Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ottan b.ktan meseleler

Dolar almış başını gitmiş, cebimizdeki para (varsa) sürekli eksiliyor, ülke inanılmaz bir yönetim krizi yaşıyor, biliyorum. Durum bu iken belki de aşağıda yazdıklarımı okuyunca beni eleştirenler olacaktır. Saygı duyarım. Ama o konular zaten bilen bilmeyen herkes tarafından konuşuluyor, anlatılıyor, yazılıyor. Ben yazsam ne olur yazmasam ne? Birilerinin de ottan b.ktan meselelerle uğraşması gerekmez mi? İşte, o işe ben talibim ve yazıyorum; buyurun.

Yazılarımı okuyanlar beni artık tanıyordur sanırım. Kaldırım taşlarının arasından çıkan otlara yüce ağaçlar kadar değer veririm, belki biraz daha fazla değer verdiğim bile söylenebilir. Kent dediğimiz yerleşimlerin sömürüp yuttuğu ne kadar güzel değer varsa, onların hepsi adına destansı bir direniş sergilediğini düşünürüm o otların. İnsanın ayaklarının altında eziliyor olmayı hiç umursamadan şunu anlatmaya çalışırlar biz kör-sağır-duygusuz insanlar topluluğuna: ‘Sizin uyduruk değerlerinize zerre kadar önem vermiyoruz. Yaptığınız her şey yok etmeye ve sonunda yok olmaya dair. Bizse hep yaşatmayı amaç edindik.’ Bu nedenledir ki, sık sık ‘Yaşayacaksa ot gibi yaşamalı insan’ derim.

Mutluyum ki, bu anlayışımı değerli bulan epey insan var etrafımda. Anlattığımda anlaşılıyor, biraz gözler doluyor, biraz tüyler ürperiyor yer yer ve hak veriliyor biraz da. Bakıyorum, kentlerde, kıyıda köşede kalmış boşluklarda kendiliğinden gelen o zarif ama güçlü bitkilere ilgi giderek artıyor. Gelin görün ki bunu belediyelerin yeşil alan birimlerine bir türlü anlatamıyoruz. Oralarda sistem başka türlü işliyor; doğala tahammül edemeyen, onu bir şekilde yıkıp yerine koydukları insan damgası taşıyan çirkinlikleri yeşil alan düzenlemesi adıyla kitlelere yutturan dev bir çark işliyor. Müteahhitler midir, siyasetçiler midir, açgözlüler midir, bilgisizler midir bu çarkın operatörleri, yoksa hepsi mi, bilemiyorum.

Yabani otlar(?) yok edile!

Kadıköy’de oturduğum için sık sık Kalamış Atatürk Parkı-Kurbağalıdere-Çarşı hattında yürüyüş yaparım. Kurbağalıdere’nin Fenerbahçe tarafında nasıl olduysa kalmış bir boş alan gördüm geçtiğimiz ilkbahar. Toplamda 200-300 metrekare kadar olduğunu sanıyorum. Ondan fazla doğal bitki türü saydım ilk bakışta ve göz yordamıyla o alanda. Neler mi? Turp otu, düğün çiçeği, top hardal, devedikeni, çayırotu, ballıbaba ve tanıyamadığım diğerleri. Öyle heyecanlandım ki, hemen bir twitter  paylaşımı yaptım. Şöyle demişim:

Burası Kadıköy Kurbağalıdere kenarında nasılsa kalmış bir boş alan. Bu alanda turp otundan düğün çiçeğine, top hardaldan devedikenine, çayırotundan ballıbabaya 10’un üzerinde doğal bitki saydım göz yordamıyla. Bu tür alanların değerini toplum da belediyeler de bilmiyor maalesef. Eğer bir şekilde betonlaşmazsa bile belediyeler bilinçsizce yeşil alan düzenlemesi yapıyorlar. Rulo çim, birkaç ithal süs bitkisi, sulama sistemi, bol ilaç ve gübre, bakım… Oysa buraları gözümüz gibi korumalıyız!

İnanın, yapılmalı desem bu kadar hızlı yapılamazdı; aman yapmayın dedim ya, sağ olsun İBB ekipleri alanda ne kadar doğal bitki varsa hepsini kestiler, söktüler, kazıdılar. Muhtemeldir ki, ‘sakın ha’ tekrar çıkmasınlar diye yabani ot(?) ilacı uyguladılar. Toprağın altına sulama boruları döşediler. Damlama sulama altyapısı kurdular ve ben diyeyim bin siz deyin iki bin tane, birbirinin tıpatıp aynısı gül fidanını asker gibi, sıra sıra diktiler. İnanmayanlar yolu düşerse bakabilir ya da bu vahameti paylaştığım tivitteki fotoğraflara göz atabilir.

Bana göre işin en az bu kadar kötü olan bir başka yanı da İBB’yi bir tivit ile eleştirdim diye bana çeşitli şekillerde ulaşıp teessüflerini iletenlerin düşünme şekli: “Efendim, böyle bir gündemde neden İBB’yi eleştirmişim, dolar almış başını gitmiş ben otla böcekle uğraşıyormuşum vs vs…”

Hanımlar beyler, seçimde ben de Ekrem İmamoğlu’na oy verdim. Bugün seçim olsa muhtemelen yine oy veririm. Ama ben siyasetçilere ve onların emrindeki mekanizmalara yalnızca oy veririm. Aklımı, benliğimi vermem; onlar hür doğdular hür kalacaklar. Doğruya doğru derim, yanlışa yanlış. Eğer sizler bana hükümeti eleştirdiğimde paşa, İBB’yi eleştirdiğimde kaka diyecekseniz demeyin lütfen, okumayın yazılarımı, takip etmeyin sosyal medyada beni. Sizinle yollarımız asla kesişmez, bilin isterim.

Boji’nin İstanbul maceraları ve hüzünlü son

Sanıyorum Boji kısa bir sürede yalnızca Türkiye’nin değil dünyanın en ünlü sokak hayvanlarından biri haline geldi. Kendisiyle bir kez Kadıköy-Beşiktaş vapurunda karşılaşmışlığım var. Kanepelerden birinde uslu uslu yatmış, etrafı izliyordu. O zaman böylesine ünlü değildi. Onu orada o şekilde görmek, bir insan en çok nasıl mutlu olabilecekse ona yakın bir mutluluk yaşatmıştı bana.

Son gelişmeleri sanırım herkes biliyordur. Densizin biri Boji’yi karalamak için cebinde taşıdığı b.ku tramvay koltuğuna sıvadı. Birileri de bunu Boji üzerinden asıl hedef olan İBB’yi, Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için kullanmaya kalktı. Neyse ki teknoloji bazen olumlu anlamda da işe yarıyor, kamera görüntüleri meselenin aslını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Hem zaten o gün Boji de sokaklarda değil bir barınaktaymış.

Velev ki Boji bir toplu taşıma aracına kaka yapmış olsa ne fark ederdi? Dünyayı maddi ve manevi anlamda tam bir b.k çukuruna çevirmiş; dağları, ormanları, okyanusları ve gökyüzünü çöplüğe dönüştürmüş, iyilik adına ne varsa ayaklar atına alıp büyük bir sömürü düzenini devam ettirebilmek için ahlâksızca düzenler ve değerler sistemi oluşturmuş insanlığın, bir köpeğin doğal ihtiyacını karşılamak için yanlış bir yer seçmesi karşısında söyleyecek ne gibi bir sözü olabilirdi? Yahut buna laf edecek kadar yüzsüzleşebilir miydi insan? Maalesef, yanıt evet. İnsan bu kadar yüzsüzleşebiliyor.

Bizler Boji’nin aklanması ile rahat bir nefes aldık, ama utanması gerekenler sanmıyorum ki bir nebze olsun utanmış olsun. Utanmak, insanı insan yapan duygulardan biri. Hata yaparsak utanırız. Adamlar’ın şarkısında söylediği gibi ‘Utanmayan insan olur mu lan!’ Ne yazık ki oluyor artık. Hatta bırakın utanmayı, pişkinlik yapıp üste çıkmaya çalışmak marifet sayılmaya başlandı. Aramızda kalsın, ben öylelerini insandan saymıyorum, her ne kadar sayıları her geçen gün artsa da.

Her neyse, konudan uzaklaşmayalım. İBB yetkileri bu iğrenç ve utanç verici komplodan sonra Boji’nin yaşamına kast edilebileceği kaygısıyla ona geniş açık alanı olan bir yuva aradıklarını duyurdular. Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda Matematik Köyü Boji’yi almak için başvurduğunu açıklamıştı. Öyle anlaşılıyor ki Boji’yi bundan sonra aramızda göremeyeceğiz. Bu Boji için belki de mutlu bir sondur, bilemiyorum. Belki de Boji İstanbul’un sokaklarını, toplu taşıma araçlarını özleyip mutsuz olacaktır. Ama kesin olan şu ki, bu, ben ve benim gibi düşünenler için tam bir hüzünlü son. Ben ve benim gibi düşünenler; yani, insanla birlikte diğer tüm canlıları aynı bütünün bir parçası olarak görüp onlara yaşamlarının her noktasında, kentlerin en keşmekeş alanlarında bile açabileceği kadar yer açmaya çalışanlar, bizler ziyadesiyle üzgünüz.

Boji’ye atılan iftiranın benzerleri ben kendimi bildim bileli sokak hayvanlarına düzenli olarak atılıyor.  Sokak hayvanlarının hiç sorun yaratmadığını söyleyemem. Ancak mademki insanız, bu sorunları akıl ve vicdan ekseninde çözümler üreterek aşmamız gerekiyor. Zalimce, gaddarca değil. Görüşlerimin ayrıntılarını, söylemek istediklerimi bu yazının sonuna sığdırmam olanaklı değil. Bunun için apayrı bir yazı yazmam gerekecek. Bir gün yazarım nasılsa. Şimdilik şöyle bir noktalı virgül koyayım o halde: Yolun açık olsun Boji! Bizler İstanbul’un çirkin kalabalıkları içerisinde bir vaha yaratan güzelliğini kaybettik, umarım sen çok mutlu olursun.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atatürk’ün orman anlayışından günümüz fidan anlayışına

Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Türkiye Ormancılar Derneği Danışma Kurulu Toplantısında, dört gün boyunca Türkiye ormancılığının değişik boyutlarını ve elbette derneğin bu açıdan üstlendiği rol ve sorumlulukları konuştuk. Aralarında benim de olduğum ve yeni oluşan dernek bilim kurulu olarak ayrıca yaptığımız toplantıda, önümüzdeki süreçte öncelik kazanacak ormancılık sorunlarını gözden geçirip, bu sorunların çözümü için raporlar hazırlamak üzere bilim kuruluna bağlı çeşitli çalışma gruplarının oluşturulmasını karara bağladık.

