Ana Sayfa Blog Sayfa 430

Kaydedilen sıcaklık rekorlarının ardından Batı Karadeniz’i sel vurdu

Aşırı sıcak rekorlarının kırıldığı bir haftanın ardından Türkiye’nin Batı Karadeniz bölgesinde aşırı yağış sonrası sel ve heyelan meydana geldi. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) tarafından ‘turuncu’ kod verilen Zonguldak, Bartın, Sakarya, Düzce ve Bolu’da aşırı yağış sonrası oluşan sel ve heyelan nedeniyle evleri, iş yerlerini, yolları sular bastı, araçlarda hasar meydana geldi. Sel ve heyelan sonrası temizlik çalışmaları hala sürüyor.

Dün (9 Temmuz) akşam saatlerinde Sakarya’nın Karasu ilçesine bağlı Darıçayırı mahallesinin içinden geçen dere taştı. Mahalle merkezi sularla doldu. Mahalledeki iş yerleri ve evleri su bastı. Mahsur kalan vatandaşlar, traktör ve iş makineleri yardımı ile güvenli yerlere taşındı.

‣Dünyada bazı hava olayları, iklim krizinde endişe verici döneme girildiğini gösteriyor
En sıcak Haziran’ın ardından en sıcak Temmuz tahmini: İklim değişikliği kontrolden çıktı
Copernicus: Dünya, kaydedilen en sıcak haziran ayını geride bıraktı
Milyonlarca yılın sıcaklık rekoru kırıldı: Bu normal bir anomali, yanmaya devam edeceğiz

Vatandaş selle denize dökülen odunları kesip evine götürdü

DHA‘nın aktardığına göre; Düzce’de ise Akçakoca’da sel nedeniyle çay ve derelerin taşıdığı ağaç dalları, kalas, palet ve odunlar denize döküldü, dalgaların etkisiyle kıyıya vurdu. Akçakoca sahillerinde dalgalar altı metre yüksekliğe ulaştı.

MTA Plajı’na gelen vatandaşlar, sahile vuran odunları topladı. Bazı kişiler elektrikli testere ile odunları keserek evlerine götürdü.

Düzce’de sel nedeniyle Konuralp mahallesi Melen Deresi kenarında bulunan beton santralinde, aralarında Konuralp eski belde Belediye Başkanı İbrahim Aykut‘un da bulunduğu altı kişi mahsur kaldı. Aykut ve santralde çalışan beş işçi AFAD ekipleri tarafından kurtarıldı.

Su basan ahırdan ineğini kendi çabasıyla kurtardı

Akyazı köyünde bir kişi su basan ahırında mahsur kalan ineğini kendi imkanlarıyla kurtardı.

İnsan boyuna ulaşan sel suyunun içine giren kişi, ineğini alarak suyun dışına çıkardı.

Akınlar mahallesi Küçük Sanayi Sitesi alt geçidinde Melen Çayı‘nın taşmasıyla sular aniden yükselince alt geçit suyla doldu. Bir sürücü, eşi ve yanında bulunan bir yakını, hafif ticari aracın içinde mahsur kaldı.

Etraftaki vatandaşların fark etmesi ile mahsur kalan aile, araçtan çıkarılıp güvenli bir yere alındı. Hafif ticari araç ise daha sonra çekiciyle bulunduğu yerden kaldırıldı.

Ev sel sularına kapıldı

Beyköy Beldesi’nde de Uğur Suyu Deresi kenarında bulunan tek katlı bir ev ise yıkılarak sel sularına kapıldı. Daha önce alınan tedbirler kapsamında tahliye edilen, içinde kimsenin olmadığı ev bir anda yerle bir olup sularla sürüklendi.

TEM Otoyolu’nda heyelan

TEM Otoyolu’nun Bolu Dağı kesiminde etkili olan sağanak nedeniyle heyelan meydana geldi.

Heyelan sebebiyle üç araçta maddi hasar oluştu. Hasar gören araçlar, çekici yardımıyla yoldan kaldırıldı.

Heyelan nedeniyle TEM Otoyolu’nun Bolu Dağı Tüneli‘ni de kapsayan bölümünün İstanbul istikameti trafiğe kapatıldı. Karayolları ekipleri yolu açmak için çalışma başlattı.

Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “Yoğun yağıştan dolayı Bolu Dağı Tüneli’nden sonra TEM Otoyolu’nda da meydana gelen heyelan sebebiyle Ankara – İstanbul yönü trafiğe kapanmıştır. Ankara’dan İstanbul’a giden sürücülerimiz Abant gişelerinden D-100’e yönelmiş ve o güzergâhta yoğun bir trafik oluşmuştur” ifadelerini kullandı.

Zonguldak’ta sağanak; dereler taştı, heyelan oldu

Zonguldak’ta etkili olan yağışla birlikte İstanbul karayolunda heyelanlar meydana geldi. Anayol, heyelanlar ile birlikte tamamen kapanırken ulaşım akşam saatlerinde servis yolundan kontrollü bir şekilde yapılmaya başlandı.

Alaplı ilçesinde etkili olan sağanak, ilçede yaşamı olumsuz etkiledi. Sağanak nedeniyle debisi yükselen Alaplı Çayı’nın bir bölümü taştı. Kapalı pazaryeri yolu taşma nedeniyle trafiğe kapanırken geçen yıl yaşanan sel felaketinde hasar gören Çatak köprüsü ulaşıma kapandı. Vatandaşlar araçlarıyla köprüden geçemeyince, yürüyerek karşıya geçmek istedi. Çökme tehlikesi bulunan köprüden vatandaşlar sorunsuz şekilde karşıya geçse de çevrede bulunanlar yayalara tepki gösterdi.

Bartın’da sağanak; dereler taştı, mahsur kalanlar kurtarıldı

Bartın kent merkezinden geçen Bartın Irmağı‘nda su seviyesi yükseldi.

Kozcağız Beldesi’nden ve Ulus ilçesi ile Arıt bölgelerinden gelen sel suları, kemerköprü meydanında yaklaşık 15 metre yükseldi.

Birçok işyeri, sel suları nedeniyle sular altında kaldı. Ekipler bölgede güvenlik çemberi oluşturarak, araçların ve yayaların geçişine kapattı.

Almanya’dan Atalay için adalet talebi: Vekilimiz, esir tutulduğu için görevine başlayamadı

Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) Almanya örgütünden 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi’nde TİP Hatay Milletvekili seçilen ve mazbatasını alan Şerafettin Can Atalay’ın hukuksuzca Silivri Cezaevi’nde tutukluluğunun devam etmesine karşı açıklama yapıldı.  Usulsüzlüklere derhal son verilmesi ve Can Atalay’ın serbest bırakılması talepleri bu kez de Almanya‘da dile getirildi. 

Münih ve Frankfurt’ta eş zamanlı gerçekleştirilen basın açıklamalarına CHP Bavyera Münih Örgütü, Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DIDF), Demokratik Sol Topluluklar da katıldı.

Özellikle anayasal hukuksuzluklara değinilen açıklamada, Anayasa’nın 83. Maddesi’ne ilişkin olarak Can Atalay’ın görevini neden hala yerine getiremediğine dönük sorular yöneltildi.

‣Türkiye İşçi Partisi, vekil Atalay’a özgürlük için 36 kentte eylem

‘Seçilmiş vekilimiz, esir tutulduğu için görevine başlayamadı’

Yargıtay‘da dava süreci devam ederken hukuksuzca cezaevinde tutulan Avukat Can Atalay, 14 Mayıs Milletvekilli Seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay milletvekili seçildi. Seçim sonuçlarının kesinleşmesini takiben Can Atalay, avukatları aracılığıyla milletvekili mazbatasını aldı ve 2 Haziran 2023 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde milletvekili olarak kaydı yapıldı. Ancak seçilmiş vekilimiz, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nde esir tutulduğu için henüz milletvekili yeminini edemedi ve görevine başlayamadı” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada şunlara yer verildi:

“Can Atalay’ın tahliye edilmesi için avukatlarının Yargıtay’a yaptığı başvuru günlerdir yanıtsız bırakıldı ve yoldaşımız hala cezaevinde tutuluyor. Yaşanan durum her anlamda Anayasa’ya aykırıdır ve Yargıtay, Anayasa’nın emrettiği hükmü uygulamamakta ısrar etmektedir.”

Vekillerden Can Atalay için Meclis’te eylem
Adalet Bakanı: Can Atalay’ın davası dokunulmazlık kapsamı dışında 
Can Atalay için 210 gazeteciden imza

Atalay’ın tutukluluk hâlinin devamının, hukuka aykırı bir şekilde, kişi hürriyeti ve güvenliğinin engellenmesi ve aynı zamanda seçmenlerin temsil edilme haklarının ihlali anlamına geldiğinin hatırlatıldığı açıklamada Anayasa’nın 83. Maddesi’ne işaret edildi:

“Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz.”

Almanya’da gerçekleştirilen eylemlerde başta Yargıtay savcıları olmak üzere yetkililere şu sorular yöneltildi:

  • Seçilmesinin üstünden iki ay geçmesine rağmen Can Atalay neden hala serbest bırakılmadı?
  • Can Atalay neden Meclis’te yemin edip görevine başlayamadı?
  • Can Atalay ne zaman Hatay’a ulaşıp enkaza çevrilmiş olan şehrin imarı için yurttaşla beraber çalışmalarına başlayabilecek?
  • Can Atalay’ın, Hatay’ı ve tüm ülkeyi enkaz altında bırakanların suçlarını yüzlerine vurmasından mı korkuyorsunuz?
  • Milli iradenin yerine gelmesini engellemenin, yani milletin seçtiği vekil sanki seçilmemiş gibi davranmanın, bir suç olduğunu bilmiyor musunuz?

