Ana Sayfa Blog

Bir çocuk, deprem ve TOKİ savaşı: Terk etmeyeceğiz!

Haber/Fotoğraflar: Mehmet TEMEL ve Cansu ACAR

*
Hatay’da depremin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen kent hala enkaz halinde. Ancak köylerde merkezlere göre daha az enkaz söz konusu. Samandağ’da da kent merkezinden uzaklaştıkça enkazlar da geride kalıyor. Vakıflı üzerinden Hıdırbey’e çıktıkça çevremizi zeytin, defne ve narenciye ağaçları kaplıyor. Artık denizle Kel Dağı’nın birleştiği eşsiz manzaraya en tepe noktadan bakıyoruz.

Kel Dağı Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel

Bölgedeki alevi köyünden adını paylaşmak istemeyen bir yurttaş, bölgeyi işaret ederek zeytin, meşe, defne, mandalina, portakal, limon ağaçları olduğunu anlatıyor.

Ülkedeki son Ermeni köyü Vakıflı’nın yanında Alevi, Sünni, Hıristiyan, Türkmen ve Gastronomi köylerinin yan yana yaşadığından bahseden yurttaş, ardından birkaç gün önce aldığı mesajı gösteriyor:

“Adınıza kayıtlı taşınmaz üzerinde Samandağ Tapu Müdürlüğü’nde … sıra no ille Re’sen Kamulaştırmasız El Koyma Suretiyle Tescil işlemi yapılmaktadır.”

Tapu Müdürlüğünden köylülere gönderilen SMS. - Hatay- Samandağ- Vakıflı- Hıdırbey
Tapu Müdürlüğünden köylülere gönderilen SMS.

Çevre Avukatı İsmail Hakkı Atal, Re’sen Kamulaştırmasız El Koyma’yı şöyle açıklıyor:

“Hukuk sistemine ters bir şey. Kamulaştırma işlemi, hukuki prosedür dahilinde olur. Kamulaştırmasız el atma hukuki prosedür uygulanmaksızın yapılır. Yani vatandaşın malı orada durur. Tarlası, arası vardır, oradan karayolları bir yol geçirir, sonra vatandaş kamulaştırmasız el atmanın iptali ya da el atma nedeniyle tazminat davası açar. Şimdi bunlar yeni Türkiye yüzyılında aslında hukuki prosedüre tabi olmayan kamulaştırmasız el atmayı hukuksuz bir işlemi hukuki bir prosedür üstüne oturtur.”

‘Eski Samandağ, bu doğa, bu tarım olmayacak’

Benzer bir mesajı Dikmece’de zeytinliklerin olduğu bölgede yaşayan yurttaşların da telefonlarında görmüştük.

Hıdırbey’de depremden sonra aylarca altı kişi konteynerde kalan ve ikiz çocuklarından biri serebral palsi olan bir yurttaş da yine aynı mesajdan bahsediyor. Bir sabah uyanıyor ve artık tapularının olmadığını gördüğünü şöyle anlatıyor:

“‘Verdikleri parayla yeni ev alırsınız’ diyorlar. Burası küçük bir yer, alan kalmadı ki. 277 tane yeni tapu alındı. Ama bu 277 tapu birer dönümden değil, babamın bir tapusu 5-6 dönüm şeklinde. Yani elimizde olan tüm topraklar gitti. Biz para değil, yaşadığımız yeri, komşumuzu, ailemizi, geniş ailemizi görmek istiyoruz etrafımızda. Bu yüzden topraklarımız, tapularımız önemli. Onun dışında bu doğa yok ediliyor, organik tarım, etnik yapı yok ediliyor. Bizim burada komşularımız hristiyan, sünni, alevi hepimiz farklı dinlerdeyiz ama birlikte yaşıyoruz. Bunu da görmezden geliyorlar. Bu görmezden gelinemez. Hatay, Samandağ medeniyetler şehri. Bu göz önüne alınarak düşünülmeli her şey. Bunlar yok edilmemeli. Hatay özel bir şehir. Birçok insan diyor ki ‘itiraz ediliyor’. İtirazın nedeni bunlar. Bunlar düşünülerek plan, program, proje yapılmalı. Bunlar iptal edildiğinde eski Samandağ, bu doğa, bu tarım olmayacak. İnsanlar hem memleketinden hem gelir kaynaklarından mahrum kalacaklar, ailelerinden ayrı yaşamak zorunda kalacaklar.”

Kel Dağı Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel

Tapu Müdürlüğünden mesajın kendilerine birkaç gün önce geldiğini anlatan ve “Bir hafta 10 gün. Bir hafta içinde tapularımız iptal edildi, şu anda adımıza tapu yok. Düştü sistemden” diyen yurttaşın çocuklarından Serebral Palsi hastası olan Deniz, annesinin yanında tekerlekli sandalyesinde oturuyor. Arkasında Kel Dağı manzarası, yanında kediler var. Barış ise sessizce uzaktan konuşmaları dinliyor. Ailenin bizi ağırladığı ev, Deniz’in hastalığı nedeniyle olmazsa olmaz durumda. Kredilerle, borçlarla zar zor yaptıkları ev de artık düşürülen tapular nedeniyle tehlike altında. Ancak aile evlerini terk etmemekte kararlı.

Hıdırbey Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Cansu Acar

Rüya mı, deprem mi?

Halihazırda depremden sonra kaldıkları çadır ve ardından konteynerde Deniz’in gelişim geriliği yaşadığını belirten aile şunları söylüyor:

“Depremden hemen sonra çadırda ve dışarıda yaşadığımız için ilk konteynere geçtiğimizde o kadar lüks ve konforlu geldi ki, arkadaşım geçen bana bunu hatırlattı; Bir aradın, o kadar mutluydun ki artık sıcak suyun var, tuvaletin var, özel bir alanın vardedi. Bu beni çok mutlu etmişti. Ama zaman içerisinde bu durum sıkıntılara dönüşmeye başladı. Benim oğluma fizik tedavi yapmamız lazım, yapamaz olduk. Zaten depremden sonra tüm kurumlar, hastane kapatıldı. Benim çocuğum depremden sonra çok şeyden geri kaldı. Bu yüzden gelişim geriliği oldu. Çünkü tedavisine devam edemedik. Fizik tedaviye devam edemedik bu çok olumsuz etkiledi. Aynı şekilde konteynerde iki tane birinci sınıf, bir tane özel çocuğum ve iki tane yaşlıyla yaşadım ben.”

Hıdırbey Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Cansu Acar
Hıdırbey Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Cansu Acar

Bu süreçte psikolojik destek aldıklarını belirten aile, hala her sarsıntıda rüyada mı olduklarını yoksa gerçekten deprem mi olduğunu düşünür hale geldiklerini aktarıyor. Çocuklar her sarsıntıda hala ebeveynlerinin yanına koşuyor.

Deniz’in yaşamına rahatça devam edebilmesinin, toprağa dokunmasının, kedilerle oynamasının, bahçeye çıkmasının ne kadar önemli olduğunu belirten yurttaş, hazine arazileri varken neden zeytinlerin ve binbir emekle yaptıkları evin tapusunun düşürüldüğünü soruyor ve ekliyor:

“Bizim için burası çok önemli. Bu yüzden bitmediği halde yazın biz burada kaldık, hala da gelip kalıyoruz. Oğlumun toprağa değip yürümesi çok önemli. Aparatları sürekli içeride kalmaması adına çok önemli. Ama şu anki tapularımıza el konularak sadece tapularımıza el koymuş olmuyorlar geleceğimize, çocuklarımıza, özel hayatımıza müdahale etmiş oluyorlar. Annemgil de burada, yakında. Babam 15-20 yıldır mandalina ve zeytin ağaçları yetiştiriyor. Sadece emekli maaşıyla geçinemiyor. Öbür geliri de bu. Ben basında ne görüyorum: ‘Paranızı alacaksınız’. Paramızı alacağız ama geçim kaynağımız da gidiyor.

Hıdırbey Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Cansu Acar

Benim en çok üzüldüğüm tepki gösterdiğim şey; Parasını fazlasıyla alacaksınızifadesi. Komşunu, geçmişini, sokağını, aileni parayla alamazsın. Biz sadece toprak değil, bunları kaybediyoruz. Asıl istediğimiz bunlar. Şuan şu topraklar zaten Samandağ’ın tek toprakları, aşağısı yerleşim alanları. Burası gidince yerleşim için başka bir yer kalmayacak. Tarım ve turizm bu insanların gelirleri. Hemen aşağıda gastronomi köyümüz var. Yazın cıvıl cıvıldır buralar. TOKİ’ler olunca bunların hiçbiri olmayacak artık.”

Hıdırbey TOKİ inşaatı Samandağ Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel

 

21 metrekarede 6 yaşam

Depremden bu yana hiçbir yere ayrılmayan aile, önce 4-5 gün arabada kalıyor, ardından Kaymakamlık tarafından verilen çadıra geçiyor. Konteynerde de kaldığını belirten yurttaş, şunları ifade ediyor:

“Ben konteynerde de kaldım. Biz dört kişiydik. Altı ay, kayınbabam ve kayınvalidem de bizimle kaldı. Düşünün 21 metrekarede altı kişi kaldık. Kayınbabam bu sıkıntılara dayanamayarak vefat etti. Adam 21 metrekarede yaşayamadı. Onun dışında dediğim gibi ben evime yeni geçtim, tadilatını yeni yaptım. Önce ağır hasarlıydı. Sonra tekrar itiraz ettiğimizde az hasara döndü. Apartmanımızı tadilat ettirdik, geçtik. Ama dediğim gibi çok zor durumda olsaydım geçerdim. Fakat şansı olanlar, toprağına geçmek istiyor. Benim abim şu an yurtdışından geldi, kendine ev yaptırmak istiyordu ama şu an tapular düşürüldü evini yapamıyor. Apartmanda yaşayamam diyor. Hani bir oda da olsa kendi müstakil yerimde yaşarım, apartmanda yaşayamam, diyor.”

Hıdırbey TOKİ inşaatı Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel

‘Bu bir doğa savaşı, eğer TOKİ savaşını kazanırsak…’

Bunu bir “doğa savaşı” olarak nitelendiren diğer yurttaş ise bölgenin medeniyetler beşiği olduğunu, birçok etnik kökenden insanın bir arada huzur içerisinde yaşadığını anlatarak kendi zeytinliklerini, derenin yanından akıp geçtiği bölgeyi gösteriyor:

“Doğamızı ve kültürümüzü kaybetmemek için savaşıyoruz. Yorgunuz, deprem zaten bizi çok travmatize etti, yordu, bezdirdi. Hayattan bezdik, bir de üstüne bu yapılırsa diye şu an bu savaşımı veriyoruz.”

Kel Dağı Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel
Hıdırbey zeytinliklerinden Kel Dağı manzarası, Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Mehmet Temel

Bölgelerde TOKİ yapılması durumunda büyük bir doğa ve kültürel kayıp yaşanacağını belirten yurttaş, “Burası o kadar güzel, o kadar özel bir bölge ki UNESCO Dünya kültür mirası listesine girmesi gerekir. Eğer bu TOKİ savaşını kazanırsak bundan sonraki basamak Unesco Dünya Mirası listesine girmek” diyor.

Köyde depremden önce yaklaşık yüz kişinin yaşadığı Vakıflı köyünün nüfusuna işaret eden yurttaş bölgedeki köylerde çok fazla nüfus olmadığını, TOKİ yapılması durumunda nüfusun da artacağını ve bunun da kültürel olarak bozulmaya sebebiyet vereceğini söylüyor. Bölge turizm açısından da kültürel sentez ve doğası açısından oldukça önem taşıyor. Üç bin yıllık geçmişi olduğu düşünülen Musa ağacı da yine bu bölgede bulunuyor.

Kel Dağı Samandağ, Hatay 08 Şubat 2025 Cansu Acar

‘Devlet bunu görmeli ve topraklarımızı bize geri iade etmeli’

Kamulaştırma sürecinde kendilerine hiç ulaşılmadığını, danışılmadığını belirten yurttaş, “Ama hazine alanları var ve ihtiyaç olan sayı kadar TOKİ alanı yapılsın. Burası küçük bir yer. Birçok insan apartmanda da yaşayamaz. Apartman kültürü yok bizde. Apartmanda yaşayanlar o daireleri isteyecektir ama benim şahsen ailem apartmanda yaşayamaz bu yüzden depremden hemen sonra kendi müstakil dairelerini yaptı” diyor.

