Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Antroposen çağında risk ve sorumluluk: Seller ve HES’ler – Dr. Ayşen Eren

Bozkurt ve Ayancık‘ta yaşanan sel afeti, bu şehirlerden geçen Ezine Çayı ile Ayancık Çayı üzerine kurulan nehir tipi HES’leri de gündeme taşıdı. Sel afeti ve ardından yaşanmakta olan kriz devlet görevlilerini, siyasileri, bilim insanlarını ve uzmanları neler olduğu konusunda açıklamalar yapmaya mecbur bıraktı. Ebru HES, Aybige HES ve Ayancık HES‘in altyapıları ile yaşanan sel felaketi arasındaki nedensel ilişkiyi toplum günlerdir sorguluyor, açıklamaya çalışıyor.

HES’lere resmi izni veren iki devlet kurumundan biri olan, ülkenin akarsuları üzerine inşa edilen su yapılarından sorumlu DSİ’den yapılan resmi açıklamaya göre sel ile HES’ler arasında olumsuzluk yaratabilecek hiçbir nedensel ilişki yok. Tam tersine sel ve taşkın riskini ortadan kaldıran, en azından azaltan olumlu bir nedensel ilişki var, şöyle ki nehir tipi HES altyapıları selin getirdiği kütük, kaya, taş, kum gibi malzemeyi tutarak taşkını engelleyebilir ya da taşkının yıkıcı etkisini azaltabilir.

Devletin hiçbir şüpheye yer vermeyen, taraflı, sabit ve dar bakışı tam da antroposen çağına ait. Bozkurt ve Ayancık şehirlerinde tüm sorumluluk kurtarma, temizleme ve yeniden inşa faaliyetlerine indirgenirken, yaşanan felaket ‘iklimsel bir kazanın’ sonucu gibi gösteriliyor. Oysa bölgeye alışılagelmiş yıllık yağış miktarının birkaç gün içinde düşmesi de bu aşırı şiddetli yağışın yarattığı yıkım da doğal değil, insan faaliyetlerinin sonucu. Bu nedenle en yapıcı hareket, dikkati ‘ne oldu?’ sorusundan ‘nasıl oldu?’ sorusuna kaydırarak, HES’ler ile seller arasında risk yaratan ve riski artıran nedensel ilişkiyi çözmeye çalışmak ve iklim değişikliğinin yıkıcı etkisinin giderek daha ciddi hissedildiği günümüzde ileriye dönük havza bazında risk planlamasının taşlarını döşemeye başlamak.

Atılacak ilk adımda regülatörün bir diğer adıyla su alma altyapılarının, dere yatağı ve dere akışı ile nasıl bir ilişki kurduğuna, ardından bu ilişkilerin sel geldiği an nasıl şekil değiştirdiğine bakmak yararlı olacaktır. Doktora araştırmamda yakından incelediğim HES altyapılarına dair çalışmama dayanarak basın ve sosyal medya kanallarında yapılan tartışmalardaki iddialar, yapılan açıklamalar, hazırlanan bilimsel ve uzman raporlarda paylaşılan görüşler üzerinden, yorumlarımı ortaya koyacağım.

HES’lerin derelere etkisi

Öncelikle dereyi değişen iklim koşullarına uyum gösterebilen, canlı bir varlık olarak görmemiz gerekiyor. Temel işlevi toprağın ememediği suyu toplayarak denize ulaştırmak. Taşıdığı suyun miktarına göre bazen yükselir, genişler, bazen alçalır, daralır. Aktığı arazinin eğimine bağlı olarak hızlanır, yavaşlar. Su ile birlikte toprak, kum, çakıl, taş, kaya, ağaç, dal, kütük önüne ne gelirse, kaldırabildiği takdirde alır, taşır, taşıyamaz hale gelince bırakır. Su alma altyapıları ise bir kaya kütlesi gibi dere yatağına sabitlenmiş yapılardır ve fiziki esneklikten yoksundur.

Nehir tipi HES’lerin sel anında baraja dönüşme ve patlama riski var mıdır? Evet bu risk vardır ve özellikle Karadeniz Bölgesi’nde rüsubatı bol, eğimi yüksek, tepeler arasına sıkışmış dar yataklarda akan ‘vahşi’ derelerde yüksektir. Riski artıran insan kaynaklı etkenler nelerdir? Birincisi, Rize‘de bulunan İkizdere HES örneğinde olduğu gibi dere yatağının bir kenarından deredeki suyun belli bir kısmını alan, kalanının doğal haliyle akışına izin veren su alma yöntemi bir kenara bırakılarak, günümüzde dere yatağını enkesit boyunca tümüyle kapatarak deredeki suyun hemen hepsini almaya çalışan bir yöntem kullanılmaktadır. İşlev açısından ‘baraj’ karakterli bu tip su alma yapılarının dere akışına müdahalesi serttir. Gelen tüm suyu bir kapan gibi tutmaya çalışırken, dereye bırakacağı suyu sıkı kontrol ederek can suyunu bırakır.

İkinci etken nehir tipi HES planlama ve tasarımında derelerin sürüntü maddesi miktarı ve hareketinin dikkate alınmamasıdır. ‘Baraj’ tipli su alma yapıları derenin taşıdığı kum, çakıl, taş gibi sürüntü maddesi hareketini sertçe engeller. Dolayısıyla su alma yapılarının mansabında, yani yapılardan sonra suyun akış yönünde dere yataklarının düzleşmesine, daralmasına yol açar. Üçüncü etken HES’lerin dere yatağına müdahaleleridir. Su depolama kapasitesi yaratma amaçlı, resmi raporlarda yer almayan ‘üstü örtülü’ yaygın uygulamada, dere yatağı su alma yapısının hemen üstünde genişletilip derinleştirilerek havuza dönüştürülür. Su alma yapısının hemen altında dere yatağı DSİ can suyu ölçümü yapacağından daraltılır. Dere yatağını daraltan bir diğer faaliyet inşaat hafriyatlarının dökülmesidir.

Sel durumunda yaşananlar

Feyezan yani sel durumunda ne yaşanır? Şiddetli yağmurda canlı bir varlık olan derenin yatağı havzaya genişler, yamaçlardan da akış başlar, su miktarı artıkça dere akışı güçlenerek sertleşir. Feyezan başlangıcında ‘darbe’ şeklinde sürüntü maddesi hareketi olur, birden çok büyük bir hacme ulaşır(*). Önüne gelen ‘barajımsı’ su alma yapısıyla çarpışır, dere yatağından, yamaçlardan toplayarak getirdiği kütük, ağaç, taş, kaya, çamur gibi malzemeyi su biriktirme havuzuna ve su alma yapısına yığıp sıkıştırarak ‘kunduz barajı’ oluşturma riski vardır. ‘Kunduz barajı’ tahmin edilenden çok daha fazla suyun ve malzemenin birikmesine neden olur. ‘Kunduz barajı’ biriken su ve malzemenin yarattığı yüksek basınçla patladığında selden daha da vurucu bir etki yaratır. Sel sırasında ‘kunduz barajı’ defalarca oluşabilir ve patlayabilir. Pürüzsüz kaydırakta daha hızlı kayarız değil mi? Benzer şekilde patlayan sel düzleşen, daraltılan dere yatağında kolayca hızlanarak daha da güçlenip inerken yıkıcı gücünü artırır.

Nehir tipi HES’ler sele benzer dere yatağında ani su yükselmesi durumunu havuzlarını temizlerken de yaratır. İkizdere Vadisi’nde HESlerin mansabında yaşayan yöre insanları 5 cm su derinliğinin bir anda 1 metreye çıkabildiğini, derede su görmemeye alışan çocukların, insanların aniden yükselen suya kapılabildiklerini söylemişti. Nitekim HES’leri işleten şirketlerden havuz kapaklarını açacakları zaman halka haber vermelerini talep etmişler. HES olan akarsu vadilerinin bir kısmında dere aniden yükselebileceğinden dere yatağına girilmemesine dair uyarı levhalarının dere kenarlarına konulduğu görülür.

İklim değişikliğinin giderek daha çok hissedilir olduğu ülkemizde yapılan bilimsel çalışmalar Karadeniz’de deniz suyunun ısınmakta olduğunu, bu ısınmanın iklimsel süreçleri tetikleyerek Karadeniz Bölgesi’nde yağışların daha şiddetli olmasına yol açabileceğini gösteriyor. Derelerin Bozkurt ve Ayancık’ta verdiği sert, can yakan ders, dere yataklarında insan faaliyetlerinin azaltılması gerektiği yönünde. Siyasi iktidar ya oluşan riskleri görüp, sorumluluk alır ve akarsu havzaları için nehir tipi HES’leri de içine alan bütüncül bir risk analizi yaparak riskleri ortadan kaldıran ya da azaltan adımlar atar ya da havzalarda yaşayan halkı giyotin gibi sel riski altında, korunmasız, tedirgin yaşamaya mahkum eder.

(*)Kaynak: Kazım Çeçen, 1962, Vahşi Derelerden Su alma, İTÜ Yayını.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’de yaşlı bakımı ve göçmenler -İsmail Tufan*

[email protected]

Toplumumuzda, duyusal, bedensel, vegetatif, bilinçsel ve refleks işlevlerinde kayba uğramış kişiler çoğalmaktadır. Bunun sebebi yaşam süresinin uzamasıyla yaşlıların çoğalmasıdır. Aşağı yukarı 30 yaşına kadar gelişen insan organizması, daha sonra kayıplara uğramaya başlar. Bunlar başlangıçta farkına varamadığımız kayıplardır. Fakat ileri yaşlarda, özellikle 80 yaş ve sonrası yaşam dönemlerinde, bu kayıpların sonuçları belirgin bir biçimde ortaya çıkar. Doğduğunda çevresine bağımlı olan insan, yaşlılığında da bağımlı hale gelebilir. Ancak yaşlanmanın kişiye özgü nitelikleri dikkate alınmalıdır. Yani her yaşlının bağımlı olduğunu kabul edemeyiz. Yine de 90 yaş ve üzeri nüfusta bağımlılık oranı %60-70’lere varmaktadır.

‘İnsancıl’ yaşlı bakımı sıkıntısı

İleri yaşlılıkta bağımlılığın aile açısından sonuçları da göz önüne alınmalıdır. Ailede, bağımlı ileri yaşlı kişi veya kişiler varsa, bunların nerede, nasıl ve kim tarafından bakılacağı soruları ortaya çıkmaktadır. Bu sorulara verilen cevaplar birdenbire değil, daha ziyade göreli uzun bir süreye denk gelmektedir. Bu süreçte aile, problemi en iyi şekilde çözebilmenin yolunu arar ve genellikle acı ve keder dolu bir sürece tekabül eder. Özellikle ileri yaşlı aile ferdi hareket yeteneğini kaybettiğinde, ortaya çıkan sorunların sadece sayısında değil, niteliğinde de değişim meydana gelir. Öreğin yaşlının altını bağlamak ve altını temizlemek, banyosunu yaptırmak, yemeğini yedirmek gibi normal koşullarda herkesin “kolayca” halledebildiği günlük yaşam ödevleri, büyük bir soruna dönüşür.

Bakım sektörü ülkemizde gelişmemiştir. Ama profesyonel bakım sektörünün gelişmiş olduğu ülkelerde de, yaşlı bakımı ile ilişkili sorunlara köklü bir çözüm getirilemediği görülmektedir. Bu ülkelerde yaşlı bakımı için eleman bulmak zordur ve yaşlılara insancıl bakım konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Bakım sektörüne katılan kişiler genellikle bu mesleği severek değil, mecbur kaldıkları için yapmaktadır. Başka bir sektörde iş bulduklarında hemen bakım işini bırakmaktadırlar. Bu yüzden birçok ülke yaşlı bakımı sektörüne eleman kazandırmanın yolunu yeni bir işçi göçü ile çözmeye çalışmaktadır. Örneğin Almanya, Filipinlerden yaşlılara bakması için genç kadınları getirmekte ve bunlara hızlandırılmış bakım kurslarıyla bakım konusunda kalifiyelik kazandırmaya çalışmaktadır.

Sığınmacılar neden yaşlı bakım sektörü için yetiştirilmesinler?

Türkiye’de de ileri yaşlı nüfusun en hızlı çoğalan nüfus kesimi olduğu dikkate alındığında, yakın gelecekte yaşlılarımıza kimlerin, nerede ve nasıl bakacağı sorularına, sadece aile değil, devletin de cevap araması gerekecektir. Zaten bir göçmen ülkesi Almanya’nın, demografik yaşlanma sebebiyle yeniden göçmen almaya başlamasını dikkate alarak, ülkemizdeki göçmen sayısına dikkat çekmek isterim. Ülkemizdeki Suriyeliler, Afganlar ve diğerleri neden yaşlı bakıcısı olarak yetiştirilmesinler?

Birkaç yıl önce Türk basınında Almanya’nın Türkiye’den yaşlılara bakması için göçmen kabul edeceği haberi çıktığında büyük bir heyecan duyan gençlerimiz, anlaşılan kendi yaşlısı için aynı heyecanı duymuyor. Bunun nedeni bellidir: Bakıcı maaşının tatmin etmemesi!  Bu, Almanya’da da karşılaşılan bir sorundur. Fakat göçmenler arasında bakıcı olarak çalışmak isteyecek olan kişilerin bulunabileceğini hesaba katarsak ve ülkemizdeki milyonlarca göçmeni de göz önüne alırsak, Türkiye’de yeni bir bakım sektörünün ve bu alanda yaratılabilecek istihdamın, sadece ekonomik değil, aynı zamanda insani ve manevi açılarda da sağlayabileceği katma değerler olacaktır.

Macaristan’da göçmenler için yaşlı bakım kursları açıldı.

Ülkemizde son yıllarda göçmenlerin üzerinden yürütülen, bazen ırkçılıkla bir tutabileceğimiz söylemlerin, kendini “demokrat” olarak tanımlayanların ağzından da çıkması, demokratlarımızın demokrasi anlayışının ne denli kısıtlı olduğuna da işaret etmektedir. Amacım, gözle görünür hale gelen bir soruna mevcut koşullar altında bir çözüm önermektir. Bu koşullarda göçmenler, yaşlı bakımı probleminin çözümünde önemli görevler üstlenebilirler ve “göçmenlik” kavramının yaratacağı yeni empatilerle toplum olarak da demokratikleşme yolunda bir adım daha ileriye atabiliriz.