‘Saray’dan talimat beklediğiniz her gün’

Son olarak açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Saray’dan talimat beklediğiniz her gün, Anayasa’yı çiğnemeye devam ettiğiniz bir gün olarak kaydediliyor halkın defterine. Bunu unutmayın çünkü biz sizin kanun dışı, keyfi uygulamalarınızı asla unutmayacağız. Haksız, hukuksuz bir şekilde tutuklanarak özgürlüğü elinden alınan tüm arkadaşlarımız için mücadeleye devam edecek, adaleti mutlaka bu topraklara getireceğiz. Halkın iradesine saygı istiyoruz! Hukuka, adalete saygı istiyoruz! Hatay halkının iradesine saygı istiyoruz! Can Atalay’a özgürlük istiyoruz!”

Doksan örgütten yaşam tarzını hedef alan bildiriye tepki: Nefret suçu işliyorlar

Sosyal medyada geçen hafta Balıkesir Sivil Toplum Platformu ortak imzası ile “Festivallerde Yapılan Yanlışlara Dur diyelim” ifadeleriyle paylaşıma sokulan, kendisi gibi olmayanın yaşam tarzına karşı, ötekileştirici ve yasakçı cümlelerle dolu çağrıya karşı 90 örgüt bir araya gelerek “Temel hak ve özgürlüklerimizinden vazgeçmeyeceğiz! Laiklikten ve evrensel değerlerimizden ödün vermeyeceğiz” dedi.

Festivallerde Yapılan Yanlışlara Dur diyelim” denilen metinde “Bu festivaller gençlerimizi gayri ahlaki haram ilişkilere, sarhoş edici içki ve madde bağımlılığına, isyan ve başkaldırıya yönlendirdiği için Türkiye Yüzyılına zarar vermektedir. Helal yoldan olmayan, sınır tanımaz kutlamaların, şenliklerin, festivallerin yasaklanması ve yapılacak etkinliklerde kız-erkek bölümlerinin ayrılması, içki-madde  kullanımının önüne geçilmesi ve ahlak bozucu davranışlara engel olunması” istenilmişti.

‘Laik yaşam tarzı alenen hedef alındı’

Onlarca örgütün ise çağrıya tepkisi gecikmedi. “Temel hak ve özgürlüklerimizinden vazgeçmeyeceğiz! Laiklikten ve evrensel değerlerimizden ödün vermeyeceğiz” ifadeleri kullanılarak yaşam tarzına müdahale niteliğindeki çağrıya karşı şu tepki gösterildi:

“Kaleme alınan bildiri ile laik yaşam tarzı alenen hedef alınmıştır. Yaratılan bu gerici iklimin karanlığı, sadece temel hak ve özgürlüklerimizi tehdit etmekle kalmayıp  artık korkunç boyutlara varan açlığın, kadın katliamlarının ve sermayenin yağma ve talan projelerinin sonucunda oluşan eko-kırımın nedenlerini de gizliyor.”

‘Nefret suçu işliyor ve toplumu provoke etmeye çalışıyorlar’

Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

“Sermayeye yakın duran, onun çıkarlarına hizmet eden tüm özneler bu karanlığı beslemektedir. Bu metne imza veren kurumlar, toplumun kendilerinden farklı olan  kesimini ötekileştirerek  ve düşmanlaştırarak  nefret suçu işlemekte ve toplumu provoke etmeye çalışmaktadırlar.

2014’ten bu yana, doğa koruma bilincinin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen ve kadın-erkek, genç-yaşlı, toplumun her kesimini bir araya getiren ‘Haklar’ temalı Kazdağı Ekofestivali’nin Haziran ayı sonunda neden yasaklandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Bu metin, HÜDAPAR ve Yeniden Refah gibi yeni ittifakları ile birlikte kamunun tüm olanaklarını ve kurumlarını ele geçirmiş olan AKP-MHP İktidarının  laik demokratik düzeni kökten değiştirmeyi hedefleyen politikalarının vahim sonuçlarını  ortaya koyuyor.

Bizler, sık sık sekteye uğratılmasına, yaşatılan akıl almaz sıkıntılara rağmen, farklı inanç ve görüşlere sahip yurttaşlar olarak, laik ve demokratik bir ülkede yaşayabilmek için çeşitli alanlarda mücadele veriyoruz. Farklılıklarımızın bizi zenginleştirdiği inancı taşıyoruz.

Ancak iktidar, baskıcı, eril, anti demokratik bir sistemi olanca gücüyle dayatıp, yeni bir toplum yapısı inşa etmeye çalışmaktadır. İktidar yanlısı sözde sivil toplum örgütleri aracılığıyla da bu sistem pekiştirilmek istenmektedir.

Temel hak ve özgürlüklerimize müdahale edilerek, yaşam alanlarını savunanlara, basın açıklaması, gösteri ve yürüyüş düzenleyenlere, yazarlara, müzisyenlere, gazetecilere, avukatlara yasaklamalar getirilmekte, gözaltına alınmakta, tutuklanmakta, cezalar yağdırılmaktadır.

Gezi savunucularının tutuklanması ve yargılanması, Akbelen direnişinden kadınlara ceza verilmesi, basın açıklaması nedeniyle Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği yöneticilerine soruşturma açılması, Merdan Yanardağ’ın tutuklanması, Can Atalay’ın milletvekili seçildiği halde hala serbest bırakılmaması, kadın ve çocuk istismarcılarının  ve katillerinin iyi hal gibi uygulamalarla arkalarının sıvazlanması ve desteklenmesi, iktidarın demokratik hukuk düzenine doğrudan müdahalesidir.

Bizler, temel hak ve özgürlüklerimize sahip çıkarak, Anadolu’nun kadim kültüründe olduğu gibi, kadınlı-erkekli yaşam tarzımızdan ve insan haklarına dayalı evrensel değerlerimizden, yaşamlarımızdan, yaşam alanlarımızdan, festivallerimizden, şenliklerimizden vaz geçmeyeceğiz. İktidarın baskılarına ve şiddetine  boyun eğmeyeceğiz.

Güzel günler göreceğiz, güneşli  güzel günler.”

Metne imza atan örgütler ise şöyle:

  1. EGEÇEP-Ege Çevre ve Kültür Platformu
  2. Ekoloji Birliği
  3. İklim Adaleti Koalisyonu 
  4. Kazdağları Ekoloji Platformu
  5. Alevi Düşünce Ocağı
  6. Altınova Koruma Girişimi
  7. Anadolu Kadın Hareketi Derneği
  8. Anadolu Müzik Kültürleri Derneği
  9. Ankara Dayanışma Derneği
  10. Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
  11. Avrupa Türkiye Alevi Kadın İletişim Ağı
  12. Aydın Ekoloji ve Yaşam Platformu
  13. Ayvalık Araştırma, Geliştirme, Uygulama Derneği
  14. Ayvalık Kadın İnisiyatifi
  15. Ayvalık Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Girişimi
  16. Ayvalık Tabiat Derneği
  17. Ayvalık Tabiat Platformu
  18. BALÇEP- Balıkesir Çevre Platformu
  19. Bergama Çevre Platformu
  20. Boğaziçi Üniversitesi Müdahil Mezunlar
  21. Burhaniye Aktif Yurttaş İnisiyatifi
  22. Burhaniye Çevre Platformu
  23. Bursa Su Kolektifi
  24. Büro Emekçileri Sendikası Balıkesir Şubesi 
  25. CHP Ayvalık İlçe Başkanlığı
  26. Çamcı Kültür Merkezi
  27. Çanakkale Halkevi
  28. ÇİYAP-Çine Yaşam Platformu
  29. Çiğli Çevre Kültür ve Dayanışma Derneği
  30. ÇYDD Marmaris Şubesi
  31. Devrimci 78’liler Federasyonu
  32. DİSK Emekli Sen Edremit Temsilciliği
  33. DİSK Emekli Sen Küçükkuyu Temsilciliği
  34. Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim
  35. Ekoloji Birliği Kadın Meclisi
  36. Ekoloji Derneği 
  37. Emek Partisi Balıkesir İl Örgütü
  38. Eğitim Sen Ayvalık Temsilciliği
  39. Eğitim Sen Burhaniye Temsilciliği
  40. Eğitim Sen Marmaris Temsilciliği
  41. Eğitim İş Edremit Temsilciliği
  42. Eğitim İş Susurluk Temsilciliği
  43. Foça Barış Kadınları
  44. FOÇEP-Foça Çevre Platformu
  45. Güney Marmara Dayanışması
  46. İHD Çanakkale Şubesi
  47. İkizdere Dernekler Federasyonu
  48. İzmir Yaşam Alanları
  49. İZÇEP-İzmir Çevre Platformu
  50. Kazdağları İstanbul Dayanışması
  51. Kazdağlı Kadınlar
  52. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği
  53. Kemaliye ve Köyleri Çevre Platformu
  54. KEÇİ- Kültür Ekoloji Çevre ve İletişim Derneği
  55. Kuşadası Çevre Platformu
  56. Kuşadası Kent Dayanışması
  57. Kuşadası Kent Konseyi
  58. Körfez Bağımsız Kadın Dayanışması
  59. Körfez Dersimliler Derneği
  60. Küçükkuyu Kadın Dayanışması
  61. Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu
  62. Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi
  63. Marmaris Kent Konseyi
  64. Mezopotamya Ekoloji Hareketi
  65. Mimarlar Odası Balıkesir Şubesi
  66. MUÇEP-Muğla Çevre Platformu
  67. Mülkiye İzmir
  68. Reşitköy Barajına Hayır Platformu
  69. Sol Parti Ayvalık İlçe Başkanlığı
  70. TKP Ayvalık İlçe Örgütü
  71. Tarlabaşı Dayanışması
  72. Tarım Orkam-Sen Balıkesir İl Temsilciliği
  73. Tiyatro Kulübü Derneği
  74. Tiyatro Üreticileri ve Yapımcıları Derneği
  75. Tiyatro İklimleri
  76. Toplumcu Mühendis ve Mimarlar Meclisi
  77. Tüm Emekli Sen Edremit Temsilciliği
  78. Tüm Emekli Sen Ķüçükkuyu Temsilciliği
  79. Tüm Emekli Sen Ayvalık Temsilciliği
  80. Türk Tabipleri Birliği Çanakkale Tabip Odası Başkanlığı
  81. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Ayvalık Temsilciliği
  82. Türkiye İşçi Partisi Ayvalık İlçe Örgütü
  83. Türkiye İşçi Partisi Balıkesir İl Örgütü
  84. Türkiye İşçi Partisi Bandırma İlçe Örgütü
  85. Türkiye İşçi Partisi Çanakkale İl Örgütü
  86. Validebağ Direnişi
  87. Validebağ Savunması
  88. Van Çevre Tarihi Eserleri Koruma Araştırma ve Geliştirme Derneği
  89. Yenifoça Forum
  90. Yeşil Sol İklim Krizi Çalışma Grubu
  91. Yeşil Yaşam İnisiyatifi

