Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kelepir orman!

Ne çok şey yazdım bu köşede ormanlarımıza yapılan saldırılar ile ilgili. Yalnızca ben yazmadım elbette. Ormanını, toprağını, ağacını, kuşunu seven herkes yazdı, konuştu, eylem yaptı. Ne var ki bitmedi, bir türlü sonu gelmedi saldırıların. Sürekli yeni bir yol icat edildi. Ormana saldırmak konusunda icat edilen yollara harcanacak zaman, mesela adalet sisteminin sorunlarının çözümüne harcansaydı, diyelim ki gelir adaletsizliğine odaklansaydı kafalar veyahut aşı araştırmalarına yönlendirilebilseydi onca zaman, inanın Türkiye şimdi bambaşka bir ülke olurdu.

Bu kez sözünü edeceğim pek yeni bir icat sayılmaz. 2018 yılında temeli atılmıştı; 6831 Sayılı Orman Yasasına 7139 Sayılı Yasa ile eklenen Ek 16. Madde, Anayasa’nın 169. maddesine açıkça aykırı olarak bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıyordu. Milletvekilleri Engin Altay, Özgür Özel ve Engin Özkoç ile birlikte 126 milletvekili daha bu yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulundu (Esas Sayısı: 2018/104). Ne var ki Anayasa Mahkemesi 16.7.2020 tarih ve 2020/39 sayılı kararı ile yasanın Anayasa’ya uygunluğu yönünde karar verdi.

Kararın hukuki yorumunu yapacak durumda değilim. Fakat Anayasa’nın 169. maddesini de Orman Yasasının Ek 16. Maddesini de okuyup anlayabilecek kapasitedeyim. Aklım, hukuki bir değerlendirme olmasa da, bana bu düzenlemenin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğunu söylemeye devam ediyor.

Rant yönetmeliği

Yaklaşık bir hafta önce, 7 Ocak 2021 tarihinde yapılan bu yasa değişikliğinin, yani Ek 16. Maddenin nasıl uygulanacağına dair bir yönetmelik yayımlandı. Hoş, bahsettiğim yasa maddesi henüz bu yönetmelik yayımlanmadan da uygulanmaya başlanmıştı. Meslektaşlarımızdan aldığımız bilgiler orman bölge müdürlüklerinde kurulan komisyonların yoğun bir şekilde orman sınırları dışarısına çıkarılacak alan tespiti yaptığı yönündeydi.

Bazı orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması öylesine acil olmalı ki, daha yasa maddesinin nasıl uygulanacağını açıklayan yönetmelik çıkarılmadan, önce Temmuz 2018 yılında bir Bakanlar Kurulu Kararı[1] ve ardından da Kasım 2020’de iki ayrı Cumhurbaşkanı Kararı[2] ile 6 milyon metrekareye yakın orman alanı orman sınırları dışarısına çıkarıldı. Aşağıda orman sınırları dışarısına çıkarılan alanları bir tablo halinde topluca gösterdim:

Tablodan da rahatlıkla görülebileceği gibi, orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların tamamı Batı illerinde ve muhtemeldir ki arazi rantının yüksek olduğu bölgelerde yer alıyor. Şimdi yönetmelik de çıktığına göre, orman sınırları dışarısına çıkarma uygulamasının yaygınlaşıp hız kazanacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

Nereler orman sınırları dışarısına çıkarılıyor?

Yönetmelik deyip durdum sürekli. Peki, ne diyor bu yönetmelik? Aslında 6831 Sayılı Orman Yasasına 2018 yılında eklenen Ek Madde 16’dan farklı bir şey söylemiyor nerelerin orman sınırları dışına çıkarılacağına dair. İsteyen yönetmeliğin tamamını verdiğim bağlantıdan okuyabilir. Ama ben size yönetmeliğin orman sınırları dışarısına çıkarılmasına olanak tanıdığı alanların neler olduğunu, yine yönetmelikten bire bir alıntıyla aktarayım:

  1. Bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler,
  2. 7139 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28.4.2018 tarihi itibari ile üzerinde yerleşim yeri bulunan yerler,
  3. Yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan yerler.

Kısaca ve net bir şekilde üç maddeye üç maddeyle yanıt vereyim:

  1. Türkiye’de bilimsel açıdan orman olarak muhafazasında yarar bulunmayan bir karış vatan toprağı bulamazsınız. Tersine, bilimsel olarak ormana dönüştürülmesi gereken milyonlarca hektar alan vardır esas olarak.
  2. Üzerinde yerleşim yeri oluşmuş orman alanları suç işlenmiş alanlardır. Orman alanlarının üzerinde yerleşim yerleri oluşturmak, o alanlardaki ağaçları ve bitki örtüsünü tahrip edip binalar yapmak yasal olarak suçtur. Bu suç(lar) oluşurken halk adına ormanı korumak, yasayı uygulamakla yükümlü olan devlet, ormancılık teşkilatı, kolluk kuvvetleri ne yapmıştır? Bu işgallere neden göz yumulmuştur? Hukuk devletinde yapılması gereken, suç işlenmesine izin verilmemesi, halkın ormanının korunması; bir şekilde suç işlenmişse de suçlunun cezalandırılması ve alanın tekrar ormanlaştırılmasıdır. Oysa yasa ve yönetmelik suçluyu ödüllendirmekte, ormanın gerçek sahibi olan halkı cezalandırmaktadır.
  3. Orman içinde ya da bitişiğinde bir alanın taşlık, kayalık olması, üzerinde ağaç ya da bitki örtüsü olmaması o alanın fiilen orman vasfı taşımadığını göstermez. Gösterse gösterse bu düzenlemeyi yapanların başlangıç düzeyi ekoloji biliminden bile haberdar olmadıklarını gösterir. Milyon kere söyledik, gerekirse milyar kere daha söyleriz; orman yalnızca ağaçlardan meydana gelmez. Orman bir yaşam bütünlüğüdür ve bu bütünlüğün içinde taşlık, kayalık alanların, açıklıkların da ekolojik dengenin bir unsuru olarak telafisi mümkün olmayan işlevleri bulunmaktadır.

Diğer yandan, şunu da eklemek gerekir. Hem Ek Madde 16’da hem de yönetmelikte orman sınırları dışarısına çıkarılan alanların iki katından az olmamak üzere Hazine mülkiyetindeki arazilerin Orman Genel Müdürlüğüne verileceği de yazılı. Yani ülkenin en değerli yerlerindeki ormanlar rant için dağıtılacak ve onun yerine nerede, hangi koşullarda olması gerektiği belli olmayan alanlar Orman Genel Müdürlüğüne orman kurmak üzere verilecek.

Yasa ve yönetmeliğin bu kısmı gerçekten uygulanacak mı bilmiyorum. Ben uygulanacağını da pek sanmıyorum. Nitekim yukarıda bahsettiğim bakanlar kurulu kararı ile cumhurbaşkanı kararlarında orman sınırları dışarısına çıkarılan alanlar karşılığında Orman Genel Müdürlüğüne verilmesi gereken arazi ile ilgili hiçbir bilgi yok. Yani adı geçen kararlar diyor ki, hele biz ormanları bir alalım, gerisini sonra düşünürüz. Veresiye orman alıyorlar sizin anlayacağınız. Diyelim ki, olmaz ya, hassas hesaplamalar yapılarak, gerçekten de Orman Genel Müdürlüğüne orman sınırları dışarısına çıkarılan alan miktarının iki katı arazi verildi. O zaman sorun çözülmüş mü oluyor? Hayır. Çünkü;

  1. Bir yerde bozulan orman ekosisteminin olumsuz sonuçları bir başka yerde oluşturulacak orman ile telafi edilemez.
  2. Yeni alanlarda orman oluşturmak, o alanın ekolojik özelliklerine göre belki hiç mümkün olmayacak belki de on yıllar, hatta yüzyıllar sürecektir.
  3. Orman kurulabilecek uygun alanlarda orman kurmak zaten devletin anayasal görevidir. Bunun için orman alanlarının orman sınırları dışarısına çıkarılması gerekmez. Devlet anayasal görevini yapmak için koşul öne süremez veya bu işi başka bir işin karşılığı olarak yapamaz.

Özelde ormanlarımıza genelde doğamıza saldırılar dalga dalga çoğalıyor. Toprağı, havayı, suyu, ağacı, hayvanı; kısacası yaşamı savunanlara terörist bile denilebiliyor. Varsın denilsin. Biz onlara, yani toprağa, havaya, suya, ağaca, hayvana nasıl muhtaçsak şimdi onlar bize muhtaç. Onlar bizi bugüne kadar nasıl sarıp koruduysa şimdi bizim onları sarıp korumamız gerekiyor. Ve çok da zamanımız kalmadı. Umutsuzluğa kapılmadan, fakat azim ve kararlılıkla savunmalıyız küçücük bir parçası olduğumuz yaşamı. Hemen şimdi.

*

[1] 3.7.2018 tarih ve 2018/12010 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı.

[2] 25.11.2020 tarih ve 3226 ile 3227 sayılı Cumhurbaşkanı Kararları.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[2020’nin ardından] Değişmeyen şeylerin değişen yılları: Doğanın takvimi yok

Fakat insanların var. Hem de çeşit çeşit. Arkeologlar tarih öncesi dönemlerde bile insanların zamanı ölçmek için çeşitli yöntemler kullandığını saptamışlar. Genellikle gün, güneş ve aya dayalı bu zaman ölçme sistemleri en az neolitik çağa kadar uzanıyor. Formüle edilmiş ve onaylanmış ilk takvim ise Sümerlere ait.

Neden zamanı ölçmek isteriz?

 Aslında sadece zamanı değil her şeyi ölçmek isteriz. Örneğin bilimin temellerinden biri de ölçmedir. Ölçülememiş veri ya da sonuç genellikle bilimsel kabul edilmez. Eğitim sisteminin en önemli parçalarından biri (mevcut olandan söz ediyorum, ideal olandan değil) ölçmedir.  Fakat bu yazıda sözünü ettiğim ölçme modern fiziğin temelinde yatan boyutlarla ilgili. Önceleri en, yükseklik ve derinlikten oluşan üç boyutlu yapı, zamanın eklenmesiyle dört boyutlu hale gelmiş. İnsan aklı bu boyutları ölçmeden rahat edemiyor. Dahası, bu ölçümlere gereğinden fazla anlam yüklüyor bana kalırsa. Gelin birlikte zamanı ele alalım.

Evrenin yaşının 13,8 milyar yıl olduğunu biliyoruz. Güneş Sistemi’nin yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl, Dünya’nınkinin ise yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl olduğu da bildiklerimiz arasında. 4,5 milyar yıl. 4 bin 500 tane bir milyon yıl. Yahut 4 milyon 500 bin tane bin yıl. Aklınız karışmaya başladı mı? Daha da karıştırayım o halde: Bırakalım evreni ya da Güneş Sistemi’ni, Dünya’nın yaşını ortalama bir insan ömrü (diyelim ki 80 yıl) olarak kabul edersek, insanın dünya üzerinde olduğu yaklaşık 200 bin yıl yalnızca 1 gün 7 saat 8 dakikaya karşılık geliyor. Tarım ve yerleşik yaşamın başlangıcından bu yana geçen kabaca 10 bin yıl ise 1 saat 33 dakika 26 saniye topu topu. Saçınızı başınızı karıştırmaya başladıysanız, bakalım şuna ne diyeceksiniz? Milat olarak kabul ettiğimiz İsa’nın doğumundan bugüne geçen 2021 yıl, bu hesaba göre sadece ve sadece 18 dakika 53 saniye ediyor. Madem çıktık bir yola, sonuna da varalım o halde. Değiştiği için her sene kutlamalar yaptığımız, eskisine lanetler okuyup yenisine büyük umutlar bağladığımız bir yıl ne kadar süreye karşılık geliyor dersiniz? Sıkı durun! 0,56 saniye, yani bir saniye bile değil.

Şimdi sıra başlıktaki soruda; Neden zamanı ölçmek istiyoruz? Elbette bu soruya normal düşünme şekilleriyle onlarca açıklayıcı yanıt verilebilir ve bu yanıtlar çok da akılcı görünebilir, görünecektir. Fakat biliyorsunuz bazen normal düşünme şekillerinin dışına çıkmak gerekir. Belki de insanın yarattığı genelde ölçme sistemlerinin tamamı, özelde ise zaman ölçme anlayışı, onun evren ve gezegenimiz karşısındaki hiçliğinin, değersizliğinin veya en fazla bir toz zerresi kadar değerinin vermiş olduğu duyguyu işe yaramaz bir şekilde kapatma arayışından başka bir şey değil. İnsan, her şeyi, arsızca kendini merkeze koyarak yaptığı tanımlama çabasıyla evren ve gezegendeki varlığına değer katacağını sanıyor. Düşünsenize, şimdi takvimler 2021 yılını gösteriyor. Neden 2021? Çünkü bir insanın doğumunu başlangıç kabul ediyoruz. Oysa gerçek bir takvimin dünyanın var oluşunu başlangıç olarak kabul etmesi gerekmez mi?

Fakat öyle yaparsak ve örneğin bu yıl takvimler 4 milyar 543 milyon 958 bin 765’i gösterirse, kendi yaşlanmış ve kalıplaşmış değer yargılarımızı bir kenara koysak bile, yeni yetişen genç zihinlere insanın zaman karşısındaki hiçliğini anlatmış ve onu “magna hominum”dan “nemo” ya[1]  dönüştürmüş olmayacak mıyız?

Ya diğer üç boyut?

Fizik biliminin diğer üç boyutu için geliştirdiğimiz ölçü birimleri de aynı antroposentrik[2] anlayışın ürünü. Aşağıda gezegenimiz ve güneş sistemimizin de içinde yer aldığı Samanyolu Galaksisi’nin görünümü var.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Samanyolu.

Bu görünümde gezegenimizi seçmek olanaklı değil. Çünkü Samanyolu Galaksisinde Güneş Sistemi gibi milyarlarca  farklı güneş sistemi var. Dahası evrende Samanyolu Galaksisi gibi iki trilyon (iki milyon tane milyon) farklı galaksi bulunuyor. Böylesine akıllara durgunluk verici bir evrende, küçük insan aklı sözüm ona kendini büyük görmek için en, yükseklik ve derinliği neyle ölçmeye kalkıyor? Bir insan adımıyla veya yetişkin bir erkeğin başparmak uzunluğuyla. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Bugün hala İngiliz ve Amerikan ölçü sistemlerinin temelinde “foot” denilen bir adım uzunluğu ile onun 1/12’si olarak düşünülen “inch” temel alınıyor. İnch (eski İngilizcede ince ya da ynce)’in kökeni Latince’deki “uncia”ya dayanır ve bir uncia bir Romalı adımının 1/12’si olarak düşünülür. Dahası var; bir inch 1150 yılında İskoçya Kralı 1. David tarafından bir erkeğin tırnak başlangıcına kadar olan başparmak uzunluğu olarak tanımlanmış. Bu uzunluğu saptamak için kısa, orta ve uzun parmaklı üç erkek seçilerek parmak uzunlukları toplanır ve üçe bölünürmüş. Sonraları üç arpa boyu ya da üç haşhaş tohumu boyu gibi tanımlamalar da yapılmış. Bugün bir inch 2,54 cm olarak sabitlenmiştir. Dünyanın büyük bir bölümünün kullandığı metrik sistem ise büyük ölçüde foot-inch sisteminden yola çıkılarak 1795 yılında Fransızlar tarafından geliştirilmiş.

Bu yazıyı okuyan kimi okurlar, kısmen haklı olarak şu soruyu sorabilirler; “Teknolojinin görece yetersiz olduğu dönemlerde ölçme ihtiyacını, insanın olduğu her yerde kolayca bulabileceği ölçüm araçları ile karşılamak son derece pratik değil mi?” Evet, öyle. Ben de şu soruyu soruyorum; “Peki ya bugün?” Bugün hala aynı ölçü birimlerini kullanıyor olmamız size de biraz tuhaf gelmiyor mu? Yeni ölçüm sistemleri geliştirilemez mi? Geliştirilirse kaos mu olur dersiniz? Olmaz. Çünkü işimize geldiğinde farklı alanlarda yeni sistemler geliştiriyoruz ve çok kolay bir şekilde uyum da sağlanıyor. Örnek mi? Yeni, elektronik para birimi Bitcoin.

Yıl gerçekten yeni mi?

Lafı, hep yaptığım gibi çok dolandırmış olabilirim. Fakat iki gün öncesine göre yeni olan hiçbir şey yok. Değişen tek şey kendi uydurduğumuz ölçüm sistemlerindeki rakamlar. Doğanın bundan elbette haberi yok. Peki, doğanın nelerden haberi var? Eski dediğimiz onlarca yıl boyunca üstünde kurduğumuz baskıdan haberi var doğanın. Doğanın insan denen küçük parçasının egosundan kaynaklanan yıkımlardan haberi var. Azalan ormanlardan, artan sera gazlarından, değişen iklim koşullarından, açlıktan, susuzluktan haberi var doğanın. Ama emin olun yılın değiştiğinden haberi yok. Çünkü aslında değişen bir şey yok.

Gerçekten bir şeylerin değişmesi için “magna hominum”dan “nemo”ya, yani tersine bir düşünsel devrimi başarmak zorundayız. Başka yolu yok bu işin. Kendimizce eski dediğimiz 2020’ye sitem dolu sözler ve sözde yeniye, 2021’e bağlanan akıl dışı umutlar… Küçük insan hala bunlarla meşgul. Uydurduğumuz takvimde değişecek bir tek rakamdan almaya niyetlendiğimiz motivasyonu “bir toz zerresi olabilme erdemi”nin enerjisinden almaya kalksak, pek çok şeyi hızlıca değiştirmemiz mümkün aslında. İnanın, mümkün!

*

[1] Magna hominum: Muhteşem insan, nemo: hiç kimse.

[2] İnsan merkezci

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adalar’da neler oluyor?

Hatırlayanlar olabilir; Adalar konusunda kaygılıyım ve bu kaygılarımı 12 Eylül 2020 tarihinde bu köşede anlatmaya çalışmıştım. Şöyle demişim o yazımda:

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum.

Keşke yanılıyor olsaydım. Ama ne yazık ki Adalar’da gerçekten bir şeyler oluyor. Sanki gizli bir yerlerden Adalar ile ilgili bir emir geldi. Adalar’da, bütünüyle gereksiz, hiçbir akılcı amaca hizmet etmeyen işler yapılmaya devam ediliyor. Üstelik aslen yapılması gereken onca önemli iş bir kenarda dururken.

Ekoturizmin ne olduğunu bilmeyen ekoturizm ya(ba)tırımı

Sanırım bir ya da bir buçuk ay kadar önce Dünya Mirası Adalar Girişiminden sevgili Derya (Tolgay), Büyükada’da Aya Yorgi yolu üzerinde çukurlar kazıldığını ve o çukurlara beton döküldüğünü söyleyip ne olduğu hakkında fikrim olup olmadığını sordu. Doğal olarak hiçbir fikrim yoktu. Biraz araştırınca Büyükada’ya bir Ekoturizm Yolu yapıldığını öğrendik. Evet, yanlış okumadınız; Ekoturizm Yolu!

Adalar Kaymakamlığı’nın resmi internet sayfasında 2 Kasım 2020 tarihinde “Büyükada’mıza Ekoturizm Yolu Projesi” başlıklı bir bilgilendirme metni konulmuş. Bu metinde;

 “Büyükadamız için hazırlanan ekoturizm planında; adanın doğal ve kültürel kaynaklarının sürdürülebilirliği esas alınarak hazırlanmış olup, çevreye verilebilecek zararların minimize edilerek en verimli şekilde kullanıcı taleplerinin karşılanabileceği güzergâh seçilerek planlama yapılmıştır.” [1] denilmekte.

Proje kapsamında yalnızca ahşap dikmelerin ankraj noktalarında beton kullanılacak, kalan tüm yapılar (seyir terasları, yağmur barınakları, yönlendirme tabelaları ve ara mesafe tabelaları) ahşaptan yapılacakmış.

Doğada yapılan her turizm etkinliği ekoturizm değildir

Önce ekoturizmin ne olduğunu söylemekle başlamak doğru olacak. Kuşkusuz pek çok tanım yapmak mümkün, yapıldı da. Fakat benim en çok beğendiğim tanımlardan biri Uluslararası Ekoturizm Topluluğu (The International Ecotourism Society) tarafından yapılanı. Bu tanım ekoturizmin bütün boyutlarını kısa ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Şöyle ki:

“Ekoturizm çevreyi koruyan, yerel halkın refahını gözeten (sürdüren) ve eğitim ve anlama/yorumlama boyutlarını içeren, doğal alanlara yapılan sorumlu seyahatlerdir.”