(*) Prof. Dr., Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Gerontoloji Bölümü

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

‘Tarihin sonu’ da bitti, şimdi ne olacak – Erol Ulukutlu

Bizim tarih kitaplarımızda 1453 yılında İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi ile Orta Çağ’ın kapandığı ve Yeni Çağ’ın başladığı söylenir. Yanılmıyorsam, Avrupalılar ise aynı çağ geçişi için uygun tarih olarak 1492 yılını, yani Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfini tercih ediyorlar. Ancak sonuçta tarihsel dönemlerin klasifikasyonunda hangi anı seçersek seçelim, bunun önemli ölçüde soyut ve keyfi bir işlem olacağını biliyoruz. Mutlaka yeni dönemin belirtileri eski dönemin sonlarında çoktan başlamış olacaktır. Aynı şekilde yeni dönemin başlarında, eski dönemin birçok özelliği uzun süre yaşamaya devam edecektir. Zaten kriter olarak aldığımız özellikler de önemli ölçüde bizim kişisel bakış açımızı yansıtacaktır. Yine de ve her şeye rağmen, geçmişi çeşitli tarihsel dönemlere bölerek incelemek ve bu dönemler için geçiş noktaları tanımlamak tümüyle anlamsız bir pratik değil. Beynimiz sınırlı bir organ olduğundan, bu tür tanımlamalar aslında çok karmaşık, çok kaotik yapıda olan olayları kavrama ve anlamlandırma kabiliyetimizi önemli ölçüde kolaylaştırır.

Örneğin Sovyetler’in 1990 başlarındaki çöküşü 20’inci yüzyıl tarihi açısından kuşkusuz dönem açıp dönem kapatan bir nokta olarak görülebilir. Bu tarihsel noktayı iyice kesinleştirmek istersek belki 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışını en güzel ve en sembolik referans noktası olarak almayı da seçebiliriz. Sovyetler ve Doğu Avrupa’da sosyalist rejimlerin bu çok ani ve hatta çok şaşırtıcı çöküşü ile Dünya tarihinde bambaşka bir döneme girdiğimizi söylemek herhalde abartılı bir iddia olmaz.

Liberal demokrasi’nin Pirus zaferi

Benim de uzaktan da olsa gözlemleme fırsatı bulduğum o tarihsel dönemeçte, Demir Perde’nin doğusundaki ülkeler bir anda büyük bir kaosa sürüklenirken, Perde’nin batısında ise coşkulu kutlamalar başlamıştı. Bugünün genç kuşakları bile, hemen her zaman yıkılan duvar görüntülerine eşlik eden Scorpions’un şahane parçası “Wind of Change”i hatırlayacaklardır. Batı dünyası, bir yandan özgürlükçü demokratik politik sistemi ile Demir Perde’nin tek parti totalitarizmine karşı büyük bir zafer kazanmıştı. Diğer yandan da özgür piyasa ekonomisi modeli ile (kapitalizm de diyebilirsiniz) büyük rakibi sosyalist modeli ezip geçmişti. Demir Perde rejimleri insan hakları, refah, teknoloji, askeri güç, bilim, kültür, sanat hemen hiçbir alanda rekabet etmeyi başaramamış ve sonunda kendi içinden çürüyüp bir kurşun bile atmaya gerek kalmadan çöküp gitmişti. Sovyet Bloğunun yıkılması ve Komünist Çin’in de kapitalizm ile kardeşçe beraber yaşama stratejini benimsemesi ile belki tarihte ilk defa tek kutuplu, tek süper güçlü bir dünya düzeni ortaya çıkmıştı. Batı Dünyasının, Özgür Dünyanın, Kapitalist Blokun (uygun terimi siz seçin) zaferi o kadar netti ki, bunun ideolojik ve politik bir coşku gösterisine dönüşmemesi mümkün değildi. Bu hafif sarhoş ideolojik coşku döneminin belki de en ilgi çekici örneklerinden birisi Francis Fukuyama’nın 1992 tarihli “Tarihin Sonu” adlı eseridir dersek herhalde çok yanlış bir şey söylemiş olmayız. Fukuyama, daha sonra, haklı haksız, pek çok kez hiciv konusu olan kitabında liberal demokrasinin bu büyük zaferiyle artık olası tek siyasi sistem olarak tarihteki konumunu tescil ettiğini ve artık hiçbir tırnak içinde “doktriner” sistemin liberal demokrasiyi tehdit edemeyeceğini ilan ediyordu. Önemli bir siyaset bilimci olan Fukuyama’nın bu eserinde gerçekte ne dediği tartışmalı olmakla beraber, eserin içeriğinden ziyade isim seçimi ile tarihe geçeceği muhakkak: “Tarihin Sonu”.

Bu noktada yazımızın başlığına referans yapacak olursam, bu yazıda aslında oldukça basit bir argümanım var: 15 Ağustos 2021’de Kabil’in Taliban’a terk edildiği anda, Sovyetlerin çöküşü ile başlayan bu otuz yıllık özel tarihsel dönemin kapandığını düşünüyorum. Yani bana kalırsa böylece “tarihin sonu” da resmen sona ermiş oldu. Şakayı abartırsak, belki “tarih artık tekrar akıyor” bile diyebiliriz. Elbette, böyle bir dönem değişimi iddiasında bulunmak için fazlasıyla erken olabilir. Sonuçta yanılmak tamamen mümkün. Ben yine de bu yazıda bu fikre sahip çıkmak istiyorum.

Etkileyici de olsa bir tarihsel olayın, örneğin askeri açıdan büyük bir zafer veya yenilgi olması gibi özellikler, kuşkusuz tek başına bir dönem açma veya kapama iddiası için yeterli değil. Kabil’in düşüşünün, birçoklarınca Amerika’nın Saygon’u terk edişi sırasındaki gelişmelere çok benzetilerek, Saygon-2 olarak isimlendirildiğini biliyoruz. Ancak Saygon-1 (yani ABD’nin çekilmesi ile bağımsız birleşik Vietnam’ın ortaya çıkışı) aslında Dünya Tarihi açısından o kadar anlam değiştirici bir dönemeç değildi. Belki sadece soğuk savaş tarihi içindeki önemli bir kırılma anı idi. Öte yandan, Afganistan’ın bugün dünya sistemi açısından o günlerin Vietnam’ı kadar bile önemli olmadığını hatırlarsak, Saygon-2’yi (yani Kabil’in çöküşünü) niye bu kadar kritik bir dönemeç olarak gördüğümüzü biraz izah etmek gerekiyor.

‘Soft Power’in çöküşü

Bu konunun çok boyutlu ve çok karışık bir tartışmaya gebe olduğu, her şeyden önce Berlin Duvarının çöküşü ile Kabil’in çöküşü arasındaki dönemin kapsamlı bir analizini gerektireceği açık. Ancak ben bugün bu yazıda bu tartışmaya daha basit bir perspektiften bakmak ile yetinmek istiyorum. Belki diğer boyutları da zaman içinde tartışmaya devam ederiz. Benim bugün baz almak istediğim bakış açısı “soft power” kavramına dayanıyor. İngilizce bu terimin sağlam bir Türkçe karşılığı var mı emin değilim. Doğrudan çeviri yani “yumuşak güç” Türkçe’de fazla bir şey ifade etmiyor muhtemelen. Soft power sonuçta bir ülkenin askeri veya ekonomik maddi baskı araçlarından bağımsız olarak ideolojik, sistemsel, kültürel inandırıcılığından gelen gücü olarak özetlenebilir. Soft power dünya tarihinde belki binlerce yıldır kısmen önemi olan bir stratejik güç unsuru. Ancak 19’uncu yüzyılın başlarından itibaren bu unsurun görece önemi hızlanarak arttı ve artmaya devam ediyor. Öyle ki, 20’inci yüzyılın ortalarından itibaren belki en belirleyici stratejik güç unsuru haline geldi. Bu noktada nükleer bombalara bile sahip eski süper devletlerin 2. Dünya Savaşı sonrasında en fakir sömürgelerini bile elde tutamaz hale geldiğini hatırlamalıyız. Ve yine Batı, çılgın bir nükleer silah envanterine sahip Sovyet Rejimini işte sadece bu yumuşak gücünü kullanarak tek bir kurşun bile atmadan yıkıp geçti seksenlerin sonunda.

Eğer doksanların ilk yılları, Batı’nın (veya basitçe ABD de diyebiliriz) yumuşak gücünün arşa değdiği altın yıllarsa, 2021 Afganistan yenilgisi de buharlaşmakta olan bu yumuşak gücün artık dibe vurduğu ana tekabül ediyor kanımca. Yukarıda da belirttiğim gibi soft power özünde “inandırıcılık” üzerine kurulu. Yani sistemlerinizin, söylemlerinizin ve davranışlarınızın hem bir tutarlılık, hem de bir ahlaki kabul edilirliği yansıtması gerekiyor. Bunu yapabiliyorsanız müthiş bir güce sahip oluyorsunuz. Çünkü uzun süredir bu dünyada sadece kaba kuvvet uygulayarak kimseyi dize getirmek mümkün değil. (Yani en azından kendi bahçenizdeki tüm dengeleri de altüst etmeden.) Doksanların o hülyalı yıllarında dünyanın en gariban mahallelerinde bile çocukların ABD Başkanı Clinton’un kucağına atlayıp, boynuna sarıldığını hatırlıyorum. Bugün bir ABD Başkanı’nın aynı mahallelere girmesi için bile ordu desteği alması gerekiyor.

Yani büyü fena halde bozuldu. ABD (ve/veya Batı) kurduğu bu peri masalını devam ettirmeyi başaramadı. Bunun gerekçeleri herhalde aslında çok karışık olmalı. Ancak, sadece birkaç cümle ile ifade etmek gerekirse, bence masalın iflas etmesinin arkasında şöyle bir mekanizma yatıyor gibi: Amerikan’ın soft power’ını yaratan değerler sisteminin dünyaya yayılması, küresel yönetişim düzeninin de (yani uluslararası ilişkiler evreninin de) hukukileşmesini gerektiriyordu. Halbuki, mahallenin büyük kabadayısı ABD, kendisini de kontrol altına alacak böyle bir gelişmeye hiçbir zaman sıcak bakmadı. (ABD’nin Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesini tanımadığını, Başkan Trump’ın imzalanmış Paris Sözleşmesi ve İran Anlaşması’nı ne kadar kolay yırtıp attığını hatırlayınız.) Kendisi zaten açık ara en büyük kabadayı olduğuna göre, dünya yönetişiminde Teksas kurallarının (büyük balık küçük balığı yutar) işlemeye devam etmesi gayet uygun bir durumdu. Evet, bir tarafta ticaret, finans, ekonomik yapılar hızla küreselleşmeli ve batı sermayesinin kolay erişimine açılmalıydı. Ancak bu siyasi/hukuki yönetişimin de küreselleşmesi ile birlikte olamazdı. O alanda ABD elinde kamçısı ile dolaşarak sinir olduğu herkesi kendi özel çıkarları doğrultusunda sopalamaya devam edecekti. Dünyanın özgürlüğü kurtaran ABD değil miydi zaten, şimdi her şeye hakkı vardı. Kimseye bir şey sorması veya izin alması gerekmiyordu. Bu basit ikilem, bu yaman çelişki, bu samimi olmama hali pazarlanan peri masalının inandırıcılığını hızla aşındırdı ve sonunda bir gün inanılacak hiçbir yönü kalmadı. Bazılarınız haklı olarak bunun çok fazla soyut bir anlatım olduğunu söyleyerek itiraz edeceklerdir. Haklısınız aslında. Ancak ben en soyut düzeyde olayların arka planındaki büyük dinamikte belirleyici gerilimin böyle açıklanabileceğini sanıyorum. Özgürlüklere büyük değer atfeden bir demokrat olarak da ABD’nin (Batı’nın) bu kandırmacasını liberal demokrasi değerlerine karşı ciddi bir ihanet olarak görüyorum.

Büyük yalanlar dönemi

Belki basit birkaç örnek ile bu soyut hikayemize biraz renk katabiliriz. Doksanların başında (Sovyet çöküşünden hemen beş dakika sonra) ABD’nin birinci Saddam savaşını nasıl bir ideolojik çerçeve içinde pazarladığını hatırlamaya çalışalım. Dünyanın bütün aklı başında güçlerinin oluşturduğu bir koalisyon, kötü niyetli, saldırgan ve dünya hukuki düzenini tanımayan psikopat bir totaliter rejime karşı beraberce müdahalede bulunuyor. Amaç Birleşmiş Milletler hukukuna karşı yapılmış bu büyük saldırıyı (Kuveyt’in işgali) bertaraf etmek ve sonuçta dünyayı daha yaşanası, daha güzel, daha barışçıl, daha adil bir yer haline getirmek. Paket gayet başarılıydı ve dünya kamuoyunun büyük kısmı tarafından sempati ile karşılandı. Ancak bu peri masalı havası çok kısa sürdü. Ardından gelen 20 yılda Irak, Afganistan, Suriye, Libya, Filistin gibi örneklere baktığımızda ABD’nin (Batı’nın) kendi iç demokratik değerlerini küreselleştirmek gibi bir kaygısının pek olmadığı, tamamen kendi basit özel stratejik amaçları uğruna, hedef rejimlerin ülkelerini baştan aşağı yerle bir edilmiş enkaz ülkeler haline getirmekten çekinmeyen, bu sırada sivil vatandaşların ne yaşayacağını da pek umursamayan bir strateji içinde hareket etmekte olduğu görüldü. (Bu süreçte maalesef sadece birkaç bin Amerikan askeri değil, milyonlarca insan öldü, on milyonlarca insan hemen hemen her şeylerini kaybetti, on milyonlarca çocuk kayıp nesil olarak savruldu gitti.)

