Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizine karşı eylem zamanı; hemen, şimdi-1

Önce, ister inancı gereği ister gelenek olduğu için olsun Kurban Bayramı’na önem atfeden herkesin bayramını kutlamak istiyorum[1]. Bayramlar, ne olursa olsun güzel duygu ve dileklerin zamanıdır. Bu bayramda da ailemize, dostlarımıza, sevdiklerimize sarıldık ve birbirimize güzel dileklerimizi ilettik.  Güzel dilekte bulunmak, iyiyi ummak olumlu bir davranış şeklidir, kabul. Ama tek başına işe yarar mı? Bu soruya yanıt aramadan önce, gelin birlikte bayrama doğru ve bayram günlerinde dünyada ve Türkiye’de öne çıkan haberlere birlikte bakalım.

Sıcak dalgaları, yanan ormanlar, seller ve allı turnalar

Haziran ayı ve temmuz başı Kanada ve ABD’deki sıcak dalgası haberleri ile geçti. Kanada gibi serin iklimi ile bilinen bir ülkede termometrelerin zaman zaman 50’li değerlere (santigrat cinsinden) yaklaştığını öğrendik basına yansıyan haberlerden. Yalnızca bu ülkede 500 civarında insanın sıcak dalgasına bağlı olarak öldüğüne ilişkin bilgiler ulaştı maalesef. İklim uzmanları yıllardır iklim krizinin en önemli sonuçlarından birinin aşırı hava olayları olduğunu söylüyorlar. Kimi zaman bu örnekte olduğu gibi sıcak  dalgaları, kimi zaman ani ve çok şiddetli yağışlar, fırtınalar, kasırgalar, kimi zaman ise uzun süren kuraklıklar vb. Bu tür aşırı hava olayları geçmişte hiç yaşanmıyor değildi kuşkusuz. İklim krizinin etkisi bu tür olayların yaşanma sıklığını artırmakla ilgili.

World Weather Attribution ağına üyesi 27 araştırmacının konuyla ilgili araştırmalarının sonuçları hakkında bilgi veren Oxford Üniversitesinden Dr. Frederike Otto insan kaynaklı sera gazı salımları olmadan bu tür (Kanada ve Kuzeybatı Amerika’daki) hava olaylarının yaşanması olasılığının milyonda bir, yani neredeyse imkânsız olduğunu açıkladı.

Tam bu sıralarda, 14 Temmuz’da, çevre haberlerine atfettiği önem ile en azından benim gibiler için öne çıkan The Guardian’da şu başlıkla bir haber yayımlandı: “Amazon yağmur ormanları artık absorbe ettiğinde daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor”[2] Konuyla ilgili olarak yapılan bilimsel araştırmaları referans alan haberde yer verilen ve referans alınan araştırmanın liderliğini yapan Brezilya Ulusal Uzay Araştırmaları Enstitüsünden Luciana Gatti’ye ait olan şu sözler sanırım haberin en çarpıcı kısmını oluşturuyordu:

“Birinci kötü haber orman yakma, ormanların absorbe ettiğinden üç kat daha fazla CO2 üretiyor. İkinci kötü haber ise ormansızlaşmanın %30 ve üstünde olduğu yerler ormansızlaşmanın %20’nin altında olduğu yerlerden 10 kat daha fazla CO2 emisyonuna yol açıyor.” Haber, özetle benim aşağıdaki gibi bir şekille göstermeye çalıştığım bir kısır döngüye parmak basıyordu. Amazon yağmur ormanlarında hayvancılık ve tarım için ormanlar yakılıyor ve yanan ormanlar atmosfere CO2 yayıyor; bu şekilde azalan ormanlar ve salınan CO2 nedeniyle iklim daha kurak ve sıcak hale geliyor ve bu nedenle daha çok orman yangını ve orman azalması yaşanıyor ki, bu da CO2 emisyonunu daha da artırıyor.

Aynı günlerde Türkiye’nin, Tuz Gölü’nde çekilen sular nedeniyle ölen flamingo (allı turna) yavrularına yas tutmasına şahit olduk. Neredeyse eş zamanlı olarak, artık görmeye alıştığımız ama hiçbir önlem alınmamasına bir türlü alışamadığımız sel cinayeti Rize’de gerçekleşti. Çok alışkın olmadığımız sayfa ise Almanya ve Belçika’da açıldı. Bu iki ülkede meydana gelen şiddetli yağışlar (aşırı hava olayı) sonucu 190 civarında kişinin yaşamını kaybettiği haberleri ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının ön sayfalarında yer aldı. Ben bu satırları yazmaya başladığım gün (21 Temmuz) Şırnak Cizre’de 20 Temmuz tarihinde ölçülmüş olan 49,1 0C’lik sıcaklığın Türkiye’de ölçülmüş en yüksek sıcaklık olarak kayıtlara geçmiş olduğunu öğrendik. Bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Çin’in Henan eyaletinde etkili olan yağışlar ve sel 10’un üzerinde insanın yaşamını kaybetmesine yol açtı. Ve son olarak ben yazımı tamamlayıp editöre ulaştırdığım 22 Temmuz öğle saatlerinde Rize ve Artvin’de şiddetli yağış olduğu haberlerini alıyorduk.

Ne ilgisi var?

Bu soruyu sormanın zamanı çoktan geçti, kimse kusura bakmasın. Elbette ağrıyan başını bile iklim kriziyle açıklamaya çalışanlardan değilim. Ancak yukarıda sıraladığım olayların iklim krizi ile ilgisini açıklamak için kaybedecek zamanım yok. Bırakın ilgiyi bu olaylar iklim krizinin tam da kendisi aslında. Bunu göremeyenler varsa elimden gelen bir şey yok, üzgünüm onlar için.

Esas konuşmamız gereken çözüm. “Ne ilgisi var?” sorusunun miadı çoktan doldu. Asıl soru şu: ‘Ne yapmalıyız?’ Hoş, bunun da yanıtı net; karbon emisyonunu azaltmalıyız. Peki, nasıl? İşte burada kafalar karışıyor. Temel sorun fosil yakıtlar, bu tartışma götürmez. O halde fosil yakıtlardan uzaklaşmalı ve temiz enerjiye geçişi hızlandırmalıyız. Bunu der demez fosil lobisi ‘endüstriyel hayvancılık’ kartını sahaya sürer. Çünkü gerçekten hayvancılık da çok önemli bir iklim krizi nedeni. Peki ya diğer endüstriyel üretim süreçleri, peki ya ulaştırma, peki ya barınma, peki ya beslenme, peki ya tüketim alışkanlıkları?…

Bunların hepsine bütüncül olarak bakmak zorundayız. Ama bunu yaparken elbette önceliklerimiz olmalı. Küresel petrol ve kömür şirketleri ile işine özel araçla gidip gelen bir kişiyi aynı kefeye koymak olmaz. İklim krizine karşı eylem bütüncül bir bakış açısına sahip olduğu kadar adil de olmalı. Bölgelerarası adalet, ülkelerarası adalet, sektörlerarası adalet gibi açılımları gözden uzak tutamayız. Bunlar üzerinde uzun uzun konuşulması gereken konular. Sorun şu ki gezegenin o kadar uzun zamanı yok. O nedenle derhal ve etkili adımların atılması şart.

Yazıya bayram kutlaması ile başlamış ve iyiyi dilemek ve ummanın tek başına işe yarayıp yaramayacağı sorusunu sormuştum. Elbette yaramaz; hele iklim krizi konusunda. Dilerseniz şimdilik geçici bir nokta koyayım ve devamını bir sonraki yazıya bırakayım.

Her günün bütün canlılar için bayram tadında yaşanacağı bir dünya dileğimle…

*

[1] Kurban bayramlarında kurban olarak hayvanların kesilmesi ve bunun üzerinden yapılan tartışmaları bu kutlamamın dışında bırakıyorum.
[2] Türkçede absorbe etmek yerine (CO2 için) tutmak ya da yutmak, emisyon için salım, emisyona yol açmak yerine de salmak terimleri kullanılmakta olmasına rağmen İngilizceden çevirdiğim cümlenin akışkanlığını bozmamak ve uluslararası bilimsel literatürde kabul edilmiş kavramlara uymak için Türkçe kökenli olmayanları kullanmayı tercih ettim.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Elbette Boğaziçi kazandı, elbette üniversite kazandı, elbette Türkiye kazandı

Başka bazı haftalarda olduğu gibi bu hafta da yazımı birden fazla kez değiştirmek zorunda kaldım. Belki de bu, Türkiye gibi bir ülkede haftalık yazı yazmanın zorluğu. Gündem o kadar kalabalık ve öylesine hızlı değişiyor ki, hafta başında yazmaya başladığınız yazı hafta sonu için bayatlamış hale gelebiliyor. Genellikle pazartesi günleri yazacağım konuyu belirlemiş ve çoğunlukla da yazmaya, hiç değilse o konuyla ilgili araştırma yapmaya başlamış oluyorum. Bu haftaya da o şekilde başladım. Fakat heyhat, önce kuruyan Tuz Gölü’nde ölen binlerce flamingo (allı turna) olayı, ardından Rize’de bağıra bağıra gelen sel cinayeti (felaketi değil, evet, cinayeti) başladığım yazıyı bırakıp yeni bir yazıya yelken açmama yol açtı.

Bununla kalır mı? Kalmadı tabii. Perşembe sabahı bir uyandım ki Melih Bulu görevden alınmış. Yıllarını üniversiteye vermiş birisi olarak bunu yazmalıyım diye düşündüm ve diğer yazıları sonraki haftalara emanet ederek başladım yazmaya.

Üniversiteden korkmayın

Açıkçası Türk üniversite camiasının Boğaziçi Üniversitesinde yaşananlara karşı oynadığı üç maymun rolünü içime sindiremiyorum. Denilebilir ki “Benzeri pek çok olay başka üniversitelerde de yaşandı. Seslerini çıkaracak olsalar kendi üniversitelerinde yaşananlar için ses çıkarırlardı.”[1] Bu düşünce şekli kısmen haklı olabilir. Ancak bütünüyle değil. Çünkü öyle ya da böyle tüm toplumun önüne ağır bir korku perdesinin gerildiğini görmezden gelemeyiz. O nedenle, hadi diyelim ki[2] korku iklimi üniversiteyi sessizliğe zorladı.

E, ama Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve öğretim elemanı ile bu korku perdesini yırtıp attı. Hiç değilse açılan bu yoldan gidilemez miydi? Destek olunamaz mıydı? Bireysel ve cılız destekleri bir kenara koyarsak, maalesef Boğaziçi Üniversitesi bu önemli mücadelede diğer üniversiteler tarafından yalnız bırakıldı. Ben kendi adıma bunun mahcubiyetini bugüne kadar yaşadım ve ölene kadar da yaşayacağım. Tek tesellim bu köşede 22 Mayıs tarihinde yayımlamış olduğum ‘Üniversite nedir, ondan neden korkulur?’ başlıklı yazım. Sözünü ettiğim bireysel ve cılız desteklerden biri olarak, hiç değilse tarafımı belli etmiş olduğum için az da olsa mutluyum.