 Bu tanımı aklımızda tutarak aşağıda paylaştığım fotoğraflara bakmanızı istiyorum şimdi. Çünkü Ekoturizm Yolu Projesi kapsamında yapılan işler bunlar:[2]

Kaymakamlığa ve özellikle de bu projenin ihalesini yapan Kanlıca Orman İşletme Müdürlüğüne sormak gerekir:

  1. Genelde Adalar (Prens Adaları) özelde Büyükada için gerçekten bir ekoturizm planı var mı?
  2. Var ya da yok diyelim, İstanbul gibi kitle turizminin önemli destinasyonlarından biri olan bir tarih, kültür ve doğa kentinde Adalar ve Büyükada için bir turizm ve ekoturizm öngörünüz bulunmakta mı?
  3. Adalar ve Büyükada’nın ekolojk, tarihsel ve kültürel boyutlarıyla İstanbul’un genelinden farklı özellikler taşıdığını biliyor musunuz? Özellikle ekolojik açıdan Adalar’ın son derece hassas ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunun, orman yangınları başta olmak üzere pek çok ekolojik riskle karşı karşıya bulunduğunun farkında mısınız?
  4. Yapılan bu proje ile inşa edilen tesisler için hangi toplum kesimlerinden hangi yollarla ne tür talepler topladınız? Daha açık ifadeyle, bu tesisleri ne amaçla inşa ettirdiniz?
  5. İnşa edilen tesisler sizce gerçekten işlevsel mi? Örneğin ilk fotoğrafta görülen seyir terası olmasa ziyaretçiler bir şey göremeyecek mi veya bu seyir terası ile fazladan ne görecekler? Yönlendirme levhaları olmasa Adalar’da ziyaretçiler yollarını bulamayabilir, nerede olduklarını bilemeyebilir veya kaybolabilirler mi? Üstelik bugünkü teknolojik olanaklarla, hemen herkes telefonunda en az bir tane navigasyon uygulaması taşırken? Veya bugüne kadar gerçek bir ekoturizm severin yağmurdan ıslanmaktan şikayetçi olduğunu duydunuz mu? Yağmurdan ıslanmaktan şikayetçi olan bir turiste ekoturizm yapıyor denilebilir mi?
  6. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramı hiç duydunuz mu? Adalar’ın ve Büyükada’nın günlük, haftalık, aylık ve yıllık ziyaretçi taşıma kapasiteleri hakkında herhangi bir saptamanız ya da en azından bir tahmininiz bulunuyor mu?
  7. Adalar’da bulunan ve işletilmesi özel girişimcilere verilen tabiat parkları ve mesire yerleri de ekoturizm planınızın bir parçası mı? Öyleyse ya da değilse bu alanlara en son ne zaman gittiniz? Gidip gördüyseniz, her biri çarşamba pazarına dönmüş bu yerleri adına ve amacına uygun hale getirmekle işe başlamayı hiç düşündünüz mü?
  8. Ülke ormanlarının ve ekonomisinin, özellikle içinde bulunduğumuz salgın koşullarında büyük ihtiyaçlarla karşı karşıya bulunduğu böylesi bir dönemde, hiçbir akılcı amaca hizmet etmeyen bu tesisler için hangi şirkete ne kadar ödeme yaptınız/yapacaksınız ve bu ödemeyi yaparken kullandığınız paranın halkın parası olduğunu hatırlıyor musunuz?
  9. Bir tesisi yaparken ahşap malzeme kullanıyor olmak o tesisin doğa dostu olması için yeterli mi?
  10. Ve son olarak; bu projeyi hayata geçirirken Adalar yerel halkının hangi kesimi ile ne tür bir temas kurarak görüş alışverişinde bulundunuz? Yahut bulundunuz mu?

Mutlaktır ki sorulması gereken onlarca soru daha bulunuyor. Yine mutlaktır ki bu soruların pek çoğunun yanıtını bilmediğim için sormuyorum. Bana öyle geliyor ki bu yazıyı okuyan yahut Büyükada’da yapılan şeyleri gören pek çok kişi de dördüncü sorununki başta olmak üzere çoğu sorunun yanıtını gayet iyi biliyordur. O halde son bir soruyla yazıyı tamamlayayım:

Yaptığınız işin gerçekten bir ekoturizm projesi olduğuna inanmamızı mı bekliyorsunuz?

*

[1] Söz konusu internet sayfasından aynen alınmış olup, yazım hataları ve anlam bozuklukları düzeltilmemiştir.

[2] Fotoğraflar sevgili Derya Tolgay tarafından çekilmiştir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler -3: Hız tuzağı

Geçenlerde yaşlıca bir beyefendi telefonunu uzatarak “Yeğenim, şunun saati bozulmuş. Ayarlayabilir misin?” dedi. Telefon bizim gibiler için çoktan unutulmuş tuşlu ve küçük olanlardandı. Elimde biraz evirip çevirdikten sonra saati ayarlamayı başarıp geri verdim beyefendiye. Minnetle yüzüme baktı, teşekkürünü diliyle değil gözleriyle etti.

Doktorayı bitirdiğimde bile (1997) mobil telefonumuz yoktu. Arkadaşlarımızla sabit telefonlardan randevulaşıp buluşma noktasına giderdik. Herhangi bir aksilik (gecikme, buluşma noktasının yanlış anlaşılması vb.) olduğunda ya plan bozulur ya da iş rastlantılara kalırdı.

Çok sık söylenen bir sözdür; “… olmadan nasıl yaşıyor muşuz?” Kestirmeden yanıtını vereceğim. Şu anda, 10 yıl sonra nokta nokta yerine gelecek pek çok şey olmadan nasıl yaşıyorsak, geçmişte de bugün olan bazı şeyler olmadan öyle yaşıyorduk. Çünkü nokta nokta yerine gelecek hemen hiçbir şey gerçek ihtiyaç değil. Aslında o şeyler gerçekten yaşamı kolaylaştırmıyor da; yalnızca hızlandırıyor. Ve emin olun, hızlı yaşam çabuk tükenen yaşamdır. Çabuk tükenir, çünkü hiçbir şeyin farkına varmanız olanaklı olmaz.

Bir gün bir çeşmede suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan Diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, “Diogenes” der, “Aldın mı boyunun ölçüsünü?” Bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. Mutludur, çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.[1]

Zaman, mekân ve insan

Stefan Zweig “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar”[2] kitabının “Okyanusu Aşan İlk Sözcük” adlı bölümünde şöyle diyor:

Wallenstein’in orduları Sezar’ın lejyonlarından daha hızlı ilerlemiyordu, Napolyon’un orduları Cengiz Han’ın çetelerinden daha süratli yol almıyordu. Nelson’un korvetleri denizde Vikinglerin korsan gemilerinden ya da Fenikelilerin ticaret gemilerinden sadece biraz daha hızlı seyredebiliyordu. Lord Byron, “Child Harold’un Hac Seyahati”nde Pontus sürgününe gönderilen Ovidius’tan bir gün içinde daha fazla mil gitmedi. On sekizinci yüzyıldaki Goethe’nin seyahatleri, bin yılın başındaki Havari Pavlus’tan daha konforlu değildi veya ondan daha hızlı bir yolculuk yapmadı.

Peki, sonra ne oldu? Sanayi devrimi dediğimiz çılgınlık bütün alışkanlık ve algılarımızı yerle bir etti. İnsanın zaman ve mekân karşısındaki tavrı daha önce görülmedik ölçüde değişime uğradı ve bu değişim bitip tükenmek bilmeyen bir hırsla insanlığı yutmaya devam ediyor.

Yolculuklarımız her geçen gün daha hızlı hale geliyor. Gezegenimizin sınırları bize artık yetmemeye başladı. Aya ve diğer gezegenlere yolculuğu epeydir hayal ediyoruz. Yeterince parası olanlar için Paris’te uyanıp akşam yemeğini Boğaz’da yemek sıradan bir olay. Bunu yaptığında kendini çok şanslı sayanlar nasıl da yanılıyorlar. Çünkü yalnızca Paris’te uyandıkları yatağı ve Boğaz’da yemek yedikleri restoranı biliyorlar. Bu ikisinin arasındaki dağları, nehirleri, gökyüzünü, uçan kuşları, toprağın kokusunu ve kentlerin dokusunu ıskaladıklarının ayırdına varamamanın ne büyük bir kayıp olduğunu göremiyorlar.

Zaman zaman kentte yaptığım Öykülerle Dendroloji Okulu gezilerine katılanlardan en çok duyduğum söz şu oluyor: “Daha önce sizin gösterdiklerinizi hiç fark etmemiştik.”

Evet, hiçbir şeyi fark etmiyoruz. Çünkü amacımız farkına varmak değil, amacımız bir an önce B noktasına varmak. Aradaki hiçbir şey umurumuzda değil.

Yola değil, bitiş noktasına odaklanmak

Eskiden, çok da eskiden değil, dizileri haftada birer bölüm izler, bir hafta boyunca izlediğimiz bölüm hakkında sohbet eder, o bölümün detaylarının tadını çıkarır, bir sonraki bölümün heyecanını yaşardık. Şimdi, bir gecede sekiz on bölümlük bir sezonu izliyoruz. Çünkü tek amacımız var; katilin kim olduğunu öğrenmek, yani B noktasına varmak. Yola ya da yolculuğa değil, sadece bitiş noktasına odaklanıyoruz.

Varoluşumuzu her nasıl açıklıyor olursak olalım bir tek yaşamımız var. Ve emin olun, her anının, her detayının mucizevi güzelliğini fark ederek geçirmemiz gereken bu yaşamı, gerçek olmayan ihtiyaçlara ulaşmak için sürekli gaza basıp hızımızı artırarak harcıyoruz. Bu hızın bize verdiği tek şey ise erken gelen bir ölüm. Ortalama yaşam süresi uzasa da, hızla harcanan kısa yaşamlara razı oluyoruz. Kısacık yaşamlara…

*

[1] Hikaye, Frédéric Gros’un Yürümenin Felsefesi adlı kitabından alıntıdır. Kolektif Kitap, 2020 (Türkçesi Albina Ulutaşlı).

[2] Zeplin Kitap, 2018 (Türkçesi Mine Bali).

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Show must be gone!

Yıllardır ülke ormanlarının durumu ile ilgili pembe masalların anlatıldığı bir şov sürüp gidiyor. Bu masallarda orman alanlarımızın arttığı anlatılıyor, yapılan ağaçlandırmalar allandırılıp pullandırılıyordu. Buna karşılık ben ve benim gibi düşünen bazı ormancı meslektaşlarım durumun hiç de gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını anlatmaya çalışıyorduk.

Orman alanlarının ülkenin her yanında değil yalnızca nüfusun azaldığı, arazi rantının olmadığı yerlerde arttığını, buna karşılık İstanbul, İzmir, Antalya gibi arazi rantının yüksek olduğu illerde ise orman alanlarının azaldığını devletin resmi rakamları ile ortaya koyuyorduk. Dahası, kağıt üzerinde, bir envanter bilgisi olarak gerçekleşen orman alanı artışının ormanların niteliğinde bir artış anlamına gelmediğini, orman alanlarında yapılmasına izin verilen maden arama ve çıkarma başta olmak üzere pek çok projenin ormanları paramparça ettiğini ve bu parçalanmanın ormanların ekolojik işlevleri yönünden telafisi olanaksız zararlar oluşturduğunu anlatmaya çalışıyorduk.

Ne var ki, biz ne dersek diyelim, bizi kendilerince bazı etiketlerle ötekileştirmiş olan büyük bir kitle söylediklerimize kulaklarını tıkıyor ve pembe masalları dinleyip uyumaya devam ediyordu. Tam bu sırada öyle bir şey oldu ki…

Şapka düştü, kel göründü

Orman Genel Müdürlüğü (OGM) kısa bir süre önce Sürdürülebilir Orman Yönetimi Kriter ve Göstergeleri 2019 Türkiye Raporu (SOY 2019)’nu yayımladı.[1] Bu rapor, detayları çok teknik olduğu için burada açıklama gereği duymadığım ve uluslararası süreçlerde belirlenmiş olan bazı kriter ve göstergelerin ülke koşullarına uyarlanmış haline göre orman alanlarının sürdürebilirliğini ortaya koymaya çalışıyor. Bu raporun benzeri 2008 yılında da yayımlanmıştı.[2] İşte, SOY 2019 raporunda ormanların parçalara ayrılması[3] ile ilgili öyle sayılar ve açıklamalar var ki, bizim yıllardır söylediklerimizin ispatı niteliğinde. Gelin, isterseniz açıklamaya her iki rapordan aldığım verilerle hazırladığım aşağıdaki tabloyu inceleyerek başlayalım:

Rahatlıkla görülebileceği üzere 10 hektardan küçük orman parçalarının sayısı 11 yılda yaklaşık 55 binden 120 bine çıkmış, yani %118 oranında artmış. Oysa daha büyük orman parçalarından 10-99 hektar aralığındaki orman parçalarının sayısı %11, 100 hektardan büyük orman parçalarının sayısı ise, ne yazık ki %32 azalmış.

Bu sayıların anlamı şudur: Türkiye’de ormanlar küçük küçük parçalara bölünüyor. Yani, büyük ve ekolojik dengeleri güçlü orman parçaları küçük ağaçlık alanlara dönüşüyor; ekosistemin bütünlüğü açısından pek çok özelliğini kaybediyor. Büyük ormanların küçük parçalara bölünmesinin yarattığı olumsuzluklar ve riskler sanmayın ki benim yorumum. Bunlar bilimsel gerçekler ve SOY 2019 raporunda da bütün çıplaklığı ile yer alıyor. Rapordan birkaç pasajı, noktasına virgülüne dokunmadan aşağıda aktarıyorum:

“Ormanın parçalanması, habitat konfigürasyonunun değiştirilmesini, orman alanı ve bağlantı kaybını, orman parçalarının artan izolasyonunu ve orman parçası kenarları boyunca insan arazi kullanımlarına daha fazla maruz kalmayı birlikte getirir. Orman parçalanması, habitatlar ve orman ekosistem hizmetleri üzerindeki etkileriyle geri kalan orman parçalarının yapısında ve işlevlerinde uzun vadeli değişiklikler başlatır.” (s. 89)

“Parçalanma, genden ekosistem düzeyine kadar hemen hemen tüm ekolojik süreçleri etkiler ve bitki ve hayvan popülasyonunun bileşimini ve dinamiklerini etkiler. Ayrıca hayvancılık ve vahşi yaşam arasındaki etkileşimi ve buna bağlı hastalık bulaşma riskini artırabilir.” (s. 90)

“Orman parçalanması çoğunlukla türün zenginliği ve besin tutulmasını da azaltır, trofik dinamikleri etkiler ve daha izole parçalarda hayvanların hareketini değiştirir. Orman parça boyutunun azaltılması ve parça izolasyonundaki artışın, kuşların, memelilerin, böceklerin ve bitkilerin bolluğunu yüzde 20 ila 75 oranında azalttığı, tohum yayılımı ve dolayısıyla orman yapısı gibi ekolojik işlevleri etkilediği ve aynı zamanda ekosistemde bir azalmaya katkıda bulunduğunu göstermiştir.” (s. 90)

Peki, orman neden parçalanır? Diğer bir söyleyişle, orman kendi kendine parçalanır mı? Elbette hayır. Ormanlar dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanlar tarafından parçalanmaktadır. Nasıl? Bunun yanıtını da rapor veriyor. Yine harfi harfine aktarıyorum:

“Ülkemizde son yıllarda hızlandırılan otoyol, enerji nakil hatları ve su yolu inşasındaki çalışmaların orman parçalılığının devam etmesinde önemli rolü olduğu değerlendirilmektedir.” (s.90).

Neden ‘Show must be gone’

Çünkü ormanlarımız yalnızca parçalanma sorunu ile karşı karşıya değil. Aşırı odun üretimini odağına alan ve diğer her şeyi arka plana iten anlayışı, korunan alan yönetimindeki yanlışlık ve aksaklıkları, personel politikasının her geçen gün artan problemlerini, orman yangınlarını, orman işçiliği sorunlarını ve saymakla bitmeyecek diğer pek çok başlığı alt alta koyduğumuzda, açıkça görünen o ki ormanlarımız ve ormancılığımızın durumu hiç de parlak değil. “Şu kadar fidanı toprakla buluşturduk” çuvalına  boyu giderek uzayan ağılı mızrak sığmıyor artık.

Bu konuda söylenecek çok söz var daha. Gündemden fırsat buldukça yeni verilerle konuyu işlemeye devam edeceğim diyerek, şimdilik bir virgül koyuyorum. Kaldığımız yerden devam etmek üzere…

*

[1] Rapora şuradan ulaşılabilir: 

[2] 2008 raporu için tıklayın

[3] Ormanların parçalara ayrılması, orman olmayan alanlarla birbirinden ayrılmış, ekolojik bütünlüğü bozulmuş orman parçalarının sayısını ve alanını ifade eder.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sudan nedenlerle gelen tehlike

Bir eylemin gerekçesi olarak öne sürülen nedenler değersiz ya da anlamsız ise “sudan neden” diye niteleriz. Her ne kadar bu deyiş suyu oldukça değersiz gösteriyorsa da su hiçbir zaman değersiz olmadı. Bildiğimiz ilk uygarlıklar su kenarlarında yeşerdi. Bereketli Hilal ve Mezopotamya’yı veya Mısır’ı düşünün. Su olmasa o görkemli uygarlıklar da olmazdı. Tıpkı, şimdi su olmazsa olamayacağımız gibi.

Su krizinden haberdar mıyız?

Dünya yüzeyinin %71’i suyla kaplı. O nedenle mavi gezegen deniyor dünyaya. O halde su neden kıt bir kaynak? Çünkü bu suların %97’si okyanuslarda ve denizlerde bulunuyor ve içilemeyecek, tarımda ve soğutma dışında endüstride kullanılamayacak derecede tuzlu. Kalan %3’lük tatlı suyun 5/6’sı da kullanılamayacak durumda, çünkü buzullarda hapsedilmiş veya toprağın ulaşılamayacak derinliklerinde bulunuyor. Yahut  insan tarafından kullanılamaz derecede kirletilmiş durumda.

Sonuç olarak dünyadaki toplam su miktarını (1,4 milyon km3) 100 litre kabul edersek kullanabileceğimiz su miktarı yalnızca 0,003 litreye denk geliyor. Üstelik iklim krizi, nüfus artışı, tarım ve endüstrideki gelişmeler su kaynaklarının durumunu daha kötüleştiriyor. Ayrıca sözünü ettiğimiz kullanılabilir su coğrafi olarak bütün bölgelere eşit olarak dağılmadığından dünyanın bazı bölgelerinde çeşitli seviyelerde su kıtlıkları yaşanıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar yaklaşık 4 milyar insanın yılda en az bir ay fiziksel su kıtlığı yaşadığını ortaya koyuyor.

Türkiye de maalesef suyu kıt ülkelerden biri. Türkiye’nin yıllık ortalama yağış hacmi 450 milyar m3 olup yıllık tüketilebilir yer altı ve yer üstü su potansiyeli 112 milyar m3 seviyesinde. Bu potansiyelin güncel olarak 54 milyar m3’ü kullanıma sunulabiliyor. Bu suyun da %74’ü sulamada, %13’ü içme ve kullanma suyu olarak, %13’ü de endüstride kullanılıyor. Bu sayılar tek başına bir şey ifade etmeyebilir okuyucu için. Fakat aşağıdaki harita durumu daha net gözler önüne serecektir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) resmi web sayfasından alınan bu haritada açık renkten koyu renge doğru fiziksel su kıtlığı artıyor. Türkiye orta derecede su kıtlığı olan ülkelerden. Hemen belirtmek gerekir ki Türkiye’nin her bölgesinde ve hatta her yöresinde aynı durumu görmeyi beklememeliyiz. Su kaynaklarının yeterliliği açısından, örneğin Karadeniz ile İç Anadolu’yu aynı kefeye koymak elbette doğru olmaz.

İstanbul ve su

Alanı ülke toplam alanının %0,7’si olan İstanbul’da ülke toplam nüfusunun yaklaşık %20’si yaşıyor. Dünyadaki pek çok ülkeden daha fazla nüfusu olan[1] kent, ekonomideki ve kültürdeki yeri nedeniyle ülkenin kalbi. Gelin bu kentin suyla ilişkisine ve nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna yakından bakalım.

İstanbul kullanılabilir su kaynakları açısından zengin değil. Bu nedenle tarihin hemen bütün dönemlerinde kente su sağlamak önemli bir sorun olmuş ve bu nedenle kentin kuzeyindeki ormanlık alanlardan su taşıyan su kemerleri Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemli rol üstlenmiş. Su kaynakları açısından görece zengin olan Belgrad Ormanı, bu kaynakların korunması için Türkiye’de ilk olarak koruma altına alınan muhafaza ormanı[2] olma niteliğine sahip.