Sonuçta büyük masal her yerde çöktü. Yalanlar onu yedi bitirdi. Referans alınabilecek bir küresel akıl, inandırıcılığı, birleştiriciliği olacak bir küresel hukuk ortaya çıkmadı. Masal bir insanlık masalına dönüşemedi. Onun sadece bir insanlık masalı gibi paketlenmiş kötü bir yalan olduğu kısa sürede anlaşıldı. Bu atmosferde tek kutuplu dünya durumu da kısa sürdü. İki, üç derken, sonunda kaotik denebilecek bir çokkutupluluk hakim oldu dünyaya. Hatta 75 yıllık NATO müttefikleri bile oldukça farklı kutuplara bölündüler. Büyük masalın bu trajik çöküş filminde, Başkan Trump ve Trump Amerikası çok ilginç bir sahneyi teşkil ediyor. Trump söylemi, artık kendi masalına kendisi bile inanmayan ve gayet samimi bir şekilde “Ben tabi ki, hepinizin ırzına geçmek istiyorum. Bunda ne gariplik var ki?” diye konuşan bir ABD’ye tekabül ediyor gibi. Bu karanlık Amerika imajı herkesi çok korkuttu doğal olarak. Korkutmalı da gerçekten. Biden ve Demokratlar, bütün aklı başında insanlar tarafından bir kurtarıcı gibi karşılandı bu ortamda. Ancak işin özü çok değişmemiş gözüküyor. Bu hafta Afganistan’da yaşanan trajik gelişmeler masalın tabutuna son çiviyi de çakmış bulunuyor kanımca. Bu olayın Biden’ın bireysel siyasi kariyeri için ne anlama geldiğinin bizim açımızdan hiçbir önemi yok. Sonuçta Biden Amerikası, retoriğinin kibar veya kaba olmasından bağımsız olarak, pratikte belki Trump Amerikası’nın bile yapamayacağı bir rahatlık ve pervasızlık içinde, Afganistan’ı sadece Amerikan’ın düşmanı değil, çok daha önemlisi özgür dünyanın ve insanlık değerlerinin düşmanı olarak tanımlayageldikleri bir tırnak içinde “evrensel” düşmana tek kurşun atmadan hediye etti. Bunda hiçbir sakınca görmedi ve görmüyor. Ve masalın inandırıcılığı burada tamamen bitti.

Bana soracak olursanız, bu olayın örneğin Fransız Yahudilerini Nazilere teslim etmekte bir sakınca görmeyen Vichy rejiminin yaklaşımından pek bir farkı yok özünde. Amerika bu davranış biçimiyle pratikte kendi sorumluluğu altında yaşayan insanların özgür ve onurlu bir yaşam hakkına pek bir saygısı olmadığını bir kez daha açığa vurdu. Sözde Afgan Devleti liderlerinin veya Afgan askerlerinin ne yapıp yapmadığının konuyla hiçbir ilgisi yok. Bunlar bahane. Zaten ABD’nin yirmi yıldır bu karanlık ve kimseyi temsil etmeyen sözde rejim ile nasıl baştan aşağı yalan bir oyun içinde olduğunu bize göstermesi bakımından da ayrıca ilginç. Biden, bu noktada ancak Trump’ın ağzına yakışacak bir dil ile de konuşmaya başladı. Bu dil giderek daha da çirkin ve ırkçı bir şekle bürünürse de fazla şaşırmam. Büyük yalanlar bir kez başladı bir kere.

Şimdi yeni bir döneme giriyoruz. Artık galiba dünyada bir müddet bir büyük masal olmayacak. Birleştirici insanlık idealleri olmayacak. Bir büyük “Hukuk”, “Adalet” söylemi olmayacak. Ve maalesef bu yeni dünya ilk anda çok keyifli bir dünya da olmayacak sanki. Büyük insanlık ideallerinin gölgeye itildiği bu dünyada boşluğu muhtemelen garip yerel ve yabancı düşmanı ideolojiler dolduracak ve zaten çoktan doldurdular. Totaliter, otoriter, faşizan veya kriminal karanlık rejimler için çok uygun şahane bir atmosfer ortaya çıkacak. Bu rejimler muhtemelen çoğalacak ve daha da kararacak. Büyük kutuplar arası gerilimler artacak ve bu durum karanlık rejimlerin elini daha da rahatlatacak.

Ama belki de öyle olmayacak. Gerçek şu ki, geleceği öngörmeyi amaçlayan “cek, caklar” çoğu zaman pek de anlamlı olmuyor. Geleceği mekanik bazı trendler değil, insanların kırılma anlarındaki çabası ve mücadelesi belirliyor. Bugün dünyada hem ekmeği peşinde koşan, hem de onurlu ve özgür bir yaşam hayali hiç azalmayan 8 milyar yaşıyor. Bu insanları ancak bir yere kadar oyalayabilir ve kandırabilirsiniz. Sonuçta ne derseniz deyin, tarihin sonu bile bitti gitti ve tarih hala gümbür gümbür akmaya devam ediyor.

Dış Köşe

Balık ekmek yemekle olmaz, Marmara’nın suyunu için!-Mehveş Evin

Cahit Aral, 1986 Çernobil faciasından sonra “çayda radyasyon yok” diye kameraların önünde çay içmişti.

Çevre Bakanı Murat Kurum ve Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli de Marmara Denizi’nin ne kadar temizlendiğini göstermek için balık ekmek yedi. (14 Temmuz 2021)

Tabii ki bu iki çevre felaketi karşılaştırılamaz. Fakat hem insan kaynaklı olmaları, hem de siyasetçilerin halkı ikna etmek için başvurduğu yöntem açısından bu örneği verdim. Üstelik Çernobil’in etkilerini bugün hala tam olarak bilmiyoruz. Müsilajla ilgili araştırmalar ise daha yolun başında.

Bakan Kurum, hem “çalışmaların tamamlanması” için 2021 sonunu işaret ediyor hem de “denize girin, balık yiyin” diyebiliyor.

Ne yazık ki müsilaj felaketini balık yemek, denize girmek, denizin yüzeyini temiz görmeye indirgemek, bu büyük ekolojik krizi durdurmanın önündeki en büyük engel.

Nitekim Kurum, “Marmara Denizi’nde ilk 20 metrede artık müsilajın yok” açıklamasını yaptıktan bir hafta sonra, Çanakkale Boğazı’ndan, Saroz’dan müsilaj görüntüleri geldi. Diplerde mercanların, balıkların, deniz canlılarının yürek parçalayan görüntüleri paylaşıldı.

Bu arada Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Kurulu, ikinci kez toplandı. Anlaşılan o ki Kurul, Ergene ve diğer büyük sanayi/endüstriyel kirleticilerden uzak durup kentsel atıksu arıtma tesislerine odaklanmış durumda…

Ergene ve büyük kirleticilerden ses yok

Buna da şükür diyeceğiz ama, diyemiyoruz… Zira Kurul’da İstanbul ve Tekirdağ Valileri’nin olduğunu, aynı valilerin Ergene’den Marmara’ya deniz deşarjı yapan şirketin kurucusu ve yönetmininde olduğunu, bölgedeki büyük sanayicilerin ortaklığını açıklasak da şimdiye kadar Ergene’ye dair hiçbir açıklama yok.

Bunun yerine, rakamlarla bezeli, ama içeriği meçhul bir takım bilgiler paylaşıldı:

  • Bakan, 445 evsel, kentsel ve endüstriyel atık su arıtma tesisinin ancak 211’inin incelendiğini söyledi. Peki bunlar hangileri, nasıl arıtma yapılıyor? Bilinmiyor.
  • Kurulun yaptığı –aslında Çevre Bakanlığı’nın halihazırda yapmakla yükümlü olduğu denetimler sonucunda 175 işletme ve 11 gemiye para cezası kesildiği açıklandı. Peki bunlar hangi işletmelerdi, cezalar caydırıcı mı, yoksa “pahalı” bulunan arıtmalardan yine kaçınılacak mı, bilmiyoruz.
  • Ayrıca 52 işletmenin faaliyeti durduruldu. Bunların arasında devletin de ortak olduğu, en büyük kirletici Ergene Derin Deniz Deşarjı AŞ elbette yok.

KBB: Endüstriyel atık miktarı ne kadar, bilmiyoruz

Geçen hafta İSKİ’nin İstanbul’un atıksuyuyla ilgili verdiği bilgileri paylaştım. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nden gelen bilgiler de şöyle:

  • 2020 yılı için arıtılan atıksu miktarı 159106.802 m3 Belediye, yüzde 65’inin ileri arıtma (azot+fosfor giderimi) kalan yüzde 35’lik kısmının da biyolojik arıtma ile arıtıldığını belirtiyor
  • Ancak Belediye, Kocaeli’nde bulunan “14 adet organize sanayi bölgesi, 5 adet teknopark ve 2 adet serbest bölge ile tekil olarak arıtma yaparak alıcı ortama deşarj yapan fabrikaların denetimleri”nin Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne bağlı olduğunu açıkladı: “Kocaeli’nin endüstriyel atıksu miktarı ile ilgili bilgi mevcut değil”
  • Kocaeli Belediyesi, haricindeki tüm atıksuları arıtarak denize boşalttığını söylüyor: “Plajyolu ve Karamürsel Atıksu Arıtma Tesislerimizde atıksu arıtıldıktan sonra Marmara Denizine derin deniz deşarjı ile verilmektedir Diğer tesislerimizin arıtılmış su deşarjları tesis yakınından geçen derelere yapılmaktadır”
  • İş dönüyor dolaşıyor, yine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanıyor Denetimler sürekli, habersiz, bağımsız, caydırıcı olmadığı sürece verilen bilgilerin anlamı yok. Deniz deşarjı yapılan yerlerden, derelere bırakılan atıksu noktalarından bir bardak su içmeye ne dersiniz?

(Bu yazı ilk kez Artı Gerçek’te yayımlanmıştır)

Kategori: Dış Köşe

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/2- Can Veyselgil

Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.

Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.

Birinci bölüm için tıklayın

*

4- Aydınlanma’nın sağlıklı ve steril salonlarından kirli ve paslı tezgâh altlarına kamusal alan

Politikayı tarihsel kategoriler ve somut iktidar ilişkileri üzerinden okumak lazım. Mesele iktidar ilişkilerini ‘devlet’, ‘büyük adamlar’ ya da ‘soyut kavramlar’ üzerinden okumak değil, tam tersine ‘devleti’, ‘büyük adamları’ ve ‘soyut kavramları’ iktidar ilişkileri üzerinden okumak. İdeal bir demokrasi ve kamusal alan nedir deyip analizi buradan başlatmak somutta duvarlara tosluyor. Kamusal alan, neyin tartışılır neyin tartışılmaz olduğunun belirlendiği yer, neyin sağlıklı neyin sağlıksız demokrasi olduğunun tespit edildiği yer, hangi olasılıkların kapatılacağı hangilerinin açılacağının belirlendiği yer, hangi kanaatlerin öne çıkacağı hangilerinin geride kalacağının şekillendiği yer, son kertede neyin politik neyin politik olmadığının sınırlarının çizildiği yer. Bu alan; uzlaşmadan çatışmaya, uzlaşır gibi yapmaktan çatışır gibi yapmaya farklı uçlar arasında salınan pek çeşitli konum alınabilecek ve alınması gereken çok aktörlü bir yer. Bu konumlardan sadece birini yani sınırsız diyalog yoluyla örtüşerek uzlaşmayı sağlıklı olarak tanımlayıp oradan ilerlemek bana doğru gelmiyor. Kamusal alana sağlıklı olduğu iddia edilen sınırlı bir demokrasi kavramı ile girip bu alandaki sayısız mücadeleyi sadece bu sınırlı kavramla yürütmek ve sonucunda kazanmak bana gene pek mümkün görünmüyor.

Özbank’ın yazısından öğrendiğimize göre diyalog, iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan oluşuyor. Bu tartışmalardan süzülerek ortak görüşler oluşuyor. Bence eleştirel olmak, böyle tarih-dışı ve evrensel olduğu varsayılan bir aklın kılavuzluğuna güvenmemek olurdu. Eleştirel olmak, belli bir tarihsel bağlamda bu tartışmaları süzen süzeğin analizini yapmaktır. Hiçbir süzek kendi başına demokratik değil. O yüzden her zaman süzeklerin analizini yapmak daha eleştirel olur diye düşünüyorum. Diyaloğun da benzer şekilde tarihsel bir kategori olduğunu vurgulamak önemli görünüyor bana.

Ezeli ebedi ve evrensel bir akıl tarafından kılavuzluk edilen bir iletişim biçimi ve diyalog yok. Habermas, “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” adlı çok etkili olmuş kitabındaki kamusal alan ve demokrasi fikirlerine Aydınlanma çağının salonlarına odaklanarak ulaşıyordu. Habermas Özbank’ın bahsettiği iletişimsel ve eleştirel aklı, Voltaire’de, Diderot’ta ve onların rafine, akılcı ve rasyonel salonlardaki rafine tartışmalarında buluyordu. Yani evrensel akıl dediği belli ayrıcalıklara sahip elit bir zümrenin aklıydı aslında. Pek çok kere bu Aydınlanma düşünürlerinin Fransız Devrimi’ne katkı sunduğu ve devrimin fikir dünyasını ve modern politik kültürü şekillendirdiği söylenmiştir. Ne de olsa akılcıdırlar, iletişimseldirler ve rasyoneldirler.

Önemli bir on sekizinci yüzyıl Fransa tarihçisi olan Robert Darnton’ın “Forbidden Best-Sellers of Pre-Revolutionary France” (Devrim öncesi Fransa’nın Yasaklanmış En çok Satanları) ve “The Literary Undeground of the Old Regime” (Eski Rejimin Edebi Yeraltı) adlı eserleri, bize farklı bir kamusal alan ve kamuoyu manzarası sundu. Burada ön plana çıkan aktörler, Diderot gibi elit figürlerin hazırladığı ve Aydınlanma’nın en önemli eserlerinden sayılan Ansiklopedi değil tezgâh altında satılan ve halktan yoğun talep gören yasaklı, izinsiz veya korsan kitaplardır. Bugün, bu kitapların Devrim’e bu elit figürlerin eserlerinden daha fazla katkı yapmış olabileceğini tarihçiler epeyce tartışmış durumdalar. Anakronistik olmak pahasına söylersem, Darnton tezgâhın altından on sekizinci yüzyıl Fransa’sının sosyal medyasını ortaya çıkardı.

Kamusal ve politik alanı ‘tezgah altına’ kaydırmak

İşte evrensel, tarihsiz ve sosyal konumlardan bağımsız bir iletişim ve diyalog yok. Diyalog sadece Aydınlanma salonlarındaki gibi rasyonel, eleştirel ve akılcı diyaloglarla ortaklaşmak ve örtüşmek değil; bunun propaganda boyutu var, halkın alımlaması var, okuyucuların yanlış anlaması var, herkesin kendince anlaması var, tezgâh altı var, yer altı var. Özbank’ın yazısı bana Habermas’ın Aydınlanma salonlarının sağlıklı ve steril ortamının hissini veriyor. Benim politik bir hareket için önerim; salon politikası yapması, elit seviye metinler ve laflar üretmesi olmazdı. Bunların yerine kamusal ve politik alanı Darnton’un bahsettiği tezgâh altına kaydırması olurdu. Politika, yalnızca eleştirel aklın kılavuzluğunda yapılan bir şey değil, tezgâh altında da yeraltında da yapılan bir şey, bu anlamda duygulara da hitap etmesi gereken bir şey.  Bugünün iletişim dünyasında sosyal medya ve onun kuralları oldukça önemli. Derdini Ansiklopedik makalede değil, 140 karakter sınırıyla anlatmak önemli. O yüzden bugün derdini ansiklopedik ifade edip karşılık bulmuyor diye hayıflanmak eleştirel aklın hezeyanları, tarihsel ve eleştirel bir aklın değil.

