne kadar yararsız ve etkisiz olduğunun farkındayım. Yine de hiçbir şey yapmamaktan belki daha iyidir diye düşünerek evrensel bilinebilirlikleri, geleceğin buradaki/ bu coğrafyada ve bu demografideki arayışlarına önemsiz de olsa katılabilmesi/tutunabilmesi için bireysel bir sanrı belki de…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Protesto: Amerikan demokrasisi, demokrasinin çoğulculaşması ve kentler

Haftalardır kentlerdeki demokratik yaşam biçimleri, demokratik yönetim ve geleceğe bakışta (bir anlamda veya gerçekten) planlamada, “demokrasi ve katılım” gibi sorunlar üzerinde durduğumuz bir yazı dizisiyle karşılaşıyorsunuz bu köşede. Daha tartışmanın ortalarında olduğumuz söylenebilir. Ancak bu hafta, Amerika’da, Kapitol’deki olayların, demokrasi konusunda daha önce tartışmış olduğumuz bazı kavramları gözden geçirmek ve belki bazı yeni kavramlar ekleyerek yeniden düşünmek için bir fırsat oluştuğunu düşünebiliriz.

Önce en taze kavram olan “protesto” ve demokrasi ile ilişkisi üzerinde durarak kentlerdeki demokratik işleyişin olumsallığı üzerinden tartışmayı sürdürmeyi deneyebiliriz.

Demokrasilerin en canlı ve dinamik ucunu protestoların yarattığı,  demokrasinin doğrudan (temsilcisiz) deneyimlendiği bir hali olduğu  söylenebilir.

Bütün demokratik kararlar, durumlar için protesto gerekmeyeceğini ve protesto biçimlerinin ve protestonun yapıldığı yerlerin son derece büyük farklılık içerebileceğini dikkate alarak protestodaki demokratik gücü (ve anlamı) tartışmaya başlayabiliriz.

Protestoyu karşı çıkışın bir uç hali, ileri düzeyde ve artık müzakerenin bittiği yerde yapılan muhalefet/ direniş, olarak görebiliriz. Bu durumda protestolar bir anlamda müzakere/ tartışma süreçlerinin varmak istemediği bir risk alanı olarak düşünülebilir. Böyle düşünülünce de, müzakere süreçlerini düzenleyen (regüle eden) bir olgu biçiminde ele alınabilir.

Şiddet

Protestonun diğer insan davranışlarında olduğu gibi sert bir karşı çıkış olmakla birlikte şiddet içermemesi, hatta incitici/ kırıcı olmaması gerektiği açıktır. Hatta eğer durum elverişliyse mizah ögeleri/ güldürü içermesi, yeğlenebilir. Ancak bazı durumlarda, protestonun kendi dinamiği, kolay denetlenemeyen bir taşkınlığa doğru akabilir ve zorlayıcı olmaya (özellikle bir şiddetle/ şiddetli bir durdurma/ yasaklama eylemiyle karşılaşmışsa) ve çeşitli dozlardaki şiddet eylemi sayılabilecek biçimlere doğru evrilmesi söz konusu olabilir.

Ancak görüldüğü gibi, bu durumlarla ilgili tanımların hepsi bıçak sırtında olan tanımlardır. Eğer böyle bir olanak varsa protestocular ne yapacaklarını belirlerken bu bilgileri gözden geçirmiş olmalıdır. (Yaya kaldırımında yapılan bir sessiz yürüyüş bile diğer yayaların serbest gezmesini engellediği için bir anlamda hak aşımı/ kabalık veya basit/ önemsiz bir şiddet olarak değerlendirilebilir?)

Kamusal alan

Protestonun mekanı önemlidir. Genellikle kentin (kapalı ve açık) kamusal mekanlarında gerçekleşir. Ama kamusal alan bütün kamuya/ topluma ait olduğu için diğer kullanıcıların haklarıyla ilgili dikkat gerektirir. Protestonun etkin olması belki diğer kullanıcıların işlerinin normal temposunu aksatmaya bağlı olarak kurulmuş olabilir. Yine de kamusal alandaki protestolar diğer hemşerilerin hak kullanımını dikkate almaya, en azından önemli bir kısmının onayını almaya çaba gösterdiği oranda şiddet sayılabilecek göstergelere yaklaşmamış ama büyük bir olasılıkla da etkinliğini yitirmiş olacaktır.

Bu durumla ilgili dengeler, protestocular bakımından düşünülmüş/ hesaplanmış olabildiği kadar taşmalar, istenilmeyen kabalıklar-zorbalıklar ve zararlar önlenmiş olacaktır.

Protestonun niteliği

Yukarıdaki şiddet ve kamusal alanın bütün kamuya açıklığı ile ilgili paragrafları protestonun niteliği ile birlikte düşünmeden tamamlayamayız. Bu da protestonun politik-ideolojik yönü üzerinde durmamızı gerektirecektir. Önce protesto eylemi ile protestonun içeriğini ayrıştırarak, düşünmeye çalışalım. Her protesto,  eylemi ve içeriği-mesajlarıyla birlikte bir anlam taşır. Aynı tür eylemler farklı amacına göre kolayca kabul edilebilir veya edilemez bulunabilir.

Demokratik bir hak olarak kamusal alanda yapılan protestoyu, politik olarak değerlendirirsek sol veya sağ politikalar doğrultusundaki protestolar ve “politik” olmayanlar biçiminde kabaca sınıflandırabiliriz. Çok tartışmalı ve giderek daha az kullanılan (ve sınırlar konusundaki belirsizliği/ geçirgenliği yoğun) bir terminoloji olmakla birlikte “sağ” ve “sol” politikalar için (kabaca da olsa) tanımlar vermek gerekir; ancak bu, çok geniş başka bir tartışma alanı olacağından konuyu, genel-ortalama anlayışa bırakabiliriz. [Ayrıca, (“sol popülizmler” de olmakla birlikte) bütün popülist iktidar türleri de “sağ” kategorisinde kodlanmıştır.]

Protestoların niteliğini, iki farklı değerlendirmeyle tamamlamalıyız: Protestocuların niteliği ile protesto için seçilen mekanın sosyo-politik mekan özellikleri. Örneğin sağ protestocular, sağcı bir toplumsal kitleye yönelmek veya solcu bir kitleyi tedirgin etmek veya doğası gereği tarafsız olması gereken bir mekanı politize etmek gibi farklı protesto stratejileri izleyebilirler. Aynı mantığın karşıtını, sol protestocular için de düşünebiliriz.

Eğer protestocular kendi sosyo-politik anlayışlarına uygun bir mekanda hareket etmiyorlarsa, bu durumda (protestonun, amaçları dahil, niteliğine bağlı olmakla birlikte) şiddetle ilgili sonuçlarla karşılaşmak olasılığı artacaktır. Bu durumda protesto hızla “mob”, taciz, yağma, tecavüz veya yakıp-yıkma hatta linç ve pogrom gibi olaylara dönüşebilir. Dünyada da Türkiye’de de genellikle sağ protestocuların (ya da başlangıçta yapay -olmamış bir şeyi olmuş gibi göstererek- başlayan protesto eylemlerinin), giderek tırmanan şiddetle eylemler yaptıklarını biliyoruz. Amerika’daki Kapitol örneğinden, Türkiye’deki 6-7 Eylül, “Kanlı Pazar”, Çorum ve Maraş’a kadar pek çok örnek kentlerin yakın tarihinde görülebilir.

Sol protestocuların, şiddete en yakın oldukları zamanlar için özel bir ad kullanılıyor: “Devrim hali”. İngiliz Devrimi‘nden (ne kadar sol sayılabilir?) Fransız Devrimi’ne, 1830 ve 1871’e ve Sovyet Devrimi‘ne kadar pek çok devrimin politik açıdan çok kanlı/ şiddet içerikli olabileceğini biliyoruz. Ancak “devrimlerle”, sağ yağma-pogrom-linç olayları arasındaki temel fark devrimlerin politik olarak, kendi kod ve kurallarına (yasa denilebilir mi, bilmiyorum?) göre bireyci/ bencil arayışlardan uzak, daha disiplinli davranmış oldukları söylenebilir.

*

Protestolar olabildiği kadar barışçı ve kamusal alanda bulunan ama protestocuların amaçlarını paylaşmayan kamunun haklarını da dikkate alan, bir biçimde düzenlenebilmelidir. Bunun çok güç olduğu açıktır.

Protestonun eylem ertesinde yapılan etki değerlendirmesi kısa ve uzun erim bakımından farklı olabilir. Barışçı olduğu ve şiddet içermemeye olağanüstü dikkat etmiş olmasından ötürü etkisinin az olduğu türü bir kısa erim değerlendirmesi, uzun erim bakımından tersine dönebilir. Gezi protestolarının yaptığı etkinin bu denli güçlü ve soluklu olmasını, (elbette amaç setini dikkate alarak) barışçıl ve hatta mizah içerikli/ şaka gibi olmasına da borçlu olduğunu düşünebiliriz.

Bu kadar barışçıl bir protestonun üzerinde bu kadar amansız bir şiddetle gidilmesi, Gezi gibi yumuşak ve olağanüstü özenli bir dili olan protesto ile uğradığı saldırının çok şiddetli/ intikamcı olması arasındaki zıtlık belki de İstanbul kent tarihindekini yerinin belirleyicilerinden biri olmuştur. Bir protesto eylemi olarak Gezi’nin yapıcı etkileri çok uzun erimlidir.

Kapitol saldırısının, protestocuların “tarafsız” olması gereken bir kamusal alandaki “mobing”inin ise Amerikan toplumunun radikal sağ ideolojiyi benimsemeyen, beyaz ırkçılığı/ ayrımcılığı yapmayan, kendi tarihi içinde birikmiş demokratik değerlere ve işleyişlere/ teamül ve kurumlara inanan kesim üzerinde yıkıcı ve uzun erimli bir etkisi olacaktır.

Bunun, bir “sivil itaatsizlik” eylemi olduğunu söylemelerine rağmen ideolojik ve politik düzeylerdeki yıkımın ötesinde, ABD’de eşitsizliğin/ ayrımcılığın ve şiddetin toplumu ele geçirmesine doğru, ölümcül bir ivme kazandırabileceğini de görmek zorundayız.

Bu kısa ve küçük dökümden sonra, yeniden kentlerdeki demokrasinin alanının genişletilmesi ve hak kullanımları ile protestoların kentsel demokrasi içindeki yeri sorununa dönecek olursak, belki şu düşüncelerin altını çizmekte yarar olabilir:

  • Kentin kamusal mekanlarındaki protestolar demokrasinin ve insan haklarının bir bölümü sayılmalıdır. Ancak bunun için protesto anayasal bir hak kullanımının ötesine geçilmemelidir.
  • Protestonun, anayasal bir hak olarak hem kabul edilmesi, hem de onunla sınırlanabilmesi için anayasaların insan haklarını sürekli evrilerek genişleyen bütün nitelikleriyle kapsamış ve kapsamayı sürdürüyor olması gereklidir.

Bu son paragrafın arkasından binlerce sayfalık tartışmayı gerektirecek genellikte ve genişlikte olduğunu biliyorum. Protesto niteliğinin, hakların kullanımı ve savunulması ile ilişkisi nasıl değerlendirilecek, nasıl denetlenecek ve anayasal haklar çeşitli biçimlerde kullandırılmadığında yargı ve demokratik denetim mekanizmaları nasıl işleyecek ve belki uzun erimde hak kullanımı nasıl, protestoya gerek kalmadan sürekli bir işleyiş biçiminde gelişecek vb. gibi sorunlar, zaten her toplumun tarihini oluşturuyor. Her toplum, her kent zaten bu süreci geliştiren veya zedeleyen olgularla, bir evrim yaşıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Katılımcı demokrasi ve plancılar

Şehir (La ville)/ Fernand Léger.

Henüz standart ve düz, kağıt üstündeki tanımlardaki bir demokrasiyi bile düzgün bir biçimde gerçekleştirmeyi başaramamış bir toplum olarak “katılımcı demokrasi” gibi, demokrasinin daha ileri bir daha ileri bir versiyonunu talep etmek ya da onu aramaya çalışmak, “olmayacak duaya amin demektir” diye düşünülebilir. Belki bir bakıma öyledir de… Ancak başka bir bakımdan bakarsak, demokrasiyi en düşük standardıyla yaşamak ve bunu bütün boyutlarıyla hem gelişmekte olan, hem de felakete sürüklenmekte olan bir dünyada, kağıdın üstünde yazıldığı gibi tutamayacağımızı da görürüz.

Eğer toplumun en azından bir kesimi, demokrasinin kalitesini sürekli olarak geliştirmek üzere yaman bir uğraş vermezlerse zaten böyle bir kavrama hiçbir gerek olmadığını düşünenler, onu sürekli geriletirler ve tahrip ederler.

Eğer elimizde bozuk ve delik-deşik bir demokrasi bile olmazsa insanı, insan haklarını savunamayız. Doğayı, ormanı, havayı-suyu savunamayız. Kentleri, kentli haklarını savunamayız. Bu hakları savunabilmek için en azından basit ve ilkel düzeyde olsa bile demokrasiye gereksinim var. İşte o demokrasi de ancak ilerletmek için uğraşırsak, elimizde kalabilir.

Bu uğraşlardan birinin adını “katılımcı demokrasi” olarak düşünebiliriz. Eğer demokrasiyi nasıl yaşayabileceğimiz ve daha iyi olmasına dair hiçbir düşünde yoksa ülkede ve toplumda barış da özgür yaşam da dayanışma da doğa da dere de berrak bir su ve hava da olmayacaktır. Bundan emin olabiliriz. Bütün ormanları ve meraları maden sahasına/ enerji istasyonlarına dönüşmüş, bütün ülke, her noktasında telefonların kapsama alanında olmasına karşılık, havası kirli, suları kıt, kentleri de çöpleri yığılmış ve kokan, çocuk parkları yerine cami ve AVM olan, sokakları ve caddeleri, ilerleyemeyen özel otomobillerle dolu yerler olacaktır.

Kent plancılarının konumu

Demokrasiyi geliştirmek ve demokratik kent yönetimini, demokratik planlamayı geliştirmek bakımından plancıların konumu nedir?

Eğer plancı sadece planı (kamu yararı gözeterek ve teknik/ bilimsel doğrulara göre) öngörüleri yapan ama bunun uygulanması için elinde hiçbir güç olmayan, kent toplumuyla (eğer toplumla ilişki kurmak kişisel bir gibi özel girişimi yoksa), toplumla ilişkisi bütünüyle kesilmiş, sadece yasaların genel tanımlarından yararlanarak plan doğrultusunda gelişme sağlamaya çalışan bir aktörse, kentlerin yaşanılabilir bir konumda bulunmasını bekleyemeyiz. Eğer mücadelede çok kararlıysa elindeki araçlar (mahkemeyi ikna edebilirse ve mahkeme adilse) yasal iptal kararları çıkartmak, meslek odası örgütlenmesiyle kent hakkını savunmaya çalışmak ve bilimsel-akademik destekle toplumla iletişime geçmeye çalışmak vb. gibi oldukça dolaylı savunma araçlarıdır. Bu durumda, özellikle kentsel demokrasinin gelişmesi bakımından, elverişsiz bir konumda olacağımızı söyleyebiliriz.

Planın ve plancının yaptırım gücü

Buna karşılık politik erk (belediye başkanı, meclis grubu ve bağlı olduğu politik parti veya sermaye ile politik angajman dahil) toplumla ilişki kuran ve ona karşı seçilmek için vaat ettiği anlayış/ uygulamalar ve program bakımından sorumlu olan, bu nedenle de (homojen olmayan ve çok farklı çıkar ve güç gruplarından ve yerel otoritelerden oluşan) kent toplumuyla sürekli ilişki içinde olan ve bir anlamda toplumun hukuk bakımından eylem gücüne sahip temsilcisi konumundadır.

Aslında mevcut reel işleyişte plancı çok güçsüz bir pozisyonda ve yalnızdır. Politikacı tarafından tam olarak kontrol altına alınmış durumda bir teknisyen-bürokrat konumundadır. Elinde uzmanlık bilgisinden başka hiçbir güç yoktur. Ayrıca yoksulluğun kentlerin genel atmosferinde ağırlaştığı ve maddi çıkarların/ spekülatif rant kazanım beklentisinin çok ön planda olduğunu, bilimin de etik kuralların da değerli olmadığı veya itibarsızlaştırılmış durumda olduğunu da eklemek gerekir.

Eğer bu iki aktörle ilgili rol tanımları doğruysa katılımcı planlama ya da katılımcı kent yönetiminin işleyiş biçimi bakımından ne düşünülebilir? Aktörlerin de rolünün yeniden tanımlanmasını mı istemeliyiz? Bu soruyu yanıtlayabilmek için planlama işlevinin ve plancıların Türkiye’de geçirdiği serüvene kısa bir göz atmak yararlı olabilir.

Planın ve plancının itibarı ve yaptırım gücü ile ilgili tartışmalar, Türkiye’de hemen 1960’lı yılların başında ve 1961 Anayasasına göre DPT’nin kurulmasından kısa bir süre sonra başladı. Başlangıçta plancılar çok güçlü bir pozisyondaydılar ve bütün toplumun gerçek bir ilgiyle ve istekle ön planda tuttuğu kavram, “kalkınma” idi. Kalkınmayı da kolay ve hızlı biçimde, bilimsel bir şaşmazlıkla ve toplumsal adaleti de gözeterek ve kamuya yükü en az olacak biçimde (en ekonomik yaklaşımla) gerçekleştirebilecek olanların plancılar olduğu düşünülüyordu.

‘Bize plan değil, pilav lazım’ anlayışı

Çünkü bir önceki dönem(1950-1960 arası) politikacılar gerçekten kötü/ ürkütücü bir performans vermişler ve toplumun özellikle kentli kesimlerini ve orta sınıfları ekonomik olarak çok güç duruma getirmiş ve çökertmişlerdi. Politikacılar ülkeyi hızla kalkındırma sınavında başarısız olmuşlardı ve plancıların kalkınma konusunda daha etkin olacağına dair toplumsal bir umut belirmişti. Ancak 1960’ların daha ilk yıllarında, özelikle Adalet Partisi’nin iktidara önce ortak sonra da sahip olmasıyla, politikacılarla plancıların arası açıldı. Politikacıların sloganı “bize plan değil, pilav lazım”dı. Bu söz, plancıların itibarsızlaşması ve güçsüzleşmesi bakımından hala geçerliğini koruyor.

Politikacılar (belki dünyanın bütün ülkelerinde öyledir) plancıların geleceği öngörmesinden hiç hoşlanmadılar. Başlangıçta politikacılar (Adalet Partisi Demokrat Parti’nin devamı gibiydi, ama DP’ye göre oldukça) esnek bir muhafazakar politika yürütüyordu. Bu nedenle, anayasal bir kurum olan plan ve plancılara doğrudan karşı çıkmadı. Ancak uygulamaları plan öngörülerine göre de yapmadı. Plan kararları ve metinleri ile uygulamalar farklı olmaya başladı.

Planın öncelikle gerçekten politikacıların da bazı durumlarda işlerine yarayabilecek bir araç olabileceği sezgisi de yavaş yavaş gelişti. Ama bunun için, önce radikal plancıları eledi ve iktidarın politik anlayışına yakın plancılar görevlendirildi. Gerçekte, sadece yenilik içermeyen, hatta mevcut durumun devamının ötesinde bir gelecek öngörüsü de yapmayan ( hiç bir değişim içermeyen) nitelikte, teknik ve işlevsiz planlar yapmakla yetindi.

Ancak daha sonraları politik ve ideolojik iktidar (belki kasıtlı bile olmaksızın, kendiliğinden) daha etkili yollar da geliştirdi. Bilimi, bilimin üretildiği ve çoğaltıldığı bir kurum olarak üniversiteleri etkisizleştirdi; gerçekte tam anlamıyla yok etti. Eskiden iki elin parmağından az üniversitesi varken Türkiye’nin, sayılarını hızla yüz küsura ulaştırarak gerçekte üniversitelerin işlevini yok etti.

Türkiye’deki planlama kavramının serüveninden, kurumsallaşmasından, eğitiminde vb. bahsederken, 1960’lı yıllarda başlayan planlama anlayışının ve uygulamasının mekan içeriği olmayan, daha çok ekonomik ağırlıklı, ekonomik ve toplumsal sektörlerin bazılarını kapsayan bir uygulama olduğunu söylemek gerekir. Buna karşılık, planlama eğitimi, sadece mimarlık fakültelerinde ve mekan içerikli olarak kurumsallaştırıldı ve hala bu durumda.

İşlevini yitiren planlama

“Üniversite” enflasyonundan planlama birimleri de payını aldı ve o kadar çok “planlama eğitimi” yapan birim açıldı ve o kadar çok öğrenci yetiştirildi ki plancılık da bir meslek olarak, tam olarak “değersiz öğe” konumuna düştü. Planlamanın prestij kaybetmesi için iktidarların uyguladığı son, ama vurucu yöntem de bu oldu. Bu gün ülkenin bütün belediyelerinde o kadar çok “plancı” var ve “planlama” da o kadar gereksiz bir iş ki hiçbir kent hiçbir planlamadan ve plancıdan yarar göremez durumda.

Kentler için teknik olarak bir plan yapılıyor. Ancak politikacılar bu planı neredeyse binlerce kez değiştiriyorlar ve aslında tam olarak gelişi-güzel ya da ana akım çıkarlara/ kendi nepotik çıkarlarına uygun bir uygulama yapıyorlar. Plancılar, planı yapsalar da planın bir işlevi olmadığı, plan yapamazlarsa başka işler yapmak durumunda oldukları için tam olarak işlevsiz hale getirilmiş oluyorlar.

Bu durumda “katılımcı planlama” kavramını yeniden, planlama ve plancıların içinde bulunduğu durum açısından değerlendirerek yeniden nasıl kurgulayabiliriz? Sayıları anlamsız bir biçimde çoğaltılmış ve işlevleri sıfıra indirgenmiş plancıların kentlerin geleceği için, belki de sadece gönüllü yapılabilecek işlerle, kentlerdeki demokrasinin gelişmesine katkısı başka bir biçimde düşünülebilir mi?

Demokrasiyi, bunca karmaşık bir ortamda, çoğulcu bir anlamda ve kurallar bağladığı için değil, gerçekten yaşanabilir kenti/ kent parçalarını ya da kentsel toplumsal süreçlerini olası hale getirebileceği için ve kendi kırılganlıkları ve çok ince dengeleriyle birlikte var etmek ve sürdürmek için, önümüzde ne tür güçlükler var, nasıl baş edebiliriz ve plancılar ne yapacak/ yapabilir?

Bu tür soruları tartışmaya devam edeceğiz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKentYazarlar

[2020’nin ardından] Salgın ve ekonomik kriz kıskacında kentler

Fotoğraf: AA

Dünyanın hiçbir kenti için 2020, hayırla anılacak bir yıl olmayacak. Türkiye kentleri için de öyle… Belki kazanımlar da var, ama kayıplar öylesine büyük ki, önce onlara değinmek gerek.

Dünyada ve Türkiye’deki ekonomik durum ve neo-liberal çöküşlerden ötürü, kentsel üretim/sanayi üretimi ve kentsel hizmetler krize doğru sürüklendi. İşsizlik artarak devam ederken, virüs salgını başladı ve bakalım, kentlere neler oldu?

  • Sokaklar boşaldı. Zorla/ sokağa çıkma yasaklarıyla, salgın korkusuyla sokaklar-meydanlar,-parklar boşaldı/ boşaltıldı.
  • Tüketim azaldı. Başta en az gereksizler olmak üzere, tüketim/ tüketimcilik ve özellikle gösterişçi tüketimcilik, azaldı.
  • Kentsel trafik azaldı. Ama kamu taşımacılığını kullanmaktan başka çaresi olmayanlar için, hastalık riski ve zorluklar çoğaldı.

Çalışanlar için kent

  • Kentlerin ve sokakların/ çarşıların sakinleşmesi, kentte en çok küçük esnafı, küçük bir sermaye ile mal veya hizmet üreterek bıçak sırtında yaşamak zorunda olan küçük üreticiyi etkiledi; borca ve iflasa sürükledi.
  • İşyerleri kapanmaya, işten çıkarmalar/ işsizlik, artmaya başladı; orta sınıflar yoksullaştı, daha alt gelir grubundakiler ise, gıda/ ulaşım/ enerji ve gündelik ihtiyaçların karşılanması bakımından, iyice aşağıya doğru sürüklendi. Kamu, asgari ücrette, zorunlu izinlerde veya işten çıkarmalarda, işçileri/ işlerini kaybedenleri/ işsizleri ve yoksulları koruyamadı. Gelir dağılımı daha da bozuldu ve kentlerdeki fark, uçurumlaştı.
  • Metropolleri kaybettiği için iktidar, daha çok bakanlıkları eliyle, TOKİ’yle, kentsel rantın yağmasını sürdürmek ve yenilerini eklemek için, büyük çaba gösterdi. “Büyük proje” olarak nitelediği ve kentleri son derece olumsuz etkileyen, “Kanal İstanbul”, “millet bahçeleri”, “şehir hastaneleri” vb. gibi, sadece rant ve inşaat sektöründeki kayırmacı siyaseti beslemeyi amaçlayan, yandaşlara rant ve kamusal kaynak yağmalatan saldırıları, hiç hız kesmedi.

