Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Mantova’nın Cüceleri: Küçük insanların büyük hikayesi

Kitabımızın yazarı Gianni Rodari’ye öğrencilik yıllarında yazdığı bir kompozisyonda “İnsanlığın büyük insanlardan çok, iyi kalpli insanlara ihtiyacı var” cümlesinden ötürü öğretmeni en yüksek notu vermiş. Rodari de kitabımızda bize boyu küçük ama yüreği iyilikle dolu Mantova Cüceleri’nin hikâyesini anlatıyor.

Mantova’daki Düklük Sarayı’ndaki bu cüce kahramanlarımız boyları diğerlerinden farklı olduğu için esaret altında yaşıyorlar. Özgürlüklerinden mahrumlar. Saraylılar ne derse onu yapmak zorundalar. Cücelerimiz günün birinde bu koşullara dayanamıyor ve saraydan kaçıyorlar. Sarayın dışına adım atmalarıyla birlikte cücelerimiz için her şey değişiyor. Başka bir dünyayı ve başka iyi insanları keşfediyorlar. En önemli keşifleri ise içlerindeki cesaret ve değiştirme gücü oluyor.

Ezilenin ‘özne olduğu’ bir dünyanın ipuçları

İnsanlığın ve dünyamızın bugünkü haline baktığımızda genç Rodari’nin “İnsanlığın büyük insanlardan çok, iyi kalpli insanlara ihtiyacı var” cümlesine hak vermemek elde değil. İnsanlık yüzyıllar boyu ellerindeki tek zenginlik statüleri olan büyük insanlara öykündü ama belki de en büyük zenginlik iyi bir insan olmaya çalışmaktı. İnsanların fiziksel özelliklerinden ve diğer farklılıklarından ötürü aşağılanmadıkları, ezilmedikleri bir dünya için çabalamaktı.

Rodari Mantova’nın Cüceleri kitabında bize bir ütopya anlatmamış ama ezileni özne kılarak başka bir dünyanın mümkün olduğunun da ipucunu vermiş. Zaten kitabın en beğendiğim tarafı da bu… Rodari kitapta koşulları değiştirme gücünü başka iyi insanlara bahşetmiyor. Kitabımızda bizzat yaşadıkları koşullara karşı çıkanlar ve dünyalarını değiştirmeye çalışanlar ezilenlerin, cücelerin kendileri… Evet, başka iyi insanlar da onlarla dayanışma gösteriyor ama bu keşif ve değişim hikâyesinin esas kahramanı Mantova’nın cüceleri…

Kısacası Rodari bizlere “cesaret esas içeriden gelir” diyor. Galiba dünyamızın iyi olduğu kadar cesur insanlara da ihtiyacı var. Bu yüzden umut veren bu masalsı hikâyeyi okumanızı, paylaşmanızı dilerim. Cücelerin kitabın sonundaki selamını da almayı unutmayın!

Künye

Yazar: Gianni Rodari
Resimleyen: Margherita Micheli
Çeviren: Filiz Özdem
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Masallarla konuşmak: Bir varmış bir yokmuş

Çocukken ilk masalımı beş yaşında iken babamdan dinlemiştim. Babam çok çalışırdı. Üstüne üstlük iş için hafta içi şehir dışına giderdi. Onu ancak cuma gecesi ve hafta sonları görebiliyordum.

Cuma gecelerini sadece babamı göreceğim için iple çekmezdim. Aynı zamanda babamın masal günüydü o geceler. Ne kadar yorgun olsa da kardeşlerim ve bana uyumadan masal anlatmayı hiç atlamazdı. Hangi masallardı bunlar? Sıkı durun! Babam masalları kendisi uydururdu. İtiraf edeyim, hayal meyal hatırlıyorum. İsimlerini bile hatırlamıyorum. Hatırladığım masalların biri bir gemide geçiyordu. Fakirleri ezen zenginlere karşı bir maymun hiç şiddet kullanmadan adaleti sağlıyordu. Ayrıntıları hatırlamıyorum ama duygusu hala sabit: Ezilenin yanında olma ve adalet. Sanırım bir hikâyede, hatta başka kurgusal türlerde de önemli olan bu; duygunun yüreklerdeki kalıcılığı…

Masallar küçük yaşta başka dünyalarla, başka kurgularla, başka fikirlerle ve insan türünün ortak duygularıyla ilk karşılaştığımız mecralardan biri. Sezai Ozan Zeybek de, “Masallarla Konuşmak: Büyükler için Masalları Anlama ve Anlatma Kılavuzuadlı kitabında bu büyülü sahneye dalıyor. Okuyucuyu da sahneye davet ediyor. Kitabın bana göre en güzel kısmı da bu zaten. Okuyucu pasif kalmıyor. Kitabı okurken, bir masalı nasıl yeniden kurgulayabileceğinize dair ipuçlarını keşfediyorsunuz. Hatta yazar sizi de kendi kurgunuz için teşvik ediyor. Benim de her bir masalı okuduğumda aklımdan “ben olsam şöyle anlatırdım” türünden cümleler geçti. Bu önemli çünkü masallar – her ne kadar güncel masallar bulunsa da – genelde kadim kültürün bir parçası. Ve masal anlatırken kendinizi yalnızca aktarıcı konumunda bulmanız çok olası. Oysa masal, hem anlatana hem dinleyene yeni bir yaratıcılık alanı açıyor.

