Sultangazi‘ye bağlı Yayla Mahallesi Pirinçci köyü yolundaki otomobiller için filtre ürüten iki katlı bir fabrikada henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı.
Yangının yan taraftaki boya fabrikasına da sıçradığı belirtiliyor.
Alev alev yanan fabrikada 154 itfaiye personeli 33 araçla çalışmasını sürdürüyor. Yangında bir işçinin yaralandığı belirtilirken bir işçinin ise kayıp olduğu belirtildi. Ekiplerin yangına müdahalesi sürerken yangının endüstriyel üretim yapan bir fabrikada çıkması nedeniyle havaya da dumanlarla birlikte parçacıklı maddeler karışmış oldu. Fabrika yangınlarında havaya salınan kimyasallar, rüzgar etkisiyle çevre ilçelere de yayılabiliyor.
Konuyla ilgili açıklama yapan Eyüpsultan Kaymakamı İhsan Kara, “Yangın kontrol altına alınmış ve bir kısım alanda soğutma çalışmalarına geçilmiş. Söndürme çalışmaları bir kısım alanda devam etmektedir. Bir kişiye ulaşılamıyor veya haber alınamıyor. İnşallah o kişiye de ulaşabilmeyi, haber almayı umut ediyoruz” dedi.
Öte yandan yangın sezonu boyunca da parçacıklı maddede (particulate matter) eş zamanlı bir artış görülüyor. Parçacıklı madde kirliliği orman yangınlarında önemli bir kaynak olarak ortaya çıkıyor. Çapı 2,5 mikrometreden (PM2.5) küçük olan parçacıklar, akciğerlere derinlemesine erişebildikleri, astım ve kalp rahatsızlığı gibi sağlık sorunlarını tetikleyebildikleri veya kötüleştirebildikleri için özellikle tehlikelidir ve bu sorunları erken doğuma bağlayan kanıtlar giderek artıyor.
Endüstri bölgelerinde yangın ve çevreye yayılan kimyasallar
Daha önce Tuzla’da yaşanan yangınlarda havaya salınan kimyasalların rüzgar etkisiyle daha önce İstanbul’un yanı sıra çevre ilçelere de yayıldığı görülmüştü. Bilim insanları da dumanla birlikte havaya yayılan kimyasal parçacıkların insan sağlığını tehdit ettiğini bildirmişti.
İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Hüseyin Toros, Tuzla’da 2019’da bir endüstri bölgesinde meydana gelen yangınla ilgili olarak tam olarak şunları söylemişti:
“Yangının nereden çıktığı ve yanan maddenin ne olduğu son derece önemli. Yanan kimyasal, zaten endüstri bölgesinde kimya içerikli bir fabrika olduğunu (Ekim 2019’daki Tuzla yangını) anlıyoruz. Yangından çıkan bu parçacıklar, gazlar insan sağlığına son derece zararlı. Bu tür yangınlarda asla ‘duman altı‘ dediğimiz yani yangından çıkan dumanların olduğu bölgede insanların öncelikle pencerelerini kapatmaları, mümkünse o bölgeyi terk etmeleri gerekiyor”
Sağlık ve Çevre Birliği HEAL’in (Health and Environment Alliance) hazırladığı ‘Kronik Kömürü İyileştirmek: 2030 Kömürden Çıkışın Türkiye İçin Sağlık Faydaları’ başlıklı araştırma, kömürlü termik santrallerinin izin sürelerinin sona ereceği 2050 yılı yerine 2030’a kadar kapatılmasıyla önlenebilecek ölümler, hastalıklar ve sağlık maliyeti tasarruflarını ortaya koydu.
Çalışmada iki farklı senaryo ortaya koyuluyor: Kömür santrallerinin üretim lisanslarının bittiği, yani santrallerin kapanacağı tarih baz senaryo olarak ele alınırken, 2030 senaryosunda yedi yıl içinde Türkiye’deki kömür santrallerinin kapanması halinde önlenebilecek hastalıklar, erken ölüm oranların düşüşü ve sağlık maliyetlerindeki gerileme inceleniyor.
Fosil yakıtların tetiklediği iklim değişikliği, insan sağlığına doğrudan etkisi olan temiz hava, güvenli içme suyu, yeterli gıda ve güvenli barınmayı da etkiliyor.
Dünyada yapılan araştırmalar iklim değişikliğinin, 2030 ile 2050 yılları arasında dünya genelinde yetersiz beslenme, sıtma, ishal ve sıcak stresinden kaynaklanan yaklaşık 250 bin ek ölüme neden olacağını öngörüyor.
İnsan sağlığına doğrudan verilen zararın maliyetinin (tarım, su ve atık tahliyesi gibi sağlığı belirleyen sektörlerdeki maliyetler hariç), 2030’a kadar yılda iki ile dört milyar ABD doları arasında olacağı tahmin ediliyor.
HEAL’in çalışmasında 1990-2020 yılları arasında Türkiye’de kömüre dayalı elektrik üretiminin yüzde 459, elektrik sektörü kaynaklı sera gazı emisyonlarının ise yüzde 323 oranında arttığını belirtiliyor ve bunun sağlık üzerinde çok ciddi olumsuz etki yarattığı ifade ediliyor.
Türkiye’deki kömür santrallerinin gelecek yedi yıl içinde kapatılmasıyla 102 bin 601 erken ölüm, 30 bin 975 erken doğum, 67 bin 108 yetişkin bronşiti engellenebilir.
Aynı zamanda 114 bin 683 hastaneye başvuru, 27 milyon 606 iş günü kaybı ve 231 milyon 333 bin hastanede geçirilen gün önlenebilir. Gelecek yedi yıl içinde kömür santralleri kapatılırsa, astım hastası çocukların üç milyon 772 bin gün astım ve bronşit semptomu göstermesinin önüne geçilebilir, diğer yandan 419 bin 835 çocuk bronşitten korunabilir
Ayrıca 2030’a kadar kömür santrallerin kapatılması halinde, bu sorunların getireceği 3,1 trilyon TL (194 milyar euro) sağlık maliyeti ortadan kaldırılabilir.
‘Kömürden çıkış gecikirse ölüm oranı yedi kat artacak’
HEAL Türkiye Sağlık ve Enerji Politikaları Kıdemli Danışmanı Funda Gacal, “Türkiye 2030 yılına kadar kömürden çıkmayı tercih ederse, 102 bin 601 erken ölüm önlenebilir. Bu rakam, her yıl Türkiye’de trafik kazalarında hayatını kaybedenlerden 20 kat fazla. Sağlık sistemi üzerindeki maliyetini de göz ardı etmemek gerekiyor. 2020 yılında Türkiye’nin sağlık harcaması 250 milyar TL (15,5 milyar euro) oldu. Önümüzdeki yedi yılda kömürden çıkılırsa bu rakamın 12,5 katı kadar sağlık harcaması önlenebilir” dedi.
