Ana Sayfa Blog Sayfa 139

İklim grevinde gençlerden ‘Dünya Günü’ çağrısı: İklim adaleti istiyoruz

İklim İçin Gençlik, Antikapitalistler, İklim Adaleti Koalisyonu, Boğaziçi Üniversitesi Çevre Kulübü ve İklim Dostu Kentler kampanyası ekiplerinin çağrı yaptığı ve dayanışma içinde oldukları STK’lar, iklim hareketleri ve iklim aktivistleri tarafından katılım sağlanan 19 Nisan Küresel İklim Grevi İstanbul’da gerçekleşti. Grevde ek olarak 22 Nisan Dünya Günü için mesaj ve talepler de iletildi.

Pankartları ve sloganlarıyla taleplerini dile getiren, karar vericilere seslerini duyurmak isteyen genç iklim aktivistleri Kadıköy Rıhtım’da basın bildirisi okudu.

Gençler, iklim krizinin neden olduğu iklim afetleri, başta Akbelen olmak üzere ülke çapında yaşanan ekokırım suçlarına değinerek iklim adaleti taleplerini bir kez daha vurguladı. İklim krizine karşı gelecek haklarını savunmak için Türkiye’nin ilk iklim davasını açan İklim İçin Gençlik ekibi, yürüttükleri bu mücadelelerine devam edeceklerini belirtti.

Ayrıca, ‘İklim Dostu Belediyeler İstiyoruz‘ talebiyle kampanya yürüten genç iklim aktivisti grupları; belediyelere, stratejik planlarında iklim adaleti vurgusunu eklemeleri için çağrıda bulundu.

Yüzlerce kişinin katıldığı eylemde “Küresel ısınma değil, küresel kaynama”, “İklim krizi kaderimiz değil,” “Ekokırıma son verin”, “İklim adaleti hemen şimdi”, “İklimi değil, sistemi değiştirin” pankartları dikkat çekti.

‘Evimiz hâlâ yanıyor!’

Okudukları basın açıklamasında İklim için Gençlik ekibinden Seren Anaçoğlu, 22 Nisan Dünya Günü’ne de değinerek “Bugün dünyanın birçok şehrinde ‘İklim adaleti şimdi’ sloganıyla bir araya gelen gençler gibi biz de sesimizi duyurmak için buradayız. 2019 yılının Mart ayından bu yana nerede ise aralıksız sizlere sokaklardan, panellerden, sosyal medyadan, sesimizi ulaştırabildiğimiz her yerden sesleniyoruz. Bundan 5 sene evvel size ‘Evimiz yanıyor’ demiştik. Yineliyoruz; Evimiz hâlâ yanıyor! Ne yazık ki, Paris Anlaşması‘nın sekizinci yıldönümü ve Dünya Günü haftası içinde olmasına rağmen, bu günleri kutlama lüksüne sahip değiliz. İklim için küresel olarak yeterince kararlı hedefler belirlenmedi ve geleceğimizi güvence altına alamadık” dedi.

“Bizi şu anda bulunduğumuz bu yanlış yere getiren sistemle devam etmemiz mümkün değil” diyerek sözlerine başlayan İklim için Gençlik ekibinden Atlas Sarrafoğlu ise şunları aktardı:

“İklim değişikliği artık göz ardı edilemez şekilde bir eşitsizlik kaynağı haline geldi. Var olan eşitsizlikleri derinleştiriyor ve yeni eşitsizlikler yaratıyor.”

“İklim krizine karşı mücadelede fosil yakıt endüstrisinin, ekstraktivizminin ve sömürgeciliğinin sona ermesi gerektiğini savunuyoruz” diyen Sarrafoğlu, şunları dile getirdi:

“Kapitalist sömürünün her türlü yüzü kendini; kaynakları ellerinden alınmış, kuraklık ve açlıkla baş başa bırakılmış Afrika’da, ormansızlaştırılan Amazon’da, artık geleceği olmayan kömür şirketleri tarafından eko-kırım ile Akbelen Ormanı‘nda ve yerli halkların toprakları ellerinden alınarak, hastaneleri bombalanarak bir çok savaş suçu ve soykırım ile Filistin’de gösteriyor. En çok etkilenenler olarak çocukların, bebeklerin ve kadınların öldürülmesine kayıtsız kalınan bir dünyada biz gençler kendimizi güvende hissetmiyoruz.”

‘Geleceğimizin elimizden alınmasına hükümetlerin hızlı ve kararlı eylemler almasıyla dur diyebiliriz’

Türkiye’nin daha güçlü bir belirlemesi için açtıkları davayı da vurgulayan İklim için Gençlik ekibinden Ela Naz Birdal ise “İklim adaletini geliştirmede ve başta en savunmasız olanlar başta olmak üzere dünya üzerindeki tüm canlıların haklarını korumada stratejik davaların önemini vurgulamanın önemine inanıyoruz” dedi ve ekledi:

“Bizler de tam bu sebeple Cumhurbaşkanı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına insan haklarımızı ihlal ediyor olmasından dolayı bir dava açtık. Sürecin takibi için  change.org/iklimdavasi adresinde açtığımız davamızın kampanyasını görebilirsiniz. Bu mücadele kolay olmayacak ancak bu varoluşsal krize ve geleceğimizin elimizden alınmasına hükümetlerin hızlı ve kararlı eylemler almasıyla dur diyebiliriz. Biz gençlerin cesareti ve kararlılığı, gelecek nesillerin küresel kaynamanın yıkıcı etkilerinden korunmasına yönelik kritik ihtiyacın altını çiziyor”

‘Kentlerimiz bu çığlıkları duymalı, harekete geçmeli’

change.org/iklimdostukentler adresinde kampanya yürüten tüm ekipler adına konuşan İklim İçin Türkiye ekibinden Işıl Akkaya ise “Türkiye Genç İklim Hareketi olarak, iklim krizine karşı cesur bir duruş sergileyen ve 2050’ye kadar net sıfır taahhüdü veren İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir ve Çanakkale gibi kritik kentlerde 15 belediye başkan adayının seçilmesi, bizlere umut veriyor. Ancak, bu  seçim sonrası yaşanan zafer sadece başlangıçtır. Şimdi, seçim öncesinde verdikleri sözleri tutmalarını sağlamak için belediye başkanlarına ve yönetimlerine baskı yapmak zorundayız. Çünkü iklim krizinin yıkıcı etkileriyle mücadelede, zaman kaybetme lüksümüz yok. Her geçen gün, doğanın çığlıkları daha da yüksek sesle duyulmaktadır ve kentlerimiz bu çığlıkları duymalı, harekete geçmelidir” ifadelerini kullandı.

Basın açıklamasının ardından, “İklimi değil, sistemi değiştir”, “Ne istiyoruz? İklim adaleti! Ne zaman istiyoruz? Şimdi!”, “Para mı önemli? Geleceğimiz mi?” Kömürü yerin altında bırak, petrolü yerin altında bırak, doğal gazı yerin altında bırak, fosil yakıtları yerin altında bırak!” sloganları atıldı.

19 Nisan iklim grevine 350.org Türkiye, Change.org & Türetim Ekonomisi Derneği İklim Programı, Açık Radyo destek verdi.

Dünya Günü’nde Google’dan ‘iklim değişikliği ilerleme durumu’ gündemi

Dünya Günü, ‘iklim değişikliği ilerleme durumu’ gündemi ile kutlanıyor. Google’ın özel günler için hazırladığı Doodle bugün, 22 Nisan Dünya Günü için hazırlandı.

22 Nisan Dünya Günü ilk olarak ABD San Francisco‘da 1969 yılında düzenlenen Ulusal UNESCO Dünya Konferansında önerildi ve ilk kez, 1970’te kutlandı. Bugün de 193 ülkede, 1 milyardan fazla insan tarafından kutlanmaya devam ediyor ve çeşitli topluluklar, bu özel günde Dünya’nın iyiliğini ve sağlığını gözeten çalışmalar yapıyor.