Son olarak yurttaş evlerini terk etmeyecekleri mesajını veriyor:

“Evi terk etmeyi düşünmüyorum. Burayı da terk edemem. Benim engelli çocuğum var. Ailemin desteğine ihtiyacım var. Ben çocuğumu bir yere bırakıp gidemem zaten ancak aileme bırakabilirim. Bu yüzden burayı terk edemem. Devlet bunu görmeli ve topraklarımızı bize geri iade etmeli.”

İklim örgütlerinden Türkiye’nin 2024 karnesi: Yetersiz ve çelişkilerle dolu

İklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, Türkiye’nin 2024 yılında iklim alanında attığı olumlu ve olumsuz adımları değerlendirerek Türkiye’nin “2024 İklim Karnesi”ni hazırladı.

Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi kapasitesini dört katına çıkarma hedefi olumlu bir adım olarak öne çıkarken, bu hedefin ulusal enerji planına hâlâ dâhil edilmemesi endişe yaratıyor.

Karnede olumsuz olarak değerlendirilen konular ise şöyle:

  • Afşin Elbistan A kömürlü termik santralini genişletme planlarıyla kömürde ısrar edilmesi
  • 2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisi’nde fosil yakıtlardan çıkışın yer almaması
  • Nükleer enerjinin 2050 yılına kadar üç katına çıkarılması taahhüdü
  • Sivil toplumla birlikte hazırlanmayan İklim Kanunu’nun akıbetinin hâlâ belirsiz olması.

Afşin ve Elbistan bir santrali daha kaldıramaz

Maraş’taki Afşin-Elbistan A Kömürlü Termik Santrali’ne yeni bir santral büyüklüğünde iki yeni ünite eklenmesi planlanıyor. Oysa Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın kendi emisyon verileri dahi, mevcut termik santralden kaynaklanan kirliliğinin yönetmelik sınırlarının 8 kata kadar aşıldığını gösteriyor. Yörede 40 yıldır kömürün gölgesinde süregelen çevresel ve sağlık sorunları dikkate alındığında bu projeden vazgeçilmesi şart.

İklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, Türkiye’nin santrali genişletme planından vazgeçip acilen kömürden çıkış tarihi belirleyerek adil geçiş planları hazırlaması, pahalı ve tehlikeli nükleer enerji bağımlılığını sona erdirmesi ve yenilenebilir enerji potansiyelini doğaya saygılı ve halkın katılımıyla hayata geçirmesi gerektiğini belirtiyor.

Avrupa’da 23 ülke kömürden çıkış kararı verdi. Türkiye; Polonya, Sırbistan, Kosova ve Bosna Hersek ile birlikte Avrupa’da hala kömürden çıkış kararı almayan beş ülkeden biri.

Ayrıca Türkiye OECD ülkeleri içinde yeni termik santral planı olan 5 ülkeden biri.

2053 planında bile kömürden çıkış yok

Türkiye, Birleşmiş Milletler 29. Taraflar Konferansı’na (COP29) en fazla kişiyle katılım sağlayan üçüncü ülke olmasına rağmen, zirvede açıkladığı “2053 Uzun Dönemli İklim Stratejisi” hayal kırıklığı yarattı. Belgede kömür başta olmak üzere fosil yakıtların tüketiminden vazgeçilmesine dair bir tarih yer almıyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın açıkladığı 2024-2028 Stratejik Planı’nda ise kömür ve diğer fosil yakıt arama faaliyetlerinin artarak süreceği belirtiliyor. Türkiye 2053 net sıfır emisyon hedefine, kömürden çıkmadan ulaşamaz.

 Nükleer bağımlılığı endişe verici

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, COP29’da 2050’ye kadar nükleer enerji kapasitesini üç katına çıkarma taahhüdünde bulundu. Mersin’de hâlâ inşaat halindeki Akkuyu Nükleer Santrali işletmeye geçtiğinde, santralin sahibi Rus şirkete piyasada megavatsaat başına 7 dolar cent olan elektrik için 12,35 dolar cent ödeme yapılarak kamu kaynakları boşa harcanacak.

Atık sorunu çözülmemiş, tehlikeli ve pahalı nükleer enerji, ülkemizi enerjide daha da dışa bağımlı hale getirecek. Nükleer enerjiye harcanacak kamu kaynakları yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, enerji tasarrufu ve iklim değişikliğine uyum gibi yatırımlara ayrılmalı.

Yenilenebilir enerji projeleri doğa ile uyumlu olmalı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın açıkladığı “Enerji Dönüşümü Yenilenebilir Enerji 2035” yol haritasına göre Türkiye’nin 2035’te yenilenebilir enerjide güneş ve rüzgarın kurulu gücü bugüne göre 4 kat artarak 120 GW’a ulaşacak. Türkiye’nin yenilenebilir enerji kapasitesinde oldukça iddialı bir artışa işaret eden bu hedef 2053 net sıfır hedefine giden yolda da önemli bir dönüm noktası olabilir.

Ancak yol haritası kapsamında izin süreçlerinin de kısaltılması öngörülüyor. Oysa yenilenebilir enerji projeleri, ekosistemlerin bütünlüğü gözetilerek  ve halkın katılımıyla planlanmalı. Mevcut düzenlemelerdeki boşluklar enerji projelerinin doğal alanlar üzerindeki baskısının artmasına neden oluyor. Bu nedenle söz konusu projelerin korunan alanların dışında tutulması ve çevresel etkilerinin bağımsız uzmanlarca değerlendirilmesi sağlanmalı. Yöre halkının öncelikleri ve ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanacak projelerin faydaları halkın geneliyle paylaşılacak şekilde tasarlanmalı. Ayrıca bu hedef ulusal enerji planına eklenmeli.

İklim Kanunu hâlâ rafta duruyor

2024 yılında yürürlüğe girmesi beklenen ve Türkiye’nin yürüteceği iklim politikalarının hukuki zeminini oluşturacak İklim Kanunu taslağı hâlâ Meclis’e gelmedi. 2021 yılından beri gündemde olan taslak hazırlanırken ise iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının görüşü alınmadı. Uzman görüşleriyle hazırlanması gereken bu kanunda, 2030 yılına kadar % 35 mutlak emisyon azaltım hedefi yer almalı, kömürden adil bir çıkış hedeflenmeli.

Kanunla, biyolojik çeşitlilik ve doğal ekosistemler korunmalı, uyum mekanizmaları kurulmalı ve politika hedefleri ile uygulamayı takip edecek bağımsız bir bilim kurulu oluşturulmalı.

Acilen adil geçiş planlamasına ihtiyaç var

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Türkiye için bir adil geçiş stratejine başlayacağını duyurması olumlu bir gelişme. Ancak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın kömürde ısrar ederek sektördeki çöküşü görmezden gelmesi büyük bir çelişki yaratıyor.

Bu yıl Yatağan Kömürlü Termik Santrali ve madenlerinde çalışanların bir kısmı işten çıkarılırken, Çayırhan’da ise özelleştirme nedeniyle işçiler işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya. Bu gelişmeler, adil bir geçiş planı olmadığında işçilerin ne kadar mağdur olabileceğini bir kez daha ortaya koyuyor. İklim kriziyle mücadelede, işçilerin işsiz kalmadığı, mevcut iş gücünün korunduğu ve insana yakışır yeni iş olanaklarının sağlandığı adil geçiş planları kritik bir öneme sahip. Bu nedenle bu planların kapsayıcı ve hak temelli bir yaklaşımla hazırlanması gerekiyor.

Sanayinin karbonsuzlaşması için hedefler yetersiz

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, 2024 yılında demir-çelik, alüminyum, çimento ve gübre sektörleri için düşük karbonlu yol haritaları hazırladı. Türkiye’nin 2053 net sıfır hedefi doğrultusunda bu kritik sektörlerin karbon emisyonunu azaltması için orta vadede somut ve iddialı hedefler ne yazık ki bu yol haritalarında yer almıyor.

Aynı zamanda Bakanlık, “Türkiye Endüstriyel Karbonsuzlaştırma Yatırım Platformu” girişimini başlatarak uluslararası kalkınma kuruluşlarından yeşil dönüşüm için finansal kaynaklar sağlamayı hedefledi. Ancak bu finansal desteklerin etkili ve verimli bir şekilde kullanılabilmesi için sanayide kararlı bir dönüşümü mümkün kılacak somut emisyon azaltım hedeflerine ihtiyaç duyuluyor.

İmzacı kurumlar

  • 350 Türkiye
  • Avrupa İklim Eylem Ağı
  • Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
  • Ege Orman Vakfı
  • Fosil Yakıtların Ötesi
  • İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği (İDPAD)
  • İklim Öncüleri
  • Greenpeace Türkiye
  • Mekanda Adalet Derneği
  • Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFiA)
  • TEMA Vakfı
  • Temiz Hava Hakkı Derneği
  • Yeşil Düşünce Derneği
  • WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı)
  • YUVA
  • Yuvam Dünya Derneği

 

Kanal İstanbul için rezerv alan ve imar planlarına yargı engeli

Kanal İstanbul projesi, İstanbul 5. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Mahkeme, planın revizyon şeklinde hazırlanması gerekirken plan değişikliği şeklinde hazırlandığına, kentsel teknik altyapı değerlendirme raporunun bulunmadığına dikkat çekti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, karara ilişkin yaptığı değerlendirmede “İstanbul ve tüm Marmara’yı korumak adına İstanbul’un Muhafızları var. Mahkemenin çarpıcı tespitlerini herkes okumalı” dedi.

İBB’den yapılan açıklamada da  mahkeme kararının, Kanal İstanbul Projesi’nin hukuki ve çevresel dayanaklarının zayıfladığını gösterdiği belirtildi.

‘Gerekli analizler yapılmadı, yeni yerleşimlere dayanak oluşturuluyor’

İdare Mahkemesi kararının gerekçesinde rezerv yapı alanı kararının gerekli bilimsel ve teknik analizler yapılmadan alındığına ve bu kararın kentsel dönüşüm amacından uzaklaşarak İstanbul’un doğal alanlarını tehdit eden yeni yerleşim projelerine dayanak oluşturduğuna dikkat çekti.  Rezerv yapı alanı ilan edilen bölgelerin, İstanbul’un orman, tarım ve su havzaları gibi korunması gereken doğal alanlarını içerdiği ifade edilen kararda bu ilanların detaylı bir inceleme ve rapor hazırlanmadan yapıldığına da vurgu yapıldı.

Rezerv alan kararına dayandırılarak yapılan 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planı değişikliği de iptal edildi. Mahkeme, bu planın şehircilik ilkelerine ve kamu yararına aykırı olduğunu vurguladı. Planlama sürecinde kurum görüşlerinin eksik olduğu, detaylı altyapı raporlarının hazırlanmadığı ve mevcut çevre düzeni planının köklü biçimde değiştirildiği belirtildi.

Rezerv alan kararının iptaliyle birlikte, Kanal İstanbul’a ilişkin diğer tüm planların hukuki dayanaktan yoksun hale geldiği kaydedilen karara göre, projenin tüm planlama ve uygulama süreçlerinin yeniden gözden geçirilmesini gerekiyor.

Mahkeme kararı, projenin çevresel etkileri, altyapı sorunları ve doğal kaynaklara verebileceği zararlar nedeniyle kamu yararı ilkesine uygun olmadığını da ortaya koydu.

Diğer davaların sonuçlarını da etkileyebilir

Kanal İstanbul için ilk temel Haziran 2021’de atılmış; 860 metre uzunlukta olacak Sazlıdere Köprüsü‘nün yapım çalışmalarına başlanmıştı.

Uzunluğu yaklaşık 45 kilometre, taban genişliği minimum 275 metre ve derinliği 20,75 metre olacağı açıklanan projenin maliyeti de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 15 milyar dolar olarak açıklanmıştı.

15. İdare Mahkemesi’nin kararı, projeyle ilgili diğer davaların sonucunu da etkileyebilir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açtığı ve bilirkişi raporunun lehe olduğu bir başka davada da iptal kararının çıkması bekleniyor.

