Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gediz’i kim kurtarır?

Marmara Denizi‘nde yaşanan son müsilaj krizi akarsu, göl ve denizlerimizdeki yıldan yıla artan kirlilik sorununun tekrar kamuoyunun gözleri önüne serilmesine ve tartışılmasına yol açıyor. Artık turizm sektörü temsilcileri, sahil kentlerinde yaşayanlar her sabah denize korku ile bakıyorlar. Bu korkunun somut bir şekilde yaşandığı bölgelerin başında ise Ege sahilleri geliyor. Ege sahillerinde de kirlilik açısından dikkatler özellikle Gediz, Büyük Menderes ve Küçük Menderes nehirlerinin Ege Denizi’ne açıldığı bölgelerin üzerinde… Çünkü her üç nehir de her gün düzenli olarak bölgenin Kütahya, Manisa, Uşak gibi, iç yerleşimlerinin arıtılmamış kentsel ve endüstriyel atıklarını Ege Denizi’ne taşıyor.

Bu nehirlerden en büyüğü Gediz. Tam 401 kilometre uzunluğundaki nehir, Kütahya ili sınırları içindeki Murat ve Şaphane dağlarından doğuyor. Kütahya, Uşak ve Manisa illerini geçtikten sonra ise Foça tepelerinden İzmir Körfezi‘nin kuzeyine dökülüyor. Kızılırmak’tan sonra kendi topraklarımız içinde denize kavuşan ikinci uzun nehir olan Gediz; antik dönemden bugüne gelen adıyla Hermos… Denize kavuştuğu Foça’daki nokta ise nehrin orijinal İzmir Körfezi’ne döküldüğü nokta değil. Nehrin eski ağzının Karşıyaka’nın batısında, günümüzdeki Mavişehir’in olduğu bölgenin civarında olduğu biliniyor.

1886 yılında Gediz’in körfeze açıldığı noktanın iç körfezin nehrin getirdiği alüvyonlarla daha fazla dolmaması için değiştirilmesine karar verilmiş ve bu karar Osmanlı İmparatorluğu‘nun en büyük suyolu projesi olarak 1889’da uygulanmış. Böylece o dönemde nehrin getirdiği tarım kaynaklı atıklar ve alüvyonun iç körfeze dökülmeden, akıntılarla orta ve dış körfeze ulaşması sağlanmış. Günümüzde bu atıklara Gediz havzası boyunca kurulu organize sanayi bölgelerinin (OSB) endüstriyel atıkları ve bölgedeki her geçen gün daha da kalabalıklaşan yerleşimlerin kentsel atıklar da eklenmiş durumda.

Üç büyükşehir, 22 ilçe, 12 OGS’nin atıksuları arıtılmadan havzaya akıyor

401 kilometre uzunluğundaki Gediz Nehri diğer yandan 17.500 km²’lik bir havzaya sahip. Havza ülkemiz yüzölçümünün % 2.17’sini oluşturuyor. Bu havzada üç büyükşehir, 22 ilçe ve 12 organize sanayi bölgesi yer alıyor. Kentsel ve endüstriyel atık suların çok önemli bir bölümü arıtılmadan bu nehre ve kollarına boşaltılıyor. Bu nedenle doğduğu Murat Dağı’nda içilecek nitelikte olan Gediz’in suyu Foça’da Ege Denizi’ne vardığı noktada, hiçbir alanda kullanılamayacak su özelliğine geliyor. Yani IV. sınıf su niteliğine düşüyor ve neredeyse simsiyah akıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 2015 yılında hazırlanan “Gediz Havzası Kirlilik Önleme Eylem Planı”na göre havzadaki kirlilik için baskı unsurlarının başında organize sanayi bölgeleri, sulu tarım gibi tarımsal faaliyetler, evsel atıksu deşarjları, alabalık çiftlikleri ve kum ocakları geliyor.

Bu rapora göre,  havzanın genelinde oluşan toplam atıksu miktarı günlük yaklaşık 278 bin m³… Bu toplam atıksu miktarının yaklaşık 158,000 m³/gün’ü evsel nitelikli olup, bu miktarın yaklaşık 66,000 m³/gün’ü arıtılmadan Gediz’e boşaltılıyor. Atıksu miktarının yaklaşık 120,000 m³/gün’lük kısmı ise endüstriyel atıksu… Bunun 23,000 m³/gün kadarı arıtılmıyor. Kritik nokta ise şu ki, aslında arıtıldığı iddia edilen endüstriyel atıksuyun neredeyse tamamına yakını arıtılmadan Gediz’e veya kollarına boşaltılıyor. Organize sanayi bölgelerinin, endüstriyel tesislerin elektrik parası ödememek için atıksu arıtma tesislerini çalıştırmadığı uzun yıllardır herkesin bildiği bir ‘sır’

Hatta endüstriyel üretimleriyle para kazanan sermaye sahipleri hiç çekinmeden çok sayıda bürokratın da katıldığı toplantılarda doğa ve insana karşı yerine getirmek zorunda oldukları ve yasal zorunlulukları olan atıklarını arıtma gereğini yerine getirmeyeceklerini, hiç çekinmeden arıtma tesislerinin elektrik faturalarının halkın cebinden sübvanse edilmesi gereğini de söylemişlerdi. Bu herkesçe çok iyi bilinen sır bayram tatili öncesi Gediz havzasına bir gezi yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı tarafından da bir kez daha yüksek sesle dillendirildi.  Dört günlük gezisinin sonunda mevcut atıksu tesislerinin de elektrik giderlerinden kaçınmak için sahipleri tarafından çalıştırılmadığını söyledi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı…

Gediz Havzasında deşarj edilen atıksuyun illere göre dağılımı (Grafik, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 2015 yılında hazırlanan ‘Gediz Havzası Kirlilik Önleme Eylem Planından alınmıştır)

Peki, Gediz için nasıl çözüm bulunacak? Görüldüğü gibi havzanın kirlilikten korunması tek başına İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın altından kalkamayacağı kadar büyük ve karışık… Ayrıca yasalarımızda üç büyükşehir ve 22 ilçe belediyesinin yer aldığı 17.500 km²’li,k bir havzada tek bir büyükşehir belediyesine yasal sorumluluk vermiyor. Gerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 2015 yılında hazırlanan ‘Gediz Havzası Kirlilik Önleme Eylem Planını’ gerekse Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından Tübitak Marmara Araştırma Merkezi’ne (TÜBİTAK-MAM) 2018 yılında hazırlatılan “Gediz Nehir Havzası Yönetim Planı” dikkatle okunduğunda havzadaki kirlik sorunun kamuoyunda bilinenden daha ciddi olduğu ve gerek Ege Bölgesi için gerekse Ege Denizi açısından çözümünün acil olduğu görülüyor. Her iki raporda havzadaki kirlilik sorunun çözümü için iki bakanlığı işaret ediyor; Çevre ve Şehircilik bakanlığı ile Tarım ve Orman Bakanlığı… Bu iki bakanlığın koordinasyonunda bir an önce bölgedeki illerin valiliklerinin, büyükşehir belediye başkanları ile il ve ilçe belediye başkanlarının ve bölge üniversitelerinden akademisyenlerin bir araya gelmesi şart. İlk adım da yapılması gereken ise bölgedeki sayıları 12’yi bulan OSB’lerin atıksu arıtma sistemlerini sağlıklı olarak çalıştırmalarının sağlanması, atıksu arıtma sistemleri bulunmayanların ise bu sistemlerini yapıncaya kadar çalışmalarının durdurulması geliyor. Ayrıca tüm yerleşimlerin kentsel atıksu sistemlerinin de çalışır durumda olması gerekiyor.

Bakanlıklar ve belediyeler işbirliği yapmalı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın elinde şu andaki durumuyla gerek OSB, gerekse kentsel yerleşimlerin atıksu arıtma tesisleri açısından durumunu ortaya koyan veri mevcut. İkinci adımda ise özellikle Tarım ve Orman Bakanlığı’nın koordinasyonunda bölgedeki sulu tarım, kullanılan pestisitler, alabalık çiftlikleri ve tarıma dayalı endüstri mercek altına yatırılmalı…

Gediz Havzası ve yerleşim yerleri (Harita, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından 2015 yılında hazırlanan ‘Gediz Havzası Kirlilik Önleme Eylem Planından alınmıştır)

Bu arada her şeyden önce ise bazı yerel yöneticilerimizin zihniyetlerini değiştirmeleri, insanların sağlıklı bir çevrede yaşam haklarına saygı duymaları şart.  Kamuoyuna yansıyan atıksu arıtma tesisi olmayan ve Gediz Havzası’na atıklarını hiç arıtmadan boşaltan bir OSB’yi savunan bir ilçe belediye başkanının görüntüleri Gediz için, Büyük Menderes için, Küçük Menderes için, Ergene için; burada isimlerini sayamadığım kirliliğin pençesindeki tüm akarsularımız için umut kırıcıydı…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Kalbimiz İkizköy’de atıyor

Bu yıl da uzun bayram tatilinde kural değişmedi; tatili fırsat bilip doğal kaynakları para uğruna sömürmek isteyenlerin yeni hedefi Muğla’daki 740 dönümlük Akbelen ormanı ve bu ormandaki kızılçam ağaçları oldu. Süren davalara rağmen ormana iş makinelerini sokan şirket, İkizköylülerin haklı direnişi ile karşılaştı. Direniş sonucu az sayıda ağacı kesebilen şirket para uğruna ormanı yok etme inadından henüz vazgeçmiş değil.