Fotoğraf: AA

Kentlerde zorbalık

  • Kentlerde zorbalık arttı. Kentsel demokrasi geriledi. Kentlerde zorbalık, çok farklı düzeylerde/ biçimlerde yoğunlaştı: Kürt seçmenlerin oylarıyla seçilmiş belediyelerin tamamına yakını, kayyuma devredildi. Kentliler, rant projelerini kabule zorlandı. Emekçiler yoksulluğa ve işsizliğe itildi. Kadınlar, erkek şiddeti karşısında korumasız kaldı. Erkek saldırganlığı arttı ve derinleşti; buna karşılık “cezasızlık” yaygınlaştı. Kentler, ayrımcı uygulamalar, zorbalık, özellikle kadın cinayetleri bakımından, yaşanması güç yerler oldu.
  • Salgın, kentlerdeki toplumsal sınıfları ve toplum kesimlerini eşit bir biçimde etkilemedi. Yoksul/ işçi sınıfı mahalleleri, bu kesimin kullanabildiği sağlık örgütleri, salgından daha olumsuz etkilendi ve daha çok kayıp verdi. Yaşlılara ve gençlere/ genç işsizlere ayrımcılık uygulandı. Zaten güç durumdaki mülteci/ göçmen grubunun durumu daha da kritikleşti.
  • Eğitim, zaten politik İslam’ın daha fazla etkisi altına girmekte olan müfredat ve din içerikli olmayan okulların azaltılması bakımından kötüleşirken, salgın nedeniyle, neredeyse, özellikle yoksul çocukları için işlevini bütünüyle yitirdi. Eğitim kurumları, zaten, gerçekten bir öğrenme sağlamadıklarından, büyük ölçüde ideolojik propaganda örgütleyicisine dönüştürüldüğünden, okulsuzlaşmayı belki önemsemeyebiliriz. Ama, kentlerdeki yeni kuşaklar bakımından, bilmek/ öğrenmek, tartışmak, bilimle/ bilimsel bilginin kazanımlarıyla ilişki kurmak için yeni kanallar da geliştirilememiş olması nedeniyle, kayıp bir dönem oldu.

Protesto ve direniş

  • Ekonomik kriz, kentsel üretimlerin ve tüketimin azalması, kentsel ekoloji ve bazı kirlenme düzeylerinde (başta hava kirliliği olmak üzere) olumlu etkiler yarattı ve iklim değişikliği ile ilgili zorunlu önlemler bakımından (geçici) iyileşmeler oluştu. Bu “istenmeden ve planlanmadan” kendiliğinden ve olumsuzluklardan ötürü ortaya çıkan bir sonuç. Kentlerin durumu, daha iyi performans sağlanabileceğini, küçülmenin planlanabileceğini ve bunu başarabileceklerini gösterdi.
  • Kentlerde protestolar, karşı çıkışlar ve direnişler, salgın gerekçesiyle, nerdeyse sıfırlandı. Yine de, sendikalaşma, asgari ücret vb. gibi haklar için, az da olsa ses duyurma çalışanlar, işçiler oldu. Ancak bu baskıcı ortam, merkezi ve yerel (bazıları kayyum) otoritelerin daha fazla baskıcı uygulamaları hızlandırabilmesi için kullanılan bir araç haline getirildi. Böylece, “iktidar salgın/ kriz gibi fırsatları, otoriterliğini artırmak için kullanır/ kent toplumunun hak kullanması/ örgütlenmesi güçleşir” önermesi, doğrulandı. Salgınlar otoriteryanlıktan anlar, merkezi otoritereler de salgını sever. Kentlerde despotizm yükselişe geçti, demokrasi ise giderek sönümlenmekte.
  • Kitle iletişimi, salgından sonra evlerine kapanarak tam olarak yalıtılmış hale getirilen toplum kesimlerini, iktidar propagandasına boğmak, gerçeği yalanlarla örtmek ve aykırı olan her düşünceyi susturmak ve yaşatmamak amacına göre, daha güçlü bir biçimde örgütlendi. Sansür ve oto-sansür olağanlaştı. Buna karşılık toplumsal medyanın daha özgür bir biçimde kullanılması olanaklarını da kontrol edebilmek için yeni yasa ve araçlar geliştirildi. Teknoloji, merkezi otoritenin denetimlerini/ baskısını ve sansürlerini uygulayabilmesi doğrultusunda daha etkin biçimde kullanıldı. Kentler, iletişimsel özgürlükler bakımından, çölleşti.

Asıl kayıp hangisi?

Yine de, kentlerde yoğunlaşan bu olumsuzluklar, salgının etkisinin azalması ve aşı uygulamasının yaygınlaşmasıyla, iyi bir yönetim/ (katılımcı) yönetim planlaması ile düzeltilebilir. İklim değişikliği bakımından kendiliğinden ortaya çıkan olumlu sonuçlar, bilinçli seçimlerle sürdürülebilir hale getirilebilir. Ancak kentlerdeki kültürel gerilemeleri ve çöküşleri, nerdeyse bütün sanat alanlarında ortaya çıkan kayıpları ve sanatçıların yaşam soluğunun kesilmesini, henüz tartışmadık.

Acaba kentin maddi yaşamındaki, yani yoksulluğun artması, gelir düzeyleri arasındaki uçurumun büyümesi, işsizlik/ kapanan küçük ve orta ölçekli işyerleri ve giderek daha büyük borç batağına gömülmek, gelecekten de çalarak yaşamak zorunda olmak mı daha kötü, yoksa kentlerde o son derece sırçadan yapılmış ve büyük inceliklerle ve dikkatle örülmüş ve zor bir dengede var olabilen kentin kültürel ve sanatsal yaşamının nerdeyse balta darbeleriyle parçalanarak yok edilmesi mi, daha kalıcı bir kayıp?

Bu yanlış bir soru. Kentlerdeki milyonlarca insan, yeterli beslenemez hatta açlık sınırında yaşar ve ısınmaya/ enerjiye yetecek para bulamazken, tiyatrodan, sinemadan, müzikten filan bahsetmek, tam gamsız ve tuzu-kuru bir burjuva aymazlığı gibi duruyor. Kentli insanlar evlerine/ çocuklarına götürecek ekmek için, işini kaybetmemek için, hastaneye düşmemek için, canını dişine takmış yaşamaya çalışıyorken, “kentlerin 2020’de karşılaştığı en ciddi sorun nedir?” diye soramayız. Yanıt, apaçık: Kentsel yaşamın ekonomik ve toplumsal zorluklarla dolu, boğulmakta olan bir sürükleniş içinde olmasıdır.

Kentlerde sanat ve kültür

Peki, kentlerdeki kültürün çökmesi, sanatsal üretimin durması, neden bunca yoksulluğun/ sefaletin yanında, önemsenmesi gereken bir durum olarak duruyor?

Kentte üretilen sanat, kentin en yaratıcı ve yenilikçi, ileriye yönelik arayışların en yoğun biçimde tartışıldığı alan olduğu ve onca baskı ve zulme karşı; özgürlüklerin, karşı çıkışların ve direnişlerin en fazla parladığı ve direngen bir dinamizmin ocağı olduğu, için önemlidir. Sanatlar ve sanatçılar, kentin hem yaşayan ruhunu, hem de geleceğe doğru bakarken en zor koşullarda bile geleceği hayal edebilmenin o hafifletici atmosferini yaratırlar durmadan… Eğer kültürel ve sanatsal çalışmalar yoksa, kentte özgürlükleri/ yaratıcılığı ve yeniyi tartışmak ve anlamak zorlaşır.

Gündelik yaşamının rutin döngüsü ve otoriter bir despotizmin boğucu havası çöker kentin üzerine. Kentin kültürünün oluşması zor ve bir çok olasılığın olumlu beraberliğine bağlı olarak geliştirilebilen bir durumdur. Kültürel ve sanatsal üretimlerinin yaratılması, sürekli olarak, çok sayıda ögenin dengesine ve bu dengedeki dinamizmin sürdürülebilmesindeki yaratıcı başarıya bağlıdır. En çok risk altında olanlar ve bunalım zamanlarında en çabuk kırılabilecek dengeler, doğal olarak, kültürel alanda yaşayabilme savaşımı içindedir.

Onarılması vakit alacak

Biriktirilebilmesi, bu birikimin tutuculaşmadan, statükoyla / sermayenin ya da ideolojinin egemenliğine boyun eğmeden birikebilmesi ve bu kentsel birikimlerin anlamlı bir biçimde çoğaltılabilmesi ve bir bellek oluşturması, mekanik bir durum değildir. Kütüphane, güzel sanatlar akademisi, müze ve sergi salonu/ tiyatro- performans salonları, müzikholler kurmakla olabilecek bir şey değildir. O ancak, toplumla-sanatçıların özgür ve içten, anlık iletişimi ve anlaşmalarıyla beslenirse, kentin bütün insanlarına yeni esinler verebilmeye devam ederse, anlamlı biçimde yaratılmış olur.

Bütün bu nedenlerle, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal çöküşleri ve ortaya çıkan zorlukları birincil olarak ele almak gerekmekle birlikte, bu alanlardaki kötüleşmenin etkileri de düzelmesi de, hızlı olabilir. Oysa kültürel ve sanatsal yaşamdaki çöküşlerin onarılabilmesi ve kendisini yenileyerek kentin sahnesine yeniden çıkabilmesi, çok daha güçtür. Çok daha fazla sayıda, içtenlikli ve özgürlük dolu ögenin, kendiliğinden etkileşebilmesine bağlı bir olasılıktır. Bu tür kayıpların onarılması çok daha uzun zaman alır. Eğer bu gerçekleştirilemezse, kentlerin kültürü, kaba bir farstan öteye geçemez.

Bu durumda, 2020 kentlerindeki durum ile ilgili son maddeyi de yazabiliriz artık:

  • Kentlerde kültürel etkinlikler durdu. En deneysel/ yenilikçi olanları başta olmak üzere, tiyatrolar, müzikholler, galeriler kapandı; kırk yıllık kitapçılar, sahaflar, eski meyhaneler ve restoranlar seyreldi ve yok oluş eğilimine girdi, sinema televizyona hapsoldu ve dans edilemiyor artık…

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Katılımcı bir demokrasi- katılımcı-demokratik bir kent yönetimi

Kent, planlama ve demokrasi üzerine devam eden tartışmaya, “katılım nasıl bir kavram?” sorusunu ekleyebiliriz artık.

Demokratik bir yönetimin ne olduğu/ nitelikleri hakkında düşünmeye başlayalım: Toplumdaki bireylerin ya da (cins veya başka bir kritere göre tanımlanabilecek) bütün kesimlerinin düşüncelerini ve önerilerini/ öngörülerini eşitlik içinde, özgürce ve hiçbir engele takılmadan söyleyebildiği ve bunların tartışılabildiği bir ortamı varsayıyoruz. Bu ortamda, tartışmaların/ ortaya çıkan olası almaşıkların/ seçeneklerin sağladığı bilgiye ve esinlendirmeye göre ortak bir tercih belirleniyor ve karar veriliyor. Bu durumda demokrasiyi; topluma/ cemaate vb. katılmış olan bütün bireylerin (yurttaşların/ hemşerilerin/ üyelerin vb.), örgütlü veya örgütsüz bir biçimde ama kuşkusuz özgürce ve bir etki/ otorite altında olmaksızın seçimler yapması veya oy/ tercih bildirilmesiyle ortak bir karara ulaşması ve bunu yine kendisinin tanımlamış olduğu araçlarla uygulaması/ uygulamayı denetleyebilmesi ve gerekiyorsa düzeltmeler talep ederek (bu düzeltmeler hakkında da benzer bir yolla karar üreterek) yaşamını geliştirmesi/ sürdürmesi” biçiminde tanımlayabiliriz.

Sadece bu paragrafta ileri sürülen kavramlardan bile demokrasinin ne kadar güç ve karmaşık bir işleyiş gerektirdiğini ve bu sistemin sürdürülebilir olmasını sağlamanın/ sürekli geliştirilmesinin güçlüklerinin ne kadar çok olabileceğini hemen görmek mümkün. Bu durumda demokrasi olamayacak mı? Ya da olabildiği kadarıyla yetinecek miyiz? Yoksa demokrasinin kalitesini biraz daha geliştirip “katılımcı bir demokrasi” düşleyecek miyiz?

Yurttaşlara sorulsaydı…  

Ne yapmak istediğimizi/ bu dizi yazının asıl amacını bir kez daha yazmakta yarar olabilir. Şu konu üzerinde duruyoruz: Türkiye’nin kentlerinde bugün yaşayan yurttaşlar olarak, kentlerde katılımcı ve demokratik bir mekanizmayla yönetim ve planlamanın nasıl yapılabileceğini bize sormuş olsalardı yanıtımız ne olurdu?

Taksim/Gezi Parkı.

Bu soru bir anlamda devletin değil, belediyenin değil, her hangi bir resmi-yarı resmi ya da bütünüyle bağımsız ve sivil örgütün önüne değil de doğrudan kentlilerin önüne gelmiş olsaydı nasıl yanıt verirdik? Daha açık olması için, şöyle de formüle edilebilir: Gezi’ye gidip gösterilebilecek en güçlü direnişi ve fedakarlığı göstermiş olan herkese, yani kendi içinde çok fazla çeşitlilik ve farklılık gösteren özgür bireylere ve örgütlü, yarı-örgütlü ya da anarşizan gruplara, oradaki herkese sormuş olsaydık bu soruyu yanıt nasıl olabilirdi? Ya da müşterek bir yanıt olabilir miydi veya çeşitli yanıtlar nasıl müşterekleştirilebilirdi?

Eğer böyle bir yanıt olabilirse, bunun hemen uygulanabilir bir yanıt olması gerekmiyor elbette. Zaten bu konudaki teorik tartışmanın düzeyini göz önünde bulundurursak hemen ve pratik olarak uygulanabilecek tek (noktasal) soruna ve bir defalık değil, bundan fazlasına, bütün sorunlara ve uzun erimde çözüm vaat edebilecek bir öneriyi ortaya çıkartabilmek, iyi bir işleyişi önermek olası değildir.

İşte bu yazı dizisi bütün alçak gönüllülüğü içinde, böylesi bir durumla ilgili olarak teorik bir tartışmaya zemin hazırlamayı amaçlamaktan başka bir niyet taşımıyor. Sanırım ilginç olan yönü de soruyu uzmanlara, hukukçulara, politikacılara, kent planlamacılarına veya mimarlara ya da başka bir bürokratik veya teknik gruba değil de kentlilerin kendisine soruluyor olmasında… Düşünmeyi becerebildiğimiz kadarını düşünelim ve tartışalım. Bir yere varacağımız için değil, demokratik ve katılımcı bir kent düşüncesi yolundaki serüvenin kendisi için yapalım bunu…

Kentlinin kentin işleyişine katılımı

Kent, demokrasi, geleceği düşünmek (plan) vb. gibi kavramların üzerinden, oldukça basit ve kısa yazılarla geçtiğimizi düşünürsek, bu hafta da “katılım” kavramı üzerinden kuş uçuşu geçmeyi deneyebiliriz. Katılımcı karar verme süreçlerinin nasıl bir doğası/ nitelikleri olduğunu, nasıl işleyebileceğini, bu işleyişin daha güç ve sorunlu/ zor darboğazlarını vb. düşünmeye başladığımızda  karşımıza bilinmesi/ hakkında fikir sahibi olunması gereken büyük bir küme çıkacağı gibi bu kümelerdeki birikimi, birlikte/ birbiriyle ilişkilendirilmiş biçimde kullanmak gibi daha da karmaşık bir durumla karşılaşacağız.

Ankara.

Ancak önemli olan, bu kümelerle ilgilenmeyi göze almak ve burada, kendimize serüvenci bir yol açmaya çalışmanın heyecanı olsa gerek. Dikkat ediyorsanız bunu keşfedici bir oyun olarak kurmayı yeğliyoruz. Bu alanların birikimlerini, kendi uzmanlıklarının dağarına yerleştirmiş olanların referanslarına başvurmadan, kendimiz için ve Türkiye’nin bugünkü kentlerinin kentlileri olarak yapmaya çalışıyoruz. Dahası bunu bilimi/ bilimsel bilgi birikimini ve uzmanlıkların değerini sıfır gibi görerek/ hiçe sayarak- inkar ederek değil, bu değerli birikimi yanımıza alarak, ama sıradan kentliler olarak dokunabildiğimiz kadarına dokunarak/ elleçleyebildiğimiz kadarını elleçleyerek yürümek ve kentlilerin katılımcılık konusundaki refleksini/ yeteneğini geliştirebilmek için yapıyoruz/ yapmaya çalışıyoruz.

Kentlerde katılımcı demokratik işleyiş için kabaca (ve ilerledikçe inceltmek üzere) şöyle bir başlangıç tanımı yapabiliriz belki: Kenti ilgilendiren her türlü, (coğrafi ya da demografik olarak dar yarıçaplı olandan en geniş hinterlandına kadar) sorunda/ durumda, demokratik çözümlere erişmek için birey olarak veya örgütlü kentlilerin doğrudan veya dolaylı olarak, düşüncelerini açıklayabildikleri/ tartışabildikleri, öneri geliştirebildikleri ve ortak kararın oluşmasına katkıda bulunabildikleri bir kentsel yönetim ve uygulama sistemi.

Daha başlangıçta karşımıza çıkabilecek olan sorulara, düzensiz bir biçimde göz atalım:

  • Tek bir sorunu mu (Taksim, Saraçoğlu vb.) katılımcı yöntemle çözmek istiyoruz, kentin/ metropolün (diyelim New York’un) bütün sorunlarını mı?
  • Bu katılımcı süreçlere katılanlar kimler olacak? Örgütlenmiş gruplar mı, sıradan ve örgütlenmemiş insanlar/ ad-hock gruplar/ kadınlar ve erkekler mi? Her ikisi birden mi?
  • Bütün kentliler, sorunu tartışmak ve çözüm önermek için doğrudan sürekli bir araya mı gelecek, yoksa bunun için vekalet/ temsilciler mi kullanacak? Temsilciler söz konusu olursa (diyelim ki kent konseyine) nasıl seçilecekler?
  • Doğrudan veya dolaylı olarak demokratik süreçlerin işletilmesinde karar kuralları (çoğunluk, oransal, oybirliği vb.) ne olacak ve bu kurallar nasıl belirlenecek/ denetlenecek?
  • Seçilmiş vekiller/ temsilciler ve bir örgütlenme, sonuç olarak bir bürokrasi oluşturulacak mı?
  • Ya da ara bir yol olarak kentliler, ortak bir tartışmanın yapılabileceği kadar küçük gruplara bölünerek öneriler mi geliştirecek, veya sorunlarla ilgili tartışmaları ve çözüm formülasyonlarını temsilciler oluşturacak ve “evet-hayır” formatına dönüşmüş son kararı da (referandumda olduğu gibi) kentlilere mi bırakacak?
  • Bu tür bir gelişmenin yol açabileceği “politik” alanın Türkiye’de ya da dünyanın diğer kentlerinde yaşanan durumuna benzer sorunlar yaratması; merkezileşme, iktidar arzusu/ hırsı, çürümelere yol açabilecek çıkarcılıklar vb. engellenebilecek mi? Ya da bu riskin oluşumu nasıl izlenecek ve denetlenecek?
  • Kentlilerin doğrudan ve her sorun için karar üretmesinin dışındaki seçeneklerde belirmeye başlayan bürokrasi, teknik elemanlar/ uzmanlar, politikacıların birbirleriyle ve bu grupların kentli toplumla ilişkilerindeki işleyiş için, nasıl bir mekanizma ve hukuk, öngörülecek?
  • Kentliler bakımından her farklı grup (fark, toplumsal cinsiyet/ sınıf/ gelir durumu/etnisite/ inanç/ kültür/ yerellik/ politik görüş/ meslek birliği vb. gibi nedenlerle olabilir) kendi içinde özgürce, demokratik kuralların daha kolay işleyebileceği kümeler oluştursa ve her küme, tartışarak kendi önerilerini formüle etse de (ya da bu düşünceyi coğrafi olarak her mahalle ya da komşuluk birimi için de düşünebiliriz), bu kararların ortaklaştırılması nasıl olacak, katılımcı bir yönetim, böylece sağlanmış olabilecek mi?
  • Karar çevrelerinin (kümelerin/ grupların vb.) büyümesi ve küçülmesi, demokratikliğin ve katılımın sağlanabilmesindeki etkisi nedir? Kümeler küçüldükçe aralarında federatif beraberlikler ve daha üst düzeyde bütünleştirmeler oluşturabilecek mi? Bunun oluşması ve oluşmaması ne tür yararlar ve sorunlar getirecek?
  • Katılımın en dolaylı ve az olduğu durumdan, en doğrudan olduğu duruma kadar ve aradaki pek çok seçeneğin her birinde kararın ilke kademesinden ayrıntılı uygulama aşamalarına kadar pek çok düzeyde üretiliyor olması, üretilecek kararların niteliğini/ zamanlamasını-zamanındalığını nasıl etkileyecek ve kentin dinamik ortamında, gündelik yaşam kalitesini, nasıl belirleyecek?

Tartışmaya başlayacağımız aşamada önümüze bu tür ve daha başka pek çok soru belirecek kuşkusuz. Daha henüz iletişim ve yönetişim teknolojilerindeki değişimleri, Türkiye kentlerinin işleyiş sisteminden, öngörmek/ önermek isteyebileceğimiz katılımcı-demokratik kent yönetimine geçiş sorunlarını tartışmıyoruz bile… Ayrıca, toplumsal/ bireysel davranışlardaki psikolojik ve sosyal psikolojik faktörlere de, henüz hiç değinmiyoruz.

Her paragrafta yer alan sorun/ durum kümesinin/ kümelerinin hemen hemen hepsinin ölçek ve erim bakımından farklı yanıtları olabileceğini sanırım fark etmişsinizdir. Yani küçük gruplar/ kümeler içinde tek bir sorun için kısa erimi ilgilendirecek bir yanıtı bulmak oldukça kolay olabilecekken büyük kümelerde ya da kümeler federasyonunda uzun erimli bir karar almak (diyelim ki kentsel ulaşım veya başka bir altyapı sorunu olsun), katılımcı kararın üretilmesi bakımından giderek güçleşecek ve karmaşıklaşacaktır.

Yazılan her şey sorunun ne kadar karmaşık ve korkutucu, içinden çıkılmaz olacağını göstermek için yazılmış gibi duruyorsa da tam tersi, karşılaşabileceğimiz sorunlar üzerinde düşünerek ve tartışarak nasıl ilerleyebileceğimizin dar ve bilmecemsi patikasını kurmak üzere sorulmuş sorular olduğunu söylemeliyiz.

Bunların her birini, olabildiğince sade bir biçimde tartışmaya çalışmayı, sürdüreceğiz.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentler ve demokrasi

Belki daha önceki kuşaklar için de söz konusudur, ancak galiba en net ve en yüksek sesle söylendiği zamanlardan biri, ’68 öğrenci ve gençlik hareketlerinin olduğu yıllardı: “Ne istediğinizi bilmiyorsunuz”. Evet, gerçekten ’68 ne istediğini tam olarak bilmiyordu. Ama bu iyi bir şeydi. Ne istediğini bilmeksizin heyecanlı ve eylemli olarak bir arayışa çıkmak, (bir define avcısı gibi) ne istediğini bilerek eyleme geçmek kadar değerli olabilir. Bir kentin demokratik ve katılımcı bir yönetim biçimi olmasın istemek konusu da yaklaşık olarak böyle bir durum…

Kentliler katılım istiyorlar ve kentin geleceği hakkında düşüncelerinin/ gereksinimlerinin/ taleplerinin dikkate alınması istiyorlar. İstanbul Taksim’de, bu istekle ilgili, çok farklı iki durum somutlaştı: Gezi direnişi ve Taksim Meydanı için İBB’nin açtığı yarışma ve “referandum”. Her ikisi de kentlilerin katılım talepleriyle ilgili, ama bunun gerçekleştirmek için çok farklı yaklaşımlar.

Birincisinde, İstanbullular, ad-hock olarak (ya da önceden planlanmamış ve her an ortaya çıkan duruma eklemlenerek veya tepki vererek) neyi istemediklerini gösterdiler önce. Daha sonra da ne isteyebilecekleri üzerinde konuşabilmenin ortamı/ potası sayılabilecek bir kolektif yarattılar. Bu kolektifin yürüttüğü tartışmalardan “bir sonuç/ bir karar vb.” (hatta “hiçbir şey”) çıkmadığı söylenebilir. Ancak zaten bu çok geniş (çok düşük bir çözünürlük* düzeyine olsa bile) kolektifin içindeki konuşmalar, tartışmalar ve öneriler böyle bir şey amaçlamıyordu ki… Hatta Gezi’de bir sonuç elde etmek gibi bir amacın zaten olamayacağı da söylenebilir. Gezi çok büyük ve çok fazla çeşitlilik içeren bireylerden ve örgütlü-örgütsüz gruplardan oluşan anlık bir mozaik gibiydi. Ancak bu örneği, kentin katılımcı demokratik yönetiminde bir arayış anı olarak ve son derece önemseyerek ele almak gerek.

Gezi ve Meydan yarışması: Benzerlik ve benzemezlikler

İBB’nin, Taksim tasarım yarışması düzenlemesi ve seçim için bir jüri ve bir tür halk oylaması yapması da bir anlamda demokratik ve katılımcı kent yönetimi doğrultusunda bir arayış sayılabilir. Ancak açıkça görüldüğü gibi anlam, yaklaşım, kapsam, demokratiklik, “güçlü/ kesin” karar oluşturma vb. bakımlarından, aralarında çok fazla fark ve benzemezlik var.

Bu olgular bizi daha köktenci bir biçimde demokrasi nedir/ kentsel demokrasi nedir ve katılımcı kentsel demokrasi nedir vb. türü sorunlar üzerinde yeniden düşünmeye yönlendiriyor. Ancak daha ilk cümleyi yazdığımızda bu konunun ne kadar geniş ve bitmez-tükenmez bir kapsamda olabileceği açıkça anlaşılıyor. Bu nedenle belki önümüzdeki haftalar boyunca bu konu üzerinde farklı boyutlar/ ölçekler ve içerikler bakımından tartışmayı sürdürmek gerekecek.