Funda Gacal
Çalışmaya göre; kömür santrallerinin 2030’a kadar kapatılmayıp sürecin 2050’ye sarkması durumda ise Türkiye ağır sağlık sorunları ve sağlık maliyeti ile karşı karşıya kalacak. 2030 yılına kıyasla 2050’de erken ölüm oranı yedi kat, sağlık maliyeti, hastaneye yatış ve iş gücü kaybı altı kat artacak.
Gacal, Çanakkale, Adana, Hatay, Kütahya, Maraş, Muğla ve Zonguldak’ta halen faaliyette olan kömür santrallerini üzerinde çalışma yaparak sağlık üzerine etkilerini ortaya koyduklarını söyledi. Buna göre;
Çanakkale‘deki beş kömürlü termik santralin 2030’a kadar kapatılması halinde, her 100 erken ölümden 90’ı önlenebilir. Ayrıca sağlık maliyetleri ise yüzde 87 oranında, yaklaşık 29 milyar eurodan dört milyar euroya düşecek.
Adana ve Hatay’daki Atlas, Hunutlu, Sugözü ve Tufanbeyli’deki kömür santralleri devre dışı bırakılırsa, her 100 erken ölümden 86’sı önlenebilir. Sağlık maliyetleri ise yüzde 82 oranında, 34 milyar eurodan 6 milyar euroya inecek.
Kütahya’daki üç kömürlü termik santralin 2030 yılına kadar kapatılmasıyla, her 100 erken ölümden 88’nin önüne geçebilir. Sağlık maliyetleri ise yüzde 82 oranında, yaklaşık 24 milyar eurodan dört milyar euroya gerileyecek.
Maraş’taki Afşin Elbistan A ve B kömürlü termik santrali üretimi durdurduğunda her 100 erken ölümden 83’ü önlenebilir. 9 milyar euro olan sağlık maliyeti yüzde 80 oranında düşerek iki milyon euroya gerileyecek.
Muğla’daki üç kömürlü termik santralinin çalışmasına son verilmesi, her 100 erken ölümden 88’ini engelleyebilir. Sağlık maliyetleri ise yüzde 84 oranında düşerek, 36 milyar eurodan 6 milyar euroya inecek.
Zonguldak’taki dört kömürlü termik santralinin faaliyetinin sona erdirilmesiyle her 100 erken ölümden 88’i önlenebilir. Sağlık maliyetleri de yüzde 85 düşerek, 37 milyar eurodan 5 milyar euroya gerileyecek.
Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Melike Yavuz ise şunları söyledi:
“Kirli hava insan sağlığını doğrudan olumsuz etkiliyor. Bu rapor, her türlü arıtma sistemi kullanılsa dahi termik santrallerin 2050’ye kadar faaliyette kalması halinde ortaya çıkacak sağlık maliyetlerine odaklanıyor. Tedbir alınmaması durumunda gelecekte çok daha ağır sağlık sorunları ve dolayısıyla bunlara bağlı olarak artacak sağlık giderleriyle karşı karşıya kalacağız.”
Dr. Melike Yavuz
Çalışmada ayrıca sağlık kurumlarının ve uzmanların kömür ve enerji üretiminin sağlık üzerindeki etkileri ve maliyetleri hakkındaki tartışmalarına işaret edildi.
Sağlık Bakanlığı gibi kamu kurumlarının da temiz havaya, kömür kirliliğini azaltmaya ve kömür kullanımını sonlandırmayı amaçlayan enerji ve iklim politikalarına katkı sunması gerektiğine dikkat çekildi.
HEAL karar vericilere çağrıda bulunarak mevcut kömürlü termik santralleri için en geç 2030 yılı olmak üzere, kapatılma tarihlerinin belirlenmesi ve yeni kömürlü termik santral inşa edilmemesini istedi.
Diğer yandan enerji seçimi yapılırken, sağlık ve çevre etkisinin kısa ve uzun olarak ekonomik maliyet analizleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.
Elektrik sektörü kaynaklı emisyonlarının da şeffaf olarak raporlanması ve bilimsel değerlendirmelere olanak sağlanması gerektiğine dikkat çeken HEAL, diğer taleplerini şöyle sıraladı:
Nüfusun sağlık durumu ile yerel düzeyde hastalık vakalarına ilişkin istatistikleri kamuya açılmalı.
Ekonomi, enerji ve çevre mevzuatları ve stratejileri birbirleriyle ilişkilendirilerek enerji sektörü planlaması geliştirilmeli.
Sürdürülebilir, yenilenebilir enerji ve enerji tasarrufu modelleri tercih edilmeli.
Porto Riko‘da mafya patronlarını, motosiklet çetelerini, futbol yöneticilerini ve uluslararası dolandırıcıları alaşağı etmek için kullanılan şantaj yasası, iklim krizi konusunda da kullanılacak.
2017’de Maria Kasırgası tarafından harap olan Porto Riko’daki topluluklar tarafından açılan bir iddialı bir davada, fosil yakıt endüstrisi ‘halkı on yıllarca süren aldatmacadan’ sorumlu tutulacak.
Porto Riko, dünyadaki iklim değişikliğinden en çok etkilenen yerlerden biri. Davacıların hukuk danışmanı Melissa Sims “ O kadar tehlikeli bir konuma sahip ki – her cephede kasırgalar, fırtına dalgalanması, sıcaklık, mercan ağarması – bu da iklim davası için mükemmel bir yer olduğunu gösteriyor” dedi.
1970’de çıkarılan “Haraççıların Etkisindeki ve Yolsuzluğa Uğrayan Örgütler (Rico) Yasası, başlangıçta mafya gibi suç örgütleriyle mücadele etmeyi amaçlıyordu, ancak o zamandan beri hukuk mahkemelerinde sera gazı emisyonlarının ve hatta e-sigaraların neden olduğu zararlara karşı “organize suç davaları” açılmasında da kullanıldı.
Şimdi, bu davayla uluslararası petrol ve kömür şirketlerinin, ticaret birliklerinin ve ücretli düşünce kuruluşlarından, bilim insanlarından ve diğer operatörlerden oluşan bir ağın, halkı sera gazı yayan ürünler ve iklim değişikliği arasındaki doğrudan bağlantı hakkında aldatmak için komplo kurduğunu iddia ediliyor.