Anlatanın da katıldığı masallar

Sezai Ozan Zeybek de bu yaratıcılık alanının altını çiziyor ve masal anlatmanın aktarmaktan ibaret olmadığını; anlatanın da, dinleyenin de duygusuyla ve aklıyla masala bizzat katıldığını söylüyor. Ve bir masalı dinleyenin ilgisini canlı tutacak şekilde anlatmanın yolları konusunda okuyucuya fikirler, tüyolar sunuyor.

Yıl 2019 yazı… Antalya, Olimpos’da Kozmik Anafor’un düzenlediği Gökyüzü ve Bilim Festivali’ndeyiz. Antalya sıcağı… Bir yaz akşamı çocuklara masal anlatacağım. Ama öncesinde ne provalar yaptım! Önce masalı kendime göre güzelce yorumladım, kırptım, kestim, kendi biçimimi yarattım. Bir de bizimle etkinliğe katılamayacak olan küçük Nehir’e bu masalı etkinlikten önce okudum. Onun da fikirlerini aldım. Nerelerde dikkati dağılıyor, nerelerde heyecanlanıyor? Sonunda hayal kurma oyunuyla başlayan güzel bir masal etkinliği yaptık Olimpos’da. Zeybek’in anlatmaya çalıştığı gibi masal anlatmak tek yönlü bir aktarım değildir. İşte benim de tüm çabam etkileşimli bir masal gecesi içindi.

Masallara kendimizi katmanın bir nedeni de kadim kültürdür diye masalları dokunulmaz saymamak. Bir çocuk olarak sadece hayal gücümü geliştirip benimle adalet duygusunu paylaşmadı masallar. Erkeklerin her zaman kurtarıcı olduğu, kız çocuklarının tek emelinin doğru kişiyle evlenmek olduğu, farklı olanların, canavarların, devlerin, ‘çirkin’ olanların kötücülleştirilip ötekileştildiği bir evreni de paylaştı benimle masallar.

Sezai Ozan Zeybek de buna dikkat çekiyor. Evet, masalları ve hikâye anlatıcılığını bir kenara itmeyelim, geçmişteki ve günümüzdeki değerini bilelim ve fakat masalları kendi kültürümüze yahut insanlığın kadim kültürüne ait olduğu için dokunulmaz, kutsal, eleştirilmez ilan etmeyelim. Çünkü ne kültürler eşitsizliklerden muaf ne de onların ürünü masallar. Ama onları yeniden üretebiliriz. Bu yaratıcılık gücü bizim elimizde! “Niye masallardan vazgeçelim ki?” diye soruyor Sezai Ozan Zeybek… Madem ki türümüzün geçmişiyle, gelecekle ve kadim sorunlarımızla kurduğumuz bağda hikâye anlatıcılığının, masalların eşsiz bir payı var; neden bu bağdan vazgeçelim ki? Ama kitaptaki masallardakinden birinde yer alan üç gözlü çocuk gibi, üçüncü gözümüzü, eleştirel gözümüzü hiç kaybetmeden!

Haydi, bakalım, iyi okumalar! Ve kâh yıldızlı bir gecede, kâh herhangi bir evin herhangi bir salonunda bol masallı geceler!

Künye

Yazan: Sezai Ozan Zeybek
Resimleyen(ler): Canan Barış, Elif Meryem Aktaş, Esra Uçmak, Fatma Sevde Uçmak, Seda Antlı
Yayınevi: Nito Kitap
Yayın Yılı: 2021

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bu Sindirella bildiğiniz gibi değil!

Bu Sindirella başka bir Sindirella! Çok çılgın, çok cesur ve de çok becerikli! Bu Sindirella kendisini kurtaracak prensini beklemek yerine kendi hayallerinin peşinden koşmayı tercih ediyor. Yazar Deborah Underwood,Yıldızlar Arası Sindirella’da,  klasik masallardan Külkedisi Sindirella’yı yeniden yorumluyor; bilindik hikâyeden alternatif bir masal yaratıyor. Kitapta Sindirella kız çocuklarına ve kadınlara biçilen ev işleri rollerinin aksine, erkeklerle özdeşleştirilen tamirat işlerine merak salıyor. Bu konuda da çok yetenekli! Uzay gemilerini bile tamir edebiliyor. En büyük hayali de birbirinden güzel roketleri tamir edebilmek…

Sindirella’nın hayali gerçek olacak mı? Hayaline giden yolda hayat ona başka bir sürpriz yapıp Prens’le tanışacak mı? Ve sonunda ne olacak? Şaşırtıcı bir sürpriz son ve Sindirella’nın hikâyesinin kalanı bu kitapta!