Ancak başladığımız yer yine iki-üç hafta önce başladığımız yer olacak: “Katılımcı planlama” konusunu, olumsallık içinde ele alıyoruz ve eğer böyle uygulamalar söz konusu olabilirse (ki şu anda dünyanın bildiğimiz hiçbir kentinde olduğunu söyleyemeyiz ama birçok deneme de yapıldı ve bunlar belgelendi/ tartışıldı) bunu, “kendi yaşadığımız kentlerde nasıl gerçekleştireceğiz/ gerçekleştirebiliriz” sorusu dolayımında ele almayı denemeliyiz…

Bu, uzun bir yolculuk.

Son haftalarda, Taksim’deki proje oylamasından başlayarak her biri son derece kapsamlı kavramlar üzerinden sörf yapar gibi, hızla uçuyoruz. Önce “planlama” kavramı sonra “kent” kavramı derken, bu hafta da “demokrasi” kavramı üzerinden biraz uçsak fena olmayacak gibi…

Bu kavramların her biri için “dünyanın başlangıcından beri” diyebileceğimiz kadar eski bir zamandan beri konuşuluyor/ yazılıyor-çiziliyor. Yazılacaklar bu bakımdan nasıl yeni ve ilginç olabilir? Ancak yine de yazılmalı.

İsa’dan dört yüzyıl önceden bugüne…

İstanbul’a ve Taksim’e, Belediye’ye ve iktidar koltuklarında oturan insanlara bakalım. Ankara’ya ve Saraçoğlu’na bakalım. Anadolu’daki diğer kentlere, kentin eski zamanlarına bakalım… Gelmiş-geçmiş bütün kentler ve insanlar kent yönetim yapıları ve bazen de yöneticiler ve kentliler çoğu kez kentlerine titizlikle bağlı ve yaşadıkları yeri seven insanlardı. Kentlerinin geleceği, nasıl olması üzerine düşünüyor ve tartışıyorlardı. İşte duyuyorum hala sesleri: Sinasos’daki bir tüccar, ya da bir deri eşya üreticisi, düşüncelerini söylüyor. Ankara’da yerini hala bulamadığımız buleterion’da kent için ateşli bir nutuk atan Galyalı bir aristokrat var ve belki sarışın saçları hala uzun, kirli ve karışık…

Priene, kuşkusuz ilk kent değildi, ama biliyoruz ki en azından İsa’dan 4 yüzyıl önce, kentin geleceğinin nasıl olması gerektiği üzerinde düşünülüyor ve kent, bu öngörülere uygun biçimleniyordu. Kenti yaratma-yapma, kentin “planlanması”, geleceğinin/ gelişmesinin nasıl olabileceği, gündelik işleyişinin yönetimi/ demokrasi vb. türü fikirlerin gelişimi, sadece Anadolu’ya özgü değil. Ama kentlerde demokratik bir yaklaşımla, kentlilerin birlikte karar alması, “planlama” vb. gibi kavramların yaşadığımız coğrafyadaki geçmişi çok eski. Belki de dünyadaki en eski deneyimler…

“Demokrasiyi kentler yapar”, bu örneklere de “katılımcı planlama” demek abartılı ve yanlış. Ama…

Demokrasi, sözcük anlamı olarak “demos”la, yani halk veya (doğduğu yeri dikkate alacak olursak) kadınlar, çocuklar ve köleler, yabancılar hariç, kentli halk ile ilgili bir kavram. Ama şunu demek istediğini varsayalım: “Bir diktatör ya da tiran veya despot, hatta bunlara çok yakın anlamdaki bir oligarşi/ oligarşik-aristokratik grup tarafından yönetilmeyen, çoğul ve içinde farklıklar barındıran bir toplumun, kendisiyle ilgili kararları (her nasıl karar alma/ yönetim-uygulama/ denetim vb. kuralları ve mekanizmaları bakımlarından ne geliştirmişlerse, bunlarla) alabilmesi ve toplumsal yaşamı, bu kolektif ve çok sesli yaşam sistemine göre kurabilmesidir” diyelim. Kenti yönetmekle kenti planlı olarak yönetmek arasındaki farkı da şimdilik, bir kenara bırakalım.

Demokrasi teorisinin uygulama alanları

Gerçekte şunu da söylemek gerek; demokrasi, sadece toplumsal bir tanımla yetinebilecek bir kavram değil. Bu nedenle demokrasi “despotik olmayan ve farklılıklar barındıran bir çoğulluğa göre (bu çoğulluk, düşünceden, bireylere ve birimlere kadar uzanabilir) müzakere edilmiş/ tartışılmış olguları dengeli bir biçimde dikkate alan ve katılıktan uzak, esnekliğe daha yakın, zamanın gereklerine göre tutarlılığı gözeterek yenilenen (içgüdüsel olmaktan çok bilişsel süreçlerle dinamik kalan) bir davranma biçimidir” demek, daha geniş bir tanım olacaktır. Bu davranış, bir birey de bir grup da bir ulus da ya da herhangi bir (evrenselden-yerele kadar) kurumsal yapı için de söz konusu olabilir.

Demokrasi teorisinin uygulandığı çok fazla özel alan var. Bireyden toplumsala kadar pek çok farklı ölçek söz konusu olabileceği; coğrafya içerikli bir biçimde (evren, ülke ve yerel vb.) sınıflandırılabileceği gibi işlev ya da uygulama konuları bakımından da (eğitimden büro yönetimine, aileye kadar) sınıflandırılabilir. Kavramların ya da kurumsal yapıların pek çoğunun önüne “demokratik” sözcüğünü yerleştirebiliriz (ya da demokrasiyi hiç anmayız).

Demokrasiyi deneyimliyorsak hem karar almakla ilgili hem de kararların uygulanması ve uygulamaların izlenmesi/ değerlendirilmesi ve eleştirilere göre sürekli olarak düzelmeler/ kalibrasyon gerekmesi ile ilgili bitmez tükenmez bir yenilenme halinin yaşanması gerekir. (Bu kuşkusuz aynı zamanda giderek kendisini düzelten ve mükemmelleştiren bir sistem demektir.) Demokrasiye yöneltilen en temel eleştirilerden bazıları;

  • Çok hantal olması ve tek kişi ya da küçük grup tarafından hızla alınabilecek bir kararın çok uzun süre sürüncemede kalması ve bir an önce çözüm bekleyenlerin mağdur edilmesi,
  • İster istemez kurallar koyması, tanımlar yapması ve dolayısıyla bir bürokrasi yaratması, dolayısıyla doğrudan yapılabilecek bir işi sürekli bir bürokrasi dolayımıyla yapmak zorunda kalması.
  • Çözünürlük düzeyinin kalitesi bakımından homojen olmayan çok sayıda (ve belki de aralarında ölçek ve yaklaşışım/ nitelik farkları bulunan) toplumsal birimin genellikle bir arada bulunmasının gerektirmesi. Bu durumun yaratabileceği büyük ve kaotik karmaşanın, tartışmak ve karar üretmek bakımından belirsizlikler ve güvenilmezlikler (dolayısıyla memnuniyetsizlikler) yaratması vb.

Katılımcı kent yönetimi

Kuşkusuz bu eleştirileri görmezden gelmek olası değil. Ancak üzerinde düşünmek de gerek.

Türkiye’de katılımcılık kavramı hakkında, daha da özel olarak demokratik ve katılımcı kent yönetimi hakkında çok az şey biliyoruz. Dahası bu konudaki tartışmalar ve kentlilerin kendi çoğulluğunu ve demokrasilerini nasıl gerçekleştirebilecekleri konusunda geliştirmiş oldukları özgül düşüncelerin birikimi de fazla değil.

Elbette Türkiye’deki birçok kentte son 40-30 yılda pek çok deneme gerçekleşti ve bunlarla ilgili yazılmış kitaplar ve makaleler de var. Ancak yine de katılımcı kent demokrasisi ve katılımcı planlama konusunda bildiklerimizi ilerletebilmiş olduğumuz da söylenemez. Bu durumda oldukça despotik kent yönetimlerini ya da demokratik olmaya çalıştığı halde bunu nasıl yapabileceğini bilemeyen kent yönetimlerini görmeye devam etmekten başka bir gerçeklik kalamayacak gibi… Oysa buna gereksinim var. Hem de büyük ve acil bir gereksinim…

Tartışmaya, akılda kalıcı bir sistematiğe göre başlamamış olabiliriz. Ancak başlangıçta konunun genişlik ve derinliği ile ilgili bir izlenim verebilmek bakımından belki yazılanların bir yararı olabilir?

*

*Çözünürlük daha çok fizik, kimya ya da optik ve elektronik vb. gibi konularda kullanılan bir terim. Ancak, katılımcı demokrasi tartışmalarında da geçiyor ve bulabildiğim Türkçe sözlüklerde böyle bir madde yok. Bu nedenle, çözünürlük için (özellikle toplumsal yapı ile ilgili bir kapsamda), şöyle bir madde tanımı yazdım:

Bir bütünün (her hangi bir kritere göre) toplam kalitesinin oluşması bakımından,  

  • ortamın içindeki (ya da ortamı oluşturan) bileşenlerin/ birimlerin birbiriyle ilişkisindeki kohezyon/ viskozite/ geçişkenlik ve yapışkanlık-tutunum kalitesiyle

ve/veya

  • bütündeki her bir birimin arasındaki (çoğul ve çok yönlü) ilişkilerin/ ilişki yoğunluğunun kalitesiyle

oluşan iyileşme düzeyini (az veya çok olması halini) belirleyen özellik.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kent nedir ve kenti nasıl biliriz?

İçinde yaşadığımız kentler, dünyanın yarısından fazlasının içinde yaşadığı kentler nasıl bir oluşum? Bu oluşumun evrimi, nasıl bir nitelik ve ivme gösteriyor?

Galiba, “kent demek insanlık durumu veya insanlıkla/ uygarlıkla ilgili bildiğimiz her şey demek” diyebiliriz. Gerçi böyle söylendiğinde doğa, kırsal alanlar ve bütün doğal veriler/ doğal yaşam, okyanuslar, ormanlar ve gökyüzü/ uzay vb. ihmal edilmiş gibi duruyor, ama kentin/ kent toplumlarının yaşamı, kentin dışındaki her şeyi öylesine belirleyebilecek bir duruma geldi ki yeryüzündeki yaşamın en stratejik mekanın kentsel mekan (ve burada üretilen nesneler- kültür/düşünce dahil her şey) olduğunu düşünebiliriz.

Tüm insanlıkla ve insanlık tarihiyle, uygarlıkla özdeş olduğunu düşünebileceğimiz kent, elbette kendisine özgü bir olgusallığa sahip. Kentin ne olduğunu anlamak belki de dünyanın en karmaşık konularından biri. Öylesine karmaşık, çok katmanlı, neredeyse düşünebileceğimiz bütün bilimsel disiplinlerle ilgili. O alanlardaki gelişmelerden etkilenen, teknolojideki her değişimin/ bir çığ hızıyla yenilenen teknik buluşların, yeniden kurduğu ve biçimlendirildiği bir olgu. Kent denilen bu bütünlük için (eğer bir bütünlük düşünebilirsek) doğru ve geçerli bir bilme durumunun gerçekten çok zor olduğu bir çalışma alanı diyebiliriz.

‘Bir habitat olarak’ kent

Bir “habitat” olarak kent bakımından bilmemiz gereken konuları ayrıntılandırmadan, çok genel başlıklarla düşünecek olursak, ana bilgi koridorlarını belki şöyle sınıflandırabiliriz: Mekan bilgileri (coğrafya/ yer/ yer biçimleri, iklim/meteoroloji, jeoloji, topografya vb.den başlayarak mimari ölçekteki mekana kadar bilgiler), insan bilgileri (demografiden başlayarak sosyoloji/ antropoloji/ etnisiteden, ekonomiye, politikaya kadar), kültür/uygarlık bilgileri (kentin tarihi, kimliğinden başlayarak geleneksel zanaatlara ve mimarlık dahil sanatlara kadar), ekoloji bilgileri (toprağın ve floranın, faunanın ve bunlardaki bozulmaların/ kirlenmelerin vb. bilgisi) ve belki ayrıca saymayı gerektirmeyecek düzeyde kentsel altyapı (mühendislik yapıları) bilgisi, kentsel yönetim (ve demokratik mekanizmalar) vb. bilgileri… Bu liste uzatılabilir ve ayrıntılandırılabilir.

Biraz abartılı olmayı göze alırsak, kentler hakkındaki bilgiyi akışkan bir dalganın hareketi gibi düşünebiliriz. Hem sürekli olarak yönü hızı ve yoğunluğu farklı ve akış halinde olan birçok öge var hem de her an, akma anında nitelikler az ya da çok değişiyor ve akarken olgu başkalaşıyor… Çoğu kez bir lav gibi çok yakınına yaklaşamadan anlamaya çalıştığımız, oldukça kıvamlı bir akış hali… Sürekli deviniyor ve çoğu kez de (özelikle sanayi devriminden sonra) çevresini yakarak ve yıkarak ilerliyor. Sürekli olarak değişen ve başkalaşan, akıp-gitmekte olan bir olguyu bilmek ve anlamak gerçekten her gün Sisyphos’taki kaya ile uğraşmaya benziyor.

Kent ile ilgili bütün bu korkutucu eğretilemeleri neden yapıyoruz? Geçen hafta başladığımız, “kentler planlanabilir mi, eğer planlanırsa nasıl planlanabilir ya da daha doğrusu planlanmalı?” sorusunu yanıtlamak,  zihnimizi hazırlayabilmek/ kurabilmek için. Kentleri planlayabilmek için kentleri/ her bir kentin ne olduğunu bilmek gerekir. Ama soru şu: Bilebilir miyiz?

Yanıtı sanırım “hiçbir zaman, tam olarak ve güncel olarak bilemeyiz” olmalı. Bununla birlikte, “tam” ve “güncel” koşullarını biraz gevşetebilirsek, bilinilirliğin eşiğinden girmeye de başlayabiliriz. Kent hakkında genel ve temel nitelikleri, sayısal ve niteliksel olarak bilebiliriz. Ayrıca bunların devinimleri, değişim yön ve hızları (ya bu bakımdan eğilimleri) hakkında da yine doğruya oldukça yakın olmasına çaba gösterilen göstergeleri elde edebiliriz.

Veri toplama

Sonsuz bir tartışmayı bir tek paragrafta özetlemeye çalışırsak, kenti (eğer bilimsel bir güvenilirlikle) bilmek istiyorsak, kenti oluşturan veya etkileyen bütün ögeler/ olgular/ değişkenler hakkında veri toplamamız gerekir. Bazı konularda veri toplamak, göreli kolay ve güvenlidir; bazı konuların verisine ulaşmak ise güç ve erişilse de güvenilmez olabilir. Ama bu sorun değil. Bu konuyu gerçekten anlayabilmek için veriyi hangi ayrıntı düzeyinde toplamalıyım? Ayrıntı düzeyi/ ölçeği, bütün ögeler için karşılaştırmaya elverişli olmalı mı? Bu, her defasında değişen yanıt gerektirebilecek bir sorudur. Bu soruyu da yanıtladığımızı düşünelim ve böylece kenti kuran ögelerden bir tanesi üzerinde “veri toplama” işini, olması gereken özelliklerde elde ettiğimizi düşünelim.

Kenti anlamak için asıl sorun, her öge ile ilgili bilgiyi, ögeler kentte birbirleriyle nasıl bir ilişki içindeyse (bir nedensellik bağı olduğuna/ olmadığına göre) analizimizde de o türde ilişkilendirilerek topluca çözümlenmeye ve yorumlanmaya hazır bir duruma getirmekte olacaktır. Kente ait bütün ögelerin verilerini, tek tek ve birbirleriyle olan ilişkileri/ etkileşimi içinde çözümlememiz gerekir. Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu hem çok büyük hem de çok zor bir iştir ve sonuç olarak her aşamada çözümlemeye giren verileri birlikte kullanmaya başladığımızda güvenilebilirlik düzeylerinde azalma olabilir.

Ama sorun elbette bu da değil. Kentten topladığımız verilerin çok büyük bir bölümü, daha bilgilerin analizine başlayamadan değişmiş olabilirler. Zaten yukarıdaki yakıcı akışkanlık benzetmesi/ eğretilemesi verideki bu hızlı değişim ve güvenilebilirlik düzeyindeki azalma, nedeniyle yapılmıştı.

Bütün bu paragraflar sizi sıkıyor veya ilginizi soğutuyor mu bilmiyorum, ama şunu anlatmak istiyorum: Bir kentin sorunlarına/ içinde bulunduğu duruma bakmak istiyorsunuz. Bu durumu doğruya oldukça yakın bir düzeyde anlayarak geleceğe yönelik çözüm önermeleri oluşturacaksınız, ama coğrafya üzerindeki bu araştırma nesnesi “cıva” gibi kayıyor ve üstelik “cıva” olarak kalmıyor, bazen katılaşıyor bazen uçuşuyor.

Bilebilme mekanizmaları 

Bu durumda nasıl davranmak gerekir? Bilinebileceği bilmek ve bu bilgiyi sürekli yenileyebilecek/ tazeleyecek bir veri toplama sistematiği oluşturmak gerekir. Bu olabilir. Zaten dünyanın bütün metropolleri böylesi işleri yapan bürolar oluşturmuş durumdalar. Dahası, bu verileri etkileyebilecek ama önceden kestirilmesi güç durumlar için de (bunların en kolayı ve öngörülmesi olası olanları: afetler/ deprem, fırtınalar ve yağışlar, atmosferik veya sulardaki kirlenmeler, hatta iklim değişikliğinin etkileri vb.) hazırlık yapılabilir.

Bu sistemin güvenilir bir biçimde kurulduğunu ve oldukça iyi işlediğini, sürekli denetimlerle sistemin kendini iyileştirdiğini kabul edelim. Yani, güvenilir veri toplayabiliyoruz, bunları sürekli olarak yeniliyoruz ve bilinemez ama olma olasılığı hakkında bir bilgimiz olan ögelerin etkilerini (deprem sel vb.) de hesaplıyoruz ve bütün verileri bir araya getirerek, kendi etkileşim modülasyonlarına uygun bir biçimde analiz ediyoruz ve bu analizlerin sonuçlarına veya bu sonuçlardan çıkardığımız yorumlara göre kenti biliyoruz.

İnandınız mı? İnanmanız gerekir. Çünkü bilimsel bir yöntemle kenti bilebilmek için böyle davranmamız gerekir ve bu biçimde davranabilecek donanıma da sahibiz. Ancak, tam bu noktada bir-kaç olguya daha dikkat çekmek gerekir: Yukarıdaki varsayımsal işleyiş, sadece teknik insanların bulunduğu bir dünyada geçiyormuş gibi sunuldu. Oysa bu dünyada politika ve politikacılar, politikacıları zorlayan sermaye hareketleri de var. Ayrıca politikacıların gerçek olması, yukarıdaki mekanizmanın var edilebilmesi ve işleyişi, eğer güvenilir bir biçimde işleyebiliyorsa bile ortaya çıkan bilginin kullanılması bakımlarından işlevsel…

Kent plancılarının rolü

Ancak bu aşamada en azından iki faktöre daha bakmak zorundayız: Bu sistemin içindeki “teknik” elemanlar kim/ nedir ve (politikacıları bir yana bıraktığımızı varsaysak bile) “politika” nedir?

Teknik insanlar, kentle ilgili her bilgi alanının uzmanları olsun. Bütün bu bilgileri bir araya getirecek ve analiz edecek, analizin sonuçlarının kent için ne anlama geldiğini yorumlayacak (yani sentezi yapacak) insan da “kent plancısı” olsun. Haksızlık etmemek için hemen şunu da söylemek gerekir ki yaklaşık 1970’lere veya biraz daha sonrasına kadar bu analizi ve yorumu yapabilen tek öge vardı.“Big data” dememiz gereken bu süreci ele almak/ elleçlemek ve bilimsel bir disiplin içinde ilerletmekle görevli olan, kent plancısının beyni (zihinsel kapasitesi) idi. Şimdi giderek gelişmekte ve etki yarıçapı genişlemekte olan bilgisayar teknikleri/ ileri teknoloji, yaygın olarak kullanılıyor. (Bunun da olumlu ve olumsuz yanları ayrıca tartışılmaya değer.)

Veri elleçlemek için dijitalizasyonun sağladığı/ sağlayabileceği sonsuz olanağa rağmen anlamak, sonuçlar çıkartmak, yorumlamak ve bu bilgiyle yorumun geleceğe doğru projeksiyonunu yapmaktaki sorumluluk, kent plancısında veya kent plancıları/ plancılar kümesinde… Plancılardan beklediğimiz görevin (“politikacılar, bu kümenin neresinde?” sorusunu bir yana bıraksak bile) sorunsuz/sorunları öngören ve çözen ve aksamadan işleyen bir kentsel sistemi sürdürülebilir, ekolojik, barışçıl ve “müreffeh, kimlikli ve kültürel nitelikleri olan bir kent sağlamak olduğunu unutmayalım.

Geldiğimiz yer şurası: Kent, çok büyük ve karmaşık ve devingen bir olgu. Kentin geleceğini öngörmek görevini bir uzmandan (kent plancısından) ya da bir uzmanlar kümesinden bekliyoruz. Ancak bu, başarı için ortam elverişli, donanımlar tam olsa bile nerdeyse başarılamayacak kadar büyük ve zor/zorlu bir iş…

Şimdi yeniden başa dönelim ve ilk soruyu yeniden soralım: Böyle bir olguyu, kenti, katılımcı bir yaklaşımla ve demokratik olarak geleceğe hazırlayabilir miyiz? Planlayabilir miyiz?

Eğer yanıtımız evetse, nasıl?

Ve yanıtlamadığımız “politika” ögesi nasıl işliyor?

Devam edeceğiz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Planlama düşüncesi ve eylemi ile kentler ya da kentler planlanabilir mi?

Başlarken

Taksim Meydanı ne olmalı/ nasıl düzenlenmeli?” sorusu, bir süredir İstanbulluları yakından ilgilendiriyor. Ancak başka meydanlar, kıyı kesimleri de var… Tartışma çok canlı ve İstanbullular ilgileniyor kentin bu önemli meydanının ne olacağı ve nasıl olacağı sorusuyla… Bu çok iyi bir şey.

Ancak bu tartışma daha çok “İstanbullular bu kent parçasının geleceği ile ilgili kararı/ kararları nasıl verecekler?”, “Karar almak için nasıl bir yol-yordam izlenmeli?”, “Taksim ile ilgili kararı alsak bile Taksimle birlikte ele alınması gereken sorunların (başta kimlik katmanları, ulaşım, ekoloji vb. olmak üzere) çözümü ile ilgili diğer kararlar nasıl verilecek?” türü birçok yeni soruya yol açıyor. Sonunda, “İstanbul’un/ Beyoğlu’nun ne olacağını bilmeden Taksim’in ne olacağını nasıl bilebiliriz?” sorusu geliyor. Peki, İstanbul’un ne olacağını bilebilir miyiz?

Bu durumda kentlerin geleceğinin belirlenmesi sorununa biraz daha yakından bakmak yararlı olacak gibi. Ancak öylesine kapsamlı bir iş ki bu, belki uzunca süre bu sorunla ilgili tartışmalarla yakından ilgilenmek gerekecek. Bu nedenle “planlama nasıl bir kavram, kentler nasıl bir yer, kentlerin planlanması mümkün mü, mümkünse nasıl planlanmalı, eğer kent planlanmasından bahsediyorsak, buradaki demokrasi/ katılım süreçleri nasıl düşünülebilir ve bu katılımcı yaklaşımları nasıl anlamlandırabiliriz, bu anlamlar üzerinden öneriler/ yeni ve özgün düşünceler geliştirebilir miyiz?” gibi bağlaşık başka pek çok başka soruya da eğilmeliyiz.

Sanırım bir süre, sadece bu sorun üzerinde düşünce alış-verişinde bulunmak [eski terim daha kısa ve özlü (oldukça da oturaklı): tefekkür etmek] gerekecek.

*

Kentler planlanabilir mi? Zor bir soru. Sorunun çok karmaşık olduğunu biliyorum. Ayrıca soruyu çok yakışıksız, hatta bir çeşit hakaret gibi görecek olanların, saçma bulanların olabileceğini de biliyorum.

Kolay ve kısa bir yanıtı yok bu sorunun. Yine de soruyu yanıtlamaya çalışmadan önce planlama kavramı üzerinde biraz durmak gerekiyor. İyice basite indirgemeyi göze alacak olursak, planlamanın her hangi bir gelecek (kısa, uzun ya da orta erim ya da çok uzak gelecek de olabilir) için olabildiğince sistematik ve örgütlü öngörüler ve öneriler geliştirmek olduğunu söyleyebiliriz.

Geleceği bilebilme ve öngörebilme

Ancak şöyle sorular henüz yanıtsız kalıyor: Neler planlanabilir, neler planlanamaz? Örneğin insan/ yaşam, doğa/ doğal yaşam, iklim vb. planlanabilir mi? Planlanabilirse bile planlanmalı mı? Her şeyin geleceğini planlamalı mıyız, yoksa bazı durumlar/ süreçler ve haller, kendi doğal gelişimine mi bırakılmalı? Bazı şeyler uzun erimde, kendi evrimleri gereği bir değişme ve başkalaşma gösterdiklerinde bu, daha sağlıklı ve sınanmış bir gelecek mi oluşturur? Ya da devrimci bir müdahaleyle doğal gidişin/ evrimin yolunu kesip hızla başka bir mecraya/yöne veya hıza doğru evrilen şeyler ve süreçler, durumlar, yani planlanmış öngörüler daha mı sağlıklıdır? Yanıt elbette planlamanın konusuna, nesnesine ve planlama yapacak olası özneye ve zamanın akışının hızına/ hız gereğine göre, her defasında, değişik bir biçimde düşünülebilir.

Planda olasılıkların, olumsallığın yeri ve etkisi nasıl ele alınmalı? Planlanacak gelecek içinde hangi ögeler/ faktörler bulunacak? Bunların çokluğu ya da azlığı planlamanın yapılabilirliğini etkileyebilir mi? Çok faktörlü bir gelecek öngörüsü yaparken, faktörler arası ilişki ve bunların oluşturduğu toplamın tutarlılığı ne kadar/ nereye kadar sağlanabilir ve nasıl sağlanacak?