Kemerköy Termik Santrali’ne kömür sağlamak için maden açılmak üzere 740 dönümlük Akbelen Ormanı, Orman Genel Müdürlüğü (OGM) tarafından kısa bir süre önce santrali işleten şirkete satılmıştı. Bölgenin doğal kaynaklarının, ormanın yok edilmesi ve kömür madeni açılmasıyla büyük zarar göreceğini belirten Muğlalı meslek ve çevre örgütleriyle, geçim kaynaklarının yok olacağını belirten İkizdere köyünün sakinleri satışın iptali için Muğla 1. İdare Mahkemesi’nde Tarım ve Orman Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğü’ne karşı, satışın iptali için dava açmıştı. Mahkeme, idarenin savunmasını aldıktan sonra, Akbelen Orman alanında bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermişti.

Hukuki sürecin sonunu beklemeden…

Ancak hukuki süreç devam ederken, ormanda ısrarla kesim yapılması üzerine İkizköylüler OGM yetkilileri hakkında da geçtiğimiz günlerde ‘görevi kötüye kullanma’ gerekçesiyle savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Tüm bu gelişmeler yaşanırken, uzun bayram tatilini kendisi için fırsata çevirmek isteyen şirket; hukuki sürecin sonuçlanmasını beklemeden iki gün önce iş makineleriyle ormana girdi ve ağaç katliamına başladı. İkizköylülerin müdahalesi ve ormanı ağaç ağaç savunma kararlılığı göstermesi sonucu katliam şimdilik durmuş görünüyor. Orman girişinde çadır kurarak ağaçları korumak için nöbete başlayan bölge insanı iş makineleri geri çekilinceye kadar bölgeyi terk etmeyeceklerini belirtiyor.

Kemerköy Termik Santrali inşaat halinde; 1989. (Fotoğraf Ümit  Otan)

Paris İklim Anlaşması’nı henüz onaylamayan birkaç ülkeden biri olan ülkemizin elektrik üretiminin %34.9’u halen kömürlü termik santrallere bağlı. Üstelik bu oran azalacağına yıldan yıla da artıyor. Bu santrallerin yarısına yakını ülkemizde üretilen düşük kalorili linyiti kullanıyor. Sera gazı emisyonlarıyla ülkemizin Paris İklim Anlaşması’na uyumunu imkânsızlaştıran bu santrallerin Avrupa ülkelerinde ise 2030 yılına kadar kapatılması hedefleniyor. Ülkemizde ise tam tersi bir politika izlenerek yenilerinin yapılmasına, mevcutların kapasitesinin artırılmasına, hatta ekonomik ömrünü dolduranların bile çalışma süresinin uzatılmasına çalışılıyor.

Yatağan örneği

Kömürlü termik santraller yüzünden Çanakkale ve Kahramanmaraş ile birlikte en büyük çevre yıkımını yaşayan kentlerimizden olan Muğla; topraklarının yarısına yakını ormanlarla kaplı bir kentimiz… Ancak bu santraller için Muğla’da çok sayıda orman alanı yok edilerek kömür madenleri açıldı, jeolojik yapı bozuldu, yer altı ve yer üstü su kaynakları kirletildi. Bölgede çok sayıda kül ve cüruf dağı oluşturuldu. Bu durumun kamuoyu tarafından en çok bilineni ise Yatağan Termik Santrali’nin Yatağan ve çevresinde yarattığı büyük yıkım… Artık Yatağan’a yeşil Muğla ormanlarının arasından değil, kömür ocaklarının, kül ve cüruf dağlarının arasından girilebiliyor. Ayrıca bölgede yıllardır süren asit yağmurları tarımsal üretimi tamamen imkânsızlaştırmış durumda…

Uğruna Akbelen Ormanları’nın yok edilmeye çalışıldığı Kemerköy Termik Santrali ise benim de içinde yer aldığım bilimsel, hukuksal ve ekolojik mücadelelere karşı 1984’de inşaatı başlamış, inatla sürdürülmüş ve 1993’de tamamlanmıştı. Üç üniteden oluşan termik santral dünya cenneti Gökova’da yer alıyor. Her gün 20 bin tondan fazla linyit yakarak bu bölgenin havasını kirleten santral Türkiye’nin sera gazları emisyonunu artırıyor, kül ve cüruflarıyla çevresine zarar veriyor. Şimdi ise bu santral için daha da tehlikeli bir adım atılıyor. Yanı başındaki Akbelen Ormanları, çok sayıda elektrik mühendisine göre artık ekonomik ömrünün sonuna gelen 30 yıllık bir termik santral için yok edilmeye çalışılıyor; üstelik uzun bayram tatili fırsat sayılarak…

Haydi bir kızılçama sarılmaya

Uzun bir bayram tatilinin içindeyiz. Birçoğumuz sevdiklerimiz ile birlikteyiz. Fakat daha çok para kazanma uğruna doğa talancıları yine işbaşında. Bu sefer Muğla’dalar… 30 yıllık eski bir termik santralden daha çok para kazanabilmek için bir doğa harikasını, Akbelen Ormanı’nı yok etmeye çalışıyorlar. Katliamı şimdilik tek tek ağaçlara sarılan İkizköylüler durdurdu. Kararlılar; hem ormanlarını korumak hem de termik santralleri bir daha açılmamacasına kapattırmak için…

Seslerini duyun İkizköylülerin… İmkânınız varsa ulaşın ülkemizin bu güzel köşesine, siz de sımsıkı sarılın Akbelen Ormanı’nın ulu bir kızılçamına, yaşama…

 

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Kuzey Amerika’da rekor sıcaklık ve orman yangınları, iklim değişikliğine bağlı

ABD ve Kanada’da aşırı sıcaklar nedeniyle günlerdir ormanlar yanıyor. Bu bölgede hemen hemen her yıl önceki yıla göre sıcaklık rekorları kırıyor ve yanan orman miktarı bir önceki yıla göre görülmemiş oranda artıyor. Popüler bilim dergisi Nature’nin son sayısında yayınlanan bir makaleye göre bir grup araştırmacı, geçen ayın sonlarında iki ülkenin bazı bölgelerini vuran yıkıcı sıcak hava dalgasının görülmesinin küresel ısınma ile ilişkisini araştırdılar. Sonuçta küresel iklim değişikliği olmadan bu sıcak hava dalgasının görülmesinin son derece düşük bir olasılık olacağı sonucuna vardılar. Araştırmalar Pasifik Kuzeybatı bölgesinde sıcaklıkların 50 °C’ ye yaklaşma olasılığının XIX.  yüzyılın sonundan bu yana en az 150 kat arttığını gösterdi.

500’den fazla ölüm, 180 orman yangını

Öldürücü sıcak hava dalgaları için son analizleri yapan bu ekibin içinde yer alan Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü‘nden (KNMI) iklim bilimci Sjoukje Philip,Bu sıcak hava dalgasının, insan kaynaklı iklim değişikliğinin etkisi olmasaydı yaşanması neredeyse imkansız olurdu” diyor. Yapılan gözlemlere göre bölgede yeni sıcaklık rekorlarına neden olan sıcak hava dalgası 25 Haziran ile 1 Temmuz tarihleri arasında yaşandı. Sıcak hava dalgası bu yıl Portland, Oregon da dahil olmak üzere nadiren aşırı sıcak yaşayan büyük şehirleri de etkiledi. Kanada’nın batısındaki British Columbia eyaletinde ise şu ana kadar 500’den fazla ölüm ve 180 orman yangını kaydedildi. Bölgenin 29 Haziran’da Lytton köyünde kaydedilen 49,6 °C’ lik en yüksek sıcaklığı, Kanada’da şimdiye kadar bildirilen en yüksek sıcaklık oldu. Lytton’da yaşayanlar yıkıcı bir yangın köyü neredeyse tamamen yok etmeden önce son anda tahliye edildi.

WWA (Dünya Hava İlişkisi Durumu) projesi içinde yer alan 27 bilimsel araştırma grubu bölgede bu kadar yoğun sıcak hava dalgasının küresel iklim değişikliği ile ilişkisini ortaya koymak için hızlı bir analiz de yaptı. Grubun yaptığı analizin ilk sonuçları ise sıcak hava dalgası üzerinde küresel iklim değişikliğinin kesin bir ayak izini ortaya koyuyor. Ekip, gözlemlenen ısıyı, artan sera gazı konsantrasyonlarının etkisiyle değişmiş bir atmosferdeki sıcaklık simülasyonları da dahil olmak üzere iklim modellerinin öngördüğü maksimum günlük sıcaklıklarla karşılaştırdı.