Ağva plajına mahmuz darbesi

Devlet Su İşleri’nin Ağva Plajı’na yapmayı planladığı mahmuz projesi askıya çıktı. Projeye göre, plajın sağ ve sol bölümlünde yer alan iki dere girişine  dev kayalardan mahmuzlar yapılacak.

Ağva halkı deniz ekosistemini ve sirkülasyonunu baştan aşağı değiştirecek projeyi tedirginlikle karşılıyor. İstanbul Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne itiraz dilekçesi iletmeye hazırlanan Ağva Yaşam Dayanışma Derneği’nden Muhterem Yaman, projenin hayata geçmesi halinde halk plajının ciddi kirlilik yüküyle karşı karşıya kalacağını belirterek, Ağva’yı seven herkesi doğa harikası plaja sahip çıkmaya davet etti. İmar Kanunu uyarınca plana itiraz için sadece 4 gün var. 

Ağva Balıkçı Barınağı Mahmuz/Kıyı Koruma Yapısı ve Ağva Göksu Deresi Mahmuz/Kıyı Koruma Yapısı’nın uygulama imar planları onaylanırken, projeye göre Sungurlu ve Göksu derelerinin Ağva Plajı’ndan Karadeniz’e döküldüğü ağız kısımlarına, denize doğru uzanacak mahmuzlar yapılacak.

Projenin taşkından koruma amacıyla yapıldığı ve mahmuzların Sungurlu deresi ağzında biriken sediment (katı madde taşınımı, tortu taşıma, katı parçacıkların tortu) hareketini kesip, taşkın ve erozyonu önleyeceği belirtiliyor. 

Plajda deniz doldurulacak

Proje raporuna göre mahmuzun ve kıyı koruma yapısının inşaatı sırasında denizin doldurulması ile rıhtım, çek çek yeri gibi yapılar yapılacak. Yaklaşık 3 yıl sürmesi öngörülen inşaat sürecinde plaja binlerce kamyon ve iş makinesi girecek, halk plajı olarak kullanılan alanın her iki yanı da mahmuz yapılarıyla kapatılmış olacak. Projenin bölgenin hassas doğa yapısı üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler konusundaki endişelerini dile getiren Ağva halkı ve turizmciler, özellikle halk plajının zamanla kullanılamaz hale geleceğini belirtiyor. 

Turizm olumsuz etkilenecek’

Meral Kangtarcıoğlu

Ağva Yaşam Dayanışma Derneği’nden Meral Kantarcıoğlu, “Mahmuzlar, doğal kum döngüsünü kesintiye uğratarak kıyı şeridinde ciddi dengesizliklere yol açabilir. Bu durum, sahil erozyonunu bir bölgede azaltırken başka bir bölgede artırabilir ve doğal kıyı habitatlarını tahrip edebilir. Ağva, doğal güzellikleriyle öne çıkan bir turizm merkezidir. Mahmuzların beton yapıları, bu doğal estetiği bozacak. Kıyıdaki değişiklikler nedeniyle de sahil alanlarının kullanımı sınırlanacak. Bu da turizmi olumsuz etkiler” dedi. 

Karadeniz’in dalga hareketleri ve akıntılarının, bölgenin kıyı yapısını doğal bir denge içinde şekillendirdiğine dikkat çeken Kantarcıoğlu, “Mahmuzların inşası, bu doğal süreçleri kesintiye uğratarak uzun vadede daha büyük çevresel sorunlara neden olabilir. Mahmuz projesi, kısa vadede kıyı koruma sorunlarına çözüm sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede Ağva’nın doğal yapısına ve ekosistemine onarılamaz zararlar verme riskini taşımaktadır” değerlendirmesini paylaştı. 

Plajda kirlilik ve çayırlaşma yaşanacak

Muhterem Yaman

Ağva Yaşam Dayanışma Derneği’nden Muhterem Yaman ise, “Mahmuzların istikametinin kuzey/batı Karayel yönüne açık olması, 24 saatin üzerine çıkan fırtınalarda deniz seviyesinin yükselmesiyle bunun dereye yapacağı etki yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Ağva (Sungurlu) ve Göksu dereleri arasındaki yaklaşık 300 metre Ağva plajını oluşturmakta olup halk tarafından yoğun şekilde kullanılmaktadır. Göksu kıyı koruma mahmuz yapısı deniz suyu sirkülasyonunu olumsuz etkileyeceği gibi kirlenmeye ve denizde çayırlaşmaya sebep olacak ve plaj kullanılmaz hale gelecektir. Tüm İstanbulluları ve Ağva’da yaşayan yurttaşlarımızı bizimle dayanışmaya ve müşterek alanlarımıza sahip çıkmaya davet ediyoruz. “ diye konuştu. 

 Askıya çıkan proje bu bağlantıdan incelenebilir. 

Pirosmani: Bir sanatçı ardında ne bırakır?

Gürcü tiyatro topluluğu The Wandering Moon Theatre’ın ikinci yapımı olan “Pirosmani” kukla tiyatrosu gösterisini 16. Tiflis Uluslararası Tiyatro Festivali’nin yerel yapımlara odaklandığı Gürcü Tiyatrosu Vitrini kapsamında seyretme ve ayrıca topluluğun yaratıcı ekibinden yazar/yönetmen Nika Luarsabishvili ve sahne/kukla tasarımcısı Irine Kveliashvili ile bu özel prodüksiyon üzerine konuşma fırsatı buldum. Bu yazıda, Gürcistan’ın en tanınan ressamları arasında sayılan Niko Pirosmani’nin yaşam öyküsünün, yeni kurulan bir tiyatro topluluğu tarafından nasıl yorumlandığını anlatacağım.

Nika Luarsabishvili, Irine Kveliashvili ve Jale Karabekir

Gürcistan köklü bir tiyatro geleneği, eğitimi ve kültürüne sahip. Bu geleneğin içinde kukla tiyatrosu da önemli bir yer teşkil ediyor. Ülkede dünyaca ünlü profesyonel kukla tiyatrosu topluluklarının yanı sıra, genç toplulukların da geleneksel kukla tiyatro prensiplerinin dışına çıkarak yeni formlar aradıkları yapımlara rastlamak mümkün. “Pirosmani” gösterisi de bu örneklerden biri. Köklü bir sanat geleneğine sahip her ülkede olduğu gibi, Gürcistan’da da genç sanatçıların karşılaştıkları sorunlar birbirine benzer. Devlet destekli, ödenekli ve köklü bir gelenekten gelen sanat kurumlarının kaynaklarına karşılık, genç sanatçılar hem yapım hem de gösteri aşamalarında üretebilecekleri ve çalışabilecekleri platformların eksikliğine dikkat çekiyorlar. Bu bağlamda “Pirosmani” yapımının bu festivalde yer alması ve uluslararası seyirciyle buluşabilmesi oldukça olumlu bir adım. Bu yapım hem genç sanatçıların Pirosmani gibi ünlü bir ressamın biyografisini yorumlayışı hem geleneksel kukla tiyatrosuna yeni bir perspektifle yaklaşımları hem  de biçim ve içerikteki yenilik arayışları bağlamında festivaldeki en dikkat çekici yapımların başında geliyordu.

Nahif ressam Pirosmani

Niko Pirosmani sanat camiasında Gürcistan’ın en tanınan ressamları arasında kabul ediliyor. Günümüzde tabloları dünyanın seçkin müze ve sergi mekanlarında ziyarete açıldığı halde, döneminde sanat camiası ve simsarları tarafından önemsenmemiş, değeri bilinmemiş bir sanatçı. Gürcistan’ın kırsal bir bölgesinde doğup büyüyen ve küçük yaşta ailesini kaybeden Pirosmani’nin sanat eğitimi almamış ve nahif bir karaktere sahip olması bunun önemli nedenlerinden biri. Pirosmani resim sanatıyla kilisede tanışmış ve daha sonra fresklerden öykünerek bu sembolleri ve tarzını kamusal alanlara, dükkanların, meyhanelerin tabelalarına ve iç mekanlarına taşımış, nahif sanatın en önemli isimlerinden biridir. Pirosmani’nin birçok tablosunda, kendi tarzında Tiflis şehrinin ve kırsalının, özellikle de Gürcü kültürünün ve değerlerinin tasvirlerine rastlarken bir yandan da tek bir insan, hayvan ya da objenin resmedildiği tablolar karşımıza çıkar. Bir başka deyişle Pirosmani bazı tablolarında hayata geniş bir açıyla bakıp doğayı ve insanları kalabalık motif ve sembollerle en küçük detayına kadar anlatırken diğer yandan tekil bir dünyayı tasvir eden eserler de üretmiştir. Yazar ve yönetmen Nika Luarsabishvili’nin seyirciyi çıkardığı “Pirosmani” yolculuğunda ise ressamın bu tablolara nasıl hayat verdiği, sahnede bu tablolara hayat verilerek sunuluyor.

Ünlü birinin biyografisini kaleme almak cesaret de gerektirir. Hem daha önce yazılanlardan farklı olma, yeni bir şey söyleme hem de o kişiyi doğru anlatabilme kaygısı. Yazar ciddi ve titiz bir araştırma sonucunda, Pirosmani’den kalan bilginin az olması, belgelerin kaybolmuş ya da unutulmuş olması, var olan belgelerin ise parça parça ve farklı yerlerde bulunması, Pirosmani hakkında öğrenilebileceklerin onu tanıyanların anılarından, bazı basılı malzemelerden elde edilmesi -ki bazı belgelerde kendi sözlerini de bulmuş- ve elbette daha sonra bu araştırmanın bir biyografiye evrilmesi aşamaları göz önünde bulundurulduğunda iki yılı aşkın bir sürede ancak tamamlayabilmiş metni. Yazar metnin yapısını anılardan yola çıkarak oluşturduğunu ancak rüyaların ve fantezilerin de oyunun estetik dünyasına destek verdiğini vurguladı.

Sanatçının biyografisini sanat ürününe dönüştürmek

Bir sanatçının biyografisini bir başka sanatçı nasıl ele alıp bir başka sanat ürünü yaratıp seyirciyle paylaşır? Bunu nasıl yapmalıdır? Hangi formları, nasıl kullanır? Nasıl inceliklere ve hassasiyetlere sahip olmalıdır? Sanatçının kişiliğinden, onun yaratıcılığından ve onun sanatsal görüşüne asla ihanet etmeden nasıl yeni bir sanat üretebilir? Bir sanatçının biyografisini onun hem özel hem sanatsal yaşamıyla birlikte nasıl anlatılabilir, özellikle de hakkında çok fazla bilgi bulunmuyorsa?

Peki ama neden Pirosmani, diye sorduğumda, Irine Kveliashvili bağımsız sanatçılar olarak kendimize bu işi neden yapıyoruz diye soruyoruz cevabını verdi. Nika Luarsabishvili, Pirosmani’nin genç kuşak sanatçılar için çok önemli bir sanatçı olduğunu, Pirosmani’nin trajik hayatının, sürekli bir mücadele içinde olmasının ve bunlara rağmen yaşamaya, üretmeye ve resim yapmaya devam etmiş olmasının onlara ilham ve sanat yapmaya devam etmeye dair güç verdiğini söyledi. Aynı kültürden gelen bir sanatçının yaşamını derinlemesine araştırmanın ve incelemenin, onun sanatsal üretimi ile kişisel yaşamı arasındaki bağları bulabilmenin ve bunu kendi yaptığı sanat formları içinde, yani bu örnekte tiyatro yoluyla, seyirciyle paylaşmanın, bu genç ve yeni topluluk için kendi sanatsal yolculuklarını da besleyen ve teşvik eden bir olgu olduğunu düşünüyorum.

Neden kukla tiyatrosu?