Geleceğe yönelirken, onu nasıl bilebiliriz ya da öngörebiliriz ve geleceği öngörme savını neye/ nereye dayandırabiliriz? Bu öngörülerin, geleceğin gerçeğini biçimlendirmesine, gelecekteki gelişmelerin plan öngörülenine uygun olmasına hangi esnekliklerle veya katılıkla yaklaşmalıyız/ yaklaşabiliriz? Diğer bir deyişle, gelecek öngörülerimizin değerini neye göre açıklayabiliriz veya daha ikna edici, daha sert söyleyecek olursak uygulanması gereken öneriler olduğunu nasıl/ nereye kadar söyleyebiliriz?

Aynı biçimde, gelecek öngörülerini hangi genellikte veya ayrıntıda belirlemeye çalışmalıyız? Bütün ayrıntılarıyla tanımlanmamış bir gelecek öngörüsünün, öngörüldüğü gibi olma olasılığı nedir? Ama bundan önce gelecek öngörüldüğü gibi olmalı mıdır? Bu sorular elbette plan erimiyle de ilgilidir ve “plan erimi yakınlaştıkça ayrıntılı ve tam, uzaklaştıkça genel ve ilke düzeyinde, hatta genel bir betim gibi olmalıdır” demek, daha doğru olabilir mi? Ayrıca, planlamanın konusunun, veriler bakımından güvenilebilirliği, verilerin çözümlenebilirliği ve geleceğin küçük bir yanılma payıyla kestirilebilirliği vb. gibi özellikleri taşıyıp-taşımadığına göre, farklı biçimlerde yanıtlanabilir. Jeolojik bir araştırma için analiz ile deprem analizi, kuşkusuz farklı bir biçimde kullanılacak ve farklı hızla ortaya konulması gereken gelecek öngörülerine ihtiyaç gösterir.

Gelecek öngörülerini yaparken geçmişe ve içinde bulunduğumuz duruma ne kadar veya nereye kadar uygun davranmalıyız? Ya da gelecek öngörülerinin geçmiş ve şimdiki zamandan radikal bir kopuş oluşturması istenebilir mi? Gelecek düşleri ve arzuları, nasıl/ nereye kadar etkili olmalı/ olabilir? “Gerçekçilik”, gelecek düşüncesi bakımından bugünün (ve sorunlarının) doğrusal bir uzantısı olacaksa, geleceği planlamak neden gereksin? Bugünden/ gerçekten bir “kopuş” planı yapabilir miyiz? Yoksa ne kadar öyle olmasını istemesek de, en azından planın üzerinde yapıldığı zemin (somut, bilimsel ya da ideolojik ve hayali…) geleceği belirlemeli midir? Geçmişin izinin/ etkisinin hiç olmaması olası mıdır, ayrıca olmalı mıdır?

Planın nesnesi -öznesi

Planlamanın nesnesi (planı yapılan şey/ durum) ile planın öznesi (planı yapan kişi ya da irade veya otorite, yaptırım gücü vb.) arasındaki ilişkiler nedir ve nasıl düzenlenebilir ya da düzenlenmeli mi? Yoksa geleceğe doğru yönelimde kılavuz çizgiler belirlemeden sadece genel bir düş tanımlayarak, aktörlerin öngörülemez ve tam olarak bilinemez davranışlarının/ ilişiklerinin kendi doğasına-kimliklerine göre gelişmesinde tam bir özgürlük mü gözetilmelidir? (Bu tutum, plan kavramını bütünüyle işlemez hale mi getirir?)

Eğer politikayı “yaşanılan sorunlar ya da yaşanmakta olan durumun yeteri kadar doyurucu/ uygun olmayan ögelerinin nasıl (ve ne biçimde/ hangi yöntemle-teknikle, hangi kaynakla, ne zaman ve nereye kadar, niçin vb.) değişmesi/ onarılması gerektiği üzerindeki konuşmalar/ tartışmalar” olarak tanımlarsak, planlamayı politikanın doğal bir uzantısı olarak kabul etmek gerekir mi? (Yine de planlamanın konusu olabilecek alan elbette politik alandan çok daha geniş olarak düşünülebilir.)

Ancak şunu da söylemeliyiz ki geleceğe yönelik olarak alınan her karar, özellikle de politikacıların aldıkları kararlar bir plan sayılmaz. Bunların bazıları ilkeler düzeyinde belirlemeler, bazıları “strateji” türü kararlar, bazıları da tam Türkçe karşılık bulmakta zorlandığımız “policy” (siyasa) dediğimiz türde geleceğe yönelik önermeler olabilir. Bu çok tartışmalı “eğik düzlem” üzerinde, yanılmayı göze alarak planlamanın, bu kavramların hepsinden kapsamlı, örgütlü, sistematik ve tutarlılık içinde olması gerektiği söylenebilir..

Tarihte, en eski zamanlardan beri, yapacakları işi öngörmek için ve işlerini başarılı bir biçimde yapabilmek için düşünen ve düşünme yöntemleri geliştirmede uzmanlaşmış insanların askerler (yöneticilerden/ devlet yöneticilerinden çok askeri yöneticiler) olduğunu söylemek de bir tek paragrafa sığdırılmaya çalışılmış aşırı bir genelleme olacaktır elbet. Ancak “strateji” kavramının planlama kavramının öncesinde gelişmiş olduğunu düşünmek için epey neden bulunmakta. Uygarlığın ilerlemesi/ kentlerin gelişmesiyle, belki mimarları da bu gruba ekleyebiliriz. Anadolu’daki birçok arkeolojik alan, kentsel sit alanı bunun kanıtı olarak gösterilebilir.

Tartışma alanlarını/ soruları üssel bir hızla çoğaltabiliriz. Plan/ gelecek öngörüleriyle ilgili sorular, hiç bitmeyecek türde sorulardır.

Planlamanın konusunun içine canlılar, özellikle bitkiler ve hayvanlar girdikçe, planın olup-olmaması ve eğer olacaksa sahip olması gereken özelliklerle ilgili konular, giderek saçaklanacak ve derinleşecektir. Ancak planın konusu insan ile ilgiliyse ya da insan yaşamları yapılan bu planlamadan her hangi bir biçimde etkilenecekse, plan için gösterilmesi gereken duyarlılık yine üssel bir fonksiyon hızıyla artacaktır.

Çünkü plan, başından beri tartışmakta olduğumuz gibi doğal bir durum, evrimin kendi kuralları içinde ortaya çıkması düşünülebilecek bir gelecek kurmaz. Plan, insan (belki yakın gelecekte pek çok alanda makine/ robot) eliyle/ aklıyla geleceğe yapılacak bir müdahale veya müdahaleler dizgesinin sistemleştirmesidir. Geleceği yapay/ insan/ makine eliyle belirlemek iddiasında bulunan bir müdahaleler dizgesinin adıdır.

Planın amacı

Sınıflı ve başka birçok sosyo- kültürel özelliklere göre çeşitlenmiş toplumlarda planlama, çok farklı biçimlerde kurulmuş yaşam ve kültür kozalarına veya süreçlerine dokunacak, müdahale edecek ve bazılarını radikal bir biçimde bozacak ve parçalayacak, yok edebilecek bir potansiyele sahiptir. Bütün bu paragraflar alt alta yazıldığında, planın nerdeyse atom bombası kadar güçlü dönüştürme potansiyeline sahip bir araç gibi betimlendiği görülüyor. Bu nedenle “amaç” kavramına değinmek gerekecektir.

Amaç kavramı şu soru ile ilintili: “Neden, geleceği öngörmek/ hangi düzey uygunsa/ olasıysa, o düzeyde planlama yapmak istiyoruz?” Bu genellikle kapsamlı ve çok boyutlu yanıt gerektiren bir sorudur ve teknik olmaktan çok genel bir bakış açısına, yaşamla ilgili felsefi bir görüşle ilgilidir. “Bu savaşın amacı nedir?” dendiğinde “kazanmak” diyemezsiniz. Yanıt çoğu kez neden kazanmak ve kazanınca neyi/ neleri elde etmek istediğiniz türündeki uzun erimli boyutları/ beklentileri de içermek durumundadır.

Her planın bir amacı vardır/ olmalıdır ve amaç (hedef değil elbette), geleceğin hayali, betimlenmesi, biçimlendirilmesi, tanımları ve ayrıntıları ile planlamayı yapmak isteyen ve uygulayıcıların neyi nasıl yapacakları hakkında doğru, sahici bir fikir vermelidir. Amaç ne kadar açık ve berrak, pürüzsüz ve gölgesiz bir paylaşım niteliğindeyse içeriği ve yöntemleri, o kadar başarılı (gerçekleşme olasılığı yüksek) bir belge olmak özelliği kazanacaktır.

Ancak bunlardan da önce plan ancak daha “iyi”, daha güvenli ve sürdürülebilir, uyumlu ve dostane/barışçıl, daha etik ve estetik bir gelecek için yapılmışsa savunulabilir.

Bu haftalık planlama kavramıyla ilgili çok genel kavramlar çevresinde, kuş bakışı dolaştıktan sonra kentler üzerinde de biraz düşünme aşamasına geçebiliriz…

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Özgecil (altruistik) birey ve toplum ve bu topluma doğru toplumsal bir evrim?

Geçen hafta (daha çok kendi-kendime) sorduğum soru, düşünce alanımda canlılığını hiç yitirmedi ve sürekli olarak, can acıtıcı bir biçimde büyüdü. Dolayısıyla okuduğum her şey, hep bu soruya yanıt olabilme olasılığı bakımından değer kazanır hale geldi.

Soru kabaca şöyle düzenlenmişti:

Eğer insan bireylerinin ve toplumlarının en temel davranış biçimleri, sürekli olarak rekabetin ve karşıtlığın ve giderek çatışmacı bir mantıkla güdüleniyorsa; insan toplumları en başından beri sadece bu rekabet ve çatışma motifleriyle besleniyor ve değer dünyalarını kuruyorsa, bunun yokluğunu da bunaltıcı ve dayanılmaz bir sükunet, heyecansız/ yaşanmaya değmez bir dünya olarak imgeliyorsa; o zaman ekolojist bir ütopyanın öngördüğü barış içinde ve çatışmasız, rekabetten çok dayanışmaya ve eşitliğe özenen bir toplumsal işleyiş, nasıl kurulacak?

Eser: Jose Luis Torres

Bu soruyu sadece ekolojist ve yeşil bir gelecek beklentileriyle uyum içinde yaşayan toplum özlemi için değil de genel olarak kapitalizmin ve sermayenin kurallarının otoritesi altında yaşamak istemeyen bütün politik düşünce, sistem ve özlemlerin hepsi için, geçerli olarak kabul edebiliriz:

Savaşmayan, dolayısıyla kaynaklarının hiç birini boşa harcamayan ve daha çok ve derin hazlar veren tüketimlerin peşinde koşmak yerine, sadece yeteri kadar tüketmekle yetinen ve bunu olabildiğince eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsal yapıyı ve yaşam biçimini istediği için yapan, insanlardan/ toplumlardan oluşan bir geleceği, tahayyül edemeyecek miyiz?

Biyolojik altruizm, bencil gen

Yalın Gündüz tarafından yazılmış ve Birgün Pazar‘da 11 Kasım pazar günü yayınlanan “‘Eros ve Uygarlık’ın Evrimle Sınavı: Biyolojik Alturizm, Bencil Gen ve Marksizm” adlı makale, başlangıçta anlattığım nedenle bu soruya yanıt arayışı bakımından düşüncenin tam olarak yeniden düzenlenmesini sağlayacak bir çıkış gibi göründü. 

Marcuse’yi, 60’lı yılların sonunda, bütün 68 kuşağı gibi, ben de tanımıştım ve sanıyorum “Eros ve Uygarlık” adlı kitabına da göz atmıştım. “Okumuştum” diyemiyorum, çünkü kitabı okuduğumu hiç anımsamadığım gibi, eğer okumuşsam da, hiçbir şey anlamamış olduğum bugün çok açık ve net bir biçimde görünüyor. Ancak Nusret Hızır, henüz ODTÜ’de ders vermeye başlamadan önce, temmuz ayı boyunca akşamüstleri meraklısına, Marcuse ve onun Marksizm’e bakış ve değerlendirişini,-seminer türü çalışmalarla anlatmıştı ve bu seminerlere katılmıştım. Çok aydınlatıcı olan bu tartışmalardan oldukça kaba-saba bilgiler edinebildiğimi anımsıyorum. Ciddi bir yarar sağlayabilmem oldukça zordu o dönemde. Çünkü bütün gücümüzle, okulun sonbahar açılışına hazırlanıyorduk.

Marcuse, 68 hareketinin içinde önemliydi; ancak Türkiye’de belki kitaplarını okuyup anlayabilecek vaktimiz olmadığı/ çok acelemiz olduğu için, hem de düşüncelerini değerlendirecek bir birikimimiz olmadığından düşünme ve davranış dünyası içinde yerini bulamadı. Marcuse okumak, sanki “batıdaki gençlik hareketine özenmek”ten ibaretmiş gibi algılandı ve oldukça çabuk unutuldu. Oysa şimdi, “Eros ve Uygarlık” kitabındaki “altruizm” ya da altruistik/ özgecil toplum kavramı bile, asıl aradığım, ama bulamamış olduğum kavramın ne olduğunu hemen görmemi sağladı.

Yeniden “Eros ve Uygarlık” kitabına dönemem ve bu yazıyı onu özümsemiş olarak yazmam gerekirdi. Ancak bu hafta sonunu kaçırmayı da göze almadım ve Yalın Gündüz’ün düşündürdüklerini, soru ve yanıt arayışı tazeliğini yitirmeden yazmayı yeğledim…

Gen ve kültürün birlikte evrimleşmesi

Gündüz’deki sorun, yine oldukça kaba bir bicimde, şöyle özetlenebilir: Bencil/ egoist insanların ve bencilliğin/ bencilce elde edilmiş hazların/ doyumların/ kazanımların ve bu tür bir bakış açısının toplumsal olarak egemen olmadığı bir durum gerçekten söz konusu olabilir mi? Altruizm sahibi (özgecil) insan ve insanlık durumu sürekli kaybedecekse ve özgecillerin elindeki her şey bencillerin hırslarıyla alınacak ve bencilce tüketilecek ya da israf/ heba edilecekse, doğa ile doğal kaynaklarla ve iklim dengeleriyle uyumlu bir gezegen ve insanlık hayalinin yolunu tıkayan faktörler nasıl değerlendirilebilir?

Yazının bundan sonrası için çok daha ciddi düzeyde Marksizm, Freud ve Marcuse bilmem gerekiyor. Ancak bu da yeterli değil, daha fazlasına da gereksinim var: Darwin ve Darwincilik/ neo-Darwincilik, Sosyobiyoloji, E. O. Wilson ve biyolojik altruizm, Richard Dawkins ve The Selfish Gene (“Bencil Gen”) ve yine Wilson’ın kullandığı terim olan “Gene-Culture Coevolution” (Gen ve kültürün beraber evrimleşmesi) gibi bilim insanlarını ve terimleri de bilmek lazım.

Bu kulvarda bir “şehirci” olarak, özgüven içinde yürüyemeyeceğim çok açık. Ancak daha çatışmasız ve özel mülkiyetçi sermaye sahiplerinin rekabetin yıkıcılığından ve tüketimin bencil/ kısa erimli sığlığından olabildiğince arınmış bir kentsel yaşamın, gelecekteki olabilirliği/ olasılığı ile ilgili soru hala aklımda ön planda olduğundan, aşırı basitleştirme ve vülgarize etme riskini de göze alarak sürdürmeliyim tartışmayı…

Eğer insan bencil ve kendi çıkarından başka bir şey düşünemeyecek bir yapıya sahipse, evrim kuramına göre en başarılı olanlar, en iyi rekabet edenler olacak. Kendilerini diğerlerine (ve doğaya) göre ne kadar üstün hale getirebiliyorlarsa, o kadar başarılı olacaklar. Ve Darwinci kuram da ancak en başarılı türlerin yaşamasının olası olduğunu gösterdiğine göre, kendisinden önce başkalarını/ başka canlıları (ve cansız doğayı), toplumun diğer bireylerini/ toplumu düşünen “altruistik” (özgecil) insanın evrimde yenik düşmesi kaçınılmaz mı? Ya da toplumların içinde altruistik insanların olması, ancak seyrek ve düşük olasılıklı bir durum mu?

Başka türlü bir yaşamın olanakları

Eğer rekabetçi olmayan ve gerekirse kendi türünün devamı için sert çatışmaları göze almayan (altruistik) bireylerin evrim içinde giderek sönümlenmesi ve başarılı türün kendilerinden daha az güçlü insanlara/ toplumlara ve doğaya karşı gezegeni/ kentleri savaş alanına dönüştürmesi, kapitalizmin yarattığı çevre ve yabancılaşmaya mahkum olmak kaçınılmazsa, başka bir yaşam olanaksız mı?

Bununla birlikte “insanın evrimi sadece genetik ve biyolojik bir evrim mi, yoksa toplumsal- kültürel bir evrim de söz konusu mu?” diye sorulabilir. Sadece genetik bir evrim söz konusuysa, bunun sonunda bencil bireylerden oluşan ve bu toplumda bencilliği sürekli tırmandıran bireyler arasında yaşamak herkes için çok zor olmayacak mı? Herkes için son derece rekabetçi ve gergin çatışmacı bir distopya… (Zaten böyle bir dünyada yaşıyoruz ve bu nedenle Trump’a oy veren 70 milyon Amerikalı var ve bu nedenle yeryüzü ve okyanuslar bir kavga ve savaş alanı gibi ateş ve kan içinde diye de düşünülebilir elbette.)

Yukarıda kısaca adı geçen düşünürler, evrimin sadece bireysel olarak değil, aynı zamanda toplumsal olarak da gerçekleştiği ve bu nedenle birbiriyle daha iyi dayanışmayı sağlayabilen toplumların, evrimde daha başarılı olduklarını savunuyorlar. Böyle düşünüldüğünde rekabet yerine insanlarla dayanışma ve doğayla ilişki bakımımdan özenli ve onu örselemeyen/ zarar vermeyen, (doğaya karşı da altruistik /özgecil olmakta başarılı olan) toplumlar evrimleşmeyi sürdürebilecekler, diğerleri ise giderek sönümlenebilecektir.

Ancak, Dawkins’in “The Selfish Gene (Bencil Gen)” kavramı, bu kadar umutlu olmayı zorlaştırıyor ve egoist/bencil/ çıkarcı bireyin altruistik ve uyum içinde yaşayan bir toplumda evrim içinde, bireycilerin ön plana geçmesine ve daha başarılı olmasına neden olduğunu gösteriyor.

Böyle düşünüldüğünde bile bunca uğraşının ve daha iyi/ daha temiz, barış içinde ve sömürüsüz, uyum içinde yaşayacak bir toplum/ dünya için çaba göstermenin o kadar da umutsuz bir çaba olmayabileceği sonucuna varabiliriz.

Özgün yazı (ve Marcuse’nin Eros ve Uygarlık’ı) bencilliklerden arınmış bir toplumun yaratılmasına doğru evrimleşme için çalışmanın; üretimin, libidonun ve libidinal enerjinin, sanatsal/ kültürel etkinliklere, çabalara, yaratıcılıklara doğru geliştirilecek bir değişimin olasılıklarını ve önemini, çok daha iyi bir biçimde anlattığı için bu konuları genişletmek gerekli olmayacaktır.

Mikro düzeyde olsa bile, paylaşımcı toplumsal sistemlerin ve bu sistemi besleyen bireylerin daha başarılı ve sürdürebilir insan toplulukları yaratması ve sanatsal-kültürel etkinliklerin olağan mekanı kentlerin veya çevrenin gelişmesi zaten açık bir biçimde, bu olasılığın belirdiğini göstermektedir.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Toplumsal yaşamlara bir tiyatro izler gibi bakmak…

ABD seçiminin ve bu seçimin sonuçlarının, net bir biçimde ve önceden kabul edilen kurallara göre, nasıl bütün tarafların doğrulayacağı bir sonuca ulaşacağı gibi konularda belirsizlikler yaşamaktayız. Aynı şeyler daha önce, Türkiye’de defalarca oldu. Başka ülkelerden örnekler de bulunabilir.

Bir toplumda çeşitli ölçütlere göre farklar ve farklara göre ayrışmış taraflar, daha da kötüsü arası çok açılmış bir kutuplaşma varsa, bir anlaşma zeminine ulaşmak gittikçe güçleşiyor. Hakem veya kuralları belirlenmiş seçim gibi nesnel süreçlerde ya da herhangi bir tartışmada/ tartışmalı konu ortaya çıktığında, toplumlar bir sonuca ulaşmak için nasıl davranıyorlar?

Davranış biçimleri olarak, çok belirgin iki genel kategoriden söz edilebilir: Barışçı süreçler ve çatışmalı süreçler. Bunların arasında ve ötesinde birçok başka kategori de kurulabilir elbet. Ancak basit olması için toplumsal davranışları, kabaca böyle dikotomik bir gruplaşmada toplayalım.

Toplumsal yaşamın önümüze çıkardığı sorunlar karşısında, ortaya çıkan durum hemen hemen her zaman, çatışmacı bir süreç oluyor. İnsan toplumları genellikle ve öncelikle, barışçı olan yöntemleri değil, çatışmalı olanı seçiyor. Birçok toplumda ise, çatışma hızla şiddet içeren yöntemlere, büyük sorunlarda, savaşlara kadar varabiliyor.

Yeşil, çevreci ya da ekolojist grupların dünya görüşü ya da kurmak istedikleri dünya düşü oldukça eşitlikçi ve ayrımcılık içermeyen, emeğe dayalı ve barışçıl yöntemleri önceleyen, şiddet kullanımını hoş görmeyen ve ne insana ne doğaya ne kaynaklara zarar vermeden, onlarla ilişkilenirken olabildiğince korumacı, demokratik ve dayanışmacı biçimde yaşama özlemi/ arayışı olarak özetlenebilirse, acaba bu tür beklentiler çok mu saf ve anlamsız?

Uzlaşma yerine şiddet neden daha fazla kabul görüyor?

Neden sakin, temiz, eşitlikçi ve hiyerarşik olmayan bir toplumsallaşma öngörülemiyor? Gereğinden fazlasını tüketmemek/ israf etmemek gibi özeni olan ve rekabetsiz, barışçıl, şiddet içermeyen, sorunları konuşarak ve dayanışarak ve birlikte çözmeye çabalayarak aşmaya çalışan toplum düzenleri, insanların büyük bir bölümü tarafından neden anlamlı kabul edilmiyor?

Bu metindeki asıl soru bu.

Yanıtının, basit ve basite indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok köklü nedenlere dayandığını bilmek bile insanı hala, ABD’de yaşayan toplumların nerdeyse yarısının Trump gibi çatışmacı bir politikacıyı seçmiş olmasına şaşırmaktan alıkoyamıyor. Gerçi bu tür çatışmacılığı bir erdem gibi başlarının üzerinde taşıyan politikacıların, Türkiye’de, Ortadoğu’nun başka ülkelerinde, Asya’da ve Çin’de, Japonya’da ve bütün Latin Amerika’da ve Afrika’da (ve hepsinden daha şaşkınlık verici olanı) Avrupa’da da büyük bir politik başarı sağladığını görüyoruz. Soru işareti daha da büyük hale geliyor.

Biraz daha düşününce hayvan toplumlarında da hiyerarşik yapıların bulunduğunu, büyük bir bölümünde (sadece memelilerde değil) en azından dişi-erkek ikileminin ve hiyerarşisinin; böceklerde, bitkilerde bile, istilacı türlerin diğer canlı türlerine hiçbir yaşama şansı tanımayan doğa düzenlerinin olduğunu da biliyoruz.

Bu soruyu ya da bu tür soruları, belki yanlış bir açıdan bakarak soruyoruz, belki de hiçbir zaman yanıtlayamayacağız…

*

Yaşadığımız yeryüzündeki insan topluluklarına, Anadolu’da birlikte olduğumuz insanlara, kentlere, kıra ve buralarda yaşayanların kurdukları yaşama biçimlerinin özelliklerine yeniden bakalım… Belirli sorular yanıtsız kalsa bile, nedenleri hakkında biraz daha aydınlanma veya bilme gereksinimi hiç dinmeyen bir biçimde zihninizde dönüp dolaşıyorsa, rastladığınız her şeyi bu yanıt arayışı doğrultusunda yorumlamaya başladığınızı fark ediyorsunuz.

Metin And’ın 2014’de 7. baskısını yapmış “Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi” kitabını okuyorum. Özellikle “köylü tiyatrosu geleneği” ve “halk tiyatrosu geleneği” bölümlerindeki bilgiler, sanki bu doğrultudaki sorularla ilişkileniyor. 

Modern tiyatronun öncesinde, kırdaki köylü seyirlik oyunları veya kentlerdeki halk tiyatrosu, And’ın terimleriyle açık biçimlere sahip, açık eserler. Geleneksel tiyatrolarda, yaratıcılar/ oyuncular/ seyirciler ve oyununa dair bütün diğer ögeler, oyuna katılan her şey duruma göre yeniden biçimlenebilir, değişilebilir veya güncel olarak yeniden yorumlanabilir nitelikte. Bu “göstermeci tiyatronun” birçok ögesi, Brecht’in epik tiyatrosunun temel ögeleriyle benzeşiyor gibi…

Bu tiyatro geleneği, belki Anadolu’nun en kadim/ eski topluluklarından beri doğayla, doğa verileriyle, tarımla ve diğer toplumların dostça veya düşmanca ilgileriyle yoğruluyor. Anadolu halkının tiyatrosu, en saf biçimiyle sanki barışçı olasılıklar bakımından bazı ipuçları veriyor.