Google’ın özel günlerde paylaştığı Doodle ise, önemli kişilerin ve olayların hikayelerine dikkat çekmek amacıyla hazırlanıyor. 22 Nisan 2024 Dünya Günü’ne özel olarak Google, kullanıcılarını “iklim değişikliği ilerleme durumu” sorgu sayfasına yönlendiriyor.

Dünya Günü iklim değişikliği ilerleme durumu

2024 Dünya Günü teması: Gezegen mi, plastik mi?

Dünya Günü 2024’ün teması, çevre ve insan sağlığı için önemli bir tehlike oluşturan plastiklerle mücadeleye odaklanıyor. Bu yılki tema “Gezegen mi Plastik mi?” (Plastics vs. Planet) olarak belirlendi ve küresel plastik üretiminin 2040 yılına kadar yüzde 60 oranında azaltılması çağrısında bulunurken, bu azaltma hedefine ulaşabilmek için halkın plastiklerin zararları konusunda bilinçlendirilmesini, tek kullanımlık plastiklerin 2030 yılına kadar kademeli olarak kullanım dışı bırakılmasını ve plastik kirliliği üzerine Birleşmiş Milletler anlaşmasında somut adımlar atılmasını talep ediyor.

Plastiklerin, özellikle mikroplastiklerin, gıda ve su kaynaklarımıza karışarak sağlık üzerindeki riskleri arttırması, bu yılki Dünya Günü’nün odak noktasını oluşturuyor. Ayrıca, plastik üretiminin çoğunlukla düşük gelirli mahallelerde konumlanmış kirliliğe neden olan tesislerde gerçekleştiği ve bu durumun sosyal adaletsizlikle doğrudan bağlantılı olduğu vurgulanıyor​.

Dünya Günü’nde iklim değişikliği ilerleme durumu neden gündemde?

Her yıl 22 Nisan’da kutlanan Dünya Günü, gezegenimizin iyiliği için atılması gereken adımlara dikkat çekerken, iklim krizi hakkındaki farkındalığı da artırmayı amaçlıyor. İklim değişikliği ilerleme durumu şu anda ‘iklim krizi’ aşamasında bulunduğundan, hepimizin ortak meselesi.

İklim değişikliği bilindiği üzere, iyiye doğru ilerlemiyor.

‘2023 açık ara en sıcak yıl, iklim eylemsizliğinin maliyeti artıyor’
Bakanlığın iklim değişikliği analizi: Sıcak ve soğuk dalgaları, kuraklık artacak
Uzmanlar: İklim değişikliği kontrolden çıkıyor, toplum gelecekteki krizlere hazırlanmalı

1. Küresel emisyonlardaki değişimler

Küresel ısınmanın ve iklim krizinin ana itici gücü olan karbon emisyonları, endüstriyel devrimden bu yana insan faaliyetleri nedeniyle sürekli artış gösterdi. Ancak son yıllarda yenilenebilir enerji teknolojilerindeki gelişmeler ve uluslararası çevre politikalarındaki sıkılaştırmalar sayesinde, bazı bölgelerde emisyonlarda düşüşler de gözlemlendi.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Paris İklim Anlaşması gibi küresel girişimler, ülkeleri karbon salınımını azaltmaya teşvik ediyor. Özellikle Avrupa Birliği (AB), 2030 yılına kadar 1990 seviyelerine göre sera gazı emisyonlarını en az yüzde 55 oranında azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda Avrupa‘nın yenilenebilir enerjiye geçiş süreci, kömür ve doğal gaz gibi fosil yakıtlardan uzaklaşarak emisyonlarda önemli düşüşler sağlayabildi.

2023 yılı itibarıyla, küresel karbon emisyonlarındaki değişimler hâlâ karmaşık bir tablo sunuyor. Asya ülkeleri, özellikle Çin ve Hindistan gibi hızla gelişen ekonomiler, enerji ihtiyaçlarını karşılamak için hâlâ büyük oranda kömür kullanıyor ve bu durum, bu ülkelerdeki emisyon artışlarının devam etmesine neden oluyor.

Avrupa Birliği karbon emisyonlarını 14 yılda yüzde 22 azalttı
Küresel Karbon Bütçesi: Türkiye küresel karbon emisyonlarında 15’inci sırada
Dr. Ümit Şahin: ‘Karbon bütçesi yedi yıl içinde tükenebilir, 1,5 derece hedefi tehlikede’

Bununla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri‘nde yenilenebilir enerji kaynaklarına yapılan yatırımların artması ve eski kömür santrallerinin kapatılması gibi adımlar sayesinde emisyonlarda azalmalar kaydedilebildi. Bu çabalar özellikle son on yılda, ABD’nin karbon ayak izinde gözle görülür bir düşüşe yol açtı.

Sonuç olarak, küresel karbon emisyonlarındaki bu değişimler, iklim kriziyle mücadelede umut verici gelişmeler sunarken, henüz yeterli olmadığını ve küresel çapta daha fazla eylem gerektirdiğini de gösteriyor. Gezegenimizin geleceği için, her ülkenin bu küresel çabayı destekleyecek politika ve teknolojilere yatırım yapması büyük önem taşıyor.

İklim krizi hakkında bilmeniz gereken 4 mühim mesele

2. Yenilenebilir enerjiye geçiş

Küresel enerji sistemlerinin, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi, iklim kriziyle mücadelede kritik bir rol oynuyor. Bu geçiş, hem teknolojik yeniliklerin hızlanması hem de hükümet politikalarının teşviki ile destekleniyor.

Avrupa Birliği, rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırarak 2030 yılına kadar enerji üretiminin yarısını yenilenebilir kaynaklardan sağlama hedefine yaklaşıyor Bu hedef, Yeşil Düzen politikaları ve yüksek karbon vergileri gibi araçlarla destekleniyor ve özellikle Almanya ve İspanya, güneş ve rüzgar enerjisi kapasitelerini artırarak bu alanda liderlik ediyor.

IEA: Dünyanın yenilenebilir enerji kapasitesi 2023’te rekor hızda büyüdü
Enerjide ‘sipariş gibi’ torba kanun geliyor: ‘Yenilenebilir’de dövize dönüş
Hükümetlerin yenilenebilir enerji kapasitelerini üç katına çıkarması ufukta görünüyor 

Asya’da, Çin dünya genelinde en fazla yenilenebilir enerji kapasitesine sahip ülke olarak öne çıkıyor. Çin, 2023 yılı itibarıyla hidroelektrik, rüzgar ve güneş enerjisi projelerine büyük yatırımlar yaparak, yenilenebilir enerji altyapısını genişletmeye devam ediyor. Bu yatırımlar, ülkenin toplam enerji üretimindeki karbon yoğunluğunu azaltmayı amaçlıyor ancak Çin, aynı zamanda en yüksek oranda karbon salımı yapan ülkeler arasında bulunduğundan, bu dengeyi yakalamak kolay olmayacak.

Yenilenebilir enerjiye geçiş süreci, aynı zamanda ekonomik fırsatlar sunarken, enerji güvenliğini artırıyor ve enerji maliyetlerini düşürmekte de büyük bir potansiyele sahip. Ancak, bu geçişin başarısı için gerekli altyapı yatırımlarının hızlandırılması ve teknolojik inovasyonların desteklenmesi şart. Bu nedenle, ulusal ve uluslararası düzeyde politik ve ekonomik desteklerin devamı, yenilenebilir enerjiye geçişin hızını ve etkinliğini belirleyen temel faktörler arasında.

Dünya Günü iklim değişikliği ilerleme durumu
Paris İklim Anlaşması, 2015

3. İklim politikaları ve uluslararası işbirlikleri

İklim değişikliğiyle mücadelede, ulusal sınırların ötesine geçen işbirlikleri ve kapsamlı politika yapımı hayati önem taşıyor. Küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutma hedefine ulaşmak için birçok ülke, uluslararası anlaşmalara imza atarak ve iklim politikalarını güçlendirerek önemli adımlar atmaya çabalıyor.