Sindirella’ya bir de bu gözle bakın

Sindirella hayallerine giden yolda kurtarıcı olarak ne Prens’i bekliyor ne de Peri’yi. Evet, Peri’nin ufak bir dokunuşu oluyor ama kendisini kurtaran da hayallerini gerçekleştiren de Sindirella’nın kendisi. Çocukken klasik masalları çok severdim, defalarca okudum. Ama büyüyünce biz kız çocuklarını eğlendirmenin yanında bize çok da zararları dokunduğunu düşünmeye başladım. Bir yandan da bize kendisine biçilen rolleri pasif biçimde kabul etmeyi, kaderini değiştirmek için hep başkalarından, bilhassa erkeklerden yardım beklemeyi öğretti bu masallar.

Ama Yıldızlararası Sindirella bildiğimiz masalı tersine çeviriyor, kahramanımız pasif biçimde beklemek yerine kaderini kendisi değiştiriyor ve çiziyor. Hayatında aktif bir rol üstleniyor. Çizer Meg Hunt da bu uzay masalına çizgi filmvari, animasyon türünü andıran, hatları belirgin, güçlü çizimleriyle eşlik ediyor. Okurun hayal dünyasına hitap eden bu resimler bizi bir uzay macerasının içine çekiyor.

Sevgili kız çocukları ve erkek çocukları, Sindirella’yı bir de bu gözle tekrar okuyun ve bu uzay serüveninde ona eşlik edin! İyi okumalar!

Künye

Yazan: Deborah Underwood
Resimleyen: Meg Hunt
Çeviren: Ayşe Düzkan
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Hayvanlar adına bir haykırış: Herkesin Evine Döndüğü Gün

Aslı Tohumcu’nun yazıp Hüseyin Sönmezay’ın resimlediği Herkesin Evine Döndüğü Gün, hayvanlar adına bir yaşam hakkı, yurt hakkı haykırışı. Yaşamları, yurtları ellerinden alınan hayvanların haykırışına kitabımızda çocuklar kulak veriyor. Hatta diyebiliriz ki; yazar Aslı Tohumcu kitaba oldukça özgün bir giriş yaparak kitabın hemen başında çocuk okuyucuyu kitaba davet ediyor; kitabın öznesi, hatta kahramanlarından biri yapıyor.

O tuhaf gecede şehir, bir tuhaf sanatlar müzesine dönüyor. İnsandan heykellerle dolu bu müzede bir tek çocuklar yok. Onlar hazır etrafta derileri için onları öldüren, hayvanat bahçelerine kapatanlar heykele dönmüş kıpırtısız dururken evlerine, ormana dönme telaşındaki hayvanlara eşlik etmekle meşguller. Saçlarının arasına iki bukalemunun gizlendiği bir oğlan çocuğu, sepetinde bir sincap ailesini taşıyan bir kız çocuğu… Ve daha nice çocuk hayvanlarla beraber yerini bir tek çocukların bildiği ormana gidiyorlar. Sincapları, panterleri, fokları evlerine kavuşturmak için çabalıyorlar. Ve bilin bakalım, bu kavuşma günü hangi günmüş? 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü!

‘Dünyayı güzellik kurtaracak’

Bu özgün hikâyeye canlı, hikâyeyle birlikte yaşayan resimler eşlik ediyor. Öyle ki; hayvanlara ormana kadar eşlik eden çocukların gözünde değerli bir iş yapmanın ciddiyetini ve içlerindeki huşuyu hissediyorsunuz. Böylece bu ütopik hikaye resimlerle birlikte yeniden canlanıyor. Hikayemiz ütopik olmasına ütopik ama, çareyi uzak bir geleceğe de ertelemiyor. Aksine umut veriyor. Sokak hayvanları için evimizin önüne koyacağımız bir kap su için şevk veriyor örneğin.

Ama acaba çocukların omzuna çok mu yük yüklüyor kitabımız? Evet, ben de yazarken çocukların düş gücü adına, en azından mahallesindeki köpekle, kediyle dostlukları adına yazıyorum. Ama biz büyüklere de hiç iş düşmüyor mu acaba? En azından içindeki çocuğu henüz yitirmemiş büyüklere… Evet, çocuklar bize ilham verecek, belki iklim direnişçisi Greta Thunberg örneğinde olduğu gibi bir parça önde olacaklar ama dünyayı güzellik kurtaracaksa, çoluk çocuk bunu hep beraber yapacağız.

