* Hatay’ın Defne ilçesinde, demokratik kitle örgütlüleri, depremin 150’inci gününde bölgedeki temel sorunların devam etmesi ve ihtiyaçların karşılanamamasına tepki göstererek yürüyüş düzenledi.
Halkevleri, Kaldıraç, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Harbiye Halkı’nın bir araya geldiği yürüyüşte, 150 gündür elektrik, su, sağlık, eğitim, ulaşım yok pankartları açılırken sloganlar da atıldı.
Fotoğraf: Serap Cömertoğlu İşcan
“Çadırların öfkesi sarayları yıkacak”, “Deprem değil rant öldürür”, “İnsanca bir yaşam istiyoruz”, “Hatay’ı yeniden kuracağız”, “Gezi tutsakları onurumuzdur” sloganları eşliğinde yürüyen grubu, etraftan geçen araçlar da korna çalarak destekledi.
‘Asbest değil temiz hava solumak istiyoruz’
Yürüyüşün ardından sorunlar ve talepler dile getirilerek tutuklu olan Hatay Milletvekili Can Atalay’ın bölgenin sorunlarına ilişkin açıklaması okundu. Harbiye halkı adına konuşan İlker Aşkar, temiz içilebilir suya ulaşmak, asbestsiz temiz hava solumak istediklerini ifade ederek şunları paylaştı:
“Elektrik, su, doğalgaz ve internet faturaları gönderiliyor. İnsanlarımız temiz içilebilir suya erişemiyor. Çocuklarımız eğitim hakkından yoksun. Bizleri burada kışın soğuğunda yazın sıcağında çadırlara mahkum ediyorlar. Kendi basınlarında hiçbir şey olmamış gibi her şey normale dönmüş gibi Hatay’ın normalleştiğini konutların yakında teslim edileceği söyleniyor. İnsanlar sıcağın altında temiz içilebilir su bulamıyor. Biz asbest değil temiz hava solumak istiyoruz. Harbiye’ye geldikleri zaman keyiflerine göre yıkım yapmalarına izin vermeyeceğiz.”
Toplumsal Özgürlük Partisi İl Temsilcisi Hasan Özgün ise yaşam alanlarına dökülen molozlar ve geçici istimlaklarla tarım alanlarının yok edildiğini dile getirdi.
‘Topyekûn saldırı altındayız’
Şehrin saldırı altında olduğunu söyleyen Özgün, sözlerine şöyle devam etti:
“Sevgili dostlar ve kardeşler, şehrimiz; topyekûn saldırı altındayız. Bize nefes aldırmamaya çalışıyorlar. Bir tarafta toz, duman, asbest yığınları diğer tarafta geçici istimlaklarla yok edilen tarım alanları bulunuyor. Bu şehir ve bu şehirde yaşayan halklarımız saldırı altındadır. Depremin ilk gününden beri çadır, su ve hatta ceset torbaları bile getirmeyenler Antakya’yı terk edelim diye ücretsiz otobüs, uçak, pansiyon, otel temin ettiler.
Molozların hepsi kasıtlı bir şekilde yaşam alanlarına dökülüyor. Yine bu molozlar planlı bir şekilde su havzalarına dökülüyor. İnsanların elinde sınırlı kalan tarım alanlarını da geçici istimlak adı altında ele geçirdiler. Tarım alanlarına dökülen kum, parke taşı, beton ve asfaltlarla artık o tarlaları bir daha tarım yapılamaz hale getiriyorlar.
Bir gecede alınan acele kamulaştırmalar ile köyler kamulaştırılıyor. İnsanların evlerini, tarlalarını ve milyonları bulan zeytinliklerini ellerinden alıyorlar. Bütün bunların arkasında mezhepçi, rantçı ve sermayeci politikalar var. İlk gün suyu getirmeyenlerle şimdi istimlak edenler ve bugün de size bu faturayı getirenler aynı amacı taşıyorlar. Diyorlar ki ‘Bu şehri terk edin. Ayak bağı olmayın.’ Çünkü bu şehri sermayenin çıkarları için rant temelinde yeniden yapılandıracaklar. Kerbela’dan bugüne kadar bu halk küllerinden yeniden doğup ayağa kalkmıştır. Bu coğrafyayla koparılmaz bağlarımız var. Bu toprakları asla terk etmeyeceğiz.”
‘150 gündür ‘Devlet nerede?’ diyoruz’
Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sedat Başkavak ise depremzedelere gönderilen faturalara tepki göstererek eleştirilerde bulundu.
“150 gündür ‘Devlet nerede?’ diyoruz ama 150 gündür de yaralarımızı dayanışarak biz birlikte sarıyoruz. Suyumuzu, ekmeğimizi, aşımızı paylaşarak enkazlardan çıktık. Şimdi bu iktidar bütün evlere fatura gönderiyor” diyen Başkavak, şunları kaydetti:
Enerjisa 2022 yılında 14 milyar kar ettiyse bunun 10 milyarı vergiden oluşuyor. O zaman bütün elektrik faturalarını Enerjisa ödesin. ‘Vergiyi ödeyeceksin ekmeğe ve istihdama ulaşacaksın’ diyorlar. Ama vergiyi şirketlere ‘vergi indirimi’ olarak dağıtıyorlar. Ödediğimiz vergiler şirketlerin patronlarının kasasına vergi indirimi, teşvik ve kredi olarak giriyor.”
Çocukların deprem travmasını daha büyük yaşadığını dile getiren Başkavak, çocukların hepsinin rehabilite edileceği ortamlar yaratılana kadar ve yeniden iş ortamları sağlanana kadar mücadele edeceklerini belirtti.
Milletvekili seçilmesine rağmen hala tutuklu olan Can Atalay’ın açıklaması ise Hatay TİP temsilcileri tarafından okundu.
‘Biz insan, su, toprak ve hava için adalet istiyoruz’
Hatay’da yaşanan sorunlara değinen Atalay’ın açıklaması ise şöyle:
“Mevcut yapı stoğunun ne kadar dirençsiz olduğu biliniyordu. Hep söylerler; 1999 Ağustos Depremi’ni milat alalım diye. 1999’dan bugüne tam 24 yıl geçti. Bunun 22 yılı bu iktidarla geçti. Önlem almak için fazla bir süreydi.
Tercihleri insanımızı sakınacak içinden sağ çıkabileceği elverişli ve nispeten ucuz kitlesel bir deprem seferberliği değil. İnşaat ekonomisini harlayacak sadece rantı yüksek yerlerde bina yıkıp yeniden yapmak oldu.
Daha dün İzmir depreminden sonra bizzat Recep Tayyip Erdoğan rakamlarla mevcut dönüşüm modelinin derde derman olmadığını bu modelle ancak 100 küsür yıl sonra dirençli bir yapı stoğuna erişebileceğimizi itiraf etti. Hatay il sınırları içerisinde sağlam hastane kalmadı. İskenderun Devlet Hastanesi’nin riskli olduğu 2012’de saptanmıştı. Devlet örgütlenmesini tahrip edenler insanları günlerce enkazda yakınlarını çıplak elle enkaz başında tek başına bırakanlar sorumludur.
Yazın sıcağın ortasında doğdukları büyüdükleri yaşadıkları yerleri terk etmeyen insanlara geçici barınma olanaklarını hala sağlayamayanlar sorumludur. Sadece en alttaki sorumluların değil sistematik şekilde insanın canını değil rantı önceleyen tüm sorumluların gerçek bir yargılamayla hak ettikleri adaletle yüzleşmeleri sadece kaybettiklerimize değil gelecek kuşaklara da sorumluluğumuzdur. Biz insan, su, toprak ve hava için adalet istiyoruz. Sadece adalet değil, bu yıkımın yaralarını saracak biricik şey dayanışmamızdır. Bu dayanışma aynı zamanda yeni bir yurttaşlık bilincinin de yolunu açtı.”
AKP’li Niğde Belediyesi’nin tarihi Niğde Kale mahallesinde gerçekleştirdiği kentsel dönüşüm projesine dayanak olan cumhurbaşkanı kararının iptaline ilişkin 12 davanın beşinde Danıştay Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasının bulunduğu acele kamulaştırma kararlarını iptal etti. Davalara ilişkin açıklamada bulunan Avukat İsmail HakkıAtal, “Bu kararlar aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Türkiye’yi nasıl bir yönetim krizine soktuğunun da açık bir göstergesi” dedi.
Niğde Kale mahallesinin yıkımının dayandırıldığı “acele kamulaştırmalara ilişkin Cumhurbaşkanı kararı iptal” davaları 26 Nisan 2023 günü Danıştay 6. Dairesi‘nde görülmüştü. Daha önce yürütmeyi durdurma kararının verildiği davaların duruşmasında Danıştay Savcılığı da cumhurbaşkanı kararının iptali yönünde mütalaa vermişti. Konuya ilişkin Niğde Kale ve Eskisaray mahallesi sakinleri adına açıklamada bulunan Avukat Atal şunları kaydetti:
“Yerli ve milli (?) AKP’li Niğde Belediyesi, dava açan 12 yurttaşın evleri dışında, 11’inci yüzyılda Selçuklular tarafından inşa edilmiş olan Niğde Kale‘sinin etrafında yapılanmış olan Kale mahallesinin tarihi dokusunu yok etti. AKP’li Niğde Belediyesi Anadolu Selçuklu ordusunun savaşlarda geçiş için kullandığı Kale’nin dış duvarları ile iç duvarları arasındaki tünelleri molozlarla doldurdu. Kontrolsüz yıkım işlemleriyle Niğde’nin simgesi tarihi Alaaddin Camii’sinin duvarlarının çatlamasına neden oldu. Niğde’nin son Bektaşi şeyhi Hacı Mehmet Mecdi Baba Türbesi‘ni de yıkarak, Eren’in kemiklerini bulunduğu yerden şehir mezarlığına taşıdı.”