Paris İklim Anlaşması, bu çabaların en belirgin örneği. Anlaşma, 196 ülkeyi iklim değişikliğiyle mücadele konusunda bir araya getirerek, 2100 yılına kadar küresel sıcaklık artışını endüstri öncesi seviyelerin 2 derece altında tutmayı hedefliyor. Ülkeler, kendi ulusal katkı taahhütlerini (NDC) belirleyerek bu hedefe ulaşmak için somut adımlar atmaya devam ediyor.

AB, ‘yeşil mutabakat’ı hayata geçirmek için kritik malzeme madenciliği yapacak
İklim adaletinden adaletli geçişe

AB’nin 2050 yılına kadar karbon nötr olma hedefi, Yeşil Mutabakat çerçevesinde şekilleniyor ve bu yönde ciddi yatırımlar yapılıyor. AB, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik konusunda uluslararası normları belirleyen ve diğer ülkeler için bir model teşkil eden politikalar geliştirmeye çalışıyor.

İklim politikaları, yalnızca enerji üretimi ve tüketimini değil, aynı zamanda tarım, ulaşım ve sanayi gibi sektörleri de kapsıyor. Örneğin, sürdürülebilir tarım pratikleri ve yeşil ulaşım çözümleri, sera gazı emisyonlarını azaltma ve çevresel baskıları hafifletme konusunda önemli araçlar olarak görülüyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede başarı, uluslararası işbirliğine ve her ülkenin sorumluluk almasına bağlı. Özellikle gelişmekte olan ülkeler için finansal ve teknolojik destek sağlama gerekliliği de bu sorumluluğa dahil. İklim finansmanı, bu ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadelede gereken altyapı ve teknolojiye erişimini sağlamak için kritik bir role sahip.

4. Doğal afetler ve iklim değişikliğinin etkileri

İklim değişikliği, dünya genelinde doğal afetlerin sıklığını ve şiddetini artırarak yaşam koşullarımızı derinden etkiliyor. Artan küresel sıcaklıklar, deniz seviyelerinin yükselmesi, şiddetli fırtınalar, uzun süreli kuraklıklar ve olağandışı yağışlar gibi iklimle bağlantılı değişiklikler, hem insan topluluklarına hem de doğal ekosistemlere büyük zararlar verebiliyor.

Deniz seviyesinin yükselmesi, özellikle adalar ve kıyı bölgeleri için ciddi tehditler oluşturuyor. Bu bölgelerde yaşayan topluluklar, su baskınları ve erozyon gibi doğrudan tehditlerle karşı karşıya kalırken, bu da kitlesel göçlere ve sosyoekonomik istikrarsızlığa neden olabiliyor. Ayrıca, tropik fırtınaların artan sıklığı ve şiddeti, özellikle Karayipler, Güneydoğu Asya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi bölgelerde büyük yıkıma yol açıyor.

El Niño yüzünden ‘kasırga rotası’ aşırı ısınan Atlantik’te 2024 zor geçecek
[İklim Krizi] Atlantik’te 2024 kasırga sezonu ‘aşırı’ hareketli geçecek
İklim krizi, kasırgaların şiddetini artırıyor: Mega kasırgalara ‘Kategori 6’ gerekli

Kuraklık, dünya genelinde tarım üretimini tehdit eden bir başka önemli faktör. Uzun süreli kuraklıklar, su kaynaklarının azalmasına, tarım arazilerinin verimsizleşmesine ve gıda güvenliğinin bozulmasına neden oluyor. Özellikle Afrika ve Orta Doğu‘da su kaynakları üzerindeki baskılar, iç çatışmaları ve göç hareketlerini tetikleyebiliyor.

Avrupa’nın yüzde 17’sinde ciddi kuraklık: Akdeniz ‘kırmızı alarm’ veriyor
Türkiye’nin yüzde 75’i kalıcı kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya
Zambiya’da kuraklık sonucu ulusal afet ilan edildi

Orman yangınları da iklim değişikliğinin bir diğer yıkıcı etkisi. Artan sıcaklıklar ve kuraklık koşulları, özellikle Avustralya, Kaliforniya ve Akdeniz bölgesinde orman yangınlarının sıklığını ve yoğunluğunu artırdı.

Sonuç olarak, iklim değişikliği ile bağlantılı doğal afetlerin etkileri, global ölçekte ciddi adaptasyon ve mitigasyon stratejileri gerektiriyor. Afetlere hazırlık ve müdahale kapasitelerinin artırılması, risk azaltma politikalarının güçlendirilmesi ve etkilenen topluluklara yönelik sürdürülebilir destek mekanizmalarının oluşturulması, bu yeni gerçeklikte hayati önemde.

Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu Bartın’daydı

Yeşil GazeteBatı Karadeniz için planladığı Çevre ve İklim Gazeteciliği Okulu’nun (ÇİGO) ikinci etkinliğini de Bartın‘da gerçekleştirdi. 20 ve 21 Nisan tarihlerinde düzenlenen ÇİGO’ya yerel basın mensupları, çevre aktivistleri, STÖ temsilcileri ve akademisyenler katıldı. ÇİGO’nun ilk gününde iklim ve ekoloji haberciliği, yurttaş gazetecilik, video haberciliği ve gazetecilerle aktivistler için sosyal medya kullanımı atölyeleri gerçekleştirildi.

ÇİGO’nun ilk etabında katılımcılar, Bartın’daki sorunlara dikkat çekerek iklim ve ekoloji haberciliğinin bu sorunların duyurulması açısından önemine değindi. Aktivistler çok fazla ekolojik tahribatın olduğunu ancak birçok gazetede görünür olmanın zor olduğunu dile getirdi. Öte yandan katılımcılara yurttaş gazeteciliği kapsamında ihbar etmek istedikleri bir sorunu nasıl duyuracakları aktarıldı. Ek olarak bu duyuruların sosyal medya üzerinden nasıl paylaşılması gerektiği, hangi platformda nasıl bir algoritma kullanıldığı ve öne çıkmak için nasıl paylaşımlar gerçekleştirmeleri gerektiği aktarıldı.

Bartın’da yaşayan katılımcılar ayrıca şehirlerinde hissettikleri iklim değişikliği etkilerine de dikkat çekerek daha kapsayıcı ve daha doğa dostu altyapısal çözümler bulunması gerektiğine dikkat çekti.

Öte yandan ÇİGO atölyeleri sürerken Bartın’da tanıştığımız bir kedi doğum yaptı. Siyah ve beyaz renklerinin farklı yoğunluklarına sahip dört tane yavru kedi dünyaya geldi. Kedi için verilen desteğin ardından ÇİGO’ya devam edildi.

Bartın Platformu’ndan çevre aktivistlerin yoğun bir katılım gösterdiği ÇİGO’nun ikinci gününde ise bu kez mikrofon katılımcılardaydı. Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Hollanda’dan ÇİGO katılımcılarına görüntülü mesaj gönderdi.

Yeşil Gazete ekibine Bartın’daki sorunları aktaran aktivistler bölgede Hattat Enerji ve Maden A.Ş.‘nin bölgede 19 yıl önce yapmaya niyetlendiği termik santrale karşı nasıl direniş gösterildiğini aktardı.

Bartın Platformu’ndan Bayram Şimşek ve konuya ilişkin dava dosyalarıyla ilgilenen avukat Engin Uzun, bu dava sürecini, dava süreçlerinde yurttaşların nasıl davaya ve direnişe aktif katılım sağladığını, 10 günde toplanan 42 bin bireysel imzaları, OHAL döneminde beş bin kişiyi geçen mitingleri aktardı.