Ortaoyununu ele aldığımızı düşünelim. Bütün oyunun çatısı, gerilimi, Pişekar ve Kavuklu’nun, bu iki kişinin/tipin karşıtlığı ve çatışması üzerinde gelişiyor. Çok benzer düşünceleri Karagöz’le Hacivat için de söyleyebiliriz. Temel karakterler her zaman, çeşitli bakımlardan tam bir karşıtlık üzerinde kurulmuştur. Benzer özellikleri kukla oyunları ya da geleneksel başka oyun türleri için de söyleyebiliriz. Belki çok benzer kalıplar, geleneksel Çin tiyatrosunda veya Hint tiyatrosunda da aynıdır. Gerçi en temel çatışmanın her zaman iyi ve kötü, yaşam ile ölüm arasında olduğu da söylenebilir.

Şaşırtıcı olan, karşıtlık/ rekabet ve çatışma üzerine kurulan temel ilişki motifini ABD başkan adayları arasında ya da ADB-Rusya veya ABD-Çin başkanları arasındaki durum ile ilgili olarak gözlemliyor olmak… Daha da şaşırtıcı olan, seçim yapılan ülkelerde seçim süreçlerinde veya ülke içinde iktidar ile muhalefet başkanları ilişkisinde, toplumların bu gerilimi ve çatışmayı/ kavgayı ve her an çeşitli derecelerde oluşan şiddeti, aradığını görmek…

Sorun, tam olarak burada da değil. Sorun, dünyanın bütün halklarının bütün zamanlarda böyle bir gerilim ve çatışma içinde olmak istemesiyle ilgili… Neden sürekli olarak, çatışmaya hazır olmak üzere düşünce ve davranış geliştiriliyor?

Uygarlıkla ilgili bunca gelişme varken…

Eğer insanlığın yaşayabilmek ve kendini geliştirebilmek için en köklü gereksinimlerinden birisi gerilim, rakipler arasındaki çatışımlar ve elde etmek istediğini güç kullanmak veya şiddet yoluyla sonuç elde etmek isteği ise ve sürekli dünyanın bütün toplumları buna hazır olmaya çalışıyorsa, yeni kuşakları buna göre eğitmek ve yetişmek istiyorsa yeşil ve doğa dostu/ ekolojist bir bakış açısının ne kadar bir şansı olabilir ki?

Bu çatışma ve şiddet tutumunun, “uygarlıkla ilgili bunca gelişme” kaydettiğimizi sandığımız bugünde bile bu kadar canlı, bu kadar kızgın ve taşkınlık içinde olması ve bu güdünün her zaman en temel öge olmaya devam etmesi, doğrusu gelecek açısından çok ürkütücü.

Her gün gördüğümüz bunca savaş, göç ve ayakta kalabilme kavgası, yoksulluk ve ilkel bir güdüden başka bir şey olmayan rekabet, üstünlük ve hükmetme hırsı ve sonuç olarak şiddete dayalı bir hiyerarşi geleneğine toplumlar bunca açlıkla sarılmaya devam ediyorsa, bu gezegende insanların insanca ve ekolojik dengeler içinde yaşayabilmek için gerçekten bir şansı var mı?

Belki dünyanın en gelişmiş demokrasilerine, en eski ve demokratik anayasalarına doğru olmayan bir güven duyduk ve bizi fazlasıyla yanıltmasına izin verdik?

Ama gerçekten insan toplumları, bir rekabet ve çatışma olasılığı olmadan, hiyerarşiler ve temsiller olmadan, çatışma ve şiddet olmadan yaşamayı çok mu yavan buluyorlar? Süreğen bir sükunet, barış ve dinginlik ortamını, kavgasız ve gerilimsizliği, dayanışmayı ve birbirini içtenlikle anlamayı, tatsız/ heyecansız ve saçma, bir an önce aşılması/ bitmesi gereken bir toplum durumu olarak mı görüyorlar?

*

Küçük özür notu

Uzunca bir ara verdiğim için, özür dilerim.

Ancak yazmak ve yazmak için düşünmek, tam ve kesintisiz bir zihinsel durum gerektiriyor. Düşünce kesintiye uğradı mı. sökülüp giden bir çorap ipi gibi kolay-kolay, sökülmeden önceki yerine yerleştirilemiyor. İp sökülmüş ve dokuma delinmiş ya da hasara uğramış oluyor.

Ancak bunları bir mazeret olsun diye yazmıyorum. İçinde bulunduğum zihin durumu ile ilgili bir açıklama olarak yazıyorum.

Yaz aylarında hiç beklemediğim bir biçimde (ve her gün sorunun çözüleceği beklentisiyle) iki ay internet olmadan yaşadım. Söylemeliyim ki, internetsiz yaşam, çok daha basit ve sakinmiş. Teknoloji/ teknolojik gelişmeler üzerine bunca söz yazmış ve “uygun teknoloji” yeğlemesini savunmuş biri olarak, internetsizlikten yakınmanın açıklanabilecek bir yönü olmadığını bilerek yazıyorum; bu durum düşünme ve çalışma ve yaşama biçimleri bakımından beni epey değişikliğe uğrattı ve gerçek, büyük ve karmaşık dünyadan uzaklaştırdı, iletişimsiz, yalıtılmış, habersiz ve bir bakıma cahil bıraktı.

Sonra da yine internet teknolojisi ile çalışmaya başlayınca, o kadar büyük bir birikim önümü bloke etti ki, bundan uzunca bir süre kurtulamadım.

Sanırım artık hazırım, hepsi de yanıtsız kalan soruları, satırları, metinleri, alt alta dizmeye…

[email protected]

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kentin kendini anımsaması ve anlaması: Ayasofya

Bu yazı, Danıştay 10. Dairesi‘nin Ayasofya‘yı ibadete açan kararından önce yazılmıştır. 

*

Her kentin (eğer politik bir kararla, tamamen bir planlama ürünü ve mühendislik harikası olarak boş bir düzlemde yaratılmıyorlarsa) bir geçmişi ve hem genel hem de kendine özgü bir tarihi vardır. Gerçi “kendine özgü tarih”, o sırada güçlü olarak varlığını duyurmakta olan koşulların genel tarihi içinde bir bölüm(cük) sayılabilir; yine de kişisel öykülerle, özel mekanlarla ve belki sadece o kentin insanları için farklı bir anlam ifade eden türleriyle, biraz daha “özel” bir tarihtir.

Her kent için doğru olduğu kabul edilebilir, ama Türkiye’nin kentleri için, Türklerin dünyada yaşadıkları bütün kentler için daha güçlü bir kesinlikle söylenebilir ki, bu kentlerin her zaman Türklerden önce bir tarihi vardır. Türklerin bu kentlere gelmesi, kenti ele geçirmesi (ya da fethetmesiyle) birlikte yerli halklar ve onların hem genel hem de yerel tarihleri hemen yıkılıp gitmez, çoğu kez yaşayarak değişmeye ya da asimile olarak, eriyerek de olsa yaşamaya devam eder. Ama bütün bu tarihler o kentlerde, öylece yaşar…

Kentsel mekan zamanın içinden, eskiyerek, savaşlarla- yangınlarla veya gereksiz hale gelerek sürekli dönüşür ve zamanın içinden akarak kalıntılarıyla ya da çok seyrek olarak sıkıca korunmuş biçimleriyle, bu tarihe tanıklık eder. Bazen büsbütün mitolojik bir öge olarak efsaneleşmiş bir zihin durumu olarak da olsa tarihsel gerçek, yaşamaya devam eder.

Belleğe ve bilgiye nasıl bakacağız?

Anadolu’da her hangi bir kente gitsek ve gözlerimizi kapasak, zihnimizdeki canlanmayı izlemeye bıraksak kendimizi, o kadar çok şey gelip-geçmeye başlar ki gözlerimizin önünden: Sokaklar, meydanlar, evler ve anıtlar, en çok da kaleler ve eski bir tapınaktan bozularak yeni bir hale dönüştürülmüş kullanımların eski günleri ya da sadece taş duvarlar ve yerdeki mozaikler filan, her şey uçuşur gözlerimiz önünde… Bilmediğimiz dildeki konuşmaları izleriz, yitmiş çocuk oyunlarını ve belki artık hiç üretilmeyen bir ürünün tezgahtaki ham halinden gelen sesleri, mum ışığındaki görüntülerini, ağaçların gölgelerini ve toz bulutunu…

Biliriz ki onlar vardır. Şimdi görülmeseler de bu kentlerin daha önceki zamanlarında olmuşlardır. Pazara giden bir kadın, inşaatın başındaki mimar, şarkılara koşan iki çocuk… Belki bazı dönemlerle ilgili güçlü rekabetler, kanlı kavgalar ve dini ya da politik söylevler çalınır kulağımıza. Her kentin bir bilgeliği, belleğinin parlak ya da oldukça gölgeli ve karanlıkta kalmış donuk bölümleriyle de olsa canlı bir atardamar gibi kıpırdayan bir nabzı vardır…

Sorun galiba bütün bu belleğe ve bilgeliğe nasıl bakacağımızla ilgili… Nasıl bakacağız ve ne anlayacağız bundan? İster Antep’e bakalım, ister Kastamonu’ya ya da Trabzon’a veya Yozgat’a, Çankırı’ya… Bu kentlerin belleğinin nabzı ha bire atar durur. Artık o kutsal bilgeliğin kanadı kopartılmış, üstü-başı kan ve toz-toprak içinde kalmış bile olsa nabzı atar o belleğin; Kayseri’de ya da Sivas’ta veya Erzurum’da…

Bu noktada, üzerinde konuşulabilecek o kadar çok soru veya üzerinde düşünülebilecek kavram var ki sadece başlıklarına bile bakmak yeterinden çok zorlayacaktır düşünebilme kapasitemizi… Yine de işimizi biraz daha güçleştirmek ya da kolaylaştırmak pahasına, bir önceki hafta tartışmaya başladığımız “melezleşme” ya da kültürlerin karşılaşmalarında birbirlerinden etkilenmeleri ve “akültürasyon/ kültürlenme” kavramlarını da anımsamak yararlı olacaktır.

Diyelim ki gözlerimizi yumduk ve bir kent bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir yandan da düşünüyoruz, oradaki pagan tapınağına ya da sokaklardan her baharda akmakta olan şenliklere ne oldu? Oradan, o köşe başından dönerken gördüğümüz kutlama alayı ya da o küçük meydana bakan evin penceresinin oranları ya da pencereden uçuşan perdenin dokuması ve nakışları, taş duvar örgüsünün veya saçakların biçimlenişi, bağ bozumu havasının kulağıma kadar gelmekte olan ezgisi bana neden tanıdık geliyor? O atlar hipodromda yarışarak mı koşuyor yoksa bozkırdaki Moğol atlarının ayak sesi mi?

Fetih ve kılıç hakkı

Yeniden düşünelim: Fetih nedir? Kılıç hakkı nedir? Kılıç gücüyle bir kenti almak, duvarlarını yıkarak ya da anlaşarak o kente girmek insanları nasıl bölüyor “yenmişler” ve “yenilmişler” olarak? Yenenlerin hakkı ne? Yenilenlerin hakları da var mı? Surları yıkılan kentlerdeki yenilenler, yenilmekle neleri kaybediyorlar? Her şeylerini mi yoksa sadece o günkü savaşı mı? Kentlerin bellekleri yenene ve yenmeye, yenilene ve yenilme anına nasıl bakıyor?

Yenenlerle yenilenler savaşın ertesinde o kentte nasıl yaşıyorlar? Yaşam nasıl devam ediyor? Üretim nasıl devam ediyor, çocuk oyunları ve ayinler, kutsamalar ve törenler, düğünler-şenlikler ve yapılan yeni evler, hanlar, hamamlar nasıl çıkıyor ortaya? İpin eğirilişinde ve kaynayan boya kazanına batmasında, dokuma tezgahının düzenlenmesinde ve desenlerin belirmeye başlamasında yenenlerle yenilenler ya da kentin yerlileriyle sonradan gelenler, istilacı ordularla kendi geçimin derdindeki insanlar birbirlerine ve yaptıkları işlere bakarken ne düşünüyorlar?

Ne öğreniyorlar birbirlerinin yaptığı işlere bakarken? O kubbeyi gördüğünde ve o müthiş kubbenin altındaki akustiği işittiğinde, böyle bir kubbeyi yapabilmek için yanıp tutuşmaya mı başlıyor ustaların yaratıcı yönleri?

O dokuma ve o duvara konulacak taşın yontulması, o tezgahta gerilmiş olan ip ve dokuma, örsün üzerine inen çekicin sesi, derken belki içtiği üzümün suyu ve buğday ya da bir sebzeyi tekneye ya da tencereye koyuş biçimi ve elde ettiği lezzet ve her şey, her şey derken yenenlerle-yenilenler birbirine mi karışıyor?

Biliyoruz ki resmi tarihe hiç benzemez o kentlerin belleği ve mekanların ve o eşyaların anlatım dili…

Yeniden başka türlü sorular soralım:

Bugün “kılıç hakkı” gibi bir kavrama dünyanın-bütün insanları nasıl bakar?

Bir kültürün bin-bir özenle ve özveriyle yaptığı ve süslediği ve inancıyla kutsadığı bir yapıya el koyarak sadece kendi kültürüne hizmet edecek bir işleve dönüştürmekle, kendini gülünçleştirmiş ve aşağılamış olmaz mı o buyurgan otorite?

Gerçeği değiştirmek mümkün mü?

Ayasofya, o bütün zamanların en müthiş katedrali nasıl etkiledi, Osmanlı’yı ve Balkan halklarını ve Sibirya’ya kadar bütün Slav halklarını ve Anadolu halklarını? O basık ve geniş kubbenin nasıl yapılacağı, bir karenin üzerine nasıl oturacağı ve ilk defa Ayasofya’da kullanılan küresel üçgen (pandantif) fikri nereden geldi ve nasıl gelişti, dünyanın bütün kentlerinde ve nasıl gelişmeye devam etti? Ayasofya’yı yapan mimarlar Archimedes’den beri gelişen geometri bilgisini, bilimi, matematiği ve fiziği, nasıl uyguladılar bu binanın inşaatında?

Bugün, Ayasofya ile ilgili temel sorun nedir? Sorun, gerçeğin değiştirilmesi, neyin gerçek olduğunun ise sadece siyasi ve ideolojik olarak belirleneceğinin zannedilmesi olsa gerek…

Temel Sorun: Gerçekle ilgili…

Eğer gerçek, Ayasofya’nın “tekrar aslına rücu ettirilmesi için cami yapılması” biçiminde açıklanırsa, bir çocuk nasıl düşünür? İstanbul’da, 530’lu yılların hemen başında, bu yapının daha önce görülmemiş bir mekan olması ve kubbesi altındaki cemaatin büyüklüğü ile ilgili hayali kuran Justinianus ve onun bu düşüncesini gerçekleştirmek üzere bulduğu, aslında mimar da olmayan Miletus’lu Isidore ve Aydınlı (Tralles’li) Anthemius’un olağanüstü çabası ile ilgili gerçeği nasıl açıklayacağız?

İskenderiye Üniversitesi‘nde ders veren bir bilim insanı, matematik, geometri ve fizik derslerinden vazgeçen Isidore ve yetenekli bir matematikçi olan Anthemius, o güne kadar görülmemiş büyüklükteki katedrali yaratıcı ve buluşçu düş güçleriyle, kullanılan teknolojinin sağladığı kadar olanakla, beş küsur yıl içinde ürettiğinde ve bütün işgücünü organize ederken, binlerce eskizi çizen, denetleyen, insanların yapacağı işleri tanımlayan, gerekli ve benzersiz malzemeyi seçen ve bir araya getiren bu iki mimarın yaptığı iş gerçek değil, yaptıkları, bugün bile dünyanın bütün halkları için bir harika olan Ayasofya katedral değilse, bu kentte yaşayan bir çocuk gerçeğin ne olduğunu nasıl anlayacak?

Adı Ayasofya Camisi olan bir yapının döneceği “asıl”, bir cami olacaksa, nasıl bakacağız bundan sonra kentlerin tarihine? Nerden başlayacak bu tarihi “gerçeklik”? Kılıç hakkının şiddetine/ zora/ savaşa ve uçan kellelere göre mi başlıyor kentlerin tarihi? Anadolu’da, neredeyse bütün kentsel yerleşimlerin yaklaşık bin yılını kapsayan Bizans Dönemi, bu yerleşmelerin hiç birinde gerçek sayılmayacak mı?

Bütün dünya kültürlerinin, bir “dünya mirası” saydığı bir yapıyı bir tek biz, “sadece Müslümanların camisidir orası” diye tanıttığımızda, dünyanın bütün insanları nasıl bakacak bizlere? Nasıl bir bilgi düzeyinde, düşünme, mantık ve gerçek algısı düzeyinde, nasıl bir kültürel durumda olduğumuzu düşünecek dünyanın bütün halkları?

Sorun gerçekle ilgili.

‘Aslına rücu’

Biz “gerçek değişti” dediğimizde, gerçek değişir mi? “Tarih benimle başlar” dediğimizde tarihe bıraktığımız ilk yazılı belge 732-735’te Moğolistan çölündeki Orhun yazıtları olan “bizlerle” başlar mı tarih? Ya da Anadolu’daki her hangi bir kentin tarihi 11. Yüzyıl’ın sonundan sonra mı vardır?

Eğer Ayasofya “aslına rücu ederse” biz bundan sonra, gerçekle ilişkimizi nasıl kuracağız? Yaşadığı yerin tarihini, geçmişini öğrenmek isteyen çocuklara nasıl bir tarih anlatacağız? Şiddetten ve zapt/feth etmekten başka bir tarih olacak mı kentlerin? Bu tarihin içinde çeşitli kültürler karşı karşıya gelecek mi? Geldiklerinde, bu kültürlerden kılıcı keskin olan bütün diğer “kahpe” kültürleri yok etmiş, köküne kibrit suyu ekmiş” mi olacak?

Selimiye Camisi‘ni yaparken Mimar Sinan, sahip olduğu bütün bilgeliği, Yeniçeri Ocağı’nda mı edindi?

Ayasofya ile ilgili gerçek nedir?

Bizimle ilgili gerçek nedir?

Aslında gerçek nedir?

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tomzara

Korona günleri üzerimizden bir silindir gibi geçip-gidiyor ve daha da ezmeye devam edecek dünyanın bütün halklarını ve çocukları, yaşlıları, kadınları ve erkekleri… Bu elbette, koronadan insanlığın etkilenme ve zarara uğrama biçiminin, sınıfsal olmadığını göstermiyor. Elbette ülkesine göre genellikle yoksullar ölüyor veya beyaz olmayan ten rengine sahipler veya mülteci olmayanlar…

Korona biyolojik ve fiziksel olarak canımıza okurken, aynı zamanda, ilgilenebildiğimiz alanı da daraltarak, ilgi konularını tek tipleştirerek de  yapıyor bunu.

Daha salgının etkisi henüz belirmediğinde, mültecilerin durumu, kentlerin ve ülkelerin mültecilere bakış açısı ve küresel olarak nerdeyse, dünyanın her yerinde/ yöresinde beliren yarılmayı, biraz daha ötede ayrımcılığı ve biraz daha da ötede ötekileştirmeyi ve ırkçılığı nasıl besleyip gürbüzleştirdiğini ve bu durumun dünyanın bütün ülkeleri ve insanları için nasıl derinleşen bir çıkmaz ve felakete doğru gidiş oluşturulduğunu tartışmaya başlamış ve bu konuda daha birçok tartışmaya gerek olduğu noktasına gelmiştik.

Dünyada mülteci sorunu için bir çözüm var mı gerçekte?

Varsa eğer bu çözüm ne olabilir, kim bulacak veya bulabilir?

Elbette hukuki ya da diplomatik veya hemen yarın beliriverecek bir ekonomik ve toplumsal çözümden bahsedemeyiz. Bahsedemeyeceğimiz çok açık. Eğer öyle bakıyor olsaydık, “Dünyada kapitalizm ya da sermaye sınıfı egemenliği oldukça hiçbir çözüm gerçekten var olmaz” demek ve noktayı koymak gerekirdi. Gerçi kapitalizm en vahşi ve kaba kolonyalist aşamalarını geçip bugün artık oldukça inceltilmiş “neo-liberal” bir evrilme aşamasına ulaşmış olabilir. Ya da kölelik koşullarını daha “idare edilebilir” hale getirmek için, herkesi kendi ülkesinde ve kendi kentinde, kendi evinde ve atölyesinde/ fabrikasında veya madeninde köleleştirmeyi başardı denebilir.

Bir yanda göçmenler, mülteciler diğer yanda ‘müreffeh’ler…

Ama bu durumun zaten kendisi dünyanın bütün “güç durumda kalmış” ya da güç ve şiddet dengesinin inceltilmiş taktikleri nedeniyle “habitatları savaş alanına dönmüş ve bombalanmakta/ yanmakta olan, kadınların ve kız çocukların tecavüz edildiği veya alınıp-satıldığı bir ortama dönüştüğü” yerlerdeki bütün halkalar bir yerden kaçmaya ve başka bir yere (belki bir cehenneme) sığınmaya yönlendiriyor.

Artık şunu biliyoruz artık: Bu hiç bitmeyecek.

Her zaman savaşlar, iklim krizi nedeniyle afetler, yoksulluklar vb. olacak ve bunlar hiçbir zaman dünyanın bütün yerlerine/ yörelerine/ bölgelerine eşit bir biçimde dağılmış olmayacak. Bu eşitsiz dağılım her zaman olacak demek, aynı zamanda “insanlar, her zaman bir yerden bir yere gidecek ve göç/ iltica, yeni ve daha iyi bir yaşam arama sorunuyla karşılaşacaklar, mültecilik, giderek artacak” demektir.

Ancak bu, sorunun sadece bir yanı. Sorunun diğer yanı da göç alan ülkeler, kentler ve kültürler, göç alan yerin yerleşik ve göreli “müreffeh” insanları… Mültecileri ve onların getirecekleri/ getirmekte olduğu her şeyi reddeden, “kendi saflığını” korumak isteyen ve başka bir kültürle, renkle, etniyle, dille, dinle ve başka bir insanla ve başka türlü yapma ve yaşama biçimleriyle karşılaşmayı asla istemeyen insanlarda…

“Kendi saflığının”/ türdeşliğinin ya da kendisinin alışık olduğu olma biçimlerinin, göreli özgün yaşamın, yaşamın iletişimsel ve kültürel tatlarının değişmesini istemeyen ve onları ne pahasına olursa-olsun korumak/ muhafaza etmek isteyen insanların ötekileştiren ırkçılığını kabaca özetlemek için “milliyetçilik” ya da ulusçuluk kavramını kullanabiliriz.

Burada durup, başka bir öyküye sıçrayacağız:

Sabah, bir arkadaşımdan bir link geldi. Açtım ve dinledim. Bu, Tomzara adlı bir Ermeni müzik grubunun çaldığı bir türküydü. Ve nasıl söylesem, “bir anda bütün dünyamı değiştirdi”. Arkadaşımın mektubu, zaten bir tek satırdı: Harry (Harutyun) Minassian (Minasyan) ABD’de ud çalıp “Doktor Civanım”ı söylüyor… Ve mektubun başlığı da, şöyleydi:  “Biz bu insanları perişan ettik, kovduk; iftihar edelim”

Hemen bir yanıt yazdım:

“Doktor Civanım’ı, Tomzara’nın diğer şarkılarını da dinledim; sonra “şeker oğlanı”/aynı türküyü Kleopatra Vagia‘dan da dinledim; daha sonra da Arif Sağ‘dan ve Hasret Gültekin‘den de…

Elmadağ‘da yatarken, alt ranzadaki Halis de, sazıyla söylerdi, “şeker oğlanı”…

Anladım ki, hepsi aynı türküyü söylüyor, her söyleme halinin inanılmaz bir coşkusu, büyüsü, güzelliği ve farkı var; ama aynı türkü bu…

Böyle bir şey olabilir mi?

Bu ne biçim zenginlik ve bu ne biçim beş para etmiyor ve daha da fenası, elde edilmiş olan bu “büyülü harika sentez”in üzerine, nasıl da bunca hınçla çullanılıyor?

Akıl alır gibi değil.

Belki dünyanın başka yerlerinde de, bu kadar geniş ve derin katmanlanmaları vardır kültürlerin, ama işte görüyorum ki Anadolu zaten, kendiliğinden ve sadelikle ve bütün terbiyesi ve töresiyle, bunu usul usul yaratmış ve yaşatmış…

Nedir ötesi?”

Melezleşerek gelişmek

Sabaha kadar sürecek çok söz varken kısa kesmek ve asıl söylemek istediğimi tekrar vurgulamakla yetinmek gerek: Kentlerin geleceğinin de hatta uygarlıkların geleceğinin de “melezleşme” sürecinin, içselleştirilmiş, geliştirilmiş ve olgunlaştırılmış bir anlayış olarak benimsemesinden başka bir şey olamayacağını düşünüyorum.

Gerçekte primatlar, Rift Vadisi’nden kuzeye doğru yürümeye başladıklarından ve Neanderthal’lerle karşılaştığından beri zaten insanlık bunu hep yaptı: Melezleşti ve gelişti. Melezleşme süreçlerinde bazı insan türlerinin eridiğini ve kendiliğinden tükenişe doğru gittiğini de biliyoruz. Aynı diğer hayvan ve bitki türlerinin evriminde olduğu gibi… Ama insanlık bu evrim sürecinde her zaman geçirgen ve anlayışlı oldu. Eğer olmasaydı, bugünkü uygarlık düzeyi de olmazdı.