5- Örtüşerek ortaklaştırabildiklerimizden misiniz? Gezi Parkı protestoları ve İBB seçimleri

Gelelim Gezi Parkı protestolarına ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) seçimlerine. Özbank’ın yazı dizisinde bu olaylar, diyalog yoluyla örtüşerek ortak görüş oluşturmanın Türkiye siyasal hayatından iki yakın ve belirleyici örneği. Adeta Habermas’ın ve Rawsl’un politik teorilerinin, kavramlarının vücut bulmuş halleri bunlar. Özbank’a göre bu protestolara katılanlara ortak vicdani kanaatlerini (barışçı eylemlere karşı uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlışlığı) eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ne siyasi bir partinin talimatı ne de iç veya dış mihraklardır. Özbank, “onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı” diyor. Yani ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey, gene vicdani kanaatleri sayesinde buluştukları ortak eylemlilik. Eylemliliklerini gene eylemlilikleriyle, kanaatlerini gene kanaatleriyle açıklıyor Özbank.

‘Lafı açan ilk lafı’ kim açtı?

Özbank’ın eylemlilik içindeki birliktelikleri vurgusunu oldukça önemli bulmakla beraber bu vurgu sonraki açıklamalarda kayboluyor ve eylemlilik vurgusu yerini kavramsal farkındalıklara, vicdanlara, ortak görüşlere bırakıyor. Özbank, “Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu kanaati üzerinde örtüşen bir görüş birliğini nasıl fark edebilmiştik” diye soruyor. Cevap, “birbirimizle insanca iletişim kurarak, soru sorarak, cevap vererek, dinleyerek ve anlamaya çalışarak” oluyor. Özbank sorularına devam ediyor ve protestolara katılanların aralarındaki onca farklılık, görüş ayrılığı ve husumetlere rağmen bu insanlar arasındaki lafı açan ilk lafın nasıl edildiğini merak ediyor. Cevabı, gene “kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış başka bir örtüşen görüş birliğinde” bulunuyor. Burada lafı açan ilk lafın, aslında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olduğunu öğreniyoruz. Mucize kavram her soruyu cevaplamaya devam ediyor. Kavramsal farkındalığın düşük olduğu tespiti de eyleme katılanların bir Habermas veya bir Rawls olmadıkları üzerine bir tespit gibi. Tam bu noktada okuyucu, zaten kavramsal farkındalık düzeyine çıksaymış cesareti verenin de lafı açanın da Habermas ve Rawls olacağından korkmaya başlıyor.

Özbank’ın Gezi protestolarıyla ilgili görüşlerine dair fikirlerimi ve itirazlarımı dört başlık altında toplamak istiyorum. İlk olarak bu kadar çok ortak görüş vurgusu, Gezi’deki farklılıkları da dile getirme isteği uyandırıyor. Gezi’de ortaya çok ciddi bir dayanışma ve direniş örneği konduğu aşikâr olmakla beraber bu derece ortak görüş vurgusu beni rahatsız ediyor. Mesela aklıma kimler ön saflardaydı, kimler ortadaydı, kimler daha fazla devam etti çatışmaya, en önde olanlar daha fazla baskıya ve ayrımcılığa uğrayan kimliklere sahip olanlar mıydı gibi sorular geliyor. Müslümanlarla laikler halay çekiyordu tespiti artık bir klişe oldu. Hangi Müslümanlar ve hangi laikler? En göze çarpan ve dikkat çeken Müslüman gruplardan biri Müslüman sol gruplardı örneğin. Parkta en “Gezici” sloganları atanlar sokak çocuklarıydı örneğin; oradaki ortamdan memnundular, yemeğe erişimleri artmıştı, insanca iletişimden önce insanca bazı hizmetlere erişiyorlardı.

Gazlanarak örtüşmek, çatışarak ortaklaşmak

İkinci olarak Özbank’ın yazısındaki zaten örtüşerek geldiler ve eylediler vurgusu, eyleyerek ve direnerek ortaklaştılar vurgusunun çok önüne geçiyor. Zaten görüş birliği ile gelip eylemli oldular, görüşmeye ve örtüşmeye devam ettiler demek bana bazı performansları örneğin bedensel performansları dikkate almayan bir tavır olarak geliyor. Diyaloğu sadece dile, kavramlara, sözcüklere ve konuşmaya indirgemek olarak geliyor. Bu noktada sadece aynı havaya solumak ve konuşmak önemli oluyor. Ben, sadece konuşarak değil çatışarak, barikat kurarak, koşarak ve gazlanarak da örtüştüler demek istiyorum. Aynı gazı soluyarak ortaklaştılar. Gazlanmanın, koşturmanın da birleşmekteki rollerini es geçmemek gerekir. Özbank’ın insanca iletişmek gibi kavramlara aşırı vurgusu, bana insanlar konuşa konuşa hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır sözünün bir versiyonu gibi geliyor. Oldukça insan merkezli yani. Ben Gezi’de koklaşarak da anlaştığımızı düşünüyorum. İşin içinde sadece kavramsal farkındalıklar değil bedensel performanslar, içgüdüler, duygular da vardı. Gezi’nin bedenleri siper etmek anlamında, aynı fiziksel şiddete maruz kalmak anlamında farklılıkları silen bir tarafı vardı. Ortaklaştıran ve örtüştüren sadece dil, diyalog vs. değildi. Örneğin sınıfsal farklar gibi farkları sadece konuşarak, diyalogla çözmek mümkün değil. Ancak polis karşısında direnirken bir akademisyenle eğitimsiz fakir bir gencin arasındaki farkın silinmesi daha olası. Belki diyaloğa girseler birbirlerine anlatacak şeyleri olmayan iki kişi, bedenlerinin polis şiddeti karşısındaki güçsüzlüğü ve direnişi konusunda daha kolay birleşebildi.

Üçüncü olarak Gezi protestolarının süresine dair Özbank’ın söylediklerine değinmek istiyorum. Özbank’a göre protestolar 2013 yılının haziran ayında İstanbul’da başlayıp yayılıyor ve milyonlarca kişi iki hafta boyunca şiddete maruz kalmak pahasına sokağa çıkıyor, slogan atıyor ve eylemlere katılıyor. Ancak biliyoruz ki Gezi protestoları iki hafta geçtikten sonra da devam etti. Bu bağlamda Özbank’ın Gezi protestolarını niye iki hafta süren eylemlermiş gibi aktardığını anlamakta güçlük çekiyorum. Belki bu ilk iki haftanın sonunda ne olduğuna bakmak lazım. İki haftanın sonunda Gezi Parkı’na polisler girdi ve park zorla boşaltıldı. Bu iki hafta süre biçme tercihi, bilinçli ya da bilinçdışı bir şekilde protestoların diyalog ve laf boyutunu ön planda tutma tercihinin bir sonucu olabilir mi? Nitekim polis çemberinin protestocularca kırılıp parka yerleşilmesinden parkın tekrar polislerce işgal edilmesine kadar geçen süre, diyalog ve laf açmak konusunda daha pozitif bir hava yaratmıştı. Meclisler kurulmuş, halaylar çekilmişti. Bu iki hafta tercihi, diyalog ve kavramsal farkındalık boyutlarını direniş ve eylemlilik boyutlarının önüne geçirme çabası mıdır? Bana göre Özbank, kendi kavramsal çerçevesinden bakarak eylemlere bir süre biçmektedir. Bunu biraz tarihsel vakayı teoriye feda etmek olarak görüyorum. Gezi sadece uzlaşımsal bir akıl müzakeresi ve örtüşme arayışı değildi. Diyaloğun ötesinde bir şiddet, direniş ve çatışma vardı.

Ya ‘negatif örtüşenler’ kazanırsa?

Dördüncü olarak Özbank, ele aldığı iki vakada da kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkmayan ama vicdani kanaatler arasında bir örtüşen görüş birliği olduğunu iddia ediyor. Ancak bilmek ve farkında olmak, yapmak ve eylemek anlamına gelmiyor. Gezi’de açıklanmaya ve analize muhtaç olan ortak vicdani kanaatlerin eylemliliği nasıl getirdiği olmalı, çünkü her ortak vicdani kanaat bu tarz bir eylemlilik getirmiyor. Gezi’deki farkın ne olduğuna dair Özbank’ın yazısında ben bir açıklama bulamıyorum. Yazının bana son kertede hissettirdiği şu: Sağlıklı bir demokrasinin tekrar geri gelmesinin tek yolu, diyalog yoluyla ortaklaşarak örtüşme grubunda yer alanların seçimi kazanması ve sandıkta iktidara bir reflü ameliyatı yapması. Peki ya seçimi negatif anlamda kendi aralarında örtüşerek ortaklaşan öbür grup kazanırsa ne olacak?

Hazır seçim mevzusunu açmışken Özbank’ın diğer bir favori “diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşma” örneğini ele alalım: İBB seçimleri. Özbank’a göre İmamoğlu’nun tekrar edilen İBB seçimlerini kazanması, toplumda kavramsal farkındalık düzeyine çıkmamış bir örtüşerek ortaklaşma yaşandığının tezahürü.  Öncelikle Gezi protestoları ile İBB seçimlerinin aynı kefeye konmasına karşıyım. Elmalarla armutları karıştırmak gibi geliyor bu bana. İki olayın dinamiklerinin birbirinden farklı olduğunu düşünüyorum. Bir tarafta sandık ve salon demokrasisi vardı. Diğer tarafta sandığın ve salonların ötesine geçen bir demokrasi mücadelesi vardı. Bugün demokrasi zaten iktidar tarafından sandığa indirgenmiş ve kamusal alan daraltılmış durumda. Bu sebeple hem Gezi protestolarını hem İBB seçimlerini önemli başarılar ve kazanımlar olarak görsem de ikisini aynı kefeye koyamıyorum. Öte taraftan İBB seçimlerini İmamoğlu’nun kazanmasının arkasında sadece diyalog yoluyla örtüşme olduğunu söylemek çok zor. Birincisi bu başarının arkasında ince bir işçilik boyutu var. Yani ciddi bir kampanya, manipülasyon, enformasyon savaşı, propaganda ve nabza göre kamuoyunu şerbetleme boyutları var.

Susarak, -mış gibi yaparak örtüşmek

İkincisi Kemalistlerden Kürtlere uzanan bir yelpazede İmamoğlu’na oy veren değişik gruplar arasında diyalog yoluyla bir görüş birliği olduğunu iddia etmek zor. Bu başarının örneğin tabanda CHP’nin Kemalist seçmenleri ile HDP’nin Kürt seçmenleri arasında bir diyaloğa dayandığını düşünebilir miyiz? Tam tersine konuşmama, sessizlik, geçmişi şimdilik yok sayma, aralardaki çatışmaları ve anlaşmazlıkları bastırma, geçmiş meseleleri çok açmama, mecburiyetten onaylama gibi bir sürü veçhe mevcuttu. Burada tabanda ve tavanda kocaman bir siyasal repertuar, taktikler ve performanslar devreye girdi.

Diyalog yoluyla örtüşen görüş birliği kavramı bu karmaşıklığı ve çeşitliliği yeterince anlatmıyor, hatta tam tersine bunların üstünü örtüp siyaseti sınırlı bir repertuara ve stratejiye indirgiyor. Özbank’ın makalesinde sağlıklı politika sınırsız bir diyalog, konuşma ve laf söyleme olarak anlaşılıyor. Ama İBB seçimleri gösteriyor ki stratejik olarak susmak, saklamak, mış gibi yapmak, üstünü örtmek, konusunu açmamak da politikanın parçası. Lafı açan laf kadar lafı kapatan laf ve eylem de kazanmak için gerekli. O yüzden güç reflüsünün çözümü için gerekli olan, sağlıklı olduğu varsayılan mucizevi bir diyalog yoluyla örtüştürme ve kavramsal farkındalık yaratma aşısı değil. Bunun yerine kapsamlı bir ameliyat çantası gerekli: İğne, neşter, yara bandı, maske, sus işareti yapan hemşire vs.

Ben negatif bir yerden yola çıkıyorum. Dil, sorunlu ve çatışmalı bir alan. Sorunsuz bir dile ulaşma hedefiyle başlamak, dilin bu unsurlarını göz ardı ediyor ve somut sorunları çözmeye yetmiyor. Ortak görüş hiçbir zaman gelemeyecek bir şey. Yani imkânsız bir hayalin peşinden koştuğumuzu bilmek ve bu imkansızlığın sorunlarına karşı hazırlıklı olmak daha iyi bir tercih gibi geliyor.

BİTTİ… 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/1- Can Veyselgil

Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.

Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.

*

1-Politik fanteziler: Bizimkisi bir demokrasi hikayesi, siyah beyaz film gibi biraz

Öncelikle Murat Özbank’ın bahsettiğim bu uzun dört serilik makalesinin kendi açımdan bir özetini yaparak başlamak isterim ki kabaca ne anladığım anlaşılsın. Bunun için Platon’un mağara alegorisini kendimce kullanacağım: Türkiye’de iktidar tarafından adeta bir mağaraya zincirlenen halk, sadece siyah beyaz gölgelerden oluşan bir duvar manzarası ile karşı karşıyadır. Diğer bir deyişle kutuplaşmış Türkiye politik manzarası ile. Ama aslında mağaranın dışına çıkıp aydınlatıcı gün ışığına kavuştuğumuzda siyah beyaz gölgeler yerlerini her türlü farklılıklarıyla ve renkleriyle barışık, diyaloğa açık, örtüşerek ortaklaşmaya hazır insanlara bırakır. Ancak güneşin arkasında güneş fikri olduğu gibi bu aydınlık da yeterince aydınlık görülmez. Çünkü bu insanlar adeta Marx’ın sınıfının kendi bilincinde olmaması gibi farklılıkları ve açıklıkları konusunda Özbank’ın deyişiyle kavramsal farkındalığa sahip değillerdir. İşte tam bu noktada gökyüzünde bir ışık huzmesi belirir ve gökten Habermas ve Rawls iner. Sonrasında… Sonrasını zaten bu dört dizilik yazıdaki Habermasçı ve Rawlsçı kavramlar üzerinden okuyoruz ve kavramsal farkındalığımızı arttırmaya çalışıyoruz.