 

Cengiz Holding, mahkeme kararıyla iptal edilen proje için Kazdağı’nda ağaç kesimine başladı

Cengiz Holding, Çanakkale‘nin Çan ilçesine bağlı Halilağa Köyü‘nde yapmak istediği Halilağa Bakır Ocağı Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi için Kazdağları‘nda ağaç kesimine başladı.

Kazdağları Kardeşliği tarafından dün (8 Temmuz) yapılan açıklamada, Bayramiç ve Çan ilçelerinin sınırlarında kalan Halilağa Bakır Madeni projesinin ruhsat alanında ağaç kesimi gerçekleştirildiği belirtildi.

Ekoloji örgütü tarafından paylaşılan görüntüler, ormanda yol boyunca kesilmiş ağaçlar olduğunu gösteriyor.

Fotoğraf: @KazdaglarK / Twitter

Ne olmuştu?

Cengiz Holding, 21 Şubat’ta Halilağa Bakır Ocağı Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi için Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna aykırı sondaj faaliyetleri gerçekleştirmişti.

Cengiz Holding Kazdağları’nda ÇED’e aykırı sondaj faaliyetlerine başladı

Alınan bilirkişi raporu, çevre örgütlerinin lehine çıkmıştı. Yöre halkı da proje için üç ayrı su kaynağı öngörülmesi sonrası projeye yoğun bir tepki göstermişti.

‣ Cengiz Holding’e Halilağa’da geçit verilmedi: Hiçbir maden projesi Kaz Dağları’ndan daha değerli değil

Ayrıca ÇED’de sondaja da izin verilmemişti. Çan Çevre Derneği’nden Ümran Aydın “Bir bölgenin suyunu komple kesmek çok büyük bir haksızlık ve asla kabul edilemeyecek bir durum” diyerek projenin bölgedeki su kaynaklarına ve vatandaşa maliyetinin boyutuna dikkat çekmişti.

‣ Mahkemeden Cengiz Holding’in Halilağa bakır madeni için yürütmeyi durdurma kararı

Geçen yıl temmuz ayında proje için verilen ÇED Olumlu kararı iptal edilmiş ve projenin yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuştu.

‣ Halilağa’da Cengiz Holding’in bakır madenine verilen ÇED olumlu kararı iptal!

Paris Moda Haftası’nın Marsilya sokaklarından haberi yok

Fransa’da 27 Haziran’da 17 yaşındaki Nahel M.’nin polis tarafından öldürülmesinin ardından son günlerde birkaç şehirde yoğun protestolar yaşanıyor. Cenazenin ardından 6 bin kişinin katıldığı ve “adalet istiyoruz” sloganlarının atıldığı barışçıl yürüyüşün ardından Fransa’da gerilim oldukça hızlı tırmandı.

Nerdeyse tamamının Fransız sömürgesi ülkelerden gelen gençlerin oluşturduğu eylemciler hafta sonundan beri polisle çatışıyor. Nahel Paris’te öldürülmesine rağmen çatışmalar Marsilya, Lyon, Toulouse, Strazburg ve Lille’de yaşanıyor, en yoğun olduğu yer ise Marsilya. Bunun bir sebebi göçmen yoğunluğu, diğeri de öfkesi. Fransa’da yoksul göçmen azınlıklar polisin ırkçı profillemesi, şiddet ve ayrımcılıktan uzun süredir şikayetçi.

Protestolara katılanların yaş ortalaması da Nahel gibi 17.

Protestolar oldukça şiddetli geçiyor, sokaklar ve binalar ateşe veriliyor, mağazalar yağmalanıyor. Kadınlar tacizlerden dolayı gece dışarı çıkamıyorlar, güvende hissetmiyorlar. Tüm bu tablo Fransız milliyetçiliğinin “işte vahşi fırsatçılar, şimdi de mağazaları yağmalıyorlar” bakışını oldukça kolaylaştırıyor.

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Özellikle Marsilya’nın son 10 yıldır uyuşturucu çetelerinin elinde olması, polisin müdahale etmek bir yana bu 10 yılda belirli bölgelerden çekilmiş olması, isminden ve adresinden dolayı iş bulamayan azınlık göçmen grupların bu çetelerden başka şansı kalmaması ve her yıl göz göre göre vahşice öldürülen onlarca gencin varlığı, yoksulluğu ve öfkeyi büyüten koşullar arasında.

Marsilya Belediye Başkanı Benoit Payan, yağma ve şiddetin kabul edilemeyeceğini söyleyerek hükümetten askeri birlik gönderilmesini istedi. Ülke çapında 45 bin polis eylemlerde görev yaparken yoksul göçmen halk soruyor: Bu polisler uyuşturucu çeteleri her yıl onlarca genci öldürürken neredeydi?

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Paris’te lüks moda şovları devam ediyor

Fransa’nın birçok şehrinde bunlar yaşanırken, dünyanın moda başkenti Paris’te moda haftası etkinlikleri ve şovları devam ediyor. Birçok moda markasına ev sahipliği yapan kentte lüks moda ülke çapında yaşanan bu çatışmalardan, sistematik ırkçılık, yoksulluk, şiddet olaylarından hiç etkilenmedi.

Schiaparelli, Dior, Chanel, Iris Van Herpen, Jacquemus ve birçok lüks marka şovlarına ve partilerine ünlülerin katılımıyla devam ederken Paris moda haftasında bu yıl Sudi yatırımlar da dikkat çekiyor. Couregges ve Chloe yalnızca partilerini iptal ettiler, fakat eylemleri gören ve bu sebeple etkinliğini iptal ettiğini açıklayan tek marka Celine oldu.

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Aynı sıralarda Marsilya’da turistlerin yoğun olduğu mağazalar caddesi Saint-Ferreol protestoların yoğun yaşandığı yerlerden biri olmuş, mağazalar yağmalanmış, henüz yağmalanmayan mağazalar da bunu önlemek için tahta levhalarla vitrinlerini kapatmış durumda.

Mağaza yağmaları ne söylüyor?

Marsilya’da yaşayan fotoğrafçı Şener Yılmaz Aslan, daha önce izlediği eylemlerden daha farklı seyrettiğini söylüyor:

“Cuma günü takip etmeye başladığım eylemlerin seyri yıllardır takip ettiğim eylemlerden çok çok farklı görünüyordu. Bir iki cılız slogan dışında hiç slogan atıldığını duymadım. Eylemcilerin çoğunluğu 13 ila 20 yaş aralığındaydı. Herhangi bir kortej oluşturma, yürüyüş organizasyonuna da rastlamadım. Eylemciler yalnızca bir yerlerde irili ufaklı kalabalıklar oluşturuyorlar, bu şekilde de kendilerini güvende hissediyorlardı. Yeterli kalabalık oluştuğundaysa kendilerine en yakın polisleri taşla ya da sözlü olarak taciz ediyorlardı. Eğer kalabalık polisin uzak olduğu bir yerlerde oluşmuşsa önce barikat kuruluyor sonra bu barikat ateşe veriliyor ve hemen ardından da hedeflenen bir mağazanın kapıları kırılmaya çalışılıyordu. Kapısı açılabilen mağazanın içine hızlıca dalıyorlar  ve taşıyabilecekleri kadar ürünü kucaklayıp götürüyorlardı. Bazıları taşıma işini motorsikleti olan diğer arkadaşları ile yardımlaşarak yapıyordu, bazıları sırt çantalarını dolduruyordu.