‘Gelecek için yeni modeller oluşturulmalı’

Çalışmanın ilk bulguları sanayi öncesi zamanlardan bu yana küresel ortalama sıcaklık artışının aşırı sıcak hava dalgasının gerçekleşme olasılığını en az 150 kat daha artırdığı sonucuna vardılar. Yani 19’uncu yüzyılın sonlarında Kuzey Amerika’da sıcaklıkların günümüzde 50° C’a ulaşma olasılığı günümüzden 150 kat daha azdı… Çalışma yürütülürken gözlenen en yüksek sıcaklıklar bölgedeki önceki kayıtlardan 5 °C’ ye kadar daha yüksekti.

İngiltere Oxford Üniversitesi‘nde iklim araştırmacısı olan ve WWA’nın proje ortak liderlerinden Friederike Otto için “bu durum sıcak hava dalgalarını daha fazla incelememiz için güçlü bir uyarı…” Otto’ya göre “İklim değişikliği aşırı atmosferik olaylar için mutlak bir oyun değiştiricisi ve şu anda kullanılan modeller hala ısınan bir dünyada neler olabileceğinin iyi bir göstergesi olmayabilir.” Hollanda‘nın Lahey kentindeki Kızılhaç İklim Merkezi‘nin müdürü olan Maarten van Aalst ise tüm dünyaya acil bir çağrı yapıyor: “Dünya çapındaki şehir planlamacıları ve acil durum çalışanlarının daha sık görülen sıcak hava dalgalarının insan sağlığı, tarım ve altyapı üzerindeki etkilerine karşı daha etkili bir şekilde hazırlanmaları gerekiyor ve sıcak hava dalgalarına karşı yerel planlar tekrar gözden geçirilerek daha aşırı koşullara uyumlaştırılmalı…”

Ülkemizde bazı bölgelerde de son dönemde aşırı sıcaklar yaşanıyor ve orman yangınları görülüyor. Bazı bölgelerimizde ise aşırı sıcaklar ve kuraklık nedeniyle tarımsal üretim düştü, su sıkıntısı başladı. Ancak bugüne kadar gerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı gerekse Tarım ve Orman Bakanlığı aşırı sıcak dalgaları ve orman yangınlarına karşı bir önlem paketi üzerinde çalışmadı, çalıştıysa da kamuoyu ile paylaşmadı. Hatta Türkiye 2021 yılının yaz mevsimi dönemine tek bir yangın söndürme uçağı bile olmadan giren nadir ülkelerden…

Hala Paris İklim Antlaşması’nı onaylamayan, her yıl yeni kömürlü termik santraller yapma inadından vazgeçmeyen bir yönetimden zaten sıcak hava dalgalarına karşı yerel planlar geliştirmesi de beklenemezdi…

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Tüm önlemleri kaldırmak ne kadar doğru?

1 Temmuz tarihinden itibaren ülkemizdeki tüm Covid-19 önlemleri kaldırıldı. Artık restoranlar, kahvehaneler, sinemalar; aklınıza gelebilecek her türlü yer, üstelik müşteri sınırlaması olmaksızın açık. Gece ve Pazar günleri uygulanan sokağa çıkma kısıtlamaları da kaldırıldı. Kısıtlamaların kaldırılmasıyla beraber sahiller, tatil yöreleri doldu, bırakın fizik mesafeye dikkat etmeyi, insanlar sıcak yaz günlerinde maske kullanımı bile gevşettiler…

Peki, Covid-19’a karşı önlemlerin gevşetilmesi, daha doğru bir deyimle tamamen kaldırılması ne kadar doğru?..  Pandeminin başından bu yana salgın ile ilgili doğru analizler yapan Halk Sağlığı uzmanı Doç. Dr. İlker Belek’e göre ‘henüz tam aşılı oranımız %20 bile değilken bu kadar açılmamız’ doğru değil. Doç. Dr. Belek bu yorumunu yaparken bize önümüzdeki İngiltere örneğini hatırlatıyor. Bilindiği gibi İsrail gibi hızlı ve başarılı bir aşılama programı uygulayan İngiltere bizim gibi birden tüm önlemleri kaldırmak yerine kademeli bir normalleşme takvimi uygulamaya başlamıştı. Buna karşın ülkede 20 Mayıs’tan itibaren vaka sayılarında yükselme başladı. Bu yükseliş sonucu son bir hafta içinde günlük ortalama vaka sayıları tekrar 23 binlere yaklaştı. Ülkede 20 Mayıs’ta 0.2 olan günlük testlerde pozitif çıkma oranı 1 Temmuz’da %1.8’e ulaştı. Gerçi bu oran önceki pik seviyeleri olarak görülen 16 Kasım 2020’de %7,6, 11 Ocak 2021’de ise %10,2 idi. Günümüzdeki oran henüz bu düzeylerden epey uzaksa da artış eğilimi tüm ülkede tedirginlik yaratıyor. Bu nedenle de İngiltere açılım takviminin bazı unsurlarını şimdilik iki veya üç haftalık sürelerle erteledi. Ülkede şu andaki hakim şuş ise Delta (Hint) varyantı…

Rusya ve İngiltere’ye dikkat

Bu varyantın hakim olduğu diğer ülkelerden biriyse Rusya ve bu Rusya’dan ülkemize her gün çok sayıda uçuşla yoğun bir turist girişi oluyor. Oysa birçok Avrupa ülkesi İngiltere’deki bu tablo nedeniyle bu ülkeye havayolu uçuşlarını askıya aldı. Delta varyantı İngiltere’de nisan ayı ortalarında ilk kez saptandı ve mayıs ortalarında ise oranı %50’ye yükseldi. Bugün ise delta varyantı İngiltere’de %98 oranıyla hakim varyant. Üstelik Delta varyantının İngiltere’deki yükselişi haziran ayı itibarıyla toplumun %50’nin tam aşılı olduğu bir ortamda gerçekleşiyor. Bu arada ülkemizde de haziran ayının başından bu yana yaygın kullanılan iki doz BioNTech aşısının İngiltere’de yayınlanan bir rapora göre Delta varyantı için enfeksiyona karşı koruyuculuğunun %79, hastane yatışlarına karşı koruyuculuğunun %96 olduğunu gösteriyor.

Doç. Dr. Belek’e göre ‘ tablo içinde tek iyi nokta günlük ölüm sayısının (ortalama 17) ve fatalite hızının (0.1) düşük olması…’Ancak burada bile tedirgin edici bir nokta var: 21 Haziran’a dek Delta varyantına bağlı toplam ölüm sayısı 117 iken, bunların 50’si 2 dozla tam aşılanmış 50 yaş üzerindeki bireylerde saptandı. Öte yandan aşılanmamış bireylerdeki ölüm sayısının 44 oluşu da ilginç: Tam aşılama oranı %50 iken, tam aşılı ve aşısızlardaki ölüm sayısı neredeyse eşit.  Bu nedenle İngiltere Aşılama ve Bağışıklama Birleşik Komitesi 30.6.2021 tarihinde eylül ayında risk gruplarına 3. doz aşının uygun olacağı görüşünü dile getirdi.

Tam aşılı oranı yüzde 20 bile değil

Ülkemize gelince toplumumuzdaki tam aşılı oranı %20’lere henüz yeni varıyor. Üstelik turizm sezonuna girdik ve İngiltere gibi Delta varyantının etkili olduğu bir ülkeden; Rusya’dan ülkemize çok yoğun bir turist girişi var. Kısıtlamaların kalktığı 1 Temmuzdan bu yana tatil yörelerinden, eğlence merkezlerinden ürkütücü kalabalık görüntüleri geliyor. Kentlerdeki toplu ulaşım araçları tıklım tıklım dolu. Toplumumuz Sağlık Bakanlığı’nın tüm önlemleri kaldırmasıyla beraber ‘tehlike geçti’ algısına sahip oldu. Oysa yine bakanlığın açıklamasına göre Delta varyantı ülkemize girdi ve gün geçtikçe oranı yükseliyor. Bu tabloda kısa süre sonra İngiltere benzeri tekrar vaka sayılarında artışı görebiliriz. Unutmayalım; İngiltere nüfusunun %50’sini tam aşılı hale getirmişti ve Delta varyantı ülkeye girinceye kadar günlük vaka sayılarını 2000’lerin altına kadar düşürmüştü. O dönemde de ‘kademeli açılıma’ geçmişti.

Doç. Dr. Belek’in altını çizdiği gibi; ‘henüz tam aşılı oranımız %20 bile değilken bu kadar açılıp saçılmamız iyi değil’  Üstelik Delta varyantı ülkemize giriş yapmışken…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Müsilaj Ege Denizi’nde de görülür mü?

Mayıs ayından bu yana Marmara Denizi‘nde her geçen gün daha da ağırlaşan müsilaj sorunu ile uğraşıyoruz. Kısaca özetlemek gerekirse müsilaj deniz ortamına doğal süreçlerle giderilemeyecek düzeyde büyük miktarda evsel ve endüstriyel atıksu ile tarımsal drenaj sularının verilmesi sonucu oluşuyor. Bunun sonucunda ise deniz ortamındaki oksijen seviyesinin 2-3 mg/l değerinin altına düşüyor. Denizde tek hücreli deniz canlılar aşırı derecede çoğalıyor ve atıklar nedeniyle artan deniz suyu sıcaklığı, azalan oksijen seviyesi bu tek hücreli canlıların ve diğer oksijenli solunum yapan sucul canlıların yaşamını olumsuz etkiliyor.