Termik santral yapılması için çeşitli kamu kurumlarına başvurular yaparak, çeşitli ölçeklerde planlarda değişikliklerin dahi gerçekleşmesine neden olan şirketin bu ısrarlı talebinin kolektif bir mücadele sayesinde gerçekleştirilmediğinin altı çizildi. Öte yandan bölgede Hattat‘ın grup şirketi olan Hema‘nın hala kömür ve lavvar tesisi talebinden vazgeçmediğine de işaret edildi. Bartın’daki atık sorunu, su varlığı üzerindeki tehlikeler, iklim değişikliğiyle uyumlu kentsel çözümlerin üretilmemesi gibi konulara ayrıca değinildi.

ÇİGO’nun ikinci gününde ayrıca  Bartın Çayı boyunca kent gezisi yapıldı. Kent gezisinde Bartın Çayı çevresine yapılan ve yağmur suları nedeniyle yükselen sulara karşı bir önlem olarak dikilmeye başlanan cam paneller yoğun bir eleştiri aldı. Hem katılımcılar hem de gazete ekibi söz konusu cam panellerle metrelerce yükselmesi beklenen suyun basıncına karşı alınan bu önlemi, panellerin bazı noktalarda devam ederken bazı noktalarda olmamasını ve paneller arasında üç cm’lik aralık olmasını hayretle karşıladı.

Öte yandan zaten var olan meyve ağaçlarının kesilerek millet bahçesi yapılması için tamamen ikiye bölünen orman varlığı tepkileri çekti. Kaldırılan bitki örtüsünün yerine yer yer toprak yer yer de beton dökülmüş ve sahada iş makinaları çalışıyor. O anda ağaçların söküldüğü alanın birkaç metre ötesinde bir kaplumbağa Bartın Çayı’na atlıyor. Balıkçıl uçuyor. Ancak çayın sağ tarafında artık ne yazık ki doğal ekosistemin devamı için bir yaşam olmadığı göze çarpıyor. Bartınlı katılımcılar bölgedeki sorunlara dikkat çekerek daha yaşanabilir iklim dostu şehirlerin önemine ve bunun için verdikleri mücadelelere dikkat çekiyor. Bu mücadele için yeni nesilden de desteğe ve katılıma ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Gençler bu mücadelenin yürütücüleri olarak sahaya bekleniyor.  Bartın gezisi boyunca çayda gözümüze bir de plastik atıklar çarpıyor.

Bartın Çayı’na evsel veya sanayi atığı karıştırılabiliyor olacağına ilişkin endişelerini dile getiren katılımcılar, aslında burada bisiklet yolu düzenlenebileceği, gerekli ortam hazırlanırsa kano yapılabileceği, kürek çekilebileceği ve koşu gibi sporlar için de parkurlar hazırlanabileceğine, maratonlara dahil edilebileceğine dikkat çekiyor.

ÇİGO‘nun bir sonraki adımı Kastamonu olacak. Daha sonra ise Sinop’ta düzenlenecek.

Wim Wenders’in gözünden Tokyo

[email protected]

Tokyo dünyanın en büyük ve karmaşık kentlerinden biri. Ama kamu tuvaletleri çok sayıda ve hepsi de çok temiz. Dünyanın belki hiçbir kentinde olmadığı kadar temiz.

Ama nasıl oluyor bu?

Ayrıca neden önemli? Kentin yönetimi hemşerilere ve bütün insanlara ne demek istiyor bütün kamuya açık tuvaletlerini temiz tutarak?

Kim temiz tutuyor bu tuvaletleri?

Belki daha da radikal sorular sormak gerek: Tokyo’da bireyle toplum arasındaki karşılaşmalar, bireyle ve toplumla doğa arasındaki karşılaşmalar, bireyin ve toplumun dünyanın diğer bütün kültürleriyle karşılaşmaları, bunun müziği ve fotoğrafları, gölgeleri ve bu gölgelerin üst üste binmesi nasıl oluyor? Yalnızlıklar ve kolektivite, insanlar arasındaki ilişkiler, yabancılaşma ve sevgi, insanlar arasındaki nezaketin inceliği nasıl yaşanıyor? Parkta başımızı kaldırıldığımızda gördüğümüz gökyüzünün mavisine yeşilin bin tonuyla gölgesi düşmüş yapraklar ve gölgelerinin birbirine karışması nasıl oluyor?

Gündelik yaşamdaki incelikli dokunuşlar insana ne katar?

Tokyo, tam da düşündüğümüz gibi bir kent: Büyük/ karmaşık, ağaçsız ve yeşilliksiz beton ve gökdelenler/ kuleler yığını… Havaya asılmış gibi birbirinin üstünde çok katlı yollar, viyadükler ve köprüler, rıhtımlar ve yapay kanallar, ama bir yandan da derme-çatma tek ya da iki katlı evler, daracık sokaklar/ meydancıklar ve -yemyeşil büyük parklar…

Gündelik yaşamın son derece sadeleştirilmiş ve en-aza indirgenmiş rutinleri aynı zamanda klişelerden, tekrarlandığı halde tekrarlardan ibaret olmayan olayları ve Tokyo’da, New Orleans’taki gibi doğan güneş ve doğan güneşin evi… Ticari olmaktan çok anlamları nedeniyle güne sevinç yansıtan basit şeyler üzerine yazılmış eski şarkıların sözleri, kamusal tuvaletler, kamusal hamamlar, kamusal çamaşırhaneler ve kamusal mutfaklar/ yemek yenilen/ içki içilen yerler… Kadınlar ve erkekler, yaşlılar ve gençler ve çocuklar, hepsinin Tokyo’da kendileri için yarattıkları yerler ve incelik dolu ilişkilerin, hiç de güzel olmadığı halde insanların sıcaklıklarıyla ısınmış harikulade mekânları…

İşini gerektiği gibi yapabilmek için işinin gerektirdiği boyda bir minivanla işine giden ama kendi işlerini yapmak için bisikletini kullanan, teknoloji kullanımı bakımından bir titizliği olmadığı halde (telefon, otomobil ve teypler, ev ısıtıcısı ve çiçeklere yapay ışık sağlanması, tuvalet temizliğinde kimyasalların kullanımı, kutulanmış içecekler ve onların otomatları vb.) bunlara bir düşkünlüğü de olmayan ve teknolojiyi gerekli olduğu kadar kullanan bir birey… Bunlar için bir takdir filan beklediği de yok. Ama bazı akşamlar yemek için gittiği bir kaldırım lokantası, ona her zaman, “emekleri için” bir içki ikram ediyor.

Aynı dikkati, insanlarla ilişkilerinde, onlarla konuşurken de gösteriyor. Tanısın-tanımasın, insanlarla nazikçe selamlaşıyor. Çok az konuşuyor veya gerekmezse hemen hemen hiç konuşmuyor, ama gereken şeyleri gerektiği yerde ve gerektiği kadar söylüyor. Kötü ya da kaba davranışla karşılaşırsa susuyor, ama konuşmasının yardımı olacağı yerde kendi bilgeliğinden süzülmüş sözleri veya metaforları ustaca kullanıyor. Bu haliyle kamusal alanda bir ilişki tasarrufçusu ve en olumsuz/ zor durumda bile hiç bir zaman kötü veya incitici bir tepki vermeyen bir kentli olarak yaşıyor.

Düşünüyor insan:

Dünyanın en büyük kentlerinden birinde, tek başına ve nerdeyse hiç konuşmadan yaşayabilir/ işimizi yapabilir, Tokyoluların belki dikkatsizce kirleterek, belki de dikkatli ve hiçbir zarar vermeden/ kirletmeden kullandığı kamusal tuvaletleri beş yıldızlı otel banyosu kalitesinde tutarak mutlu bir yaşam sürülebilir mi?

Acaba Tokyo ile Amerika ve dünyanın her ulusundan insanın karışarak oluşturduğu Amerikalılar arasındaki mesafe, II. Dünya Savaşı’na ve Hiroşima’ya rağmen zannedilenden çok daha küçük olabilir mi?

Modernleşme ve sadelik birbirini dışlar mı?