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Başta bir fotomuhabir olarak bulunduğum bu ortamda tam olarak neler olduğunu anlamakta çok zorlandım ve durumu yanlış buldum çünkü ben bir insanın ölümünün ardından gerçekleştirilen bir eylemde kamulaştırmaya bu kadar yoğunlaşılmasının ölen kişiye saygısızlık olacağını ve eylemin gerçek amacından şaşmış olacağını düşündüm, ardından bunun üzerine uzun uzun düşünme fırsatım oldu. Eylemcilerin çoğunluğunun daha önce hiçbir eylem deneyimi olmadığını fark ettim. Örgütlü filan da değillerdi. Eylem alanlarında hiçbir bayrağa bile rastlamadım. Eylem, bir kısım küçük gruplar dışında tek bir amaca yönelik gibiydi, zenginlerin onlardan aldıklarını geri almak. Ancak bu doğal tepki hiçbir eylemcinin bilinçli yaptığı bir şey değildi. Yani antikapitalist bir düzlemden bakmıyorlardı ama pratikte tam olarak antikapitalist davranış sergiliyorlardı.

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Mağazalardan içeriye dalan yüzlerce kişinin hiçbir tereddütlü haline rastlamadım. Her şeyi dışarıdan gözlemleyen biri olarak sürekli bir sorgulama içindeydim. Bu eylemleri gerçekleştiren insanların çoğunluğu Afrika kıtasında yıllarca bizzat Fransa tarafından sömürülmüş ülkelerden geliyorlardı. Onlardan çalınanları geri almak en çok onların hakkı değil miydi?

Bu sonuca varmak çok da uzun sürmedi. Belki de göçmen kökenli olduğu için kolayca bir kurşunla öldürülen bir gencin arkasından yapılabilecek en iyi eylemlerden biriydi kamulaştırma. Her ne kadar ‘bilinçli’ gibi durmasa da, aslında bu onların sömürgeciliği cezalandırma yöntemiydi, çünkü çok iyi biliyorlar kapitalistler en çok da çaldıklarının çalınmasından korkar.”

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

Moda endüstrisinde işler her zamanki gibi

Moda endüstrisinin üretim zincirindeki her bir halkasında farklı bir sınıf, eşitlik, hak mücadelesi, her bir mücadelenin bir diğeriyle bağlantısı, tarihi var. Fransız sömürgesi Arap ülkelerindeki pamuk üretiminden Paris Moda Haftasının yeni “hiti” Arap milyonlarına uzanan hikayenin  görünmeyen tarafında yoksulluk, ayrımcılık, sömürüyle var olan kapitalizm var. Bu koşullar milyonlarca yoksul insanı kendi ülkelerinde veya göçtükleri ülkelerde çok kötü koşullarda yaşamaya, çalışmaya ve öfkeye sıkıştırıyor.

Marsilya’daki mağazalar yoksul ülkelerde açlık sınırının altında çalışarak ürünlerini üreten, mağazalarında işe almadıkları sınıfların öfkesine vitrinlerini çivilemiş, Paris’te lüks markalar, zenginler ve ünlüler gözlerini kapatmışken; yerel ve merkezi yöneticiler silahlı müdahale peşindeyken, öfke ve şiddet artarken, milliyetçilik ve ırkçılık yükselirken; parmakla diğerini göstermek yerine meseleye daha dürüst bir yerden yaklaşmak, gerçek ve sürdürülebilir adımlar atmak gerekli.

Fotoğraf: Şener Yılmaz Aslan

‘Hayal güçlerini ele geçirebilirseniz, oyunu lehinize değiştirebilirsiniz’: Neden iklimle ilgili yeni hikayelere ihtiyacımız var?

Yazar : Rebecca Solnit

Yeşil Gazete için çeviren : Ece Özen İldem

*

Yaşadığımız her kriz aynı zamanda bir hikaye anlatma krizidir. Bu durum her şeyde olduğu gibi iklim kaosunda da geçerlidir. Hikayeler bizi, değişim ihtimalini görmemizi, ona inanmamızı ya da onun için harekete geçmemizi engelleyecek durumların içinde bırakır. Bazen durum değişir ama hikayeler değişmez; insanlar eski alışkanlıklarını, onları çıkmaz yola götüren güncelleşmemiş haritalar gibi takip eder.

Acilen ve kararlı olarak fosil yakıt çağını arkamızda bırakmamız gerekiyor.  Ancak biz fikirlerimizi yönlendiren şeyi değiştirene kadar makinelerimizi yönlendiren şey de değişmeyecektir Kısa zaman önce ileri görüşlü organizatör Adrianne Maree Brown iklim eyleminin bilim kurgunun bir parçası olduğunu şöyle anlatmıştı: “Yaşamamıza daha yıllar olan ve hiç tecrübemizin olmadığı bir geleceği şekillendiriyoruz. Bunun bir hayal gücü savaşı olduğuna inanıyorum.”

İklim krizinin bizden talep ettiklerini yerine getirmek için, yaşanabilir bir geleceğe dair hikayeler, popüler güç hikayeleri, insanları ihtiyacımız olan dünyayı yaratmak için ne gerekiyorsa yapmaya motive edecek hikayeler bulmalıyız. Belki de daha iyi eleştirmenler ve dinleyiciler olmamız, neyi aldığımız ve kimin anlattığı, neye inandığımız ve neyi tekrarladığımız konusunda daha dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü hikayeler güç verebilir -ya da gücü elimizden alabilir.

İklim krizinin ne olduğu, bu konuda neler yapabileceğimiz ve nasıl bir dünyaya sahip olabileceğimiz, tamamen hangi hikayeleri anlattığımız ve kimin hikayelerini duyduğumuzla ilgili.”

Fiziksel dünyayla ilişkimizi değiştirmek, – bir azınlığın tüketiminin faturasının çoğunluğa kesildiği bu dönemi bitirmek- genel olarak her şey ile ilgili düşünme tarzımızı değiştirmemiz gerektiği anlamına geliyor. Zenginlik, güç, zevk, zaman, uzay, doğa, değer, iyi bir hayatın anlamı; bunun için neyin önemli olduğu hakkındaki fikirlerin değişimi, değişimin kendisi olacak. İklim gazetecisi Mary Heglar’ın da yazdığı gibi, icatlar konusunda bir eksiğimiz yok: “Güneş panelleri ve mikrogridleri ile ilgili tonlarca fikrimiz var. Bu kadar çok fikir parçası elimizde olmasına rağmen yeni dünya yapbozunu nasıl bitireceğimizi bilmiyoruz. Uzun zamandır iklim kavgası bilim insanları ile kara vericiler arasına sıkıştırılmış durumda. Bilim insanlarının yeteneklerine ve daha da fazlasına ihtiyacımız var. Sahayı incelediğimde gördüğüm şey çok net, ne pahasına olursa olsun daha fazla sanatçıya ihtiyacımız var.”

Savaş aslında büyük ölçüde kazanıldı

İklim krizinin ne olduğu, bu konuda neler yapabileceğimiz ve nasıl bir dünyaya sahip olabileceğimiz, tamamen hangi hikayeleri anlattığımız ve kimin hikayelerini duyduğumuzla ilgili. İklim değişikliği, 30 yıldan daha uzun bir süre önce ana akımda ilk kez tartışıldığında, çoğunlukla kayıtsız kulaklara düşen bir hikayeydi. Bir düzine yıl önce bile, çok yavaş ve uzak bir gelecekte gerçekleşeceği düşünülüyordu. “Torunlarımızın zamanına” çok fazla atıfta bulunuluyordu. Kavranması zor bir sorundu – bu; dağınık, artan, atmosferik, görünmez, birçok nedeni ve tezahürü olan, çözümleri de dağınık ve çok yönlü olan küresel sorun. İklim hareketinden gelen seslerin nihayet büyük çoğunluğun bunu anlamasını ve birçoğunun tutkuyla önemsemesini sağlamayı başarmış olması, hareketin elde edeceği en büyük zafer olabilir. Çünkü bir kez popüler hayal gücünü kazandınız mı, oyunu ve olası sonuçlarını değiştirmiş olursunuz. Ancak bu uzun, yavaş, zorlu bir süreçti ve yanlış anlamalar hala çok fazla.

Çoğu insan, çoğunluğun farkındalığını arttırmak ve kaygılanmalarını sağlama savaşını büyük ölçüde kazandığımızı bilmiyor. LA Times geçen sene, Amerikalıların iklim krizini önemsemediği hakkında oldukça detaylı bir başmakale yayınladı. Bu bir zamanlar doğruydu, ama artık değil. Pew Araştırma Grubunun sonuçlarına göre Amerikalıların üçte ikisi hükümetin iklim krizi konusunda harekete geçmesini istiyor. Ancak geçtiğimiz yaz Nature’da yayınlanan bir makalede yine aynı halkın yüzde 37-43 gibi bir azınlığının iklim hareketini desteklediği yazılıyor, halbuki bu oran gerçekte çok daha yüksek (%66-80). Algılanan oran ile gerçek oran arasındaki fark motivasyonun ve özgüvenin düşmesine sebep oluyor. Daha iyi hikayelere ihtiyacımız var ve bazen daha iyi, daha güncel anlamına da geliyor.

Çılgınca etkisiz karbon tutma ve diğer gelişmemiş teknolojilere uygun bir çözüm olarak bakmak, gemi batarken ve hız çok önemliyken süslü yenilerinin geleceği umuduyla eldeki cankurtaran filikalarını görmezden gelmeye benzer.