Diğer yandan geçtiğimiz hafta, 2019 yılında başlatılan ve Milli Ağaçlandırma Günü olarak ilan edilen 11 Kasım ağaçlandırma etkinliklerine de sahne olacaktı. Ben bu yazıyı etkinlikler gerçekleşmeden önce, 10 Kasım Çarşamba akşamı yazıyorum. Önceden yapılan açıklamalara göre 252 milyon fidan dikilecekmiş. Ne fidanı, nereye, ne amaçla, ne zaman dikilecek belli değil. Nasrettin Hoca’nın ‘inanmayan ölçsün’ hikâyesi gibi, inanmayan saysın. Biz bütün değerlendirmelerimizi, haklı olarak havada uçuşan bu anlamsız sayılara bakarak değil Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan yıllık ağaçlandırma miktarlarına bakarak yapıyoruz. O miktarlara baktığımızda ise aşağıda da göreceksiniz durum hiç ama hiç parlak değil.

Türkiye ormancılığın diğer alanlarında olduğu gibi ağaçlandırma çalışmalarında da çöküş yaşıyor. 

Ben ve sorumluluk duygusu taşıyan diğer meslektaşlarım belki yüz kere söyledik ama gerekirse yüz kere daha söylemeye de hazırız. Ağaçlandırma geçmişten günümüze Türk ormancılığının önemli etkinlik alanlarından biri oldu. Türkiye toprakları tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yaptığı için büyük bir ormansızlaştırmaya maruz kaldı; orman alanları başta tarım alanı olmak üzere farklı arazi kullanım türlerine dönüştürüldü. Bu sürecin tersine çevrilmesi ve kaybedilen orman alanlarının en azından bir kısmının geri kazanılabilmesi ve niteliğini yitiren orman alanlarının rehabilite edilebilmesi için ağaçlandırma çalışmaları zorunluydu. Bu zorunluluğun anlaşılması biraz daha geriye gitse de planlı ve düzenli bir ormanlaştırmaya dönüşmesi için önce 1937 yılında 3116 sayılı Orman Yasası’nın çıkması, sonra da İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşulların ortadan kalkması gerekti. Özetle Türkiye’de ağaçlandırmalar yoluyla orman varlığının ve niteliğinin artırılması çalışmaları gerçek anlamda 1940’ların ikinci yarısında başladı. Zamanla hem ağaçlandırma çalışmalarıyla ilgili bilimsel ve teknolojik ilerlemeler hem de ağaçlandırmalara karşı sosyal direncin[1] azalması ile daha yüksek miktarlarda ağaçlandırmalar yapıldı. Orman Genel Müdürlüğü tarafından açıklanan ağaçlandırma istatistiklerine göre Türkiye’nin yıllık bazda en çok ağaçlandırma yaptığı dönem 1980’li yıllar. O yıllarda yıllık ortalama 90 bin hektara ulaşan ağaçlandırmalar yapıldı. Karşılaştırma yapmak için 2010’lu yıllarda yapılan yıllık ortalama ağaçlandırma miktarının 43 bin hektar civarında olduğunu söyleyeyim. O nedenle yaklaşık 20 yıldır ülkeyi yöneten iktidarın kendilerinden önce hiç ağaçlandırma yapılmıyormuş ya da kendileri önceki dönemden daha iyi ağaçlandırma yapıyormuş şeklinde bir algı yaratmaya çalışması bütünüyle gerçek dışı. Dediğimi daha net gözler önüne serebilmek için değerli dostum ve meslektaşım Prof. Dr. Erdoğan Atmış’ın yukarıda bahsettiğim danışma kurulu toplantısında yaptığı sunumda kullandığı son 18 yıl ve önceki 18 yıl ağaçlandırma miktarları tablosunu aşağıya koyuyorum.

Tabloda da rahatlıkla görülebileceği gibi, bu iktidarın görevde olduğu 18 yılda (2003-2020) yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 658 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması yaklaşık 36 bin hektar iken önceki 18 yılda (1985-2002), önemli bölümü tek parti iktidarlarıyla değil değişik koalisyon yönetimleriyle geçen dönemde yapılan toplam ağaçlandırma miktarı yaklaşık 1 milyon 27 bin hektar ve bunun bir yıla düşen ortalaması ise 57 bin hektar civarında. Bu iktidardan önceki 18 yılda bu iktidarın 18 yılda yaptığı ağaçlandırmadan 369 bin hektar daha çok ağaçlandırma yapılmış. Yani her yıl ortalama 20 bin hektar civarında fazla ağaçlandırmaya denk geliyor bu. İşin en garip yanı da ilk 11 Kasım etkinliğinin yapıldığı, bir günde en fazla fidan dikme rekorunun kırılması nedeniyle parlatıla parlatıla yere göğe sığdırılamayan 2019 yılında, bu iktidarın 18 yıllık yönetimindeki en düşük ağaçlandırma miktarı kayıtlara geçti. 2020 yılında da 2019 öncesiyle kıyaslandığında son derece düşük bir ağaçlandırma miktarı var. 2021’in de farklı olacağını sanmıyorum. Sözün özü şu: Türkiye’de ağaçlandırma çalışmalarının köklü ve başarılı bir tarihsel birikimi var. Ağaçlandırmalar için bir şahlanış döneminden söz etmemiz gerekirse o dönem 1980’li yıllardır. Son 20 yılda bir şahlanma olmadığı gibi son birkaç yılda açık bir çöküş yaşandığı da gözlerden kaçmıyor ve o çöküşün Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi yıllarına denk gelmesi de rastlantı olmasa gerek. Sanırım bütün bu göz boyama faaliyetleri biraz da bu çöküşün perdelenmesi amacını taşıyor.

Bu noktada önemle vurgulanması gereken bir diğer nokta da yapılan her ağaçlandırma çalışmasının ya da dikilen her fidanın orman alanına dönüşmüyor olması gerçeği. Ağaçlandırma çalışmaları çoğu zaman zaten orman sayılan alanlarda yapıldığından ormanlarda alansal bir artışa yol açmıyor. 11 Kasım etkinliği gibi işlevden çok algıya hitap eden kampanyalarda dikilen fidanların orman orman ekosistemine dönüşme oranı ise çok daha düşük. Örneğin, Türkiye’nin FAO tarafından beş yılda bir yapılan küresel orman kaynakları değerlendirmesi için 2020 yılında sunduğu rapora göre, bütün Türkiye’de ağaçlandırma yoluyla oluşturulmuş orman alanı miktarı yaklaşık 707 bin hektar ve toplam orman varlığı içindeki payı yalnızca %4,21. Oysa bir üst paragrafta aktardığım verilere göre yalnızca 1985-2020 yılları arasındaki 36 yıllık dönemde yapılan ağaçlandırma miktarı bile 1 milyon 700 bin hektara yaklaşıyor. Pek çok defa pek çok yerde söylediğimiz gibi Türkiye’de orman alanı artışının yaşandığı bölgelerde [2] bu artışın asıl nedeni yapılan ağaçlandırmalar değil, tarım ve hayvancılık yapılmadığı için terk edilen tarım alanları ve otlakların civar ormanlardan yayılan orman ağacı tohumlarının etkisiyle kendiliğinden ormanlaşması. O nedenle, üstüne basarak tekrarlayayım, ağaçlandırma çalışmaları elbette çok önemli. Ancak ne dünyada ne de Türkiye’de doğal ormanları korumanın alternatifi ağaçlandırma olamaz. Doğal ormanların korunmadığı hiçbir ülkede ya da bölgede, ne kadar ağaçlandırma yapılırsa yapılsın başarılı bir ormancılık politikasından söz edilemez.

Keşke yapılan işler gerçekten öncekilerle kıyaslanamayacak boyutlarda olsalar da biz de alkışlasak, takdir etsek, gururlansak. Ancak gerçekler öyle olmadığı için birilerinin bunu söylemesi, kral çıplak demesi gerekiyor. Yaratılan korku ikliminde gerçekleri açıklıkla dile getirmeye cesaret edebilenlerin sayısı pek fazla olmadığı için bu sorumluluk üç beş kişinin omuzlarına biniyor. Bu üç beş kişiden biri olarak ben ne kimsenin yandaşıyım ne de kimsenin karşısında. Hiçbir siyasi parti ya da oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir bağım yok. Doğru yapılırsa doğru, yanlış yapılırsa yanlış demek gibi çok basit bir şiarım var. Doğru ya da yanlış dediklerimde yanılırsam özür de dilerim. Ancak sayılar çok kolay hata yapmaya yer bırakmıyor. Her şey yukarıdaki istatistiklerde alenen ortada. İstatistikleri de ben hazırlamıyorum, Orman Genel Müdürlüğü açıklıyor.

Atatürk ve ormanlarımız

Üç gün önce ulusumuzun kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 83’üncü ölüm yıldönümüydü. Milyonlarca insan tek yürek, tek beden olarak Atamızı andık. Elbette milyonlarca insan samimiyetle, özlemle, sevgiyle ve saygıyla andık Atatürk’ü. Sanıyorum ki samimiyetsizce, içinden gelmediği halde anan veya anmak zorunda kalanlar da az değildir. Keşke Atatürk’ün yüzde biri kadar cesur olup, samimiyetsiz anmalar yerine açık yüreklilikle, bahanelerin arkasına gizlenmeden anmamayı tercih edebilseler. İnanın onlara şimdikinden çok daha fazla saygı duyardım.