Bu yazı dizisinin oldukça idealist ve ütopik bir dilden mustarip olduğunu düşünüyorum. Özbank da pek çok kere böyle bir dile sahip olduğunu kabul etmekle beraber bu dili gerekçelendirmeye çalışır ve bu dilin yarattığı sorunlara pek değinmez. Siyah ve beyaz üzerinden yaratılan kutuplaşmanın iktidarın bir politik fantezisi olduğuna kesinlikle katılıyorum. Ancak muhalif bir dilin de illa politik bir fanteziye yaslanması gerektiği konusunda itirazlarım var. Özbank’ın fantezisinde ortak görüş yetmiyor, örtüşen ortak görüş aranıyor. Bu da başka bir fantezi biçimi: Her türlü farklılığımızı bırakarak neredeyse dini/yarı dini ortak vicdani kanaatlerde buluşma. İktidarın tetiklediği ikili karşıtlıklar fantezisi, her türlü farklılığı ve çeşitliliği bastırmak üzerinden işliyor. Öbür fantezide ise uzlaşması kolay olmayan farklılıklarımızı, temel çelişkilerimizi, her türlü eşitsiz iktidar ilişkimizi yok sayarak basitleştirilmiş, sterilize edilmiş vicdani kanaatlerde buluşuyoruz. Diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşıyoruz.

Özbank’ın politik fantezisi bile Türkiye’deki siyah-beyaz kutuplaşma tablosunu dağıtmaya yetmiyor zaten. Yazı dizisinde yaptığı şey; iktidarın siyah, kendisinin beyaz olarak sunduğu beyazların (AKP ve ortaklarının karşısındaki herkes) aslında iktidarın sunduğu kadar tek renk olmadığını göstermek. Beyazın elli tonunun siyah karşısında örtüşerek, ortaklaşarak hareket etmesinin önemi üzerine bir yazı bu. Siyahlar yekpare bir grup olarak, blok bir taban olarak beliriyor. Siyahın elli tonuna dair herhangi bir tespit veya analiz yok. Onların tek renkliliği verili kabul ediliyor. Sadece AKP’ye oy atmaları onları blok yapıyor. AKP içindeki kargaşalar, iktidar ilişkileri, çekişmeler bypass ediliyor. Bu bloğun unsurlarının bu bloğu hangi farklı motivasyonlarla desteklediğine hiç değinilmiyor. Bu anlamda siyah-beyaz diyaloğunun mümkünatlık koşullarına dair bir emareyi bu yazıda bulamıyoruz. Bu siyah-beyaz tablonun temel suçlusu iktidar, tek çare de aslında çok renkli beyazların kazanması.

İhtiyacımız olanın yeni fanteziler yaratmak değil, her türlü fanteziyi aşmak olduğunu düşünüyorum. Siyah-Beyaz Türkiye fantezisinin karşısına örtüşen görüş birliği kavramını koymanın somut, çözülmesi kolay olmayan, yeni çatışma ve gerilim alanları açan toplumsal, politik ve çevresel sorunlarımızla baş etmeyi kolaylaştıracağını düşünmüyorum. Özbank’ın yazısında Gezi eylemleri sıklıkla diyalog yoluyla örtüşen görüş birliğinin vücut bulmuş hali olarak sunuluyor. Gezi eylemlerinin illa bir alamet-i farikası bulunacaksa bunun örtüşen görüş birliği değil, fantezi kırıcı söylemleri ve pratikleri olduğuna inanıyorum. Gezi’nin teoriye, genellemeye, sınıflamaya direnen, bunlarla alay eden ironik bir tarafı vardı. Habermasçı veya Rawlsçı kategorilerin bu dilden uzak olduğunu ve “kahrolsun bağzı şeyler” mottosunun teorik derinliğinden yoksun olduğunu görüyorum.

2- Örtüşerek örttüklerimiz ve dilin ettikleri?

Özbank makalesinde çok çeşitli farklılıklardan ve kimliklerden bahsediyor: Etnik, dini, politik, cinsel yönelim gibi. Ancak bu farklılıklar diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşabiliyor. Bu farklılıkların ve kimliklerin hepsini önemli bulmakla beraber metnin konuştuklarından ve ses çıkardıklarından ziyade sessizliklerine ve suskunluklarına bakmayı yararlı buluyorum. Özbank’ın metninin tek bir yerinde toplumsal-iktisadi farklılıklardan bahsedilmiyor. İktisadi ilişkiler açısından farklılıklara, eşitsizliklere ve adaletsizliklere bu söylemde yer yok. Bu eşitsiz iktidar ilişkileri temelinde “sağlıklı” bir diyalog kurulabilir mi? Böyle bir diyaloğun “alt yapısı” nedir? Tarafların hangi “iktidar ilişkileri” ile diyaloğa girdiğinin bir önemi yok mudur? Beyazların göklerden gelen bir demokrasisi ve Habermas ile Rawls gibi havarileri varsa siyahların da göklerden gelen RTE’si var. “Ey Habermas! Ey Rawls! Ellerinizde kadehlerle Boğaz’a karşı oturup teori yapıyorsunuz” dediğinde zaten günlük geçim derdindeki siyah blok adına beyaz havarilerle diyaloğa girmiş oluyor. Siyahların psikolojisini ve sosyolojisini hiç anlamadan, tartışmadan sadece beyazlar üzerinden bir ütopyanın bu siyah-beyaz tabloyu dağıtmaya yeteceğine inanmıyorum. Farklı mahallere analizlerimizde de açılmamız lazım yani.

Vulgar ve ortodoks bir Marksizm yapmak gibi bir niyetim olmadığını da peşinen netleştirmek isterim. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran dil teorileri üzerinden baktığımda da farklı bir sonuca ulaşamıyorum. Örtüşmenin kökünün örtmek olduğuna dikkat çekmek isterim tam bu noktada. (Hadi Habermas bunu da açıklasın:) O yüzden örtüştürmeye çalışırken neyi örttüğümüze de bakmak lazım. Özbank’ın üst seviyede bir diyalog, lafı açan laf olma, anlaşılma ve anlaşılır olma derdi var. Bu diyalog vurgusu iletişimsel bir dil teorisine dayanıyor. Kimin konuştuğundan bağımsız, herkesin dilinin aynı olup olmadığını sorgulamadan dil ve onun aracılığıyla diyalog, örtüşerek ortaklaşabilmemizi sağlayan en önemli araçlar olarak sunuluyor. Yazılardaki teorik çerçeve de buna dayanıyor gibi görünüyor. İnsanlar dili kullanarak anlaşmanın yolunu farklılıklarına rağmen bulabilirler. Foucault’dan, Derrida’dan ve Deleuze’den sonra buna inanmak ne kadar mümkün geliyor kulağa? Emin değilim. En azından Özbank kadar kolay söyleyemiyorum. Bir dilimi ısırma ihtiyacı hissettiriyor bu isimler bana.O yüzden diyalog ve konuşmak kadar dilini ısırmak da politik kültürün bir parçası olmalı diye düşünüyorum. Çünkü dil sadece şeffaf bir iletişim aracı veya eleştirel aklın kendini ifade etme aracı değil. Dil aynı zamanda bir iktidar aracı; eleştirel akılları kuran biçimlendiren şey dilin kendisi ve onun üzerine kurulu söylemler. Yani sözün de bir ağırlığı var: İktidar alanları yaratıyor, farklı iktidar alanlarında aynı söz farklı anlamlar kazanıyor. Söze, diyaloğa eşit bir şekilde giremiyoruz. Herkesin dilinin de eşit bir ağırlığı yok. Aynı şeyi söylediğimizde bile giydiğimiz kıyafetten tutun sosyal konumumuza kadar uzanan faktörler dolayısı ile aynı etkiyi yaratmıyoruz. Mesele, bunlar aşılabilirmiş gibi bir fantezi kurmak değil. İlk karabasanda dağılacak bir fantezi bu. Mesele, bunları kabul edip çözülebilir mi, çözülebilirse nasıl çözülebilir diye düşünmek. Habermas ve Rawls bunları çözmek için ne diyor örneğin? Bir politik hareket bunları nasıl çözer? Cevap bulunması gereken sorular bunlar.

Özbank’ın yazısında bu tarz sorulara cevaplardan daha çok totolojik açıklamalar ve tarih-dışı kavramlar buluyorum. Ortaya karışık güzel bir demokrasi tanımımız var örneğin: Sivil topluma dayanıyor, aşağıdan yukarıya işliyor, özgür tartışma ortamlarında oluşan ortak görüşler süzülmek suretiyle parlamentoya aksettiriliyor. Adeta bizlere yıllarca öğretilen “cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesidir” tadında ve “hayat bayram olsa” lezzetinde bir kavram bu demokrasi. Kısaca söylersem bu yazıda demokrasi, güç reflüsünün olmaması anlamına geliyor. Bu tanımdan sonra iş bu demokrasi biz de neden olmuyor, biz bu siyah-beyaz tabloya neden mahkumuz, Habermas ve Rawls bize neden ütopik geliyor sorularına geliyor.

Tam bu noktada cevap, “çünkü güç reflüsü var”, “çünkü demokrasi yok” oluyor. Başladığımız yere geri dönüyoruz. Özbank’ın yazısının tüm iyi niyetiyle aşağıdan yukarı akan bir hareket kurgulamaya çalıştığına inanmakla beraber analiz biçimini hala büyük adam odaklı, üst politika merkezli ve tepeden buluyorum. Sanki bir mucize olsa ve RTE ile AKP’yi hayatımızdan çıkarabilsek herkes diyaloğa, ortaklaşmaya, örtüşmeye hazır bekliyor gibi. Bu kötü ve tepeden inme politikaların haricinde ortak görüş oluşturmanın önünde engeller yokmuş gibi tehlikeli bir hava yaratılıyor. Ortada şeytan bir iktidar ve aslında saf ve iyi niyetli bir halk var. Bu da başka bir siyah-beyaz hikâye. Sanki yorgan gitse kavga bitecek gibi.

Bu yüzden Özbank’ın yazısı örtünün altına süpürülenlere dair pek bir şey söylemiyor. Görünüşte aşağıdan yukarıya işleyecek bir politik sistem talep ediliyor ama işin teorisi oldukça yukarıdan aşağıya akıyor ve aşağıdaki iktidar ilişkilerine dair yeterince bir şey söylenmiyor. Bunun tersine ideal bir demokrasi tanımı koyuyor, hayatı bunun üzerinden anlamlandırmaya bakıyor, somut düzlemdeki tarihsel olayları ideal tanıma uydurmaya çalışıyor. Peki mikro düzeyde neler oluyor? Yukarıda bahsini geçirdiğim iktidar ilişkilerine dair neler oluyor? AKP somut iktidar ilişkileri içinde bu güce erişti ve bir toplumsal tabanı var, kimlikleri biçimlendirme gücü ve istediği kimliklerce de biçimlendirilme gücü var. Bunlara dokunmadan ideal tanımlar kimi ne kadar kurtarabilir?

3- Şeytan ya da fetiş taşlamada demokrasi tartışması: İklim krizi örneği

Özbank’ın anlattığı demokrasi senaryosunda örtüşen ortak görüş birliğine dayanan politika oluşturma başarımız, sadece şeytana karşı birleşme gücümüze ve güçlüler güçsüzleri ezmesin gibi vicdani kanaatlerde buluşmamıza bağlı. Somut sorunlarımız karşısına bu melekler demokrasisini koyarak mı iş göreceğiz? Bu tutumun daha radikal bir demokrasi ve kamusal alan imkanını engelleyici bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu, bana ölümü ya da şeytanı gösterip sıtmaya razı etmek gibi geliyor.  Benzer bir şeytanlaştırma ve fetişleştirme işi başka alanlarda da işliyor. Örneğin iklim krizi. Tüm farklılıklarımızı bırakarak bir tür olarak biyolojik varlığımıza tehdit oluşturan düşmana karşı savaşmamız lazım söylemi çevreci söylemde ve yeşil harekette bile oldukça baskın bir söylem. Haydi bir düşünce deneyi yapalım: İklim krizini yarın mucizevi bir şekilde, diyelim teknoloji vasıtasıyla anında çözdük, karbon seviyeleri düştü, sıcaklık artmıyor. Ertesi gün istediğimiz daha adil, eşit, özgür bir topluma mı uyanacağız? Zaten tam da aramızdaki farklılıklar, eşitsiz iktidar ilişkileri, adaletsizlikler iklim krizinin müsebbibi değil miydi?

Mesele bunları giderecek bir politika yapmakta. Yoksa insanlık ve dünya vatandaşlığı kavramları üzerinden hepimiz aynı gemideyiz söylemleri ile bireylerin tüketimlerini veya nüfus artışını odağa alarak kişileri ve belli toplulukları suçlayan söylemler zaten hâkim söylemler, bunlar zaten yeterince örtüştürerek örtmeye çalışıyorlar. Herkesin bu krizde eşit parmağı varmış ve sanki eşit bir şekilde etkilenecekmiş izlenimi yaratan söylemler yığını bunlar. Suçlu sistem değil de evimizdeki mutfaklar ve bireysel tercihlerimiz imgesini koca bir sivil toplum, üniversite dünyası, bilim dünyası ve medya besliyor. Ekranlar sağlık sistemine dair soru sorulunca mutfağımızdaki pahalı tropik meyvelerle nasıl sağlıklı kalacağımızı anlatan doktorlarla dolup taşıyor. Bir de mutfaklarımız enflasyondan hiç etkilenmiyor bu senaryolarda. Hükümet yarın Özbank’ın dediği sivil toplumu dinlese görüşlerini süzüp parlamentoya aktarsa da daha iyi bir dünyaya uyanmayacağız. Bir zamanlar trafik canavarı üzerinden trafik kazalarını anlamlandırmaya çalışıyorduk, enflasyon canavarı üzerinden makroekonomiyi anlamaya çalışıyorduk, şimdi de karbon canavarı üzerinden iklim krizini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Buna benden önce “karbon fetişizmi” diyenler oldu zaten. Esas meselelerin üzerini örten bir fetiş haline gelmiş durumda karbon. Karbon ayak izi de fetişizmin dile ya da pratiğe vurduğu yer oluyor herhâlde.

İklim krizi örneği üzerinden demek istediğim, zaten vicdani kanaatlerimize seslenen ideolojik bir düzen mevcut. Bu anlamda, KONDA’nın son iklim algı araştırması gayet çarpıcı. Bu araştırmanın sonuçları gösteriyor ki vicdani kanaatlerde buluşmak çok da zor değil. Halkın çoğu doğayı, kuşları, böcekleri sevelim konusunda örtüşerek ortaklaşıyor ve sterilize edilmiş kanaatlerde buluşuyor. İklim krizine karşı ne yapalım diye sorulduğunda ise ağaç dikelim, doğayı sevelim koruyalım diyor. Aklına ilk gelenler; Paris Anlaşması’nı imzalayalım, termik santraller kapatılsın gibi politik adımlar olmuyor. Bunlar listede aşağılarda kalıyor. Tarih dışı, uzlaşması kolay ahlaki vicdani kanaatler varmış gibi yapmayı aşkın ve idealist bir yaklaşım buluyorum. Bu tutumun, ahlaki ve vicdani kanaatlerin de tarihsel olarak belli bağlamlarda belli iktidar ilişkileri içinde üretilmiş olduğunu bunlar tarafından şekillendirildiğini görmemizi engellediğine inanıyorum. Mesele örtüşerek ortaklaşmak değil her türden örtülere karşı hep tedirgin durmak.