O yazımda üniversiteden neden korkulduğunu ve üniversiteye ne yapılmak istendiğini de anlatmıştım. Birkaç pasaj alarak küçük bir hatırlatma yapmak isterim:

“Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.

“Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.

“Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.”

Melih Bulu’nun görevden alınması ne anlama geliyor?

Çok açık ve çok büyük bir zafer! Bundan hiç kuşkum yok. Oysa görevden almanın bir gece yarısı kararnamesi ile duyurulduğu 15 Temmuz günü boyunca şuna benzer onlarca, belki yüzlerce yorum okudum: “Sevinilecek bir şey yok. Onun yerine daha kötü biri de atanabilir. Değişen bir şey olmayacak…”

Elbette nihai hedef olan bütünüyle özerk ve demokratik üniversiteden hala çok uzağız. Elbette daha kat edilmesi gereken çok yol var. Ama kimse şunu görmezden gelmemeli; Türkiye’de üniversitelerde ya da üniversite adını taşıyan kurumlarda Melih Bulu olayına benzer binlerce olay yaşandı yıllarca. Üniversiteyi üniversite yapan temel değerler kökünden sarsıldı. Ama hiçbir yerde Boğaziçi bileşenlerinin gösterdiği kararlı ve cesur duruş sergilenemedi (bilmediğim ya da atladığım varsa özür dilerim). Aylardır gözaltına alındılar, tutuklandılar, tehdit edildiler, derslerinden edildiler, hatta üniversitelerine sokulmadılar.  Üstelik bütün bunlar olurken, “Boşuna uğraşıyorsunuz, bu şekilde bir yere varamazsınız” gibi akıl dışı akıl vermelere maruz kaldılar. Gelin görün ki tek bir adım bile geri atmadılar. Ve açık bir şekilde kazandılar. Bunun başka hiçbir açıklaması olamaz.

Ben bu zaferin, yavaş yavaş tüm kamu kurumlarında görülen bürokratik yandaşlık hattındaki çözülmeyi de hızlandıracağını düşünüyorum. İktidardaki güç kaybı ve yıpranmaya paralel olarak, olası bir iktidar değişikliğinde ‘ofsaytta’ kalmak istemeyen bürokratik kadroların tavır değişikliğini bir süredir ben kişisel olarak hissediyordum. Bu çıkarcı topluluk şimdi şunu da gördü: Ne kadar yandaş olunursa olunsun herkes her an bozuk para gibi harcanabilir. Nihayetinde, beğensek de beğenmesek de profesör unvanı taşıyan ve Boğaziçi gibi seçkin bir üniversiteye rektör olarak atanan kişinin, önceden haberdar edilme ihtiyacı bile hissetmeden görevden alınmasının ‘bozuk para gibi harcanmak’ deyimini fazlasıyla hak ettiği aşikâr.

Şimdi ne olacak?

Yine, başta sosyal medya olmak üzere kamuoyunda bundan sonrasına ilişkin yorumlar bolca yapılıyor, öneriler veriliyor. Kimse kusura bakmasın; Boğaziçi bileşenleri bu yolu büyük ölçüde yalnız yürüdüler. Şimdi kimsenin akıl verme hakkı yok. Bu büyük zaferi kazandıklarına göre bundan sonra ne olacağına da oturup onlar karar verecekler. Şu ana kadar yaptıkları gibi elbette; akılla, sağduyuyla, cesaretle ve sarsılmaz bir inançla. Haklı olunca böyle davranmak o kadar kolay ki aslında.

Bize gelince; biz kendi adımıza dersler çıkaracağız. Neleri yapamadık, bundan sonra neleri yapabiliriz, nasıl başarabiliriz sorularına yanıtlar arayacağız. Daha cesur ve daha kararlı olacağız. Boğaziçi de İstanbul da, üniversite de bakanlıklar da, köy de kentte, çiftçi de işçi de, sağcı da solcu da; biz hep birlikte Türkiye’yiz. Daha huzurlu, daha mutlu, daha barışçıl, dayanışmacı, öfkesiz ve kinsiz, dışlamayan kucaklayan, tam demokratik bir ülke için hep birlikte çalışacağız. Çok büyük hedefler koyacağız ama sabırla ve küçük adımlarla ilerleyeceğiz. Bütün bu dediklerimi tarihin en zor koşullarında kusursuzca yapan Atatürk gibi bir liderimiz var bizim. Bu umutsuzluk niye?

*

[1] Burada 2018 yılında İstanbul Üniversitesi bölünürken ortaya konulan mücadeleyi unutmak olmaz. Boğaziçi mücadelesinden farklı bir karakter taşısa da, hiç değilse dipnot olarak hatırlatmak gerekir.
[2] Ben asla bunu kabul edebilecek biri olmadım.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Ot gibi yaşamak’ üzerine düşünceler

Türk Dil Kurumunun internet ortamındaki sözlüğünde[1] ‘ot gibi yaşamak’ şöyle açıklanıyor: Amaçsız, beklentisiz gün geçirmek. Aynı sözlükte ‘ot’ ise, “Toprak üstündeki bölümleri odunlaşmayıp yumuşak kalan, ilkbaharda bitip bir iki mevsim sonra kuruyan küçük bitkiler.” olarak tanımlanıyor. Botanik biliminde ‘otsu bitkiler’in tanımı biraz daha farklı yapılsa da yukarıdaki tanımı doğru kabul etmememiz için önemli bir neden yok. Çok fazla kavramsal derinliğe girmeden, ben size ot ya da otsu bitki dediğimiz grup için bazı örnekler vereyim: Genellikle süs bitkisi olarak kullanılan karanfil, zambak, lale, çiğdem gibi pek çok bitki; ebegümeci, fesleğen, anason, adaçayı, madımak, kıvırcık, marul gibi mutfakta kullanılan bitkiler; arpa, buğday, çavdar, yulaf gibi tarımın başlamasında kullanılan ve insanlığın tarihini değiştiren bitkiler…

Bu liste uzayıp gider. Daha öz bir ifadeyle günlük yaşamda bizim dikkatimizi daha çok ağaç ve çalı gibi odunsu bitkiler çekse de, kentlerde bile etrafımıza dikkatlice bakarsak göreceğimiz bitkilerin çoğunluğu otsu olacaktır. Kabaca dünya üzerinde 400 bin tür bitki olduğunu biliyoruz. Bunların önemli bir bölümü otsu bitki. Otsu bitkilerin sayısı konusunda net bir bilgi verecek kaynak şimdilik bulamasam da ağaç türü sayısının 60 bin civarında olduğunu ortaya koyan çalışmalar[2] otsu bitkilerin yaklaşık sayısı hakkında da bir fikir veriyor.

İnsan özel mi?

‘Ot gibi yaşamak’ amaçsız olarak gün geçirmek olduğuna göre yaşamın bir amacı olmalı. Mı?

Tarih boyunca yüzlerce filozofun yaşamın amacı üzerine kafa yorduğunu biliyoruz. Haddimi aşmayacağımı umarak özetlemem gerekirse; yaşamın anlamı ya da amacı üzerine tanrı odaklı, ruh odaklı ve doğa odaklı yanıtlar verildiği gibi nihilistlerin yaptığı gibi yaşamı anlamlı kılacak şeyin elde edilemez olduğunu söyleyenler de olmuş. Sanırım vurgulamaya gerek yok, sözü edilen yaşam hep insan yaşamı olagelmiş.

Mevzubahis insan olunca oldukça doğal bir şekilde normal karşılanması gereken her şey farklı bir şekle bürünüyor. Şöyle söyleyeyim; denizdeki yunus, havadaki kartal ya da sokaktaki köpeğin yaşamının bir amacı var mı? Hemen herkes bu soruya “ne münasebet” diye cevap verecektir. Onlar amaçsızca yaşıyorlar, otlar gibi. Fakaaat, dedik ya söz konusu insan olunca, hemen, bin yıllara dayanan öğret(n)ilmiş önyargılar akın ediyor beynimize: “Biz insanız, biz özeliz, biz elbette kedi köpek gibi, ot ağaç gibi yaşamamalıyız. Bizim yaşamımızın mutlaka yüce bir amacı olmalı. Yoksa neden diğer tüm canlılardan çok daha özel yaratıldık/evrimleştik (hangisini seçerseniz seçin, fark etmez)?”

Birinci sapma özel olduğumuz düşüncesi. Neyimiz özel? Aklımız mı? Bir başka yazıda bu akıl konusunu da ele alacağım. Aslında özel bir aklımız yok fakat diyelim ki var, ne olmuş yani? Yarasanın çok hassas kulağı, kartalın çok hassas gözü, köpeğin çok hassas burnu var. Bizim beynimizin bazı açılardan daha hassas evrimleşmiş olması mı bizi özel yapıyor? Yoksa bazı kutsal sayılan kitapların ya da bazı inançların[3] insanın özel yaratıldığını iddia etmesi mi? Köpekten farklı mı ürüyor, sincaptan farklı mı besleniyoruz? Yaşamın aslına ilişkin bütün döngülerimiz (doğma, büyüme, üreme ve ölme) evrimin bizi aynı gruba koyduğu yoldaşlarımızla birebir aynı. Örneğin susuz yaşayabiliyor muyuz? Ya da hava olmadan? Yahut bitkiler olmasa da varlığımızı devam ettirebilir miyiz? Hayır. Bitti o halde, özel filan değiliz.

Sadece ve sadece, her farklı canlıda diğerlerinde bulunmayan bazı özellikler olduğu gibi bizde de diğerlerinde olmayan bazı özellikler var. Ama biz bu özelliklerimizi, ne yazık ki önce özel olduğumuz düşüncesini geliştirmek sonra da bu düşünceleri kalıplar halinde tüm insanların zihnine çakmak için kullanmışız. Özel değiliz ama kendi kendimizi özel olduğumuz düşüncesine inandırmışız. İşin özü bu aslında.

Yaşamın amacı

İkinci ve asıl sapma ise yaşamın amacı. Nedense hep yaşamı bir olgu kabul edip ona bir gerekçe arıyoruz. Yaşıyoruz, ama neden? Peki, ya yaşamın kendisi asıl gerekçe ise. Yani yaşamın bir amacı olması yerine yaşamın kendisinin asıl amaç olmasına ne dersiniz?