Künye

Yazar: Aslı Tohumcu
Resimleyen: Hüseyin Sönmezay
Yayınevi: Can Çocuk

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük insan: Esaretin bedeli

Çocukken hayvanat bahçesine çoğumuz gitmiştir. Sadece belgesellerde gördüğümüz hayvanları karşımızda görmek ilgimizi çekmiştir. Peki, kaçımız o hayvanların gözlerinin içine bakmıştır? İtiraf edeyim ben bakmadım. Baksaydım güven içinde yaşayan mutlu hayvanlar yerine muhakkak esaretin acısını görürdüm. Evinden koparılmanın dayanılmaz acısını…

Hayvan Hakları Federasyonu’nun (HAYTAP) aktardığı üzere Türkiye’de akvaryum ve dolphinariumlar (yunus akvaryumu) hariç olmak üzere tahminlerine göre 41 adet hayvanat bahçesinde ortalama 23 bin hayvan yaşıyor. Esasen HAYTAP’ın da ifade ettiği gibi bu hayvanlar hayvan hapishanelerinde esaret altında tutuluyor. İşte Alain Serres, “Küçük İnsan” adlı kitabında aslında bu esir etme merakına dair biz insanlara ışık tutuyor.

Hikâyemizde vahşi hayvanlar ilkokuluna giden su aygırları Tim ve Tom, bir gün ormanda bir sürprizle karşılaşıyorlar. Karşılarına küçük bir insan çıkıyor. Bu küçük insanı kaybolmasın ve üşütmesin diye bir bez çuvalın içerisine koyup arkadaşlarına sürpriz yapmak üzere sınıfa getiriyorlar. Öğretmen ve arkadaşları bu sürprize hem çok şaşırıyorlar, hem de çok seviniyorlar. Küçük insan’ımız sınıfta elden ele dolaşıyor. Tüm sınıf bu küçük insan’ı çok benimsiyor ve kaçmasın diye her akşam okulun bütün kapılarını kilitleyerek ona sınıfta bakmaya karar veriyorlar. Küçük insan’ımızın karnı tok, sırtı pek ama mutlu mu? Devamı kitapta…

Alain Serres, bu çok katmanlı kitapta bizden farklı olana, alışılmadık olana, yeni olana eşya gözüyle bakmanın ne demek olduğuna dikkat kesilmiş. Özgürlüğün refah anlamına gelmediğini biz gözleri kör küçük-büyük insanlara anlatmaya çalışmış. Yeri geldiğinde insan-hayvanın empati ve vicdan konusunda diğer hayvanlara göre nasıl da sınıfta kaldığını göstermiş bizlere.

Hayal et, sorgula…

Anne Tonnac da yer yer fantastik öğeler içeren, sayfalarda anlatılanları birebir takip etmeyen resimler aracılığıyla hikayeyi düz bir çizgi şeklinde ilerlemekten alıkoymuş; okuyucuya hayal etme imkanı tanımış. Zaten bu resimleme tekniği de Alain Serres’ın 1996 yılında Rue du Monde Yayınevi’ni kurarkenki amacıyla birebir örtüşüyor: Çocukların “dünyayı hayal etmelerine ve sorgulamalarına yardım edecek” kitaplar yayımlamak…

Haydi, bu kitabı okuyan bizler de bir hayal kuralım… Hayvanların hayvanat bahçesi denilen hapishanelerde hapsedilmediği, esaret altında değil de elbirliğiyle koruduğumuz doğal ortamlarında özgürce yaşadıkları bir dünyanın düşünü kuralım… Ne dersiniz?

Künye

Yazan: Alain Serres
Resimleyen: Anne Tonnac
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Su Kardeşler: Dayanışma hepimize lazım

Babam hep derdi ki; “su insanı dinlendirir”… Akgün İlhan’ın Açık Radyo’da ‘Sudan Gelen’ programına konuk olan psikolog Anna Maria Genovesi’nin de söylediği gibi “akan su sesi gevşememizi sağlar, stres seviyemizi azaltır ve ruhumuza iyi gelir.”[*]

Peki, bizi dinlendiren, rahatlatan suyun kendisi yorulur mu? Süleyman Bulut’un yazdığı, Gözde Bitir’in resimlediği ‘Su Kardeşler’ kitabında anlatılanlara göre, evet! Nasıl mı? Haydi, kitaba kulak verelim.