Yukarıda sözünü ettiğim danışma kurulu toplantısının son günü 10 Kasım’a denk gelince, 1924 yılında kurulmuş, Cumhuriyet’in ilk sivil toplum kuruluşlarından biri olan ve Atatürk’ün çizdiği yolu ana rehber edinen Türkiye Ormancılar Derneğinin bu günü atlaması düşünülemezdi. O gün saat dokuzu beş geçe sanıyorum 250 kişiden fazla kapasitesi olan salon bütünüyle dolmuştu. Ben hiçbir dernek etkinliğinde salonun böylesine dolu olduğuna şahit olmamıştım daha önce. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’ndan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesinden değerli hocamız Prof. Dr. Cantürk Gümüş Atatürk’ün son devrimi olarak nitelendirdiği Türk orman devrimini anlattı. 1937 yılında çıkarılan 3116 sayılı Orman Yasası ile vücut bulan o devrim yapılmamış, ormanlardan parasız yararlanma kaldırılmamış ve imtiyazlı şirket ormancılığından devlet ormancılığına, devlet orman işletmeciliğine geçilmemiş olsaydı bugün ülkemizde şimdikinden kat kat daha az orman kalmış olurdu.

10 Kasım nedeniyle sosyal medyada büyük şirketlerin anma videoları da dolaşıma sunuldu doğal olarak. Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsünü konu alan bir tanesi sanıyorum en çok izlenip paylaşılanlardan. Atatürk tek bir ağacın kesilmesini bile umursayıp, onun yerine bir köşkün temelinden taşınmasını isteyecek kadar doğanın, ağacın, ormanın değerini bilen büyük bir önderdi. Onun bu liderliği sergilemesinin, bu ışığı tutmasının üzerinden neredeyse 100 yıl geçtikten sonra, bir ağacın değil ağaçların, ormanların yok edilerek tepelere, koylara saraylar yapılması noktasına gelmiş olmamızı bazen gerçekten anlayamıyorum. Fakat umutsuz değilim, üzülüyor ama karalar bağlamıyorum. Atatürk’ü okumuş ve anlamış birisinin bir saniye bile umutsuzluğa düşmesi düşünülemez çünkü. Atatürk varsa umut var. Ve o hep ama hep olacak!

*

[1] Ağaçlandırılan alanlar özellikle otlatmaya ve diğer kullanımlara kapatıldığı için o bölgede hayvancılıkla uğraşan toplum kesimleri tarafından pek hoş karşılanmazdı.
[2] İstanbul ve Marmara bölgesi, Ege bölgesinin önemli bölümü gibi nüfus artışının yüksek arazinin değerli olduğu yerlerde orman alanı artmıyor, tersine azalıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler!

Çocukluğumda köyümüzde [1] yaşadığımız eve televizyonun ilk gelişini dün gibi hatırlarım. National marka ve doğal olarak siyah beyazdı. Sanırım 1974 ya da 1975’ti. Almanya’dan yaz tatiline gelen babam Ordu’dan alıp getirmişti. O zamanlar televizyon yayınları akşam İstiklal Marşı ile başlar, gece İstiklal Marşı ile biterdi. Yani toplam 5-6 saat yayın olurdu. Haber öncesi, haberler, haber sonrası dizi ya da film ve kapanış gibi, sanırım. Vadideki Hayat, Bonanza, Küçük Ev gibi dizileri hiç kaçırmazdık. Kaçırmazdık, çünkü zaten haftada bir gün hep aynı saatte olurlardı ve nefesimizi tutarak izlerdik. Hem de nasıl izlemek; köydeki birkaç televizyondan biri bizde olduğu için Vizontele’deki TV izleme sahnelerine benzer bir kalabalıkla.

Şimdi yüzlerce film ve dizi arasından izleyecek bir tane bulamamaktan şikâyetçiyiz. Herkes birbirinden dizi ve film önerisi istiyor. Sürekli yeni bir dijital yayın platformu açılıyor. Abonelikler oradan oraya akıp duruyor. Ne var ki tatmin olan bir kişi bile tanımıyorum. Bunca bolluk arasında korkunç bir açlık var. Oysa biz haftada üç dizi ile çok ama çok mutluyduk. Hani daha fazla üretip daha fazla tükettikçe daha fazla mutlu olacaktık?

‘Bombacı’

Aslında sözü buraya getirmeye niyetli değildim ama fena da olmadı, bu tüketim çılgınlığı da yazının bir boyutu olsun. Biz gelelim esas konuya. Bunca girizgâhı birkaç gün önce izlemeyi bitirdiğim bir diziye lafı bağlamak için yaptım aslında: Manhunt: Unabomber. Sanırım pek çok kişi izlemiştir, çünkü yeni bir dizi değil. Yaşanmış bir olaydan uyarlanmış bu dizi. FBI kayıtlarında Unabom Case olarak geçiyor. Bir seri bombacı var ve onu bulmak için didinen FBI. Tabii bir de kendini bu işe adamış bir FBI ajanı. Alışıldık bir konu, işin doğrusu. Pek alışıldık olmayan yanları ise bana göre şunlar: Birincisi seri bombacının üstün zekâlı (IQ 160) bir matematikçi olması. İkincisi bombacının teknoloji toplumuna yönelik oldukça esaslı eleştirilerinin bulunması. Üçüncüsü de bombalamak için seçtiği hedefler. İşte, ben bu hedefler tarafında takıldım. Neden mi? Okumaya devam edin o halde.

Theodore Kaczynski (hem dizide hem de gerçek hayattaki isim bu) adlı bu bombacının ana hedefleri, geçmişte yaşadığı olaylar nedeniyle (burada daha fazla detayına girmek istemiyorum) üniversiteler ve havayolu firmaları. Bu nedenle Unabom Case deniyor; ‘University’den ‘UN’ ve ‘Airline’dan ‘A’, yani ‘UNA’ ve ‘bombing’ yani bombalama sözcüğünden ‘BOM’. Doğal olarak bombacıya, yani Kaczynski’ye de Unabomber deniliyor. ‘Unabomber’ın (biz ona bundan sonra UB diyelim) 1995 yılında bombaladığı, aynı zamanda son eylemi olan yer ise Kaliforniya’da bir ormancılık derneği. Ama bu dernek benim de üye olduğum Türkiye Ormancılar Derneği gibi değil, kereste endüstrisi işiyle uğraşanların derneği. Bu eylemde Gilbert Brent Murray adlı bir kereste endüstrisi lobicisi yaşamını yitiriyor. Tam bu noktada şunu da belirtmiş olayım, UB’nin birazdan açıklayacağım düşüncelerini büyük ölçüde doğru buluyor olsam da şiddet içeren, insanlara ya da diğer canlılara zarar veren hiçbir eylemi onaylamam, benim doğama aykırı olduğundan söz konusu bile olamaz. O nedenle teknoloji toplumuna eleştirilerini genel olarak haklı bulduğum UB’nin eylemleri suçtur ve yanlıştır. Yazımdan başka bir anlam çıkarılmasını, o eylemleri övdüğümün sanılmasını istemem.

UB neden kerestecileri hedef aldı?

UB’nin yakalanmasına da vesile olan ve 1995 yılında FBI’ın izniyle Washington Post gazetesinde yayımlanan Endüstri Toplumu ve Geleceği adlı makale ya da manifesto teknoloji toplumuna ağır eleştiriler getiriyor. Genel olarak endüstri ve teknoloji toplumunun insanları köleleştirdiğini düşünen UB yaptığı bombalara da bu nedenle FC harflerini yazıyordu. Freedom Club (Özgürlük Kulübü)’ın baş harfleri yani. Yazımın hacmi nedeniyle daha fazla detaya giremediğim düşüncelerin sahibi UB’ye göre çözüm ise doğaya dönüş. Bu nedenle kendisi ormanın ortasında, oldukça basit bir kulübede, elektrik ve su tesisatı olmadan ilkel koşullarda yaşıyor uzun yıllar boyunca. FBI tarafından da o kulübede yakalanıyor zaten. UB endüstri ve teknoloji toplumunun bir uzantısı olan kereste endüstrisini bu nedenle hedefine koyuyor. Ormanların kereste endüstrisinin talepleri doğrultusunda tahrip edilmesi UB’nin hem ana felsefesine aykırı olan hem de ormanda yaşarken yakından tanık olduğu bir durum.

Mesleki deformasyon da denilebilir, nerede ne yapıyor olsam ormancılıkla bağ kurduğum bir şey görüyor, bir olaya şahit oluyor ya da bazı şeyler duyuyorum. Ama UB’nin hikâyesini anlatan diziyi izlerken, o kadar da mesleğimle ilgili ki, ister istemez zihnim Türkiye’de ormancılığın rotasına zıplıyor. Bu köşede artık yıllardır diyebileceğim kadar uzamış bir zaman diliminde yazıyorum ormancılığımızın çıkmazlarını, yanlışlarını. Sadece ben yazmıyorum, başka bazı meslektaşlarım da yazıyor veya değişik platformlarda dile getiriyoruz. Ne yazık ki ormancılığımızın rotası iyice çığırından çıkmış durumda. İşin tuhafı, durum sanki hiç de böyle değilmiş gibi her şeyi güllük gülistanlık gösterme çabaları da hızını hiç kesmiyor. Siz bu yazıyı okuduktan beş gün sonra yeni bir 11 Kasım perdelemesine şahit olacağız. Perdeleme diyorum, çünkü ormancılık bilimi açısından tek başına bir anlamı bulunmayan fidan sayılarını, doğru-yanlış havada uçuracaklar ve ülke ormancılığının bütün sorunlarını perdelemeye, gözlerden kaçırmaya çalışacaklar.

Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldür, insan unutur. Sanıyorum ki daha üç ay önce yaşanan büyük yangınları ve o yangınları önleme ve söndürmede yaşanan başarısızlığı da unutmuş olabilir toplumun büyük bir bölümü. ‘Bilmem kaç milyon fidanı toprakla buluşturduk’ gürültüsü içerisinde unutmayanlara da unutturmaya çalışacaklar. Sadece yangınları mı? Korunan alanlardaki sorunları, örgüt ve personel yapısının kanayan yaralarını, yasal düzenlemelerle orman sınırları dışarısına çıkarılan ve çıkarılma tehlikesi ile karşı karşıya olan alanları, madenciliğe, turizme, şuna buna pervasızca tahsis edilerek yok edilen orman alanlarını ve daha neler neleri. Ve elbette, son yıllarda orman endüstrisinin taleplerini karşılama sevdası nedeniyle halkın ormanlarının, yalnızca o sektörün yararına ama bütün halkın zararına olacak şekilde aşırı odun üretimi yoluyla tahrip edilmesini. Bu yazımı, olayın o boyutuna istatistiklerle değinerek tamamlayayım. Aslında bu köşedeki ‘Orman diye diye’ başlıklı yazı dizimin beşinci bölümünü de aşırı odun üretimine ayırmıştım. O yazıda yine istatistiklerle durumun vahametini aktarmıştım. Dilerseniz bu kez da FAO’nun farklı istatistikleri ile tabloyu resmetmeye çalışayım. Aşağıdaki grafiği hazırlarken FAO’nun iki ana veri setini kullandım. Birincisi Forest Resources Assessment 2020 veri seti. Bu veri setinden ülkelerin orman varlığı, odun üretimin ayrılan orman alanı miktarı ve ormanlardaki ağaç serveti ile karbon depolama durumu gibi bazı bilgileri alabiliyoruz. İkincisi ise FAOSTAT ormancılık üretim ve ticareti veri seti. Buradan da ülkeler ya da bölgeler itibariyle odun üretimi ve ticaretine ilişkin veriler alınabiliyor. O veriler ışığında bazı ülkeler ve Avrupa ile dünya genelinde ormanlardaki toplam ağaç servetinin ne kadarının bir yılda kesilerek odun haline getirildiğini hesaplayarak basit bir grafik haline dönüştürdüm. Sonuç şu:

Gördüğünüz gibi Türkiye’deki oran (0,02009) çoktan Avrupa ortalamasını (0,00838) iki buçuğa, dünya ortalamasını (0,01050) ise neredeyse ikiye katlamış durumda. İşin daha vahim yanı ise yetkililerin odun üretimini daha da artırmayı amaçladıklarını ifade eden açıklamaları. Olsun ama biz yine de 11 Kasım’da, gerçek sayısının ve türünün ne olduğunu, nereye dikildiğini ve sonrasında neye dönüştüğünü bilmediğimiz fidanların toprakla buluşması şovunu kutlayalım ve güzel rüyalar görmeye devam edelim. Bu sırada ormanlarımızda yaşanan diğer bütün sorunlarla birlikte, ekolojik bir çöküşe zemin hazırlayacak boyutta çığırından çıkmış odun üretimi faaliyetleri sırf orman endüstrisi sektörünün bir kesimini mutlu edebilmek için, bugün yaşayan ve gelecekte yaşayacak insanların tamamının ve elbette doğanın bütün unsurlarının zarar göreceği şekilde devam etsin.

Laissez faire, laissez passer bildiğimiz bir slogandır. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye Türkçeye çevrilmiştir. Ne dersiniz, sloganı ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız kessinler’ diye güncellesek mi?

[1] Ordu-Mesudiye’ye bağlı Yeşilce köyü.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kömür madenindeki kanaryalar

Dün Cumhuriyet’in 98. yılını kutladık. Osmanlı’nın yüzyıllara yayılan çöküşü ve 1. Dünya Savaşı ile yok olma noktasına gelişi, ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile taçlandırılışı. Kim ne derse desin Atatürk çağını aşan bir devrimciydi ve yaptıklarını yapmayı o dönemde aklından bile geçirebilecek bir başka insanın olduğunu sanmıyorum. Yok olan bir devletin küllerinden yepyeni ve güçlü bir devlet yaratıp, tarihin sayfalarına hapsedilmek istenen bir halka bağımsızlığı ile birlikte onurunu ve aydınlık bir gelecek fırsatı veren çok ama çok büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Zaman bazen oldukça yavaş akar fakat dönüp geriye baktığınızda çok hızlı geçmiş olduğunu düşünürüz. Geçen zaman tarih olur. Cumhuriyet’in 98 yıllık tarihinde parlak olduğu kadar karanlık sayfalar da bulunmaktadır. Ancak bugünkü kadar karanlık bir sayfa Cumhuriyet döneminde yaşanmış mıdır, bilemiyorum. Artık şu kesin ki, ülkenin bulunduğu karanlık ortamı siyasi görüşü, inancı, yaşı, mesleği, cinsiyeti ne olursa olsun herkes rahatlıkla görüyor ve dahası yakından hissediyor. Bakmayın siz bir kesimin toz kondurmama çabasına. 98’inci yılında Türkiye Cumhuriyeti çok ama çok büyük bir kriz yaşıyor.

Sorun yalnızca ekonomide mi?

Her ne kadar ülkede sorunlar farklı alanlarda ve farklı boyutlarda yaşanıyor, insan haklarından doğal kaynakların korunmasına, eğitimden sağlığa büyük bir çöküş gerçekleşiyor olsa da son günlerin en revaçta konusu liranın yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik göstergeler de hiç parlak değil. Ancak, ben asıl önemli sorunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Bundan daha önemli olan sorun ise ülkeye her gün daha fazla egemen olan karamsarlık. Kiminle konuşsam derin bir üzüntü ve umutsuzluk girdabına kapılmış durumda. Neredeyse hiç kimse bundan sonra ülkemizde güzel şeyler olabileceğine inanmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Ben, çoğunluğun tersine Türkiye’yi güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Üstelik bugünkü durumun olumsuzluğu hakkında pek çok kişiden daha kötü düşünmeme ve bugünkü yönetim anlayışının sorunları ağırlaştırmaktan daha fazla bir şey yapamayacağını biliyor olmama rağmen. Bu düşüncem ‘her gecenin bir sabahı vardır’ gibi beylik sözlere de dayanmıyor.

Başlangıçta da söylediğim gibi Cumhuriyet büyük bir devrimdi. Her devrim gibi bu devrim de bazı kesimleri çok rahatsız etti. Cumhuriyet’in rahatını kaçırdığı bu kesimler daha ilk günden itibaren bir karşı devrim arayışında oldular, Cumhuriyet’i ve kurucusu Atatürk’ü lekelemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.  Bizzat yaşayarak şahit olduğum son 40 yıl bana göre bu arayışların zirve yaptığı dönem olarak tarihe geçti. Elbette özellikle son 20 yıl. Çünkü son 20 yıl aynı zamanda Cumhuriyet’in değerlerine karşı çıkanların ne isterlerse yapabildikleri bir dönemi işaret ediyor. Bakmayın siz devleti yönetenlerin sıkıştıkça topu taca atmalarına, sorumluluğu atacak gerekçe aramalarına. Cumhuriyet’in çatısı altında onun değerlerine savaş açarak gelinen nokta işte tam da burası. Şimdi bu durumu herkes açıkça görüyor. O nedenledir ki son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin ağzından tek bir çözüm önerisi, çözüm yolu çıkamıyor. Onun yerine halkın gerçek sorunları ile hiç ilgisi olmayan gündem maddeleri yaratılmaya çalışılarak iktidar koltuğu korunmaya çalışılıyor. O nedenle bu iktidarın son bulmasının ardından ve bu dönemden alınacak derslerle Türkiye’nin güzel ve aydınlık günlere yelken açacağından hiç şüphe duymuyorum. Bu dönemden alınacak en önemli ders ise, kuşkusuz, Cumhuriyet Devrimi’nin Türkiye’ye verdiklerinin bir alternatifinin bulunmadığı ve artık kimsenin gizli ya da açık bir karşı devrim arayışında olamayacağı, olsa bile bu arayışın kitlesel bir nitelik kazanamayacağıdır. Cumhuriyet’in neredeyse 100 yıllık deneyimi elimizdeki tek seçeneğin o olduğunu ve onu geliştirerek ilerlemekten başka bir yolumuzun olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Kanaryalar susuyor mu?

Bir yerde önemli bir sorunun var olduğunu önceden fark edip alarm zillerini çalanlar hep olur. Kömür madenindeki kanaryalar sustuğunda madenciler sorunun farkına varırmış. Kanaryalar şakıyorsa sorun yok. Toplumların kanaryaları gençlerdir. Onlara bakmak lazım. Şakıyorlar mı, susuyorlar mı?

Bir tarafta yandaşlık şemsiyesinin altında bir şekilde kendine yer bulup gününü gün eden bir azınlık (hiç bir nitelikleri olmadığı halde aldıkları yüksek maaşlar ya da ihaleler sayesinde sahip oldukları lüks otomobillerle poz vermekten, kokain partileri düzenlemekten zerre kadar utanmayanları hatırlayın) varken diğer tarafta 98 yıllık Cumhuriyet’in sunduğu bütün kazanımların aşındığını görüp acı çeken, olanları içine sindiremeyen, özgürlük ve adalet aradıkça zulümle karşı karşıya kalan (örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri) geniş bir kitle var. Baskı kimilerini sessizliğe itiyor, kimi kanaryalar susuyor. Kimi kanaryalar şarkı söylemek yerine feryat ediyor. Kimileri de uzaklara, daha özgür diyarlara uçmakta buluyorlar çözümü. Öyle ya da böyle bütün kanaryalar alarm zillerini çalıyor. Toplumun bu sesi duymaktan başka çaresi, bu sesi önemsemekten başka çözüm yolu bulunmuyor. Cumhuriyet’i gençlerimizin şen şarkılar söylediği bir hale getirmek hepimizin boynunun borcu. Türkiye demokratik, özgürlükçü, hoşgörülü, farklılıkları destekleyen, doğa-insan ilişkilerini doğa odaklı olarak yeniden yapılandırmış, adil ve sevgi dolu bir Cumhuriyet’i hak ediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan olmak, özgür insan olmak

Deneyim yaşadıklarımızın bizde bıraktıkları olsa gerek. Yaşam süresi arttıkça deneyim de artar mı? Orası bilinmez. Çünkü çok şey yaşayıp, yaşadıklarından az şey öğrenen birisine göre az şey yaşayıp onlardan çok fazla ders çıkaran birisi daha deneyimli olabilir.

