Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kapitalizmin yeni oyunu: Para-algı[1] çevreciliği

Kapitalizmin hemen bütün dünyayı egemenliği altında tutmasının sırrı insan ruhunu çok iyi okuyabilmesinde yatıyor olsa gerek. Günümüz insanı, kim ne derse desin iki şey için yaşar: Para ve algı. Modern(!) insan nasıl olursa olsun para kazanmalı, kendi ne olursa olsun iyi insan algısı yaratmalıdır. Kapitalizm para ve algı üzerinden yürüyen yepyeni oyunlar kuruyor, garibim insanlar da bu oyunların gönüllü oyuncağı rolünü üstleniyor. Kapitalizm ambalajlayıp orman satıyorum dese, elleri patlayana kadar alkışlayanı çok olur, iddia ediyorum. Dikey ormanı, dikey bahçeyi alkışlayan olduktan sonra…

Ormanın dikeyi olur mu?

Kapitalizm isterse olur. İstedi ve oldu da. Salgın bir hastalık gibi dalga dalga yayılıyor üstelik. Bu müthiş pazarlama taktiğinin mucidi İtalyan bir mimar olan Stefano Boeri. Milano’nun kalabalık bölgelerinden biri olan Isola mahallesine kondurduğu biri 110 diğeri 76 m yüksekliğindeki iki kuleye bu ismi, daha doğrusu bu ismin İtalyanca karşılığı olan “Bosco Verticale”yi verdi.

Doğal olarak, kuleler yalnızca isimleriyle orman çağrışımı yaptırmıyor. Kulelerin dış cephelerinde yer alan balkon ve teraslarda yaratılan toprak alanlara dikilen ve resmi internet sitesindeki verilere göre 800 ağaç, 4 bin 500 çalı ve 15 bin civarında süs bitkisi ile dışarıdan bakıldığında, askeri yöntemlerle ve bitkiler kullanılarak kötü bir şekilde kamufle edilmiş yüksek bir bina olarak görünen dikey ormanlar bir miktar yeşillik hissi vermiyor değil. Dikey ormanlar aynı mimarın imzasıyla kısa sürede Çin’e ve Hollanda’ya, başka firmalarca Belçika’ya, diğer ülkelere ve nihayet Türkiye’ye de ulaştı.

Bu yetmedi dikey bahçe[2] furyası baş gösterdi neredeyse eş zamanlı olarak. Bir sürü firma türedi dikey bahçe yapan, dikey bahçelerin topluma, kentlere ve ekosisteme yararlarını ballandıra ballandıra anlatan. Ardından bu, sözüm ona bahçelerin havayı nasıl temizlediğini, nasıl toz ve partikül tuttuğunu, nasıl oksijen ürettiğini, gürültüyü nasıl azalttığını anlatan bilimsel(!) çalışmalar yapılmaya, makaleler yazılmaya başlandı. Kapitalizmin azgın dişlileri dönmeye başlamıştı ve önünde durmak mümkün değildi. Değildi, çünkü birileri çok para kazanacaktı ve üstelik de para kazanırken çevreci görüneceklerdi. Para-algı çevreciliği devreye girmişti.

İBB dur dedi!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi 25 yıl sonra farklı bir zihniyetle yönetilmeye başlanınca farklı şeyler görmeye de başladık. Belediyenin Yeşil Alanlar Daire Başkanlığına hem teori hem de uygulamayı iyi bilen, orman fakültesinde görev yaptığı yıllarda yakından tanıyıp takdir ettiğim Prof. Dr. Çağatay Seçkin atandı. 2020 yılının başında, belediye geniş katılımlı bir yeşil alanlar çalıştayı düzenledi.

Benim de, değerli dostum Erdoğan Atmış’la yeşil altyapı üzerine bir bildiri sunarak katıldığım toplantıda katılımcı uzmanlar sık sık iklim krizinden ve bu krize adaptasyondan, krizle mücadele açısından önem taşıyan yeşil alanlardan, yeşil alan düzenlemelerinde karbon tutma potansiyeli yüksek, kuraklığa dayanıklı, sulama, ilaçlama ve gübreleme ihtiyaçları az ya da hiç olmayan doğal türlerin tercih edilmesi gereğinden söz etti. Bundan dolayıdır ki çalıştayın sonuç bildirgesine şu karar yansıdı:

Dikey bahçe uygulamalarında yerli üretim ve doğal bitkiler kullanılmalıdır. Bitki türü seçimi tasarımın amaç ve hedefine uygun olmalı, az su isteyen kuraklığa dayanıklı bitki türleri tercih edilmelidir. Yapım ve bakım maliyetleri çok yüksek olan dikey bahçe uygulamalarından gerekli olduğu sınırlı yerler dışında kaçınılmalıdır.

İBB, uzman görüşleri doğrultusunda hareket ederek bakım maliyetleri çok yüksek, yerli olmayan, kuraklığa dayanmayan türler kullanılarak yapılan, sulama, gübreleme ve ilaçlama ihtiyaçları yüksek seviyedeki dikey bahçeleri kaldırmaya başladı. Ve ne olduysa ondan sonra oldu; doğal ormanları yararak otoyol yapılmasına, var olan havalimanı yıkılarak ormana havalimanı inşa edilmesine, bir kenti ikiye bölerek yapılacak ve kentin ormanlarını, tarım alanlarını, göllerini yutacak kanal projesine, madenlere, HES’lere, termik ve nükleer santrallere, yeşil yol projelerine… hasılı kelam doğa ve toplum dostu olan ne kadar değer varsa hepsine savaş açmış parasever, zenginsever projelere gıkını çıkaramayan para-algı çevrecileri hep bir ağızdan yeşilden, doğadan, çevreden, oksijenden bahsetmeye başladı.

Çünkü onların görevi buydu: Nerede sermayenin yanında durmak gerekiyorsa, nerede güçlünün yanında durmak gerekiyorsa, nerede gerçekle ilişkisi olmayan bir algı yaratma ihtiyacı varsa onlar devreye girerdi, girdiler de.

Yeşil düşmanlığı değil, akılcılık

Daha önce de yazdım, çok yerde söyledim; balkonumuzdaki saksıda yetiştirdiğimiz küçücük bir süs bitkisinin bile doğaya bir katkısı vardır. Hiçbir katkısı olmasa fotosentez yaparak oksijen üretir. Öyleyse neden karşı çıkıyorum dikey orman ve bahçelere? Açıklayayım:

  • Her şeyden önce verilen isimlerde sıkıntı var. Bu uyduruk mimari tasarımlara orman ya da bahçe dediğimizde zaten doğadan iyice kopuk ortamlarda yetişmek zorunda kalan yeni kuşaklarda orman ve bahçe kavramının böyle bir şey olduğu düşüncesinin yerleşmesi tehlikesi var.

  • Attığınız taş ürküttüğünüz kuşa değmez. Bu tasarımlar son derece yüksek maliyetlidir. Örneğin dikey bahçelerde bitki yetiştirebilmek ve onları canlı tutabilmek için öncelikle duvarlara o bitkileri taşıyacak platformlar kurmak zorundasınız. Sonra metrelerce, belki kilometrelerce sulama borusu döşemek, saksılar monte etmek, toprak taşımak ve nihayet bitkileri dikmek zorundasınız. Üstelik bunlar yalnızca kuruluş maliyetleri.
  • Dikilen bitkilerin sürekliliğini sağlamak için sulamak, gübrelemek, hastalıklara karşı ilaçlamak zorundasınız. Kuruyanı, ömrü dolanı (dikey bahçelerde kullanılan türlerin çoğu bir ya da birkaç yıllık ömre sahiptir) değiştirmeniz gerekir. Bunlar da bakım masraflarıdır. Kaynakları zaten kıt olan bir ülkede böyle bir kaynak savurganlığının akılcı tek bir açıklaması olamaz. Burada amaç, olsa olsa bazı firmalara para kazandırmak olabilir. Bunun yerine doğal yeşil alanları korumak ya da bu tür tasarımların bir birimi için harcayacağınız parayla uygun alanlarda, içine insanların girebileceği, doğaya dönük yararlarının yanı sıra kültürel ekosistem hizmetlerini de maksimum düzeyde üretildiği on birim yeşil alan yapmak çok ama çok daha rasyonel bir davranış şeklidir.
  • Denilebilir ki, yeşil alan yapacak uygun alan mı var? Eh, olmaz tabii, yıllarca halkın yeşil alanlarını ya da yeşil alan olabilecek potansiyel alanları imar planı değişiklikleri ve çeşitli oyunlarla sermayeye ve bazı cemaatlere dağıtırsanız. Üsküdar Belediyesinin TİBAŞ tarafından kültür merkezi ve park yapılmak üzere bağışlanan alanı Aziz Mahmut Hüdayi Vakfına yurt yapılmak üzere tahsis etmesi, Vakfın da yapılan binanın altını dükkâna dönüştürüp para kazanması hemen aklıma gelen örneklerden biri.
  • Her nedense sözünü ettiğimiz dikey tasarımlarla ilgili yapılan çalışmalarda üzerinde durulan konular bu tasarımların yararlarına odaklanan tek yönlü çalışmalar. Oksijen üretme, toz ve partikül tutma, gürültü azaltma vb. Bunları ortaya koymak için çalışma yapmaya ne hacet? Bir yerde bitki varsa bunlar da otomatik olarak olur. Peki ya bu tasarımlardaki bitkileri yaşatmak için zorunlu olarak yapılması gereken sulama, gübreleme ve ilaçlamanın ekonomik ve daha da önemlisi ekolojik sonuçları? Bir iki yılda ömrü dolan bitkilerin çürümesi ile havadan alınan karbonun yeniden atmosfere salımı? Yapılan çalışmaların çoğunda bu konulara ya hiç değinilmiyor ya da pahalılık, bakım ve sürdürülebilirlik sorunları gibi genel ifadelerle geçiştiriliyor. Neden? Çünkü bunlar detaylıca açıklanırsa bu işlerden para kazanılmaz da ondan!

Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için belli başlı noktalara değindim yalnızca. Para-algı çevreciliğine kanmayın. Gezegenimiz çok büyük bir krizle karşı karşıya. İklim krizi ile onu doğuran ya da onun sonucu olan olay ve olgular bütünü gezegenimizdeki yaşamın devamlılığı açısından büyük bir tehdit. Bu tehditle duvara asılan saksıda çiçek yetiştirilerek mücadele edilemez. Bu tehditle gereksiz yere yollar yapıp, yol kenarlarını duvarlarla kaplamakla, sonra da o duvarları bahçe diye yutturmakla da mücadele edilemez. Bu tehditle mücadele etmek için önce elimizdeki doğal alanları; ormanları, yaylaları, dağları, gölleri, nehirleri, denizleri, sulak alanları… gözümüz gibi korumalıyız.

Sonra yaşam felsefemizi temelden değiştirmeli, yaşam gereksinimlerimizi ve yaşam alanlarımızı küçültmeliyiz. Kentlerimizi doğaya değil doğayı kentlerimize sokmalıyız. Zorunlu olarak yol yapmamız gerekiyorsa bile, o yolun kenarını duvarla çevirmek yerine doğal şevler halinde bırakmalı ve o şevlerde yarattığımız zararı oradaki ekolojik yapıya uygun tür ve yöntemlerle onarmaya çalışmalıyız. Uygun olan her yerde doğaya en yakın tasarımlarla parklar, yeşil alanlar yapmalıyız.

Kentlerin kimliği doğası, tarihi ve o kentte yaşayanların yaşam tarzlarıyla belirlenir. Saksıda çiçek yetiştirmekle övünen, bunun kentin kimliğini belirlediğini söyleyen kentler acınası kentlerdir. Ne İstanbul’un ne de ülkemizdeki diğer kentlerin, kasabaların ya da köylerin böylesi akıl dışı harcamalara ihtiyacı yok! Yine de bunlardan hoşnut olanlar varsa, halkın parasıyla halkın alanlarına yapılmasını istemek yerine kendi paralarıyla kendi mülklerine yaparak tatmin olabilirler. Ellerinden tutan mı var?

*

[1] Tarafımdan uydurulmuş olan bu terimde para Türkçe anlamıyla birlikte eski Yunancadaki anlamlarından biri olan “anormal”, “doğru olmayan” anlamında da kullanılmıştır.

[2] Yabancı literatürde vertical garden (dikey bahçe) ya da green wall (yeşil duvar) gibi kavramlar kullanılmaktadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayvanla hayvan olsak…

Sevgili annem, otuzlu yaşlarımda bile çocuklarla oynamama şaşırır ve “kocaman adam oldu ama hâlâ çocukla çocuk oluyor…” deyip gülerdi. Kocaman adam olduğumda çocukla çocuk olduğum gibi çocukluğumda da eşsiz köpeğim Boncuk ile köpek olurdum.

Geçtiğimiz Pazar hayvanları koruma günüydü ve geçmişe gidip anılarımı tazeledim. Hepimiz biliyoruz ki bir şeyin günü varsa, o konuda ciddi bir sorunumuz bulunmaktadır. Hayvanları korumak konusunda da karnemiz maalesef pek parlak değil.

Geçen Pazar hatırladıklarım

Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda İstanbul’da bazı kuduz vakaları baş göstermişti. Buna karşı yapılması gerekenler hararetli şekilde tartışılıyordu. Hastalık bahanesiyle bütün sokak köpeklerinin toplanıp öldürülmesini (itlaf[1]) savunanlar geniş bir cephe oluşturmuştu. Bayraktarlığını da Hıncal Uluç yapıyordu bu cephenin ve hayvanları savunanları çapulcu ve çaçaron olmakla itham ediyordu çıktığı televizyon programlarında.

Bense o yıllarda henüz sevgili eski eşim Müge ile evli değildim, arkadaştım ve onunla omuz omuza Orman Fakültesi‘nin geniş ve yeşil bahçesine bırakılan ya da bir şekilde o bahçeye gelen sahipsiz köpeklerle ilgileniyordum. Onları fakülte yemekhanesinin artık yemekleri ve hafta sonları kasaplardan topladığımız et ve kemiklerle beslemeye çalışıyor, bütün hastalıklarıyla ilgileniyor, aşılarını eksiksiz yaptırıyorduk. Gönüllü olarak yaptığımız bu çalışmalarda en büyük destekçimiz, her aradığımızda Bakırköy’deki muayenehanesini bırakıp yardımımıza koşan sevgili veteriner Yasin Ak idi (Tıpkı sevgiyle tedavi ettiği hayvanlar gibi öylesine temiz yürekliydi ki, bu dünyanın çirkinliklerine çok fazla dayanamayıp Boğaziçi Köprüsü’nden atlayarak gitmeyi tercih etti daha sonra Yasin).

Ayrıca, o “uyuz ve pis hayvanları” besleyerek fakülte hoca ve öğrencilerinin sağlığını tehdit ettiğimiz için, bizi dilekçe vermeye varacak kadar şiddetli bir şekilde hedefine koyan bazı öğrenci ve “hoca”lara karşı savunan dönemin dekan ve dekan yardımcıları Melih Boydak, Tahsin Akalp ve Kadir Erdin Hocalarımızın desteğini asla unutamam. Ne var ki gözümüz gibi baktığımız, bütün sağlık kontrolleri yapılan ve kesinlikle saldırgan olmayan o canların hiçbirini, kimin ne şekilde organize ettiğini asla öğrenemediğimiz zehirleme operasyonlarından kurtarmayı başaramamıştık o günlerde.

Öldürttüğümüz hayvan dostlarımız

Bir gün sevgili Hocam Abdi Ekizoğlu odama geldi. Elinde kocaman yeşil bir kitap vardı. Cihan, dedi, “Müge ile senin çabalarına çok katkı veremiyorum. Kabul edersen bu kitabı hediye etmek istiyorum sana.”

Kitabı aldım. Kapağında şöyle yazıyordu: Öldürttüğümüz Hayvan Dostlarımız Biz İnsanları Bağışlayınız: HAYVAN HAKLARI: Bir insanlık kitabı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olan ve 2006 yılında kaybettiğimiz değerli Hocamız Prof. Dr. İsmet SUNGURBEY tarafından yazılan kitap o gün bugündür kitaplığımın en değerli parçalarından biri.

Batı hayranlığı

Hayvanları ve özellikle sokak hayvanlarını sevmeyenlerin çok sık başvurdukları bir argüman var. Batı’da, Avrupa’da sokaklarda hayvan olmazmış. Hayvanlar sahiplenilip evlerde beslenir, diğerleri de toplanıp hayvan barınaklarına götürülürmüş… Hayvan barınağı denilen şeyin, gidip görenler bilir, toplama kampı olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Batı’nın neredeyse bütün “insani” değer sistemlerini pas geçip oldukça “insan merkezci ve bencil”   bu yanına öykünmeyi aklım hiç almıyor benim. Batı’da olan her şeyin otomatik olarak doğru ve güzel olduğunu düşünmek gibi iflah olmaz bir düşünme yöntemi hastalığı bu. Oysa Doğu’nun da kendine has pek çok erdemi var. Hadi Doğu’nun genelini bırakalım, bizim kültürümüzün en güzel yanlarından birinin sokaklarımızdaki dostlarımıza sahip çıkmak olduğu, sokak dediğimiz sosyal yaşam ortamının onlarla güzelleştiği nasıl ıskalanır?

Bizde sokak ağaçlı çiçekli, kedili köpekli bir kavramdır ve çok da güzeldir. Niye Batı’nın doğadan yalıtılmış, yapaylaşmış, ruhunu kaybetmiş sokaklarına öykünelim ki?

Batı hayranı bu grup, hemen peşinden havlayan, sürü halinde dolaşan, insanlara saldıran, oraya buraya kaka yapan köpek; yahut kuş avlayan, çocuk tırmalayan kedi argümanını öne sürer. Sanırım aklı başında hiçbir hayvan sever saldırgan davranan bir köpeğin ya da kedinin sokaktan alınarak hayvan bakımevine götürülmesine (orada sağlıklı koşullarda bakılması kaydıyla) karşı çıkmaz. Tıpkı saldırgan davranan bir insanın alınıp hapishaneye ya da bir hastaneye konulmasına karşı çıkılamayacağı gibi. Ama aklı başında her insan, saldırgan davranan bir insan gerekçe gösterilerek masum insanların da hapishaneye konulmasına nasıl karşı çıkacaksa, saldırgan davranan bir hayvan gerekçe gösterilerek masum hayvanların da barınağa konulmasına karşı çıkmalıdır.

Hayvanların sokakları kirletmesi meselesine gelince, bana göstereceğiniz bir hayvan pisliğine karşılık ben en az yüz insan pisliği gösterebiliyorsam, lütfen biraz vicdanlı olun derim. Sokak hayvanlarının pisliklerinin toplanıp temizlenmesi, onların tüm sağlık kontrollerinin yapılması ve gerekiyorsa tedavi edilmesi vergilerimizle finanse edip oylarımızla seçtiğimiz yerel yönetimlerin,  onlarla sokaklarımızı dostça paylaşmak da biz yurttaşların boynunun borcudur.

Tapun mu var?

Çocukluktan girdim, bitişi de öyle yapayım. Çocukken birisi bize git oradan dediğinde “tapun mu var?” derdik. Veya, “tapusu senin mi?”.. Binlerce yıldır insanlar olarak dünyanın her yanına yayıldık durduk. Orman demedik mera demedik, sulak alan demedik kumul demedik, her yeri istila ettik. İstila ettiğimiz her yerden, işimize yarayanları aramızda tutup geri kalan bitkileri ve hayvanları kovaladık. Paylaşmayı unuttuk, unuttukça yalnızlaştık, yalnızlaştıkça daha fazla doğaya saldırdık. Saldırmaya da devam ediyoruz. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız? Birisinin bize, dünyanın tapusu sizin üzerinize mi demesini bekliyoruz? Ne dünyanın tapusu ne de sokakların tapusu üzerimize değil. Paylaşmak zorundayız. Paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Yoksa hep birlikte yok olacağız!