‘Hukuka aykırı’
Danıştay 6. Dairesi beş dava dosyasında da parseller yönünden iptal ettiği acele kamulaştırma kararlarını şu gerekçeye dayandırdı:
“29 Ocak 2021 tarihinde tesis edilen dava konusu Cumhurbaşkanı kararının dayanağı onaylı proje ve kamu yararı kararı olmadığından, acele kamulaştırma işleminin dayanağı olarak sunulan imar planının ise dava konusu işlemin tesis edildiği tarihten sonra Kayseri Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 29 Temmuz 2021 tarihinde uygun bulunduğundan, kamulaştırma kararından önce alınması zorunlu olan kamu yararı kararının acele kamulaştırma işleminin tesis edildiği tarihten sonra alınması hukuka aykırı olduğundan…”
‘AKP, AKP’li avukatları İdare Mahkemesi hakimi olarak devşirdi’
“Eksik işlemlerle ve usulü tersine çeviren liyakatsiz bürokrat kadrolarla Devlet geleneğinin sallandığı Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi Türkiye’yi bir yönetim krizine sokmuştur” diyen Atal, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şekil keyfiliğin can düşmanı, hürriyetin ikiz kardeşidir. Dava konusunda görüldüğü üzere AKP’li belediyeler ve Cumhurbaşkanlığı bürokratları şekli-usuli süreçleri dahi uygulayamayacak kadar liyakatsizdir. AKP yargıyı ele geçirmiş ve 2016’dan sonra AKP’li avukatları İdare Mahkemesi hakimi olarak devşirmiştir. İdare Mahkemelerinden artık lehimize karar çıkmazken; AKP’nin ele geçiremediği yargıdaki son kale Danıştay’ın bazı daireleri, verdikleri bu kararlarla kamu vicdanında adaletin vücut bulmasını sağlayarak, devletin temeli olan adaletin çökmesini engellemektedirler.”
Belediyeye ve Koruma Kuruluna tazminat davası
Avukat Atal, Niğde Belediyesi’ne ve görevini yapmayan -görevini kötüye kullanan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna karşı da tarihi yok etmelerinden dolayı tazminat davası açacaklarını duyurdu.
Pakistan‘da en az 50 kişi iki haftadır devam eden muson yağmurlarının tetiklediği sel ve toprak kaymaları nedeniyle hayatını kaybetti.
Yetkililerin cuma günü (7 Temmuz) yaptığı açıklamaya göre, ölümlerin çoğu Pencap eyaletinin doğusunda elektrik çarpması ve bina çökmesi nedeniyle gerçekleşti.
Ölenler arasında, perşembe (6 Temmuz) akşamı muson yağmurlarının kesintiye uğradığı sırada kriket oynarken toprak kaymasına yakalanan sekiz çocuk da bulunuyor.
Olay, Pakistan’ın kuzeyindeki Shangla bölgesinde meydana geldi. Çocukların yaşlarının 12 ila 15 olduğu belirtildi.
Bölge acil durum birimi yetkilisi Sanaullah Khan, bir düzineden fazla çocuğun kum kayaya yakın bir kriket sahası kurduğunu ve kayanın çökmesiyle çocukların kumun altında kaldığını açıkladı.
Yerel kurtarma ekiplerinin kurtarma çalışmalarına Pakistan ordusu da destek verdi. Saatler süren çalışmaların ardından sekiz çocuğun cesedine ulaşıldı.
Bir çocuk ağır yaralanırken, diğer çocukların ise zarar görmediği bildirildi.
Meteoroloji departmanı önümüzdeki günlerde ülke çapında daha fazla şiddetli yağışlar görüleceği tahmininde bulundu ve Pencap’ın büyük nehirlerinin havzalarına ilişkin potansiyel sel uyarısında bulundu.
Departman, afet yönetimi kurumunu ani sellere karşı yüksek alarm durumuna geçirmeye sevk etti.
Dünyanın en büyük beşinci nüfusuna sahip olan Güney Asya ülkesi, küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 1’inden daha azından sorumlu.
Ancak, küresel ısınmanın neden olduğu aşırı hava koşullarına karşı en savunmasız ülkelerden biri.
Bilim insanları, iklim değişikliğinin Pakistan’da mevsimsel yağmurları daha ağır ve daha öngörülemez hale getirdiğini söylüyor.
Geçen sezon, anormal muson yağmurları ve buzul erimesi ülke tarihinde görülmemiş sellere neden olarakbin 700’den fazla insanın ölümüne neden oldu ve milyonlarca insanı yerinden etti.
Ayrıca nakit sıkıntısı çeken Pakistan’da 2022’de 30 milyar dolar değerinde hasara neden oldu.
20 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg, geçen ay İsveç‘in liman kenti Malmö‘de düzenlenen petrol karşıtı bir protesto sırasında polisin emirlerine uymayı reddetmekle suçlandı. Thunberg, temmuz ayının sonunda hakim karşısına çıkacak.
İsveç basınında yer alan habere göre, Thunberg’in ilk suçlaması olduğuna inanılan suçlama için, 20 yaşındaki iklim savunucusunun 19 Haziran’da şehrin petrol terminalinde Take Back the Future (Geleceği Geri Al) aktivist grubu tarafından düzenlenen altı günlük bir protesto gerekçe gösterildi.
Sydsvenskan gazetesi, 15 yaşında Stockholm‘de iklim krizine dikkati çekmek için okul grevine başlayan ve Fridays for Future gençlik iklim hareketi aracılığıyla uluslararası olarak tanınmaya başlayan aktivistin üç kişiyle birlikte gözaltına alındığını bildirdi.
Polisin gazeteye yaptığı açıklamaya göre, protesto sırasında 20 kişilik bir grup yolu kapatmış ve terminale giriş çıkışı engellemek için tankerlere tırmanmıştı. Ancak bu dört aktivist, diğerlerinden farklı olarak polisin alandan ayrılma emirlerine uymayı reddetti.
Fotoğraf: TT Haber Ajansı
‘Gösteri özgürlüğü başkasını rahatsız etme hakkını kapsamaz’
Savcılık tarafından yapılan açıklamada, “Savcılık, bu yıl 19 Haziran’da, kovuşturmaya göre Malmö’de trafiğin aksamasına neden olan bir iklim gösterisine katılan genç bir kadın hakkında suç duyurusunda bulundu” ifadelerine yer verildi.
Açıklama Thunberg’den ismen bahsetmese de, bir sözcü, bu kişinin Thunberg olduğunu doğruladı. Savcı Charlotte Ottosen, Sydsvenskan’a yaptığı açıklamada gösteri yapma özgürlüğünün başkalarını rahatsız etme hakkını kapsamadığını belirtti.
‘Genelde para cezasıyla sonuçlanır’
Ottosen, protestocuların polisin yoldan çekilme talimatlarına “itaat etmedikleri” için olay yerinden sürüklenerek uzaklaştırıldığını ve sürecin görüntülü kayda alındığını ifade etti.
Savcı Ottosen, benzer suçların “genellikle para cezasıyla sonuçlandığını” sözlerine ekledi.
Fotoğraf: TT Haber Ajansı
Thunberg: Seyirci kalmaktansa fosil yakıtlara karşı mücadeleyi seçiyoruz
Thunberg, protestoya katıldığı gün sosyal medya platformu Instagram’daki bir gönderisinde iklim krizinin “sayısız insan için şimdiden bir ölüm kalım meselesi” olduğunu yazmıştı. Thunberg, “Seyirci kalmaktan ziyade fosil yakıt altyapısını fiziksel olarak durdurmayı seçiyoruz” demişti.
Bir sözcü İsveç medyasına verdiği demeçte, 24 Temmuz’da bölge mahkemesinde kendisini savunmayı planladığı söylenen Thunberg’in bu süreçte konuya dair yorumda bulunamayacağını kaydetti.
Take Back the Future grubu, terminalin fosil yakıt yüklerinin, aktivistlerin yargılanmasından daha büyük bir sorun olduğunu söyledi. Sözcü Irma Kjellström, “Asıl suç, engellediğimiz kapıların ardında işleniyor” diye konuştu.
Suçlanan dört aktivistten biri olan Kjellström, “Bu tür faaliyetlerın karşısında durmaya devam edeceğiz” dedi. “Fosil yakıt endüstrisinin hayallerimizi elimizden almaya devam etmesini beklemeyecek ve buna katkıda bulunmayacağız.”
