ManşetKöşe YazılarıYazarlar

John Snow bildirisi ve sürü bağışıklığına doğru…

Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm Dünya Covid-19 pandemisinde yaz aylarından bu yana beklenen ikinci dalganın içine girdi. Worldometers sitesinin 25 Ekim itibarı ile verdiği rakamlara göre Dünya’da şu ana kadar 42.952.534 Covid-19 vakası, 1.154.964 ölüm ve 31.674.764 iyileşen hasta var. 24 Ekim tarihi itibarıyla aynı site ikinci dalganın içine giren Avrupa ülkelerinden Fransa’da 45.422, İtalya’da 19.644, İngiltere’de 23.012, Almanya’da 10.458 günlük yeni vaka olduğunu bildiriyor. Aynı gün ABD’de günlük vaka sayısı 79.449, Brezilya’da ise 25.524’e ulaşmış.

Ülkemizdeyse sadece belirti veren, bir sağlık kurumunda tedavi gören vaka sayısı açıklandığı ve gerçek vaka sayıları sadece Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile paylaşıldığı için, o gün itibarıyla açıklanan 2.091 sayısı gerçek tabloyu yansıtmıyor. Bilimsel yayınlarda ifade edildiği üzere, vakaların %15-20’sinin klinik belirti verdiği ve hastaneye yatarak tedavi gördüğü bilgisinden hareketle ülkemizdeki günlük toplam yeni vaka sayısının da 10-11 binlere yükseldiğini tahmin edebiliriz. Ancak açıklanan rakamlara baktığımız zaman bile ülkemizin birinci dalganın içinden çıkamadan ikinci dalganın içine girmiş olduğu görülebiliyor.

AB’de ufukta sert önlemler görünmüyor 

Tüm yaz ayları boyunca sağlık sistemlerini ikinci dalga için hazırlayan Avrupa ülkeleri, ikinci dalga nedeniyle toplumun tüm kesimlerini kapsayan karantina, seyahat yasakları gibi nisan-mayıs ayında aldıkları önlemlere benzer yeni önlemler alıyor mu? Bu sorunun tek ve net bir yanıtı var: Hayır… Geçtiğimiz günlerde salgının ilk dalgasına karşı en sert önlemleri alan ülkelerin başında gelen Almanya’nın Başbakanı Angela Merkel, ikinci dalga için eski önlemlere dönmeyi Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ekonomik olarak kaldıramayacağını tüm kamuoyunun önünde açıkça söyledi. Anlaşılan AB ülkeleri hasta sayıları sağlık kurumları kapasitelerini zorlamadıkça ‘müdahale’ etmeyecekler…

Yaz aylarında ayak sesleri duyulan salgın yönetimindeki bu temel politika değişikliğinin en önemli ipuçlarından biri Fransa’dan geldi… Günlük vaka sayısı 45 binlere ulaşınca içlerinde Paris’in de yer aldığı yedi bölgede akşam 21.00’den sabah 06.00’a kadar sokağa çıkma yasağı kararı alındı. Nedeni ise eğlence merkezlerinin erken kapanmasını sağlamak… Görüldüğü gibi önlemler salgının önüne geçmek için değil; sağlık sisteminin kapasitesini zorlamayacak kontrollü bir toplum bağışıklığına dönük…

Peki, nedir; bazı kaynakların ‘sürü bağışıklığı’ olarak da nitelendirdiği toplum bağışıklığı? Toplum bağışıklığı bir toplumun önemli bir kısmının bulaşıcı bir hastalığa karşı bağışık hale gelmesi olarak tanımlanıyor ve hastalığın daha fazla yayılmasını sınırlıyor. Toplum bağışıklığına ulaşmanın iki yolu var: Aşılama ve enfeksiyona yakalanıp iyileşme. Covid-19’a karşı henüz etkili bir aşı yok. Sürü bağışıklığını sağlamak için insanların büyük bir kısmının enfekte olması ve iyileşmesi gerekiyor, ancak bu durum özellikle yaşlılarda ve kronik hastalığı olanlar arasında çok sayıda ölüme yol açabilir. İyileşenlerde de sonraki günlerde ortaya çıkabilecek yan etkiler de görülebilir.

Bu yaklaşımdaki diğer bir sorun ise toplum bağışıklığı eşiği; yani bir toplumda bağışıklık kazanmış olan ve artık bulaşma zincirine katılamayan bireylerin oranı… Bu oran değişik yayınlara göre Covid-19 için %50 ile 67 arasında değişiyor. Kontrolsüz bırakılan bir salgının o toplumda bu orana ulaşıncaya kadar özellikle yaşlılar arasında çok sayıda can kaybına neden olacağı açık. İşte tam bu dönemde, iki hafta önce DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, COVID-19 salgınıyla mücadelede toplum bağışıklığı stratejisine ilişkin ‘Tam olarak anlayamadığımız tehlikeli bir virüsün serbestçe dolaşmasına izin vermek, basit bir şekilde ahlak dışıdır. Bu bir seçenek değildir’ şeklinde bir açıklama yaptı. Oldukça geç kalan bu açıklamaya rağmen ülkelerin hala ‘sürü bağışıklığı’ politikalarında bir değişiklik yapmadığı görülüyor.

Gençlerde ‘kontrolsüz bulaşma’ uyarısı

14 Ekim’de Lancet’te 5000’e yakın bilim insanı, araştırmacı ve bilim kuruluşu tarafından imzalanan ve halen imzaya açık olan ‘John Snow Bildirisi’ yayınlandı.  Bildiriye adı verilen  John Snow, 1854’de Londra’daki kolera salgınında haritalama yöntemi ile salgın  kaynağını bulan ve modern epidemiyolojinin kuruculardan kabul edilen; tüm yaşamını halk sağlığının geliştirilmesine adamış bir bilim insanı… Bildiride çok açık olarak ‘Covid-19 için doğal enfeksiyonlardan bağışıklığa dayanan herhangi bir pandemik yönetim stratejisinin kusurlu olacağı’ vurgulanıyor.

Genç insanlarda kontrolsüz bulaşma, tüm toplumlarda önemli hastalık ve ölüm riski taşır. İnsan kaybına ek olarak, bu, işgücünü bir bütün olarak etkileyecek ve sağlık hizmetleri sistemlerinin akut ve rutin bakım sağlama yeteneğini aşacak” tespitleriyle devam eden bildiri,  doğal enfeksiyonu takiben SARS-CoV-2 virüsüne karşı kalıcı koruyucu bağışıklık oluştuğuna dair hala bilimsel bir kanıt olmadığını, bunun da tekrarlayan salgınlara yol açabileceği hatırlatmasını yapıyor. Bildiriyi hazırlayan ve imzalayan bilim insanları  ‘kararlı ve acilen hareket etmenin önemini’ vurgulayarak ‘bulaşmayı baskılayan ve kontrol eden etkili önlemlerin geniş çapta uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor. Bildiriye göre bu önlemler uygulanırken pandeminin şiddetlendirdiği eşitsizlikler nedeniyle artan insan tepkilerinin önlenmesi için alınacak önlemler mali ve sosyal programlarla desteklenmeli…

Bildiride Japonya, Vietnam ve Yeni Zelanda, doğru halk sağlığı uygulamalarıyla bulaşmayı kontrol edebilen ve yaşamın normale yakın bir yere dönmesinin sağlandığı ülkeler arasında sayılmış. Ancak bunu başaran ve deneyimlerini de diğer ülkelerle paylaşan Küba nedense unutulmuş. Üstelik Küba bildiride vurgulanan ve Covid-19’a karşı halk sağlığı önlemlerinin alınmasını güçleştiren eşitsizliklerin en aza indirildiği bir ülke iken örnek uygulamalarının vurgulanması bildiride unutulmuş. Bildirinin son paragrafında bir kez daha çok sayıda ülke ve ülkemiz tarafından adı pek konmadan uygulanan ‘sürü bağışıklığı’ politikalarına karşı çıkılıyor. 

Doğru çözüm ise şöyle özetleniyor: “Covid-19’un toplumda yayılmasını kontrol etmek, toplumlarımızı ve ekonomileri önümüzdeki aylarda güvenli ve etkili aşılar ve ilaçlar gelene kadar korumanın en iyi yoludur. Etkili bir yanıtı zayıflatan dikkat dağıtıcı unsurları göze alamayız; Kanıta dayalı olarak acilen hareket etmemiz çok önemlidir.”

Bildiriyi hazırlayanların unuttuğu veya görmek istemediği temel bir konu var: Salgın hastalıkların günümüzde giderek artması kapitalizmin doğa sömürüsünün sonucu olduğu. Kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde kalarak bu sistemin bulduğu çözüm ise önemli ölçüde insan kaybına yol açacak ahlak dışı sürü bağışıklığı yöntemidir. Bunun dışına çıkıp pandeminin gerçek bilimsel çözümlerini yaratmak bildiride de dikkat çekildiği gibi ancak toplumlardaki eşitsizliklerin önüne geçebilmekle yapılabilir. Bu da ancak başka bir sistemle mümkün.

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmirli yaşamına ve suyuna sahip çıkıyor

Geçtiğimiz hafta içinde 500 İzmirli, 50 avukat aracılığıyla Efemçukuru Altın Madeni’ne karşı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) tarafından açılan davaya bu kurumun yanında müdahil oldular. Ancak 18 yıldır süren kentin tek su havzasını koruma kavgasında, kentin gerçek sahibi İzmirlilerin avukatları, davanın 16 Ekim cuma günü sahada yapılan keşfine sokulmadı.

Kentin tek su toplama havzasında

Efemçukuru İzmir’in içinden kafanızı kaldırıp; kenti çevreleyen dağlara baktığınızda rahatça görebileceğiniz bir bölge… Üstelik su fakiri olan kentin tek su toplama havzasının içinde yer alıyor. İşte bu kritik noktada kentin su havzasını tehdit eden altın madenine karşı İzmirlilerin ve İzmir’e sağlıklı, güvenilir su sağlamakla görevli İZSU’nun mücadelesi yıllardır devam ediyor.

1998’de bölgede kurulmak istenen madenin İzmir’in içme ve kullanma suyu kaynakları üzerinde olması nedeniyle başta İzmir Tabip Odası (İTO) ve TMMOB’ne bağlı çok sayıda meslek odası ile İzmirlilerin açtığı davalar uzun süren mücadelelerin sonunda kazanılmıştı. Fakat buna karşın şirket her seferinde mahkeme kararlarını hiçe sayarak Çevresel Etki Değerlendirme olumlu kararını (ÇED) ve işletme ruhsatını almayı başarıp 2011’de çalışmaya başladı. Bununla da yetinmeyen şirket 2012’de ise 2,5 kat kapasite artırımı için yeniden ÇED hazırlayarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığından olumlu kararı aldı. Bu aşamada ise başta İTO ve TMMOB bağlı bazı meslek odalarıyla, çeşitli çevre örgütleri ve İzmirliler yılmayıp, ÇED olumlu kararının iptali için dava açtılar. Açılan davada mahkeme ÇED olumlu kararını iptal etti ve altın madeninin kapasite artırımının önünü kapattı.

16 Ekim günü yapılan keşifte İzmirlilerin ve meslek odalarının avukatları maden sahasına sokulmadı/ Fotoğraf: Tuğrul Şahbaz.

Bunun üzerine madene Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından mahkeme kararlarını işlevsiz bırakmaya dönük olarak çıkarılan 2009-7 sayılı genelgeye dayanılarak; 30 gün içinde, adeta hukukun ve bilimin kararını hiçe sayarak 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verildi.  Onun iptali için de yılmadan meslek odaları ve İzmirliler tarafından dava açıldı. Üstelik mahkeme ilk kapasite artırımı ÇED olumlu kararını iptal ederken atadığı bilirkişi bölgeden toprak numuneleri almış ve yapılan analizler sonucu ağır metal oranı Dünya kabuk ortalamasının çok üzerinde bulunmuştu.

Bu arada bu mahkeme kararı Danıştay’ca ‘İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü laboratuvarının akredite olmadığı ve bilirkişilerin İzmir üniversitelerinden olması’  gibi nedenleriyle bozuldu ve bu karardan sonra 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararına da gerek kalmadı. Maden ilk ÇED olumlu kararıyla çalışmaya devam etti. Mahkeme bu sefer İzmir dışından bir bilirkişi atadı. İzmir’in suyunu içmeyen bu bilirkişi alandan numune bile almaya gerek görmeden, yedi sayfalık bir raporla ÇED olumlu kararını akladılar.  Bu ikinci aşama kararı da başta meslek odaları olmak üzere davacılar tarafından temyiz edildi. Danıştay bu sefer alandan numune alınmamasını da göz önünde bulundurarak davacılar lehine kararı bozdu.

Davanın avukatlarından biri olan Arif Ali Cangı bundan sonraki gelişmeleri ise şöyle özetliyor:  “Bu bozmadan sonra da keşif ve örnek alma işlemleri şirketin engellemeleri ve baskısı altında gereği gibi yapılamadı ve sonunda davamız bir kez daha ret edildi. Bu davanın temyiz sonucu geldi. Danıştay 6.Dairesi; 31.12.2012 tarihli ÇED’in iptalinden sonra 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verilmiştir, o durumda 31.12.2012 tarihli ÇED olumlu kararının bir geçerliliği kalmamıştır. O nedenle davanın reddi kararını bozuyorum ve dava konusunda karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak karar veriyorum’ dedi.

Bu durumda Efemçukuru Altın Madeni kapasite artırımı projesine ilişkin 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararı da geçerli hale geldi. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İZSU yine yılmadı ve yeniden madenin kapasite artırımına karşı dava açtı.  Dava numarası daha küçük olduğundan önce İZSU’nun davası görülmeye başlandı ve meslek odaları ile çevre örgütlerinin açtığı dava dosyası beklemeye alındı. Bunu üzerine adil yargılanma hakkının sağlanması için meslek odaları ile çevre örgütleri bu davada keşif ve bilirkişi incelemesi ve yargısal işlemlerine dahil edilmek için dilekçe verdi.

Efemçukuru tek örnek değil

Bu dilekçeye mahkeme hiçbir yanıt vermeyince İzmirliler ‘500 İzmirli 50 Avukatla Efemçukuru davasına İZSU yanında müdahil oluyor’ kampanyası başlattı ve İZSU’nun yanında müdahil olmak için mahkemeye başvurdu. Ancak mahkeme bu dilekçeye de bir yanıt vermedi. Sonuçta İZSU’nun açtığı davanın cuma günü madende yapılan keşfine İzmirlileri de, onların avukatlarını da, İzmir Tabip Odası Çevre Komisyonu üyelerini de sokmadı. Keşif için maden alanına sadece İZSU’nun avukatları ve teknik personeli ile Çevre Bakanlığı ile madeni işleten firmanın avukatları ve teknik personeli, hakim, mübaşir, katip ve bilirkişiler bulunabildi.  Bu arada mahkemenin tayin ettiği bilirkişinin de İzmir dışından olduğunu ve daha önce madeni aklayan raporu veren isimlerden oluştuğunu belirtelim.

Ülkemizin doğal kaynaklarını insanlarımızın sağlıklarını tehlikeye atmak pahasına zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketlerince sömürülüyor. Zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketleri Kazdağları‘nda, Efemçukuru’nda, Eskişehir’de, Doğu Karadeniz’de ve daha birçok yerde doğal kaynaklarımıza umarsızca el koyuyor, insanımızın yaşamını hiçe sayıyor. İşletmek istediği rezervler bitince büyük çoğunluğu tehlikeli atık sınıfından olan atıklarını da  arkada bırakarak gidiyorlar. Sadece bugünün değil; gelecek kuşaklarının yaşamını da düşüncesizce tehlikeye atıyorlar.

Ülkemizde çevre mücadelelerinin 80’li yıllarda ilk başladığı kent olan İzmir’de yaşayanlar bugünde kentlerini, havalarını, sularını savunmak için dün olduğu gibi bugün de kararlı mücadelelerini sürdürüyorlar. Efemçukuru onların yaşadığı kentin; İzmir’in su havzası, 1 Haziran 2011’den beri çalışan altın madeni onların havzasını, yaşam alanlarını kirletiyor. İzmirliler yaşamın sürdürülebilmesi açısından hiçbir gerekliliği olmayan altına karşın yaşamın onsuz sürdürülemeyeceği su kaynaklarını korumak için yukarıda özetlenen uzun ve önüne her türlü engel çıkarılan hukuk yolunu bilimin ışığında izlemekte kararlılar…

İzmir’in bu yaşamsal sorununa karşı sadece bu kentte yaşayanlar değil; kimsenin duyarsız kalmaya hakkı yok. Çünkü yapılan mücadele sürdürülebilir bir yaşam mücadelesidir. Unutmayalım, kaybedersek yaşam da biter…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Ormansızlaşma ve biyoçeşitliliğin azalması salgınları neden daha olası hale getiriyor?

Son yaşadığımız pandemi günleri bir süredir azalan biyoçeşitlilik ile yeni salgın hastalıklar arasındaki bağlantı üzerine çalışan araştırmacıların bu alandaki çalışmalarını artırmasına ve bunların kamuoyunda daha görünür hale gelmesine neden oldu. Birkaç hafta önce popüler bilim dergisi Nature’de yayımlanan bir makalede ormanların ve türlerin yok oluşu ile başta Covid-19 olmak üzere çeşitli salgınların ortaya çıkışı arasındaki bağlantı ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar tartışılıyordu. Makalede özetlenen bilgilere göre insanlar, ormanları, çevre ve doğayı tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltıp biyolojik dengeyi bozdukça Covid-19 ve benzer bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riski artıyor.

Aslında 2000’li yılların başından bu yana çok sayıda bilim insanı bazı türlerin yok olmasıyla SARS, MERS, Ebola gibi yeni salgınların ortaya çıkması arasındaki bağlantıya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Bu çalışmalar bilinen bir gerçeği adeta yüzümüze vurmuştu. Artan ve büyüyen kentler, gün geçtikçe vahşileşen sanayi, açılan yeni dev maden alanları, fosil yakıtların tüketimi sonucu oluşan hava kirliliği ve küresel iklim krizi, yangınlar, atıklar gibi nedenlerle meydana gelen ormansızlaşma ve bazı türlerin yok olması, fareler, yarasalar gibi bazı türlerin de sayıca artmasına neden oluyordu. Ekolojik dengenin bozulması nedeniyle sayıları artan ve insanla daha yakın temasa geçen fareler, yarasalar gibi canlılar potansiyel olarak tehlikeli mikroorganizmaların insanlara kolayca geçmesine yol açıyordu. Ayrıca bu canlı türlerinin çoğalması doğadaki insanlar için tehlikeli olan mikroorganizma havuzunun da artmasına da yol açıyordu.