Saf ve dünyanın bütün diğer kültürlerine meydan okuyarak kendi kültürünün homojenliğini ve özgünlüğünü (“milliliğini”) koruduğu için Türkiye’de yüzyıllardır örnek alınan Japon kültürü modernleşmedi mi? Ya da modernleştikçe, dünyanın bütün diğer kültürleriyle karıştı mı? Dünyanın bütün gençleri ilişkilere ve sekse, çalışmaya/ sorumluluğa ve paraya, modaya ve müziğe, teknolojiye Japon kültürünün gençleriyle aynı biçimde mi bakıyorlar?

İşini iyi yapmaya bir anlam veren ve bütün gün giydiği iş tulumunun sırtında “Tokyo Tuvaleti” yazan bir tuvalet temizlikçisinin okuduğu kitaplar arasında neden William Faulkner’ın “Çılgın Palmiyeleri” bulunur?

Evinde sadece eski kasetler, ikinci el kitaplar ve rafları, fotoğraflar ve kutuları ve bir tek döşek/ yastık/ yorgan ve saksı içinde çiçeklerden ibaret eşyası olan bir insanın, yaşamının sadeliği ve minimize edilmiş/ yok denilecek kadar az nesneyle yaşaması bu yaşamı kalitesizleştirir mi? Yoksa gerçekten inceliklerle/ nezaketle ve sevgiye-sorumluluğa verilen anlamlarla ya da bu anlamların gölgeleriyle örülmüş bir yaşam kalitesi yaratılmış veya kentin o bireyinin kimliğinde damıtılarak durulmuş ve bu nedenlerle acayip zenginleşmiş bir kalite söz konusu olabilir mi?

Azla yetinerek, paraya önem vermeyerek, işimizin kamusal anlamını dikkate alarak/ onun sorumlulukla üstesinden gelerek, insanları/ evsizleri ve çocukları, gençleri ve yıkılan evlerin belleklerinden silinmesine üzülen yaşlıları ve yaprakları ve küçücük fidanları ve saksı çiçeklerini severek yapayalnız yaşayan bir Tokyolu olarak Hirayama’nın öyküsüyle Wim Wenders, “Mükemmel Günler”i tam da böyle anlatıyor bize…

Aslında bir genelev olan “güneşin doğduğu ev”,  Wenders’e göre her sabah, dünyanın bütün kentlerinde/ hatta azman metropollerinde bile güneşin doğmasını sağlarken, bize de “mükemmel bir gün” veriyor.

Neden bu mükemmel günü almayı başarmayalım?

*

Not: 

Bu hafta Türklerin ya da bu ülkenin kültürü içinde olanların veya daha genel olarak Anadolu halklarının, bütün tarihleri boyunca yaratmış oldukları en büyük başarı olan, “yıldızın parladığı an” diye de adlandırabileceğimiz “Gezi” üzerine yazmayı düşünüyordum. Türkiye tarihinin en parlak anı ve en büyük başarısı, Gezi’nin yaratılmış olmasıdır kuşkusuz. Bu ülkede yaşayan halkların tarihindeki en parlak ve coşkun andır.

Gelecek hafta da, yine bu ülkede yaşayan halkların, Anadolu’nun bütün halklarının tarihindeki en kara olay, en büyük leke ve en büyük acı ve felaket üzerine, 24 Nisan’da başladığı kabul edilen tehcir ve soykırım üzerine yazmayı düşünüyordum.

Ancak Wenders’in filmi, sanırım aklımı başımdan aldı ve “Türklerin/ bu ülkede yaşayan bütün halkların en büyük başarısı” üzerine yazmayı, 24 Nisan haftasından sonraya erteledim.

 

Baharla birlikte Güney Avrupa ve Asya’yı kaplayan çöl tozları sağlık ve ekolojik riskleri de taşıyor

Kuzey Yarımküre’ye baharının gelmesiyle birlikte her yıl olduğu gibi birçok Güney Avrupa ve Asya ülkesi toz fırtınaları ile tekrar yüzleşmeye başladı.

Bilindiği gibi kuvvetli rüzgarlar çöl gibi kuru alanlardan geçerken yerden toz parçacıklarını toplayıp havada, bazen 1.500 metre yükseltiye kadar toz fırtınalarını meydana getiriyor. Bu fırtınalar aynı zamanda bakterileri, ağır metal parçacıklarını, endüstri ve tarımdan kaynaklı çeşitli kimyasalları da taşıyarak, bunların insan sağlığına ve çevreye zarar verme potansiyeli taşıyor. Yapılan bilimsel araştırmalara göre, toz fırtınaları sırasında kalp-damar hastalıklarından ölüm oranı %25, solunum sorunlarından ölüm oranı ise %18 artıyor. Çeşitli tahminlere göre bu fırtınaların neden olduğu ekolojik yıkım da toprak, su ve besin kaybının büyük boyutlara ulaşmasını sağlıyor. Moğolistan‘da yapılan bir çalışma oluşan çöl tozlanın bölgede tarımsal üretimi yıllık %24’e kadar azalabileceğini göstermiş.

Yapay zekayla toz fırtınaları inceleniyor

17 Nisan Çarşamba günü Büyük Sahra Çölü’nden kaynaklanan toz bulutları Yunanistan ve Türkiye’nin batı bölgelerini etkilemeye başladı.

Bugün Dünya çapında 334 milyon insanın kum ve toz fırtınalarından etkilendiği bölgelerde yaşadığı tahmin ediliyor.  En büyük toz kaynağı ise Afrika‘daki Sahra Çölü. Sahra Çölünden kaynaklanan tozlardan her yıl başta Türkiye, Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya gibi ülkeler etkileniyor. İkinci önemli kaynak ise Asya’da Gobi Çölü… Gobi Çölü’nün yakınında, Çin’deki Lanzhou Üniversitesi‘nde atmosfer bilimcisi olarak çalışan Chen Siyu, “Toz ve rüzgâr birleşerek büyük mesafeler kat etebilir ve devasa, hızlı hareket eden toz duvarları oluşturabilir” diyor.

Nature’de geçen hafta yayınlanan bir makaleye göre Chen ve ekibi, fırtınaları önceden tahmin etmeye yardımcı olmak için yapay zekayı kullanan bir erken uyarı sistemi geliştirdi. Çin’in önemli çöl tozları araştırmacısı olan ve aynı üniversitede profesör olarak çalışan Huang Jianping de yapay zekânın, toz fırtınalarının zaman ve uzayda nasıl geliştiğini büyük miktarda veriden öğrenebileceğini söylüyor. Profesör Jianping’a göre halihazırda toz fırtınaları hakkında yer seviyesinde gözlemsel veriler, uydu verileri ve çeşitli modellerden alınan simülasyonlar dahil olmak üzere çok büyük miktarda bilgi kaynağına da sahibiz.

2021’de Chen ve ekibi, Çin’de kuzey ve Doğu Asya için tahmin sistemleri geliştirmeye yardımcı olmak amacıyla yapay zekayı kullanan ilk araştırmacılar arasında yer almış. Ekip, geliştirdiği sistemine ‘Toz Gözlemcisi’ adını vermiş. Sistem Çin, başta olmak üzere 13 Asya ülkesinde, gelen toz fırtınasının zamanlamasını ve şiddetini 12 saat öncesine kadar tahmin edebiliyor. Chen’e göre geçen yıl yapılan bir deneme çalışmasında toz gözlemcisinin yapay zekâ olmayan modellere göre tahminlerinde %13 daha az hata yaptığını söylüyor. Chen, aynı zamanda halkın toz fırtınası tahminlerini kolayca alabilmesini sağlamak için toz gözlemcisini mobil bir uygulamaya dönüştürmeyi de düşünüyor.