Gelelim baştaki çocukla çocuk olmak meselesine; yanına bir de hayvanla hayvan olmayı koysak, inanın dünyanın bütün sorunlarını çözmek çok daha kolay olacak. Çocukla çocuk, hayvanla hayvan olunan insanca günler dilerim…

*

[1] Arapça telef etmekten gelir. Hayvanları gözünü kırpmadan öldürmekten utanmayıp “öldürmek” fiilini kullanmaktan utananların sevdiği bir sözcüktür.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Asansörde diyet kitabı okuyanlar kulübü

2002 yılından beri değişik etkinliklerle kutlanan, farkındalık yaratmayı amaçlayan Avrupa Hareketlilik Haftası bu yıl 16-22 Eylül tarihlerini kapsadı. Bu senenin teması “Herkes için sıfır emisyonlu (salımlı; salınım değil salım) hareketlilik” idi.

Neden hareketlilik haftası

Özellikle kentler, insanları hareketlilik açısından çok daha kısıtlı bir yaşam tarzına itiyor. Otomobil sahiplik oranı sürekli artıyor. Motorlu araç yolları en ücra köşelere kadar uzanıyor. Geçenlerde Kefken-Kerpe tarafına bir hafta sonu kaçamağı yapmıştım. Pembe Kayalar, Kefken’in en meşhur noktalarından. Tepesine kadar yol gidiyor. İnsanlar otomobilleriyle kayaların üstünde mangallı piknik yapıyordu. Asansör, yürüyen merdiven, yürüyen yol gibi teknolojik araçlar hareketliliğin önünde büyük engeller oluşturuyor. İstanbul’da, insanlar yürüyen merdivenlerde, bırakın çıkışları inişlerde bile sabit durmayı, kılını kıpırdatmamayı tercih ediyor.

Avrupa Hareketlilik Haftası hem insan sağlığı hem de gezegenin sağlığı açısından sürdürülebilir kentsel ulaşım politikalarını; yürüme, bisiklet ve toplu taşımaya dayalı kent içi ulaşım pratiklerini geliştirmeyi amaçlıyor. Elbette bu iş bir haftayla sınırlı kalmamalı. Bir haftanın amacı farkındalık yaratmak. Yılın geri kalanında da yaşama uyarlamak. Peki, bizde durum ne?

Bir ileri iki geri

İstanbul’da yaşayan birisi olarak gözlemlerim İstanbul’dan: 31 Mart-23 Haziran seçimlerinden sonra haklı olarak çok umutlandık. Ve yine haklı olarak büyük beklentiler içine girdik. O ya da bu parti ya da kişiden çok 25 yıllık sorunlu bir anlayışın dışına çıkma umuduydu bu. Haklı beklentilerimiz bizi haksız bir eleştiri noktasına getirmemeli ebette. Henüz her şey daha çok yeni ve eminim ki belirli projeleri yaşama geçirme koşulları çok uygun değil ama kişisel olarak ben durumdan yine de çok memnun değilim. Yaya ve bisiklet dostu bir kent yaratma konusunda umut verici bir adım henüz göremedim.

Salgın döneminde, yaşadığım bölge olan Kızıltoprak civarında yapılan bisiklet yolu, muhtemelen esnafın şikayetiyle kısa sürede iptal edildi. Şimdi, bisiklet yolu olan yerde gün boyu araçlar park ediyor, park yasağı olmasına rağmen. Vapur hariç diğer toplu taşıma araçlarında belirli saatlerde bisiklet yasağı var. Bu yasağı kaldırmanın ne gibi bir zorluğu olabilir, bilmiyorum. Veya metrolarda yine bisikletler için asansör yasağının anlamı ne? Bu yasağı koyan ya da devam ettirenler bir defa olsun bir bisikleti yüzlerce basamak indirip çıkarmayı denediler mi hiç?

Bu kadar basit sorunları çözmek bile bu kadar zorluk çıkarıyorsa, metrolarda bir vagonun sürekli ve yalnızca bisikletlilere ayrılması, metrobüs ve otobüslerde yalnızca bisikletlilere özel seferlerin yapılması gibi radikal dönüşümler için nasıl umut taşıyabiliriz? Peki ya Adaları dolduran motorlu araçlar nedeniyle sokaklara asılan bisiklet giremez levhalarına ne diyeceğiz?

Yürümeyi unutan bir nesil

Evrim sürecinde insanı insan yapan dönemeçlerden biri de bipedalizme geçiştir. İki ayak üzerinde hareket etmeyi ifade etmek amacıyla kullanılan bipedalizm insanda anatomik ve sosyal pek çok değişimin kök nedeni oldu. Günümüz insanı için yürümek, koşmakla birlikte bipedalizmin ana göstergesi. Fakat sanırım koşmayı çoktan unuttuk, yürümeyi de unutmak üzereyiz.

Adını herkesin bildiği bir elektrikli scooter uygulaması var, dalga dalga yayılıyor. Gencecik insanlar, su gibi kızlar ve oğlanlar bu araçların üzerinde adım atmadan oraya buraya gidip geliyorlar. Yürümeyi unutuyorlar. Yaşamı unutuyorlar. Neden? Daha hızlı gitmek için mi? Yürümek yavaştır çünkü. Oysa bir yerden bir yere daha hızlı gitmek ne anlama gelir ki? Frédéric Gros “Yürümenin Felsefesi”[1] adlı kitabında şöyle söylüyor:

Hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. Hesap ilk bakışta kolaydır: Yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. Fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

Bilakis zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir. Böylece zaman daha çabuk geçer ve iki saatlik bir telaş, günü kısaltır. Bölümlere ayrılmış her dakika lime lime olur, çatlayana kadar dolar. Bir saatin içine yığınla şey istiflersiniz.

Yavaş yavaş yürüdüğünüz günlerse çok uzundur… Yavaşlık saniyelerin, bozuk bir musluktan pıt pıt düşen su damlaları gibi teker teker, damla damla aktığı o noktada zamanla hemhal olmaktır.”

Diyet kitaplarından fitness salonlarına insanlık dramı

Doğal hareket fırsatlarını ıskalayan insan doğal olmayan şekillere dönüştükçe, çözümü hep yanlış yerlerde aradı. Kimse alınmasın, gücenmesin; sözünü ettiğim insan özel olarak sen, ben ya da o değil, genel olarak hepimiziz. Diyet kitaplarını tarumar ettik, fitness salonlarında, bir deney maymunu gibi yürüyen bantların üstünde debelendik. Sonra da bir kilometre uzaklıktaki evimize konforlu otomobilimizin koltuğunda seyahat ettik.

Hayır, ben yapmadım diyenlere sözüm yok. Diğerlerine hoş geldiniz diyorum Asansörde Diyet Kitabı Okuyanlar Kulübü’ne.

*

[1] Kolektif Kitap, 2017. ISBN:978-605-5029-64-7 (Çeviren: Albina Ulutaşlı)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğanın temel taşı mı var?

Birkaç gün önce sosyal medya araçlarından birinde, bir hesaptan çok güzel bir ağaç fotoğrafı ile birlikte şu sözler paylaşılmıştı:

“Doğanın temel taşı ağaçlardır.”

Bütünüyle iyi niyetli bir paylaşım olduğunu biliyorum. Fakat ağaçlara olduğundan fazla bir değer yüklemenin sakıncalı sonuçları da olabilir ki, bundan kaygılanmıyor değilim.

Önce şu noktayı açıklığa kavuşturalım. Doğada “temel taş” diye bir kavram yok. Yani doğayı, temeli oluşturan(lar) ve yardımcı rollerdekiler diye gruplara ayıramayız. Doğa bir bütündür ve bu bütünün canlı ya da cansız tüm unsurları doğanın bütünlüğü açısından aynı derecede önemlidir.

Ağaçlara temel taş dersek, örneğin, toprağa ne diyeceğiz? Okyanuslarda yaşayan ve dünyanın en büyük oksijen üreticisi, aynı zamanda da karbon yutağı olan fitoplanktonlar için kullanacağımız sıfat ne olacak peki? Pek çok insan, eminim ki yalnızca hastalık yaptığını sandığımız mikroskobik canlılar olmasa dünyanın nice olacağını akıllarının ucundan bile geçirmemiştir. Dünya nice olurdu bilmem ama öyle bir dünyada insanın olamayacağını çok iyi biliyorum.

Fitoplankton.

Tek tek unsurlar değil, bütünlük önemli

Ekoloji bilen hiç kimse ekosistemdeki şu ya da bu unsura diğerlerinden daha fazla bir değer atfetmez. Çünkü bütünlüğü, dengesi ve karşılıklı ilişkileri ile ayakta duran ekolojik sistemde her unsurun vaz geçilmez bir rolü bulunur.

Ağaçlar elbette insanın en yakından gözlemleyebildiği, işlevlerini en derinden hissedebildiği canlılardır. Gölgesinde oturur, heybetinden büyülenir, meyvelerinden beslenir, odunuyla ısınırız. Bu kadar mı? Hiç olur mu? Ağaçlardan yararlanma şekillerimizin tamamını buraya yazmaya kalksam değil bir yazı, beş yazı bile yetmeyebilir. O nedenle ağaçlara duyduğumuz minnettarlık ve onlara atfettiğimiz değer anlaşılır bir durum oluşturur.

Gelin isterseniz, konuyu biraz daha kapsamlı analiz edebilmek için dünyanın oluşumu ve canlıların evrimi açısından önemli birkaç kronolojik bilgiyi gözden geçirelim:

Yaklaşık olarak 15 milyar yaşında olduğu düşünülen evrende Big Bang denilen patlama ile dünyanın 4,5 milyar yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. İlk organik moleküller 4 milyar, ilk tek hücreli canlılar ise 3,6 milyar yıl önce ortaya çıktı. Çok hücreli canlıların ortaya çıkması ise bundan 1,7 milyar yıl önce gerçekleşti. Yani tek hücreli canlılarla çok hücreli canlılar arasında neredeyse 2 milyar yıllık bir zaman dilimi var.

Kara bitkilerinin öncüsü sayılan yeşil algler ise bundan yalnızca 500 milyon yıl önce evrimleşti. Daha sonra ise yosunlar ve ciğer otları gibi iletim boruları olmayan, yerçekimi ile mücadele edemeyen bitkilerin ortaya çıkışı geliyor. İletim borusu bulunan ilk bitki sayılan “Cooksonia”ların ortaya çıkışı 433 milyon yıl önce gerçekleşti. Bitkilerin odunsu doku oluşturmaya başlaması için “Cooksonia”lardan sonra 50 milyon yıl daha beklemek gerekti. Bundan 380 milyon yıl öncesi ilk ağaç cinsi olarak kabul edilen “Archaeopteris”in evrimleşmesine işaret ediyor. Özetlemek gerekirse dünya üzerinde yaşamın başlamasından ağaçların oluşmasına kadar geçen süre 3 milyar yıldan daha fazla. Diğer bir ifadeyle 4,5 milyar yaşındaki dünyada, bu yaşın üçte ikisinden daha fazla süre boyunca yaşam vardı ama ağaçlar yoktu.

Değişim ve devamlılık esas

Konuyla doğrudan ilişkili olmasa da zaman ölçeğini daha iyi algılayabilmek için hayvanların evrimi ile ilgili şu bilgileri de ekleyelim: İlk balıklar 430 milyon, ilk sürüngenler 350 milyon, ilk memeliler 230 milyon, ilk primatlar 55 milyon, insan dediğimiz Homo sapiens ise yalnızca 200 bin yıl önce evrimleşti. Ve yalnızca 10 bin yıldır tarım yapıyoruz.

Doğa ya da ekosistemin en önemli özelliklerinden biri değişim ve devamlılıktır. Koşullar değiştikçe yeni ilişkiler ve yeni dengeler ortaya çıkar. Koşullar doğal nedenlerle değişebileceği gibi insan etkisiyle de (örneğin sera gazı salımları ve iklim değişikliği) değişebilir. Mutlaktır ki doğanın bütün bu değişimlere bir yanıtı olacak, yeni dengeler oluşacak, yeni ilişkiler şekillenecektir.

Dünyanın yaşı olan 4,5 milyar yılı bir yıl, yani 365 gün olarak kabul etseydik ağaçlar yalnızca son 31 günde dünya üzerinde olacaktı. İnsan ise yalnızca son 23,36 dakikada. Tarım yapmaya ve dünyayı değiştirmeye başladığımız dönem sadece ve sadece son 1,16 dakika. 250 yıllık endüstri devrimi sonrası süreç ise, sıkı durun, topu topu 1,75 saniyeye karşılık geliyor.

Doğaya bütüncül bakmak zorundayız. Bütüncül bakış yalnızca mevcut ilişkileri kapsamamalı, aynı zamanda zaman ekseninde de bütüncüllük içermeli. Ne ağaçlar ne de başka bir canlı form veya cansız unsur doğanın temel taşı filan değil. Doğada temel taş diye bir şey yok çünkü. Her şey değişime tabi ve hiçbir şey kalıcı değil. Anlık olarak mevcut ilişkilere saygılı olmak zorundayız. Hiçbir unsura daha fazla önem bahşedemeyiz. Hele hele son 23 dakikanın figürü insana, hiç…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Recaizade Mahmut Ekrem’den Prens Adaları’na: Araba Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından 19’ncu yüzyılın son yıllarında yazılan Araba Sevdası[1] Türk edebiyatının ilk realist romanlarından biri olarak kabul edilir. Romanda, Bihruz Bey örneğinde lüks ve şatafatın, özentili ama kültür temeli olmayan bir yaşamın eleştirisi yapılmaktadır.

Recaizade Mahmut Ekrem’in yaşamı, pek bilinmese de epey dram yüklüdür. Emced, Nijad ve Ercüment Ekrem adlı üç oğlu olan sanatçı, bir buçuk yaşında bakıcısının dikkatsizliği sonucu yatağa mahkûm hale gelen ve hiç konuşamayan Emced’i 20 yaşında kaybetmiş; Nijad’ı ise yakalandığı bir hastalık sonucu toprağa vermek zorunda kalmış. Bu kayıp sanatçıyı yaşama küstürmüş ve Büyükada’ya taşınarak kendini yaşamdan olabildiğince soyutlamış.[2]

Sürgün yeri Prens Adaları

Marmara Denizi’nin İstanbul kıyısı yakınındaki dokuz adadan oluşan Prens Adaları tarih boyunca çok değişik adlarla anılmış. Evliya Adaları, Keşiş Adaları, Kadıköy Adaları, Ruh Adaları, Halk Adaları, Cin Adaları, Papaz Adaları, Çamlı Ada, Kızıl Adalar… Ve günümüzde Prens Adaları ya da İstanbul Adaları.

Prens Adaları’nda Bizans döneminde çoğunlukla manastırlar, kiliseler ve zindanlar bulunur; büyük ölçüde sürgüne yollanmışların ve dünyadan elini eteğini çekmiş dindarların mekânıdır. Prens Adaları adının özellikle sürgüne gönderilenlerle ilgili olduğu söylenmektedir. Adalar 19’ncu yüzyılın ortasından itibaren, 1846’da başlayan vapur seferleriyle birlikte bir sayfiye yerine dönüşür. Önceleri çoğunlukla Rumların, Musevilerin ve Ermenilerin ilgi gösterdiği Adalar’ın sosyolojik yapısı, özellikle, tarihimiz için bir utanç sayfası olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Rumların Yunanistan’a göçü, 1960’larda Musevilerin İsrail’e gitmesi gibi nedenlerle değişmiş ve Müslüman Türk nüfus sayısal olarak çoğunluğa ulaşmıştır.

Büyükada Rum Yetimhanesi.

Eşsiz doğal yapı

Elbette Adalar’da zengin bir kültürel miras da bulunuyor. Bu mirasla ilgili okunabilecek, yararlanılabilecek pek çok kaynak var. Manastırlar, kiliseler, farklı mimari tarzların izlerini taşıyan köşkler; Heybeliada Ruhban Okulu, Büyükada Rum Yetimhanesi, Deniz Harp Okulu ve son günlerde Diyanet’e devri gibi akıl dışı bir kararla gündeme gelen Cumhuriyet’in ilk sanatoryumu benzeri tarihi yapılar; Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Sait Faik Abasıyanık’a, Zaven Biberyan’dan Kristin Saleri’ye, Reşat Nuri Güntekin’den Recaizade Mahmut Ekrem’e kadar pek çok sanatçı, Adalar’ın nasıl bir kültür mirasına sahip olduğunun açık kanıtları.

En az bunun kadar önemli bir miras da ekosistem. Genel anlamıyla Adalar, büyük oranda kızılçam egemenliğindeki doğal ormanlarıyla, maki florasıyla, en az doğal türler kadar önemli olan zengin egzotik bitkileriyle ve su altı ekosistemleriyle, ana karanın hemen dibinde fakat ondan bütünüyle farklı bir doğal yapı ortaya koyuyor. Üç değerli hocamız, Faik Yaltırık, Asuman Efe ve Adnan Uzun Adalar’ın doğal ve egzotik bitkilerini inceledikleri kitaplarında[3] şu ifadeye yer verir: Denilebilir ki Adalar, özellikle de Büyükada biri birinden bakımlı bahçeleriyle bir büyük Arboretumdur.”

Ancak son günlerde Büyükada’da yaptığım bitki keşif gezilerinde, hocalarımızın kitapta cadde veya sokak adları ve kapı numaraları vererek belirttikleri 20 kadar çok özel bitkinin sadece üçünü bulabildim. Diğerleri kitabın yazıldığı yıl olan 1993’ten bu yana gerçekleşen değişime kurban gitmiş görünüyorlar.

Kızılçam, yangın demek

Doğanın ve kültürün verdiği bu özellikler şimdilerde de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Adalar’a özellikle bahar ve yaz aylarında her gün binlerce ziyaretçi geliyor. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramdan kimsenin haberi yok. Koruma ve kontrol yok. Yakın zamana kadar faytonlarla, şimdi elektrikli araçlarla insanlar Adalar’ın her noktasına, en hassas bölgelerine ellerini kollarını sallayarak gidebiliyor, istedikleri şeyi istedikleri şekilde yapabiliyorlar. Kızılçam demek yangın demek.  Kızılçam odunu çıradır. Deyimlerde bile yer bulmuş Marmara Çırası, muhtemeldir ki geçmişte Adalar ormanlarından elde edilerek İstanbul’da kullanılmıştır. Hep söylediğimiz şey şu; yangını önlemek söndürmekten çok çok daha kolay. Oysa biz ısrarla yangın önlemeyi değil yangın söndürmeyi konuşuyoruz. İklim değişikliği ile birlikte daha da riskli hale gelen ve gelecek olan orman yangınlarının Adalar’dan birini yalnızca birkaç saat içinde, doğasıyla ve kültürüyle küle dönüştürmesi işten bile değil.

Heybeliada Tabiat Parkı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün sözde korunan alanları, ikisi Büyükada biri Heybeliada’daki üç Tabiat Parkı ticari amaçlarla özel şirketler tarafından işletiliyor. Sınırları, dikenli bile değil, jiletli tel örgülerle çevrilmiş olan bu alanlardan, dilimi ısırarak söylüyorum, bir yangın anında insanların nasıl kaçacağını, normal zamanlarda ise yaban hayvanlarının hareketliliğinin nasıl sağlanacağını düşünme zahmetinde bulunmamış yetkililer.