Bütün kıtalarda biyoçeşitlilik kayboluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyor

Nature’de yayınlanan makaleye göre altı kıtada 7000’e yakın noktada bugüne kadar yapılan çeşitli araştırmalar sonucu yapılan analizlerde insanların daha çok doğal yaşam alanlarına girmesi sonucu ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı eğiliminin bulaşıcı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiş. Hatta bu araştırmaları yapan bilim insanlarınca bazı türlerin yok olması ve buna bağlı olarak tehlikeli mikroorganizmaları insanlara taşıyan fırsatçı türlerin ise çok artmasını gözlemleyerek çeşitli zamanlarda yeni salgınların uyarısı da yapılmış. Ama SARS, MERS gibi salgınlara rağmen pek dikkate alınmamış bu uyarılar…

Bu araştırmacılardan biri olan Londra Üniversitesi’nden Kate Jones daha önce ciddiye alınmadıklarından yakınarak yaşadığımız pandemi günlerinin son olmayabileceğine dikkat çekiyor. Çok sayıda çalışmadan elde edilen 3.2 milyondan fazla veriyi yorumlayan Jones, kentlerin genişlemesi ve yerleşim merkezlerinin artmasıyla ormanların yok olduğunu, biyoçeşitliliğin azaldığını; buna karşılık başta fareler ve yarasalar olmak üzere çeşitli kemirgen ve primatlardan oluşan 143 türün sayısının artarak insanların yerleşim merkezlerine yaklaştığını tespit ettiklerini belirtiyor. 

Jones ekibi ile birlikte daha sonra çalışmalarının ikinci aşamasına geçmiş ve zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma olasılığını incelemiş. Grup, Afrika’daki Ebola salgınları için yaptığı değerlendirmede; salgının gelişme eğilimlerine, olası konakçı türlerinin varlığına ve bir virüsün insanlara bulaştığında hangi hızda yayılabileceğini belirleyen sosyo-ekonomik faktörlere dayalı risk haritaları hazırlamışlar. Bu haritalama çalışmaları sonucu salgının özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılma bölgelerini önceden tahmin edebilmişler. Jones artık arazi kullanımı, ekoloji, iklim gibi biyoçeşitliliğe etki eden faktörleri izleyerek yeni salgınların önceden fark edilebileceğini söylüyor.

Yeni pandemiler kaçınılmaz

İsviçre‘nin Cenevre kentindeki Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ofisinde epidemiyoloji uzmanı olarak çalışan Fall’da kırsal sınırın ekolojisinin yanı sıra sosyal ve ekonomik eğilimlerini de anlamanın gelecekteki salgın hastalık riskini öngörmede çok önemli olacağını kabul ediyor ve ekliyor: “Bu seviyede ormansızlaşma, düzensiz madencilik ve plansız kalkınma ile yaşamaya devam edersek, daha fazla salgın yaşayacağız.”

Sonuç olarak araştırmacılara göre ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, insan ile doğal yaşam alanları arasındaki mesafenin kısalması devam ettiği sürece yeni pandemiler giderek daha çok yaşamımıza girecek. Peki, yeni salgınlarla karşılaşmamak için çözüm ne? Bu konuda geçtiğimiz aylarda Science Dergisi’nde yayımlanan bir makalenin yazarlarından olan Daszak, hükümetlerin Covid-19 gibi gelecekteki pandemi riskini önemli ölçüde azaltabileceklerini, çözüm için ormansızlaşmayı ve vahşi yaşam ticaretini engellemeleri gerekliliğini vurguluyor. Bunun yanı sıra vahşi yaşam ve çiftlik hayvanlarından kaynaklanan yeni virüs salgınlarının da izlenmesi, önlenmesi ve kontrol altına alması gerekliliğini belirtiyor.

Science’daki makalelerinde Daszak ve arkadaşları bunun maliyetli bir çözüm olduğunu; ancak bu maliyetin son Covid-19 pandemisindeki ekonomik kayıplarla karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu vurguluyor. DSÖ Cenevre ofisinden Fall ise yeni salgınların görülmemesi için devletlerin ve uluslararası kurumların halk sağlığı, hayvan sağlığı, çevre alanına odaklanan ortak çabaları ile mümkün olabileceğini belirtiyor. Fall, hedefin kaynakları en riskli alanlara odaklamak ve hem vahşi hem de evcil hayvanlar ile insan arasındaki etkileşimleri yönetmek olduğunu ve bir erken uyarı mekanizması kurulması gerekliliğini söylüyor.

Ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, fırsatçı kemirgen türlerin çoğalması, çevresel ve doğal kaynakların umarsızca yağmalanması, insan ile doğal alanlar arasındaki mesafenin kısalması ve sonuç olarak bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı… Tüm bunların hepsi kapitalist sistemin üretim ve tüketim ilişkileri sonucu ortaya çıkmıyor mu? Peki, popüler bilim dergisi Nature’da tartışıldığı gibi kapitalist sistem içinde kalarak başta ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması gerçek anlamda durdurulabilir, önlenebilir mi? Bu soruya evet demek bence pek mümkün değil. İşte temel çözüm bu nokta da ortaya çıkıyor. O zaman ya kapitalist sistemin içinde kalıp bu sistemin yarattığı koşulların sonucu olarak yeni salgınları bekleyeceğiz ya da gerçek çözüm için ekosistemlere saygılı yeni bir sistemi hedefleyeceğiz. 

Seçim bizim…

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir Kuş Cenneti kuruyor

İzmir’de yaşayanların hemen herkesin sevdiği bir yer olan kuş cenneti bugünlerde kuruma tehlikesi ile karşı karşıya. Hatta büyük bir bölümü kurudu ve bölgedeki binlerce kuşun yaşamı büyük bir tehdit altında.

Kuş Cenneti Çiğli ilçesinin hemen yakınında bulunan Çamaltı Tuzla’sının doğal bir uzantısı. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından koruma altında olan alan, 1982’de Su Kuşları Koruma ve Üreme Sahası olarak ilan edilmişti. 1985’de birinci derece doğal sit alanı olarak tescil edilen alanı, 1987’de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘kuş cenneti’ olarak tanımlamıştı. Yaklaşık 8000 hektar büyüklüğündeki alanda bugüne kadar yapılan çeşitli çalışmalarda 205 kuş türünün yaşadığı belirlenmiş. Alandaki ünlü kuş türleriyse tepeli pelikan, pembe kanatlı flamingo, yalı çapkını ve siyah leylek… Yalı çapkını 2005 yılında İzmir’de yapılan üniversite olimpiyatlarının da (Universiade 2005) maskotuydu.

Peki, kuşların göç yolu üzerinde ve kuş gözlemcileri için önemli bir çalışma alanı olan, yılda 50 000’nin kuşun gelip geçtiği, 205 kuş türünün yaşadığı ülkemizin bu önemli sulak alanı neden kuruyor? Nedeni kuraklık değil, iki kamu kurumunun arasında olduğu iddia edilen bir anlaşmazlık.Kuş cennetini yaşatmak için akademik yaşamının 36 yılını veren Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Sıkı’nın Egeli Gazete ’ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ile yaptığı; alana tatlı su sağlanmasıyla ilgili protokolü iptal etmiş. Bu nedenle bölgeye su kuşları için yaşamsal bir öneme sahip tatlı su verilemiyor. Oysa yıllardır bölgenin tatlı su gereksiniminin sağlanması için İzmirli doğa savaşçıları mücadele ediliyor.

DSİ bölgenin tatlı su gereksinimini karşılamak için iki adet pompa istasyonu yapmıştı. Bu pompaların bakım masrafları ise Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanıyordu. Ancak yine Prof. Dr. Sıkı’nın Egeli Gazete ‘ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Haziran ayında bu protokol Doğa Koruma ve Milli Parklar IV. Bölge Müdürlüğü tarafından feshedilmiş. DSİ şimdi alana tatlı su vermiyor. Bu nedenle kuş cennetinin özellikle sazlıklar ve uçak tavası bölümü tamamen kurumuş ve tuzla kaplanmış. Bölgedeki kuşlar ise zor durumda. Su krizi kısa bir süre içinde çözülemezse kuş cenneti yok olacak.

Kuş Cenneti tek örnek değil

Aslında Kuş Cenneti’nde yaşananlar korana günlerinde İzmir’de çevre ve doğal yaşama yapılan tek saldırı değil. Çeşme turizm projesi, Selçuk Meryem Ana Parkı’nın sit derecesinin değiştirilerek imara açılması, Tarihi Elektrik Fabrikası’nın kültür merkezi olarak değerlendirilmek üzere ihaleyi kazandığı halde Büyükşehir Belediyesine verilmemesi, belki de kentin tek yeşil alanı olarak kalan İnciraltı bölgesinin tarım arazi statüsünden çıkarılarak; son olarak geçen hafta kentin merkezi Alsancak’ta Tariş’e ait arazilerin mahkeme kararına rağmen tekrar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararı ile imara açılmak istenmeleri… 

Tabii bir de Karşıyaka Mavişehir’de kent planlarında rekreasyon alanı olarak işaretlenen bir alanın TOKİ tarafından ünlü bir inşaat firmasına devredilmesi ve imar planının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından konut ve ticaret alanına dönüştürülmesi var. Tüm bunlar son 5-6 ay içinde gündeme geldi. Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek meslek odalarının, çevre örgütlerinin toplantı ve eylemlerinin adeta yasaklandığı bir dönemde kentin tüm doğal ve çevresel kaynakları yağmalanıyor.

Peki, Kuş Cenneti’ne tatlı su verilmemesi, adeta oradaki kuşların ölüme veya göçe zorlanmasının altında yatan neden ne olabilir? Neden DSİ’nin bölgeye su sağlamasıyla ilgili 30 yıldan fazladır iki kamu kurumu arasında işleyen bir protokol bugün bozuldu? Yukarıda son bir yıl içinde yaşanan örneklere bakarak birkaç yıl içinde bölgede Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeni imar planları hazırlanırsa hiç şaşırmayalım.

Selçuk’ta, Çeşme’de, Karşıyaka-Mavişehir’de öyle yapmadılar mı; halen de yapmıyorlar mı? Fakat umutsuzluğa kapılmayalım; az da olsa umut verici haberlerde var İzmir’den… Geçen hafta Güzelbahçe’de tarım arazilerinin içine go-kart pisti yapılmasının önünü açan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planının mahkeme yürütmesini durdurdu. Bunu önceden tahmin eden bakanlık ikinci bir plan yaptı. Onunla ilgili Güzelbahçelilerin açtığı yeni dava süreci de devam ediyor.

Her zorluğa rağmen mücadeleye devam… Çünkü biz doğadan yanayız. Ülkemizin çevresel ve doğal kaynaklarını korumak için çabalıyoruz.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Son buzul erimeden…

Yukarıdaki başlık Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın iklim değişikliğini ve çözüm önerilerini tüm boyutlarıyla anlattığı araştırma-inceleme kitabına ait. Geçtiğimiz hafta Nature’da yer alan bir makale ise bu başlığı ve kitabın içinde anlatılanların artık bir kriz haline geldiğini ispatlıyor.

Kısaca açıklamak gerekirse;  Arktik buzu, yani Dünya’nın kuzeyini kaplayan Kuzey Buz Denizi üzerindeki buz, yaz ayları boyunca eriyerek eylül ayında o yıl için kapladığı en küçük alana düşer. Bu durum yıldan yıla tekrarlanan bir döngüdür. Fakat 1970’li yıllardan bu yana bu erime her geçen yıl daha arttı ve eriyen buzlar takip eden kış mevsiminde de geri dönmedi. Nature’deki yazıya göre Kuzey Kutbu’nda bu yılda yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte buzullardaki bu maksimum erime noktası da geçildi ve tüm Arktik bölgesi için 2012 yazından sonra en büyük erime bu yıl gerçekleşti.  

2020 yılı Eylül ayı erime açısından ikinci kötü Eylül oldu.  Nature’deki makaleye göre bölgenin ortası, en geniş, en fazla buzla kaplı ve en soğuk yeri olan Merkezi Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzu en düşük yüzölçümüne geriledi ve bu yıl rekor erime yaşandı. 2020 yazının sonunda Kuzey Kutbu’ndaki deniz buzu, 40 yılı aşkın uydu ölçümlerine göre ikinci en düşük boyutunda. 15 Eylül’de buz, yıllık yaz miktarının en düşük seviyesindeydi ve sadece 3,74 milyon kilometre karelik Arktik sularını kaplıyordu.  Oysa daha önce sadece bir yıl; o da 2012 yılı içinde en düşük Arktik deniz buzu örtüsü 4 milyon kilometre karenin altına düşmüştü.

Bu yılki nisan-ağustos sıcaklıkları 130 yılın ortalamasından 2° C daha fazla 

Küresel sıcaklıklar yükseldikçe, ona paralel olarak Eylül ayı Arktik deniz buzu boyutu 1979’dan bu yana her on yılda bir ortalama olarak % 13,4 oranında küçülüyor. Geride kalan buz ise bir önceki yıldan daha ince ve daha kırılgan olduğundan bir sonraki yıl daha kolay eriyor. Sonuçta buzullardaki kayıp her geçen yıl artan sıcaklıklarla beraber daha da artıyor.  Bu yıl Nisan-Ağustos sıcaklıkları 1981-2010 ortalamasından 2° C daha fazla oldu. Bu nedenle Arktik bölgesindeki buz kaybı daha büyük boyutta gerçekleşti.

Kutuplardaki buzulların erimesinin yıkıcı sonuçları var. En önemli sonucu deniz seviyelerindeki meydana gelen yükselmeler. İklim değişikliği kontrol edilemezse bu gidişle tüm buzullar 100-150 yıllık bir süre içinde eriyecek ve denizler ortalama olarak 80 metre civarında yükselecek. Peki, ülkemiz için bu ne anlama geliyor?

Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın kitabına geri dönersek; denizler 80 metre yükseldiğinde İstanbul ve İzmir’in önemli bir bölümü sular altında kalırken Nazilli ise artık deniz kenarı bir ilçe olacak… Daha kısa süre içinde deniz seviyesinin bu denli yükselmesi beklenmiyor ama unutmayalım deniz seviyesinde her bir metrelik yükselme denizin kumsaldan 100 metre içeriye kadar bir kara bölümünü sular altında bırakıyor. Bu da önemli sayıda yerleşimin ve alt yapının yakın bir gelecekte sular altında kalabileceği anlamına geliyor.

Bu durum ülkemizde özellikle Karadeniz ve Ege bölgelerinde önemli ölçüde sahil bölgelerine yapılmış alt yapı ve sanayinin deniz suları altında kalabileceği anlamına geliyor.  Ayrıca buzulların erimesi özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde akarsuları da olumsuz etkiliyor. Bu erime deniz suyu sıcaklıklarında da ani değişimlere yol açtığından başta Meksika Körfezi‘nden başlayıp Kuzey Avrupa sahillerine kadar uzanan Gulf Stream akıntısı olmak üzere sıcak su akıntılarının gücünü de düşürüyor.

Vakit kalmadı

Buzulların erimesinin bir diğer sonucu ise kutup ayılarının durumu… Televizyonlara da yansıdığı için toplumda en çok bilinen küresel iklim değişimi sonuçlarından biri; kutup ayılarının dramı. Eriyen buzullar onların ana beslenme alanlarına ulaşmasını engelliyor. Bu nedenle her sene daha az yağ biriktirebiliyorlar; vücutlarında. Sonuçta beslenme yetersizliği nedeniyle kış uykusundan her geçen yıl daha az kutup ayısı uyanabiliyor…

Aslında kutup ayılarının neslinin küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak yıldan yıla azalması artık sıranın insana geldiğinin de bir göstergesi Çözüm için vaktimiz kalmadı. Yaşadığımız korana günleri ise çözümün çok basit ve bize bağlı olduğunu bir kez daha çok açık olarak gösterdi.  Nisan ve mayıs aylarındaki iki aylık dönemde fosil yakıt tüketiminin düşmesi sera gazı emisyonlarını da düşürdü. Gerçi sadece iki aylık bir dönemi kapsadığı için bu düşüş; küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmadı ama bize kararlı ve sürekli olarak fosil yakıt kullanımını terk etmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlattı.

Bu konuda adım atan ülkeler de var. İskandinav ülkeleri uzun bir süreden bu yana fosil yakıt kullanımını terk etmeye dönük politikalar uyguluyor.. Şimdi de Almanya nükleer santrallerden sonra kömürlü termik santralleri de kapatma kararı aldı. Alman meclisi temmuz ayında aldığı bir kararla 2038 yılına kadar kömürlü termik santralleri kapatmayı kararlaştırdı. Biz ise hala kömürlü termik santral yapma uğraşı içindeyiz; hatta Avrupa ülkelerinin kapatıp; söktüğü termik santralleri ülkemize getirip; kurmaktan da vazgeçmiyoruz…

Zengin Batı ülkeleri piyasaya çıkması beklenen Covid-19 aşılarının 2021 üretim kapasitesinin dünya nüfusunun sadece %13’üne sahip olmalarına karşın % 51’ini satın aldılar; bu durum tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 6 milyarı aşkın insanın en azından 2021 yılında aşıya ulaşamaması anlamına geliyor. Para belki bir an önce salgından kurtulmalarını sağlayabilir. Fakat unutmayalım; bu gidişle yaşadığımız korana günleri değil ama küresel iklim krizi dünyanın sonunu getirecek. Dünyanın zengin ülkelerinin para ile bu işten kurtulması mümkün değil. Çözüm için başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının bütün dünyada terk edilmesi gerekiyor; sadece birkaç ülke de değil. 

Tabii eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve bugünkü iklim krizinden sorumlu olanların bedelini ödemesi şartı ile…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Aşının piyasaya çıkmasıyla sorunlar bitiyor mu?