Thunberg, mart ayında Yerli halkların toprak haklarını ihlal eden rüzgar santrallerine karşı düzenlenen bir gösteri sırasında Norveç‘in Oslo kentinde ve ocak ayında Almanya‘da Lützerath kömür madenini genişletmek için bir köyün yıkılmasına karşı düzenlenen protestolar sırasında polis tarafından iki kez kısa süreliğine gözaltına alınmıştı.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, iklim değişikliğinin kontrolden çıktığını söyledi. Guterres, 3 Temmuz Pazartesi ve 4 Temmuz Salı günleri kırılan dünya sıcaklık rekorlarına atıfta bulunarak “Gerekli olan kilit önlemleri geciktirmekte ısrar edersek, sıcaklıktaki son iki rekorun da gösterdiği gibi, feci bir duruma doğru ilerlediğimizi düşünüyorum” dedi.
ABD Ulusal Çevre Tahmin Merkezleri (NCEP) tarafından derlenen verilere göre, Salı günü ortalama küresel hava sıcaklığı 17,18 santigrat derece oldu ve Pazartesi günü ulaşılan 17,01C rekorunu geçti.
Guardian‘ın aktardığına göre; Maine Üniversitesi’nin Climate Reanalyzer cihazının verilerine göre, Çarşamba günü sona eren yedi günlük sürede kaydedilen günlük ortalama sıcaklığın .04C olması nedeniyle 5 Temmuz’la sonlanan hafta, sıcaklıkların kaydının tutulduğu son 44 yılın en sıcak haftası olarak kayıtlara geçti.
Climate Reanalyzer, yüzey, hava balonu ve uydu gözlemlerinden elde edilen okumalara dayalı olarak günlük ortalama iki metrelik hava sıcaklığının bir zaman serisini sağlamak için NCEP iklim tahmin sisteminden alınan verileri kullanıyor.
Fotoğraf: Kevin Coombs / Reuters
Ancak rakamları iklim verilerinde altın standart olarak kabul edilen ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA), Perşembe günü resmi olmayan bu rakamları doğrulayamadığını bildirdi. Kurum tarafından şu açıklama yapıldı:
“İklim değişikliği nedeniyle sıcak bir dönemde olduğumuzun farkındayız ve El Niño ve sıcak yaz koşulları ile birleştiğinde, dünyanın birçok yerinde rekor düzeyde sıcak yüzey sıcaklıklarının kaydedildiğini görüyoruz.”
NOAA, küresel sıcaklıkları ve kayıtları günlük değil, aylık ve yıllık olarak izliyor.
‘El Niño’yla birleştiğinde daha fazla rekor sıcaklıklara yol açacak’
Öte yandan bilim insanları, iklim değişikliğinin keşfedilmemiş bölgelere ulaştığını ve antropojenik (insan kaynaklı) küresel ısınmadan kaynaklanan artan ısının El Niño’yla birleştiğinde daha fazla rekor sıcaklıklara yol açacağı görüşünde hemfikir.
BM ise 4 Temmuz’da El Niño’nun geri döndüğünü doğruladı. Son büyük El Niño etkisi, bugüne kadar kaydedilmiş en sıcak yıl olan 2016’da yaşanmıştı.
En sıcak Haziran’ın ardından en sıcak Temmuz tahmini
Leipzig Üniversitesi’nde atmosferik radyasyon alanında araştırma görevlisi olan Dr Karsten Haustein ise bir haftasını geride bıraktığımız Temmuz ayı hakkında bir uyarıda bulunuyor:
“Muhtemelen Temmuz ayı şimdiye kadarki en sıcak ay olacak ve ‘şimdiye kadarki’ ifadesi yaklaşık 120 bin yıl önce yaşanan Eemian‘dan [buzullar arası dönem] bu yana…, anlamına geliyor.”
Dünyanın çeşitli yerlerinde sıcak dalgaları yaşanıyor ve AB’nin iklim izleme servisi dün (6 Temmuz) dünyanın geçen ay kaydedilen en sıcak Haziran ayını yaşadığını bildirmişti.
Antarktika‘da olağanüstü derecede ılıman bir kış yaşanıyor. Kıtanın bazı bölümleri ve yakındaki okyanus, 1979’dan 2000’e kadar kaydedilmiş ortalama sıcaklıktan 10-20C daha yüksekti.
Maryland Üniversitesi‘nde atmosfer, okyanus ve dünya sistemi bilimi profesörü ve Mumbai‘deki Hint Teknoloji Enstitüsü’nde misafir öğretim üyesi Raghu Murtugudde, “Bu hafta okyanusta ve özellikle Antarktika çevresinde sıcaklıklar olağandışıydı, çünkü Güney Okyanusu üzerindeki rüzgar cepheleri sıcak havayı daha güneye doğru itiyor” dedi.
Son 10 yıldır Kuzey Kutbu ve Antarktika‘yı düzenli olarak ziyaret eden bir kutup kaşifi ve eğitimcisi olan Chari Vijayaraghavan, küresel ısınmanın her iki kutupta da bariz olduğunu ve bölgenin vahşi yaşamını tehdit etmenin yanı sıra deniz seviyelerini yükselten buz erimesini tetiklediğini söyledi.
Vijayaraghavan, “Isınan iklimler, Antarktika’da yayılan ve bölgedeki penguenler ve diğer fauna için yıkıcı sonuçlara yol açacak kuş gribi gibi hastalık risklerinin artmasına yol açabilir” dedi.
İnsan kaynaklı küresel ısınmanın karşısında yer almak ve artan sıcaklıklara karşı önlem almak mümkün. Dünya kamuoyu fosil yakıt üretimini destekleyen hükümetlere ve finansal kuruluşlara karşı tepkisini ortaya koyarak acilen eyleme geçilmesi gerektiğini belirtiyor. Fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılması, kesintiye uğratılması veya tamamen sonlanması artan sıcaklıklara karşı dünya çapında önemli bir iklim hedefi olarak görülüyor.
Avrupa Birliği‘nin Copernicus İklim Değişikliği Servisi tarafından yayımlanan rapor, kömür, petrol ve doğalgaz gibi fosil yakıtların kullanımı başta olmak üzere insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliğinin bir sonucu olarak Dünya sisteminde meydana gelen geniş kapsamlı değişikliklere dikkati çekti.
Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmini Merkezi tarafından oluşturulan Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre, 1991-2020 ortalamasının 0,5°C üzerinde ölçülen Haziran 2023, 2019’da kaydedilen önceki haziran rekorunu kırdı. Raporda, Kuzey Atlantik deniz yüzey sıcaklıklarının “alışılmışın dışında” olduğu belirtildi.
Yüksek sıcaklıklar, geleneksel olarak yılın en sıcak ayı olan temmuzda da devam ediyor.
Yüzey hava sıcaklıkları anomalisi, Haziran 2023. Kaynak: Copernicus İklim Değişikliği Servisi
‘Alışılmadık bir durumla karşı karşıyayız’
Copernicus ECMWF ERA5 veri kümesindeki ön verilere göre, yerden 2 metre yükseklikteki hava sıcaklıklarının küresel ortalaması 3 Temmuz’da tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 16,88°C‘ye ulaşarak Ağustos 2016’da ölçülen 16,80°C‘lik önceki günlük rekoru kırdı.
Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) İklim Hizmetleri Direktörü Prof. Chris Hewitt, şunları söyledi:
“Hazirandaki ve temmuzun başındaki olağanüstü sıcaklık, hem karada hem de okyanuslarda ısıyı daha da artırması de daha aşırı sıcaklıklara ve denizel ısı dalgalarına yol açması beklenen El Niño‘nun gelişiminin başlangıcında meydana geldi. Alışılmadık bir durumla karşı karşıyayız ve El Niño geliştikçe daha fazla rekor kırılmasını bekleyebiliriz ve bu etkiler 2024’e kadar devam edecek. Bu, gezegen için endişe verici bir haber.”
Küresel deniz yüzeyi sıcaklıkları, yılın hem mayıs hem de haziran aylarında rekor seviyedeydi. Bunun bir bedeli var. Balıkçılık dağılımı ve genel olarak okyanus sirkülasyonunu etkilerken iklim üzerinde de zincirleme etkilerde bulunacak. Sadece yüzey sıcaklığı değil, okyanuslar bir bütün olarak ısınıyor ve enerjiyi orada yüzlerce yıl kalacak şekilde emiyor. Özellikle de Kuzey Atlantik’teki benzeri görülmemiş deniz yüzeyi sıcaklıkları nedeniyle alarm zilleri gümbür gümbür çalıyor.
Deniz yüzey sıcaklıkları anomalisi, Haziran 2023. Kaynak: Copernicus İklim Değişikliği Servisi
Denizel aşırı sıcak dalgaları, İrlanda, Birleşik Krallık çevresinde ve Baltık Denizi‘nde gözlemlendi.
Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin değerlendirmesine göre, Kuzey Atlantik‘teki ısı, atmosferdeki kısa vadeli bir anormal dolaşım ve okyanustaki daha uzun vadeli değişimlerin bir kombinasyonundan kaynaklanıyor. Yani Tropikal Pasifik‘te gelişen El Niño ile bağlantılı değil.