Veee… Araba sevdası

Adalar’ı Adalar yapan en ayrıcalıklı özelliklerden biri motorsuz ulaşımdır. Daha doğrusu motorsuz ulaşımdı. Herkesin bildiği gibi durum değişti. Artık Adalar’ın cadde ve sokaklarında elektrikli de olsa motorlu araçlar cirit atıyor.[4] Sadece İBB’nin araçları değil bunlar. Kişisel kullanımdaki elektrikli araçların da haddi hesabı yok. UKOME 6 Şubat 2020 tarihli kararı ile Adalar’daki bütün yolları yaya yolu ilan etmiş. Fakat aynı kararda toplam 135 elektrikli aracın kullanımı da var. Yani perhiz ve lahana turşusu hikâyesi. Adalar’ın sözde yaya yolu olan cadde ve sokaklarında yaya olarak iki saniye dikkat dağınıklığı yaşarsanız bir motorlu aracın size çarpması ihtimali çok yüksek, yeni durumu bilmeyenleri uyarmış olayım.

Bunları yazınca, faytonlarda kullanılan atların sömürülmesine taraf olduğumun düşünülmesini istemem. Beni tanıyanlar hayvan hakları konusunda nasıl bir hassasiyete sahip olduğumu bilirler. Fakat bir yanlışın başka bir yanlışla düzeltilemeyeceği de aşikâr. Neden iki kötüden birine mahkûm olmak zorundayız?

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Adalar’da ulaşım yaya ve bisiklet temelli olarak kalmalıydı. Sağlık sorunu olan ve yaşlı Adalıların ulaşım sorununun çözümü konusunda istisnai fakat asla kötüye kullanılmaması gereken, kötüye kullanılmaması için sıkı önlemlerin alınıp uygulandığı çözümler üretilebilirdi. Fayton sorunu atların maruz kaldığı zulme meydan vermeden yönetilebilirdi. Ziyaretçi yönetimi uygulanmalıydı. Her ziyaretçinin her yere gidebilmesi asla ana ilke olmamalıydı. Gidip göremediğimiz güzellikleri, gitmesek de görmesek de bizimdir diyebilme olgunluğuna erişmiş olmalıydık.

Oysa biz “gidip göremiyorsak hiçbir değeri yok” anlayışını temel aldık. Minibüslere doluşmuş insanlar kitle halinde, kontrolsüz ve bilinçsizce Adalar’ın en ücra, en hassas noktalarına gidiyor. Böylesine hassas ekosistemlerde insan demek yıkım demek; hele yangın riskini de düşününce!

Ne yazık ki aradan geçen 120 yıl pek bir şey değiştirmedi. Araba sevdası Adalar’ı da işgal etti. Korkarım ki Adalar’ın doğal ve kültürel mirası artık çok daha hızla tahrip olacak. Üstelik de Adalar UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme yolundayken…

*

Not: Zihnimde Adalar’la ilgili daha pek çok şey var, uygun bir zamanda onları da yazmak niyetindeyim. Hepsi bu kadar değil, şimdilik bu kadar.

[1] Romanda sözü edilen arabalar at arabaları elbette, motorlu arabalar değil.

[2] Bu bilgiler Soner Yalçın’ın Hürriyet Gazetesi’nde 7 Aralık 2008 tarihinde yayımlanan “Oğullarını kaybeden edebiyatçıların sönmeyen acıları” başlıklı yazısından alınmıştır. 

[3] İstanbul Adaları’nın Doğal ve Ekzotik Bitkileri. İstanbul Adaları İmar ve Kültür Vakfı Yayınları No:1

[4] Elektrikli araçların sıfır karbon emisyonuna sahip olduğu düşünülür. Yanlış. Aracın kullandığı elektriğin nasıl üretildiğine bağlı olarak değişen miktarlarda emisyon söz konusudur. Değişen, emisyonun (salımın) zamanıdır sadece. Yani emisyon, araç elektriği kullanırken değil, aracın kullanacağı elektrik üretilirken gerçekleşir.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bu han-ı iştiha…

Bugün size nüanslarla farklılaşan örneklerini sıkça görmeye alışık olduğumuz bir “halkın malı elinden nasıl alınır” öyküsü anlatacağım. Öykü bir öğretmenevi ile ilgili. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Kadıköy Kızıltoprak’taki bir öğretmenevi bu. Adı Fatma Şadiye Toptani Öğretmenevi. Bakalım neler olmuş…

Fatma Şadiye Toptani adlı hayırsever yurttaş, Esatpaşa Köşkü olarak anılan, 2744 m2 arsa üzerinde iki katlı ahşap köşk ve müştemilatından oluşan tapulu mülkünü 1952 yılında muallimler yurdu olması şartıyla İstanbul Valiliği Özel İdaresine hibe ediyor. Söz konusu hibeye ilişkin İstanbul 6’ncı Noterinde düzenlenen hibe senedinde kelimesi kelimesine şöyle yazıyor:

“İleride İstanbul Belediyesi ile Vilayeti ayrıldığı takdirde mezkûr köşk İst. Vilayeti Hususi İdaresine terk ve tefrik edilecektir. Tapuda memuru huzurunda namıma işbu hibe takririni vermeye ve hibe şartlarını her zaman için idare ve murakabeye İst. Valisi Sayın Ordinaryüs Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay’ı vekil ve idarei umura memur tayin ettim. İşbu köşkün daimi olarak Muallimler Yurdu olarak kalmasını ve maksadı hibenin hiçbir suretle değiştirilme(me)si kat’i arzumdur. Varislerimin işbu hibe(ye) hörmet ve riayet göstereceklerine emniyetim berkemaldir.”

Düzenlenen bu hibe senedi doğrultusunda, 12 Kasım 1952 tarihinde, bahçeli müştemilatı olan ahşap köşk niteliğindeki taşınmazın tapusu İstanbul Vilayeti Özel İdaresi adına düzenleniyor. Tapu senedinde taşınmazın iktisabı kısmında yine kelimesi kelimesine şu ifade var:

“Tamamı Fatma Şadiye Toptani namına kayıtlı iken hibe etmiştir. Mezkür gayrimenkul muallimler yurdu olmak ve ileride İstanbul Belediyesi ile Özel İdare ayrıldığı takdirde Özel İdareye ait olmak üzere hibe edildiğinden tescil edilir.”

Görüldüğü gibi hem hibe senedinde, hibe eden Fatma Şadiye Toptani köşkün muallimler yurdu (öğretmenevi) olarak kullanılması şartını açıkça belirtiyor hem de tapu senedinde bu şart yer alıyor. Bu şarta uygun olarak, köşk 1952-1967 yılları arasında İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından Fatma Şadiye Toptani Öğretmenler Dinlenme Yurdu olarak işletiliyor. Daha sonra 24 Kasım 1967 tarihinde düzenlenen bir protokolle yurdun idare ve idamesi İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğünün murakabesi altında Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyetine veriliyor.[1] İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği arasında 14 Ağustos 1991 tarihinde ikinci bir protokol imzalanıyor ve bu protokolde tesisin adı Kızıltoprak Fatma Şadiye Toptani Emekli Öğretmenler Evi olarak geçiyor. Tesisin yönetiminin her iki kurum tarafından ortaklaşa gerçekleştirileceği ve Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği Genel Merkezi/nin de bu tesiste bulunması da ayrıca protokol hükümlerinden. 2020 yılı başına kadar yaşananların özeti böyle.

Birdenbire ortaya çıkan vakıf!

68 yıllık süreç mayıs ayında Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği’ne gelen bir yazı ile bambaşka bir kanala giriyor. İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü derneğe gönderdiği 20.05.2020 tarihli yazıyla bahse konu taşınmazın Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na ait olduğunu, derneğin köşkteki üç odayı sekretarya olarak işgal ettiğini ve 30 gün içerisinde tahliye etmesi gerektiğini belirtiyor.

Derneğin genel başkanı Erdoğan Kadir Karadeniz’den aldığım bilgiye göre 1952 yılında sahibi tarafından öğretmenevi olarak kullanılmak şartıyla hibe edilen köşk 29 Ocak 2020 tarihinde 5737 Sayılı Yasası’nın 30. maddesine göre Sultan Selim Hanı Kadim Vakfı’na devredilmiş. Bakalım neymiş bu yasa maddesi:

5737 Sayılı Yasa Madde 30: “Vakıf yoluyla meydana gelip de her ne suretle olursa olsun Hazine, belediye, özel idarelerin veya köy tüzel kişiliğinin mülkiyetine geçmiş vakıf kültür varlıkları mazbut vakfına devrolunur.”

Özet olarak ve resmi belgelere dayanarak aktardığım köşkün tarihi ile bu maddenin uzaktan yakından ilgisi yok. Üstelik adı geçen vakfın ne olduğu da meçhul. İnternette bu gizemli vakıfla ilgili, söz konusu köşke ilişkin haberler dışında tek satır bilgi bulunmuyor. İşin özü şu; hayırsever bir yurttaş kendi mülkünü devlete, yani halka bağışlıyor. Bu bağışı yaparken de mülkün sadece öğretmenevi olarak kullanılmasını şart koşuyor. Ne var ki, bağıştan 68 yıl sonra gizemli bir vakıf ortaya çıkıyor ve devletin resmi kurumu, geçmişi belgeleriyle ortada olan söz konusu mülkün bu gizemli vakfa ait olduğunu söyleyerek, öğretmenlerimize siz işgalcisiniz, terk edin diyor.

İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu

Akıllara zarar bu idari işlem Türkiye Emekli Öğretmenler Derneği tarafından yargıya taşındı. İstanbul 4. İdare Mahkemesi 07.07.2020 tarihinde dava konusu işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verdi. İşlemin iptali istemine ilişkin dava süreci ise halen devam ediyor. Bu arada elleri öpülesi öğretmenlerimiz ve gönüllüler de herhangi bir oldubittiye meydan vermemek için öğretmenevinde nöbet tutuyorlar.

Bakalım idare, yani “köşk vakfa aittir” diyen İstanbul Vakıflar II. Bölge Müdürlüğü bu iddiasını neye, hangi belgelere dayandıracak? Açılan davaya ilişkin idarenin savunması henüz dava dosyasını girmediği için şimdilik bunu bilmiyoruz. Ancak, davaya konu idari işlemin gerekçesi dışında özet olarak aktardığım köşkün tarihçesi bütünüyle resmi belgelere dayanıyor.

Artık neredeyse her gün yeni bir iç karartıcı olayla karşı karşıya kalıyoruz. Sanki birileri bu ülkenin ne kadar maddi ve manevi birikimi varsa yok etmeye, onları toplumun elinden alıp yalnızca belli bir kesimin çıkarlarına hizmet eder hale getirmeye ant içmiş gibi. Bir yandan doğamızın en güzel, en eşsiz parçaları yerli ve yabancı şirketlerin üç kuruşluk arsız rant emellerine feda edilirken, bir yandan da devletin, yani halkın olan varlıklar kerameti kendinden menkul vakıflara dağıtılıyor. Açıkça halk yok sayılıyor, bizler yok sayılıyoruz, çocuklarımızın geleceği yok sayılıyor.

Bu durum, öyle anlaşılıyor ki böyle devam edecek. Bize düşen görev hem uyanık olmak hem de mutlaka yararlı olsa da, yalnızca sosyal medyada paylaşım yaparak gerçek çözüme ulaşılamayacağının farkına varmak. Onunla birlikte, önyargılardan arınmış, bilgiye ve akla dayanan örgütlü demokratik mücadele şart. Bizim ve çocuklarımızın haklarını bizden başka koruyacak kimse kalmadı çünkü.

*

[1] Türkiye Emekli Öğretmenler Cemiyeti (Derneği) 1964 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile kamu yararına çalışan dernek statüsü kazanmış bir sivil toplum kuruluşudur.

 

 

 

 

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğayı gerçekten seviyor muyuz?

Zaman zaman atasözleri ve deyimler sözlüğü okurum. Birkaç gün önce şöyle bir atasözüne denk geldim:

Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın.

Atasözleri çoğu zaman sayfalarca sözcükten daha çok şey anlatır. Elbette hepsi doğru ve anlamlı olmayabilir, kimisi de güncelliğini yitirmiş olabilir. Fakat zamanın süzgecinden, nesillerin deneyiminden geçip gelmenin verdiği arınmışlık bence çok değerli.

Şimdi gelelim yazının başlığındaki soruya. Diyelim ki, bütün bilimsel kurallara uyarak ve sağlıklı bir örneklemeyle Türkiye çapında bir anket yapsak ve tek bir soru sorsak; “Doğayı seviyor musunuz?” Tahminim odur ki, %100’e çok yakın oranda “evet” yanıtı verilecektir. “Hayır, doğayı sevmiyorum” diyen neredeyse hiç olmayacaktır bana göre.

Bunun iki nedeni var. Birincisi doğayı sevmediğini açıkça hissedenler, öyle olmasına rağmen bunu söylemekten çekineceklerdir. Sanırım bundan daha önemli olan ikinci neden, doğayı aslında sevmeyen pek çok insanın doğayı sevdiğini sanmasıdır. Yani insanlar doğayı sevdiklerini söylerken samimidirler bence. Fakat sevdikleri şeyin doğa değil de doğayı sevme duygusu olduğunun farkında olamıyorlar.

Sevmek, yalnızca bir duygu değil  

Galiba bunu biraz açmak gerekecek. Gerçek sevgi yalnızca bir duygu değil, duygunun tutum ve davranışlara yansımış eylem halidir. Pek çok kişiden şuna benzer şeyler duyarız: Hayvanları seviyorum ama bana yaklaşmalarını istemiyorum. Sizce bu gerçekten sevgi midir? Örneğin annenizi, sevgilinizi, çocuğunuzu seversiniz ve mümkünse sürekli onlarla temas halinde olmak ister, onlar için pek çok şeyi yapmayı göze alırsınız. Peki, kaçımız doğayı sevdiğimizi söylerken onun için bir şey yapmayı göze alabiliyoruz?

Bir şey derken sosyal medyada bolca paylaşım yapmak ya da change.org’da ha bire imza atmak değil. Bunlar da önemli kuşkusuz, fakat benim dediğim “bir şey” kendimizden fedakarlıkta bulunmakla ilgili. Örneğin, kaçımız tüketim alışkanlıklarımızda küçük de olsa değişiklikler yapabiliyoruz?

Bana öyle geliyor ki, çoğunluk arada sırada parka ya da ormana gidip yürüyüş ya da piknik yaptığı, evinde üç beş saksı çiçek yetiştirdiği için doğayı sevdiğini sanıyor. Bu insanların, belki de, Türkiye’nin dokunulmaması gereken koylarında, kıyı ekosistemlerinde yazlıkları, ormandan devşirme arsalarda konforlu evleri var aynı zamanda. Yoksa bile büyük bir bölümü bunun hayalini kuruyor ve gecesini gündüzüne katarak bunun için çalışıyor.

Son günlerde avcılıkla ilgili tepkiler had safhada. Bu çok güzel. Ama bu tepkileri gösterenlerin kaçı, bırakalım hayvansal gıdalardan uzak durmayı veya et yemekten vaz geçmeyi, hiç değilse bunların tüketimini azaltmayı aklından geçirdi?

Bunlara benzer onlarca örnek sıralayabilirim. Fakat ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Sevgi yalnızca bir duyguysa, evet, büyük çoğunluğumuz doğayı seviyoruz. Ancak sevgi sevdiğin için fedakarlıkta bulunmaksa, üzgünüm, çoğumuz doğayı gerçekten sevmiyoruz. Sevdiğimiz şey doğayı sevmek değil doğayı sevmeyi sevmek.

Bu satırları okuyanların, doğayı sevdiğini söylerken gerçekte sevmediğini düşündüğüm insanlara bir garezim olduğunu sanmalarını hiç istemem. Her yanım böyle insanlarla dolu ve benim onlarla hiçbir sorunum yok. Aralarında çok sevdiklerim de var. Düşüncelerim onları suçlama amacı gütmüyor, ama böyle düşündüğümü de saklayamam. Ayrıca, henüz eylem aşamasına geçememiş olsalar da onlar en kolay eyleme geçirebileceğimiz grubu oluşturuyor. Onlara gerçekten sevmeyi, fedakarlıkta bulunmayı öğretmek çok daha kolay. Atalarımız boşuna mı demiş; Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın…

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanın çağrısı (yeniden)

Bu yıl orman yangınları, havaların serin ve yağışlı gitmesinin de etkisiyle geç gündeme geldi. Dilimizi ısıralım, geçen seneki İzmir yangını gibi büyük ve dikkat çekici bir yangın da olmadı. Umarım ne bu yıl ne de sonraki yıllarda böyle yangınları bir daha yaşamayız. Ne var ki bu sadece bir dilek olmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü orman yangınları bir ölçüye kadar doğal koşulların sonucu. Önemli bir bölümü ise insan kaynaklı ve doğal koşulların da etkisiyle çok büyük doğa tahriplerine yol açıyor.

Geçen yıl önce Kazdağları’nda haklı ve şiddetli tepkilere yol açan maden işletmeciliği olayı daha sonra da çıkan etkili orman yangınları (yalnızca Türkiye’deki değil dünyanın çeşitli bölgelerindeki orman yangınları) nedeniyle, ormanlar uzun bir süre gündemin ön sıralarında kalmış, geniş kapsamlı tartışmalar yaşanmış ve hatırı sayılır şekilde bilgi kirliliği de ortaya çıkmıştı. Hatırlayanlar olacaktır, yayılan yangını karşı ateş yöntemiyle durdurmaya çalışan bir orman mühendisi sosyal medyada linç edildiği gibi neredeyse fiziksel olarak da linç edilecekti. Bu kargaşa ortamında ben ve dört akademisyen arkadaşım bir araya gelerek “Ormanın Çağrısı” adlı bir bildiri yayımlayarak konunun tüm taraflarını sorumlu davranmaya davet etmiştik.

Son günlerde yaşanmaya başlayan orman yangınları geçen yılki kargaşanın aynı şekilde devam edeceğinin ipuçlarını ortaya çıkardı. O nedenle bu hafta bir önceden uyarı yazısı yazmak istedim. Düşününce, geçen yıl dört arkadaşımla birlikte yazdığım çağrıdan daha iyisini yazmamın mümkün olmadığını anladım ve bu çağrıyı olduğu gibi yayımlamaya karar verdim. Yazıda geçen yıla özel bazı ayrıntılar olsa da, yazının bütünlüğünün ve akışkanlığını bozmamak için virgülüne bile dokunmadım:

Akademisyenlerden ‘Ormanın Çağrısı’ 

Başta iklim krizi ve su kıtlığı olmak üzere pek çok gelişme ile orman alanlarının azalmasının doğurduğu sorunların daha sık yaşanması ormanların önemini her geçen gün artırmaktadır. Buna rağmen hem dünya hem de ülkemiz ormanları bilinçsiz kullanımlar ve özel sektör-devlet işbirliğiyle yürütülen ekonomik kazanç odaklı “kalkınma politikaları” nedeniyle ciddi baskı altında kalmaktadır. Bu tür gelişmeler sonucunda ve artan iletişim olanaklarının etkisiyle toplumun farklı kesimlerinde ormanları koruma duyarlılığı ön plana çıkmaktadır. Ne var ki, ormanları koruma duyarlılığı; yangınlar, madencilik, yeşil yol ve HES gibi kamuoyunun gözünden kaçırılamayan ve ormanlara doğrudan zarar veren olaylar sırasında zirve yaparken, diğer zamanlarda unutulup gitmektedir.

Son birkaç hafta içinde hem Kazdağları’ndaki büyük tepki çeken maden işletmeciliği faaliyetleri hem de farklı bölgelerde çıkan orman yangınları nedeniyle, “orman” yine gündemin ilk sıralarına yerleştirmiştir. Ancak bir yandan yetkili kamu kuruluşlarının açıklamaları, diğer yandan da sivil toplumun özellikle sosyal medya üzerinden tepkileri ormanlar ve ormancılıkla ilgili bilgi düzeyinin yetersizliğini ortaya koymuş,  ormanları korumaktan çok bir kargaşa ortamının oluşmasına yol açmıştır.