Basına yansıyan ve İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın bir açıklamasına dayandırılan son haberlere göre Faz-3 çalışmasına ulaşan ve yakın gelecek için umut veren aşıların seri üretimine geçilmesi halinde kullanıma sunulacak miktarın yüzde 51’i şimdiden satıldı. Hem de kimlere? Oxfam’ın açıklamasına göre aşı çalışmalarının son aşamasında bulunan AstraZeneca, Gamaleya/ Sputnik, Moderna, Pfizer ve Sinovac’ın 2021 yılı aşı üretim stokunun yüzde 51’ini, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 13’üne sahip olan zengin ülkeler parasını şimdiden ödeyerek satın aldı.

Buna göre 2021 yılı içinde geride kalan ve yoksul ülkelerde yaşayan yaklaşık 7 milyar insan sadece 2,5 milyar doz aşıyla yetinecek. Tabii parasını ödeyebilirlerse…  Çünkü bir doz aşının 20-30 Euro fiyat ile pazarlanabileceği tahmin ediliyor.

Bu firmalardan dünyada insan deneylerine ilk kez başlayan ve klinik deneylerde diğerlerine göre daha önde olan ABD’li ilaç şirketi Moderna’nın aşısının 2021 yılı için tüm satışını zengin ülkeler arasında paylaştırarak yaptığı biliniyor. Bu firmanın ürettiği aşının bir dozunu ABD’de 12-16 dolar, diğer ülkelerde ise 35 dolara satışa çıkması bekleniyor. Moderna sadece yıllık 475 milyon kişiye yetecek kadar üretim kapasitesine sahip…

Diğer yandan AstraZeneca’nın da öncelikle Avrupa Birliği (AB) ülkelerine aşısını pazarlayacağı ve bunun için de AB ülkeleriyle ön antlaşmalar da yaptığı kamuoyuna yansıdı.  Bilindiği gibi son aşamaya gelen bu beş firmanın yıllık toplam aşı üretim kapasitesi yaklaşık 6 milyar doz… Bu miktarın nasıl paylaşılabileceği ülkeler arasında tartışılırken zengin batı ülkeleri bu miktarın yarısından fazlasına, üstelik dünya nüfusunun sadece %13’üne sahipken adeta el koydular. Öyle anlaşılıyor ki bu ülkeler üretilen aşının belli aralıklarla her kişi için 2-3 defa yapılmak zorunda kalınabileceğini de düşünüyor olsalar gerek. Yani bağışıklık için iki doz aşı gerekmesi halinde, dünya nüfusunun %87’sini oluşturan ve tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 7 milyar insandan sadece bir milyarı aşılanabilecek. Sonuç olarak, Oxfam’a göre ‘Bu beş aşının başarılı olacağı düşünülürse, dünyanın üçte ikisi (%61) en azından 2022’ye kadar tek doz aşıya bile ulaşamayacak.’

Faz3 çalışmaları salgının kontrolden çıktığı ülkelerde yapılıyor

Peki, ülkemizde durum ne? Çin Sinovac tarafından geliştirilen aşının Faz-3 çalışmalarının ülkemizdeki bölümü, deneklerin katılımı geçen hafta başladı. Çalışmalar, ülkemizin yanı sıra firmanın verdiği bilgiye göre salgının tamamen kontrolden çıktığı Brezilya ve Endonezya’da sürdürülüyor. Bir Alman firması tarafından geliştirilen aşının Faz-3 çalışmaları ise bu hafta içinde başlayacak. Ülkemizin, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren kendi aşısını kendi yapan bir ülke olma durumundan başkasının geliştirdiği aşılara vatandaşlarını denek yaptırması durumuna düşürülmesi dramatiktir. Diğer bir dramatik nokta ise genelde Faz-3 çalışmalarının salgının kontrol altında olmadığı ülkelerde yapılmasıdır. Bu durumda ülkemiz en azından bu firmalar tarafından salgının kontrol altında alınamadığı bir ülke olarak kabul ediliyor.

Kamuoyuna yansıyan diğer bir konu ise Sağlık Bakanlığı’nın bu firmalara Türkiye’de Faz-3 çalışması için izin vermesinin ana nedeni, bu firmalar tarafından aşı satışında Türkiye’ye öncelik verilmesi beklentisi… Unutmayalım; Oxfam’ın raporuna göre en azından 2021 için dünya nüfusunun en az yüzde 61’i tek doz aşıya bile ulaşamayacak.

Oxfam sadece aşı geliştirme çalışmalarının arkasındaki gerçekleri ortaya dökmüyor. Örgüt 9 Eylül’de yayınladığı bir raporda da kapitalist sistemin pandemiyi nasıl fırsata çevirdiğini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Bu rapora göre dünyanın en büyük şirketlerinden 32’si Covid-19 salgını döneminde kârlarını artırmak için büyük oranda çalışanların sayısını ve haftalık ücretlerini düşürmeye dayalı yeni bir ekonomik model geliştirdiler. Bu şirketlerin büyük olasılıkla bu model sayesinde 2020’de kârlarını 109 milyar dolar daha arttırdıklarını göreceğiz yıl sonunda. Oysa pandemi nedeniyle dünyada şu ana kadar 500 milyona yakın insan yoksullaştı, 400 milyon insan ise işini kaybetti. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre 430 milyon küçük işletme çok zor durumda. Öte yandan salgının başlangıcından bugüne dünyanın 25 en zengin insanı servetlerini daha da büyüttüler. Oxfam Uluslararası İcra Direktörü Chema Vera bu durumu şöyle özetliyor:

Covid-19 birçokları için trajik, ancak ayrıcalıklı bir azınlık için iyi. Salgın nedeniyle yaşadığımız ekonomik kriz, hileli bir ekonomik model tarafından körüklendi. Dünyanın en büyük şirketleri, daha düşük ücretlerle işçileri çalıştırıyor ve onların yoksullaşması pahasına milyarlar kazanıyor. Büyüttükleri kârlarını küçük bir grup olan zengin ülkelerdeki hissedarlara ve milyarderlere dağıtıyor.”

Chema Vera’nın ‘hileli bir ekonomik sistem’ olarak nitelendirdiği sistem kapitalist sistemin bizzat kendisi. Pandemiden sonra ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ demiştik. Fakat görüyoruz ki kapitalist sistem kendi neden olduğu pandemiden bile, üstelik karını artırarak, çıkış yollarını buluyor. Çalışanlar, emeği ile geçinenler bizzat o sistemin neden olduğu pandemi nedeniyle işini ve aşını kaybederken, açlığa mahkûm olurken dünyanın en büyük şirketleri milyar dolarlarına yeni milyar dolarlar ekliyor. Üstelik ülkemizin de içinde bulunduğu birçok ülkede; bu dönemde bile doğal kaynakları sömürmeyi de unutmuyorlar.

Kazdağları’ndaki altın madeni girişimleri aysbergin su üstündeki bir parçası sadece… Bunu yaparken kendi yaşamlarını garantiye almayı da unutmuyorlar. Daha şimdiden 2021 yılı içinde üretilecek Covid-19 aşılarının yüzde 51’ine el koyuyorlar; tamamı yoksul ülkelerde yaşayan ve dünya nüfusunun 2/3’sini oluşturan 6 milyara yakın insanı kaderine terk ederek…

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi günlerinde okullar ne zaman açılmalı?

Sanırım Ağustos ayının ilk günleriydi. Bir akşam aniden Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 31 Ağustos’ta okulların açılacağı ilan edildi. Üstelik o güne kadar 31 Ağustos’ta açılacağı iddia edilen okulların hangi koşullarda açılabileceğini ve sağlık risklerinin ne olduğunun toplum önünde tartışmaya bile açılmamıştı. Zaten konu tartışılsa sağlık riskleri nedeniyle 31 Ağustos’ta okulların açılamayacağı net olarak ortaya çıkardı. Sonuç olarak bu tartışma hiç açılmadı ama okullarında açılması 31 Ağustos’tan 21 Eylül’e ertelendi.

Ertelemeye rağmen bu geleceğimizi ilgilendiren önemli konu toplum önünde yine tüm boyutlarıyla tartışılmadı. Şimdi de yapılan açıklamalardan 21 Eylül’deki açılışın da çok sınırlı tutulacağı ve tüm sorumluluğun öğrenci velilerine bırakılacağı anlaşılıyor.

Oysa önümüzde Covid-19 salgınını bizden çok daha iyi kontrol altına alıp ek önlemlerle, sınırlı olarak okullarını tekrar eğitime açan ülkelerin örnekleri var. Bu ülkelerin ortak noktası salgını kontrol altına almış olmaları ve sınıflardaki öğrenci sayısını azaltarak eğitime başlamaları…

İngiltere kümeli eğitim modelini seçti. Öğrenciler sınıflarda küçük kümeler halinde eğitim görecek. Her küme farklı saatlerde okula gelecek, ayrı yerlerde yemeğini yiyecek. İtalya sınıf mevcutlarını azaltırken, tek kişilik sıralara geçti. Eğitime bugün başlıyor. İtalya gibi komşumuz Yunanistan da bugün sayıca azaltılmış sınıflarda eğitime başlıyor. Fransa’da ise ilk ve ortaokullar açıldı. Liseler de bugün açılıyor. Bu ülke hibrit eğitim metodunu seçti. Yani bazı dersler okulda ve sayıca azaltılmış sınıflarda yapılırken bazı dersler ise internet üzerinden canlı olarak sürdürülecek.

İspanya sınıf büyüklüklerinin en fazla yirmi kişi olma kuralını getirirken, İsrail ise mevsimsel avantajını kullanarak sınıfların sürekli pencerelerinin açık olma zorunluluğunu koydu. En önce yüz yüze eğitimi başlatan ülkelerden olan Almanya’da sınıf mevcutları azaltılırken öğrencilere maske kullanımı ve fiziksel mesafeye uyum konusunda sıkı bir eğitim verildi. Öğrenci grupları değişik saatlerde okula geliyor. Okullar da her hafta yapılan kontrollerde tek bir test pozitifliği bile o okulun; hatta o bölgedeki tüm okulların kapatılmasına yol açabiliyor.

Tüm bu ülkelerdeki ortak noktası ise yüz yüze eğitim ile ilgili tüm sorumluluğun devlet tarafından üstlenilmesi… Oysa bizim ülkemizde salgın son bir aydır kontrolden çıkmış durumda ve MEB velilere imzalatmaya çalıştığı taahhütname ile çocuklarımızın karşılaşabilecekleri sağlıkları ile ilgili risklerin sorumluluğunu onların velilerinin üzerine bırakmaya çalışıyor.

Ülkemizdeki Covid-19 salgını ağustos ayının başından bu yana şiddetleniyor. Eylül ayının başından bu yana ise ülkemizde artık salgının kontrolden çıktığı tüm çevrelerce kabul edilen bir gerçek haline geldi. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük rakamlara göre bile yeni tanı alan vaka sayıları düzenli olarak artıyor. Buna karşılık günlük iyileşen hasta sayıları yeni vaka sayısının sürekli gerisinde kalıyor. Sonuçta aktif vaka sayımız sürekli artıyor. Yaz ayları başında onbinlere kadar düşen aktif vaka sayımız bugünlerde 24 binlere ulaştı.

31 Ağustos’a açılmayan okul, 21 Eylül’de niye açılıyor?

Ayrıca başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) olmak üzere çeşitli meslek örgütleri ve bilim insanları açıklanan rakamların gerçeği yansıtmadığını, aktif vaka sayısının çok daha fazla olduğunun altını çiziyorlar. Bu durumda MEB’in okulların 31 Ağustos’taki açılma kararını erteleme nedeni, daha da güçlenerek 21 Eylül için de devam ediyor. Üstelik Covid-19 salgını için tüm dünyada bilinen bir gerçek de var: SARS-CoV-2 virüsü çocukların da Covid- 19’a yakalanmasına neden oluyor. Ayrıca çocuklar ev ve çevrelerindeki yetişkinlere virüsü taşıyıp bulaştırabiliyor.

Gözden kaçan diğer bir konu ise okulların mevcut fiziki koşulları ve nasıl dezenfekte edilebileceği konusu. Yüz yüze eğitimi başlatan tüm ülkeler yaz sezonu içinde okullardaki fiziki koşulları küçük öğrenci grupları için hazırlarken ülkemizde ise özellikle MEB bağlı devlet okullarında bu hazırlık yapılmadı. Özel okullar ise bu hazırlığı kısmen yaptı ve bunu reklam kampanyalarında abartılı bir şekilde kullanmaya başladı.

Salgın koşullarına uygun ortam hazırladığı iddia edilen bu okullara eğitim izni verilmesiyse eğitim sistemimizde var olan eşitsizliklerin daha derinleşmesine yol açacak. Özel okullarda yüz yüze eğitime geçen bu çocuklarla internet üzerinden eğitimle yetinmek zorunda kalan çocukların aynı sınav sistemine tabii olması velileri düşündürüyor. Adeta vahşi kapitalizm velileri çocuklarını özel okullara yollamaya zorluyor. Dezenfeksiyon konusu ise hiç gündeme gelmedi ve tartışılmadı. Oysa çocukların az veya çok bulunacağı ortamların nasıl dezenfekte edileceği ve hangi kimyasalların, ne kadar sıklıkta kullanılacağı; bu işlemin hangi kurum tarafından yapılacağı önemli bir konu… Çünkü hepimizin çok iyi bildiği gibi çocuklar dezenfektan kimyasallara karşı yetişkinlerden çok daha fazla duyarlı…

Sonuç olarak milyonlarca veli ve öğrenci okullarda yüz yüze eğitime ara verildiği 18 Mart tarihinden bu yana zor durumda. Çok sayıda aile internet üzerinden yapılan eğitimi çocuklarına takip ettirecek bilgisayar, internet bağlantısı gibi alt yapıdan yoksun. Bu nedenle ev içi ortamlarda veli ile öğrenci arasındaki gerginlik arttı, bazı bölgelerimizde ise özellikle kız öğrencilerin eğitimden koparılarak ev işlerine yöneltildiği biliniyor.

Üstelik uzaktan eğitim hiçbir zaman yüz yüze eğitimin yerini tutmayacağı da bir gerçek. Diğer taraftan salgın kontrol altına alınmadan geçilecek bir yüz yüze eğitimin ise toplum ve insan sağlığı açısından bir risk oluşturduğu, böyle bir durumda günlük vaka sayılarının inanılmaz boyutlarda artacağı da biliniyor. Salgının kontrol altında olduğu ve okullarda bilinen tüm önlemleri alarak geçtiğimiz haftalarda yüz yüze eğitime geçen İspanya’da 11 Eylül tarihi itibarıyla günlük yeni vaka sayısı rekor kırarak 12183’e ulaştı.

Salgının kontrolünü kaybeden ve okullarda koca bir yaz mevsimi boyunca hiçbir alt yapı hazırlığı yapmayan ülkemizde yüz yüze eğitime geçtiğimiz anda karşılaşacağımız tablo bundan daha kötü olacaktır. Bu nedenle MEB tekrar erteleme kararı almaktansa çözümü bu açılışı anasınıfı ve birinci sınıflarla sınırlamakta buldu. Çok geciktiği gerçek çözümleri ise yine tartışmaktan kaçınıyor.

Çözüm için ilk adımda ülkemizde bir an önce salgın kesin olarak kontrol altına alınmalı. Salgın kontrol altına alınmadan okullar açılmamalı. Bu süre içinde çok geciktiğimiz okulların fiziki koşullarının geliştirilmesi, sınıf öğrenci sayılarının azaltılması, öğretmen sayılarının artırılması gibi önlemler alınmalı…

İçinde bulunduğumuz salgının kontrolden çıktığı bugünlerde açılacak okullar günlük yeni vaka sayılarını artırmaktan ve yeni acılara neden olmaktan öteye bir şeye yaramayacaktır.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İzmir’in yeni planlarında çevrenin adı yok!

Tam bir akıl tutulmasının yaşandığı günlerinden geçiyoruz. Bir taraftan Covid-19 salgınında birinci dalganın ikinci pikine doğru büyük bir hızla giderken diğer yandan ülkemizin tüm köşelerinde çevre talanı da büyük bir hızla sürdürülüyor.

Artan günlük yeni vaka ve aktif hasta sayılarına rağmen bir halk sağlığı sorunu olan ve bu nedenle de çözümü kamu eliyle olması gereken salgında tüm suç sokaktaki insanın omuzlarına bırakılıyor. Üstelik 1 Haziran’dan bu yana uygulanan ‘normalleşme politikaları’ hala umarsızca sürdürülüyor, düğünler haricinde toplu her türlü aktiviteye izin veriliyor, binlerce kişinin bir araya gelmesine adeta göz yumuluyor. Bunun son örneği ise hiç gereği yokken İzmir’de Enternasyonal Fuar’ın beş günlüğüne de olsa açılması…

Bunlar yetmezmiş gibi İzmir’de tarihi ve doğal sit alanlarına rant uğruna yapılan büyük bir saldırı var ve bu saldırı pandemi günlerinde de sürdürülüyor. Üstelik kentte çevre sorunlarını tartışmak ve kamuoyunu bilgilendirmek için yapılmak istenen toplantılar; diğer kentlerdekilere benzer bir şekilde engelleniyor. Çevrecilere, bilim insanlarına, akademisyenlere karşı sanki tüm toplumsal önlemler alınmış da bu toplantılar kalmışçasına bir tutum alınıyor. 

Ağustos ayının son haftasında Çevre ve Şehircilik İzmir İl Müdürlüğü’nün internet sayfasında askıya çıkarılan imar planları önümüzdeki beş yıl kentin nasıl ranta açılacağının bir belgesi gibi… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından askıya çıkarılan yeni plana göre kentte önümüzdeki beş yıl içinde 3130 hektar alan daha imara açılacak. Planla imara açılacak arazilerin bulunduğu yerlerin başında ise Çeşme, Urla, Selçuk gibi uzun bir dönemdir sermayenin gözünü diktiği ekonomik getirisi yüksek bölgeler yer alıyor.