Oyunu seyretmeden önce, ekibe peki ama neden kukla tiyatrosu, diye sormuştum. Ekip bunu bana ne kadar anlatmaya çalışsa da sözcüklerin yetemediğini oyunu seyrettikten sonra anladım. Irine Kveliashvili, Gürcü kültürü için kukla tiyatrosunun önemine değindi. Ancak bir yandan da Gürcü Tiyatrosu’nda oyuncunun ne kadar hırslı ve tutkulu olduğunu, Pirosmani’yi canlandırması istendiğinde onu en iyi şekilde temsil edebilmek için yaşayacağı çabadan bahsetti. Çünkü seyircinin, oyuncunun Pirosmani’yi iyi oynayıp oynamadığı ya da ona benzeyip benzemediği üzerine ve genel olarak seyircinin Pirosmani konusunda fazlasıyla eleştirel olabileceklerini belirtti. Ama kukla ile ifade ettiğinizde ve hikâyeyi kukla tiyatrosu yoluyla anlattığınızda işin başkalaştığını söyledi. Oyunu seyrettiğimde, bazı metinlerin ve anlatıların formu yani biçimi de belirlediğini gördüm. Ekibin Pirosmani’nin yaşam öyküsüne yaklaşımının kukla tiyatrosu biçimiyle seyirciye doğru bir şekilde ulaşabildiğine şahit oldum.

 

“Pirosmani” yapımı ressamın yapıtlarıyla kendi hayat öyküsü arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Oysa ressam bir kukla, çevresindeki kişiler onun tablolarındaki kişilerden oluşan kuklalar, sahne tasarımının bir bölümü Pirosmani’nin motiflerinden ve tasvirlerinden oluşurken bir bölümü de Pirosmani’den esinlenerek yaratılan yeni motifler. Irine Kveliashvili bunlara, Pirosmani’nin figürlerini hissettiren kuklalar diyor. Oyunun sahne tasarımını sadece Pirosmani’nin yaratımıyla oluştursaydık, bu bir replikadan öteye gitmezdi, diye ekliyor. Sahne tasarımını yaratırken Pirosmani’nin özellikle biraz önce belirttiğim o tek bir kişi, obje veya nesneyi resmeden tablolarını niye yaptığı, ne anlatmak istediği üzerine de sorular sorduklarını belirtiyorlar. Bu sorular ise oyunda zaten cevaplanıyor. Nika Luarsabishvili’nin anılar kadar rüyalar ve fantezilerden de oluşturduğu oyun metni, ressamın hayatı göz önünde bulundurulduğunda yaşamış olması oldukça muhtemel anları da içeriyor. Bu anlar, başına gelenler ve deneyimler onu özellikle bu resimleri yapmaya itmiş olabilir hissiyatına getiriyor seyirciyi. O anda kuklalar, tasvirler ile anlatılan hikâyede seyirci, Pirosmani’nin sanatını icra ederken nasıl bir haletiruhiye içinde olduğunu duyumsarken sanat eseri ile yaşam arasındaki ilişkiye dair bir duygulanım yaşıyor. Mesela, Pirosmani’nin hayatını seyrederken bu hayata en çok tanıklık etmiş olan bir kişiyle karşılaşıyoruz. Hikâyenin bir bölümü Pirosmani ile bu karakter arasında geçerken bu figürün, Pirosmani’nin The Gate Keeper tablosundaki figür olduğunu anlıyoruz. Keza diğer karşılaştıkları kişiler, yaşadığı deneyimlerdeki kişiler de tablolarındaki kişilere dönüşüyor. Ya da belki de tam tersini göstermek istiyor topluluk bize, tablolarındaki kişilerin onun hayatını anlatan karakterlere büründüğünü.

İşte de tam da bu yüzden “Pirosmani” oyunu hem estetik hem dramaturjik hem de biçimsel olarak bir sanatçıyı sanatla anlatabilmenin yolunu bulmuş ve seyircisini sanatçı ile sanatı arasındaki derin sularında gezdiriyor, diyebilirim. Şunu düşündürtüyor oyun seyrciye: The Gate Keeper belki de en doğru anılarını taşıyordur bir ressamın. Onun yürüyüşünü, ağlayışını, gülüşünü, bakışını, yaşantısını en iyi o gözlemlemiş, tanık olmuş ve deneyimlemiştir. Belki de tam da bu nedenle Pirosmani bir ressam olarak onun resmini yapmış, onu ölümsüzleştirmek istemiştir. Çünkü onun gözlerinde kendisi, Pirosmani vardır. Bize bakan o gözlerdir en iyi Pirosmani’yi anlatan. Belki de sırf bu nedenledir, ünlü Zürafa tablosundaki insan gözleri. “Pirosmani” oyunu da sanatçı ile eseri arasındaki ilişkiyi, kukla tiyatrosu biçimiyle bütünlüyor. Irine Kveliashvili’nin belirttiği gibi karanlıktan ışığa doğru resmeden Pirosmani’nin hayatının anlatıldığı sahnede de karanlığın içinde bir ışık beliriyor: Sekiz yaşına kadar onu seven, ona şefkatle yaklaşan bir ailede büyüyen ve bunu kaybeden bir ressam. Karanlığın içindeki o ışık ise, belki o mahrum kaldığı ve aradığı sevgi ve şefkat, belki de onu resimlerini yapmaya iten itki, ilham, belki de birbirlerini besleyen her ikisi de.

Tüm oyun, kukla ve tasvirlerin görselliğinde bir anlatı dünyası yaratırken oyuncuların hassas, nazik ve estetik hareketleriyle ressamın duygu dünyasını duyumsuyoruz. “Pirosmani” sadece bir ressamın hayatını seyirciyle paylaşmıyor hem ressamın hem de bu oyunu yaratan topluluğun sanat üretimine dair tanıklığa çağırıyor seyirciyi. The Wandering Moon Theatre topluluğu Pirosmani’ye sahnede hayat verirken bize şunun cevabını gösteriyor: Bir sanatçı bir başka sanatçıyı kendi yaptığı sanat yoluyla nasıl anlatabilir? Topluluk belki de kendini anlamaya, kendini anlamlandırmaya, kendini anlatmaya çalışıyor seyirciye Pirosmani’yle, “Pirosmani” yapımında. Belki de kendini şimdide anlatabilmenin yolu, “Bir Sanatçı Ardında Ne Bırakır?” sorusunu sormak ve geçmişte kendini arayıp bulma çabasıdır.

 

Yazan ve Yöneten: Nika Luarsabishvili

Sahne ve Kukla Tasarımı: Nino Kitia ve Irine Kveliashvili

Kuklacılar: Levan Baidauri, Giorgi Totadz, Alexander Kvezereli, Nini Kotashvili, Nika Mchedlishvili, Nanisha Metreveli, Luka Chulukhadze, Lela Khachaturov

Sesler: Levan Tsuladze, Gia Kitia, Archil Sulakvelidze, Nekoloz Ghugunishvili, Marie Kitia, Nanisha Metreveli, Alexander Kvezereli, Nika Luarsabishvili, Mariam Gulasvili, Jeji Skhirtladze

 

Batı Karadeniz Çevre Gönüllüleri Platformu kuruldu

Mavera Maden şirketi tarafından Devrek, Akçakoca, Alaplı’nın Fındıklı, Belen, Kasımlı, Doğancılar, Kocaman ve Alaplı’ya sınır olan Akçakoca’nın birçok köyüne sınır 1774hektar ormanlık alanda altın aramak için ruhsat alması ile Karadeniz Ereğli, Alaplı ve Akçakoca çevre gönülleri tarafından başlatılan mücadelede daha etkin şekilde hareket edilmesi amacıyla Batı Karadeniz Çevre Gönüllüleri Platformu kuruldu.

Alaplı, Devrek ve Akçakoca’da altın madeni aranması, işletilmesi yönündeki girişimlere karşı insan sağlığının, çevrenin, ekolojik yaşamın ve tarihi, kültürel yapının korunması için yapılabilecek mücadelenin tartışıldığı ve Batı Karadeniz Çevre Gönüllüleri Platformu’nun kurulduğu toplantı geçen hafta Alaplı’da yapıldı.

Cumartesi günü Alaplı’da düzenlenen toplantıda toplantıda vahşi madenciliğin çevreye ve doğaya vereceği zararlar detaylı olarak anlatıldı.

Özellikle Zonguldak bölgesinde altın madenciliğiyle ilgili birden fazla arama ruhsatı verilmesinin ‘biri olmazsa diğeri olur’ düşüncesiyle verildiğinin altının çizildiğinin toplantıda, ‘Türkiye’de altın madenciliğinde yabancı şirketlerin payının yüzde 50’den fazla olduğu, bu şirketlerin devlete yüzde 1 pay verdiği anlatıldı’ ifade edildi.

Altın madenciliğinin gündeme geldiği alanların genellikle tarım arazisi ve su havzalarından oluştuğu ifade edilen toplantıda; çok sayıda köyün su ihtiyacını bu alanlardan karşıladığı, ‘dünyanın en yaşlı ağaçlarından biri olan porsuk ağacının bu alana çok yakın bir noktada bulunduğu, Alaplı’daki ormanların tarihi ormanlar olduğu ve 1. ve 3. derece SİT alanı olduğu’ vurgulandı.

Devrek’te belirlenen maden arama alanında ise Bizans dönemi tarihi kalıntılara sahip olduğu, dereler, su mağaraları ve ekolojik yapısıyla bazı alanların SİT alanı olduğu belirtilirken, yine bu alanda Filyos Projesi kapsamında bu alana bir gölet yapımının planlandığı ve su ihtiyacının buradan karşılanacağı, bu yanıyla Alaplı, Devrek ve Akçokoca’yı kapsayan vahşi altın madenciliği girişimlerinin Çaycuma’yı da etkileyeceği vurgulanarak Zonguldak’ta Valilik ve İl Özel İdaresi’nin ‘Su Birliği’ çalışmasının da izlenmesi gerektiği ifade edildi.

En büyük tehlike siyanür

Akçakoca’da altın madenciliği için seçilen sahanın tarım ve orman alanı olduğu, köylülerin su ihtiyacını sağlayan gölete 700 metre mesafede, Akçakoca’ya su sağlayan Sarıyayla Barajına bitişik bulunduğu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin su ihtiyacını karşılayan Melen Çayı’na çok yakın olduğu vurgulanırken, altın madenciliğinde 1 ton malzemeden 1 gram altın elde edildiği ve siyanür kullanıldığı vurgulanarak bunun engellenememesi durumunda söz konusu alanın insan sağlığı açısından yaşanamaz hale geleceği, doğal yapıyla birlikte tüm çevrenin tahrip olacağı, hatta fındık üretiminin ve tarımın biteceği, ekolojik yıkımla beraber köylülerin mülksüzleşeceği vurgulandı.

Filyos Vadi’sinde, Zonguldak Çatalağzı’nda termik santrallerin yarattığı çevre sorunlarının, Ereğli’de Erdemir’in yarattığı hava kirliliği ve Cüruf atıkları gibi sorunlarının ve genel olarak Batı Karadeniz’de yaşanan Ekolojik sorunların da masaya yatırıldığı toplantıda çevre tahribatlarına karşı bölge halkı olarak ortak bir mücadelenin hedeflediği ifade edildi.

Toplantı sonunda alınan karar gereği kurulan Batı Karadeniz Çevre Gönüllüleri Platformu ile hem Devrek, hem Alaplı hem de Akçakoca’da ki vahşi madencilikle ilgili mücadeleye en etkin şekilde devam edileceği ifade edilirken, ‘Platformun şimdilik, Zonguldak merkez, Ereğli, Alaplı, Akçakoca, Devrek,Çaycuma temsilcilerinden oluştuğu ve önümüzdeki süreçte çevre sorunu yaşanan diğer yerleşim bölgeleri ile işbirlikleri aranacağı’ kaydedildi.

Greenpeace verilere ulaştı: Afşin-Elbistan A Termik Santrali kirlilik yayıyor

Greenpeace Türkiye, Kahramanmaraş’taki Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin Sürekli Emisyon Ölçüm Sistemi (SEÖS) verilerine ulaştı. İlk kez elde edilen veriler, iki yeni ünite daha yapılması planlanan santralde ölçülen Karbonmonoksit (CO), Kükürt Dioksit (SO₂), Azot Oksitler (NOx) ve Toz (PM10) değerlerini gösteriyor. Buna göre ortalama değerler, yönetmelik sınırlarını 1 buçuk kattan 8 kata kadar aşıyor. CO, SO₂, NOx ve PM10, kalp ve solunum yolu problemlerinden kansere kadar pek çok hastalığa neden oluyor. Aynı zamanda biyoçeşitlilik kaybı ile su kaynaklarının kirlenmesi gibi çevresel sorunlara da yol açıyor.