Öncelikle, 180 yıllık köklü bir teşkilat olan Orman Genel Müdürlüğünün orman yangınları ile mücadele konusundaki çabaları ile orman yangınlarıyla mücadelede aktif olarak yer alarak canını ortaya koyan tüm kamu çalışanları ve gönüllülerin emeğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmek isteriz. Fakat yangınla mücadele konusunda gösterilen özverili çalışma hassasiyetinin, ne yazık ki kamuoyunu bilgilendirme konusunda gösterilemediğini belirtmek zorundayız. Orman yangınları konusunda bilgi ve deneyimi neredeyse hiç olmayan sayın Tarım ve Orman Bakanı tarafından yapılan talihsiz açıklamalar kamuoyunun kafasını iyice karıştırmış, bunun sonucunda da halkın ormancılık örgütüne karşı güveni oldukça azalmıştır. Öte yandan, bu karmaşa nedeniyle olsa gerek, konu ile ilgisi olan olmayan her kesimin hem orman hem de yangınlar konusunda dayanaksızca iddialarda bulunulmasının önü açılmıştır. Öyle ki, bu ve benzer olaylarda devlete karşı ormanı savunmaya çalışan halk algısı geniş toplum kesimleri üzerinde oluşmaya başlamıştır. Oysa ormancılığın nasıl bir tekniği varsa halkla ilişkilerin de bir tekniği vardır. Makam sahiplerinin bilgi ve deneyime değer vererek, uzmanlar tarafından doğru bilgilendirmelerin yapılmasının önünü açması şarttır. Yıllarını ormanlara ve ormancılığa vermiş orman emekçisi -eğitimli ve deneyimli- bürokrat ve teknokratların da bu tür durumlarda siyasi baskılardan kaynaklanan korku ve kaygıya kapılmadan, halkı doğru şekilde bilgilendirmesi kaçınılmaz bir gereklilik ve kamuya karşı büyük bir sorumluluktur.

Madalyonun diğer yanında ise her gördüğü fotoğrafı gerçek, her okuduğu cümleyi doğru sanan; düşünüp sorgulamadan, gerekirse bilenlere danışmadan aklına ilk geleni etkili sosyal medya hesapları yoluyla dolaşıma sokan duyarlı, fakat gereken sorumluluktan uzak yurttaşlarımızın bulunduğunu ifade etmek zorundayız.  Ormancılık dünyada 200 yıldan ülkemizde ise 150 yıldan uzun süredir eğitimi de yapılan oldukça teknik, karmaşık ve uzun erimli sonuçları olan bir bilim dalıdır. İyi niyetle de olsa kaza geçiren kişiyi karga tulumba taşımaya çalışmak nasıl yarardan çok zarar getirecekse, bilgiye dayanmayan ve “tıklanma” hevesiyle sansasyonel paylaşımlar yapmak, kampanyalar düzenlemek, “kap fidanı koş ormana” çağrıları yapmak hem ormancılık bilimini hiçe saymak, hem de kaş yapayım derken göz çıkarmak anlamına gelecektir.

Tüm bu nedenlerle aşağıda imzası bulunan, yıllarını ormancılık biliminin değişik disiplinlerindeki çalışmalara ve ORMAN DAVASINA vermiş olan akademisyenler olarak ilgili bütün taraflara şu noktaları hatırlatmayı görev sayıyoruz:

  • 1-Ormanlarda yaşanan yıkımların temelleri; ormanların gündemde olmadığı zamanlarda oluşturulan politikalarla (yasal düzenlemeler, örgütsel yapılanmalar, plan ve programlar vb.) atılır. Çözüm ormanlara zarar veren politikaların ortak akılla ve her türlü siyasi ve ekonomik çıkardan vareste düzeltilmesinden geçer. Anlık, gelip geçici hassasiyetlerin ne yazık ki anlamlı ve yapıcı sonuçlar doğurmadığı ortadadır.
  • 2-Ülke orman ve ormancılığı günlük siyasetin çok ötesinde, ulusal uzlaşı ile yürütülecek bir konudur. Ormancılık örgütünün farklı birim ve kademelerinde görev alan orman mühendislerinin büyük bir kısmının sorumluluklarını siyasetçilerin güdümüne girmeden, mesleki ve toplumsal bilinç ve duyarlılıkla yürüteceklerinden kuşkumuz yoktur. Siyasetçilerin teşkilat üzerinde amansız bir baskı kurma arzusunun olduğu bilinmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki ormancıların birinci görevi; ormanları korumak, varlığını arttırmak ve topluma çeşitli hizmetler sunmaktır. Bu görevi yerine getirmek yerine, ormancılığın siyasetçilerin güdümüne girmesinin aracı olan ve hatta bu çarpık durumdan yararlanan ormancı bürokrat ve teknokratları uyarma gereği duyuyoruz.

  • 3-Ormancı meslek kuruluşları da aynı sorumluluk altındadır. Başta Orman Mühendisleri Odası olmak üzere ki, özünde bu kurumun ormanlarımız ve ormancılığımız konusunda hassasiyetine inanmak istiyoruz, bazı ormancılık meslek kuruluşlarının ormanlarımızı yıkıma götüren bunca gelişme yaşanırken tek kelime edemeyip, hala siyasetçilerin gözüne nasıl gireriz arayışı içinde olmaları, tarih önünde hesap vermelerini oldukça güçleştirmektedir. Bu yanlış yoldan bir an önce dönmelidirler.
  • 4-Ve orman fakülteleri… Sessizlik ve suskunluk ile akademi yan yana gelemez. Ormanlarımızı ilgilendiren her konu orman fakültelerini de kurumsal olarak ilgilendirir. Orman fakülteleri geçmişte olduğu gibi bu tür konuları akademik kurullarında tartışıp ulaştığı sonuçları tüm kamuoyuyla ve yetkili kurumlarla paylaşma sorumluluğunu bir kenara itemez. Toplumsal sorumluluk anayasa ve yasalarca tanımlanmış bir akademik görevdir. Fakültelerimizin önceki yıllarda olduğu gibi şimdi de olumlu ya da olumsuz, serbestçe görüşlerini beyan etmelerinin büyük yararlar doğuracağı açıktır.
  • 5-Sivil toplum kuruluşları ve doğaseverlerin eleştirileri ve görüşleri ormancılık bilimi ile birlikte ormancılık politikalarının temel hareket noktalarındandır. Bu kesimlerin eleştiri ve görüşlerini şekillendirirken bilimsel bilgi üzerinden hareket etmesi ve doğruluğu tartışılır bilgiye kapılarını kapamaları, ormancılık ilgi grupları arasındaki uzlaşmanın ve birlikte hareket etmenin önünü açacaktır.
  • 6-Doğruluğu tartışılır bilginin itibar görmesine yol açan etkenlerden biri de yukarıda saydığımız kurumların suskunluğu ya da yetersiz, tek yönlü bilgilendirmeleridir. Orman Genel Müdürlüğü kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde etkili, hızlı ve tatmin edici bilgi akışını sağlamalı, şeffaflık konusunda hiçbir bahane üretmemelidir. İsteyen her yurttaş her türlü ihale ve sonucu ile yapılan teknik çalışmaların detaylı bilgisine ulaşabilmelidir. Aksi durumda kamuoyunda çokça karmaşaya yol açacak yorum ve değerlendirmelerin önüne geçilemez. Örneğin son İzmir yangınında halkın yeterince bilgilendirilmemesi, yangın ile kahramanca mücadele eden bir teknik elemanın kundakçı bir terörist muamelesi görmesine yol açmıştır ki, bu kabul edilemez bir hatadır. Bu noktada meslektaşımızı bilgisiz ve insafsızca eleştirenleri de en azından bundan sonraki olaylarda daha temkinli olmaya çağırıyoruz.

  • 7-Türkiye’de ormanların durumu ne yazık ki iç açıcı değildir. Envanter olarak orman alanları artıyor görünmekle birlikte bu artış nüfusu azalan, göç veren yörelerde gerçekleşmekte; nüfusu yoğun sanayi ve turizm merkezlerinde ormanlar azalmaktadır. Bunun yanı sıra ülke genelinde ormanlar biyolojik çeşitlilik kaybı, habitat parçalanması vb. niteliksel kayıplara uğramaktadır ve bu kayıplar had safhadadır. Ormanlarımızın yıkımına neden olan en büyük uygulama; orman alanlarının madencilik, turizm, altyapı vb. tesisler için ormancılık dışı amaçlarla kullanımlara tahsis edilmesidir. Ülke çapında bu amaçla yapılan tahsislerin toplam miktarı 700 bin hektara yaklaşmıştır. Vahim olan; bu tür tesislerin ekosistem bütünlüğünü bozduğu ve orman parçalanmasına (fragmantasyon) yol açtığının henüz farkına varılamamış olmasıdır.
  • 8-Yanan orman alanlarının yeniden ormanlaştırılması Anayasa gereğidir ve ormancılık örgütü bu gereğe günümüze kadar uymuştur. Sosyal medyada bolca paylaşılan ve aksi yapılıyormuş gibi algı yaratan bilgi ve belgeler gerçeği yansıtmamaktadır. Fakat yine de bu yönde kuşkusu olan yurttaşların ilgili ormancılık birimlerinden bilgi alması ve tatmin olmazlarsa yasal yollara başvurması anayasal bir haktır.
  • 9-Türkiye’de 70 yıldan fazla süredir düzenli olarak ağaçlandırma yapılmaktadır. Ağaçlandırma açısından ülkemiz hatırı sayılır bir birikime sahiptir. Bu, ülke ormancılığımızın yüz akı konularından biridir. Ancak siyasal iktidarın yalnızca kendi döneminde ağaçlandırma yapılmış veya kendi döneminde, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde çok ağaçlandırma yapılmış algısı yaratmaya dönük beyanatları gerçeği yansıtmamaktadır. Diğer yandan, “şu kadar kestik ama bu kadar da diktik” anlayışının ormancılık biliminde karşılığı yoktur. Doğal ormanlarla ağaçlandırma alanları ekosistem bütünlüğü ve niteliksel açıdan karşılaştırılamaz. Bu kapsamda yanan alanların aceleyle ağaçlandırılması yerine yöredeki doğal ağaç türlerinin tohumla gençleşmesine olanak sağlayacak yöntemler uygulanmalıdır. Bunun için özellikle kızılçam ormanlarında yanan alanların koruma altına alınması, gerekiyorsa yöreden toplanan tohumlarla takviye yapılması yeniden ormanlaştırma için yeterlidir. Böylece genetik çeşitlilik korunarak ormanların iklim değişikliğine uyumu sağlanmış olacaktır. Ormancılığın ve ormancılık politikasının birinci amacı doğal ormanların korunmasıdır ve başka hiçbir eylem bu amacın arka plana itilmesini haklı gösteremez.

Ormanlarımızın bugünkü durumunun ve geleceğinin yukarıda belirttiğimiz konuların ışığında farklı toplum kesimleri tarafından değerlendirilmesinin, ormanlarımızdaki mevcut yıkımları azaltacağını düşünüyoruz. Bu düşüncelerimizin ormanların doğa ve toplum yararına yönetilmesi konusunda atılacak adımlara bir faydası olmasını umuyor ve başta hükümet ve siyasi partiler ile ormancılık örgütü, belediyeler ve diğer devlet kuruluşları, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri olmak üzere bütün toplum kesimlerini ve tüm yurttaşlarımızı, ormanlarımızı bilimin ışığında ve ortak akılla korumaya çağırıyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyururuz.

Prof. Dr. Ünal Akkemik (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Doğanay Tolunay (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Erdoğan Atmış (Bartın Üniversitesi-Orman Fakültesi), Doç. Dr. Cihan Erdönmez (İstanbul Üniversitesi-C/Orman Fakültesi), Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu (Karadeniz Teknik Üniversitesi-Orman Fakültesi) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeter! Çekin ellerinizi ormanlarımızın üzerinden

Türkiye’de bilimsel ormancılığın başlangıcı 1937 yılında çıkarılan 3116 Sayılı Orman Yasası’na dayanır. Aynı yıl devlet orman işletmeleri kurulmaya başlanmış ve Osmanlı’dan miras müteahhit işletmeciliği rafa kaldırılmıştır. Yüzyıllardır süren halkın ormanlardan gelişgüzel yararlanma alışkanlığı yavaş yavaş kontrol altına alındıkça orman-halk ilişkilerinde gerilmeler meydana gelmiş, orman suçları artmıştır. 1946 yılında başlayan çok partili rejim siyasi propaganda aracı olarak ormanı öne çıkarmış, siyasetçiler halkın ve köylünün sorunlarını çözecek rasyonel adımlar atmak yerine ormanlara zarar veren vaatlerde bulunmayı tercih etmiştir. Orman Yasası’nda sık sık değişiklikler yapılmış ve 1950-1958 arasında orman suçlarına ilişkin dört farklı af yasası çıkarılmıştır.

1960 yılında yönetimi güç kullanarak ele alan Milli Birlik Hükümeti tarafından hazırlanan 1961 Anayasası’nda, yakın geçmişten alınan derslerden yola çıkılarak ormanları sıkı şekilde koruyan, orman suçları için genel af çıkarılmasını engelleyen ve ormanlara zarar verecek siyasi propaganda yapılmasını yasaklayan 131. madde yer almış, izleyen süreçte siyasetçilerin bu maddeye aykırı yasal düzenleme girişimleri, söz konusu koruyucu Anayasa maddesi sayesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine siyasetçilerin yeni hedefi Anayasa’nın ormanları koruyan 131. maddesi olmuş, 1969 seçimlerinden sonra Meclis’te grup kuran üç siyasi parti (Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi ve Güven Partisi) 131. maddeyi değiştirmek üzere mutabakat sağlamışlardır.

Hazırlanan tasarının Meclis ve Senato’da görüşüldüğü günlerde, 15 Nisan 1970 tarihinde toplanan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Genel Kurulu bu tasarıyı masaya yatırmış ve bir bildiri hazırlayarak kamuoyu ile paylaşmıştır. Hazırlanan bildiriden şu iki paragrafı sizlerle paylaşmak istiyorum:

“Şimdiye kadar dünya literatüründe topraklarını yellere ve sellere kaptıran, ormanlarını keçilere yediren bir memleket olarak nitelendirilen Türkiye, bundan sonra ormanlarını bilimsel gerçeklere aykırı politik mülâhazalarla harcayan bir memleket halinde tanımlanacaktır.

“Yakın gelecekte yeniden ağaçlandırılması ve orman haline getirilmesi kaçınılmaz bir zorunluluk halinde karşımıza çıkacak olan bu alanları[1], milyarlar harcamak ve uzun yıllar beklemek suretiyle vatan topraklarına yeniden katmak zorunda kalacak olan çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmayacaklardır.”

50 yıl geçti, ne değişti?

Siyasetçinin ormana bakışı hiç ama hiç değişmedi. Orman siyasetçi için önce oy sonra da belirli kesimlere kazandırılacak para kaynağı oldu daima. Üzülerek söylemek gerekiyor ki, aradan geçen 50 yılda, istisna mahiyetindeki olumlu adımları ve kendini mesleğine ve ormana adamış ormancıların fedakarca çabaları ile oluşan başarıları bir kenara bırakacak olursak, ormanlarımız hep kan kaybetti. Bakmayın siz fiyakalı ağaçlandırma rakamlarına. Evet, ağaçlandırma ormancılığımızın 1940’ların ortasından beri süregelen parlak yüzüdür. Ne var ki madalyonun diğer yüzünde ormanlarımızda açılan derin yaralar yer almaktadır ve bu yaraların neredeyse tamamının altında yasal düzenlemeler ve siyasi kararlar yatmaktadır.

Öyle ki her uyandığımız yeni gün, acaba bugün siyaset ormanlara nasıl müdahale etti, ormanlarımıza zarar verecek hangi düşünce ve projeler geliştirildi sorusunu kendi kendimize yahut arkadaşlarımıza sorar olduk.

Değiştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği ve Orman Yasası’nda[2] değişiklik teklifi

Sınırlı sayıda medya kuruluşu haber haline getirdiği için bilenleriniz olacaktır; Zaten çok tartışılmakta olan, pek çok maddesi eleştirilen Ağaçlandırma Yönetmeliği 23 Ekim 2019 tarihinde değiştirildi ve yapılan değişiklik sonucu yenilenen Özel Ağaçlandırma Tamimi 26 Mart 2020 tarihinde yayımlandı. Yapılan değişiklikler ormanlarımız için ne anlam ifade ediyor, teknik ayrıntıya girmeden ve sadece en önemlilerini özetlemeye çalışayım:

  • Özel ağaçlandırma adı altında devlet ormanlarında ve hazine arazilerinde, deniz ve göllere sıfır araziler de dahil olmak üzere yapılaşma olanakları artırılıyor.
  • Devlet ormanlarında bulunan ve ekolojik açıdan en az ağaçlarla kaplı alanlar kadar değerli olan açıklıklarda, mevcut doğal yapıyla uyumlu olmayan uygulamaların (yörede doğal olarak yetişmeyen meyve ağaçları ye da tıbbi-aromatik bitkiler veya otsu bitki türleri yetiştirme vb.) önü daha da açılıyor.
  • Köy tüzel kişilikleri tarafından yapılan özel ağaçlandırmalar için devlet ormancılık örgütü tarafından verilen plan-proje yapma desteği kaldırılarak köy tüzel kişilikleri özel ormancılık bürolarına muhtaç hale getiriliyor.

Biz tam da bu değişiklikler üzerinde çalışırken, bir de baktık ki TBMM’ye 6831 Sayılı Orman Yasası’nı değiştirmek üzere bir yasa teklifi sunulmuş. Söz konusu yasa 1956 yılında yayımlanmış ve günümüze kadar tam 41 kez değiştirilmiş. Bu değişikliklerin 25 tanesi 2002 yılında sonra yapılmış. Geri kalanların önemli bir bölümü de 1980’li yıllarda. Yani tek parti iktidarı dönemlerinde ve kapitalist ekonomi anlayışının en vahşi şekilde uygulandığı süreçlerde. Yapılan değişikliklerin hemen hepsi tüm halkın ortak varlığı olan ormanların, halkın geneline hizmet eder durumdan (ekolojik işlevden) belirli kesimlere hizmet eder duruma (ekonomik işleve) dönüştürülmesiyle ilintili. Belki bahsettiğimiz yeni teklif öyle değildir, niye hemen kötüye yoruyoruz ki? Bakalım (mı?):

  • Özel (sahipli arazi üzerindeki) orman da olsa, bazı orman alanlarının orman tanımı dışarısına çıkarılmasına, yani orman alanlarının daraltılmasına dönük bir madde ilk adımda karşımıza çıkıyor. Kendi arazilerinde emekle orman yetiştirenlerin bazı sorunlarını çözmek amacıyla yapılıyormuş gibi gerekçelendirilen bu madde, niyeti baştan ortaya koyuyor. Oysa amaç gerçekten sahipli arazide emekle orman yetiştirenlerin sorunlarını çözmek olsaydı çok daha basit ve ormanı koruyan yöntemlerle bu sorunlar çözülebilirdi. Nitekim, Türkiye Ormancılar Derneği Denizli Şubesinin isteği ile Denizli’nin Çal ilçesinde (Türkiye’de sahipli arazide orman kurma çalışmalarının en yaygın olduğu ilçedir ve bu nitelikte başka bir yer bulunmamaktadır) sahipli arazide yapılan orman yetiştirme çalışmalarını incelemiş, sorunlara çözüm önerileri üretmiş ve derneğin yayın organı olan Orman ve Av Dergisi’nin son (Nisan-Mayıs 2020) sayısında yayımlamıştık.
  • Bir diğer değişiklik önerisi ile ormanlarda odun dışı orman ürünlerini mamul ya da yarı mamul olarak işleyecek tesislerin kurulmasının önü açılmaya çalışılıyor. Odun dışı orman ürünlerinin önemli bir bölümünün ilaç endüstrisinde, kozmetik üretiminde ve kimya endüstrisinde kullanıldığı düşünüldüğünde, bu teklifin ormanlarda kocaman fabrikalar kurulmasının önünü açtığını anlamak çok güç olmayacak. Bilmem başka bir şey söylememe gerek var mı?
  • Torbada bulunan bir diğer maddeyle de yine ormanlarda savunma maksatlı tesisler ile bunların müştemilatının yapılması mümkün hale getiriliyor. Hep şunu söylüyorum: “Ormanda her şey yapılabiliyor, bir tek orman olarak kalamıyor orman.” Ama siyasetçilerimiz ormanda yapılması mümkün onlarca tesisin içinde yer almayan bir şeyler bulup ortaya çıkarmakta pek mahirler. Ve hemen kağıdı kalemi ellerine alıp teklifi yazmaya başlıyorlar. Keşke bu emeklerini ormanı orman olarak korumak için harcasalardı…

Çok şey geliyor insanın içinden söyleyecek. Ama daha fazla söze gerek var mı? Bilmiyorum, emin değilim. Her şey o kadar açık ki. Her şey o kadar ortada ki… Ne demişti üzerimizde karşılığının ödenmesi mümkün olmayan hakları bulunan hocalarımız 1970 yılında? çocuklarımız ve torunlarımız bizleri herhalde hayırla anmıyacaklardır.”