Zor günlerde ‘su dayanışması’ 

Küresel ısınma tüm gezegenin baş dertlerinden… Artık mevsimler birbirine karıştı, kışta baharı yaşayabiliyoruz. Yazlar kavurucu sıcaklarla geçiyor. Karlar, yağmurlar, artık dünyamıza çok daha az uğruyor. İşte, böyle güneşin tüm dünyayı kavurduğu, yağmur bulutları şöyle dursun, gölgesiyle bir parça serinlenebilecek bulutların da gökyüzünde görünmez olduğu sıcak bir yaz mevsiminde, Su Kardeşler çok zor günler geçirmişler. Su Kardeşler kim mi? Hemen söyleyeyim efendim! Hatta en küçüğünden, en büyüğüne sıralayayım sizlere: Deresu, Irmaksu, Gölsu, Nehirsu, Denizsu ve Okyanussu. Tam altı kardeş! İşte bu su kardeşler, o kavurucu yaz mevsiminde terleye terleye, sularını kaybede kaybede çok yorgun düşmüşler, akamaz olmuşlar, küçüldükçe küçülmüşler. Peki, o özlemle beklenen yağmur bulutları gelene kadar nasıl baş edebilmişler bu yakıcı sıcaklarla? Cevabı çok basit: Kardeş dayanışmasıyla! İşte, Su Kardeşler kitabında bu dayanışmanın öyküsünü okuyacaksınız, sevgili okurlar.

Cinsiyetsiz kardeşler

Su Kardeşler, yalnızca dayanışmayı değil, doğada her canlının, her unsurun nasıl da birbirine görünür, görünmez bağlarla bağlı olduğunu, çevresel sorunların nasıl yaşamın kaynağı olan su varlıklarını ve ona bağlı olan tüm unsurları tehlikeli biçimde etkilediğini sade ve akıcı, yer yer de masal diline yaklaşan bir dille anlatıyor. Kitaptaki en güzel noktalardan biri de, hikayenin cinsiyetsiz bir şekilde tasvir edilmesi. Altı kardeş birbirlerine ‘abla’ veya ‘ağabey’ diye değil yalnızca ‘kardeşim’ diye hitap ediyor. Böylelikle kitapta, hacim olarak küçük, büyük tüm su varlıkları arasında bir nevi iktidar ilişkisi kurulması tehlikesinde kaçınılmış oluyor.

Kitapta bayıldığım bir diğer nokta daha var ki; o da şu: Küresel ısınma ve su varlıklarının tehlike altına girmesi denilince, gözümüzün önüne çoğunlukla minicik bir buzul parçasının üzerinde hayatta kalmaya çalışan kutup ayısının görüntüsü gelir. Neredeyse, küresel ısınma ile özdeşleşmiştir bu görüntü. Oysaki çevresel felaketlerden hiç fark etmediğimiz, ciddiye almadığımız canlılar da öyle olumsuz etkilenebiliyor ki! Mesela, Gölsu’nun kurumaya yüz tutması, onun sularından beslenen kurbağa yavrularının, midyelerin; etrafındaki otların da yaşamlarını riske atıyor. Kurbağa yavrularını, midyeleri ve otları da unutmayan Süleyman Bulut’u tebrik ediyor; Su Kardeşler kitabını keyifle okumanızı diliyorum.

 

*

Künye

Yazan: Süleyman Bulut

Resimleyen: Gözde Bitir

Yayınevi: Can Çocuk

Yayın Yılı: 2018 (6. Basım)

[*] Sudan Gelen, Su ve insan psikolojisi: Anna Maria Genovesi ile söyleşi

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Penguenlere giysi: Bir deniz yıldızı hikayesi

Denizyıldızının öyküsünü duymuşsunuzdur. Bu anonim hikâye, kıyıya vuran denizyıldızlarını toplayıp denize geri atan bir adamı anlatır. Adam, sabahın erken saatlerinde sular çekilmeden denizyıldızlarını toplayıp denize geri yollamanın telaşındadır. Ama sahil çok uzundur ve baştan aşağı denizyıldızlarıyla doludur. Adamın çabasını izleyen başka biri bu çabanın beyhude olduğunu düşünür ve “Ne fark eder ki” diye sorar. Adam bir denizyıldızı daha alır ve denize doğru fırlatırken cevap verir: “Onun için fark etti ama…”

Tıpkı Penguenlere Giysi kitabında anlatılanlar gibi… Yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenen bu hikâyede, bir petrol tankeri kaza yapınca petrol denize dökülür ve pek çok penguenin tüylerine petrol bulaşır. Dökülen petrol çok fazladır, zarar gören penguenler de öyle.

İşin güçlüğüne, denizyıldızlarının sayısına aldırmadan denizyıldızlarını kurtarmaya çalışan adam gibi küçük Mat de felaketin büyüklüğüne ve yapılması gerekenin zorluğuna aldırmaz. Penguenleri kurtarmak için o da bir şey yapmak ister. Ve penguenler üşümesinler, petrol bulaşmış tüylerini yalayıp da zehirlenmesinler diye penguenlere kazak örmeye karar verir. Mat ve büyükannesi komşularını, arkadaşlarını örgütleyip bir örgü seferberliği başlatırlar. Evet, maalesef belki bütün penguenleri kurtulamaz ama hayata devam edebilenler için çok şey fark eder.