Porto Riko’daki 16 belediye ile birlikte Eylül 2017’de binlerce ölüme, gıda kıtlığına, altyapı hasarına ve tarihteki en uzun elektrik kesintisine yol açan iki güçlü kasırganın etkilediği kasaba ve şehirlerin halkından oluşan davacılara göre, faal durumda olan fosil yakıt işletmeleri, karı maksimize etmek için sanıklar tarafından öngörülen ancak gizlenen iklim felaketlerinin neden olduğu çok sayıda zarara neden oldu.
Kıdemli hukuk müşaviri Sims davayla ilgili farklı olan şeyin, rakip şirketlerin, paravan grupların, bilim insanlarının ve derneklerin insanlara doğru olmadığını bildikleri bir şeyi söyleyerek kamuoyunu etkileme konusunda birlikte hareket etme girişimlerini kayıt altına almak olduğunu söyledi.
ABD’nin Porto Riko federal bölge mahkemesinde açılan davaya göre , komplonun kanıtları, aralarında ExxonMobil, Shell, BP ve Rio Tinto‘nun da bulunduğu sanıkların, bireysel olarak ve ticaret birliği aracılığıyla, tüketicilere ve genel olarak halka yanlış bilgiler vererek fosil yakıt endüstrisini etkilemek, reklamını yapmak ve çıkarlarını desteklemek için Küresel İklim Koalisyonu‘nu (GCC) oluşturduğu 1989 yılına dayanıyor.
Sözde rakip şirketlerin ortak bir amaç için -tüketicileri aldatmak ve fosil yakıt satışlarını yüksek ve kârlı tutmak için kafa karışıklığı yaratmak üzere- komplo kurduklarını ve GCC’nin özellikle ilk iklim anlaşmalarından biri olan Kyoto protokolüne karşı çıkmak için kurulmuş bir propaganda makinesi olduğunu savunuluyor. Davada öne sürülen delillere göre, bunun için 1998 yılında yazılı bir eylem planı hazırlanmış ve tüketiciler “küresel ısınmanın” olmadığına inandırılarak yanıltılmış ve bu gerçekleşirse bunun sorumlusunun fosil yakıtlar olup olmadığı konusunda bilimsel bir görüş birliği oluşmadığına da vurgu yapılmış.
Başka bir deyişle, davada eylem planının; düşünce kuruluşlarına, araştırma kurumlarına, ticaret gruplarına ve halkla ilişkiler firmalarına aktarılan bir kara para ağı aracılığıyla yürütülen ve iklim inkarcılığı için bugün hala uygulanan açık uçlu bir girişim için bir yol haritası sağladığı iddia ediliyor.
Davada, petrol ve kömür şirketlerinin Porto Riko’nun coğrafi konumu nedeniyle “oturan ördek” olduğunun bilindiği belirtilerek bunun da adayı ve halkını iklim değişikliği olaylarına – yani daha sıcak ve daha nemli fırtınalar, aşırı sıcak ve yükselen deniz – karşı özellikle savunmasız hale getirdiği iddia edilyor.
Germanwatch İklim Riski Endeksi’ne göre de son yirmi yılda Porto Riko, Haiti ve Myanmar ile birlikte insan kaynaklı küresel ısınmanın sonucu olarak fırtına, sel, sıcak hava dalgası ve kuraklık gibi aşırı hava koşullarından en çok etkilenen üç bölge arasında yer aldı. Geçen eylül ayında, Ian Kasırgası adanın büyük bir kısmını elektriksiz ve susuz bıraktı ve ayrıca yollar ve köprüler gibi temel altyapıya zarar verdi. 2017 fırtınalarından kaynaklanan zararlar – ve gelecekte adayı vuracak daha kötü iklim felaketlerinin olasılığı – petrol ve kömür şirketleri ve dünya çapındaki ortak girişimcileri topluca suçlandığı için sanıkların eylem ve ihmallerine bağlı. Davada, bu şirketlerin sera gazlarının en az %40.01’inden sorumlu olduğu savunuluyor.
Bu, belediyeler (kasabalar ve şehirler) tarafından, bölge sakinlerine zarar vermekle suçlanan şirket ve kuruluşlara karşı açılan sivil toplu dava dalgasının sonuncusu. Porto Riko belediyelerini, zararların tazminiyle sonuçlanan “uyuşturucu madde” davalarında da temsil etmiş olan Sims’e göre, belediyeler kendi “baş belası” yasalarını ve yerel düzenlemelerini kullanma konusunda neredeyse sınırsız bir yeteneğe sahip.
Sims, ülkenin dört bir yanındaki şehirlerin bu gücün farkına vardığını ve haklarını neredeyse mini başsavcılar gibi kullanmaya başladığını anlatıyor ve “Uyuşturucular, elektronik sigaralar, kirlilik ve şimdi de iklim değişikliği hakkında dava açan ilk kişiler onlar, haraççılık ve yıllardır ince ayarına yardımcı olduğumuz diğer yasalar uyarınca haklarını kullanıyorlar” diyor.
Dava kapsamında yedi petrol şirketi, üç kömür şirketi ve yüzlerce kuruluş ve operatör, diğer ithamların yanı sıra tüketici dolandırıcılığı, şantaj, antitröst, hileli yanlış beyan, dolandırıcılık için komplo, ürün sorumsuzluğu ve haksız zenginleşme ile suçlanıyor.
Diğer yandan Amerikan Petrol Enstitüsü ve Ulusal Madencilik Derneği, yorum taleplerine yanıt vermedi. Çok sayıda sanık ise medyaya davayı eleştiren açıklamalarda bulundu.
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2023 asgari ücret zammını 8 bin 500 TL olarak açıkladı. Asgari ücret zammıyla ilgili işçi temsilcisi Türk-İş‘ten dokuz bin lira teklifi gelmişti.
Teklifle ilgili hükümet ve işveren temsilcisi TİSK’ten yanıt gelmedi ve Türk-İş Asgari Ücret Tespit Komisyonu üçüncü toplantısından ayrıldı.
‘Herkesin her söylediğiyle adım atacak halimiz yok’
Erdoğan “Herkesin her söylediğiyle adım atacak halimiz yok. Çünkü bizim sırtımızda küfe var” demişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücretle ilgili Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin’le de masaya oturdu. Görüşme bir saat sürmüştü. Erdoğan işçi temsilcisi TİSK ve bakanla görüşürken işçi temsilcisi toplantının dışında bırakıdı.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu 7 Aralık’ta birinci, 14 Aralık’ta da ikinci toplantısını gerçekleştirildi. Dün de üçüncü toplantı yapıldı.
Toplantının son bölümüne Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay da katılmıştı. Atalay, görüşme sonrası 9 bin lira teklife imza atacaklarını söylemişti.