Tüm bunların sonucunda ise bu canlıların parçalanmasıyla yağ, protein ve karbonhidrattan zengin müsilaj olarak isimlendirilen yapışkan madde ortaya çıkıyor. Kısa zaman içinde denizde oksijensiz (anaerobik) koşulların oluşmasıyla, balık türleri başta olmak üzere birçok tür bu ortamdan ya uzaklaşıyor ya da yok oluyor. Geçtiğimiz hafta içinde uçakla İstanbul’dan İzmir’e gelen bir dostumun anlattığına göre Marmara Denizi’ndeki durumun havadan görüntüsü kamuoyuna yansıyan tablodan çok daha kötü… Adını koyalım; koca deniz öldü… Tekrar kendine gelmesi için bugünden yarına evsel ve endüstriyel atıkların bir damlasının bile arıtılmadan Marmara’ya boşaltmasının durdurulması gerek… Bunu başarabilirsek bile koca Marmara’nın kendine gelmesi için bırakın üç yılı, gerçekçi bir yaklaşımla 15-20 yıllık bir süre gerekiyor.

Uyarıları dinleyen olmadı

Aslında daha önce de Marmara’da müsilaj 2007 ve 2008 yıllarında görülmüş; doğa bize ilk uyarılarını yapmış, hatta çeşitli deniz bilimi çevrelerince de bu konuda incelemeler sonucu makaleler ve raporlar yayınlanarak kamuoyunun dikkati çekilmeye çalışılmıştı. Fakat o dönem kamuoyu, yaklaşan büyük tehdidin, bilim çevrelerinin uyarılarına rağmen pek farkına varamamış,  başta Ergene Derin Deşarj sistemi olmak üzere yapılan atıksu derin deşarj sistemlerine karşı gerekli tepkiyi vermemişti.

Günümüzde ortaya çıkan tablo ise biraz geç de olsa her kesimi paniğe sevk etti. Artık Ege ve Karadeniz kıyılarında oturanlar da rahat değil, her gün büyük korku ile denizi gözlemliyorlar.  Peki, çevresinde İstanbul dahil yedi  kentimizin bulunduğu, yaklaşık 24 milyon insanın yaşadığı ve ülkemizin kurulu endüstriyel tesislerinin yarısına yakınının yer aldığı Marmara Denizi’nde meydana gelen müsilaj, başta Ege Denizi olmak üzere başka denizlerimize yayılabilir mi? İzmir Körfezi‘nde karşımıza çıkar mı?

Ülkemizde atıksu oluşumu, atıksu arıtma yöntemleri, atık su arıtma tesisi sayılarına ilişkin son istatistik, 2020 yılında Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlandı. 2018 yılı verilerini içeren Belediye Atıksu İstatistikleri kapsamında hazırlanmış olan Atıksu Arıtma Tesisleri (AAT) Tablosu veriliyor; bu yayında… Bu yayından Marmara bölgesindeki yedi  ilimizde 2018 yılında arıtılan atıksuyun % 51,7’lik bir kısmının doğal, biyolojik ve ileri biyolojik yöntemlerle arıtıldığı, %48,3’lük bir kısmına karşılık gelen 914,1 milyon m3/yıl miktarının ise sadece basit ızgara ve kum tutucudan geçirilerek doğrudan Marmara Denizi’ne verildiği öğreniyoruz. Izgara ve kum tutucu ünitelerden oluşan ön arıtma ünitelerinin atıksu arıtımındaki verimleri uzmanlara göre %5’i geçmiyor. Bu durumda, yedi ilimizden Marmara Denizi’ne deşarj edilen kentsel atıksuyun 868,4 milyon m3/yıl’a karşılık gelen ( 2,4 milyon m3/gün) bir bölümünün ham atıksu (arıtılmamış atıksu) olarak Marmara Denizi’ne verildiği tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor.

Trakya’da; Ergene Havzası’nda oluşan ve Saros Körfezi’ne dökülen atıksuların bir bölümünün yönünün değiştirilerek derin deniz deşarjı yapısı ile Marmara Denizine boşaltılması da ikinci önemli kirlilik kaynağı… Doğrudan Marmara Denizi’ne deşarj yapan veya nehirler ve derelerle atıksuları Marmara Denizi’ne ulaşan Organize Sanayi Bölgelerinin (OSB) ve tekil arıtılmış/arıtılmamış endüstriyel atıksular ile tarımsal alanlardan dönen drenaj sularının da diğer önemli bir kaynak olduğu görülüyor.

Peki, Ege Denizinde ve bu denizin en özel bölgesi olan İzmir Körfezi’nde müsilaj görülme tehlikesi var mı? Son dönemde bu endişeleri artıran bazı haberler de ortaya çıktı. Haziran ayının ilk haftasında Kuzey Ege’deki bazı bölgelerde kısıtlı alanlarda müsilaja rastlandı. Hatta son dönemde Limni Adası açıklarında da müsilaj görüldü.

Ege Denizi’ne yapılan atıksu deşarjlarına yine TUİK’in 2018 rakamlarına göre bakıldığında Marmara Denizi’nde yaşanana benzer bir tablo ortaya çıkıyor, bölgenin kentsel atık suyunun %80’ninden fazlasının arıtıldığı iddia ediliyor. Fakat arıtılan atık suyun atık suyun  %30’a yakını sadece ızgara ve kum tutucu ünitelerden geçirilerek basit fiziksel arıtmaya tabii tutuluyor ve denize veriliyor. Ayrıca Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes gibi nehirlerle İç Ege bölgesinin de kentsel ve endüstriyel atıksularıyla, tarımsal atık sular Ege Denizi’ne arıtılmadan ulaşıyor. Bölgedeki termik santrallerin yarattığı ısıl kirlilikte bu tehditlerin üzerine ekleniyor. Bu durum bugün olmasa bile yakın gelecekte Ege Denizi’nde de bir müsilaj tehdidinin olabileceğini gösteriyor.

Bölgedeki en hassas nokta şimdilik İzmir Körfezi. İç, orta ve dış körfez olmak üzere toplam 960,4 km2 alana sahip olan İzmir Körfezi; Marmara Denizi’nin % 8,5’i kadar bir yüzeye ve hacim olarak ise Marmara Denizi’nin ancak %0,34’ü kadar hacme sahip… Bu veriler İzmir Körfezi’nin, Marmara’ya göre çok daha sığ olduğunu gösteriyor. İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Projeler Dairesi Başkanı Faruk İşgenç tarafından hazırlanan bir rapora göre İzmir Körfezi Marmara Denizi’nden daha sıcak ve oksijen çözünürlüğünün sıcaklıkla ters orantılı olduğu dikkate alındığında bu durum İzmir Körfezi açısından bir dezavantaj.

Aynı hata İzmir Körfezi’nde yapılmamalı

Ancak müsilajın yaygın olarak görüldüğü 2021 mayıs, haziran aylarında, Marmara Denizi’nde, dipte oksijen seviyesinin balıkların yaşaması için asgari değer olan 2-3 mg/l’nin çok altında, 0.7-0.8 mg/l  olarak ölçüldüğüne ilişkin bilim insanlarının açıklamaları çeşitli basın organlarında yer aldı, buna karşın TUBİTAK tarafından İzmir Körfezi’nde yürütülen oşinografik izleme çalışmaları kapsamında 2020 yılı ağustos ayında dipte yapılan ölçümlerde en düşük çözünmüş oksijen değeri ise, 3,37 mg/l olarak tespit edilmişti

İZSU Projeler Daire Başkanı Faruk İşgenç’in İzmir Körfezinde müsilaj tehlikesini değerlendirdiği raporunun sonuç bölümünde şu tespitler yer alıyor:

‘”İzmir Körfezi, Marmara Denizi’nin %0.34‘ü kadar hacme sahip, ortalama derinliği ise 19 kat daha az ve su sıcaklığı 5 ile 100C civarında daha yüksek olan bir körfezdir. Diğer yandan, kişi başına düşen deniz suyu varlığı da İzmir Körfezi’nde Marmara Denizi’ne göre 57 kat daha azdır. Tüm bu aleyhteki faktörlere rağmen, İzmir Körfezi’ndeki su kalitesinin Marmara Denizi’nden daha iyi olmasının temel nedeninin, İzmir Körfezi’ne yapılan kentsel atıksu deşarjlarının, çok büyük oranda karbonla birlikte azot ve fosforun da arıtıldığı ileri biyolojik prosese sahip tesislerden yapılması olduğu anlaşılmaktadır.”

Şu an için İzmir Körfezinde müsilaj tehlikesinin olmadığını vurgulan İşgenç bu durumun sürdürülebilmesi için de İzmir Büyükşehir Belediyesine bağlı İZSU yönetimine önemli bir öneri de sunuyor:

“Küresel iklim değişikliğinin İzmir Körfezi’ndeki su sıcaklığı ve akıntı hızlarındaki etkileri ile körfeze yağışlı havalarda yağmursuyu taşıyan 33 adet derenin, Gediz Nehri’nin ve  kentsel/endüstriyel AAT’lerinin  körfeze taşıdığı ve gelecekte, nüfus artışına bağlı olarak giderek artacak olan kirlilik yüklerinin belirlenmesi ve gerekli önlemlerin araştırılması amacıyla ‘İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE NÜFUS ARTIŞININ İZMİR KÖRFEZİ SU KALİTESİNE ETKİLERİ ARAŞTIRMA PROJESİ’nin hayata geçirilmesinin yararlı ve gerekli olacaktır.”