Ellerinden öperim o cesur hocalarımızın, onların çocuğu sayılırım. Siyasetçiye korkusuzca kafa tuttukları 1970 yılında doğdum. Bizlere teslim ettikleri bayrağı düşürmemeye çalışıyoruz. Ormana elini uzatana, kim olduğuna bakmadan “çekin elinizi” demek boynumuzun borcu, mesleğimizin onuru. Ama korkarım sözümüzün pek değeri yok, bizim çocuklarımız da hayırla anmayacak bizleri.

*

[1] Anayasa değişikliği ile kaybedilecek orman alanları kast ediliyor.

[2] Gıda, Tarım ve Orman Alanlarında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Teklifi

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-2

Geçen hafta Cahit Külebi’nin halkçı yanından, şiirinin halkçı özelliklerinden bahsetmiştim. Şimdi biraz da onun şiirinin doğayla ilişkilerine bakalım.

Önce onun, kendi şiiri üzerindeki düşüncelerine, hem de yine şiirle dile getirdiği düşüncelerine göz atalım. Geçen hafta ilk kısmını verdiğimiz “İlk ustam oldu benim halk…” diye başlayan Şiir Yöntemim adlı şiirinin ikinci kısmıyla başlamakta yarar var:

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim.

Evet, yanlış okumadınız. Ozan şiirlerinin doğayla yontulduğunu söylüyor. Gerçekten de Cahit Külebi şiirlerini okurken her an karşınıza bir doğa figürü çıkacağını düşünürsünüz. Belki bir Yaşar Kemal değildir Külebi doğayı sanatının içine katmak konusunda, ama onun seviyesine çıkabileni bulmak da hiç kolay değil. Diğer ozanlarla karşılaştırıldığında az denilebilecek sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, şiirlerinde kullandığı hayvan ve bitki türü sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. İlk anda aklıma gelenleri sıralamak gerekirse;

Hayvanlar: At, serçe, karınca, kırlangıç, keçi, kedi, öküz, kuzgun, balıkçıl, ceylan, üveyik, kurt, solucan, turna, fare, kartal, kertenkele, salyangoz, inek, sinek, teke, koyun, köpek, horoz, tavuk, fil, geyik, tavus, sansar, güvercin…

Bitkiler: Çiğdem, söğüt, tütün, lahana, erguvan, gül, elma, nilüfer, ceviz, iğde, nergis, karpuz, kavun, zerdali, karaçalı, lavanta, kavak, çınar, badem, gelincik, ayva, haşhaş, zambak, karanfil, andız, çağla, lale…

‘Ozanlığımı doğabilim öğretmenim etkiledi’

Şiirlerde geçen bitki isimleri hayvan isimlerinden daha fazladır. Bu bir ölçüde olağan karşılanabilir. Ancak bir ölçüde de lise yıllarındaki bir öğretmeniyle ilişkilidir. İçi Sevda Dolu Yolculuk[1] adlı kitabının Hakkı Efendi adlı bölümünde Cahit Külebi Sivas Lisesindeki bir öğretmeninden bahseder:

“Orta ikinci sınıfta Fransa’da öğrenim görmüş, Darülfünun’daki müderris muavinliğini bırakarak Sivas’a gelmiş bir doğabilim öğretmenimiz vardı. Okulda laboratuvar bulunmadığı halde, bulur buluşturur, deneyler yapardı. Birkaç bitkibilim tablosu da getirtmişti. O tablolar bana doğayı, bitkileri ve renkleri sevdirdi. Ozanlığımı etkiledi dersem abartmış olmam.”

Hayvanlar arasında en çok adı geçen kuşkusuz attır Külebi şiirlerinde. Sadece at olarak değil, aynı zamanda kısrak, tay, beygir gibi atla ilişkili isimleri kullanmakta oldukça cömerttir ozan. Muhtemeldir ki bunda askerliğini süvari olarak yapmasının payı büyüktür. Yukarıda adı geçen kitaptaki Nahif 1 ve Nahif 2 isimli bölümler onun askerlik anılarıdır diyebiliriz.

Cahit Külebi şiirlerinde doğayı ya da doğanın değişik unsurlarını benzetme yapmak amacıyla bolca kullanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “Kuş sürüleri gibi darmadağın…” der Yağmur Altında adlı şiirinde. Şimdi İzmir’de adlı şiirinde ise “Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi/Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…” demektedir. Köy Öğretmenleri II şiirinde “Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli…” derken, Alacakaranlıkta adlı şiirinde ise “Irmaklar gibi yavaş yavaş.” demektedir.

‘Önce gelincikleri yolduk…’

Cahit Külebi için doğa ve doğanın unsurları asla bir benzetme aracı olarak kalmamıştır. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir halk ozanı olarak doğayı gözlemiş, şiirlerinde bu gözlemlerini kendine has üslubuyla dile getirmiştir. Yangın şiirinin ilk iki dörtlüğüne birlikte bakalım:

Önce gelincikleri yolduk,

Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,

Ardından andızları devirdik

Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.

 

Sonra sıra ormanlara geldi,

Yüz binlerce dönüm ateş yaktık,

Sivas’a kadar gidip bulduk,

Dikili tek ağaç bırakmadık.

Aslını söylemek gerekirse, 1990’larda bilimsel literatürde adı geçmeye başlayan ve doğa yıkımlarını odağına alan edebi eserleri ifade etmek için kullanılan çevreci eleştiri (ekokritizm), adı konmamış olsa da Cahit Külebi şiirlerinde ve Yaşar Kemal romanlarında çoktan başlamıştır. Bakın ozan yitip giden gençliklerini nasıl anlatıyor Yitmiş adlı şiirinde;

Yurdumuzun toprakları gibi,

Yağmur sularıyla akıp gittik.

Ormandık yaktılar bizi

Gençliğimizi bilemedik.

Doğanın ilham verdiği destan

Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda adlı 13 bölümden oluşan destanda bile Anadolu’yu, çaresizliği, isyanı, kahramanlığı anlatırken sık sık doğadan yararlanır. II. bölümde “Tarlalar kadar, ırmaklar kadar durgun analar” der, örneğin. VII. bölümde kahramanlığa doğa da hizmet eder onun dizelerinde:

“Irmaklar suyundan faydalattı/Ağaçlar daldasından.” Yenilmezliği, yine doğayla anlatır ozan VIII. bölümde: “Kuzumuz var, yaylalarda meleşir/Çeşmemiz var, gece gündüz söyleşir/Yazımız var, pehlivanlar güreşir/Bu toprağa kimse girememiştir.”

Cahit Külebi’nin bütün şiirleri orta büyüklükte bir kitapta toplanmıştır. Onu anlamak için elbette bu yazı yetmeyecek. En iyisi siz bir an önce bu kitaptan bir tane edinin ve Külebi şiirini kendiniz keşfedin. Eğer hala keşfetmediyseniz tabii. Ben de, izninizle bu yazıyı Yurdum şiirinden bir bölümle tamamlayayım:

1917 senesinde

Topraklarında doğmuşum,

Anamdan emdiğim süt

Çeşmenden, tarlandan gelmiş,

Emmilerim sınırlarında

Seninçin dövüşürken ölmüşler,

Kalelerinin burcunda

Uçurtma uçurmuşum.

Çimmişim derelerinde,

Bir andız fidanı gibi büyümüşüm

Topraklarının üstünde.

*

[1] Bilgi Yayınevi, 2007.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-1

Bugün Cahit Külebi’nin 23’üncü ölüm yıldönümü. Ozanın 1917’nin 20 Aralık günü Tokat Zile’de başlayan hayatı 20 Haziran 1997’de Ankara’da son buldu. Fakat 80 yıllık bu onurlu yaşam biz hayranları için, sayıları çok olmasa da şiirler, denemeler, yaşanmış ve yazılmış anılar bıraktı.

İtiraf etmeliyim ki ilk gençlik yıllarımda Külebi’yi tanımadım. Daha doğrusu yakından tanımadım, çok fazla dikkatimi çekmedi. Ne zaman ki sevgili dostum Erdoğan’dan[1] şu dizeleri duymaya, hem de öyle böyle değil, sık sık, yerli yersiz duymaya başladım, Külebi’ye olan ilgim, ilgimle birlikte bilgim ve sevgim arttı[2];

“Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Niksar’da evimdeyken

Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti,

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti.

Yine kamyonlar kavun taşır,

Fakat içimdeki şarkı bitti.”

Cahit Külebi aslen Erzurum kökenlidir. Ama çocukluk yılları Tokat’ın Zile (Çeltik köyü), Artova (Çamlıbel) ve Niksar ilçelerinde geçer. Liseyi Sivas’ta okur. Anadolu’nun göbeğinde geçen bu yıllar onda hem halk hem de doğa sevgisini perçinler. O bir halk ve doğa ozanıdır. Sanırım bunda henüz lise yıllarındayken bazı büyük ozanlarla tanışma şansını yakalamış olmasının etkisi büyüktür. Külebi Sivas Lisesinde öğrenciyken Ahmet Kutsi Tecer[3] bu okulda hem öğretmen hem de müdür yardımcısıdır. Okula sık sık bazı ozanları getirtmekte ve öğrencilerin onlarla sohbet etmesini sağlamaktadır. Cahit Külebi o dönemi şöyle anlatır[4]:

Ozanların çalıp çağırdıkları toplantılara gidebilme olanağı bulamamıştık ama Kutsi Bey okulda onlara konser verdirirdi. Daha da önemlisi okulun bahçesinde taşların üzerine onlarla oturur, günlerce konuşurduk. Kimi arkadaşlar da katılırlardı. Veysel, Ali İzzet, Talibî, Meslekî, Ağa Dayı. Günlerce bana ışık saçtılar.”

Bir başka büyük ozan Gülten Akın[5] onun için “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi toprağından, birikmiş halk kültüründen gelen gelenekten besledi” der. Muzaffer İlhan Erdost[6] Külebi’nin şiirini şöyle niteler: “…Dolayısıyla, halkın özlemini yansıtan yalın söyleyişi, içten konuşma dili, Külebi şiirinin sesine belirleyici olarak girmekle kalmıyor, halkın yaşam felsefesini (anlayışını) şiire yansıtmakta da önemli bir etken oluyor.”

Emin Özdemir[7] de Külebi’nin şiirinden derlediği yerel halk terimlerine örnekler vererek onun halkçı yanını ortaya koyar:  “Teker, emmi, hayın, bıldır, güleş, gömeç, akça, fışkı, zemheri, arık, güleç, yalaz, ışkın, çaşı, teç, lavaş.”

Aslında Külebi’nin halktan nasıl beslendiğini doğrudan kendi dizelerinde de bulabiliriz. Bakalım Şiir Yöntemim adlı şiirinin ilk kısmında iki ustasından birini nasıl anlatıyor ozan.

“İlk ustam oldu benim halk,

Belleğimde akıp giden ırmak.

Köylü diliyle türkü çağırdım

Onlarla gülüp ağlayarak

…”

Külebi, içinde yaşadığı halkın sorunlarını daima şiirinde ön planda tuttu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında doğup Kurtuluş Savaşı ile büyüyen, devrimleri yaşayan bir ozanın tarihte benzeri az görülebilecek bu büyük halk direnişine tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim kalmamıştır da. Atatürk sevgisini her ortamda açıkça vurgulayan ozan 1950 yılında, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı 13 bölümden oluşan dördüncü şiir kitabını yayımlar. Kuşkusuz bu eserin yazılış ve yayımlanış tarihi ile karşı devrim arayışlarının güçlenmesi arasında bağ kurulabilir. Kitabını “Atatürk’e, birlikte savaşanlara ve çocuklarına” adayan Külebi, pek çoklarına göre kısa bir destan[8] olan bu eserine şöyle başlar:

“Edirne’den Ardahan’a kadar

Bir toprak uzanır,

Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar

Ardahan’dan Edirne’ye

Edirne’den Ardahan’a kadar…”

Ozan eserde (destanda) daha sonra sırayla ulusun durumunu, karamsar tabloyu, Samsun’a yanaşan gemiyi, ulusun özgürlük aşkını, vuruşmaları, zaferi ve Ata’ya minneti anlatır. Destanın son iki dizesi şu şekildedir:

“Binler yaşa, yurdumuza hizmeti büyük!

Kemal Paşa! Ölümsüz insan! Şanlı Atatürk!”

Cahit Külebi’nin yaşamı ozanlığının dışında değişik kamu görevleriyle ve Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla geçer. Külebi’nin çok fazla şiir yazdığı söylenemez. Tüm yaşamı boyunca 150 civarında yayımlanmış şiiri bulunmaktadır. Kuşkusuz yayımlanmamış olanlar da olmalı. Ozan halk diliyle, yalın bir anlatımı tercih ettiği gibi az sözle çok şey anlatmayı seçmiş olmalı. Daha önemlisi ise ozanın ilk şiirleri ile son şiirleri arasında gerek tarz gerekse içerik yönünden neredeyse hiç farkın bulunmamasıdır. Bakın son dönem şiirlerinden Acı Dönem-II’de halkının durumunu nasıl anlatıyor:

“…

Ve halkın değil mi baştan başa

Yoksul, umutsuz, bezgin?

Bir ağaç gibi kurumuş

Suyu çekilmiş ülkemizin.

İnsanın değeri yok sinek kadar,

Yalan, kandırmaca, vurgun,

Halkımızın bir ucu savurmacada,

Bir ucuysa dibinde yoksulluğun.

…”

Külebi’nin kalbinin yarısı halkı için atmış, dizeleri, ustası olan halkını anlatmıştır. Diğer yarı ise halkın içinde yaşadığı, parçası olduğu doğaya, Külebi şiirinin ikinci ustasına ait. Haftaya diğer yarıya göz atacağım…

*

[1] Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi.

[2] İstanbul adlı şiir, ilk kitabı Adamın Biri’nden.

[3] Ahmet Kutsi. Soyadı Yasası çıkınca Sivas’ı çok sevdiği için Tecer Dağı’ndan dolayı Tecer soyadını almıştır.

[4] İçi Sevda Dolu Yolculuk, Bilgi Yayınevi, 2007, s. 61.

[5] Külebi’nin Şiirine Genel Bir Bakış- Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 11.

[6] Cahit Külebi’nin Şiirinde Anadolu -Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 29.

[7] Halk Şiiri ve Cahit Külebi. Cahit Külebi’ye Saygı,   Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 19.

[8] Atatürk Kurtuluş Savaşında”nın Özellikleri ve Önemi, Ali Püsküllüoğlu, Cahit Külebi’ye Saygı. Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 53.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır -2

Geçen yazıdaki verileri FAO tarafından yayımlanan State of the Wolrd’s Forests 2018 raporundan almıştım. Bu yazımda aynı rapordan devam edecektim. Fakat aradan geçen bir haftada FAO aynı raporun 2020 yılı için olanını yayımladı. O nedenle bu yazıda aktaracağım bilgilerin her iki raporundan da yararlanılarak oluşturulduğunun bilinmesini isterim.

Su, toprak ve ormanlar

Yaşamak için olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızın başında su ve toprak geliyor. Ormanlar su ve toprak koruma açısından yeri doldurulamaz bir öneme sahip. Ormanların akarsu akışlarını düzenlemek, yer altı sularını beslemek, buharlaşma yoluyla bulut ve yağış oluşumuna etkide bulunmak, suyu kirleticilerden arındırmak, sedimantasyonu önleyerek baraj ve göletleri korumak gibi işlevlerini çoğu zaman gözümüzden kaçırıyoruz. Oysa gezegendeki kullanılabilir suyun %75’inden fazlasının kaynağı ormanlar. Bu su, günlük kullanımdan tarıma, endüstriden çevresel amaçlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.

Diğer yandan, su en önemli temizlik aracı ve bundan mahrum oldukları için her yıl milyonlarca insan hastalanıyor ya da yaşamını yitiriyor. Aynı şekilde, ormanlar olmadan toprakların korunması da olanaklı değil. Temel besin kaynaklarımızın yetiştiği tarım alanlarındaki toprakların korunması bile ormanlarla ilişkili. Fakat her ne hikmetse bütün bu yaşamsal işlevler kalkınma denilen kavramın içinde hiçbir yere oturtulmuyor ve ormanlara sadece üretilen odunun parasal karşılığı kadar değer atfediliyor. Oysa dünyada, bölgelere göre değişmekle birlikte ormanların çok önemli bir bölümü öncelikli olarak odun üretimi amacıyla değil su ve toprağı korumak amacıyla yönetiliyor. Aşağıdaki şekil bu durumu bölgeler ve ülkeler bazında gözler önüne sermeye yeterli olsa gerek.

Kentler ve ormanlar

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Oysa kentler toplam karasal alanın %3’ünden daha az yer kaplıyor. Buna karşılık toplam karbon salımının %78’i, evsel su kullanımın %60’ı ve endüstriyel odun kullanımının %76’sı kentlerde gerçekleşiyor. Kentlerin içindeki ve civarındaki ormanlar ile ağaçlık alanlar kirlilik önlemekten, karbon tutmaya, enerji tasarrufundan sel ve taşkınları önlemeye kadar pek çok önemli işlevi yerine getiriyor.

Ne yazık ki son zamanlara kadar bu işlevler pek fark edilmediği gibi daha da yakın zamanlara kadar bu işlevlerin parasal karşılıkları konusuna çok fazla kafa yorulmadı. Ancak hepsi yaşam kalitesi ile ilgili olan bu vazgeçilemez işlevlerin bir de parasal karşılığı var. Amerikan ormancılık örgütü (US Forest Service) sözünü ettiğimiz işlevlerin parasal karşılığını hesaplamak amacıyla i-Tree Eco adlı bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle Londra kenti içindeki ve civarındaki ormanlar ve ağaçlık alanların (8 milyon 421 bin adet ağaç ve ağaçlık alanların toplam alana oranı %14) yarattığı ekonomik değer şu şekilde:

  • Kirlilik önleme: 126 milyon 100 bin GBP
  • Karbon tutma: 4 milyon 790 bin GBP
  • Sel-taşkın önleme: 2 milyon 800 bin GBP
  • Gölgeleme yoluyla enerji tasarrufu: 260 bin 600 GBP
  • Karbon salımını azaltma: 54 bin 600 GBP

Yalnızca %14’lük ağaç örtüsüyle böyle bir ekonomik değer oluşuyorsa, yarıya yakını orman olan İstanbul’da ormanların nasıl bir ekonomik değer oluşturduğunu varın siz düşünün. Ve bizim bu ormanlara yoldu, havalimanıydı, köprüydü, kanaldı diyerek yaptıklarımızın maliyetini.