Nüfus artışı ve yoğun kentleşme İstanbul’un su gereksinimini sürekli artırdığı için bir noktadan sonra kentin kendi su kaynakları yetersiz hale geliyor; Istrancalar ve Melen gibi kent dışı kaynaklardan kente su getirme projeleri devreye giriyor. Aşağıdaki tabloda kente su sağlayan mevcut kaynaklar gösterilmekte.

Tablodan da görülebileceği gibi yıllık su verimi açısından Melen Regülatörleri toplam su kaynaklarının %35’ine karşılık geliyor. Istrancalar’ı da eklediğimizde ortaya çıkan gerçek şu: Kente verilen her 10 litre suyun 4 litresi kent dışından geliyor. Bunun ne kadar doğru ve sürdürülebilir bir yöntem olduğunu şimdilik değerlendirme dışı bırakıyorum. Buna rağmen İstanbul çok ciddi bir su krizi ile karşı karşıya. 26 Kasım 2020 Perşembe günü ölçümlerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı %25,67’ye düşmüş durumda. Art arda en sıcak ve kurak ayları, yılları yaşıyoruz. Maalesef, zaman zaman istisnaları yaşanabilecek olsa da bu böyle devam edecek. İklim krizi bağıra çağıra büyüyor, ne var ki kulaklar sağır gözler kör olmuş para hırsı yüzünden.

Ne yapılmalı?

Hep söylediğimi tekrar edeyim; Asıl yapılması gereken bireysel olarak yaşam alışkanlıklarımızı, ulusal olarak kalkınma anlayışımızı kökten değiştirmek. Ancak bu çok uzun vadeli bir hedef. Kısa vadede neler yapılmalı sorusunun yanıtını şöyle toparlayabiliriz:

  • Öncelikle kentin bütün orman alanlarını gözümüz gibi korumalıyız. Bu alanlarda yapılmış otoyol ve havalimanı dâhil her türlü projenin geri dönüşü mümkün. Zararın neresinden dönülse kârdır denilerek bu projeleri orman dışına taşıyacak adımlara bir an önce başlanmalıdır.
  • Pek çok açıdan olduğu gibi su açısından da açık intihar anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden mutlaka vaz geçilmeli, vaz geçilmesini sağlamak için her türlü demokratik adım atılmalıdır.
  • Bir zamanlar “Çılgın proje öyle olmaz böyle olur” diye bir yazı yazmıştım. O yazıda İstanbul’un dünyanın en büyük doğa, tarih ve kültür parkı haline özel bir yasayla dönüştürülmesini teklif etmiş ve yapılması gerekenleri tek tek anlatmıştım. O gün yazdıklarımın hâlâ ve büyük bir ciddiyetle arkasındayım.
  • Ve elbette su tasarrufu. Evde, tarımda, endüstride… Suyun kullanıldığı her alanda çok ciddi su tasarruf önlemleri almalıyız.

Kentin, ülkenin, gezegenin yaşamını diğer her şeyden önemli görüyorsak bunlar olmazsa olmazlarımız. Aksi durumda, sudan nedenlerle önce yaşamın işkenceye dönüşmesi sonra da ölüm kaçınılmaz olacak.

*

[1] Adrese dayalı nüfus kayıt sistemi 2019 yılı sonuçlarına göre İstanbul’un nüfusu yaklaşık 15,5 milyon. Ancak gerçek nüfusun bundan daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

[2 Belgrad Ormanı, 1950 yılında Muhafaza Ormanı ilan edildi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler-2: Ot gibi yaşamalı insan

İnsan ne için yaşar? Veya neden dünyaya gelmiştir? Yaşamın anlamı nedir? Yaşamı anlamlı kılmak için ne yapmak gerekir? Anlamlı yaşam ile anlamsız yaşam arasında ne fark vardır? Bunlara benzer onlarca soruyu ardı ardına sorabilirsiniz. Art arda ya da parça parça, bu soruların hepsi binlerce yıldır sorulup duruyor zaten. Çeşit çeşit yanıtlar da verilmiş.

Kimileri sürekli bu soruları sorup doğru yanıtı aramaya devam ederken kimileri de yanıtlardan bir ya da birkaçını doğru varsayıp daha fazla soru sorulmamasını, daha fazla yanıt aranmamasını istemiş. Sokrates, örneğin. Sırf sürekli soru sorup, yeni yanıtlar aradığı için ölüme mahkûm edilmiş soru sorulmasından hoşlanmayanlar tarafından. Tamam, başka soru sormayacağım deyip af dilese, içmek zorunda kalmayacakmış belki de baldıran zehrini. Ama o soru sorma hakkının elinden alınmasındansa ölmeyi tercih etmiş.

Kant haklı mıydı?

Aklı duygularımızdan üstün tuttu Alman filozof (Immanuel Kant). İyi Samiriyeli[1] hikâyesinde Kant, yol kenarında yatan yardıma muhtaç adama cennete gitmek için veya ona acımamız nedeniyle yardım etmek yerine bunun bir ödev olduğunu, bu davranışın herkes tarafından yapılması gereken bir görev olduğunu düşünerek yardım etmemiz gerektiğini savunur. Bir yanda geleceğe dönük bir amaç (cennete gitmek) ve acımak dururken diğer yanda akıl devreye girmekte ve karara dayanak oluşturmakta. Acımak duygularla, ödev ya da görev ise akılla ilişkili. Kant, duygularımızla karar aldığımızda asıl amacın kendimizi mutlu etmek olduğunu düşünüyor. Cennete gitmek için yardım etmek ise zaten bütünüyle bencilce. Bu nedenlerle “yardım edeceksen etme, ihtiyaç duyana yardım etmek insanın görevidir, bu bilinçle yardım et” diyor Kant.

Peki, insan olarak gerçekten görevlerimiz mi var? Yani bize hiç sorulmadan, yaşamak isteyip istemediğimiz bile sorulmadan kendimizi soluk alıp verirken buluyoruz. Üstelik nerede, kimlerin çocuğu olarak, hangi doğal ve toplumsal koşullarda yaşamaya başladığımız da bütünüyle bizim irademizin dışında. Bu da yetmezmiş gibi sırtımıza bir sürü görev yükleniyor. Biz bu görevlerimizi aklımızla arayıp bulacağız bir de ve bu görevleri yerine getireceğiz.

Tasarım akıllı mı akılsız mı?

Yaşamımızın bir amaca dayandığını düşünmek yaşamın bir amaçla başlatıldığını düşünmekle aynı anlama geliyor. Binlerce yıl boyunca, en azından bildiğimiz kadarıyla, insanlar bu amacı tanımlamaya çalıştılar. Tanımlamaya çalıştıkları bu amacın etrafında felsefi akımlar oluşturdular veya bir kutsal güç tarafından tanımlanmış olduğunu düşündükleri amaçların çevresinde büyüklü küçüklü inanç sistemleri yarattılar. Her ikisinde de insana biçilmiş roller, onun için verilmiş ya da onun bulup çıkaracağı görevler ve elbette bu görevlerle ilişkili amaçlar bulunuyordu.

Sonra bir gün, Charles Darwin adlı genç bir İngiliz, tuhaf rastlantıların sonucu olarak HMS Beagle gemisiyle yapılacak uzun bir yolculuğa davet aldı. Yolculukta yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgulara dayanarak 1859 yılında Türlerin Kökeni kitabını yayımladı. Günümüzde bile şiddetli tartışmaların odağında olan bu kitap basitçe iki şey söylüyordu:

Birincisi, canlılar değişmektedir. İkincisi ise bu değişimin dinamiğinin, doğal seçilim yoluyla uyum sağlamak olduğudur. Bu ikisine kısaca evrim diyoruz. Kimilerinin inandığı ya da inanmak istediği görkemli inanç sistemlerini kökünden sarstığı için hışımla saldırdığı evrim akıllı değil, akılsız bir süreçtir. Yani bir üst akıl tarafından yönetilmez ve ulaşmak istediği bir amaç yoktur. O nedenle, hiçbirimiz gelecekte evrimin bizi (gezegenimizi) nereye götüreceğini söyleyemiyoruz. Örneğin iklim krizinin kimi sonuçlarını öngörebiliyor olsak da, değişen iklim koşullarının oluşturacağı yeni durumda hangi canlının nasıl bir evrim sürecine gireceğini, nereye doğru evrileceğini tahmin etmemiz hiç kolay değil. Tahmin edebileceğimiz tek şey mevcut canlı türlerinin çok büyük bir bölümünün yok olup gideceği.

Akılsız tasarımda akılla tanımlanan amaç olur mu?

Olmaz. İnsan olarak dünya denen gezegende yaşıyor olmamızın hiçbir amacı yok. Biz bir neden değil, sadece bir sonucuz. Evrimin sonucu. Kendimizi dev aynasında görme huyumuzu bir kenara koyabilmek ve ne kadar basit olduğumuzu anlayabilmek için daha ne tür felaketlerle yüz yüze bırakmamız gerekecek kendimizi ve gezegenimizi?. Doğanın küçük ve basit, diğerleriyle eşit bir parçası olmak size değersiz mi hissettiriyor? Oysa ben bundan daha değerli bir şey olduğunu düşünemiyorum. Dünya denen hem büyük hem de küçücük gezegende sizin için tanımlanmış özel amaçların bulunmaması sizi boşluğa mı sürüklüyor? O halde soruyorum size, soru sorumasından hoşlanmıyor olsanız bile; Yaşamdan daha büyük bir amaç olabilir mi? Yaşamı her şeyin üstüne koymak, sadece sizin ve benzerlerinizin değil yaşayan her bir varlığın yaşamını en üstün değer olarak görüp buna zarar vermeyecek şekilde basit ve amaçsız bir yaşam sürmekten, tıpkı bir ot gibi yaşamaktan daha yüce bir amaç olabilir mi? Bugüne kadar size öğretilen bütün dogmaları bir kenara itip bu soruyu tartın kafanızda. Olabilir mi?

*

[1] Nigel Warburton, Felsefenin Kısa Tarihi, Alfa-Felsefe, 2016. s. 177.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gündemin düşündürdükleri

Türkiye’de gündem hiç durulmuyor. En sarsıcı konunun bile üç günden fazla gündemin birinci sırasında kalması olanaklı değil. Bazen zihnimi dinlendirmek için uzağında kalmaya çalışıyorum bu çalkantının; gazetelere, haber programlarına, sosyal medyaya uzaklaşıyorum. Çünkü sürekli takip etmeye çalışmak gerçekten son derece yorucu ve dahası can sıkıcı oluyor. Öne çıkan her yeni olay, her yeni gündem maddesi çoğu zaman geleceğe dair umutlarımızı biraz daha aşındırıyor. Umut aşılayan olaylar ise ne yazık ki çok daha sınırlı öbürlerine göre. Bu hafta, son günlerde öne çıkan bazı olayların bende yarattığı düşünceleri paylaşmak istiyorum sizlerle. Ayrıca yakın gelecekte parlatılacak bir konuyu henüz tam olarak parlatılmadan ele alacağım. Parlatıldığında yeniden yatırırız masaya.

Deprem ve Elif bebek

Türkiye bir deprem ülkesi demenin ne kadar anlamı var bilmiyorum. Çünkü konunun uzmanları bunu uzun yıllardır söylüyorlar. Sanırım sağır sultan bile duydu ve ezberledi bu cümleyi. Peki, ne oldu? Yani Türkiye’nin bir deprem ülkesi olması neyi değiştirdi? Hiç değilse 1999 Gölcük ve Düzce depremleri ile 2011 Van depreminden sonra ne değişti kentlerimizde, köylerimizde, okullarımızda, kamu binalarımızda? 2000 yılından beri toplanan 37 milyar dolar deprem vergisi[1] nereye harcandı? Her depremden sonra devleti temsil eden yöneticilerin verdiği sözlere ne oldu? Bu sorular böyle uzar gider.

Ben olayın başka bir yönünde bakmak istiyorum, izninizle. İzmir depreminin[2] gerçekleşmesinden tam 65 saat sonra enkazdan çıkarılan Elif bebek bir süre herkesin birinci önceliği oldu. Siyasiler Elif bebek üzerinden prim yapmaya çalışırken halk da bol bol Elif bebek paylaşımı yaptı sosyal medyada. Elbette bir çocuğun kurtarılması çok önemli, elbette o kurtarılışın muhteşem bir fotoğrafla taçlandırılması çok anlamlı. Bunlara diyecek hiçbir sözüm yok. Böylesi yoğun üzüntü zamanlarında bu tür tesellilere toplumun ihtiyacı olabilir, kabul ediyorum. Ne olursa olsun umudumuzu ayakta tutacak direnç noktalarından destek almalıyız. Fakat Elif bebek üzerinden yaptığımız bu coşku ve mutluluk patlaması, kendimi tutmadan söyleyeceğim, biraz da ikiyüzlülük değil mi? Bir bebeğin, bir çocuğun yaşamı bu kadar değerliyse, ki kesinlikle öyle, binlerce, milyonlarca bebeğin, çocuğun geleceğini karartacak adımlar atmamızı nasıl açıklayacağız?

Yoo, yalnızca devlet politikalarına değil sözüm. Elbette asıl sorumluluk orada. Ormanlarımızı madenlere, yollara, çöplüklere, yayılan kentlere kurban etmek, nükleer ve termiğe yatırım yapmak, yenilenebilir enerjiyi yeterince desteklememek, tarım topraklarını korumamak ve buna benzer pek çok politik kararın altına sorumsuzca imza atmak ortada dururken bireysel tercihlere söz söylemek pek de anlamlı olmayabilir. Ancak unutmayalım ki makro politikaları yönlendiren ana unsur çoğu zaman bireysel tercihlerimizin yansımasıdır. Açık yüreklilikle yanıt verelim: Kaçımız çocuklarımızın, onların çocuklarının, milyarlarca Elif bebeğin yaşam hakkına saygı gösterdiği için yediğimize, içtiğimize, giydiğimize, ulaşım, barınma, ısınma, tatil yapma, oy verme… tercihlerimize dikkat ediyoruz? Kaçımız, hepsinde olmasa bile bunlardan bir ya da birkaçında değişikliğe gitme ihtiyacını hissediyor, olanaklarımız ölçüsünde sahip olduğumuz konfor seviyesini gelecek kuşakların lehine düşürme fedakârlığını yapabiliyoruz? Zor soru değil mi?

Oysa sosyal medyada bebek fotoğrafı paylaşıp, o güçlü parmağa yapışmış minicik el güzellemesi yapmak ne kadar kolay. Bugünün ve geleceğin milyarlarca masum bebeği; yalnızca insanı değil otu, böceği, ağacı, çiçeği, kuşu, ayısı… uzatmamızı beklerken, bizim beklenen o eli cebimizden bile çıkarmaya tenezzül etmeyip Elif bebeğin elini konuşmamız ikiyüzlülük değil de nedir? Alınan olursa kusuruma bakmasın, ben tam olarak böyle düşünüyorum. Ve yüksek sesle söylüyorum, en yakınımdakilerden, en sevdiklerimden hiç tanımadıklarıma kadar birilerine duyurabilirim umuduyla. Bugünün ve geleceğin Elif bebeklerine elimizi uzatmak için değişimin kendimizden başlaması gerektiğine, biz değişmezsek hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanlım. Hemen, şimdi!

Kral öldü yaşasın yeni kral

Bu yazıyı yayımlanmasından iki gün önce, yani Perşembe günü yazıyorum. An itibariyle ABD başkanının kim olacağı henüz belli değil. Hoş, belli olsa da tartışması uzun sürecek gibi fakat Joe Biden 264 delegeye ulaşmış durumda ve muhtemelen kısa süre içerisinde Başkanlık hakkını kazanacak. Sonrasında ne olacağını, Trump’ın ne çılgınlıklar yapacağını birlikte göreceğiz.

Dün akşam yerli ve yabancı haber kanallarına sırayla göz gezdirdim. Hemen hepsinde seçim ile ilgili haberler, programlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki bütün dünya ABD seçimlerine kilitlenmiş durumda. Uluslararası ilişkiler uzmanı değilim. ABD uzmanı hiç değilim, fakat uzman olmaya gerek var mı, ondan da emin değilim. Trump uç örneğini bir kenara koyarsak, ABD’de demokratların mı yoksa cumhuriyetçilerin mi başkanlığı kazandığı dünyanın geri kalanı açısından ne anlam ifade eder? Bence pek bir anlamı yok. ABD hep ABD olacaktır ve asla dünya barışını, dünya halklarının kardeşliğini düşünmeyecektir. ABD için kendi çıkarından üstün hiçbir değer olmadı, korkarım olmayacak da. Demokrat ya da cumhuriyetçi başkan ABD’nin kendisini ilgilendiren sağlık, eğitim, sosyal güvenlik vb. alanlarda fark yaratır yalnızca. Uluslararası arenada başkan demokrat da olsa ABD şahin olacaktır, güvercin olmasını kimse ummasın.

Ancak bir alan var ki, bu seçimi kimin kazanacağına göre ABD’nin izleyeceği yol önemli ölçüde farklılaşacak ve bu bütün dünyayı etkileyecek. O alan iklim krizi. Malum, Trump iklim konusunda berbat bir performans sergiledi. Columbia Üniversitesinde Çevre Hukuku profesörü olarak görev yapan Micheal Gerard’ın Trump hakkındaki şu cümlesi yeterince açıklayıcı, sanırım[3]: İklim değişikliğinin ne olduğu konusunda gerçekten hiçbir bilgisi yok.

Trump yönetiminin genel olarak çevre özel olarak da iklim konusunda attığı pek çok olumsuz adım oldu. Ancak, sanırım bardağı taşıran damla, bundan neredeyse tam bir yıl önce, 4 Kasım 2019’da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yaptığı twitter paylaşımı ile dünyaya duyurulan Paris Anlaşması’ndan çekilme kararı oldu. Buna karşılık, Biden seçmenin karşısına “Temiz Enerji Devrimi ve Çevresel Adalet Planı”[4] ile çıkarak, çok uzaklardaki bizlerin gönlünü bile fethetmeyi başardı. Umalım ki Biden –kazasız belasız başkanlık koltuğuna oturursa- sözlerinin arkasında dursun. Bekleyip göreceğiz.

Siz neymişsiniz be abi!

Hatırlarsınız geçen sene 11 Kasım’da hükümet “benden önce bu ülkede her şey kötüydü, güzel olan ne varsa ben akıl ettim, ben yaptım” algısını yaratmak üzere tasarlanmış bir adım daha attı. Türkiye’nin yüz elli yılı aşan ormancılık birikimini, mesleki ve bilimsel deneyimini bir kenara koydu. Ormanlar için gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen işçisinden genel müdürüne binlerce ormancının emeklerini, onların koruduğu ormanları, ormanlaştırdığı çıplak toprakları değersizleştirmek pahasına, yıllardır ülke çapında ve dünya genelinde kutlanılan 21 Mart’ı da bir kenara iterek; “Ben yapmadıysam kötüdür, ben yenisini yapacağım” diyerek, bizlere yeni bir ağaçlandırma bayramı hediye etti.

11 Kasım 2019’da ülkenin her yerinde, aynı günde 11 milyon fidan dikilmesi hedefiyle yola çıkıldı ve 14 milyon fidan dikildiği açıklandı. Bu sene 11 Kasım’da 83 milyon hedefleniyor. Dikilen her fidan için dikene minnet duyarız, bu ayrı. Fakat ülkenin dağını, taşını, ormanını, deresini, ağacını, kuşunu paraya dönüştürmek için sınır tanımaz bir doğa tahribatına neden olurken bir yandan, öbür yandan en büyük çevreci biziz algısı yaratmak için bilimsel gerçekleri gizleyerek, terimleri eğip bükerek, istatistikleri halkın anlamayacağı hale getirip çarpıtarak yapılan işi açıklamaya çalışırsanız, bize de diktiğiniz her bir fidan için ayrı ayrı teşekkür ettikten sonra gerçekleri en yalın haliyle açıklama hakkı doğar. Ama şimdilik hep birlikte şarkı söyleyip eğlenelim biraz. Benim aklıma bir tane geliyor. Ne dersiniz?

*

[1] 04.11.2020 tarihinde Halk TV’de yayımlanan Dünyanın 1001 Hali programında Emin Çapa tarafından verilen bilgidir.

[2] Her ne kadar kamuoyunda İzmir depremi olarak geçse de, depremin merkez üssü Sisam (Samos) Adası olduğu için, bahsettiğimiz depremin resmi adı Samos ya da Sisam depremidir.

[3] bbc.com’da 23 Ocak 2020’de yayımlanan “What does Trump actually believe on climate change” adlı yazıdan alıntıdır. Yazıya şu linkten ulaşılabilir.