Veriler üç yıllık bir hukuki mücadele sonucu elde edildi. 2021 yılında bölge halkından gelen yoğun kirlilik şikayetleri üzerine 12 yöre sakini Greenpeace Türkiye ile birlikte santrallere dair SEÖS verilerini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından talep etti. Sürecin sonunda Bakanlık istenilen belgelerin bir kısmını paylaştı.

Bakanlıkça Afşin-Elbistan A Termik Santralinin üç ünitesine dair paylaşılan veriler 1.07.2020 – 17.10.2020 tarihleri arasını kapsıyor. Verilere göre, Kükürt Dioksit (SO₂) ortalama değerleri sınırın 8 katına, Toz (PM10) ortalama değerleri sınırın 4 katına, Karbonmonoksit (CO) ortalama değerleri sınırın 3 katına, Azot Oksitler (NOx) ortalama değeri sınırın 1,5 katına kadar ulaşıyor. Saatlik ölçümlerde ise limit aşımlarının çok daha yüksek olduğu anlar var. Verilerdeki maksimum değerler dikkate alındığında CO değerinin sınırın 19 katına, NOx değerinin sınırın 2 buçuk katına, SO₂ değerinin sınırın 44 katına, PM10 değerinin sınırın 14 katına dek yükseldiği saatlerin görülmesi dikkat çekiyor.

Greenpeace Türkiye İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Emel Türker Alpay, “Her ne kadar istediğimiz tüm veriler bizimle paylaşılmış olmasa da, 3 buçuk aylık veriler dahi filtreleme sistemindeki sorunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte termik santrallerin tüm filtre sistemleri mevzuatlara uygun çalışsa dahi ölüm saçtığını biliyoruz. dedi. Türker-Alpay ayrıca “Santrale, bütün çevre ve sağlık zararlarına rağmen halen iki yeni ünite yapılması planlanıyor. 6 Şubat depreminin merkez üssü olan Elbistan, yeni termik santrallere değil, bölge halkının refahını ve çevre sağlığını merkeze alan  adil ve yeşil bir yeniden inşa planına ihtiyaç duyuyor” şeklinde konuştu.

Türker-Alpay, Greenpeace Türkiye’nin taleplerini şöyle sıraladı:

  • Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Afşin-Elbistan A Termik Santraline, çevre iznini hangi gerekçelerle verdiğini derhal açıklamalıdır.
  • Santrallerin SEÖS verileri ve raporları düzenli olarak kamuya açık bir şekilde paylaşılmalıdır.
  • Termik santrallerin bölgede yarattığı kirliliğin sağlık etkilerini etkili bir şekilde değerlendirebilmek ve halk sağlığını korumak için düzenli sağlık taramaları yapılmalı ve kirlilikten etkilenen bölgelere yönelik halk sağlığı önlemleri alınmalıdır.
  • Türkiye’nin en büyük dördüncü ovası üzerine kurulu termik santrallerin bölgede yarattığı kirliliğin kümülatif çevresel etkilerini etkili bir şekilde değerlendirebilmek için gerekli çalışmalar yapılmalı ve önlemler alınmalıdır.
  • Türkiye’nin iklim değişikliği hedefleri, bölgedeki mevcut çevre kirliliği, sağlık etkileri ve depremin yarattığı tahribat göz önüne alınmalıdır. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Afşin-Elbistan A Termik Santralinin ek ünitelerine ilişkin projenin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporuna onay vermemelidir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı projeyi iptal etmelidir. Kaynaklar, bölgenin çevresel ve sağlık yükünü artıracak termik santral projeleri yerine adil ve yeşil yeniden inşa için kullanmalıdır.

[İklim Masası] COP29 kararları zayıf: “Jeopolitik gelişmeler iklim eylemini yavaşlatıyor”

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen İklim Zirvesi’nde (tam adıyla 29. Taraflar Konferansı ya da COP 29) yeni iklim finansmanı hedefi belirlendi ve karbon ticaretine imkan sağlayacak piyasa mekanizmalarının kuralları üzerinde anlaşmaya varıldı.

Gelişmekte olan ülkeler grubu G77’nin yılda 1,3 trilyon dolarlık finansman talebine karşın gelişmiş ülkeler, 2035 yılına kadar yılda 300 milyar dolar sağlamaya ‘önderlik etme’ taahhüdünde bulundular. Buna karşın 1,3 trilyon dolar hedefinin metinde bir vizyon olarak yer alması, bir başarı olarak duyuruldu.

Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu, jeopolitik gelişmeler dolayısıyla bir trilyon dolar hedefini gerçekçi bulmayanlar için dahi 300 milyar doların oldukça düşük bir miktar olduğuna dikkat çekti. Enflasyon da dikkate alındığında yeni hedefin, 10 yıl önce verilen yılda 100 milyar dolarlık hedefe çok yakın olduğunu vurgulayan Ediboğlu, karar metninde 1,3 trilyon dolar çağrısı yapılmasının ise pratikte herhangi bir etkisi olmayacağını belirtti.

Finansman hedefinin düşük olmasının jeopolitik koşullarla ve gelişmekte olan devletler ile gelişmiş devletler arasındaki farkın kapandığı bir süreçte olmamızla ilgili olduğunu savunan Ediboğlu, bu durumdan küçük ada devletlerinin ve en az gelişmiş ülkelerin zarar göreceğini ekledi. ‘Böyle dönemlerde çevreyi önceliklendirmek de zorlaşıyor,’ diyen Ediboğlu’na göre gelişmekte olan devletlerin 300 milyar doları kabul etme nedenleri de bu belirsizlik.

Ediboğlu, COP29’un bir diğer önemli sonucu olan piyasa mekanizmaları hakkında ise net bir değerlendirme yapmanın zorluğuna işaret etti. Devletlerin birbirleriyle işbirliği yapmak için bir mekanizmaya ihtiyacı olsa da, bu sistemin manipüle edilmeyecek ve emisyonlarda artışa sebep olmayacak şekilde tasarlanması büyük önem taşıyor. Ne var ki COP29’da belirlenen kurallar, bunun için yeterli olmayabilir. Ediboğlu, ‘bu şartlarda piyasa mekanizmaları birçok devlet için bir para kazanma aracına dönüşebilir,’ diyor.

Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü Kıdemli Araştırmacısı Dr. Ezgi Ediboğlu’nun COP29’a dair değerlendirmelerini aşağıda paylaşıyoruz:

Çok düşük bir hedef üzerinde anlaşıldı

COP29’un iki önemli gündem maddesi vardı. Bunlardan ilki ve en önemlisi, yeni toplu sayısallaştırılmış hedefin belirlenmesiydi. Buna kısaca yeni finansman hedefi diyebiliriz. İkincisi ise piyasa mekanizmaları konusunda bir anlaşmaya varılmasıydı.

Yeni finansman hedefinin belirlenmesi meselesi çok önemliydi çünkü bundan önceki hedef 2015 ve 2025 arasını kapsıyordu. 2025 ve sonrası için ise yeni bir hedef gerekliydi. COP29’da 2035’e kadar geçerli olacak yeni bir hedef belirlendi. Eski hedef 100 milyar dolar iken yeni hedef 300 milyar dolar oldu. Talep edilen miktarın bir trilyon dolardan fazla olması nedeniyle bu 300 milyar dolarlık yeni hedef çok eleştirildi.

Açıkçası ne umarsak umalım, ne kadar olumlu bakarsak bakalım, süreci takip edenlerin 1 trilyon dolar hedefine ulaşılmasıyla ilgili gerçek bir umudu olduğunu söylemek zor. Fakat buna rağmen 300 milyar dolar çok düşük bir hedef. Hatta bazı yorumcular haklı olarak şuna dikkat çektiler: Enflasyona vurduğumuzda zaten neredeyse 10 yıl önce verilen 100 milyar dolar hedefine yakın olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim bazı gelişmekte olan devletlerin temsilcileri de bu miktar ilk duyulduğunda ‘şaka mı bu?’ dediler.

Bu arada karar metninde, devletlerin 1,3 trilyon dolar finansman sağlanmasına katkıda bulunabileceklerine dair bir ifade de yer alıyor. Buna dair bir çağrı yapılmış olsa da aslında bir anlamı yok. Birçok gazete bunu bir başarı hikayesi gibi sundu fakat aslında bu doğru değil; pratikte herhangi bir etkisi olmasını beklemiyorum.

Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark kapanıyor

Finansman hedefinin düşük olması üzerinde etkisi olan faktörlerden biri, artık gelişmekte olan devletlerle gelişmiş devletler arasındaki gelişmişlik farkının kapandığı bir süreçte olmamız. Bu da bir sürü devletin kendini geri çekmesine neden oluyor.

Uzun süredir Çin, Hindistan, Brezilya gibi bir sürü gelişmekte olan devletin güçlendiğine tanık oluyoruz. Bunların yanı sıra Arap dünyasında Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri gibi hem çok zengin hem de çok fazla salımdan sorumlu ülke var. Bunların iklim finansmanına destek olmaması, hatta üstelik bu finansmandan faydalanabilecek olmaları, gelişmiş devletler için sıkıntılı.

Bu durum ciddi tartışmalar yaratıyor. ‘Tüm bunlardan kim zarar görüyor,’ derseniz, en başta küçük ada devletleri geliyor. Okyanuslarda küçük küçük birçok ada devleti var ve bunların kendi ekonomilerine yön verme veya iklim değişikliği ile savaşma imkanları yok. Bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler’in (BM) ‘en az gelişmiş devletler’ kategorisinde yer alan 45 ülke de benzer durumda.  İklim eylemi için bu ülkelerin kesinlikle finansmana ihtiyacı var.

Bir sürü küçük ada devletinin iklim hedefleri, şartlı hedefler. Diyorlar ki ‘şu kadar azaltım yapabilmek için şu sistemi kuracağız, şöyle bir birim açacağız, şöyle bir proje geliştireceğiz, fakat bunları ancak bize iklim finansmanı sağlarsanız yapabileceğiz’. Gelişmekte olan ülkelerdeki birçok proje, iklim finansmanı sağlanması şartına bağlı. Bu ülkelerin samimiyetle finansmana ihtiyacı var.

Finansmanın kredi olarak sağlanması sorunlu

Öte yandan iklim finansmanının net bir tanımı yok. Örneğin bu finansman sadece kamu kaynaklarından mı gelecek, yoksa özel sektör de dahil olacak mı? Belli değil. Her anlaşmada tekrar kararlaştırılıyor.

Paris Anlaşması, Madde 9.3 kapsamında ‘iklim finansmanı’, kamu kaynakları ile sınırlı değil. Fakat ‘sadece kamu kaynaklarından 300 milyar dolar verilecek,’ gibi bir karar almak mümkündü. Böyle bir hedef Paris Anlaşması’yla çelişmiş olmazdı, yalnızca daha spesifik bir hedef koymak anlamına gelecekti; yapılamadı. COP29’da kararlaştırılan 300 milyar dolar hem miktar olarak çok az hem de her kaynaktan gelebilecek.

Oysa gelişmekte olan devletler, iklim finansmanının genelde kredi olarak verilmesinden oldukça şikayetçiler. Kredi verildiğinde, bazı gelişmiş devletlerin ve bankaların, iklim finansmanı sağlamaktan kâr ettiğine dair eleştiriler yapılıyor. Buna karşın COP29’da bu sorunu çözmeye yönelik bir karar alınamadı. Dolayısıyla bu 300 milyar doların nasıl verileceğinin ucu açık; muhtemelen yine kredi ile devam edecek.

Bir diğer mesele ise bu miktarın 2035’e kadar hedeflenmiş olması. Bir önceki hedefte, 2015’ten itibaren yılda 100 milyar dolar verilmesi amaçlanıyordu. Bu ilk defa 2022’de başarılabildi. Dolayısıyla 300 milyar dolar hedefi 10 yıllık değil de beş yıllık olsaydı, değişen koşullara göre hedefi yükseltebilmek adına daha mantıklı olabilirdi. Ancak maalesef gelişmiş devletler buna bile ikna edilemedi. Bunun önemli bir nedeni, küresel trendlerde büyük bir değişim yaşanıyor olması.

Jeopolitik gelişmeler iklim eylemini yavaşlatıyor

Amerikan seçimlerinin COP29 üzerinde oldukça olumsuz bir etkisi oldu. Trump yeniden başkan seçildi ve eğer bu seneki müzakerelerde Trump’ın atadığı müzakere heyeti olsaydı, muhtemelen bu 300 milyar dolara da yazı olmayabilirlerdi. Bu olasılık, ciddi korku yarattı.