İki seçenek arasında ‘çevreci plan’ elenmiş

Askıya çıkarılan planların ekleri incelendiği zaman şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşılıyor. Planı geliştirenler başlangıçta iki seçenek üzerinde çalışmışlar. Bu seçeneklere yakından baktığınızda yoğunluk artışı, düzensiz yapılaşma ve sanayileşme, yeşil doku yetersizliği, su kıtlığı gibi İzmir’in yaşadığı, gelecekte de yaşayacağı çevre sorunlarının farkında oldukları görülüyor.  Onun için de yeni planlama yaparken bu sorunların çözümü üzerinde de kafa yormuşlar ve sermaye tarafından kabul görmeyen ilk seçeneklerinde çevre odaklı bir yaklaşım önermişler. Bu önerilerinin arasında yeni yerleşim alanlarının açılmaması, imar sorunun mevcut imar adaları içinde çözülmesi, maki ve otsu bitkilerin olduğu alanların ağaçlandırılarak kentin yeşil dokusunun artırılması, kent ormanlarının yaratılması ve daha da önemlisi kıt su kaynaklarının korunması amacıyla Çeşme-Alaçatı ve Selçuk’ta yapılması planlanan golf sahalarından vazgeçilmesi önerileri var.

Ancak plan yapılırken nedense (!) ekonomik getiri getirmeyen bu öneriler rafa kaldırılmış ve ikinci grup önerilerin üzerinden planlar hazırlanmış. İkinci grup önerilerle “yetki, sınır vb. nedenlerle planlı alanları yetersiz olan yerleşmelerde, belirlenen yeni yatırım kararları doğrultusunda yeni sanayi, depolama ve kentsel gelişme alanlarına gereksinimi tespit ediliyor”  ve plan da bu önerilere göre hazırlanıyor…

Sonra plan yapılıyor: “Urla’nın batısında Gülbahçe’de İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün bulunduğu alan çevresinde genişlemesi desteklenecek ve  EXPO vb. organizasyonlar için İzmir İleri Teknoloji Enstitüsü’nün (İYTE) genişleme alanının kullanılacağı kabulüyle, Urla ilçesinde ve çevrede yeni kentsel gelişme alanları düzenlenecek.”

Bununla da yetinilmiyor; her tarafından para hırsı kokuları yükselen planda: “Selçuk-Pamucak Turizm Merkezi’nde turizm gelişmeleri hızlanacak, turizm ve golf yatırımları gerçekleşecek, bu gelişmelere bağlı olarak kent merkezinde ve turizm merkezi içinde ticari yaşam hareketlenecek, yerleşme yeni nüfus çekecek.”

Sit dereceleri niye düşürüldü? 

Şimdi daha iyi anladınız mı; geçtiğimiz aylarda bu bölgede sit derecelerinin düşürülmesinin nedenini? Bu kadar da doyurmuyor sermayeyi. Ayrıca, “Çeşme-Alaçatı çevresinde planlanmış olan turizm yatırımlarının bir bölümü plan dönemi içinde gerçekleşecek. Bu durum, yakın çevrede turizme koşut yeni gelişmeleri tetikleyecek.’

Kısaca tercümesi Çeşme, Urla ve Selçuk’ta yeni dev otel alanları, golf sahaları için imar alanları yaratılacak.

İzmir; su sıkıntısı çeken ülkemizin su fakiri kenti… Dev oteller, golf sahaları büyük oranda su tüketen işletmeler, özellikle de golf sahalarını yılın tümünde yeşil tutulabilmek için sürekli sulamak ve ilaçlamak gerekiyor. 100 hektarlık bir golf sahasında yıllık 1 milyon m³ su kullanılıyor. Bu miktar 15 bin kişilik bir kasabanın bir yıllık su gereksinimine karşılık geliyor.

İzmir için yeni hazırlanan imar planıyla golf sahalarının yapılmasının önünün açıldığı Çeşme ve Alaçatı ise su kaynakları açısından kentin en fakir bölgesi. Özellikle şu anda bile yaz aylarında bölge halkı içme ve kullanma suyu sıkıntısı çekiyor. Bölgenin su gereksinimini karşılayan ana kaynak olan Kutlu Aktaş Barajı’nın İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İZSU) son rakamlarına göre doluluk oranı sadece %23.54. İZSU’ya göre barajda kullanılabilir durumda sadece 3 766 000 m³ su kaldı. Diğer yandan golf sahalarında kullanılacak yoğun kimyasalların zaten bölgenin kıt olan yeraltı su kaynaklarını kirletmesi de işin başka bir boyutu…

İzmir’de önümüzdeki beş yıl içinde 3130 hektar alanı tüm bu çevresel talan ve krize rağmen ve sonuçlarını da bilerek imara açanların vicdanı rahat mı acaba…  Üstelik tüm bunlar yaşadığımız pandemi günlerinde acele ile yapılmak isteniyor. Çünkü pandemi bahane edilerek meslek odalarının, bilim insanlarının, çevrecilerin tüm karşı toplantılar engelleniyor. Her şeye rağmen İzmirliler kıt su kaynaklarına, ormanına, tarım alanlarına sahip çıkmalı. Yoksa yakın gelecekte sermayenin para hırsı nedeniyle onları çok kötü günler bekliyor. Rant için ellerinden alınmak istenen onların sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı…

Aslında, son yaşadıklarımız sorunun temelde bir sistem sorunu olduğunu bir kez daha ispatlıyor. 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı üreticileri ne yapmak istiyor?

Yaşadığımız pandemi günlerinde herkesin gözü kulağı aşı haberlerinde… Atılan normalleşme adımlarından sonra hemen hemen tüm ülkelerde yeniden günlük vaka sayılarında artış görülmesi, yaklaşan sonbahar aylarında beklenen ikinci dalga nedeniyle Covid-19’a karşı çeşitli ülkelerin ilaç firmaları tarafından geliştirilmeye çalışılan aşının önemi daha da arttı.

The New York Times’da yayınlanan bir habere göre dünya üzerinde 36 aşı insanlar üzerinde klinik denemeler aşamasında, 89 aşı ise henüz klinik öncesi geliştirilme döneminde… Bilindiği gibi ciddi aşı çalışmaları geçtiğimiz ocak ayında başlamıştı. Aşı geliştirilirken ilk aşama klinik öncesi dönem. Bu dönemde aşı laboratuvarda hücreler üzerinde test ediliyor ve ardından farelere verilip bağışıklık yanıtı oluşturup oluşturmadığına bakılıyor. Daha sonra klinik çalışmalar başlıyor. Bu aşamada az sayıda insanda aşının bağışıklık oluşturup oluşturmadığı izleniyor. İkinci aşamada daha fazla insana verilen aşının çeşitli yaş gruplarındaki farklı etkileri izleniyor. Son aşama olan faz 3 ise belki de en özellikli aşama. Bu aşamada binlerce kişiye uygulanan aşının etkinliği gözlemleniyor.

ABD’de kurulu saygın bir gıda ve ilaç kuruluşu olan FDA,Covid-19’a karşı geliştirilen bir aşının etkili olarak kabul edilebilmesi için aşılanan kişilerin en az % 50’sini virüse karşı koruması gerektiğinin altını çiziyor. Bu aşamaya ulaşabilen Almanya ve İngiltere’de kurulu az sayıdaki ilaç firması ve araştırma enstitüsü,virüsle karşılaşma şansı yüksek denek bulabilmek için harıl harıl salgını kontrol altına alamamış ülke arıyor. Rusya ve Çin gibi ülkeler ise bu faz çalışmasını adeta hiç yapmadan aşılarını piyasaya vermeye çalışıyor.Bilim insanları bir aşının güvenilir olarak geliştirilip kullanıma verilmesinin 2021 ilkbaharından önce imkansız olduğunu iddia ediyorlar.

İşte tam bu noktada bilim adamlarının bu öngörüsünü doğrularcasına geliştirdikleri aşılarda 3’üncü  faz aşamasına gelen bazı Avrupalı ilaç firmalarından ilginç bir adım geldi. 2021 yılbaşından önce ürettikleri aşıyı öncelikle Avrupa piyasasına vermeye hazırlanan bu firmalar Avrupa Komisyonu’ndan ‘hukuksal muafiyet’ istedi. Şirketlerin talebi, araştırma ve geliştirme sürecinin çok kısaldığını gerekçe göstererek Avrupa Birliği’nden aşılarından dolayı ileride doğabilecek tazminatlar ve hukuki sorumluluklardan muaf tutulmaları. Aşı üreticilerinin de içinde örgütlendiği Avrupa Farmasötik Dernekleri Federasyonu Avrupa Birliği üyesi ülkelere gönderdiği mektupta, özetle “Korona virüsü aşısının geliştirme ve yaygınlaştırma konusundaki hızı ve ölçeği, normalde kapsamlı klinik deneyler ve deneyim yoluyla elde edilebilecek yeteri kadar kanıt üretmeyi imkansız hale getiriyor. Bu durum kaçınılmaz riskleri beraberinde getirecek”  diyor. 

Riski kim üstlenecek?

Avrupa Komisyonu’ndan konuyla ilgili yapılan açıklamada ise hasta güvenliği korunurken, olabildiğince hızlı hareket edileceği belirtiliyor. Yani talebin kesin olarak ret edildiğine dair bir ifade yok. Avrupalı ünlü bir ilaç firmasının hekim ve halk sağlığı uzmanı da olan üst düzey yöneticilerinden biri de firmaların bu başvurusunu savunuyor:

“Bunun aşı fiyatları üzerine kaçınılmaz ve direkt etkisi var. Bu aşıların bir kısmı şimdiye kadar denenmemiş yöntemlerle hazırlanıyor. Ayrıca tarihte hiç bir aşı ya da tedavi bu kadar kısa zamanda geliştirilip bunca insanın üzerinde bu kadar kısa süre içinde uygulanmak zorunda kalınmadı. Burada bilinmeyen ve değerlendirilmesi güç bir risk olduğun kesin. Ancak bu riskin alternatifi aşıyı uygulayanları bir 10 yıl kadar izlemek, bu arada da Covid-19 kapma riskini kabul etmek… Sorun bilmediğimiz bu riski kollektif olarak hepimizin (hükümetler, firmalar, bireylerin) mi alacağı, yoksa tüm riski firmaların sırtlamasının mı isteneceği. Aşının hem çok kısa zamanda geliştirilip üretilip bunca insana uygulanmasını isteyip hem de olası tüm sonuçlarını firmalara yükleyeceksek, aşıyı istediğimiz gibi maliyetine ya da çok düşük kar oranıyla vermeleri olası değil. Bundan sonra olası istenmeyen sonuçların getireceği mali yükü de hesaba katmaları gerekecek. Olaya realistik ve çok yönlü bakmak gerekir. ABD bu seferlik firmalara hukuki muafiyet verdi, AB ne yapacak göreceğiz.”

Öte yandan Avrupa İlaç Ajansı’nın hasta temsilinden sorumlu üyesi Yannis Natsis, ‘Böyle bir karar, insanların aşıya güvenini azaltır’ diyor.

Ancak aşılar firmalar tarafından ülkelere maliyetine verilmiyor. Belli bir kar ekleniyor. Basına yansıyan haberler firmaların şimdiden doz başına üç eurodan yirmi euroya kadar uzanan fiyat aralıklarında ülkelerle pazarlık yaptığı ve birbirleriyle ‘piyasayı’ kapmak için kıyasıya rekabet içinde olduğunu gösteriyor. Ayrıca AB Komisyonu’nun aşı geliştirmek için çalışan bazı Avrupalı ilaç firmalarına ve araştırma enstitülerine mali destekte de bulunduğu biliniyor.

Üstelik piyasaya verilecek aşının ücretini kimin karşılayacağı bilinmiyor. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte çok sayıda ülkede aşı ücretlerinin ‘tüketiciler’ tarafından karşılanması bekleniyor. Tüm dünyayı saran pandemi nedeniyle işini, aşını,  sağlığını kaybeden milyonlar şimdi de güvenilirliğinden ve koruyuculuğundan üreticisinin bile tam olarak emin olmadığı Covid-19 aşısını ücret ödeyerek olmak durumunda…Önümüzdeki on yıl aşı ile ilgili bir yan etki ile karşılaşırsa, üreticisinden hesap sorma hakkı da baştan elinden alınmaya çalışılıyor.

İlaç firmasının üst düzey yöneticisin ifade ettiği gibi aceleyle geliştirilen aşının riski ya firma, hükümetler ve bireyler arasında paylaştırılacak ya da 2-3 yıldan önce piyasaya aşı verilmeyecek. Fakat yaşananlar erken üretim aşı için hükümetler tarafından ilaç firmalarının korunacağını; riskin tüm boyutlarıyla sokaktaki insanın omuzlarına bırakılacağını gösteriyor. Bir kez daha bu sistemin içinde kaybeden sokaklardaki insan oluyor…

Pandeminin ilk günlerinde salgın sonrası asla her şeyin eskisi gibi olmayacağını, dengelerin emekten yana değişeceğini düşünmüştük. Şimdilik yanılmışız; sistem kendinin doğa sömürüsü sonucu ortaya çıkan pandemiden şimdiye kadar yararlanmasını bildi. Aşıda hukuksal muafiyet tartışmaları da bunun küçük bir örneği sadece…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Aşı savaşlarında denek olmak

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) COVID-19 salgınını ‘pandemi’ olarak tanımladığı ilk günden bu yana tüm dünya elektron mikroskobunda bile çok zor görünen SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı geliştirilip geliştirilemediği haberleriyle yatıp kalkıyor. Aşı ile ilgili son açıklama hiç beklenmeyen bir ülkeden geldi. Hemen hemen bütün bilim çevreleri geliştirilecek bir aşının yılbaşından önce piyasaya verilemeyeceği konusunda fikir birliği içindeyken, Rusya aşıyı ürettiğini ve dağıtımını yapacağını iddia etti. WHO’nun de temkinli yaklaştığı açıklamadan kısa bir süre sonra Sputnik V adı verilen aşının faz 3 çalışmalarının henüz yapılmadığı ve uygun denekler arandığı ortaya çıktı.

Bir aşının geliştirilme aşamalarına kısaca bakacak olursak, yeni bir aşının laboratuvarda geliştirilmesinden sonra geçmesi gereken üç aşama daha var. Tüm bu aşı geliştirme aşamaları aylar ve hatta bazen yılları alabiliyor. İlk aşamada az sayıdaki gönüllü sağlıklı denek üzerinde aşının güvenli olup olmadığı ve insanlar üzerindeki olası yan etkileri araştırılıyor. Birinci aşamadan geçen aşı adayları ikinci faz çalışmasına alınıyor. Bu aşamada aşının bağışık tepkilerini uyandırmadaki etkinliği yüzden fazla denek üzerinde test ediliyor. Üçüncü faz çalışmasını kapsayan son aşamada işler biraz değişiyor. Aynı işlem 50 binden fazla denekle tekrarlanıyor. Yani aşı 50 binden fazla insana yapılıyor. Aşı yapılan 50 bine yakın deneğin normal yaşamlarında virüsle karşılaşması gerekiyor. Ancak o zaman aşının koruyuculuğu tam olarak anlaşılabiliyor.

Aşı geliştiren ülkeden denek aranan ülkeye

İşte tam bu nedenle Covid-19’a karşı en ciddi aşı çalışmalarını yapan, geliştirdikleri aşıları faz üç aşamasına kadar getiren ve bu aşamayı da tamamlayıp rakiplerinden önce piyasaya aşılarını vermeye çalışan başta İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin olmak üzere bazı ülkeler bu faz için salgını kontrol altına alamamış ülkelerden deneklere ulaşmaya çalışıyor. Konu ile ilgili geçen hafta içinde kamuoyuna yansıyan bazı haberler bizim için oldukça düşündürücüydü.

Almanya’da iki firmanın ortaklığıyla geliştirilen ve faz üç aşamasına kadar getirilen Covid-19 aşısı için ülkemizden denekler aranıyormuş. Kamuoyuna yansıyan haberlerden Rusya ve Çin’in de Almanya gibi Türkiye’de üçüncü faz çalışması yapmak istediği anlaşılıyor. Bu durum her şeyden önce bu ülkeler tarafından ülkemizde salgının kontrol altına alınamadığının düşünüldüğünü gösteriyor. Zaten Sağlık Bakanlığı’nın artık kamuoyunun önemli bir bölümüne güven vermeyen günlük yeni vaka açıklamaları, salgının kontrolünün yitirildiğini gösteriyor.

Diğer bir nokta ise ülkemizin zaman içinde aşı geliştiren ülkeler arasından başka ülkelerin geliştirdiği aşıların üçüncü faz aşaması için deneklerin arandığı ülke durumuna düşmesidir. Oysa 1928 yılında ülkemizde kurulan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü birçok aşıyı daha o dönemde ülkemiz koşullarında geliştirmiş ve üretmişti. 1931’de ağız yoluyla alınan BCG aşısını üreten Enstitü 1942’de tifüs, 1948’de boğmaca aşısı üretimine başlamış, o dönemin koşullarında dev adımlar atmıştı. Üretilen aşılar sadece ülkemizin ihtiyacını karşılamakla kalmamış, komşu ülkelere de ihraç edilmişti.

Fakat fibrinojen, albümin, gamma globülin üreten, aşı geliştirip üretimini yapan Enstitü 2011 yılında kapatılarak Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’na devredildi. Böylece ülkemizin aşı üretme kabiliyeti de yok edildi. Oysa Almanya’da 1891’de Robert Koch tarafından kurulan ve onun adını taşıyan, kurulduğu dönemde Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne de örnek olan enstitü halen çalışmaya devam ediyor.

Robert Koch Enstitüsü Almanya çapında sağlık çıktılarının izlenmesinden ve federal hükümete sağlık alanında çözüm önerileri sunmakla sorumlu. Üstelik bugünlerde Enstitü Almanya’nın Covid-19’a karşı sürdürdüğü mücadelenin ana merkezi. Alman hükümeti enstitünün salgınla mücadelede önerilerini eksiksiz uyguluyor. Robert Koch Enstitüsü aşı çalışmalarında da öncü bir rol üstlenmiş durumda… Enstitü’nün Covid-19’a karşı önerilerini bugün sadece Alman Federal Hükümeti değil, tüm dünya izliyor ve uyguluyor.