Marmara Denizinde 2007’de ve 2008’de oluşan müsilajı görmezden gelerek yapılan hatanın bugünkü yıkıcı sonuçları ortada… Aynı hatanın İzmir Körfezi için kesinlikle yapılmaması gerekiyor. O nedenle İşgenç’in önerdiği araştırma projesinin bir an önce yapılması ve en azından bugünkü durumun korunabilmesi için sonuçlarının gecikmeden uygulanması gerekiyor.

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Siz hiç denizin içinden geçen kıyı kenar çizgisi duydunuz mu?

Bugüne kadar şayet benim gibi duymadınız ise şimdi duyacaksınız; Alaçatı’da kıyı kenar çizgisi denizin içinden geçiyor. Üstelik bu durum 2011 yılında belirlenmiş, bölge ile ilgili süren imar davalarında mahkemelere bile bildirilmemiş ve bugüne kadar çok iyi korunan bir sır olmuş. Nedeni ise basit: Rant.

Bazıları nadir görülen türler olan 105 kuş türünün de yaşadığı Alaçatı Sulak Alanı’nı da içine alacak şekilde bölgeye önüne yatınızı arkasına arabanızı park edebileceğiniz süper lüks malikaneler yapılıyor. Üstelik bugünlerde inşaat faaliyetlerine pandemiden de faydalanarak hız verilmiş durumda.

Büyük bir hızla inşaat tehdidi altına giren Alaçatı Sulak Alanı nasıl bir yer? Bu alanı ve bu alanda barınan kuşları bir kitap da toplayan Serap Yurdaer Elboy ile birlikte ülkemize duyuran kişiler arasında yer alan Dokuz Eylül Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Sezai Göksu’nun çeşitli söyleşilerinden ve sosyal medya paylaşımlarından azmakta 155  kuş türünün yaşadığını öğreniyoruz. Alaçatı’da görüşme olanağı bulduğum Göksu’ya göre Alaçatı azmağı, Türkiye kuş göç güzergahlarından birinin tali parçası. Azmak Çanakkale, Foça, Bodrum aksının önemli bir parçası, kuşlar ilkbaharda ve sonbaharda burada besleniyorlar. Bazı kuşlar için de burası üreme alanı. Bazıları içinse sadece dinlenme ve beslenme alanı.

Türkiye’de 487 kuş türü var ve bunların 440’ı belgelenmiş ve fotoğraflanmış. İzmir’de ise 290 tür bulunuyor. Azmakta bulunan 155  tür bu sayılarla karşılaştırıldığında hiç de küçümsenecek bir rakam değil.

Alaçatı Sulak Alanı; 16.06.2021; Malikane inşaatları büyük bir hızla kuşların yaşam alanına yaklaşıyor.

Prof. Dr. Göksu Alaçatı azmağındaki gel-git hareketlerinin de çok önemli olduğunu anlatıyor:

Bu gel git, kuş gözlemi açısından şöyle önemli; su çekildiği zaman ortaya çıkan kum alanlar, küçük kum kuşlarının beslenmesine imkan veriyor. Su yükseldiği zaman kum kuşları başka bir bölgeye hareket ediyor. Ayrıca Mersin Körfezi’ndeki azmakta da su çekildiğinde kum alanlar ortaya çıkıyor. Kum kuşları orada da beslenebiliyor. Denizin haliç yaptığı Alaçatı azmağı, suyun çekilip yükselmesiyle, kuş türleri açısından önemli.’

Daha sonra bölgedeki yapılaşma hareketlerinin doğuracağı tehditlere de dikkat çekiyor Göksu:

‘Statik bir yatırımla bu sulak alanın sabit bir hale getirilmesi çok tehlikeli. Yine kuş gelmez mi, gelir. Ama sadece martı ya da başka bir kuş gelir. O kadar. Diğer kuşları kaybederiz. Burasının hiç ellenmemiş bu hali çok önemli. Burada doğanın kendine göre bir uyumu var. Bazen Sürmeli Kuş geliyor, bazen Akkum Kuşu geliyor. Bazen Kara Leylek geliyor, bazen başka bir kuş geliyor. Bu kuş türü zenginliğini kaybetmemeliyiz…’

Evlerin önüne kadar tekneler yanaşabilsin diye derin kanallar açılacak

Peki, Prof. Dr. Göksu’nun sözünü ettiği tehlike ne? Onu da Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi yönetim kurulunun değişik dönemlerde kamuoyuyla yaptığı paylaşımlardan ve medyada yer alan tartışmalardan anlıyoruz. Uzun bir öyküsü var; kuşların yurdunun rant uğruna yok edilmeye çalışılmasının.  Yaklaşık 250 hektarlık Alaçatı Sulak alanının uzun yıllar önce yapılmış, alanda yapılaşmaya kısmen açık bir imar planı var. Ancak bu plan kıyı kenar çizgisinin deniz içinden geçirilmesi nedeniyle dava edilmiş. Kıyı kenar çizgisinin önemi kıyıdan itibaren ilk 50 metre içinde tamamen yapılaşmanın yasak olması, ikinci 50 metre de ise ancak sökülebilir yapıya izin vermesi…

Dava sırasında inşaat firması denizin içinden geçen kıyı kenar çizgisinden yararlanarak ilk kısım denize tamamen sıfır konutlarını yapmış. Bu arada mahkeme sürerken kıyı kenar çizgisi 2011 yılında tekrar denize sıfır konut yapılmasına olanak verecek şekilde denizin içinden geçirilmiş ve bu karar bugüne kadar gerek meslek odalarıyla; gerekse Çeşmelilerle paylaşılmamış. Şimdi inşaat firması 2004’de başlattığı malikane inşaatlarını bu kıyı kenar çizgisinden yararlanarak azmak boyunca otobana kadar genişletmek istiyor. Bu amacına ulaşabilirse bu alanda yaşamını sürdüren 155 kuş türü yok olacak.

Özel konut projesiyle evlerin önüne kadar teknelerin yanaşabilmesi için derin kanallar açılması planlanıyor. Bu kanallar için hazırlıklar pandemi günlerinde hızla yapılıyor. Uzmanlara göre kanallar açılıp sular derinleştikçe kuşların yuvalanması ve beslenmesi imkânsız hale gelecek ve bölgedeki türlerin büyük çoğunluğu yok olacak. Bu nedenle uzmanlar hiç olmazsa Azmak’ın kuzey kısmının kuşlar için korunması gerektiğini ve bu bölgenin eko-turizm potansiyeli olduğunu belirtiyor.

Alaçatı Sulak Alanında günün her saati kuş fotoğrafı çekebilirsiniz. (Fotoğraf Sezai Göksu)

Bu arada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın doğal sit alanlarının yeniden belirlenmesi aşamasında bölgede yapılaşmanın önünü açan ‘sürdürülebilir koruma ve kontrollü kullanım alanı’ statüsüne alması da bölge için durumu daha da kötüleştirmiş. Oysa çok uzman bölgenin hiç olmazsa kuzey bölümünün ‘nitelikli doğal koruma alanı’ olmasının gerektiğinin altını çiziyor.

Ne belediyeler ne de bakanlıktan yanıt var

Süreci yakından izleyen ve konuyu yaptığı açıklamalarla kamuoyunun gündemine taşıyan Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu 21 Nisan tarihinden bu yana İzmir Büyükşehir ve Çeşme Belediyelerine çağrı yapıyor. Oda bakanlığa yazdığı yazıyla 16 yıl önce yapılmış çevresel etki değerlendirme çalışmasının üzerinden geçen onca yıldan sonra yetersiz olacağını, sit derecelendirmesinde hata yapıldığını belirtmiş ve kıyı kenar çizgisinin neden deniz içinden geçirildiğini sormuş. Büyükşehir Belediyesinden hatalı kıyı kenar çizgisi ile yapılan inşaatların mühürlenmesini, Çeşme Belediyesinden de yürüyen davalarla ilgili bilgi talep eden Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi şu ana kadar ne bakanlıktan ne de belediyelerden bir yanıt alamamış. Oda Alaçatı Sulak Alanını korumakta kararlı, yakın bir gelecekte konu ile ilgili dava açmaya hazırlanıyor.

Görüldüğü gibi yaşadığımız pandemi günleri de bazılarımız için yeterince uyarıcı olmadı. Rant hırsı uğruna Çeşme ve Alaçatı turizmine farklı bir boyut getirebilecek olan Alaçatı Sulak Alanı ve kuş cenneti hem de bu pandemi günlerinden faydalanılarak yok edilmek isteniyor. Üstelik 155  kuş türünü evsiz bırakacak bu inşaatlar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir tarafa;  İzmir Büyükşehir ve Çeşme Belediyelerinin gözleri önünde yapılıyor…

Neden sizce?..