Copernicus İklim Değişikliği Servisi Direktörü Carlo Buontempo, “Kuzey Atlantik’teki bu olağanüstü koşullar, Dünya sisteminin ne kadar karmaşık olduğunu vurguluyor ve bize küresel iklimi neredeyse gerçek zamanlı olarak izlemenin önemini hatırlatıyor. İklim eğilimlerinin yanı sıra yerel ve küresel değişkenlikler arasındaki etkileşimler, riskleri daha iyi yönetmek ve etkili uyum politikaları tasarlamak için gereklidir” diye konuştu.
Günlük küresel ortalama sıcaklık karşılaştırmaları, genellikle yalnızca yeniden analizlerden elde edilebiliyor – bunlar, uydulardan vb. elde edilen gözlemleri bilgisayar modeli simülasyonlarıyla birleştiriyor.
Copernicus’a göre, kuzeybatı Avrupa‘da rekor haziran sıcaklıkları yaşandı. Kanada, ADB, Meksika, Asya ve doğu Avustralya‘nın bazı bölgeleri normalden çok daha sıcaktı.
Ancak batı Avustralya, batı ABD ve batı Rusya’da haziran, normalden daha soğuk geçti.
Antarktika deniz buzu, haziran ayı ortalamasının yüzde 17 altına düşerek uydu gözlemleri başladığından beri en düşük seviyeye ulaştı ve bir önceki haziran rekorunu önemli bir farkla geride bıraktı.
Tüm ay boyunca, günlük Antarktika deniz buzu miktarı, yılın bu zamanları için görülmemiş düşük değerlerde kaldı.
Arktik deniz buzu genişliği ise ortalamanın biraz altında olsa da son sekiz yılın haziran değerlerinin oldukça üzerindeydi.
Dünyanın bir kısmı normalden daha kurak, bir kısmı daha yağışlıydı
Haziran 2023, kuzey Amerika’nın büyük bölümünde ortalamadan daha kurak geçti. Bu durum, şiddetli orman yangınlarını tırmandırıcı ve sürdürücü bir etkide bulundu.
Copernicus İklim Değişikliği Servisi’ne göre Rusya, Afrika Boynuzu, Güney Afrika‘nın çoğunluğu, Güney Amerika ve Avustralya’nın bazı bölgelerinde de ortalamadan daha kurak koşullar kaydedildi.
Güney Avrupa’nın çoğu, batı İzlanda ve kuzeybatı Rusya ise ortalamanın üzerinde yağış aldı ve şiddetli yağışlar sele yol açtı.
Orta ve doğu Avrupa ile İskandinavya şeridinin yanı sıra Karadeniz‘in batı kıyısında da ortalamadan daha kuru koşullar kaydedildi.
Ekstratropikal bölgelerden ise kuzey Amerika’nın batısı, güneybatı Asya’nın bazı bölgeleri, Japonya, Güney Afrika, Brezilya, Şili, Yeni Zelanda ve Avustralya’nın geniş bir kısmı ortalamadan daha fazla yağış aldı.
Mawar tayfunu Japonya’yı ve Biparjoy kasırgası ise Pakistan’ı vurarak hasara yol açtı.
Grup Yorum’un İstanbul, Sultangazi’de gerçekleştireceği “Deprem Dayanışma Konseri” yasaklandı.
Bugün (7 Temmuz) gerçekleştirilecek konser, Sultangazi Kaymakamlığınca yasaklandı. Grup Yorum üyeleri ise karara tepki göstererek “Deprem Dayanışma Konseri’miz keyfi olarak yasaklandı. Korkaksınız!” dedi.
Yarın Yapacağımız Deprem Dayanışma Konserimiz Keyfi Olarak YASAKLANDI…
Vatandaşlara çağrıda bulunan Grup Yorum üyeleri, “Konser yasaklarına karşı 7 Temmuz Cuma günü saat 19.00’da bulunduğumuz her yerde; evimizde, sokakta, çalıştığımız yerde Grup Yorum şarkıları çalalım, söyleyelim! Grup Yorum halktır, susturulamaz!” ifadelerini kullandı.
Tüm halkımıza çağrımızdır: Konser yasaklarına karşı yarın 7 Temmuz Cuma günü saat 19.00'da bulunduğumuz her yerde; evimizde, sokakta, çalıştığımız yerde Grup Yorum şarkıları çalalım, söyleyelim! Grup Yorum Halktır Susturulamaz! pic.twitter.com/2r33nnkWUN
Türkiye’de son yıllarda muhalif isimlerin/grupların konserleri, festivaller, tiyatro oyunları ve filmlerin gösterimleri gibi kültür sanat etkinlikleri yasaklamalar nedeniyle engelleniyor:
Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) tarafından yapılan son değerlendirmelere göre; ülke genelinin parçalı, yer yer çok bulutlu, Marmara‘nın batısı, Akdeniz‘in iç kesimleri, İç Anadolu‘nun kuzeydoğusu, (Sinop hariç) Batı Karadeniz,Doğu Karadeniz, İstanbul‘un Anadolu Yakası ve İskenderun Körfezi ile Kocaeli, Sakarya ve Çorum çevrelerinin yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.
MGM’ye göre; genellikle mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının hafta sonunda azalarak kuzey ve iç bölgelerde mevsim normallerinin altına düşeceği tahmin ediliyor.
Rüzgarın ise genellikle kuzeyli, Akdeniz kıyıları ile yurdun doğu kesimlerinde güneyli yönlerden hafif, ara sıra orta kuvvette; Güney Ege‘de kuzeybatı, Doğu Akdeniz‘de güneybatı yönlerden yer yer kuvvetli esmesi bekleniyor.
Haftalık Hava Tahmini 🗓️(7 – 13 Temmuz 2023) Mevsim normalleri üzerinde seyreden hava sıcaklıklarının, hafta sonunda azalarak kuzey iç bölgelerde mevsim normalleri altına düşeceği tahmin ediliyor. pic.twitter.com/ZM8jYtsjKb
— Meteoroloji (MGM) (@meteoroloji_twi) July 6, 2023
Marmara‘da az bulutlu, zamanla parçalı ve yer yer çok bulutlu, öğleden sonra Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale çevreleri, bu gece saatlerinden itibaren Kocaeli ve Sakarya çevreleri ile İstanbul‘un Anadolu Yakası’nın yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.
Ege‘de günün parçalı ve az bulutlu geçeceği tahmin ediliyor. Rüzgârın, Güney Ege’de kuzeybatıdan yer yer kuvvetli (30-50 km/saat) esmesi bekleniyor.
Akdeniz‘de parçalı ve az bulutlu, iç kesimlerinin yer yer çok bulutlu, öğleden sonra ve akşam ilk saatlerde Akdeniz’in iç kesimleri ile İskenderun Körfezi çevrelerinin yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor. Rüzgârın, Doğu Akdeniz’de güneybatıdan yer yer kuvvetli (30-50 km/saat) esmesi bekleniyor.
İç Anadolu‘nun parçalı ve az bulutlu, doğusunun yer yer çok bulutlu, öğleden sonra ve akşam saatlerinde Yozgat, Kayseri ve Sivas çevrelerinin yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.
Batı Karadeniz‘in parçalı ve yer yer çok bulutlu, öğleden sonra Bolu, Karabük ve Kastamonu çevreleri, gece saatlerinden itibaren Düzce, Zonguldak ve Bartın çevrelerinin yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.
Orta ve Doğu Karadeniz‘de ise günün parçalı, doğusunun yer yer çok bulutlu, öğleden sonra ve akşam saatlerinde Doğu Karadeniz ile Çorum çevrelerinin yerel sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.
Doğu Anadolu için parçalı ve az bulutlu geçeceği yönünde tahminde bulunulurken Güneydoğu Anadolu‘da ise günün az bulutlu ve açık geçeceği tahmin ediliyor.
Bugün, 10 ay önce arşınladığımız Antakya sokaklarında kendi ayak izlerimizi takip edeceğiz. Onca yaşanandan sonra göreceklerimize hazır mıyız, bilemiyoruz. Kente girerken bir kabustan fırlamış gibi hala enkaz halinde dikilen binalardaki çerçeveleri çıkarılmış pencerelerin karanlık, körelmiş birer göz misali sizi takip ettiği sokaklar, güneşin altında daha az korkutucu mu olacak? İçimiz daha az mı yanacak?
Kurtuluş’un kurtuluşu mümkün mü?
İlk durak kentin ana damarı, Kurtuluş, yani Herod veya Kışla Caddesi. Bir zamanlar kentin en işlek ve en turistik yeri olan, başta Hristiyanların ve Müslümanların kutsal kabul ettiği Habib-i Neccar olmak üzere önemli ibadethaneleri barındıran, MÖ 300’de kurulduğu tarihten beri Antakya’nın nefes borusu olmuş ana arter, dünyanın gece aydınlatılan ilk caddesi unvanına sahipti. Yansa, yıkılsa da unvan hala onda aslında.
Cadde, yüzyıllar önce ilk tasarlandığında, her iki yanı Antakyalı yontucuların yaptığı heykellerle süslü, Tetrapil denen dört ayak üstüne oturtulmuş Apollon Heykeli’nin bulunduğu yerde son bulacak şekilde; güneybatıdan esen hakim rüzgarı şehir içine dağıtarak kentin nefes almasını sağlayan ana arter olarak planlanmış. Bir zamanlar her iki yanı kemerli saçaklarla güneşe ve yağmura karşı korunma altına alınan, sağlı sollu alışveriş dükkanları, şaraphaneler, aşevleri, müzikli eğlence yerleri, tiyatro sahneleri, hanlar ve günümüz otellerini andıran yeme içme, uyuma mekanlarının sıralandığı; sadece Antakyalıların değil başka çevre yerleşim yerlerinden insanların, özellikle Roma ve Bizanslı zenginlerin hep en gözde “turizm alanlarından” biri olmuş.