Geldiğimiz nokta her açıdan dramatiktir. Birçok ülke ülkemizde salgının kontrolünün yitirildiğini düşünmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı kafa karıştırıcı ve yetersiz günlük veriler bile ağustos ayının başından bu yana aktif vaka sayısının arttığını göstermektedir. Bu nedenle uyguladıkları seyahat kısıtlamalarının yanı sıra,  aşı geliştiren ve geliştirdikleri aşılar için faz üç çalışması aşamasına gelen ülkeler ülkemizde insanların her gün virüsle karşılaşma şansının yüksek olduğunu düşünerek, denekler aramaya başlamıştır. Diğer yandan 2010’lu yıllara kadar kendi aşısını geliştirebilen laboratuvar ve bilim insanı varlığına sahip köklü bir kurumumuz; Hıfzıssıhha Enstitümüz yok edilmiş ve ülkemiz insanı bugün Covid-19 pandemisinin tek çıkış yolu olarak görülen aşı için başka ülkelerin çalışmalarının sonucunu gözler duruma düşürülmüştür.  

WHO Genel Direktörü Tedros Adhonom Ghebreyesus kamuoyuna yaptığı son açıklamada dünya genelinde bildirilmiş 22 milyon Covid-19 vakası ve 780.000 ölüm olduğunu belirtiyor. Açıklamasında aşı çalışmaları için umutlu konuşmakla birlikte bu çalışmaların başarısının bir garantisinin de olmadığının altını çiziyor. O nedenle WHO Genel Direktörü açılım politikaları belirlenirken ekonominin yanı sıra pandemi koşullarının da düşünülmesi gerektiğini söylüyor. WHO’ya göre en kötü olasılıkla bu pandemi 2021’in sonunda ortadan kalkacak. Peki, ondan sonra ne yapacağız? Hiçbir şey olmamış gibi yola devam mı edeceğiz? Yoksa artık bundan sonra sık sık karşılaşabileceğimiz yeni salgınlara hazırlıklı olabilmek için başta hıfzıssıhha enstitümüzü yeniden kurmak ve Robert Koch Enstitüsü gibi tüm dünya da saygın bir yere getirme hedefi olmak üzere sağlık sistemimizi yeniden ayağa kaldırmak için çaba mı göstereceğiz?

Seçim bizim…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türk Toraks Derneği uyarıyor: Hasta sayısında ciddi artış var

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) yaptığı son basın açıklamasından hemen sonra Türk Toraks Derneği’nden de uyarıcı bir açıklama geldi. Dernek, tüm ülkeye dağılmış Göğüs Hastalıkları Uzmanı üyelerinin verdiği bilgilere dayanarak ülke genelinde Covid-19 tanısı alan, hastaneye yatan, yoğun bakım tedavisi gerektiren hasta sayısında ciddi bir artış olduğunun altını çiziyor ve bu bilgiler doğrultusunda salgının kontrolünün kaybedildiğine dikkat çekiyor. Derneğe göre birinci dalganın ikinci pikine doğru hızla ilerliyoruz.

Açıklamada HASUDER gibi 1 Haziran’da atılan normalleşme adımlarına vurgu yapılıyor:

Haziran ayı başı itibariyle ekonomik gerekçelerle başlatılan normalleşme süreciyle birlikte düğün, sınav, toplu taşıma, toplu ibadet, turistik seyahat gibi fiziksel mesafeyi ortadan kaldıran etkinlikler olağan kılındı ve pandemi ile mücadele bireysel sorumluluğa bırakıldı’.  

Normalleşme ile birlikte yapılan hatalar ise şöyle özetleniyor:

Eş zamanlı olarak hastanedeki pandemi servisleri azaltılmış, bazı hastaneler pandemi hastanesi olmaktan çıkarılmıştır. Bilimsel olarak PCR testinin hastaların sadece %40’ını saptayabildiği bilindiğinden, resmi rakamlara yansıyan hastalık ve ölüm sayılarının var olanın yarısından azı olduğu düşünülmektedir. Bu testin bile uygulanma şartları daraltılmış, hastalığı yayma olasılığı olan bireylere bile belirtisi yoksa test yapılmama kararı alınmıştır.

Bu uygulama ile yakınması olmayan, teması nedeniyle enfeksiyon riski yüksek olan kişiler arasından yeni hasta bulma şansı yitirilmiştir. Haziran ve Temmuz aylarında hasta sayıları artmış, ancak hasta yatırma kriterleri değiştirilince Covid-19 ile ilgili sayıların Sağlık Bakanlığı’nca günlük olarak paylaşıldığı “turkuaz panoya” yansımamıştır. Artan hasta sayısı konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilmeyen vatandaşlar, pandeminin ciddiyetini kavrayamamış ve bir kısmı ise sürecin bu denli uzamasını neden gösterip süreci inkâr mekanizması geliştirmişlerdir. “

Sonuç olarak Türk Toraks Derneği gelinen noktayı şöyle özetliyor:

  • Hastane ve yoğun bakım yatak kapasiteleri, son zamanlarda artan hasta sayısını karşılayamıyor,
  • Artan hastalık yükü konusunda kamu yöneticileri kamuoyuna yeterli bilgilendirme yapmıyor,
  • Tedavideki ilaç protokollerinde hâlâ hidrosiklorokin bulunması güncel literatür ile uyumlu değil. Son dönemde bazı illerimizde güncel tedavi rehberinde önerilen favipiravir dâhil, ilaç bulmakta sıkıntı yaşandığı bilgileri tarafımıza ulaşıyor,
  • Covid-19 çoklu organ hastalığı iken birçok hastanede sadece göğüs hastalığı uzmanları tek sorumlu hekim olarak kabul ediliyor, bu da ilgili hekimlerin insanüstü iş yüküne maruz kalmasına yol açıyor,
  • Sağlık çalışanlarında tükenmişlik izleniyor, son 1 haftada çok sayıda Göğüs Hastalıkları hekimi Alanya, Batman, Manisa başta olmak üzere, istifaları vermekte, emekliliklerini istemekte,
  • Sağlık çalışanları Covid-19 olmaya ve yaşamlarını kaybetmeğe devam ediyor. Covid-19, sağlık çalışanları için halen meslek hastalığı olarak kabul edilmedi,
  • Hekimler, canlarını hiçe sayarak pandemi mücadelesini sürdürürken, “Tıbbi hizmetlerin kötü uygulanmasından doğan sorumluluk” kanun teklifi verilmiştir. Teklif hekimler için ağır para ve hapis cezası içermektedir. Pandemi nedeniyle canı pahasına çalışan hekimlere böyle bir yasanın reva görülmesi ayrıca umutsuzluk ve haksızlığa uğrama duygusuna yol açıyor.

Türk Toraks Derneği, çözüm önerilerini de sunuyor. Derneğin önerileri şöyle;

  • Test sayısı artırılmalı,
  • Pandemi ile mücadele bireylere bırakılmamalı,
  • Pandemi hastane planlaması tüm paydaşları içermeli,
  • Favipravir gibi tedavide önemi olan ilaçlara ulaşım problemi çözülmeli,
  • Covid-19 sağlık çalışanı için meslek hastalığı kabul edilmeli, hastalık ve ölüm durumlarına özgü hak artırıcı düzenlemeler yapılmalı,
  • Kamu pandemi yönetimi şeffaf ve gerçekçi veriler sunmalı ve yaşamını bu mücadeleye adamış hekimlerin görüşleri alınmalı, 
  • “Tıbbi hizmetlerin kötü uygulanmasından doğan sorumluluk” kanun teklifi geri çekilmeli ve hekimlerin çalışma koşullarını iyileştirme çalışmalarına ağırlık verilmeli,
  • Bütün epidemiyolojik veriler sağlık çalışanları ve kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Türk Toraks Derneği HASUDER’e benzer şekilde tespit ettiği yanlışları düzeltme önerilerini de yapıcı bir şekilde kamuoyu ile böyle paylaşıyor. Dernek ünlü tıp dergisi Lancet’in 15 Ağustos’ta yayınlanan 10249. sayısı için de ayrıca bir mektup gönderdi. Dernek adına Hasan Bayram, Nurdan Köktürk, Osman Elbek, Oğuz Kılınç, Abdullah Sayıner ve Elif Dağlı tarafından hazırlanan mektupta Türkiye’de yayınlanan vaka ve ölüm sayıları konusundaki çelişkilere vurgu yapılıyor ve salgın hakkında yapılmak istenen bilimsel çalışmalara Sağlık Bakanlığı tarafından izin verilmemesi nedeniyle derneğin endişeleri dile getiriliyor. Oysa Türkiye’de bağımsız bilimsel araştırmalar uluslararası düzenlemelere uygun olarak yerel etik kurul onayıyla yapılabilmekte ve Anayasa güvencesi altında… Dernek mektubunun sonuç bölümünde Sağlık Bakanlığı’nı Covid-19 salgını konusunda yapılacak bilimsel araştırmalara getirdiği kısıtlamaları kaldırmaya ve TC Anayasası’nın “herkes bilim ve sanatı özgürce öğrenebilir ve bu alanlarda öğretme, açıklama, yayma ve araştırma hakkına sahiptir” maddesine uygun davranmaya davet ediyor.

Türk Toraks Derneği ve HASUDER’in üyeleri de ülkemizde salgının başlangıcından bu yana canları pahasına insanlarımızı korumak ve iyileştirmek için mücadele ediyorlar.  Gerek halk sağlığı uzmanlarının gerekse göğüs hastalıkları uzmanlarının iki köklü derneğinin iyi niyetli uyarıları Sağlık Bakanlığı tarafından bir an önce dikkate alınmalı. Yoksa bu gidişle kayıplarımız daha da büyüyecek. Özellikle her iki derneğin de vurguladığı gibi Sağlık Bakanlığı bir halk sağlığı sorunu olan pandemi ile mücadelenin bireylere bırakılmaması ve kamu eli ile yapılması gerekliliği bir an önce tekrar hatırlayarak iki derneğin hatırlattığı toplumsal önlemlere bir an önce geri dönmeli…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

‘Halkın sağlığından kaygılıyız’

Yukarıdaki cümle, ülkemizdeki halk sağlığı uzmanı hekimlerin meslek örgütü olan Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) 6 Ağustos tarihinde yaptığı basın açıklamasının giriş cümlesi… Son yaşadığımız pandemi günlerinde günlük rapor ve açıklamalarıyla kamuoyunu doğru bilgilendirme mücadelesi yapan, üyelerinin hemen hemen tamamı ülkemizin dört bir köşesinde salgına karşı yaşamlarını ortaya koyarak mücadele eden dernek, bugün gelinen noktayı yaptığı basın açıklaması ile ‘zor günler’ olarak niteliyor ve halkın sağlığından kaygılı olduğunun altını çiziyor.

Peki, mayıs ayı içinde salgını kontrol altına alınması bakımından oldukça umutlu olan HASUDER  yönetimi bugün halkın sağlığı için neden kaygılı? Dernek açıklamasında buna ‘ 11 Mayıs’ta başlayan ve 1 Haziran itibari ile her sektörde yaşanan açılımlar ile yeniden normalleşme sürecinin iyi yürütülememesinin neden olduğunun’ altını çiziyor. Açılım sürecinde minik adımlarla yürünmesi gerekirken ve HASUDER’e göre epidemiyolojik kanıtlara bakıp gerekirse bir adım geri atıp sonra tekrar ilerlemeye devam edilecekken bu yapılmadı ve halen de yapılmıyor. Bu nedenle de günlük yeni vaka sayıları artışa geçti. Derneğin altını çizdiği diğer bir konuysa yeni açılım sürecinin topluma iyi anlatılmaması ve bu dönemin eskisi gibi olamayacağının vurgulanmaması…

Bünyesinde ülkemizdeki tüm halk sağlığı akademisyenlerini de barındıran HASUDER’in açıklamasından da anlaşıldığı gibi pandeminin başlangıcından bu yana başta sağlık örgütü olmak üzere birçok kuruluşun verdiği emek, açılım sürecinin sadece ekonomik kaygılarla iyi yönetilmemesi sonucu heba edildi. Günlük yeni vaka sayıları açılım süreci öncesi binin altına düşmüşken özellikle 1 Haziran’da tüm sektörlere izin verilmesi ile beraber yeniden binin üzerine çıktı. Yoğun bakımda yatan hasta sayısı arttı. Aktif vaka sayısı ise hemen hemen her gün yükseliyor. HASUDER’i halkın sağlığı açısından kaygılandıran bu tablo yeniden kontrol altına alınabilir mi? Derneğe göre bu mümkün. HASUDER, on başlıkta tespit ettiği yapılan yanlışları ve çözüm önerilerini de bu açıklamasıyla kamuoyuna sunuyor.

Tespitler arasında yanlış açılım politikaları sonucu toplumun güven duygusunu kaybetmesi, günlük ve haftalık verilerin diğer ülkelerdeki gibi açık ve net olarak paylaşılmaması, veri sunumunun hiçbir geçerli gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, son dönemde daha çok gözlemlenen sağlık çalışanlarının yorgunluk ve giderek artan umutsuzluğu, test uygulamalarındaki standart eksikliği, artık anlamını yitiren 65 yaş ve üstü vatandaşlarımıza uygulanan kısıtlamalar, hastalığın tedavisine dönük bazı kesimlerce uygulanan bilim dışı tedaviler, büyük konser, açılış ve gösterilere hiçbir önlem alınmadan izin verilmesi ve hastalığın ağır seyrettiği vakalar hariç olmak üzere; hastalık belirtisi gösteren kişiler ile temaslı oldukları kişilerin numunelerinin evlerinde alınması, izolasyon süreçlerinin evlerinde izlenmesi, tedavilerinin evlerinde yapılmasına kararı var.

Dernek tespit ettiği bu yanlışlara karşı yapıcı önerilerini de sıralıyor. Bu önerilerden bazıları şöyle: 

  • Toplumun güveninin yeniden kazanılması ve moralinin artırılması için toplumdaki farklı kurumsal yapıların koordineli olarak salgınla mücadele sürecine dahil edilmesi,
  • Salgın ile ilgili tüm verilerin diğer ülkelerde de yapıldığı gibi tam bir şeffaflıkla il ve hatta ilçe bazında düzenli olarak açıklanması,
  • Zaman içindeki değişimi takip edebilmek için, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları verilmesine devam edilmesi ve günlük açıklamalara yeni eklenen tanımların da standardının sağlanması,    
  • Sağlık çalışanımızın bu süreçte korunması, onlara yönelik bir tarama stratejisini geliştirilmesi ve COVID-19’nun sağlık çalışanları için “meslek hastalığı” olarak kabul edilmesi,
  • Ülkemizin verilerine dayalı araştırmaların bir an önce bilimsel dergilerde yayınlanmasının teşvik edilmesi,
  • Bir an önce 65 yaş ve üstü yaş grubu ile ilgili kısıtlamaya son vermesi,
  • Hastalarımıza herhangi bir şekilde hekimlik evrensel değerler ve bunların güvence altına alındığı etik bildirgeler ile çelişen bir tedavi yapılması yetkili makamlarca engellenmesi,
  • Açılışlar, düğünler, dini törenler, taziye ziyaretleri, partiler, kısaca her türlü kamusal ya da özel kalabalık kitlesel hareketliliğin engellenmesi,
  • Sağlık Bakanlığı pandemi sürecinde -başta tedavi ve izlem şekilleri olmak üzere- alınacak her kararın çıktığı asıl merci olması,
  • Tedavilerin evde yapılması ile ilgili uygulamanın birinci basamağın koşulları açısından bir kez daha gözden geçirilmesi…

Uzun süre yüksek olgu sayılarını ne sağlık altyapısı ne sağlık personeli; ne ekonomi ve ne de toplum hayatının farklı dinamikleri kaldırabilir. Bu nedenle HASUDER’e göre bir an önce doğru adımlar atılmalı… Aslında Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) bir süredir bazı ülkelerin salgını kontrol altına aldığını düşünerek yürüttüğü yeni normale geçiş ve açılım politikalarından rahatsız… Örgüt sık sık salgının henüz kontrol altına alınamadığını vurguluyor ve açılım politikalarının sadece ekonomik kaygılarla değil, sağlık kaygılarının da göz önünde bulundurularak belirlenmesini istiyor.

WHO’nun kaygılarında haklı olduğunu gösteren çok sayıda gelişme de var. Bazı Avrupa ülkelerinde yeni vaka sayıları artmaya başladı. Bu ülkeler tekrar bazı önlemlere geri dönüyor, seyahat kısıtlamaları yeniden uygulanıyor. Almanya’da iki eyalette olduğu gibi açılan bazı okullar tekrar kapatılıyor. Ülkemizde ise HASUDER’in açıklamasında da altı çizildiği gibi minik adımlarla ilerlenmesi ve artan vaka sayılarına bakıp gerekirse bir adım geri atılıp, sonra tekrar ilerlemeye devam edilmesi gerekirken bu yapılmıyor. Başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere karar vericilerin derneğin 6 Ağustos’taki açıklamasını dikkatlice okuması gerek… Açıklamanın son bölümünde de altı çizildiği gibi hepimiz aynı gemideyiz ve gemi haziran ayının başından bu yana su alıyor. 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Kadim üretim havzasında yarış pisti olur mu?

İzmir’in tüm çevresel birikimleri ve doğal varlıkları son yıllarda artan bir hızla kapitalist sistemin toplu bir saldırısı altında… Bu saldırı son dönemde yaşadığımız pandemi günlerini fırsat bilen, tek dertleri tüm doğal kaynakları sömürerek para kazanma peşindeki sermaye tarafından daha da artırıldı.

Tüm dünyada son yaşadığımız ve yaşamaya da devam ettiğimiz pandeminin etkisi ile ‘yeni normal’ tartışılırken bu normalin içinde artık gökdelenlerin, alış-veriş merkezlerinin (AVM), dev binaların olmayacağı konusunda hemen hemen fikir birliğine varılmışken İzmir’de; kent merkezinde yeni gökdelenlerin, yeni AVM’lerin yapımına büyük bir hızla devam ediliyor.