Yedi milyonun üzerinde çalışanı ilgilendiren 2023 asgari ücretin açıklaması, işçi temsilcisi olmadan Sosyal Güvenlik Bakanı Bilgin ve TİSK Yönetim Kurulu Başkanı Akkol ile birlikte yapıldı. Erdoğan şu ifadeleri kullandı:
“Beklenmedik bir tabloyla karşılaşırsak tıpkı geçen yıl olduğu gibi yine bir ara düzenleme yapmaktan kaçınmayız”
Ortak bir rakam üzerinde anlaşılamadığını kendisi de ifade eden Erdoğan, “Biz gerekçeleri saygıyla karşılıyoruz. Elbette herkesin kendi öncelikleri doğrultusunda bir tutum ortaya koyacaktır. Bize düşen görev, ülkemiz ve milletimiz için en doğru en hakkaniyetli sonucun ortaya çıkmasını sağlamaktır. Ne emekçilerimizin hakkının yenmesine ne de iş verenlerin altından kalkamayacak bir duruma rıza gösteririz. Taraflar arasında makul bir uzlaşma sağlanabilmesi için samimi gayret sarfettik. Gönlümüz çalışan temsilcilerimizin de bugün aramızda olmasını istedik. Geçmiş yıllarda da taraflar uzlaşıya varamadığı halde hükümetçe uzlaşıya varılan çok sayıda asgari ücret olmuştur. Türkiye’de yatırım, istihdam, üretim, ihracat ve cari fazla yoluyla büyüme gayretlerimizin en somut sonuçlarını çalışma hayatımızda aldığımız bir gerçektir” dedi.
Birleşik Metal-İş Sendikası (BİSAM) tarafından yapılan hesaplamaya göre dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarı Kasım 2022 için 8 bin 657 TL düzeyinde. Açlık sınırı üzerinden hanehalkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplama sonuçlarına göre ise yoksulluk sınırı 25 bin 422 lira.
Kiralar genel olarak asgari ücretin üzerinde
BİSAM’ın hesaplamalarına göre dört kişilik bir ailenin sadece beslenme harcamasının tutarı 8 bin 657 lira. Ancak İstanbul, İzmir ve Ankara başta olmak üzere birçok şehirde 1+1 dairelerin kiralarını karşılamak bile asgari ücretle mümkün değilken Türkiye’de asgari ücretli dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmek gibi bir seçeneği bulunmuyor.
Öte yandan Türkiye’de fakirliğin hesabının yapıldığı simit Temmuz’da 5 TL’ye yükselirken, bir bardak çay ortalama 10 lira civarında.
Taliban’ın Afganistan’da kadınların üniversite eğitimini yasaklamasının ardından kadınlar kararı protesto etti. Kadınların Kabil’deki protestosu, Taliban’ın protestocuları gözaltına alması ve ülkenin üzerinde hakim olan karanlık baskılar göz önüne alındığında oldukça tehlikeli bir eylem. Ancak yine de küçük çaplı eylemler gerçekleştirildi. Taliban ise eylemleri kısa sürede engelledi.
Sert İslamcı bir militan grup olarak başlayan Taliban, kadınların çalışamadığı veya okuyamadığı 1996-2001 yılları arasındaki önceki yönetiminin dehşetinden sonra, Ağustos 2021’de yeniden iktidara geldiklerinde kadın haklarına saygı gösterme sözü vermişti.
Ancak önce liselerden daha sonra da üniversitelerden kadınları uzaklaştıracak kararlara imza attılar. Ülkede eğitimden dışlanan kız öğrenciler için eğitici programlar düzenleyen Radyo Azadi’nin de ülkede yayın yapması yasaklanmıştı. Kadınlar gazetecilik, ekonomi ve mühendislik gibi bölümlerden de men edilmişti.
Öte yandan üç ay önce ülkede üniversite giriş sınavı yapılmıştı. Sınarlara çalışmak bile ülkedeki kadınlar için bir riskti. Her zaman ülkede tehlike hakimdi. Bombardıman uçakları kimi zaman sınav esnasında okulları hedef almış, öğrenciler hayatını kaybetmişti.
Öğrenciler bu kararı “Okuyup geleceğimi değiştirebileceğime veya hayatıma ışık getirebileceğime inandım ama onu yok ettiler” şeklinde eleştirmişti.
BBC’nin aktardığına göre; söz konusu karar ülkedeki muhafazakar ve daha ılımlı gruplar arasında tartışmalara neden oldu.
Üniversite yasağı şimdi, aşırı tutucu dini lider Hibatullah Akhundzada’nın İslami öğretilerde modern eğitimin yanlış olduğuna ilişkin söylemleriyle tartışmalarda kazanan taraf olduğunu gösteriyor.
Üniversite yasağının ardından, bazı Afgan kadın aktivistler, kep ve cüppeleriyle kendi üniversite mezuniyet günlerine dair hikayeler anlattı.
Mart 2022’de Taliban, kızlar için bazı liseleri yeniden açma sözü vermiş, ancak geri dönecekleri gün iptal etmişti.
Kasım 2022’de başkentte kadınların parklara, spor salonlarına ve hamamlara girmesi de yasaklanmıştı.
BM’nin Afganistan Özel Raportörü, bunun “eşit eğitim hakkını daha da ihlal eden ve kadınların Afgan toplumundan silinmesini derinleştiren yeni bir düşük seviye” olduğunu söyledi.
Her çocuğun hayal kurmasına, düşüncelerini çekinmeden açığa çıkarmasına, duygularını yansıtmasına ve keşfetmesine yönelik ortaya çıkan Gezgin Kuklabazlar projesinin bir atölyesine çocuklar gibi dahil olduk. Projenin hedeflediği 9 ve 16 yaş aralığındaki çocukların yarattığı kuklaların oluşturulduğu atölyede, projenin yürütücüsü Filiz Sünnetçioğlu’yla “Bırakın çocuklar oyun oynasın” talebi çerçevesinde çocukların atıklardan dönüştürdüğü kuklaları konuştuk. Kukla yapım süreçlerini bir köşeden izlediğimiz Doğa, Meryem, Ada, Selay ve Esra ise heyecanla deneyimlerini aktardı.
Gezgin Kuklabazlar Atölyesi’nde çocukların yarattığı uçan kuklalardan kendini rahat hissettiği ortamlarda dans eden Aliş’e, türü tehlike altında olan Pandiş’ten, çöp toplayan At’a kadar birçok kuklayla tanıştık.
Projenin üstlenicisi olan Filiz Sünnetçioğlu, çocuklara her aşamada sorular yönelterek kendilerini ifade etmeye yönlendirirken geri dönüşümün önemini de kuklalar üzerinden çocuklara anlatıyordu. Peki bu proje nasıl ortaya çıktı?