Depremden önce de, Osmanlı’nın son döneminde şehri işgal eden Fransızların belirgin mimari izlerinin halen yer yer görüldüğü 11 m. eninde, 1,3 km. uzunluğundaki caddede bulunan çoğu tarihi eser niteliğindeki iki katlı, avlulu çok sayıda mekanın caddenin genişletme çalışmalarında ne yazık ki yıkıldığını, yerlerini eklektik, yeni binalar aldığını görmüştük. Yoğun trafik, kalan tarihi binaların altındaki, dar sokaklardaki keyfe keder esnaf dükkanları, her binaya gelişigüzel çakılmış, yüzlerce bir diğerine benzemez tabelayla bir keşmekeş halindeki cadde için mahalli idare araçsızlaştırma çalışmalarına başlamıştı.
“Kurtuluş” adını işgalci Fransızlardan kurtulması şerefine alan cadde, artık sadece araçların geçtiği, iki yanı harabe, tozlu bir geçit halinde. Bahse konu avlulu, tarihi yapıların bir kısmının yerinde yeller esiyor, kalanları ise yollarını koruyan “ enkaz gardiyanlar” halinde, tamamen yıkılacakları günü sessizce bekliyor.
Toz, toprak içindeki yol, bir zamanların cıvıl cıvıl caddesinin hayaleti bile değil gibi geliyor bize; zaman zaman geçen araçların dışında her yer o kadar sessiz ki, aç bir kedinin miyavlayarak size doğru koşmasını metrelerce uzaktan duyabiliyorsunuz. (Depremzede hayvanlara ayrı bir bahis açacağız ama geleni boş çevirmediğimizi, yanımızda götürdüğümüz mama ve suları her köşe başına bıraktığımızı not edelim şimdilik.) Ancak bize hayalet gibi gelen hayatlarının peşinde, yine çıt çıkarmadan, belli bir hedefi yokmuş gibi ağır ağır yürüyen tek tük insanı, size ilgisizce diktikleri gözlerindeki derin kederi gördüğümüzde, mayıs güneşinde buz kesmek ne demekmiş, öğreniyoruz.
Yıkılmış mabetlerin peşinde…
Kentin en önemli dini mekanlarından kilise-camii de bin yıllık hikayesine acı bir mola vermiş. Rivayete göre kentte marangozluk yapan Habib-i Neccar, İsa’nın kadim Antakya’ya gönderdiği üç havarisi; Yuhanna, Pavlos ve Petrus’a iman edip birlikte misyonerlik yapmaları üzerine halk tarafından linç edilerek öldürülüyor ve üçü de tam buraya gömülüyor. Altı ay önceki ziyaretimizde üçüne ait olduğu söylenen mezarlar, ziyaretçilere açık sandukalarda sergileniyordu.
Hz. Ömer zamanında İslam ordusunun şehri fethetmesinin ardından dört Hristiyanın mezarlarının bulunduğu yapı, Anadolu’nun ilk camisine çevriliyor. Yapı taa 1200’lere, Memlüklülere kadar ele geçirenlerin inançlarına göre bir kilise bir cami oluyor, en son 1268’de son olarak camiye çevriliyor ve öyle kalıyor. Havarilerin burada yattığını düşünen Hristiyanların, Anadolu’daki ilk cami olması ve Habib-i Neccar’ın adının Kuran’da geçiyor olması nedeniyle Müslümanların kutsal kabul ettiği ibadethaneye görevli atanan Müslüman rehber; havariler ve Hristiyanlığı pas geçerek Habib-i Neccar’ı bir İslam kahramanı olarak anlatmıştı bize ve gelen tüm ziyaretçilere. İçerideki sandukalarla bir miktar çelişse de tarihi, ‘kazananın’ yazdığını bilerek dinlemiştik.
Şimdi ne kilise-cami var ziyaret edebileceğimiz, ne de rehber – umarım yaşıyordur-. Büyük hasar görmüş yapı, paravanlarla çevrilmiş, restorasyon için sırasını bekliyor.
Kentin binlerce yıllık tarihe sahip, önemli diğer ibadet yerleri; kiliseler, sinagoglar, havralar ve benzeri mabetler ise Habib-i Neccar kadar “şanslı” değil. Çoğu hasar almak bir yana yerle bir olmuş, kalıntılarını Habib-i Neccar gibi koruma altına alan ise yok.
Şamdanlar, ayin fotoğrafları gibi geride kalanları, enkazların içinden fark edebiliyoruz. Devletin yeniden inşa ve restorasyona başladığı sırada bu yapıları da ele alacağını veya cemaatlere onarım ve inşaat için izin vereceğini ummak istiyoruz. Takipçisi olacağız.
Uzun Çarşı’da kısa hayatlar
Antakyalıların her türlü ihtiyacını karşıladığı, sosyalleştiği, kente her gidenin mutlaka uğradığı Uzun Çarşı, çok uzağımızda değil. Kentin ünlü mezelerini yapıp satan sıra sıra dükkanların çok azı, ayaküstü atıştıracak bir şeyler satan mobil noktalar yavaş yavaş faaliyete başlamış ama onun yeri her şeye rağmen başka. Vardığımızda, eskisi gibi olmasa da Antakya’daki en canlı -küçük- kalabalığa karışıyoruz.
Tarihi 12’nci yüzyıla dayanan Uzun Çarşı depremden en çok etkilenen mekanlardan biri oldu. Çarşıdaki 2500 dükkandan 600’ü yok oldu, yıkılmayanların yüzde 90’ı hasar gördü. 3.5 km. uzunluğundaki çarşıda “normale dönüş” için çalışmalar başlamış, kenti ilk şok anında terk eden bazı esnaf da dönerek dükkanlarını enkazın ortasında yeniden işletmeye başlamış.
Elektrik ve su sorununu da halletmişler. Henüz kredi kartıyla ödeme yapmak için pos cihazları yok çoğunun, herhangi bir harcama için fiş istendiğinde, el yazısıyla ne kadar tuttuğunu yazıp imzalıyorlar, “Olur değil mi?” diye sorarak. Olmaz mı, olur tabii…
Özel harekatçıların Trabzonlusu makbul
Nereye gitsek bize eşlik eden toz, toprak, moloz, enkaz, aç hayvanlar ve travmalarını öteleyip ayakta kalmaya çalışan insanlardan başkaları da var “yol arkadaşlığı” yapan: Belirli noktalarda nöbet tutan silahlı askerler, hareket halindeki resmi ve sivil polislerin yanı sıra hemen hepsi yarım hilal şeklindeki bıyıklarıyla, özel harekat timleri. Her hareketimizin izlendiğini, fotoğraf çekerken, insanlarla konuşur veya hayvanları beslerken hiç yalnız olmadığımızı, üzerimizde hep gözlerin olduğunu hissediyoruz.
AFAD’ın çadırkentlerine verilmeyen izinler nedeniyle girmeye çalışmadıkça askerler kentte dolaşan yabancılarla çok ilgili değil. Aralarından meydanda nöbet tutan genç bir ere, neden silahlı olduğunu soruyoruz: “Emir var” diyor, “Neden” sorusu ona yasaklı, ama muhabbet sırasında, askerliğinin bitmesine az kaldığını ve bir an önce evine gitmek için can attığını söylüyor. Birkaç sivil polis, kimliğimizi ve burada ne yaptığımızı soruyor ama onlar için de pek tehdit oluşturuyor gibi değiliz.
Ancak özel tim mensupları farklı. Her sokakta burun buruna geldiğimiz, ikili ekipler halinde dolaşan bu kişilerle neredeyse köşe kapmaca oynar haldeyiz, çünkü sorgulamaları daha “ayrıntılı”. İkisiyle konuşma fırsatımız oluyor: Trabzon’dan gönderilmişler, diğer “ekip arkadaşları” da genellikle Trabzonluymuş. Tarumar olmuş kiliseleri fotoğraflarken, biri bize ‘asıl Habib-i Neccar’ı çekin” diyor. Gittiğimizi söyleyince rahatlıyor. Ekibin bir üyesi, daha uzağımızda, dikkatli gözlerle bizi izlerken, diğerinin yöntemi muhabbet açmak: “Çok yazık oldu, bunlar -gayri müslim mabetleri- hepimizin ortak varlığı” diyor, her yer onlar için vatan toprağıymış, ama neden özellikle Trabzonlu timlerin buraya gönderildiği sorumuzu geçiştiriyor. Camiler korumaya alınmasına rağmen kilise, havra yıkıntılarının öylece bırakılmasına yazıklanmamıza yanıtı ise net: Onlar da kendi yerlerini koruyup onarsın.
Kimsesizler, şehit olur mu?