Yaz mevsiminde çektiği su sıkıntısı ile ünlü Çeşme’de imar planları değiştiriliyor, ‘yeni Cannes olacağız’ yutturmacasıyla dev otel ve golf sahaları yapılması planlanıyor. Bu da yetmiyormuş gibi Selçuk’ta da yılların Meryem Tabiat Parkı’nın SİT derecesi düşürülerek bu bölgede de ‘turistik’ yapılaşmanın önü açılıyor.

İşte tüm bunların arasında İzmir’in merkezine yakın en güzel ilçelerinden Güzelbahçe’ye de bir go-kart pisti yapılmaya çalışılıyor. Hem de Yelki Mahallesi’ne; zeytinlik bir bölgenin tam ortasına…

Güzelbahçe ilçesi kent merkezindeki aşırı yapılaşmadan, gökdelenlerden ve yoğun trafikten kaçanların oturduğu; yerli insanının tarımla geçindiği küçük ve sessiz bir ilçe… Üstelik yarımada olarak isimlendirilen Urla, Karaburun ve Çeşme ilçelerinin de giriş kapısı… Ayrıca başka bir özelliği daha var; kentin kadim üretim havzasının da başlangıç noktası… Üstelik go-kart pistinin kurulmaya çalışıldığı yer de bu havzanın içinde…

Ne demek kadim üretim havzası?

Hazırladığı bir raporda İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü Tasarım Mimarlık ve Kent Araştırmaları Merkezi Müdürü ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şeniz Çıkış kadim üretim havzası kavramını şöyle tanımlıyor:

Dünyanın farklı yerlerinde sadece insanların değil, doğanın ve tüm varlıkların varlık hakkı gözetilerek yürütülen geleneksel tarım faaliyetlerinin eylem alanlarına Kadim Üretim Havzası adı veriliyor.

Prof. Dr. Çıkış’a göre bu havzalar altı temel özelliği barındırmalı:

  • Arazi kullanımı ve o araziye uygun ekim tekniklerinin uygulanmalı,
  • Monokültür tarımın yerine yıl içinde ardışık olarak ve yıllar içinde değiştirilerek tarım yapılmalı
  • Zengin bir biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapılmalı
  • Üretimin insani boyutu olmalı
  • Toplumsal yardımlaşma becerisi yüksek olmalı
  • Havza sahipliliği; yani bölge insanın tüm havza olanaklarından hakkaniyet ölçüsünde yararlanması…

Yelki’de gelişmiş biyoçeşitlilik

Prof. Dr. Şeniz Çıkış’a göre Güzelbahçe-Yelki tarımsal alanı yukarıdaki belirtilen altı kriterin pek çoğunu sağlıyor. Bölgede aktif olarak ürün elde edilen tarlalarda ilaçlama asgari düzeyde uygulanıyor ve küçük ölçekli, çeşitlilik arz eden ve yıllara göre değişen ürünler elde ediyor.  Yelki’de pestisit ve gübre kullanımındaki kısıtlılık dolayısı ile biyoçeşitlilik bugüne kadar oldukça iyi korunmuş.

Bölgede domuz, tilki, porsuk, sansar, sincap, kirpi, keler, köstebek, kaplumbağa ve bukalemun bugün rahatça görülebilen doğal yaşamın üyeleri… Bölgenin doğal bitki örtüsü de canlı ve çok çeşitli bitki türleri barındırıyor.  Bölge insanı Yelki’nin Çamlı çayına yakın kısımlarında su bulunduğundan dolayı domates, bakla, susam, nohut, enginar, lahana, karnabahar gibi sebzeler yetiştiriyor.

Kadim havzanın iç kısımlarında kalan tarlalarda ise susuz tarım yapılıyor ve buğday, arpa, yulaf gibi tahıllar yetiştiriliyor. Üstelik yıllar içinde oluşan bütüncül ekosisteme dayalı bu bölgede tarımı daha da geliştirecek, köylü ve kentli dayanışması sonucu sürdürülebilir mimari ve peyzaj kriterleri kapsamında çevreyi kalkındıracak projeler de hazırlanıyor. Bu projelerin ilk adımı ise bölgenin Avrupa bisiklet rotalarına bağlanmasını da sağlayacak yeni bisiklet yolları geliştirilerek sınırlı olarak doğa turizmine bu kadim üretim havzasının açılması…  Yapılmaya çalışılan gürültü, yoğunluk ve hava kirliliği kaynağı bir go-kart pisti tüm bu projelerin de; yüzyılların mirası kadim üretim havzasının da sonu olacak.

Urla Seferihisar, Çeşme ve Güzelbahçe arasında yer alan doğa koridoru, tarım ve yerleşim alanları

Güzelbahçeliler projeye karşı

Kadim üretim havzasını korumak ve bu yüzlerce yıllık doğal mirası gelecek kuşaklara aktarmak için Güzelbahçelilerin ve meslek örgütlerinin çabası sürüyor. Havzanın en can alıcı noktasında yapılmak istenen go-kart pistinin yapımını engellemek için çok sayıda Güzelbahçelinin üye olduğu Güzelbahçe Kültür, Çevre ve Güzelleştirme Derneği; (GÜLDER) ve İzmir Tabip Odası hukuksal yollara başvurdu. Açılan davaya dernek üyesi olmayan Güzelbahçeliler de şahsen katılıyor. Ayrıca Güzelbahçe Belediyesi de projeye karşı…

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise yerel karar mekanizmalarına müdahale ederek go-kart pistinin yapılmasını sağlamaya çalışıyor. Bakanlığın 11 Kasım 2019 ve 16 Haziran 2020 bölge ile ilgili imar plan düzenlemeleri go-kart pistinin önünü açmaya yönelik… Her iki plana karşı da GÜLDER, İzmir Tabip Odası ve Güzelbahçelilerin açtığı davalar sürüyor.

Gülder Başkanı Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Tuğrul Şahbaz Çevre ve Şehircilik Bakanlığının yerel yönetimleri atlayarak hazırladığı imar planının “Tarım Arazilerinin Korunması, Kullanılması ve Planlanmasına Dair Yönetmeliğin ‘tarım arazileri için toprak koruma projesine uyulması, zeytincilik yasasında zeytinliklerin bulunduğu alanlarda zeytin tarımı için gerekli yatırımlar dışında hiçbir yatırım yapılamaz’ …” hükmüne aykırı olduğunu ve açılan her iki davayı da kazanacaklarını belirtiyor.

Belki bu davalar yürekli insanlar ve meslek odalarının çabalarıyla kazanılacak. Belki İzmir Güzelbahçe bölgesindeki kadim üretim alanı şimdilik go-kart pistinden, gürültüden, hava kirliliğinden, benzin kokusundan, yoğunluk artışından mahkeme kararıyla korunacak. Ama yarın?

Sorunun temel nedenini hiç gözden kaçırmamız gerek. Gittikçe vahşileşen kapitalist sistem daha fazla üretim ve tüketim için başta ormanlarımız, tarım alanlarımız, su kaynaklarımız, havamız olmak üzere tüm doğal kaynaklarımıza saldırmaya devam edecek. Bugün İzmir’de, yarın başka yerde… Gerçek çözüm için daha fazla düşünmemiz ve çabalamamız gerekiyor; zaman kaybetmeden…

Köşe YazılarıYazarlar

Ege’de biyogaz oyunları

Ege Bölgesi’nde son birkaç yıldır çok sayıda biyogaz enerji santrali, üstelik Çevresel Etki Değerlendirme Raporu (ÇED) hazırlanmasına bile gerek duyulmadan kuruluyor. Belediyelerden özel sektöre kadar pek çok kuruluş Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Enerji Verimliliği ve Çevre Dairesi’nin desteğini de alarak; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı il örgütlerinin verdiği ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla biyogaz tesisleri yapmaya ve bu tesislerde elektrik üretimine başladı. Özellikle belediyeler biyogaz tesisi yapma politikalarını ‘çöpten elektrik elde ediyoruz’ diyerek topluma sunuyor. Ancak genellikle toplum tarafından pek tepki çekmeyen bu tesisler, kurulmak istenen bölgelerde yaşayan insanların yaşam alanlarında yaratabileceği çevre ve sağlık sorunları nedeniyle direnişlere neden oluyor. Hatta yöre halkının yasal hakları olan karşı duruşları Manisa’nın Salihli ilçesi Çapaklı Mahallesi’nde de görüldüğü gibi güvenlik güçlerinin sert müdahalelerine kadar giden çatışmalara bile yol açabiliyor.

‘Yenilenebilir kaynaklar’ arasında

Peki, biyogaz nedir? Organik bazlı tarım ve kentsel atıkların oksijensiz ortamda (anaeorobik) fermantasyonu sonucu ortaya çıkan renksiz – kokusuz, havadan hafif, parlak mavi bir alevle yanan ve bileşimininde yaklaşık; % 40-70 metan, % 30-60 karbondioksit, % 0-3 hidrojen sülfür ile çok az miktarda azot ve hidrojen bulunan bir gaz karışımının genel adı; biyogaz… 1 m3 biyogazın sağladığı ısı miktarı 4700-5700 kcal/m³ civarında… 1 m³ biyogaz; 4,70 kWh elektrik enerjisi eşdeğerinde; bu nedenle de elektrik üretiminde son yıllarda artan bir oranda kullanılıyor. Biyogazın üretiminde kullanılan başlıca organik atık veya artıklar ise hayvansal ve bitkisel atıklarla, organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıklar…

Organik içerikli kentsel ve endüstriyel atıkların içinde kanalizasyon ve dip çamurları, kağıt, sanayi ve gıda sanayi atıkları, çözünmüş organik madde derişimi yüksek endüstriyel ve evsel atık sular da yer alıyor. Biyogazdan elektrik üretimi, yenilenebilir enerji kaynakları içinde sınıflandırılıyor. Çevre mühendisleri ve onların meslek örgütlerine ve bazı akademisyenlere göre biyogaz tesislerinin kurulması günümüzde bir zorunluluk. Biyogaz teknolojisinin tüm dünyada kullanıldığına ve organik kökenli atık/artık maddelerden hem enerji elde edilmesine hem de atıkların gübre olarak toprağa kazandırılmasına imkân verildiğine dikkat çekiyorlar. Üstelik bu tesisler çok tehlikeli bir sera gazı olan metanı da yok ediyor.  

Harmandalı Biyogaz Tesisi.

O zaman Salihli’nin Çapaklı köyünde güvenlik güçlerinin böyle bir tesis kurulmasını istemeyen bölge sakinlerine sert müdahalesine kadar giden protestolar neden çıkıyor? Burası  dışında bölgede yürütülen ve bazısı çalışmaya bile başlayan azımsanmayacak sayıda biyogaz tesisi var. İzmir Büyükşehir Belediyesine ait Harmandalı Düzenli Katı Atık Depolama Tesisi’nde yapılan biyogaz tesisi çalışmaya başladı bile. Büyükşehir Belediyesi şimdi de yöre halkının itirazlarına rağmen Bergama, Ödemiş ve Menderes ilçelerinde de benzer tesisleri yapmaya çalışıyor. Tüm bu tesislerin ortak yanı ise Bakanlık tarafından ÇED raporundan muaf tutulmaları…

Foça’da ise “ÇED gerekli değildir” kararıyla özel sektör tarafından yapılmak istenen benzer bir tesisin inşaatı İzmir Tabip Odası ve Foça Belediyesi’nin açtığı ortak dava sonucu mahkemenin ÇED raporundan muaf tutulmasıyla ilgili bakanlık kararını iptal etmesi sonucu durdu. Şimdi tesisi yapmaya çalışan şirketin önünde iki yol var; ya ÇED çalışması başlatarak bu konuda bölgede bir ilki gerçekleştirecek; ya da yeniden bakanlıktan “ÇED raporu gerekli değildir“ kararı alacak. Bu durumda da büyük olasılıkla İzmir Tabip Odası yeniden hukuksal yollara başvuracak.

Peki, merak ettiniz mi; belediyeler veya özel şirketler neden ÇED raporu hazırlatmaktan kaçıyor? Biyogaz tesislerinin kurulması zorunluluksa, organik atıkları, metan gazını çevre ve insan sağlığına zarar vermeden en ekonomik yok etme yolu buysa ve en önemlisi seçilen bölgeler bu tesisler için uygunsa ÇED çalışmasından neden korkuluyor?

ÇED kararı zorunlu hale getirilmeli 

Bu tesislere karşı çıkan yöre halkının en büyük itiraz noktası; bu tesisler için taşınacak organik atıkların meydana getireceği koku ve başta atık sızıntı suları nedeniyle toprak ve yeraltı su kaynakları kirliliği… Bu tesisler için artacak trafik yoğunluğunun meydana getirdiği gürültü ve hava kirliliği başka bir sorun… Ayrıca bu tesislerin baca gazlarının yaratabileceği hava kirliliği de bölge insanını sağlıkları açısından dikkate alınması gereken bir konu… Yine halen ülkemizde kurulu bu tip tesislerin, savunanların iddiasının tersine çalışmaları sırasında çevrelerinde yarattıkları ve kilometrelerce uzaktan bile hissedilen ağır koku yarattığı biliniyor.

Sonuç olarak bu tesislerin yapılması bazı çevre mühendislerine, onların meslek örgütlerine ve akademisyenlere göre gereklilik olabilir. Ancak çevresindeki yaşam alanları üzerinde göz ardı edilemeyecek ve ÇED gerekli değildir kararı ile örtbas edilemeyecek düzeyde, giderilmesi mümkün olmayan etkilerinin olduğu yadsınamaz bir gerçek… O nedenle biyogaz tesislerinin yapılmadan önce mutlaka ÇED çalışmasının yapılması zorunlu hale getirilmelidir. Ayrıca ‘Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.’ diyen Anayasamızın 56. maddesinde kendilerine verilen görevi yerine getiren ve yaşam alanlarını koruyan Çapaklı köyü sakinlerine güvenlik güçleri tarafından uygulanan sert müdahale de asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Yöre sakinleri hukuksal haklarını kullanarak mahkemeye başvurmuş ve mahkeme bölgede keşif yapmışken tesisi kurmak isteyen şirketin acelesinin kaynağı da merak konusudur.

Kimse unutmasın; Ege Bölgesi ülkemizdeki meşru çevre hareketinin başladığı topraklardır. 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gerçek gündem pandemidir

Bir süredir ülkemizde Covid-19 salgınının devam ettiği gerçeği gözlerden kaçırılıyor. 1 Haziran’dan itibaren kamu yönetimince önlemlerin çok büyük bölümünün bir anda kaldırılması kararı, ülkemizde ‘salgının bittiği’ gibi yorumlandı. Kamunun bu yaklaşımı toplumumuzda azımsanmayacak sayıda insanın bugün maske kullanımı, fiziki mesafeye dikkat etmek, bol bol el yıkamak gibi basit kişisel önlemleri bile bırakmasına neden oldu. Oysa ülkemizde salgın alanın gerçek uzmanlarını ve meslek örgütlerini endişelendirerek, beklenenden daha dalgalı olarak sürüyor.

Kısaca özetleyecek olursak; ilk vakanın 11 Mart’ta kayıtlara geçtiği ülkemizde salgın eğrisi 6’ıncı haftadan sonra tepe noktasına ulaşarak, düşüşe geçmişti. Ancak buna karşılık Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı olgu ve ölüm sayıları arttığı hızla azalma göstermedi. 13’üncü haftada en düşük sayıda seyreden olgu sayısı 14’üncü haftadan itibaren yine artmaya başladı ve olgu ve ölüm sayıları 1 Haziran’da gerçekleştirilen yeniden açılmanın olumsuz sonuçlarını adeta gösterir bir niteliğe büründü…

Günlük test, yeni vaka, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları/Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. İlker Belek’ten alınmıştır.

Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak yayınlanan son veriler ve bakanlığın epeyce geç olarak yayınlamaya başladığı Covid-19 olgularına ait kimi epidemiyolojik verilerin yer aldığı haftalık raporlar şimdilik umutlu bir tablo ortaya koymuyor:

  • Yoğun bakıma alınan hasta sayısı 1 Haziran’dan bu yana arttı; 1 Haziran’da yoğun bakımlarda 651 hasta varken bu sayı 29 Haziran’dan itibaren bini geçmiş ve 17 Temmuz’da 1226’ya ulaşmış durumda.
  • Toplam vaka sayısından iyileşenlerin ve can kayıplarının çıkarılmasıyla hesaplanan aktif vaka sayısında olumlu karşılanabilecek azalma olmakla birlikte yoğun bakım/aktif vaka oranı 1 Haziran’da %2,1 iken 17 Temmuz’da %10.2’ ye çıkmış ve yükselme eğilimi halen sürmekte…
  • Entübe edilen; yani solunum cihazına bağlı hasta sayısı 1 Haziran açılımlarından sonra sürekli olarak arttı. Bu sayı 17 Temmuz itibarı ile 402. .
  • Sonuçta günlük yeni vaka sayısının binin altına düşmesi açıklanan sınırlı verilerle bile tablonun hafiflediğinin düşünülmesini sağlamıyor. Yukarıda özetlediğimiz tablo açıkça hastanelere daha ağır vakaların alındığını ve açıklanan haftalık raporlarda hastaneye Covid-19 nedeniyle yatış oranının yükseldiğini gösteriyor. Ayrıca test stratejilerinin de değiştirildiği, giderek gerçek test sayılarının azaldığı da rakamların incelenmesinden ortaya çıkıyor.

Açıklanan günlük ve haftalık rakamlar koronavirüs salgını açışından henüz birinci dalganın içinden çıkamadığımızı gösteriyor. Bu gidişle önümüzdeki sonbahar aylarında bazı bilim insanları tarafından geleceği iddia edilen ikinci dalgaya da birinci dalgadan çıkamamış bir ülke olarak yakalanmamız olasılık içinde…  

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bugüne kadar çok sayıda ülkeyi aldığı önlemleri erken gevşettiği için uyarmıştı; uyarmaya da devam ediyor. WHO salgına karşı önlemlerin gevşetilmesi için ekonomik ve sosyal gerekliliklerin yanı sıra sağlık açısından gerekliliklerin unutulmamasını vurguluyor. Oysa tablo açık, ülkemizin de içinde olduğu bazı ülkeler sağlık gerekliliklerinin ötesinde ekonomik koşullar nedeniyle açılım adımları atıyor. Oysa Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin de (HASUDER)  yaptığı açıklamada yer aldığı gibi pandemiler bir halk sağlığı sorunudur ve her halk sağlığı sorununda olduğu gibi çözüm kamu eli ile olmalıdır. Yani devlet vatandaşa ‘bundan sonra sorumluluk senin, maske kullan; fiziki mesafeye dikkat et; kendini koru’ dememeli; seyahat kısıtlamaları, karantina gibi onu koruyacak önlemleri almaya her ne pahasına olursa olsun devam etmelidir.