İklim değişikliğinin gerçek olmadığına dair eski anlatı olan açık iklim inkarı, dünyanın dört bir yanındaki iklim kaynaklı felaketler ve iklim aktivistleri ile gazetecilerin iyi çalışmaları sayesinde (sosyal medya dışında) büyük ölçüde geçersiz hale geldi. Ancak diğer hikayeler hala net görmemizi engelliyor. Yeşil yıkama – fosil yakıt şirketleri ve diğerleri karlı yıkımlarını sürdürürken, kendilerini çevrenin tarafındaymış gibi göstermek için yaratılan entrikalar kol geziyor.  Sahte bir dostu tanımak dürüst bir düşmanı tanımaktan daha zordur ve sahte çözümler, geciktirme taktikleri ve boş vaatler uzman olmayanlar için kafa karıştırıcı olabilir. Neyse ki, iklim hareketi çeşitlendikçe yeni bir kuruluş olan Clean Creatives gibi yerler, özellikle reklam ve PR ajanslarına endüstrinin kirli işlerini yapmayı bırakmaları için baskı yapmaya odaklanıyor. Aynı şekilde, iklim gazetecileri de fosil yakıt parasının açık deniz rüzgar türbinlerine karşı sözde çevreci muhalefeti nasıl finanse ettiğini ortaya çıkarıyor.

(Bir iklim aktivisti ve petrol politikaları analisti olan Antonia Juhasz’ın da söylediği gibi, iklim hareketi artık fosil yakıt şirketlerinin her adımını kontrol ediyor: Bankalardan ve elden çıkarmalardan aldıkları fonlar, yatırımcıların sahip olduğu hisseler, politikacıların bağışları, sigortalar, maden çıkarma izinleri, nakliyeleri, tasfiyeler, emisyonlar ve bunların etkilerine ilişkin davalar yoluyla kömürle çalışan termik santrallerin kapatılması ve elektrifikasyona hızlı geçiş için baskı kuruyorlar.)

Eksik anlatılan hikayeler, görünmezliğe yol açar

Ancak hala bağlamı ortaya koyan hikayelerden yoksunuz. Örneğin, insanların yenilenebilir enerji kaynaklarının (türbinler, bataryalar, güneş panelleri, elektrikli makineler) inşasının kaçınılmaz bir parçası olacak, başta lityum ve kobalt olmak üzere madenciliğe ateş püskürdüğünü görüyorum; fosil yakıt madenciliğinin çok daha büyük ölçekli ve etkili olduğundan habersiz görünüyorlar. Yerli topraklarında madencilik yapmaktan, yerel etkilerden ya da çalışma koşullarından endişe duyuyorsanız, size şimdiye kadar yapılmış en büyük madencilik operasyonlarını sunuyorum: Petrol, gaz ve kömür için ve bunları sürekli tüketmek zorunda olan aç makineler için.

Yakılacak malzemelerin topraktan çıkarılması, fosil yakıt endüstrisini zengin eden aralıksız döngüyü yaratır. Yapılan işlemin her basamağında iklim kaosu tüm o yıkım ve atıkla beraber ortaya çıkar. Dünya çapında fosil yakıt yakmak yıllık 9 milyon insanın ölümüne sebep olur, bu ölü sayısı yakın tarihte yaşanan savaşlarda ölen insanların sayısından fazladır. Ancak hikayeleri eksik anlatıldığı için tamamen görünmezdir.

Tabii ki tüm madencilik faaliyetleri toprağa ve yöre insanına zarar vermeden yapılmalıdır, ama yenilenebilir enerji kaynakları için yapılacak madenciliğin faturası ile fosil yakıt yakmanın sonucunda oluşacak devasa fatura karşılaştırılmalıdır. Asıl yarış, lityum ve kobalttan daha yaygın olan, daha az çevresel etkisi olan ve en az aynı derecede gelecek vadeden batarya üretim materyalleri bulmak olmalıdır. Geçtiğimiz yaz MIT alüminyum-sülfür karışımı bataryanın çalıştığını ilan etti, aynı zamanlarda ABD menşeli bir şirket “demir-hava” olarak adlandırdıkları elektriği demir kullanarak depolayan bir batarya geliştirmek üzerine çalışıyordu. Batı Virginia’da ortaya çıkan batarya materyallerini uzun dönem kömür kalıntılarından ayırma çabaları bu işin farklı bir yönü. Ve EnflasyonuAzaltma Yasası, daha iyi batarya materyalleri bulmak için ABD yerel kaynaklarının kullanılmasını destekleyen fonlar sağlıyor.

Vakitsiz yenilgilerin hikayeleri ise oldukça yaygın. 2014 yılında New York şehrindeki iklim eyleminde 400.000 kişilik güçlü bir grup WE HAVE THE SOLUTIONS (çözümlerimiz var) yazan devasa bir pankartın arkasından yürümüştü ama bir çok insan hala bir çözüm olmadığına inanıyor. İhtiyacımız olan çözümler güneş ve rüzgarda, sadece onları inşa etmemiz ve hızlı bir geçişi sağlamamız gerekiyor. Çılgınca etkisiz karbon tutma ve diğer gelişmemiş teknolojilere uygun bir çözüm olarak bakmak, gemi batarken ve hız çok önemliyken süslü yenilerinin geleceği umuduyla eldeki cankurtaran filikalarını görmezden gelmeye benzer.

Sıklıkla karşılaştığım bir hikaye ise olasılıkları siyah ve beyaz olarak ikiye ayırıyor: Her şeyi kazanamazsak, o zaman her şeyi kaybederiz. Etrafımızda medeniyetin, insanlığın hatta hayatın kendisinin nasıl ölüme geri saydığını anlatan bir sürü kıyamet soslu hikaye var. Bu apokaliptik düşünce başka bir anlatıcı hatasına dayanıyor; yaşadığımızdan başka bir dünya düşünme yeteneğinin eksikliğine.

Halihazırda çok büyük kayıplarımız var ancak bizim eylemlerimiz ve eylemsizliğimiz daha ne kadar kaybımız olacağını, kimin kaybedeceğini ve bir miktar onarımın ihtimalini belirliyor.”

Tarihe dair yeterince bilgisi olmayan insanlar için dünya statiktir. Bu tip insanlar günümüzdeki düzenin hata vereceğini ve sistemin çökeceğini varsayar. Tarihsel bir hayal gücü ise değişimin kaçınılmaz olduğunu anlamanızı sağlar. Bu bakış açısına kavuşmak için yaşadığınız dünyanın yalnızca yarım yüzyıl önce ne kadar farklı olduğuna bakmanız yeter, bir yüzyıl öncesinden bahsetmiyorum bile. Örneğin Birleşik Krallık’a bakın; 1960’lara kadar sadece kömür gücü kullanıyorlardı, eğer onlara kömürü terk etmeleri gerektiğini söyleseydiniz büyük ihtimalle çoğunluk enerji sisteminde kaçınılmaz bir çöküş hayal edecekti, bir değişim değil. 2008’de bile Carbon Brief’in makalesine göre Birleşik Krallık’ın elektriğinin yüzde 45’i kömürden elde ediliyordu. O günden bugüne ülkede hiç bir büyük dünya ekonomisinin başaramadığı kadar hızlı bir biçimde elektrik üretim çeşitliliğini “temizledi.” Kömür yakıtlı güç neredeyse bitti, doğalgaz kullanımı bile dörtte bire kadar düştü. Hatta Birleşik Krallık’ın elektriğinin yarısından fazlası; güneş, rüzgar ve nükleer gibi düşük karbonlu kaynaklardan geliyor. İskoçya neredeyse ihtiyaç duyduğu tüm elektriği yenilenebilirlerden elde ediyor.

Birleşik Krallık’ın Kuzey Wales’teki en büyük güneş tarlası olan Shotwick.  Fotoğraf: Christopher Furlong

Hiç bir saygın bilim insanı böyle bir iddiada bulunmasa da bazı insanların dünyamızın sonunun geldiğini söylediğini duyuyorum. Çoğu umutsuzluktan da öte derin bir kaygı içindeler. Halihazırda çok büyük kayıplarımız var ancak bizim eylemlerimiz ve eylemsizliğimiz daha ne kadar kaybımız olacağını, kimin kaybedeceğini ve bir miktar onarımın ihtimalini belirliyor. Atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için gösterilecek yeterli çabalar sıcaklıkları düşürebilir ve iklim bozulmasının bazı yönlerini tersine çevirebilir.

İklimle ilgili ünlü ve derin pesimist kitabıyla tanınan gazeteci David Wallace-Wells bile bakış açısını değiştirdi. Şu sıralar kendisi en iyi ve en kötü senaryonun ortasında bir yerde; “karbondan arındırma ile imkansız hale getirilen en korkunç tahminlerin ve trajik bir gecikmeyle pratikte en umutlu olanların neredeyse engellendiği bir geleceği tasvir ediyor: Muhtemel iklim gelecekleri penceresi daralıyor ve sonuç olarak neyin geleceğine dair daha net bir anlayışa sahibiz. Yeni bir dünya, aksamalarla dolu.. ama neyse ki gerçek iklim kıyametinden yoksun.”

‘Hepimiz sorumluyuz’ diyerek, bizim de içinde bulunduğumuz küresel çoğunluğun daha az, azınlığın ise daha çok değişiklik yapması gerektiği gerçeğini göz ardı ediyoruz.”