Antroposen çağında ortak vicdani kanaatlerde ve korkularda buluşmak bir şey değiştirmeye, eyleme geçmeye yetmiyor. Bizim gibi güç reflüsünden mustarip olmayan sözde sağlıklı demokrasilerde de bu çağın krizlerini durduracak önlemler alınabilmiş değil. Bağlayıcı olmayan iklim hedefleriyle bile krizi durdurmaya yetecek sonuçlara ulaşılamıyor. Demek ki ortak vicdani kanaat yetmiyor. Bilmek ve kanaat sahibi olmak, yapmak anlamına gelmiyor her zaman. Politika, sadece ortak kanaat ve fikir oluşturmak değil. Politika yapmak, arzuladığımız kanaatlere sahip olsalar da bu kanaatlerin getirdiği davranışları yapmayanlara bunları yaptırmak demek. Yeri geldiğinde kanaatleri değiştirmek, çatıştırmak ve hayata geçirmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya indikçe politikanın repertuarını daha geniş tutmak lazım. Aşağıdan yukarı politika talep etmek güzel olmakla beraber aşağıya indikçe örtüşerek ortaklaşacağımız kanaatlerin azalacağını da kabul etmek lazım. Buradaki duvarlarla karşılaşınca Habermas ve Rawls demokrasisi nasıl işler bilemiyorum.

Devam edecek…

*

Yazıda bahsi geçen Murat Özbank’ın yazı dizisi için bkz.

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-2

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 4

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tatlı sularımız tükeniyor, çim ekimi yasaklanmalı – Göknur Yazıcı

Tatlı su ve yerel tohumlar tüm canlılar için yaşamsal kaynaklar. Ancak tatlı suların tarımda ve sanayide vahşice kullanılması sonucu bu kaynaklar hızla tükeniyor. İklim krizinden dolayı düzensiz yağışlar, su rezervini olumsuz etkiliyor.

Su kıtlığı tüm dünyanın en önemli sorunu. Gelecekte tohum ve su savaşlarının olacağı öngörüsüne ben de katılıyorum. O yüzden çok uluslu şirketler dünyanın pek çok yöresindeki tatlı suların peşinde. Bizim ülkemizde de birçok su kaynağı özelleştirildi/satıldı. Türkiye, yenilenebilir su kaynakları sıralamasında 42. sırada.

Dünyada 1.4 milyar insan temiz ve güvenli suya erişemiyor. Dünyadaki toplam suyun sadece yüzde yarımı (%0,5) göllerde ve akarsularda. Bu oran kullanılabilen tatlı suyun ne kadar değerli bir varlık olduğunu bize gösteriyor.

Ancak tatlı suların çok büyük bir kısmı tarımda ve sanayide, çok küçük bir bölümü konutlarda kullanılıyor. Yeraltı sularının yok edilmesi derelerin çayların ve nehirlerin zayıflamasına ya da tamamen kurumasına ve çevrelerindeki ekosistemin de ölmesine neden oluyor.

Tatlı suyun en çok, en gereksiz kullanıldığı alanlardan biri: Çim alanlar

İşte gereksiz yere suların çok kullanıldığı alanlardan biri de çim alanlar. Kapitalizmin çim üreten çok uluslu şirketleri, değişik özellikleri olan çim tohumlarını üreterek tüm dünyaya yaydılar. Amaçları elbette çok para kazanmak. Bu çim alanlar sadece görsellik için tesis ediliyor. Şehirlerin makyajında en önemli malzeme bunlar.

Özellikle büyük kentlerde birçok yer çimle kaplı. Golf sahaları dekarlarca çim alandan oluşuyor.18’lik golf sahalarının toplam uzunluğu normal olarak 5400 metreyle 7000 metre arasında değişiyor. Çim, bütün sitelerde, malikanelerin büyük bahçelerinde, villalarda, ve müstakil evlerin ve apartmanların bahçelerinde çok ekilen bir bitki. Bir parça toprağı olan herkes çim ekiyor. Genelde kuyu sularıyla sulama yapılıyor. Bazı konutlar ise çimleri sulamak için şebeke suyunu kullanıyor. Kentlerde de yerel yönetimler çimleri şebeke suyuyla suluyorlar. Benim yaşadığım Narlıdere’deki sitede 11apartman var. Bahçeleri 3-6 dekar arasında değişiyor ve tamamı çim ekili.

Peki çim nasıl yetişiyor? Ekilecek örtü için birkaç değişik özellikteki çim tohumu karıştırılıyor. ( çim tohumlarının hepsi ithal) Alan ilk önce çok etkili bir tarım zehriyle yabancı otlara karşı  ilaçlanıyor. Daha sonra yine yabani otlara ve çeşitli zararlılara ve hastalıklara karşı aralıklarla zehir atılıyor. Yazın her gün düzenli olarak sulanıyor. Diğer mevsimlerde de yağmur yağmadığı zaman yine sulanıyor. Çim suyu bir sünger gibi çekiyor.

Bütün turistik şehirler (Çeşme, Bodrum, Urla ve  Marmaris müstakil konut yoğunluğu çok fazla olan şehirler. Sadece Bodrum’da 2014 yılında 170 bin konut vardı. Şimdi özellikle pandemiden sonra nüfusun 500 bini geçtiği söyleniyor. Yine Urla’da çılgın bir yapılaşma var. Urla Tarım ilçe Müdürlüğü’nde dört  yıl çalıştım. O bölgeyi çok iyi bilirim. Dağ taş site doldu Hepsi müstakil ve bahçeleri çim alan kaplı ve kuyu suyu kullanıyorlar. İzmir, suyu en kıt bölgelerden birisi. Ama yer atı suları kontrolsüz, hoyratça kullanılıyor.

Ekim ayında bir hafta kaldığım Bodrum’da da konutların çoğu bahçeli ve hepsinde de çim ekili.  Site yönetimleri tarım zehri satan ilaç bayileriyle anlaşıyormuş. Bitki temini, ilaçlama vb. her şeyi onlar yapıyormuş. Bodrum’da bazı sitelerin kuyusu varmış.  Şebeke suyu çok yetersizmiş.. Kuyusu olmayan müstakil evler de şebeke suyuyla çim alanları suluyor. İlçede çok büyük bir susuzluk çekildiği anlatılıyor. 15 gün önce Bodrum’da sular uzun süre kesilmiş ve çok fazla elektrik kullanımı sonucu direkler patlamış.

İstanbul, İzmir Ankara, Adana, yani  memleketin her yerinde çim modası var. Doğu Anadolu bölgesinde yaptığım çalışmalarda Bitlis, Ağrı, Van, Elazığ güzergahından otobüsle geçiyordum  2018 yılında. Şehirlerde  çim alanlar çok fazlaydı. Çok uluslu çim üreten şirketlerin dünyanın en ücra yerine bile ulaştığının göstergesi. Elbette bunda onların memurluğunu yapan tarım bakanlıklarının çok büyük bir etkisi var.

Ne yapmalı?

Tarım Bakanlığı istatistiklerine göre 2019 yılında 7089 ton çim tohumu ithal edilmiş. Her gün tüm Türkiye’de çim alanları sulamak için tonlarca su çekiliyor kuyulardan. Yer altı suları bu durumda bir gün tükenecek. Oysa olası bir kuraklıkta kuyular cankurtaran olacak.  Şimdiden bunu düşünerek bu tatlı su kaynağımızı hoyratça gereksiz yere kullanmamak gerekiyor.

Bütün meslektaşlarımın bildiği gibi çim yerine örtücü bitkiler önerilebilir. Halk arasındaki isimleri  Kudus otu ( Alyssum), Mayasıl otu (Ajuga), Kum otu (Arenaria), Boynuz otu ( Cerastium) olarak bilinen ve üzerine basılabilen, biçilebilen çok yıllık yer örtücü bitkiler var, bu bitkiler sayesinde doğal bir görsellik sağlanabilir.

En doğrusu ise hiç su istemeyen orman ağaçları, turunç ağaçları, az su isteyen zeytin ağaçları vb. peyzajda tercih edilmeli. Ev, apartman ve okul bahçelerinde su istemeyen yerel kavun ve bamya tohumları vb. gibi sebzeler yetiştirilebilir. Hem böylece doğal tarım yöntemiyle zehir kalıntısı olmayan ürünler elde edilir, hem de yerel tohumlar çoğaltılarak gelecek kuşaklara aktarılmış olur.

Susuz bir yaşam mümkün değildir ve  bütün canlıların suyu kullanma hakkı vardır. Bazı insanların tatlı su kaynaklarını hoyratça kullanarak tüketmeye hakkı yoktur. Kimse “Param var, elektriği ben ödüyorum, bahçemde kuyum var, istediğimi yaparım” diyemez, zira yer altı ve yerüstü kaynakları ülkemizde yaşayan herkesindir.

Çim tohumu satan şirketler  ise yer örtücü bitki fideleri-tohumlarına yönelebilir, kimse de ekmeğinden olmaz. Bazı firmalar ın az su isteyen çim tohumları sattığını duyuyoruz ama bunun azı çoğu yok, denetlemesi ise neredeyse mümkün değil. Köklü bir çözüm için çim ekimini tamamen yasaklamak gerekir. Böylece rant uğruna ekolojik döngüyü bozan çok uluslu çim şirketlerine de dur demiş oluruz.

Yerel yönetimler bu konuda çalışmalar yaparak kendi bölgelerinde çim tohumu ekimini engelleyebilir, kent ve konutların peyzaj yönetmeliğini değiştirebilirler. Çim ithalatının ise tamamen durdurulması gerekir.

Kurumları beklemek istemiyorsanız, siz bir şey yapın ve çim ekmeyin. Bütün süs bitkileri satan yerlerde yer örtücü bitkiler de bulunuyor. Renk renk çiçek açıyorlar, yani görsel olarak çok daha güzeller. “Çim alanlarda masa kurup yemek yiyoruz, vazgeçemeyiz” diyorsanız orada biraz durun. Siz çim alanda keyif yapacaksınız diye gelecek kuşakları susuz bırakamazsınız. Bin yıllardır sular tükenmeden bu günlere kadar gelmiş, biz de gelecek kuşaklara aktarmak zorundayız. Bu hepimizin sorumluluğudur.

Kategori: Hafta Sonu

Dış Köşe

Marmara Denizi’ndeki kirlilik sorununa bir çözüm: Agroekoloji – Bülent Şık

Marmara Denizi’ne uzun yıllardır evsel atıklar ile endüstriyel ve tarımsal üretimden açığa çıkan atıklar boşaltılıyor. Atıklarda bulunan azot ve fosfor denizde bulunan bitkisel planktonların aşırı çoğalmasını ve tüm deniz ekosistemine yayılmasını teşvik ederek deniz ekosistemini mahvetti. Denizin üstü ve 30-40 metre derinliklere kadar uzanan iç kısmı bitkisel planktonların açığa çıkardığı müsilaj ya da deniz sümüğü-salyası ile kaplanmış durumda.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Marmara Belediyeler Birliği’nin deniz salyası/müsilaj sorununu görüşmek için düzenlediği Marmara Denizi Eylem Planı Koordinasyon Toplantısının ardından “Marmara Denizi’ni koruma eylem planı”nı açıklamıştı.

Marmara Denizi’nin koruma alanı ilan edileceğini duyuran Kurum, “Bilim insanlarının ‘denizlerimizdeki azot miktarını yüzde 40 oranında düşürürsek bu işi kökten çözeriz ve Marmara Denizi eski haline 5 yıl içerisinde gelir’ diye görüşleri var. Bu görüş doğrultusunda çalışmaları yürüteceğiz” demişti.

Eylem planında iyi tarım ve organik tarım uygulamaları ile basınçlı ve damlama sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması suretiyle sulamada kullanılan su miktarının azaltılacağı, Marmara Denizi’yle ilişkili havzalarda, dere yataklarına yapay sulak alanlar ve tampon bölgeler oluşturularak kirliliğin Marmara Denizi’ne ulaşmasının engelleneceği belirtilmişti. Bu uygulamaların nasıl ve ne zaman yapılacağı ise belirsiz bırakıldı.

Sahicilik var mı?

Yapılacağı belirtilen şeyler kapsamlı olduğu için ne yapılacağına ve nasıl yapılacağına karar vermek için zamana ihtiyaç var diye düşünülebilir ama bu düşünce doğru değil.

Ülkemizdeki tarımsal üretim sisteminin toprakta, su varlıklarında, doğal hayatta yol açtığı yıkımlara dair uzun yıllara yaslanan eleştirel bir literatür var. Meslek odaları, çiftçi örgütleri, çevre ve ekoloji örgütleri tarımsal üretim sisteminde son 30-40 yıla yayılan özelleştirmelerin, gıdanın metalaştırılmasının, tarımsal üretim altyapısının en önemli bileşenleri olan toprak ve su varlıkları ile orman ekosistemlerine verilen zararın yol açtığı sorunları ve çözümleri dile getirip duruyordu. Siyasal iktidarlar, tıpkı Marmara Denizi’ni mahveden kirlilik sorununda olduğu gibi, tarım-gıda üretimi politikalarıyla ilgili eleştirilere de kulaklarını tıkadı. Kuzey Ormanları’nın yıkımına yol açacak projelere ve Kanal İstanbul projesine yönelik ısrarıyla hala da tıkıyor. Dolayısıyla Çevre ve Şehircilik Bakanının açıkladığı eylem planında yer alan hükümlerin kamuoyunu yatıştırmaya yönelik olduğunu düşünüyorum. Yok, eğer yapılan açıklamalar sahici ise, o zaman yapılacak ciddi işler var; hem de acilen. Örneğin agroekolojik esaslara dayanan bir tarımsal üretim programını derhal uygulamaya koymak gibi.

Küçük üreticilerin desteklenmesi, sulak alanların, meraların ve orman ekosistemlerinin korunması, tarımda toksik kimyasal kullanımının azaltılması başta olmak üzere agroekoloji temelli yöntemlerin şimdiye kadar destek gördüğü ya da bir siyasal program olarak uygulamaya konulduğu kesinlikle söylenemez. Aksine Marmara Denizi’ndeki kirlilikte iş başındaki siyasal iktidarın büyük payı var. Ne var ki, geldiğimiz noktada çözümleri konuşmak ve mümkün çözümlerin hızla hayata geçirilmesi için kamuoyu oluşturmak zorundayız.