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Biyokütle enerji santralleri ne kadar çevreci?

Son yıllarda ülkemizdeki biyokütle santrallerinin sayısı ve elektrik üretimi içindeki payı hızla artıyor. Elektrik Mühendisleri Odası’nın Şubat 2021 istatistiklerine göre ülkemizde biyokütle santrallerinin elektrik üretimi içindeki payı %1.5 civarında… Enerji Atlası’nın rakamlarına göre de Türkiye’de halen 99 adet Biyogaz, Biyokütle, Atık Isı ve Pirolitik Yağ Enerji Santrali var.

Biyokütle, 100 yıllık dönemden daha kısa sürede yenilenebilen, biyolojik kökenli, fosil olmayan organik maddeler olarak tanımlanıyor. Daha basit tanımıyla biyokütle, yaşayan ya da yakın zamanda yaşamış canlılardan elde edilen fosilleşmemiş tüm biyolojik malzemelerin genel adı… Bu tanımdan da anlaşılabileceği gibi biyokütle enerji kaynağının ana bileşenlerini karbonhidrat bileşikleri olan bitkisel ve hayvansal kökenli tüm organik maddeler oluşturuyor. Bu maddelerden elde edilen enerji de biyokütle enerjisi olarak isimlendiriliyor.

Biyokütle orijinal haliyle yakıt olarak kullanılabileceği gibi farklı olarak katı, gaz veya sıvı biyoyakıtlara da dönüştürülebiliyor. Bu yakıtlar elektrik üretiminde, ulaşım araçlarında yakıt olarak, evsel ısınmada ve endüstride enerji kaynağı olarak kullanılabiliyor. Bu nedenle biyokütle enerji kaynakları için en çok kullanılan sınıflandırma, birincil katı biyoyakıtlar, sıvı biyoyakıtlar, biyogaz, belediye ve endüstri atıkları, şeklinde yapılıyor.

Biyokütle enerjisinin kullanımı klasik ve modern yöntemler olarak ikiye ayrılıyor. Odun, bitki ve hayvan atıkları gibi biyokütle malzemesinin direkt olarak yakılmasıyla enerji sağlama klasik kullanım olarak tanımlanıyor. Yüzyıllardan bu yana Anadolu’da ısınma amaçlı tezek tüketilmesi klasik kullanımın iyi bir örneği… Klasik kullanım günümüzde de az gelişmiş ülkelerde yaygın olarak görülüyor. Modern kullanımda ise hayvansal ve tarımsal atıklar, organik içerikli evsel, kentsel ve endüstriyel atıklar/atık sular, enerji bitkileri, enerji ormancılığı ürünleri, orman atıkları, sucul ekosistemlerde yetişen alg ve yosun gibi biyokütle malzemelerinden dönüşüm yöntemleri ile ısı, elektrik ve sıvı ya da gaz yakıt elde ediliyor.

ÇED raporundan muaf tutuluyorlar

Peki, bu santrallerin çevre üzerine iddia edildiği gibi olumsuz herhangi bir etkisi yok mu? Üstelik bu santraller kamu veya özel sektör eliyle de yapılsa ülkemizde Çevresel Etki Değerlendirme raporundan (ÇED) muaf tutuluyor. Santrallerin büyük bir çoğunluğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘ÇED gerekli değildir’ kararına dayanılarak yapıldı, halen de yapılmaya çalışılıyor.  Bakanlığın ‘ÇED gerekli değildir’ kararını savunanlar iddialarını; bu tesislerin civarında yaşayan canlıların ve çevrenin üzerine olumsuz bir etkisi olmadığı ve Avrupa Birliği ülkelerinde (AB) de bu tesislerin çok sayıda kurulduğu iddialarına dayandırıyor.

Öncelikle şunu belirtelim, başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinde biyokütle santrallerinin sayısının arttığı doğru. Ancak dikkatlerden kaçan bir nokta var. AB ülkelerinde uygulanan biyokütle teknolojileri bizim gibi ülkelerde uygulananlardan oldukça farklı. Bu ülkelerde genelde AB Komisyonu’nun izin verdiği bazı bitkiler ile orman atıkları bu tesislerde hammadde olarak kullanılıyor. O nedenle bu tesislerin partikül madde, NOx, uçucu organik bileşikler ve ozon gibi emisyonları kömür, linyit ve petrol ile karşılaştırıldığında oldukça düşük. Avrupa ülkelerinde yapılan bilimsel çalışmalar bu tesislere bağlı ortaya çıkan kronik ölüm oranlarının linyit referans teknolojisinden elde edilenlerin %20’sinden az olduğunu gösteriyor. Ancak bunun AB ülkelerinde hammadde olarak kullanımına izin verilen bazı bitki ve orman artığı için geçerli olduğunu unutmamak gerek.

Ayrıca bu tesisler bizim ülkemizdeki gibi ÇED raporundan muaf tutulmuyor. Üstelik yapılmadan önce ÇED ile birlikte yakın ve uzak çevresi için sağlık etki değerlendirmesi (SED) çalışması da yapılıyor. Avrupa’da bu tesisler için süren en önemli tartışma ise verimli tarım arazilerinin bu tesislere uygun bitki yetiştirmeye ayrılması ve bu durumun tarım ürünleri fiyatları üzerindeki etkisi.

Türkiye’de ÇED yapılmadığı için bu tesislerin hammadde olarak ne kullandığı çok açık değil. Ülkemizdeki 99 tesisin çok büyük bölümü kentsel katı ve sıvı atıklar, arıtma tesisleri çamurları, hayvansal atıkları yakıyor. O nedenle de AB ülkelerindeki biyokütle tesislerine oranla atmosfere emisyonları çok daha yüksek, hatta kömürlü termik santrallerle karşılaştırılabilir düzeyde… Yine Enerji Atlası’nın rakamlarına dönecek olursak ülkemizdeki biyokütle santrallerinin büyük bir kısmı hammadde olarak evsel çöpleri ve hayvansal atıkları kullanıyor.

Kullanılan hammadde belirsiz

İzmir Tabip Odası, Foça Belediyesi ile birlikte açtığı dava ile Foça’da ‘ÇED gerekli değildir’ kararı ile yapılmak istenen bir biyokütle santralinin yapımını engelledi. Karar bu konuda açılmış diğer davalara da emsal olacak nitelikte. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla verimli tarım toprakları üzerine, kentsel yerleşimlerin yakınlarına yapılmak istenen, hammadde olarak ne kullanacağı açık olmayan biyokütle santrallerinin, yani çöp yakma tesislerinin çevre ve insan sağlığı açısından masum olmadığı; sadece ‘kömürden daha iyidir’ ve atıkları yok etme mantığı ile yapılmasının hatalı olduğu unutulmamalıdır. İzmir Tabip Odası’nın Foça Belediyesi ile açtığı ve kazandığı dava tüm meslek örgütlerine, çevre kuruluşlarına örnek olmalıdır. Biyokütle santralleri kesinlikle ÇED ve SED yapılmadan ve bölge halkının görüşleri alınmadan kurulmamalıdır.

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Pandeminin çevresel etkileri tartışılmaya devam ediyor

Tüm Dünya, bir taraftan Covid-19 pandemisinin nasıl sonuçlanabileceğini, aşılamayı, aşıların yeni mutasyonlar karşısındaki etkinliğini konuşurken diğer yandan da pandeminin çevre üzerine bugüne kadar yaptığı etkiler ve uzun dönemde yapması beklenen olumlu veya olumsuz etkileri tartışılıyor. Konu üzerinde hemen her gün yeni bir yayın ortaya çıkıyor ve tartışmalar sürüyor. Bu yayınların ortak noktası ise Covid-19 virüsünün değil, virüse karşı alınan önlemlerin genelde çevre üzerine olumlu veya olumsuz etkileri olduğu.

Son çıkan yayınlarda pandeminin çevre üzerine etkileri üç ana başlık altında inceleniyor. Pandeminin ilk ve ikinci dalgasının yaşandığı dönemde günler, haftalar içinde ortaya çıkan kısa dönemli etkiler, aylar içinde ortaya çıkan orta dönem etkileri ve yıllar içinde görülmesi beklenen ve etkisini de yıllar boyunca sürdürecek uzun dönem etkileri… Kısa dönemde alınan kısıtlamalar sonucu ortaya çıkan tablo çevre açısından olumlu görüntüler vermesine karşın orta ve uzun dönemli pandeminin çevre üzerine olumlu veya olumsuz etkileri tartışmalı… Özellikle kısa dönemde, ilk ve ikinci dalgada uygulanan kısıtlamalar; sanayinin durdurulması, seyahatlerin kısıtlanması gibi önlemler nedeniyle hava kirliliğinde azalma, yüzey sularının kalitesinde iyileşme, sera emisyonlarında azalma, gürültü kirliliğinin ortadan kalkması gibi olumlu çevresel etkilere yol açmıştı. Ancak özellikle ikinci dalgadan sonra önlemlerin azaltılması bu parametrelerde yeniden pandemi öncesine dönülmesine yol açtı.