Acilen ihtiyaç duyduğumuz bir diğer iklim hikayesi ise iklim kaosunun sorumlusunun kim olduğu ile ilgili. Hepimizin sorumlu olduğunu söylemek oldukça popüler ancak Oxfam’ın raporuna göre geçtiğimiz 25 yılda Dünya’nın en zenginleri olan yüzde 1’lik nüfusun karbon etkisi, düşük gelir düzeyine sahip olan yüzde 50’nin iki katı, bu yüzden etkinin sorumluluğu ve değişim kapasitesi oldukça dengesiz biçimde dağılmış durumda.

“Hepimiz sorumluyuz” diyerek, bizim de içinde bulunduğumuz küresel çoğunluğun daha az, azınlığın ise daha çok değişiklik yapması gerektiği gerçeğini göz ardı ediyoruz. Bu aynı zamanda, lüksümüzden feragat etmek ve daha basit yaşamak gibi düşünce kalıplarının belki de aşırı İ gelişmiş ülkelere uygunken, dünyanın çoğunluğunu oluşturan diğer insanlar için geçerli olmadığını da hatırlatmalı. Beverly Hills’in hikayesi, Bangladeş ya da Bolivya’nın çoğunluğuna uygun değildir.

Bireysel sorumluluk anlatısı

Konu iklime zarar vermeye geldiğinde bir başka popüler yaklaşım da bireye odaklanmak. Fosil yakıt endüstrisi, onlar yerine bizim kendimizi ve birbirimizi irdelediğimiz bireysel sorumluluk hikayelerinin anlatıcılarını çok seviyorlar. İklim ayak izleri konseptini gözleri üzerlerinden çekmek için pazarlıyorlar ve oldukça da başarılılar. İnsanlara iklim acil durumu için neler yaptıklarını sorduğumda, büyük bir kısmı tüketmedikleri ve yapmadıklarından bahsediyorlar ancak bu eylemler ihtiyacımız olan sistem değişimine hiç bir katkıda bulunmuyor.

Sistem değişikliğinin amaçlarından biri bireyselliği değiştirmek. Nasıl ki bugün emniyet kemeri olmayan bir araba satın alamıyorsanız ya da trende/restoranda sigara içilmeyen alan rica etmeniz gerekmiyorsa, bir noktada elektirikli araba ya da otobüsten, tamamen elektrikle çalışan alanlarda yaşamaktan da başka seçeneğiniz olmayacak. Elektrifikasyon kolektif eylemin politika ve regülasyonları düzenleme baskısı sayesinde gerçekleşecek.

Bir iklim aktivisti, 2022 yılında New York’ta fosil yakıtlara yatırım yapan finans şirketlerine karşı düzenlenen bir protesto sırasında bir pankart tutuyor. Fotoğraf: Ron Adar.

Geçen yıl emektar çevreci Bill McKibben’ın yazdığı mükemmel analiz şu noktaya değiniyor: Özellikle US, Wells Fargo, Chase, Citi ve Bank of America gibi fosil yakıtları fonlayan bir bankada emeklilik birikiminiz ya da yatırım hesabınız varsa iklim ayak iziniz düşündüğünüzden çok daha fazla. Yemek tercihleriniz ve işe gidiş şekliniz bu bankalarda tuttuğunuz paranın etkisinin yanında solda sıfır kalır. Bisikletiyle gezinen bir vegan, belki de yatırımını fosil yakıt endüstrisine ödünç veren bir bankada tutarak hala iklim cehennemine odun atıyordur.

Bireysel etki, ultra zenginleri bir kenara bırakırsak, çoğunlukla toplamda önemlidir. Ve toplamda bunu değiştirebiliriz. 21 Mart’ta McKibben, yeni iklim grubu Third Act (danışma kurulunda yer aldığım) ve düzinelerce diğer iklim grubu aracılığıyla, ABD’nin önde gelen bankalarında parası veya kredi kartı olan kişilerin, bu kurumları fosil yakıtları finanse etmeyi durdurmaya zorlamak için eylemler düzenleyecek. (Bu yazı 12 Ocak 2023’te kaleme alınmıştır. McKibben bu eylemi gerçekleştirdi. ç.n) En büyük gücümüz, dünyamızın işleyişini kolektif olarak değiştirmek için bir araya gelebildiğimizde, tüketici değil vatandaş olarak rollerimizde yatmaktadır.

Gerçek dünya kahramanlarının değişim için sahip olduğu özellikler; dayanışma, strateji, sabır, kararlılık, vizyon ve diğer insanlardaki umudu ateşleme yeteneğidir. İhtiyaç duyduğumuz kurtarıcılar çoğunlukla bireyler değil; kolektifler, hareketler, koalisyonlar, kampanyalar ve sivil halktır.”

Dünya çapındaki çoğu kampanya fosil finansmanına odaklanmış durumda, başarıları bir yana daha çok işleri var. İklim hareketi zaman geçtikçe daha sofistike bir hal alıyor ve geçtiğimiz yıllara göre hedefini daha doğru belirliyor. Harikulade bir iş çıkarıyorlar ancak statükodan daha güçlü olabilmek için de arkalarında yeterli insana ve kaynağa ihtiyacı var.

Geçen yıl, daha önce Sunrise Movement‘ın bir parçası olan ve iklim değişikliğine karşı kampanya yürüten üç aktivisti 1991 yapımı Terminatör 2 filmini sinemada izlemeye götürdüm. Film hatırladığım kadar harikaydı, özellikle de başroldeki Linda Hamilton‘ın genç ve güçlü bir anneyi canlandırdığı ve slogan olarak “bizim yarattığımızdan başka kader yoktur” sözünü seçtiği için. Bu filmde zamanda yolculuk ve robot-savaşçı terminatörler gibi bilimkurgu teknolojileri aracılığıyla gelecek, günümüze karışmak için geri dönmüştü.  Şimdiki zamandaki eylemlerin, muazzam savaşlar aracılığıyla geleceği nasıl şekillendirdiğini görmüştük. Bu elbette gerçek hayatta da aynı şekilde geçerlidir. Eylemlerimizin sonuçlarının ne olacağını bize terminatörler ve diğer zaman yolcuları söylemiyor ama yine de sonuçları oluyor: Böcek ilacı DDT‘yi yasaklarsınız ve pek çok kuş türünün ölümünü önlersiniz. Kloroflorokarbonları yasaklarsınız ve ozon tabakasındaki deliğin büyümesi durur.

Diğer deyişle, Terminatör 2 iklim krizi üzerine düşünmek için bir mercek olarak daha az kullanışlıdır. Bize dünyanın genellikle yalnız, yetenekleri genellikle aşırı şiddet uygulama ve buna dayanma kapasitesi olan istisnai bireyler tarafından kurtarılabileceğini anlatan filmlerin, çizgi romanların ve çoğu yeni yazarın da üyesi olduğu bireysellik hikayelerinden bir parça: Linda Hamilton ve yardımcı aktör Arnold Scwarzenegger biraz kuru mizahla ateş eder, parçalar, hırpalar ve  önlerine çıkan her şeyi alt ederler.

Şaka bir yana, bu tip hikayelerin gerçek dünyada yaşanan değişimlerle çok az ilgisi var. Gerçek dünya kahramanlarının sahip olduğu özellikler; dayanışma, strateji, sabır, kararlılık, vizyon ve diğer insanlardaki umudu ateşleme yeteneğidir. İhtiyaç duyduğumuz kurtarıcılar çoğunlukla bireyler değil; kolektifler, hareketler, koalisyonlar, kampanyalar ve sivil halktır. Belki bu grupların yanında kimsede olmayan bir motivasyon yeteneğine sahip biri olabilir ancak dünyanın en iyi şefi bile bir orkestraya ihtiyaç duyar. Tek bir kişi çok fazla şey yapamaz ama bir hareket bir rejimi devirebilir. Maalesef ki kolektif hareketin ya da organizatörlerin sabırlı kararlılığının dünyayı değiştirdiği hikayelerden yoksunuz.

Linda Hamilton 1991 yapımı Terminatör 2 filminde. Fotoğraf: Allstar Collection/Tristar / Sportsphoto/Allstar

Filmlerden ve kurgulardan edindiğimiz bir diğer beklenti ise tek ve net bir çözümdür: Aniden gelen başarı, bir kutlama ve tebrikler;  belayı ortadan kaldırdınız. İklim krizi bu steorotipe uymaz. Fosil yakıtları çıkarmayı ve yakmayı bırakmak çözümün ortasındadır ama tek başına her şeyin çözümü değildir. Karbon döngüsünün parçası olan turba bataklıklarını, ormanları ve çayırları korumak da önemlidir; doğaya yüksek etkisi olan çimento gibi materyalleri dönüştürmek, yapılar, ulaşım ve şehirler için daha iyi tasarımlar bulmak önemlidir; tarım, yiyecek üretimi ve tüketiminde toprağın korunması sorununa değinmek önemlidir. Hepsi birer dönüm noktası ve önemli hedeflerdir, ancak bildiğimiz bir Hollywood filminin sonu gibi, bitiş çizgisini geçip hikayeyi toparlamak bu gerçeğe uymaz.

İklim çöküşü gerçeğini kabul etmek her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Bu bağlantılar bize sorumluluklar yükler: Doğaya saygı duymak, ihtiyaç duyanı koruyan yerel düzenlemeler ve anlaşmalar oluşturmak, kolektifin iyiliği için bireyin özgürlüğünü sınırlamak.”