Geçtiğimiz hafta sonu, bugüne kadar beni en çok sarsan gribi yaşarken zihnimde düşünceler oradan oraya savruldu. Covid-19 testim negatif çıktığı için, zihnimdeki düşüncelerin savrulduğu gibi bedenimi oradan oraya savuran şeyin mevsimsel grip (influenza) virüsü olduğunu anladım. O ya da bu, sonuçta bir virüs işte, mikroskobik bir canlı. Biz ise insanız, öyle değil mi? İnsan! Ağızdan nasıl da dolu dolu çıkıyor. Eh, çıkmasın mı? Bizim, yani insanın aklı var, teknolojileri var, uygarlıkları var, kentleri, fabrikaları, uzay istasyonları, devasa tarım alanları ve barajları var. Sarayları, denizleri aşan köprüleri, göğe uzanan ibadethaneleri de var ayrıca. Bitmedi, bilimi var, sanatı var, kutsalları ve inançları, dokunulmazları var insanın, yani bizim. Biz insanız, hiç başka şeyle bir olur mu insan, hele ki bir virüsle.

‘Tenezzül etmeyenler’…

İnsan olmak bu mu gerçekten? Kasım kasım kasılmamıza yol açan şeylerimiz bunlar mı? Böyle düşüncelere daldığımda Henry David Thoreau’nun şu muhteşem sözü bir motosiklet kaskı gibi sıkı sıkıya çevreler zihnimi, aklımı, başımı: [1]

Birçok kişi Batı’daki ve Doğu’daki anıtları merak eder, onları kimin yaptığını bilmek ister. Bense o günlerde bu anıtları kimin inşa etmediğini, böylesi ehemmiyetsiz işlere kimin tenezzül etmediğini bilmek istiyorum.”

Bu sözü her hatırladığımda, hele bir de dünyaya kazık çakma arzusunu görgüsüzlük seviyesine vardıracak dereceye çıkaranların hâlâ çoğunluk olduğunu fark ettiğimde, inanın grip virüsünün bedenimi sarsmasından çok daha derin ruhsal sarsıntılar yaşıyorum. Sözüm ona en akıllı canlının [2] bu derece sefil davranışlarını nasıl açıklamak gerekiyor? Son iki yazımı bitkilerden öğrenebileceklerimize ayırmıştım. Söylediklerimi çok saçma bulanların olduğunu biliyorum. Peki, onlara bir virüsten bile öğreneceğimiz şeyler olduğunu söylesem ters kollu gömleği üzerime geçirmeye çalışırlar mı?

Saf, gerçek insan; özgür insan

İnsanın gerçeği olursa sahtesi de olur mu? Sahte insan var mı? Tam olarak öyle değil. O halde ne demek saf, gerçek insan, özgür insan? Zweig’ın [3] anlattığına göre, Montaigne Rouen’de rastladığı Brezilyalılara (Brezilya yerlilerine) olağanüstü ilgi gösterir. Çünkü onların modern denilen insan gibi özellikleri bulunmamaktadır. Fiyakalı giysileri, abartılı inançları ve iki yüzlü ahlâkları… Montaigne o insana geri dönüşün mümkün olmadığını bilir. Onu en çok yaralayan gerçeklerden biri de budur. Ama o insana yaklaşma isteği ve çabasını asla terk etmez. Bu istek ve çabayı asla terk etmeyen kişi Rönesans hümanizminin yarattığı dünya ülküsünün yavaş yavaş yok olmaya başladığı bir çağda yaşamıştır. Din savaşlarının bütün Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kırıp geçirmesine şahit olmuştur o. Katoliklerle Protestanlar acımasızca birbirlerini öldürürken bir yandan, barbarlık ve bağnazlık kol geziyordu Montaigne’in çağında. Gencecik bir çocukken o, Bordeaux’da tuz vergisine karşı çıkan halk ayaklanmasının vahşice bastırılmasına tanık olmuş, insanların sokaklarda parçalanmasına, kazıklara geçirilmesine, ölü bedenlerin leş kargaları tarafından paylaşılmasına şahit olmuştur. Yıkılıp yakılan köyler, baştan sona kılıçtan geçirilen askeri birlikler ve bütün bunlar yaşanırken dış dünyada, kendi kendine sürekli ‘nasıl özgür kalabilirim?’ diye soran bir düşünürdür sözünü ettiğimiz.

Kendi kendini esir eden insan

Evet, insan saf varlığının üzerine kat kat kabuklar örerek kendi özgürlüğünü baltalayıp, kendi kendini esir kılar. Bu kabukları kimi zaman gelenek, kimi zaman ahlâk olarak, kimi zaman ekonomi kimi zaman teknoloji olarak, kimi zaman inanç kimi zaman sanat olarak, tür tür, çeşit çeşit ad ve gerekçeyle öreriz etrafımıza ve ördükçe doğaya yabancılaşıp kendi yarattıklarımızın esiri haline geliriz. Kendi kendine tapan, esir ve kör insan oluruz. Arılarla Dans adlı kitabıyla ülkemizde de oldukça popüler olan Brigit Strawbridge Howard bu kitabında durumu şu şekilde özetliyor:

Kırklı yaşlarımın başında aniden ve keskin bir biçimde fark ettiğim doğadan kopuşun benim bilinçli bir tercihim yahut bile isteye verdiğim bir karardan ortaya çıkmadığına emindim, bu yüzden de yıllar hatta on yıllar boyunca bana fark ettirmeden gelmiş olmalıydı.”

Gelen şey yüzyıllar boyunca etrafımızda ördüğümüz, bizi özel kıldığını sandığımız ama bize acıdan başka bir şey getirmeyen doğadan kopuş ve kabukların arasında esir oluştu. Çok kullandığımı biliyorum ama daha çok kullanmam gerektiğinin de farkındayım; Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti’de ne güzel söylüyor:

İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…”

Bildiğimiz tarih kabuk soyanların değil kabuk örenlerin tarihi. Kabuk soyanlar var, var ama sayılı. Kabuk örenler kitleler halinde. Onlar ördükçe güçleniyor, onlar ördükçe insan kaybediyor, esirleşiyor. Nasıl özgür olabilirim diyen insan çevirip kafasını doğaya bakmalı. Orada milyonlarca öğretmen var özgürlük dersini anlatan; kimi zaman bir kuş, kimi zaman bir ot, kimi zaman da bir virüs.

*

[1] Wladen adlı kitabından alıntıdır. Zeplin Yayınları, Türkçesi: Aykut Örküp. 5. Basım, 2018, s. 56-57.
[2] Akıl konusu bir muamma; yaygın inanışa göre en akıllı canlı insan, bence öyle olmasa da.
[3] Stefan Zweig’ın Montaigne adlı eseri.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkilerden öğreneceklerimiz-2

Önceki yazımda, biz insanlar genellikle bitkilerin akılsız olduğunu düşünsek de bitkilerin akılsız olmadığını, onlara bakış açımızı değiştirmeyi başarabilirsek onlardan çok şey öğrenebileceğimizi belirtmiştim. Tekrar vurgulamak istiyorum, aslında bitki aklı yerine başka bir terim kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. O terim ne yazık ki Türkçede yok, başka dillerde olduğunu da pek sanmıyorum. Bitkilerin, yaşamı ve yaşamın devamlılığını odağa koyan, bundan başka hiçbir alt ya da üst amaca yer tanımayan ve bütün davranışlarını bu amaca göre şekillendiren olguya ‘akıl’ yerine başka bir ad vermek gerekiyor. Ancak, bunu hiç değilse şimdilik ikinci plana atıp bu olgunun derinlikleriyle ilgilenmek daha doğru olacak. Dilerseniz konuyu daha iyi kavrayabilmek için örneklerimizi çeşitlendirelim.

Küstümotu hakkında bildiğimiz ve bilmediğimiz

Hemen herkes küstümotunu bilir. Bilimsel adı olan Mimosa pudica’dır ve tür adı olan ‘pudica’ Latince utangaç, çekingen gibi anlamlara gelir. Dokunmaya karşı yapraklarını kapatarak tepki veren bir bitkidir. Bu davranış bitkinin kendini otçullara karşı korumak için geliştirmiş olduğu bir yöntem olarak değerlendirilir. Buraya kadar bildiğimiz kısım. Bilmediğimiz ya da çoğumuzun bilmediğini sandığım kısım ise şu; küstümotuna peş peşe dokunmaya devam ederseniz kısa sürede durumu kavrar ve tepki vermeyi sonlandırır. Yani dokunmanın yaşamsal bir tehlike olmadığı değerlendirmesini yapar. Ne malum, belki de yorulduğundan tepki vermiyordur denilebilir. İlk dokunmaya tepki verip zamanla tepki vermemeye başlayan küstümotuna dokunmak yerine örneğin onu hızlıca sarsarsanız yine tepki verir ve yapraklarını kapatır, ancak bunun ardından bir kez daha dokunursanız tepki vermediğini görürsünüz.

Bezelye deyince aklınıza ne gelir? Mendel? Genetik? Yemek? Ya da…

Pavlov’un köpekleri nasıl eğittiğini bilmeyen yoktur sanırım. Metronom sesi ile yemek arasında bağ kurmayı öğrenen köpekler metronom sesi ile birlikte salya akıtmaya başlarlar. Avustralyalı botanikçi Monica Gagliano benzer deneyi bezelyeler (Pisum sativum) üzerinde kurgular. Bilindiği gibi bitkilerde ışığa yönelme (fototropizm) özelliği bulunmaktadır. Gagliano bezelye sürgünlerine bir fandan gelen esintiyle birlikte ışık yöneltmiş ve belli bir süre sonra yalnızca fanı çalıştırıp ışık kaynağını çalıştırmamış. Ne olmuş dersiniz? Bezelye sürgünleri fandan gelen esintiye ışığa verdikleri tepkiyi vermişler, tıpkı metronomdan gelen sese yemek tepkisi veren köpekler gibi. İşin garibi, aynı deney gece yapıldığında, yani sadece fan çalıştırıldığında bezelyeler hiç oralı olmamışlar. Ne dersiniz, gizli bir saat mi kullanmışlar acaba?