[4] https://joebiden.com/climate-plan/#

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İpinden kurtulmuş düşünceler-1

Akademik alışkanlıklar akademik olmayan çalışmalarda da insanın yakasını bırakmaz bir türlü. Kaynak göstermek, örneğin. Gerçekten çok önemli bir gereklilik, dahası zorunluluktur. Aklınıza her geleni söyleyemezsiniz akademik yazılarda. Söylediklerinizin sağlam dayanakları olmalıdır. Hele belirli konulara ilişkin veri niteliğinde bilgiler aktarıyorsanız, ya o bilgileri nasıl, hangi yöntemle elde ettiğinizi açıklamalısınız ya da nereden aldığınızı. Çünkü bilimin temelinde yatanlardan, bilimin olmazsa olmazlarından biri de sınanabilirlik, test edilebilirliktir. Aynı yöntemle başka bilim insanları da ölçme yapmak veya yararlandığınız kaynağı okuyup aktardığınız bilgi gerçekten öyle mi diye kontrol etmek isteyebilirler. Bilim güvenmez, kuşku duyar.

Dikey bahçeler konusuyla ilgili bazı veriler içeren twitter paylaşımları yapan akademik unvanlı birine, gerçekten akademisyen olan bir dostumuz o verilerin kaynağını sorduğunda, “arayan bulur”, “sonra açıklayacağım” gibi akademik etikle bağdaşmayacak cevaplar vererek, buruk bir şekilde güldürmeyi başarabilmişti bizleri.

Fakat bazen de insan, aklını başkalarının yazdıklarından, bulduklarından kurtarmalı gibi geliyor bana. Zihnini boşaltıp, bildiklerini unutup dünyaya hiç bakılmamış bir pencereden bakmak ancak bu şekilde mümkün olabilir sanki. Frédéric Gros’tan[1] şu alıntıyı yaparak hem bu dediğime zemin hazırlayacağım hem de kaynak gösterme alışkanlığımı yerli yerinde kullanmış olacağım:

Emerson, Thoreau’nun yazmaya, yürümek kadar zaman ayırdığını hatırlatır. Kültürün ve kütüphanelerin tuzaklarından sıyrılmak için yapar bunu, çünkü öbür türlü, yazılan şey başkalarının yazılarıyla dolar. Yazmak sessiz, canlı bir deneyimin tanıklığı olmalıdır, başka bir kitabın yorumu, başka bir metnin açıklaması değil… Kitapların amacı yaşamayı öğretmek değil (ders verenlerin hüzünlü görevidir bu), içimizde yaşama, başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır.

Ben de, ders verme hüzünlü görevini yerine getirecek akademik yazılarla birlikte, ara sıra da olsa başka türlü yaşama isteği uyandıracağını umduğum şeyler yazmaya niyetliyim. Bu yeni bir şey değil, eski yazılarımda da yer yer bu eğilimim görülebilir. Ancak bugün bütünüyle böyle bir yazı yazmaya niyetli olduğum için, hem bu hem de bundan sonraki benzer yazılarıma altlık oluşturmak üzere böylesi uzun bir giriş yapmak zorunda kaldım.

Çürümenin başlangıcı zevk almak için yemeyi öğrenmek(mi)(?)

Yaygın bir gruplandırma vardır; yemek için yaşayanlar ve yaşamak için yiyenler. İster gerçek anlamında ister mecazi anlamında kullanın “yemek” fiilini, çok büyük çoğunluk yemek için yaşıyor gibi geliyor bana. Ben mecazi anlamını bir kenara koyup fiilin gerçek anlamı hakkındaki düşüncelerimden söz edeceğim.

İnsan ne zaman yemek yemekten zevk almaya başladı. Elbette zevk almaktan kastım açken yediğimiz şeyin damağımızda bıraktığı tadın verdiği hoş duygu değil. Sözünü ettiğim, yemek yemeye yaşamımızı devam ettirebilmek için beslenmekten öte anlamlar yüklüyor olmamız. Yemek yemeyi özel seremonilere dönüştürmemiz, yemek denilen şeyi doğal yapısından çıkarıp bütünüyle kültürel bir olgu haline getirmemiz. Öğrencisi olmaktan hep mutluluk duyduğum Prof. Dr. Uçkun Geray, ki saygıyla anıyorum kendisini, bir konferansında şöyle demişti:

“İnsanı diğer hayvanlardan ayıran iki temel fark vardır. Biri üreme içgüdüsünü aşka, diğeri yeme ihtiyacını mutfak kültürüne dönüştürmüş olmasıdır.”

“Bu akşam yemeğe bekliyorum.” “Kimsesiz çocuklar yararına yemek düzenliyoruz.” “Yemek yapmak sanattır.” Bu ve buna benzer cümlelerin hiçbiri açlıkla ilgili değil. İnsanın doğal olanı alıp, allayıp pullayıp bambaşka bir şekle sokmasının, bunu yaparken de doğal olana zarar vermesinin örneklerinden bunlar, olsa olsa. Soğuktan korunmak için giyinmenin modaya, barınma ihtiyacının yapılaşmaya dönüşmesi gibi.

Benim çocukluğumda (70’lerin sonu 80’lerin başı) annelerimiz birbirine yemek tarifi verirdi; dergilerde, gazetelerde olurdu bu tarifler. Sonra yemek kitapları, yemek üzerine TV programları, internet sayfaları… Derken bağımsız yemek kanallarına kadar vardı iş. En çok tuhafıma giden de, TV’de yemek tarifi yapanların kansere çare bulmuş veya Satürn’e gönderdiği uzay mekiğindeki robotun topladığı kayaç örneklerini analiz etmiş de, bunlar hakkında bizi bilgilendiriyor gibi bir tavır takınmaları.

Küçük dağları ben yarattım edasında, kibirli, gururlu, insanoğlunun en büyük sorunlarından birini çözmüş bir yüz ifadesi ile “bonfilenin üzerine delikler açıp ayıkladığımız sarımsakları ve tane karabiberleri o deliklere gömmezsek, taze kekik ve fesleğenle eti bir güzel ovup ağzı sıkıca kapanan bir kap içerisinde 24 saat şarap içinde bekletmezsek, etin iyi marine olmayacağını ve lezzetsiz kalacağını” anlatıyorlar ve biz de oturmuş “hımmm!”, “aaaaa!”, “yaaaa!” gibi saçma sözcükleri istemsiz olarak ağzımızdan çıkarıp, şaşkınlık ve hayranlık içerisinde not tutuyoruz, sırf ertesi akşam gelecek kapı komşumuz Neclalara hava atmak için. Yiyeceğimiz altı üstü et işte![2] Küçük küçük doğrar, soğanla karıştırıp kavurur, sonra da onu yarım ekmeğin içine doldurup afiyetle yersin; yanına da bir bardak ayran, oh mis!

Abartmayın bu kadar; canlıyız, enerji harcıyoruz, harcadığımız enerjiyi geri kazanmak için bir şeyler yiyip içmemiz gerekiyor, bu nedenle de midemiz beynimize “içim boşaldı, bir şeyler gönder” diye sinyal veriyor, beynimizin komutuyla biz de bir şeyler yiyip, boşalan midemizi dolduruyoruz, hepsi bu işte! Yemek için yaşamıyoruz; yaşamanın daha anlamlı amaçları olmalı. Kebap yemek için sabah uçağıyla Adana‘ya gidilip, baklava için Antep‘e geçilir mi? Paranızı nasıl harcayacağınız sizin bileceğiniz iş ama zamanınız (yaşamınız) bu kadar mı anlamsız? Etiyopya‘daki aç çocuklar faslından girmeyeceğim, ama bu kadarı da biraz fazla, biraz gösteriş, biraz şatafat, eh, biraz da saçmalık değil mi?

Sorumlu tarım mı yoksa?

İhtiyaç duyduğumuz için değil de zevk almak için yemeyi ne zaman keşfettik? Sanırım tarımın başlamasından sonradır. Çünkü avcı-toplayıcı, konar-göçer toplulukların zevk almak için yiyecek kadar bol gıdaya sahip olduklarını sanmıyorum. Bereketli Hilal’de yaklaşık 10 bin yıl önce başlayan tarım ile evcilleştirilmeye başlanan hayvanlar, muhtemeldir ki bir gıda bolluğu ortaya çıkardı. Bollaşan yalnızca gıda değil zamandı, öte yandan. Birim alanda ve birim zamanda çok daha fazla gıda elde edilebiliyor olunca hem yerleşik yaşam başladı, hem de çok daha az kişi gıda temini için zaman harcamak zorunda kaldı. Bol gıda, bol zaman… Gıdayı farklı bir şekle sokmak için gerekli koşullar oluştu. Onunla bunu karıştırsam, şunu biraz pişirsem, biraz da su eklesem… Derken “sabayon ile gratine edilmiş frambuaz” ya da “kanton usulü pilav” çağına geldik. Siz hale pilavı geleneksel usulle mi yiyorsunuz yoksa? Ah, çok yazık şekerim!

Yazının kışkırtıcı olduğunun farkındayım. Okuyan pek çok kişiyi rahatsız edecek, itiraz sesleri yükselecektir. Belki de bunu amaçlıyorum, kim bilir! Fakat kimsenin yediğinde içtiğinde gözüm olduğu sanılmasın. Umurumda bile değil. Benim derdim karnımızı doyuramamaya başlamakla çığırından çıkan insanlık serüveninin geldiği hiçbir şeyden tatmin olmama noktası. Elde ettiğimiz, sahip olduğumuz hiç ama hiçbir şey bizi tatmin etmiyor. Arzuluyor, sahip olmak için kendimize yaşamı zehrediyor, sonra ona sahip olup yeni bir şeyi arzulamaya başlıyoruz. Bu kısır döngü yalnızca bizi mutsuz etmekle kalmıyor, sınırlı kaynakları olan gezegenimizi vahim bir sona doğru götürüyor, insan dışında bütünüyle masum olan diğer tüm canlılarla birlikte. O nedenle, bu tatminsizlik çıkmazından kurtulabilmek için, acaba diyorum, ilk tatmin olmadığımız şeyle mi başlangıç yapmalıyız süreci tersine çevirmeye. Çok daha basit yollarla karnımızı doyurmayı öğrenebilirsek, çok daha basit yollarla gözümüzü doyurmayı da öğrenebiliriz gibi geliyor bana. Başka da çaremiz yok sanki. Ne dersiniz?

Bana kızanlar için de son bir sözüm var. Benimki, düşünce sadece. Biraz ipini koparmış olsa da, sadece düşünce. Korkmayın düşünceden, kopartın düşüncelerinizin bütün iplerini!

*

[1] Yürümenin Felsefesi (Türkçesi Albina Ulutaşlı). Kolektif Kitap, 2017.

[2]Uzun yıllardır et yemediğimi bu noktada belirteyim, yeri gelmişken.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kapitalizmin yeni oyunu: Para-algı[1] çevreciliği

Kapitalizmin hemen bütün dünyayı egemenliği altında tutmasının sırrı insan ruhunu çok iyi okuyabilmesinde yatıyor olsa gerek. Günümüz insanı, kim ne derse desin iki şey için yaşar: Para ve algı. Modern(!) insan nasıl olursa olsun para kazanmalı, kendi ne olursa olsun iyi insan algısı yaratmalıdır. Kapitalizm para ve algı üzerinden yürüyen yepyeni oyunlar kuruyor, garibim insanlar da bu oyunların gönüllü oyuncağı rolünü üstleniyor. Kapitalizm ambalajlayıp orman satıyorum dese, elleri patlayana kadar alkışlayanı çok olur, iddia ediyorum. Dikey ormanı, dikey bahçeyi alkışlayan olduktan sonra…

Ormanın dikeyi olur mu?

Kapitalizm isterse olur. İstedi ve oldu da. Salgın bir hastalık gibi dalga dalga yayılıyor üstelik. Bu müthiş pazarlama taktiğinin mucidi İtalyan bir mimar olan Stefano Boeri. Milano’nun kalabalık bölgelerinden biri olan Isola mahallesine kondurduğu biri 110 diğeri 76 m yüksekliğindeki iki kuleye bu ismi, daha doğrusu bu ismin İtalyanca karşılığı olan “Bosco Verticale”yi verdi.

Doğal olarak, kuleler yalnızca isimleriyle orman çağrışımı yaptırmıyor. Kulelerin dış cephelerinde yer alan balkon ve teraslarda yaratılan toprak alanlara dikilen ve resmi internet sitesindeki verilere göre 800 ağaç, 4 bin 500 çalı ve 15 bin civarında süs bitkisi ile dışarıdan bakıldığında, askeri yöntemlerle ve bitkiler kullanılarak kötü bir şekilde kamufle edilmiş yüksek bir bina olarak görünen dikey ormanlar bir miktar yeşillik hissi vermiyor değil. Dikey ormanlar aynı mimarın imzasıyla kısa sürede Çin’e ve Hollanda’ya, başka firmalarca Belçika’ya, diğer ülkelere ve nihayet Türkiye’ye de ulaştı.

Bu yetmedi dikey bahçe[2] furyası baş gösterdi neredeyse eş zamanlı olarak. Bir sürü firma türedi dikey bahçe yapan, dikey bahçelerin topluma, kentlere ve ekosisteme yararlarını ballandıra ballandıra anlatan. Ardından bu, sözüm ona bahçelerin havayı nasıl temizlediğini, nasıl toz ve partikül tuttuğunu, nasıl oksijen ürettiğini, gürültüyü nasıl azalttığını anlatan bilimsel(!) çalışmalar yapılmaya, makaleler yazılmaya başlandı. Kapitalizmin azgın dişlileri dönmeye başlamıştı ve önünde durmak mümkün değildi. Değildi, çünkü birileri çok para kazanacaktı ve üstelik de para kazanırken çevreci görüneceklerdi. Para-algı çevreciliği devreye girmişti.

İBB dur dedi!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi 25 yıl sonra farklı bir zihniyetle yönetilmeye başlanınca farklı şeyler görmeye de başladık. Belediyenin Yeşil Alanlar Daire Başkanlığına hem teori hem de uygulamayı iyi bilen, orman fakültesinde görev yaptığı yıllarda yakından tanıyıp takdir ettiğim Prof. Dr. Çağatay Seçkin atandı. 2020 yılının başında, belediye geniş katılımlı bir yeşil alanlar çalıştayı düzenledi.

Benim de, değerli dostum Erdoğan Atmış’la yeşil altyapı üzerine bir bildiri sunarak katıldığım toplantıda katılımcı uzmanlar sık sık iklim krizinden ve bu krize adaptasyondan, krizle mücadele açısından önem taşıyan yeşil alanlardan, yeşil alan düzenlemelerinde karbon tutma potansiyeli yüksek, kuraklığa dayanıklı, sulama, ilaçlama ve gübreleme ihtiyaçları az ya da hiç olmayan doğal türlerin tercih edilmesi gereğinden söz etti. Bundan dolayıdır ki çalıştayın sonuç bildirgesine şu karar yansıdı:

Dikey bahçe uygulamalarında yerli üretim ve doğal bitkiler kullanılmalıdır. Bitki türü seçimi tasarımın amaç ve hedefine uygun olmalı, az su isteyen kuraklığa dayanıklı bitki türleri tercih edilmelidir. Yapım ve bakım maliyetleri çok yüksek olan dikey bahçe uygulamalarından gerekli olduğu sınırlı yerler dışında kaçınılmalıdır.

İBB, uzman görüşleri doğrultusunda hareket ederek bakım maliyetleri çok yüksek, yerli olmayan, kuraklığa dayanmayan türler kullanılarak yapılan, sulama, gübreleme ve ilaçlama ihtiyaçları yüksek seviyedeki dikey bahçeleri kaldırmaya başladı. Ve ne olduysa ondan sonra oldu; doğal ormanları yararak otoyol yapılmasına, var olan havalimanı yıkılarak ormana havalimanı inşa edilmesine, bir kenti ikiye bölerek yapılacak ve kentin ormanlarını, tarım alanlarını, göllerini yutacak kanal projesine, madenlere, HES’lere, termik ve nükleer santrallere, yeşil yol projelerine… hasılı kelam doğa ve toplum dostu olan ne kadar değer varsa hepsine savaş açmış parasever, zenginsever projelere gıkını çıkaramayan para-algı çevrecileri hep bir ağızdan yeşilden, doğadan, çevreden, oksijenden bahsetmeye başladı.

Çünkü onların görevi buydu: Nerede sermayenin yanında durmak gerekiyorsa, nerede güçlünün yanında durmak gerekiyorsa, nerede gerçekle ilişkisi olmayan bir algı yaratma ihtiyacı varsa onlar devreye girerdi, girdiler de.

Yeşil düşmanlığı değil, akılcılık

Daha önce de yazdım, çok yerde söyledim; balkonumuzdaki saksıda yetiştirdiğimiz küçücük bir süs bitkisinin bile doğaya bir katkısı vardır. Hiçbir katkısı olmasa fotosentez yaparak oksijen üretir. Öyleyse neden karşı çıkıyorum dikey orman ve bahçelere? Açıklayayım:

  • Her şeyden önce verilen isimlerde sıkıntı var. Bu uyduruk mimari tasarımlara orman ya da bahçe dediğimizde zaten doğadan iyice kopuk ortamlarda yetişmek zorunda kalan yeni kuşaklarda orman ve bahçe kavramının böyle bir şey olduğu düşüncesinin yerleşmesi tehlikesi var.

  • Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmez. Bu tasarımlar son derece yüksek maliyetlidir. Örneğin dikey bahçelerde bitki yetiştirebilmek ve onları canlı tutabilmek için öncelikle duvarlara o bitkileri taşıyacak platformlar kurmak zorundasınız. Sonra metrelerce, belki kilometrelerce sulama borusu döşemek, saksılar monte etmek, toprak taşımak ve nihayet bitkileri dikmek zorundasınız. Üstelik bunlar yalnızca kuruluş maliyetleri.
  • Dikilen bitkilerin sürekliliğini sağlamak için sulamak, gübrelemek, hastalıklara karşı ilaçlamak zorundasınız. Kuruyanı, ömrü dolanı (dikey bahçelerde kullanılan türlerin çoğu bir ya da birkaç yıllık ömre sahiptir) değiştirmeniz gerekir. Bunlar da bakım masraflarıdır. Kaynakları zaten kıt olan bir ülkede böyle bir kaynak savurganlığının akılcı tek bir açıklaması olamaz. Burada amaç, olsa olsa bazı firmalara para kazandırmak olabilir. Bunun yerine doğal yeşil alanları korumak ya da bu tür tasarımların bir birimi için harcayacağınız parayla uygun alanlarda, içine insanların girebileceği, doğaya dönük yararlarının yanı sıra kültürel ekosistem hizmetlerini de maksimum düzeyde üretildiği on birim yeşil alan yapmak çok ama çok daha rasyonel bir davranış şeklidir.
  • Denilebilir ki, yeşil alan yapacak uygun alan mı var? Eh, olmaz tabii, yıllarca halkın yeşil alanlarını ya da yeşil alan olabilecek potansiyel alanları imar planı değişiklikleri ve çeşitli oyunlarla sermayeye ve bazı cemaatlere dağıtırsanız. Üsküdar Belediyesinin TİBAŞ tarafından kültür merkezi ve park yapılmak üzere bağışlanan alanı Aziz Mahmut Hüdayi Vakfına yurt yapılmak üzere tahsis etmesi, Vakfın da yapılan binanın altını dükkâna dönüştürüp para kazanması hemen aklıma gelen örneklerden biri.
  • Her nedense sözünü ettiğimiz dikey tasarımlarla ilgili yapılan çalışmalarda üzerinde durulan konular bu tasarımların yararlarına odaklanan tek yönlü çalışmalar. Oksijen üretme, toz ve partikül tutma, gürültü azaltma vb. Bunları ortaya koymak için çalışma yapmaya ne hacet? Bir yerde bitki varsa bunlar da otomatik olarak olur. Peki ya bu tasarımlardaki bitkileri yaşatmak için zorunlu olarak yapılması gereken sulama, gübreleme ve ilaçlamanın ekonomik ve daha da önemlisi ekolojik sonuçları? Bir iki yılda ömrü dolan bitkilerin çürümesi ile havadan alınan karbonun yeniden atmosfere salımı? Yapılan çalışmaların çoğunda bu konulara ya hiç değinilmiyor ya da pahalılık, bakım ve sürdürülebilirlik sorunları gibi genel ifadelerle geçiştiriliyor. Neden? Çünkü bunlar detaylıca açıklanırsa bu işlerden para kazanılmaz da ondan!

Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için belli başlı noktalara değindim yalnızca. Para-algı çevreciliğine kanmayın. Gezegenimiz çok büyük bir krizle karşı karşıya. İklim krizi ile onu doğuran ya da onun sonucu olan olay ve olgular bütünü gezegenimizdeki yaşamın devamlılığı açısından büyük bir tehdit. Bu tehditle duvara asılan saksıda çiçek yetiştirilerek mücadele edilemez. Bu tehditle gereksiz yere yollar yapıp, yol kenarlarını duvarlarla kaplamakla, sonra da o duvarları bahçe diye yutturmakla da mücadele edilemez. Bu tehditle mücadele etmek için önce elimizdeki doğal alanları; ormanları, yaylaları, dağları, gölleri, nehirleri, denizleri, sulak alanları… gözümüz gibi korumalıyız.

Sonra yaşam felsefemizi temelden değiştirmeli, yaşam gereksinimlerimizi ve yaşam alanlarımızı küçültmeliyiz. Kentlerimizi doğaya değil doğayı kentlerimize sokmalıyız. Zorunlu olarak yol yapmamız gerekiyorsa bile, o yolun kenarını duvarla çevirmek yerine doğal şevler halinde bırakmalı ve o şevlerde yarattığımız zararı oradaki ekolojik yapıya uygun tür ve yöntemlerle onarmaya çalışmalıyız. Uygun olan her yerde doğaya en yakın tasarımlarla parklar, yeşil alanlar yapmalıyız.

Kentlerin kimliği doğası, tarihi ve o kentte yaşayanların yaşam tarzlarıyla belirlenir. Saksıda çiçek yetiştirmekle övünen, bunun kentin kimliğini belirlediğini söyleyen kentler acınası kentlerdir. Ne İstanbul’un ne de ülkemizdeki diğer kentlerin, kasabaların ya da köylerin böylesi akıl dışı harcamalara ihtiyacı yok! Yine de bunlardan hoşnut olanlar varsa, halkın parasıyla halkın alanlarına yapılmasını istemek yerine kendi paralarıyla kendi mülklerine yaparak tatmin olabilirler. Ellerinden tutan mı var?

*

[1] Tarafımdan uydurulmuş olan bu terimde para Türkçe anlamıyla birlikte eski Yunancadaki anlamlarından biri olan “anormal”, “doğru olmayan” anlamında da kullanılmıştır.

[2] Yabancı literatürde vertical garden (dikey bahçe) ya da green wall (yeşil duvar) gibi kavramlar kullanılmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayvanla hayvan olsak…

Sevgili annem, otuzlu yaşlarımda bile çocuklarla oynamama şaşırır ve “kocaman adam oldu ama hâlâ çocukla çocuk oluyor…” deyip gülerdi. Kocaman adam olduğumda çocukla çocuk olduğum gibi çocukluğumda da eşsiz köpeğim Boncuk ile köpek olurdum.

Geçtiğimiz Pazar hayvanları koruma günüydü ve geçmişe gidip anılarımı tazeledim. Hepimiz biliyoruz ki bir şeyin günü varsa, o konuda ciddi bir sorunumuz bulunmaktadır. Hayvanları korumak konusunda da karnemiz maalesef pek parlak değil.

Geçen Pazar hatırladıklarım

Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda İstanbul’da bazı kuduz vakaları baş göstermişti. Buna karşı yapılması gerekenler hararetli şekilde tartışılıyordu. Hastalık bahanesiyle bütün sokak köpeklerinin toplanıp öldürülmesini (itlaf[1]) savunanlar geniş bir cephe oluşturmuştu. Bayraktarlığını da Hıncal Uluç yapıyordu bu cephenin ve hayvanları savunanları çapulcu ve çaçaron olmakla itham ediyordu çıktığı televizyon programlarında.

Bense o yıllarda henüz sevgili eski eşim Müge ile evli değildim, arkadaştım ve onunla omuz omuza Orman Fakültesi‘nin geniş ve yeşil bahçesine bırakılan ya da bir şekilde o bahçeye gelen sahipsiz köpeklerle ilgileniyordum. Onları fakülte yemekhanesinin artık yemekleri ve hafta sonları kasaplardan topladığımız et ve kemiklerle beslemeye çalışıyor, bütün hastalıklarıyla ilgileniyor, aşılarını eksiksiz yaptırıyorduk. Gönüllü olarak yaptığımız bu çalışmalarda en büyük destekçimiz, her aradığımızda Bakırköy’deki muayenehanesini bırakıp yardımımıza koşan sevgili veteriner Yasin Ak idi (Tıpkı sevgiyle tedavi ettiği hayvanlar gibi öylesine temiz yürekliydi ki, bu dünyanın çirkinliklerine çok fazla dayanamayıp Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak gitmeyi tercih etti daha sonra Yasin).

Ayrıca, o “uyuz ve pis hayvanları” besleyerek fakülte hoca ve öğrencilerinin sağlığını tehdit ettiğimiz için, bizi dilekçe vermeye varacak kadar şiddetli bir şekilde hedefine koyan bazı öğrenci ve “hoca”lara karşı savunan dönemin dekan ve dekan yardımcıları Melih Boydak, Tahsin Akalp ve Kadir Erdin Hocalarımızın desteğini asla unutamam. Ne var ki gözümüz gibi baktığımız, bütün sağlık kontrolleri yapılan ve kesinlikle saldırgan olmayan o canların hiçbirini, kimin ne şekilde organize ettiğini asla öğrenemediğimiz zehirleme operasyonlarından kurtarmayı başaramamıştık o günlerde.

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız

Bir gün sevgili Hocam Abdi Ekizoğlu odama geldi. Elinde kocaman yeşil bir kitap vardı. Cihan, dedi, “Müge ile senin çabalarına çok katkı veremiyorum. Kabul edersen bu kitabı hediye etmek istiyorum sana.”

Kitabı aldım. Kapağında şöyle yazıyordu: Öldürttüğümüz Hayvan Dostlarımız Biz İnsanları Bağışlayınız: HAYVAN HAKLARI: Bir insanlık kitabı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olan ve 2006 yılında kaybettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. İsmet SUNGURBEY tarafından yazılan kitap o gün bugündür kitaplığımın en değerli parçalarından biri.

Batı hayranlığı

Hayvanları ve özellikle sokak hayvanlarını sevmeyenlerin çok sık başvurdukları bir argüman var. Batı’da, Avrupa’da sokaklarda hayvan olmazmış. Hayvanlar sahiplenilip evlerde beslenir, diğerleri de toplanıp hayvan barınaklarına götürülürmüş… Hayvan barınağı denilen şeyin, gidip görenler bilir, toplama kampı olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Batı’nın neredeyse bütün “insani” değer sistemlerini pas geçip oldukça “insan merkezci ve bencil”   bu yanına öykünmeyi aklım hiç almıyor benim. Batı’da olan her şeyin otomatik olarak doğru ve güzel olduğunu düşünmek gibi iflah olmaz bir düşünme yöntemi hastalığı bu. Oysa Doğu’nun da kendine has pek çok erdemi var. Hadi Doğu’nun genelini bırakalım, bizim kültürümüzün en güzel yanlarından birinin sokaklarımızdaki dostlarımıza sahip çıkmak olduğu, sokak dediğimiz sosyal yaşam ortamının onlarla güzelleştiği nasıl ıskalanır?

Bizde sokak ağaçlı çiçekli, kedili köpekli bir kavramdır ve çok da güzeldir. Niye Batı’nın doğadan yalıtılmış, yapaylaşmış, ruhunu kaybetmiş sokaklarına öykünelim ki?

Batı hayranı bu grup, hemen peşinden havlayan, sürü halinde dolaşan, insanlara saldıran, oraya buraya kaka yapan köpek; yahut kuş avlayan, çocuk tırmalayan kedi argümanını öne sürer. Sanırım aklı başında hiçbir hayvan sever saldırgan davranan bir köpeğin ya da kedinin sokaktan alınarak hayvan bakımevine götürülmesine (orada sağlıklı koşullarda bakılması kaydıyla) karşı çıkmaz. Tıpkı saldırgan davranan bir insanın alınıp hapishaneye ya da bir hastaneye konulmasına karşı çıkılamayacağı gibi. Ama aklı başında her insan, saldırgan davranan bir insan gerekçe gösterilerek masum insanların da hapishaneye konulmasına nasıl karşı çıkacaksa, saldırgan davranan bir hayvan gerekçe gösterilerek masum hayvanların da barınağa konulmasına karşı çıkmalıdır.

Hayvanların sokakları kirletmesi meselesine gelince, bana göstereceğiniz bir hayvan pisliğine karşılık ben en az yüz insan pisliği gösterebiliyorsam, lütfen biraz vicdanlı olun derim. Sokak hayvanlarının pisliklerinin toplanıp temizlenmesi, onların tüm sağlık kontrollerinin yapılması ve gerekiyorsa tedavi edilmesi vergilerimizle finanse edip oylarımızla seçtiğimiz yerel yönetimlerin,  onlarla sokaklarımızı dostça paylaşmak da biz yurttaşların boynunun borcudur.

Tapun mu var?

Çocukluktan girdim, bitişi de öyle yapayım. Çocukken birisi bize git oradan dediğinde “tapun mu var?” derdik. Veya, “tapusu senin mi?”.. Binlerce yıldır insanlar olarak dünyanın her yanına yayıldık durduk. Orman demedik mera demedik, sulak alan demedik kumul demedik, her yeri istila ettik. İstila ettiğimiz her yerden, işimize yarayanları aramızda tutup geri kalan bitkileri ve hayvanları kovaladık. Paylaşmayı unuttuk, unuttukça yalnızlaştık, yalnızlaştıkça daha fazla doğaya saldırdık. Saldırmaya da devam ediyoruz. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız? Birisinin bize, dünyanın tapusu sizin üzerinize mi demesini bekliyoruz? Ne dünyanın tapusu ne de sokakların tapusu üzerimize değil. Paylaşmak zorundayız. Paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gelelim baştaki çocukla çocuk olmak meselesine; yanına bir de hayvanla hayvan olmayı koysak, inanın dünyanın bütün sorunlarını çözmek çok daha kolay olacak. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olunan insanca günler dilerim…

*

[1] Arapça telef etmekten gelir. Hayvanları gözünü kırpmadan öldürmekten utanmayıp “öldürmek” fiilini kullanmaktan utananların sevdiği bir sözcüktür.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Asansörde diyet kitabı okuyanlar kulübü

2002 yılından beri değişik etkinliklerle kutlanan, farkındalık yaratmayı amaçlayan Avrupa Hareketlilik Haftası bu yıl 16-22 Eylül tarihlerini kapsadı. Bu senenin teması “Herkes için sıfır emisyonlu (salımlı; salınım değil salım) hareketlilik” idi.

Neden hareketlilik haftası

Özellikle kentler, insanları hareketlilik açısından çok daha kısıtlı bir yaşam tarzına itiyor. Otomobil sahiplik oranı sürekli artıyor. Motorlu araç yolları en ücra köşelere kadar uzanıyor. Geçenlerde Kefken-Kerpe tarafına bir hafta sonu kaçamağı yapmıştım. Pembe Kayalar, Kefken’in en meşhur noktalarından. Tepesine kadar yol gidiyor. İnsanlar otomobilleriyle kayaların üstünde mangallı piknik yapıyordu. Asansör, yürüyen merdiven, yürüyen yol gibi teknolojik araçlar hareketliliğin önünde büyük engeller oluşturuyor. İstanbul’da, insanlar yürüyen merdivenlerde, bırakın çıkışları inişlerde bile sabit durmayı, kılını kıpırdatmamayı tercih ediyor.

Avrupa Hareketlilik Haftası hem insan sağlığı hem de gezegenin sağlığı açısından sürdürülebilir kentsel ulaşım politikalarını; yürüme, bisiklet ve toplu taşımaya dayalı kent içi ulaşım pratiklerini geliştirmeyi amaçlıyor. Elbette bu iş bir haftayla sınırlı kalmamalı. Bir haftanın amacı farkındalık yaratmak. Yılın geri kalanında da yaşama uyarlamak. Peki, bizde durum ne?

Bir ileri iki geri

İstanbul’da yaşayan birisi olarak gözlemlerim İstanbul’dan: 31 Mart-23 Haziran seçimlerinden sonra haklı olarak çok umutlandık. Ve yine haklı olarak büyük beklentiler içine girdik. O ya da bu parti ya da kişiden çok 25 yıllık sorunlu bir anlayışın dışına çıkma umuduydu bu. Haklı beklentilerimiz bizi haksız bir eleştiri noktasına getirmemeli ebette. Henüz her şey daha çok yeni ve eminim ki belirli projeleri yaşama geçirme koşulları çok uygun değil ama kişisel olarak ben durumdan yine de çok memnun değilim. Yaya ve bisiklet dostu bir kent yaratma konusunda umut verici bir adım henüz göremedim.

Salgın döneminde, yaşadığım bölge olan Kızıltoprak civarında yapılan bisiklet yolu, muhtemelen esnafın şikayetiyle kısa sürede iptal edildi. Şimdi, bisiklet yolu olan yerde gün boyu araçlar park ediyor, park yasağı olmasına rağmen. Vapur hariç diğer toplu taşıma araçlarında belirli saatlerde bisiklet yasağı var. Bu yasağı kaldırmanın ne gibi bir zorluğu olabilir, bilmiyorum. Veya metrolarda yine bisikletler için asansör yasağının anlamı ne? Bu yasağı koyan ya da devam ettirenler bir defa olsun bir bisikleti yüzlerce basamak indirip çıkarmayı denediler mi hiç?

Bu kadar basit sorunları çözmek bile bu kadar zorluk çıkarıyorsa, metrolarda bir vagonun sürekli ve yalnızca bisikletlilere ayrılması, metrobüs ve otobüslerde yalnızca bisikletlilere özel seferlerin yapılması gibi radikal dönüşümler için nasıl umut taşıyabiliriz? Peki ya Adaları dolduran motorlu araçlar nedeniyle sokaklara asılan bisiklet giremez levhalarına ne diyeceğiz?

Yürümeyi unutan bir nesil

Evrim sürecinde insanı insan yapan dönemeçlerden biri de bipedalizme geçiştir. İki ayak üzerinde hareket etmeyi ifade etmek amacıyla kullanılan bipedalizm insanda anatomik ve sosyal pek çok değişimin kök nedeni oldu. Günümüz insanı için yürümek, koşmakla birlikte bipedalizmin ana göstergesi. Fakat sanırım koşmayı çoktan unuttuk, yürümeyi de unutmak üzereyiz.

Adını herkesin bildiği bir elektrikli scooter uygulaması var, dalga dalga yayılıyor. Gencecik insanlar, su gibi kızlar ve oğlanlar bu araçların üzerinde adım atmadan oraya buraya gidip geliyorlar. Yürümeyi unutuyorlar. Yaşamı unutuyorlar. Neden? Daha hızlı gitmek için mi? Yürümek yavaştır çünkü. Oysa bir yerden bir yere daha hızlı gitmek ne anlama gelir ki? Frédéric Gros “Yürümenin Felsefesi”[1] adlı kitabında şöyle söylüyor:

Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz.

Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur… Yavaşlık saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker, damla damla aktığı o noktada zamanla hemhal olmaktır.”

Diyet kitaplarından fitness salonlarına insanlık dramı

Doğal hareket fırsatlarını ıskalayan insan doğal olmayan şekillere dönüştükçe, çözümü hep yanlış yerlerde aradı. Kimse alınmasın, gücenmesin; sözünü ettiğim insan özel olarak sen, ben ya da o değil, genel olarak hepimiziz. Diyet kitaplarını tarumar ettik, fitness salonlarında, bir deney maymunu gibi yürüyen bantların üstünde debelendik. Sonra da bir kilometre uzaklıktaki evimize konforlu otomobilimizin koltuğunda seyahat ettik.

Hayır, ben yapmadım diyenlere sözüm yok. Diğerlerine hoş geldiniz diyorum Asansörde Diyet Kitabı Okuyanlar Kulübü’ne.

*

[1] Kolektif Kitap, 2017. ISBN:978-605-5029-64-7 (Çeviren: Albina Ulutaşlı)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın temel taşı mı var?

Birkaç gün önce sosyal medya araçlarından birinde, bir hesaptan çok güzel bir ağaç fotoğrafı ile birlikte şu sözler paylaşılmıştı:

“Doğanın temel taşı ağaçlardır.”

Bütünüyle iyi niyetli bir paylaşım olduğunu biliyorum. Fakat ağaçlara olduğundan fazla bir değer yüklemenin sakıncalı sonuçları da olabilir ki, bundan kaygılanmıyor değilim.

Önce şu noktayı açıklığa kavuşturalım. Doğada “temel taş” diye bir kavram yok. Yani doğayı, temeli oluşturan(lar) ve yardımcı rollerdekiler diye gruplara ayıramayız. Doğa bir bütündür ve bu bütünün canlı ya da cansız tüm unsurları doğanın bütünlüğü açısından aynı derecede önemlidir.

Ağaçlara temel taş dersek, örneğin, toprağa ne diyeceğiz? Okyanuslarda yaşayan ve dünyanın en büyük oksijen üreticisi, aynı zamanda da karbon yutağı olan fitoplanktonlar için kullanacağımız sıfat ne olacak peki? Pek çok insan, eminim ki yalnızca hastalık yaptığını sandığımız mikroskobik canlılar olmasa dünyanın nice olacağını akıllarının ucundan bile geçirmemiştir. Dünya nice olurdu bilmem ama öyle bir dünyada insanın olamayacağını çok iyi biliyorum.

Fitoplankton.

Tek tek unsurlar değil, bütünlük önemli

Ekoloji bilen hiç kimse ekosistemdeki şu ya da bu unsura diğerlerinden daha fazla bir değer atfetmez. Çünkü bütünlüğü, dengesi ve karşılıklı ilişkileri ile ayakta duran ekolojik sistemde her unsurun vaz geçilmez bir rolü bulunur.

Ağaçlar elbette insanın en yakından gözlemleyebildiği, işlevlerini en derinden hissedebildiği canlılardır. Gölgesinde oturur, heybetinden büyülenir, meyvelerinden beslenir, odunuyla ısınırız. Bu kadar mı? Hiç olur mu? Ağaçlardan yararlanma şekillerimizin tamamını buraya yazmaya kalksam değil bir yazı, beş yazı bile yetmeyebilir. O nedenle ağaçlara duyduğumuz minnettarlık ve onlara atfettiğimiz değer anlaşılır bir durum oluşturur.

Gelin isterseniz, konuyu biraz daha kapsamlı analiz edebilmek için dünyanın oluşumu ve canlıların evrimi açısından önemli birkaç kronolojik bilgiyi gözden geçirelim:

Yaklaşık olarak 15 milyar yaşında olduğu düşünülen evrende Big Bang denilen patlama ile dünyanın 4,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. İlk organik moleküller 4 milyar, ilk tek hücreli canlılar ise 3,6 milyar yıl önce ortaya çıktı. Çok hücreli canlıların ortaya çıkması ise bundan 1,7 milyar yıl önce gerçekleşti. Yani tek hücreli canlılarla çok hücreli canlılar arasında neredeyse 2 milyar yıllık bir zaman dilimi var.

Kara bitkilerinin öncüsü sayılan yeşil algler ise bundan yalnızca 500 milyon yıl önce evrimleşti. Daha sonra ise yosunlar ve ciğer otları gibi iletim boruları olmayan, yerçekimi ile mücadele edemeyen bitkilerin ortaya çıkışı geliyor. İletim borusu bulunan ilk bitki sayılan “Cooksonia”ların ortaya çıkışı 433 milyon yıl önce gerçekleşti. Bitkilerin odunsu doku oluşturmaya başlaması için “Cooksonia”lardan sonra 50 milyon yıl daha beklemek gerekti. Bundan 380 milyon yıl öncesi ilk ağaç cinsi olarak kabul edilen “Archaeopteris”in evrimleşmesine işaret ediyor. Özetlemek gerekirse dünya üzerinde yaşamın başlamasından ağaçların oluşmasına kadar geçen süre 3 milyar yıldan daha fazla. Diğer bir ifadeyle 4,5 milyar yaşındaki dünyada, bu yaşın üçte ikisinden daha fazla süre boyunca yaşam vardı ama ağaçlar yoktu.

Değişim ve devamlılık esas

Konuyla doğrudan ilişkili olmasa da zaman ölçeğini daha iyi algılayabilmek için hayvanların evrimi ile ilgili şu bilgileri de ekleyelim: İlk balıklar 430 milyon, ilk sürüngenler 350 milyon, ilk memeliler 230 milyon, ilk primatlar 55 milyon, insan dediğimiz Homo sapiens ise yalnızca 200 bin yıl önce evrimleşti. Ve yalnızca 10 bin yıldır tarım yapıyoruz.

Doğa ya da ekosistemin en önemli özelliklerinden biri değişim ve devamlılıktır. Koşullar değiştikçe yeni ilişkiler ve yeni dengeler ortaya çıkar. Koşullar doğal nedenlerle değişebileceği gibi insan etkisiyle de (örneğin sera gazı salımları ve iklim değişikliği) değişebilir. Mutlaktır ki doğanın bütün bu değişimlere bir yanıtı olacak, yeni dengeler oluşacak, yeni ilişkiler şekillenecektir.