Değişim özünde bayrak yarışı gibidir, yeni kahraman eskisinin kaldığı yerden devam eder. 2019 yılında Berkley şehir konseyinde bir kadın yeni yapılarda fosil yakıt-doğalgaz bağlantısını yasaklamayı teklif etti ve karar oybirliğiyle kabul edildi. Küçük bir şehrin tamamen elektrikli yeni binalar inşa etme kararı fark yaratmayacak gibi görünebilir ancak 50 diğer Kaliforniya beledisinin de bunu örnek alması, New York’un da bunu denemesi bir değişimdir. New York eyaleti benzer bir değişime geçişte zorlandı ancak Washington eyaleti başardı ve yeni binaların doğal gaz olmadan inşa edilmesi fikri tüm dünyada yayıldı.

Bu bahsettiğim bayrak yarışı, uzun yıllardır insan hakları kampanyalarının işleyiş şekliydi: Etkili bir protesto, kampanya veya bir yasa parçası bile dünya genelinde amaca ulaşmayı sağlayan yeni fikirler ortaya çıkarabilir. Bugün başarısızlığa uğrayan kampanyalar bile gelecekteki değişimin yolunu açabilir. Yeşil Yeni Düzen, Amerika Senatosu’ndan geçemedi ama Biden yönetiminin iklim mevzuatı için şablon oldu ve neyin mümkün olduğu hakkındaki konuşmaları değiştirdi,  ABD’nin şimdiye kadar geçirdiği en büyük iklim yasası olan Enflasyon Azaltma Yasası’nın yolunu açtı. Çevresel eyleme karşı çıkanlar genellikle bunun istihdamı öldürdüğünü söylüyor, ancak Yeşil Yeni Düzen, iklim eylemini bir iş yaratıcısı olarak tasvir ederek bu hikayenin değişimi için çok büyük adım attı.

İklim çöküşü gerçeğini kabul etmek her şeyin birbiriyle ilişkili olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Bu bağlantılar bize sorumluluklar yükler: Doğaya saygı duymak, ihtiyaç duyanı koruyan yerel düzenlemeler ve anlaşmalar oluşturmak, kolektifin iyiliği için bireyin özgürlüğünü sınırlamak. Bu tabii ki serbest piyasa köktenciliği ve liberteryenizm ile doğrudan zıtlık içinde olan bir dünya görüşüdür. İklim biliminin gerçekleri bile, anlaşmalar ve yönetmeliklerin yarattığı talepler bir yana, hesap vermeksizin bireysel özgürlüğe kendini adamış insanlara ideolojik olarak saldırgandır.

Beni neşelendiren şeylerden biri de yenilenebilir teknolojideki uzun değişimin eğrisine bakmaktır… Eğer zaman çerçevenizi genişletirseniz,  yıllık değişimlerin malzeme ve depolamadaki yenilikler sayesinde gerçekleşen fiyatlarda şaşırtıcı bir düşüşe, verimlilikte ve küresel kullanımda artışa tekabül ettiğini görürsünüz.”

Sorumluluk ve yükümlülük ana akım kültürde kasvetli kelimelerdir, bu nedenle belki de bu süreci karşılıklılık ve ilişki olarak kabul eden, Dünya’nın bizim için yaptığı her şeye minnettarlık ve saygı duyarak geri verdiğimiz başka hikayeler de olacaktır. En azından, yaşamın bağlı olduğu sistemin sürdürülmesindeki öz çıkarımızı kabul edebiliriz.

Eğer haberler o gün olanlar ile ilgili günlük raporlarsa, bu olayların nasıl olduğuna dair geniş bağlamı görmek için bireyselliğin dışına çıkmanın yöntemine ihtiyacımız var. Eğer sadece kısa dönemli hikayeleri anlatırsanız, durum anlamsızlaşmaya başlar. Martin Luther King Jr’ın da dediği gibi, “Ahlaki evrenin kavisi uzundur ama adalete doğru eğilir.” Bu kavisin adalete doğru ve adaletten öteye eğilişini geçtiğimiz yıllarda tecrübe ettik, ama kavisin tam anlamıyla eğilmesi zaman alıyor. İklim değişikliği de dahil değişiklikleri görebilmek için eskiden işlerin nasıl olduğuna dair kıyaslama ve anılara ihtiyacınız var.

Fosil yakıt çağını geride bırakmak için artık yaratıcı çözümlerimiz var

Güney Pasifik’te yaşayan iklim aktivisti ve şair Julian Aguon Yerli halkların “kolektif hafızayla bağlantı kurarak umutsuzluğa direnmek için eşsiz bir kapasiteye sahip olduğunu ve Dünya ile birbirimiz için karşılıklı saygıya dayanan yeni bir dünya inşa etmek için en iyi umudumuz” olabileceğini söylüyor. Kolektif hafızaya yapılan bu vurgu geçmişe dair kuvvetli hislere sahip olmanın zorlukları ve değişimi hatırlatarak geleceğe dair güçlü hisleri besleyeceğini, zorluklarla ve değişimle yüzleşmeyi kolaylaştıracağını savunur.

Beni neşelendiren şeylerden biri de yenilenebilir teknolojideki uzun değişimin eğrisine bakmaktır. Haberlerde izleyeceğiniz kısa süreli değişimler bellidir, fiyatlardaki son düşüşler ya da geçtiğimiz son bir iki yılda güneş ve rüzgarın yayılması. Eğer zaman çerçevenizi genişletirseniz, konuştuğumuz yıllık değişimlerin malzeme ve depolamadaki yenilikler sayesinde gerçekleşen fiyatlarda şaşırtıcı bir düşüşe, verimlilikte ve küresel kullanımda artışa tekabül ettiğini görürsünüz.

Yirmi yıl önce, fosil yakıt çağını geride bırakmak için yapıcı çözümlerimiz yoktu. Şimdi var. Ve çözüm gittikçe iyileşiyor. 2021 yılında Carbon Tracker’ın raporu gösterdi ki, elimizdeki teknolojileri kullanarak güneş ve rüzgar ile günümüzdeki elektrik ihtiyacının yüz katı daha fazlasını üretebiliriz. Raporun sonucu ise şu şekilde: “Teknik ve ekonomik bariyerler çoktan aşıldı, kalan tek engel politik.” Geçen binyılın sonunda bu bariyer yıkılmaz görünüyordu. Değişim bir devrim ancak devrim fark edilmek için oldukça yavaştı.

Teksas’ta bir rüzgar çiftliği. Fotoğraf: Delcia Lopez/AP

Rapor şu şekilde devam ediyor: “Güneş ve rüzgar enerjisinin günümüzdeki yüzde 15-20 büyüme oranı göz önüne alındığında fosil yakıtların 2030’un ortalarında elektrik üretim sektöründen ve 2050 itibari ile ise tüm enerji sektörlerinden çıkarılacağı görülüyor. Bunun sonucunda bugünkü ihtiyacımızın 100 katı kadar enerji rezervi ortaya çıkacak, çok daha az çevresel stres ile daha adil bir dünyada daha ucuz enerji ile daha fazla yerel iş olanağı yaratılacak.”

Ütopyaların gerçek olamayacak kadar iyi olduğuna inanma eğilimindeyiz, ancak bahsettiğim rapor iklim ve enerji politikalarına odaklanmış aklı başında bir düşünce merkezi. Rapor kamuoyunda beklenenden daha az bir etki yarattı. Çünkü enerji devrimi, üzerine ekleyerek giden bir devrim, tek bir kırılma anı değil. Buna rağmen bize cesaret verici ve hatta şaşırtıcı bir anlatı oluşturuyor.

Öte yandan insanlar gerçeğe dayansın ya da dayanmasın olumsuz anlatılara daha çok inanma eğilimindedir. Hala iklim ve gelecek ile ilgili bize zarar verdiği kadar yalan olan hikayelere boğuluyoruz. Kehanetler kendini gerçekleştirir; eğer kazanma şansımız olmadığına inanmakta ısrarcıysanız, kendinizi olası zaferlerle ve bunu başarmak isteyen insanlarla karşı karşıya getiriyorsunuz demektir.

Eski hikaye iklim acil durumunun gerekliliklerini maddi olarak karşılayamayacağımızı söylüyordu. Yenisi ise bunları yapmamanın ekolojiyi alt üst etmesinin yanı sıra oldukça da pahalı olduklarını söylüyor. Yenilenebilir enerji fosil yakıtlardan daha ucuz olma yolunda adım adım ilerliyor, hatta çoğu yerde halihazırda daha ucuz. “

Toyota Prius’ın ve floresan lambaların icadından beri var olan bolluktan vazgeçip kemer sıkma politikalarına yönelmemiz gerektiğinde ısrarcı olan başka bir anlatı daha var. Hepsi içinde. Çağımızın bolluk çağı olduğunu düşünüyorsanız, tüm birikimleri göz önüne almalı ve bunun insanlara nasıl dağıldığını göz ardı etmelisiniz. Yani bazıları için aşırı zenginlik ve çoğu için çaresizlik çağında yaşıyoruz. Ancak zenginlik ve bolluğu saymanın başka bir yolu daha var, geleceğe dair umutlarımızın kaynağı bunlar: Bireysel ve kamu güvenliği, duygusal esenlik, aşk ve arkadaşlık, güçlü sosyal ağlar, anlamlı iş ve amaçlı bir hayat, eşitlik, adalet ve kapsayıcılık gibi…

Başlarda yenilenebilir enerjinin çok pahalı olduğunu duyduk; bu da kemer sıkma anlatısının bir uzantısı ya da dönüşümü başlatmamanın bahanesiydi. Ancak tasarımdaki gelişmeler ve ekonomi ölçeklerindeki faktörler onları dünyanın hemen hemen her yerinde en ucuz enerji kaynağı haline getirdi. Tasarım yeniliklerinin ve ekonomik iyileştirmelerin geçmişte kaldığını düşünmek için hiç bir sebep yok, hatta bir çoğunun gelecekte olacağından şüpheleniyorum.