Gezgin Kuklabaz, küresel iklim değişikliğinden kaynaklanan sonuçların Türkiye’de yaşam alanlarındaki olumsuz etkilerini paylaşma, önemsetme ve sanatı aracı kılarak çocukların çevre bilincini içselleştirmeleri, bireysel olarak bu soruna nasıl katkı sunabilecekleri, deneyimleyebilecekleri fikri üzerinden ortaya çıkmış bir proje.
Sünnetçioğlu’nun yürüttüğü proje kapsamında çocuklar ilk hafta tanışmalarının ardından Uçan Kukla atölyesinde Uçan Kukla ile tanışıyorlar. Akabinde ‘Yerimde Duramıyorum’ Atölyesi’nde atık kartonlardan insan karakterleri yapılıyor. Bu noktada kartonlar yüz ifadeleri, vücut şekilleri, eklemleri ve tarzları ile bir karakter kazanıyor ve kişilikleri yavaş yavaş oturmaya başlıyor.
Fotoğraf: Gürcan Öztürk
Ve sahne… Üçüncü ve dördüncü haftalarda ise sahne tasarımına dair bilgiler paylaşılarak kukla sahneleri tasarlanıyor. Çocukların tasarladıkları kukla ve sahnelerle oyunların izleyici ile buluşması için karakter oluşturma, hikaye kurma, canlandırma ve seslendirme çalışmaları yapılıyor. En sonunda ise artık gösterime geçiliyor.
‘Bırakalım çocuklar oyun oynasın’
Çocukların ailelerine sergi ve oyun temsilleri organizasyonları yapılıyor.
Gezgin Kuklabazlar, bireyselleştirilmiş, benmerkezci, şiddet içerikli ve video oyunları üzerine kurgulanan günümüz oyunlardan uzak bir noktada yer alıyor:
“Oyun tüm çocukların vazgeçilmezidir. Çocuğun oyun oynarken kullandığı her türlü materyal oyuncaktır. Gezgin Kuklabazlar Projesi ile çocuklar geri dönüştürülebilir çevresel atıklarla kukla yapmayı öğrenirler. Ellerinde ki atık malzeme ile kendisini ortaya koyarak hayal gücünü ortaya çıkartır, üç boyut algısını, şekil verme yönünü geliştirir ve oyun kurarlar. Hayal ettiği bir şeyi somuta bir nesneye kuklaya dönüştürürler. Tüketmek ve hazır almak yerine çevresindeki malzemeleri dönüştürerek kendine ait bir oyun aracı üretirler.”
Son olarak Gezgin Kuklabazlar bir talepte bulunuyor. Talep oldukça eski, evrensel ve herkesin sahip olması umulan bir deneyime işaret ediyor:
“Sadece farklı yerlerde atölye çalışmaları yaparak yani ortamı düzenlemek, uyarlamak, tasarlamak için bir birliktelik oluşturarak bir araya gelmeye ihtiyacımız var. Gerisini çocuklar seve seve getirecektir. Çocukların seslerini duyurmaları için;
Bırakalım çocuklar oyun oynasın.
Çocuk ve sanat değişimlere ilham versin.”
Ukrayna devlet başkanı Volodymyr Zelenskiy, Rus işgalinin ardından yaptığı ilk yurtdışı ziyaretini Washington’a yaptı. ABD Başkanı Joe Biden, Zelenskiy’e ABD’nin, savaş ne kadar sürerse sürsün Ukrayna’nın yanında olacağını söyledi. Ayrıca “Asla yalnız kalmayacaksınız” sözü veren Biden, ABD’nin Ukrayna’ya iki milyar doların üzerinde bir yardım paketi sağlayacağını onayladı. Ancak yardım bununla sınırla kalmayacak; 45 milyar dolarlık bir yardım sözü daha verildi.
Zelenskiy, Washington’un yardımı için minnettar olduğunu dile getirdi ve Biden’a askeri madalya takdim etti. Dün (21 Aralık) gerçekleştirilen ortak basın toplantısında Biden, uluslararası koalisyonu bir arada tutma konusunda hiç endişe duymadığını söyledi.
Kaynak: Reuters
Biden: Putin’in savaşı durdurmaya niyeti yok
Bazı müttefiklerin, çatışmanın maliyetinin ve küresel gıda ve enerji tedariki üzerindeki etkilerinin baskısını hissedebileceğine dair endişeleri bulunurken, ABD başkanı Ukrayna’ya destek dayanışması konusunda “çok iyi” hissettiğini aktardı.
Biden, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin‘in “bu acımasız savaşı” durdurmaya niyeti olmadığını da belirtti.
Kaynak: Reuters
50 milyar dolarlık insani, mali ve güvenlik yardımı
Ukrayna’nın en önemli müttefiki olarak ABD şimdiden 50 milyar dolar insani, mali ve güvenlik yardımı taahhüt etti. Rakam diğer tüm ülkelerin taahhüdünün oldukça üzerinde.
Ocak ayında çoğunluğu sağlayarak Temsilciler Meclisi‘nin kontrolünü ele geçirecek olan Cumhuriyetçiler ise Ukrayna için “açık çek” yazmayacakları konusunda uyarıda bulunmuş durumda.
Ancak Zelenskiy, kongredeki değişikliklerden bağımsız olarak ülkesi için iki partinin de desteğini olacağına inandığını söyledi. Zelenskiy, Beyaz Saray’daki toplantının ardından ortak oturumda yaptığı konuşma sonrası ayakta alkışlandı.
Kaynak: Reuters
Zelenskiy: Daha fazla askeri mühimmata ihtiyaç var
Gelecek yılın savaşta bir dönüm noktası olacağını belirten Zelenskiy, ülkesinin her şeye rağmen ayakta olduğunu ifade etti.
Ülkesinin asla teslim olmayacağı sözünü veren Zelenskiy, Rus ordusunun çekilmesini sağlamaları için Ukrayna’da daha fazla askeri mühimmata ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi.
Desteğin kapsamında neler var?
ABD tarafından onaylanan iki milyar doları aşkın destek paketi, Ukrayna’nın şehirlerini Rusya’nın kritik tesislere fırlattığı füzeler ve insansız hava araçlarından korumasına yardımcı olması beklenen yeni bir Patriot füze sistemini de içeriyor. Washington, Ukrayna askeri birliklerini Patriot sisteminin kullanımı konusunda farklı bir ülkede eğitme sözü de verdi.
Ukrayna lideri, “Patriotlar kurulduktan sonra ne olacak? Bundan sonra, Başkan Biden’a daha fazla Patriot almak istediğimize dair başka bir mesaj göndereceğiz” dedi.
Bugüne kadar yüz binlerce asker öldü/yaralandı
Rusya Dışişleri Bakanlığı ise gelişmiş füze sisteminin teslim edilmesinin provokatif bir adım olarak değerlendirileceğini söyledi.
Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana, ABD ordusu en az 100 bin Rus ve 100 bin Ukrayna askerinin öldürüldüğünü veya yaralandığını ve yaklaşık 40 bin sivilin hayatını kaybettiğini tahmin ediyor.
Birleşmiş Milletler, Rusya da dahil olmak üzere Avrupa genelinde Ukrayna’dan gelen 7,8 milyon kişiyi mülteci olarak kabul etti. Ancak rakam, evlerini terk etmeye zorlanan ancak Ukrayna’da kalanları içermiyor.
Kate Yodar‘ın Grist‘te kaleme aldığı değerlendirme Yeşil Gazete tarafından Türkçeleştirilmiş ve özetlenerek editlenmiştir.
Halk, geçmişte yapılmış -ve sonuç almış- olmadığı sürece, bu tür “yıkıcı protestoları” nadiren onaylıyor, ancak sonrasındaki gelişmeler bu anlık tepkileri doğrulamıyor. 20. yüzyılın başlarında Birleşik Krallık ve ABD’de kadınların seçme ve seçilme hakkını savunan ve eşit haklar için mücadele eden “Sufrajet” hareketi eylemleri sırasında kamusal varlıklara kalıcı hasar vermiş, ancak sonrasında kahraman olarak anılmıştı. Kitlesel barışçıl yürüyüşler de yapıldıkları dönemde “zararlı” bulunmuştu. Gallup anketine göre, Martin Luther King Jr., 1963 Mart’ında Washington‘da ikonik “Bir Hayalim Var” konuşmasını yaptıktan sonra , Amerikalıların dörtte üçü kitlesel gösterilerin amaca zarar verdiğini düşündüklerini söyledi. Ancak ertesi yıl, Başkan Lyndon B. JohnsonMedeni Haklar Yasası’nı imzaladı.
Yine de bu örnekler, ünlü tablolara çorba fırlatmanın sera gazı emisyonlarını azaltacağı anlamına gelmez, ancak halkın toplumsal hareketleri neyin başarılı kıldığını tahmin etme konusunda güçlü bir toplumsal hafızaya sahip olmadığını gösterir. Uzmanlar, “yıkıcı gösterilerin” dikkati bir amaç için toplamada ve daha ılımlı protestolarla kıyaslandığında daha kabul edilebilir göstermede önemli bir rol oynadığını söylüyor.
Birleşik Krallık‘taki Bristol Üniversitesi‘nde iklim aktivizmi ve sivil itaatsizlik üzerine araştırma yapan Oscar Berglund, “Şiddet içeren veya içermeyen çatışmacı protestolar, tüm başarılı toplumsal hareketlerin bir parçasıdır” diyor.
Yönetimlerin tepkisi: Gözaltı, tutuklamalar, para cezası
İklim protestoları genellikle barışçıl olsa da, “ateşli eylemler”, koşullara bağlı olarak işlerin şiddete dönüşme riskini artırabiliyor. Maryland Üniversitesi‘nden sosyolog Dana Fisher, “Çatışmacı aktivizm ile şiddet arasındaki çizgi özellikle son 20 yıldır çok, çok belirsiz bir hale geldi. Özellikle de protestoculara zarar verme yetkisine sahip olan ya da olmayan kolluk kuvvetleriniz olduğunda” diye konuşuyor. Özellikle ABD’deki eyalet yöneticileri ise son zamanlarda fosil altyapısını bloke etmek isteyen aktivistelere karşı sert kanunlar çıkararak bu eğilimi tersine çevirmeye çalışıyor. Birleşik Krallık’ta da gözaltı, tutuklama ve para cezalarında artış var.
Buna rağmen, şiddet içermeyen iklim gösterileri için artan bir iştah da görülüyor. Yale İklim Değişikliği İletişim Programı‘nın ABD’de geçen eylül ayında yaptığı bir ankete göre, 40 yaşın altındaki Amerikalıların beşte biri, bir arkadaşlarının kendilerinden istemesi halinde iklim değişikliğiyle ilgili eylemi desteklemek için oturma eylemleri, ablukalar veya izinsiz girişler gibi sivil itaatsizlik eylemlerine katılabileceklerini söylüyor. Fisher, AmeriCorps çalışanları ve iklim organizatörleriyle yaptığı ankette de sivil itaatsizliğe katılımın artmakta olduğunu söylüyor.
Şiddet içermeyen iklim aktivizmini destekleyen İklim Acil Durum Fonu’nun yönetici direktörü Margaret Klein Salamon bu durumu şöyle yorumluyor: “Burada hızla büyük bir “yıkıcı hareket”in ortaya çıkma potansiyeli var. Çatışmacı eylemler ABD’de Birleşik Krallık kadar hız kazanmasa da burada da bir dalganın başlıyor olabileceğine dair işaretler var.”
Başa çıkması zor gerçekler, insanları irrite eder mi?
Bu yılın nisan ayında iklim bilimciler , bankanın fosil yakıt projelerini finanse etmesini protesto etmek için kendilerini Los Angeles‘taki bir JPMorgan Chase binasına zincirlemişti. Yaz aylarında, New York, Körfez Bölgesi ve Chicago‘daki SUV ve kamyonet sürücüleri, araçlarını lastikleri inmiş ve ön camlarında “Benzin içiciniz öldürür” yazılarıyla karşılaştı. Bu, şehirlerde büyük kişisel araçlara sahip olmayı “imkansız hale getirmeyi” amaçlayan uluslararası bir grup olan Tire Extinguishers’ın eylemiydi. Geçen ay da protestocular , özel jetlerin gezegende aldığı zararı vurgulamak için New Jersey, Kuzey Karolina, Kaliforniya ve Washington eyaletlerindeki özel havaalanlarında eylem gerçekleştirdi.
“Yıkıcı protestoların”, doğası gereği rahatsız edici olduğunu söyleyen klinik aktivist ve klinik psikolog Salamon, “halkın iklim krizi konusunda “kitlesel bir yanılgı” içinde yaşadığını ve uyurgezer bir şekilde felakete doğru gittiğini söylüyor: “Aktivistlerin rolü herkesi uyandırmaktır. Eğer bu açıdan düşünürseniz, bu aktivistlerin neden popüler olmadığı tüm dünyada anlaşılır hale geliyor. Onlar, insanları iklim hakkında düşündürüyorlar ve gerçekten acı verici duygular hissettiriyorlar, çünkü bu başa çıkması çok zor bir gerçek.”