Dünyanın yaşı olan 4,5 milyar yılı bir yıl, yani 365 gün olarak kabul etseydik ağaçlar yalnızca son 31 günde dünya üzerinde olacaktı. İnsan ise yalnızca son 23,36 dakikada. Tarım yapmaya ve dünyayı değiştirmeye başladığımız dönem sadece ve sadece son 1,16 dakika. 250 yıllık endüstri devrimi sonrası süreç ise, sıkı durun, topu topu 1,75 saniyeye karşılık geliyor.

Doğaya bütüncül bakmak zorundayız. Bütüncül bakış yalnızca mevcut ilişkileri kapsamamalı, aynı zamanda zaman ekseninde de bütüncüllük içermeli. Ne ağaçlar ne de başka bir canlı form veya cansız unsur doğanın temel taşı filan değil. Doğada temel taş diye bir şey yok çünkü. Her şey değişime tabi ve hiçbir şey kalıcı değil. Anlık olarak mevcut ilişkilere saygılı olmak zorundayız. Hiçbir unsura daha fazla önem bahşedemeyiz. Hele hele son 23 dakikanın figürü insana, hiç…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Recaizade Mahmut Ekrem’den Prens Adaları’na: Araba Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından 19’ncu yüzyılın son yıllarında yazılan Araba Sevdası[1] Türk edebiyatının ilk realist romanlarından biri olarak kabul edilir. Romanda, Bihruz Bey örneğinde lüks ve şatafatın, özentili ama kültür temeli olmayan bir yaşamın eleştirisi yapılmaktadır.

Recaizade Mahmut Ekrem’in yaşamı, pek bilinmese de epey dram yüklüdür. Emced, Nijad ve Ercüment Ekrem adlı üç oğlu olan sanatçı, bir buçuk yaşında bakıcısının dikkatsizliği sonucu yatağa mahkûm hale gelen ve hiç konuşamayan Emced’i 20 yaşında kaybetmiş; Nijad’ı ise yakalandığı bir hastalık sonucu toprağa vermek zorunda kalmış. Bu kayıp sanatçıyı yaşama küstürmüş ve Büyükada’ya taşınarak kendini yaşamdan olabildiğince soyutlamış.[2]

Sürgün yeri Prens Adaları

Marmara Denizi’nin İstanbul kıyısı yakınındaki dokuz adadan oluşan Prens Adaları tarih boyunca çok değişik adlarla anılmış. Evliya Adaları, Keşiş Adaları, Kadıköy Adaları, Ruh Adaları, Halk Adaları, Cin Adaları, Papaz Adaları, Çamlı Ada, Kızıl Adalar… Ve günümüzde Prens Adaları ya da İstanbul Adaları.

Prens Adaları’nda Bizans döneminde çoğunlukla manastırlar, kiliseler ve zindanlar bulunur; büyük ölçüde sürgüne yollanmışların ve dünyadan elini eteğini çekmiş dindarların mekânıdır. Prens Adaları adının özellikle sürgüne gönderilenlerle ilgili olduğu söylenmektedir. Adalar 19’ncu yüzyılın ortasından itibaren, 1846’da başlayan vapur seferleriyle birlikte bir sayfiye yerine dönüşür. Önceleri çoğunlukla Rumların, Musevilerin ve Ermenilerin ilgi gösterdiği Adalar’ın sosyolojik yapısı, özellikle, tarihimiz için bir utanç sayfası olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Rumların Yunanistan’a göçü, 1960’larda Musevilerin İsrail’e gitmesi gibi nedenlerle değişmiş ve Müslüman Türk nüfus sayısal olarak çoğunluğa ulaşmıştır.

Büyükada Rum Yetimhanesi.

Eşsiz doğal yapı

Elbette Adalar’da zengin bir kültürel miras da bulunuyor. Bu mirasla ilgili okunabilecek, yararlanılabilecek pek çok kaynak var. Manastırlar, kiliseler, farklı mimari tarzların izlerini taşıyan köşkler; Heybeliada Ruhban Okulu, Büyükada Rum Yetimhanesi, Deniz Harp Okulu ve son günlerde Diyanet’e devri gibi akıl dışı bir kararla gündeme gelen Cumhuriyet’in ilk sanatoryumu benzeri tarihi yapılar; Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Sait Faik Abasıyanık’a, Zaven Biberyan’dan Kristin Saleri’ye, Reşat Nuri Güntekin’den Recaizade Mahmut Ekrem’e kadar pek çok sanatçı, Adalar’ın nasıl bir kültür mirasına sahip olduğunun açık kanıtları.

En az bunun kadar önemli bir miras da ekosistem. Genel anlamıyla Adalar, büyük oranda kızılçam egemenliğindeki doğal ormanlarıyla, maki florasıyla, en az doğal türler kadar önemli olan zengin egzotik bitkileriyle ve su altı ekosistemleriyle, ana karanın hemen dibinde fakat ondan bütünüyle farklı bir doğal yapı ortaya koyuyor. Üç değerli hocamız, Faik Yaltırık, Asuman Efe ve Adnan Uzun Adalar’ın doğal ve egzotik bitkilerini inceledikleri kitaplarında[3] şu ifadeye yer verir: Denilebilir ki Adalar, özellikle de Büyükada biri birinden bakımlı bahçeleriyle bir büyük Arboretumdur.”

Ancak son günlerde Büyükada’da yaptığım bitki keşif gezilerinde, hocalarımızın kitapta cadde veya sokak adları ve kapı numaraları vererek belirttikleri 20 kadar çok özel bitkinin sadece üçünü bulabildim. Diğerleri kitabın yazıldığı yıl olan 1993’ten bu yana gerçekleşen değişime kurban gitmiş görünüyorlar.

Kızılçam, yangın demek

Doğanın ve kültürün verdiği bu özellikler şimdilerde de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Adalar’a özellikle bahar ve yaz aylarında her gün binlerce ziyaretçi geliyor. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramdan kimsenin haberi yok. Koruma ve kontrol yok. Yakın zamana kadar faytonlarla, şimdi elektrikli araçlarla insanlar Adalar’ın her noktasına, en hassas bölgelerine ellerini kollarını sallayarak gidebiliyor, istedikleri şeyi istedikleri şekilde yapabiliyorlar. Kızılçam demek yangın demek.  Kızılçam odunu çıradır. Deyimlerde bile yer bulmuş Marmara Çırası, muhtemeldir ki geçmişte Adalar ormanlarından elde edilerek İstanbul’da kullanılmıştır. Hep söylediğimiz şey şu; yangını önlemek söndürmekten çok çok daha kolay. Oysa biz ısrarla yangın önlemeyi değil yangın söndürmeyi konuşuyoruz. İklim değişikliği ile birlikte daha da riskli hale gelen ve gelecek olan orman yangınlarının Adalar’dan birini yalnızca birkaç saat içinde, doğasıyla ve kültürüyle küle dönüştürmesi işten bile değil.

Heybeliada Tabiat Parkı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün sözde korunan alanları, ikisi Büyükada biri Heybeliada’daki üç Tabiat Parkı ticari amaçlarla özel şirketler tarafından işletiliyor. Sınırları, dikenli bile değil, jiletli tel örgülerle çevrilmiş olan bu alanlardan, dilimi ısırarak söylüyorum, bir yangın anında insanların nasıl kaçacağını, normal zamanlarda ise yaban hayvanlarının hareketliliğinin nasıl sağlanacağını düşünme zahmetinde bulunmamış yetkililer.

Veee… Araba sevdası

Adalar’ı Adalar yapan en ayrıcalıklı özelliklerden biri motorsuz ulaşımdır. Daha doğrusu motorsuz ulaşımdı. Herkesin bildiği gibi durum değişti. Artık Adalar’ın cadde ve sokaklarında elektrikli de olsa motorlu araçlar cirit atıyor.[4] Sadece İBB’nin araçları değil bunlar. Kişisel kullanımdaki elektrikli araçların da haddi hesabı yok. UKOME 6 Şubat 2020 tarihli kararı ile Adalar’daki bütün yolları yaya yolu ilan etmiş. Fakat aynı kararda toplam 135 elektrikli aracın kullanımı da var. Yani perhiz ve lahana turşusu hikâyesi. Adalar’ın sözde yaya yolu olan cadde ve sokaklarında yaya olarak iki saniye dikkat dağınıklığı yaşarsanız bir motorlu aracın size çarpması ihtimali çok yüksek, yeni durumu bilmeyenleri uyarmış olayım.

Bunları yazınca, faytonlarda kullanılan atların sömürülmesine taraf olduğumun düşünülmesini istemem. Beni tanıyanlar hayvan hakları konusunda nasıl bir hassasiyete sahip olduğumu bilirler. Fakat bir yanlışın başka bir yanlışla düzeltilemeyeceği de aşikâr. Neden iki kötüden birine mahkûm olmak zorundayız?

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Adalar’da ulaşım yaya ve bisiklet temelli olarak kalmalıydı. Sağlık sorunu olan ve yaşlı Adalıların ulaşım sorununun çözümü konusunda istisnai fakat asla kötüye kullanılmaması gereken, kötüye kullanılmaması için sıkı önlemlerin alınıp uygulandığı çözümler üretilebilirdi. Fayton sorunu atların maruz kaldığı zulme meydan vermeden yönetilebilirdi. Ziyaretçi yönetimi uygulanmalıydı. Her ziyaretçinin her yere gidebilmesi asla ana ilke olmamalıydı. Gidip göremediğimiz güzellikleri, gitmesek de görmesek de bizimdir diyebilme olgunluğuna erişmiş olmalıydık.

Oysa biz “gidip göremiyorsak hiçbir değeri yok” anlayışını temel aldık. Minibüslere doluşmuş insanlar kitle halinde, kontrolsüz ve bilinçsizce Adalar’ın en ücra, en hassas noktalarına gidiyor. Böylesine hassas ekosistemlerde insan demek yıkım demek; hele yangın riskini de düşününce!

Ne yazık ki aradan geçen 120 yıl pek bir şey değiştirmedi. Araba sevdası Adalar’ı da işgal etti. Korkarım ki Adalar’ın doğal ve kültürel mirası artık çok daha hızla tahrip olacak. Üstelik de Adalar UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme yolundayken…

*

Not: Zihnimde Adalar’la ilgili daha pek çok şey var, uygun bir zamanda onları da yazmak niyetindeyim. Hepsi bu kadar değil, şimdilik bu kadar.

[1] Romanda sözü edilen arabalar at arabaları elbette, motorlu arabalar değil.

[2] Bu bilgiler Soner Yalçın’ın Hürriyet Gazetesi’nde 7 Aralık 2008 tarihinde yayımlanan “Oğullarını kaybeden edebiyatçıların sönmeyen acıları” başlıklı yazısından alınmıştır. 

[3] İstanbul Adaları’nın Doğal ve Ekzotik Bitkileri. İstanbul Adaları İmar ve Kültür Vakfı Yayınları No:1

[4] Elektrikli araçların sıfır karbon emisyonuna sahip olduğu düşünülür. Yanlış. Aracın kullandığı elektriğin nasıl üretildiğine bağlı olarak değişen miktarlarda emisyon söz konusudur. Değişen, emisyonun (salımın) zamanıdır sadece. Yani emisyon, araç elektriği kullanırken değil, aracın kullanacağı elektrik üretilirken gerçekleşir.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bu han-ı iştiha…

Bugün size nüanslarla farklılaşan örneklerini sıkça görmeye alışık olduğumuz bir “halkın malı elinden nasıl alınır” öyküsü anlatacağım. Öykü bir öğretmenevi ile ilgili. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Kadıköy Kızıltoprak’taki bir öğretmenevi bu. Adı Fatma Şadiye Toptani Öğretmenevi. Bakalım neler olmuş…

Fatma Şadiye Toptani adlı hayırsever yurttaş, Esatpaşa Köşkü olarak anılan, 2744 m2 arsa üzerinde iki katlı ahşap köşk ve müştemilatından oluşan tapulu mülkünü 1952 yılında muallimler yurdu olması şartıyla İstanbul Valiliği Özel İdaresine hibe ediyor. Söz konusu hibeye ilişkin İstanbul 6’ncı Noterinde düzenlenen hibe senedinde kelimesi kelimesine şöyle yazıyor:

“İleride İstanbul Belediyesi ile Vilayeti ayrıldığı takdirde mezkûr köşk İst. Vilayeti Hususi İdaresine terk ve tefrik edilecektir. Tapuda memuru huzurunda namıma işbu hibe takririni vermeye ve hibe şartlarını her zaman için idare ve murakabeye İst. Valisi Sayın Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı vekil ve idarei umura memur tayin ettim. İşbu köşkün daimi olarak Muallimler Yurdu olarak kalmasını ve maksadı hibenin hiçbir suretle değiştirilme(me)si kat’i arzumdur. Varislerimin işbu hibe(ye) hörmet ve riayet göstereceklerine emniyetim berkemaldir.”

Düzenlenen bu hibe senedi doğrultusunda, 12 Kasım 1952 tarihinde, bahçeli müştemilatı olan ahşap köşk niteliğindeki taşınmazın tapusu İstanbul Vilayeti Özel İdaresi adına düzenleniyor. Tapu senedinde taşınmazın iktisabı kısmında yine kelimesi kelimesine şu ifade var:

“Tamamı Fatma Şadiye Toptani namına kayıtlı iken hibe etmiştir. Mezkür gayrimenkul muallimler yurdu olmak ve ileride İstanbul Belediyesi ile Özel İdare ayrıldığı takdirde Özel İdareye ait olmak üzere hibe edildiğinden tescil edilir.”

Görüldüğü gibi hem hibe senedinde, hibe eden Fatma Şadiye Toptani köşkün muallimler yurdu (öğretmenevi) olarak kullanılması şartını açıkça belirtiyor hem de tapu senedinde bu şart yer alıyor. Bu şarta uygun olarak, köşk 1952-1967 yılları arasında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Fatma Şadiye Toptani Öğretmenler Dinlenme Yurdu olarak işletiliyor. Daha sonra 24 Kasım 1967 tarihinde düzenlenen bir protokolle yurdun idare ve idamesi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünün murakabesi altında Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyetine veriliyor.[1] İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği arasında 14 Ağustos 1991 tarihinde ikinci bir protokol imzalanıyor ve bu protokolde tesisin adı Kızıltoprak Fatma Şadiye Toptani Emekli Öğretmenler Evi olarak geçiyor. Tesisin yönetiminin her iki kurum tarafından ortaklaşa gerçekleştirileceği ve Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği Genel Merkezi/nin de bu tesiste bulunması da ayrıca protokol hükümlerinden. 2020 yılı başına kadar yaşananların özeti böyle.

Birdenbire ortaya çıkan vakıf!

68 yıllık süreç mayıs ayında Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği’ne gelen bir yazı ile bambaşka bir kanala giriyor. İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü derneğe gönderdiği 20.05.2020 tarihli yazıyla bahse konu taşınmazın Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na ait olduğunu, derneğin köşkteki üç odayı sekretarya olarak işgal ettiğini ve 30 gün içerisinde tahliye etmesi gerektiğini belirtiyor.

Derneğin genel başkanı Erdoğan Kadir Karadeniz’den aldığım bilgiye göre 1952 yılında sahibi tarafından öğretmenevi olarak kullanılmak şartıyla hibe edilen köşk 29 Ocak 2020 tarihinde 5737 Sayılı Yasası’nın 30. maddesine göre Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na devredilmiş. Bakalım neymiş bu yasa maddesi:

5737 Sayılı Yasa Madde 30: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Özet olarak ve resmi belgelere dayanarak aktardığım köşkün tarihi ile bu maddenin uzaktan yakından ilgisi yok. Üstelik adı geçen vakfın ne olduğu da meçhul. İnternette bu gizemli vakıfla ilgili, söz konusu köşke ilişkin haberler dışında tek satır bilgi bulunmuyor. İşin özü şu; hayırsever bir yurttaş kendi mülkünü devlete, yani halka bağışlıyor. Bu bağışı yaparken de mülkün sadece öğretmenevi olarak kullanılmasını şart koşuyor. Ne var ki, bağıştan 68 yıl sonra gizemli bir vakıf ortaya çıkıyor ve devletin resmi kurumu, geçmişi belgeleriyle ortada olan söz konusu mülkün bu gizemli vakfa ait olduğunu söyleyerek, öğretmenlerimize siz işgalcisiniz, terk edin diyor.

İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu

Akıllara zarar bu idari işlem Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği tarafından yargıya taşındı. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 07.07.2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. İşlemin iptali istemine ilişkin dava süreci ise halen devam ediyor. Bu arada elleri öpülesi öğretmenlerimiz ve gönüllüler de herhangi bir oldubittiye meydan vermemek için öğretmenevinde nöbet tutuyorlar.

Bakalım idare, yani “köşk vakfa aittir” diyen İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü bu iddiasını neye, hangi belgelere dayandıracak? Açılan davaya ilişkin idarenin savunması henüz dava dosyasını girmediği için şimdilik bunu bilmiyoruz. Ancak, davaya konu idari işlemin gerekçesi dışında özet olarak aktardığım köşkün tarihçesi bütünüyle resmi belgelere dayanıyor.

Artık neredeyse her gün yeni bir iç karartıcı olayla karşı karşıya kalıyoruz. Sanki birileri bu ülkenin ne kadar maddi ve manevi birikimi varsa yok etmeye, onları toplumun elinden alıp yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye ant içmiş gibi. Bir yandan doğamızın en güzel, en eşsiz parçaları yerli ve yabancı şirketlerin üç kuruşluk arsız rant emellerine feda edilirken, bir yandan da devletin, yani halkın olan varlıklar kerameti kendinden menkul vakıflara dağıtılıyor. Açıkça halk yok sayılıyor, bizler yok sayılıyoruz, çocuklarımızın geleceği yok sayılıyor.

Bu durum, öyle anlaşılıyor ki böyle devam edecek. Bize düşen görev hem uyanık olmak hem de mutlaka yararlı olsa da, yalnızca sosyal medyada paylaşım yaparak gerçek çözüme ulaşılamayacağının farkına varmak. Onunla birlikte, önyargılardan arınmış, bilgiye ve akla dayanan örgütlü demokratik mücadele şart. Bizim ve çocuklarımızın haklarını bizden başka koruyacak kimse kalmadı çünkü.

*

[1] Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyeti (Derneği) 1964 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur.

 

 

 

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğayı gerçekten seviyor muyuz?

Zaman zaman atasözleri ve deyimler sözlüğü okurum. Birkaç gün önce şöyle bir atasözüne denk geldim:

Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın.

Atasözleri çoğu zaman sayfalarca sözcükten daha çok şey anlatır. Elbette hepsi doğru ve anlamlı olmayabilir, kimisi de güncelliğini yitirmiş olabilir. Fakat zamanın süzgecinden, nesillerin deneyiminden geçip gelmenin verdiği arınmışlık bence çok değerli.

Şimdi gelelim yazının başlığındaki soruya. Diyelim ki, bütün bilimsel kurallara uyarak ve sağlıklı bir örneklemeyle Türkiye çapında bir anket yapsak ve tek bir soru sorsak; “Doğayı seviyor musunuz?” Tahminim odur ki, %100’e çok yakın oranda “evet” yanıtı verilecektir. “Hayır, doğayı sevmiyorum” diyen neredeyse hiç olmayacaktır bana göre.

Bunun iki nedeni var. Birincisi doğayı sevmediğini açıkça hissedenler, öyle olmasına rağmen bunu söylemekten çekineceklerdir. Sanırım bundan daha önemli olan ikinci neden, doğayı aslında sevmeyen pek çok insanın doğayı sevdiğini sanmasıdır. Yani insanlar doğayı sevdiklerini söylerken samimidirler bence. Fakat sevdikleri şeyin doğa değil de doğayı sevme duygusu olduğunun farkında olamıyorlar.

Sevmek, yalnızca bir duygu değil  

Galiba bunu biraz açmak gerekecek. Gerçek sevgi yalnızca bir duygu değil, duygunun tutum ve davranışlara yansımış eylem halidir. Pek çok kişiden şuna benzer şeyler duyarız: Hayvanları seviyorum ama bana yaklaşmalarını istemiyorum. Sizce bu gerçekten sevgi midir? Örneğin annenizi, sevgilinizi, çocuğunuzu seversiniz ve mümkünse sürekli onlarla temas halinde olmak ister, onlar için pek çok şeyi yapmayı göze alırsınız. Peki, kaçımız doğayı sevdiğimizi söylerken onun için bir şey yapmayı göze alabiliyoruz?