Gezegenimizin etrafında dönüp durduğu Güneş Samanyolu’ndaki milyarlarca benzer yıldızdan yalnızca biri. Dahası Samanyolu evrendeki trilyonlarca benzer galaksiden biri. İnsanlık olarak böylesine akıl almaz bir evrenin çok ama çok küçük bir noktasında var olan ve henüz bir benzerini saptayamadığımız yaşamın bir parçasıyız. Bundan daha özel ne olabilir? Bu yaşamın devamından daha yüce bir amaç olabilir mi ki, üstüne bir de bu yaşamı cepteki bir olgu olarak alıp ona gerekçeler uydurmaya çalışıyoruz. Yaşamın kendisinden daha büyük bir amaç olamaz, olmamalı.

Şimdi, otların yaşamına bir de bu pencereden bakın bakalım. Çoğu tek yıllık. Baharda tohumlar yeşeriyor. Gelişip serpiliyorlar. Kimi birkaç cm kimi birkaç m büyüyebiliyor. Sonra üremek için çiçek açıyorlar. Yazın, bazen sonbahara doğru çiçekler tohuma dönüşüyor. Bitki kışa doğar tamamen ölüyor ama yeni bir yaşam taşıyan tohumlar kış soğuklarını toprağın bağrında geçirip baharda yeni bir bitki haline dönüşüyor. Her yıl, ilk otsu bitkilerin evrimleşmesinden bu yana geçen yüz milyonlarca yıl boyunca, onlar bunu yaparak yaşama hizmet ediyor. Başka bir şeye değil. Çünkü onların aklındaki[4] en yüce amaç yaşamın kendisi.

Ya biz, yani insan? Homo sapiens olarak belki 200-300 bin yıldır varız. Tarım yapmayı 10 bin yıl önce öğrendik. Devletler kurduk, ülkeler inşa ettik, savaşlar yaptık, inanç sistemleri geliştirdik. Derken bilim, felsefe, teknoloji… Bütün bu süreçte hep şunu sorduk kendi kendimize; “Neden yaşıyoruz? Neden varız?” Bu soruyu sora sora, bildiğimiz kadarıyla koca evrende tek olan, benzeri olmayan bir yaşamı (gezegenin tamamını tek bir canlı olarak, tek bir yaşam olarak düşünebiliriz)[5] bitme noktasına getirdik ve hâlâ çok büyük çoğunluğumuz aynı soruyu sorarak yaşamı hem kendimize hem de tüm canlılara zehrediyoruz.

Yaşamın bir amacı yok; yaşam bizatihi amacın kendisi. Bu amaca hizmet etmek istiyorsak ot gibi yaşamayı öğrenmeliyiz. Bunca kültürel koşullanmadan sonra ‘ha’ deyince olacak bir iş değil, biliyorum. Ama bu yönde bir sosyo-ekolojik dönüşümü başlatmamamızın hiçbir akılcı gerekçesinin olamayacağını da görmezden gelemeyiz. Yaşamak istiyorsak, ot gibi yaşamayı öğrenmeye başlamalıyız. Hem de hemen, şimdi. Yarın geç olacak bile diyemiyorum, çünkü yarın hiç olmayacak!

*

[1] sozluk.gov.tr
[2] Beech, E., Rivers, M., Oldfield, S., Smith, PP. 2017. GlobalTreeSearch: The first complete databse of tree species and country distributions. https://doi.org/10.1080/10549811.2017.1310049
[3] Benim herhangi bir dinsel inancım yok. Ama olsa da fark etmez. Çünkü dine dayalı düşünme sistemi bambaşka bir iş; ben, inancım olsa da dinden bağımsız düşünmek zorunda olan biriyim.
[4] Dediğim gibi bitki aklını bir başka yazıda ele alacağım. Şimdilik sadece bitkilerin de akıllı canlılar olduğunu bilmeniz yeter. En azından ben böyle düşünüyorum.
[5] Evrenin başka yerlerinde de yaşam olabilir. Ama şu ana kadar dünya dışında bir yaşamın kanıtına ulaşamadık.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

10 soruda orman yangınları

Bu köşede “Son orman yanmadan” başlıklı yazımın yayımlanmasının üzerinden daha bir ay bile geçmedi. O yazımda yağışlı geçen bahar aylarına aldanmamak gerektiğini ve orman yangınlarının kapımızda olduğunu belirtmiştim. Bu bir kehanet değildi elbette. Her sene izlediğimiz olayların periyodik tekrarı, özünde.

Ne yazık ki tekrar eden yalnızca orman yangıları değil. Orman yangınlarına kamuoyunun gösterdiği ilgi ve tepki de hem doğrularıyla hem de yanlışlarıyla tekrar tekrar sahneleniyor. Yanlışlarda bir adım ilerleme yok. O nedenle bir kez daha bu konuyu ele almaya ve kamuoyunu bir nebze de olsa aydınlatmaya niyetlendim. Okuyanların okumayanlara, duyanların duymayanlara aktarması dileğiyle sorulara ve yanıtlarına geçelim:

1- Ormanlar neden yanıyor? Orman yangınlarının çıkış nedenleri neler?

Orman yangınları doğal nedenlerle (yıldırım düşmesi ve nadiren de kuru ot ve yaprakların kendiliğinden tutuşması) çıkabilmektedir. Ancak özellikle Türkiye’deki orman yangınlarının çok önemli bir bölümü insan kaynaklıdır. Örneğin 2020 yılında kayıtlara geçen toplam 3 bin 399 adet yangının yalnızca 312’si (%10’undan daha azı) yıldırım düşmesi nedeniyle çıkmıştır. Buna karşılık 607 yangın anız yakma, avcılık, çoban ateşi, sigara, piknik ve çöplük yangını gibi nedenlerden oluşan ihmalden kaynaklanmıştır. 30 yangın kundaklama nedeniyle, dört  yangın terör amaçlı nedenlerle ve iki yangın da açmacılık amaçlı olarak kasıtlı olarak çıkarılmıştır. Toplam 190 yangın çoğunluğu enerji hatlarından kaynaklanan kazalar nedeniyle çıkarken 1859 yangının (%55) nedeni ise saptanamamıştır.

2- Ormanlar yalnızca Türkiye’de mi yanıyor?

Hayır. Ekolojik koşulların (bitki örtüsü, meteorolojik veriler vb.) uygun olduğu her yerde orman ya da yabanıl alan yangınlarıyla ne yazık ki karşılaşıyoruz. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu Akdeniz kuşağı ülkeleri (Yunanistan, İtalya, İspanya, Fransa, Portekiz vb.) ile birlikte başta ABD, Kanada, Güney Afrika, Avustralya, Güneydoğu Asya’da orman yangınları sıklıkla görülür. Bununla birlikte çok daha serin iklime sahip olmalarına rağmen Sibirya’da ve İsveç, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerde de orman yangınları görülmektedir.

3- Türkiye’de orman yangınları artıyor mu?

Aşağıdaki grafikte Türkiye’de son 10 yılda çıkan toplam yangın sayısı ile bu yangınlarda yanan orman alanı miktarını gösterdim.

Son 10 yılda çıkan yangın sayısı ve yanan alan miktarı.

Grafikten de görülebileceği üzere ikinci beş yıllık dönemde özellikle yanan alan miktarında önemli bir artış göze çarpmaktadır. 2011-2015 yılları arasında her yıl ortalama 2 bin 319 yangın çıkıp 6 bin 371 ha orman alanı yanarken 2016-2020 arası beş yıllık dönemde yıllık ortalama yangın sayısı 2 bin 770’e ve yanan orman alanı miktarı ise 11 bin 818 ha’a yükselmiştir. Önümüzdeki süreçte bu sayıların hem iklim krizi hem de ormana giderek daha çok insan ve tesis girmesi nedeniyle artması beklenmektedir.

4-Türkiye’de orman yangınları ile nasıl mücadele ediliyor?

Türkiye ilk ormancılık örgütünün 1839 yılında ilk orman okulunun 1857 yılında kurulmuş olduğu, ormancılık gelenekleri köklü olan bir ülkedir. Ülke ormanlarının korunması, geliştirilmesi ve işletilmesinden sorumlu kamu organizasyonu olan Orman Genel Müdürlüğü (OGM) hem sözünü ettiğim deneyim ve birikim ile hem de ülke sathına yayılmış örgüt yapısı ile güçlü bir çatıdır. Bu çatı altında çok uzun yıllardır orman yangınları ile mücadele ile ilgili ana birimler bulunmakta ve başarılı çalışmalar yapmaktadır.

Son yıllarda da özellikle yangın takip sistemi açısından ciddi atılımlar yapılmıştır. Buna karşılık, yine son yıllarda yangınlarla mücadelede yararlanılacak uçak ve helikopter gibi teknolojik donanımların sağlanması açısından kamuoyuna da yansıyan bazı sıkıntıların yaşandığı bir gerçektir. Örgüt yapılanmasında liyakatin arka sıralara itilmesi ile önemli yangınlarda siyasilerin yangını bir gösteri arenasına çevirme arayışı yangınla mücadele açısından olumsuz noktalardır. Benzer şekilde orman yangınını söndürmede asli unsur olan yangın işçilerinin geçici statüde ve yılın yangın sezonu denilen belirli zamanlarında çalıştırılması önemli diğer sorun başlıklarıdır. Yangın işçilerinin özlük hakkı sorunları mutlaka giderilmelidir. Ayrıca yangınlar artık bütün yıla yayıldığından yangın işçileri sezonluk olarak değil tüm yıl çalıştırılmalıdır.

5-Orman yangınlarını söndürmede uçak ve helikopter kullanılıyor mu?

Uçak ve helikopter özellikle yangının ilk başladığı zamanlarda, büyümeden söndürülmesi için çok önemli. Ne var ki, Türkiye’nin engebeli arazi yapısı manevra kabiliyeti sınırlı olan uçakların her zaman ve her yerde etkili şekilde kullanılmasının önüne geçiyor. Buna rağmen ve artık iklim krizinin de etkisiyle yangınların neredeyse tüm yıla yayılmış olmasını da dikkate alarak OGM’nin, uygun bir mekân planlaması ile yılın tüm zamanlarında yangına müdahaleye hazır uçak ve helikopter filosunu bünyesinde barındırmasının kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Orman yangınları gibi can (insan, bitki ve hayvan) kayıplarının yoğun yaşandığı afetleri önlemede kiralama-hizmet alımı gibi yöntemlerin sürekli sorunlar çıkaracağı ve orman yangınlarıyla mücadelede başarıyı azaltacağı açıkça ortada.

6- Yanan orman alanları ne oluyor? Yanan orman alanları imara açılabilir ya da bu alanlarda turistik tesis yapılabilir mi?