Ayçiçekleri güne bakar mı?

Hemen herkes ayçiçeklerinin (Helianthus annuus) güneşi nasıl takip ettiğini bilir. Bu bitkiye günebakan denmesinin nedeni de budur. Ama bilmeniz gereken bundan çok daha fazlası. Öncelikle ayçiçekleri bütün yaşam döngüleri boyunca güneşi takip etmezler. Çiçekler olgunlaşmaya başlayıp devam ettikleri sürece bu böyledir. Ancak çiçekler olgunlaşmayı tamamlayıp polen saçmaya başladığında güneşi takip etmeyi bırakırlar ve bundan sonra sürekli doğuya dönük halde kalırlar. Eğer, diyelim ki saksıdaki bir ayçiçeğini bir gece tam tersi yöne çevirseniz bile, o ayçiçeği güneşin yardımı ile birkaç günde eski düzenine geri döner. Dahası var; ayçiçeğinin çiçeğini koparsanız bile kalan kısım dönmeye devam eder. Çünkü dönmeyi sağlayan kısım çiçek değil yapraklardır. Sadece bitkideki bütün yaprakları kopardığınızda bitkinin dönmesini engelleyebilirsiniz.

Bukalemun hayvan, bukalemunun ‘şahı’ ise bitkidir

Bukalemunu da bilmeyen yoktur. Koşullara göre renk değiştirmesiyle akıllarda yer eden sürüngenler sınıfından bir hayvan. Ne müthiş değil mi? Üstüne bir de koşullara göre şekil değiştirse mesela, nasıl olurdu? ‘Yok, artık!’ dediğinizi duyar gibiyim. Nasıl olabilir ki bu? Olabilir, oluyor da. Ama bunu yapan bir hayvan değil bir bitki; bukalemun sarmaşığı (Boquila trifoliata). Şilili iki araştırmacı, Ernasto Gianoli ve Fernando Carrasco-Urra 2014 yılında Current Biology dergisinde yayımladıkları makale [1] ile bu sarılıcı bitkinin, sarıldıkları konak bitkisinin yapraklarını şekil, büyüklük ve renk gibi özellikleri açısından taklit edebildiğini ortaya koydular. Aşağıdaki fotoğraf makaleden alınmıştır. Fotoğrafta V harfi ile gösterilen yapraklar sarmaşığın T harfi ile gösterilen yapraklar ise konak bitkinin yaprakları.

Bu kadarına şaşırdıysanız şuna ne diyeceksiniz bakalım: Aynı sarmaşığın kökünden çıkan farklı sürgünler farklı ağaçlara, yani farklı konak bitkilere sarıldığında sürgünlerdeki yapraklar sarıldıkları konak bitkinin yapraklarını taklit edebiliyorlar. Daha açık bir deyişle aynı bitki aynı zamanda birden fazla bitkinin yaprağını taklit edebiliyor. Peki, sarmaşık bunu niye yapıyor dersiniz? Araştırmacılar bu taklidin bitkiyi otobur hayvanlardan korumak için geliştirilmiş bir savunma mekanizması olduğunu düşünüyor. Sarmaşığın kimseyi kandırmak, dolandırmak gibi bir niyeti yok. Onlar insana mahsus niyetler. Bitkiler, hep dediğim gibi tek bir niyete, amaca odaklanır; yaşama. Elbette asıl yanıt aranması gereken konu bitkinin bunu nasıl yaptığı, akılsız bir bitkinin!

Fırsat buldukça bu konuya devam edeceğim. Daha anlatacak çok şey var, bitmedi.

*

[1] Leaf mimiciry in a climbing plant protects against herbivory. Current Biology, 24, 1-4.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bitkilerden öğreneceklerimiz-1

Aslında bu köşedeki yazılarımda günlük olayların etkisinde kalmamaya çalışıyorum. Bunun yerine daha uzun soluklu bir bakış yakalayabilmek gerektiğine inanıyorum. Ne var ki ülkede öylesine akıl dışı olaylar yaşanıyor ki, onları görmezden gelmek de çok kolay olmuyor.

Eylül ayı ile başladığını düşündüğüm 2021-2022 döneminde şu ana kadar dört yazı yazdım. Bunlardan üçü günlük gelişmelerle (ikisi Validebağ Korusu, biri de Kültür ve Turizm Bakanlığının turizm tesisi yapılmak üzere açtığı orman alanı ihaleleri) ilgiliydi. Yalnızca Yaşar Kemal’le ilgili bir yazı yazabilmişim, gündeme saplanmayan. İtiraf etmem gerekir ki, Altın Koza Film Festivali kapsamında düzenlenen Sinemada Yaşar Kemal paneline konuşmacı olarak katılmasam onu da yazamazdım. Yani tamamıyla olmasa bile o yazı da kısmen gündemle ilgiliydi.

Her neyse, bu kez günlük gelişmelerle doğrudan ilişkisi olmayıp geçmiş ve gelecek bütün çağlarla ilişkili bir yazı yazmaya kararlıyım ve doğal olarak bu yazı bitkiler üzerine olacak.

Bitkiler akılsız mı?

Peşin peşin söyleyeyim, aklı nasıl tanımladığımız bu sorunun yanıtını değiştirir. Hep yaptığımız gibi tanımı insandan yola çıkarak yaparsak durum farklı olabilir. Yani bitkilerde aradığımız akıl insandaki akıl gibi bir şey olacaksa, örneğin bitkilerin de geometri problemi çözüp çözememesine bakacaksak ya da onlarda bizdeki gibi aklı temsil eden beyne benzer bir organ veya en azından sinir sistemi arayacaksak soruyu hiç sormamış olalım. Yahut insandan yola çıkarak hazırlanan sözlük tanımları kılavuzumuz olacaksa boş verelim gitsin, hiç canımızı sıkmayalım. Çünkü sözlük tanımları o kadar yavan ve insansı ki, büyük ölçüde insan merkezli kısmen de hayvan merkezli bakışın vücut bulmuş hali adeta. Örneğin Türk Dil Kurumuna göre ‘akıl’Düşünme, anlama ve kavrama gücü” demek. Benzer şekilde Oxford İngilizce sözlüğünde akıl sözcüğünün karşılığı olabilecek ‘mind’ sözcüğü “Bir kişinin bir şeylerin farkında olmasını, düşünmesini ve hissetmesini sağlayan kısmı” şeklinde tanımlanırken ‘reason’ sözcüğü de “aklın mantıklı bir şekilde düşünme, anlama ve fikir sahibi olma gücü” olarak tanımlandığını görüyoruz.

Oysa bitkilerdeki akıl, bu tanımların dışında ve bana göre çok da ötesinde bir olgu. Doğa gezilerimde hem yetişkinlere hem de çocuklara sözünü ettiğim bu aklın yansımalarını dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. En sevdiğim örnek tohumlar. Bitkilerin tohumları, yakından incelendiğinde birer mühendislik tasarımıdır açıkça. Hemen her biri yaşamın devamı temel amacına hizmet edecek şekilde evrimleşmişlerdir. Evrim sürecinde uyumun temel ölçütü yaşamın devamı, onun ölçütü de tohumun uzaklara gidebilmesidir. Evet, armut dibine düşer ama onu severek yiyen hayvanlar meyvenin içindeki çekirdekleri (tohumları) çok uzaklara taşırlar. O nedenle bayıla bayıla yediğimiz armut, tohumu saran meyve, yaşamın devamından başka amacı olmayan bir bitki mühendisliği tasarımıdır. Ancak, kuşkusuz beni en çok etkileyen kanatlı tohumlardır. Örneğin akçaağaç tohumları. Aşağıya değişik akçaağaç türlerinin tohumlarını koyuyorum, gözünüzde canlanabilmesi için.

Kaynak. https://commons.wikimedia.org/wiki/File:P.Acer_seedsI.jpg

Türden türe tohumların ve onlara monte edilen kanatların büyüklüğü değişse de temel ilke aynı kalıyor. İki tohum değişik açılarda olmak üzere V şeklinde bitişmiş ve aerodinamik hesaplamaların hassasiyetle yapıldığı açıkça belli olan, uygun koşullarda (yükselti, rüzgâr vb.) tohumu belki de kilometrelerce uzağa taşıyacak kanatlar. Ülkenin hemen her yerinde akçaağaç bulmak olanaklı. Akçaağaç tohumları tam da şu sıralarda bütün görkemiyle ağaçları süslüyorlar. Bir akçaağaç bulup, birkaç tohum alarak o tohumları bir miktar yüksek bir yerden çifter çifter ya da teker teker bırakmanızı isterim, söylediğim hesaplamaların ne kadar hassas yapıldığına henüz vakıf olmadıysanız eğer.

Bitki aklını nasıl tanımlayabiliriz?

Bana göre bu sorunun şimdilik net bir yanıtı yok. Nihayetinde, istisnai örnekleri bir kenara bırakırsak botanik birkaç yüzyıllık bir bilim. Üstelik bitkilere hâlâ insana mahsus pencerelerden, ona mahsus kavramların ışığı altında bakma alışkanlığımızı değiştiremedik. Örneğin sözünü ettiğimiz şeye ‘bitki aklı’ demek doğru değil aslında. Çünkü akıl dediğimizde yukarıdaki sözlük tanımlarının yakınında yöresinde bir düşünce geliştiriyoruz. Zihnimiz sözünü ettiğimiz bitki aklının bambaşka bir şey olduğunu kolaylıkla fark edemiyor, ayırdına varamıyor. Sanırım akıl terimini kullandığımız sürece de bu böyle olacak.