Avrupa’da ek önlemler

Pandemi orta dönemde, aylar içinde çok sayıda ülkede iklim politikalarının da tartışılmaya başlanmasına neden oldu.  Bu tartışmalar o kadar arttı ki Avrupa’da birçok kent sera gazı emisyonlarını azaltmak için pandemi öncesine oranla ek önlemler aldı. Bu önlemlerin içinde özellikle kömürlü termik santrallerin planlanandan daha önce kapatılması da var.

Uygulanan kısıtlamalar sosyal ve ekonomik değişikliklere yol açarak, işsizliği ve özellikle büyük kentlerden kırsal bölgelere göçü artırdı. Bu durum özellikle göç alan bölgelerde hava kirliliği, araç trafiğinde artış gibi yeni sorunların tartışılmasına yol açtı. Konutlarda çalışma sisteminin gelişi evsel elektrik ve fosil yakıt tüketimini artırırken, katı ve sıvı atık kompozisyonunda değişikliklere de neden oldu. Özellikle maske ve eldiven kullanımı tıbbi atıkların artmasına ve bu atıkların kontrolsüz bir şekilde çevreye yayılmasına yol açtı. Şu andaki en büyük sorun bu atıkların ve pandemi günlerinde kullanımı artan tek kullanımlık plastik bardak, çatal, tabak gibi malzemelerin oluşturduğu atıklar. Bu atıkların geri kazanım ve bertarafı çok zor ve pahalı olduğundan uluslararası yasadışı plastik ticareti günümüzde tarihin en yüksek seviyelerine ulaşmış durumda…

Artık; bütün dünyada sadece Covid-19 salgını için değil; yeni pandemiler için önümüzdeki yılların içinde alınması gereken önlemler tartışılıyor. Bu önlemlerin çevre açısından da olumlu etkileri olması için yapılması gerekenler planlanıyor. Tabii bunların içinde en başta pandemiye dirençli kentlerin nasıl yaratılabileceği sorusunun yanıtının aranması geliyor. Artık gökdelenler devrinin bittiği, yeşil alan miktarının arttığı, halk sağlığı hizmetlerinin geliştirildiği kentlerin planlanması gündemde… Kentlerde yaşayanların daha açık alanlarda, fiziki mesafelerini daha rahat koruyabildikleri ve halk sağlığı hizmetlerinden rahatça faydalanabildikleri yeni kent yapıları oluşturulması için özellikle Batı ülkelerinde çabalar şimdiden başladı. Diğer önemli bir noktaysa doğal yaşam alanları ile insanların yaşam alanları arasındaki mesafenin korunması… Flora ve fauna korunurken insanlara yeni zoonotik hastalıkların geçişinin de önlenmesi hedefleniyor.

Peki, bu süreçte ülkemizde ne oluyor? Türkiye pandeminin ilk günlerinde gerçek anlamda kısıtlamalar uygulamadığı için birçok ülkede yaşanan hava kirliliğinde ve yer üstü su kaynaklarında kısa süreli geçici düzelme, trafik yoğunluğunda azalma gibi bazı çevresel veri düzelmelerini yaşayamadı. Pandemi nedeniyle artan tıbbi atıkları, maske ve eldivenler düzensiz olarak ya ev atıklarının içine atılıyor ya da doğaya terk ediliyor. Üstelik ülkemiz Avrupa’da artan plastik atıkların da son durağı haline gelmiş durumda…  Orta ve uzun dönemde özellikle kentlerde, yeni pandemilere karşı çevre ile uyumlu yapılması gereken ön hazırlıklar hiç tartışılmıyor bile…

Türkiye’de fırsattan istifade…

Buna karşın ülkemizde farklı olarak pandemiyi fırsata çevirenler iş başında… Tartışmalı tüm projeler bu dönem toplumun dikkatinin pandemi üzerinde olmasından istifade edilerek yapılmak isteniyor. Kanal İstanbul, Rize liman ve İkizdere Taş Ocağı, çeşitli yörelerimizdeki kömürlü termik santral girişimleri, Kazdağları’ndaki yeni maden ruhsatları, İzmir Yarımada Turizm Projesi, yeni otoyol projeleri bunlardan sadece birkaçı… Ülkemizde çevreyi sadece ucuz bir hammadde kaynağı olarak görüp; yağmalayan kesim, bu dönemin olağandışı koşullarından faydalanarak eskisinden daha hızlı ve acımasızca yağmalarını sürdürmek istiyor.

Yarın yeni pandemiler kapımızı çaldığında bugünkü gibi hazırlıksız yakalanmak istemiyorsak; ekolojik yıkıma karşı her türlü zorluğa karşı mücadeleyi yükseltmenin; doğal yaşama sahip çıkmanın tam zamanı…

Üstelik bu yıl Dünya Çevre Günü’nün ana teması ‘ekolojik restorasyon’…

 

Köşe YazılarıManşetYazarlar

İzmir, Yarımada’nın geleceğini tartışıyor

Güzelbahçe, Urla, Seferihisar, Karaburun, Çeşme ilçelerinin bulunduğu bölge İzmir’de ‘Yarımada Bölgesi’ olarak biliniyor. Bölge doğal güzelliklerinin yanı sıra tarih boyunca bilimin, felsefenin ve sanatın da merkezi olmuş. Çeşme’deki Erythrai, Urla’daki Klozamanai, Seferihisar’daki Teos bu bölgedeki önemli antik yerleşimlerden birkaçı… Klozamanai yabani zeytinin ilk ıslah edilip; bugünkü anlamda zeytinyağı üretilen ilk yer olarak bilinirken, Teos’da sanatçıların ilk örgütlendiği ve sendika kurduğu yer olarak tanınıyor. Erythrai ise tarihte kadın kahinleri ile ünlü…

Yarımada bugün İzmir’de farklı bir nedenlerle tartışılıyor. Bölgede yeni bir turizm projesi yaşama geçirilmek isteniyor. Aslında bu projenin ilk ayak sesleri 2014 yılında duyulmuştu. O tarihte kamuoyuna yansıyan haberlerde yapılan İstanbul-İzmir otobanının, köprü ve yapay adalardan oluşacak bir körfez geçişi ile Narlıdere üzerinden İzmir-Çeşme otobanına bağlanmasının planlandığını belirtiliyordu.  O dönemde harekete geçen meslek ve çevre örgütleri iç körfezin ekosistemini bozacak ve yarımada da büyük bir yoğunluk artışına neden olacak projeyi İzmir İdare Mahkemesinde iptal ettirmişti.  Ama İzmirliler, iki otoban arasında yapılmak istenen körfez geçişinin hiç de İzmir’in ulaşım sorunu düşünülerek hazırlanmış masum bir proje olmadığını anlamaları uzun sürmedi. Ağustos 2019 yılında bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle bölge ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ ilan edildi. Şubat 2020’de ise üstelik pandemi koşullarının ağırlaştığı bir dönemde; yeni bir kararla turizm bölgesi sınırları genişletildi. Üstelik orman sahaları, zeytinlikler, Çeşme ve Alaçatı’da önemli sahil şeridi proje kapsamına alındı. Tabii tüm bunlar yapılırken önceden  ‘dikensiz gül bahçesi hazırlanması’ da unutulmamıştı. 2017’ye kadar bölgenin önemli bir bölümünü ‘doğal sit alanı’ statüsünde bulunduran plan o yıl dikkat çekmeden değiştirilmiş.

Kamuoyuna yansıyan haberlere göre ağırlıklı olarak Çeşme’de olmak üzere büyük bölümü kamu arazisi olan bölge çok sayıda parsele bölünerek turizm yatırımcılarına verilecek. Bu parsellerin üzerinde sadece oteller değil; sayısı yirmiyi bulan golf sahaları, marinalar, alışveriş merkezleri de yapılacak. Üstelik 27 delikli bir golf sahasının ortalama büyüklüğü 150 hektarı buluyor. Bu durumda büyük bir bölümü kamuya ait olan 3000 hektarlık bir alanın sadece golf sahası olmak üzere ayrılacağı anlaşılıyor. Bu da yine kamuoyuna yansıyan proje alanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Yine 3000 hektarlık bir golf sahasında kullanılacak yıllık su miktarı 30 milyon metreküpü buluyor. Bu miktar 500 bin nüfuslu bir kentin yıllık su tüketimine eşit. Üstelik İzmir’in yarımada bölgesi su fakiri bir bölge ve şu anda bile özellikle yaz aylarında bu bölge su sıkıntısı yaşıyor. Bölgeye dışarıdan su taşımak da akılcı bir çözüm değil. Çünkü İzmir’in merkez ilçeleri bile şu anda tükettiği suyun önemli bir bölümünü Manisa’daki kaynaklardan sağlıyor. Projeyi savunanlar deniz suyunu arıtarak kullanmaktan söz ediyorlar; kimse bunun maliyetini hesapladı mı? Ayrıca o golf sahaları için tarım toprağı nereden sağlanacaktır? Diğer önemli bir nokta ise o sahalar için kullanılacak tarım ilaçları (pestisitler)… Bu yoğun ilaçlamanın bölgede yaratacağı ekolojik yıkım hiç düşünüldü mü?

Acil korunması gereken endemik 19 tür yaşıyor

Bölgeyi mevcut iktidar için cazip hale getiren ise bölgenin büyük bir bölümünün kamu arazisi olması nedeniyle istimlâk yapılmadan el konabilecek ve havaalanı ile İzmir’e yakın olması… Bölgenin bu proje ile eşsiz doğal ve arkeolojik zenginliğinin yok olacak olması ise bu projeyi kentin önüne koyanlar tarafından hiç umursanmıyor. Oysa Doğa Derneği’ne göre yörede endemik, nadir ve acil korunması gereken on dokuz tür var. Bir örnek vermek gerekirse ender görülen “orcislectea” adlı orkide bu civarda yaygın. Ayrıca yarımada bölgesinde çok sayıda kuş türü de yaşıyor.   Üstelik bunlardan bazıları soyları tehlike de olan tavşancıl, bıyıklı doğan ve küçük kerkenez… Bununla da bitmiyor; bölgenin bu proje ile yok edilecek ekolojik zenginliği; sırtlan ve karakulak’ın yaşam bölgesi olduğu gibi yarımada sahilleri Akdeniz fokunun korunması için belirlenmiş beş öncelikli alandan biri…

İşte bölgedeki tüm doğal ve tarihi zenginlikleri yok edecek, İzmir’in çektiği su sıkıntısını krize döndürecek ‘Çeşme Kültür ve Turizm Gelişim Bölgesi’ projesine karşı Mart 2020’de TMMOB, İzmir Barosu, İzmir Tabip Odası, EGEÇEP Derneği ve 107 kişi yürütmenin durdurulması ve iptali için dava açtı. Bugünlerde Dünya Çevre Günü nedeniyle İzmirliler bir kez daha İzmir’in ‘Kanal İstanbul’u olarak görülen bu projeyi çeşitli etkinliklerle tartışacak ve protesto edecek.

Bu yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nün ana teması ‘ekolojik restorasyon’… Kapitalist sistem bugüne kadar vahşi üretimi ve tüketimi için çevreyi sadece ucuz bir ham madde kaynağı olarak gördü… İzmir Yarımada’da, Kazdağları’nda, Karadeniz yaylalarında yaşananlar bu durumun ülkemizdeki birkaç örneği sadece. Yıkımın durdurulamadığı, nedenlerinin ortadan kaldırılamadığı bir ortamda yapılacak restorasyonun başarı şansının olmadığını da hepimiz biliyoruz.

Ekolojik restorasyondan önce ekolojik yıkımı durdurmamız, yeni yıkımları engellememiz gerekmiyor mu?

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Deprem yine kendini hatırlattı

Geçtiğimiz hafta içinde Kuşadası Körfezi’nde arka arkaya meydana gelen, İzmir kent merkezinde de hissedilen 4.3 ve 4.4 büyüklüğündeki iki deprem,  İzmirliler arasında kısa süreli de olsa paniğe neden oldu. 30 Ekim Sisam depreminin Bayraklı ve çevresinde yarattığı can kaybı ve yıkımların yaralarını henüz saramayan İzmirliler daha önce pek de etkilenmedikleri bu büyüklükteki depremlerden bile artık tedirgin oluyorlar.

30 Ekim Sisam depreminde Bayraklı’da yaşanan can kayıpları ve yıkımların açtığı derin yaralar ise kenti etkilemeye devam ediyor. Bayraklı, Karşıyaka ve Bornova’da hasar gören apartmanların önlem alınmadan yıkımı kentte yeni bir çevresel tehdidin; asbest tehlikesinin yaşanmasına neden olmasının yanı sıra, Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesine göre yıkıma uğrayan bölgenin ve kentin diğer 30 ilçesinin imar planlarında dev hatalar da yapılamaya devam ediyor.

Yıkılan binaların çoğu ‘mevzuata’ uygun yapılmış

Odaya göre ilgili kurumlardan tüm izinleri alarak inşa edilmiş binalarında ikamet ederken, depremden etkilenen tüm  İzmirlilerin uğradıkları can ve mal kayıplarından esas sorumlu bu binalara yasal olarak ruhsat veren kamu idaresi… Kamu idaresince tüm yasa ve yönetmeliklere uygun inşa edildiği belirtilen ve ilgili kurumlar tarafından ruhsatlandırılan binalarda yaşanan her türlü hasarın yine ruhsatlandırmayı yapan kamu idaresi tarafından karşılanması gerekiyor. Oysa 16 Mayıs’ta kamuoyuna bir açıklama yapan Şehir Plancıları Odası İzmir Şubesi yönetim kurulu gerek İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, gerekse Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bırakın depremden zarar görenlerin zararını tazmin etmeyi; yaşanan deprem ve sonuçlarından gerekli dersi almadığını belirtiyor.  

Açıklama ile özellikle sorumlu iki kurumun; İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 30 Ekim depremi sonrasında şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve kamu yararını hedefleyerek, başta Bayraklı ilçesi olmak üzere İzmir kentine müdahale etmesi gerekirken, bunu yapmadığını vurgulanıyor.

Açıklamaya göre üstelik İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi’nin son kararı sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.  Bu kararla İzmir Büyükşehir Belediyesi; İzmir’in 30 ilçesinin de aynı planlama süreçlerine, ekonomik, fiziksel ve coğrafi özelliklere sahip olduğu ön kabulüyle, deprem hasarlarını fırsat bilerek, mevcut plan kararları ve imar mevzuatına aykırı olacak şekilde hazırlanan “usul ve esasları”, Belediye Meclisinden Mart ayının başında geçirerek, yürürlüğe sokmuş. Bu kararla Büyükşehir ve ilçe belediyeleri deprem de zarara uğrayanlarla ilgili yasal sorumluluğu üzerinden atarak, konutu yıkılan kent sakinlerini müttehitlerle baş başa bırakmış. Şimdi depremde konutlarını kaybeden Bayraklılar kaybettikleri konutlara yeniden sahip olabilmek için müteahhitlere konut başına 400 bin liraya yakın ödeme yapmak zorunda kalmış.  Odanın açıklamasından söz konusu “usul ve esaslar” kararı ile idarenin afetin tüm zararlarını kentin sakinlerinin üzerine bıraktığı gibi,  bu kararla İzmir’in birçok ilçesinin, dar sokaklar, yeşil ve toplanma alanı eksikliği gibi alt yapı sorunlarının da içinden çıkılmaz derecede büyüyeceğini de öğreniyoruz.

Yeni ‘usul ve esaslarla’ sorun çözülemez, büyür

Şimdi Büyükşehir Belediyesinin son kararının kent merkezinde ve kentin rantı yüksek bölgelerinde yeni bir yoğunluk artışı getirmesinden korkuluyor.  Oysa İzmir hatalı planlama süreçleri, imar afları vb. gerekçeler dikkate alındığında yapı yoğunluğunun oldukça yüksek olduğu, sosyal ve teknik altyapı alanlarının ise yetersiz olduğu kentsel bir yapıya sahip olan bir kent. Son depremde de toplanma alanlarının yetersizliği ortaya çıkmıştı.

Deprem bölgesinde yer alan ve uzmanlara göre yakın gelecekte daha büyük depremler yaşanması kaçınılmaz olan İzmir’in bir an önce ‘depreme dirençli hale getirilmesi gerekiyor. Bu nedenle sıkışık dokuya sahip kentsel alanlarda herhangi bir afet anında müdahalenin hızlı ve etkin olması için başta yol genişlikleri olmak üzere sosyal ve teknik altyapı alanlarının arttırılması büyük önem taşıyor. Dolayısıyla afetlere dirençli bir İzmir’in oluşturulması için yapı güvenliğinin yanı sıra kamusal açık alanlar yaratmak ve ulaşım yapısını geliştirmek de çok önemli… Tüm bunların geliştirilmesinin Büyükşehir Belediye Meclisinin aldığı ve parsel bazında çözüm üretmeye çalışan; “usul ve esaslar” kapsamında yapılamayacağı çok açık.

Belediyeler ve bakanlık birlikte çalışmalı

Çözüm için belediyeler önemli bir maddi kaynağa ve yasal yetkilere sahip.  Ancak büyük kentlerimizin yıllardır git gide ağırlaşan imar sorunlarının tek başına belediyeler tarafından çözülmesini ve kentlerimizin bugünkü kırılgan durumundan kurtarılarak, başta depremler olmak üzere afetlere dirençli kentler haline getirilebilmesini beklemek gerçekçi değil. Yerel yönetimlere başta maddi kaynak sağlama ve teknik destek verme olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığının da destek olması şart.

Deprem İstanbul gibi İzmir’de de sürekli kendini hatırlatıyor. Çok hızlı olarak kentlerimizi günümüzdeki kırılgan yapısından kurtarmak için artık doğru adımlar atılmalı. Devletin depremde yıkılan konutları tazmin etmek ve kentlerimizi başta deprem olmak üzere afetlere karşı dirençli hale getirmek için yeterli kaynağı yok diyenlere ‘müşteri garantili yapılan kimsenin geçmediği köprüleri, uçakların inmediği havaalanlarına’ ödenen milyonlarca doları hatırlatmak gerek…