Yanan orman alanları yeniden ve hızlı bir şekilde ormanlaştırılıyor. Anayasa’nın 169. maddesi “Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz.” demektedir. Okuyucular haklı olarak Anayasa’da yazılı olmasına rağmen uygulanmasında sorun yaşanan pek çok örneği hatırlayarak kuşkuya düşebilir. Ancak OGM’nin Anayasa’nın bu amir hükmüne bugüne kadar uyduğunu biliyoruz. Bu açıdan yapılan eleştiriler haklı değil. Kamuoyunda ve özellikle sosyal medyada bunun aksi oluyormuş gibi görüntü yaratan fotoğrafların hepsinin bir açıklaması var. Büyük bölümü yangın görmüş alan değil.

Zaten mesele de burada; yangın görmüş orman alanında başka hiçbir şey yapılamaz. Ancak yangın görmemiş sağlıklı ormanlarda hem 6831 Sayılı Orman Yasası’nın değişik maddelerine hem de Turizmi Teşvik Yasası’nın 8’inci maddesine göre pek çok işletme ve tesisi kurulabiliyor. O halde otel yapmak için ormanı kim yaksın, niye yaksın? Bu yapılıyormuş gibi, bilgiye dayanmayan sezgisel eleştiriler sanıyorum ülke ormanlarına zarar veren diğer pek çok realiteden besleniyor. Ancak doğruları söylemek bizim görevimiz. Ayrıca bu haksız eleştiriler, ormanlara gerçekten zarar veren diğer alanlardaki mücadelelerin gücünü de zayıflatıyor. Çünkü Tarım ve Orman Bakanının son açıklamalarında da olduğu gibi, bütün eleştiriler tek kefeye konuluyor ve hepsi haksız eleştiriymiş gibi topluma yansıtılıyor.

7- Yanan orman alanlarına neden hep çam dikiliyor? Başka ağaç türleri; zeytin ve ceviz gibi meyveli ağaçlar dikilemez mi?

Hayır, dikilemez. Çünkü yanan orman alanlarının çok büyük çoğunluğu Ege ve Akdeniz’de. Bu bölgelerde doğa kararını çam olarak netleştirmiş. O bölgelerdeki ekolojik koşullara en iyi uyum sağlayan ağaç cinsi çam. Tür olarak da kızılçam. Bizim buna müdahale etmemiz ekolojik süreçlerde mutlaka istenmeyen bir sonuca yol açacaktır. Bilim ve teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun doğanın milyonlarca yıllık evrim sürecinde oluşturduğu kararlardan daha isabetlisini oluşturabilecek bir düzeyde değiliz. Doğayı taklit etmek, bazı istisna sayılabilecek durumlar hariç, daima en akıllıca yöntemdir.

8- İklim krizi orman yangınlarını etkiliyor mu?

Kesinlikle etkiliyor. Ortalama sıcaklıklardaki artışlar ile dengesizleşen yağışlar (birden bire şiddetli şekilde gerçekleşen yağışlı dönemler ve uzun kuraklık periyodları) orman yangınlarını artırıcı yönde etki yapıyor.

9- Yanan orman alanları kendi haline bırakılırsa daha iyi mi olur?

Genellikle evet. Çünkü hem orman hem de yangın ekologları Türkiye’de yanan orman alanlarının korunarak kendi haline bırakılması durumunda kısa sürede eski haline geleceğini ve bu yöntemin ağaçlandırmaya göre genetik açıdan çok daha sağlıklı olduğunu söylüyor. Dünyanın başka yerlerinde de benzer saptamalar yapılıyor. Ancak Türkiye’de yangınlar sonrası oluşan kamuoyu duyarlılığının oluşturduğu baskı OGM’yi bir an önce ağaçlandırma yapmaya itiyor. Üstelik orman ağaçlandırması konusunda ne yetkisi ne de bilgisi olan belediyeler ve STK’lar gibi kurumların ‘derhal ağaçlandıracağız’ kampanya ve sözleri konuyu iyice karmaşık hale getiriyor. Bu kampanya ve sözlerin iyi niyetinden şüphe etmesek de sonuçlarının olumlu olduğunu söyleyemiyoruz.

10- Orman yangınlarıyla mücadelede izlenmesi gereken yol nedir?

Aslında bu sorunun yanıtını 4’üncü ve 5’inci soruların yanıtlarında verdim. OGM’nin deneyim, bilgi ve insan kaynağı kapasitesi yeterli. Biraz teknoloji desteği, biraz uzmanlık ve liyakate önem ve biraz da yangın işçilerinin sorunlarının çözülmesi ile orman yangınları ile mücadeledeki başarı düzeyinin çok daha yüksek noktalara çekilmesi olanaklı. Bundan çok daha önemli olan şey ise çıkan yangını söndürmektense yangının çıkmasına engel olmanın daha rasyonel bir yol olduğu. Yangınların büyük bir bölümü insan kaynaklı olduğuna göre yangına hassas bölge ve zamanlarda insanın ormandan olabildiğince uzak tutmak gerekir. Ne var ki bir yandan turistik ve rekreasyonel talepler için ormanların sınırsız bir kaynakmış gibi değerlendirilmesi, diğer yandan da ormanların içine çeşit çeşit işletme ve tesisin bu kadar kolayca girebilmesini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması ve ormanların giderek daha küçük parçalara bölünmesi, insanı ormandan olabildiğince uzak tutma gereği ile taban tabana zıt uygulamalar.

Kamuoyunda çoğunlukla yangın çıktıktan sonra ortaya çıkan tablo ve yangın sırasında yapılanlar ya da yapılamayanlar konuşuluyor. Orman yangınlarını henüz yangınlar çıkmadan konuşmayı öğrendiğimizde ve yangını söndürmek için harcadığımız emeğin daha fazlasını yangını önlemek için harcadığımızda çok daha olumlu şeyler yazmamız mümkün olacak. Ama mevcut durum böyle değil ve ne yazık ki giderek daha fazla yangın ve yanan orman göreceğiz.

Elbette çıkan yangınla mücadele eden, işçisinden genel müdürüne tüm ormancılara minnet borçluyuz. Bu uğurda yaşamını kaybedenleri saygıyla anıyoruz. Ama bilmeliyiz ki onlara edebileceğimiz en büyük teşekkür onlara daha az ihtiyaç duyulacak ve onların canlarını daha az tehlikeye atmasına sağlayacak önlemleri almamızdır. Bu önlemlerin neler olduğu da açıkça ortada. Bunları yapmadan yalnızca kahramanlık öyküleri yazmak, diğer tüm alanlarda olduğu gibi orman yangınları konusunda da o kahramanlara yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İsviçre referandumundan çıkarılacak ‘ders’

İsviçre ya da resmi adıyla İsviçre Federasyonu siyasal yapılanma ve yönetim sistemi açısından oldukça özgün bir özelliğe sahip. Siyaset bilimciler ne der bilmem ama parlamenter demokrasinin öğeleri olan meclis ve konseylerle birlikte sık sık uygulanan referandumlar, İsviçre’yi doğrudan demokrasi ile temsili demokrasi arasında bir kesite oturtuyor gibi görünüyor.

Uygulanan referandumların bazılarından bizim, yani İsviçreli olmayanların hiç haberi olmuyor. Fakat bazıları İsviçre dışında da ses getiriyor. Tıpkı 13 Haziran 2021’de yapılan referandum gibi. Bilindiği üzere referandumlarda halka soru ya da sorular sorulup o sorulara ilişkin olumlu (evet) ya da olumsuz (hayır) yanıtlardan birini seçmeleri istenir. Sözünü ettiğimiz referandumda da İsviçrelilere beş farklı soru soruldu. Bu soruların içerikleri ve her bir soru için referandumda çıkan sonuçları bir tablo olarak özetledim.

Görüldüğü gibi referandumdan iki kabul ve üç ret kararı çıktı. Şimdi isterseniz bu kararların ne anlama geldiğini biraz daha yakından bakalım.

Sera gazı emisyonlarının azaltılmasına ret

Bana göre en önemli referandum konusu CO2 yasası idi. Aslında yasanın tam adı Sera Gazı Salımlarının Azaltılması Hakkında Federal Yasa (Federal Act on the Reduction of Greenhouse Gas Emissions). İsviçre iklim krizinden ciddi şekilde etkileniyor. Sıcak dalgaları, kuraklık ve seller çok daha sık görülüyor. Kışın daha az yağan kar özellikle kış turizmini olumsuz yönde etkiliyor. Bu nedenle Federal Konsey ve Parlamento yukarıda adını belirttiğim mevcut yasada değişiklikler yaparak İsviçre’nin sera gazı salımlarını daha da azaltmayı amaçladı. Revizyon finansal teşviklerden yeni teknolojilere, iklim dostu davranışların ödüllendirilmesinden sık uçak yolculuğu yapmak gibi nedenlerle daha fazla sera gazı salımına yol açanların daha fazla ödemesine, elektrikli araçların teşvikinden petrol tüketen araçların daha az yakıt tüketme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmasına kadar değişik önlemleri içeriyordu. Fosil yakıt lobisinin önderliğindeki revizyon karşıtları bu yasa revizyonunun referanduma götürülmesini istediler. Sonuçlar revizyon karşıtlarının sevinmesine yol açtı, bu kesin.

Pestisitler de kaldı

Bir diğer önemli konu pestisitler. Pestisitlerin insan merkezli bakış açısıyla ‘istenmeyen’ ve ‘zararlı’ olarak tanımlanan organizma ve patojenlere karşı kullanılan ilaçlar olduğunu hatırlatmakta yarar var. Pestisitlerin yapımında doğal organik ve inorganik maddelerden petrol yağlarına, sentetik organik maddelerden klorlu hidrokarbonlara kadar pek çok şey kullanılıyor. Pestisitler çoğunlukla tarımda kullanılsa da, kent parklarından konut ve site bahçelerine, altyapı (demiryolu vb.) tesislerinin korunmasından gıda üretim ve işlemesine kadar yaygın bir kullanım alanına sahip. Yazın gelmesiyle birlikte belediyelerin yerleşim alanlarında araçlarla yaptığı sinek ilaçlamalarında kullanılan uçucuların da pestisit olduğunu ekleyelim. İsviçre, bu referandumda yapay maddelerden yapılan pestisitlerin kullanımının yasaklanmasını oyladı. Kabul kararı çıksaydı, yurt dışından yapay pestisit kullanılarak üretilen maddelerin ithalatı da yasaklanmış olacaktı. Tasarı, bu yasağın 10 yıllık süre ile uygulanmasını öngörüyordu ve bu sürede Federal Konsey’in ortaya çıkabilecek zorunlu durumlarda (gıda temini krizi, insan sağlığıyla ilgili tehditler vb.) istisnai kararlar alma hakkı saklı kalacaktı.