Çoğu zaman hayatın zorlukları ve insanın doğa karşısındaki yıkıcılığı bize çaresiz hissettirir. “Elimden ne gelir ki?” diye sorarız. Ama bir canlının hayatına dokunduğunuzda en azından onun için bir şeyler değişir. Bu da az şey değildir ki! İşte okuduğumuzda içimizi ısıtan Penguenlere Giysi kitabı çaresizlik duygusu karşısında bir denizyıldızı olsun kurtarmak için bize ilham veriyor.

*

Künye: 

Yazan: Andrée Poulin
Resimleyen: Oussama Mezher
Çeviren: Belgin Çınar
Yayınevi: 1001 Çiçek Kitaplar

 

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Memo: Kentin en yakışıklı, iyi yürekli devi

Bir varmış, bir yokmuş… İsmi meçhul bir şehirde insanlar, hayvanlar ve devler bir arada yaşarlarmış. Masalımızın kahramanı Memo kentin en pasaklı deviymiş. Eski püskü elbisesi ve kahverengi sandallarından başka bir şey giymezmiş… Derken bir gün Memo’yu, şehre yeni açılan elbise dükkânından kendine yeni kıyafetler alma isteği sarmış…

Julia Donaldson tarafından yazılıp Axel Scheffler tarafından resimlenen İyi Yürekli Dev Memo adlı masalımız işte böyle bir hikâyeyi anlatıyor. İyi yürekli devimiz Memo yeni elbiseler almasına alıyor ama bakalım sonra başından neler geçiyor? Memo yeni elbiseleriyle kentin en yakışıklı devi olmaya heves ederken, kendisinden yardım isteyenlere sırt mı çevirecek yoksa elini mi uzatacak?

Aslında Memo’nun tercihinin hangi yönde olduğu kitabımızın adından da belli. Julia Donaldson bu kitapta geleneksel masallarda hep olumsuz yönleriyle, bencil, kötü kalpli, açgözlü, neredeyse bir canavar olarak tasvir edilen ‘dev’ imgesini yerle bir ediyor. Böylesi bir canavar ruhlu ‘dev’ imgesinin karşısına altın kalpli dev imgesini koyuyor. Üstelik masalımızda anlatılan kentte devler insanların ve hayvanların düşmanı değil. Hep birlikte huzur ve barış içinde yaşadıkları kenti paylaşıyorlar.

Donaldson ve tabii ki resimleriyle kitaba neredeyse ikinci kez hayat veren Axel Scheffler bu yer değiştirmeyi öylesine başarılı bir şekilde yapıyorlar ki, kitabı okurken neredeyse Memo üzüldüğünde üzülüyor, sevindiğinde seviniyorsunuz.

Didaktik bir anlatımdan uzak bu kitabın dili de oldukça eğlenceli. Kitapta yer yer kafiyelerle bezenmiş akıcı bir masal dili karşınıza çıkıyor. Yetişkin, çocuk her okurun keyif alacağı bu masalı okurken, o kadar canlı ve devingen bir anlatımla karşılaşıyorsunuz ki; keşke tiyatroya da uyarlansa demeden edemiyorsunuz. Umarım bir gün, Memo’yu tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.

*

Künye

Yazan: Julia Donaldson

Resimleyen: Axel Scheffler

Çeviren: Ali Berktay

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Yayım Yılı: 2016 (2. Basım)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Farklıyız, aynıyız, eşitiz…

Bu çağda farklılıklar herkesin diline pelesenk olmuş bir sözcük. Sanki çocukken yaptığımız legolar gibi, çıkmasın diye parçaları birbirine zorla tutkalla yapıştırılmış bir mozaik gibi ‘farklılıkların bir aradalığından’ söz edilip duruluyor. Muhakkak tabiattaki biyoçeşitlilik nasıl tabiatı tabiat yapan şey ise, insanlar da farklılıklarıyla varlar. Farklılıkların inkârı insanın kimliğinin, benliğinin inkârı…  

Ama içimden bir ses bana diyor ki; farklı olduğumuz kadar aynı olduğumuzu;  hayvanlarla, bitkilerle, insanlar olarak birbirimizle ne kadar benzediğimizi de kabul etsek sanki daha kolay ve daha çok yol alacağız. Kafamızı kaldırıp birbirimize baksak, “benim saçım sarı, seninki siyah ama duygularımız, gülüşümüz aynı… Ne kadar da benziyoruz birbirimize” diyebilsek… Farklılıklardan bahsederken, biraz da aynılıktan, eşitlikten, kardeşlikten bahsetsek… Aynılığımızın farkındalığına varsak? Empatiyi baş tacımız yapsak… Ne de güzel bir dünya kurmuş oluruz değil mi?