Şimdilik söyleyebileceğimiz şey şu ki, bitkilere bambaşka bir gözle baktığımızda onlardan öğreneceğimiz çok şeyin olduğu açık. Fakat biz o farklı gözle bakma yolunda henüz emekleme aşamasındayız. Doğa gezilerimde hangi bitkiden söz etsem, o bitki hakkında sorulan ilk üç sorudan birinin ‘yenir mi?’ olması sanırım ne demek istediğimi daha net ortaya koyacak.  Onları gıda, yakacak, ilaç ve endüstriyel hammadde olarak görmenin yalnızca bir adım ilerisindeyiz daha. Oksijen, karbon tutma ve biraz da biyolojik çeşitlilik. Oysa bitkiler çok çok daha fazlası. Bu konuda gündem izin verdikçe daha fazla yazı yazacağım. Şimdilik virgüllü bir nokta koyarak bu yazıyı tamamlayayım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın yeşili mi doların[1] yeşili mi?

Mesele aslında çok basit bir düzlemde yaşanıyor. O düzlem, tıpkı ortaçağ savaşlarının yaşandığı bir meydan gibi. Karşılıklı iki ordu var. Ordulardan biri ‘dolar’ı her türlü değerin üstünde tutuyor. Sancakları var, flamaları var, gösterişli zırhları ve savaş araç-gereçleri var. Öteki tarafta ise ilk bakışta sönük gözüken, göz alıcı güçleri olmayan, fakat kararlı bir ordu duruyor. Bu tarafın parayla pulla işi yok; yaşamın devamlılığının; ot demeden kuş demeden, insan demeden balık demeden bütün yaşam formlarının ve bu yaşam formları arasındaki hassas dengenin bütün diğer değerlerden üstün olduğunun farkında.

Durumu net tanımlamazsak çözümü de net görmeyiz. Mesele ne inanç ne ideoloji, ne vatan ne de beka meselesi. Mesele apaçık bir şekilde paradan başka hiçbir değer tanımayan bir grubun, yaşamın devamı için korunması kaçınılmaz bütün değerleri yıkıp yakması noktasına çoktan geldi.

Yine Validebağ Korusu

Hem bu köşede hem de tüm yazılı ve görsel medyada yukarıda dediğimin sayısız örneği yığılıp dağlar oluşturdu. Çok değil bundan iki hafta önce, 11 Eylül tarihli yazımı Validebağ Korusu’na ayırmıştım. Aklım sıra korunun geçmişten bugüne gelişimini, sahip olduğu doğal ve kültürel değerleri anlatıp koruda yapılmak istenenleri de özetleyerek, İstanbul gibi bir metropolde mücevher değerinde olan böyle bir alanın ancak çok kapsamlı şekilde hazırlanması gereken ekosistem temelli bir yönetim planıyla geleceğe taşınabileceğini, böyle bir plan olmadan yapılacak her türlü müdahalenin yanlış olacağını anlatmaya çalışmıştım. Üsküdar Belediyesi bir kez olsun bizi şaşırtmaya niyetli olmamalı ki, 21 Eylül günü sabahın çok erken saatlerinde koruya kamyonlar ve iş makineleriyle polis eşliğinde baskın yaparak korunun yollarına kum ve moloz döktü. Bizler o güne Validebağ Korusu’nu, anayasal hak ve sorumluluklarını (madde 56) kullanarak devlete (Üsküdar Belediyesi) karşı korumaya kararlı sivil toplumun feryatları ile uyandık. Bir yandan sosyal medya diğer yandan da sayıları parmakla sayılacak kadar azalmış gerçek basın yayın kuruluşları sayesinde toplumsal tepki bir çığ gibi büyüdü.

Aslında epeydir ayırdında olduğum durum o anda kafamda bütün berraklığıyla şekillendi. Bugün ülkede egemen olan yönetim anlayışına bilimsel gerekçeler sayıp dökerek bir şeyler anlatmaya çalışmanın neredeyse hiçbir anlamı yok. Çünkü bu yönetim anlayışının bilimle, gerçekle, yaşamla ve onun devamlılığı ile hiçbir bağı yok. Onlar için tek bir değerlendirme ölçütü var; yapılacaklardan ya da yapılmayacaklardan kim ne kadar kazanacak yahut kaybedecek? Ormancılıkla ilgili kararlar alınırken de kentsel yeşil alanlarla ilgili kararlar alınırken de, tarımla ilgili kararlar alınırken de eğitimle ilgili kararlar alınırken de bu böyle.

Elbette bu, sözünü ettiğim yönetim anlayışı ile mücadele etmek için bilimden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine ona çok daha sıkı sarılma zorunluluğunu ortaya koyar. Kimi zaman rakibin silahı en güçlü mücadele aracı olabilir ama doğayı koruma mücadelesinin odağına parayı koymak yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri olur. Bu mücadelede bilimsel bilginin yanına ekip çalışması, dayanışma, katılımcı ve şeffaf karar alma gibi bazı önemli değerleri kattığımızda sonucun başarılı olmasının önündeki her bir engel ortadan kalkacaktır.

Geleceğe umutla bakmak

Toplumun bir kesimi köy demeden kent demeden, orman demeden dere demeden, tabir uygunsa, bu wild west doğa talanıyla cesurca mücadele ederken bir diğer kesimi de derin bir karamsarlık içerisinde kıvranıyor. Yılgınlık ve umutsuzluk kara bir bulut gibi çöküyor insanların üzerine. Bence kendini karamsarlığa teslim edip görmezden gelmenin yanıltıcı rahatlığına kaptıran kesim yanılıyor. Ben bizleri güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Bu iyimserliğim genelde dünya ama özelde ülkemiz için geçerli. Kabul ediyorum, hem doğal kaynaklarımız hem de sosyal dengelerimiz çok büyük yaralar aldı. Ormanlar, tarım alanları, kentsel yeşil alanlar, otlaklar, denizler… Nereye baksak derin hasar almış bir yapı ile karşı karşıya kalıyoruz.

Diğer yandan toplumsal bütünlük çoktan darmadağın oldu. Ülke bilinçli olarak ikiye bölündü. Parçalardan biri açıkça yok sayılıyor, aşağılanıyor, adaletsizliğe maruz bırakılıyor, ötekileştirilip iteleniyor. Doğru, fakat şunu açıkça görebiliyorum ki diğer parçada da artık büyük bir kargaşa var. Biraz da olsa aklına ve vicdanına kulak verebilenler gerçekleri görmeye çoktan başladı. Pastadan hiç pay almadığı halde algı yönetimi ile bir şekilde o safta tutulan geniş kitleler yüksek sesle homurdanıyor. Çok daha önemlisi o tarafın liderlerinin topluma vadedebileceği hiçbir şey kalmadı. Ekonomi çöktü, adalet sınıfta kaldı, insan hakları çoktan çöktü, doğanın durumu içler acısı… Üniversite öğrencileri sokaklarda yatarken New York’taki bina açılışına veya evlerde tencereler boşken uçan araba masallarına kimse kanmıyor. Ülkenin doğası da sosyal yapısı da çok yara aldı. Ama tıpkı yanan ormanların yeniden yeşerecek enerjiyi içinde taşıması gibi bu ülkenin doğası ve toplumunun enerjisine inanmak; akılla ve dayanışmayla mücadele etmek gerekiyor. Hepsinden önemlisi umudu yitirmemek ve geleceğe umutla bakmak gerekiyor. Ben öyle yapıyorum.

*

[1] Yalnızca belirli bir ülkenin para birimi olarak değil paranın sembolik ifadesi olarak kullanılmıştır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yaşar Kemal, insanlığın ardıç kuşudur

Geçen hafta sonu bir grup çocuk ve aileleriyle İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı’nda idim. Ormanda yürüyüş yaparken yaralı bir ardıç kuşu bulduk. Yanımıza aldık, su içirdik, beslemeye çalıştık. Grupta milli park idaresinden bir yaban hayatı uzmanı da vardı. Ardıç kuşunu ona emanet ettik dönüşte.

Ardıç kuşları adını ardıç ağacından alır. Ardıç ağaçları genellikle yükseklerde, toprak ve iklim koşullarının diğer tür ağaçların yaşamasına izin vermediği alanlarda yaşar. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugat-it Türk’te ‘artuç’ olarak geçen ardıç arkada kalan, en son kalan anlamına gelir.

Ardıç ağaçlarının tohumları, kalın tohum kabuğu ile tohumun etrafını saran kozalak etinin ve embriyonun yapısı nedeniyle çimlenme sorunu yaşar. Fakat ardıç kuşları bu tohumları afiyetle yerler ve bu kuşların sindirim sisteminden geçen tohumlar kolaylıkla çimlenirler. Bu nedenle ardıç ağaçlarının yaşamının devamlılığı bir ölçüde ardıç kuşlarına bağlıdır.

Sinemada Yaşar Kemal

Bu yıl 28’inci kez düzenlenen Altın Koza Film Festivali’nde Yaşar Kemal ile ilgili de bir etkinlik vardı. Festival organizasyonu ile birlikte Yaşar Kemal Vakfının katkılarıyla düzenlenen ve Sinemada Yaşar Kemal adını taşıyan bu panele konuşmacı olarak ben de davet edildim. Panel öncesinde Nebil Özgentürk’ün hazırladığı bir belgesel gösterimi yapıldı.

Uzaktan bağlantı ile Zülfü Livaneli, Türkan Şoray, Selim İleri ve Arif Keskiner Yaşar Kemal’e ilişkin duygu ve düşüncelerini paylaştılar.

Panelde oyuncu Lale Mansur, gazeteci-yazar Mazlum Vesek ve akademisyen Aydın Çam çok güzel konuşmalar yaptılar. Bense hafta sonu yaşadığım olayın da etkisiyle konuşmamı ardıç kuşu etrafında kurgulamıştım.

Yaşar Kemal neden insanlığın ardıç kuşudur?

Tarihe damga vuran pek çok insan dünyayı bir kez ve güçlü bir şekilde sarsmıştır. Örneğin Charles Darwin bunu ‘Türlerin Kökeni’ ile yaptı. Oysa aynı zamanda, tıpkı Goethe gibi iyi bir de botanikçiydi. Sarılıcı bitkileri araştırmaya yıllarını verdi. Ancak botanikte sadece iyi olarak kaldı. Dünyayı sarsamadı.