Tarih öncesine kadar gitmeye de gerek yok. Yaşadığımız ülkede/ bu topraklarda, eskiden beri var olan kültürler, komşulardan (İran, Asur, Arap ve sonra Roma) gelen etkilerle de birlikte nasıl harmanlandı? Bu insanlar nasıl başardılar bu kültürlerin karşılaşması/ etkileşimi/ anlaşması ve melezleşmesi işini? Bunun hiçbir zaman sancısız ve zorluklar olmadan (hatta belki zaman-zaman zorbalıklarla da olmadan) gerçekleştiğini söylemiyorum. Ama sonuç olarak, Yirminci Yüzyıl’ın başına hatta ilk çeyreğine kadar, Anadolu’da ne olduğuna/ neyin nasıl ve ne denli olağanlaşarak gerçekleşmiş olduğuna baktığımızda, melezleşmenin hiç de öyle hayal veya çok zor olmadığı ya da ancak zorbalıkla ve asimilasyon biçiminde olması gerekmediği o kadar net görülüyor ki…

Kültürler, halklar, insanlar karşılaşınca aynı dili konuşmasa ve aynı toplumsal-kültürel tarihten gelmeseler de birbirlerinden etkilenmeye ve alış-verişe ve giderek kültürel etkileşimlere başlamışlar… Bu kadar geniş konuları, bir-kaç satırla geçmeye, insanın eli gitmiyor, ama Anadolu’da olup biteni somut olarak görüyoruz işte: Anadolu’daki yerli halklar ve sonra Helen halkları, Ermeniler, Asurlular, Kürtler ve Karadeniz/ Kafkas toplulukları, Pontuslular, Lazlar, Gürcüler ve ha bire Anadolu’ya doğru doğudan-güneyden akmış olan Persler, Arap yarımadası-Kuzey Afrika toplulukları, Orta Asya toplulukları, Türkler/ Türkmenler; batıdan doğru akmış göçler, Roma’dan Keltlerden ve birçok Balkan halkından ve Roman (Çingene) halklarının karşılaşmalarıyla, bu toprak gerçekten olağanüstü bir “melezleşmeyi” başarmış.

Bu topraklarda homojen/saf/ bir tek ırka/ etniye ve kültüre sahip hiçbir topluluk olamayacak kadar derin bir melezleşme gerçekleşmiş. Belki dünyanın bütün coğrafyaları da böyledir, ama bu, olağanüstü -hiç bir böbürlenmeye ve reklama-propagandaya yönelmemiş, kendi sadeliği içinde, önümüzde duran erişilebilir bir gerçek… Kırda ve kentte, tarım yapma-sulama ve yerleşme düzeneklerinden, müziğinden-dansından, mimarisinden, kentsel zanaatlardan ve üretimlerden-dokumadan, giyiminden ve gastronomisinden ve giderek sözlü edebiyatından ve destanlarından, dildeki sözcük alış-verişlerinden ilerleyerek, halkların tam olarak bir iç-içe geçme öyküsü gibi…

Sanki hiçbir hiyerarşik zorlama olmamış gibi şeyler söylerken elbette, egemenlerin zorbalıkları, devletleri, orduları, vergileri ve gündelik yaşamı zorlaştıran ve çirkinleştiren ögelerin de bulunduğunu göz ardı etmiyorum. “Melezleşmeler” için sadece bir güzelleme yapmak istemiyorum. Ancak sonuç olarak insanların yüzyıllar boyunca her şeyin ötesine geçebilen, dostane müşterekler de oluşturmuş olmasına övgüyle, bunun başarılabilir ve istenirse daha iyisinin de başarılabilir olduğunu söylemeye çalışıyorum.

İnsanlığın ve kentlerin kurtuluşuna dair, ilkim krizinin derinleşmesi ve yoksullukların/ salgınların/ savaşların dünyasında, daha çok oluşacak göç/ iltica olgusuna karşı binlerce yılda oluşmuş (ve Yirminci Yüzyıl başındaki milliyetçi/ ırkçı saldırılarla kırılmış) bu melezleşme öyküsünü dikkate almaktan, melezleşmelerin/ akültürasyonun/ kültürlenmenin değerini anlamaktan ve içselleştirmekten başka çare olmadığının ötesinde ne söylenebilir ki…

Kurtuluş, “öteki”ni sevmekte…

Daha iyi bir dünya/ kent, ancak, mültecileri/ göçmenleri bağrımıza samimiyetle basmakla gelebilir. 

[email protected]

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Demir-lastik tekerlekler ve taksi

Kentte bir yerden bir yere ulaşmak için neler yaparız?

Yürürüz.

Bir araç kullanırız.

Nasıl bir araç? Bunu birçok farklı bakımdan düşünmek mümkün: Kullandığı enerji (ve teknoloji) türü, ulaşımın/ taşımının amacının birey mi toplum mu olduğu, biraz daha teknik bir terim kullanacak olursak nasıl bir taşıma “mod”u olduğu vb.

Kent içindeki taşıma/ taşınma/ ulaşım işlevi, her durumda bir maliyete sahip. Bu maliyet, ekolojik olarak veya ekonomik olarak hesaplanabilir. Ya da, bunların her ikisini birlikte değerlendirerek, kentsel maliyeti, hangi toplumsal sınıfının sorunlarını azalttığı ya da eksilttiği açısından da okuyabiliriz.

Dünyanın bütün kentlerini ve ulaşımın bütün modlarını ve bunların maliyetlerini tartışmak için, böylesi küçük bir metin çok yetersiz. Ama İstanbul’un taksi sorunu olanca sıcaklığıyla önümüzde durduğuna göre, yukarıda çeşitli boyutlarına değindiğimiz kentsel ulaşım sorunundan, bazı düşünceleri ve kavramları ödünç alarak, sorun üzerinde yapılan açıklamaların anlamlarının nasıl değerlendirilebileceği üzerine biraz konuşabiliriz. Böylece tartışmayı belki biraz daha net olarak görebilir, (usul-usul taşımakta olduğumuz “küçülme” düşüncesini de zihnimizde gerilere itmeden) bazı kavramları biraz cilalayabiliriz belki? Galiba şu soru ile başlarsak, diğer kapıları açmak için, portföyümüzde daha çok anahtar olacak:

Kent içi ulaşımdaki temel sorunu yaratan nedir ve kimdir?

Bir kent zararlısı: Otomobil

Bu sorunun yanıtı çok açık: Yukarıda karaladığımız birçok boyut açısından yanıt, “otomobil”dir. Kentin çözülmesi en güç sorunlarının odağında bulunan nesne/ aygıt/ teknoloji veya kavram hatta ideolojinin adıdır otomobil.

Kabaca baktığımızda bile hemen görürüz ki kentlerde ulaşım çok büyük bir oranda özel otomobillerle veya kamu taşıma araçlarıyla sağlanır. Herkes bilmektedir ki kamu taşımacılığı hem daha çok hizmet üretir hem daha küçük birim maliyetle çalışır hem de genellikle daha az veya göreli olarak az kirleticidir. Bu nedenle, kentlerdeki kamu taşımacılığı verimlidir. Buna karşılık özel otomobille sağlanan ulaşım verimsiz, pahalı, kirletici ve her şeyden önemlisi kent içi ulaşım altyapısını genellikle felce uğratan-tıkayan, çalışmaz-kilitli hale getiren ve çoğu kez (elbette kullanılan ulaşım moduna göre) kamu taşımacılığını da çalışamaz hale getiren bir araçtır.

Otomobilin bir kent zararlısı olarak, kent düşmanlarının başında olduğunu uzun-uzadıya açıklamaya gerek bile yok artık.

Kentte yaşayan sınıflar açısında bakarsak, yine kabaca kamu taşımacılığının çalışan sınıflar, emekçiler, dar gelirliler ve yoksullar için, özel taşımacılığın da orta ve orta üst sınıflar için olduğu kolayca görülür.

Eğer “otomobil ideolojisini” hesaba katmazsak böyledir, ama otomobil ideolojisi, dünyanın bütün kentlerinde yaşayan bütün sınıfların bütün insanlarını büyüler. Otomobil öyle bir çekicilik yaratır ki kamu taşımacılığı, hantal ve işe yaramaz, insanları bir-yerden bir yere götüremez bir zaman kaybı olur ve otomobil de özgürlüğün, işini etkin ve prestijli bir biçimde yapabilmenin, hafta sonunda çocuklarının kralı olup ailesini mutlu eden baba olmanın aracı haline dönüşür.

Kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı 

Kentsel ulaşımda asıl karşıtlığın yayalar ve organik enerjiyle araç kullananlarla (şimdilik bu grupta, sadece bisikletlilerin olduğunu düşünelim) motorlu taşıt kullanıcıları arasında olduğunu düşünebiliriz. Ancak Türkiye’deki kentler için inorganik (ve hemen her zaman kirletici) enerji kullanan motorlu araçlar karşısında ilk grup o denli küçüktür ki, kent içi ulaşımda bu kategoriyi de bir yana bırakabiliriz.

Motorlu araçlarla sağlanan kent içi ulaşımda ve kentin ulaşım altyapısının paylaşımında temel sorunun kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı olduğunu söyleyebiliriz. Burada kamu taşımacılığının tanımını yapmak ve hangi araçların kamu taşımacılığının bir parçası olarak sayılacağını belirlememiz gerekecektir. Ama kamu taşımacılığı, kamu taşıma aracı kabaca nedir?

“Kentlilerden herhangi birinin, bulunduğu yerden varmak istediği başka bir yere ulaşmak için kullanımına açık olan (ya da bunu sağlamak için) sunulmuş bir taşıma aracı” olarak tanımlayabiliriz. Kamu taşımacılığını hizmeti, genellikle kamu (merkezi ya da yerel) yönetimleri tarafından, hizmet amacıyla sağlanır, ama özel sektör tarafından, kar amacıyla sağlanması da söz konusu olabilir.

Yayalık ve bisikletlileri unutmadan kent içi ulaşım

Kent içindeki raylar üzerinde ya da lastik tekerleklerle, suda yüzen veya teleferik vb. gibi kablolara asılı olan kamusal taşıma araçlarıyla ve işletim sistemleriyle/ teknolojiyle, kentte ulaşım işlevini sağlanması, “kamu taşımacılığı” olarak adlandırılabilir. Bu durumda, kentsel-kamu taşımacılığı, karada/ karasal altyapıları kullanarak, suyollarıyla/ su altyapılarıyla ve bazen havada asılı kablo-ray sistemleriyle büyük kitlelerin ulaşım gereksinimini, genellikle hızla-etkinlikle karşılayan sistemlerdir.

Amacı kentli kitleyi çabuk ve güvenilir bir biçimde, kentin içindeki bütün başlangıç noktalarından-bütün varış noktalarına götürmek olan bu sistemin alt yapısını kurmak ve bu altyapıdan yararlanarak hareket eden araçları (kamu sektörü veya özel sektör eliyle) düzenli ve sistematik bir biçimde işletmek, işleyişin eşgüdümünü ve denetimini sağlamak genellikle kent yönetimlerinin görevidir. Sistemin çeşitli modları birbirine eklemlenerek kent içi ulaşım gereksinimi karşılanırken, buna motorlu olmayan ulaşım türlerinin de (yayalık ve bisikletlilik) katmayı da unutmadan sisteme ve araçlarına bir göz atalım:

Kentsel ve kamusal bir taşıma aracı olarak taksi

Yer altından (metro vb.) veya yer üstünden (banliyö) ya da havaya asılı raylardan giden trenler/ tramvaylar, su yüzeyinde hareket eden küçük-büyük tekneler, karayolu altyapısı üzerinde hareket eden büyük (körüklü) ya da küçük (midibüs) her türlü lastik tekerlekli (özel veya kamu) otobüsler ve en sonunda da genellikle kent yoksullarının/ orta hallilerinin icadı olan dolmuşlar… Ancak yukarıdaki tanımı/ tartışmayı dikkate alınca, taksilerin de kamu taşımacılığının en uç noktasına yerleştirilmesi gerektiği sonucuna kolayca ulaşabiliriz. Bir özel otomobille aynı dış görünüşte olsa da taksiler, kentsel-kamusal taşıma araçlarıdır.

Kent içi taşıma gereksiniminin, dünyanın bütün kentlerinde büyük bir oranını (otobüs-dolmuş-taksi dahil özel sektör veya kamu eliyle) sağlayan kamu taşımacılığı, eğer özel ulaşım araçlarına (bireysel otomobillere) göre öncelikli olabilseler, işlevlerini hem daha hızlı ve sağlıklı, hem daha ucuz ve çok daha az kirlenme yaratarak yerine getirebilirler.

Kent içi ulaşım gereksiniminin karşılanmasını, yeniden birbirine eklemlenen modların en uç saçaklanması olan taksileri de hesaba katarak yeniden düşünelim: İstanbul’a Belediye’nin istediği gibi 6.000 taksinin daha eklemlenmesi ne anlama geliyor?

Ancak bu sorunun yanıtlanabilmesi için sermaye yatırımıyla/ kar amacıyla ve kapitalizmin (pazar ekonomisinin) kurallarına göre işleyen bir sistemin, kamu taşımacılığına eklemlenmesindeki sorunların adını koymamız gerekir.

Kamu taşımacılığı, doğası gereği doğal tekel anlamındaki bir kentsel altyapı üzerinde, genellikle (ülkede kapitalizm geçerliyse) pazar ekonomisinin “tekel” koşullarına göre ve kar amacıyla değil, hizmet amacıyla işleyen bir sistemdir. Sisteme katılan özel sermaye de tekel koşullarına göre çalışır. (Gördüğünüz gibi karmaşık ve çok çelişkili bir işlev alanı…)

Kapitalist ekonomilerde, (arsadan-plakaya-gıdaya kadar her alanda) “rant” ve “spekülatif rant”, kentsel ekonominin temel işleyiş motifidir. (Rantın, kapitalist ekonomilerde mekansal içerikli bir kavram olduğunun altının çizilmesi yararlı olacaktır.) Rant genellikle, kentin kamu yönetimiyle (ama Türkiye’de “yüzük taşı” durumlarında, merkezi yönetimle de) sermaye sahiplerinin yaptığı (açık-kapalı) müzakereler ve politik tartışmalarla yönetilir. Spekülatif rantların sınır alanları, (hatta taksi plakaları söz konusu olduğunda, rant alanı içinde –Bağcılar- özel alt-rant mekanizmalarının etki alanı), hizmetin fiyatı ve her bakımdan güvenilir bir işletmenin denetimi vb. gibi sorunlar dengelenmeye çalışılır. Bu açıdan kamusal taşıma sistemleri, hem çok dinamik ve kaypak hem de politik gerilimi son derece yüksek, kentsel politika alanlarından biridir.

Bütün bu “önbilgiler” çerçevesinde şimdi artık İstanbul Taksiciler Odası’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ne kadar haklı olduğu tartışmasına kentin kamusu ya da kamusal taşımacılık sistemlerini her an kullanan/ kullanmak zorunda olan kentli yurttaşlar olarak özel otomobilleri ve bisikletleri/ yayaları ve bütün gelir gruplarını ve toplumsal sınıfları, kadınları ve erkekleri, çocuktan yaşlıya her yaş grubunu ve bireysel olarak olağanüstü hallerin yaşamımızdaki yerini dikkate alarak yeniden düşünebiliriz.

Belki “haklıyı ve haksızı” ayırt etmek için değil, sadece ne olup-bittiğini, tartışmanın ne anlama geldiğini kendi konumunuzdan değerlendirmek için…

[email protected]

*

Not:

Henüz, kamu taşımacılığında sistemlerin mekanik ve işletim teknolojilerindeki gelişimleri ve bunun ivmelenmesini, tartışmaya katabilmiş değiliz. Eğer bu konu ve “küçülme hipotezi tartışmaları çerçevesinde, taksiler nerede duruyor?” sorusu ilginizi çekiyorsa, tartışmaya gelecek hafta da devam edebiliriz…

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

O zamanlar kentlerde işçiler fabrikaları, öğrenciler rektörlükleri işgal ederdi

Tam 50 yıl önce, Türkiye kentleri o zaman kadar hiç görmedikleri bir şeyi gördü. Zaten böyle bir şeyi bir daha da görmedi. Türkiye diyorum ama aslında İstanbul demem gerek, belki İzmit-İstanbul da denilebilir. Diğer kentlerin gördüğü pek de “istisnai” sayılabilecek türden bir olay değildi.

Görülen neydi?

Bu tam olarak bir sınıfın, barışçıl bir biçimde kendi hakları için ayağa kalkması, yürümesi ve neyi isteyip-neyi istemediğini söylemek için, belki o zamana kadar kendisinin bile farkında olmadığı kendi gücünü ortaya koymasıydı.

Bunu bir sınıf hareketi olarak nitelerken, alışılmış bir kalıbı kullandığım için, öyle demiyorum. Bir “halk ayaklanması” değildi. Hatta buna bir “emek hareketiydi” demek de yeterli değil. Çünkü ortada örgütlenmiş ve bilinçli, ne yaptığını bilen ve nasıl yapacağı konusunda hazırlanmış ve örgütlenmiş, kitlesel bir hareket vardı. İşçi sınıfı sınıf çıkarı için, başka diğer bütün yollarla iletmeye çalıştığı ama anlatamadığı isteğini, böyle anlatmaktan başka bir yol kalmadığı için grev, işgal, yürüyüş, gösteri ve sonuç olarak, hepsinin toplamı sayılabilecek ve inanılmaz derecede güçlü ve sade bir toplumsal dayanışma ve toplumsal bilinç gösterisi olan direnişi gerçekleştirdi.

Haziranın tam ortasında, kentin gördüğü bu göz kamaştırıcı soyluluktaki direniş o kadar çok yönüyle incelenmeyi ve aydınlatılmayı hak ediyor ki, ben bunlardan hiç birisine, kısacık bir yazı ile değinebileceğimi düşünemem bile. Buna karşılık Haziran, üzerinde çok çalışılmamış, anlamak için özel ve derin, çoklu bir çalışma yapılmamış bir olgu olarak, önümüzde duruyor hala.

Belki akademik ve entelektüel çevre bu olayı küçümsedi de üzerinde durmadı, ya da tehlikeli bir alan olarak gördü? Belki sendikalar zaten yapılması gerekeni eylemli olarak fabrikanın kapısının önünde, yollarda ve meydanlarda söylemiş oldukları için gerisini, yani bunun anlamı üzerinde çalışmayı başka gruplara bıraktılar? Belki Türkiye, her zaman yaptığı gibi, bu olayın toplumsal ve politik karşılığını bulamak üzere tartışmaların yapılabileceği siyasi ortamı ve partileri yok ettiği ve askeri bir zorbalıkla “temizlediği” için, bu alandaki tartışma güdük kaldı. Aslında bu nedenlerin hepsi ve daha fazlası nedeniyle işçi sınıfının tarihi, ancak bu kadar toparlanabiliyor…

Dünya değişse de hak arayışı biter mi?  

Zafer Aydın, “İşçilerin Haziranı”nı yazmasaydı (Ayrıntı Yayınları, 2020), bugünün kentlileri belki anımsamayacaktı bile, 50 yıl önce İzmit’ten İstanbul’a, Haliç köprülerini açtıracak kadar güçlü bir biçimde gelen insan selini… İşçi sınıfı gerçeğini…

“Gerçekten anlayabilmek, 1970 Haziran’ını, ne işe yarayacak?” diye düşünülebilir. Dünya değişti, kentler değişti, kapitalizmin tarzı ve üretim biçimleri değişti, üretim teknolojisi değişti, üretim örgütlenmesi-biçimi değişti, sınıf tanımı/ sınıflar değişti, çalışma biçimi değişti. Eski işçi sınıfı tanımına göre örgütlenmiş işçiler artık yok ve bugünün işçilerinin örgütlenme biçimleri de değişti, sendikalar değişti… Her şey değişti ve neden bakalım Haziran ayına?eşit

Ama insanların, toplumsal sınıfların, baskıya karşı, politik olarak üzerine gelinen insanların güçsüzleştirilmesine, yoksullaştırılmasına, demokratik olarak sahip olmaları gerekenlerin ellerinden alınmasına karşı duruşu da değişti mi? Direnmek yok mu artık? Karşı çıkış, isyan?

Bugünün dünyasında, bugünün kentinde nasıl karşı çıkılıyor, doğanın-insanın ve bunca yılda birikmiş kültürün sömürüsüne karşı? Hak arayışı demokratik bir toplumda biter mi? Eşitlik arayışı? Koruma arayışı? Onarma arayışı ve daha iyi olacağını zannettiğimiz bir dünyanın arayışı?

Peki ama insanlar, bireyler ve toplumlar, kadınlar ve erkekler, nasıl arıyor özgürlüklerini ve incinen eşitlik duygularına göre yapılması gereken davranışları? Bu, her defasında tarihin o anında başlayıp o anın hemen ertesinde de bitip-giden bir şey mi? Kentlerdeki direnişlerin, isyanların bir geçmişi/ tarihi ve belirli örüntüleri, binlerce ayrıntısı değişse bile ana ekseninde çok daha ağır değişen bir özü olmadığı söylenebilir mi? Böyle bakıldığında, “Haziran’ı hazırlayan kentler nasıl yerlerdi?” sorusu, biraz daha anlam kazanmış oluyor.

Sorular…

O işçi sınıfı nasıl oluştu? Sınıf, nasıl bir şeydi/ ne tür nitelikleri/ özellikleri vardı? Kimlerden oluşuyordu/ kimdi o kadınlar ve erkekler? Kentin neresinde yaşıyorlar, nasıl evlerde oturuyorlardı? O evleri ve mahalleri kim yapmıştı ve nasıl yapmıştı? Evin bahçesi, oradaki toprak nasıl kullanılıyordu? Aile kimlerden oluşuyordu? Yaşlılar da var mıydı o evde, çocuklar nasıl büyüyordu, nasıl ve ne kadar eğitiliyordu, çocukların sorumluluğu kimdeydi? Nerede oynuyordu çocuklar arkadaşlarıyla?

Hasta olduğunda ne yapıyordu, bakımıyla ilgili masraflar, ilaç nasıl karşılanıyordu? Sınıfın içinde Kürtler, Lazlar, Türkler, Müslümanlar, Aleviler, Hristiyanlar ve inançsızlar var mıydı? Hemşerilik ne kadar önemliydi? Aralarındaki dayanışmayı etkiler miydi bu farklar? Sınıf dediğimizde, toplumsal bir kategori olarak sınıfın özelliklerini bütünüyle bilmek ve onu, o Haziran gününde bu kadar gözü pek davranmaya yönlendirebilecek sınıfsal geri-plan nasıl bir şeydi?

O eve giren gelir, sadece parasal bir gelir miydi? Parasal gelir nasıl kazanılıyordu ve ne kadar yeterliydi? Parasal olmayan gelirler neydi ve güvenilirliği neydi? Giderleri neydi, paranın nerelere harcanması gerekiyordu ve hiçbir para harcamadan sağlanabilecekler nelerdi? Evdeki emek türleri, kadınların yaşlıların çocukların emek süreçleri içindeki yerleri, üretimleri, işçi sınıfının evde-fabrikada-atölyede ve sokaktaki toplam üretimi, sınıfı nasıl kuruluyordu?

Sonuç olarak, toplam hane gelirlerinin bileşenleri nasıl oluşuyordu ve kentteki gelişmelerle nasıl ve ne kadar uyuşuyordu? Borcu var mıydı, varsa bu borç örüntüsü ne biçimde oluşuyordu? Birikimi var mıydı? Varsa bu birikimin amacı neydi ve nasıl birikiyordu? Mülkü-malı var mıydı? Evi, motosikleti, otomobili, köyünde tarlası-toprağı?

İş aramak, iş bulmak, fabrikaya girmek ve fabrikada çalışmak, daha bir-kaç yıl öncesinde kırın o dağınık ve eziyetli tarlasında çalışmakta olan kadınlar ve erkekler için ne anlama geliyordu? İşe girince sendikaya girmek, sendikadaki örgütlenmenin inandırıcı ve güvenilir bir bağ haline dönüşmesi? Bir başka fabrikadaki bir başka insan ona yabancı mıydı, yoksa aynı sınıfın benzer kaygıları içindeki bir arkadaşı, tanımadan/ gözü kapalı güvenebileceği ve birlikte yola düşebileceği biri miydi?

Politika ne anlama geliyordu? Politik partiler ve politik fikirler, havalarda uçuşan sosyalizm sözcüğü, işçi sınıfının toplumdaki yerinin ne olması gerektiği, haklar ve hak elde etmenin gerektirdiği uğraş, bunun için nelerin göze alınabileceği? Kahvedeki sohbet, aile içinde sofra başındaki sohbet ve ücret, sendika konuları; direniş, dayanışma terimlerinin kullanılma biçimleriyle ilgili bilgiler…

Radyodan, belki televizyondan dinledikleri nasıl etkiliyordu yaşamını ve siyasi düşüncesi nasıl oluşuyordu? Üniversitelerin çok canlı ve sürekli toplumla bütünleşen mesajları ve öğrencilerin isyancı ve kural tanımaz davranışları? Amerikan bayrakları ve “emperyalizm”, “sömürü”, “üçüncü dünya” sözcükleri? Meclisteki tartışmalar, ne düşündürüyordu ona, üniversitedeki olaylar, kentlerin o çok heyecanlı ve sürekli değişkenlikler içeren, öğretici ve genç havası…

İşçi sınıfını böyle kanlı-canlı insanlar, kadınlar-erkekler, çocuklar ve yaşlılar ve bir yaşam çevresi olarak tanımadan, onun Haziran’daki davranışını, nasıl anlayacağız ve değerlendireceğiz? Bu sınıfı kim nasıl koşturabilirdi, Dağlarca’nın sözüyle “omuzlarında gök yarısı bayraklar”la sokaklarda, kan-ter içinde ve büyük özverili bir dayanışma içinde?