Bu yazıda müsilajın görünür kıldığı kirlilik sorununa çözüm olabilecek agroekolojik yaklaşımlardan ve sağlayacağı faydalardan söz edeceğim.

Sadece Marmara’da değil her yerde gerekli

Öncelikle agroekolojiye yaslanan bir tarımsal üretim programının sadece Marmara Denizi kıyısındaki bölgeler için değil tüm ülke için gereklilik olduğunu belirtmeliyim.

Agroekoloji tarımda ekolojik ilkeleri odağa yerleştirerek tarımsal üretim yapılmasını amaçlayan yöntemler bütünüdür. Bu konuda olağanüstü geniş bir akademik literatür ve uygulama alanı var.

Çok özetleyerek söylemek gerekirse, agroekolojik yöntemler toprağın organik madde içeriğini arttıran, biyoçeşitliliği koruyan, toksik kimyasal kullanımını azaltan, topraktaki azot ve fosfor gibi besleyici maddelerin suda çözünürlüğünü zorlaştıran ve toprağın su tutma kapasitesini güçlendiren yöntemlerdir.

Marmara Denizi’ndeki müsilajla görünür olan kirlilik sorununun en önemli nedenlerinden biri denize yüksek miktarda azot ve fosfor karışmasıdır. Azot ve fosforun en önemli kaynaklarının başında da tarımsal faaliyetler gelir.

Tarımsal üretimde çeşitli kimyasal maddelere ihtiyaç var. Bitkilerin büyümesi için gerekli olan bu kimyasal maddelerin başında azot ve fosfor geliyor. Tarımsal üretim esnasında topraktaki azot ve fosfor miktarı azalır. Azalan miktarın yerine konması üretimin devamlılığı için bir gerekliliktir. Bu kimyasal maddeler üretim yapılan tarımsal alanlarda suni gübreler ve hayvan gübresi şeklinde toprağa eklenir.

Agroekolojik yöntemler azot ve fosforun toprakta tutulumunu arttırıp, sudaki çözünürlüklerini azalttığı için sulardaki azot ve fosfor esaslı kirliliği ve bu kirlilikten kaynaklanan ötrofikasyon (sularda plankton ve alg çoğalması) problemlerini ortadan kaldırır ya da çok azaltır.

Ötrofikasyon, sudaki oksijen miktarının azalmasına (hipoksiye) yol açarak sucul ekosistemlerde yaşama elverişsiz bölgeler (ölü bölgeler) ortaya çıkarır. Bu durumun olağan sonuçlarından biri kitlesel balık ölümleridir örneğin. Balıklar dışındaki diğer canlılar da bu durumdan olumsuz etkilenir. Buna ek olarak, sulara aşırı miktarda azot ve fosfor karışması sadece sulardaki yaban hayata zarar vermekle kalmayıp aynı zamanda insanlara zararlı toksinler üretebilen zararlı alg çeşitlerinin aşırı çoğalmasına da yol açmaktadır.

Tarımda kullanılan azotlu ve fosforlu suni gübreler hayvanlardan elde edilen gübrelere kıyasla suda kolayca çözünür. Suni gübrelerin suda çözünürlüklerinin yüksek olması toprağın alt tabakalarına sızarak yer altı sularını kirletecekleri ya da toprak yüzeyinden akan sularla örneğin yağmur suları ile dere ve akarsulara hızla taşınacakları anlamına gelir. Bu maddelerin su varlıklarına taşınması ise kirliliğe yol açar. Topraktaki azot ve fosfor içeriğinin suda kolayca çözünmesi, bu öğelerin akan-sızan suyla taşınması ve topraktaki miktarının azalması sonucuna yol açacaktır. Azalan miktarı yerine koymak için yeniden gübre eklemek gerekeceği için bu süreç en nihayetinde azotlu ve fosforlu gübrelerin aşırı kullanılması sonucuna yol açacaktır.

Tarımsal üretimde kullanılan gübre miktarını azaltmanın-verimli kullanmanın yüzey ve yeraltı suyu kalitesini iyileştirme potansiyeline sahip olduğu net bir şekilde gösterilmiştir; ancak su kalitesinde kabul edilebilir seviyelere ulaşmak uzun yıllar alabilmektedir. Örneğin Ağustos 2017’de, Meksika Körfezi’nin hipoksik olarak nitelenen bölgesinin (yani ekosistemin kirlilik nedeniyle çöktüğü, oksijensiz kalan bölgesinin) sınırlarının aşırı genişlediği ilan edilmişti. Körfez’deki ötrofikasyonu yeterince azaltmak için havzadaki azot yüklemesinde yüzde 60’lık bir azalmanın gerekli olduğu belirtilmiştir. Ancak, tarımsal üretimdeki azot kullanımı yüzde yüz verimli hale getirilse bile, yıllar boyunca Mississippi Nehri havzasından Meksika Körfezi’ne taşınan ve orada biriken azot miktarının ulaştığı yüksek düzey nedeniyle azot yükünü yüzde 60 oranında azaltmaya yönelik hedefe ulaşmanın 30 yıl alabileceği tahmin edilmiştir.

Otuz yıl çok uzun bir süre. Üstelik her şeyin yolunda gittiği ve belirlenen azaltma planına sadık kalınacağı varsayılarak ortaya atılan bir hedef.

Meksika Körfezi’ndeki durumun Marmara Denizi için birebir örnek teşkil etmeyeceği açıktır; ancak dikkat edilmesi gereken nokta bu değil. Dikkat etmemiz gereken nokta kirliliği gidermeye yönelik çalışmaların çok uzun yıllara yayılabileceği gerçeğidir. Bu nokta tarımsal üretim alanlarından denize taşınan azot ve fosfor miktarını azaltmaya yönelik tedbir ve uygulamaların acilen hayata geçirilmesi gerektiğine işaret eder.

Agroekolojinin ilave faydaları

Agroekoloji toprağın yapısını iyileştirmek, su varlıklarının tasarruflu kullanımını sağlamak, temiz su teminini kolaylaştırmak gibi iklim krizine dirençli tarımsal üretim altyapısı oluşturmak için çok önem taşıyan konularda büyük avantajlar sağlar. Ayrıca, değişen iklim şartlarının getireceği kırılganlıklara direnç oluşturacak yöntemlerin yaygınlaştırılması sadece sulardaki kirlilik yükünü azaltmakla kalmayacak besleyici içeriği yüksek, sağlığa uygun gıda maddelerin üretimi sağlamak suretiyle ilave kamusal faydalar da sağlayacaktır. Bu yöntemlerin yaygınlaştırılması en nihayetinde Marmara Denizi’ne taşınan azot ve fosfor miktarını da azaltacaktır.

Agroekoloji temelli bir tarımsal üretim programı ormanların korunmasına da hassasiyet göstermek zorunda. Ormanlık havzalar­daki akarsularda sudaki azot ve nitrat azotu (bünyesinde azot taşıyan bir kimyasal madde)  konsantrasyonları diğer havzalara kıyasla daha düşük olmaktadır. Mevcut orman varlıklarının korunması ve ağaçlandırma çalışmalarının yaygınlaştırılması sulardaki azot ve nitrat azotu miktarlarının düşürülmesine katkı sağlayacaktır.

Nitrat, tatlı içme suları için de önemli bir kirleticidir. Nitratla kirlenmiş suları arıtmak zordur ve yapılan arıtma işlemleri tam olarak başarı sağlayamamaktadır. Agroekolojik yöntemler sulardaki nitrat kirliliğini azaltıcı bir sonuç doğurur ve bu da içme suyu kaynaklarının korunması anlamına gelir.

Marmara Denizi’ne gerek atık su deşarjı ile ve gerekse akarsularla aktarılan sulardaki azot ve fosfor yükünü azaltmak için agroekolojik yöntemlerin kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik kamusal nitelikli bir tarımsal üretim programını acilen uygulamaya koymak gerekmektedir.

Bu yapılmadığı sürece Marmara Denizi’ni temizlemeye yönelik eylem planlarında yer alan azot ya da fosfor taşınmasını azaltmaya yönelik vaatlerin bir anlamı olmayacaktır. Ama daha açık konuşmak gerekiyor: Ortada böyle bir agroekolojik program olmadığı sürece söylenen her şey boş laftır.

 

(Bu yazı ilk kez Bianet’te yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Örgütlü sessizlik – Arat Dink

“Bu memleketin kurbanı olduk” demiş Zeki Tekiner, hastaneye birlikte geldikleri dostuna. O sırada hastanedeki tek doktor olan kadın doğum uzmanı, yaralarına müdahale etmeye çalışıyordu. Kurşunlardan biri yüreğine isabet etmişti. Kurtarılamadı.

17 Haziran memleketin kara günlerinden biridir. 1980’de askerî darbeye üç kala Nevşehir’in göbeğinde bir bakkal dükkânına giren tetikçiler silahlarını sıkıp ellerini kollarını sallaya sallaya oradan uzaklaştılar. Hedeflerinde CHP İl Başkanı Mehmet Zeki Tekiner vardı. Dükkânın sahibi iki kardeşten biri kapıya daha yakındı; Yavuz Yükselbaba… “Yapma! Dur!” diye atıldığında iki tetikçiden daha geride olanı onun üzerine bir şarjör mermi boşalttı. Yavuz Yükselbaba insanlığın onurudur. Orada katledildi.

Belki bir kısmınız “Yapma, dur” dememek lazım diye hisse çıkarmışsınızdır. Babasını bir yaşındayken kaybeden Oğuz Yükselbaba, 40 yıl sonra konuşmacı olarak katıldığı bir anmada, sözü alır almaz, o esnada elinde silah olan vardır, kafasında niyet olan vardır ve belki vicdanları vardır diye onlara seslendi: “Yapmayın! Durun! Yapmayın! Çocuklar çok acı çekiyor…”

Aytmatov’un ‘Beyaz Gemi’si, onun için Nevşehir’in mavi gökyüzünde uçan, babaya selam gönderilen beyaz uçaklardı.

‘Nevşehirli’den zarar gelmez’ demişti

Zeki Tekiner, dört ay önce başka bir silahlı saldırıdan şans eseri ölümcül bir yara almadan kurtulmuştu. Vali’yi olayın siyasi boyutu olduğuna ikna edememişlerdi. Dostları Nevşehir’den bir süre uzaklaşmasını istediler. O, “Bana Nevşehirliden zarar gelmez” dedi, kaldı. Partideki görevinin yanı sıra bir avukat olarak herkesin yardımına koşan Tekiner, sevgiyle bağ kurduğu hemşerilerinin kendisine olan sevgisinin de farkındaydı. Su, tanıdık akıyor, değil mi?

Tetikçiler, şehir dışından özel olarak getirildiler. Kalacak yeri, silahı ve kaçışı bir Nevşehirli ayarlamıştı; Ömer Ay. Birkaç ay önce merkezi Nevşehir’de kurulan Ülkü Yolu Derneği’nin İç Anadolu Eğitim Sorumlusu’ydu. ‘Ana Merkez’den gönderilen tetikçilere Zeki Tekiner’i gösteren de oydu. Yani hedefi işaretleyen… Emir büyük yerdendi, bunu hiç ayrıntılarıyla anlatmadı.

Korteje saldırı

18 Haziran bir başka kara gündür. CHP Genel Başkanı Ecevit ve yüzden fazla milletvekili cenaze için Nevşehir’e gelir. Ankara’dan gelenler daha şehre girerken otobüslerde saldırıyla karşılanırlar. Valilik ve Emniyet hiçbir önlem almaz. Tabutlar omuzlarda taşınırken, cenaze kortejine çapraz ateş açılır. Beşi milletvekili olmak üzere dokuz kişi yaralanır. Bu kez hastanede yalnızca diş hekimi vardır. Tekiner’in yerde kalan tabutu 13 kurşunla vurulur.

Bu davranış kalıbına aşinasınızdır. Önce suikast, ardından cenazeye saldırı… Tarihimizde birçok defa karşımıza çıkar. Anladığımız kadarıyla bir yerlerde eğitimi verilen, gayrinizami harbin yaygın bir yöntemi. Toplumu yıldırma, baskı altına alma tekniği.

Ecevit bakar ki doktor yok, polis yok, valiliğe geçer. Vali camdan izlemiş olayları, pişkin pişkin “Geçmiş olsun” der. Ecevit, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Başbakan Süleyman Demirel’le telefonda görüşür, yaşananları anlatır. Vali ise küçük bir hadise olduğunu ve bastırıldığını söyler. Ecevit bakar ki doktor yok, polis yok, vali de yok. Telefonu tekrar alır, “Nevşehir’de devleti görmeden ben ve 120 parlamenter arkadaşım burayı terk etmeyeceğiz” der. Orada devlet de yok diye düşünerek…

CHP ilçe yöneticilerinden olan ve Tekiner’i öldürenlere engel olmaya çalışırken öldürülen Yavuz Yükselbaba’nın naaşı o gün zorlukla defnedilir. Nevşehir’i devlete emanet eden CHP’liler, bir dönem milletvekilliği de yapmış olan Zeki Tekiner’in kurşunlanmış tabutu ile Ankara’ya doğru yola çıkarlar.

Pasaport Dairesi’nde yangın

Her ne kadar ‘polis yok’ dediysek de, polis aslında oralardadır. Abdullah Çatlı, Mehmet Ali Ağca ve Ömer Ay’a sahte isimli resmî pasaportlar düzenleyen, aynı dönemin Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’dür; yani İbrahim Şahin’in görev yeri. Pasaport seri numaralarının son altı hanesi şöyle devam eder; 136 634, 136 635, 136 636… İnsan öncesini ve sonrasını merak etmekten kendini alamıyor. ‘Papa suikastı’ndan sonra ‘mesele’ meydana çıkınca Nevşehir Pasaport Dairesi’nde tesadüfen çıkan yangın yüzünden konu kapatılmış. Yangında kaybolduğu söylenen bilgi istense başka yerlerden bulunamaz mı? Bazı lekeler vardır, silinmek bir yana sildikçe bulaşır. Yanan olsa olsa kaybedilen zamandır.

Ömer Ay, tetikçileri bir süre daha Nevşehir’de, kiraladığı evde sakladıktan sonra, kaçmalarına yardımcı olur, silahları nehre atar, ardından yurtdışına kaçar. Almanya’da bir trafik kontrolünde yakayı ele verir ve ‘idam edilmemek’ şartıyla Türkiye’ye iade edilir. Tetikçiler de farklı zamanlarda yakalanıp suçlarını itiraf etmişlerdir. Ömer Ay, ‘azmettirici’ olarak hüküm giyer. Ancak ne hikmetse dört yıl yatıp çıkar.