Kentte ikinci günümüzde sondan bir önceki durağımız Kimsesizler Mezarlığı. Reyhanlı yolu üzerindeki Narlıca’da açılan mezarlığa önce depremde hayatını kaybetmiş ve kimliği belirlenememiş kişileri defnetmişler. Zaman içinde, parmak izi, DNA, kan ve doku örnekleri alınabilen bazı cenazelerin kimlikleri saptanmış ve adları başuçlarındaki tahtalara yazılmış. Ama hala “numaralı”, yani kimliği bilinmeyen cenazeler çoğunlukta. Bu kişilerin önemli bölümünün de göçmenlerden oluştuğu düşünülüyor.
Mezarların başına iliştirilen tahtalardaki atkılar, yazmalar, çocuk oyuncakları, fotoğraflar, notlar gibi pek çok kişisel eşya hala ilk günkü gibi duruyor. Nasıl bir kalp ağrısı, tarifi mümkün değil. Vızır vızır araçların geçtiği otoyolun hemen kenarında, bomboş bir arazide düzenlenen mezarlığın arka tarafındaki ağaçlar da yaşamla ölüm arasına sınır koymaktan aciz. Henüz bebeklerden çok yaşlılara kadar yüzlerce kişinin 30’ar santim arayla defnedildiği mezarlıkta, yeni kazılan onlarca mezar yerine de rastlıyoruz. Kent yönetimi, hala 4 bin civarında kişinin “kayıp” olduğunu açıkladı; onlar için mi hazırlık, yoksa bir kent mezarlığı mı yapmak istiyorlar, bunu söyleyecek kimse yok.
İlk açılan mezarlıktan yaklaşık 100 metre sonra, arada inşası devam eden cami alanının hemen yanında başka bir mezarlık alanı daha görüyoruz. Burası daha “formel”, daha düzenli. Hummalı bir çalışma var, çok sayıda işçi çalışıyor. Aracımızı durdurup yanlarına gidiyoruz. Çoğu mermerle kaplanmış, kalanları için mermer blokların hazır bulundurulduğu her mezarın başına yerleştirilmiş bayraklar, etrafa ve üzerlerine çiçekler ekiliyor. Bir yandan da yeni cami bitene kadar idareten kurulan ve acilen imamı atanan konteyner mescitten, hoparlörle dışarı verilen dualar yükseliyor. İşçilerin başında duran askeri görevliyle konuşuyoruz. Depremde hayatını kaybedenler için oluşturdukları bu yeni mezarlık “sahipli” cenazeler içinmiş. Kimliği tespit edilebilen kişilerden bazılarının aileleri, mezarlarını yaptırmış, “Ama boşuna para harcadılar” diyor askeri görevli. “Binlerce lira verdiler ancak devlet hepsini yıktırıp şimdi sil baştan, bir örnek mermer mezarlar yaptırıyor.”
Yeni mezarlık “kimsesizlerle” birleştirilecek ve adı da “Deprem Şehitleri Mezarlığı” olacakmış. Ne ölümleri önlenebilir binlerce kişinin, iş işten geçtikten sonra “şehit” ilan edilmesinin manasını ne de şehitliğin ondaki anlamı ve mahiyetini bir askerle konuşmak kolay değil. Emir-komuta zinciri de bize göre değil. Üst düzey görevli de yaptığı işten; “düzen ve güvenliği sağlamaktan” memnun görünüyor.
Sıkışmış kalbimiz, allak bullak olmuş zihnimizle “kimsesizlerin” sessizliğini, mermerli, bayraklı “şehitlere” emanet edip yola devam etmeli. Bekleyenler var…
Bir sistem nasıl çöker?
Antakya’daki uzun ikinci günümüzde son olarak TMMOB’dayız. Örgüte bağlı -neredeyse- bütün meslek odalarının Hatay temsilcilerini -biraz da şansla- bir arada buluyoruz.
Mimarlar Odası Başkanı Mustafa Özçelik, TMMOB İKK Sekreteri, Makine Mühendisleri Odası Başkanı Riyad Önal, Jeofizik Odası Başkanı Kemal Yeşiloğlu, Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Cem Hüzmeli, İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı İnal Büyükaşık bizi birliğin merkezinde karşılıyor.
Her birinin anlattıkları bir Türkiye klasiği olarak yine, hep, yeniden aynı sınava tabi tutulmak gibi. Bir türlü geçemediğimiz…
Özçelik’e önce; şehirde herkesin ağzındaki, “kent merkezini boşaltıp yeşil alana dönüştüreceklermiş” görüşlerinin aslını ve planları görüp görmediklerini soruyoruz:
“Herkeste var olan endişe ve paniği biz de gözlemliyoruz. Bunun sebebi her konuda olduğu gibi ülkenin yönetimine olan güvensizlik. Merkezin tamamen yeşil alana dönüştürülmesi mümkün değil. Kentin ortası dedikleri, şu sıralarda bakanlığın yürüttüğü planlamalarda öneri olarak ortaya çıkan yer. Sorun, kentte yaşayanlara yönelik hiç bilgilendirme yapılmamasından kaynaklanıyor. İstanbul’da bir kaç hafta önce bir bilgilendirme toplantısı yapılmıştı. Orada bize söylenen, nehir yatakları ve çevresiyle Asi’ye bağlanan derelerin çevresinde yeşil bantlar halinde hatlar oluşturmak istedikleriydi. Detaylarını henüz bilmiyoruz ama ifade edildiği şekliyle yanlış diyemeyiz.”
Planlamanın bir süreç olduğunu ancak henüz ortada net bir plan olmadığını söyleyen Özçelik, en önemli unsurun bölgede yaşayan halkın katılımının ve desteğinin sağlanması olduğunu vurguluyor. Bu da doğru, zamanında ve şeffaf bilgilendirmeyle mümkün.
Kentin “aslına uygun” olarak yeniden inşa edilmesi taleplerine karşı değerlendirmesi de şöyle:
“Hangi aslından bahsediyorsunuz? Bu kentin Antik Roma dönemi var, Osmanlı, Fransız, Cumhuriyet dönemleri ve son yıllarda hiç beğenmediğimiz, herkesin eleştirdiği hali var. İnsanlar da beğenilmeyen, sorun üzerine sorun yaratan ve bu afette de kayıpların daha çok olmasının sebeplerinden biri olan şehir kurgusunu mülkiyet kaygısıyla aynen talep edemez, etmemeli. Mülkiyet ve imar meselesi kutsal bir şeymiş gibi algılanıyor, ama kutsal olan ‘hak’tır. Yani sizin var olan hakkınız, kayba uğramadan korunmalı. Özellikle de böylesi büyük afetlerden sonra “aynı yerde, aynı biçimde imar hakkı istiyorum” talebi ise mantıklı değil.”
Depremin hemen ardından, büyük bir hızla enkaza dönen binaların yıkıldığına, ancak bu kez geldiğimizde çalışmaların gözle görünür şekilde yavaşladığına tanık olduğumuzu söyleyip bunun nedenini sorduğumuzda da Özçelik’in yanıtı, “Başından beri böyle olmalıydı” oluyor:
“Biz zaten iktidarı çok acele davranıyor diye eleştiriyorduk. Yapılması gereken apar topar hızlıca kaldırmak değildi, sorunların büyük bölümü bu aceleden kaynaklandı. Usulüne uygun olmayan yöntemlerle; sulama yapılmadan, gerektiği gibi branda çekilmeden alelacele enkaz kaldırmaya giriştiler ve bu da ciddi bir sağlık ve çevre sorunu ortaya çıkardı.”
Enkaz kaldırma işlemlerinin yavaşlamış olmasının sebebi ise bu sorunlar değil, daha çok itiraz süreçleriymiş. Yerle bir olan binalardan arta kalanlar kaldırılıp taşınmış; şu sıralarda da ağır hasarlı olanların yıkımına başlanmış ki, biz de kentin neredeyse yarısını oluşturan, ağır hasar almış ama ayakta kalmış binaların tek tek yıkılmaya girişildiğine tanık olduk. Ancak hepsi için bina sahiplerinin itiraz ve dava süreçleri devam ediyormuş, bu nedenle de ne kadar ağır hasarlı bina var, ne kadarı orta, ne kadarı hafif hasarlı henüz sayılar netleşmemiş.
Enkazların yarattığı devasa moloz yığınının kendisinin başlı başına bir çevre felaketi oluşturduğuna vurgu yapan Mimarlar Odası Başkanı, “Şimdi ağır hasarlı mevcut binaları önce sağlıklı şekilde yıkmanız, sonra taşımanız gerekir” diyor:
“İlk başta taşırken de usulüne göre taşınmadılar. Enkaz artıklarını nereye dökerseniz dökün, bu bir çevre sorunudur. Üstelik bunları hiç ölçüp biçmeden, aceleyle dökülebilecek en yanlış yerlere döktüler. Bu işleri bu kadar hızla çözmeye kalkarsanız, böylesi sorunlarla baş başa kalırız ve geleceğe sorun biriktirmiş oluruz. Sağlık açısından ortaya çıkan risklerin uzun süreli etkileri olacak. Kentlerimizi o derece betona boğduk ki, bunların yıkılmasının ardından ortaya çıkan enkazı kısa sürede taşıyıp ortadan kaldırmak mümkün olmayacak”
Mustafa Özçelik, enkaz kaldırma çalışmalarında sağlıklı yöntemlerin olduğunu, Türkiye’de de mevzuatta tanımlandığını belirterek, sorunun bu mevzuata uyma gereği duyulmamasında ve kamuoyunu “yatıştırmak” için aceleyle ve plansız iş yapılmasında olduğunu anlatıyor. Ve elbette asıl sorun, işin uzmanlarının görmezden gelinmesinde:
“Molozlar şuraya dökülebilir denebilmesi için devletin bütün kurumlarının verilerinin bizde olması gerekir. İlgili kurumlar, yer altı suyunun nereden geçtiği, zemin pozisyonları, tarımsal alanlar, maden alanları vs’nin nerede olduğuna dair bütün verilere sahip. Bunları bizimle paylaşsalardı, bir takım öneriler geliştirebilirdik. Ancak danışmadıkları gibi herhangi bir kriter de gözetmediler. Gözleri ne tarım arazisi gördü, ne zeytinlik, ne de kuş cenneti.”