Eğer Zülfü Livaneli’nin Ada şarkısının sözlerindeki gibi dünyayı güzellik kurtaracaksa, işte benim gözümde Feridun Oral’ın yazıp resimlediği Farklı ama Aynı kitabı da bu ütopya için bir adım.

Hikâyemizin kahramanlarından çobanın gönlü, arka bacakları tutmayan bir keçi yavrusunu öyle bırakmaya razı olmuyor. Çaldığı kavalın yürüyüp koşabilme düşleri kurdurduğu küçük keçi için bir yürüteç yapıyor. Hikâyemiz bu kadar basit ama Feridun Oral, hikâyenin ‘hissederek’ yazılmış bir hikâye olduğunu buram buram hissettiren masalsı diliyle, okurun gözlerinin ve yüreğinin önüne çok şey anlatan bir duygu yoğunluğunu seriyor. Tıpkı engelli hayvanlar için ücretsiz yürüteç yapan “Hayat Tamircisi” Hasan Kızıl gibi basit hikâyelerden bir dünya kuruyor. Zaten büyük sırlar küçük hikâyelerde saklı değil midir?

Bu yazıyı bana koşulsuz sevmeyi öğreten, ne kadar farklı ve aynı olduğumuzu, insan türü olarak kurduğumuz uygarlık ne kadar reddetse de ne kadar ‘hayvan’ olduğumuzu, nasıl da aynı yıldız tozundan savrulup buraya vardığımızı fark etmemi sağlayan engelli kedi-oğlum Misket ile, onun bana öğrettikleriyle birlikte yazdım.  Ve şair Erich Fried’in dizelerini ona adıyorum:

“Belki hayat daha kolay olurdu,

Sana rastlamasaydım eğer.

Ama benim hayatım olmazdı sadece.”

 

*

KÜNYE

Yazan: Feridun Oral

Resimleyen: Feridun Oral

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yayın yılı: 2016

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Düşman: Aynadaki aksimizle savaşımız

Kutsal kitaplarda anlatılan, Âdem ve Havva’nın iki oğlundan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi hikâyesinin tarihin ilk cinayeti olduğuna, kendi kardeşini öldüren Kabil’in de tarihteki ilk katil olduğuna inanılır. Kabil işlediği bu cinayetle artık büyük bir günahkâr olmuştur. Kabil’in laneti bitmemiş olacak ki; insan tarih boyunca sayısız kez katil oldu. Davide Cali tarafından yazılan, Serge Bloch tarafından resimlenen Düşman: Barış için Bir Kitap adlı eser, insanın kendi kardeşlerine, türdaşlarına karşı işlediği topyekûn cinayetin, savaşın aslında kafalarda yaratılan/yarattırılan öteki imgesinden kaynaklanan trajikomik halini gözler önüne seriyor.

Düşman pek çok dile çevrildi, pek çok ödül kazandı. Çokça okundu. Temelindeki savaş karşıtı duruş ve barış savunusu üzerine çokça yazıldı. Gerek yalın ve gerçekçi anlatımı, gerek devingenlik ve akış hissi veren, gerçeklik duygusunu besleyen resimleriyle Düşman bu ilgiyi fazlasıyla hak eden, benim de severek okuduğum bir kitap… Ama ben Düşman’ı okuduğumda yalnızca insanın insanla savaşını görmedim. Bence anlatılan hikâye, aslında sadece bir insan topluluğunun öteki olarak addettiği diğer insanlarla savaşına değil,  insanın doğayla yenilmeye mahkûm olduğu ‘savaş’ına da referans verecek bir zenginliğe sahip. O yüzden ben bu yazıda Düşman’ı insanın doğayla ‘savaş’ı ve barışmaya mahkûmiyeti üzerinden ele alacağım.

Modernitenin doğa algısı

Gezegenimize barışın değil, savaşın egemen olması, belki de egemen doğa anlatısının bir uzantısıdır. Çocukluktan beri kafamız doğanın bize yabancı, dışsal bir ‘şey’ olduğu üzerinden şekillendiriliyor. Doğayı neredeyse tanımadığımız, bilmediğimiz, elimizin uzanamadığı bir nevi yabancı bir yaratık gibi algılıyoruz. Doğa vahşidir ve merhamet barındırmaz. Büyük balık küçük balığı yer. Doğanın merhameti yoktur. Kim daha güçlüyse o ayakta kalır. Zayıf olan ölür. Doğaya dair böylesi fikirler şüphesiz ki; sürekli diğer hayvanlara yem olma tehlikesi altında yaşayan, her daim tetikte olmak zorunda olan atalarımızın beyninin nasıl çalıştığını açıklıyor. Artık aslanlar, kaplanlar tarafından yenme, bir mamutun ayakları altında ezilme tehlikesinin kalmadığı günümüzde, türümüzün beyni niye halen özünde benzer şekilde çalışıyor? Neden doğaya dair yaygın, egemen algı halen benzeri düşüncelerden besleniyor?