Temiz içme suyu ve sağlıklı gıda tasarısı da temelde çiftçilerle ilgiliydi. İsviçre’de federal hükümetten sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin bazı çevresel koşullara uyması gerekir. Tasarı bu koşulların yeterli olmadığından hareketle hazırlandı. Tasarıya göre mevcut tarım sistemi çevreye zarar veriyor ve içme sularını kirletiyordu. Bu nedenle sübvansiyon almak isteyen çiftçilerin tarımsal ilaç kullanmamalarını, hayvanlarda önleyici amaçlarla ve düzenli olarak antibiyotik kullanımından uzak durmalarını ve hayvanlarını yalnızca kendi çiftliklerinde ürettikleri yemlerle beslemeleri koşullarını getiriyordu referandum konusu tasarı. Doğrudan sübvansiyon almayan çiftlikler ise bu tasarıdan etkilenmeyecekti.

Covid-19 ve terörle mücadele tasarısına ‘evet’

Kabul edilen iki tasarıdan ilki Covid-19 Yasası. Bu yasa Federal Konseye Covid-19’la mücadele ve salgının toplum ve ekonomi üzerindeki etkilerini azaltma konusunda bazı ek yetkiler getiriyor. Kabul edilen ikinci tasarı olan Terörle Mücadelede Polisiye Önlemler Federal Yasası ise yetkililere, terör riski taşıyan (!?) kişilere karşı bildirimde bulunma, yurt dışı çıkış yasağı ve ev hapsi gibi ek önlemler alma yetkisi tanıyor.

İsviçre Avrupa’nın göbeğinde, farklı kültürlerden insanların bir arada yaşadığı (nüfusun %30’un İsviçreli değil), farklı dillerin (ağırlıklı olarak Almanca ile birlikte Fransızca, İtalyanca ve çok düşük oranda Romanşça) konuşulduğu, 8 milyon 500 bin nüfusa, kişi başına yaklaşık 100 bin $ (nominal) GSMH’ye sahip bir refah ülkesi. Uluslararası ilişkiler açısından hiç düşmanı olmayan, 2020 insani gelişmişlik sıralamasında Norveç’ten sonra ikinci sırada yer alan bir ülke İsviçre. Dünyanın bugünkü yapısına bakıldığında, milyarlarca insanın İsviçre’de yaşamak için veremeyeceği çok az şey olsa gerek. Ama o ülkede topu topu 8 milyon 500 bin kişi yaşıyor ve bu kişiler 21 Haziran referandumunda bencilliğin anıtı sayılabilecek kararlara imza atıyor. Petrol lobisinin; kalkınma, daha çok kalkınma, en çok kalkınma çılgınlığının esiri olup, dünyaya hiç değilse umut aşılayacak yaşamsal önlemleri almaktan imtina ettiler.

‘Zehirli’ insan bencilliği gelişmişlik tanımıyor

Dünya üzerinde, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülke (Paris Anlaşması’nın tarafı olmama -sözde- gerekçemizi hatırlayalım) iklim krizi başta olmak üzere, yaşanan çevresel yıkımlara karşı önlem almama konusunda hep az gelişmişliği ve diğerlerinin daha çok gelişmişliğini gerekçe gösteriyor. “Dünyayı kirleten onlar, biz niye onlar gibi önlem alalım?” diyor. Fakat ne yazık ki kimse dünyayı kirleten, doğayı yok eden, yaşamı kaçınılmaz bir sona sürükleyen asıl nedenin zengin-yoksul ayırt etmeden hepimizin zihinlerine yerleşmiş olan kirli ‘insan bencilliği’ olduğunu kabule yanaşmıyor.

Sırf insan olduğumuz için kendimizi dünyanın geri kalanından, tüm diğer canlılardan üstün sayan kültürel değerlerimizin altına odun atmaya devam ediyoruz. Ruhlarımızı bencilliğin en uç noktasına taşıyan bu zehir, “bana dokunmadığı sürece hiçbir çevresel yıkım benim sorunum olmaz”; “acı çeken, aç kalan, su bulamayan başka hiçbir insan beni ilgilendirmez”; “yok olan, nesli tükenen bitkilerden, hayvanlardan, habitatlardan bana ne” düşüncesini zihnimizin en derin noktalarına ısrarla kazımaya devam ediyor.

Evet, İsviçre referandumu ile reddedilen tasarılar kabul edilse bile dünya kurtulmayacaktı. İsviçre’nin dünyayı kirletmek konusundaki karnesinin toplam içindeki payı Amerika ya da Çin değil elbette. Fakat en azından bir örnek oluşturacaktı bu kararlar, bir umut yaratacaktı. Oysa İsviçreliler terör ve salgın gibi kendi ‘yüksek menfaatleri’ni yakından ilgilendiren, kendilerini ayrıcalıklı bir dokunulmazlığa kavuşturacak konularda kabul oyu kullanmayı tercih ederken, tüm insanlığa, tüm yaşama umut olacak ama kendi menfaatlerini az da olsa törpüleyecek konularda ‘zehirli insan bencilliği’ni göstermekte tereddüt bile etmediler. Bence İsviçre referandumundan çıkarılacak en önemli ders budur.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Son orman yanmadan

Gündemi takip edenler –ki, bu yazıyı okuyanlar mutlaka takip ediyordur, hem dünya genelinde hem de ülkemizde her biri diğerinden önemli pek çok doğal yıkımın farkındadır. Gün geçmiyor ki ‘bu kadarı da olmaz’ dedirtecek olay ve uygulamalarla karşı karşıya kalmayalım. Sorun şu ki, hemen her konuda önceden haber veren, önlem alınmasını isteyen, bilgi ve deneyime dayalı açıklamalar o konuların uzmanları, sivil toplum kuruluşları ya da gazeteciler tarafından yapılıyor olsa da, esas kıyamet büyük ölçüde olay(lar) yaşandıktan, doğa büyük zararlar gördükten sonra kopuyor.

Marmara Denizi’nin ölmekte olduğunu herkesin gözünün içine sokarcasına haykıran müsilaj sorunu bunun en son ve tipik örneklerinden.

Orman yangınları kapımızda

Ülkenin bir bölümü için oldukça kurak bir bahar yaşandığını biliyoruz. Buna karşılık orman yangınlarının sıklıkla görüldüğü bölgelerde görece serin ve bol yağışlı bir bahar geçirdik. Bu nedenle henüz toplumun tümünün dikkatini çekecek ölçüde büyük ve etkili orman yangınlarına şahit olmadık.[1] Umarım hiç olmayız.

Ama gerçekçi düşünmek zorundayız ve istesek de istemesek de hem bu yaz hem de sonraki yazlarda orman yangınlarının olacağını biliyoruz. O nedenle, ifade yerindeyse ‘testi kırılmadan’ uyarmak konuyla ilgili uzmanların ve organizasyonların görevi. Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) birkaç gün önce çok önemli bir basın açıklamasında bulunarak, orman yangınlarının hem daha az görülmesi hem de daha az zarar vermesi için yapılması gerekenleri kamuoyu ile paylaştı.[2]

‘Önlemek, söndürmekten kolay’

Aşağıda, hem bu açıklamadan yararlanarak hem de kendi görüşlerimi ekleyerek orman yangınlarına karşı yapılması gerekenleri maddeler halinde özetlemeye çalıştım:

  • 1. Orman Genel Müdürlüğünün (OGM) uzun yıllara dayanan önemli bir yangınla mücadele deneyimi bulunuyor. Bu konuda zaman içerisinde dikkate değer iyileştirme ve geliştirmeler de yapıldı. Ancak son yıllarda, özellikle çıkan orman yangını sayısında önemli artışların olduğu da biliniyor. İklim krizi, azalan yağışlar ve artan sıcaklıklarla birlikte bu artışın daha da şiddetleneceği ise aşikâr.
  • 2. ‘Orman Koruma’ derslerinde her orman mühendisi adayına ilk öğretilen şey yangını önlemenin yangını söndürmekten çok daha kolay ve ucuz olduğudur. Orman yangınlarının çok büyük bir bölümünün insan kaynaklı olduğu düşünüldüğünde, orman yangınlarını önlemenin anahtarının da orada aranması gerekir. Bu noktada eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarından çok daha önemli olan şey insan-orman etkileşimini makul sınırlar içerisinde tutma gereğidir. Günübirlik rekreasyonel kullanımlardan başta madencilik ve turizm olmak üzere ormanda verilen çeşit çeşit işletmecilik izinlerine kadar, ormana giriş-çıkış yapan insan ve araç sayısının bu derece arttığı koşullarda orman yangınlarını önlemek ne derece mümkün olabilir? Benzer nedenlerle ülke ormanlarının son dönemlerde küçük küçük parçalara bölündüğü de gözden uzak tutulmamalı. Ormanın içine şu ya da bu nedenle soktuğumuz her tesis, her insan, her araç kuşku götürmez kesinlikte en büyük yangın riski.
  • 3. Büyük orman yangınları sonrasında kamuoyu genellikle uçak, helikopter, arazöz vb. teknolojik unsurların kullanımını konuşsa da Türkiye koşullarında orman yangınlarının söndürülmesi hâlâ çok büyük ölçüde yerden müdahale ve insan emeği ile ilişkili. Bu nedenle, orman mühendisinden orman işçisine kadar OGM’de yoğun bir şekilde hissedilen personel yetersizliğinin mutlaka çözülmesi, istihdam edilen personelin de odun üretiminden daha önemli ormancılık etkinlikleri olduğu gerçeğine yönlendirilmesi gerekiyor. Özellikle yangınlara karşı sezonluk olarak çalıştırılan orman işçileri ve onlarla ilgili sorunlar başlı başına bir yazının konusunu aşacak kadar derin ve önemli.