Çatışma taktikleri eleştiri, öfke ve hatta ölüm tehditleri getirebiliyor. Ancak birçok aktivist, daha geleneksel protesto yöntemlerinin sonuç getirmeyeceğini düşünüyor. “Aktivistin ikilemi” adı verilen bir olgu sorunu ortaya koyuyor: Protestocular genellikle kolayca görmezden gelinen ılımlı eylemler ile halkı yabancılaştırabilecek daha aşırı eylemler arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.
“Eğlenceli değil: İnsanların hayatlarını bozmaktan nefret ediyorum ve işlerin bu noktaya gelmesi üzücü. Ama bu noktaya geldi” diyor adını vermeyen bir Tire Extinguisher aktivisti Vice‘a: “Başka hiçbir şeyin işe yaramayacağını hissediyoruz artı. Mektuplara, yürüyüşlere ya da yeni seçimleri beklemeye vaktimiz yok. 30 yıldır bu stratejilere sahibiz ve işe yaramıyorlar. Bir şeyleri sallamanın zamanı geldi.”
Van Gogh’un resmine çorba fırlatanlardan biri olan Phoebe Plummer ise eylemin ” biraz saçma ” olduğunu kabul etse de protestonun saçmalığının iklim eylemiyle ilgili sohbeti ilerleten şey olduğunu savunuyor. “Ayçiçekleri” olayından önceki aylarda, Just Stop Oil daha mantıklı bir hedefe; petrol terminallerine yönelmişti. Nisan ayında o kadar çok petrol altyapısını engellediler ki güney İngiltere’deki her üç benzin istasyonundan birini kapanmaya zorladılar, ancak çok az uluslararası ilgi gördüler.
“Yıkıcı protestolar”, başka türlü tartışılamayacak konular için alan açarak gündemin belirlenmesinde de rol oynuyor. Geçen eylül ayında Birleşik Krallık’ta yolları kapatmaya başlayan ve hükümetin tüm evleri daha enerji verimli hale getirecek şekilde yenilemesini talep eden bir grup olan Insulate Britain popüler olmayan ve tanınmayan bir grup olarak ankete katılanların yüzde 16’sı tarafından “olumlu” değerlendiriliyordu.
Ancak protestoların başlamasından bir ay sonra, Birleşik Krallık’ta gazetelerin “yalıtım”dan bahsetme sayısı ikiye katlandı (grubun adının bir parçası olan “Yalıtmak”a yapılan atıflar hariç). Bu yılın haziran ayına gelindiğinde, eski Başbakan Boris Johnson‘ın kış gelmeden binlerce evi yalıtmak için planlar hazırlamasıyla, konu politika gündemine yükseldi . O sırada bir yetkili, politikanın “İngiltere’yi izole edin” olarak adlandırılabileceğini söyledi.
Protestodan politika değişikliğine düz bir çizgi çekmek zor, ancak uzmanlar bu tür eylemlerin birçok insanın düşündüğünden daha yararlı olabileceğini söylüyor. Berglund, Insulate Britain’a atıfta bulunarak, “Popüler olmaması, etkisiz olduğu anlamına gelmez. Nihayetinde, insanlar protestocuların yaptıklarından hoşlanmasalar bile, bu onları otomatik olarak protestocuların uğrunda savaştığı yola karşı çevirmez.” diye konuşuyor.
Hedef kitle iklim inkarcıları değil
Bu tür protestolar geniş hareketler inşa etmek için çok uygun olmasa ve muhtemelen iklim politikalarına karşı çıkan Amerikalı azınlığın fikrini değiştirmese de Fisher, “Bu aktivistler ve bu tür aktivizmi örgütleyen gruplar, bu insanlarla konuşmadıklarının kesinlikle farkındalar” diyor: “Bunun yerine, zaten iklim eylemine sempatik bakan insanları harekete geçirmeye çalışıyorlar. Bu tür eylemler, insanları başka türlü düşünemeyecekleri bir konuda tavır almaya zorlama etkisine sahip”.
Elde edilen bazı sonuçlara göre de strateji zaten çalışıyor olabilir. Fisher, “çorba eyleminin” eylemin uzun vadede nasıl bir etkiye sahip olacağı belli olmasa da, aktivistlerin etkililiği ölçmek için kullandıkları medyada görünürlük gibi kısa vadeli hedeflerin çoğuna göre “daha üst düzeyde” etkili” olduğunu söyledi. Just Stop Oil’in organizatörlerine göre de dikkat çekici protestolar yeni aktivistlerin kendilerine katılmasını sağladı.
Fisher, yakın geçmişte iklim organizatörleri tarafından sivil itaatsizliğin “kötü bir araç” olarak görüldüğünü hatırlatarak, “Ancak genç nesil iklim aktivistlerinin artık bunu kesinlikle araçlarından biri olarak aktivizm seçeneklerine dahil ettiklerine şüphe yok” diyor.
Zehirli ve istilacı bir tür olan balon balığının zehri siyanürden 200 kat etkili. Türkiye’de de birçok zehirlenme vakası yaşandı. Tarım ve Orman Bakanlığı bunun önüne geçmek için balon balığının kuyruğunu satın alıyor. Fakat balığın kuyruk dışındaki kısmına ne olduğu meçhul. Limanda mı, balık tutulan yerde mi bırakılıyor yoksa denize geri mi atılıyor? Keza 31 Mayıs tarihinde sahile vuran balon balıklarını yiyen 11 kedi öldü.
Çok sayıda uzman ve çevre örgütü temsilcisinin katılımıyla hafta sonu gerçekleştirilen, Adana Büyükşehir Belediyesi ve Doğu Akdeniz Çevre Platformu’nca düzenlenen Çukurova Çevre Çalıştayı’na da katılan ve balon balığı üzerine çalışmaları olan Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Ali Rıza Köşker ile sorunun detaylarını konuştuk.
Birçok çeşidi olan balon balığının Japonya’da zehirsiz türü tüketiliyor. Hatta Türkiye’de “Japonlar yiyor” diye tüketiliyordu ve 2006,2007 ve. 2008 yıllarında balık tezgâhlarında da satıldı. Ölüm vakaları yaşanınca satışı, tüketilmesi Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yasaklandı. Fakat buna rağmen tüketenler vardı.
Tarım ve Orman Bakanlığı hem tüketiminin önüne geçmek hem de balıkçıların zararlarını karşılamak amacıyla kuyruk toplama kampanyası başlattı. Büyük balık kuyruğu 12,5, küçük balık kuyruğu için beş TL’den ödeme yapılıyor.
Balon balıklarının bir kısmının istilacı ve zehirli özellik taşıdığını söyleyen Ali Rıza Köşker, okyanus kıyısında yaşayan ülkelerde zehirlenme vakalarının çok sık yaşandığını belirtti.