Nature’de yayınlanan makaleye göre Çin’deki Nanjing Bilgi Bilimi ve Teknolojisi Üniversitesi’nde atmosfer bilimcisi olan Jin Jianbing ve meslektaşları da Toz Asimilasyonu ve Tahmin Sistemi (DAPS) adı verilen ve 48 saat öncesine kadar tahmin yapabilen bir sistem geliştirdi. Jin’in ekibi de bu sistem için yapay zekayı kullandı. DAPS, mikrogram ölçeğinde tozun etkilenen bölgelerde nasıl yayılacağı ve ne kadar yoğunlaşacağı gibi ayrıntılı tahminler verebiliyor. Sistem, Çin, Moğolistan, Kuzey Kore, Güney Kore ve Japonya olmak üzere Doğu Asya’daki beş ülkeyi kapsama alanına almış.

İklim değişikliği toz fırtınalarının etkisini azaltıyor olabilir

Yeni geliştirilen ve yapay zekaya dayanan tahmin sistemleri ancak 12-48 saat önceden uyarı verebiliyor. Toz fırtınalarının gerek insan sağlığı gerekse tarım ve su kaynakları üzerine olumsuz etkilerinin önlenebilmesi için bu süre yetersiz.  Oysa bugüne kadar yapılan araştırmalar iklim değişikliği ile artan toz fırtınaları arasındaki çok karmaşık ilişkiyi gösteriyor.

Daha geçen ay yayınlanan bir çalışmaya göre iklim değişikliğinin toz fırtınaları üzerinde beklenmedik bir hafifletici etkisi olabilir. Araştırmacılar, Arktik amplifikasyon adı verilen bir iklim olgusu nedeniyle Batı ve Güney Asya’da son 20 yılda toz seviyelerinin azaldığını buldu. Buna karşılık Pakistan’da toz, Karaçi ve Lahor gibi kalabalık bölgelerdeki hava kalitesini kötüleştirmekle kalmadı, aynı zamanda ülkenin yağış düzenini de önemli ölçüde değiştirdi.

Bilindiği gibi toz parçacıkları aşırı yağış oranlarını artırabilir. Araştırmacılar çöl tozları ile 2022’de Pakistan’ı  yıkan seller arasında bir bağlantı olup olmadığını araştırıyor. Pakistan’daki Peshawer Üniversitesi’nden atmosfer bilimci Khan Alam toz fırtınalarının etkilerini azaltmak için uluslararası iş birliğinin önemli olduğunu düşünüyor. Alam’a göre, Asya ülkeleri yer tozu verilerini birbirleriyle paylaşırsa toz konsantrasyonunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olabilir. Diğer yandan araştırmacılar tarafından toz seviyelerinin azaltılmasında ağaç dikimi ve sulama yönetimi gibi çölleşmeyle mücadele çabalarının hızlandırılmasının öneminin de vurgulanıyor. Bilindiği gibi Büyük Sahra Çölü, Gobi Çölü gibi çölleşmeden etkilenen alanların çoğu uzak, daha az gelişmiş ve zorlu yaşam koşullarına sahip. Ancak neden olduğu çöl tozu fırtınaları yüzlerce kilometre uzaklığa kadar etki ediliyor.

Yapay zekâ yardımını ile geliştirilen ve 12-48 saat öncesinden toz fırtınalarını tahmin edebilen sistemlerin yanı sıra çöl tozu fırtınalarını bilimin yardımıyla gerçekten azaltmak için sağlam mali destek, insan kaynakları, bölge hükümetlerinin  ilgisine gereksinim var.

Bunun için de çöl tozları sorununun gerçek çözümü için toplumların tartışması ve taleplerini yükseltmesi lazım.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Pati patiye, el ele Dünyayı tamire: Zaman Yolcusu Kreta

Gezegenler hasta olur mu? Ya da gezegenler, mesela telefonlar gibi bozulur mu? Sıfırdan Yayınları’ndan çıkan, Gülşah Özdemir Koryürek’in yazıp Selin Saygılı’nın resimlediği “Zaman Yolcusu Kreta: Tüketme, Tükenme” kitabının her iki soruya da yanıtı koca bir “Evet!!!”. Hatta kitabımız, bir doktor veya tamirci titizliğiyle gezegenin bozulmasının veya diğer bir deyişle hastalanmasının teşhisini de koyuyor: İKLİM KRİZİ! Üstelik teşhisle de  kalmıyor; tedaviyi/ çözümü de duyuruyor: Kitabın başlığındaki gibi  TÜKETME, TÜKENME!

İhtiyaçlarımız gerçek mi, isteklerimiz de mi ibaret ?

“Zaman Yolcusu Kreta: Tüketme, Tükenme” kitabı teknik açıdan pek de klasik bir kitap değil.  Çünkü yalnızca yazıya dayanmıyor. O bir videolu kitap! Gezegenin başındaki iklim krizi belası öyle büyük bir mesele ki; yazar Gülşah Özdemir Koryürek derdini anlatırken yalnızca metinden faydalanmamayı tercih etmiş. Esasen bu kitap, bir projenin duraklarından bir tanesi…

Diğer duraklardan biri, kitapta karakoluna yer verilen, iklim krizinin sonuçları ve bu krize karşı yapılması gerekenler üzerine bir animasyon video… İklim krizine karşısında hasta dünyamızı iyi etmek için önerilen reçetelerden biri de takas pazarı... Ki zaten kitap tam da tüketim kültürünü sorguluyor ve şu soruyu soruyor: İhtiyaç beklediklerimiz gerçek ihtiyaçlarımız mı yoksa sadece birer istekte mi ibaret? Acaba ihtiyaçlarla istekleri karıştırıyor muyuz?

Maalesef karıştırıyoruz. Ve tükettikçe tüketiyoruz. Tükettikçe gezegeni hasta eden, dengesini bozan bu sistemi besliyoruz. Bu çıkmaz sokağa karşı Zaman Yolcusu Kreta kitabı, tek tek ve kolektif olarak yapabileceklerimiz olduğunu söylüyor. Yani beklemek yerine bir yerden başlayalım diyor.

Peki deyim yerindeyse bu uyanışta başlangıç düğmesine kim basıyor? Zaman Yolcusu Kreta kitabında başlangıç düdüğünü çalan bir çocuk… Ve tabii arkadaşları Kreta ve şair kedi Şiva ile el ele vererek iklim krizinin durdurarak gezegeni kurtarma çabasında başarılı oluyor. Bu üç kafadarın çabasıyla önce çocuklar, sonra büyükler iklim krizinin nedenleri ve sonuçları konusunda farkındalık kazanıyor ve evimizi, Dünyamızın kurtarmaya soyunuyor.

Ahh, iklim krizinin kitapta anlatıldığı gibi Dünyamızı distopik bir felakete sürüklediğini anladıktan sonra nasıl yerlerinde dursunlar ki? Öyle ya, kitabımız bir çocuk bilimkurgu kitabı ama kitapta İnsantik ve Çöplantik gibi oldukça yaratıcı adlandırmalarla tarif edilen o korkunç gelecek sadece bir edebiyat ürünü değil! Kitapta dizelerine yer verilen ünlü şair Orhan Veli Kanık‘ın “Bedava” şiirindeki kinayede olduğu gibi çok da uzak olmayan bir gelecekti oksijeni bile parayla satın alabilir hale gelebiliriz.

Toz bulutlarından kara deliklere…

Bu arada, söylemeden geçemeyeceğim, kitabımızın okuyucuya çok önemli bir katkısı var: Kitapta hem iklim krizi konusunda daha fazla bilgi edinmek isteyecek hem de örneğin o güzelim şiiri bir kez daha okumak isteyecek okurlar için her bilginin altında dipnotu paylaşılıyor. Bununla da kalınmıyor;  yazar kitabın sonunda kendisinin iklim krizi konusunda yararlandığı kaynaklara da yer veriyor. Ki; aslında Zaman Yolcusu Kreta kitabı, yazarın kendi kişisel hikayesinin bir parçası… Yazar çocukluğunda bolca vakit geçirdiği İstanbul Çekmeköy‘deki Taşdelen ormanlarının kendisini gelecekte nasıl da bir iklim savaşçısı haline getirdiğini kitabın sonundaki biyografisinde okurla paylaşıyor. Zaten kitabın baş kahramanı Kreta da gezegenler arasında çok çok uzun yıllardır yaptığı yolculukta kişisel gayesini, yani kendini arıyor. Ve tam da dünyamızı kurtarmaya karar verdiğinde hayattaki amacını buluyor.