  • 4.Yangın önleme ve yangına müdahale organizasyonlarında yapılan idari ve teknik hatalar en aza indirilmeli. Bunun için personele yönelik eğitim çalışmalarının önemi büyük. Diğer yandan personel hiyerarşisinin oluşturulmasında bilgi ve deneyim açısından liyakatin en önemli kriter olarak göz önünde tutulması zorunlu. OGM’de, diğer pek çok kamu kurumunda olduğu üzere liyakat kriterinin nerdeyse görmezden gelindiğini ise artık sağır sultan bile duydu.
  • 5. Yaşanan büyük yangınlar sırasında, yangını bir siyasi propaganda ve ‘boy gösterme’ arenası haline getirmek ne yazık ki Tarım ve Orman Bakanından başlayarak tüm merkezi ve yerel tepe yöneticiler arasında bir alışkanlık haline geldi. Bu tür tutum ve davranışlar önemli bir maça çıkan Milli Futbol Takımının başında Futbol Federasyonu Başkanının bulunması kadar saçma ve akıl dışı. Orman yangınlarının söndürülmesi ile ilgili mevzuat yangın sırasında yönetim hiyerarşisinin nasıl şekilleneceğini açıkça ortaya koyuyor. Hiç kimse küçük ve kişisel hesaplarla bu yönetsel hiyerarşinin dışına çıkarak yangının daha fazla zarar verme riskini toplumun sırtına yükleyemez.
  • 6. Orman ekosistemi ve yangın ekolojisi çalışan uzmanlar yanan alanların küçük müdahalelerle kendiliğinden ormanlaşmaya bırakılmasının çoğu zaman daha doğru olduğunu söylüyorlar. Buna karşılık OGM, büyük ölçüde kamuoyu baskısının bir sonucu olarak en hızlı şekilde ağaçlandırma çalışmalarını başlatıyor. Oysa Anayasa’nın 169. maddesi yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilmesini hükme bağlıyor. İlgili bilimsel çalışmalar da bunun en doğru yolunun ekosistemi kendi akışına bırakmak olduğunu söylüyor. Elbette OGM’ye, anayasal görevini yaparak yanan alanlarda başka tür kullanımlara izin vermediği için müteşekkiriz. Ama iyinin daha iyisi olduğu da unutulmamalı.

  • 7. Son olarak orman yangınları konusuna hassasiyet gösteren yurttaşların da dikkat etmesi gereken birkaç noktaya değinmek istiyorum:
    • a-Başlamış bir orman yangını ile mücadele son derece zor ve teknik bir iştir. Yangın alanlarında bu işin eğitimini almış OGM personelinin uyarıları mutlaka dikkate alınmalı. İyi niyetle de olsa söndürme çalışmasına bilinçsizce müdahale niyeti, birden yön değiştiren rüzgârla alevlerin ya da yoğun dumanın içinde kalmak gibi hiç istenmeyecek durumların oluşmasına yol açabilir.
    • b-Yine yangın sırasında söndürme amaçlı girişimlerde bulunan OGM personeline bilinçsizce müdahalelerden uzak durulmalı. 2019 yılında çıkan bir yangını söndürmek amacıyla son derece teknik ve bilimsel bir işlem olan ‘karşı ateş’ yöntemini uygulamaya çalışan OGM personelinin hem alanda hem de sosyal medyada linç edilmeye çalışılması akıllardan çıkarılmamalı.
    • c- Ve yanan orman alanlarında otel veya benzeri yapıların yapılacağı yönündeki asılsız iddiaları yerli yersiz yayma alışkanlığımızı bir kenara bırakmalıyız. Hep söylediğimiz gibi, orman alanlarında otel vb. işletmeler kurmak için ormanın yanmasına hiç gerek yok. Tam tersine yanan orman alanı Anayasa’nın 169. maddesinin korumasına giriyor. Bunun aksi bir durum olursa, en başta ben ve benim gibi ormancılar ve TOD ortalığı ayağa kaldırırız.

Gerekli bilgiye ulaşmak zor değil

Kuşkusuz orman yangınları konusunda söylenecek başka pek çok şey var. Ancak kamuoyunun genelini ilgilendiren konular kısaca yukarıdaki gibi. Daha detaylı bilgi almak isteyenler TOD’un kapsamlı basın bildirisini okuyabilir ya da benzer pek çok açıklama, rapor ya da bilimsel çalışmayı gözden geçirebilirler.

Orman yangınları zaman içerisinde orman ekosistemlerine çok büyük zararlar verdiği gibi, yangın söndürme çalışmalarına katılan onlarca ormancının hayatını kaybetmesine de yol açtı. Sanırım bu yazının son cümlesi olarak, orman yangınlarıyla mücadele etmek için canını ortaya koyan ormancı-yurttaş ayırmadan herkese minnet ve saygı duygularımızı ifade etmek gerekiyor.

*

[1] Ben bu yazıyı gazete editörüne 10 Haziran akşamı teslim ediyorum. Daha sonra umarım ciddi bir orman yangını yaşanmamıştır.
[2] Basın açıklamasının tam metnine ulaşmak için tıklayın 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Çevre’nin günü oldu ama yine de gün yüzü göremedi

Her yıl 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanır. 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de ilk kez toplanan BM Çevre Konferansının başlangıcının yıldönümüne istinaden 1974 yılından beri tüm dünyada çevre günü kutlamaları yapılıyor ve o yıla ilişkin temalar saptanıyor. Bu yılın teması ‘Ekosistem Restorasyonu’.

Ne kadar anlamlı bir tema; pek çok şeyi anlatıyor. Hem ekosistemleri bozduğumuzun itirafı hem de restorasyon ihtiyacının.

Daha önceki yazılarımda da sıkça üzerinde durdum; ekolojik sistemlerdeki bozulmanın ana nedeni ekonomik sistemler. Onların altında yatan kök neden ise kendimizi, yani insanı doğa içerisinde konumlandırdığımız yer. Ekolojik restorasyon bazı alanlarda, uzun zamanlara ihtiyaç duyulsa da olanaklı. Peki ya düşünsel restorasyon?

Müsilaj istilasında çevre günü

Ülkenin dört bir yanında süregelen doğa katliamları yetmiyormuş gibi bir de başımıza müsilaj sorunu çıktı. Marmara Denizi can çekişiyor. İşin aslı, bunu zaten biliyorduk. Konuyla ilgili pek çok araştırma bu durumu yıllardır ortaya koyuyordu. Uzmanlığım olmadığı için ayrıntısına girmek haddim değil elbette ama bir süredir sadece uzmanlar değil denizin bizzat kendisi bağırmaya başlamıştı. Kıyılarda, koylarda, derelerin denizle birleşme noktalarında ve hatta açıklarda bile Marmara müsilaj kusuyor adeta. Geçen hafta Büyükada’nın yüksek noktalarından batı-güneybatı yönünde doğru baktığımda gördüğüm manzara gerçekten ürkütücüydü. Ürkütücüydü, çünkü karaya yakın kısımlarda gördüğümüz müsilaj tabakası açıklarda da boy gösteriyordu.

Konunun uzmanları nedenlerini ve çözüm yollarını anlatıyor. Güzel de, bunu duyacak, yetmez, ciddiye alacak akıl var mı yönetenlerde; sadece ülkeyi değil, dünyayı yönetenlerde? Cümlenin sonundaki soru işareti bir noktalama işareti değil yalnızca, zihnimizdeki umutsuzluğun yansıması aynı zamanda.

Neredeyse 50 yıl geçti; ne oldu?

Stockholm’den günümüze 50 yıl geçti neredeyse. O konferansın tam adı ‘United Nations Conference on the Environment’ idi. Yani başlangıçta da belirttiğim gibi BM Çevre Konferansı. 20 yıl sonra, 1992 yılında Rio de Janeiro’da ikincisi toplandı. Bu kez adı şöyle konuldu: ‘United Nations Conference on Environment and Development’. Yani BM Çevre ve Kalkınma Konferansı. Bir 20 yıl daha geçti ve toplamda üçüncü Rio’da ikinci kez bir araya geldi yönetenler. Bu kez adı ne oldu dersiniz? ‘United Nations Conference on Sustainable Development, Rio+20’. Yani BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı, Rio+20.

Özet; 50 yıl önce çevre ile başladı, sonra kalkınma eklendi, sonunda çevre bir kenara itildi. Başka söze, yazıyı lüzumsuz yere uzatmaya gerek var mı?

Dünya Çevre Günü kutlu olsun!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Üniversite nedir, ondan neden korkulur?

Aslında bu yazıyı çok daha önceleri yazmayı planlıyordum. Fakat haftalık bile olsa düzenli yazı yazmanın bazı zorlukları oluyor. Gündemi izlemek ve hem gündem hem de yazı yazılan yayın organı ve uzmanlık alanınız ile ilgili çerçeveye uygun konular saptamak bu zorluğun bir parçası. Türkiye’nin bu sıralarda gündemini en çok meşgul eden konu mafya-devlet ilişkilerinin almış olduğu mide bulandırıcı durum. Bu konuda söyleyebileceğim hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü konu çok kapsamlı; hiçbir şey yok, çünkü midem bulanıyor, düşündükçe kusasım geliyor, ülkemin aldığı hale, düşürüldüğü duruma çok ama çok üzülüyorum. Sözcükler boğazımda ya da parmaklarımın ucunda düğümlenip kalıyor. O nedenle ben hakkında daha rahat söz söyleyebileceğim ve çok daha önemli gördüğüm bir başka konuyu ele almak istiyorum. Uzun süren sözde tam kapanmanın sona ermesini izleyen ilk gün, sosyal medyada, rektörlüğe sırtını dönerek direnişlerine devam eden Boğaziçili hocalarımızın fotoğrafını gördüm. O fotoğrafı görünce kendi kendime “tamam, bu yazıyı şimdi yazmalısın” dedim. Ve işte yazıyorum.

Üniversite nedir?

Etimolojik açıdan üniversite terimi Latince’de ‘bütün’, ‘tümü’ gibi anlamlara gelen ‘universus’a kadar uzanır. Tarihsel açıdan üniversitenin gelişimi belki başka bir yazının konusu olabilir, fakat şimdilik üniversitenin kökeninin dokuzuncu yüzyılda İtalya Salerno’da kurulan ve Avrupa’nın her tarafından öğrenci çeken tıp okuluna kadar uzandığını söylemenin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum.[1],[2] Tarihçesini bir kenara bırakıp üniversitenin ne olduğunu anlamaya odaklanırsak, çıkış noktamızı Berlin Üniversitesinin kurucusu olan ünlü Alman filozof ve devlet adamı Friedrich Wilhelm Christian Carl Ferdinand von Humboldt’un üniversiteyi dayandırdığı üç temel ilkeye[3] oturtmak yerinde olacaktır:

  1. Araştırma ve öğretim birliği,
  2. Öğretimin bağımsızlığı,
  3. Akademik özyönetim ya da akademinin kendi kendini yönetmesi.

Üniversitede ne yapılır, ne için yapılır?

Üniversite bilgi üretilen ve üretilen bilginin yayıldığı yerdir. Bilgi neden üretilir? Çünkü en doğru kararlar doğru bilgiye dayanılarak verilir. Dünyanın düz ve evrenin merkezinde olduğu, güneşin ve tüm diğer gökcisimlerinin dünyanın etrafında döndüğü bilgisi kimilerinin egosunu ve inançlarını okşayabilir. Fakat diyelim ki Kopernik’in başlattığı bilgi devrimi hiç yaşanmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu hiç düşündünüz mü? Başka bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bir yıldan fazla süredir Covid-19 salgınının dünyayı ne hale soktuğunu hepimiz biliyoruz. Diyelim ki uzayın bilinmeyen bir köşesinden birtakım canlılar dünyaya geldiler ve diyelim ki virüsler konusunda bizden kat kat fazla bilgiye sahipler. Herhalde şu anki halimize acırlardı ve biraz da gülerlerdi. İşte Kopernik’in başını çektiği devrim olmasaydı uzayı, evreni, diğer gökcisimlerini ve dünyanın bunlar arasındaki yerini algılamamız da acınası durumda olurdu. Bilgi bütün dünyayı ve evreni doğru anlamamızı sağlayan en etkili araçtır.