İkinci olarak şu an Avrupa’da bir ekonomik kriz var. Sağ partilerin yükselişi ve programlarında iklim değişikliğinden olumsuz söz etmeleri, Avrupa’dan gelen finansmanın da azalması riskini doğuruyor.

Aynı zamanda dünyada devam eden savaşlar var. Bu bence büyük bir çelişkiye de işaret ediyor. Örneğin COP28’de her sektörün sebep olduğu emisyonlar hakkında konuşulmaya çalışıldı; fakat savaşlar görmezden geliniyor, çevresel etkilerini hiç bilmiyoruz. Bu yıkımın ardından da yeniden yapılanmayla ilgili ayrı giderler söz konusu olacak.

Bu savaşların bir diğer sonucu da ülkelerin işbirliğine daha az açık hissetmeleri, kendilerini daha fazla korumaya almaları. Böyle dönemlerde çevreyi önceliklendirmek de zorlaşıyor. Küçük ada devletlerinin ve en az gelişmiş devletlerin de bu belirsizlik nedeniyle 300 milyar doları kabul ettiklerini düşünüyorum.

COP29’da piyasa mekanizmaları üzerinde anlaşıldı

COP29’un ikinci önemli gündem maddesi ise piyasa mekanizmalarıydı. Piyasa mekanizmaları derken şunu kastediyoruz: Bildiğiniz gibi devletler, karbon salımlarını ne kadar azaltacaklarına dair sözler veriyorlar. Piyasa mekanizmaları, bu hedefleri yerine getirebilmek için devletlerin birbiriyle işbirliği yapması olarak düşünülebilir. Bunun en önemli ve en bilinen yöntemi ise karbon transferi; yani ülkelerin veya şirketlerin karbon kredisi alıp satmaları. Bununla ilgili mekanizmalar, piyasa mekanizmaları olarak tanımlanıyor.

Bu çerçevede üç ayrı mekanizmadan bahsediliyor: İlki, iki devletin kendi arasında anlaştığı bir mekanizma. İkincisi, iklim değişikliği rejimi altında kurulacak bir yapı ve bu yapının öngördüğü usullerle yapılacak bir ticaret. Son olarak da piyasa mekanizması sayılmayan farklı işbirliği yöntemleri. Bununla da teknoloji transferi gibi, daha proje bazlı yöntemler kastediliyor.

Piyasa mekanizmaları aslında 1997 tarihli Kyoto Protokolü’nün 2005’te yürürlüğe girmesinden bu yana uygulanıyor. Kyoto’nun en çok uygulanan mekanizmasının ismi ‘Temiz Kalkınma Mekanizması’ idi fakat sonuçları oldukça kötü oldu. Bir sürü sorun yarattığına ve hatta emisyonların artmasına sebep olduğuna dair çalışmalar var.

Burada karşılaşılan soruna ‘çifte sayım’ deniyor. Emisyon azaltımı sağlandığında belli miktar karbon kredisi ortaya çıkıyor ve bu alınıp satılıyor. Ancak aynı azaltım, hem krediyi satan hem de alan ülkenin verilerine işlendiğinde, bir birim azaltım sağlanmışken iki birim azaltım sağlanmış gibi görünüyor.

2015 tarihli Paris Anlaşması’nda da piyasa mekanizmaları kurulmasından bahsedildi, ancak Kyoto’da yaşanan sorunları engelleyecek bir yöntem kurmak, bir teknik altyapı oluşturmak gerekiyordu. Dolayısıyla aslında 2015 yılından beri bu uygulamanın nasıl olacağı tartışılıyor.

Glasgow’da düzenlenen COP26 ile birlikte, üzerinde tartışılabilecek bazı kurallar ortaya çıkmaya başladı. Geçen yıl Dubai’deki COP28’de bu konuda epey yol alındı; hatta nihayet kurallar üzerinde anlaşılabileceğine dair de bir beklenti oluşmuştu ancak yapılamadı. O yüzden de bu sene COP29’da alınan ilk ciddi karar, piyasa mekanizmaları üzerinde anlaşmak oldu.

Para kazanma aracına dönüşebilir

Tüm bu mekanizmalarda şirketlerin nasıl bir rol oynayabileceğini netleştirmek de önemli çünkü bu yeterince iyi anlaşılmıyor. Devletlerin birbiriyle anlaştığı ilk yöntemde, özel şirketlerin de işe dahil edilmesi mümkün. Bu kararı her devlet, kendi karbon kredilerinin yönetimiyle ilgili olarak verebilecek. Fakat şirketlerin takibi ve şeffaflığı bu mekanizmanın dışında kalacağı için, kötüye kullanma konusunda ciddi endişeler var. İklim değişikliği rejiminin kendi kurduğu piyasa mekanizmasında ise şirketlerin de katılabileceği açıkça ifade ediliyor.

Genel olarak piyasa mekanizmaları konusu oldukça tartışmalı; netlikle ‘iyi’ veya ‘kötü’ diyebilmek zor. Öncelikle şu bir gerçek ki eleştirilerin çok haklı olduğu birkaç nokta var. Diyelim ki siz emisyonları çok düşük olan bir ülkesiniz, yani emisyonlarınızı azaltmak gibi bir derdiniz yok ve esas sorununuz iklim değişikliğine uyum. Belki iklim değişikliği nedeniyle ülkeniz sular altında kalacak. Böyle çok sayıda küçük ada devleti var. Bu durumda, kendi emisyonlarını azaltamayan büyük bir devlet gelip karbon haklarından satın alabiliyor. İki ülke bu şekilde kendi arasında anlaşabiliyor.

Şu anda bu şekilde anlaşabilecek altyapıya sahip birkaç devlet var. O kadar teknik bir mesele ki çok az sayıda ülke bunu yapabiliyor. Ama düz mantıkla düşünecek olursak, ciddi emisyona sebep olmayan birçok az gelişmiş ülke veya küçük ada devleti var. Böyle olunca ne oluyor? İsviçre veya Almanya gibi bir ülke gidip buralardan kirletme hakkı satın alıyor ve kendi emisyonlarını düşürmek zorunda kalmıyor. Öte yandan bu alım-satım işlemi olmasaydı o küçük devletin salım yapıp yapmayacağı da belli değil. Kısacası bu uygulama bir yerde emisyonların artmasına bile sebep olabiliyor ve bu nedenle de haklı olarak çok eleştiriliyor.

COP29’da alınan yeni karara ilişkin en önemli endişe de maalesef bu: Çifte sayımın tam olarak önüne geçecek kurallar belirlenmiş değil. Bunun yanı sıra hesap verebilirliğe dair de hiçbir şey yok. Ancak yine de bu kuralları acilen kabul ettiler. Bu şartlarda piyasa mekanizmaları birçok devlet için bir para kazanma aracına dönüşebilir. Gelişmiş ülkeler de bir kısım yükümlülüklerini az gelişmiş ülkelere aktararak beş-on yıl zaman kazanabilirler.

Bir devleti çok zorlarsanız, yapmaz

Ancak aynı zamanda şöyle de bir gerçek var: Birçok şirketin ve devletin, çok kısa süre içinde emisyonlarını çok ciddi şekilde azaltması gerekiyor. Bunların bu sürece adapte olabilmeleri için bir planlama, yatırım yapma, sonuç alma dönemleri var. Örneğin güneş enerjisine yatırım yapacak vs. Devletler için de durum aynı. Bu planlama döneminde ekonomilerini çat diye durduramazlar, bu gerçekçi değil. Yani hem ekonomilerinin çok ciddi etkilenmemesi için hem de bu süreci yönetebilmeleri adına bazen bu gibi destekler almaları gerekiyor. Öbür türlü ne söz verirlerse versinler tutamayabilirler ya da hiç söz vermeyebilirler.

Uluslararası hukukta şunun anlamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum: Bir devleti çok zorlarsanız, yapmaz. Kyoto’da tam olarak bu yaşandı; ülkeler gerçekleştiremeyecekleri taahhütlere imza atmadılar.

Kyoto Protokolü döneminde sadece 2008-2012 için bağlayıcı hedefler kabul edildi, 2012-2020 hedefleri ise ironik olarak 31 Aralık 2020’de yürürlüğe girdi ve haliyle de uygulanmadı. ABD, Kyoto’ya hiç taraf olmadı ve bazı COP’larda rejimi bilerek zora soktu. Zaten Paris Anlaşması da bu yüzden her devletin kendi taahhüdünü vermesi üzerine kurulu. Diğer türlü, Kyoto gibi bağlayıcı taahhütler olduğu zaman, ilerleme kaydedilemedi.

Dolayısıyla bu süreçte devletlerin ilerleyebilmek için çok zorlanmasından sonuç alınamayacağını ve işbirliğine ihtiyaç duyacaklarını akılda tutmak lazım. Ancak geçmişteki kötü deneyimlerden öğrenmek, çifte sayımı engellemek çok önemli.

Fosil yakıtlardan uzaklaşma havada kaldı

Yeni finansman miktarı belirlenmesi ve piyasa mekanizmalarına dair kurallarda anlaşılması, COP29’un iki temel meselesiydi. Bunlarla birlikte diğer iki önemli konu olarak ise 2025’te ülkelerin iklim hedeflerini güncelleyecek olması ve fosil yakıtlardan çıkış meselesi sayılabilir.

Dubai’deki COP28’de enerjiyle ilgili çok ciddi kararlar alındı. İklim değişikliğinin temel sebebi olan fosil yakıtlar, ilk defa bir COP kararına girdi; fosil yakıtlardan ‘uzaklaşma’ kararı alındı. Bu konunun Azerbaycan’da nasıl yönetileceği meselesi çok önemliydi çünkü COP süreçleri yıldan yıla devam eden süreçlerdir; hemen hiçbir konu tek bir yılda bitmez. Fakat maalesef bu iki konuda da neredeyse hiçbir gelişme olmadı. Ne devletlerin iklim hedeflerini güçlendirmesiyle ne de fosil yakıtlardan çıkışla ilgili elle tutulur bir gelişme yaşanmadı. Bunların tamamı önümüzdeki seneye ertelendi.

Her COP’tan atılım beklemek hayalperestlik

COP süreci çok eleştiriliyor, bununla ilgili de şuna dikkat çekmek istiyorum. Normalde, uluslararası hukukta bir konuyla ilgili bağlayıcı bir anlaşma yapılır ve o uygulanır. İklim değişikliğinde böyle bir yöntem uygulanmadı. Rejim, bir çerçeve anlaşmayla kuruldu ve sonraki yıllarda taraflar her yıl bir araya geldi. Bu buluşmalarda yeni kararlar alındı ve Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması gibi yeni anlaşmalar yapıldı. Konu hakkında ne uluslararası bir örgüt kuruldu ne de anlaşmaların uygulanmasıyla ilgili gidilecek bir mahkeme oluşturuldu. Bu anlamda uluslararası çevre hukuku, kendine has gelişen bir yapı oldu.

Son 30-40 yılda kurulmuş bir rejimden bahsediyoruz ve şu anda bütün dünya devletleri, iklim değişikliği nedeniyle yasalarını değiştirmeye çalışıyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin üye sayısı, BM’nin üye devlet sayısından daha fazla. Bu kadar büyük etkisi olan ve sıfırdan yaratılmış bir model üzerinden giden bir uluslararası hukuk denemesi ile karşı karşıyayız. Bence bunu, bağlayıcı bir anlaşma ile elde edemeyebilirdik.

Ne kadar çok kriz çıksa da, ekonomik kriz yaşansa da, Trump gibi biri ABD’ye başkan seçilse de rejim bir şekilde devam ediyor. Ancak her COP’tan müthiş bir sonuç beklemek, çok çevreci sonuçlar vermesini beklemek, hayalperest bir yaklaşım.

Aşağı yukarı 200 devletten söz ediyoruz. Rusya ve Suudi Arabistan gibi, birçok gelişmeyi engellemeye çalışan devletler var. Diğer yanda Avrupa Birliği gibi, herkese etik değer öğretmenliği yapan fakat aslında finansman sağlamayan devletler de var. Tüm bu devletlerin aynı kararlar üzerinde anlaşması gerekiyor; bu müthiş bir uğraş. Uzlaşmaya dayalı bir süreç söz konusu olduğunda, bir diktatörlükte olacağı  gibi hızlı sonuç alınamıyor. Ancak bu COPların işe yaramadığı, etkili olmadığı anlamına da gelmiyor.