İşte, o kenti bilmem ve anlatabilmem gerekiyor, o işçi sınıfını ve o müthiş direnişi anlayabilmek için…

O işçi mahallelerinde nasıl bir toplumsal sermaye oluşuyor ve birikiyordu? Sanat alanları daha çok ilgilendi bu insanlarla, sınıfın ve direnişin oluşumuyla: Arkadaşlıklar, komşuluklar nasıldı? İnsanlar sokaklarda birbirini ne kadar tanıyordu, dayanışma örüntüleri nasıldı? Delikanlıları baştan çıkartan “arkadaş ıslıkları” nasıl çalınıyordu akşamları? Orhan Kemal anlatıyor. Başka romanları da var gecekondunun, yoksulluğun ve giderek kentin bir parçası olmanın…

Orhan Pamuk anlatıyor, yoğurtçunun “başındaki bir tuhaflığı”… Şiirden, öyküden, romandan ve türkülerden, müziğinden doğru tanıyoruz işçi sınıfının insanlarını ve yaşamını. Yoksulların resimlerini yapan ressamlar, filmini çeken ve öyküler anlatan sinemacılar var elbette. Lütfi Akad ve niceleri, anlatıyordu onların destansı öykülerini… Onların duyarlığı ve inceden inceye anlattığı sade yaşamın değişimindeki geçitler, bizi biraz yaklaştırıyor Haziran ayının işçi sınıfına…

Bunca soru içinden nasıl bir yanıt bulduysa ve kendini nasıl tanımladıysa işçi sınıfı, Haziran’da çıktı fabrikalardan, birbirine bağlanan kar tanecikleriyle büyüyen bir kartopu gibi, giderek bir çığ gibi, kapladı İstanbul’un üstünü…

Timur Selçuk, İhsani’den öğrendiği en güzel şarkısını söylüyor, piyanosunun başında: “Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü…”

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Aydınlanma, modernleşme ve gericilik bağlamında küçülme üzerine

Önceki haftalarda başladığımız “küçülme” kavramına ve Serge Latouche’un düşüncelerine, koronavirüs pandemisi günlerinde ortaya çıkan durum ve pandemi sonrasının “normali” arayışı penceresinden bakmayı sürdürecek olursak, biraz daha fazla tartışmaya gerek olan konulardan biri de “üretimde ve tüketimde sayısal veriler bazında küçülme, teknolojinin ilerleyiş hızında veya bilimsel buluşların her tür teknolojiye (özellikle savaş veya savunma teknolojileri ve doğayı geri dönülmeyebilecek düzeyde bozan ve kirleten teknolojilerde) dönüştürülmesi hızında, küçülme söz konusu olabilir mi?” sorusu olacaktır.

Bu soru küçülmenin doğrudan bir geriye gidiş, yoksullaşma/ gerileme veya daha açık söyleyecek olursak, gericilik düşüncesi ve projesi olup-olmadığı sorusuna bağlanmaktadır

Soru: Küçülme projesinin aydınlanma geleneğine uygun olduğu söylenebilir mi?

Soru: Bu projenin modernleşme projesi içinde yer aldığı söylenebilir mi?

Yoksa bu küçülme projesi, bütünüyle bir gericilik projesi midir?

Bu sorulara yanıt vermeden önce belki biraz da aydınlanma ve modern öncesi, (bu dönemi geleneksel ya da en gelişmiş haliyle klasik dönem diye de adlandırabiliriz) bütün özellikleriyle geri ve gerici bir dünya tanımı mıdır, ona bakmalıyız.  Aydınlanma öncesi dünyasının doğa ve insan ilişkilerinden öğrenecek ve yararlanacak bir şeyler bulmak olası mıdır? (Ya da geleneksel yaşama, kıra ve kente veya kullanılan teknolojiye ve bu teknolojiyle yeryüzünün ekolojisi arasındaki ilişkiye bazı açılardan pozitif olarak bakmaya çalışmak gericilik midir?)

Salgından sonra küçülmeyi düşünmek

Bütün bu sorular, elbette kısa bir yazıda yanıtlanmak ve tartışmayı sonlandırmak amacıyla yazılmadı. Ancak bu tür soruları ve anlamları üzerindeki irdelemeleri, koronovirüsün kendiliğinden küçülttüğü, üretim-tüketim-istihdam ve özetle ekonomi, daralttığı uzam ve gündelik yaşam alışkanlıkları, bekli bazılarımıza yeniden hatırlattığı toplumsal işbölümü ve kendine ait zamanı değerlendirme biçimleri vb. bakımından neden yapmayalım? Küçülme kavramını; daha az mal ve hizmetle, daha az konforla yetinen bir deneyimden yeni çıkarken bir başka açıdan yorumlamak mümkün olabilir mi?

Belki de bu tür soruları sormak bütünüyle saçma ve pandemiden çıkış duygusu güçlendikçe dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi pandemi öncesinde geri dönecek, eskiden yaşadığımız gibi yaşamaya devam edeceğiz. Bununla birlikte düşüncemizin bir ucunda da, doğal kaynakların bazılarının tükenmekte olduğu, endüstriyel ve tarımsal üretim teknolojilerinin yarattığı kirlenmelerin giderek ivmelendiği ve dünyanın taşıyabileceği kapasiteyi aştığı ve bazılarında da aşmak üzere olduğu, birçok canlı türünün tükendiği ve gelişmiş teknoloji ürünlerini kullanarak yapılan tüketimlerin ve savaşların giderek bizi daha sağlıksız ve yeni afetlere açık bir duruma getirmekte olduğunu vb. bilgisine de sahibiz.

Evet, pandemi sonrasında yaşam biçimlerimiz, tüketimimiz, uluslararası ilişkilerimiz vb. hemen değişmeyecek olsa bile ne kadar daha böyle sürecek ve nereye kadar sürecek? Yeni yıldızlar ve gezegenler, uzayda yaşanabilir yeni yerler ve madenler/ enerji kaynakları bulunana kadar mı? Yoksa çok daha yakın bir gelecekte nüfusun artışı, kitlesel üretim ve savaş- ölüm teknolojilerinin birbirini dengelediği aşamaya kadar mı? Uzlaşarak sorun çözme becerisinin azalması/ politikada gerginlikler, popülist kitlelerin seçtiği psikopat yöneticiler, despotizm ve tiranlık, artan ekolojik felaketler vb. nedenleriyle, zaten bir distopyaya dönüşecek bir yeryüzünün sunabileceği olanakların çok az olacağı dönemde mi?

*

Bu noktada belki, yukarıda soruna sorular dönmek ve yeniden onlara yanıt aramak, daha iyi olacak? [Bu arada, Latouche’nin küçülme üzerine yazılmış kitabının adının, “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru” olduğunu da anımsamalıyız.]

Aydınlanmanın ‘kirli’ yüzü  

Aydınlanma ve büyüme-küçülme sorunsalı: Aydınlanma, kuşkusuz insanlık için büyük ve hızlı ve devrimci ve heyecan verici dönüşümler ve ilerlemeler çağı olarak görülmeli ve “ilerleme” sürekli olarak geleceğe, yeni ve özgür bir düşünceyle üretilmiş olana, geçmişin değerlerinden bağımsızlığa ve kalıplaşmaktan kurtulmaya yönelik bir çağ olarak nitelenmeli. Avrupa insanı için çok atılımcı ve çok yaratıcı, cesur bir çağdır. Ama bireyin ve toplumun, belki daha kişilikli ve özgür, ama aynı zamanda daha bencil ve kendini beğenmiş/ narsistik aşamasının doğuşudur.

Avrupalı daha güzele, daha rafine olana, daha konforluya ve daha kolay yaşayabilmenin kolaylaştırıcılarına doğru hızla ilerlemiş, bütün dünyaya yayılmış ve çabucak yayıldığı coğrafyayı sömürgeleştirmiş ve köleleştirmiş, onları kendi üretim sistemi için daha verimli hale getirmiş, onların o güne kadar kullanmadıkları veya çok az kullandıkları kaynaklarını, kendisi için kullanmaya başlamış, zenginleşmiş ve bilimsel bilgiyi sistemleştirmiştir. Sadece dünyanın diğer insanlarına değil, doğaya da daha çok egemen olmak için sürekli olarak teknoloji geliştirmiştir.

Ancak aydınlanma döneminde, bilimsel ve teknolojik buluşlar ve devamında gelen, acımasız bir rekabete dayanan kapitalist gelişme ve savaşlar-yıkımlar, insanlığın beyaz Avrupalılar dışında kalan kesimleri ve eski uygarlıklar, yerel kültürleri bakımından giderek ivmelenen oranda, tam bir felakete dönüşmüştür.

Aydınlanmış Avrupa’nın en batısındaki modern kentlere (bugünlerde baş aşağı edilerek, köprüden ırmağa atılan) köle tüccarlarının heykeli dikilirken, geleneksel Afrika’nın köylüleri, limanlardaki köle gemilerine dolduruluyordu. Ancak unutmamalıyız ki batının özel sermayenin birikimi öncülüğünde aydınlanması ve refahı, bilimsel ve teknolojik gelişiminin inanılmaz bir hızla ivmelenmesi, dünyanın bütün ötekilerinin, tarihi yazılmamış acıları ve yıkımı üzerine kuruldu.

Asıl büyük felaket, kapitalizm ve üretim-ulaşım- iletişim teknolojileri, altyapıları geliştikçe, kaynaklar-ormanlar israf edilip ve tükendikçe, doğanın kirlenmesi, savaşlar (belki artık, Afganistan-Irak-Suriye-Yemen-Libya vb. gibi yerlerde, batı kapitalizmi eliyle başlatılmış iç-savaşlar demeliyiz) -madenler ve altyapının yeryüzünün özgün ve doğal dokusunu geri dönülemeyecek düzeyde parçalayıp-bozup-kirletmesi arttıkça ortaya çıktı.

Aslında hepimiz, kendimizi aydınlanmanın çocukları olarak görüyoruz. Ama aydınlanma projesinin, burada iki paragrafta açıklanamayacak kadar büyük bir tahrip gücü olarak da düşünülmesi gerekir. Aydınlanmanın, daha çok batılı toplumları bakımından dünyaya ve dünyanın öteki insanlarının yaşamlarına ve ekonomilerine egemenleşmesi, kapitalizmin gelişmesiyle dünyayı sömürgeleştirilmesi ve veya öteki coğrafyalarda yaşayan insanları köleleştirilmesi veya batılı anlamdaki bir yaşayışa uyarlaması, refahı ve konforları için doğanın ve insanın, belirli bir bilimsel sistematiğe göre sömürülmesi anlamına geldiği de düşünülmelidir.

Batı için aydınlanma, arkasından gelen bilim ve teknoloji ve üretim ve verimlilik artışı, ekonomik patlama, refah ve daha rahat ve zengin bir yaşam, daha gelişmiş kentler, sanat ve kültür alanında, gerçekten kökten yenileniş- incelme ve rafinasyon anlamına gelmekle birlikte, bunun dünya için aynı anlama geldiğini söyleyemeyiz.

‘Modern’ öncesi ilkel olmak zorunda değil

Modern kavramı için de benzer bir tartışma geliştirilebilir: Gerçi “modernite”/ “modernleşme” kavramları, aydınlanma kavramının sadece daha çağdaş bir uzantısı gibi algılansa da modernliğin, belki de modernleşme kavramına çok sıkı bir biçimde bağlandığı, daha politik olduğu ve uygulamada ve gündelik yaşamda daha güçlü algılandığı, her şeyden önemlisi, aydınlanma ile elde edilen kazanımları hızlandırmak ve yaygınlaştırmak üzere uygulanabilecek bir programı çağrıştırdığı için aydınlanma fikrine göre bazı farklar taşıdığı söylenebilir.

Modern öncesi ise, teknolojisi ve enerjisiyle, altyapısı ve konforları bakımından azla yetinilen, daha basit ve ayrıntılandırılmamış bir iş bölümüne göre çalışılan bir aşamadır. Ancak, bu aşamada yaşayan insanlar, neye göre ve ne kadar geriydiler?

Bugün her tarafı aydınlatılmamış ve ısıtılmamış ya da soğutulmamış (iklimlendirilmemiş) bir mekanda yaşamak, bize oldukça zor geliyor olabilir. Ya da ilkel bir tarımla ve yoğun emekle üretilmiş, kaba ve raf standardına göre etiketlenmemiş bir tarımsal ürünün tüketimi veya anında haberleşememek, bir yerden bir yere gitmek için motor ya da makine gücünden yararlanılmamış yolculuklar, bugün için kabus gibi olabilir.

Bununla birlikte küçülme kavramlarını gözden geçirirken, mağara yaşamına veya muma ve su değirmenlerine, kağnıya dönmekten başka birçok ara aşama üzerinde düşünebiliriz belki? Genellikle kitle taşımacılığının ya da bisiklet ve yayalığın söz konusu olduğu bir yerleşim/kent çok mu ilkel olur? Daha az ısınmak ve havalandırmak, çarşıyı gezerken bazen üşümek/terlemek, rüzgarla-yağmurla-gün ışığıyla ve gerçek bir hava ile karşılaşmak çok zor mudur? Egzotik meyveleri yemesek ama endüstriyel olmayan bir kayısının veya elmanın 40 yerel çeşidi olsa pazarda?

Gördüğünüz gibi sorular gittikçe basitleşmeye ve ilkelleşmeye başladı: Ama pandemi sonrasında, sadece “eski normale dönmek” yerine keşfedilmiş bir “gerekli olanı kendi eliyle/aklıyla yapmak” ve tanımlanmış ”işbölümünün sınırlarını zorlamak” ya da daha az konforla yetinmek veya para karşılığı “piyasadan temin/tedarik” edilen mal ve hizmetlerin bazılarına dayanışmalar ve toplumun/ insanın doğal içgüdülerine göre kurulan arkadaşlıklar ve yardımlaşmaları vb. üzerinden erişsek? Yeniden düşünürken gereksiz olanları eleyerek biraz küçültülmüş bir tüketim ve biraz genişletilmiş, gerekli olanı kendi emeğiyle(ve daha basit bir teknolojiyle) üretmeye uğraşmak filan…

Unutmamalıyız ki piyasadan alınan her mal veya hizmet, bu üretim sistemine verilmiş bireysel bir oy gibidir. “İmkansız” olsa da daha sade ve küçük ama kendi iç dengeleriyle kararınca ve sağlıklı bir bolluk arayışı, saçma mı?

Tartışılması/konuşulması gereken çok şey var. Biliyorum.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Nefes alamıyorum’

Endüstri devrimine kadar kentler, isyanların mekanı değildi. Daha çok kırda, ormanlarda, dağlarda (bu Avrupa coğrafyası için daha az, Anadolu için daha çok söz konusu) ve köylerde kendilerine yer bulmuş olan köylülerdi isyan hareketini düzenleyenler…

Ama endüstri devrimi dünya ve coğrafyayı değiştirdi. Fabrikalar ve işçiler kentleri, artık dünyanın en büyük isyan yerleri haline getirdi. Belirli bir insanlık durumuna karşılık gelen taleplerin karşılığını alabilmek amacıyla düzenlenen toplumsal hareketler, çoğu kez barışçıl ama bıçak kemiğe dayanmışsa bazen de yakıp-yıkmayı, makineleri kırmayı da içerebilen kent isyanları sıklaştı ve daha sınıfsal bir nitelik kazandı.

İsyan, bazı durumlarda nefes almak kadar gereklidir insanlık için. Özellikle, yoksullar, ne yaparlarsa yapsınlar emeklerinin karşılığını alamayanlar, daha doğuştan, içine doğdukları sınıf, renk ya da din-dil-mezhep nedeniyle, ayrımcılığa uğrayanlar ve onlara yapılanın “ayrımcılık” olarak kaydedilmesi bile söz konusu olmayanlar için…

Bazen özel bir baskıya, haksızlığa ya da özel bir duruma gerek bile kalmadan özgürlüklerin bir keyfiyet olarak daralması, keyfi bir biçimde yok edilmesi, haksızlığın “normalleşmesi” ya da adalet, hatta hukuk sisteminin içinden bütünüyle çökmesi, hatta Spartaküs için olduğu gibi normal düzenin böyle olması ve dili bile olmayanların üzerine hunharca yürünmesi, bir otun ezilmesi, bir ağacın sökülmesi, bir suyun ya da havanın çürütülmesi gibi durumlarda da isyan kaçınılmazdır.

İsyan

İnsanlar, mutlaka bir şiddet, ya da eylemli karşı mücadele ya da herhangi bir zorbalık içermeden de isyan edebilirler. İsyan, zaten daha çok her gün kafamızın içinde, duygularımızın bam telinde gezinen bir şeydir. Sürekli olarak damarlarımızdan akar… Bunu, bir öfke krizi olarak görmekten çok bir bilinç durumu olarak görmek gerekir. Baş eğmemekle, kimliğini, düşüncesini, doğru bulduklarını savunmakla, aykırının anlam dünyasını geliştirmek ve zenginleştirmekle ilgilidir. Bu nedenle belki her insanın en iyi eğiticisidir ve yaşamlarında isyan duygusunu ve eylemini hiç deneyimlememiş olanlar, eğitimlerinin bir yanının eksikliğinin sonuçlarını hep duyumsarlar, sürekli olarak ezildikçe…

Gezi, tam olarak, bu “nefes alamama” durumuna karşı isyandı. Özgür olmak isteyenlerin, kadınların, üzerinde yaşadığımız gezegenin dostlarının isyanıydı. Dünyanın deneyimlediği en zengin ve renkli, en derinlikli ve barışçıl, en harika ve güzel isyanlarından biriydi… Böyle olduğu için de, onu ezmek ve “harika bir mucizeyi” hiç olmamışçasına yok etmek isteyenler tarafından, büyük ve kaba bir öfkeyle ateşe tutuldu…

Dünyanın bütün kentlileri, bütün insanlar, her gün, kentlerinin her yerinde, bu isyan duygusunu alevlendirecek nedenlerle yüz yüze geliyorlar. İsyan, ne de olsa ana akımla, iktidarı elinde tutan otoritenin koyduğu kurallarla, hatta insanlığın geliştirmiş olduğu temel değerleri bile umursamayanlarla baş edebilmek için, kendiliğinden gelişen ve çok bulaşıcı olan bir coşma ve köpüklenme halidir. “Nefes almaktır” da diyebiliriz.

Birikme…

Öyle şeyler olur ki her gün/ her an karşınıza çıkan ufak şeyler, küçük haksızlıklar, küçük nezaketsizlikler ve aşağılamalar, ayrımcılıklar ya da hiçe saymalar, haddini aşmış bencillikler, tacizler ve zorbalıklar… Bunların her biriyle teker teker uğraşamazsınız. Onlar artık, egemen iktidarın gündelik yaşam sözlüğünde yer almış, o günkü toplumsal yaşamın olağan olarak kabul edilmesi gerektiği sözsüzce onaylanmış ve kodlanmış, minik ve uğraşmaya değmez zarar verici küstahlıklarıdır.

Ama bunlar birikir. Biriktikçe, soluduğumuz havayı donuklaştırır ve katılaştırır. Artık nefes alamaz hale gelirsiniz. Nefes almamak için her defasında bir polis dizinin boğazınıza dayanması gerekmeyebilir. Ancak dayanmışsa gerçekten ve alamamışsanız o nefesi, ölürsünüz artık… Ölmek, doğası gereği yeni yaşamlara, yeni isyanlara yer açmak demektir. Bu tür ölüme karşı öfkelendikçe, giderek kızışan protestolardan başka ne yapılabilir ki? Karşı durmak ve eşitliği ve adaleti onarmak ya da yeniden kurmak isteğinizi ancak o öldürücü şiddete karşı, güçlü bir çıkış yaparak ifade edebilecek hale gelirsiniz.

“Yasal, barışçıl bir yürüyüşle, zorbalıkla ve şiddet kullananlara karşı ne kadar etkili olunabilir, toplantı halindeki insanların üzerine cop-sopa sallayanlara, ateş edenlere karşı ne yapılabilir?” diye düşünebilirsiniz. Şiddetin tırmanan sarmalına kapılmak işten bile değildir bu gibi durumlarda… Şiddet ve “karşı-şiddet” üzerinde çok fazla tartışma yapılmış olsa da sonuç olarak bu bir dehşet döngüsüdür. Şiddete ve acımasız zalimlik uygulamasına karşı direnmemek ise artık o polisin dizinin gırtlağınıza bastırmasına izin vermektir. Bütün uçları çıkmaza giden bir dilemma…

Bir isyan mekanı olarak kenti yaşamaya elverişli hale getiren, belki; direnebilmek, istemediğinizi göstermek, muhalefet etmek, akıntıya karşı akmak ve bunun etkili olabilmesi için birden çok aracı kullanabilmek olanaklarının olmasıdır… Gerçi kent aynı zamanda direnişi yapanlara karşı iktidarın da güçlerini daha kolay toplayabildiği ve etkili olduğu bir yerdir. Ya da yeteri kadar etkili değilse Haussmann, kitleler top ateşinin menziline daha kolay girebilsin diye caddeleri buna göre açar ve düzenler…

Norm’u kırmak

Kentte önemli olan, özünde politika yapmak için bir “temsili sistem”/ her hangi bir dolayım gerekmeden, kendi adınıza söz ve düşünce söylemeyi etkili hale getirebilmek olanağının bulunmasıdır veya sizin gibi düşünenlerle daha kolay iletişim ve dayanışma sağlayarak, etkinizi hızla artırabilmek şansı yaratabileceğiniz bir çevrede olmanızdır. 

Topluluk olarak, bir araya gelerek, genel iradenin, kuralların ve ortalama ve genel kabullerin, normun karşısında, gerekirse küçük bir azınlık olarak hatta tek başınıza, siyasi eylemde bulunabileceğiniz ve sesinizi duyurabileceğiniz bir yer olarak, önemlidir kent. Dilerseniz norm kırıcı olabileceğiniz; kuralsız ve düzensiz siyaset yapabileceğiniz bir yer. Meramınızı başkalarına anlatabilmek için, en azından sizin herkes gibi düşünmediğinizi gösterebilmek için, kentteki örgütler, düzenekler ve sonuç olarak diğer insanların yoğunluğu, kentin bir isyan/ karşı koyma yeri olabilmesini sağlar…

Bazı isyanlar, sadece belleğe yazılmak ve ileride belleğin bu anlamda boş olmadığını gösterebilmek için olsa bile gereklidir. Bazı isyanlar ise hemen şimdi ve eylemli olarak, iktidarın o görkemli ve sarsılmaz Basille Kalesi’ni ele geçirmek ve yerle bir etmek içindir. Bazen iktidarın gücünü tanımadığını gösteren on binlerin omuzunda dalgalanan bayrakların parlaklığıyla bazen yerde yüzükoyun yatırılan George Floyd’un gırtlağına basan polisin dizinin kestiği solukla, kentlerin belleği isyanları taşır ve kabarır. Yeni karşı koymaların her zaman yapılabileceği, yenilenebileceği ve protestoların, her aykırı için mümkün olduğu bir yer olarak kent, kendi kültürünü sonsuz bir biçimde dokumaya devam eder.

İsyancılar, bazen bir lav gibi geçtiği yerleri alevler içinde bırakarak, bazen bir su gibi geçtiği yeri serinleterek ve ferahlatarak, bazen bir yel gibi hiç görünmeden ama sarsarak ve sallayarak sokaklardan geçer, meydanlara dolar ve oradan da kentin belleğine doğru akar. Köprüler açılsa da 15 ve 16 Haziran’da İstanbul’un bütün fabrikalarından meydanlarına aktıkları gibi…

Önemli olan kentin her durumda, kendi aykırılarına meydan vermesidir. Nefes almaya, aykırı olmaya, akıntıya karşı küreğini savurmaya, genel olan inancın veya doğru bilinen her şeyin karşısında durmaya, protesto etmeye ve isyan etmeye, öfkeye her zaman yer ve olanak olmasıdır… Eğer bu olanak varsa ve polis dizini boğazımıza dayamamışsa şiddetin olması, alevlerin yükselmesi ve köprülerin yıkılması zaten hiç gerekmeyebilir…

Kapitalist ve neo-liberal sistem, atmosferi kirleten, karbon bileşenli yakıt üreten ve ormanları yakan ya da maden çıkartmak için yok eden sermaye sınıfının, otomobillerin ve endüstriyel tarım yapan şirketlerin/ monopollerin ve özetle insanları nefes alamaz hale getiren kapitalist devletlerin, bütün gücüyle gezegenin egemeni olduğu bir dönemde kim, nasıl ırkçılığın ve ayrımcılığın, yoksulluğun olmadığı bir yaşam düşleyebilir?

Nefes alamıyoruz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Latouche, kanaatkar bolluk toplumu ve küçülme üzerine tartışmaya giriş

Virüs ile ilgili düşünmek, yerini giderek virüs sonrası ile ilgili düşünmeye bırakmaya başladı. Ama bu düşünceler oldukça, hayır nerdeyse sadece ekonomik ağırlıklı… Gerçi bu kadar çok kapanan işyeri, artan işsizlik ve artan enflasyon, üretimde azalma ve şiddetle artan yoksullaşma nedeniyle başka bir alan kalmadı.

Şimdi biz şöyle düşünüyoruz: Kapitalist sistem kendi öncülleri/ postulaları ve kuralları çerçevesi içinde çalışamıyor ve bundan dolayı da ortaya çok büyük kayıplar çıkacak/ çıkıyor. Ama bunlar geçecek. Geçince ekonominin (aslında kapitalizmin) çarkları yeniden dönmeye başlayacak ve eskiden olduğu gibi, hatta belki daha hızlı/ daha verimli veya daha ileri bir teknolojiyle, mevcut işleyiş yeniden yerine oturacak ve sorun çözülmüş olacak.

Ancak bu gördüğümüzü şöyle de düşünemez miyiz? Kapitalizm çalışamıyor ve çalışmasa da yaşıyoruz. Hatta kapitalizmin bütün kurallarının geçerli olduğu koşullarda yapılamayacak şeyler yapılabildiği için ayakta durabiliyoruz. Bu durumda da şöyle diyoruz: Bunlar geçici olarak yapılıyor; yoksa bu sürdürülemez bir durumdur.

Gelecek düşüncesi, her zaman bilinmeyenleri içerir. Ama insanın/ insanlığın geleceği ile ilgili düşünceleri, arzuları, daha iyi tanımlanmış koşullarda da planları olur ve böylece geleceğini, kendi iradesi doğrultusunda kurmaya çabalar… Şimdi düşünüyoruz: Kapitalizmin “normal” koşulları hemen işlesin mi/ işleyecek mi? Yoksa başka bir dünya düşünmek için, içinde bulunduğumuz an bir fırsat mı yarattı? Doğrusu bu “fırsatçı” düşünme biçimi bana çok fazla mevcut iktidarları çağrıştırdığı için pek öyle bakmıyorum duruma. Ama yine de yazacaklarım, sanki “fırsat değerlendiriyormuşum” gibi görünecek. Bunu da biliyorum.