Biz de en büyük zararın sulak alanlara, tarım bölgelerine ve zeytinliklere verildiğini, su havzalarının döküm alanı haline getirildiğini kenti gezdiğimiz süre boyunca, ne yazık ki sık sık göreceğiz. Bölgedeki çok sayıda -bir kısmı artık kullanılmayan- taş ocaklarının ve eski madenlerin neden döküm alanı olarak seçilmediği ise ortada duran kocaman bir soru işareti.
“Yerinde ayrıştırma” işlemi ise henüz pek çok yerde henüz başlamamış. Molozların olduğu gibi kamyonlara doldurulup bir yerlere dökülmesindense, yerinde ayrıştırıp dönüştürerek yeni yapılaşmada dolgu malzemesi olarak kullanılması planlanıyor şimdi. Fakat, şirketlere ihale edilen bu işlerin denetlendiğine dair bir emare de görülmüyor. Enkaz kaldırmada çalışan işçilerin de enkaz/moloz dağları çevresindekilerin ve kentte yaşayanların da “korunmadığına” şahit oluyoruz her enkazın başında.
Jeofizik Mühendisleri Odası Başkanı Kemal Yeşiloğlu’nun dikkat çektiği konu ise yanlış yerde yapılan plansız yerleşimler ve danışma anlayışının olmayışı:
“Deprem dalgası, kaya üzerine oturmuş sert zeminde hızlı, kum, kil, çakıl ve suyun oluşturduğu yumuşak, alüvyon zeminde çok yavaş geçer. Zemindeki su, deprem dalgasının uzun süre o bölgeyi sallamasına sebep olur, yanı yıkım daha büyük gerçekleşir. Tekrar alüvyon zeminde yapılaşma yaparsanız yazık olur. Daha önce görev aldığımız ilk koordinasyon kurulları, il genel meclislerinde söyledik. ‘Hatay’ın batısı sağlam’ dedik. Eskiler yerleşmek için hep Batıayaz, Hıdırbey bölgelerini seçmiş. Niye? Orası kayalık bölge. Evlerini buralara yapıp ovayı ekip biçmeye bırakmışlar. Bütün itirazlarımıza uyarılarımıza rağmen alüvyon alanı, rant için imara açtılar, şimdi de bunun sonuçlarını hep birlikte yaşıyoruz.”
Tıpkı devlet hastanelerinde olduğu gibi… Yeşiloğlu, bütün uyarılarına rağmen, Amik Ovası’nın ortasına, bölgenin en zayıf zemini üzerine yapılan hastanelerin çökmesinde bu inadın ve plansızlığın olduğunu anlatıyor.
Elektrik Mühendisleri Odası Cem Süzmeli ise iletişim sorununa dikkat çekiyor:
“Böylesi büyük felaketlerde can kurtarma kadar önemli olan haberleşme sisteminin sağlıklı kalmasıdır. Bölgede depremle birlikte haberleşme çöktü. İnterneti kesmeleri ayrı bir rezaletti ama sistem ve şebekeler de gitti. Ben eski Türk Telekom çalışanıyım, o dönemde santrallerimizi herhangi bir elektrik kesintisine karşı sekiz saat besleyecek şekilde dizayn ederdik. Şu anda bu maliyeti kısmak için iki-üç saate kadar düşürüldü. Ayrıca baz istasyonlarının binaların üzerine kurulması yüzünden; binalar yıkılınca, haberleşme de çöktü. Planlamalarda kurulum açısından “çeşitlilik” olmadığını, mobil baz istasyonlarının da yeterli kadar bulunmadığını görmüş olduk.”
Herkesin durumun farkında olduğunu ancak bunu düzeltmek için yapılan bir çalışmadan haberleri olmadığını söyleyen Süzmeli, devletin büyük afetler için planlar hazırladığını ancak bunların hepsinin depremle birlikte çöktüğünü; bir süre sonra her şeyin yeniden unutulup gideceğinden korktuklarını anlatıyor.:
“Planlama yaparken, rant veya bazı kişi ve grupların çıkarlarına göre değil, bilime, tekniğe ve insan haklarına dayanarak çalışmalı. Umarım bu felaketten bir ders çıkarılmıştır”
“Yapı denetimi” meselesi de depremin hemen ardından bir başka tartışma konusu olarak ortaya çıktı. 1940’lı yıllarda -henüz aktif fay hatları kesin olarak tespit edilmemişken’ çıkan “Zelzele yönetmeliği”, sonra deprem yönetmeliği adını alarak, 1947, 1953, 1961, 1975, 1997, 1998 ve 1999 Körfez depreminden sonra, yakın tarihte ise 2001 ve 2018’de olmak üzere dokuz kez revize edildi. Son “revize”de müteahhitlerin inşa ettikleri yapıları denetleyecek firmaların ücretini bizzat kendilerinin ödemesinin önü açıldı. Müteahhitlerin baskısıyla yapı denetim firmalarına ödenen ücretler de düşürüldü. Projeler yeni mevzuata göre yapılsa bile denetleme olmadığı için kağıt üzerinde ““denetlenmiş ve onaylanmış” gibi gösterilen pek çok bina, depremde yerle bir oldu. İki yıl önce sistem yine değiştirildi ve şirketlerin sırayla, devletin oluşturduğu bir havuzdan görevlendirilmesi uygulamasına geçildi.
Ancak Antakya’da -ve memleketin diğer illerinde- mesela 1975 yönetmeliğine göre yapılmış binalarda halen insanlar yaşıyor-du. Devletin emlak vergisi aldığı, elektrik ve su verilen binalarda… Maraş merkezli depremlerde yıkılan binaların yüzde 90’ından fazlası, iktidar ileri gelenlerinin de vurguladığı gibi işte bu 2000’den önce yapılanlar oldu. Ancak son birkaç yıl içinde inşa edilmiş; henüz içine kimsenin taşınmaya bile fırsat bulamadığı “sıfır” binaların, “9 büyüklüğünde depreme bile dayanacak vasıfta” diye pazarlanan lüks rezidansların da yüzlerce kişiye mezar olduğuna da tanıklık ettik.
İnşaat Mühendisleri Odası Hatay Şubesi Başkanı İnal Büyükaşık araya giriyor: “Yönetmelik en son ‘99 depremine göre revize edilmişti. Depremin oradaki ivme değeri 0.41 idi. Bu deprem, 1.33 ivmeye sahip, yani neredeyse dört katı. Şimdi muhtemelen yeniden revize edilecek. Yaşadığımız depremde her şey üst üste geldi: Yanlış imar planları, yanlış bölgede çok katlı binalar ve benzerleri. Mühendis, balçıkta, bataklıkta da bina yapar ama doğru veri olacak, doğru ekipman olacak ve ekonomik kaygılarınız olmayacak.”
Mimarlar Odası Hatay Şubesi Başkanı Öztürk ise sorunun kaynağında memleketteki pek çok şey gibi denetimin de hala -mış gibi yapılması olduğuna dikkat çekiyor:
“Denetim hala esaslı şekilde yapılmıyor. Özel bir şirketin böylesi bir kamusal hizmet konusunda gereği gibi davranacağını beklememek gerekir. Bunlar kamu kurumları tarafından yapılmalı. Kamu yararına hareket eden meslek örgütlerini dışlayarak çözüm üretmeniz de mümkün olmaz. Yani, bu bir ‘sistem çöküşü’, yeni bir sistem önerisiyle planlama yapmak zorundayız. Hepimiz Antakya’da eski kentin aynı anlayışla ele alınmaması gerektiğini biliyoruz, çünkü sorunlu bir planlama anlayışımız var.
Depremden önce revize edilmeyen, bilimsel veriler çerçevesinde oluşturulmayan planlar, deprem ve ardından işlemez duruma geldi. Birçok yerde enkaz kaldırma, yardım arama kurtarma için bile sokaklara girilemedi. Örneğin toplanma alanları belirlenmişti, şimdi hiç biri yok, hepsi işgal altında. Depremden sonra insanlar sığınacak yer aradı, bulamadı. Şimdi parkların içine toplanma alanları yapılıyor ama elektriği, suyu yok, insanların hijyen ihtiyaçlarını nasıl giderecekleri belirlenmemiş. Sadece yer gösterip burada toplanın demekle olmaz ki.”