Hemen eklemek gerekir, üniversite yalnızca bilgiye indirgenemez. Bakın ünlü İngiliz eğitimci ve şair William Johnson Cory tam 160 yıl önce gençlere yaptığı bir konuşmada neler söylemiş:[4]

İnsan büyük bir okula bilginin de ötesinde bir şeyler almak için, bazı sanatları ve alışkanlıkları kazanmak için gider. Özen gösterme alışkanlığı, kendini anlama sanatı için… görüşlerinizin onaylanmamasına ve reddedilmesine katlanabilme alışkanlığı için, medeni bir şekilde olumlu ya da olumsuz görüş bildirebilme sanatı için… zihinsel cesaret için, zihinsel sağlamlık için; hepsinden önemlisi, insan büyük bir okula kendisini tanımak için gider.”

Bir önemli nokta da bilginin sınırının olmamasıdır. Daha iyi kararlar verip daha doğru yollar seçmek için hep daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak. Üniversiteler, tek başlarına olmasalar da ihtiyaç duyduğumuz bilginin en yaygın şekilde üretilip topluma yayıldığı kurumlardır. Bilgi artıp yayıldıkça genel olarak toplumların refahı artar. Ne var ki artan bilgi herkesi her zaman mutlu etmez. Çünkü bilginin kıt ve gerçeğin muğlak olduğu topluluklarda insanları yönetmek, manipüle etmek çok daha kolaydır.

Yine Covid’den örnek vereyim. Hastalığa yol açan şeyin bir virüs olduğunu anlayacak bilgi düzeyine sahip olmasaydık, emin olun onlarca kerameti kendinden menkul insan ortaya çıkıp (belki şimdi bile çıkanlar vardır) bu durumun nedenini kendi varlık ve egemenlik dayanaklarını pekiştirecek doğaüstü şeylere bağlayacak; bu tür hastalıkların olmaması için insanların nasıl davranması gerektiğini kendilerince açıklayacaklardı. Ve yine emin olun bu açıklamalar insan paçavralarının toplumsal nüfuzunu güçlendirecekti. Nereden mi biliyoruz? Tarih kitapları ne güne duruyor? Oysa bugün, bilim ve bilgi sayesinde, hastalığın temel nedeninin insanın doğaya akılsızca ve saygısızca saldırısı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla ne yapıp ne yapmamız gerektiği konusunda belirttiğim türden istismarlara fırsat çıkmıyor.

Üniversiteden neden korkulur?

Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.

Kuşkuculuk ve bilimin yol göstericiliği üniversite ve üniversiteliyi kandırmayı zorlaştırır. Üniversiteli akıl süzgecinden geçirmeden kabullenmez. Örneğin üniversiteli etnik, cinsel, dinsel, ideolojik, kültürel farklılıkları zenginlik olarak görür. Çeşitlilik doğaya olduğu gibi (biyolojik çeşitlilik) topluma da güç katar. Böyle toplumlar sığ ve dogmatik propagandalardan etkilenmez, istenilen şekle girmezler.  Çeşitliliğin, zenginliğin olduğu toplumlarda diyelim ki birisi farklı cinsel yönelimleri veya farklı inançları ya da farklı etnik kökenleri aşağılarsa, dönüp yanınızdaki farklı olana bakar ve onun aslında ne kadar iyi bir insan olduğunu görebilirsiniz. Çünkü dünyada iyilik de kötülük de hiçbir inanca, etnik kökene, cinsel eğilime, hiçbir ten rengine, ideolojiye ya da mesleğe, şuna buna mahsus değildir. Fakat bazıları toplumu tekleştirip geri kalanları şeytanlaştırmaktan hiç kaçınmaz, çünkü onların egemenliği ancak bu şekilde devam edebilir.

Çeşitliliğin olduğu toplumlar yönlendirilmesi ve kandırılması en güç toplumlardır. Dünya üzerinde çeşitliliği en çok üniversitelerde görürsünüz. Çünkü var olma amacının gereği olarak üniversitelerin kapıları bütün dünyaya açıktır; dünyanın her yerinden, her renkten, her inançtan, her milletten, her cinsel tercihten öğrenciler, araştırmacılar gelir gerçek üniversitelere. Bakmayın bizdeki üniversitelerin kapılarındaki güvenlik barikatlarına. Gerçek üniversitelerin kapısı bile olmaz. Olsa da biçimsel bir kapıdır o. Üniversitenin kapısında kimseye kimlik ya da başka bir şey sorulmaz. Üç yıl kadar oldu, oğlumla Münih Teknik Üniversitesine gitmiştik. Kapısına yaklaşırken oğlum kaygılı bir şekilde “Nasıl gireceğiz bu üniversiteye?” dedi. Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Çünkü o Türkiye’de sorular sorulan, engeller çıkarılan üniversite kapıları görüp onlara alışmıştı. Ona şöyle cevap verdim: “Kapıyı iterek.” Öyle de yaptık.

Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.

Üniversiteye nasıl egemen olurlar?

Elbette üniversite olmanın temel kriterlerinden biri olan akademik özyönetime darbe vurup üniversite yönetimini askeri tip bir hiyerarşinin parçası yaparak. Ben 1986 yılında öğrenci olarak üniversiteye adım attım. O gün bugündür üniversite camiasının içindeyim. Hiçbir zaman yeterli bir akademik özerkliğe şahit olmadım. Özellikle siyaset ve iktidarlar üniversitelerde güçlerini hissettirmeyi hep gerekli gördüler.

Fakat hiçbir zaman şimdiki kadar antidemokratik ve üniversitenin asli bileşenlerini (öğretim elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanları) yok sayan bir anlayışı da gözlemedim. En azından rektörlük seçimleri yapılır ve rektör olarak genellikle en çok oyu alan aday atanırdı. Benim fakültemde (Orman Fakültesi) hiçbir yasal zorunluluk olmamasına rağmen geleneksel olarak dekanlık seçimi yapılır ve rektör en çok oyu alan dekan adayına, onun kim olduğuna bakmaksızın görevi teslim ederdi. Akademik kurul toplantılarında ormanlar ve ormancılığı ilgilendiren güncel gelişmeler masaya yatırılır, demokratik bir şekilde tartışılır ve gerekirse fakülte görüşü oluşturularak kamuoyuna duyurulurdu. Biz ise bu şartları beğenmez ve hep daha demokratik bir sistemin gerekliliğini tartışırdık. 2010’da üniversitemden kendi isteğimle ayrıldım. 2018’de döndüğümde, nasıl bir üniversiteye döndüğümü hatırlatırcasına, bırakın görüş alınmayı, kimsenin haberi olmadan koskoca İstanbul Üniversitesi karpuz gibi ikiye bölündü. Sonra, birine atamak istedikleri rektör yasadaki rektörlük koşullarına uymadığı için, koca üniversitede koşulları sağlayan başka profesör yokmuş gibi, yasanın rektörlük koşullarını değiştiren beş günlük bir KHK çıktı. Rektör atandı ve başka bir KHK ile rektörlük koşulları eski haline döndürüldü. Açıkça kişiye özel yasal düzenleme yapıldı yani.

Eminim her üniversitede anlatılacak böyle hikâyeler bolca vardır. Muhtemeldir ki üniversite ailesinin bir bölümü bu uygulamaları olağan karşılıyor, akademik özyönetimin gereğine inanmıyorken bir bölümü de belki bezginlik, belki umutsuzluk, belki de başka nedenlerle suskun kalıyordu. İşte tam da bu koşullarda, sanırım Boğaziçi Üniversitesinde de aynı suskunluğun olacağı düşünüldü. Fakat olanları benim kadar sizler de biliyorsunuzdur eğer bu uzun yazıyı okuyacak kadar sabırlı ve ilgiliyseniz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim elemanları gerçekten onurlu bir duruş sergilediler. Öğretim elemanları, o güzel ve değerli hocalarımız direnişlerine sabırla devam ediyorlar. Hepsini içtenlikle kutluyor ve destekliyorum.

Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.

*

Not: Üç gün önce Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 102’nci yıldönümüydü. “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” diyen; aradan geçen 102 yıl boyunca her yeni gün bir öncekinden daha çok değeri anlaşılan, özlenen ve sevilen Ulu Önder’i ve ulusal kurtuluş mücadelesinin her neferini saygı ve minnetle anıyorum.

[1] Zaman zaman üniversite ile eş anlamlı olarak kullanılan akademi teriminin kökeninin ise Plato’ya kadar uzandığını bir dipnot olarak belirtmek gerekir.
[2] Bazı kaynaklarda ilk gerçek üniversitenin 12. yüzyılda Bologna’da kurulduğu da yazmaktadır.
[3] Bu ilkeler Geoffrey Boulton ve Colin Lucas tarafından yazılan “What are universities for?” (Üniversiteler ne içindir? veya Üniversitelerin amacı nedir?) adlı eserden alınmıştır. Bu esere şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  
[4] Henry Rosvsky tarafından yazılan “Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor” kitabından alınmıştır (Çeviri: Süreyya Ersoy, Tübitak Popüler Bilim Kitapları: 6)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir bayram yazısı: Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi?

Geçtiğimiz günlerin bana göre en akılda kalıcı fotoğrafı Mescid-i Aksa’da çıkan yangını şarkılarla ve danslarla kutlayan Yahudilerin oluşturduğu görüntüydü. Öyle ki, sosyal medyada bolca paylaşılan o anların videosunu izleyen ve konuyu bilmeyen birisi, sallanan bayraklarla dans eden Yahudilerin başlarındaki kipalar olmasa, görüntülerin bir rock konserine ait olduğunu düşünebilirdi.

Sanırım insanlığın ne zaman ve neden bu hale geldiğini sorgulatacak ve hafızalardan silinmeyecek anlardı. Tıpkı Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 2 Temmuz 1993’te yaşanan anlar gibi. O anlardan nasıl hafızamıza hiç silinmeyecek fotoğraflar kazındıysa Mescid-i Aksa olayından da benzer fotoğraflar kazındı.