Ev sahibi ülkeler, oybirliği ile belirleniyor

COP’a demokratik olmayan veya fosil yakıt üreticisi olan ülkelerin ev sahipliği yapması da çok eleştiriliyor. Aslında COPlara ev sahipliği yapacak ülkeler şöyle belirleniyor: İklim rejiminde dünya, beş coğrafi gruba ayrılmış ve COP her sene başka bir coğrafi bölgede gerçekleşiyor. O bölgeden devletler aday oluyorlar ve ev sahibi, oybirliği ile belirleniyor. Sonuç olarak bunlar BM’ye üye, kabul görmüş devletler ve bir şekilde yönetiliyorlar. Ev sahipliği yapmaları da oybirliği ile kararlaştırılmış. Burada devletlerin yönetim şekli üzerinden itiraz etmek, üstenci bir yaklaşım. Bunların yapıcı yorumlar olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan ev sahibi ülkenin COP süreci üzerinde önemli etkisi var. Mesela Azerbaycan süreci çok kötü yönetti ancak bunun sebebi yönetim biçimi miydi, emin değilim. Nitekim Birleşik Arap Emirlikleri de demokratik değil ancak COP28’i kötü yönettiklerini düşünmüyorum. Yine Danimarka, 2009 yılındaki COP’u oldukça kötü yönetmişti. Müzakere alanına kimse sığmadı; bizim gibi dışarıdan gelen temsilcileri dahil etmediler. Bir sürü antidemokratik uygulama yapıldı. Dolayısıyla süreci doğrudan ev sahibinin rejimine ya da ekonomik yapısına bağlamak doğru bir yaklaşım değil.

 

Dr. Ezgi Ediboğlu, İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk lisans derecesini tamamladıktan sonra çevre hukuku alanında avukatlık yapmış ve Marmara Üniversitesi’nde Kamu Hukuku Yüksek Lisans programına katılmıştır. Millî Eğitim Bakanlığı’ndan yüksek eğitim için burs aldıktan sonra Marmara Üniversitesi’ndeki eğitimini askıya alarak Birleşik Krallık’a taşınmış ve burada Aberdeen Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Yüksek Lisans ve Doktora çalışmalarını tamamlamıştır.

Yüksek eğitiminde ana olarak Birleşmiş Milletler iklim değilikliği rejimi ve çevreye duyarlı teknolojilerin transferinin olası hükümetler arası yöntemlerine odaklanmıştır.

Doktora sonrası iki yıl kadar Türkiye’de akademisyenlik yapmış ve aynı zamanda 2021/22 Mercator – İPM Araştırmacısı olarak İstanbul Politikalar Merkezi bünyesinde ‘İklim Değişikliğiyle Mücadelede Teknolojik Yol Haritası: Türkiye İçin Bir Öneri’ adlı projesini yürütmüştür.

Türkiye’de bulunduğu sürede çalışmalarına Türkiye’nin iklim değişikliği rejimi altındaki durumunu da eklemiştir. Konu hakkında çalışmaya KAHİP ve kurucu üyelerinden biri olduğu Gıdanın Durumu Derneği gibi sivil toplum kuruluşları ile devam etmektedir.

2023 yılının başlarından beri Max Planck İnovasyon ve Rekabet Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı olarak çalışmaktadır. Uzmanlık alanları arasında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Rejimi, çok taraflı çevre anlaşmaları, teknoloji transferi, uluslararası çevre hukuku ve uluslararası örgütler hukuku sayılabilir.

 

[İklim Masası] İklim değişikliğine uyum için daha fazla finansman ayrılmalı

İklim değişikliği nedeniyle 2024, kaydedilen en sıcak yıl olmaya doğru ilerliyor. Sene boyunca gözlenen rekor yağış ve sellerden, şiddetlenen kasırgalardan, aşırı sıcaklardan, uzun kuraklıklardan ve durdurulamayan yangınlardan söz eden Dünya Meteoroloji Örgütü Genel Sekreteri Celeste Saulo, yaşananların, ‘yeni gerçekliğimizin ve geleceğimizin bir ön gösterimi,’ olduğunu belirtiyor.

İklim değişikliğinin artık önlenmesi mümkün olmayan ve giderek şiddetleneceği öngörülen bu olumsuz sonuçları, ‘uyum önlemleri’ denilen tedbirlerin alınmasını gerekli kılıyor. Nitekim 3.6 milyar insanın, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri karşısında oldukça kırılgan olduğu rapor ediliyor.

Toplumların ve yaşam alanlarının iklim değişikliğine daha dirençli hale gelmesi için yapılması gerekenler, Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen iklim zirvesinin (29. Taraflar Konferansı veya COP29) de önemli gündem maddeleri arasındaydı.

Bu seneki konferans ‘finans COP’u olarak bilindiğinden, uyum tedbirleri alabilmek için gereken finansmanın sağlanması üzerine de önemli görüşmeler yapıldı. Nitekim Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) her sene yayınladığı ‘Uyum Açığı’ raporuna göre gereken finansman ile sağlanabilen miktar arasındaki uçurum, yıllık 187 ila 359 milyar dolar arasında.

Ne yazık ki COP29’da ne genel olarak finansman konusunda, ne de uyum finansmanı konusunda arzu edilen sonuçlar alınamadı. İklim Değişikliğine Uyum ve Dayanıklılık Uzmanı Dr. Demet İntepe, karar metninde yer alan, 2035 yılına kadar 300 milyar dolar sağlama sözünün ‘umulanın çok altında kaldığını’ belirtiyor ve önceki hedefe enflasyon düzeltmesi yapıldığı algısını yarattığını ekliyor.

İntepe, uyum gündeminin en önemli talepleri arasında yer alan, uyum için ayrı finansman belirlenmesi talebinin de karşılanmadığını aktarıyor.

İklim değişikliğine uyum gündeminin, hala sera gazı azaltım gündeminin gerisinde kaldığına dikkat çeken İntepe, ‘halbuki artık, emisyonları azaltsak bile ortadan kalkmayacak bazı sonuçlar ile karşı karşıyayız ve insanların bunlara adapte olması gerekiyor,’ diyor.

Doktora çalışmalarını Warwick Üniversitesi’nde çevre adaleti ve kültür çalışmaları üzerine tamamlamış olan, İngiltere merkezli uluslararası kalkınma sivil toplum kuruluşu Practical Action’ın İklim Değişikliğine Uyum ve Dayanıklılık Uzmanı Dr. Demet İntepe’nin konuyla ilgili görüşlerini aşağıda paylaşıyoruz:

COP29 finansman hedefi, umulanın çok altında kaldı

COP29’da azaltım, uyum ve Kayıp ve Zarar Fonu için ayrı ayrı üç finansman hedefi belirlenmesini bekliyorduk ancak bu gerçekleşmedi.

Karar metninde ‘2035’e kadar yılda 300 milyar dolar’ ifadesi yer aldı. Fakat gelişmekte olan ülkeler, karar metninin hazırlanması ve taraflara danışılması süreçlerinde kendilerinden yeterince görüş alınmadığını belirttiler. Nitekim finansman, umulan miktarın çok altına kaldı. 2025’e kadar yılda 100 milyar dolar olan bir önceki hedefin, enflasyona göre ayarlanmış hali olarak algılandı.

Uyum önlemleri için ise net bir finansman miktarı belirlenmedi. Bu çerçevede önemli bir sorun, iklim değişikliğine uyum meselesinin, iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarının azaltılması meselesiyle denk görülmemesi. COP29’da da eforun çoğu, azaltım konusuna harcandı. Uyum için yeterli çaba gösterilmedi.

Halbuki artık, emisyonları azaltsak bile ortadan kalkmayacak bazı sonuçlar ile karşı karşıyayız ve insanların bunlara adapte olması gerekiyor. Bu nedenle bu soruna çok daha fazla finansman ayrılması ve gelişmekte olan ülkelerin bu finansmana erişiminin kolaylaştırılması gerekiyor.

Finansman ve destek gereksinimleri, karar metnine girdi

Öte yandan COP29 uyum müzakerelerinin en önemli iki gündem maddesi ‘Küresel Uyum Hedefi’ ve ‘Ulusal Uyum Eylem Planları’ idi ve ilki kapsamında olumlu gelişmeler gördük.

Öncelikle iklim değişikliğine uyum, kalıcı bir müzakere başlığı haline geldi. Bu, çok uzun zamandır talep ettiğimiz bir konuydu; çünkü artık sadece emisyonların azaltılması değil, iklimin halihazırdaki etkileriyle nasıl başa çıkılacağı da oldukça önemli.

Bunun yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin kendi coğrafyalarında ve özel koşullarında iklim değişikliğine uyum sağlayabilmek için finansmana, teknolojik desteğe ve kapasite geliştirme desteğine ihtiyaçları var.

Gelişmekte olan ülkeler, bu ihtiyaçların karar metninde yer almasını talep ediyordu. Gelişmiş ülkeler ise bu konuların, finansman müzakereleri çerçevesinde görüşülmesini istiyordu. COP29’da yoğun müzakereler sonucunda nihayet bu konular karar metnine girdi. Böylelikle uyum başlığı altında finansman, teknoloji ve kapasite desteğinin takibine izin verecek göstergelerin kullanılmasının yolu açıldı.

Bunun anlamı şu: Artık, hakkında veri toplanan her uyum önlemi için, bu önlemi gerçek hayatta uygulayabilmek için yeterli finansman, teknoloji ve kapasite geliştirme desteğinin sağlanıp sağlanmadığı takip edilebilecek.

Bununla birlikte COP29’da ülkeler, COP30’dan itibaren uyum müzakerelerine yön vermeyi amaçlayan Bakü Yol Haritası’nın hayata geçirilmesi üzerinde anlaştı.

Sivil toplumun yoğun çabaları sonucunda karar taslağında geçmeyen cinsiyet eşitliği ibaresi de nihai karar metnine girdi. Dünyanın her yerinde kadınlar ve genç kızların iklime uyumdaki rollerinin tanınması bizim için çok önemliydi.

COP29’da uyum gündeminin bir diğer önemli maddesi, Ulusal Uyum Eylem Planları idi. Ulusal Uyum Eylem Planları, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum konusunda öncelikli hedeflerini belirlemeyi ve onları daha dirençli hale getirmek için en acil önlemleri almayı amaçlayan strateji belgelerine deniyor.

Ne yazık ki COP29’da bu konuda bir anlaşmaya varılamadı ve bu çok önemli konu, üçüncü defa, Haziran 2025’te Bonn’da yapılacak bir sonraki oturuma ertelendi. Oysa artık Ulusal Uyum Eylem Planlarının da Ulusal Katkı Beyanları kadar ön plana çıkması ve iklime uyum konusunun en az emisyonların azaltımı kadar ilgi görmesi gerekiyor.

Gelişmekte olan ülkeler, uygulamada destek istiyor

Diğer yandan 2025’te gelişmekte olan ülkelerin ulusal uyum eylem planlarını sunmaları gerekiyor ve bunun için çok daha fazla desteğe ihtiyaçları var. Bu planlar, ancak çeşitli bakanlıkların ve ilgili devlet kurumlarının işbirliği içinde çalışmasıyla ve veri açıklarının kapanmasıyla hayata geçirilebiliyor. Gelişmekte olan ülkelerde bu konularda hala ciddi eksiklikler var.

Gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin finansmana erişim sıkıntıları, uyum hedeflerinin uygulanabilirliğine de zarar veriyor. Bu nedenle finansmana, teknolojik desteğe ve kapasite geliştirme desteğine yönelik ihtiyaçların karar metninde yer alması çok önemliydi.

Nihayetinde belirlenen tüm uyum hedefleri için ayrıca hem uygulama araçlarına hem de finansmana dair alt hedefler eklemek gerekiyor. Aksi halde hayata geçirilip geçirilmediklerini takip etmemiz mümkün değil.