Türkiye’de 2006 ile 2008 yılları arasında balık tezgâhlarında satıldığını belirten Köşker, “Tarım Bakanlığı yerinde bir karar aldı ve yaşanan ölüm vakaları nedeniyle yasakladı. Buna rağmen tüketenler vardı. Antalya’da bir vatandaşımız kendi avladığı balon balığını tüketerek hayatını kaybetti. İskenderun’da uzun yol gemisinin ikinci kaptanı hayatını kaybetti. Van’da hayatını kaybeden var. Muhtemelen Mersin’den giden deniz balıkları arasına karıştı. Tabi bu ölümler basına yansıyanlar” diye konuştu.
Yapılan araştırmaya göre; balon balıklarının etinde, karaciğerinde, eşey organlarında zehir bulunuyor. Benekli balon balığında çok daha güçlü olan bu zehrin ölüm oranı daha yüksek.
Balon balığının tüketilmesinin önüne geçmek ve balıkçıların ticari zararlarına bir nebze katkı sunmak amacıyla, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın kuyruk başına büyük balon balıkları için 12,5 TL, küçükler için 5 TL ödeme yaptığını belirten Ali Rıza Köşker, şu ifadeleri kullanıyor:
“Balıkçılığın zararının karşılanması anlamında önemli ama burada şöyle bir sıkıntı var. Kuyruğu alındıktan sonra balığın kalan kısmı ne oluyor? Eğer limana atılıyorsa kedi, köpek, martıları zehirleme riski var. Bu şekilde sosyal medyadan bize gelen bilgiler de var. En son Silifke’de limandaki kediler zehirlendi. Denize atılıyorsa bu da ciddi sorun. Balon balıklarında yamyamlık var, istemeden beslenmesi sağlanmış oluyor. Ya da art niyetli bir insan, filetosunu çıkarıp başka bir balık gibi satabilir, ikram edebilir. Bundan kaynaklı yaşanacak zehirlenmenin sorumluluğu kimde olacak?”
Köşker, sorunun hem canlılar hem doğa açısından çözümü için Bakanlık ya da yetkili kurumların altyapısını sağlayarak, balığın sadece kuyruğunu değil, tamamını alması gerektiğini söyledi.
Ayrıca balon balığı konusunda sağlıkçıların da çok eksiği olduğuna dikkat çeken Köşker, tüm sahil kesiminde görev yapan, yapacak sağlıkçılara bu konuda eğitim verilmesi gerektiğini kaydetti.
Tedrodoksin (TTX) bilinen en güçlü deniz kökenli toksindir. Balon balığı-fugu toksini olarak bilinse de yapılan araştırmalar; denizyıldızları, ahtapotlar gibi farklı deniz canlılarında ve bazı kurbağa ve semender türlerinde de bulunduğunu göstermiştir.
Toksinin kökeni ve üretim mekanizması henüz tam olarak bilinmese de en kabul gören neden bakteriler tarafından üretildiği. TTX zehirlenmeleri ve bundan kaynaklı ölümler Japonya, Çin, Malezya, Singapur, Bangladeş, Tayland, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkelerde çok sık yaşanıyor.
TTX zehirlenmelerinde bir panzehir yok
TTX zehirlenmesi felç, solunum yetmezliği, bulantı, kas koordinasyon bozukluğudur. Vücuda alınan toksin miktarına bağlı olmakla birlikte, semptomlar genellikle 10-45 dakika içerisinde görülmeye başlar.
Hasta eğer 24 saat içerisinde solunum yetmezliğinden ölmezse herhangi bir kalıntı olmaksızın iyileşir. TTX zehirlenmelerinde bilinen bir panzehir ve tedavi prosedürü yoktur. Avrupa Birliği hızlı bir şekilde 2004 yılında Tetraodontidae familyasında yer alan tüm Balon Balıklarının avlanmasını, karaya çıkarılmasını, satışını ve tüketimini yasakladı. Özellikle Yunanistan ve İtalya gibi ülkelerde ilgili devlet kurumları tarafından yaygın bilgilendirme çalışmaları yapıldı.
SolarPower Europe endüstri grubunun raporuna göre, Avrupa‘da güneş enerjisi 2022’de neredeyse yüzde 50 oranında arttı.
Birlik bu yıl rekor kırarak, var olan kapasitesine 41,4 GW’lık bir güneş enerjisi gücü daha ekledi. Bu, 2021’de kurulan 28,2 GW’ye göre yüzde 47’lik bir artış anlamına geliyor ve 12,4 milyon eve eşdeğer enerji sağlamaya yetiyor.
Euronews‘in aktardığına göre, bir yılda, bloğun bu yenilenebilir kaynaktan elektrik üretme kapasitesi de yüzde 25 arttı.
SolarPower Europe CEO’su Walburga Hemetsberger, “Güneş enerjisi, enerji ve iklim krizlerinin ortasında bir cankurtaran halatı gibi. Başka hiçbir enerji kaynağı, güneş enerjisi kadar hızlı ve güvenilir bir şekilde büyümüyor” dedi.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ise AB’nin Rus doğal gazı tedariğindeki eksiklikleri telafi etmesi için 2023’te yaklaşık 60 GW güneş enerjisi kurması gerektiğini söylüyor .
Almanya lider
Hali hazırda yılda en az 1 GW güneş enerjisi ekleyen 10 AB ülkesi bulunuyor. Bu ülkeler arasında lider pozisyonda bulunan Almanya, geçen yıl AB içindeki tüm ülkelerden daha fazla güneş enerjisi santrali kurdu ve 2022’de neredeyse var olana 8 GW kapasite daha ekledi. 2000’lerin başından beri bir numaradaki yerini koruyan ülke, geçen yıl Rusya’ya doğal gaz bağımlılığının da etkisiyle aşırı yükselen enerji fiyatları karşısında uygun maliyetli bir çözüm olarak yenilenebilir enerji kaynaklarını artırmaya yönelmişti.
Almanya’yı 2022’de güneş enerjisi kurulumunda yüzde 55’lik bir artış gören İspanya (7,5 GW) yakından takip etti. İspanya’daki artış daha çok çatı üstü güneş panellerindeki büyüme ile gerçekleşti.
Güneş enerjisi artışı sıralamasında Polonya (4,9 GW), Hollanda (4,0 GW) ve Fransa (2,7 GW) ilk beş ülkenin geri kalanını oluşturuyor. Portekiz ise 2021’e kıyasla kurulan güneş enerjisi miktarında yüzde 251’lik inanılmaz bir artışla ilk kez ilk 10’a girerek Fransa’nın hemen ardından geldi.
İlk 10’da Danimarka, Yunanistan ve İsveç de yer alıyor.
AB’nin RePowerEU planı 2030 yılına kadar enerji arzının yüzde 45’ini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlamayı hedefliyor.