İnsanın evrendeki kişisel yolculuğunu yer veren “Zaman Yolcusu Kreta” kitabının en değerli bulduğum özelliklerinden biri de çok boyutlu oluşu… Öyle ki; yazar  kitapta sadece bir edebi eser yaratmakla kalmamış; başta çocuk okurlar olmak üzere, bütün okurları toz bulutlarından kara deliklere kadar astronomi ile ve dünyamızın jeolojik tarihiyle tanıştırmak istemiş. Bu anlamda kitap aslında hem bir bilimkurgu eseri hem de bir bilim kitabı sayılabilir. Bundan dolayı olacak; kitabı okurken çocukluğumda bıkmadan usanmadan heyecanla karıştırdığım o devasa ansiklopedileri hatırladım. Bu anlamda okuyucunun bilimsel merakını da kışkırtan “Zaman Yolcusu Kreta” kitabı aynı zamanda okuyucuya bilgiyi sorgulama mesajı da veriyor. Bu yüzden kitapta mesela internet aleminde dolaşan türlü türlü bilginin hepsinin doğru olduğunu varsaymak yerine bu bilgilerin doğruluğunu soruşturan teyit.org sitesine de dikkat çekiliyor.

Okurda soruşturma ve merak etme isteğini kamçılaması kitabın en beğendiğim yönlerinden biri… Fakat kitabı okurken şunu düşünmeden  edemedim: Acaba, biz büyükler, çocukların birer çocuk olduğunu, daha da önemlisi yetişkinler gibi altı üstü birer insan canlısı olduğunu unutup onlara karşı dünyamızın sorunları konusunda çok aşırı, belki de gerçekçi olmayan beklentiler mi besliyoruz? Evet, belki yetişkinlerin dünyasında sıkça çocuklar bizim umudumuz diye düşünülebiliyor  ama her zaman da yetişkinleri uyandırma görevi çocuklara biçilmeli mi? Ki bu kadar büyük bir sorumluluğun çocuklara atfedilmesi, çocuğun çocuk olduğunun unutulmasına neden olmaz mı? Hatta bu düşüncelerle kimi zaman çocuklara haksızlık yapmış olmuyor muyuz?

Evet; “Zaman Yolcusu Kreta” kitabını çok büyük keyifle okudum ama kitapta belki de yazarın okuyucularda iklim krizine karşı harekete geçme dürtüsünü uyandırma heyecanından olacak; kitapta bazı yerlerde çocuğa göre bir dil yerine akademik bir bilim dilinin kullanılması onlar için bir sorun yaratabilir.

Bu bu eleştirilerime rağmen kitabı gerçekten çok beğendim ve okurken çok keyif aldım. Hatta bu kitap 42 yaşındaki bana iklim  konusunda bilmediğim şeyleri de öğretti. Bu yüzden sözüm şu ki;  “Zaman Yolcusu Kreta” kitabını okuyun; büyük, küçük herkese okutturun! Okuyun ve okutturun ki; biz insanlar da küçük adımlarla bir yerlerden başlayalım; dünyamızın tamircileri, doktorları olalım!

Künye

Yazan: Gülşah Özdemir Koryürek
Resimleyen: Selin Saygılı
Yayınevi: SIFIRDAN YAYINLARI

Marmaris’te Sinpaş davası: ‘Asla boyun eğmedik, eğmeyeceğiz’

Marmaris Kent Konseyi ve Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi yönetim kurulu üyeleri, Sinpaş/Kızılbük Otel ve Devremülk projesine karşı yaptıkları onlarca şikayete rağmen herhangi bir dava açılmadığını ancak kendilerine Sinpaş tarafından dava açıldığını bildirdi. Davanın duruşması bugün Marmaris 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Bir sonraki duruşma ise 30 Nisan’da gerçekleştirilecek.

Duruşma sonrası konuya ilişkin açıklamada bulunan ekoloji aktivistleri şu ifadeleri dile getirildi:

“Bugüne değin inşaat yasağında çalışma, mahkeme kararına uymayarak çalışma, milli parkta dinamit kullanma, tapulu arazisi dışına taşarak milli park alanını talan ve işgal etme, kendini polis ya da kamu görevlisi yerine koyup halkın milli parka girişini engelleme gibi suçları işlediği delilleri ile birlikte tarafımızdan savcılıklara şikayet edildiği halde bugüne kadar bir adam boyuna ulaşan şikayetlerimiz halen dava dosyasına dönüşmemiştir. Ama şirketin, mücadele eden bizleri korkutmak ve sindirmek amacıyla tamamıyla yanlış, yanlı beyanları nedense bugün bir davaya dönüşmüştür.”

‘Asla boyun eğmedik, eğmeyeceğiz’

Şirketin kendisine ait olmayan milli parkı işgal edip halkı milli parka sokmadığını belirten çevre aktivistleri, şirketin İçmeler/Aşıklar Tepesi’nde Marmaris Milli Parklar Müdürlüğü/Marmaris Kaymakamlığına ait olan kapıyı sanki şirkete ait ve şirketin parselinin kapısı gibi gösterip kendilerini şikayet ettiğini bildirdi. Konuya ilişkin yapılan basın açıklamasında şunlar dile getirildi:

“Mahkemeye sunduğumuz belgede kapının milli parka ait olduğu ve açık tutulması gerektiği ile ilgili yazı şirketin ne yapmaya çalıştığını ayan beyan ortaya koymaktadır. Şirket bu manevralarla bizleri korkutacağını zannediyor ama çok yanılıyor. Bizler; kendini kanunların üstünde görenlere, arkasında siyasi gücü ve paranın gücünü kullanarak herkesi satın alabileceğini zannedenlere asla boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Sinpaş’ın Marmaris’i talan etmesine geçit vermeyeceğiz.”

Davanın iddianamesinde “…şüphelinin kapıya geldiği, şirket çalışanları tarafından engellendikleri ve aralarında tartışma çıktığı…” ifadesine yer verildi. İddianameye ilişkin de değerlendirmelere yer verilen açıklamada şunlar aktarıldı:

“Aynı zamanda iddianamede yer alan Aşıklar Tepesi‘nde bulunan ve milli parka ait olan kapıyı ‘inşaat alanına girişi engelleyen kapıya geldiği’ denilerek TCK’nın 288. maddesine göre de bir suç işlendiği ortaya çıkmıştır. Bakalım savcılar şikâyetlerimizi bu sefer davaya dönüştürecekler mi? Yoksa tüm olan bitene sessiz kalmaya devam mı edecekler. Biz inanıyoruz ki yaz bitmeden tüm gerçekler ortaya çıkacak ve bu talan organizasyonu son bulacak. Şirket istediği kadar dava açsın, şikâyette bulunsun. Kendi hukuksuzluğunu gizleyemeyecek.”

ABD Filistin’in Birleşmiş Milletler’e tam üyeliğine ‘hayır’ dedi

Filistin‘in Birleşmiş Milletler‘deki (BM) tam üyelik yolunu açacak karar tasarısı, ABD‘nin vetosuyla engellendi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘ndeki (BMGK) oylamada, 12 ülke tasarıyı desteklerken, ABD karşı çıktı ve İngiltere ile İsviçre çekimser kaldı. Karar tasarısının kabul edilmesi için 15 üyeli Konsey’de 9 “evet” oyu ve 5 daimi üyeden veto almaması gerekiyordu.