Bir şey derken sosyal medyada bolca paylaşım yapmak ya da change.org’da ha bire imza atmak değil. Bunlar da önemli kuşkusuz, fakat benim dediğim “bir şey” kendimizden fedakarlıkta bulunmakla ilgili. Örneğin, kaçımız tüketim alışkanlıklarımızda küçük de olsa değişiklikler yapabiliyoruz?

Bana öyle geliyor ki, çoğunluk arada sırada parka ya da ormana gidip yürüyüş ya da piknik yaptığı, evinde üç beş saksı çiçek yetiştirdiği için doğayı sevdiğini sanıyor. Bu insanların, belki de, Türkiye’nin dokunulmaması gereken koylarında, kıyı ekosistemlerinde yazlıkları, ormandan devşirme arsalarda konforlu evleri var aynı zamanda. Yoksa bile büyük bir bölümü bunun hayalini kuruyor ve gecesini gündüzüne katarak bunun için çalışıyor.

Son günlerde avcılıkla ilgili tepkiler had safhada. Bu çok güzel. Ama bu tepkileri gösterenlerin kaçı, bırakalım hayvansal gıdalardan uzak durmayı veya et yemekten vaz geçmeyi, hiç değilse bunların tüketimini azaltmayı aklından geçirdi?

Bunlara benzer onlarca örnek sıralayabilirim. Fakat ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Sevgi yalnızca bir duyguysa, evet, büyük çoğunluğumuz doğayı seviyoruz. Ancak sevgi sevdiğin için fedakarlıkta bulunmaksa, üzgünüm, çoğumuz doğayı gerçekten sevmiyoruz. Sevdiğimiz şey doğayı sevmek değil doğayı sevmeyi sevmek.

Bu satırları okuyanların, doğayı sevdiğini söylerken gerçekte sevmediğini düşündüğüm insanlara bir garezim olduğunu sanmalarını hiç istemem. Her yanım böyle insanlarla dolu ve benim onlarla hiçbir sorunum yok. Aralarında çok sevdiklerim de var. Düşüncelerim onları suçlama amacı gütmüyor, ama böyle düşündüğümü de saklayamam. Ayrıca, henüz eylem aşamasına geçememiş olsalar da onlar en kolay eyleme geçirebileceğimiz grubu oluşturuyor. Onlara gerçekten sevmeyi, fedakarlıkta bulunmayı öğretmek çok daha kolay. Atalarımız boşuna mı demiş; Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanın çağrısı (yeniden)

Bu yıl orman yangınları, havaların serin ve yağışlı gitmesinin de etkisiyle geç gündeme geldi. Dilimizi ısıralım, geçen seneki İzmir yangını gibi büyük ve dikkat çekici bir yangın da olmadı. Umarım ne bu yıl ne de sonraki yıllarda böyle yangınları bir daha yaşamayız. Ne var ki bu sadece bir dilek olmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü orman yangınları bir ölçüye kadar doğal koşulların sonucu. Önemli bir bölümü ise insan kaynaklı ve doğal koşulların da etkisiyle çok büyük doğa tahriplerine yol açıyor.

Geçen yıl önce Kazdağları’nda haklı ve şiddetli tepkilere yol açan maden işletmeciliği olayı daha sonra da çıkan etkili orman yangınları (yalnızca Türkiye’deki değil dünyanın çeşitli bölgelerindeki orman yangınları) nedeniyle, ormanlar uzun bir süre gündemin ön sıralarında kalmış, geniş kapsamlı tartışmalar yaşanmış ve hatırı sayılır şekilde bilgi kirliliği de ortaya çıkmıştı. Hatırlayanlar olacaktır, yayılan yangını karşı ateş yöntemiyle durdurmaya çalışan bir orman mühendisi sosyal medyada linç edildiği gibi neredeyse fiziksel olarak da linç edilecekti. Bu kargaşa ortamında ben ve dört akademisyen arkadaşım bir araya gelerek “Ormanın Çağrısı” adlı bir bildiri yayımlayarak konunun tüm taraflarını sorumlu davranmaya davet etmiştik.

Son günlerde yaşanmaya başlayan orman yangınları geçen yılki kargaşanın aynı şekilde devam edeceğinin ipuçlarını ortaya çıkardı. O nedenle bu hafta bir önceden uyarı yazısı yazmak istedim. Düşününce, geçen yıl dört arkadaşımla birlikte yazdığım çağrıdan daha iyisini yazmamın mümkün olmadığını anladım ve bu çağrıyı olduğu gibi yayımlamaya karar verdim. Yazıda geçen yıla özel bazı ayrıntılar olsa da, yazının bütünlüğünün ve akışkanlığını bozmamak için virgülüne bile dokunmadım:

Akademisyenlerden ‘Ormanın Çağrısı’ 

Başta iklim krizi ve su kıtlığı olmak üzere pek çok gelişme ile orman alanlarının azalmasının doğurduğu sorunların daha sık yaşanması ormanların önemini her geçen gün artırmaktadır. Buna rağmen hem dünya hem de ülkemiz ormanları bilinçsiz kullanımlar ve özel sektör-devlet işbirliğiyle yürütülen ekonomik kazanç odaklı “kalkınma politikaları” nedeniyle ciddi baskı altında kalmaktadır. Bu tür gelişmeler sonucunda ve artan iletişim olanaklarının etkisiyle toplumun farklı kesimlerinde ormanları koruma duyarlılığı ön plana çıkmaktadır. Ne var ki, ormanları koruma duyarlılığı; yangınlar, madencilik, yeşil yol ve HES gibi kamuoyunun gözünden kaçırılamayan ve ormanlara doğrudan zarar veren olaylar sırasında zirve yaparken, diğer zamanlarda unutulup gitmektedir.

Son birkaç hafta içinde hem Kazdağları’ndaki büyük tepki çeken maden işletmeciliği faaliyetleri hem de farklı bölgelerde çıkan orman yangınları nedeniyle, “orman” yine gündemin ilk sıralarına yerleştirmiştir. Ancak bir yandan yetkili kamu kuruluşlarının açıklamaları, diğer yandan da sivil toplumun özellikle sosyal medya üzerinden tepkileri ormanlar ve ormancılıkla ilgili bilgi düzeyinin yetersizliğini ortaya koymuş,  ormanları korumaktan çok bir kargaşa ortamının oluşmasına yol açmıştır.

Öncelikle, 180 yıllık köklü bir teşkilat olan Orman Genel Müdürlüğünün orman yangınları ile mücadele konusundaki çabaları ile orman yangınlarıyla mücadelede aktif olarak yer alarak canını ortaya koyan tüm kamu çalışanları ve gönüllülerin emeğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmek isteriz. Fakat yangınla mücadele konusunda gösterilen özverili çalışma hassasiyetinin, ne yazık ki kamuoyunu bilgilendirme konusunda gösterilemediğini belirtmek zorundayız. Orman yangınları konusunda bilgi ve deneyimi neredeyse hiç olmayan sayın Tarım ve Orman Bakanı tarafından yapılan talihsiz açıklamalar kamuoyunun kafasını iyice karıştırmış, bunun sonucunda da halkın ormancılık örgütüne karşı güveni oldukça azalmıştır. Öte yandan, bu karmaşa nedeniyle olsa gerek, konu ile ilgisi olan olmayan her kesimin hem orman hem de yangınlar konusunda dayanaksızca iddialarda bulunulmasının önü açılmıştır. Öyle ki, bu ve benzer olaylarda devlete karşı ormanı savunmaya çalışan halk algısı geniş toplum kesimleri üzerinde oluşmaya başlamıştır. Oysa ormancılığın nasıl bir tekniği varsa halkla ilişkilerin de bir tekniği vardır. Makam sahiplerinin bilgi ve deneyime değer vererek, uzmanlar tarafından doğru bilgilendirmelerin yapılmasının önünü açması şarttır. Yıllarını ormanlara ve ormancılığa vermiş orman emekçisi -eğitimli ve deneyimli- bürokrat ve teknokratların da bu tür durumlarda siyasi baskılardan kaynaklanan korku ve kaygıya kapılmadan, halkı doğru şekilde bilgilendirmesi kaçınılmaz bir gereklilik ve kamuya karşı büyük bir sorumluluktur.

Madalyonun diğer yanında ise her gördüğü fotoğrafı gerçek, her okuduğu cümleyi doğru sanan; düşünüp sorgulamadan, gerekirse bilenlere danışmadan aklına ilk geleni etkili sosyal medya hesapları yoluyla dolaşıma sokan duyarlı, fakat gereken sorumluluktan uzak yurttaşlarımızın bulunduğunu ifade etmek zorundayız.  Ormancılık dünyada 200 yıldan ülkemizde ise 150 yıldan uzun süredir eğitimi de yapılan oldukça teknik, karmaşık ve uzun erimli sonuçları olan bir bilim dalıdır. İyi niyetle de olsa kaza geçiren kişiyi karga tulumba taşımaya çalışmak nasıl yarardan çok zarar getirecekse, bilgiye dayanmayan ve “tıklanma” hevesiyle sansasyonel paylaşımlar yapmak, kampanyalar düzenlemek, “kap fidanı koş ormana” çağrıları yapmak hem ormancılık bilimini hiçe saymak, hem de kaş yapayım derken göz çıkarmak anlamına gelecektir.

Tüm bu nedenlerle aşağıda imzası bulunan, yıllarını ormancılık biliminin değişik disiplinlerindeki çalışmalara ve ORMAN DAVASINA vermiş olan akademisyenler olarak ilgili bütün taraflara şu noktaları hatırlatmayı görev sayıyoruz:

  • 1-Ormanlarda yaşanan yıkımların temelleri; ormanların gündemde olmadığı zamanlarda oluşturulan politikalarla (yasal düzenlemeler, örgütsel yapılanmalar, plan ve programlar vb.) atılır. Çözüm ormanlara zarar veren politikaların ortak akılla ve her türlü siyasi ve ekonomik çıkardan vareste düzeltilmesinden geçer. Anlık, gelip geçici hassasiyetlerin ne yazık ki anlamlı ve yapıcı sonuçlar doğurmadığı ortadadır.
  • 2-Ülke orman ve ormancılığı günlük siyasetin çok ötesinde, ulusal uzlaşı ile yürütülecek bir konudur. Ormancılık örgütünün farklı birim ve kademelerinde görev alan orman mühendislerinin büyük bir kısmının sorumluluklarını siyasetçilerin güdümüne girmeden, mesleki ve toplumsal bilinç ve duyarlılıkla yürüteceklerinden kuşkumuz yoktur. Siyasetçilerin teşkilat üzerinde amansız bir baskı kurma arzusunun olduğu bilinmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki ormancıların birinci görevi; ormanları korumak, varlığını arttırmak ve topluma çeşitli hizmetler sunmaktır. Bu görevi yerine getirmek yerine, ormancılığın siyasetçilerin güdümüne girmesinin aracı olan ve hatta bu çarpık durumdan yararlanan ormancı bürokrat ve teknokratları uyarma gereği duyuyoruz.

  • 3-Ormancı meslek kuruluşları da aynı sorumluluk altındadır. Başta Orman Mühendisleri Odası olmak üzere ki, özünde bu kurumun ormanlarımız ve ormancılığımız konusunda hassasiyetine inanmak istiyoruz, bazı ormancılık meslek kuruluşlarının ormanlarımızı yıkıma götüren bunca gelişme yaşanırken tek kelime edemeyip, hala siyasetçilerin gözüne nasıl gireriz arayışı içinde olmaları, tarih önünde hesap vermelerini oldukça güçleştirmektedir. Bu yanlış yoldan bir an önce dönmelidirler.
  • 4-Ve orman fakülteleri… Sessizlik ve suskunluk ile akademi yan yana gelemez. Ormanlarımızı ilgilendiren her konu orman fakültelerini de kurumsal olarak ilgilendirir. Orman fakülteleri geçmişte olduğu gibi bu tür konuları akademik kurullarında tartışıp ulaştığı sonuçları tüm kamuoyuyla ve yetkili kurumlarla paylaşma sorumluluğunu bir kenara itemez. Toplumsal sorumluluk anayasa ve yasalarca tanımlanmış bir akademik görevdir. Fakültelerimizin önceki yıllarda olduğu gibi şimdi de olumlu ya da olumsuz, serbestçe görüşlerini beyan etmelerinin büyük yararlar doğuracağı açıktır.
  • 5-Sivil toplum kuruluşları ve doğaseverlerin eleştirileri ve görüşleri ormancılık bilimi ile birlikte ormancılık politikalarının temel hareket noktalarındandır. Bu kesimlerin eleştiri ve görüşlerini şekillendirirken bilimsel bilgi üzerinden hareket etmesi ve doğruluğu tartışılır bilgiye kapılarını kapamaları, ormancılık ilgi grupları arasındaki uzlaşmanın ve birlikte hareket etmenin önünü açacaktır.
  • 6-Doğruluğu tartışılır bilginin itibar görmesine yol açan etkenlerden biri de yukarıda saydığımız kurumların suskunluğu ya da yetersiz, tek yönlü bilgilendirmeleridir. Orman Genel Müdürlüğü kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde etkili, hızlı ve tatmin edici bilgi akışını sağlamalı, şeffaflık konusunda hiçbir bahane üretmemelidir. İsteyen her yurttaş her türlü ihale ve sonucu ile yapılan teknik çalışmaların detaylı bilgisine ulaşabilmelidir. Aksi durumda kamuoyunda çokça karmaşaya yol açacak yorum ve değerlendirmelerin önüne geçilemez. Örneğin son İzmir yangınında halkın yeterince bilgilendirilmemesi, yangın ile kahramanca mücadele eden bir teknik elemanın kundakçı bir terörist muamelesi görmesine yol açmıştır ki, bu kabul edilemez bir hatadır. Bu noktada meslektaşımızı bilgisiz ve insafsızca eleştirenleri de en azından bundan sonraki olaylarda daha temkinli olmaya çağırıyoruz.

  • 7-Türkiye’de ormanların durumu ne yazık ki iç açıcı değildir. Envanter olarak orman alanları artıyor görünmekle birlikte bu artış nüfusu azalan, göç veren yörelerde gerçekleşmekte; nüfusu yoğun sanayi ve turizm merkezlerinde ormanlar azalmaktadır. Bunun yanı sıra ülke genelinde ormanlar biyolojik çeşitlilik kaybı, habitat parçalanması vb. niteliksel kayıplara uğramaktadır ve bu kayıplar had safhadadır. Ormanlarımızın yıkımına neden olan en büyük uygulama; orman alanlarının madencilik, turizm, altyapı vb. tesisler için ormancılık dışı amaçlarla kullanımlara tahsis edilmesidir. Ülke çapında bu amaçla yapılan tahsislerin toplam miktarı 700 bin hektara yaklaşmıştır. Vahim olan; bu tür tesislerin ekosistem bütünlüğünü bozduğu ve orman parçalanmasına (fragmantasyon) yol açtığının henüz farkına varılamamış olmasıdır.
  • 8-Yanan orman alanlarının yeniden ormanlaştırılması Anayasa gereğidir ve ormancılık örgütü bu gereğe günümüze kadar uymuştur. Sosyal medyada bolca paylaşılan ve aksi yapılıyormuş gibi algı yaratan bilgi ve belgeler gerçeği yansıtmamaktadır. Fakat yine de bu yönde kuşkusu olan yurttaşların ilgili ormancılık birimlerinden bilgi alması ve tatmin olmazlarsa yasal yollara başvurması anayasal bir haktır.
  • 9-Türkiye’de 70 yıldan fazla süredir düzenli olarak ağaçlandırma yapılmaktadır. Ağaçlandırma açısından ülkemiz hatırı sayılır bir birikime sahiptir. Bu, ülke ormancılığımızın yüz akı konularından biridir. Ancak siyasal iktidarın yalnızca kendi döneminde ağaçlandırma yapılmış veya kendi döneminde, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde çok ağaçlandırma yapılmış algısı yaratmaya dönük beyanatları gerçeği yansıtmamaktadır. Diğer yandan, “şu kadar kestik ama bu kadar da diktik” anlayışının ormancılık biliminde karşılığı yoktur. Doğal ormanlarla ağaçlandırma alanları ekosistem bütünlüğü ve niteliksel açıdan karşılaştırılamaz. Bu kapsamda yanan alanların aceleyle ağaçlandırılması yerine yöredeki doğal ağaç türlerinin tohumla gençleşmesine olanak sağlayacak yöntemler uygulanmalıdır. Bunun için özellikle kızılçam ormanlarında yanan alanların koruma altına alınması, gerekiyorsa yöreden toplanan tohumlarla takviye yapılması yeniden ormanlaştırma için yeterlidir. Böylece genetik çeşitlilik korunarak ormanların iklim değişikliğine uyumu sağlanmış olacaktır. Ormancılığın ve ormancılık politikasının birinci amacı doğal ormanların korunmasıdır ve başka hiçbir eylem bu amacın arka plana itilmesini haklı gösteremez.

Ormanlarımızın bugünkü durumunun ve geleceğinin yukarıda belirttiğimiz konuların ışığında farklı toplum kesimleri tarafından değerlendirilmesinin, ormanlarımızdaki mevcut yıkımları azaltacağını düşünüyoruz. Bu düşüncelerimizin ormanların doğa ve toplum yararına yönetilmesi konusunda atılacak adımlara bir faydası olmasını umuyor ve başta hükümet ve siyasi partiler ile ormancılık örgütü, belediyeler ve diğer devlet kuruluşları, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri olmak üzere bütün toplum kesimlerini ve tüm yurttaşlarımızı, ormanlarımızı bilimin ışığında ve ortak akılla korumaya çağırıyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyururuz.

Prof. Dr. Ünal Akkemik (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Doğanay Tolunay (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Erdoğan Atmış (Bartın Üniversitesi-Orman Fakültesi), Doç. Dr. Cihan Erdönmez (İstanbul Üniversitesi-C/Orman Fakültesi), Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu (Karadeniz Teknik Üniversitesi-Orman Fakültesi) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeter! Çekin ellerinizi ormanlarımızın üzerinden

Türkiye’de bilimsel ormancılığın başlangıcı 1937 yılında çıkarılan 3116 Sayılı Orman Yasası’na dayanır. Aynı yıl devlet orman işletmeleri kurulmaya başlanmış ve Osmanlı’dan miras müteahhit işletmeciliği rafa kaldırılmıştır. Yüzyıllardır süren halkın ormanlardan gelişgüzel yararlanma alışkanlığı yavaş yavaş kontrol altına alındıkça orman-halk ilişkilerinde gerilmeler meydana gelmiş, orman suçları artmıştır. 1946 yılında başlayan çok partili rejim siyasi propaganda aracı olarak ormanı öne çıkarmış, siyasetçiler halkın ve köylünün sorunlarını çözecek rasyonel adımlar atmak yerine ormanlara zarar veren vaatlerde bulunmayı tercih etmiştir. Orman Yasası’nda sık sık değişiklikler yapılmış ve 1950-1958 arasında orman suçlarına ilişkin dört farklı af yasası çıkarılmıştır.

1960 yılında yönetimi güç kullanarak ele alan Milli Birlik Hükümeti tarafından hazırlanan 1961 Anayasası’nda, yakın geçmişten alınan derslerden yola çıkılarak ormanları sıkı şekilde koruyan, orman suçları için genel af çıkarılmasını engelleyen ve ormanlara zarar verecek siyasi propaganda yapılmasını yasaklayan 131. madde yer almış, izleyen süreçte siyasetçilerin bu maddeye aykırı yasal düzenleme girişimleri, söz konusu koruyucu Anayasa maddesi sayesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine siyasetçilerin yeni hedefi Anayasa’nın ormanları koruyan 131. maddesi olmuş, 1969 seçimlerinden sonra Meclis’te grup kuran üç siyasi parti (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) 131. maddeyi değiştirmek üzere mutabakat sağlamışlardır.

Hazırlanan tasarının Meclis ve Senato’da görüşüldüğü günlerde, 15 Nisan 1970 tarihinde toplanan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Genel Kurulu bu tasarıyı masaya yatırmış ve bir bildiri hazırlayarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Hazırlanan bildiriden şu iki paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Şimdiye kadar dünya literatüründe topraklarını yellere ve sellere kaptıran, ormanlarını keçilere yediren bir memleket olarak nitelendirilen Türkiye, bundan sonra ormanlarını bilimsel gerçeklere aykırı politik mülâhazalarla harcayan bir memleket halinde tanımlanacaktır.

“Yakın gelecekte yeniden ağaçlandırılması ve orman haline getirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk halinde karşımıza çıkacak olan bu alanları[1], milyarlar harcamak ve uzun yıllar beklemek suretiyle vatan topraklarına yeniden katmak zorunda kalacak olan çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmayacaklardır.”

50 yıl geçti, ne değişti?