Modernitenin doğa algısı, doğanın insana dışsal ve yabancı olduğu, zapturapt altına alınması gereken bir nevi ‘düşman’ olduğu üzerine kurulu. İnsanın ilerlemesi doğayla savaşına, doğanın gizlerini açığa çıkararak nimetlerini kendi yararına kullanmasına bağlı… İşte tam bu noktada, Düşman kitabı sadece insanın birbiriyle savaşına dair değil, doğayla savaşına dair de bize fikir veriyor.

Hani çukurdaki asker, ‘düşman’ askerini kastederek diyor ya kitapta, “O vahşi bir yaratık. Merhamet nedir bilmez”. Benzer şekilde, doğa da bizim gözümüzde altta kalanın canının çıktığı, yaşamak için sürekli savaşılmak zorunda olunduğu kaotik bir yer. Oysa doğada hayatta kalmak sadece acımasız, daimi bir savaşa bağlı değil. Grubun hasta bireylerine yardım eden, yaralı bireylerini iyileştirmeye çalışan hayvanlardan biliyoruz ki; merhamet ve empatinin de hayatta kalmak ve türün devamlılığını sağlamakta değeri yadsınamaz bir yeri var. Oysa bizler doğayı sadece tatilde gördüğümüz deniz, kum, güneş; büyülendiğimiz güzel bir manzara veya belgesellerde gördüğümüz acımasız, hayatta kalma savaşı olarak algılıyoruz. Doğanın gözümüzde ikili bir karakteri var. Bir yandan büyüleyici güzellikteki ‘doğa harikaları’ demek. Bir yandan da çeşitli salgın hastalıklarla, doğal afetlerle bizi öldürebilecek olan vahşi bir canavar

Davide Cali.

Tevekkeli değil, Düşman kitabının Ginko Tiyatro tarafından oyunlaştırılmış halinin de ismi Canavar mı Yok mu?[1]   Nasıl kitapta anlatıcımız olan asker, düşman askeri hakkında “O gaddar ve merhametsiz… Sebepsiz yere öldürüyor.  Düşman insan değil” diye düşünüyorsa, biz de doğayı bizim dışımızdaki üstünlük kurmamız gereken bir yaratık gibi algılıyoruz. Kitapta savaşın başında askerlere dağıtılan el kitabında düşman için “o bizi öldürmeden bizim onu öldürmemiz gerektiğinin” dikte edilmesi gibi, insan doğanın güçlerini hâkimiyet altına alamazsa yok olacağı korkusuyla yaşadı yüzyıllardır.  Oysa insan da doğanın içinde, doğa da insanın içinde…

Tüm canlılar, hepimiz, dünyadaki varlığımızı, eninde sonunda, dünyadaki canlı yaşamı başlatan bir yıldız patlamasına borçluyuz.[2],[3] Kitapta düşmana dağıtılan el kitabında kendi fotoğrafını gören askerin, düşman saydığının kendiyle aynadaki yansıması kadar aynı olduğunu anlaması gibi, doğanın tüm unsurları da bize aynadaki birer imgemiz kadar benzemekte… Hâlbuki bizler Düşman’da iki askerin de evlerinden uzakta bir çukura sığınmak zorunda olmaları gibi, kendi dışımızdaki diğer hayvanları evlerinden, yuvalarından uzaklara sürdük. Ormanları yok ettik, nehirleri kuruttuk. Kitaptaki askerin öteki askere gönderdiği savaşa bir son verme mesajı gibi, belki de doğa da bize bu Covid-19 salgınında kendisiyle beyhude savaşımızı bırakmamız gerektiği mesajını yolladı. Acaba kitabın kahramanı asker gibi bizler de bir aydınlanma yaşayıp bu mesajı doğru okuyacak mıyız?

*

Künye

Yazan: Davide Cali

Resimleyen: Serge Bloch

Çeviren: Ceylan Ekin Işık

Yayınevi: Ginko Çocuk (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin katkılarıyla)

Yayın Tarihi: 2018

[1] http://www.tiyatrodergisi.com.tr/ginko-tiyatrodan-cocuklara-bir-tutam-soru-canavar-mi-yok-mu/

[2] Çağrı Mert Bakırcı, “Süpernova Nedir? Uzaydaki En Şiddetli Patlamalara Yönelik Temel Bilgiler”, Evrim Ağacı, https://evrimagaci.org/supernova-nedir-4244#

[3] Zafer Emecan, “Bir Süpernova Patlaması Nasıl Oluşur?”, Kozmik Anafor, https://www.kozmikanafor.com/bir-supernova-patlamasi-nasil-olusur/

Kategori: Hafta Sonu