Ormanlar ve sağlık

Ormanların hem beden sağlığı hem de mental sağlık üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyan binlerce araştırma var. Dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle büyük yerleşimlere yakın noktalardaki bazı orman alanları sağlık üzerindeki olumlu etkileri gözetilerek yönetiliyor. Türkiye’deki ilk örneği İzmir Orman Bölge Müdürlüğünün yaşama geçirdiği Balçova Terapi Ormanı.

Biz ormanları hangi amaçlarla yönetirsek yönetelim ormanlar ve ağaçlar insan sağlığı üzerinde olumlu etki yaratmaya devam ediyorlar. Bu etkiler yaşamsal açıdan parayla açıklanamayacak bir öneme sahip elbette. Fakat böyle olması sağlık harcamalarının azalması açısından hem devlet bütçeleri hem de kişisel gelir-gider dengeleri üzerindeki etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez. Diğer yandan ormanlar ve bitkiler değişik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların en önemli hammaddesini oluşturuyor.

Bugüne kadar çoğunluğu ormanlarda yetişen 28 bin bitki türünün tıbbi kullanımı kayıt altına alınmış durumda. Kayıt altına henüz alınmayanların ise bundan kat kat fazla olduğu düşünülüyor. Sorarım size bunun ekonomik karşılığını hesaplayabilir misiniz? Üstelik orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hastalıkların yarattığı tabloyu hiç konuşmadık bile. Covid-19 küresel salgınını yaşamaya devam ettiğimiz bu süreç bize doğa tahribinin yalnızca sağlık açısından değil ekonomik açıdan da ne kadar pahalıya mal olacağını göstermedi mi? Teknik olarak zoonotik adı verilen ve hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar olan malarya, uyku hastalığı, HIV, ebola, SARS-CoV2 gibi Covid-19 da ormanların tahrip edilmesi ve insan popülasyonlarının ormana daha fazla müdahale etmesinin açık sonuçlarından.

İnsanın doğaya ve ormanlara müdahalesinin asıl önemli sorunu etik boyuttan kaynaklanıyor, buna kuşku yok. Diğer canlıların yaşam haklarına bu derece fütursuzca saldırmak kabul edilebilir olmamalı. Ne var ki, çoğu zaman bu çirkin eylemler kalkınma denilen ve çoğunlukla parasal çıkarları ön planda tutan bir kavramla savunulmaya çalışılıyor. Oysa bu ve önceki yazıda özetlemeye çalıştığım ve yer veremediğim diğer örnekler gösteriyor ki ormanlar aynı zamanda parasal açıdan da bizlere çok ama çok büyük yararlar sunuyor. Gerçek şu ki, ormanların benim aktardığım parasal yararları çoğunlukla kamusal ağırlıklı ve bu yararlardan herkes faydalanıyor. Oysa ormanların tahribiyle ortaya çıkan parasal kazanç kesinlikle kamusal değil. Yani madencilikten turizme, tarım alanı elde etmek amacıyla orman açmaktan yol, kanal, havalimanı gibi altyapı yatırımlarına kadar kalkınma şemsiyesiyle masum gösterilmeye çalışılan eylemler sadece ve sadece sınırlı bir zümreye para kazandırırken, oluşan orman tahriplerinin bedelini kamu, yani toplumun tamamı ödüyor.

Sözün hülasası, ormanları korumak kesinlikle kalkınma karşıtlığı değildir. Ormanları korumak toplumun tamamının, kalkınma da dahil ormanların bütün yararlarından adil bir şekilde faydalanması anlamına gelir. Oysa ormanları korumayı kalkınma karşıtlığı olarak etiketleyenlerin istediği şey toplumun değil yalnızca belirli bir zümrenin kalkınması, servetlerinin üstüne servet katmasıdır. Bunu her platformda somut verilerle, sayılarla kanıtlamaya hazırım. Var mı tersini iddia eden? Hodri meydan!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır-1

Son iki yazımda dünya ormanlarının durumunu ve gidişatını FAO verileriyle ortaya koymaya çalıştım. Tablo hiç de iç açıcı değil, maalesef. Ormanlar hakkında çok yazı yazdım, çok konuşma yaptım. Doğal bu, çünkü ormanlar benim işim. Yazdıklarım ve söylediklerim genelde takdir gördü. Elbette bunlardan hoşlanmayanlar da var. Eleştiriye açığım. Bana en çok yöneltilen eleştiri şu: “Orman orman diyorsunuz ama ülkemizin kalkınmaya da ihtiyacı var, siz kalkınmayı istemiyor musunuz?”

Dün Dünya Çevre Günü’ydü. 1972 yılının 5 Haziran’ında Stockolm’de toplanan BM Dünya Çevre Konferansı’na istinaden her yıl 5 Haziran tarihi Dünya Çevre Günü olarak kutlanıyor. Stocholm’den tam 20 sene sonra BM konferansı bu kez Rio’da toplandı. Ancak adına küçük bir ekleme yapıldı. Rio’da yapılan konferansın adı BM Çevre ve Kalkınma Konferansı idi. Çünkü neredeyse önceki 10 yıl çevre ile kalkınma arasındaki çelişkiyi konuşmakla ve bu çelişkiyi uyumlu hale getirme arayışlarıyla geçmişti. Nitekim 1987 yılında yayımlanan Brundtland Raporu[1] bu çelişkiyi çözmek amacıyla Sürdürülebilir Kalkınma kavramını ortaya atmıştı.

2015 yılında BM, bu sefer, 2030 yılı için sürdürülebilir kalkınma amaçlarını[2] tanımladı. 17 amaç, 169 hedef ve 230 göstergeden meydana gelen ve kısaca SDGs olarak anılan bir eylem planı olan bu çalışma pek çok ulusal ve uluslararası çalışma için kılavuz rolünü üstlendi. Şimdi, gelin biz de bu kılavuzun eşliğinde dünya ormanlarına bir göz atalım.[3] Acaba ormanları korumak kalkınma açısından bir anlam taşıyor mu, ormanlar kalkınmayı destekliyor mu yoksa tam tersine, kalkınmayı baltalıyor mu?

Ormanlar yalnızca bitkilerin ve diğer hayvanların değil insanların da yaşam alanıdır

Tropikal ormanlar ve savanların içinde ya da civarında yaklaşık 820 milyon insan yaşıyor. Üstelik bu insanların 251 milyonu günlük 1,25 dolar gelir limitinin altında. Yani toplumun en yoksul kesimi. Bu durum yalnızca tropikal alanlarda değil dünyanın hemen bütün azgelişmiş bölgelerinde benzer nitelikte. Örneğin Türkiye’de 2018 yılı verileriyle 22 bin 847 orman köyü, yani ormanın içinde ya da bitişiğinde bulunan köy bulunuyor. Bu köylerde yaşayan nüfus ise 6 milyon 827 bin 500. Orman köylüleri sosyo-ekonomik açıdan toplumun en alt düzeyini oluşturuyorlar ve yaşamsal açıdan ormana sıkı sıkıya bağlılar.

Orman işçiliğinden elde edilen gelirler, odunun yapacak ve yakacak olarak kullanımı, odun dışı orman ürünlerinin hem gıda olarak kullanımı hem de toplanıp ticaretinin yapılması, ekoturizm etkinliklerinden elde edilen gelirler (alan kılavuzluğu, hediyelik eşya satışı, konaklama, yeme-içme hizmetleri vb.), karma tarım-ormancılık[4] faaliyetleri gibi pek çok unsur ormanlarda yaşayan insanların ormanla özdeşleşmiş bir kadere sahip olduklarını gösteriyor. 2014 yılında Afrika, Asya ve Latin Amerika’nın tropikal bölgelerindeki 7 bin 978 hanede yapılan bir araştırmaya göre hane gelirlerinin yaklaşık %22’si orman kaynaklarına bağlı. Dolayısıyla ormanları korumak aynı zamanda ormanla kader ortaklığı yapan bu insanları da korumak anlamına geliyor.

Ormanlar dünyanın büyük bir bölümü için hala önemli bir enerji ve gıda kaynağı

Günümüzde dünya çapında ormanlardan elde edilen odunun yaklaşık yarısı (1,8 milyar m3) ısınma, pişirme ya da küçük ölçekli üretim faaliyetleri (tuğla yapımı veya odun kömürü üretimi vb.) için yakacak odun olarak kullanılıyor. Bölgesel olarak bakıldığında ise Afrika’da üretilen odunun %90’ı Asya’da üretilen odunun ise %60’ı hala yakacak olarak, yani asli enerji kaynağı şeklinde kullanılıyor. Türkiye’de bu oran %25 civarında. Bu şu anlama geliyor: Ormanlar olmadığı zaman dünyanın en yoksul insanlarının enerji kaynağı da kalmıyor. Aşağıdaki şekilde dünya toplam enerji tüketiminde biyokütle enerjisinin payı gösteriliyor.

Ormanlar, içinde ya da civarında yaşayan insanlar için gıda açısından da çok büyük anlam taşıyor. Her 7 insandan biri yetersiz beslenme sorunu yaşıyor. 2030 yılında dünya nüfusunun 9,1 milyara çıkacağı ve %70 daha fazla gıdaya ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Ormanlar yalnızca doğrudan bitkisel ve hayvansal gıda kaynağı olarak değil, aynı zamanda tarım alanlarının civarındaki ekolojik dayanıklılığı artırmak ve pişirme için enerji temin etmek yoluyla da gıda güvenliğine katkıda bulunuyor. İklim krizi nedeniyle oluşacak aşırı hava olayları gibi olağan dışı durumlarda ormanların tarım alanlarına göre daha az hassas ve daha dayanıklı olan yapısı, onların gıda güvenliği açısından taşıdıkları önemi bir kat daha artırıyor.

Ormanlar cinsiyet eşitliği açısından önemli fırsatlar sunuyor

Ormanlarla ilgili işlerde kadın istihdamı erkeklere göre çok daha yüksek. Örneğin yakacak odun toplama ve odun kömürü üretimiyle dünya genelinde 850 milyon kişi uğraşıyor ve bunların %83’ü kadın. 135 farklı toplulukta yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre bitkisel gıda toplama işlerinin %79’unu kadınlar yapıyor. Kadınların ormancılık tabanlı işlerde daha fazla rol alması dolaylı olarak onların ekonomik ve politik açıdan da güçlenmelerine, kadın-erkek eşitsizliğinin azalmasına yol açıyor. Elbette yüzde yüz paralel bir ilişki olmasa da kadınlar ürettikçe daha özgür ve daha güçlü hale geliyorlar. Kadınların bu tür işlerde çalışmasının hemen tamamen gelişmekte olan ülkelerde olduğunu düşündüğümüzde, ormanların kadın-erkek eşitliği açısından taşıdığı önem de kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Sanmayın ki hepsi bu. Hayır, bu kadar değil, çok daha fazlası var. Haftaya kaldığım yerden devam edeceğim.

*

[1] Başkanlığını dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland yaptığı için Brundtland Komisyonu olarak da anılan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu tarafından hazırlanan Ortak Geleceğimiz (Our Common Future) adlı rapor.

[2] 25 Eylül 2015 tarihli BM Genel Kurulu’nda kararlaştırılan “Transforming our World: the 2030 agenda for Sustainable Development” adlı eylem planı.

[3] Bundan sonra aktaracağımız bütün veriler yine FAO’nun State of the World’s Forests 2018: Forest Pathways to Sustainable Development adlı raporundan alınmıştır.

[4] Dünyada agroforestry olarak anılan bu faaliyetlere Türkiye’de tarımsal ormancılık denilmektedir. Ne var ki ben bu tabiri yanlış bulduğumdan kullanmıyorum. Tarımsal ormancılık ormancılığın tarım usulleriyle yapılması anlamına gelir. Oysa agroforestry tarımla ormancılığın aynı alanda yapılması anlamını taşımaktadır. Yani, örneğin aynı arazide üstte orman ağaçları varken altta da tarım ürünleri yetiştirilir. Bu nedenle ben karma tarım-ormancılık faaliyetleri demeyi daha doğru buluyorum.

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor -2

Geçen hafta FAO’nun son verileri ışığında dünya ormanlarının genel durumunu ve coğrafi bölgelere göre dağılım ve değişimini gözden geçirmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Doğal ormanlar-ağaçlandırma ormanları

Toplam orman alanının %93’ü doğal yöntemlerle gençleştirilen ormanlardan oluşmaktadır. Ne var ki bu tür ormanlar 1990-2020 döneminde, hızı düşüyor olsa da azalmaktadır. Buna karşılık toplam orman alanının %7’sini oluşturan ağaçlandırma ormanları ile ağaçlandırılmış ormanlar[1] artmaktadır. Bu durum, geçen yazıda da belirttiğim gibi ekolojik işlevleri yüksek doğal ormanların azalmasını ekolojik işlevleri düşük ağaçlandırma ormanları ile dengelemeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Korunan orman alanları

Dünya genelinde 726 milyon ha orman değişik statülerdeki korunan alanların sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu miktar toplam orman alanının %18’ine karşılık geliyor. Hemen belirtmek gerekir ki, korunan alanların koruyuculuk işlevi korunan alan statüsüne göre ve ülkeden ülkeye değişmekte. Örneğin, ülkemizde sayıları son yıllarda hızla artan tabiat parklarının koruyuculuk işlevi olmadığı gibi, bu alanların diğer orman alanlarına kıyasla daha fazla zarar görmelerine yol açan geniş çaplı kullanımlara fırsat tanındığını akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Korunan orman alanlarının miktarı 1990-2020 döneminde 191 milyon ha artmış durumda. Orman alanlarının oransal olarak en çok koruma altında olduğu kıta %31 ile Güney Amerika. En düşük olduğu kıta ise insan uygarlığının, endüstri devriminin ve ekonomik büyüme anlayışının merkezi olan Avrupa. Avrupa’da toplam orman alanının yalnızca %6’sı koruma altında, zira ormanlar Avrupa’da o kadar çok tahrip edilmiş durumda ki, koruma altında tutulmaya değer niteliklere sahip orman alanı diğer kıtalardan çok daha az. Var olan ormanların büyük bir bölümü yoğun şekilde işletilen ve doğallığını kaybetmiş ya da sonradan ağaçlandırmayla oluşturulmuş ormanlar.

Karbon depolama

Doğal ormanların azalmasına paralel olarak ormanların karbon depolama kapasitesi de azalıyor. 1990 yılında dünyadaki bütün ormanların yıllık karbon depolama kapasitesi 668 gt iken 2020 yılında bu miktar 662 gt’ye düşmüştür. Ortalama bir hektar orman alanının karbon depolama kapasitesi ise 163 tondan 159 tona gerilemiştir. Diğer yandan ormanların karbon depolama kapasitesinin en büyük kısmı, sanıldığının aksine bitkilerle değil, orman toprağındaki organik maddelerle ilgilidir. Aşağıdaki şekilde ormanların hangi unsurlarıyla ne oranda karbon depolayabildiği gösterilmektedir.

Diğer konular

• Yaklaşık 1 milyar 110 milyon ha orman primer orman niteliğinde. Yani yerel türlerden oluşuyor, gözle görülür bir insan etkisi yok ve ekolojik süreçler önemli ölçüde zarar görmemiş durumda. Primer ormanların %61’i ise yalnızca üç ülkede: Rusya, Brezilya ve Kanada.
• Yaklaşık 2 milyar ha ormanın uzun dönemli yönetim planları var. Yönetim planı bulunan orman alanlarının oranı Avrupa’da çok yüksek. Buna karşılık bu oran Afrika’da %25’ten Güney Amerika’da ise %20’den daha az. Bu, yönetim planı olmayan ormanların devamlılığının garanti altında olmadığı anlamına geliyor.
• 2015 yılı rakamlarıyla 98 milyon ha orman alanı orman yangınlarından etkilendi. Bu toplam orman alanının %4’üne karşılık geliyor. Daha da vahimi yangınlardan etkilenen ormanların üçte ikisi Afrika ve Güney Amerika’nın tropikal bölgelerinde.
• Yine 2015 yılında böcek ve hastalıklar ile aşırı hava olaylarından zarar gören orman alanı miktarı ise 40 milyon ha civarında.
• Ormanların %73’ü kamu mülkiyetinde. Kamu mülkiyetinin en yüksek olduğu kıtalar sırasıyla Avrupa, Asya ve Afrika. Güney Amerika, Orta ve Kuzey Amerika ile Okyanusya’da ise nispeten daha fazla özel orman bulunuyor. Kamu orman mülkiyeti oranının en düşük olduğu Okyanusya’da bile kamu mülkiyetinin oranı %50’nin üstünde.
• Ormanlardaki dikili ağaç serveti de azalıyor. 1990 yılında 560 milyar m3 olan dikili ağaç serveti 2020’de 557 milyar m3’e düştü. Ancak orman alanlarındaki azalmayı hesaba kattığımızda bir hektar orman alanındaki dikili ağaç servetinin 132 m3’ten 137 m3’e çıktığını görüyoruz.
• 1 milyar 150 milyon hektar orman alanı, yani toplam orman alanının %30’u birincil olarak odun üretimi amacı ile yönetiliyor. Buna yaklaşık 750 milyon ha civarındaki çok amaçlı yönetilen ormanları da katarsak odun üretimi yapılan orman alanı miktarı 2 milyar hektara yaklaşıyor.
• 424 milyon ha orman alanı öncelikli olarak biyolojik çeşitliliği koruma amacına ayrılmış durumda. Bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra bu amaca tahsis edildi.
• Öncelikli yönetim amacı toprak ve su koruma olan orman alanlarının toplam miktarı 339 milyon ha ve bu alanların 119 milyon hektarı 1990 yılından sonra ayrıldı.
• 188 milyon ha orman alanı ise öncelikli olarak rekreasyon, turizm, eğitim ve kültürel alanların korunması gibi sosyal hizmetlere tahsis edilmiş durumda. 2010 yılından itibaren bu amaca tahsis edilen orman alanı miktarı her yıl ortalama 186 bin ha artıyor.

Bu yazıyı geçen haftaki yazıyla birleştirip özetlemek gerekirse; dünya ormanları hem miktar olarak hem de kalite olarak azalıyor. Ormanlar gittikçe daha az karbon depoluyor, ormanların ekolojik işlevleri geriliyor. Yangınlar, hastalıklar ve aşırı hava olayları ormanlara daha çok zarar veriyor. Bu gidişi doğal ormanları korumadan tersine çevirmek mümkün değil.

Ağaçlandırmayla oluşturulan orman alanları kuşkusuz çok önemli ama bu alanlar doğal ormanların işlevlerini karşılayamıyor. Çok mu geç? Hayır, henüz değil. Umut var mı? Evet, elbette. Ama salt umut etmekle hiçbir yere varılmıyor. Ormanı savunan seslerin gerçekleri çok daha yüksek sesle, aklın ve bilimin ışığında ve elbette demokratik yol ve yöntemlerle haykırması gerekiyor. Çünkü bazıları ormanın sesine kulaklarını tıkamayı marifet saymaya devam ediyor.

*

[1] Ağaçlandırma ormanları yoğun olarak işletilmektedir. Diğer ağaçlandırılmış ormanlar, yoğun işletmecilik yapılmadığı için doğal ormanlara daha yakın bir yapı sergilemektedir.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ormanlar nereye gidiyor?

Ormanlar zaten çok değerliydi. Biyolojik çeşitliliği, toprağı, suyu korumak gibi ekolojik işlevleri; odun ve odun dışı orman ürünleri ile sunduğu ekonomik işlevleri; özellikle kırsal toplumlara sunduğu istihdam ve gelir kaynağı yaratma gibi sosyal işlevleri ile ormanlar diğer ekosistem türleri arasında öne çıkan, adı hep daha çok anılan bir özellik gösterirdi. Küresel iklim krizi, bu özelliklerini iyiden iyiye gözler önüne serdi. Öyle ki bazı dünya liderleri iklim krizi ile mücadele kapsamında ağaçlandırmadan başka bir söz edemez noktadalar.

Peki, gezegenimiz açısından yaşamsal önemi bu kadar açık olan ormanların küresel çapta durumu ne, ormanlar nereye gidiyor? Bu soruya en sağlıklı yanıtı FAO’nun[1] her beş yılda bir yaptığı küresel orman kaynakları değerlendirmelerine[2] bakarak verebiliyoruz. Bu değerlendirmelerin sonuncusu 2015 yılında yapılmıştı. 2020 yılı değerlendirmesinin nihai raporu henüz yayımlanmasa da ön sonuçları diyebileceğimiz kritik bulgular (key findings) FAO tarafından bu ayın başında yayımlandı. Bu ve takip eden yazıda söz konusu bulguların önemli kısımlarını özet olarak aktarmaya çalışacağım.

Genel görünüm

Dünya toplam orman alanı 4,06 milyar hektar (ha) ve bu alan toplam karasal alanların %31’ine karşılık geliyor. Kişi başına düşen orman alanı 0,52 ha. Beş ülkedeki (Rusya, Brezilya, Kanada, ABD ve Çin) orman alanı dünya toplam orman alanının %54’ünü oluşturuyor.[3] Ormanların küresel dağılımı homojen değil. Tropikal ve kutupaltı ormanların toplama oranı yaklaşık %72 iken ılıman ve subtropikal ormanların toplama oranı yalnızca %27.

Sorun şu ki, dünya nüfusunun çok büyük bir bölümü ormanların daha az olduğu ılıman ve subtropikal bölgelerde yaşıyor. Yalnızca bu veri bile insanın çevresine nasıl bir yıkım getirdiğinin açık göstergelerinden biri aslında. Çünkü tarihsel süreçte en fazla orman kaybı yine insanların yoğun olarak yaşadığı ılıman ve subtropikal bölgelerde görüldü. Klimatik bölgelere göre orman dağılımını aşağıdaki harita üzerinde görmek olanaklı:

Değişimin yönü

Dünya genelinde orman alanları azalmaya devam ediyor. 1990 yılından beri dünya genelinde orman azalması miktarı 178 milyon ha. Bu alan Libya’nın toplam alanına ya da Türkiye’nin toplam orman alanının (22,3 milyon ha) yaklaşık sekiz katına eşdeğer. Net orman kaybının onar yıllık dönemlerdeki ortalamasına bakıldığında orman azalmasının hızının düştüğü görülse de ormanların hala azalıyor olması insanlığın doğaya verdiği zararlar karşısındaki aymazlığının en açık göstergelerinden biri. Aşağıdaki grafikte 1990-2020 yılları arasındaki onar yıllık dönemlerde yıllık ortalama net orman kayıpları gösterilmekte:

Orman alanı değişimini coğrafi bölgelere göre incelediğimizde ise daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü orman azalması esasen Güney Amerika ve Afrika gibi tropikal ormanların yoğun olduğu bölgelerde gerçekleşiyor. Orman alanı artışı ise daha çok Asya’da ve Avrupa’da görülüyor. Yani biyolojik çeşitlilik ve ekolojik işlevler açısından en değerli ormanlar azalırken, bu ormanlarla kıyaslanması bile söz konusu olamayacak ağaçlandırmalarla (Asya’da Çin ve Hindistan bu açıdan öne çıkıyor) orman azalması daha azmış gibi görünüyor. Bu durumu basit olarak şu şekilde de ifade edebiliriz:

1990-2020 yılları arasındaki ormansızlaşma miktarı yaklaşık 420 milyon ha civarında ve bu orman kayıplarının neredeyse tamamı tropikal ormanlarda yaşandı. Aynı dönemde, özellikle ağaçlandırmalar yoluyla kazanılan orman alanı miktarı kaybedilen orman alanı miktarından düşüldükten sonra net kayıp olarak 178 milyon ha ile karşı karşıya kalıyoruz.

Aşağıdaki grafik bölgelere göre orman alanı değişimini açık net şekilde gözler önüne sermekte:

Son on yıla odaklanıldığında ortalama yıllık orman azalması açısından Afrika öne çıkıyor (3,9 milyon ha). Daha kötüsü Afrika’da ortalama yıllık orman azalması 1990 yılından beri artıyor. Güney Amerika’da son on yılda gerçekleşen ortalama yıllık orman azalması 2,6 milyon ha. Bu miktar önceki iki on yılla karşılaştırıldığında yarı yarıya azalmış durumda olsa da yalın olarak hala çok büyük bir orman kaybı anlamına geliyor.

Önümüzdeki hafta ağaçlandırmalar, korunan orman alanları, orman yönetimi ve mülkiyeti gibi konularla devam edeceğim.

*

[1] Food and Agriculture Organization (Dünya Gıda ve Tarım Örgütü).

[2] Global forest resources assessment.

[3] Buna ilişkin güzel bir animasyonu şu linkte izleyebilirsiniz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler-3

Mart sonu ve nisan başında yeniden yabanlaştırma konusuna giriş yapmış, ancak ara vermek zorunda kalmıştık. Şimdi oradan devam edelim.

Zihnim toplumun yeniden yabanlaştırılmasına ilişkin bir tanım yaparak başlamak yerine, neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışarak bir tanıma ulaşmayı tercih ediyor. Çünkü amaç, asla fiyakalı bir tanım yapıp çözümü o tanıma uydurmak olmamalı. Bu pencereden bakarak ilerlemeye çalışalım. Ancak bunun uzun bir yol olacağını da bilmek gerekiyor.

Eric R. Wolf “Avrupa ve Tarihsiz Halkları”[1] adlı kitabında tek bir dünya kavramından hareketle ekolojik, demografik, ekonomik bağlara vurgu yaptıktan sonra şu soruyu yöneltiyor:

“Eğer her yerde bağlantılar varsa, o zaman neden dinamik ve karşılıklı olarak birbirleriyle ilişki içindeki olguları statik ve birbiriyle ilintisiz şeylere dönüştürmekte ısrar ediyoruz?”

Wolf kitabının hemen başında eserin ana tezini açıklarken, aynı zamanda insanlığın temel sorununa ilişkin bir saptamayı da dile getirmiş oluyor:

“Bu kitabın ana tezi, insan dünyasının karşılıklı olarak birbirine bağlı çeşitli süreçlerden oluşan bir bütün olduğu ve bu bütünlüğü parçalarına ayıran ama sonra yeniden bir araya getirmekte başarısız kalan araştırmaların gerçeği tahrif ettiğidir. “Ulus”, “toplum” ve “kültür” gibi kavramlar parçaları adlandırır ve adları nesnelere dönüştürme tehlikesini taşır. Yanıltıcı çıkarsamalarda bulunmaktan kaçınmak ve kavrayışımızı artırmak, ancak bu adları ilişki demetleri olarak görüp onları içinden çıkarıldıkları alana yeniden yerleştirerek mümkün olabilir.”

İklim krizi ve ekolojik sorunlar sınır tanımıyor

Yalnızca toplumbilimleri perspektifinden bakıldığında bile insanlığın sorunlarını uluslar, kültürler, toplumlar, Batı-Doğu, gelişmiş-gelişmemiş, Hıristiyan-Müslüman vb. alt katmanlara ayırarak ele almaya devam ettiğimiz sürece sağlıklı çözümler üretmemizin mümkün olmayacağı aşikar. Üstelik perspektifimizi doğa bilimleri ile genişlettiğimizde gezegenimizi insanlar ve ötekiler şeklinde ayırmanın ne derece yanlış olduğunun anlaşılmasının üzerinden epey zaman geçti. Yakın geçmişte ozon tabakasındaki incelme ve delinme ile asit yağmurları gibi olgular ekolojinin toplumsal sınırları tanımadığını ortaya koymuştu. Günümüzde iklim krizi ve tam da göbeğinde durmaya devam ettiğimiz Covid-19 salgını bu gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor bizlere. O halde hala ülkelerden ve sınırlardan daha ne kadar söz edeceğiz? Avrupa’da başlayan bir olma ülküsünü bütün dünyaya yaymak için kaybedecek zamanımızın kalmadığını daha ne kadar görmezden geleceğiz?

Transandantalizmin öncüsü sayılan Ralph Waldo Emerson Türkçeye “İnsandaki Mucize” olarak çevrilen kitabında[2] şöyle diyor:

“İnsanlar arasındaki fark çağrışım ilkelerinde yatmaktadır. Bazıları, nesneleri renklerine, ebatlarına ve başkaca görsel niteliklerine göre sınıflandırır, ötekiler temel özelliklerine veya sebep-sonuç ilişkisine göre. Aklın ilerleyişi, düşüncelerin daha açık hale gelmesine doğrudur, yüzeysel farklılıkları görmezden gelir. Şair, filozof ve aziz için her şey munis[3] ve kutsaldır, her olay fayda sağlar, her gün mübarek ve her insan ilahidir. Zira gözlerini yaşama dikmişlerdir, şartları ise hiçe saymışlardır. Her kimyasal madde, her bitki, her hayvan gelişiminde sebebin birliğini, dış görünüşün çeşitliliğini öğretir.”

Emerson’un sözlerinde altı çizilmesi gereken yerler var. Bunlardan birincisi yaşama odaklanmak. Diğeri ise sebebin birliği, dış görünüşün çeşitliliği. Bana öyle geliyor ki insanlığın tarihsel yanılgısı tam da bununla ilgili. Binlerce yıldır odağımıza yaşam yerine farklı değerleri oturttuk. Bunlar bazen inançlar oldu bazen soylar, bazen ülkeler oldu bazen uluslar, bazen itibar oldu bazense para; ancak hiçbir zaman yaşamı kutsallaştırmadı insanlık. Ve kutsal saydığı bu değerler için yaşamı hep ikinci plana itti. Uğrunda can verilecek değerler üretmek yerine can (yaşam) için değerleri yok etmeyi seçseydi insanlık, şimdi nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk acaba diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Peki ya dış görünüşlerin çeşitliliğine (insan, hayvan, bitki, beyaz, siyah, büyük, küçük…) karşın sebebin birliği vurgusuna ne demeli? Sebebin birliği mi yoksa görünüşün çeşitliliği mi olacak önceliğimiz? Emerson’un sözleri sizde de hepimiz aynıyız çağrışımı yaratmıyor mu?

Hepimiz aynıysak bir olan sebep ne? Yaşamın tüm formlarının var olma sebebi nedir? Soruyu bir de şöyle soralım: Yaşamın bir sebebi olmak zorunda mı? Sebepsiz de olsa yaşam yeterince değerli değil mi?

Haftaya devam ederiz…

*

[1] Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019. ISBN:978-605-295-872-8

[2] İkilem Yayınları, 2019. ISBN: 978-605-68953-1-9

[3] Cana yakın, sevimli.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar- 2

Geçen hafta ülkemizdeki korunan alanların, özellikle 2873 Sayılı Milli Parklar Yasası kapsamında olanların alanlarının artırılıyormuş gibi görünürken nasıl azaltıldığını anlatmıştım. Bu kez korunan alan olarak görünen doğa parçalarında, sözde koruma şemsiyesi adı altında neler yapıldığını ve nelerin yapılmasının önünün açıldığını, teknik detaylarına mümkün olduğunca girmeyerek açıklamaya çalışacağım.

Önce ana çerçeveyi çizen Milli Parklar Yasası’na bakalım: 

Yasa dört farklı korunan alanı kapsıyor: Milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtları ve tabiatı koruma alanları. Bunlardan tabiat anıtlarını, genellikle bir ya da birkaç ağacı kapsayan oldukça küçük alanları kapsadığı için bu değerlendirmenin dışında tutmak gerekir. Kalan üç korunan alandan yalnızca biri, tabiatı koruma alanları mutlak koruma özelliği taşır. Yasa’nın ikinci maddesinde tabiatı koruma alanları şu şekilde tanımlanır:

Tabiatı koruma alanı; bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlikeye maruz veya kaybolmaya yüz tutmuş ekosistemler, türler ve tabii olayların meydana getirdiği seçkin örnekleri ihtiva eden ve mutlak korunması gerekli olup sadece bilim ve eğitim amaçlarıyla kullanılmak üzere ayrılmış tabiat parçalarını ifade eder.”

Hakkını verelim, bu alanlar gerçek anlamda korunan alanlardır. Öyle ki, 2018 sonbaharında Orman Yolu belgesel kuşağının “Saklı Orman: Istrancalar” bölümünü çekerken, Milli Parklar örgütünün izniyle Kasatura Körfezi Tabiatı Koruma Alanı’na girmemizin üstünden yarım saat geçmeden bir jandarma ekip otosu yanımıza gelip ne yaptığımızı, iznimizin olup olmadığını sormuştu. Sonra anladık ki aslında düğün fotoğrafı çektirmek için alana izinsiz olarak giriş yapan bir gelinle damadın peşindelermiş.

Yapı ve işletme izinleri

Fakat ne yazık ki, milli parklar ve özellikle tabiat parkları gerçek birer korunan alan olmaktan çok çok uzaktalar. Çünkü sözünü ettiğimiz yasa gerçek anlamda bir korunan alan yasası değil. Zira milli parklar ve tabiat parklarında çok sayıda yapı ve işletmenin bulunmasına izin veren bir nitelik taşıyor. Nasıl mı? Bakalım Milli Parklar Yasası milli parklar ve tabiat parklarında nelerin yapılmasına izin veriyor:

  • İlgili alanın gelişme planına uygun olmak şartıyla, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yapılacak her türlü plan, proje ve yatırımlar,
  • Turizm bölge, alan ve merkezleri dışında kalan milli parklar ve tabiat parklarında kamu yararı olmak şartıyla ve gelişme planına uygun olarak turistik amaçlı bina ve tesisler (turizm bölge, alan ve merkezlerinde Turizmi Teşvik Kanunu’na göre aynı izinler verilmektedir),
  • Maden ve petrol kanunları gereğince araştırma ve işletme ruhsatnamesi veya imtiyazı.

Üstelik yine yasa gereği bu tesis ve işletmeler için verilen izinlerin süresi 99 yıla kadar uzayabiliyor. Yasa, izin süresi sonunda bütün tesislerin hazineye devrini gerektiriyor, ama benim gibi sizin de aklınıza geliyordur; 99 yıl sonra kim öle kim kala. Bununla da kalmıyor, tesis yapmak ve işletme kurmak için izin alan kişi ve kuruluşlar bu haklarını üçüncü taraflara devredebiliyorlar. Yani bir tek miras bırakma hakları yok desek yeri. Eh, diyebilirsiniz ki hiç değilse hazineye üç beş kuruş gelir oluyordur. Ben susayım bu konuda. Varsa bir yetkili tanıdığınız, ilgili dairelerden izin dosyalarını bulup bu izinlerin kimlere ve hangi bedellerle verildiğini siz inceleyin. Böylelikle kimin ne kazandığını kendiniz görmüş olursunuz.

Peki, bununla kalıyor mudur dersiniz? Maalesef kalmıyor. Sadece ülkemiz değil hemen bütün dünya salgınla uğraşırken, 16 Mart 2020 tarihinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Resmi Gazete’de bir yönetmelik değişikliği yayımladı. Bu değişiklik Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik’te yapıldı. Özellikle yönetmeliğin 8. ve 9. maddelerinde yapılan değişikliklerle nitelikli koruma alanlarında;

  • Entegre tesislerin,
  • Tıbbi ve aromatik bitki uygulamalarının,
  • Hayvancılık yapılmasının,
  • Balıkçı barınakları inşasının,
  • İskeleler yapılmasının,
  • Doğal kaynak suyu kullanımına yönelik iş ve işlemlerin,
  • İçme suyu amaçlı baraj ve göletlerin,
  • Yerleşimler kurulmasının ve
  • Madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.

2030 yılı itibariyle ekolojik bölgelere göre karasal korunan alan yüzdeleri (Kaynak: Dinerstein et al., 2019)

Korunan alanlarımız zaten dünya ortalamalarının çok altında. IUCN verilerine göre dünya karasal alanlarının yaklaşık %15’i değişik statülerde korunan alan. Üstelik bu oranın %50’lere çıkarılması gerektiğini öne süren bilimsel yayınlar da var.[1] Oysa ülkemizde korunan alanlar %8-9’larda geziniyor. 2030 yılı için yapılan tahminlerin sonuçları da haritada açıkça görünüyor. Diğer yandan dünyada, korunan alan uygulamalarında, alan korumaktan çok ekolojik süreçlerin korunmasına doğru devrimsel adımlar atılıyor. Yeniden yabanlaştırma gibi anlayışlarla ekolojik süreçlerin özgün haline dönüştürülmesi için çabalar sarf ediliyor. Bizde ise korunan alan adı altında turizm alanları, günlük rekreasyonel kullanım alanları yaratılmaya, bu alanlarda ekonomik kazanç kapısı oluşturabilecek her türlü faaliyete izin vermeye dönük bir yaklaşım sergileniyor. Bu yüzden geçen haftaki ve bu haftaki yazımın başlığı korunamayan korunan alanlar oldu. Umarım nedeni şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

*

[1] Dinerstein et al., 2019. A global deal for nature: Guiding principles, milestones, and targets. Science Advences 5: eaaw2869.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korunamayan korunan alanlar -1

Türkiye öyle bir ülke ki, bir konuyu uzun soluklu olarak ele alıp incelemek mümkün olmuyor. Tam odaklanıyorsunuz, yeni bir konu ortaya çıkıyor birden ve görmezden gelemiyorsunuz.

Yeniden yabanlaştırma konusuna, tam da bu nedenle kısa bir ara vermek durumundayım. Çünkü ülkemin zaten korunamayan korunan alanları darbe üstüne darbe almaya devam ediyor.

Korunan alan nedir?

Korunan alanlar konusundaki en yetkin uluslararası örgüt olan IUCN[1] korunan alanı şöyle tanımlıyor[2]:

“Bir korunan alan, ekosistem hizmetleri ve kültürel değerlerle doğanın uzun süreli korunmasını sağlamak için yasal ya da diğer etkili yollarla ayrılmış, tanımlanmış ve yönetilen, tanımı açıkça yapılmış bir coğrafi alandır.”

Detaylarına girmeye gerek yok ama yine IUCN korunan alanları, o alanın koruma-kullanma dengesine göre yedi farklı kategoride topluyor. İlk kategori kullanımın bütünüyle sınırlandırıldığı alanları, son kategori ise korumayla birlikte en yüksek kullanım miktarının olduğu alanları içeriyor. Ülkeler elbette IUCN’in bu sınıflandırmasına uymak zorunda değil. Hemen her ülkede farklı bir korunan alan sistemi oluşmuş durumda. Belki de bütün dünya ülkelerinde statüsü en yaygın olan ve özellikleri birbirine en çok benzeyen korunan alanlar milli parklar. Oysa örneğin bir başka korunan alan statüsü olan tabiat parkları Fransa ve Almanya’da on hatta yüz binlerce hektarlık alanları kapsayan ve doğanın içindeki insan yaşamı, yani kültür ile birlikte korunduğu alanlar iken, maalesef Türkiye’de, özellikle son yıllarda bir iki hektarlık orman içi dinlenme yerlerinin dönüştürülmesiyle oluşturulmuş çakma korunan alanlar durumunda.

Dünyanın korunan alan sitemi içerisinde değerlendirilen ilk korunan alanı 1872 yılında milli park olarak ilan edilen Yellowstone. Türkiye’nin ilk korunan alanı ise Orman Kanunu’na göre 1950 yılında ilan edilen Belgrad Muhafaza Ormanı. Aslında muhafaza ormanı kavramı Türkiye’de ilk kez 1924 yılında çıkarılan 504 sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’da kendine yer buluyor. Kanun’un 8’inci maddesi toprak ve su muhafaza karakteri ağır basan orman alanlarında üretimin yasaklanmasını ve bu tür orman alanlarının muhafaza ormanı olarak ayrılmasını öngörüyor. Ne var ki ilk muhafaza ormanının ilanı için 26 yıl daha geçmesi gerekiyor. 1956 yılında çıkarılan 6831 Sayılı Orman Kanunu da 25. maddesiyle ilk kez milli park kavramını Türkiye’ye getiriyor ve bu madde doğrultusunda Yozgat Çamlığı 1958 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı olarak ilan ediliyor.

Korunan alan sistemi zaman içinde, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemeler ve Ramsar[3] gibi taraf olunan uluslararası sözleşmeler yoluyla genişliyor; Korunan alan sisteminin içerisinde doğal alanlarla birlikte kültürel alanlar da girmeye başlıyor. 1983 yılında 2873 Sayılı Milli Parklar Kanunu çıkıyor. Açık söylemek gerekirse, korunan alanlar hiçbir zaman korumanın ideal olarak yapılabildiği alanlar olmadı Türkiye’de. Mevzuat, yönetim, finansman, yetki karmaşası, ziyaretçi yönetimi anlayışının olmaması, kullanıcıların bilinçsizliği gibi sıkıntılar nedeniyle korunan alanlarda koruma hep ağır aksak işleyen bir yapı olarak kendini gösterdi. Ama diğer taraftan hatırı sayılır miktarda doğal ve kültürel alan, her şeye rağmen aşırı kullanım baskısından bir ölçüde de olsa kurtarılmış, hiç değilse sınırları güvence altına alınmış oluyordu.

Azaltırken artıyormuş gibi yapmak

Seksenler, yeni nesil için yalnızca bir dizi adı olabilir belki, ama seksenler aynı zamanda bu ülkenin yazgısının değiştiği dönemdir: 12 Eylül darbesi sonrasında çıkarılan antidemokratik anayasa, 1983 seçimleri, Turgut Özallı, serbest piyasacı yıllar ve devletin elindeki avucundakini satarak halkın kaderini kapitalizmin eline kurbanlık koyun gibi teslim etmesi sürecinin başlaması… Öyle ki sırf kadın olduğu ve güzel sanıldığı için el üstünde tutulan Başbakan Tansu Çiller’in, devlet ormanlarının özelleştirilmesi gerektiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranabildiği bir özelleştirme rüzgarı esmeye başlamıştı.

Özelleştirme her zaman tapusunun verilmesiyle olmuyordu elbet. Ülkenin en güzel koyları, sahilleri, ormanları yine bu dönemde çıkarılan Turizmi Teşvik Kanunu aracılığıyla sermayeye peşkeş çekildi. O da yetmedi, korunan alanların sınırları değiştirilerek sermayenin önünde hiçbir diken ve çakıl bırakılmadı. Örneğin 1972 yılında 70 bin hektarlık alanı koruyacak şekilde milli park ilan edilen Olimpos (Beydağları), 1988 yılında üç satırlık bir bakanlar kurulu kararıyla 35 bin hektara düşürüldü. Gerekçe de milli parkın sahil kesiminde kalan alanlarında turizmin kolay gelişmesi, sosyal problemler ve yerleşim alanlarından kaynaklanan mülkiyet sorunlarının çözülebilmesi olarak açıklandı. Milli park olmaktan çıkarılan o alanlar; Beldibi, Göynük, Kemer, Tekirova, Çamyuva sahilleri şimdi bir uçtan diğerine beş yıldızlı otellerle dolu.

2000’li yıllar ise yeni bir korunan alan stratejisinin sahnelenmesine şahit oluyor: Azaltırken artırıyor gibi yapmak. Hani neredeyse artırıyor gibi çek panpa diyecek birileri. Uzun uzun anlatmayayım. Sadece devletin resmi kurumu olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın[4] raporuna yansıyan istatistiklere bakmak bile yeterli ne olduğunu anlamak için.

Ormancılık örgütünün (Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) sorumluluğunda olan korunan alanlardan yalnızca tabiat parkları ve tabiat anıtlarının alanı artmakta iken, en güçlü koruma statüsü olan muhafaza ormanlarının ve tabiatı koruma alanlarının miktarında sırasıyla %22 ve %27 oranlarında azalma meydana gelmiş yalnızca dört yılda. Milli park sayısı 40’tan 42’ye çıkarken alanları yaklaşık 2 bin 500 hektar azalıyor. Yaban hayatı geliştirme sahalarının sayısı artarken alanı azalıyor. Peki, artış nerede? Artış aslında nitelik olarak bir korunan alan olmayan tabiat parkları ve tabiat anıtlarında meydana geliyor. Çünkü özellikle tabiat parklarında korumadan çok kullanım eğilimi baskın. Zaten tabiat parklarının büyük çoğunluğu eskiden orman içi dinlenme yeri statüsünde olan alanlar. Orman içi dinlenme yerleri Orman Kanunu’nun yapılaşmayla ilgili koruyucu hükümlerine tabi. Oysa onları tabiat parkı yaptığınızda, hem kağıt üzerinde korunan alan sayı ve miktarını artırıyorsunuz hem de o alanları Milli Parklar Kanunu’nun yapılaşma açısından çok daha esnek kollarına bırakıyorsunuz. Nasıl ama?

Haftaya devam edeceğiz…

*

[1] International Union for Conservation of Nature

[2] https://www.iucn.org/theme/protected-areas/about

[3]Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme

[4] Çevresel Göstergeler 2017, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı raporunun tamamı için tıklayın 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma: Salgın günlerinde yabani çözümler 2

Bundan birkaç yıl önce üniversitede verdiğim derslerden tatmin olmamaya başladım. Öğrencilerimin derslerime ilgisi iyiydi, hem onları hem de derslerimi çok seviyordum ama eksik olan bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Bunun huzursuzluğunu epey bir süre içimde taşıdım.

Yıllardır görüşmekte olduğumuz bir arkadaşımız anaokulu açmıştı. Onu ziyaretlerimizden birinde anaokulu öğrencilerine doğa eğitimi verme konusu gündeme geldi. Arkadaşımız bunun olup olamayacağını bana ve eski eşime sordu. ‘Düşünelim’ dedik. Kafama takıldı bu konu. İlk önce biraz yadırgamadım dersem yalan olur. Çok küçük yaştaki çocuklara neyi, nasıl anlatabilecektik? Biraz araştırdığımda genel olarak “orman okulları” olarak adlandırılabilecek uygulamanın Batı’da epey mesafe kat etmiş olduğunu gördüm. Türkiye’de de benzer girişimler filizlenmeye başlamıştı. Amerika merkezli Natural Start Alliance ağına katıldım. Yazışmaları, yayınları, deneyimleri takip ettim. Tartışmalara katıldım.

Bir süre sonra edindiğim bilgilere dayanarak ve Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un koşullarına uyabileceğini düşündüğüm ve adına Magna Natura (Muhteşem Doğa) dediğimiz çocuklar için doğa eğitimi sistemini geliştirdik. Arkadaşımızın anaokulunda bu sistemi denemeye başladık. İstanbul koşullarında çocukları doğal alanlara götürmek çok kolay olmuyordu ama biz bütün şartları zorlayarak, istisnai durumlar hariç derslerimizi açık ve doğal alanlarda yapmaya kararlıydık. Anaokulunun Ataşehir’de olmasının bir sonucu olarak derslerimizin büyük çoğunluğunu Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’nde yapıyor ve soğuk ve yağışlı havalarda bile çocuklardan çok güzel tepkiler alıyorduk. Aşağıdaki fotoğraf bir kış günü yapılan Magna Natura eğitimlerinden birinde çekildi.

 Aslında çocuklara neredeyse hiçbir şey anlatmıyor, sadece onlara doğayı deneyimlemeleri için rehberlik yapıyorduk. Çocukların doğayla temas halinde olduklarında gözlerine yayılan ışığı ve yaşama sevincini görebiliyorduk. Ve ne kadar çabuk öğrenip davranışlarına yansıttıklarını. İşte o zaman üniversite derslerimdeki tatminsizliğimin nedenini anladım. Üniversitede öğrencilerime pek çok şey öğretiyordum. Çoğunu, dersi geçmek için öğreniyorlar ve belki de sonra unutuyorlardı. Daha da önemli sorun, davranış değişikliğini o yaş grubunda yaratmanın son derece güç olmasaydı. Bazı öğrenciler dışarıda kalmak kaydıyla çoğunluk hiç değişmeden yoluna devam ediyordu.

O gün bugündür koşullar elverdikçe Magna Natura derslerine devam ediyorum. Çocuklar bir kere bile beni yanıltmadılar. Çünkü onlar henüz kültürel öğrenme sürecinin yıkıcı etkilerini yaşayıp özlerinden uzaklaşmamışlardı. Çocukların özü doğanın ta kendisiydi aslında ve doğada olduklarında kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Kapalı mekanlarda, okullarda, evlerde ya da alışveriş merkezlerinde, en yüksek teknolojik olanaklara ve konfora sahip olsalar bile aynı mutluluğu hissetmiyorlar ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla didişmek zorunda kalıyorlardı.

Yerlilere ‘kaçanlar’…

Geçen yazımda sözünü ettiğim George Monbiot’un Yaban Yaşamı kitabının sayfaları arasında gezinirken Benjamin Franklin’in İngiliz botanikçi Peter Collinson’a yazdığı mektuptan bir pasaja denk geldim. Olduğu gibi aktarıyorum:

Kızılderili bir çocuk bizim aramızda büyüdüğünde, bizim dilimizi öğrendiğinde ve bizim geleneklerimize alıştığında, kalkıp akrabalarını görmeye gitse ve onlarla birlikte keyfine göre gezip dolaşsa, hiçbir şey onu geri dönmeye ikna edemez, bu sadece Kızılderili oldukları için değil, insan oldukları için doğaldır. Bu şundan açıkça anlaşılıyor: Herhangi cinsiyetten beyazlar genç yaşta Kızılderililer tarafından esir alındığında ve bir süre onların arasında yaşadığında, arkadaşların fidyeyle onları kurtarıp İngilizler arasında kalmaya razı etmek için hayal edilebilecek bütün hoşlukları yaptıklarında bile, kısa sürede bizim yaşam tarzımızdan ve bunu sürdürmek için gereken çabalardan ve acılardan tiksinmiş ve ilk fırsatta yeniden ormanlara kaçmış, bir daha da geri döndürülememişlerdir.”

 “Yerlilere kaçmak” sömürge yetkilileri tarafından Yeni Dünya’ya hükmetme çabalarına en büyük tehditlerden biri olarak görülüyordu. Yerlilere kaçanlar takip edilip, yakalananlar bazen idam cezasına çarptırılıyor olmalarına karşın Avrupalılar savaşta kendilerini esir alan yerlilerle yaşamaya devam ettiler. Peki, neden?

Cevabı 1785 yılında Hector de Crévecoeur, Kızılderililere esir düşüp onlarla yaşayanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak şu şekilde veriyor:

Alışkanlığın gücüyle sonunda bu yaban yaşam tarzına tamamen uyum sağlamışlar. Ben oradayken dostları onları kurtarmak için fidye olarak ciddi bir miktarda para gönderdi. Kızılderililer, eski efendileri, seçimi onlara bıraktılar… Onlar kalmayı tercih etti; bana söyledikleri sebep sizi çok şaşırtabilir: En kusursuz özgürlük, yaşama kolaylığı, genellikle bizi esir eden dertlerin ve içimizi kemiren endişelerin yokluğu… Binlerce Avrupalı Kızılderili olmuştu ve yerlilerden bir tanesinin bile kendi tercihiyle Avrupalı olduğunu gösteren bir örnek yoktur!”

Ne yazık ki günümüzde toplumsal açıdan yaban yaşamını uygulamalı olarak öğrenebileceğimiz topluluklar kalmadı ya da o kadar sınırlılar ki onlara ulaşma şansımız neredeyse yok gibi. Modern insan yaban yaşamının üzerinden buldozerle geçer gibi geçti ve bütün dünya insanlığını iç kemiren bir huzursuzluk ve sonu olmayan bir mutsuzluk duygusuyla baş başa bıraktı. Ancak yine de umutsuz ve çaresiz değiliz. Hala güzel bir gezegendeyiz; ormanlar, dağlar, ovalar, bin bir çeşit bitki ve hayvan birlikte mutlu olmak için kollarını bize açmış bekliyor. İşimiz kolay değil ama ben nereden başlamak gerektiğini biliyorum: Çocuklardan, hiç kuşkusuz çocuklardan.

Nasıl mı?

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim. Beklerim…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yeniden yabanlaştırma[1]: Salgın günlerinde yabani çözümler 1

Dilimize de çevrilen Yaban Yaşamı (Feral: Rewilding the Land the Sea and the Human Life)[2] kitabının yazarı George Monbiot 27 Mayıs 2013 tarihli The Guardian gazetesinde yayımladığı “Dünyanın Yeniden Yabanlaştırılması Manifestom[3] adlı yazısında modern insanın özellikle büyük memelilere verdiği zararları özetledikten sonra şöyle diyor:

Ben yeniden yabanlaştırma –ekosistemlerin topluca restorasyonu- yoluyla doğal dünyadaki yıkımların tersine çevrilmesi için bir fırsat olduğunu görüyorum.”

Aslında yeniden yabanlaştırma kavramının kökeni 1990’lı yılların sonlarına kadar uzanıyor. Başlangıçta yeniden yabanlaştırmanın odağında büyük yırtıcılar bulunuyor. Zamanla yok olan ya da sayıları çok azalan büyük yırtıcıların yabanıl alanlardaki düzenleyici rollerinin eksikliğinin giderilmesi amacıyla “anahtar türler” denilen bu türlerin, mümkün değilse aynı rolü oynayabilecek türlerin doğaya yeniden kazandırılması, yeniden yabanlaştırmanın özünü oluşturuyor. Kavramın bu kapsamdaki haline bugün trofik yeniden yabanlaştırma deniliyor.

Geçen yıl sayıları 16’yı bulan araştırmacının Science dergisinde yayımlanan bir makalesinde[4] ise yeniden yabanlaştırma kavramının içeriğinin zamanla değişimine değiniliyor. Araştırmacılara göre yeniden yabanlaştırma kavramı geçen yaklaşık 20 yılda iki ana eksende değişime uğradı. Bunlardan birincisi yabanıllığın restorasyonundan yabanlığın restorasyonuna doğru değişim.[5] İkincisi ise yeniden yabanlaştırmanın uygulanabilirliğinin doğal alanlardan içinde kentsel alanlar ve terk edilmiş tarım alanlarının da bulunduğu geniş bir yelpazeye doğru değişimi.

Bildiğin yol, bindiğin dalı kesiyor

Yeniden yabanlaştırmayla ilgili Türkçe yayımlanmış araştırma bulmak güç olsa da pek çok araştırmanın İngilizce yayımlanmış sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Teknik detaylara daha fazla girmeden sadede gelmekte yarar var.

Edebiyatta Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun unutulmaz eseri ile karşılık bulur yaban kavramı. Romanda savaşta (1. Dünya Savaşı) kolunu kaybeden İstanbul kökenli bir subayın emir erinin[6] köyüne kaçışı ve oradaki yaşamı, izlenimleri konu edinilir. İstanbul’da yetişmiş eğitimli biri için İç Anadolu’nun çıplak bozkırlarındaki küçük köydür yaban. Yalnızca doğası değil insanları da yabandır. Peki, yabanın karşısında ne var? Yani yabanın zıttı ne? Örneğin yabani hayvanın zıttı evcil hayvan. Veya yabani armudun zıttı kültür armudu. Şu halde, örneğin Tarzan ve balta girmemiş yağmur ormanlarındaki en ilkel kabilelerde yaşayanlar yabani ise tersi olan toplumlar ne? Modern? Çağdaş? Uygar?

Covid-19 salgını, belki de bildiğimiz her şeyi unutup yeniden şekillendirmek için bir fırsat sunuyor. Çünkü bildiğimiz yol bindiğimiz dalı kesiyor. O dal doğanın dengeleri. Pek çok kişi Alman araştırmacıların sekiz yıl önceden bu salgını nasıl tahmin ettiğini soruyor. Doğal olarak pek çok insan tarihsel ve güncel veriler üzerinden geleceğe dönük sağlam senaryolar oluşturulabileceğini bilmiyor. Oysa bilim yalnızca başımıza gelenle değil başımıza gelecek olanla da ilgileniyor. Ve bilim bu salgın gibi başımıza gelmesi muhtemel, hatta muhtemelden de öte pek çok felaketin haberciliğini yapıyor. Ne var ki, başta siyaset ve iş dünyası olmak üzere insanlık buna kulaklarını tıkamış durumda dünyanın pek çok yerinde. Alınması gereken önlemler alınmıyor, atılması gereken adımlar atılmıyor.

Öyle görünüyor ki yalnızca insana uzak doğal alanların değil toplumsal yapının da yeniden yabanlaşmasına ihtiyaç var. Dahası toplumsal yeniden yabanlaşma sağlanmadan doğal yeniden yabanlaşmanın lokal başarılar dışında mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Şimdi bazı okurların kulağına toplumsal açıdan yeniden yabanlaşma itici gelmiş olabilir. İzin verirseniz tam olarak ne demek istediğimi bir sonraki yazıda anlatayım. Çünkü bu hamur daha çok su götürür.

İzninizle bu yazıyı Monbiot’un sözünü ettiğim kitabının 11. bölümüne giriş olarak aldığı D.H. Lawrence’ın[7] bir şiiri ile sonlandırmak istiyorum.

Dağ Aslanı

Ve düşünüyorum da bu dünyada hem bana hem de dağ aslanına yer vardı.

Ve düşünüyorum da, öteki dünyada, bir iki milyon insandan ne kolay vazgeçebiliriz.

Ve eksikliklerini hiç çekmeyiz.

Fakat ne büyük bir boşluk olur dünyada,

O zarif sarı dağ aslanının buz beyazı yüzü eksik olsa!

***

[1] İngilizcede rewilding olarak geçen kavramın bilimsel Türkçe karşılığı henüz net oluşmamıştır. Ben konuyla ilgili yaptığım araştırmalara dayanarak yeniden yabanlaştırma teriminin kullanılmasının doğru olacağını düşünüyorum. Nitekim 2 numaralı dipnotta belirtilen kitabın Türkçe çevirisinde de aynı karşılık tercih edilmiştir.

[2] İngilizce Orijinali: The University of Chicago Press 2014. ISBN: 13: 978-0-226-20555-7 (Kitabın ilk basımı 2013 yılına aittir) Türkçe çeviri (çev: Muammer Pehlivan) Karayı, Denizi ve İnsan Yaşamını Yeniden Yabanlaştırmak: Yaban Yaşamı. Everest Yayınları, 2018. ISBN: 978-605-185-226-3

[3] My manifesto for rewilding the World adlı yazıya buradan ulaşabilirsiniz

[4]Perino, A. Ve diğerleri. 2019. Rewilding complex ecosystems. Science 364, 352 (2019)

[5] Burada birebir çeviri yaptım. Makalede “…wildness rather than wilderness…” olarak geçiyor.

[6] Bütünüyle hatırımda kalanı yazıyorum. Ufak tefek yanlışlar olabilir.

[7] David Herbert Richards Lawrence. İngiliz yazar ve şair. 1885-1930

 

 

Kategori: Hafta Sonu