Büyükaşık da bir binanın depremde yıkılmasının onlarca nedeni olabileceğini söylüyor:
“Bu malzeme olabilir, planlama olabilir, denetim olabilir, tasarım olabilir, işçilik olabilir. Devletin ekonomik yapısı bile depremlerde insanların zarar görmesi için bir etkendir. Maliyetleri düşürmeyi öncelerseniz, böyle felaketlerle sürekli karşılaşırsınız. Oda olarak son iki yıldır her şantiyeye bağımsız bir şef kampanyası yürütüyoruz, çünkü bu kişiler şantiyede aslında müteahhitten daha etkili olan kişidir. Ancak onun yanında ücretli eleman olarak çalışır, bunun olmaması lazım.
Şehrin imar planlarının jeofizik jeoloji mühendisleriyle birlikte yapılması ve buna uyulması gerekir ki, yakın geçmişte olduğu gibi diyelim dört katlı hazırlanan mikro bölgeleme çalışmaları, belediye meclisi üyelerinin el kaldırmasıyla sekiz, 12 kata çıkmasın. “
Depremde yıkımların zemin ve projelendirmeye bağlı olarak bölgesel olduğunu anlatan Büyükaşık, ‘günah keçisi’ olarak müteahhitlerin gösterilmesini de “algı yönetimi” olarak değerlendiriyor. İmar affından yararlanıp en çok üç kat çıkılması gereken yere yedi kat bina dikenlere, bunları yol açanlara, denetlemeyenlere el sürülmediğini, soruşturma bile açılmadığını hatırlatan Oda Başkanı, kimsenin sorumluluk üstlenmediği bir bir ortamda, sürekli imar lehine “revize edilen” planlarla gelinen noktanın verdiği en acı dersin artık alınmış olmasını umuyor.
Makine Mühendisleri Odası Başkanı Önal’ın dikkat çektiği nokta ise sıcak su elde etmek için çatılarda kurulu olan güneş enerji sistemleri. Antakya’da ve bölgenin tamamında neredeyse tüm çatılardaki güneş enerjili sıcak su panelleri ve depoları 10 ay önce bizim de dikkatimizi çekmiş; 70’lerin sahil kasabalarını hatırlamıştık. Güneş enerji sisteminin çok yanlış kurulduğunu söylüyor Riyad Önal: “Çatılarda su depoları çok eski bir sistem, Bunu 15 sene önce kadar belediyeyle görüşmüştük. Bir apartmanda diyelim 24 daire varsa çatıya 24 ünite koyuyorlar, bunun panelleri var, zegahı var. Ve her biri yaklaşık 2 ton ağırlığında. Bir deprem anında, ivmesiyle çarptığınızda yaklaşık 500 tonluk ek ek darbe yiyor bina. Bunlardan artık vaz geçmek ve binaları hafifletmek lazım.” .
Önal, örnek verdiği gibi bir apartman için her daireye 10 -15 bin tl ek maliyet düşeceğini söylüyor. Peki ama bunu kim ödeyecek-ti? Hele de hayatını kaybedenlerin önemli kısmının, gelir seviyesi düşük olan insanlar olduğunu göz önüne alacak olursak?
Görüşmemizde son sözler, Mimarlar Odası Başkanı Öztürk’e ait:
“Bizim artık toplumsal bir özeleştiri yapmamız lazım. Bu depremde kaybedilen canlarda ve yaşanan sıkıntılarda herkesin sorumluluğu var: İmar affından yararlanan vatandaş, defalarca uyarmamıza, yapmayın dememize rağmen, rant elde edeceğim diye onlarca kat çıktı. Siyasiler oy kazanacağız diye bu kat artırımlarını teşvik etti. En büyük bakanlıklardan biri olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yapı denetimi sistemini kurarken, her ruhsat talep edildiğinde onay veren, bunları denetlemekle sorumlu tek merciyken bu büyük felaketten elini yıkayıp çıktı. İmar affından yararlanan binaların istatistiği bile bütün taleplere rağmen yayımlanmadı. 20 yıldır iktidar olan hükümet, bu 20 yılda yapılan hiçbir binadan dolayı sorumluluk üstlenmedi. Vatandaş da üzerine alınmadı.
Burada bir sistemsel çöküşten bahsediyoruz. Bu, bizim yurttaşlık bilincimizden kentleşme anlayışımıza, planlama sürecimize, o planlamayla beraber yapı üretim sürecimize, yapı denetim sürecimize ve bütün bunları organize eden idari yapımıza ve en tepedeki siyasilerin verdikleri aflara kadar bütünsel bir sistem çöküşüdür. Bunun önüne geçmek afların ortadan kalkmasıyla, planlamanın bilimsel ve planlama ilkeleri çerçevesinde yapılmasıyla, yapı üretim sürecinde gerçekten nitelikli kalifiye insanların üretim yapması ve denetim sistemimizdeki sorunların ortadan kaldırılmasıyla mümkün.”
6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli olarak meydana gelen depremden etkilenen bölgede yaşam mücadelesi veren insanlar için hâlâ birçok sorun sürerken, ergenlere yönelik proje çalışmaları yetersiz kalıyor.
Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Hakları Platformu (CİSÜ) üyesi ve Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPV) Proje Koordinatörü Asuman Dener, ergenlerin barınma, yiyecek, temiz su, eğitime erişim gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasının yanı sıra gelişim dönemi ihtiyaçlarını odağına alan çalışmalara da öncelik verilmesi gerektiğini söyledi.
Bu gibi afet durumlarında ergenlerin gelişim sürecinin çok yönlü olarak etkilendiğini dile getiren Dener, afet süreçlerini inceleyen birçok kaynakta da şiddete, yoksulluğa, yalnızlığa, cinsel istismara ve sömürüye maruz kalma riskinin arttığına değinildiğini belirtti.
Cinsiyet eşitsizlikleri afetlerde daha belirgin hale geliyor
Dener, Save The Children ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) tarafından hazırlanan “İnsani Yardım Durumlarında Ergenler için Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Rehberi“ne göre özellikle refakatsiz olan, küçük kardeşlerine bakma sorumluluğu olan, hayatta kalmak için başkalarına bağımlı olanların, sınırlı karar verme ve kendilerini koruma güçleri nedeniyle daha çok risk altında olduğunu hatırlattı.
Çalışmada, şu ifadelere yer verildi:
Kız çocukları, genç kızlar ekonomik güçlükler nedeniyle aileleri tarafından zorla erken yaşta evlendirilmeye veya insan ticaretine maruz kalabiliyor. Cinsiyet ve yaşa bağlı güç eşitsizlikleri, afet durumlarında daha belirgin hale gelebiliyor.
‘Ergenler, yetişkin rolü üstlenmek zorunda kalabiliyor’
Cinsel Sağlık ve Üreme Sağlığı Hakları Platformu (CİSÜ) üyesi Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPV) Proje Koordinatörü Asuman Dener
Yüksek risk altında olan ve “kız çocuk-anneler” gibi yetişkin rollerini üstlenmek zorunda kalan ergenlere ek destek sağlamanın çok önemli olduğunun altını çizen Dener, yine aynı rehberde de belirtildiği üzere afet ve kriz durumlarında kız çocukları en riskli grubu oluştursa da uygulanacak programların oğlan çocuklarının ihtiyaçlarını da kapsaması gerektiğini söyledi.
Dener, bu alandaki araştırmalara göre CSÜS sorunlarının, ergenlerin yaşadığı sorunların nedeni ya da sonucu olabileceğine dikkat çekerek, şunları kaydetti:
“Afet ve kriz dönemlerinde aile ve bakım verenlerinden ayrı kalan, okullarından uzak düşen ergenler, yalnızlaşarak sağlıklı karar alma becerilerini geliştirecek olanağı da bulamazlar. Engellilik, cinsel yönelim, cinsiyet, sosyo ekonomik koşullar, göç, daha da yalıtılmalarına sebep olabilir. Hayatlarının en kırılgan ve kritik dönemlerinden birinde karşılaştıkları krizler, hayata bakışlarını ve gelecek kurgularını da dramatik şekilde dönüştürebilir. İyi olma halini destekleyen, geleceklerini planlamaya yardımcı olacak psikososyal destek programlarına katılan ergenlere, güvenli ilişkiler ve cinsel davranışlar konularında bilgi aktarımı, eylemlerinin sonuçları hakkında sorumluluk alma üzerine düşünme, müzakere etme gibi yaşam becerilerini destekleyici çalışmalar yapılması önemli.”
‘Ergenler için güvenli alanlar yaratılmalı, çalışmalar yapılmalı’
Sahada çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşları ile psikolojik danışman ve rehberlik uzmanlarından alınan saha geri bildirimlerinin, doğrudan ergenler ile yürütülecek çalışmalara duyulan ihtiyacı desteklediğini belirten Dener, ergenleri birbirleriyle buluşturacak güvenli alanlar yaratmanın ve bu alanlarda yürütülecek çalışmalara CSÜS programlarını da dahil etmenin önemini vurguladı.
Dener, ergenlerle yürütülecek programlara özbakım, mahremiyet, güvenli ilişkiler, ergenlik dönemi değişimleri gibi konuların dahil edilmesi ve bu çalışmaların ergenlerin katılımı ile tasarlanması gerekliliğine değindi.