Acıları yarıştırmak

Hemen herkesin zulümden ve acıdan bahsettiği bir dünyada yaşıyoruz. Sorun şu ki, yine hemen herkes sadece kendine ya da kendinden saydığına yapılan zulmü ve onun acılarını konuşuyor. Solcu, sağcı, dinci, milliyetçi, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Türk, Yahudi, Müslüman… Herkesin anlatacağı bir zulüm, herkesin gözünü yaşartacak acıları var. Peki, bu acıları birbiriyle yarıştırmaktan başka ne yapıyoruz? Ötekinin acısını anlamaya, kendi acımızı ortaya döküp onunkiyle yarıştırmak yerine ötekinin acısını hafifletmek için bir şeyler yapmaya çalışıyor muyuz? Hiç olmazsa ötekinin acısına saygı gösterebiliyor muyuz? Örneğin her yıl 24 Nisan’da Biden ya da Amerikan başkanı her kim ise onun ağzından “soykırım” sözcüğü çıkacak mı çıkmayacak mı diye kulaklarımızı kabartıp, demezse mutlu olup derse karalar bağlamak yerine “Ermeni kardeşim, yaşadığın acıları paylaşıyorum; senin acın benim acımdır” deyip duygudaşlık yapabiliyor muyuz? Üzülerek söylüyorum ki, bir önceki cümlemi okurken aklından “Ama Ermeni çeteler de şöyle yapmış, böyle etmiş” benzeri düşünceler geçirenler ne demeye çalıştığımı anlamaktan çok ama çok uzaktalar.

Ya insanın doğaya zulmü

Zalim olan dünya mı? Hayır, zalim olan dünya değil insan. Ve ne yazık ki insan hem insana hem de doğaya karşı zalim. İnsan, insanları kendi gibiler ve ötekiler diye sınıflandırıyor. Öyle ki, ötekinin sınırları yalnızca inanç ve etnik köken gibi çok bilinen duvarlarla örülmüyor. Oy verilen partiden tutulan takıma kadar ötekileştirmeyi yaşamın doğal bir parçası haline getirmiş durumdayız. Bundan daha önemlisi insan, öteki kategorisine koyduğu herkese karşı içinde büyük bir nefret ve düşmanlık besliyor. Bu nefret, fırsatını bulduğunda Mescid-i Aksa ya da Madımak benzeri vahim olaylarla irin akıtıyor.

Fakat bana göre bütün bunların kök nedeni insanın doğayı ötekileştirmiş olması. Futbol holiganlığını ya da parti yandaşlığını belki ortadan kaldırabiliriz. Ama çözmemiz gereken asıl sorun, binlerce yıl önce unuttuğumuz doğanın sıradan bir parçası olduğumuz gerçeğini hatırlayabilmemiz. İnançlarımızdan üretim sistemlerimize, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızdan sanat ve bilime kadar hemen her şey bize doğanın sahibi, efendisi olduğumuzu; özel olduğumuzu ve geri kalan her şeyin bize hizmet etmek için var olduğunu söyledi yüzyıllarca. Bu da insanın doğayla arasına kocaman, aşılmaz duvarlar örmesine, milyarlarca örnekle kanıtlanabilecek doğa sömürüsüne yol açtı. Ne yazık ki bu süreç halen devam ediyor. Duvar örmeyi, öteki demeyi ve ötekini sömürüp ona zulmetmeyi hak gören insan, zamanla, aklı yettiğince kendine benzemediğini düşündüğü her şeyi ve elbette diğer insanları da öteki sınıfına koydu, kendini diğer hepsinden üstün görmeye başladı.

Hayat bayram olsa

Hayatın bütünüyle bayram (bugünlerde yaşadığımız bayram değil elbette) tadında olması mümkün mü? Zulmün ve acının yerini hoşgörünün ve sevginin yarıştığı bir dünya alabilir mi? Neden olmasın? Aslında hem bu yazımda hem de hemen her yazımda bunun nasıl başarılabileceğini anlatmaya çalışıyorum. Bu bir bayram yazısı, daha fazla uzatmayacağım. Sanırım pek çok okur benim hayalci olduğumu düşünecektir. Hayalci olmadığımı söylemeyeceğim. Ama yazımı son günlerde izlediğim sıradan bir Amerikan dizisinde (For Life) duyup not defterime aktardığım bir sözle bitireceğim: Ömrün içinde çözebileceğin sorunlarla uğraşıyorsan küçük düşünüyorsun demektir.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İkizdere’den Karadeniz’e sömürülen doğa

Karadeniz denilince sanırım ilk akla gelenler yeşil ve yağıştır. Karadeniz’e ülkenin diğer her yerinden daha fazla yağış düşer, üstelik yağışlar dört mevsime yayılır. Ilık sayılabilecek hava koşulları ile birlikte yağışlar Karadeniz’i uçtan uca yeşil yapar. Karadeniz, ilk anda akla pek gelmese de aynı zamanda bir ‘sular diyarı’dır. Bol yağış, eğimli arazi yapısı ve bitki örtüsü Karadeniz’de irili ufaklı binlerce akarsuyu besler. İkizdere’nin adı da iki derenin birleşmiş olduğu yerde kurulmuş olmasından gelir.

 İkizdere Kaymakamlığının internet sayfasında şöyle yazıyor:

İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar dar vadilerle parçalanmış olup yüksek kesimlerinde yaylalar bulunur. Başlıca akarsuyu İkizdere’dir. İkizdere üzerinde elektrik üretmek gayesiyle bir baraj kurulmuştur. Dağlar zengin ormanlarla kaplıdır. Başlıca akarsuları İkizdere, Cimil Deresi ve Anzer Deresi‘dir. Dağların doruklarında buzul gölleri vardır.

Akan sular eğimli arazide oluşan keskin kırılmalar nedeniyle büyüklü küçüklü şelaleler de oluşturur Karadeniz’de aynı zamanda. İkizdere’de adları Gürdere, Şalmata, Cimil, Hostaval, Faso ve Manle olan şelalelerin bulunduğunu kaymakamlık sitesinden olmasa da bir gezi sitesinden öğrenebiliyoruz.

Burada hiç düzlük yok ki!

1990’ların sonuna doğru Kaçkar Dağları Milli Parkı ile ilgili bir çalışma amacıyla Çamlıhemşin’deydik. O zamanlar asistandım. Yaylaları, ormanları geziyor, yürümekten yorulduğumuzda ayaklarımızı buzul göllerine sokarak dinlendiriyorduk. Fırtına Vadisi’ndeki geçitlerden birine hâkim bir noktada olan Zilkale’ye de uğramıştık. Kalede restorasyon çalışmaları vardı. Güneydoğulu işçiler çalışıyordu. Onlarla uzunca sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Sohbetin bir noktasında, şimdi çok saçma görünse de şu soruyu sordum: “Sizin oralar mı güzel yoksa buralar mı?” Hiç tereddüt etmeden cevaplamışlardı. “Tabii ki bizim oralar.” Ciddiydiler. Nedenini sordum. “Burada hiç düzlük yok ki!” demeleri dün söylenmiş gibi kulağımda.

Karadeniz’de %50’nin altında eğime sahip alanlar düz sayılır, onlardan da çok bulamazsınız. Doğa bu coğrafyayı deniz kıyısından 2 bin-2 bin 200 metrelere kadar ormanlarla kaplamıştır. Hikmet Birand Hoca eşsiz eseri Alıç Ağacı ile Sohbetler’de bu durumu şöyle anlatır:

Kuzey Anadolu’nun klimaksı[1] apaçık görünüyor ki ormanlardır.  Deniz kıyısından dağların doruğuna kadar çeşit çeşit orman birlikleri kıyılarımızı taze, buğulu bir yeşilliğe bürüyor ve söylediğiniz gibi (alıç ağacına hitap ediyor) büyük manzaraya, bozkırlarla çelişen bir şirinlik veriyor.

Birand Hoca’dan sonra çok şey değişti elbette. Başta fındık ve çay tarımı Karadeniz ormanlarına epey zarar verdi. Hem fındık hem de çay bahçeleri yeşil göründüğünden ilk bakışta anlaşılmasa da ormanlar daha güneye ve yükseklere çekilmek zorunda kaldı kıyılardan. Bugün Doğu Karadeniz’de Artvin hariç hiçbir ilin orman alanı oranı %50’ye ulaşmıyor (Artvin: %56, Rize: %46, Samsun: %39, Giresun: %36, Trabzon ve Ordu:%34). Oysa bu oranlar Karadeniz’in batısındaki Kastamonu’da %66, Bolu’da %65. Hatta Muğla’da %68, Antalya’da %56 ve İstanbul’da bile %44. Başta iklim ve arazi yapısı gibi özellikler dikkate alındığında Doğu Karadeniz’de orman alanı oranının %80’in altında olmaması gerekiyor. Ama… Ama tablo maalesef hiç de öyle değil. Karadeniz’in doğası belki de Anadolu’nun en çok zarar görmüş alanlarının başında geliyor.

 Karadeniz’in yeni felaketi: Açgözlü sermaye

 Evet, fındık ve çay tarımı Karadeniz’de ormanlara çok zarar verdi. Yoksul halkın tutunacağı bir daldı fındık ve çay. Milyonlarca hektar orman alanı fındık ve çay bahçesine dönüştü. Ülkenin başka yerlerinde de başka tür tarım alanlarına dönüştü elbette, bu sadece Karadeniz’de olmadı. Fakat şimdi çok daha farklı bir şey oluyor. Açgözlü sermaye saldırdıkça saldırıyor. Dağların, ormanların, derelerin bin bir noktasında bin bir çeşit amaçla iş makineleri çalışıyor. Yeşil Yol’undan HES’lere, madencilikten yaylalara yapılan otellere kadar, birilerinin daha fazla para kazanmasından başka hiçbir yararı olmayan projeler devletin sınırsız desteği ile Karadeniz’in doğasına saldırıyor.

İkizdere’de ortaya çıkan tablo ilk olmadığı gibi, belli ki son da olmayacak. Belli olan bir başka konu da halkın doğasına sahip çıkma kararlılığı. İşte bu kararlılık umutlarımızı ayakta tutuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyanın neresinde halkın gücüne paranın gücü karşı koyabilmiş ki uzun süreli olarak? O güç elbet yıkılacak, belki biraz daha canımız yanacak, belki toprağımız, ormanımız, suyumuz, kuşumuz, böceğimiz biraz daha zulüm görecek ama o güç yıkılacak. Bunun başka bir yolu yok.

İkizdere’nin adı Osmanlı zamanında Kura-i Seba’ymış. Yedi Köy anlamına geliyor. 1916-1918 arasında iki yıl Rus işgalinde kalmış. Yedi düvel (devlet) topuyla tüfeğiyle saldırdı zamanında bu halka, kazık çakacaklarını sandılar, boylarının ölçüsünü alıp kaçtılar. Parasının gücüne güvenenler de kazık çakacaklarını sanıyorlar. Çakamayacaklar!

*

[1] Ekolojik koşullara göre şekillenmiş doğal bitki örtüsü

Kategori: Hafta Sonu