Siyasetçinin ormana bakışı hiç ama hiç değişmedi. Orman siyasetçi için önce oy sonra da belirli kesimlere kazandırılacak para kaynağı oldu daima. Üzülerek söylemek gerekiyor ki, aradan geçen 50 yılda, istisna mahiyetindeki olumlu adımları ve kendini mesleğine ve ormana adamış ormancıların fedakarca çabaları ile oluşan başarıları bir kenara bırakacak olursak, ormanlarımız hep kan kaybetti. Bakmayın siz fiyakalı ağaçlandırma rakamlarına. Evet, ağaçlandırma ormancılığımızın 1940’ların ortasından beri süregelen parlak yüzüdür. Ne var ki madalyonun diğer yüzünde ormanlarımızda açılan derin yaralar yer almaktadır ve bu yaraların neredeyse tamamının altında yasal düzenlemeler ve siyasi kararlar yatmaktadır.

Öyle ki her uyandığımız yeni gün, acaba bugün siyaset ormanlara nasıl müdahale etti, ormanlarımıza zarar verecek hangi düşünce ve projeler geliştirildi sorusunu kendi kendimize yahut arkadaşlarımıza sorar olduk.

Değiştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği ve Orman Yasası’nda[2] değişiklik teklifi

Sınırlı sayıda medya kuruluşu haber haline getirdiği için bilenleriniz olacaktır; Zaten çok tartışılmakta olan, pek çok maddesi eleştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği 23 Ekim 2019 tarihinde değiştirildi ve yapılan değişiklik sonucu yenilenen Özel Ağaçlandırma Tamimi 26 Mart 2020 tarihinde yayımlandı. Yapılan değişiklikler ormanlarımız için ne anlam ifade ediyor, teknik ayrıntıya girmeden ve sadece en önemlilerini özetlemeye çalışayım:

  • Özel ağaçlandırma adı altında devlet ormanlarında ve hazine arazilerinde, deniz ve göllere sıfır araziler de dahil olmak üzere yapılaşma olanakları artırılıyor.
  • Devlet ormanlarında bulunan ve ekolojik açıdan en az ağaçlarla kaplı alanlar kadar değerli olan açıklıklarda, mevcut doğal yapıyla uyumlu olmayan uygulamaların (yörede doğal olarak yetişmeyen meyve ağaçları ye da tıbbi-aromatik bitkiler veya otsu bitki türleri yetiştirme vb.) önü daha da açılıyor.
  • Köy tüzel kişilikleri tarafından yapılan özel ağaçlandırmalar için devlet ormancılık örgütü tarafından verilen plan-proje yapma desteği kaldırılarak köy tüzel kişilikleri özel ormancılık bürolarına muhtaç hale getiriliyor.

Biz tam da bu değişiklikler üzerinde çalışırken, bir de baktık ki TBMM’ye 6831 Sayılı Orman Yasası’nı değiştirmek üzere bir yasa teklifi sunulmuş. Söz konusu yasa 1956 yılında yayımlanmış ve günümüze kadar tam 41 kez değiştirilmiş. Bu değişikliklerin 25 tanesi 2002 yılında sonra yapılmış. Geri kalanların önemli bir bölümü de 1980’li yıllarda. Yani tek parti iktidarı dönemlerinde ve kapitalist ekonomi anlayışının en vahşi şekilde uygulandığı süreçlerde. Yapılan değişikliklerin hemen hepsi tüm halkın ortak varlığı olan ormanların, halkın geneline hizmet eder durumdan (ekolojik işlevden) belirli kesimlere hizmet eder duruma (ekonomik işleve) dönüştürülmesiyle ilintili. Belki bahsettiğimiz yeni teklif öyle değildir, niye hemen kötüye yoruyoruz ki? Bakalım (mı?):

  • Özel (sahipli arazi üzerindeki) orman da olsa, bazı orman alanlarının orman tanımı dışarısına çıkarılmasına, yani orman alanlarının daraltılmasına dönük bir madde ilk adımda karşımıza çıkıyor. Kendi arazilerinde emekle orman yetiştirenlerin bazı sorunlarını çözmek amacıyla yapılıyormuş gibi gerekçelendirilen bu madde, niyeti baştan ortaya koyuyor. Oysa amaç gerçekten sahipli arazide emekle orman yetiştirenlerin sorunlarını çözmek olsaydı çok daha basit ve ormanı koruyan yöntemlerle bu sorunlar çözülebilirdi. Nitekim, Türkiye Ormancılar Derneği Denizli Şubesinin isteği ile Denizli’nin Çal ilçesinde (Türkiye’de sahipli arazide orman kurma çalışmalarının en yaygın olduğu ilçedir ve bu nitelikte başka bir yer bulunmamaktadır) sahipli arazide yapılan orman yetiştirme çalışmalarını incelemiş, sorunlara çözüm önerileri üretmiş ve derneğin yayın organı olan Orman ve Av Dergisi’nin son (Nisan-Mayıs 2020) sayısında yayımlamıştık.
  • Bir diğer değişiklik önerisi ile ormanlarda odun dışı orman ürünlerini mamul ya da yarı mamul olarak işleyecek tesislerin kurulmasının önü açılmaya çalışılıyor. Odun dışı orman ürünlerinin önemli bir bölümünün ilaç endüstrisinde, kozmetik üretiminde ve kimya endüstrisinde kullanıldığı düşünüldüğünde, bu teklifin ormanlarda kocaman fabrikalar kurulmasının önünü açtığını anlamak çok güç olmayacak. Bilmem başka bir şey söylememe gerek var mı?
  • Torbada bulunan bir diğer maddeyle de yine ormanlarda savunma maksatlı tesisler ile bunların müştemilatının yapılması mümkün hale getiriliyor. Hep şunu söylüyorum: “Ormanda her şey yapılabiliyor, bir tek orman olarak kalamıyor orman.” Ama siyasetçilerimiz ormanda yapılması mümkün onlarca tesisin içinde yer almayan bir şeyler bulup ortaya çıkarmakta pek mahirler. Ve hemen kağıdı kalemi ellerine alıp teklifi yazmaya başlıyorlar. Keşke bu emeklerini ormanı orman olarak korumak için harcasalardı…

Çok şey geliyor insanın içinden söyleyecek. Ama daha fazla söze gerek var mı? Bilmiyorum, emin değilim. Her şey o kadar açık ki. Her şey o kadar ortada ki… Ne demişti üzerimizde karşılığının ödenmesi mümkün olmayan hakları bulunan hocalarımız 1970 yılında? çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmıyacaklardır.”

Ellerinden öperim o cesur hocalarımızın, onların çocuğu sayılırım. Siyasetçiye korkusuzca kafa tuttukları 1970 yılında doğdum. Bizlere teslim ettikleri bayrağı düşürmemeye çalışıyoruz. Ormana elini uzatana, kim olduğuna bakmadan “çekin elinizi” demek boynumuzun borcu, mesleğimizin onuru. Ama korkarım sözümüzün pek değeri yok, bizim çocuklarımız da hayırla anmayacak bizleri.

*

[1] Anayasa değişikliği ile kaybedilecek orman alanları kast ediliyor.

[2] Gıda, Tarım ve Orman Alanlarında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-2

Geçen hafta Cahit Külebi’nin halkçı yanından, şiirinin halkçı özelliklerinden bahsetmiştim. Şimdi biraz da onun şiirinin doğayla ilişkilerine bakalım.

Önce onun, kendi şiiri üzerindeki düşüncelerine, hem de yine şiirle dile getirdiği düşüncelerine göz atalım. Geçen hafta ilk kısmını verdiğimiz “İlk ustam oldu benim halk…” diye başlayan Şiir Yöntemim adlı şiirinin ikinci kısmıyla başlamakta yarar var:

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim.

Evet, yanlış okumadınız. Ozan şiirlerinin doğayla yontulduğunu söylüyor. Gerçekten de Cahit Külebi şiirlerini okurken her an karşınıza bir doğa figürü çıkacağını düşünürsünüz. Belki bir Yaşar Kemal değildir Külebi doğayı sanatının içine katmak konusunda, ama onun seviyesine çıkabileni bulmak da hiç kolay değil. Diğer ozanlarla karşılaştırıldığında az denilebilecek sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, şiirlerinde kullandığı hayvan ve bitki türü sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. İlk anda aklıma gelenleri sıralamak gerekirse;

Hayvanlar: At, serçe, karınca, kırlangıç, keçi, kedi, öküz, kuzgun, balıkçıl, ceylan, üveyik, kurt, solucan, turna, fare, kartal, kertenkele, salyangoz, inek, sinek, teke, koyun, köpek, horoz, tavuk, fil, geyik, tavus, sansar, güvercin…

Bitkiler: Çiğdem, söğüt, tütün, lahana, erguvan, gül, elma, nilüfer, ceviz, iğde, nergis, karpuz, kavun, zerdali, karaçalı, lavanta, kavak, çınar, badem, gelincik, ayva, haşhaş, zambak, karanfil, andız, çağla, lale…

‘Ozanlığımı doğabilim öğretmenim etkiledi’

Şiirlerde geçen bitki isimleri hayvan isimlerinden daha fazladır. Bu bir ölçüde olağan karşılanabilir. Ancak bir ölçüde de lise yıllarındaki bir öğretmeniyle ilişkilidir. İçi Sevda Dolu Yolculuk[1] adlı kitabının Hakkı Efendi adlı bölümünde Cahit Külebi Sivas Lisesindeki bir öğretmeninden bahseder:

“Orta ikinci sınıfta Fransa’da öğrenim görmüş, Darülfünun’daki müderris muavinliğini bırakarak Sivas’a gelmiş bir doğabilim öğretmenimiz vardı. Okulda laboratuvar bulunmadığı halde, bulur buluşturur, deneyler yapardı. Birkaç bitkibilim tablosu da getirtmişti. O tablolar bana doğayı, bitkileri ve renkleri sevdirdi. Ozanlığımı etkiledi dersem abartmış olmam.”

Hayvanlar arasında en çok adı geçen kuşkusuz attır Külebi şiirlerinde. Sadece at olarak değil, aynı zamanda kısrak, tay, beygir gibi atla ilişkili isimleri kullanmakta oldukça cömerttir ozan. Muhtemeldir ki bunda askerliğini süvari olarak yapmasının payı büyüktür. Yukarıda adı geçen kitaptaki Nahif 1 ve Nahif 2 isimli bölümler onun askerlik anılarıdır diyebiliriz.

Cahit Külebi şiirlerinde doğayı ya da doğanın değişik unsurlarını benzetme yapmak amacıyla bolca kullanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “Kuş sürüleri gibi darmadağın…” der Yağmur Altında adlı şiirinde. Şimdi İzmir’de adlı şiirinde ise “Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi/Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…” demektedir. Köy Öğretmenleri II şiirinde “Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli…” derken, Alacakaranlıkta adlı şiirinde ise “Irmaklar gibi yavaş yavaş.” demektedir.

‘Önce gelincikleri yolduk…’

Cahit Külebi için doğa ve doğanın unsurları asla bir benzetme aracı olarak kalmamıştır. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir halk ozanı olarak doğayı gözlemiş, şiirlerinde bu gözlemlerini kendine has üslubuyla dile getirmiştir. Yangın şiirinin ilk iki dörtlüğüne birlikte bakalım:

Önce gelincikleri yolduk,

Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,

Ardından andızları devirdik

Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.

 

Sonra sıra ormanlara geldi,

Yüz binlerce dönüm ateş yaktık,

Sivas’a kadar gidip bulduk,

Dikili tek ağaç bırakmadık.

Aslını söylemek gerekirse, 1990’larda bilimsel literatürde adı geçmeye başlayan ve doğa yıkımlarını odağına alan edebi eserleri ifade etmek için kullanılan çevreci eleştiri (ekokritizm), adı konmamış olsa da Cahit Külebi şiirlerinde ve Yaşar Kemal romanlarında çoktan başlamıştır. Bakın ozan yitip giden gençliklerini nasıl anlatıyor Yitmiş adlı şiirinde;

Yurdumuzun toprakları gibi,

Yağmur sularıyla akıp gittik.

Ormandık yaktılar bizi

Gençliğimizi bilemedik.

Doğanın ilham verdiği destan

Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda adlı 13 bölümden oluşan destanda bile Anadolu’yu, çaresizliği, isyanı, kahramanlığı anlatırken sık sık doğadan yararlanır. II. bölümde “Tarlalar kadar, ırmaklar kadar durgun analar” der, örneğin. VII. bölümde kahramanlığa doğa da hizmet eder onun dizelerinde:

“Irmaklar suyundan faydalattı/Ağaçlar daldasından.” Yenilmezliği, yine doğayla anlatır ozan VIII. bölümde: “Kuzumuz var, yaylalarda meleşir/Çeşmemiz var, gece gündüz söyleşir/Yazımız var, pehlivanlar güreşir/Bu toprağa kimse girememiştir.”

Cahit Külebi’nin bütün şiirleri orta büyüklükte bir kitapta toplanmıştır. Onu anlamak için elbette bu yazı yetmeyecek. En iyisi siz bir an önce bu kitaptan bir tane edinin ve Külebi şiirini kendiniz keşfedin. Eğer hala keşfetmediyseniz tabii. Ben de, izninizle bu yazıyı Yurdum şiirinden bir bölümle tamamlayayım:

1917 senesinde

Topraklarında doğmuşum,

Anamdan emdiğim süt

Çeşmenden, tarlandan gelmiş,

Emmilerim sınırlarında

Seninçin dövüşürken ölmüşler,

Kalelerinin burcunda

Uçurtma uçurmuşum.

Çimmişim derelerinde,

Bir andız fidanı gibi büyümüşüm

Topraklarının üstünde.

*

[1] Bilgi Yayınevi, 2007.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-1

Bugün Cahit Külebi’nin 23’üncü ölüm yıldönümü. Ozanın 1917’nin 20 Aralık günü Tokat Zile’de başlayan hayatı 20 Haziran 1997’de Ankara’da son buldu. Fakat 80 yıllık bu onurlu yaşam biz hayranları için, sayıları çok olmasa da şiirler, denemeler, yaşanmış ve yazılmış anılar bıraktı.

İtiraf etmeliyim ki ilk gençlik yıllarımda Külebi’yi tanımadım. Daha doğrusu yakından tanımadım, çok fazla dikkatimi çekmedi. Ne zaman ki sevgili dostum Erdoğan’dan[1] şu dizeleri duymaya, hem de öyle böyle değil, sık sık, yerli yersiz duymaya başladım, Külebi’ye olan ilgim, ilgimle birlikte bilgim ve sevgim arttı[2];

“Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Niksar’da evimdeyken

Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti,

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti.

Yine kamyonlar kavun taşır,

Fakat içimdeki şarkı bitti.”

Cahit Külebi aslen Erzurum kökenlidir. Ama çocukluk yılları Tokat’ın Zile (Çeltik köyü), Artova (Çamlıbel) ve Niksar ilçelerinde geçer. Liseyi Sivas’ta okur. Anadolu’nun göbeğinde geçen bu yıllar onda hem halk hem de doğa sevgisini perçinler. O bir halk ve doğa ozanıdır. Sanırım bunda henüz lise yıllarındayken bazı büyük ozanlarla tanışma şansını yakalamış olmasının etkisi büyüktür. Külebi Sivas Lisesinde öğrenciyken Ahmet Kutsi Tecer[3] bu okulda hem öğretmen hem de müdür yardımcısıdır. Okula sık sık bazı ozanları getirtmekte ve öğrencilerin onlarla sohbet etmesini sağlamaktadır. Cahit Külebi o dönemi şöyle anlatır[4]:

Ozanların çalıp çağırdıkları toplantılara gidebilme olanağı bulamamıştık ama Kutsi Bey okulda onlara konser verdirirdi. Daha da önemlisi okulun bahçesinde taşların üzerine onlarla oturur, günlerce konuşurduk. Kimi arkadaşlar da katılırlardı. Veysel, Ali İzzet, Talibî, Meslekî, Ağa Dayı. Günlerce bana ışık saçtılar.”

Bir başka büyük ozan Gülten Akın[5] onun için “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi toprağından, birikmiş halk kültüründen gelen gelenekten besledi” der. Muzaffer İlhan Erdost[6] Külebi’nin şiirini şöyle niteler: “…Dolayısıyla, halkın özlemini yansıtan yalın söyleyişi, içten konuşma dili, Külebi şiirinin sesine belirleyici olarak girmekle kalmıyor, halkın yaşam felsefesini (anlayışını) şiire yansıtmakta da önemli bir etken oluyor.”

Emin Özdemir[7] de Külebi’nin şiirinden derlediği yerel halk terimlerine örnekler vererek onun halkçı yanını ortaya koyar:  “Teker, emmi, hayın, bıldır, güleş, gömeç, akça, fışkı, zemheri, arık, güleç, yalaz, ışkın, çaşı, teç, lavaş.”

Aslında Külebi’nin halktan nasıl beslendiğini doğrudan kendi dizelerinde de bulabiliriz. Bakalım Şiir Yöntemim adlı şiirinin ilk kısmında iki ustasından birini nasıl anlatıyor ozan.

“İlk ustam oldu benim halk,

Belleğimde akıp giden ırmak.

Köylü diliyle türkü çağırdım

Onlarla gülüp ağlayarak

…”

Külebi, içinde yaşadığı halkın sorunlarını daima şiirinde ön planda tuttu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında doğup Kurtuluş Savaşı ile büyüyen, devrimleri yaşayan bir ozanın tarihte benzeri az görülebilecek bu büyük halk direnişine tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim kalmamıştır da. Atatürk sevgisini her ortamda açıkça vurgulayan ozan 1950 yılında, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı 13 bölümden oluşan dördüncü şiir kitabını yayımlar. Kuşkusuz bu eserin yazılış ve yayımlanış tarihi ile karşı devrim arayışlarının güçlenmesi arasında bağ kurulabilir. Kitabını “Atatürk’e, birlikte savaşanlara ve çocuklarına” adayan Külebi, pek çoklarına göre kısa bir destan[8] olan bu eserine şöyle başlar:

“Edirne’den Ardahan’a kadar

Bir toprak uzanır,

Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar

Ardahan’dan Edirne’ye

Edirne’den Ardahan’a kadar…”

Ozan eserde (destanda) daha sonra sırayla ulusun durumunu, karamsar tabloyu, Samsun’a yanaşan gemiyi, ulusun özgürlük aşkını, vuruşmaları, zaferi ve Ata’ya minneti anlatır. Destanın son iki dizesi şu şekildedir:

“Binler yaşa, yurdumuza hizmeti büyük!

Kemal Paşa! Ölümsüz insan! Şanlı Atatürk!”

Cahit Külebi’nin yaşamı ozanlığının dışında değişik kamu görevleriyle ve Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla geçer. Külebi’nin çok fazla şiir yazdığı söylenemez. Tüm yaşamı boyunca 150 civarında yayımlanmış şiiri bulunmaktadır. Kuşkusuz yayımlanmamış olanlar da olmalı. Ozan halk diliyle, yalın bir anlatımı tercih ettiği gibi az sözle çok şey anlatmayı seçmiş olmalı. Daha önemlisi ise ozanın ilk şiirleri ile son şiirleri arasında gerek tarz gerekse içerik yönünden neredeyse hiç farkın bulunmamasıdır. Bakın son dönem şiirlerinden Acı Dönem-II’de halkının durumunu nasıl anlatıyor:

“…

Ve halkın değil mi baştan başa

Yoksul, umutsuz, bezgin?

Bir ağaç gibi kurumuş

Suyu çekilmiş ülkemizin.

İnsanın değeri yok sinek kadar,

Yalan, kandırmaca, vurgun,

Halkımızın bir ucu savurmacada,

Bir ucuysa dibinde yoksulluğun.

…”

Külebi’nin kalbinin yarısı halkı için atmış, dizeleri, ustası olan halkını anlatmıştır. Diğer yarı ise halkın içinde yaşadığı, parçası olduğu doğaya, Külebi şiirinin ikinci ustasına ait. Haftaya diğer yarıya göz atacağım…

*

[1] Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi.

[2] İstanbul adlı şiir, ilk kitabı Adamın Biri’nden.

[3] Ahmet Kutsi. Soyadı Yasası çıkınca Sivas’ı çok sevdiği için Tecer Dağı’ndan dolayı Tecer soyadını almıştır.

[4] İçi Sevda Dolu Yolculuk, Bilgi Yayınevi, 2007, s. 61.

[5] Külebi’nin Şiirine Genel Bir Bakış- Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 11.

[6] Cahit Külebi’nin Şiirinde Anadolu -Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 29.

[7] Halk Şiiri ve Cahit Külebi. Cahit Külebi’ye Saygı,   Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 19.

[8] Atatürk Kurtuluş Savaşında”nın Özellikleri ve Önemi, Ali Püsküllüoğlu, Cahit Külebi’ye Saygı. Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 53.

Kategori: Hafta Sonu