Uzunca bir zamandır tanıtmak istediğim bir kitap vardı. Ancak kitabı tanıtmaktan çok, bu kitaptaki düşünceleri tartışabilmek çok harika olurdu… Belki birçok kişinin çoktan okumuş ve üzerindeki tartışmaları da yapmış olduğu bir kitaptır. Kitap 2011’de, Türkçe çevirisi de 2018 yılında yayınlanmış. Bununla birlikte kitaptaki kavramlar yeniden tartışılabilecek nitelikte. Önce kitabın künyesini yazıyorum:

Serge Latouche (2018), Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar, İletişim, İstanbul. 

Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var.”

Çeviriyi Tahir Karakaş yapmış ve kitabın başına da çok yararlı bir “Çevirmenin Önsözü” bölümü eklemiş. Hemen söylemek gerekiyor ki buradaki “küçülme” terimi, Latouche’un kullandığı kavramla tam olarak örtüşmüyor. Karakaş, “… küçülme” terimi yerine belki daha doğru bir çeviriyle, büyümeme veya büyüme karşıtı gibi bir sözcükle, (büyümek/ gelişmek=croissance ve decroissance bunun tersi) kavramla ifade etmek daha doğru olabilir?” diyor. Ancak yerleşik sözcük, “küçülme” olduğu için, bu sözcüğü yeğliyor.

“Küçülme” kavramı üzerine, tam da virüsün yıkıcı etkisi altındayken, konuşmak doğru bir yaklaşım mı, tam olarak bilmiyorum ama yine de, kitabın düşündürdüklerini önerdiklerini, fırsat buldukça paylaşmaya çalışacağım.

Modernite ve gelenek arasındaki ilişkiye bu gözle de, yani modernin ekolojik dengeler üzerindeki etkisi gözüyle de bakılması gerekiyor. Modernite, dünyanın yenilenmesini ve ihtiyaçların daha çok/ iyi/ etkin vb. biçimde karşılayabilmesini sağlıyor ama bunun maliyeti var: Doğa-insan veya insan eliyle yaratılan teknolojilerle doğa arasındaki ilişkinin, giderek doğanın aşınması ve yok olmasına doğru genişlemesiyle bozulan dengeler… Modern-gelenek ilişkisi, bu bakış açısıyla gözden geçirildiğinde, geleneğe dönemeyeceğimize göre, “başka türlü bir modern” tahayyülü ortaya çıkabilir belki?

Küçülme: Kimin için?

Yukarıdaki ifade, geleneksel kent bakımından da düşünülebilir belki ve böyle baktığımızda, geleneksel kentteki, pek örselenmemiş dengeler üzerinde bildiklerimizi, anımsayabiliriz. Ankara’yı ele alalım örnek olarak, özellikle Hacıbayram’ın yaşadığı dönemde, -Osmanlı Ankara’sının kuruluş dönemi sayılabilir bu- gelenek kenti, yaklaşık olarak böyle bir denge içinde kurmaktaydı. Belki Anadolu’daki bütün taşra kentleri için de doğa-insan-teknoloji dengeleri benzer biçimde, geçerlidir: Oldukça tevazu içindeki -aşırı ve tüketimci olmayan- gündelik yaşam özelliklerine ve üretim ölçeklerine “kendiliğinden” sahip…

Yirminci Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısından sonra, kalkınma edebiyatının çok güçlü olduğu ve siyasal başarının neredeyse ne kadar kalkınma sağladığı ile ölçülen bir ülkelerde, küçülme türü bir düşünce kuşkusuz çok yadırganacak bir kavram. Özellikle daha az gelişmiş/ gelişmekte olan ülkeler için küçülmenin söz konusu olmaması, asıl küçülmesi gerekenlerin gelişmiş ve tüketim toplumu olmayı tam olarak başarmış olan ülkeler olması gerektiği düşüncesi çok güçlüdür.

Ancak bunun tersi de düşünülebilir: Kendi çevrelerini henüz tam tüketmemiş olan, tüketim/ gösteri toplumuna dönüşmüş kesimin oranı henüz çok genişlememiş ve teknoloji bakımından doğaya zarar verecek teknolojilerin kullanımında henüz çok fazla yol alamamış olan ülkeler, belki daha da şanslı sayılabilirler. Tüketimci alışkanlıklardan vaz geçmek, bu tür bir alışkanlığa hiç kapılmamış toplumlara göre daha zor olabilir.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır. 

Sorun belki teknoloji değil. Teknoloji verimliliği arttırmak ve birim maliyetleri düşürebilmek ve bu nedenle sürekli olarak gelişebilmek, bunun için pazarını sürekli genişletmek ve bu nedenle de kitle üretim düzenekleriyle, neredeyse bütün dünya yurttaşına mallarıyla ulaşmak zorunda olabilir.

Ancak biz ne kadar teknoloji kullanmalıyız? Ne kadar tüketmeliyiz?

Teknoloji, hiçbir ücret karşılığı olmadan sağlanıyor olsa bile, kendimiz için gerekli teknolojik mal ve hizmet tüketim miktarını ayarlayabilmemiz gerekir. Bir teknolojiyi ucuz ya da çok kolaylık/ konfor sağladığı için değil, bize gerektiği için ve gerektiği kadar kullanabilirsek eğer, teknoloji ve teknolojik yenilik üretenlerin hem üretim hızı hem de kapasitesi sınırlanacaktır.

Dünyadaki ekolojik sistemlerin/ dengelerinin zedelenmemesi için insan eliyle yapılan her üretimde, özellikle toprağı, madenleri, suyu ve atmosferi bir ortam ya da girdi olarak, ücretsiz bir mal gibi kullanan teknolojiler (ışık, ısı, dalga, titreşim vb. bu ortamları belirli derecelerde olumsuz etkilemekteler) konusunda kanaatkar davranabilmek, gezegen dostu bir davranış olacaktır.

Üretimlerin ve teknolojik yeniliklerin/ buluşların hızının yavaşlaması/ durulması ve “gerekli olduğu kadar” ve “gerektiği tempoda” üretilmesi için iki imkansız ama basit kural, büyük ölçüde sorun çözücü olacaktır:

  • Barış, savaşsız bir dünya istemek (dolayısıyla hiçbir savaş teknolojisi ve silah üretmemek) ve
  • Tüketimci olmamak (sadece ihtiyacımız kadar ama giderek, gönüllü bir kanaatkarlıkla tanımlanmış ihtiyaçlarımız kadar tüketmekle yetinmek.)

Bu iki temel ögeyi destekleyebilecek bir-kaç basit düşünce daha söz konusu olabilir:

  • Kendi işimizi kendimizin yapması ve mümkün olduğunca ihtiyaçlarımızı satın almak yerine, kendi yapabildiklerimiz kadarıyla ve biçimde üretmek (Hiç aksatmaksızın her işi, iş bölümünün çekici/ kolaylaştırıcı kurallarına kapılmaksızın, iş ile aramıza olabildiğince az dolayım koyarak, kendimiz için yapmak),
  • Başka insanların, başka yeteneklerin/ başka yaşların ve başka yapma biçimlerinin bulunduğu bir toplumda herkesle/ başkalarıyla dayanışma içinde olmak, bir zihinsel muhasebe sistemine takılmadan, tam olarak özverili dayanışmaları ön planda tutmak,
  • Eğer bir teknoloji kullanılacaksa da basit/ inorganik enerji gerektirmeyen ve kirletici olmayan uygun teknolojileri tercih etmek ve bu teknolojileri de yeteri kadar kullanmak (en iyi örneği hala bisiklet).

Belki iş bölümünün bu derece ayrıntılandığı, teknolojinin bunca geliştiği ve teknoloji kullanımının oldukça ucuzlatılmış olduğu,dolayısıyla pazarının bu derece genişlediği bir toplumda, (cep telefonu örneği düşünülebilir) bu söylenenler tamamen “anlamsız ve saçma” kategorisinde görülebilir.

Ancak bu tür davranışların hala mümkün ve yaşamını böyle kurmak isteyen insanların hala oldukça gayretli olduğunu hatırlamak yeterli olacaktır. Belki kendi çevrenizde bile vardır.

‘Azaltma’nın yolları

Burada, ne “hiçbir teknolojiyi kullanmamaktan”, ne “Robinson Crouse gibi bütün işlerimizi tek başımıza yapmaktan” ne de “mağara devrinde yaşamayı taklit etmekten” bahsedildiği çok açıktır.

Diyelim ki bilgisayarınız var ve internet kullanıyorsunuz. Bu durumda belki telefona gerek kalmıyor? Ya da telefona yine de gerek var. Bu durumda yakınınızda olan ve telefonu hala terk etmemiş olan bir arkadaşınızın yardımına başvuruyorsunuz. Unu öğütmüyorsunuz, ama ekmeğinizi kendiniz, ucuz ve kolay bir yöntemle yapmanın yolunu keşfediyorsunuz ve kendi yemeklerini kendiniz pişiriyorsunuz; gömleklerinizi ütülüyor, kopan düğmeleri dikiyorsunuz.

Bazen arkadaşlarınızı davet ediyorsunuz ve birlikte yiyorsunuz, onlar evlerinde yemek yapmıyor. Bazen de siz onlara gidiyorsunuz. Belki de küçük bir dükkân kiralayarak bir grup insan birlikte pişirip-yiyorsunuz? Bir yere, işe giderken yürümeyi tercih ediyorsunuz, aceleyse bisiklete biniyorsunuz. Bedeninizi bu kadar çok kullandığınız için, gym’e filan da gitmiyorsunuz. Gideceğiniz yer çok uzaksa otobüs, raylı sistem gibi araçları tercih ediyorsunuz, ama kendiniz için bir otomobil almıyorsunuz. Benzin de almıyorsunuz. Oto lastiği de almıyorsunuz. Oto yedek parçası da almıyorsunuz; tamirciye de gitmiyorsunuz, taşıt/ akaryakıt vergisi filan da vermiyorsunuz. Çocuklar için yürüyüş mesafesinde okullar talep ediyorsunuz ve toplumunuzun kamusal örgütü de bunu doğal ve çok haklı bir ihtiyaç olarak görüyor ve karşılıyor.

Bütün bunlar gerçekten olmayacak şeyler mi? Telefonu artık ne kadar kendi istediğiniz için, ne kadar mecbur olduğunuz için taşıyorsunuz? Yanıtınızı, belki son 10 yıl içinde teknolojinin nasıl tutsak aldığı ve bunu ne kadar kolay yapabildiği düşüncesiyle bağlantılı olarak düşünebilirsiniz.

Sadece silahlar üretilmese, gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz.”

Bu zihinsel pratiği kendiniz için pekala çok daha fazla genişletebilirsiniz. Kentte yaşayarak, daha az tüketerek, daha az teknoloji kullanarak ve daha çok dayanışarak, kendinize ait her şeyi yapabildiğiniz kadar kendiniz için yaparak yaşamak neden olanaksız olsun?

Tüketim alışkanlıklarımızdan bazılarının (konfor sağladığı yanılsaması ile) tutsak edici etkisini bir kenara bırakalım. Sadece silah üretiminin olmadığı bir dünya, şiddete karşı korunmak için sürekli düzenekler kurmaya ihtiyacımız olmayacağı bir dünya, neden mümkün olmasın? Silahlar üretilmese gezegenin başka türlü bir ekolojisi, toplumu ve ekonomik işleyişi ve teknolojik yapısı olabileceğini ve dünyanın bugünkü durumunu üretenlerin de biz insanlar olduğunu biliyoruz. Silah teknolojisinin yıkıcılığının nasıl tırmandığını ve bir son noktası olmadığını/ olamayacağını da biliyoruz. Ama silahsızlanmanın, insanlığın gönüllü ortak kararı haline gelemeyeceğini de biliyoruz.

İyi ama bütün bunları, neden bu kadar mutlak bir biçimde biliyoruz acaba?

Daha Latouche’un önerdiği kavramları tartışmaya giremedim bile… “Fırsat” buldukça kitap üzerindeki tartışmayı derinleştirmek için çabalayacağım.

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona, biz ve gelecek-2

Bir önceki hafta, somut iki örnek olay üzerinden, küresel salgın ve kırımla ilgili ortaya çıkan yeni durumu ve boyutlarını, bizi nasıl bir yakın geleceğin beklediğini ya da bekleyebileceğini düşünmeye ve tartışmaya başlamıştık. Ancak sorunların oluşturduğu yumak, gerçekten çok fazla boyutunu birden aynı anda dikkate alarak değerlendirmeyi gerektiren ve geleceğe yönelik öneri geliştirmeyi güçleştiren yeni bir durum yarattı.

Aslında, dünyayı radikal bir biçimde değiştirdi. Kapitalizm, belki alıştığımız biçimleriyle geri gelmeyecek?

Değişimi ve nereye doğru yönelebileceğimizi değerlendirebilmek için hem içinde bulunduğumuz durumu doğru ve olabildiği kadar çok boyutu dikkate alarak hem de geleceği, yani bilinmeyeni, bir yandan olabilirlik/ yapılabilirlik çerçevesinden bir yandan da olmasını zaten istediğimiz ve olması için uğraş verdiğimiz politik-ideolojik –ekolojik düşünceler çerçevesinden bakarak düşünmek durumundayız. (Geliştirilebilecek öneriler, elbette bizler tarafından uygulanamayacak; ama geleceğe nasıl yöneleceğimiz ve gelecekle ilgili bakışımızı nasıl biçimlendirebileceğimiz bakımından düşündüklerimizin, yol gösterici bir işlevi olacaktır.)

Sol, ekolojist veya yeşil, demokrasinin geliştirilmesi için yaratıcı çabalar gösteren ve özgürlüklerin genişlemesiyle kamusal alanın ve kamusal alandaki yaşam deneyimlerindeki (gönüllü) müştereklerin keşfedilebilmesinin iyi bir arayış olduğunu düşünen bir bakış açısını, nasıl bir değerlendirme matrisiyle kavrayabiliriz? Nasıl bir gelecek, nasıl bir toplum, nasıl bir kent ve nasıl bir insan/ özgür birey ve nasıl bir ekolojik var olma biçimi, tarımda ve imalat sanayinde, hizmetlerde, nasıl bir üretim/ ne kadar üretim ve ne kadar teknoloji vb. konularında ne düşüneceğiz?

Küreselleşmiş bir dünyada gelişen bu büyük felaket, yani hem insan açısından ortaya çıkan kırım, hem de, büyük ekonomik kriz, ülkeleri içe kapanmaya ve ulus-devlet fikrine geri dönmeye yönlendirebilir. Bu da milliyetçilikler, yabancı düşmanlığı ve göçlere/ mültecilere karşı kapıları daha sıkı kapatmanın ve ayrımcı politikaların gelişmesi anlamına gelecektir. Avrupa’nın bazı ülkeleri, bunu zaten deneyimlemeye başlamış durumda…

Salgınla baş etmeye uğraşırken, kararların ulusüstü ya da uluslararası örgütler/ kurumlar ve ulus-devletler ölçeğinde merkezileşme ya da yerelleşme eğilimleri, yönetim birimlerinin federal ve özerk yetkilerini kullanarak ülke, kentsel bölgeler ya da kent yönetimi düzeylerinde uygulayacakları strateji ve taktikler ve ortaya çıkabilecek çatışmalar bakımından birçok şeyi bir arada düşünmek gerekiyor.

Önce, böyle bir küresel salgın ve kırım durumunda, örneklerde ortaya çıkan boyutların ve çıkabilecek sorunların ve durumun ana hatlarına bakalım:

Sağlık açısından, belirli bir risk aralığında ölümcül olabilecek bir sorun üzerine düşünüyoruz. Sonuç olarak, ölüm-dirim arasında bir yerde bulunacağı düşüncesiyle titizlikle önemseyerek karar almak (ya da politika veya strateji önerileri geliştirmek) zorundayız. Salgının ve kırımın küreselleştiği bir durumda sorunun/ durumun boyutlarına ve her boyuta ait niteliklerin neler olabileceğine/ ya da gelecekte nasıl olması gerekebileceği üzerinde, geniş bir çerçevede düşünmeliyiz. Birçok cepheden birden bakarken hangi boyutları bir arada veya ayrı ayrı ele almak gerektiğine karar vermeliyiz:

Yeni durumla ilgili politika önerisi geliştirebilmek için mevcut politik duruma bakmalıyız. Mevcut iktidarın, uluslararası ve ulusal politikalarına, demokratik, çoğulcu ve katılımcı sistemleri uygulayan anayasal düzenlemeler olup-olmadığı veya otoriter ve göstermelik, tabela kurumlarıyla çalışan anayasal düzenlemeler vb. mi olduğu bakımlarından yaklaşabiliriz.

Uluslararası politika 

Uluslararası federatif ilişkilere ve ulusüstü kurumlarla ilişki boyutu bakımından (uluslararası politika/UA P), kapitalizmin kurallarının sıkı ve katı bir biçimde korunması, salgının ve kırımın sermaye sahiplerini daha da güçlendirme ve ekolojik kriz sonuçlarını görmezden gelme eğilimi güçleniyor olabilir. Dünyada uluslararası ilişkilerin, umursamaz ve bencil/ hegemonyacı bir politik ortama doğru gelişmesi de söz konusu olabilir, kırımı bencil olmayan ve eşitlikçi dayanışma ağlarıyla onarmaya ve ekolojik dengelere duyarlı olmaya çalışan federatif yapıların gelişmesi de…

Ulusal Politika 

Ulusal ölçek (ulusal politika/ U P) ve kamu yönetimi boyutu bakımından da demokratik yönetimler veya otoriter yönetimlere doğru gelişmeler olasıdır. Bu farklı kategorilerde, daha da ayrıntılı tutum farklarını analize dahil edilebiliriz:

Demokratik yönetimlerde, ortak bir oydaşmaya dayalı sonuç elde etmek ve uygulamak yönelimli kamu yönetimleri de olabilir ya da sadece biçimsel bir demokrasiyle, çoğunlukçu kararları veya bilimsel süsü verilen emirleri, zorla uygulamaya eğilimli iktidarlar ve kamu yönetimleri de olabilir.

Otoriter yönetimlerde, otoritenin toplumun rızasını elde etmesi ve zora başvurmadan, korkutma ve tehdit yoluyla kararlarını uygulatması söz konusu olabilir (belki kamu yönetimi bakımından Türkiye’nin bu durumda bulunduğu düşünülebilir?) ya da otoritenin kararlarının ancak zorbalığa dayanarak uygulanabilmesi de…

Salgın sonrasında, nasıl bir gelecek olmasını istediğimizi ya da mevcut anlayışın bugünkü tutumunu sürdürmesi durumunda olabilecekleri düşünmeye başladığımızda ise yukarıdaki politik tutumlar, her hangi bir ayrıntı düzeyinde ekolojik/ ekonomik/ toplumsal veya ideolojik duruma göre, etkili olacaktır. Gelecek bakımından da çeşitli seçenekler (dilendiği kadar ayrıntılandırarak veya genel başlıklar altında toplanarak) irdelenebilir.

  1. Ekoloji boyutu (tarımda ve tarım dışında, teknoloji, enerji kaynakları, üretim-tüketim, korumacılık ve dengelerin gözetimi bakımlarından)
    • Küresel/ evrensel ekolojik kaygıların (iktidarlar ve sivil toplum tarafından) önemsenmesi
    • Ekolojik kaygıların tümüyle göz ardı edilmesi ve kirlenmelere-denge arayışlarına duyarsızlık
  2. Ekonomik boyut (gelişmiş ve yüksek GSMH sahibi veya yoksul ve düşük GSMH sahibi ülkelerdeki veya ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kategori açısından) sektörel durum ve koşullar dikkate alınarak (belki, yüksek risk altındaki ve önemi oranda risk altındaki sektörler vb., ayrı ayrı) ele alınabilir ve
    • Sermaye ve iktidar açısından,
      • Üretimin ve tüketimin sürdürülmesine (pazar ekonomisinin işlemesine) verilen değer ve öncelik,
      • Gelir dağılımında eşitliğe ve kamu sağlığına (ve bireysel sağlığa /kamusal “iyi hal”e) verilen değer ve öncelik durumu ve
    • Toplum (toplumsal cinsiyet ve emek grupları ve emek örgütlenmeleri) açısından)
      • İstihdam-işsizlik (güvenceler, uzaktan çalışma olanağının varlığı, robotlaşmaya elverişlilik, sigorta ve kayıt dışılık vb.)
      • Ücretlerin genel düzeyi ve değişme eğilimleri bakımlarından, irdelenebilir.
  1. Toplumsal durumun boyutları [sermayenin ve gelirin dağılımındaki durumu ve değişimi de dikkate alarak, sınıflara ve sınıfsal örüntülerin gücüne göre (her sınıf için ayrı ayrı değerlendirmek üzere) sosyolojik/ antropolojik özellikler] bakımından
    • Dayanışmacı, birincil ilişkilere ve yakın temasa önem veren, farklılıkları doğal olarak kabul eden toplumsal grupların ve
    • Bireyci, belirli düzeylerde ayrımcılığı ve şiddeti benimseyen, yalıtılmış/ mesafeli yaşayan toplumsal grupların varlığı ve örüntüsü, üzerinde çalışılabilir.
  2. İdeolojik boyut politik kuramlar ve ideolojik aygıtların durumu, iktidar ve sivil toplum/ sivil toplum örgütlenmeleri bakımından [Otoriteye ve kitlesel koşullandırmalara kolayca baş eğen ve itaatkar, merkeziyetçi eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen toplumsal durum veya özgürlükçü/ merkezi otoritenin güçlü olmasından hoşlanmayan, yerelci eğilimlerin güçlü olmasını yeğleyen (politik açıdan adem-i merkeziyetçi) toplumsal durum] incelenebilir. İdeolojik moment özetle,
    • Toplumun içinde bulunduğu momenti, kitle iletişim ve popüler kültür araçlarını kullanarak giderek daha otoriter ve baskıcı devlet alanını geliştirmek doğrultusunda ilerletme arayışlarının egemenliği ve kuramsallaştırılması doğrultusundaki ideolojiler ve
    • Merkezi gücün dağılması, kentlerde ve kentsel bölgelerde yerelleşen ve topluma yakınlaşan ölçeklerde, kitlesel ve popülist olmayan, katılımcı ve göstermelik olmayan bir demokratik işleyişin gelişmesi ve kuramsallaşması doğrultusundaki ideolojilerin içinde bulunduğu hal, değerlendirilebilir.

Korona virüsle ilgili her gelişme, yukarıdaki ana boyutların hepsini ya da bazılarını, belirli bir ölçüde etkileyecek veya değiştirecektir. Bunlar, toplumsal grup ya da örgütler bakımından bazıları paralel, bazıları da farklı/ zıt yönlerde hareket edeceklerdir. Bazı durumlarda etkinin kendiliğinden veya belirli bir toplum/ kurum ya da kişiler tarafından uyarılmış nitelikte olup olmayacağı da epidemi açısından fark etmeyebilir.

Eğer çok kabalaştırılmış ve özetlenmiş dört (belki sadece ana başlıklarda, ama istenirse, iki veya daha sayıdaki basamaklarda ayrıntılı) boyutta düşünme sistematiği kurabilirsek, ABD’nin ve Lübnan’ın ve Türkiye’nin, koronavirüs ile baş ederken içinde bulunduğu durumunu konumlandırabilir ve gelişme eğilimlerinin nereye doğru gittiği/ gitmesi gerekebileceği üzerinde, kapsamlı biçimde düşünce/ öneri geliştirebiliriz.

Durumu incelerken ve/veya geleceği öngörmek ve politika geliştirmek bakımından, aşağıdaki çizelgedeki her bir kesişme noktasına dair (bazı kutular bütünüyle anlamsız da olabilir) düşündüklerimiz olacaktır:

Şimdiki durum nasıl ve iki (ya da istediğimiz kadar çok) farklı seçenek bakımından, (örneğin biri hızlı ve radikal, diğeri gerçekçi ve zaman içinde gelişip olgunlaşarak değişecek) politika önerilerimizi nasıl biçimlendirebiliriz?

Bir konuda karar alırken, bu kararla ilgili olabilecek diğer bütün alanları da dikkate almak gerekecektir: Kararın bütüncül ve uygulanabilir olması için, nasıl düşünmeliyiz ve öneri geliştirmeliyiz; çok boyutta tutarlılığı, nasıl sağlamalıyız?

Ancak bu arayışın ne kadar zor ve zaman alıcı olacağı açıktır. Buradaki amaç, soruna veya belirli bir duruma ya da geleceğe bakarken, bunu bütün boyutlarıyla ve kapsamlı, ama aynı zamanda da sistematik bir tutarlılıkla ele almak istiyorsak, “nasıl bir bakış ve akıl yürütme işimize yarayabilir?” sorusuna yanıt aramaktır. Eğer böylesi düzenli ama düzensizliklerin de içerilmesine uygun, bir anlama çerçevesi oluşturmanın yararlı olacağı düşünülür ise, bu “ana hatları” geliştirmek, ayrıntılandırmak ve başka sorunlar için de (örneğin kentsel sorunlar için, bir oyun gibi) sınamak olasıdır.

Yukarıdaki konular, basitleştirilmiş bir matris biçiminde sunulmaktadır.

Küresel dünyada, küresel bir salgın ve kırım ertesinde belki kapitalizmin daha ehlileştirilmiş bir versiyonuyla başlayan ve giderek yeryüzünü ve atmosferi daha az tahrip eden, insancıl ve dayanışmacı, eşitlikçi ve demokratik bir toplumsal yaşama doğru geçişler için düşünmek ve öneriler geliştirmek için uygun bir zamandayızdır?

Kategori: Hafta Sonu