Örneğin ben birkaç hafta önce Nepal’deydim; hem ulusal uyum planını inceledim hem de yetkililerle görüşmelerim oldu. Ancak yalnızca uyum planını hayata geçirebilmek için 45 milyar dolara ihtiyaçları olduğunu, öz kaynaklarından ise bir buçuk milyar dolar ayırabileceklerini söylediler. Aradaki farkı uluslararası finansman kaynaklarından bulabilmeleri gerekiyor.

Gelişmiş ülkeler sorumluluk almalı 

İklim değişikliği rejiminde ‘Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreli yeterlikler’ dediğimiz bir ilke var. Bu, gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluğuna dikkat çeken bir ilke. Emisyonların büyük kısmına sebep olan bu ülkelerin iklim değişikliğindeki sorumluluğu yüksek. Bu, ilgili uluslararası sözleşmede yazan, altına imza atılmış bir ilke.

Gelişmekte olan ülkeler de bunun tekrar vurgulanmasını istiyorlar. ‘Sizin tarihsel bir sorumluluğunuz var ve bunun için finansman ayırmanız gerekiyor. Bu finansman yeni olmalı; zaten olan bir yerden buraya aktarılmamalı. Ayrıca borç olmamalı çünkü zaten Dünya Bankası gibi kuruluşlar gelişmekte olan ülkelere borç veriyor ve bu ülkeler şimdiden büyük bir borç yükü altındalar.’

Gelişmiş ülkelerin sorumluluğu, özel sektöre devredilmemeli

Finansman konusunun özel sektör tarafından çözülebileceğine dair bir anlayış var. Bu, sivil toplumun karşı çıktığı bir yaklaşım. Uyum için finansmanın kamu kaynaklarından gelmesi gerektiğini düşünüyoruz. Burada işi özel sektöre devredip konudan sıyrılmak söz konusu olmamalı.

Özellikle iklime uyum söz konusu olduğunda özel sektör yatırımlarının rolü henüz net değil. Uyum için uzun vadeli projeler gerekiyor, dolayısıyla nasıl bir yatırım getirisi olacağı her zaman net ölçülemiyor.

Öte yandan özel sektörden gelecek finansmana kapıyı tamamen de kapatmamalıyız. Kamu – özel dayanışması da söz konusu olabilir. Özel sektörün destek verebileceği alanlar da olabilir.

Burada dikkatli olunması gereken konu, müzakereler çerçevesinde gelişmiş ülkelere ait olan sorumluluğun şirketlere devredilmemesi. Tarihsel sorumluluktan kaynaklanan finans desteğinin mutlaka gelişmiş ülkeler tarafından sağlanması gerekiyor.

Sorun kaynak değil, önceliklendirme

Bu konuda ‘kaynak yok’ argümanına sığınmamak gerekiyor. Bu kaynak tabii ki yaratılabilir fakat inisiyatif alınması lazım. Örneğin petrol şirketlerini vergilendirmekten bahsediliyor; mevcut ortamda bu çok kolay bir şey değil. Devletlerin çok ciddi inisiyatif alması gerekiyor.

Mesela bir toplantıda Rusya’nın sadece savaş için 100 milyar dolardan fazla harcadığı söylendi. Aslında silahlara veya petrol şirketlerine imtiyaz sağlamaya harcanan kaynaklar geri çekilse, uyum için de rahatlıkla finansman yaratılabilir.

İstanbul’da trafik sıkışıklığı, ücretlendirilmesi ve toplumun desteği

Ekonomistler, çok uzun bir süreden beri dışsal maliyetlerin fiyatlandırma politikaları ile fiyatlara yansıtılması gerektiğini savunmakta. Dışsal maliyetler, adında da anlaşılacağı üzere, fiyatlara yansıtılamayan/yansıtılmayan maliyetler olup, tüm çevre sorunlarına neden olmakta. Trafik sıkışıklığından kaynaklanan dışsal maliyetler, uzun bir süredir bu sorunun yaşandığı şehirlerde yerel politikacıların gündeminde yer almakta. Trafik sıkışıklığı, sadece zaman kaybına neden olmayıp, sürüş koşullarının değişmesi (sürekli dur, kalk halinde taşıtların sürülmesi) daha fazla yakıt kullanılmasına, yerel ve küresel hava kirliliğine (iklim değişikliği) ve gürültüye de neden olmakta. Bu maliyetlere ilişkin hesaplar ise, trafik sıkışıklığının ne denli önemli bir sorun olduğunu göstermekte. Örneğin, 2014 yılında Avustralya’da yapılan bir çalışma, şehirlerde araba kullanımı sonucu ortaya çıkan yıllık sosyal maliyetlerin (özel ve dışsal maliyet), 2005 yılında 9,4 milyar dolar olduğunu ve 2020 yılına kadar bu miktarın iki katına çıkmasının tahmin edildiğini belirtmiş.

İstanbul, dünyada trafik sıkışıklığının en fazla olduğu şehirlerden biri. Son yıllarda, toplu taşımacılığına yapılan yatırımlar ile entegre ve daha iyi bir taşımacılık sistemine sahip olmamıza rağmen, trafikte artan araba sayısı trafik sıkışıklığı sorununun devam etmesine neden olmakta. Tomtom Trafik Endeksi’ne göre, İstanbul’da trafikte harcanan zamanın yarısı, karbon emisyonlarının üçte biri ve akaryakıt masraflarının neredeyse dörtte biri trafik sıkışıklığından kaynaklanmakta. Bu veriler, sorunun önemine ve etkili bir çözümün gerekliliğine işaret etmekte. Geçen hafta medyada çıkan haberler, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin trafik sıkışıklığı ile mücadele etmek için ilk olarak Eminönü ve Kadıköy ilçelerinde “congestion charge” olarak bilinen ve dünyada farklı şehirlerde de uygulanan fiyatlandırma politikası uygulacağını belirtti. Aslında, bu politika planlaması İstanbul için yeni bir gelişme değil. Zaman zaman tartışılan ve Ekrem İmamoğlu’ndan önce, diğer belediye başkanlarını tarafından da gündeme getirilen bir öneri. Trafik sıkışıklığı dahil olmak üzere, çevre sorunları ile fiyatlandırma politikaları aracılığı ile mücadele etmek toplum tarafından kolay kolay desteklenmiyor. Yetersiz desteğin arkasında farklı nedenler var. Konu ile ilgili yapılan araştırmalar, bu nedenlerden birinin toplumun politika yapıcıların niyetine duyduğu güvensizlik oluğunu gösteriyor. Topluma göre, fiyatlandırma politikaları etkili olmadığı gibi politika yapıcılar daha fazla gelir sağlayabilmek için bu sorunları mazeret olarak kullanıyor.

Doktora tezimde trafik sıkışıklığı fiyatlandırmasına bir bölüm ayırdığım, o günden bugüne konu ile ilgili gelişmeleri yakından takip ettiğim, İstanbul’da saha çalışması yaparak bu fiyatlandırmaya verilen desteği etkileyen faktörleri bir meslektaşım ile birlikte incelediğim için konunun uzmanı sayılabilirim. Bu nedenle, bizim çalışmamızı da esas alarak, Ocak 2024 yılında İklim Masası’na gelişmeleri içeren bir yazı hazırlamıştım. Yazının diğer medya kuruluşlarının haberlerinde de yer almasından sonra bana e-postalar ile ulaşanlar oldu. Neredeyse tamamı, itirazlarını dile getiriyor ve beni kamu kurumlarına daha fazla gelir sağlamanın kapısını aralamakla eleştiriliyorlardı. Bu e-postalar, bir kez daha bana toplumun fiyatlandırma politikalarını neden desteklemediğini hatırlattı. Bu nedenler, politikacılara duyulan güvensizlik ve asimetrik bilgidir. Toplum, politikacıların temsil ettikleri kurumların bütçelerine ilave gelir sağlamak için bahaneler aradığına inanıyor ve bu nedenle fiyatlandırma politikalarını desteklemiyor. Ayrıca, toplumun, çevre sorunlarına ait bilgiler hakkında fiyatlandırma politikaları uygulamak isteyen politika yapıcılar kadar yeterli bilgiye sahip olmaması da asimetrik bilgi sorununa yol açıyor. Trafik sıkışıklığı fiyatlandırma politikasının etkinliğini tartışmaya gerek yok. Dünyada çeşitli şehirlerde bu uygulamanın başarılı olması ile zaten bu politikanın etkinliği kanıtlanmış. Tartışılması gereken konu, toplumun bu politika önerisi için desteğini nasıl artırabileceğimiz. Aslında bu politika önerisine, özellikle Türkiye’de toplumun kuşkulu yaklaşmasının haklı nedenleri yok değil. Devlet bütçesine bir göz attığımızda, toplam vergi gelirlerinin yüzde 50’den fazlası dolaylı vergilerden yani tüketim vergilerinden oluşmakta. Bu oran, üyesi olduğumuz OECD ortalamasından fazla. Dolaylı vergiler, fiyatlara yansıtıldığı için göreli olarak toplanması daha kolay ve kısa sürede tahsil edilen verdiler. Üstelik, iş dünyasının daha az ya da hiç tepki göstermediği vergiler. Diğer taraftan, regresif yapıya sahipler, yani gerileyici etkisi olan vergiler. Bunun anlamı ise, düşük gelir grubunun bu vergilerden daha fazla olumsuz etkilenmesi. Fiyatlandırma politikalarına olan tepkinin bir diğer nedeni ise, Türkiye’de belli bir amaç için konulan vergilerin o amacı gerçekleştirmek için kullanılmaması. Her ne kadar adem-i merkeziyet ilkesi, vergi gelirleri ile kamu harcamaları arasında doğrudan bağ kurulmasına izin verilmese de bütçe harcamaları kısmına amacı yansıtacak şekilde ödenek ayrılması mümkün. 1999 yılında Gölcük’te yaşanan depremden sonra konulan deprem vergisi bunun bir örneği. Deprem vergisi, aslında cep telefonlarıne konulan iletişim vergisi, o zamanın hükümeti tarafından kamu harcamalarındaki beklenmeyen artışa kaynak sağlamak üzere, bir yıllığına konmuş bir vergi idi. Ancak, ciddi miktarda kaynak sağlayan bir vergi olduğu için uygulama süresi uzatıldı ve şu anda sürekli uygulanan bir vergi haline geldi. Diğer taraftan, depreme yönelik harcamaların nerede ise yok denecek kadar olduğunu, 2023 yılında yaşanan Maraş merkezli depremler (arada olan diğer başka depremler de dahil) ile anlamış olduk.

Bütün bunlar, Türkiye’de toplumun çevre sorunları ile mücadele her ne kadar etkin de olsalar fiyatlandırma politikalarını desteklememesine ve hatta kuşku ile yaklaşmasına neden oluyor. Bu nedenle, trafik sıkışıklığı ile mücadelede fiyatlandırma politikalarına karşı toplumun ön yargısını dikkate almak ve bu ön yargıyı ortadan kaldırmak gerekir. Bunu sağlamanın iki önemli yolu var. Birincisi, uygulamadan elde edilen gelirlerin toplu taşımacılığın iyileştirilmesi için kullanılması ve böylece özel arabalardan kayacak talebin karşılanması gerekir. İkincisi ise, uygulamadan elde edilen sonuçların toplum ile iletişim kanalları aracılığıyla düzenli olarak paylaşılması gerekir. Trafik sıkışıklığındaki azalmayı toplum rahatlıkla fark edebilir. Ama trafik sıkışıklığının azalması sonucu daha az kullanılan akaryakıtın neden olacağı hava kalitesindeki iyileşme herkes tarafından kolaylıkla fark edilemez. Dünya genelinde başka şehirlerde uygulanan fiyatlandırma politikalarına baktığımızda etkili sonuçlar elde edildiğini görebiliriz. Özellikle Stokholm’da, etkili iletişimin bu fiyatlandırma politikasının kaderini nasıl etkilediği çok önemli bir örnek. Stokholm halkı, ilk referandumda öneriye hayır derken, 7 aylık pilot uygulamadan elde edilen sonuçların sürekli onlar ile paylaşılması ve toplum taşımacılıktaki iyileşme sonucunda ikinci referandumda uygulamaya destek vermiştir. Bu nedenle, çevre sorunlarının ve etkili çözümlerinin topluma çok iyi anlatılması gerekir. Toplumun desteğini alan, yukarıdan dayatılan değil, tabandan üretilen politikalar her zaman daha etkili olur.