Oysa bazı insanlar dünyayı iki kez sarsacak kadar özeldiler. Mustafa Kemal Atatürk askeri alanda dünyayı şaşkına uğrattıktan sonra bitme noktasına gelmiş olan bir devletten yepyeni ve çağını aşan karakterde bir devlet ortaya çıkarmak konusunda, yani siyasi alanda dünyayı daha şiddetli bir şekilde sarsmayı başardı.

Bana göre Yaşar Kemal de dünyayı iki kez sarsanlardan. İlki yazın alanında, bu açık. Sanırım kimse, Yaşar Kemal’i beğensin ya da beğenmesin buna itiraz etmez. İkinci sarsma noktası ise onun insan-doğa ilişkilerine yönelik isyanını, öncesindeki hiçbir yazarın göstermediği netlikte ve şiddette eserlerine yansıtmış olması.

Bu yazının yayımlanmasından birkaç gün önce hepimiz Danimarka’nın Faroe Adaları’nda yaşanan yunus katliamı ile sarsıldık. Oysa Yaşar Kemal Deniz Küstü’yü 1978 yılında yazmıştı. 4 Ekim 1981 Le Monde Dimonche’ta yayımlanan röportajda, röportajı yapan Altan Gökalp’in “İnsan ve doğa ilişkisini, insanlar arası ilişkilerle en azından eş değerde tutuyorsunuz” sözüne şöyle karşılık veriyordu:

“Doğanın yağmalanmasına karşı bir öfke gösterilecekse, bunu edebiyatçılar tüm şiddetleri ile yapmalıdırlar…

Giderek doğayı karşımıza alıyoruz. Onu düşman sayıyoruz. Aynı biçimde insanın yarattığı değerleri bozarak onu battal bırakıyoruz. Kendi çelişkilerimize, sınıf sömürülerimize doğayı da ortak ediyoruz.”

İnsanlığın kabuğunu soymak

İyi okuyucuları yakından tanıktır, usta hemen her eserinde insanın insana zulmü kadar insanın doğaya zulmünü de hışmının hedefi haline getirir. O hışım ki, onun, ayrım gözetmeksizin bütün insanlara ve yine ayrım gözetmeksizin doğanın bütün unsurlarına olan sevgisinin açık kanıtıdır.

Yaşar Kemal yaşamı boyunca eleştirmekten geri durmadığı insanın, saf insanın iyiliğine inanmaktan hiç geri adım atmamıştır. Aşağıdaki pasaj Kuşlar Da Gitti (1978)’den:

“İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı, kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymaya çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…”

Yaşar Kemal bütün yaşamını insanlığın kat kat olmuş kabuğunu soymaya adamıştır. O kabuk soyulmazsa ne insanlığın ne de gezegendeki yaşamın devamı mümkün olacaktır çünkü. İşte, o nedenle Yaşar Kemal insanlığın ardıç kuşudur.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Validebağ Korusu’na ekosistem tabanlı yönetim planı

Gün geçmiyor ki ülkenin bir köşesinde ormanını, suyunu, toprağını korumak için gecesini gündüzüne katan, polis ve jandarma ile karşı karşıya gelmeyi, gözaltına alınmayı ve hatta yargılanmayı göze alan yöre halklarının eylemlerine şahit olmayalım. Aslında yalnızca yüzyıllardır kendilerini koruyup kollayan doğalarına sahip çıkmıyor bu insanlar, aynı zamanda anayasal yurttaşlık görevlerini de yerine getiriyorlar. Çünkü Anayasa’nın 56’ncı maddesinin birinci fıkrası tam olarak şöyle:

“Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Burada asıl sorunun anayasal görevini yerine getiren yurttaşlar değil de anayasal görevini yerine getirmeyen devlet olduğunu söylemeye gerek olduğunu sanmıyorum. İşte, devletle yurttaşın karşı karşıya geldiği alanlardan birisi de İstanbul’un tam göbeğinde, Üsküdar’ın Kadıköy sınırında yer alan Validebağ Korusu. Gelin bu muhteşem kent korusunun öyküsüne biraz yakından bakalım.

Validebağ Korusu’nun tarihi 1800’lerin başına kadar dayanıyor. Sultan III. Selim’in annesi Mihrişah Sultan için Çamlıca eteklerinde yaptırdığı bağ evi, korunun temel taşı. Abdülmecit tahta geçince bu bağ evini Valide Sultan’a hediye ediyor. Valide Sultan’ın bağ evi çevresini değişik üzüm çeşitleri, meyve ağaçları ve diğer bitkilerle yeşillendirmesiyle alan Validebağ olarak anılmaya başlanıyor. Aradan geçen yaklaşık 200 yıl boyunca korunarak bugünlere kadar gelen ve İstanbul gibi acımasız bir beton yığınının ortasında insanı hayretlere düşürecek kadar doğal kalabilmiş çok ama çok özel bir alan Validebağ Korusu. Aynı zamanda 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak 1999 yılında tescil edilmiş olan koru ile ilgili olarak yapılan çalışmalar[1] korunun bir metropol için eşsiz değer taşıyan niteliklerinin ipuçlarını ortaya koyuyor:

  • Koruda yaşları 15 ile 400 arasında değişen yaklaşık 4 bin adet ağaç ve ağaççık bulunmaktadır.
  • İstanbul genelinde sayıları giderek azalan sakız ağaçlarından koruda bolca bulunmakta ve üç tanesi 250-300 yaşlarında ve anıtsal nitelik taşımaktadır.
  • Üsküdar’da bulunan anıtsal ve korunmaya değer ağaçlardan dokuzu (iki erguvan, iki fıstıkçamı, dört sakız ve bir meşe) koruda yer almaktadır.
  • Koru 24 yerli kuş, 75 geçit kuşu, 12 kış göçmeni, 12 yaz göçmeni ve 2 diğer kuş türü olmak üzere toplam 130 kuş türüne yaşam alanı oluşturmaktadır.
  • Validebağ Korusu’nda 31 kelebek türü yaşamaktadır.
  • Ağaç ve ağaççıklara ek olarak koru 42 otsu bitki türüne ev sahipliği yapmaktadır.

Koruda ne yapılmak isteniyor?

Üsküdar Belediyesi 2018 yılında İBB tarafından yapılan “Validebağ Korusu Millet Bahçesi Uygulama Peyzaj Projesi”ni bazı değişikliklerle uygulamak istiyor. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Doğan Kantarcı’nın hesaplamalarına göre millet bahçesi projesinin uygulanması için toplam alanı 354 bin metrekare olan korunun en az 140 bin metrekaresi tahrip edilecek. Böyle büyük bir ekolojik yıkıma yol açacak olan projenin 1. Derece Doğal Sit Alanı olan koruda uygulanması, her nasılsa İstanbul 6 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından uygun bulunmuş. Validebağ Gönüllüleri Derneği tarafından İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde açılan dava projenin yürütmesinin durdurulması kararını vermiş durumda, fakat nihai karar henüz belli değil.

İBB bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Planlama Ajansı (İPA) ağustos ayı başında Validebağ Korusu ile ilgili bir çalıştay düzenledi ve korunun geleceğinin tartışılmasına zemin hazırladı. Davetli olarak katıldığım çalıştayda koru için ekosistem tabanlı yönetim planı yapılması gereğini dile getirdim. Önerim hem çalıştayda hem de çalıştay sonuçlarının değerlendirildiği sivil forumlarda kabul gördü.

Ekosistem tabanlı yönetim planı nedir?

Ekosistem tabanlı yönetim planı, bu tür doğal alanların ekolojik süreçlerinin ve ekosistemin devamlılığını esas alan, bu süreçler ve devamlılığa zarar vermemek koşulu ile sınırlı insan kullanımlarını tanımlayıp yöneten planlardır. Adeta doğal alanlar için anayasa niteliğindedir ve o anayasanın değiştirilemez hükmü, ekolojik süreçlerin ve ekosistem devamlılığının her koşulda ana ilke olarak gözetilmesi ve bu ilkeden hiçbir nedenle taviz verilmesinin söz konusu olmamasıdır.

Böyle bir plana kesinlikle ihtiyaç bulunuyor. Çünkü alanın yönetiminden şu ya da bu şekilde sorumlu olan kurumların (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Üsküdar Belediyesi) alanın değeri ve korunması ile ilgili kararlı bir tutumlarının olmadığı açık. Tersine, Üsküdar Belediyesinin alanı herhangi bir kentsel yeşil alan olarak değerlendirdiği yukarıda açıklanan millet bahçesi projesinden belli. 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescilin bile bu tür alanları koruyamadığı da görülüyor.

Ekosistem tabanlı yönetim planı alanın korunması için bazı somut faydalar üretecek. Her şeyden önce alanın doğal ve kültürel değerleri derli toplu bir şekilde ve net olarak ortaya konulacak. Alandaki doğal yapının yani ekosistemin bileşenleri ve bunlar arasındaki ilişkiler tanımlanacak. Ayrıca toplumun alan ile ilgili beklentileri analiz edilecek ve ekosistemi koruyarak bu beklentileri karşılamanın yol ve yöntemleri ortaya konulmuş olacak. Elbette mevcut şartlarda Validebağ’ı korumayı amaç edinen sivil inisiyatiflerin irade ve kararlılığı ile yapılabilecek bu tür bir planın yasal bir bağlayıcılığı olmayacak. Buna rağmen plan, alanı savunmak için yapılacak hukuki mücadele dâhil her türlü girişime sağlam bir zemin oluşturacak.

Şimdi söz gerekli iradeyi ve kararlılığı ortaya koyması gereken sivil inisiyatifler ve gönüllü olarak emeğini ve bilgisini ortaya koyması gereken uzmanlarda. Gelişmeleri bekleyip göreceğiz.

*

[1] a-Validebağ Korusu Çevrimiçi Seminerler Dizisi Sonuç Raporu. Validebağ Savunması, Mayıs 2021.
b-Validebağ Korusu Amenajman-Silvikültür Planı 2007-2016. İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü

Kategori: Hafta Sonu