‘Riskli ülke’ tanımı turisti engelledi

Peki Covid-19’a karşı önlemleri birçok bu alanın uzmanına göre erken bırakmamız bir sonuç verdi mi? Bunu söylemek zor… Mevsim itibarıyla turizm sektörü açısından bakacak olursak ülkemize en çok turist gönderen Avrupa Birliği ülkeleri (AB) hala bizi riskli ülkeler listesinden çıkartmadı. Aktif koronavirüs vaka sayısı 100 bin kişide 16 ve aşağısı olan ülkeleri güvenli sayan AB, Türkiye’de bu rakamın 100 bin kişide 20 dolaylarında olduğunu iddia ediyor. Bu nedenle de Türkiye, AB ülkeleri tarafından zorunlu haller dışında gidilmemesi gereken ülkeler arasında tutuyor. Bu arada Avrupa’daki sigorta şirketleri de, zorunlu haller dışında gidilmemesi istenen ülkeleri, güvence kapsamından çıkardı, bu nedenle ülkemize gelecek hiçbir turist sigortalanmıyor.

Bununla da bitmiyor; Türkiye dönüşü turistleri iki haftalık bir karantina bekliyor ve bu süre yıllık izinlerinden düşülmüyor. Bu durum işlerini kaybetme tehlikesi de getiriyor. Bu nedenle de 1 Haziran’da önlemlerin kaldırılması ile geleceği düşünülen turistlerin hiçbiri gelmedi… Şimdi umutlar 1 Ağustos tarihinde…

Şimdilik turizm sektörümüz yerli turistlere kaldı. Bugünlerde televizyonlarda bol bol yerli turistte dönük otel reklamları görülüyor. Bu durum seyredenlerin kafasını karıştırıcı ilginç görüntülere neden oluyor; insanları tatile davet eden otel reklamları bazen Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ve herkesi gerekli olmadıkça evinden çıkmamaya çağıran kamu spotları ile benzer zaman dilimlerinde yayınlanıyor. Böyle olunca insanların kafası karışıyor. Oysa halk sağlığının en temel ilkesi topluma riski tüm boyutları ile açıkça anlatmak ve kafa karıştırıcı mesaj vermemek…

Bayram tatili yaklaşıyor. Peki, insanlar ne yapacak? Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan kamu spotlarına bakıp evde mi kalacak; yoksa 1 Haziran’dan itibaren yine kamu yönetimince kaldırılan kamusal önlemler sonucu açılan dev otellere mi gidecek? Unutmayın; ülkemizde salgının birinci dalgası daha bitmedi; dışarıda SARS-CoV-2 virüsü dolaşmaya devam ediyor. Üstelik kaldırılan kamusal önlemler virüsün toplum içinde dolaşımını oldukça kolaylaştırdı. Ne kadar çok dışarı çıkar ve kalabalıklara karışırsak; virüsle karşılaşma ihtimalimiz de o derece artar. Oysa bu yaz tatile gitmemek, bu bayram sevdiklerimizin ziyaret etmeyip; onları görüntülü veya görüntüsüz telefonla aramak bize hiçbir şey kaybettirmez… Buna karşılık virüsle karşılaşma ve Covid-19’a yakalanma ihtimalimizi ciddi şekilde düşürür.

Pandemi ülkemizin gerçek gündemidir ve sorun 1 Haziran’dan sonra tamamen kişisel sorumluluğumuza bırakıldı. Bugün artık gerek kendi sağlığımız için; gerekse fedakâr sağlık çalışanlarımız için daha da dikkatli olmak zorundayız…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gıda güvenliği, tarım alanları, ormanlar ve RTÜK ‘torba’da…

Kamuoyunun büyük bir çoğunluğunun henüz haberi yok ama bir torba yasa daha yolda… Üstelik bu torba yasa ülkemizin yıllardan bu yana kanayan yaraları olan gıda güvenliği, tarım alanları ve ormanların korunması üzerine. İktidar partisi tarafından tam bu pandemi günlerinin ortasında; dikkatler salgın üzerindeyken hiçbir meslek örgütüne danışılmadan ve bilgi verilmeden gündeme taşınan torba yasa geçtiğimiz günlerde TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’ndan değişikliğe uğramadan geçti. ‘Gıda, Tarım ve Orman Alanında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun’ adıyla TBMM’ne sunulan bu son torba yasa teklifi ile daha önce büyük bölümü yine bu iktidarın çeşitli hükümetlerince çıkarılan çok sayıda yasada değişiklikler yapılmasını öngörülüyor.

Komisyondan geçen ve 11 farklı kanunda değişiklik ön gören 34 maddelik torba yasanın içinde neler yok ki? Teklif gıda ve şeker piyasası denetimlerinden, tarım alanlarının korunmasına, ormancılığa kadar çok sayıda yasada değişiklikler getiren maddeler barındırıyor. Ormancılık alanında orman sahalarının genişletilmesi için tedbirler getiren ve özel ormancılığı ‘teşvik’ eden maddeler içeriyor; torba yasa teklifi.

Orman varlığını korumak için torba yasa mı gerekiyor?

Ama hatırlanacağı gibi Kazdağları’ndaki  altın madeni girişimi için yaklaşık bir yıl önce 200 000 ağacın kesilmesine de bu iktidarın Tarım ve Orman Bakanlığı izin vermişti… Yine 3. Boğaz Köprüsü ve bağlı otobanlar yüzünden İstanbul’da Kuzey Ormanları’nın başına gelenler; Doğu Karadeniz’de yeşil yol projeleriyle bölge ormanlarının yok edilmesi, Artvin Cerrattepe maden alanı için binlerce ağacın kesilmesi henüz unutulmadı. Oysa bu doğal orman varlığımızı korumak için torba yasa da gerekmiyordu.

Torbanın  içinde tarım alanlarıyla ilgili de düzenlemeler de var. Teklife bakacak olursak tarım arazileri korunması amaçlanıyormuş gibi bir yaklaşım görülüyor. Tarım arazilerinin bölünmesi ve amaç dışı kullanımına izin verilmesinin bu torba yasa ile engelleneceği iddia ediliyor. Ancak şu ana kadar yaşananlar tam tersi… Türkiye’de son on yıl içinde tarım alanlarında görülen azalma %9’a yakın… Üstelik bu TUİK’in resmi rakamlarına göre…

Bilim Kurulu’na RTÜK yetkisi 

Torba yasanın belki de en dikkat çekici maddeleri gıda güvenliği alanında… Bu alanda getirilen ilginç maddeler var. Gıdada taklit ve tağşişin; yani kısaca sahteciliğin önüne geçmek için hapis ve para cezalarının ağırlaştırılması önemli bir yer tutuyor yasa teklifinde. Ancak şu anda yetersiz görülen cezaların bile gerçek yaşamda tam olarak uygulanmadığı biliniyor. Teklif ile getirilen en ilginç madde ise bir Bilim Kurulu önerisi. Öneri ile gıda ve beslenme alanında yanıltıcı bilginin önüne geçilmeye çalışıldığı iddia ediliyor. İlk anda olumlu izlenim bırakıyor bu madde, özellikle de televizyonlarda Covid-19’dan korunmak için bazı akademik ünvanlı kişiler tarafından bol sarımsaklı kelle-paça çorbasının tüketilmesinin önerildiği bir ülkede yaşıyorsanız…

Fakat bu noktada bazı sorular aklınıza geliyor. Bilim kurulu kimlerden oluşturulacak, kararları kim tarafından denetlenecek ve yetkilerinin sınırı nerelere kadar uzayacak? Bu noktada RTÜK yasasına da bir ekleme yapılacağı ve bu Bilim Kurulu’nun kararına göre ekranların karartılabileceği gerçeği de ortaya çıkıyor. Bu durum da açıkça sansür şüphelerinin uyanmasına yol açıyor. Teklife göre, akademisyenlerin normal televizyon kanallarında gıda güvenliği ve güvencesi ile ilgili yapacağı bilimsel açıklamalar bu kurulun hoşuna gitmediği anda 50.000 TL’ye kadar para cezası ve televizyonlar için idari işlemlerle cezalandırılabiliyor. 

Yasa teklifinde şeker piyasasının denetimiyle ilgili maddeler de var. Aslında bu maddeler şeker piyasanın gerektiği gibi denetlenmediğinin bir itirafı gibi…

Sonuç olarak gündemde gıda, tarım ve ormancılık alanında büyük yasal değişiklikler kapıda. Ancak bu değişiklikler planlanırken bu alanda çalışan uzmanların üyesi olduğu başta Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve ona bağlı odalar olmak üzere hiçbir meslek örgütüne danışılmadı. Özellikle yasa teklifinin içeriği nedeniyle TTB ve TMMOB’ne bağlı Orman Mühendisleri Odası, Ziraat Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası ve Çevre Mühendisleri Odası’nın görüşleri çok ama çok önemli… Ayrıca teklif hazırlanırken yıllardır bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerinin, tüketici derneklerinin de görüşleri alınmalıydı.

Yapılmadı ve iktidarca hazırlanan torba yasa teklifi TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonundan geçti ama henüz Genel Kurul‘a gelmedi. O nedenle vakit henüz geçmiş değil. Eğer gerçekten tarım ve orman alanları korunmak isteniyorsa, gıda güvenliği sağlanmaya ve sahteciliğin önüne geçilmeye çalışılıyorsa bir an önce özellikle meslek örgütleri ve tüketici kuruluşlarıyla bir masa etrafında toplanarak torba yasa üzerinde tartışılabilmelidir. Yoksa bu torba yasa teklifi ile ne orman ve tarım alanlarımız kurtulur ne de gıda güvenliği gerçek anlamda sağlanabilir…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Doğruları konuşmak ne zamandan beri ‘halkı paniğe sevk etmek’ oldu?

Mutlaka okumuşsunuzdur; geçen hafta içinde Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala hakkında bir internet sitesine yaptığı açıklamalar nedeniyle ‘halkı yanlış bilgilendirme ve paniğe yönlendirici açıklamalar’ nedeniyle soruşturma açıldı. Aynı zamanda Türk Tabipleri Birliği (TTB) Covid-19 İzleme Kurulu üyesi olan, saygın halk sağlığı akademisyeni Prof. Dr. Pala salgının ülkemizde başladığı andan itibaren kamuoyunu doğru ve güvenilir bilgilendirme için çaba harcayan az sayıdaki bilim insanlarından.  

Prof. Dr. Pala soruşturmaya konu olan internet sitesindeki röportajında yaşadığı kent Bursa’daki vaka ve ölüm sayıları üzerindeki şüphelerini ifade ediyor. Aslında bu kuşkular ülke çapında bugüne kadar başta TTB, Türk Toraks Derneği gibi çok sayıda meslek kuruluşu ve bilim insanı tarafından dile getirilmişti. Türk Toraks Derneği hem de yaklaşık üç ay önce, 19 Nisan’da yaptığı basın açıklamasında İstanbul ve Trabzon illerindeki ölüm sayılarını yıllara göre karşılaştırarak Covid-19 nedeniyle ölümlerin daha yüksek olabileceği konusunda şüphelerini kayda geçirmişti.  Yine pandeminin ülkemizi etkilemeye başladığı 11 Mart tarihinden bu yana özellikle mart ve nisan aylarında yapılan test sayısının yetersiz olduğu ve bu nedenle çok sayıda vakaya teşhis konulamadığı kamuoyu önünde birçok bilim insanı tarafından hep tartışıldı.

Prof. Kayıhan Pala.

Üstelik bu dönemde ülkemizde Dünya Sağlık Örgütü’nün ısrarlı önerisine karşın; PCR testi negatif ama klinik bulguları Covid-19 ile uyumlu çok sayıda vakanın kayıtlara Covid-19 olarak işlenmediği biliniyor. İşte bunları salgının başlangıcından bugüne dile getiriyor Prof. Dr. Pala.  Ayrıca bunları kamuoyu ile sadece Kayıhan Pala da paylaşmıyor. TTB Covid-19 İzleme Kurulu’nun diğer üyeleri ve çeşitli medya organlarında görüşlerini açıklayan çok sayıda bilim insanı ile halk sağlığı uzmanları da benzer düşüncelerini, 1 Haziran sonrası başta artan günlük vaka sayıları olmak üzere, yaşananların nedenleri ve sonuçlarını bilimsel dayanaklarıyla ortaya koyuyor. 

Bakanlık uzmanları da uyarıyor: Virüs toplumda dolaşıyor

Halk sağlığında temel bir yaklaşım vardır: Toplumu tehdit eden bir tehlikeye karşı toplumun desteğini sağlamanız, her şeyden önce topluma içinde olduğu tehlike hakkında doğru ve açık bilgi vermeniz gerekir. Ülke çapında pandemiye karşı alınmış hemen hemen tüm önlemleri kaldırırsanız bu toplum tarafından tehlikenin ortadan kalktığı anlamında yorumlanır. Oysa bizzat Sağlık Bakanlığı uzmanları SARS-CoV-2 virüsünün toplum içinde dolaşmaya devam ettiğini; bulaşma tehlikesinin sürdürdüğünü ifade ediyor.

Bu nedenle maske kullanımı, fiziksel mesafeye dikkat etme, sık el yıkama gibi basit ama yaşam kurtarıcı önlemleri sürdürmek önemli. Ancak 1 Haziran tarihindeki erken ve aşırı açılım toplumun bu basit önlemleri bile uygulamamasına yol açtı. Sonuç olarak gelinen nokta da kolluk kuvvetlerinin baskısı ve 900 TL’lik ceza korkutmacası ile maske kullanımı sağlanmaya çalışılıyor. 1 Haziran öncesi 800’lerin altına kadar düşen günlük vaka sayısı bugün artık ortalama 1300’lere yakın… Aktif vaka sayımız ise 22 000’lerden aşağı bir türlü düşmedi.

Sağlık Bakanlığı yetkilileri herkesin maske kullanımı, fizik mesafe gibi önlemlere dikkat etmesi sağlanabilirse iki hafta sonra ancak günlük vaka sayısının binin altına düşebileceğini ifade ediyor. Yine bakanlığın açıklamaları bazı kentlerimiz için tehlikenin daha da büyük olduğunu gösteriyor. Bu kentlerde günlük vaka sayılarında, hastane ve yoğun bakım ünitelerine yatışlar diğer kentlerimizden daha fazla… Bizzat Sağlık Bakanlığı’nın yayınladığı raporlara göre son 14 gün içindeki yeni vaka sayımız 100 000 kişi başına İstanbul’da 39.9, Doğu Marmara’da 26.3, Batı Anadolu’da 34.9, Ege Bölgesi’nde 12.5, Türkiye genelinde ise 23.5.  Kentler düzeyinde bakınca bu rakam 100 000 kişi başına Gaziantep 49, Diyarbakır 47.6, Konya’da ise 43.6 düzeyinde. Avrupa Birliği ülkelerinin günlük yeni vaka ortalaması ise 100 000 kişi başına 16 kişi civarında… AB’nin bir ülkeye seyahat yasaklarını kaldırması için günlük yeni vaka sayısının 100 000 de 20’nin altına düşmesi gerekiyor.

Bilim insanlarına soruşturma değil, daha fazla kulak vermeli

İşte içine düştüğümüz bu durum, bilim insanlarını endişelendiriyor. Önümüzdeki tablo hiçbir halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanının olumlu olarak yorumlayabileceği bir tablo değil. Kayıhan Pala da bir halk sağlığı akademisyeni ve TTB Covid-19 İzleme Kurulu üyesi olarak pandeminin başlangıcından bugüne bu bilimsel gerçekleri, her bilim insanının topluma karşı olması gereken sorumluluğu gereği dile getirmiştir. Topluma doğru bilgileri zamanında tüm açıklığı ile anlatmak her halk sağlıkçının temel görevidir, bu salgından da kurtulabilmemizin anahtarıdır ve Pala bu görevi yerine getirmiştir.

Bugün Prof. Dr. Pala hakkında açılan soruşturma aslında bilime ve bilim insanının bilimsel gerçekleri toplumla paylaşma sorumluluğuna karşı açılmış bir soruşturmadır. Eğer bir an önce bu pandeminin etkilerinden kurtulmak ve yeni normal yaşama dönmek istiyorsak, bırakın soruşturma açmasına göz yummayı bilim insanlarına, özellikle de bu salgın açısından halk sağlığı ve epidemiyoloji uzmanlarına toplumun daha çok kulak vermesi gerekir… 

Yoksa gittikçe kronikleşen bugünkü tablonun içinde çırpınır, kalırız. 

Doğa MücadelesiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Meryem Ana Tabiat Parkı kararı yargıya taşınıyor

Kısa bir süre önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından önemli bir bölümü sit alanı kapsamından çıkarılan Meryem Ana Tabiat Parkı ile ilgili karar Şehir Plancıları Odası İzmir şubesi, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Efes Çevre ve Kültür Platformu (EFESÇEP)  tarafından yargıya taşınıyor.

Meryem Ana Tabiat Parkı, 2008 yılında sınırları belirlenmiş ve içinde Meryem Ana Evi, Efes Antik Kenti ve birçok endemik bitki türünü barındıran orman bölgesinin yer aldığı 354 hektarlık bir alanı kaplıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kısa bir süre önce, tam pandemi günlerinin ortasında aldığı kararla parkın önemli bir parçası tamamen sit alanı olmaktan çıkarıldı, kalan bölümünün de sit derecesi düşürüldü. Bakanlığın bu şok yaratan inanılmaz kararı, bölgenin önemli bir bölümünü yapılaşmaya açmasının yanı sıra Selçuk –Seferihisar yolunun iki tarafındaki sulak alanların statüsünü de ‘sürdürülebilir koruma ve kullanım alanı’ düzeyine düşürüp Küçük Menderes nehrinin kuzey ve güney kesimini kapsayan göller bölgesinin imara açılmasının da önünü açtı.