Euronews’in aktardığına göre tasarıda, BM Genel Kurulu’na, Filistin’in tam üye olarak kabul edilmesi tavsiye ediliyordu. Bu süreç Filistin tarafından daha önce de denenmiş, ancak başarısız olmuştu. 2011’de yapılan tam üyelik başvurusu, yeterli destek bulunamadığı için BMGK’de kabul edilmemişti. Ancak 2012’de Filistin, BM tarafından “daimi gözlemci” statüsüne uygun görülmüştü.

Genç Yeşiller’den Avrupa Parlamentosu’nda Özgür Filistin protestosu
Filistin yanlısı gösterilere ‘nefret yürüyüşü’ diyen İçişleri Bakanı görevden alındı

Filistin’in BM Daimi Temsilcisi Riyad Mansur, bu süreci yeniden canlandırmak için 2 Nisan’da BM Genel Sekreteri Antonio Guterres‘e bir mektup göndererek, üyelik başvurularının yeniden değerlendirilmesini talep etti. Guterres de, 3 Nisan’da BMGK’ye, bu talebi gündeme alınması çağrısı yaptı. Ancak Güvenlik Konseyi, 8 Nisan’da bu talebi “Yeni Üyelerin Kabulü Komitesi”ne yönlendirdi. Komite, iki toplantı sonunda bir mutabakata varamadığını açıkladı.

Bu durum üzerine Cezayir, Filistin’in BM üyeliği için tasarıyı yeniden müzakerelere açtı. 12 ülkenin desteğine rağmen ABD’nin vetosu, Filistin’in BM’deki tam üyelik yolunda karşılaştığı en büyük engel oldu. İngiltere ve İsviçre’nin çekimser kalması da dikkat çekici bir nokta olarak ön plana çıktı.

Dubai’deki rekor yağışların nedeni nedir?

Birleşik Arap Emirlikleri‘nde kurak geçen kışın ardından gelen aşırı yağış hayatı felç etti. Meteorologlar ve iklim bilimciler, aşırı yağışların insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle dünyayı bekleyen felaketlere benzediğini söyledi.

Öte yandan Dubai’deki aşırı yağışın nedeninin bulut tohumlama olabileceği de düşünülmüştü. Ancak meteorologlar, bulut tohumlama ile yağmur yağabileceğini fakat gerçekten aşırı yağışın veya selin olmayacağını belirtti.

Euronews’in aktardığına göre; bulut tohumlama, onlarca yıllık bir geçmişe sahip olmasına rağmen, meteoroloji camiasında hala tartışmalı bir konu, çünkü çok fazla işe yaradığını kanıtlamak oldukça zor.

Aşırı yağış havayollarında da kriz yarattı.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi‘nin eski baş bilim insanı  meteorolog Ryan Maue, “Bu kesinlikle bulut tohumlama değil” dedi ve ekledi:

“Eğer bu bulut tohumlama ile gerçekleşseydi, her zaman su olurdu. Havadan yağmur yaratıp 15 santimetre su elde edemezsiniz. Bu devridaim teknolojisine benzer.”

Meteorologlar ve iklim bilimciler iklim krizine işaret etti

Meteorologlar ve iklim bilimciler, aşırı yağışların daha çok insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle dünyayı bekleyen felaketlere benzediğini söyledi. Ayrıca bu yağışların bulut tohumlamayla ilişkisinin olmadığının bir diğer kanıtının ise günler öncesinde hava durumu tahminlerinin kayıtlara geçmiş olmasıydı.

Atmosfer bilimi araştırmacısı Tomer Burg da, altı gün önce BAE’de bütün bir yıl için tipik miktar olan birkaç inçlik yağmur öngören bilgisayar modellerine işaret etti.

Pennsylvania Üniversitesi iklim bilimcisi Michael Mann, üç alçak basınç sisteminin jet akımı – hava sistemlerini hareket ettiren hava nehri – boyunca Basra Körfezi’ne doğru yavaşça hareket eden bir fırtına treni oluşturduğunu söyledi.

Mann, “Bulut tohumlamasını suçlamak hava tahminlerini ve hava olaylarının nedenlerini göz ardı etmektir” diyor.

Mann: Bulut tohumlamayı suçlayanlar iklim inkarcıları

Michael Mann, ‘bulut tohumlamasını’ suçlayan kesimlerin aynı zamanda dikkatleri gerçekte olanlardan başka yöne çekmeye çalışan iklim değişikliği inkarcıları olduğunu ileri sürdü.

Imperial College of London’dan iklim bilimci Friederike Otto ise “Şiddetli yağışlardan bahsederken iklim değişikliğinden bahsetmemiz gerekir. Bulut tohumlamasına odaklanmak yanıltıcı olur” dedi.

Bulut tohumlama nedir?

Bulut tohumlama, bir bulutun yağış üretme kapasitesini artıran bir hava durumu düzenleme tekniği. Kullanılacak uçak gökyüzüne gönderilmeden önce tahmincilerin tohumlanacak doğru bulutu seçmesi gerekiyor.

BAE’de son 75 yılın en şiddetli yağışı: Çöl şehri Dubai sular altında

Tokat’ta art arda depremler oldu

Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada dün (18 Nisan’da) saat 18:11’de merkez üssü Tokat’ın Sulusaray ilçesinde 5.6 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Ardından 21:43’te 7 kilometre derinlikte 4.0 büyüklüğünde, saat 22:31’de 5.89 kilometre derinlikte 4.4 büyüklüğünde, saat 00:09’da ise 4.1 büyüklüğünde olmak üzere dört deprem daha meydana geldi.

DHA‘nın aktardığına göre depremler Tokat’ın yanı sıra sarsıntı Çorum, Ordu, Kırşehir, Samsun, Amasya, Sivas, Yozgat, Kayseri, Ankara ve Kırşehir‘den de hissedildi.

Bir kişinin etkilendiği depremle ilgili AFAD’dan yapılan açıklamada Tokat’ta 2 konut, 5 ahır ve 2 minarenin; Yozgat’ta ise 2 katlı bir binanın yıkıldığı, 8 köyde küçük çaplı hasarlar meydana geldiği belirtildi.

Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, “Şu an Sulusaray ilçesine gidiyoruz. Tüm vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Ekiplerimiz bölgede gerekli çalışmaları yapıyor” dedi. Tokat Belediye Başkanı Mehmet Kemal Yazıcıoğlu, depremin kent merkezinde de çok şiddetli hissedildiğini bildirdi.

AFAD Başkanlığı tarafından yapılan bir başka açıklamada ise, “Deprem sonrası bölgedeki hasarlı yapılara kesinlikle girmeyin. Riskli binaların çevresinde bulunmayın. Haberleşmelerinizi kısa mesaj servisi (SMS) ve internet tabanlı mesajlaşma yazılımları üzerinden yapın. Resmi birimlerin uyarılarını takip edin” uyarısı yapıldı.

Tokat’ın Sulusaray ilçesinde meydana gelen depremin ardından il genelinde okullar bir gün tatil edildi. Evlerinde kalmak istemeyen vatandaşlar için misafirhaneler ve spor salonları açıldı. Tokat Valisi Numan Hatipoğlu, “Yaşadığımız depremin ardından eğitim kurumlarına bir gün ara verilmesine karar verdik. Ayrıca evlerinde kalmak istemeyen vatandaşlarımız için, misafirhane, yurt ve spor salonları hazırlandı. Kendilerini buralarda misafir edeceğiz. Devlet olarak vatandaşlarımızın her türlü ihtiyaçları noktasında yanlarındayız” dedi.

İzmir’de de 4,5 büyüklüğünde deprem oldu

Öte yandan Ege Denizi‘nde merkez üssü İzmir‘in Seferihisar ilçesi açıkları olan 4.5 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Samos Adası’na 12 km uzaklıkta gerçekleşen deprem, Yunanistan adalarından da hissedildi.

AFAD verilerine göre, saat 11.00’de gerçekleşen deprem, yerin 6,97 kilometre derinliğinde oluştu. İlk belirlemelere göre, deprem sonrası herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı.