ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir’in imar planları niçin değiştiriliyor?

Pandemi günlerinde çevrenin ve doğal varlıkların yağmalanması hız kesmeden sürüyor. Özellikle İzmir’de 2020 yılı içinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırladığı planlarla çok sayıda tarihi ve doğal sit alanı ile tarım alanı imara açıldı; açılmaya devam ediliyor. Bunun son örneklerinden biri de bakanlığın 18 Eylül 2020’de askıdan indirerek kesinleştirdiği 1/100 binlik Çevre Düzeni Planları…

Bu planlarla İzmir’de 1.400 hektar alan daha imara açıldı.  Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi’nin hazırladığı rapordan kamuoyunun farkına vardığı bu imar talanının ayrıntıları dehşet verici…

Plan ile imara açılan yerlerin tamamına yakını tarihi veya doğal sit, tarım ya da orman alanı… Bu da yetmezmiş gibi imara açılan yerlerin hepsi ekonomik getirisi yüksek ve belli çevrelerin yıllardır imara açılması için peşinden koştuğu yerler… İşte bazıları:

  • İzmir’in ünlü tatil yöresi Çeşme ilçesinde Dalyan ve Sakarya mahallerinde Aya Yorgi Koyu’nun gerisinde kalan ve ‘Bölgesel Park ve Büyük Kentsel Yeşil Alan’ olan bölgede de yapılaşmanın önü açıldı. Ayrıca yine Çeşme’nin Ovacık Mahallesi’nin kuzeyinde 52 hektarlık ağaçlandırılacak alan da ‘Kentsel Gelişme’ alanı yapıldı.
  • Urla’nın merkezinde 113 hektarlık ‘Tarım Alanı’ alanı ‘Kentsel Yerleşik Alanı’ olarak imara açıldı.  Urla’nın Yağcılar Mahallesi’ndeki 44 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da yine ‘Kentsel Yerleşik Alanı’ olarak yapılaşmanın önü açıldı.
  • Seferihisar’da 46 hektarlık ‘Orman Alanı’ yine planlarla ‘Turizm Tesis Alanı’ Seferihisar’ın Hıdırlık Mahallesi’nde 25 hektar, Atatürk Mahallesi’nde de 30 hektarlık tarım alanında da yapılaşma izin verildi.
  • Dikili’de de 305 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Organize Sanayi Bölgesi’ olarak değiştirildi.
  • Su fakiri bir kent olan İzmir’in en önemli su kaynağı olan Tahtalı Barajı Koruma Alanı’nda 96 hektarlık tarım arazisinin de imara açıldı. Aliağa’da 43 hektarlık ‘Bölge Parkı/Büyük Kentsel Yeşil Alan’ da ‘Kentsel Gelişme Alanı’ olarak değiştirildi.

  • Aliağa’da ayrıca 130 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Sanayi Alanı’ olarak belirlendi. Üstelik Aliağa çevre kirliliği açısından ‘taşıma kapasitesini’ doldurmuş ve bilim insanlarının 20 yıldan bu yana ‘artık hiçbir sanayi tesisi bu bölgede yapılmamalı’ dediği bir ilçe…
  • Çiğli de ise 25 hektarlık ‘Bölge Parkı / Büyük Kentsel Yeşil Alan’ ve ‘Ağaçlandırılacak Alan’da ‘Kentsel Gelişme Alanı’ olarak imara açıldı.
  • Kemalpaşa’da 112 hektarlık ‘Doğal ve Ağaçlık Karakteri Korunacak Alan’ ve ‘Arkeolojik Sit Alanı’ da ‘Kentsel Gelişim Alanı’ yapıldı ve yapılaşmanın önü açıldı.
  • Yine Kemalpaşa’da 24 hektarlık ‘Tarım Alanı’ da ‘Turizm Tesis Alanı’
  • Kemalpaşa’nın Örnekköy Mahallesi’nde de 15 Hektarlık ‘Orman Alanı’ da ‘Tercihli Kullanım Alanı’ olarak belirlendi.

Bu imar plan değişikliklerinin İzmir’de uzun süredir konuşulan ve başta Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olmak üzere bazı meslek odalarının karşı dava açtığı Çeşme Turizm Projeleri,  Selçuk Turizm Projeleri, Aliağa ve Kemalpaşa’ da yapılmak istenen sanayi kuruluşları ve tarım işletmelerinin önünü açmak için yapıldığı bir gerçek.

Kyme Antik Kenti’ni bekleyen tehlike

Tüm bunlar yetmezmiş gibi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni bir imar plan değişikliği girişimi de 2020’nin tam son gününde ortaya çıktı. Bakanlık yaptığı planla başka ülkede olsa çok dikkatlice korunacak bir arkeolojik alanın; Kyme Antik Kenti’nin içinde yer aldığı Aliağa’nın Çakmaklı Mahallesi’nin imar planlarını değiştirmek için adım attı.

Tam 31 Aralık’ta askıya çıkarıp; 21 Ocak 2021’de askıdan indireceği yeni imar planıyla bakanlık Aliağa’daki Kyme Antik Kenti kalıntılarının üzerinde yeni bir liman yapılmasının önünü açıyor. Aliağa’daki Kyme Antik Kenti önemli bir arkeolojik alan…

Bölgedeki yerleşimlerin tarihi üç bin yıl öncesine kadar gidiyor. Fakat bölgenin önemli bir yerleşim merkezi olarak Kyme’nin ortaya çıkışı ise MÖ XI. yüzyılda… Kent 12 Aiolis kentinden biri; belki de en önemlisi… Kyme tarım ve ticaretle gelişmiş ve zaman içinde bölgenin en önemli limanı haline gelmiş. Antik kaynaklardan elde edilen bilgiler ve günümüzde açığa çıkarılan arkeolojik buluntular ışığında, Kyme’nin arkaik dönemde ekonomik açıdan çok geliştiği ve sikke basan bölgedeki ilk kentlerden biri olduğu da biliniyor.

Liman için imar planında değişiklik

İşte tam bu bölgede, yakınında beş demir çelik tesisinin limanının bulunmasına karşın yeni limanların yapılması için imar planları değiştiriliyor. Bu imar planı değişikliğinin ilk adımı da aslında 2019 yılı içinde atılmış ve 28 Mart 2019 tarihinde bölgenin I. derece Arkeolojik Sit Alanı derecesi III. derece Arkeolojik Sit Alanına düşürülmüştü.

Dikkatleri dağıtmak için çaba göstermelerine gerek olmadığını; pandemi nedeniyle uygulanan kısıtlamaların yeterli olduğunu ve bu arada her türlü rant uğruna doğa sömürüsünü yapabileceklerini düşünenler aslında yanılıyor. Yanıldıklarının en güzel ispatı ise İzmir’in Kınık ilçesinden geçen hafta içinde gelen haberle ortaya çıktı. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin yaptığı açıklamaya göre:

İzmir’in Kınık ilçesinde Değirmencieli ve Arpadere Köyü arasındaki 3 farklı bölgede termik santral ve düzenli depolama alanı kurulmasına izin veren Çevre Bakanlığı’nın 1/5000 ve 1/1000 ölçekli imar planları mahkeme kararı ile iptal edildi. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin açtığı dava sonucunda İzmir 6. İdare Mahkemesi planları doğal yapı üzerindeki çevresel etkileri ve arazilerin tarımsal niteliği ve bütünlüğünün olumsuz etkileneceğini belirterek uygun bulmadı.

Üstelik bakanlık bu bölgenin imar planını değiştirip; üç adet termik santral yapılmasının önünü açarken; yapılacak santrallere de büyük bir hızla çevresel etki değerlendirme (ÇED) olumlu kararı vermişti. Mahkeme kararından sonra bölge tarım alanı olarak korunacak.

Pandeminin dahi durduramadığı…

Pandemi günlerinin ağır toplumsal kayıpları bile gözünü para hırsı bürümüş vahşi kapitalizmin ve onun işbirlikçilerinin çevre ve doğal kaynaklar üzerindeki saldırısını durduramıyor. İzmir’de son iki yıl içinde yapılan imar plan değişiklikleri de ülkemizdeki genel çevre sömürüsünün sadece küçük, fakat dikkat çekici bir örneği…

İzmir’de başta Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi olmak üzere meslek odaları, çevre örgüt ve platformlarının bu sistemli talana karşı tüm pandemi risklerini göze alarak alanda bilimsel ve hukuksal yollardan mücadelesini sürdürmesi de umutlarımızı bu zor günlerde diri tutuyor. İzmirlilerin bu mücadelesi, ülkemizin her tarafında doğasına ve çevresine sahip çıkanlara bir umut olmalı; pandemi günlerinde bile kentimize, çevremize, doğal kaynaklarımıza sahip çıkmak için mücadeleyi sürdürmeliyiz; tıpkı bugüne kadar yaptığımız gibi…

Yoksa ülkemizde pandemi sonrası daha ağır bir çevre krizi ile karşı karşıya almamız kaçınılmaz…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Aşı milliyetçiliği ve COVAX sisteminin iflası

Beklenildiği gibi aralık ayının son haftasından itibaren Covid-19’a karşı toplum bağışıklığını sağlamak için, acil kullanım onayı almış çeşitli aşılarla, bu aşılara ulaşabilen bazı ülkelerde aşılama başladı.

Pfizer BioNTech firmasının mRNA tipi aşısı Kanada, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, Moderna firması tarafından üretilen mRNA tipi aşı Kanada  ve ABD’de, Oxford-AstraZeneca’nın ürettiği adenovirüs tipi aşı İngiltere’de, Gamelya Enstitüsü tarafından üretilen yine adenovirüs tipi aşı ise Rusya ve Belarus’ta kullanıma girdi.

Tüm bu aşıların ortak noktaları ise geniş insan toplulukları üzerinde yürütülen faz 3 çalışmalarının ara raporlarını bilimsel olarak yayınlamaları ve Dünya Sağlık Örgütü, ABD’nin saygın bilimsel örgütü FDA, Avrupa Birliği’nin Avrupa İlaç Ajansı‘nın birinden veya birkaçından ‘acil kullanım onayı ve dağıtım izni’ almış olmaları…

Peki, bu gelişmeler aşılama yolu ile toplum bağışıklığını sağlama ve pandemiyi 2021 yılı içinde önleme anlamına geliyor mu? Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Ghebreyesus’un son basın açıklamasından bu anlama gelmediğini öğreniyoruz. Genel Direktöre göre 8 Ocak tarihi itibarıyla tüm dünyada ancak 36’sı zengin, 6’sı ise orta gelir grubunda olan 42 ülkede aşılama başladı ve bu aşılama da ağır-aksak devam ediyor. Dr. Ghebreyesus geri kalan orta gelirli ve fakir ülkelerin ‘acil kullanım onayı’ alan güvenli ve etkin bir aşıya ulaşamadığının altını çiziyor. Yani en az 6 milyar insanın yaşadığı, dünyanın büyük bir bölümünde halen aşılama yapılamıyor.

DSÖ’nün koordinasyonunda yürütülen ve tüm ülkelerin güvenli ve etkili bir aşıya ulaşmasını hedefleyen  Covid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı-  COVAX içindeki zengin ve orta gelirli ülkelerin, aşı firmalarıyla ilave ikili anlaşmalar yapmasına tepki gösteren DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, ‘Bu, potansiyel olarak herkes için aşı fiyatını artırıyor ve en yoksul ve en marjinal ülkelerdeki yüksek riskli kişilerin aşı alamadığı anlamına geliyor.’ diyor… Ayrıca Ghebreyesus’un açıklamalarından bazı şirket ve ülkelerin aşıların tedarik ve teslimat sistemini ile ilgili kritik verileri DSÖ ile paylaşmadığını da anlıyoruz. Genel Direktörün ‘aşı milliyetçiliği’ olarak tanımladığı bu durum aslında vahşi kapitalizmin doğal bir sonucu…

Vahşi kapitalizmin aşırı üretim ve tüketim hırsı sonucu yarattığı ekolojik krizin bir sonucu olarak gelişen pandeminin tek çıkış yolu olarak görülen aşıya, özellikle de faz 3 ara raporunu yayınlayan ve DSÖ veya ABD ve AB’nin yetkili kuruluşlarından acil kullanım onayını alanlara, şimdilik ekolojik krizin ana nedeni olan merkez kapitalist ülkelerce el konmuş görünüyor. (DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un açıklamasının tamamı için tıklayın)

Aşılama başladı ama…

Diğer yandan aşılama çalışmaları başlayan 42 ülkeden ise ilginç haberler geliyor. Her şeyden önce günlük aşılama sayılarının hiç de yüksek rakamlara ulaşamadığı görülüyor. Küçücük ve dümdüz bir ülke olan İsrail’de bir ayda nüfusunun yüzde 20’sine karşılık gelen 1.800.000 kişiyi aşılarken, 56 milyonluk İngiltere ise üç haftada nüfusunun yüzde 2’sine denk gelen 1 milyon 320 bin kişiyi aşılayabildi. Pandemi nedeniyle büyük kayıplara uğrayan ABD’de de şu ana kadar nüfusunun yüzde 2.02’ne denk gelen 6 milyon 690 bin kişiyi aşılanabildi. Fransa’daki aşılama rakamları ise adeta yerlerde sürünüyor; bu ülkede şu ana kadar ilk doz aşısı yapılan kişi sayısı henüz 80.000’e ulaştı… Tüm dünyada ilk doz aşıları yapılan toplam insan sayısı sadece 23 milyon 500 bin… (Günlük aşılama sayıları için bkz)

Tablo1: Covid-19 aşılarını uygulayan ülkeler, şu ana kadar uygulanan doz sayısı ve uyguladıkları aşılar

Rakamlar 10 Ocak saat 18.00 itibarı ile www.worldindata.org sitesinden alınmıştır.

Tabii bu durumun önemli nedenleri var. Bu nedenlerin başında ise ülkelerin neredeyse bir yıldır süren ağır pandemi koşulları nedeniyle sağlık örgütlerinin ‘yorgun ve yıpranmış’ olması geliyor. Diğer önemli neden ise lojistik sorunlar… Özellikle DSÖ, ABD ve AB’den acil kullanım onayı alan ilk aşı olan Pfizer-BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısının  -70ºC’de depolanması gerekliliği; zengin ülkeleri bile başta depolama ve dağıtım olmak üzere; alt yapı açısından zorluyor.

Üstelik bu aşı için son birkaç gündür bu duruma anaflaktik şok (herhangi bir alerjenle karşılaşma durumunda vücudun alerjik tepki vermesi)  tehlikesi de eklendi. 6 Ocak tarihinde ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC-Centres for Disease Control and Prevention) yayınladığı bir bildiriyle şu ana kadar ABD’de yapılan 1.893.360 ilk doz Pfizer-BioNTech aşısından sonra 21 anaflaksi vakasının  (bir milyon kişi başına 11.1 olgu)  görüldüğünü belirterek; aşılanan kişilerin 30 dakika kadar sağlık kurumunda gözlem altında tutulmasını önerdi. Bu durumun aşılama çalışmalarını daha da yavaşlatması kaçınılmaz…  Daha şimdiden 2021 yılının da pandemi gölgesinde; maske, mesafe, el yıkama ile geçeceği; zenginler yavaş da olsa aşılanırken; orta gelirli ve yoksul ülkelerdeki bağışıklamanın 2022 yılına sarkacağı hemen hemen belli oldu.

Çinli Sinovac firmasının ürettiği aşının ilk teslimatı olan 3 milyon doz Türkiye’ye ulaştı, ancak aşılamalara henüz başlanmadı.

Türkiye’de durum

Ülkemize gelince; henüz hiç aşı yapmadık. Pandemi sürecini yönetemeyen, açıkladıkları günlük vaka sayılarına bile kimseyi inandıramayanların şimdiden aşılamayı da yönetemeyecekleri o kadar belli ki…  Faz 3 ara raporunu yayınlamamış, daha üretildiği ülkede bile ‘acil kullanım onayı’ alamamış ve üretildiği ülke de dahil olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde yaygın kullanıma girmemiş bir aşının insanımıza uygulanacağı görülüyor; o da yeterli sayıda temin edilebilirse (tablo1)…

Üstelik günde bir milyon kişiye aşı yapılacağı gibi ‘iddia’ var; ortada. Buna inananlar, inanmış gibi yapanlar var. Gözden kaçırılan diğer bir önemli nokta ise 60 yaş ve üstündeki vatandaşlarımızın durumu… Sinovac Firması tarafından üretilen bu aşı faz 3 çalışmaları sırasında 60 yaş ve üstü kimseye uygulanmadı,yani 60 yaş ve üstü vatandaşlarımızda aşının güvenilirliği ve etkinliği konusunda elimizde bir ön bilgi kırıntısı bile yok.

Kimse itiraf etmiyor ama işin doğrusu DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un sözlerinde gizli… Hangi ülkeler grubu içinde olduğumuzu hala anlamadınız mı?

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Kabus bitiyor mu?

Bitmiyor; 2020 yılı ile beraber yaşadığımız pandemi günlerinin de biteceğini düşünenlerdenseniz, yanılıyorsunuz… Özellikle 2020 son günlerinde Covid-19’a karşı geliştirilen aşılarla ilgili medyaya yansıyan haberler dünyanın her tarafında bir iyimserlik yarattı. Fakat 2021’in daha ilk gününde gelişmelerin bu yönde olmadığı, üstelik bu aşılardan şu ana kadar başta ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu FDA olmak üzere dünyanın çeşitli yörelerinde acil kullanım onayı alan Pfizer/BioNTech firmasının aşını geliştiren Prof. Dr. Uğur Şahin’in sözleriyle ortaya çıktı.  

Şahin ünlü Alman dergisi Der Spıegel’in yılın yayınlanan ilk sayısına verdiği röportajla herkesi pembe rüyalarından uyandırdı. Ona göre mevcut onaylı aşıların eksikliği nedeniyle üretim ve dağıtım sürecinde büyük bir boşluk oluşması kaçınılmaz. Prof. Şahin diğer aşıların doğru düzgün faz 3 çalışmasının ara sonuçlarını bilimsel ölçütler içinde yayınlayamadıklarını ve bu nedenle uluslararası saygın bilimsel kuruluşlardan henüz ‘acil kullanım onayı’ alamadıklarının altını çiziyor ve bu durumun kendi aşılarının tedariğinde talep yoğunluğu nedeniyle boşluklar oluşturabileceğini belirtiyor. 

Prof. Dr. Şahin’e göre diğer aşılar faz 3 çalışmasının ara sonuçlarını tartışmaya yer vermeyecek şekilde yayınlayamadıkları ve bu nedenle başta Dünya Sağlık Örgütü’nden olmak üzere acil kullanım onayını alamadıkları takdirde tüm dünyada aşı sıkıntısı yaşanması kaçınılmaz.

Aslında bunun ilk belirtileri geçtiğimiz yılın son günlerinde ortaya çıkmıştı; bile… Başta İngiltere olmak üzere bütün ülkelerde aşı sıkıntısı başladı. Bu sıkıntı nedeniyle ikinci doz aşının yapılma aralığı iki haftadan, bir aya hatta 1.5 aya kadar yükselebileceğinin işaretleri ortaya çıktı. İngiltere’de bazı bilim insanları iki doz aşının iki farklı aşıyla yapılmasının nasıl sonuç vereceğini tartışmaya bile başladılar. ABD’li bilim insanları ise bunun kesinlikle denenmemesi konusunda hemfikir…

Diğer bir görüş ise; ‘herkesi hiç olmazsa bir doz aşılayalım; hiç yoktan iyidir’ görüşü… Üstelik bu tartışmalar 2020 içinde gereksinimlerinin üzerinde sipariş verip; parasını da peşin ödeyen zengin ülkelerde yaşanıyor. Bu ülkelerde geçen yıldan itibaren aşı temininde öncelik almalarına rağmen hem temininde güçlük çekiyorlar hem de aşılama organizasyonu zorluklarıyla boğuşuyorlar. İsrail gibi küçücük ve dümdüz bir coğrafyada bile bir ayda ulaşılabilen aşılama sayısı ancak bir milyon…

Sinovac aşısında soru işaretleri

Ülkemize gelince, diğer ülkeler tarafından pek fazla tercih edilmeyen Çin’in Sinovac firmasının ürettiği aşıya talip ülkemizin Sağlık Bakanlığı… Öncelikle belirtelim; bu aşının bilimsel ölçütlere uygun faz 3 ara raporu hala yok… Şu ana kadar ise bu aşıdan sadece 3 milyon doz ülkemize getirilmiş ve biyogüvenlik testleri başlamış durumda. Ölü virüs aşısı olan aşının aslında faz1 ve 2 çalışmaları çok iyi yapılmıştı ve sonuçları umut vericiydi. Faz 3 çalışmaları ve onun ara dönem sonuçları merakla beklenen aşının bu aşama çalışmaları üreticisi tarafından dört ülkede; Türkiye, Brezilya, Endonezya ve Şili’de başlatıldı. 

Ancak şu ana kadar ana üretici Sinovac firması tarafından faz 3 çalışmaları ara sonuçlarıyla ilgili bilimsel açıdan doyurucu bir paylaşım yapılmadı. Oysa bir aşının yan etki ve koruyuculuğuna; dolayısıyla yaygın olarak kullanılıp kullanılmayacağına karar vermek için en kritik bilgiler faz-3 çalışmasının sonuçlanması ile elde ediliyor. Halen Covid-19’a karşı geliştirilen hiçbir aşı adayının faz-3 çalışması tamamlanmadı. Normalde faz 3 çalışmaları ortalama iki yıllık bir zaman alıyor. Çünkü aşının koruyuculuğuna ve ne kadar süreyle tekrarlanması gerekeceğine karar verebilmek için gönüllülerin en az bir yıl süreyle izlenmesi gerekiyor. Fakat yaşadığımız pandemi günlerinde faz-3 çalışmalarının tamamlanması beklenmeden ara dönem sonuçları ile ‘acil kullanım onayı’ ile aşılar kullanıma veriliyor. Yetkili kurumlar aşı firmalarının bazı kurallar içinde sunduğu bu ara dönem sonuçlarına göre acil kullanım onayı veriyorlar.

Ara dönem sonucunun açıklanabilmesi için en önemli nokta, aşı ve plasebo gruplarını içeren gönüllüler grubunda asgari sayıda vaka gözlenmesi gerekliliği; bu gereklilik Sinovac Firmasının ürettiği aşının faz 3 çalışmaları için Brezilya’da 60, ülkemizde ise 40 vaka… Ancak ülkemizde koruyuculuk oranını %91.25 olarak verdiği tarihte, 14 gün arayla iki kez aşı yapılmış ve aldığı ikinci dozdan sonra en az iki hafta süre geçmiş gönüllü sayısı yalnızca 1.322 idi.  Üstelik bu grup içinde hastalananların sayısı da sadece 29’du.  Yani Türkiye asgari vaka sayısına bile ulaşmadan, sadece 29 vaka ile koruyuculuk oranı açıkladı. Bu nedenle ülkemizde açıklanan veriler Türkiye’ye özel bir ara dönem sonucu olarak bile görülemez ve güvenilir değil. Üstelik faz-3’ün kesin ya da ara dönem sonucu denildiğinde anlaşılması gereken şey, faz-3 çalışmasını yürüten ülkelerin (Türkiye, Brezilya, Şili, Endonezya) verilerini içeren ortak bir sonuç; diğer aşıların ve aşı adaylarının şu ana kadar açıkladıkları ara dönem sonuçları bu ilkeler içinde açıklandı, açıklanmaya da devam ediyor.

Yaş grupları ve ikinci dozda belirsizlikler

Önemli bir diğer noktaysa 60 yaş ve üstü gruba aşı uygulamasının hedeflenmesidir. Bilindiği gibi ülkemizde yürütülen faz-3 çalışması 18-59 yaş grubundaki gönüllüler üzerinde yürütüldü. 60 yaş ve üzerindekileri kapsayan araştırmalar ise küçük gruplar halinde Brezilya ve Şili’de yürütülüyor. Şu ana kadar 60 yaş ve üzerindeki grupla ilgili gerek firma gerekse bu ülkeler tarafından hiçbir sonuç paylaşılmadı. Durum böyleyken Türkiye’nin aşıyı yaşlılara uygulamasının bilimsel hiçbir dayanağı yok…

Ayrıca bugünlerde yetkililer iki doz arasındaki sürenin 14 günden 28 güne çıkarılacağını belirtiyor.  Oysa faz 3 çalışmaları sırasında gönüllülere hep 14 gün ara ile yapılmıştı ikinci doz aşı adayları…

Bu harita 2022’de de aşıyı tartışacağımızı gösteriyor.

Tarih boyunca çok sayıda pandemi yaşadık. Fakat ilk defa bir pandemi yaşanırken geliştirilen aşılarla durdurulmaya çalışılıyor. O nedenle bazen yıllar süren aşı geliştirilme süreçleri mümkün olduğunca kısaltılmaya çalışılıyor. Tüm dünyada özellikle faz 3 çalışmalarının ara raporlarının yayınlandığı az sayıdaki aşının talebi karşılayamaması nedeniyle İngiltere ve ABD gibi ülkelerde kullandıkları mRNA aşılarının ikinci doz uygulama arasını açmayı (Pfizer-BioNTech aşısı için 3 hafta yerine 12 hafta arayla iki kez uygulama) tartışıyorlar.

Bu durumu ülkemizdeki durumla karıştırmamak gerekiyor. Çünkü sözü edilen ülkelerin kullandıkları mRNA aşılarının faz-3 ara dönem sonuçları bilimsel ölçütlere uygun olarak yayınlandı ve bu aşılar bu sonuçlarla pek çok ülkeden onay da aldılar. Yani faz-3 çalışmasıyla o aşıların iki doz uygulamadan sonra ne düzeyde antikor oluşturdukları ve oluşan antikorun yaklaşık kaç hafta varlığını sürdürdüğü gösterilmiş durumda. Pfizer-BioNTech aşısına FDA acil kullanım izni verdiğinde iki doz aşı yapılmış gönüllüler ortalama 3 ay izlenmiş durumdaydılar.

Toplum bağışıklığı 2022’yi bulabilir

Üstelik Pfizer firması İngiltere ve ABD’nin iki doz arasındaki süreyi uzatma düşüncelerinden duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve böyle bir uygulamanın aşının koruyuculuk düzeyini ne şekilde etkileyeceği konusunda ellerinde yeterli veri olmadığını bildirdi. Oysa Sinovac firmasının ürettiği aşı ile ilgili gerek faz 3 çalışmasının gerek güvenilir ara sonuçlar gerekse iki doz arasındaki süreyi uzatma ile ilgili güvenilir bir bilgi yok ve bu tamamen bu aşının teminindeki güçlükle ilgili olduğu açık…

Kabus gerek dünya için gerekse ülkemiz için henüz bitmedi, en azından 2021 yılının sonuna kadar bitmeyecek… Aşı ile toplum bağışıklığının sağlanması şimdilik 2022 yılına kadar uzayacak gibi görünüyor. Zengin ülkeler aşı alımı konusunda elini çabuk tuttular ama Prof. Dr. Uğur Şahin’in de belirttiği gibi gerek aşı onayındaki sorunlar gerekse uygulama zorlukları 2021 yılının da pandeminin gölgesinde geçeceğini gösteriyor. Tüm bunlara ek olarak ülkemizde gerek salgın yönetiminde gerekse aşı seçim ve yönetiminde yapılan hatalar aşılama açısından ülkemizin daha da zor bir süreçten geçeceğinin bir habercisi gibi…

Çözüm, bilimin aydınlattığı yoldan inatla yürümekten geçiyor.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Siz Orhanlı Köyü’nü bilir misiniz?

Orhanlı, İzmir kent merkezine kuş uçumu 20 kilometre mesafede olan ve kent merkezine en yakın kadim tarım arazilerinin içinde yer alan şirin bir köy. Yüzyıllardan beri tarım yapılan bu şirin köyün en önemli geçim kaynağı ise zeytincilik. Bölgede geniş zeytinlikler bulunuyor. Hatta bazı zeytin ağaçlarının asırlık geçmişi var. Bölgede ayrıca köylüler tarafından mevsimine uygun sebzeler de yetiştiriliyor. Ayrıca son yıllarda bölgede gelişen bağcılığa ve butik şaraphanelere de çok yakın bir noktada Orhanlı köyü…

Kabus gibi geçen 2020 yılının son günlerinde bu küçük, şirin köyün bir anda gündemimize girmesinin nedeni ise köyün hemen yakınlarındaki sıcak su kaynaklarının üzerine kurulmak istenen jeotermal elektrik santralleri… Üstelik bu santraller, yaşadığımız pandemi günlerinde sanki ülkemizde elektrik üretiminde açık varmış gibi aceleye getirilerek, doğru düzgünÇevresel Etki Değerlendirme çalışmaları (ÇED) yapılmadan ve her şeyden önemlisi bölge insanının görüşleri alınmadan yapılmaya çalışılıyor.

3 bin hektar alanda 14 jeotermal sondaj kuyusu

Bir süredir bölgede 3220 hektarlık alanda 14 adet jeotermal sondaj kuyusu açılması ve jeotermal enerji santrali yapılmasının planlandığı, hatta Orhanlı yakınlarındaki Kavaklıdere köyünde yapıldığı biliniyor. Yöre halkı, iki özel şirketin henüz ÇED süreci tamamlanmamışken, pandemi günlerinde yangından mal kaçırırcasına sürdürdüğü hukuksuz JES kurma çalışmalarına karşı bir an önce bu çalışmalara son vermesi için suç duyurusunda bulunarak hukuk mücadelesi başlattı.

Ayrıca bölgede daha önceden Kavaklıdere köyünde yapılan JES’in derelere bıraktığı sıcak su nedeniyle toplu balık ölümlerine neden olduğu biliniyor. Atmosfere bırakılan çeşitli gazlar ve buhar nedeniyle de bölgenin ünlü zeytinlerinin son birkaç yıldır eskisi kadar verimli değil. Yüzyıllardan bu yana kadim bir tarım merkezi olan bölgede yaşayanlar sadece topraklarını, suyu kaynaklarını ve havalarını korumak; tıpkı ataları gibi özgürce tarım yapmak istiyorlar.

Seferihisar- Kavaklıdere köyü yakınlarına kurulan jeotermal enerji santrali/ Fotoğraf: Hasan Ter.

Jeotermal enerji kaynakları bir ülkenin yeraltı zenginliklerinden kabul ediliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından jeotermal kaynaklar ‘yerkabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısı ve basıncın oluşturduğu sıcaklıkların, bölgesel atmosferik ortalama sıcaklığın üzerinde olan ve çevresindeki yeraltı ve yerüstü sularına göre daha fazla çözülmüş mineraller, çeşitli tuzlar ve gazlar içerebilen sıcak su, buhar ve gazlar ile yüzeye taşınan ısı enerjisi.’ olarak tanımlanıyor. 

Bu kaynaklar kentsel ısınma amaçlı olarak, elektrik üretimi için, turizm ve sağlık amaçlı kullanılabiliyor. Bu nedenle son yıllarda bu tip kaynaklara sahip batı ülkelerinde jeotermal kaynaklar, turizm ve sağlık amaçlı kullanım dışında sera gazı emisyonlarını Paris İklim Antlaşmasın’a uygun olarak sınırlamak için güneş ve rüzgar enerjisi santrallerinin yanı sıra artan oranda elektrik üretiminde kullanılmaya başlandı. Ülkemizde ise daha önce kaplıca turizmi amaçlı kullanılan sıcak su kaynakları 90’lı yıllarda kentsel ısınma, seracılık amaçlı değerlendirilirken, 2010’lu yıllardan itibaren ise elektrik üretimi amacıyla kullanılmaya başlandı.

Yenilenebilir, ama kuralına göre kurulursa…

Yenilebilir enerji kaynağı olmasına ve sera gazı emisyonları son derece düşük olmasına karşın; önce JES’lerin yoğun olarak kurulduğu Aydın ve Manisa’dan sonra şimdi de İzmir’de neden yörede yaşayanlar tarafından bu santrallere karşı çıkılıyor? Çünkü bu santraller Türkiye’de kuralına göre kurulmuyor, kurulsa bile işletilmiyor.

Kentsel ısınma amaçlı kurulan tesislerde tam olarak uyulan çevresel önlemler ve soğuyan suyun geri yeraltına deşarjına elektrik santrallerinde uyulmuyor. Birinci derece tarım arazilerinin üzerine, yerleşim merkezlerine çok yakın noktalara kurulan bu santrallerde yer altından ortalama 150º-200º derece olarak çıkarılan su ve buharın, elektrik üretiminde kullanıldıktan sonra tekrar yeraltına, çıkarıldığı derinliğe geri verilmesi gerekiyor. Bunun yerine maliyetten kaçınmak için bu atık sular ülkemizde genelde kuru dere yataklarına boşaltılıyor.

İzmir-Balçova’da kentsel ısıtma amaçlı jeotermal kuyu, kuralına uygun çalıştırılıyor

Üstelik özellikle bor mineralinden zengin bu sular bitki ve ağaçların kurumasına yol açarak tarıma zarar veriyor. Ayrıca bu suların içinde bulunabilen başta arsenik olmak üzere ağır metallerin büyük bölümü de insanlar için kanserojen. Sıcak su ile beraber yerüstüne çıkan SO₂, H₂S başta olmak üzere çeşitli gazlar ise atmosfere bırakılıyor. 

Aydın’dan sonra Seferihisar’ın zeytincilikle geçinen şirin köyü Orhanlı’ya JES’ler kurulmak isteniyor; hem de yangından mal kaçırırcasına, acele edilerek,  bölge insanı hiçe sayılarak… Ülkemizin tarım alanlarının enerji ve maden şirketlerine kurban edilmesinin küçük ama önemli bir örneği Orhanlı…

Yüzyıllardan beri orada tarım yapılıyor ve Orhanlılar ata topraklarını enerji şirketlerinin pandemiden faydalanarak yaptığı saldırıdan korumaya ve çocuklarına aldıkları gibi tertemiz devretmek istiyorlar, bunun için de direniyorlar. Onlara bugün el uzatmazsak yarın gerçekten çok geç olacak…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Gıda etiketlerindeki tek sorun trans yağlar mı?

Geçtiğimiz hafta içinde kamuoyuna yansıyan bir haber, bir anda pandemi haberlerinin de önüne geçerek trans yağlarla ilgili tartışmaların yeniden başlamasına neden oldu. Bilindiği gibi trans yağlar daha önce de kamuoyu tarafından uzun süre tartışılmıştı. Bu tartışmalar Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 7 Mayıs 2020 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanan ‘Türk Gıda Kodeksi Gıdalara Vitaminler, Mineraller ve Belirli Diğer Öğelerin Eklenmesi Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ ile son bulmuştu ya da en azından biz öyle sanmıştık.

Bakanlığın daha altı ay önce yaptığı bu yönetmelik değişikliğiyle tüketiciye sunulan gıdalarda her 100 gram yağ içinde trans yağ oranının % 2 ile sınırlanmıştı. Ayrıca bilindiği gibi gıda etiketlerinde eğer o gıdanın içinde %1’den az trans yağ yer alıyorsa ‘trans yağ yoktur’ ibaresi yer alıyor. İşte bu ibare bakanlığın yeni hazırladığı yönetmelik değişikliği taslağıyla ortadan kaldırılıyor ve bütün gıdaların içinde %2 oranına kadar trans yağ olmasının önü açılıyor. Hazırlanan ve kamuoyunun görüşüne açılan taslağın 7. maddesine göre, Türk Gıda Kodeksi Gıda Etiketleme ve Tüketicileri Bilgilendirme Yönetmeliğinin 35.maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi şu şekilde değiştiriliyor:

“7 Mart 2017 tarihli ve 30000 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi Gıdalara Vitaminler, Mineraller ve Belirli Diğer Öğelerin Eklenmesi Hakkında Yönetmelik ile getirilen kısıtlamalar kapsamında gıda etiketlerinde trans yağ ile ilgili beyan yapılmaz.”

Ucuz oluşu ve uzun raf ömrü nedeniyle tercih ediliyor

Halbuki endüstriyel trans yağların hangi miktarlarda üründe bulunduğuna dair bilgilendirme yapılması, aynı üründen birden fazla tüketilmesi veya kısıtlı trans yağ içeren farklı ürünlerin aynı zamanda tüketilmesi nedeniyle alınacak toplam trans yağ miktarını önerilen günlük limit üzerine çıkaracağından, tüketicinin etiketlerde endüstriyel trans yağ miktarını da görmesi açısından önemli. 

Trans yağların doğal ve endüstriyel iki kaynağı var. Doğal kaynak olarak inek ve koyun gibi geviş getiren hayvanların süt ürünleri ve etlerinde bulunuyor. Endüstriyel kaynakları ise kısmi hidrojene yağlar ve endüstriyel olarak üretilen bu trans yağlar, margarin gibi sertleştirilmiş bitkisel yağlarda yer alıyor. Çevremizde bol bol yer alan cips, bisküvi, gofret gibi atıştırmalık yiyeceklerde, fırınlanmış yiyeceklerde ve kızartılmış yiyeceklerde trans yağlar karşımıza çıkıyor. Yaygın olarak pasta kremaları, milföy hamurları, poğaça ve baklava gibi ürünlerde de endüstriyel trans yağ kullanılıyor. Endüstriyel trans yağların üreticiler tarafından tercih edilmesinin nedeni ise bu yağların, ürünler için diğer yağlardan daha uzun bir raf ömrü sağlıyor oluşu. 

Trans yağların insan sağlığı üzerine etkilerine gelince, bu yağlar kanda halk arasında ‘kötü kolesterol’ olarak bilinen LDL kolesterol seviyesini yükselmesine ve yine halk arasında ‘iyi kolesterol’ olarak bilinen HDL kolesterolün düşmesine neden oluyor. Bu nedenle yapısında trans yağlar bulunan gıdaları tüketenlerin karşılaştığı sağlık sorunlarının başında koroner kalp hastalıkları, hipertansiyon, felç geliyor. Trans yağlar ayrıca çeşitli kanserlere, tip II diyabete, obesite ve çeşitli karaciğer hastalıklarına da neden olabiliyor. Yapılan çeşitli bilimsel çalışmalar günde 5 gram tüketilen trans yağların kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini %25 artırdığını ortaya koymuş. Oysa orta boyda patates kızartması porsiyonunda tam 8 gram trans yağ var. Ayrıca ABD’de her yıl yüz binden fazla insanın trans yağlar nedeniyle yakalandığı kalp ve damar hastalıkları sonucu yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ise 2023’e kadar üye ülkelere gıda tedarik zincirinden trans yağların tamamen kaldırılmasını tavsiye ediyor.  Avrupa Birliği ülkeleri de trans yağ kullanımını 100 gramda en çok 2 gram olacak şekilde kısıtlamış; Danimarka gibi bazı AB ülkeleri ise tamamen yasaklamış durumda.

Trans yağ yerine palmiye yağı riski

Peki, bu aşamada Tarım ve Orman Bakanlığı’nın etiketler üzerindeki ‘trans yağ yoktur’ ibaresini kaldırmak istemesi ne anlama geliyor? Yönetmelikteki değişiklikle iki önemli yol açılıyor. Bunlardan birincisi pahalı bazı endüstriyel yöntemler seçerek ürünlerindeki trans yağ oranını %1’in altına düşürüp etiketine ‘bu üründe trans yağ yoktur’ veya düşük miktarını yazan firmaların gıda endüstrisi alanındaki rekabet nedeniyle bir süre sonra ürünlerinde  %2 oranında trans yağ kullanacakları beklentisi… İkincisi ise bu ibarenin etiketlerden çıkarılmasıyla çok sayıda firmanın denetim boşluklarından yararlanarak çok ucuz bir yol olan trans yağ kullanmaya sapacakları ve daha çok kar uğruna toplum sağlığını tehlikeye atacakları beklentisi…

Bu arada kimsenin üzerinde pek düşünmediği diğer bir konu ise trans yağın yerine ne kullanılacağı… Bugüne kadar olan uygulamalar trans yağların yerine büyük miktarda palmiye yağının geçtiğini gösteriyor. Bu nedenle özellikle Endonezya ve Malezya’da 1990’lı yıllardan bu yana palmiye yetiştirmek uğruna yağmur ormanları artan oranda yok ediliyor. Bu bölgelerdeki yağmur oranlarının yok edilmesi doğal yaşamı ve birçok canlı türünü de ortadan kaldırıyor. Ayrıca yağmur ormanlarının yok edilerek palmiye tarlalarının belli sürelerle yenilenmesi atmosfere yüksek miktarda sera gazı çıkmasına neden oluyor. Küresel palmiye yağı üretiminin %85’ini bu iki ülke karşılıyor. Bu nedenle trans yağlar bırakılırken yerine palmiye yağı da kullanılmamalı. 

Gıda ve sağlıklı beslenme hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile yıllar önce bir insan hakkı olarak kabul edilmişti.  Ancak bu temel hak hala ülkemizde bir insan hakkı olarak değil, gıda politikası olarak kabul ediliyor. “Trans yağ ibaresinin ürün paketlerinden kaldırılması” sorununda tüketilen ürünün ne içerdiğini bilmek biz tüketicilerin en doğal hakkıdır. Bu ibarenin kaldırılması bilgi edinme, aydınlatılma hakkımızın engellenmesi ve sağlıklı beslenme hakkımızın kapitalist sistemin daha çok para kazanma hırsı için gasp edilmesidir. Son etiket düzenleme girişiminin arkasındaki gerçek de budur.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Yeni tehdit: Biyokütle santralleri

Ülkemizde sayıları son birkaç yıl içinde giderek artan biyokütle santrallerine dair tartışmalar artarak devam ediyor. Şu ana kadar gerek özel sektörün gerekse belediyelerin 100’e yakın biyokütle ve biyogaz tesisi kurmaları teşvik edilip izin verilirken, tesislerin kurulduğu bölgelerde yaşayanlar ise santrallerin doğaya ve insan sağlığına zararlı olduğunu belirtiyor. Doğada bulunan çeşitli atıklar ve sanayi atıklarının yakılarak elektrik üretilmesine yarayan biyokütle ve biyogaz santrallerini atık yönetiminde bir devrim ve geri dönüşüm metodu olarak görüp savunanların sayısı ülkemizde hiç de az değil. Oysa biyokütle ve biyogaz santrallerinin düşünülenin aksine termik santrallerden işletme açısından daha maliyetli ve çevre ile insan sağlığı açısından daha zararlı olduğunu belirten çok sayıda bilimsel çalışma var.

Biyogaz tesisleri organik atıkların oksijensiz bir ortamda çıkarttıkları çok güçlü metan gibi gazları toplayıp yakarak elektrik üretiyor. Metan gazının yakılarak elektrik üretimi sırasında ortaya çıkan CO₂ gazı ise atmosfere bırakılıyor. Bu nedenle birçok iklim bilimci ve çevre mühendisi biyogaz santrallerine CO₂’den 23 kat daha fazla etkili bir sera gazı olan metanı CO₂’ye indirgediği için günümüzde olumlu bakmakta…

Biyokütle tesisleri ise temelde atık yakma tesisleri… Genelde termo-kimyasal yöntemi seçen bu tesisler atıkları yakarak elektrik elde etmekte… İşte temel sorun bu tesisler nedeniyle çıkıyor. Çok sayıda bilimsel araştırmaya göre ‘biyokütle santralleri kömürlü termik santrallerden daha fazla atmosfere CO₂, partikül madde, CO, NO₂’ bırakıyor. Bu nedenle ciddi hava kirliğine yol açarak insan sağlığı üzerinde tehdit oluşturuyor. Üstelik bu santraller atıkları yakmak için kömürlü termik santrallerden çok daha fazla enerji tüketiyor, bu nedenle verimliliği de oldukça düşük…

Biyokütle santralleri ve çöp ithalatı ilişkisi

Peki, ülkemizde neden bir anda bir merkezden işaret verilmişçesine gerek belediyeler, gerekse özel sektör tarafından biyokütle tesisleri kurulmaya ve ‘kentin çöplerini yakarak şu kadar eve elektrik sağlıyoruz’ benzeri bu tesislerin reklamı yapılmaya başlandı? Başlangıçta bu yaklaşım kulağa hoş gelse de gerçekler çok farklı.

Aslında sorunu biraz geriye giderek düşünmekte fayda var. Türkiye son yıllarda yurtdışından çöp ithalatını artırmıştı. Hatta ülkemiz Çin ve bazı Güney-Doğu Asya ülkelerinin evsel ve sanayi atığı ithalatına kısıtlamalar getirmesi üzerine dünyada en çok çöp ithal eden ülke durumuna gelmişti. Türk Tabipleri Birliği 06.11.2018 tarihinde yayınladığı bir basın bildirisiyle çöp ithalatı konusunda kamuoyunun dikkatini çekmiş ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bunun nedenlerini sormuştu.  Peki, hiç düşündünüz mü diğer ülkeler ihracatla çöplerinden kurtulmaya çalışırken biz niye bu çöpleri alıp biyokütle tesislerinde yakmaya kalkıyoruz? Bu çöpler zararsız olsa, ülkelerin ekonomisine katkısı olacak olsa o ülkeler bu çöpleri diğer ülkelere göndermez; değil mi?  Demek ki getireceği kar çevreye vereceği zararı karşılamıyor…

Üstelik ülkemizden çok önce biyokütle santralleri kuran bazı Avrupa Birliği ülkeleri, İngiltere, Tayland ve ABD günümüzde bu santrallerin özellikle hava kirliliği üzerine etkilerini tartışıyor. Hatta bu ülkeler yeni biyokütle santralleri kurmadıkları gibi kurulu santrallerini de kapatıyorlar ve evsel ve sanayi atıklarıyla, tıbbi atıklarını bizim gibi ülkelere göndermeye çalışıyorlar.

Enerji: Hangi alanlar ve kim için? 

Biyokütle santralleriyle ilgili Tayland’da yapılan bir çalışma bu santrallerin çevresinde yaşayanların sağlığı konusunda bazı acı gerçekleri ortaya koydu. Bu santrallerin yakınlarında yaşayanlarda kaşıntı/kızarıklık, göz tahrişi, öksürük, burun tıkanıklığı ve alerjik belirtiler ile kronik obstrüktif akciğer hastalığı görülme sıklığında, daha uzakta yaşayanlarla karşılaştırıldığında 2.4 ile 2.7 kat artış görülmüş. Araştırmayı yapan Tayland Naresuan Üniversitesi araştırmacılarına göre “biyokütle santrallerinden kaynaklanan kirlilik, yakınında yaşayanlar için önemli bir sağlık sorununa neden olabilir. Ayrıca biyokütle santrallerinin yarattığı kirlilik bitkileri ve tarımı da olumsuz etkileyebilir.”

Türkiye kömürlü termik santrallerden ve onun yarattığı başta sera gazı emisyonları ve hava kirliliği gibi çevre kirliliklerden kurtulmaya çalışırken diğer bir hataya düşmemeli. Son yıllarda Avrupa’nın çöpünün ithal edilerek ‘hammadde’ gereksinimi karşılanan,  torba yasalara eklenen maddelerle kurulmaları ve işletilmeleri teşvik edilen biyokütle santrallerinden yol yakınken vazgeçilmeli. Yurt dışından her türlü çöpün ithali kesin olarak yasaklanmalı. Ayrıca biyokütle santrallerinin kurulmasından vazgeçilirken biyogaz santrallerinin ise kurulmadan önce mutlaka çevresel ve sağlık etki değerlendirme çalışmaları yapılmalı…

En önemli nokta ise başta üniversiteler ve ilgili meslek odaları olmak üzere tüm taraflarla bir yuvarlak masa çevresinde buluşularak bir an önce “Türkiye’nin enerji politikaları ve gelecek için enerji planlaması”  tartışılmalı.  Bu tartışmalar enerjinin hangi alanlar için, kimler için gerekli olduğu konuları ile başlanmalı ve özellikle de bu tartışmalarda enerji kullanımı yoğun sanayi dallarının niçin ülkemizde yoğunlaştığı, bunda kimin yararı olduğu sorusunun yanıtları aranmalı. 

Bulunan çözüm kesinlikle merkezine kapitalizmi ve para kazanma hırsını değil, insanı ve doğayı koymalıdır. Aksi halde kapitalizmin yarattığı tüketim alışkanlıklarının ve kar hırsının esiri olursak ekosistemleri ve onun bir parçası olan insanı bitiren tehditlerin, kömürlü termik santral- biyokütle santrali olayında olduğu gibi adı değişir ama kendisi bitmez…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Türkiye’nin kara raporu

Geçtiğimiz hafta içinde Düzce’de yaşanan ve etkisini birkaç gün sürdüren hava kirliliği, bize pandemi günlerinde unuttuğumuz ama yıllardır yaşadığımız ve nedenlerini de çok iyi bildiğimiz bu tehditi kez daha hatırlattı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Hava İzleme Merkezi verilerine göre, geçtiğimiz hafta içinde en az üç gün Düzce il merkezinde hava kirliliği insan sağlığını ciddi olarak tehdit edecek boyuta ulaştı.

Aslında Düzce’de yaşananlar ülkemiz de hava kirliliği konusunda çalışan bilim insanlarını hiç şaşırtmamış olmalı… Türk Tabipleri Birliği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Türk Nöroloji Derneği, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği gibi çok sayıda meslek örgütünün de içinde yer aldığı Temiz Hava Hakkı Platformu, Ağustos 2020’de yayınladığı Kara Rapor 2020’de Düzce ilini; Iğdır, Manisa, Bursa, Kahramanmaraş ve Afyon ile birlikte hava kirliliği sorunu çözülemeyen iller içinde saymıştı.  Bu iller neredeyse her yıl özellikle kış aylarında belli aralıklarla insan sağlığını tehdit eden ölçüde hava kirliliği sorunu yaşıyorlar.

Milyonlarca insan zehir soluyor

Kara Rapor 2020’de yapılan ülkemizin hava kirliliği sorunuyla ilgili tespitler bununla da sınırlı değil. Rapora göre 2019 yılı içinde 30 ilimize ait yeterli hava kalitesi verisi yok. Üstelik bu illerimizde nüfusumuzun %21’ni oluşturan 18 milyona yakın insan yaşıyor. Eskişehir, Muş, Uşak ve Şırnak illerinde ise son üç yıldır asgari düzeyde bile hava kalitesinin ne olduğu bilinmiyor. Amasya, Iğdır, Manisa ve Bursa illerinde yaşayanlar da son dört yıldan bu yana yılın en az %68’inde mevzuatımızda yazılı günlük sınır değerin üzerinde kirli hava soluyorlar. 2019 yılı içinde 55 ilde ölçülen SO₂ seviyesinin en yüksek bulunduğu yer Soma Kömürlü Termik Santrali’nin de bulunduğu Manisa ili…

Fakat asıl önemlisi başta çeşitli organ kanserlerine, kalp ve solunum sistemi hastalıklarına, nörolojik bozukluklara, çocuklarda bilişsel gelişim geriliğine ve düşük doğum ağırlığına da yol açtığı bilinen pm (partikül madde) 2.5 µ ilgili hala mevzuatımızda bir sınır değer olmaması ve 60 ilimizde pm 2.5µ ilgili hiçbir ölçüm yapılmaması… Oysa pm 2.5µ ile ilgili çok sayıda bilimsel yayın var ve Avrupa Birliği ülkeleri ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) onu en tehlikeli hava kirletici kabul ediyor.

Kara Rapor 2020’de 2017’de de olduğu gibi Türkiye’de hava kirliliğine uzun süreli maruziyetin toplum sağlığına olan etkilerini ortaya koymak amacıyla, WHO’nun Avrupa Bölge Ofisi’nin geliştirmiş olduğu AirQ+ yazılımı ile hesaplamalar da yapılmış. Hesaplamaya göre 2019 yılı içinde Türkiye’de 30 yaş ve üstü kazalar ve dışsal yaralanmalar haricindeki toplam 396.670 ölümün 31.476’sı, yani %7,9’u, direk hava kirliliğine bağlı. Diğer bir anlatımla ülkemizdeki hava kalitesi sınır değerleri WHO’nun sınır değerleri düzeyine indirilebilseydi; 2019 ölümlerinin %7.9’u önlenebilecekti.

Hava kirliliğine bağlı ölüm sayılarının en fazla olduğu üç il İstanbul, İzmir ve Manisa iken toplam ölümlerin içinde ölüm yüzdesinin en yüksek olduğu il ise Iğdır… 2017’nin başından 2019’un sonuna kadar ülkemizde hava kirliğine bağlı ölüm sayıları aynı dönem içinde yaşanan trafik kazalarından ölümlerin neredeyse yedi katı…

Kara Rapor 2020’nin içinde COVİD-19 pandemisinin ilk dalgasını yaşadığımız 2020 yılının ilk altı ayı ile ilgili bilgiler ve ipuçları da var. Rapora göre yılın ilk yarısında ülkemizde hava kalitesinde bir iyileşme görülmüş. Bunun en önemli nedeni ise pandemi nedeniyle düşen elektrik tüketimi nedeniyle Kahramanmaraş, Kütahya ve Zonguldak illerinde kapanan kömürlü termik santraller ve azalan trafik… Fakat haziran ayı ile birlikte gerek santrallerin yeniden açılması, gerekse kaldırılan seyahat yasakları sonucu hava kirliliği tekrar artmaya başlamış. Bu arada şu ana kadar yapılan bilimsel araştırmalarda hava kirliliğinin, havadaki partikül yoğunluğu ve nemin COVİD-19 yayılımını artırdığına dair henüz kesin bir bulgu yok.

Hava kirliliği pandemiden kat kat fazla zarar veriyor

Yaşadığımız COVID-19 pandemisi er veya geç bitecek. Fakat hava kirliliği ve onun insan sağlığı üzerindeki yaşamsal tehditleri çözüm önerileri gerçekleştirmediğimiz her gün artarak devam edecek ve SARS-CoV-2 pandemisinin ülkemize verdiği zararın katlarca daha fazlasını vermeye devam edecek. O nedenle artık zaman kaybetmeden bir şeyler yapmak gerekiyor. Bunun ilk adımı ülkemizde yetersiz olan hava kalitesi ölçüm verilerinin iyileştirilmesi, tüm illerde Temiz Hava Eylem Planları’nın uygulanması, kanserojen olan pm 2.5µ için ölçüm istasyonlarının artırılması ve mevzuatla yasal sınır değer belirlenmesi olmalı ve bir an önce bu adımlar atılmalı.

İkinci adımda ise sanayi projelerinin izin süreçlerinde WHO’nun da son yıllarda ısrarla önerdiği Sağlık Etki Değerlendirilmesi (SED) yapılmasının önü açılmalı ve SED’in yasal bir zemine oturtulması için çalışmalara başlanmalı. Tabii hava kirliliği sorununu kesin olarak çözebilmek için atılması şart olan en önemli adım başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımından vazgeçilmesi. Bunlar yapılmadığı takdirde hava kirliğinin ülkemiz açısından meydana getirdiği çevre ve insan sağlığı sorunları her geçen yıl katlanarak artacak. 

Oysa ülkemizde hala inatla; hem de düşük kalorili linyit kömürlerini yakan kömürlü termik santraller, üstelik çevresel ve sağlık etki değerlendirme çalışmaları yapılmadan kurulmaya çalışılıyor. Bu durum açıkçası hava kirliliğinin yakın gelecekte çözümlenebileceği umutlarını şimdilik ortadan kaldırıyor.  Düzce ve diğer illerimiz ne bir ilk; ne de son olacak. Bu gidişle insanlarımız hava kirliliği nedeniyle yaşamlarını kaybetmeye devam edecek. 

Şimdi yaşantımızda yeni ‘Kara Raporlar’ ile karşılaşmamak için mücadele zamanı…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Germiyan Koyu kurtuldu (mu?)

Çeşme, kendisine bağlı Alaçatı beldesi ile birlikte İzmir’in en ünlü turistik ilçesi… Pandemi günlerinde büyük bir aceleyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gündeme taşınan ve meslek odaları ve çevre örgütlerince  ‘İzmir’in Kanal İstanbul’u’ olarak nitelendirilen Çeşme Turizm Projesi’nden sonra bölge bir kez daha, bu kez rüzgâr enerjisi santralleriyle (RES)  gündemde…

Geçen hafta içinde kamuoyuna yansıyan bir habere göre, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun kararı ile Çeşme’nin Germiyan Mahallesi’nde mutfak malzemeleri üretimi ile bilinen bir firmanın yaptığı RES projesi kısmen durduruldu. Kurul tarafından santralin bir ünitesinin kurulacağı alan ‘Birinci Derece Sit Alanı’ olarak tescillendi. Kurul alanda yaptığı incelemede santralin yapımı sırasında arkeolojik bölgedeki Roma döneminden kalma gözetleme kulesi ve kale kalıntılarına zarar verildiğini belirtti ve durumu haber vermeyen yetkililerin ise sadece  ‘uyarılacağı’ söylemekle yetindi. 

Ülkemizde kurulan ilk RES 1984 yılında yine Çeşme’de bir otelin bahçesinde kurulmuştu…

‘Temiz enerji’ye neden karşı çıkıyorlar? 

Aslında Germiyan Köyü’nda olan gelişmeler RES’ler açısından bölge de bir ilk değil; sadece bir örnek… Bölgesel rüzgârlar nedeniyle çok sayıda RES kurulmasına Ege sahillerinde, özellikle de Çeşme-Karaburun arasındaki bölgede uzun bir süredir izin veriliyor. Sadece arkeolojik alanlara değil, tarım alanlarına, hatta yerleşim yerlerinin yakına kadar her noktaya yapılan RES’ler bir süredir bölge halkının tepkisini de çekmeye başladı. Hatta yörede kurulmak istenen kömürlü termik santrallere karşı yapılan eylemlere katılanlardan daha fazla kişi RES’lere karşı yapılan eylemlere katılmaya başladı.  

Oysa küresel iklim krizini durdurabilmek için çok sayıda ülke yakın bir gelecekte ‘karbon nötr’ hale gelebilmek için çabalıyor. Bunun için atılması gereken temel adım ise sera gazı emisyonlarını azaltabilmek… Emisyonların en büyük kaynağı ise hepimizin çok iyi bildiği gibi fosil yakıtların kullanımı… O nedenle başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının terk edilmesi ve yerine sera gazı emisyonu yok denecek kadar düşük olan başta güneş, rüzgâr olmak üzere ‘yenilenebilir enerji’ kaynaklarının konması gerek. Çok sayıda ülke bu yola girmiş durumda; özellikle Avrupa Birliği ülkeleri kömürlü termik santralleri 2030 yılların sonuna kadar kapatmayı planlıyor. Elektrik üretimini önemli derecede yenilenebilir enerji kaynaklarına, özellikle de RES’lere kaydırıyorlar. 2019 yılı itibarı ile çok sayıda AB ülkesi elektrik üretimi içindeki RES’lerin payını %20’lerin üzerine çıkartmış durumda…

Ülkemizde ise tam tersi bir politika uygulanıyor. Avrupa ülkelerinin söktüğü termik santraller bir taraftan ülkemizde kurulurken diğer taraftan ülkemiz Paris İklim Antlaşması’nı onaylamayan tek Avrupa ülkesi…

Geçen hafta içinde iklimhaber.org’da yer alan bir araştırmaya göre toplumumuzun yarısından fazlası küresel iklim krizininin yaşadığımız COVID-19 pandemisinden daha tehlikeli olduğunu düşünüyor.  İklim Haber ve Konda tarafından ortaklaşa yapılan ‘Türkiye’de İklim Değişikliği ve Çevre Sorunları Algısı 2020’ başlıklı araştırmaya göre ‘Türkiye iklim değişikliğine karşı ne yapmalı’ sorusuna katılımcıların %75,7’si ‘Yeşil alanları korumalı’ şeklinde yanıt vermiş, her dört kişiden biri ise  Termik santralları kapatmalı’ demiş.  En ilginç yanıtlar ise ‘pandemiden sonra hangi sektörlere yatırım yapılmasını gerekli görüyorsunuz?’ sorusuna gelen yanıtlar olmuş. Bu soruya ‘tarım’ yanıtını verenler %53’ü, ‘yenilenebilir enerji’ yanıtını verenler %36,5’i bulmuş.

Tarım alanlarına, yerleşim yerlerine santral

Toplumumuzun %36.5’u pandemi günlerinden sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmalı; %23.1’i de termik santraller kapatılmalı derken, neden başta İzmir olmak üzere Ege bölgesinde RES’lere karşı çıkılıyor? Üstelik birçok Avrupa ülkesinde %20’leri aşmasına karşın ve  elektrik üretimimiz içinde 2019 yılı rakamlarıyla RES’lerin payı sadece 7.4 iken?

Sorunun yanıtı ülkemizde enerji sektörünün üretimden, dağıtıma ve pazarlamaya kadar özelleştirilmesinde  gizli. Özel sektör eliyle kurulan RES tribünleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın izin vermesi sonucu arkeolojik alanların, mera ve tarım alanlarının içine; hatta Ege sahillerinde kolayca görülebileceği gibi yerleşim merkezlerinin çok yakınına yapılıyor. Çeşme Germiyan Koyu’nda olduğu gibi gerek inşaat sırasında; gerekse işletme sırasında binlerce yıllık tarihi kalıntılara zarar veriliyor veya acele kamulaştırma ile verimli tarım arazileri köylünün elinden isteği dışında alınıyor. Yerleşim yerlerinin yakınlarına kurulan RES’ler ise gürültü ve düşük frekanslı ses ile insan sağlığı açısından şikâyetlere yol açabiliyor.  Yine Çeşme Germiyan Koyu örneğinde olduğu gibi kurallara göre denetleme görevini yerine getirmeyen görevliler ise sadece uyarılmakla yetiniliyor…

Toplumumuzun %36.5’u ‘pandemi günlerinden sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yatırım yapılmalı’; %23.1’i de ‘termik santraller kapatılmalı’ diyor. Bu büyük destek doğru değerlendirilmeli… Özellikle RES’ler kurulurken yer seçimi sadece rüzgarlara bağlı yapılmamalı, tarihi ve doğal sit alanlarına, tarım ve mera alanlarına ve en önemlisi o bölgede yaşayanların durumu da göz önüne alınmalı. Kurulacak yeni RES’lerin çevresel ve sağlık etki değerlendirmeleri yapılmalı.. Tabii tüm bunların yapılabilmesi için de enerji üretiminin kamu eli ile ve toplum çıkarları doğrultusunda yapılması gerekiyor…

Aksi halde toplumumuzun %36.5’nin desteği de boşa gider; yeni Germiyan Koyu rezaletlerini de yaşamaya devam ederiz.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Glifosat neden hala toplatılmıyor?

Ülkemizin ilk çevre avukatlarından da olan, İzmirli avukat Senih Özay’ın başvurusu üzerine Ankara 18. İdare Mahkemesinin aldığı karara Tarım ve Orman Bakanlığı ile Monsanto firmasının yaptığı itiraz İstinaf Mahkemesince ret edildi. Şimdi piyasada bulunan ve bir herbisit olan tüm glifosat ürünlerinin toplanması gerekiyor.

Aslında süreç Senih Özay’ın Tarım ve Orman Bakanlığına yaptığı başvuruyla başlamıştı. Özay bu başvurusunda glifosat hakkında kanserojen olduğuna dair çok sayıda bilimsel yayın bulunduğunu, ayrıca özellikle ABD’de çok sayıda çiftçinin bu ilacı kullanmaları nedeniyle kansere yakalandıkları konusunda kesinleşmiş mahkeme ve firmaya karşı kazanılmış tazminat kararlarının bulunduğunu belirterek, bakanlıktan bu ilacın Türkiye’de kullanılmasının yasaklanmasını istemişti. Ancak bakanlık Özay’ın bu başvurusunu bilimsel kanıtları değerlendirmeye gerek bile görmeden reddetmişti.

Senih Özay.

Bunun üzerine Senih Özay ve bir grup avukat arkadaşı Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ret kararının iptali için Ankara 18. İdare Mahkemesi’ne başvurdular. Dava sonucu bakanlığın Monsanto firmasının ürettiği ‘glifosat’ isimli kimyasal maddenin tarım ilacı olarak kullanmasının yasaklanması başvurusunun reddedilmesi kararı iptal edildi. Bunun üzerine Monsanto firması ile Tarım ve Orman Bakanlığı 18. İdare Mahkemesi’nin bu kararına karşı istinaf mahkemesine başvurdu.  İstinaf Mahkemesi de Özay’ı ve arkadaşlarını haklı bularak her iki başvuruyu reddetti.

İstinaf Mahkemesi’nin kararı şöyle: ‘18. İdare Mahkemesi’nce verilen kararın yürütülmesinin durdurulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından yürütmenin durdurulması isteminin reddine 11/11/2020 tarihinde kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.’ Şimdi Monsanto firmasının üretip piyasaya verdiği glifosat’ın bir an önce toplatılması ve Türkiye’de kullanımının yasaklanması gerekiyor.

Çiftçiyi tohum ve kimyasal bağımlısı haline getiriyor

Glifosat, Monsanto firması tarafından 70’li yıllarda ilk ABD’de piyasaya sürülen ve şu ana kadar dünyada en çok kullanılan ve tartışılan pestisitlerden biri; yani tarım ilacı… Herbisit türü pestisit olan glifosat yabani otları ve istenmeyen bitkileri öldürmekte kullanılıyor. İstenmeyen bitkilere büyük oranda yapraklarından; daha az olarak da köklerinden giren gliofosat tüm dünyada GDO’lu tarımın yaygınlaştırılmasını da kolaylaştırıyor. Çünkü pestisit üreten dünyanın en büyük on şirketinin beşi ayrıca dünyanın en büyük on tohum üreticisi şirketi içinde de yer alıyor. Bir başka anlatımla Monsanto’nun ürettiği tohumlar glifosata dirençli ve bu tohumları alarak tarlasında kullanan çiftçi, glifosatla da ürünü dışındaki yabani ve istenmeyen bitkileri öldürebiliyor. Yani çiftçi zaman içinde bir taraftan tohumun, diğer taraftan ise kimyasalın bağımlısı haline getirilmektedir.

Diğer taraftan kullanıldığı ilk yıllardan itibaren insan sağlığı üzerine etkileri tartışılmaya başlanan glifosat, Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) tarafından ‘insanlar için muhtemelen kanserojen maddeler’ içinde sayılıyor. ABD Çevre Koruma Ajansı’na (EPA) göre insanlar için kanserojen olma ihtimali düşük… WHO ise 2016 yılında gıda ürünlerinde yaptığı bir çalışma sonucunda gıdalarda tespit edilen glifosat kalıntılarının insan sağlığı için bir risk oluşturmadığını belirtti.  Avrupa Birliği de yoğun taleplere rağmen glifosat kullanımına şimdilik yasak getirmeyip, bazı kısıtlamalarla yetindi. Avusturya hükümeti ise AB kararlarına rağmen ülke genelinde glifosat kullanımını tamamen yasakladı.

Bu arada ABD merkezli Monsanto firmasının Alman ilaç ve kimya devi Bayer tarafından 2016 yılında 63 milyar ABD dolarına satın alındığını da unutmayalım. Glifosatın bilimsel çalışmalar sonucu en çok ilişkilendirildiği kanser türü ise Non-Hodgkin Lenfoma (NHL)… 2018 yılında ABD’de NHL olan çiftçi Dewayne Johnson, verdiği hukuk mücadelesi sonucu Monsanto’yu mahkum ettirmeyi başardı. Monsanto şirketi, ilaçlarındaki glifosat maddesi yüzünden lenf kanserine yakalandığını söyleyen Johnson’a 289 milyon ABD doları tazminat ödemeye mahkûm oldu. Monsanto’yu satın alan Bayer firması ise glifosat için bugüne kadar açılan 125 bin tazminat davasında davacıların %75’i ile anlaşmaya gitme yolunu seçti ve 10 milyar 900 milyon ABD doları tazminat ödemeyi kabul etti.

İşte İstinaf Mahkemesinin kararına geri dönecek olursak; karar çok açık… Avukat Senih Özay ve arkadaşlarının Tarım ve Orman Bakanlığı’na yaptığı başvurunun hiçbir inceleme ve bilimsel tartışmaya gerek görülmeden ret edildiği vurgulanıyor kararda…  Oysa İstinaf Mahkemesinin de vurguladığı gibi Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması başlıklı 56.maddesinde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.”

Eğer ülkemiz gerçekten bir hukuk devleti ise İstinaf Mahkemesinin bu kararı gereğince gliofosat ürünleri piyasadan derhal toplanması gerekiyor. Bu mahkeme kararına rağmen çiftçimizin ve tüketicimizin sağlıklı yaşam hakkı Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından görmezden gelinirse ve glifosat serbestçe pazarlanırsa diğer ülke örneklerinde de yaşandığı gibi acı sonuçlar kaçınılmaz hale gelebilir…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir için meslek örgütleri bir kez daha uyarıyor…

İzmir Bayraklı bölgesini etkileyen ve 116 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan Ege depremi’nin yaralarını sarmaya çalışıyor. 19 binanın tamamen yıkıldığı, 124 binanın ağır hasar, 119 binanın ise orta derecede hasar gördüğü 6.9 büyüklüğündeki depremden sonra daha önce de Bayraklı bölgesindeki yapılaşma ile ilgili uyarılarda bulunan meslek örgütleri depremle ilgili ilk gözlemlerine dayanan raporlarını geçtiğimiz hafta içinde yayımladılar.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği İzmir İl Koordinasyon Kurulu (TMMOB İKK), Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İzmir Şubesi ve İzmir Tabip Odası (İTO) yayımladıkları bu ön raporlarda deprem sonrası mevcut durumu, bu durumun nedenlerini ve bundan sonra yapılması gerekenlerle ilgili önerilerini açıklıyorlar.

Her üç rapor da depremin gelişimi hakkında ayrıntılı bir bilgilendirme ile başlıyor. Depremin Ege Denizi’nde ve Sisam Adası yakınlarında olduğunun vurgulandığı TMMOB İKK ve Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi raporunda, can kayıplarının ve yıkımların görüldüğü İzmir’de, depremin merkez üssüne en yakın ilçenin Seferihisar olduğunun altı çiziliyor. Seferihisar’ın Sığacık mahallesinin de depremin merkez üssüne uzaklığı tam 70 kilometre… Üstelik Sığacık’ta gelen tsunami nedeniyle bir kişi yaşamını yitirirken neden depremin merkez üssüne yaklaşık 100 kilometre, Seferihisar’a ise 30-35 kilometre uzakta bulunan Bayraklı ilçesinde 18 yüksek katlı bina tam çöktü ve 116 kişi yaşamını yitirdi?

TMMOB İKK raporunda bunun ipuçları var. Raporda yıkılan ve ağır hasar gören binaların çökme ve hasar durumuna göre muhtemel nedenler tartışılıyor. Malzeme eksikliği/uygunsuzluğu, güçlü kolon zayıf kiriş prensibinin uygulanmaması, yetersiz eleman dayanımı, yumuşak kat veya uygulama hatası gibi nedenlerin bir veya birkaçının bir araya gelmesine dikkat çekilen raporda ayrıca Bayraklı bölgesindeki alüvyon zemine de dikkat çekiliyor:

Bayraklı ilçesinde depremde yüksek hasar alan ve yıkılan binaların yerleşimi (TMMOB İKK raporundan alınmıştır.)

“Kalın alüvyonel tabakalar(Bayraklı özeli 260 m.)  özelinde basen(ova) etkisi, depremin merkezi bu alanlara uzak olsa da, İzmir özelinde asıl yıkıcılığı sağlayan zemin davranışının yapıya etkisi olarak görülmektedir.’  İşte bu durum 100 kilometre uzakta, 6.9 büyüklüğünde gerçekleşen depremin İzmir’de ve niçin ve özellikle Bayraklı bölgesinde yıkıma yol açtığının yanıtı gibi… Örgüte göre ‘yer seçiminden başlayarak imar planlarının afet riskine göre hazırlanması önem arz ediyor. İçinde yaşadığımız binaların tasarım, inşaa, denetim ve bakım süreçlerinin rant amaçlı yaklaşımlarla sürdürülmesi, depremlerin yıkıcı sonuçlarla karşımıza çıkmasına neden oluyor. Depreme dayanıklı yerleşim alanları ve yapılar tasarlamanın, üretmenin, deprem hasarları ve can kayıplarının azaltılmasının bilinen tek yolu, mühendis, mimar ve şehir plancılığı hizmetlerinin eksiksiz bir şekilde uygulanması ile mümkün.’

TMMOB İKK’nın önerileri ise bugüne kadar örgütün büyük bir sabırla savunduklarının çarpıcı bir özeti gibi. Önerilerden bazıları şunlar:

  • Denetimsiz ve kaçak yapılaşmaya derhal son verilmeli,
  • İmar afları yasaklanmalı,
  • İmar barışı adı altında ruhsatlandırılan tüm ruhsatlar iptal edilmeli,
  • Mevcut yapı denetim sistemi, zeminle ilgili mühendislik çalışmalarının arazi denetimlerini kapsamalıdır.
  • 2011 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla uygulamaya konulan “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” geciktirilmeden uygulamaya konulmalı,
  • Yapı tasarım, üretim ve denetim süreçlerinde TMMOB’a bağlı meslek odalarını devre dışı bırakan uygulamalara son verilmeli, odaların mesleki denetim faaliyetleri üzerine konulan engeller kaldırılmalı ve
  • Yerel Yönetimler bu konuda üzerlerine düşenleri eksiksiz yerine getirmeli…

2000’li yıllarda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan bina envanter çalışması; ‘Bayraklı-Manavkuyu’da % 81 oranında betonarme ve % 19 oranında yığma bina bulunduğu ve inşaat kalitesinin % 44’ünün zayıf, % 54’ünün orta ve % 2’sinin iyi olduğu’ tespiti yapılmış. (kaynak: http://www.izmir.bel.tr/izmirdeprem/ )

Depremin yarattığı kirlilik

ÇMO’nun İzmir Şubesi’nce hazırlanan raporda ise depremin yarattığı çevre kirliliği sorunlarına dikkat çekiliyor. Yıkıma yakın yerlerdeki yapıları kullanan/yaşayan kişilerin sağlığını korumak adına sürekli hava kirliliği ölçümleri yapılmasının önerildiği raporda, ÇMO özellikle kentin içme ve atık su sistemlerinde gözden kaçabilecek hasarlara dikkat çekiyor. ÇMO’ya göre ‘içme ve kullanma suyu sisteminde yer alan su kuyusu, su alma yapısı, iletim hatları, su depoları ve su dağıtım şebekelerinde zarar ziyan tespiti yapılmalı…  Ayrıca İzmir’deki tüm içme suyu ve atıksu arıtma tesislerinde; özellikle ve öncelikle Tahtalı İçme Suyu Arıtma Tesisi ile Çiğli Atıksu Arıtma Tesislerinde yer alan su yapılarının yine depremden ne denli etkilendiklerinin etüt edilmeli…’

İzmir deprem senaryosu ve master planından; Bayraklı bölgesindeki risk 20 yıl öncesinden uzmanlar tarafından görülmüş (kaynak: http://www.izmir.bel.tr/izmirdeprem/ )

Geçici yerleşim alanlarındaki sağlık sorunları

İzmir Tabip Odası (İTO) ise yayınladığı deprem değerlendirme raporunda barınma ve kurulan çok sayıda geçici yerleşim yerleriyle ilgili durumu aktarmış. İTO raporuna göre geçici yerleşim merkezlerinde içme suyu ve tuvalet/banyo sorunu yok. Ancak İTO barınma yerlerindeki kontrolsüz giriş-çıkış ve kalabalık geçici barınma yerleşimlerinin yaşadığımız pandemi günlerinde yeni Covid-19 vakalarına yol açabileceğinin altını çizmiş.

İTO’nun raporunda vurgulanan diğer bir konu ise deprem sonrası sağlık tesislerinin durumu. Raporda da belirtildiği gibi depremden zarar görüp hizmetini durduran tek sağlık tesisi Buca Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi. Akıllara takılan soru ise daha önceki yıllarda meydana gelen depremler neticesi yapılan çalışmalar sonucu 2009 yılından bu yana ikinci derecede hasarlı,  kullanılamaz raporu olan binanın bugüne kadar neden kapatılmadığı…

İTO ‘en kısa zamanda geçici yerleşim alanlarında barınanların kalıcı konutlara yerleştirilmesini, deprem bölgesinde nüfus hareketleri ile ilgili önlemler alınmalısını, başta geçici yerleşim alanları ve depremden etkilenen mahalleler olmak üzere kalabalık ortamların oluşumu engellenmesini, özellikle geçici yerleşim alanları ve depremden etkilenen mahalleler olmak üzere kişi başına yetecek düzeyde güvenli içme ve kullanma suyu, gıda ve hijyen olanakları sağlanmasını öneriyor. İTO ayrıca COVİD-19 yayılımının önlenmesi ve ileriki günlerde şiddet ve istismara karşı önlem alınması açısından geçici yerleşim alanlarının çevresi kapalı olmasını ve giriş-çıkış kontrollü olarak sağlanmasını; bölgeye kesinlikle ‘felaket turisti’ ziyaretlerinin engellenmesini’ savunuyor.

Deprem bir doğa gerçeği… Yaşadığımız Ege depremi İzmir için bir ilk değildi; son da olmayacak. Üstelik İzmir daha önce yaşadığı depremlerden yola çıkarak tam 20 önce ülkemizde ilk deprem master planını hazırlayan kent olmuştu. Radius adı verilen o projede 6.5 büyüklüğünde bir depremin hangi binaları yıkabileceği, hangi yolları devre dışı bırakabileceği hesaplanmıştı. Bu hesaplamalara göre hangi binaların yıkılacağı, hangi binaların depreme karşı güçlendirilmesi gerektiği ortaya konmuştu. Sonra o plan unutuldu, on yıl önce yenilenmesi gerekirken yenilenmedi. Bunun yerine kent merkezi ve yerel yönetimi ile birlikte ranta teslim edildi.

Sonuç olarak rant uğruna Bayraklı’da oturan tam 116 İzmirli kendilerinden 100 kilometre ötede olan 6.9 büyüklüğündeki bir deprem sonucu yaşamını kaybetti. Üstelik o deprem yanı başında gerçekleştiği adada sadece birkaç metruk binanın çökmesine ve sadece oyun oynayan iki çocuğun yaşamını yitirmesine neden olmuşken… Bizi yönetenler ranta teslim olmasaydı; bugün yaşadığımız acıları belki de hiç yaşamayacaktık. Yarın yine deprem olacak,  depreme hazırlıklı olmak için yapmamız gereken çok şey, buna karşılık belki de çok az zamanımız var. Yapmamız gerekenler ise üç meslek örgütünün; özellikle de TMMOB İKK’nın depremle ilgili yayınladıkları ilk raporlarda ve 20 yıl önceki Radius projesinde bir kez daha altını çizdikleri bilinen gerçekler…

Şimdi bu pandemi günlerinde; sağlık açısından başka bir risk; Covid-19 bulaş riski taşıyan toplantılarla zaman kaybetmek yerine İzmirliler olarak yerel yönetimlerimizden Radius Projesini güncelleyip; o projedeki önerilere göre çalışmasını ve meslek odalarının önerilerini bu kez dikkate almasını istesek, nasıl olur?

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Avrupa’nın Yeşil Sözleşme’si dünyayı nasıl etkiliyor?

2015 yılında Kopenhag Havalimanı’na iner inmez ilk dikkatimi çeken şey ‘Bu kent 2030 yılına kadar karbon nötr bir kent haline gelecek’ yazan dev bir pano olmuştu. Aslında uçakla kente inerken gözüme çarpan deniz üzerinde kurulu çok sayıda rüzgâr enerjisi tirbünleri bu politika değişikliğinin ilk habercisi gibiydi. Kentin içini bir örümcek ağı gibi kaplayan bisiklet yolları, trafiğe çıkan araçların neredeyse yarısının elektrikli olması, toplu ulaşımda su kanallarının ve denizin yoğun olarak kullanılması, iyi korunan yeşil doku ve geri dönüşüme dayanan atık yönetimi kentin 2030 yılına varmadan bu hedefini yakalayabileceğini gösteriyordu.

Fakat bunlara karşın Kopenhag’da kaldığım süre içinde dikkatimi çeken şey ise aşırı tüketim alışkanlıklarının hiç değişmemesiydi. Kısa süre içinde Avrupa Birliği’nin (AB) çeşitli ülkelerinde ve kentlerinde ‘karbon nötr’  olma hedefi yayıldı. Sonuç olarak 2019 Aralık ayında birlik ülkeleri iddialı bir dizi politika paketi ile 2050 yılına kadar tüm AB ülkelerinin karbon nötr hale gelmesini hedefinde anlaştılar. Bu hedefe ulaşmak için de AB, üye ülkelerin uyması gereken ve ormanları koruyan, tarımı düzenleyen, yeşil taşımacılığı, geri dönüşümü ve yenilenebilir enerjiyi geliştirici, karbon emisyonlarını azaltıcı bazı politikalar belirledi. 2019 Aralığında belirlediği bu politikaları tüm birlik ülkelerinin uyacağı bir antlaşma haline getiren AB, şimdi 2050 yılına kadar bu hedefine ulaşmak istiyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu hedeflerini ‘Dünyanın geri kalanına nasıl sürdürülebilir ve rekabetçi olunacağını göstermek istiyoruz’ diye özetliyor.

Peki, AB’nin bu hedefi gerçekten küresel iklim değişikliklerinin önüne geçebilecek, yaşadığımız ekolojik krizi hafifletebilecek mi yoksa birlik bu politika belgesiyle kendi tüketim alışkanlıklarının yarattığı çevre sorunlarını diğer ülkelerin üzerine mi atıyor? Popüler bilim dergisi Nature’da geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makale, bu şüpheleri doğrular nitelikte.

Brezilya Amazonlarında sığır yetiştirilen bölgeler.

Avrupa dışı bölgelerde durum 

Makaleye göre AB’nin ‘yeşil sözleşmesi’ dünyanın diğer bölgelerindeki ekolojik yıkımı artırmaktan başka bir işe yaramayacak. Bu düşüncelere zemin hazırlayan veriler de var.  AB ülkeleri Çin’den sonra Dünya’nın en büyük tarım ürünleri ithalatçısı. Geçtiğimiz yıl içinde tükettikleri tahılın %20’sini, et ve sütün ise %60’nı ithal ettiler. İthalatta ürünlerin yetiştirildiği koşulları değil, sadece kalitesini dikkate aldılar. Böylece AB ülkeleri daha az tarım ve hayvancılık yapıp sera gazı emisyonlarını düşürürken, bu ürünleri üretirken hiçbir çevresel önlem almayan ve AB çevre yasalarına uyum sağlama gayreti içinde olmayan ülkelerden ithalatı sürdürmeye ise devam etti. Bir başka anlatımla AB ülkelerinin yaptığı ticari antlaşmalarda o ülkelerdeki çevre mevzuatının yetersizliği dikkate alınmıyor.

Dergideki makaleye göre AB son 18 ay içinde Güney Amerika ve Güney-Doğu Asya ülkeleriyle hayvancılık ve tarım ürünlerinin yoğun ithalatına dönük çok sayıda antlaşma imzaladı. Bu ülkelerin tamamı tarımsal üretim sırasında sera gazı emisyon artışlarına ve çevresel tahribata dikkat etmeyen ülkeler… Küçük bir örnek vermek gerekirse 1990-2014 yılları arasında AB ülkelerinde orman alanları 13 milyon hektar (Mha) genişlerken, AB ülkelerine tarım ürünleri satan ülkeler ise bu ürünleri yetiştirebilmek için 11 Mha alanı ormansızlaştırdılar. Bu ormansızlaşmanın dörtte üçü Brezilya ve Endonezya‘daki yağlı tohum üretimiyle bağlantılıydı ve benzersiz biyoçeşitliliğe sahip olan bu bölgeler iklim değişikliğini azaltmak için çok önemli olan, dünyanın en büyük karbon yutaklarından bazılarına da ev sahipliği yapıyor. Üstelik bu ülkelerin bazılarında AB ülkelerinde kullanılması kesinlikle yasak olan pestisitler, herbisitler ve genetiği değiştirilmiş (GM) organizmalar kullanılıyor.  Sonuç olarak AB ülkeleri karbon nötr olma hedefleri ve yeşil politikalarıyla kendi yarattıkları çevresel zararları gidermiyor, sadece diğer ülkelere taşıyor.  Uzun vadede birlik dış ticaretle ilgili yeni mevzuat uygulamalarına geçebileceğini söylese de en azından kısa vadede AB ülkelerinin yeşil antlaşması dünyamıza bir şey kazandırmayacak.

AB ülkelerine yağlı tohum ihraç eden ülkelerde pestisit ve herbisit kullanımı ve ormansızlaşma, AB’ye göre çok daha daha yüksektir (Kaynak: Nature

Yeşil Anlaşma ile önümüzdeki on yıl içinde Avrupa tarımının dönüştürülmesi umuluyor. Bu dönüşümle 2030 yılına kadar birlik tarım arazilerinin %25’ni organik tarıma ayırmayı ve gübre kullanımını % 20 ve pestisit kullanımını% 50 azaltmayı hedefliyor. Ancak AB tüketim alışkanlıklarını buna göre planlamak yerine dış ticaretle bu ürünlere talebi karşılamak hedefleniyor. Üstelik AB gümrük yapıları bu tüketim malları Avrupa limanlarına vardığında  kendi koyduğu kurallara uygun üretilip üretilmediğini kontrol edecek mekanizmalara, paraya veya personele sahip değil.

Denetleme yeterli mi? 

Birkaç örnek vermek gerekirse AB kendi iç pazarına giren soya fasulyesi gibi yağlı tohumların yakın zamanda ormansızlaştırılmış topraklardan elde edilip edilmediği gerektiğini gibi denetlemiyor.  Ayrıca AB, Brezilya’dan her yıl 500 milyon ABD Doları değerinde sığır eti ithal ediyor. Bu sığırların tamamına yakını Amazonlarda yeni ormansız bölgelerde üretim yapan şirketlera ait ve bu etler AB gümrüğünden rahatça geçerek karbon nötr olmayı hedefleyen kentlerin insanlarıyla buluşuyor. Günümüzde AB toplam tarım ithalatının üçte birinden fazlasını AB’nin talebini karşılamak için 1990’lı yıllardan bu yana ormansızlaştırılmış bölgelerden yaptığı biliniyor. Nature’da yayınlanan makaleye göre AB yeşil antlaşmasında samimiyse ve kendi çevre sorunlarını diğer ülkelerin üzerine atmak istemiyorsa, acil olarak bazı adımlar atmalı…

Arjantin’de soya fasulyesi tarımı için ormansızlaştırılan alanlar. 

Öneriler…

Önerilere göre AB öncelikle ithal ve yerli ürünler için çevre standartlarını uyumlu hale getirmeli ve Avrupa pazarına giren ürünlerin kendi düzenlemelerine uymasını istemeli.. Yine ithalat yaptığı ülkelerden suni gübre ve pestisit kullanımında azaltım sağlamasını ve ormansızlaşma ve ilgili emisyon artışlarından kaçınma koşulunu getirebilir. Ayrıca AB ülkeleri biyoenerji kullanımını da terk etmeli… Çünkü 2020’nin sonuna kadar dizel yakıta % 10 biyoyakıt eklenmesi gibi AB’nin yenilenebilir enerji hedefleri, birliğin Brezilya’dan soya fasulyesi ithalatında % 2’lik bir artışın ana etkenleri oldu. Bu durum özellikle bu ülkedeki soya fasulyesi ekim alanlarının genişletilmesi amacıyla ormanların yok edilmesinin önünü açtı.  

Paris İklim Antlaşması kapsamında karbon ayak izi hesaplamaları yalnızca o ülkede üretilen emisyonları kapsıyor, orada tüketilen ancak başka yerde üretilen malları ise kapsamıyor. Bu durum dünyanın diğer bölgelerini üretim üssü haline getiren zengin ülkelerin işine geliyor. AB de kendi içindeki düzenlemelerle sözde karbon nötr hale gelirken kendi gerçek karbon ayak izini fakir ülkelerin üzerine atıyor. Şu anda her AB vatandaşı, AB’ye giren mallarda yılda yaklaşık 1 ton karbondioksit ‘ithal’ ediyor. Yeşil Anlaşma ise bu yanlış adımı devam ettiriyor.. Bunun yerine, AB gerçek küresel karbon ayak izini değerlendirmeli, yayınlamalı ve azaltmaya çalışmalı. Bunu gerçekleştirmek için atacağı ilk ciddi adım ise tüketimi azaltmak olmalı. Avrupalıları daha az et ürünleri tüketmeye teşvik etmek tarımsal ithalat gereksinimini azaltabilir.

Sonuç olarak zenginlerin aşırı tüketimi ormanların yok edilmesine, biyoçeşitliliğin azalmasına, ekosistemlerinin yok olmasına yol açıyor. Gezegenimiz için gerçek çözüm ise zengin ülkelerin kendi aralarındaki yeşil antlaşmalardan değil, eşitsizliklerle mücadeleden ve tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmekten geçiyor.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Bir daha sakın unutmayın…

Cuma günü İzmir 6.9 büyüklüğünde bir depremle sarsıldı. Depremin merkez üssü basında İzmir’in Seferihisar ilçesinin açıkları olarak yer alsa da aslında tam olarak yeri Seferihisar ile Yunanistan’ın Samos adası arasında ve Samos’a çok daha yakın olan bir bölgeydi. Samos adasında 7.0 büyüklüğünde hissedilen deprem, adada sadece birkaç eski ve kullanılmayan binanın yıkılmasına ve iki öğrencinin yaşamını yitirmesine neden oldu. İzmir’den neredeyse 100 kilometre uzakta olan bu fayın kırılması bu kentte ise ilk anda 18 apartmanın çökmesine ve yüzlerce çok katlı binanın neredeyse oturulamaz derece de hasar görmesine yol açtı. Bu satırlar yazılırken can kaybı 58’e, yaralı sayısı 896’ya ulaşmıştı. Yaşamını kaybedenler arasında İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Seha Yüksel’in eşi ve iki çocuğu da var. Üstelik zarar gören bütün yapılar İzmir kent merkezinin belli bir bölgesinde; Bayraklı, Manavkuyu ve kısmen Bornova’da yer alıyordu. Tam anlamıyla ‘deprem değil; yanlış yapılaşma bölgesi ve kötü yapılar can ve mal kayıplarına yol açar’ görüşünün bir ispatı gibiydi, yaşananlar. Bu arada ülkemizde ilk kez Seferihisar’ın Sığacık mahallesinde küçük çaplı bir tsunami de yaşandı.

Alüvyon zemine gökdelenler

Peki, neden böyle oldu? Neden Samos’ta ciddi bir kayba neden olmayan 6.9 büyüklüğündeki deprem İzmir’de; özellikle de belli bir bölgede can ve mal kayıplarına yol açtı? İzmir’i bilmeyenler için açıklayalım: Bayraklı; Karşıyaka ve Bornova arasında yer alan ve 2008 yılında Karşıyaka’dan ayrılarak ilçe statüsü almış, eski dönemde genellikle tek katlı binalardan ve tarım alanlarından oluşan, İzmir Körfezi’nin en sonunda bulunan bir bölge. Zemini ise tamamen alüvyonlu yumuşak bir topraktan oluşuyor. Bu bölge 2000’li yılların başından itibaren yerel yönetimler tarafından yüksek katlı binalardan oluşan çeşitli imar plan değişiklikleriyle kentin gündemine girdi. Sadece merkezi yönetim değil, bu süre içinde İzmir’i yöneten tüm yerel yönetimler de bölgede yüksek katlı yapılaşmanın önünü açan imar plan değişiklikleri yaptılar.

Önce merkezi yönetim tarafından adliye binası yapıldı. Sonra Büyükşehir Belediyesi imar plan değişiklikleri ile gökdelen, rezidans izinleri verdi. Üstelik belediye meclislerinde bu imar plan değişiklikleri görüşülürken başta İnşaat Mühendisleri Odası, Şehir Plancıları Odası ve Jeoloji Mühendisleri Odasının İzmir şubeleri zeminin alüvyon ve yumuşak toprak olduğuna dikkat çekerek bölgede yapı ve nüfus yoğunluğunu artıran yeni imar plan değişikliklerine karşı çıktılar.  Fakat 2000’li yıllardan bu yana kenti yöneten hiçbir Büyükşehir Belediye Başkanı veya ilçe belediye başkanları onları ciddiye almadı. En son bundan tam üç yıl önce 2017 Ekim’inde bölgede bir kez daha on kata kadar imar izni veren planlar Bayraklı Belediyesi tarafından onaylanmıştı. Sonuç, cuma günü meydana gelen depremde yaşanan yıkım ve yeri doldurulamaz kayıplar ve gözyaşı…

Sıra İnciraltı’nda mı? 

2000’li yılların başından itibaren merkezi ve yerel yönetimlerin el birliği içinde Bayraklı’da ortaya koyduğu imar oyunlarının aynısı bugünlerde İzmir’in bir başka alüvyon ve yumuşak topraktan oluşan tarım alanında da oynanmak isteniyor. Artan rant nedeniyle İnciraltı’nın Bayraklı’ya benzer bir şekilde imara açılması söz konusu… Son dönemde gerek Büyükşehir Belediyesi; gerekse Narlıdere Belediyesi alüvyon ve yumuşak bir zemine sahip olan İnciraltı’nın imara açılması için adeta zemin hazırlıyorlar. Başta Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) ve bağlı meslek odalarının karşı olduğu kentin yeşil alanı olan ve zemini yapılaşmaya uygun olmayan İnciraltı’nın imara açılmasına geçtiğimiz günlerde Narlıdere Belediye Başkanı ‘mühendisler mi bilecek tarım alanını’? diyerek destek vermişti. Şimdi yaşadığımız bu depremin acı sonuçlarından sonra yerel yöneticilerin kentin tek doğal yeşil alanı olan bu bölgeye bakışlarının değişip değişmeyeceği merakla bekleniyor.

Özetlersek yaşadığımız deprem; Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin son açıklamasında da belirttiği gibi, şu başlıkları bir kez daha acı şekilde kamuoyuna hatırlattı:

  • İzmir depremi, kent planlamasının önemini bir kez daha ispatladı. Jeolojik etütler, korunması gereken alanlar, toprak özellikleri, toplumun sosyal ve kültürel yapısı, ekonomik kalkınma ihtiyaçları gibi birçok farklı kıstas, ancak ve ancak planlama bilimi ile birlikte bir bütün haline getirilebilir. Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesinin açıklamasında vurguladığı gibi; Bu bütünlüğün harcı, toplum ve kamu yararıdır. Bu harç, sermayenin ihtiyaçları için dışarıda bırakıldığında, ‘rant kazanımı’ her şeyin üstünde tutulduğunda, yeterli analiz ve değerlendirmelerden uzak planlama yaklaşımlarına prim verildiğinde, kentler deprem karşısında savunmasız kalır. Bu nedenle, kentte yaşayanların sağlığı ve can güvenliği için, kamucu ve toplumcu bir kent planlama yaklaşımı yeniden kurulmalı…
  • İzmir depremi, özellikle kent merkezlerinde, belirli nüfus ve yapı yoğunluk değerlerinin aşılmaması gerektiğini başta kenti yönetenler olmak üzere herkese yine gösterdi.
  • İzmir depremi, deprem sonrası toplanma alanlarının yetersizliğini bir kez daha ortaya çıkardı.
  • İzmir depremi, sağlıklı ve güvenli konut hakkını yeniden kamuoyunun gündemine taşıdı.
  • İzmir depremi, “imar barışı”nın ortaya çıkaracağı yeni tehditler için de bir uyarı niteliği taşıyor.

Merkezi yönetim kadar yerel yönetimler de suçlu

30 Ekim’de sevdiklerimizin kaybından sadece merkezi yönetim değil, tarım alanlarını, yumuşak zeminli bölgeleri rant uğruna imara açan İzmir’i yıllardır yöneten yerel yönetimler de suçlu. Çok acı bir şekilde bir kez daha anladık bu gerçeği.

Bugüne kadar unuttuk onların kente ve kentte yaşayan insanlara karşı işlediği kent suçlarını… Unuttuk onların doğa-insan çelişkisini yönetmek çabasında olmayıp rant peşinde koştuklarını… Yine unutursak her depremde aynı sahneleri yaşamamız kaçınılmaz. Fayları suçlamak yerine çözüm için merkezi veya yerel yönetim farkı gözetmeksizin kentlerin içindeki rant faylarının bizler tarafından kırılması gerekiyor. Bunun ilk adımı da kente ve insanına karşı işlenen bu suçları, yaşadığımız felaketleri ve perde arkasındaki gerçek sorumluları unutmamaktan geçiyor. 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

John Snow bildirisi ve sürü bağışıklığına doğru…

Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm Dünya Covid-19 pandemisinde yaz aylarından bu yana beklenen ikinci dalganın içine girdi. Worldometers sitesinin 25 Ekim itibarı ile verdiği rakamlara göre Dünya’da şu ana kadar 42.952.534 Covid-19 vakası, 1.154.964 ölüm ve 31.674.764 iyileşen hasta var. 24 Ekim tarihi itibarıyla aynı site ikinci dalganın içine giren Avrupa ülkelerinden Fransa’da 45.422, İtalya’da 19.644, İngiltere’de 23.012, Almanya’da 10.458 günlük yeni vaka olduğunu bildiriyor. Aynı gün ABD’de günlük vaka sayısı 79.449, Brezilya’da ise 25.524’e ulaşmış.

Ülkemizdeyse sadece belirti veren, bir sağlık kurumunda tedavi gören vaka sayısı açıklandığı ve gerçek vaka sayıları sadece Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile paylaşıldığı için, o gün itibarıyla açıklanan 2.091 sayısı gerçek tabloyu yansıtmıyor. Bilimsel yayınlarda ifade edildiği üzere, vakaların %15-20’sinin klinik belirti verdiği ve hastaneye yatarak tedavi gördüğü bilgisinden hareketle ülkemizdeki günlük toplam yeni vaka sayısının da 10-11 binlere yükseldiğini tahmin edebiliriz. Ancak açıklanan rakamlara baktığımız zaman bile ülkemizin birinci dalganın içinden çıkamadan ikinci dalganın içine girmiş olduğu görülebiliyor.

AB’de ufukta sert önlemler görünmüyor 

Tüm yaz ayları boyunca sağlık sistemlerini ikinci dalga için hazırlayan Avrupa ülkeleri, ikinci dalga nedeniyle toplumun tüm kesimlerini kapsayan karantina, seyahat yasakları gibi nisan-mayıs ayında aldıkları önlemlere benzer yeni önlemler alıyor mu? Bu sorunun tek ve net bir yanıtı var: Hayır… Geçtiğimiz günlerde salgının ilk dalgasına karşı en sert önlemleri alan ülkelerin başında gelen Almanya’nın Başbakanı Angela Merkel, ikinci dalga için eski önlemlere dönmeyi Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin ekonomik olarak kaldıramayacağını tüm kamuoyunun önünde açıkça söyledi. Anlaşılan AB ülkeleri hasta sayıları sağlık kurumları kapasitelerini zorlamadıkça ‘müdahale’ etmeyecekler…

Yaz aylarında ayak sesleri duyulan salgın yönetimindeki bu temel politika değişikliğinin en önemli ipuçlarından biri Fransa’dan geldi… Günlük vaka sayısı 45 binlere ulaşınca içlerinde Paris’in de yer aldığı yedi bölgede akşam 21.00’den sabah 06.00’a kadar sokağa çıkma yasağı kararı alındı. Nedeni ise eğlence merkezlerinin erken kapanmasını sağlamak… Görüldüğü gibi önlemler salgının önüne geçmek için değil; sağlık sisteminin kapasitesini zorlamayacak kontrollü bir toplum bağışıklığına dönük…

Peki, nedir; bazı kaynakların ‘sürü bağışıklığı’ olarak da nitelendirdiği toplum bağışıklığı? Toplum bağışıklığı bir toplumun önemli bir kısmının bulaşıcı bir hastalığa karşı bağışık hale gelmesi olarak tanımlanıyor ve hastalığın daha fazla yayılmasını sınırlıyor. Toplum bağışıklığına ulaşmanın iki yolu var: Aşılama ve enfeksiyona yakalanıp iyileşme. Covid-19’a karşı henüz etkili bir aşı yok. Sürü bağışıklığını sağlamak için insanların büyük bir kısmının enfekte olması ve iyileşmesi gerekiyor, ancak bu durum özellikle yaşlılarda ve kronik hastalığı olanlar arasında çok sayıda ölüme yol açabilir. İyileşenlerde de sonraki günlerde ortaya çıkabilecek yan etkiler de görülebilir.

Bu yaklaşımdaki diğer bir sorun ise toplum bağışıklığı eşiği; yani bir toplumda bağışıklık kazanmış olan ve artık bulaşma zincirine katılamayan bireylerin oranı… Bu oran değişik yayınlara göre Covid-19 için %50 ile 67 arasında değişiyor. Kontrolsüz bırakılan bir salgının o toplumda bu orana ulaşıncaya kadar özellikle yaşlılar arasında çok sayıda can kaybına neden olacağı açık. İşte tam bu dönemde, iki hafta önce DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, COVID-19 salgınıyla mücadelede toplum bağışıklığı stratejisine ilişkin ‘Tam olarak anlayamadığımız tehlikeli bir virüsün serbestçe dolaşmasına izin vermek, basit bir şekilde ahlak dışıdır. Bu bir seçenek değildir’ şeklinde bir açıklama yaptı. Oldukça geç kalan bu açıklamaya rağmen ülkelerin hala ‘sürü bağışıklığı’ politikalarında bir değişiklik yapmadığı görülüyor.

Gençlerde ‘kontrolsüz bulaşma’ uyarısı

14 Ekim’de Lancet’te 5000’e yakın bilim insanı, araştırmacı ve bilim kuruluşu tarafından imzalanan ve halen imzaya açık olan ‘John Snow Bildirisi’ yayınlandı.  Bildiriye adı verilen  John Snow, 1854’de Londra’daki kolera salgınında haritalama yöntemi ile salgın  kaynağını bulan ve modern epidemiyolojinin kuruculardan kabul edilen; tüm yaşamını halk sağlığının geliştirilmesine adamış bir bilim insanı… Bildiride çok açık olarak ‘Covid-19 için doğal enfeksiyonlardan bağışıklığa dayanan herhangi bir pandemik yönetim stratejisinin kusurlu olacağı’ vurgulanıyor.

Genç insanlarda kontrolsüz bulaşma, tüm toplumlarda önemli hastalık ve ölüm riski taşır. İnsan kaybına ek olarak, bu, işgücünü bir bütün olarak etkileyecek ve sağlık hizmetleri sistemlerinin akut ve rutin bakım sağlama yeteneğini aşacak” tespitleriyle devam eden bildiri,  doğal enfeksiyonu takiben SARS-CoV-2 virüsüne karşı kalıcı koruyucu bağışıklık oluştuğuna dair hala bilimsel bir kanıt olmadığını, bunun da tekrarlayan salgınlara yol açabileceği hatırlatmasını yapıyor. Bildiriyi hazırlayan ve imzalayan bilim insanları  ‘kararlı ve acilen hareket etmenin önemini’ vurgulayarak ‘bulaşmayı baskılayan ve kontrol eden etkili önlemlerin geniş çapta uygulanması gerektiğine dikkat çekiyor. Bildiriye göre bu önlemler uygulanırken pandeminin şiddetlendirdiği eşitsizlikler nedeniyle artan insan tepkilerinin önlenmesi için alınacak önlemler mali ve sosyal programlarla desteklenmeli…

Bildiride Japonya, Vietnam ve Yeni Zelanda, doğru halk sağlığı uygulamalarıyla bulaşmayı kontrol edebilen ve yaşamın normale yakın bir yere dönmesinin sağlandığı ülkeler arasında sayılmış. Ancak bunu başaran ve deneyimlerini de diğer ülkelerle paylaşan Küba nedense unutulmuş. Üstelik Küba bildiride vurgulanan ve Covid-19’a karşı halk sağlığı önlemlerinin alınmasını güçleştiren eşitsizliklerin en aza indirildiği bir ülke iken örnek uygulamalarının vurgulanması bildiride unutulmuş. Bildirinin son paragrafında bir kez daha çok sayıda ülke ve ülkemiz tarafından adı pek konmadan uygulanan ‘sürü bağışıklığı’ politikalarına karşı çıkılıyor. 

Doğru çözüm ise şöyle özetleniyor: “Covid-19’un toplumda yayılmasını kontrol etmek, toplumlarımızı ve ekonomileri önümüzdeki aylarda güvenli ve etkili aşılar ve ilaçlar gelene kadar korumanın en iyi yoludur. Etkili bir yanıtı zayıflatan dikkat dağıtıcı unsurları göze alamayız; Kanıta dayalı olarak acilen hareket etmemiz çok önemlidir.”

Bildiriyi hazırlayanların unuttuğu veya görmek istemediği temel bir konu var: Salgın hastalıkların günümüzde giderek artması kapitalizmin doğa sömürüsünün sonucu olduğu. Kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde kalarak bu sistemin bulduğu çözüm ise önemli ölçüde insan kaybına yol açacak ahlak dışı sürü bağışıklığı yöntemidir. Bunun dışına çıkıp pandeminin gerçek bilimsel çözümlerini yaratmak bildiride de dikkat çekildiği gibi ancak toplumlardaki eşitsizliklerin önüne geçebilmekle yapılabilir. Bu da ancak başka bir sistemle mümkün.

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmirli yaşamına ve suyuna sahip çıkıyor

Geçtiğimiz hafta içinde 500 İzmirli, 50 avukat aracılığıyla Efemçukuru Altın Madeni’ne karşı İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) tarafından açılan davaya bu kurumun yanında müdahil oldular. Ancak 18 yıldır süren kentin tek su havzasını koruma kavgasında, kentin gerçek sahibi İzmirlilerin avukatları, davanın 16 Ekim cuma günü sahada yapılan keşfine sokulmadı.

Kentin tek su toplama havzasında

Efemçukuru İzmir’in içinden kafanızı kaldırıp; kenti çevreleyen dağlara baktığınızda rahatça görebileceğiniz bir bölge… Üstelik su fakiri olan kentin tek su toplama havzasının içinde yer alıyor. İşte bu kritik noktada kentin su havzasını tehdit eden altın madenine karşı İzmirlilerin ve İzmir’e sağlıklı, güvenilir su sağlamakla görevli İZSU’nun mücadelesi yıllardır devam ediyor.

1998’de bölgede kurulmak istenen madenin İzmir’in içme ve kullanma suyu kaynakları üzerinde olması nedeniyle başta İzmir Tabip Odası (İTO) ve TMMOB’ne bağlı çok sayıda meslek odası ile İzmirlilerin açtığı davalar uzun süren mücadelelerin sonunda kazanılmıştı. Fakat buna karşın şirket her seferinde mahkeme kararlarını hiçe sayarak Çevresel Etki Değerlendirme olumlu kararını (ÇED) ve işletme ruhsatını almayı başarıp 2011’de çalışmaya başladı. Bununla da yetinmeyen şirket 2012’de ise 2,5 kat kapasite artırımı için yeniden ÇED hazırlayarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığından olumlu kararı aldı. Bu aşamada ise başta İTO ve TMMOB bağlı bazı meslek odalarıyla, çeşitli çevre örgütleri ve İzmirliler yılmayıp, ÇED olumlu kararının iptali için dava açtılar. Açılan davada mahkeme ÇED olumlu kararını iptal etti ve altın madeninin kapasite artırımının önünü kapattı.

16 Ekim günü yapılan keşifte İzmirlilerin ve meslek odalarının avukatları maden sahasına sokulmadı/ Fotoğraf: Tuğrul Şahbaz.

Bunun üzerine madene Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından mahkeme kararlarını işlevsiz bırakmaya dönük olarak çıkarılan 2009-7 sayılı genelgeye dayanılarak; 30 gün içinde, adeta hukukun ve bilimin kararını hiçe sayarak 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verildi.  Onun iptali için de yılmadan meslek odaları ve İzmirliler tarafından dava açıldı. Üstelik mahkeme ilk kapasite artırımı ÇED olumlu kararını iptal ederken atadığı bilirkişi bölgeden toprak numuneleri almış ve yapılan analizler sonucu ağır metal oranı Dünya kabuk ortalamasının çok üzerinde bulunmuştu.

Bu arada bu mahkeme kararı Danıştay’ca ‘İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü laboratuvarının akredite olmadığı ve bilirkişilerin İzmir üniversitelerinden olması’  gibi nedenleriyle bozuldu ve bu karardan sonra 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararına da gerek kalmadı. Maden ilk ÇED olumlu kararıyla çalışmaya devam etti. Mahkeme bu sefer İzmir dışından bir bilirkişi atadı. İzmir’in suyunu içmeyen bu bilirkişi alandan numune bile almaya gerek görmeden, yedi sayfalık bir raporla ÇED olumlu kararını akladılar.  Bu ikinci aşama kararı da başta meslek odaları olmak üzere davacılar tarafından temyiz edildi. Danıştay bu sefer alandan numune alınmamasını da göz önünde bulundurarak davacılar lehine kararı bozdu.

Davanın avukatlarından biri olan Arif Ali Cangı bundan sonraki gelişmeleri ise şöyle özetliyor:  “Bu bozmadan sonra da keşif ve örnek alma işlemleri şirketin engellemeleri ve baskısı altında gereği gibi yapılamadı ve sonunda davamız bir kez daha ret edildi. Bu davanın temyiz sonucu geldi. Danıştay 6.Dairesi; 31.12.2012 tarihli ÇED’in iptalinden sonra 17.11.2015 tarihli yeni bir ÇED olumlu kararı verilmiştir, o durumda 31.12.2012 tarihli ÇED olumlu kararının bir geçerliliği kalmamıştır. O nedenle davanın reddi kararını bozuyorum ve dava konusunda karar verilmesine yer olmadığına kesin olarak karar veriyorum’ dedi.

Bu durumda Efemçukuru Altın Madeni kapasite artırımı projesine ilişkin 17.11.2015 tarihli ÇED olumlu kararı da geçerli hale geldi. Meslek odaları, çevre örgütleri ve İZSU yine yılmadı ve yeniden madenin kapasite artırımına karşı dava açtı.  Dava numarası daha küçük olduğundan önce İZSU’nun davası görülmeye başlandı ve meslek odaları ile çevre örgütlerinin açtığı dava dosyası beklemeye alındı. Bunu üzerine adil yargılanma hakkının sağlanması için meslek odaları ile çevre örgütleri bu davada keşif ve bilirkişi incelemesi ve yargısal işlemlerine dahil edilmek için dilekçe verdi.

Efemçukuru tek örnek değil

Bu dilekçeye mahkeme hiçbir yanıt vermeyince İzmirliler ‘500 İzmirli 50 Avukatla Efemçukuru davasına İZSU yanında müdahil oluyor’ kampanyası başlattı ve İZSU’nun yanında müdahil olmak için mahkemeye başvurdu. Ancak mahkeme bu dilekçeye de bir yanıt vermedi. Sonuçta İZSU’nun açtığı davanın cuma günü madende yapılan keşfine İzmirlileri de, onların avukatlarını da, İzmir Tabip Odası Çevre Komisyonu üyelerini de sokmadı. Keşif için maden alanına sadece İZSU’nun avukatları ve teknik personeli ile Çevre Bakanlığı ile madeni işleten firmanın avukatları ve teknik personeli, hakim, mübaşir, katip ve bilirkişiler bulunabildi.  Bu arada mahkemenin tayin ettiği bilirkişinin de İzmir dışından olduğunu ve daha önce madeni aklayan raporu veren isimlerden oluştuğunu belirtelim.

Ülkemizin doğal kaynaklarını insanlarımızın sağlıklarını tehlikeye atmak pahasına zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketlerince sömürülüyor. Zengin kapitalist ülkelerin çok uluslu şirketleri Kazdağları‘nda, Efemçukuru’nda, Eskişehir’de, Doğu Karadeniz’de ve daha birçok yerde doğal kaynaklarımıza umarsızca el koyuyor, insanımızın yaşamını hiçe sayıyor. İşletmek istediği rezervler bitince büyük çoğunluğu tehlikeli atık sınıfından olan atıklarını da  arkada bırakarak gidiyorlar. Sadece bugünün değil; gelecek kuşaklarının yaşamını da düşüncesizce tehlikeye atıyorlar.

Ülkemizde çevre mücadelelerinin 80’li yıllarda ilk başladığı kent olan İzmir’de yaşayanlar bugünde kentlerini, havalarını, sularını savunmak için dün olduğu gibi bugün de kararlı mücadelelerini sürdürüyorlar. Efemçukuru onların yaşadığı kentin; İzmir’in su havzası, 1 Haziran 2011’den beri çalışan altın madeni onların havzasını, yaşam alanlarını kirletiyor. İzmirliler yaşamın sürdürülebilmesi açısından hiçbir gerekliliği olmayan altına karşın yaşamın onsuz sürdürülemeyeceği su kaynaklarını korumak için yukarıda özetlenen uzun ve önüne her türlü engel çıkarılan hukuk yolunu bilimin ışığında izlemekte kararlılar…

İzmir’in bu yaşamsal sorununa karşı sadece bu kentte yaşayanlar değil; kimsenin duyarsız kalmaya hakkı yok. Çünkü yapılan mücadele sürdürülebilir bir yaşam mücadelesidir. Unutmayalım, kaybedersek yaşam da biter…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Ormansızlaşma ve biyoçeşitliliğin azalması salgınları neden daha olası hale getiriyor?

Son yaşadığımız pandemi günleri bir süredir azalan biyoçeşitlilik ile yeni salgın hastalıklar arasındaki bağlantı üzerine çalışan araştırmacıların bu alandaki çalışmalarını artırmasına ve bunların kamuoyunda daha görünür hale gelmesine neden oldu. Birkaç hafta önce popüler bilim dergisi Nature’de yayımlanan bir makalede ormanların ve türlerin yok oluşu ile başta Covid-19 olmak üzere çeşitli salgınların ortaya çıkışı arasındaki bağlantı ile ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar tartışılıyordu. Makalede özetlenen bilgilere göre insanlar, ormanları, çevre ve doğayı tahrip ederek biyolojik çeşitliliği azaltıp biyolojik dengeyi bozdukça Covid-19 ve benzer bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkma riski artıyor.

Aslında 2000’li yılların başından bu yana çok sayıda bilim insanı bazı türlerin yok olmasıyla SARS, MERS, Ebola gibi yeni salgınların ortaya çıkması arasındaki bağlantıya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmışlardı. Bu çalışmalar bilinen bir gerçeği adeta yüzümüze vurmuştu. Artan ve büyüyen kentler, gün geçtikçe vahşileşen sanayi, açılan yeni dev maden alanları, fosil yakıtların tüketimi sonucu oluşan hava kirliliği ve küresel iklim krizi, yangınlar, atıklar gibi nedenlerle meydana gelen ormansızlaşma ve bazı türlerin yok olması, fareler, yarasalar gibi bazı türlerin de sayıca artmasına neden oluyordu. Ekolojik dengenin bozulması nedeniyle sayıları artan ve insanla daha yakın temasa geçen fareler, yarasalar gibi canlılar potansiyel olarak tehlikeli mikroorganizmaların insanlara kolayca geçmesine yol açıyordu. Ayrıca bu canlı türlerinin çoğalması doğadaki insanlar için tehlikeli olan mikroorganizma havuzunun da artmasına da yol açıyordu.

Bütün kıtalarda biyoçeşitlilik kayboluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyor

Nature’de yayınlanan makaleye göre altı kıtada 7000’e yakın noktada bugüne kadar yapılan çeşitli araştırmalar sonucu yapılan analizlerde insanların daha çok doğal yaşam alanlarına girmesi sonucu ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı eğiliminin bulaşıcı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiş. Hatta bu araştırmaları yapan bilim insanlarınca bazı türlerin yok olması ve buna bağlı olarak tehlikeli mikroorganizmaları insanlara taşıyan fırsatçı türlerin ise çok artmasını gözlemleyerek çeşitli zamanlarda yeni salgınların uyarısı da yapılmış. Ama SARS, MERS gibi salgınlara rağmen pek dikkate alınmamış bu uyarılar…

Bu araştırmacılardan biri olan Londra Üniversitesi’nden Kate Jones daha önce ciddiye alınmadıklarından yakınarak yaşadığımız pandemi günlerinin son olmayabileceğine dikkat çekiyor. Çok sayıda çalışmadan elde edilen 3.2 milyondan fazla veriyi yorumlayan Jones, kentlerin genişlemesi ve yerleşim merkezlerinin artmasıyla ormanların yok olduğunu, biyoçeşitliliğin azaldığını; buna karşılık başta fareler ve yarasalar olmak üzere çeşitli kemirgen ve primatlardan oluşan 143 türün sayısının artarak insanların yerleşim merkezlerine yaklaştığını tespit ettiklerini belirtiyor. 

Jones ekibi ile birlikte daha sonra çalışmalarının ikinci aşamasına geçmiş ve zoonotik hastalıkların insanlara bulaşma olasılığını incelemiş. Grup, Afrika’daki Ebola salgınları için yaptığı değerlendirmede; salgının gelişme eğilimlerine, olası konakçı türlerinin varlığına ve bir virüsün insanlara bulaştığında hangi hızda yayılabileceğini belirleyen sosyo-ekonomik faktörlere dayalı risk haritaları hazırlamışlar. Bu haritalama çalışmaları sonucu salgının özellikle Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yayılma bölgelerini önceden tahmin edebilmişler. Jones artık arazi kullanımı, ekoloji, iklim gibi biyoçeşitliliğe etki eden faktörleri izleyerek yeni salgınların önceden fark edilebileceğini söylüyor.

Yeni pandemiler kaçınılmaz

İsviçre‘nin Cenevre kentindeki Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ofisinde epidemiyoloji uzmanı olarak çalışan Fall’da kırsal sınırın ekolojisinin yanı sıra sosyal ve ekonomik eğilimlerini de anlamanın gelecekteki salgın hastalık riskini öngörmede çok önemli olacağını kabul ediyor ve ekliyor: “Bu seviyede ormansızlaşma, düzensiz madencilik ve plansız kalkınma ile yaşamaya devam edersek, daha fazla salgın yaşayacağız.”

Sonuç olarak araştırmacılara göre ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, insan ile doğal yaşam alanları arasındaki mesafenin kısalması devam ettiği sürece yeni pandemiler giderek daha çok yaşamımıza girecek. Peki, yeni salgınlarla karşılaşmamak için çözüm ne? Bu konuda geçtiğimiz aylarda Science Dergisi’nde yayımlanan bir makalenin yazarlarından olan Daszak, hükümetlerin Covid-19 gibi gelecekteki pandemi riskini önemli ölçüde azaltabileceklerini, çözüm için ormansızlaşmayı ve vahşi yaşam ticaretini engellemeleri gerekliliğini vurguluyor. Bunun yanı sıra vahşi yaşam ve çiftlik hayvanlarından kaynaklanan yeni virüs salgınlarının da izlenmesi, önlenmesi ve kontrol altına alması gerekliliğini belirtiyor.

Science’daki makalelerinde Daszak ve arkadaşları bunun maliyetli bir çözüm olduğunu; ancak bu maliyetin son Covid-19 pandemisindeki ekonomik kayıplarla karşılaştırıldığında çok küçük olduğunu vurguluyor. DSÖ Cenevre ofisinden Fall ise yeni salgınların görülmemesi için devletlerin ve uluslararası kurumların halk sağlığı, hayvan sağlığı, çevre alanına odaklanan ortak çabaları ile mümkün olabileceğini belirtiyor. Fall, hedefin kaynakları en riskli alanlara odaklamak ve hem vahşi hem de evcil hayvanlar ile insan arasındaki etkileşimleri yönetmek olduğunu ve bir erken uyarı mekanizması kurulması gerekliliğini söylüyor.

Ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması, fırsatçı kemirgen türlerin çoğalması, çevresel ve doğal kaynakların umarsızca yağmalanması, insan ile doğal alanlar arasındaki mesafenin kısalması ve sonuç olarak bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkışı… Tüm bunların hepsi kapitalist sistemin üretim ve tüketim ilişkileri sonucu ortaya çıkmıyor mu? Peki, popüler bilim dergisi Nature’da tartışıldığı gibi kapitalist sistem içinde kalarak başta ormansızlaşma, biyoçeşitliliğin azalması gerçek anlamda durdurulabilir, önlenebilir mi? Bu soruya evet demek bence pek mümkün değil. İşte temel çözüm bu nokta da ortaya çıkıyor. O zaman ya kapitalist sistemin içinde kalıp bu sistemin yarattığı koşulların sonucu olarak yeni salgınları bekleyeceğiz ya da gerçek çözüm için ekosistemlere saygılı yeni bir sistemi hedefleyeceğiz. 

Seçim bizim…

 

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

İzmir Kuş Cenneti kuruyor

İzmir’de yaşayanların hemen herkesin sevdiği bir yer olan kuş cenneti bugünlerde kuruma tehlikesi ile karşı karşıya. Hatta büyük bir bölümü kurudu ve bölgedeki binlerce kuşun yaşamı büyük bir tehdit altında.

Kuş Cenneti Çiğli ilçesinin hemen yakınında bulunan Çamaltı Tuzla’sının doğal bir uzantısı. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından koruma altında olan alan, 1982’de Su Kuşları Koruma ve Üreme Sahası olarak ilan edilmişti. 1985’de birinci derece doğal sit alanı olarak tescil edilen alanı, 1987’de ise İzmir Büyükşehir Belediyesi ‘kuş cenneti’ olarak tanımlamıştı. Yaklaşık 8000 hektar büyüklüğündeki alanda bugüne kadar yapılan çeşitli çalışmalarda 205 kuş türünün yaşadığı belirlenmiş. Alandaki ünlü kuş türleriyse tepeli pelikan, pembe kanatlı flamingo, yalı çapkını ve siyah leylek… Yalı çapkını 2005 yılında İzmir’de yapılan üniversite olimpiyatlarının da (Universiade 2005) maskotuydu.

Peki, kuşların göç yolu üzerinde ve kuş gözlemcileri için önemli bir çalışma alanı olan, yılda 50 000’nin kuşun gelip geçtiği, 205 kuş türünün yaşadığı ülkemizin bu önemli sulak alanı neden kuruyor? Nedeni kuraklık değil, iki kamu kurumunun arasında olduğu iddia edilen bir anlaşmazlık.Kuş cennetini yaşatmak için akademik yaşamının 36 yılını veren Ege Üniversitesi Fen Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mehmet Sıkı’nın Egeli Gazete ’ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) ile yaptığı; alana tatlı su sağlanmasıyla ilgili protokolü iptal etmiş. Bu nedenle bölgeye su kuşları için yaşamsal bir öneme sahip tatlı su verilemiyor. Oysa yıllardır bölgenin tatlı su gereksiniminin sağlanması için İzmirli doğa savaşçıları mücadele ediliyor.

DSİ bölgenin tatlı su gereksinimini karşılamak için iki adet pompa istasyonu yapmıştı. Bu pompaların bakım masrafları ise Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından karşılanıyordu. Ancak yine Prof. Dr. Sıkı’nın Egeli Gazete ‘ye verdiği bilgiden öğreniyoruz ki, Haziran ayında bu protokol Doğa Koruma ve Milli Parklar IV. Bölge Müdürlüğü tarafından feshedilmiş. DSİ şimdi alana tatlı su vermiyor. Bu nedenle kuş cennetinin özellikle sazlıklar ve uçak tavası bölümü tamamen kurumuş ve tuzla kaplanmış. Bölgedeki kuşlar ise zor durumda. Su krizi kısa bir süre içinde çözülemezse kuş cenneti yok olacak.

Kuş Cenneti tek örnek değil

Aslında Kuş Cenneti’nde yaşananlar korana günlerinde İzmir’de çevre ve doğal yaşama yapılan tek saldırı değil. Çeşme turizm projesi, Selçuk Meryem Ana Parkı’nın sit derecesinin değiştirilerek imara açılması, Tarihi Elektrik Fabrikası’nın kültür merkezi olarak değerlendirilmek üzere ihaleyi kazandığı halde Büyükşehir Belediyesine verilmemesi, belki de kentin tek yeşil alanı olarak kalan İnciraltı bölgesinin tarım arazi statüsünden çıkarılarak; son olarak geçen hafta kentin merkezi Alsancak’ta Tariş’e ait arazilerin mahkeme kararına rağmen tekrar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararı ile imara açılmak istenmeleri… 

Tabii bir de Karşıyaka Mavişehir’de kent planlarında rekreasyon alanı olarak işaretlenen bir alanın TOKİ tarafından ünlü bir inşaat firmasına devredilmesi ve imar planının Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından konut ve ticaret alanına dönüştürülmesi var. Tüm bunlar son 5-6 ay içinde gündeme geldi. Covid-19 pandemisi gerekçe gösterilerek meslek odalarının, çevre örgütlerinin toplantı ve eylemlerinin adeta yasaklandığı bir dönemde kentin tüm doğal ve çevresel kaynakları yağmalanıyor.

Peki, Kuş Cenneti’ne tatlı su verilmemesi, adeta oradaki kuşların ölüme veya göçe zorlanmasının altında yatan neden ne olabilir? Neden DSİ’nin bölgeye su sağlamasıyla ilgili 30 yıldan fazladır iki kamu kurumu arasında işleyen bir protokol bugün bozuldu? Yukarıda son bir yıl içinde yaşanan örneklere bakarak birkaç yıl içinde bölgede Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yeni imar planları hazırlanırsa hiç şaşırmayalım.

Selçuk’ta, Çeşme’de, Karşıyaka-Mavişehir’de öyle yapmadılar mı; halen de yapmıyorlar mı? Fakat umutsuzluğa kapılmayalım; az da olsa umut verici haberlerde var İzmir’den… Geçen hafta Güzelbahçe’de tarım arazilerinin içine go-kart pisti yapılmasının önünü açan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın imar planının mahkeme yürütmesini durdurdu. Bunu önceden tahmin eden bakanlık ikinci bir plan yaptı. Onunla ilgili Güzelbahçelilerin açtığı yeni dava süreci de devam ediyor.

Her zorluğa rağmen mücadeleye devam… Çünkü biz doğadan yanayız. Ülkemizin çevresel ve doğal kaynaklarını korumak için çabalıyoruz.

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Son buzul erimeden…

Yukarıdaki başlık Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın iklim değişikliğini ve çözüm önerilerini tüm boyutlarıyla anlattığı araştırma-inceleme kitabına ait. Geçtiğimiz hafta Nature’da yer alan bir makale ise bu başlığı ve kitabın içinde anlatılanların artık bir kriz haline geldiğini ispatlıyor.

Kısaca açıklamak gerekirse;  Arktik buzu, yani Dünya’nın kuzeyini kaplayan Kuzey Buz Denizi üzerindeki buz, yaz ayları boyunca eriyerek eylül ayında o yıl için kapladığı en küçük alana düşer. Bu durum yıldan yıla tekrarlanan bir döngüdür. Fakat 1970’li yıllardan bu yana bu erime her geçen yıl daha arttı ve eriyen buzlar takip eden kış mevsiminde de geri dönmedi. Nature’deki yazıya göre Kuzey Kutbu’nda bu yılda yaz mevsiminin sona ermesiyle birlikte buzullardaki bu maksimum erime noktası da geçildi ve tüm Arktik bölgesi için 2012 yazından sonra en büyük erime bu yıl gerçekleşti.  

2020 yılı Eylül ayı erime açısından ikinci kötü Eylül oldu.  Nature’deki makaleye göre bölgenin ortası, en geniş, en fazla buzla kaplı ve en soğuk yeri olan Merkezi Kuzey Kutup bölgesinde deniz buzu en düşük yüzölçümüne geriledi ve bu yıl rekor erime yaşandı. 2020 yazının sonunda Kuzey Kutbu’ndaki deniz buzu, 40 yılı aşkın uydu ölçümlerine göre ikinci en düşük boyutunda. 15 Eylül’de buz, yıllık yaz miktarının en düşük seviyesindeydi ve sadece 3,74 milyon kilometre karelik Arktik sularını kaplıyordu.  Oysa daha önce sadece bir yıl; o da 2012 yılı içinde en düşük Arktik deniz buzu örtüsü 4 milyon kilometre karenin altına düşmüştü.

Bu yılki nisan-ağustos sıcaklıkları 130 yılın ortalamasından 2° C daha fazla 

Küresel sıcaklıklar yükseldikçe, ona paralel olarak Eylül ayı Arktik deniz buzu boyutu 1979’dan bu yana her on yılda bir ortalama olarak % 13,4 oranında küçülüyor. Geride kalan buz ise bir önceki yıldan daha ince ve daha kırılgan olduğundan bir sonraki yıl daha kolay eriyor. Sonuçta buzullardaki kayıp her geçen yıl artan sıcaklıklarla beraber daha da artıyor.  Bu yıl Nisan-Ağustos sıcaklıkları 1981-2010 ortalamasından 2° C daha fazla oldu. Bu nedenle Arktik bölgesindeki buz kaybı daha büyük boyutta gerçekleşti.

Kutuplardaki buzulların erimesinin yıkıcı sonuçları var. En önemli sonucu deniz seviyelerindeki meydana gelen yükselmeler. İklim değişikliği kontrol edilemezse bu gidişle tüm buzullar 100-150 yıllık bir süre içinde eriyecek ve denizler ortalama olarak 80 metre civarında yükselecek. Peki, ülkemiz için bu ne anlama geliyor?

Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın kitabına geri dönersek; denizler 80 metre yükseldiğinde İstanbul ve İzmir’in önemli bir bölümü sular altında kalırken Nazilli ise artık deniz kenarı bir ilçe olacak… Daha kısa süre içinde deniz seviyesinin bu denli yükselmesi beklenmiyor ama unutmayalım deniz seviyesinde her bir metrelik yükselme denizin kumsaldan 100 metre içeriye kadar bir kara bölümünü sular altında bırakıyor. Bu da önemli sayıda yerleşimin ve alt yapının yakın bir gelecekte sular altında kalabileceği anlamına geliyor.

Bu durum ülkemizde özellikle Karadeniz ve Ege bölgelerinde önemli ölçüde sahil bölgelerine yapılmış alt yapı ve sanayinin deniz suları altında kalabileceği anlamına geliyor.  Ayrıca buzulların erimesi özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde akarsuları da olumsuz etkiliyor. Bu erime deniz suyu sıcaklıklarında da ani değişimlere yol açtığından başta Meksika Körfezi‘nden başlayıp Kuzey Avrupa sahillerine kadar uzanan Gulf Stream akıntısı olmak üzere sıcak su akıntılarının gücünü de düşürüyor.

Vakit kalmadı

Buzulların erimesinin bir diğer sonucu ise kutup ayılarının durumu… Televizyonlara da yansıdığı için toplumda en çok bilinen küresel iklim değişimi sonuçlarından biri; kutup ayılarının dramı. Eriyen buzullar onların ana beslenme alanlarına ulaşmasını engelliyor. Bu nedenle her sene daha az yağ biriktirebiliyorlar; vücutlarında. Sonuçta beslenme yetersizliği nedeniyle kış uykusundan her geçen yıl daha az kutup ayısı uyanabiliyor…

Aslında kutup ayılarının neslinin küresel iklim değişikliğinin bir sonucu olarak yıldan yıla azalması artık sıranın insana geldiğinin de bir göstergesi Çözüm için vaktimiz kalmadı. Yaşadığımız korana günleri ise çözümün çok basit ve bize bağlı olduğunu bir kez daha çok açık olarak gösterdi.  Nisan ve mayıs aylarındaki iki aylık dönemde fosil yakıt tüketiminin düşmesi sera gazı emisyonlarını da düşürdü. Gerçi sadece iki aylık bir dönemi kapsadığı için bu düşüş; küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmadı ama bize kararlı ve sürekli olarak fosil yakıt kullanımını terk etmemiz gerektiğini bir kez daha hatırlattı.

Bu konuda adım atan ülkeler de var. İskandinav ülkeleri uzun bir süreden bu yana fosil yakıt kullanımını terk etmeye dönük politikalar uyguluyor.. Şimdi de Almanya nükleer santrallerden sonra kömürlü termik santralleri de kapatma kararı aldı. Alman meclisi temmuz ayında aldığı bir kararla 2038 yılına kadar kömürlü termik santralleri kapatmayı kararlaştırdı. Biz ise hala kömürlü termik santral yapma uğraşı içindeyiz; hatta Avrupa ülkelerinin kapatıp; söktüğü termik santralleri ülkemize getirip; kurmaktan da vazgeçmiyoruz…

Zengin Batı ülkeleri piyasaya çıkması beklenen Covid-19 aşılarının 2021 üretim kapasitesinin dünya nüfusunun sadece %13’üne sahip olmalarına karşın % 51’ini satın aldılar; bu durum tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 6 milyarı aşkın insanın en azından 2021 yılında aşıya ulaşamaması anlamına geliyor. Para belki bir an önce salgından kurtulmalarını sağlayabilir. Fakat unutmayalım; bu gidişle yaşadığımız korana günleri değil ama küresel iklim krizi dünyanın sonunu getirecek. Dünyanın zengin ülkelerinin para ile bu işten kurtulması mümkün değil. Çözüm için başta kömür olmak üzere tüm fosil yakıtların kullanımının bütün dünyada terk edilmesi gerekiyor; sadece birkaç ülke de değil. 

Tabii eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve bugünkü iklim krizinden sorumlu olanların bedelini ödemesi şartı ile…

Kategori: Manşet

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Aşının piyasaya çıkmasıyla sorunlar bitiyor mu?

Basına yansıyan ve İngiliz yardım kuruluşu Oxfam’ın bir açıklamasına dayandırılan son haberlere göre Faz-3 çalışmasına ulaşan ve yakın gelecek için umut veren aşıların seri üretimine geçilmesi halinde kullanıma sunulacak miktarın yüzde 51’i şimdiden satıldı. Hem de kimlere? Oxfam’ın açıklamasına göre aşı çalışmalarının son aşamasında bulunan AstraZeneca, Gamaleya/ Sputnik, Moderna, Pfizer ve Sinovac’ın 2021 yılı aşı üretim stokunun yüzde 51’ini, dünya nüfusunun yalnızca yüzde 13’üne sahip olan zengin ülkeler parasını şimdiden ödeyerek satın aldı.

Buna göre 2021 yılı içinde geride kalan ve yoksul ülkelerde yaşayan yaklaşık 7 milyar insan sadece 2,5 milyar doz aşıyla yetinecek. Tabii parasını ödeyebilirlerse…  Çünkü bir doz aşının 20-30 Euro fiyat ile pazarlanabileceği tahmin ediliyor.

Bu firmalardan dünyada insan deneylerine ilk kez başlayan ve klinik deneylerde diğerlerine göre daha önde olan ABD’li ilaç şirketi Moderna’nın aşısının 2021 yılı için tüm satışını zengin ülkeler arasında paylaştırarak yaptığı biliniyor. Bu firmanın ürettiği aşının bir dozunu ABD’de 12-16 dolar, diğer ülkelerde ise 35 dolara satışa çıkması bekleniyor. Moderna sadece yıllık 475 milyon kişiye yetecek kadar üretim kapasitesine sahip…

Diğer yandan AstraZeneca’nın da öncelikle Avrupa Birliği (AB) ülkelerine aşısını pazarlayacağı ve bunun için de AB ülkeleriyle ön antlaşmalar da yaptığı kamuoyuna yansıdı.  Bilindiği gibi son aşamaya gelen bu beş firmanın yıllık toplam aşı üretim kapasitesi yaklaşık 6 milyar doz… Bu miktarın nasıl paylaşılabileceği ülkeler arasında tartışılırken zengin batı ülkeleri bu miktarın yarısından fazlasına, üstelik dünya nüfusunun sadece %13’üne sahipken adeta el koydular. Öyle anlaşılıyor ki bu ülkeler üretilen aşının belli aralıklarla her kişi için 2-3 defa yapılmak zorunda kalınabileceğini de düşünüyor olsalar gerek. Yani bağışıklık için iki doz aşı gerekmesi halinde, dünya nüfusunun %87’sini oluşturan ve tamamı yoksul ülkelerde yaşayan 7 milyar insandan sadece bir milyarı aşılanabilecek. Sonuç olarak, Oxfam’a göre ‘Bu beş aşının başarılı olacağı düşünülürse, dünyanın üçte ikisi (%61) en azından 2022’ye kadar tek doz aşıya bile ulaşamayacak.’

Faz3 çalışmaları salgının kontrolden çıktığı ülkelerde yapılıyor

Peki, ülkemizde durum ne? Çin Sinovac tarafından geliştirilen aşının Faz-3 çalışmalarının ülkemizdeki bölümü, deneklerin katılımı geçen hafta başladı. Çalışmalar, ülkemizin yanı sıra firmanın verdiği bilgiye göre salgının tamamen kontrolden çıktığı Brezilya ve Endonezya’da sürdürülüyor. Bir Alman firması tarafından geliştirilen aşının Faz-3 çalışmaları ise bu hafta içinde başlayacak. Ülkemizin, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren kendi aşısını kendi yapan bir ülke olma durumundan başkasının geliştirdiği aşılara vatandaşlarını denek yaptırması durumuna düşürülmesi dramatiktir. Diğer bir dramatik nokta ise genelde Faz-3 çalışmalarının salgının kontrol altında olmadığı ülkelerde yapılmasıdır. Bu durumda ülkemiz en azından bu firmalar tarafından salgının kontrol altında alınamadığı bir ülke olarak kabul ediliyor.

Kamuoyuna yansıyan diğer bir konu ise Sağlık Bakanlığı’nın bu firmalara Türkiye’de Faz-3 çalışması için izin vermesinin ana nedeni, bu firmalar tarafından aşı satışında Türkiye’ye öncelik verilmesi beklentisi… Unutmayalım; Oxfam’ın raporuna göre en azından 2021 için dünya nüfusunun en az yüzde 61’i tek doz aşıya bile ulaşamayacak.

Oxfam sadece aşı geliştirme çalışmalarının arkasındaki gerçekleri ortaya dökmüyor. Örgüt 9 Eylül’de yayınladığı bir raporda da kapitalist sistemin pandemiyi nasıl fırsata çevirdiğini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Bu rapora göre dünyanın en büyük şirketlerinden 32’si Covid-19 salgını döneminde kârlarını artırmak için büyük oranda çalışanların sayısını ve haftalık ücretlerini düşürmeye dayalı yeni bir ekonomik model geliştirdiler. Bu şirketlerin büyük olasılıkla bu model sayesinde 2020’de kârlarını 109 milyar dolar daha arttırdıklarını göreceğiz yıl sonunda. Oysa pandemi nedeniyle dünyada şu ana kadar 500 milyona yakın insan yoksullaştı, 400 milyon insan ise işini kaybetti. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre 430 milyon küçük işletme çok zor durumda. Öte yandan salgının başlangıcından bugüne dünyanın 25 en zengin insanı servetlerini daha da büyüttüler. Oxfam Uluslararası İcra Direktörü Chema Vera bu durumu şöyle özetliyor:

Covid-19 birçokları için trajik, ancak ayrıcalıklı bir azınlık için iyi. Salgın nedeniyle yaşadığımız ekonomik kriz, hileli bir ekonomik model tarafından körüklendi. Dünyanın en büyük şirketleri, daha düşük ücretlerle işçileri çalıştırıyor ve onların yoksullaşması pahasına milyarlar kazanıyor. Büyüttükleri kârlarını küçük bir grup olan zengin ülkelerdeki hissedarlara ve milyarderlere dağıtıyor.”

Chema Vera’nın ‘hileli bir ekonomik sistem’ olarak nitelendirdiği sistem kapitalist sistemin bizzat kendisi. Pandemiden sonra ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ demiştik. Fakat görüyoruz ki kapitalist sistem kendi neden olduğu pandemiden bile, üstelik karını artırarak, çıkış yollarını buluyor. Çalışanlar, emeği ile geçinenler bizzat o sistemin neden olduğu pandemi nedeniyle işini ve aşını kaybederken, açlığa mahkûm olurken dünyanın en büyük şirketleri milyar dolarlarına yeni milyar dolarlar ekliyor. Üstelik ülkemizin de içinde bulunduğu birçok ülkede; bu dönemde bile doğal kaynakları sömürmeyi de unutmuyorlar.

Kazdağları’ndaki altın madeni girişimleri aysbergin su üstündeki bir parçası sadece… Bunu yaparken kendi yaşamlarını garantiye almayı da unutmuyorlar. Daha şimdiden 2021 yılı içinde üretilecek Covid-19 aşılarının yüzde 51’ine el koyuyorlar; tamamı yoksul ülkelerde yaşayan ve dünya nüfusunun 2/3’sini oluşturan 6 milyara yakın insanı kaderine terk ederek…

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemi günlerinde okullar ne zaman açılmalı?

Sanırım Ağustos ayının ilk günleriydi. Bir akşam aniden Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından 31 Ağustos’ta okulların açılacağı ilan edildi. Üstelik o güne kadar 31 Ağustos’ta açılacağı iddia edilen okulların hangi koşullarda açılabileceğini ve sağlık risklerinin ne olduğunun toplum önünde tartışmaya bile açılmamıştı. Zaten konu tartışılsa sağlık riskleri nedeniyle 31 Ağustos’ta okulların açılamayacağı net olarak ortaya çıkardı. Sonuç olarak bu tartışma hiç açılmadı ama okullarında açılması 31 Ağustos’tan 21 Eylül’e ertelendi.

Ertelemeye rağmen bu geleceğimizi ilgilendiren önemli konu toplum önünde yine tüm boyutlarıyla tartışılmadı. Şimdi de yapılan açıklamalardan 21 Eylül’deki açılışın da çok sınırlı tutulacağı ve tüm sorumluluğun öğrenci velilerine bırakılacağı anlaşılıyor.

Oysa önümüzde Covid-19 salgınını bizden çok daha iyi kontrol altına alıp ek önlemlerle, sınırlı olarak okullarını tekrar eğitime açan ülkelerin örnekleri var. Bu ülkelerin ortak noktası salgını kontrol altına almış olmaları ve sınıflardaki öğrenci sayısını azaltarak eğitime başlamaları…

İngiltere kümeli eğitim modelini seçti. Öğrenciler sınıflarda küçük kümeler halinde eğitim görecek. Her küme farklı saatlerde okula gelecek, ayrı yerlerde yemeğini yiyecek. İtalya sınıf mevcutlarını azaltırken, tek kişilik sıralara geçti. Eğitime bugün başlıyor. İtalya gibi komşumuz Yunanistan da bugün sayıca azaltılmış sınıflarda eğitime başlıyor. Fransa’da ise ilk ve ortaokullar açıldı. Liseler de bugün açılıyor. Bu ülke hibrit eğitim metodunu seçti. Yani bazı dersler okulda ve sayıca azaltılmış sınıflarda yapılırken bazı dersler ise internet üzerinden canlı olarak sürdürülecek.

İspanya sınıf büyüklüklerinin en fazla yirmi kişi olma kuralını getirirken, İsrail ise mevsimsel avantajını kullanarak sınıfların sürekli pencerelerinin açık olma zorunluluğunu koydu. En önce yüz yüze eğitimi başlatan ülkelerden olan Almanya’da sınıf mevcutları azaltılırken öğrencilere maske kullanımı ve fiziksel mesafeye uyum konusunda sıkı bir eğitim verildi. Öğrenci grupları değişik saatlerde okula geliyor. Okullar da her hafta yapılan kontrollerde tek bir test pozitifliği bile o okulun; hatta o bölgedeki tüm okulların kapatılmasına yol açabiliyor.

Tüm bu ülkelerdeki ortak noktası ise yüz yüze eğitim ile ilgili tüm sorumluluğun devlet tarafından üstlenilmesi… Oysa bizim ülkemizde salgın son bir aydır kontrolden çıkmış durumda ve MEB velilere imzalatmaya çalıştığı taahhütname ile çocuklarımızın karşılaşabilecekleri sağlıkları ile ilgili risklerin sorumluluğunu onların velilerinin üzerine bırakmaya çalışıyor.

Ülkemizdeki Covid-19 salgını ağustos ayının başından bu yana şiddetleniyor. Eylül ayının başından bu yana ise ülkemizde artık salgının kontrolden çıktığı tüm çevrelerce kabul edilen bir gerçek haline geldi. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük rakamlara göre bile yeni tanı alan vaka sayıları düzenli olarak artıyor. Buna karşılık günlük iyileşen hasta sayıları yeni vaka sayısının sürekli gerisinde kalıyor. Sonuçta aktif vaka sayımız sürekli artıyor. Yaz ayları başında onbinlere kadar düşen aktif vaka sayımız bugünlerde 24 binlere ulaştı.

31 Ağustos’a açılmayan okul, 21 Eylül’de niye açılıyor?

Ayrıca başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) olmak üzere çeşitli meslek örgütleri ve bilim insanları açıklanan rakamların gerçeği yansıtmadığını, aktif vaka sayısının çok daha fazla olduğunun altını çiziyorlar. Bu durumda MEB’in okulların 31 Ağustos’taki açılma kararını erteleme nedeni, daha da güçlenerek 21 Eylül için de devam ediyor. Üstelik Covid-19 salgını için tüm dünyada bilinen bir gerçek de var: SARS-CoV-2 virüsü çocukların da Covid- 19’a yakalanmasına neden oluyor. Ayrıca çocuklar ev ve çevrelerindeki yetişkinlere virüsü taşıyıp bulaştırabiliyor.

Gözden kaçan diğer bir konu ise okulların mevcut fiziki koşulları ve nasıl dezenfekte edilebileceği konusu. Yüz yüze eğitimi başlatan tüm ülkeler yaz sezonu içinde okullardaki fiziki koşulları küçük öğrenci grupları için hazırlarken ülkemizde ise özellikle MEB bağlı devlet okullarında bu hazırlık yapılmadı. Özel okullar ise bu hazırlığı kısmen yaptı ve bunu reklam kampanyalarında abartılı bir şekilde kullanmaya başladı.

Salgın koşullarına uygun ortam hazırladığı iddia edilen bu okullara eğitim izni verilmesiyse eğitim sistemimizde var olan eşitsizliklerin daha derinleşmesine yol açacak. Özel okullarda yüz yüze eğitime geçen bu çocuklarla internet üzerinden eğitimle yetinmek zorunda kalan çocukların aynı sınav sistemine tabii olması velileri düşündürüyor. Adeta vahşi kapitalizm velileri çocuklarını özel okullara yollamaya zorluyor. Dezenfeksiyon konusu ise hiç gündeme gelmedi ve tartışılmadı. Oysa çocukların az veya çok bulunacağı ortamların nasıl dezenfekte edileceği ve hangi kimyasalların, ne kadar sıklıkta kullanılacağı; bu işlemin hangi kurum tarafından yapılacağı önemli bir konu… Çünkü hepimizin çok iyi bildiği gibi çocuklar dezenfektan kimyasallara karşı yetişkinlerden çok daha fazla duyarlı…

Sonuç olarak milyonlarca veli ve öğrenci okullarda yüz yüze eğitime ara verildiği 18 Mart tarihinden bu yana zor durumda. Çok sayıda aile internet üzerinden yapılan eğitimi çocuklarına takip ettirecek bilgisayar, internet bağlantısı gibi alt yapıdan yoksun. Bu nedenle ev içi ortamlarda veli ile öğrenci arasındaki gerginlik arttı, bazı bölgelerimizde ise özellikle kız öğrencilerin eğitimden koparılarak ev işlerine yöneltildiği biliniyor.

Üstelik uzaktan eğitim hiçbir zaman yüz yüze eğitimin yerini tutmayacağı da bir gerçek. Diğer taraftan salgın kontrol altına alınmadan geçilecek bir yüz yüze eğitimin ise toplum ve insan sağlığı açısından bir risk oluşturduğu, böyle bir durumda günlük vaka sayılarının inanılmaz boyutlarda artacağı da biliniyor. Salgının kontrol altında olduğu ve okullarda bilinen tüm önlemleri alarak geçtiğimiz haftalarda yüz yüze eğitime geçen İspanya’da 11 Eylül tarihi itibarıyla günlük yeni vaka sayısı rekor kırarak 12183’e ulaştı.

Salgının kontrolünü kaybeden ve okullarda koca bir yaz mevsimi boyunca hiçbir alt yapı hazırlığı yapmayan ülkemizde yüz yüze eğitime geçtiğimiz anda karşılaşacağımız tablo bundan daha kötü olacaktır. Bu nedenle MEB tekrar erteleme kararı almaktansa çözümü bu açılışı anasınıfı ve birinci sınıflarla sınırlamakta buldu. Çok geciktiği gerçek çözümleri ise yine tartışmaktan kaçınıyor.

Çözüm için ilk adımda ülkemizde bir an önce salgın kesin olarak kontrol altına alınmalı. Salgın kontrol altına alınmadan okullar açılmamalı. Bu süre içinde çok geciktiğimiz okulların fiziki koşullarının geliştirilmesi, sınıf öğrenci sayılarının azaltılması, öğretmen sayılarının artırılması gibi önlemler alınmalı…

İçinde bulunduğumuz salgının kontrolden çıktığı bugünlerde açılacak okullar günlük yeni vaka sayılarını artırmaktan ve yeni acılara neden olmaktan öteye bir şeye yaramayacaktır.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İzmir’in yeni planlarında çevrenin adı yok!

Tam bir akıl tutulmasının yaşandığı günlerinden geçiyoruz. Bir taraftan Covid-19 salgınında birinci dalganın ikinci pikine doğru büyük bir hızla giderken diğer yandan ülkemizin tüm köşelerinde çevre talanı da büyük bir hızla sürdürülüyor.

Artan günlük yeni vaka ve aktif hasta sayılarına rağmen bir halk sağlığı sorunu olan ve bu nedenle de çözümü kamu eliyle olması gereken salgında tüm suç sokaktaki insanın omuzlarına bırakılıyor. Üstelik 1 Haziran’dan bu yana uygulanan ‘normalleşme politikaları’ hala umarsızca sürdürülüyor, düğünler haricinde toplu her türlü aktiviteye izin veriliyor, binlerce kişinin bir araya gelmesine adeta göz yumuluyor. Bunun son örneği ise hiç gereği yokken İzmir’de Enternasyonal Fuar’ın beş günlüğüne de olsa açılması…

Bunlar yetmezmiş gibi İzmir’de tarihi ve doğal sit alanlarına rant uğruna yapılan büyük bir saldırı var ve bu saldırı pandemi günlerinde de sürdürülüyor. Üstelik kentte çevre sorunlarını tartışmak ve kamuoyunu bilgilendirmek için yapılmak istenen toplantılar; diğer kentlerdekilere benzer bir şekilde engelleniyor. Çevrecilere, bilim insanlarına, akademisyenlere karşı sanki tüm toplumsal önlemler alınmış da bu toplantılar kalmışçasına bir tutum alınıyor. 

Ağustos ayının son haftasında Çevre ve Şehircilik İzmir İl Müdürlüğü’nün internet sayfasında askıya çıkarılan imar planları önümüzdeki beş yıl kentin nasıl ranta açılacağının bir belgesi gibi… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından askıya çıkarılan yeni plana göre kentte önümüzdeki beş yıl içinde 3130 hektar alan daha imara açılacak. Planla imara açılacak arazilerin bulunduğu yerlerin başında ise Çeşme, Urla, Selçuk gibi uzun bir dönemdir sermayenin gözünü diktiği ekonomik getirisi yüksek bölgeler yer alıyor.

İki seçenek arasında ‘çevreci plan’ elenmiş

Askıya çıkarılan planların ekleri incelendiği zaman şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşılıyor. Planı geliştirenler başlangıçta iki seçenek üzerinde çalışmışlar. Bu seçeneklere yakından baktığınızda yoğunluk artışı, düzensiz yapılaşma ve sanayileşme, yeşil doku yetersizliği, su kıtlığı gibi İzmir’in yaşadığı, gelecekte de yaşayacağı çevre sorunlarının farkında oldukları görülüyor.  Onun için de yeni planlama yaparken bu sorunların çözümü üzerinde de kafa yormuşlar ve sermaye tarafından kabul görmeyen ilk seçeneklerinde çevre odaklı bir yaklaşım önermişler. Bu önerilerinin arasında yeni yerleşim alanlarının açılmaması, imar sorunun mevcut imar adaları içinde çözülmesi, maki ve otsu bitkilerin olduğu alanların ağaçlandırılarak kentin yeşil dokusunun artırılması, kent ormanlarının yaratılması ve daha da önemlisi kıt su kaynaklarının korunması amacıyla Çeşme-Alaçatı ve Selçuk’ta yapılması planlanan golf sahalarından vazgeçilmesi önerileri var.

Ancak plan yapılırken nedense (!) ekonomik getiri getirmeyen bu öneriler rafa kaldırılmış ve ikinci grup önerilerin üzerinden planlar hazırlanmış. İkinci grup önerilerle “yetki, sınır vb. nedenlerle planlı alanları yetersiz olan yerleşmelerde, belirlenen yeni yatırım kararları doğrultusunda yeni sanayi, depolama ve kentsel gelişme alanlarına gereksinimi tespit ediliyor”  ve plan da bu önerilere göre hazırlanıyor…

Sonra plan yapılıyor: “Urla’nın batısında Gülbahçe’de İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nün bulunduğu alan çevresinde genişlemesi desteklenecek ve  EXPO vb. organizasyonlar için İzmir İleri Teknoloji Enstitüsü’nün (İYTE) genişleme alanının kullanılacağı kabulüyle, Urla ilçesinde ve çevrede yeni kentsel gelişme alanları düzenlenecek.”

Bununla da yetinilmiyor; her tarafından para hırsı kokuları yükselen planda: “Selçuk-Pamucak Turizm Merkezi’nde turizm gelişmeleri hızlanacak, turizm ve golf yatırımları gerçekleşecek, bu gelişmelere bağlı olarak kent merkezinde ve turizm merkezi içinde ticari yaşam hareketlenecek, yerleşme yeni nüfus çekecek.”

Sit dereceleri niye düşürüldü? 

Şimdi daha iyi anladınız mı; geçtiğimiz aylarda bu bölgede sit derecelerinin düşürülmesinin nedenini? Bu kadar da doyurmuyor sermayeyi. Ayrıca, “Çeşme-Alaçatı çevresinde planlanmış olan turizm yatırımlarının bir bölümü plan dönemi içinde gerçekleşecek. Bu durum, yakın çevrede turizme koşut yeni gelişmeleri tetikleyecek.’

Kısaca tercümesi Çeşme, Urla ve Selçuk’ta yeni dev otel alanları, golf sahaları için imar alanları yaratılacak.

İzmir; su sıkıntısı çeken ülkemizin su fakiri kenti… Dev oteller, golf sahaları büyük oranda su tüketen işletmeler, özellikle de golf sahalarını yılın tümünde yeşil tutulabilmek için sürekli sulamak ve ilaçlamak gerekiyor. 100 hektarlık bir golf sahasında yıllık 1 milyon m³ su kullanılıyor. Bu miktar 15 bin kişilik bir kasabanın bir yıllık su gereksinimine karşılık geliyor.

İzmir için yeni hazırlanan imar planıyla golf sahalarının yapılmasının önünün açıldığı Çeşme ve Alaçatı ise su kaynakları açısından kentin en fakir bölgesi. Özellikle şu anda bile yaz aylarında bölge halkı içme ve kullanma suyu sıkıntısı çekiyor. Bölgenin su gereksinimini karşılayan ana kaynak olan Kutlu Aktaş Barajı’nın İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İZSU) son rakamlarına göre doluluk oranı sadece %23.54. İZSU’ya göre barajda kullanılabilir durumda sadece 3 766 000 m³ su kaldı. Diğer yandan golf sahalarında kullanılacak yoğun kimyasalların zaten bölgenin kıt olan yeraltı su kaynaklarını kirletmesi de işin başka bir boyutu…

İzmir’de önümüzdeki beş yıl içinde 3130 hektar alanı tüm bu çevresel talan ve krize rağmen ve sonuçlarını da bilerek imara açanların vicdanı rahat mı acaba…  Üstelik tüm bunlar yaşadığımız pandemi günlerinde acele ile yapılmak isteniyor. Çünkü pandemi bahane edilerek meslek odalarının, bilim insanlarının, çevrecilerin tüm karşı toplantılar engelleniyor. Her şeye rağmen İzmirliler kıt su kaynaklarına, ormanına, tarım alanlarına sahip çıkmalı. Yoksa yakın gelecekte sermayenin para hırsı nedeniyle onları çok kötü günler bekliyor. Rant için ellerinden alınmak istenen onların sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı…

Aslında, son yaşadıklarımız sorunun temelde bir sistem sorunu olduğunu bir kez daha ispatlıyor.