Bu kararın sonuçları geçen hafta içinde Selçuk Belediyesi’nde yapılan ve Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi, Kent Konseyi ile EGEÇEP, EFESÇEP temsilcilerinin de katıldığı toplantıda tartışıldı. Toplantı sonucunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararının yargıya taşınmasına karar verildi. 29 Haziran itibarı üç kurum ile Selçuklu vatandaşların İzmir İdare Mahkemesi’nde açacağı davaya Selçuk Belediyesi’nin de katılıp katılmayacağı önümüzdeki günlerde belli olacak.

Danıştay’daki davanın sonucu bile beklenmedi

Aslında her şey kamuoyunun tüm dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde, 16 Mart tarihinde yapılan bir yönetmelik değişikliği ile başlamıştı. Bu değişikliklerle doğal ve tarihi sit alanlarının imara, endüstriyel tesislere, madenciliğe vs açılmasının önü açılmıştı. Bu yönetmelik değişikliğinin 3, 5, 6 ve 7. maddelerinin iptali ve doğal-tarihi sit alanlarının kurtarılması için başta TMMOB Peyzaj Mimarları Odası, Bursa Barosu gibi meslek örgütleri; Ekoloji Birliği, EGEÇEP gibi çevre örgütleri olmak üzere çeşitli kuruluşlar Danıştay’da yürütmeyi durdurma ve iptal istemli bir dava açtılar. Ancak bu davanın sonucu bile beklenmeden bakanlıktan Meryem Ana Tabiat Parkı’nın sit kapsamı dışına taşınma kararı geldi. Şimdi bu inanılmaz karar da yargı yolunda…

İzmir’de bu yaz mevsimi gerçekten çok sıcak geçecek. Önce Çeşme için acil olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın hazırladığı ‘Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi’ planları ve şimdi de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Selçuk sınırları içinde kalan ‘12. Grup Doğal Sit Alanlarının’ koruma statülerini kaldıran kararı…

Meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirliler her türlü baskı ve engellemeye karşı doğayı, çevrelerini ve sağlıklı bir çevre de yaşam haklarını savunmaya kararlı. Pandemi günlerine rağmen yaptıkları toplantı ve açtıkları davalarla bunu ispatlıyorlar. Yerel yönetimlerin bu süreçteki sessizliği ise merak konusu. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İzmirliler sürdürdükleri bu mücadele ve açtıkları dava süreçlerine yerel yönetimlerin gerekli desteği verip vermeyeceğini gerçekten çok merak ediyorlar.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Akdeniz foklarının bir yaşam alanı daha yok ediliyor

Ülkemizde 80’li yıllarda başlayan çevre hareketinin beşiği kabul edilen İzmir,  iki yıldan bu yana merkezi ve yerel yönetimlerin adeta sistematik bir çevre saldırısı altında. Bir süre önce meydana gelen Çeşme, Alaçatı ve Urla ilçelerindeki acele kamulaştırma kararı ile el koyma ve bu alanların yerli-yabancı turizm sektörüne pazarlama girişimi, meslek odalarının ve İzmirlilerin sert tepkisi ile şimdilik durdurulabilmiş görünüyor.

Bu olayın tartışmaları sürerken Selçuk’ta da Meryemana Tabiat Parkı’nın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından sit kapsamından çıkarıldığı haberi duyuldu geçen haftalarda… Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi‘nin yaptığı açıklamaya göre bu kararla bölgede biyolojik çeşitlilik ve endemik bitkiler tehlike altına girerken, diğer yandan da bazı turizm yatırımcılarının büyük iştahla beklediği yapılaşma izinlerinin de önü de açıldı.

İşte tam bunlar olurken biraz farklı bir haber de yine İzmir’in ünlü sahil beldesi Seferihisar-Akarca’dan geldi. Bölgede bir süredir kurulması için tartışmalar yürütülen balıkçı barınağı için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından nedense tüm dikkatlerin COVID-19 pandemisi üzerinde olduğu tam bugünlerde düğmeye basılmıştı. Çevre ve Şehircilik İzmir Şube Müdürlüğü tarafından askıya çıkarılan plana göre balıkçı barınağında dalgakıran, çekek yeri, rıhtım, balıkçı teknelerine hizmet verecek elektrik ve su sistemi, balıkların depolanması için soğuk hava depoları yapılacak. Ana dalgakıranın boyu projeye göre 650 metre olacak. Projede 8×100 metre boyutlarında üç adet iskele ve tekne çekek yerleri mevcut. Barınaktan 100 teknenin hizmet alması bekleniyor.

Fok yaşam alanına balık çiftliği planı

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından ‘önemli fok yaşam alanları’ içerisinde gösterilen Seferihisar’ın Akarca sahilleri mavi bayrağa sahip doğal plajları ile ünlü. Geçtiğimiz yıllarda bu bölge atık su arıtma tesisinin arıtmadan pis su sızdırması ile gündeme gelmiş ve bir süreliğine mavi bayrağı elinden alınmıştı. Şimdi büyük bir hızla gerçekleştirilmeye çalışılan ve planı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından askıya çıkarılan balıkçı barınağı yapılırsa bölge kalıcı olarak barınağın yaratacağı kirliliğin yanı sıra yeni kirlilik kaynaklarıyla karşılaşacak. Planda yer alan ve balıkçı barınağı ile birlikte yapılacak soğuk hava depoları ve balık işleme tesislerinin bölgeye büyük ölçekli balık çiftliklerinin kurulmasına yol açacağı düşünülüyor.

Aslında balıkçı barınağının bölgede uzun zamandır kurulmaya çalışılan başta orkinos çiftlikleri olmak üzere,  balık çiftlikleri için planlandığı yüksek sesle dile getirilen bir konu. Balık çiftliklerinin ekosisteme büyük zararları var. Bu çiftlikler denizde kurulduğu alanda yoğun yemleme nedeniyle kafes altında ve çevresinde besin kalıntısı bırakıyor ve balık dışkısı kirliliği de oluşturuyor. Ayrıca çok fazla miktarda antibiyotik ve pestisit kullanımı nedeniyle deniz suyunun fiziksel ve kimyasal kirliliğine neden olabiliyor.  Kafeslerde yoğun bir ortamın içinde yaşayan çiftlik balıklarında ortaya çıkan hastalık ve parazitler deniz ekosistemini etkileyebiliyor. Yine kafesten kaçan balıklar denizde yerel ırklarla genetik sorunlara ve yeni istilacı türlere de neden olabiliyor.

Gerek balıkçı barınağı ve barınağı kullanacak büyük balıkçı teknelerinin gerekse bölgede barınağın getirdiği olanaklar nedeniyle kurulabilecek balık çiftliklerinin yaratabileceği fiziksel, biyolojik ve kimyasal deniz kirliliği, yoğunluk artışı, gürültü kirliliği sonucu Akarca sahillerinin bugün sahip olduğu temiz deniz ve çevreyi simgeleyen mavi bayrağı yitirmesi kaçınılmaz. Ayrıca tüm Akdeniz’deki toplam sayıları 750’nin altına inen ve ürkek yapılarıyla tanınan Akdeniz foklarının da bir daha bu bölgeye uğramayacağı kesin. Bunu en iyi bilmesi gereken kamu kurumu olan Tarım ve Orman Bakanlığı IV. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı İzmir Şube Müdürlüğünün barınak planına onay vermesi de ilginç.

2018’de de Sığacık’da Akdeniz foklarının yaşam alanına orkinos çiftliği için ÇED başvurusu yapılmış, çevre örgütleri ve yöre halkının direnişiyle karşılanmıştı.

Balıkçı barınağı planının iptali için başta Akarca Sivil İnisiyatif ve Hizmet Platformu ile Seferihisarlılar olmak üzere, İzmirliler konuyu yargıya taşıdılar. Önümüzdeki günlerde Seferihisarlıların açtığı davaya meslek odalarının da müdahil olabileceği konuşuluyor. Öte yandan diğer ilginç durum ise daha önce projeye karşı olduğunu açıklayan Seferihisar Belediyesi’nin sessizliği ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ise konu ile ilgili şu ana kadar hiçbir açıklama yapmaması…

Aslında İzmir’de son altı aylık süre içinde yaşananlar ülkemizdeki tek örnek değil. Yaşadığımız pandemi günleri nedeniyle dikkatlerin Covid-19 salgını üzerine toplanmasını fırsat bilen sermaye tüm çevresel kaynaklara daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve sonucunda daha fazla kar amacıyla yaşanılanlardan ders almaksızın saldırıyor. Seferihisar-Akarca bu saldırının küçük bir örneği sadece. Bu durum önümüzdeki dönemde sağlıklı bir çevrede yaşam mücadelesinin daha da önem kazanacağını ve artacağını gösteriyor. Eşit paylaşıma dayalı, temel gereksinimlerin karşılandığı, iyi korunan bir çevrede özgürce yaşamak; ancak yaşama saygılı, sömürüyü ret eden yeni bir sistem ile mümkün…

 

Köşe YazılarıYazarlar

Bu hafta kapınız çalınabilir

Bu hafta kapınız çalınabilir ve karşınızda biri hekim biri de hemşire olmak üzere Sağlık Bakanlığı personelini bulabilirsiniz. Size kapıda evde kaç kişi yaşadığını sorduktan sonra bir rakamı ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemenizi isteyecekler. Öncelikle söyleyelim; sakın tam ortada bulunan rakamı söylemeyin, çünkü daha önceki bu tip çalışma örneklerinde görüldüğü gibi birçok kişi aynı davranışta bulunacak ve toplumumuzu hiç temsil etmeyen bir örnek ortaya çıkacak. Rakam tartışmasına sonra dönelim ve önce bakanlığın çalışmasına daha yakından bakalım.

Karşılaşacağınız şey Sağlık Bakanlığı‘nın bir süredir kamuoyu ile paylaştığı ‘Yeni koronavirüs (COVID-19) hastalığı seroprevalans araştırmasının’ saha uygulama sürecidir, yani toplum içinde bilinen adıyla verilerin toplanma aşaması… Bakanlığın Covid-19 pandemisinin ülkemizi etkisi altına almasından yaklaşık iki ay sonra oluşturduğu Bilim Kurulu’na da danışarak böyle bir araştırmanın hazırlıklarına başladığı biliniyor. Araştırmanın amaçları ise Bakanlığın hazırladığı çalışma protokolünde şöyle özetleniyor:

  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde hastalık prevalansını saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde geçirilmiş hastalık düzeyini saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde asemptomatik hastalık düzeyini saptamak.

Tarama için geç kalındı

Evreni tüm Türkiye olarak belirlenen ve kesitsel tipte planlanan çalışmada 8-20 Haziran tarihlerinde de alanda verilerin toplanması hedefleniyor. TUİK tarafından belirlenen hane sayısı 153 577. Ekipler belirlenen hanelere ulaşınca her haneden bir kişiyi çalışmaya alacaklar. Bu kişinin belirlenmesi ise tam anlamı ile tartışmaya açık: Bu seçim ‘rastgele’ yapılacak.  Peki, bu rastgele seçim nasıl yapılacak? Çalışma yönergesinden anlıyoruz ki veri toplama ekibi kapıyı açan kişiye hanede kaç kişinin yaşadığını soracak, 1 ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemesini isteyecek.  Bu rakam hanedeki en yaşlı kişiden en gence doğru kaçıncı kişinin seçileceğini gösterecek. Hanede 5 kişi yaşıyorsa ve kapıyı açan kişi 3 rakamını seçerse büyükten küçüğe 3. kişi çalışmaya alınacak. Daha sonra bu kişiye daha önceden bu araştırma için hazırlanan bir sayfalık kısa bir anket uygulanacak. Anket soruları TC kimlik ve cep telefonu numaraları ile başlıyor ve COVID-19 hastalığı ile ilintili bulguların (ateş, boğaz ağrısı, öksürük, tat alma bozukluğu gibi…) sorgulanması ile bitiyor. Daha sonra ise kişiden PCR testi için burun-boğaz sürüntüsü ile ELISA testi için 3 ml. kan alınıyor. PCR testi ile o kişide halen virüsün olup olmadığı; alınan kan ile yapılan eliza testi ile kişinin hastalığı geçirip geçirmediği. kanında antikor izi sürülerek anlaşılmaya çalışılıyor.

Çalışmanın başlamasıyla beraber tartışmalar da başladı. Aklınıza gelebilecek tıbbın her uzmanlık alanından hekimler araştırmayla ilgili çeşitli medya organlarında konuşurken konunun gerçek uzmanları olan halk sağlıkçıların ve epidemiyoloji uzmanlarının itirazları duyulmadı bile… Peki duyulmayan bu itirazlar neydi? İlk başta bu tip bir seroprevalans çalışması için geç kalınmıştı. Bu araştırma salgına karşı alınan önlemlerin gevşetilmesinden önce yapılıp tamamlanmalıydı. Çünkü bu araştırmayla erken dönemde sayılarının çok fazla olduğunu düşündüğümüz ve bulgu vermeden hastalığı geçirenleri tespit ederek, gerçek durumumuzu anlayıp buna dayanarak gelecek için tahminler yürüterek salgının gerçek boyutunu saptayabilirdik.  Bu sayede tekrar normale dönme öncesi alandaki hastalığın gerçek boyutlarına uygun planlama yapma olanağımız olurdu.

Rastgele değil, ‘tabakalı’ örneklem seçilmeli

İkinci ve en önemli itiraz noktasıysa örnek seçimiyle ilgili… Bilindiği gibi SARS-COV-2 virüsü daha çok yaşlıları seven bir virüs. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre ülkemizde COVID-19 salgını nedeniyle yaşamını yitirenlerin yaş ortalaması 74.6; yaşamını yitirenlerin  %93’ü ise 65 yaş ve üstünde… Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge’nin yaptığı açıklamalardan da anlıyoruz ki. dünyadaki toplam vakaların %38’nin, ölümlerin de %50’sinden fazlasının yaşandığı Avrupa’da Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin %94’ü 60 yaş ve üzerinde. Üstelik ölenlerin %97’sinde de başta hipertansiyon, kronik kalp hastalıkları olmak üzere en az bir kronik hastalık olduğu görülmüş. 

İşte tam bu nedenlerle yaşlı grup ve çocukların bulaş yaygınlık ve özelliklerinin dağılımı farklı olacağı için mutlaka ülkemizin nüfus piramidine uygun, bölgesel farklılıklara göre düşünülmüş tabakalı bir örneklem seçilmesi gerekiyor yani basit rastgele bir örneklem değil. Kapıyı açan kişinin rastgele söylediği bir sayı ile araştırmaya birey almak, yaşadığımız pandemi için çok ama çok basit bir yöntem. Nüfus dağılımımıza uygun olmayan bir örneklem ülkemizdeki salgın hakkında gerçekleri ortaya koyamaz ve bizi kesinlikle yanlış yerlere götürür.

Diğer konu ise anket formunda sorulanlar. Anket formunda halk sağlığı uzmanlarına göre günlük davranışlar da sorgulanabilirdi… Kişinin 14 gün kuralını bilip bilmediği, maske kullanımı konusundaki yaklaşımı, günde kaç saat dış ortamda bulunduğu gibi…

Tartışma bunlarla da bitmiyor. Erken açılma nedeniyle başta Diyarbakır ve Konya olmak üzere bazı illerimizde vaka sayıları artarken çalışma nedeniyle virüsün evden eve taşınıp taşınmayacağı ve alınan örneklerin çok sayıda laboratuvarda değerlendirilmesinin de araştırma açısından ne kadar doğru olduğu da üzerinde durulan konulardan bazıları… O nedenle bu çalışmanın sonuçları daha şimdiden tartışmalı. 

Önleminizi almayı unutmayın

Sonuç olarak Sağlık Bakanlığı, üniversitelerimizdeki yetkin halkın sağlığı ve epidemiyoloji akademisyenlerine danışma gereksinimi duymadan bu araştırmayı başlattı. Başlayan bir çalışma için yapacak fazla da bir şey yok. Bugünlerde kapımız veri toplama ekibi tarafından çalınabilir. Sadece ellerine verilen saha algoritmasını uygulamakla yükümlü olan hekim ve hemşireden oluşan bu ekibi güler yüzle karşılayın, onlar salgının başladığı ilk günden itibaren yaşamlarını sizler için tehlikeye atarak çalıştılar; çalışmaya da devam ediyorlar.

İlk önce ellerine verilen araştırma yönergesine göre bizden evde yaşayan sayısına uygun bir rakam söylememizi isteyecekler. Refleks olarak ortadaki rakamı söylemekten kaçının. Hatta rakamları küçük bir torbanın içine yazıp atın ve bakmadan çekin. Belki toplumuzu daha iyi temsil eden sonuçlar verir. Sonra o rakama göre çalışmaya alınan kişiye basit bir anket uygulayıp boğaz-burun sürüntüsü ve kan alacaklar. İşlerini tamamladıktan sonra güler yüzle onları uğurlayalım. Ekonomik kaygılarla oldukça erken başlayan açılım sürecinde de maske kullanma, sosyal mesafeyi koruma, sık el yıkama, zorunlu olmadıkça kalabalık, kapalı yerler ile toplu ulaşımdan uzak durma gibi basit kurallara uymazsak uymayanlarımızın yanı sıra yine en büyük kaybı onlar verecek…

Şimdi araştırmayı bir tarafa bırakın. Büyük olasılıkla araştırma toplumsal bağışıklık düzeyimiz hakkında bize güvenilir bilgi veremeyecek, verse bile bu sonuçlar toplum bağışıklığı açısından umut verici seviyede olmayacak. Bakın bu araştırmanın sonuçları beklenmeden ve salgın sürerken önlemlerin gevşetilmesi sonucu hafta sonundan itibaren tekrar günlük yeni vaka sayıları binin üzerine çıktı. Aktif vaka sayımız ise 23 binler düzeyinde…

Virüs dışarıda dolaşıyor, artık virüsle baş başayız; kişisel önlemlerimizi almadığımız sürece sadece kendimizin değil, başta yaşlılarımız olmak üzere sevdiklerimizin, çevremizde yaşayanların ve en önemlisi fedakâr sağlık personelimizin de yaşamını tehlikeye atabileceğimizi kesinlikle unutmayalım…