Helalleşme…

Ömer Ay şimdi, İYİ Parti’nin Nevşehir İl Başkanı. CHP’li yöneticiler 40 yıl önce il başkanlarını öldürten kişiyi geçen yıl kutlamaya gittiler. Peri masalı gibi… Herkes helalleşiyor. Türkiye barışıyor.

Tekiner ve Yükselbaba aileleri “Bu işte bir yanlışlık var” diyor. Toplumsal Bellek Platformu “Bu masalda bir gariplik var” diyor. Birileri barışayazmış, yakınları öldürülenler barışa karşı, öyle mi? Orada durun bakalım.

Meral Akşener geçtiğimiz günlerde, partililerine yönelik saldırıları haklı olarak kınarken, meselenin özüne değinmiş aslında: “Bu tür olayların önünün kesilmesi için yapanın yanına kâr kalmaması gerekiyor.” Hak savunucularının yıllardır ‘cezasızlık’ diye anlattıklarının bir başka ifadesi. ‘Cezasızlık’ diyoruz da, boş konuşuyoruz. Türkiye’de suçluya ‘takdir, taltif, terfi’ var. Kâr var. Partisinin il başkanının, öldürttüğü insanın ailesine yetiştirdiği cevaplardan utanıyor mudur acaba?

Bazısı “E, cezasını çekmiş işte!” diyesi. Bunu söyleyen kişinin, birinin eline silah verip iki insanı vurdurabileceğinden; sonra da silahı ortadan kaldırıp, tetikçinin kaçmasına yardım edebileceğinden endişe ediyorum. Cezasının ‘dört yıl’ olduğunu düşünüyor çünkü. Nedir ki, yatar çıkar… Memlekette siyasi tutuklular, hiçbir hüküm giymeden bundan fazla yatıyor. Nerede başlıyor şu adalet yürüyüşü, nerede bitiyor?

“Türkiye’nin 81 ilinin 80’inde ittifak sürüyor, Nevşehir hariç.” Ya da “Nevşehir’de kırmızı çizgimiz Tekiner ve Yükselbaba’dır” gibi bir çift afili laf da mı çıkmaz ağızlardan? “Onunla bununla niye ittifak kurdunuz?” diye soran yok, “Nasıl bir ittifak kurdunuz?” diye soruluyor. Neleri kapsıyor, neleri kapsamıyor? Bir yıldır CHP’den tek bir ses çıkmıyor. Asıl ürkütücü olan bu. Henüz muhalefetteyken böyle bir konudaki şu örgütlü sessizlik, bu sızdırmaz kabuk bize ne vadediyor?

Geçen yıl Ömer Ay, kendini ve Millet İttifakı’nı savunurken, yüce gönüllülük sergilemiş, öldürttüğü insanı sitayişle andıktan sonra Yavuz Yükselbaba’ya da değinmiş: “Yanında masum biri de öldürüldü.” Biz her saydığımızda en az iki çıkıyor masumların sayısı. Geçelim…

Derdimiz idam edilsinler, ille de hücreye atılsınlar değil. Hâlâ anlamadınız mı? Katillerin, canilerin siyasete atılırken utanacakları bir şehir, bir ülke istiyoruz. Toplum içinde azıcık mahcup gezselerdi bari, diyoruz. Hadi o hayal olsun, bari adalet sistemi diye bir şey icat etseydik de onu çalıştırsaydık. Sonra taşısaydınız omuzlarda. Muhatabımız katiller değil. Muhatabımız diğerleri, muhatabımız toplum.

Aylin Tekiner’le tanıştığımızda bir ses kaydı arıyordu. Babasının hiç hatırlamadığı sesini arıyordu. Bulamıyor. Kendi sesine bir yankı dahi bulamıyor. Kimsenin barışına karışmaz. Yaşananlar elbette iki aileyi de incitiyor ama hiç kapanmamış büyük yaralarının yanında, bu yapılanlar sinek ısırığıdır. Yakınlarını kaybedenler yalnızca ayna tutuyor. Bakarsınız bakmazsınız, siz bilirsiniz. Bizlik bir durum yok.

Barış dediniz mi, bizde akan sular durur. Barışı gördük mü ta ufuktan tanırız. Barışa ancak kurban oluruz. Öyle de böyle de kurban oluruz.

(Bu yazı ilk kez Agos’ta yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Marmara Denizi’ndeki müsilaj kirliliğinde kömürlü termik santrallerin etkisi incelenmeli- Pelin Cengiz

Marmara Denizi’nde bir süredir yaşanan müsilaj krizinde geriye doğru baktığımızda ortada çok laf ama epey az ilerleme var. Uzmanların açıklamalarından ve geçmiş deneyimlerden yola çıktığımızda, müsilajın bugünün değil, on yıllara dayanan bir ekosistem sakatlamasının sonucu olarak yaşandığını biliyoruz.

Atıksuların doğrudan arıtılmadan ya da derin deşarj yöntemiyle uzun yıllardır Marmara Denizi’ne dökülmesi sonucu deniz ekosisteminde belki de geri dönüşü olmayan bir tahribat söz konusu.

Bu durumu, Marmara’nın ölümü olarak nitelendirenler var, bu gerçekten çok üzücü. Denizi sevmeyen insanların ülkesinde deniz olmak ne zor….

Adım adım gidelim…

Geçen hafta Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, 22 maddelik “Marmara Denizi Koruma Eylem Planı” açıkladı. Bir deniz can çekişirken açıklanan plana, koruma eylem planı demek ne kadar doğru? Kurum, açıklamayı yaparken, “Hep birlikte afet yönetim planı çerçevesinde Marmara’yı koruyacağız” dedi.

Koruma eylem planı başka, afet yönetim planı bambaşka şeylerdir, bir kere burada kamusal iradenin kavramsal anlamda kafa karışıklığı olduğu görülüyor.

‘Kirlilik garantisi üzerinden kaynak aktarma’

Burada zaten halihazırda uygulamada olması ve zaman kaybetmeden acilen uygulanması gereken bazı maddeler yer alıyor. Kanal İstanbul gibi bütün bir Marmara Denizi ve Karadeniz’i etkileyecek projeden hiç bahsedilmemiş olması çok çok büyük eksiklik.

Planda yer alan 9’uncu madde de niyeti açıkça gözler önüne sermiş. Atıksu arıtma tesislerinin yapımının kamu-özel işbirliği yapılacağı ve işletileceğinden bahsedilen bu madde ile anlıyoruz ki, yandaş şirketlere denizlerde kirlilik garantisi üzerinden yeni sermaye aktarımları yapılmak isteniyor.

Türkiye halihazırda kamu-özel işbirliği ile gerçekleştirilen Hazine garantili projelerden ekonomik, ekolojik, sosyal ve toplumsal olarak bu kadar çok etkilenmişken bu gerçek bir akıl tutulması. Ekolojik fekalet üzerinden zenginleşme ya da servete servet katma hali.

Diğer bir akıl tutulmasının baş aktörü ise Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu’ndan geldi. Karaismailoğlu, “Karadeniz Marmara’ya göre çok daha temiz. Kanal İstanbul yapıldığında Karadeniz’e akan nehirlerin Marmara’ya karışması söz konusu. Bu da Marmara’daki su kalitesini artırıp deniz salyasını da bitirecek” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, geçen hafta itibariyle Marmara’da deniz yüzeyinden toplanan müsilaj miktarıyla ilgili bazı veriler paylaşıyor, toplananların düzenli depolamam tesislerinde bertarafa gönderildiğini söylüyor. Ancak, bunların tesislerde ne şekilde tutulduğunu, bertarafın nasıl bir takvim içinde, nerelerde, yani yöntemlerle yapılacağını söylemiyor.

Örneğin, denizlerde sadece yüzey temizliği mi yapılacak, dip taraması ve temizliği yapılacak mı? Yapılacaksa ne zaman gerçekleşecek? İşin en kritik sorusu ise şu: Halen günlerdir oluk oluk zehirli sularını Marmara’ya bırakan kaç tesis kapattınız? Hangi tesisleri kapatmayı planlıyorsunuz?

İstediğiniz kadar yüzey temizliği yapın, bir yeri temizlerken diğer taraftan atık devam ediyorsa buna temizlik denir mi?

Kamusal iradenin sorumluluğu yurttaşlara bu bilgileri şeffaf şekilde gün gün vermektir. Arıtılmamış atıksu dökülmesinin ver derin deniz deşarjının acilen durdurulması gerekiyor. Kaç tesis durdurdu bunu toplumun bilmeye hakkı var.

Termik santrallerin soğutma suları büyük risk

Marmara Denizi etrafında konumlanan sanayi tesislerinin faaliyetleri farklılık gösteriyor. Benim dikkat çekmek istediğim konu ise yıllardır hava kirliliği, halk sağlığı, doğa üzerinde yarattığı çevresel olumsuzluklar anlamında çokça dile getirdiğimiz işin termik santraller boyutu…

Cengiz Holding’in Alarko Holding ile birlikte Çanakkale’de kurduğu Cenal Termik Santrali.

Bu konu önemli çünkü geçtiğimiz günlerde birartibir.org sitesine verdiği  uzun söyleşide, MAREM (Marmara Environmental Monitoring – Marmara Çevresel İzleme) projesi yürütücüsü, hidrobiyolog Prof. Dr. Levent Artüz, bu konuya dikkat çekerek, şunları söyledi:

“Termik santrallerde kullanılan soğutma suları denizlerden alınıyor. Marmara’dan tuzlu soğuk suyu alıyorsunuz, sıcak su veriyorsunuz. O boruların içinde kısa sürede fouling organizma dediğimiz midyeler, tunikatlar çoğalıyor. Boru daralıp su geçmez hale geliyor. Boruları temizlemek için kimyasal madde kullanılıyor. Daralan boruların içine bu canlıları öldürmek için klor, klordioksit ve farklı kimyasallar basılıyor. Boruların bir ucu açık ve deniz içinde. Daha bakir olan Güneybatı Marmara’ya ve o bölge için planlanan termik santrallere bakalım. Marmara Denizi’nde çok az kalan deniz kaplumbağası popülasyonu var. Bu kaplumbağaların nerelere yumurtladıklarını araştırmak ve korumaya almak için araştırma yapmak istiyoruz, finans bulamıyoruz. Kaplumbağaların yumurtladıkları alana Şarköy Termik santrali yapılmak istendi, ÇED raporu safhasında durduruldu. Tekirdağ Marmara Denizi’nin “rehabilite edebilirsek en azından biraz balık gelir” diye düşündüğümüz yerlerinden biri. Ama Tekirdağ kıyılarında plansız bir şekilde faaliyet gösteren limanlar başa bela, ayrıca Tekirdağ Körfezi’ne kimyasal depolama alanı yapılmak isteniyor. En büyük bela da dünyanın en kirli akarsularından biri olarak kabul edilen Ergene Nehri kuşaklama kolektörleriyle çevrildi, bugün yarın Tekirdağ’dan derin deniz deşarjıyla Marmara Denizi’ne basılacak. Marmara’nın dışında, Saros’ta da çok büyük bir bela var: Doğaya, bilime ve hatta hukuka inat yapılmak istenen likit doğalgaz limanı ve boru hattı hafriyat ve inşaat çalışmaları. 1989 öncesi Marmara Denizi neyse Kuzey Ege de şimdi o durumda. Ne yazık ki, aynı inatlaşma Saros’u da Marmara Denizi’ne çevirecek gibi.”

Levent Artüz’ün açıklamaları, Marmara Denizi etrafında kurulu termik santrallerin de bugünkü müsilaj sorununda etkisi olduğuna işaret ediyor.

Artüz’e göre, komşu denizlerde ısınma dünya ortalaması olan 1 dereceye yakınken Marmara’daki sıcaklık artışı 2,5 derece.

Tekrar Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na dönersek, oradaki 22’nci madde doğrudan bu konuyla ilgili. Maddede, “Soğutma suları ve termal tesislerinden oluşan sıcak suların Marmara Denizi’ne yönelik etkilerinin azaltılmasına yönelik tedbirler alınacak” deniyor.

Başta Çanakkale olmak üzere Marmara Denizi’ne kıyısı olan kentlerde Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) verilerine göre toplamda 17 termik santral var. Bunların atıksuları da soğutma suyu, termal kirlilik yaratıyor.

Bu santrallerin bir kısmı atıksu deşarjını doğrudan denize bırakırken bazıları da derin deniz deşarjıyla atıksularını denize boşaltıyor. Bu bölgedeki termik santrallerin toplam kurulu gücü yaklaşık 10,5 GW. Toplam güçten yola çıkarak yapılan hesaplamaya göre, sadece termik santrallerden saatte yaklaşık 500 bin metreküp su denizlere veriliyor.

Yani, bu santraller binlerce metreküp deniz suyunu çekip, bir bölümünü santrallerde kullandıktan sonra binlerce metreküpü 35 ºC gibi bir sıcaklıkta denize veriyor. Bu yılda onlarca milyon metreküp sıcak suyun denize boşaltılması anlamına geliyor.

Dolayısıyla bu tesislerin doğrudan deşarj noktalarından alınmış sıcaklık verileri yok, suyun denize verildikten sonraki etkileri yok.

Örneğin, kamuoyunun icraatlarıyla yakından tanıdığı Mehmet Cengiz’in sahibi olduğu Cengiz Holding’in Alarko Holding ile birlikte Çanakkale Karabiga’da kurulu olan Cenal Termik Santral için geçmişte “ÇED Olumlu” kararı iptal edilmesine rağmen tekrar verilerek faaliyete geçmesi sağlanmıştı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı resmi sitesinde yer alan duyuruda, “Çanakkale ili, Biga İlçesi, Karabiga Beldesi, Kadıoğlu Mahallesi mevkiindeki Cenal Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan Cenal Entegre Enerji Santralı (Atık Depolama Alanı, Derin Deniz Deşarjı) projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak Bakanlığımızca ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu’ kararı verilmiştir” denilmişti.

Eylem planındaki 22’nci madde kapsamında acilen bu tesislerin mevcut kirlilik seviyelerinin etkileri incelenerek kamuoyuyla paylaşılmalı. Binlerce metreküp atıksu hiçbir denetleme, kontrol ve süreli/süresiz kapatma olmadan denize verilmeye devam edilirken Marmara Denizi nasıl kurtulacak?

(Bu yazı ilk kez Artı Gerçek’te yayımlanmıştır.)

Kategori: Dış Köşe