Mühendis ve enerji uzmanı Saul Griffith geçtiğimiz günlerde şöyle yazdı: “Çoğu insan temiz enerjili geleceğin herkesin hayatından kısması anlamında geldiğini düşünüyor, ama temiz enerji çok daha iyi şeylere sahip olmamız anlamına geliyor.” Eski hikaye iklim acil durumunun gerekliliklerini maddi olarak karşılayamayacağımızı söylüyordu. Yenisi ise bunları yapmamanın ekolojiyi alt üst etmesinin yanı sıra oldukça da pahalı olduklarını söylüyor. Yenilenebilir enerji fosil yakıtlardan daha ucuz olma yolunda adım adım ilerliyor, hatta çoğu yerde halihazırda daha ucuz. Texas ve Iowa elektriklerinin büyük kısmını rüzgardan elde ediyor, sebepleri ise tamamen maddi: Kırmızı eyaletlerin iklim krizine dikkat çekme konusunda bir tutkularının olması ile alakalı bile değil. Elektrikli araçlar kullanım ömürleri boyunca içten yanmalı motorlu araçlardan çok daha ucuza mal oluyor çünkü şarj etmek ve bakımları çok daha ucuz. Ve tabii ki bu iki örnekte fosil yakıt kullanımın insan sağlığı ve iklim üzerindeki maliyetlerini hesaba katmıyoruz bile.

Pek çok insan iklim eylemini büyük ulusal veya uluslararası haber olayları açısından ölçme eğilimindedir, ancak önemli olan değişim genellikle yerel, bölgesel ve diğer düzeylerde gerçekleşmektedir. Bir üniversite elden çıkarır; bir eyalet benzinli yeni araçların satışına son vermek için bir tarih belirler; bir şehir tamamen elektrikli yeni binaları zorunlu kılan bir önlem alır; büyük bir güneş enerjisi tesisinin temeli atılır; bir eyalet veya ülke enerji karışımındaki rüzgar enerjisi yüzdesi için yeni bir rekor kırar; bir boru hattı veya gaz terminali veya sondaj sahası iptal edilir; karbon tutucu bir orman veya turba bataklığı koruma statüsü kazanır; bir kömür santrali kapanır.

Bunlar doğal sistemlerin devam eden çöküşü ve bunun insan yaşamı ile yaşanabilir bir gelecek üzerindeki etkisi hakkındaki tüm kötü haberleri silmez, ancak yaşananları eğer istersek karşılık verebileceğimiz krizler olarak bağlamsallaştırır. Harika ve korkunç bir sürü şey oluyor ve bir insanın anlayabileceğinden İ çok daha fazla hikaye oluşturuyor. Ancak bunları algılamamızı sağlayan kapsayıcı çerçevelerimiz; hikayeleri tanımamız, seçmemiz ve onları değiştirebilmemiz konusundaki kritik beceriler de önemlidir.

İklim krizi tek bir çözümü olmayan bir problem, bir çok çözümü var, tıpkı tek bir kahramana değil mücadele eden bir çok kahramana ihtiyaç duyması gibi. 2019’da aktivist Greta Thunberg “katedral düşüncesi” üzerine yoğunlaşmamızı istemiş ve eklemişti: “Tavanı nasıl yapacağımızı tam olarak bilmesek de temelini atmalıyız.”

Spekülatif kurgu yazarı Octavia Butler ise denemelerinden birinde şu pasaja yer verir:

“Tamam” dedi genç adam meydan okuyarak. “O zaman cevap nedir?”
“Bir cevap yok,” dedim ona.
“Cevap yok mu? Demek istediğin biz sadece mahkum muyuz?” Bunun bir şaka olabileceğini düşünerek gülümsedi.
“Hayır” dedim. “Söylemek istediğim gelecekteki tüm problemlerimizi çözecek tek bir cevabın olmadığı. Sihirli bir değnek yok. Bunun yerine en az binlerce cevap var. Eğer olmak istersen çözümlerden biri de sen olabilirsin.”

Makalenin İngilizce orijinali

 

 

 

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Atalarımızı besleyen ayaklı bifteklere…

Binbir Tüy kabilesinden Raul Tafen için çok önemli bir gün. İçi içine sığmıyor. Kabilesi ona mamut avına gönderecek kadar güveniyor.

Ulu Tüyübol aşkına, bu akşam mamut şiş kebap yiyeceğiz.”  Raul gerçekten de kendisine çok fazla güveniyor. Elinde mızrağı var. Ortalık Kocadişler ve Sertçenelerle dolu. Fakat Raul onları önemsemiyor. Kabilesi ona boşuna taşkafa dememiş. Bir Taşkafa tüylü ya da kürklü her hayvana meydan okuyabilir. Bir Taşkafa hiçbir şeyden, hiçbir kimseden korkmaz. Yani aşağı yukarı öyle..

Raul karlarda bıraktıkları izlerden koca patates çuvallarının takip ediyor. Ellerini ovuşturuyor. Bu mamutlar çantada keklik! Fakat o da ne? Biraz ötede karlar bitiyor. Nereden bulacak Raul o koca yağ tulumlarını? Gözleriyle ıssız ufku tarıyor. Aslında pek ıssız da sayılmaz. Bir kabilenin varlığını işaret eden bir duman yükseliyor göğe. Kabakoyucular kabilesi. Hırçınlar. Arazilerine hiç kimsenin girmesine göz yummayan ağzı bozuklar. Tabi Raul bunları bilmiyor. Kabakoyucular öyle bir kovalıyorlar ki Raul’u neye uğradığını bilemiyor. Zavallı Raul. Kimse ona yardım etmek istemiyor. Bir mamut kuyruğu tüyü bile yok etrafta. Hiçbir şey yok. Sadece kalbinin sesi. Güm güm güm..

Kendi korktuğunu ötekinin gözlerinde görmek

Güm güm güm. Mamutlar. Onların gürültüsü bu. Raul gözlerine inanamıyor. Kocaman kocaman tüy çuvalları. Tek ayakları ile Raul’ü kolayca ezebilirler. Korkunç canavarlar. Raul’u lapa yapmaya hazırlar. Böyle kaba hayvanlarla uğraşmaya değmez diye düşünüyor ve eve dönmeye karar veriyor Raul. En azından tek parça ve sağ olarak. İşte tam o sırada bir çığlık duyuyor. Patates sürüsü dört nala Raul’ün üstüne koşuyor. Raul bizon dışkısı gibi yamyassı olacak onların ayakları altında.

“Ulu Tüyübol tüylerimi yolsun ki ben buldum avımı.” Raul yere kazılmış tuzağın dibinde bir mamut görüyor. Ama bu mamut küçücük, tir tir titriyor ve çok korkuyor. “Elime düştün benimsin artık sen..sen..”Raul susuyor. Küçük mamutun bakışlarındaki korkuyu görüyor. Korkudan daha da fazlasını: Yalnızlığı, terk edilmişliği. Raul’un kendisinin de korktuğu her şey okunuyor bu gözlerde. “Ben sana benziyorum. Patates çuvalı kardeşinim ben senin. Eğer beni öldürürsen kardeşini öldürmüş olacaksın” diye bir ses duyuyor sanki Raul.

Mamut Avcısı kitabın ilk sayfasında evinin merdivenlerinde elinde fırça ile oturan Raul’u görüyoruz. Merdivenin en üst basamadığında açtığı kapıdan aydınlık geldiği için kendisi karanlıkta kalan bir ebeveyn figürü var. Raul’ün olduğu merdivenler nispeten karanlık. Duvara Raul’ün zihninden mamutların olduğu bir duvar resmi yansıyor. Raul biraz karanlıkta. Tam da çocukların gerçeklikten kaçmak istediklerinde sığınacakları hayal sahnesi.. İkinci sayfada Raul’ün elindeki fırça ucu taştan bir mızrağa Raul ise bir avcıya dönüşüyor. Raul mamut izi sürerken kuş, kedi izlerinin yanı sıra bisiklet tekerleğinin izleri de diğer izler kadar belirgin. Kobakoyucular Raul’u kovalarken arkasından trafik konisi, tenis topu, çatal, bıçak, sprey fırlatıyorlar.

Benzemeyenle ‘beslenmek’

Mamut Avcısı doğadaki her canlı ile kardeşlik bağının altını çizerken insanoğlunun geçmişte ve günümüzde onlarla beslenmesine ironik bir dille dikkat çekiyor. Geçmiş şimdiki zaman sarmalında insanın modernleşme hikayesi ve gelişmişliği kasabın kapalı olup evde kıymanın bile olmaması üzerinden veriliyor. İroni resim ve metin arasındaki ilişkide de devam ediyor.

Resimlemeler metni ya yalanlıyor ya da tamamlıyor. Kitap akıl verme, çözüm önerme kibrine kapılmadan çocuklar için keyifli bir okuma, izleme olanağı sunarken ebeveynler için de hayata ve gerçekliğe yazar ve çizerin açtığı pencereden bakma ayrıcalığı tanıyor.

YKY Yayınları’ndan çıkan Mamut Avcısı kitabının yazarı Gerard Moncomble çizeri Frederic Pillot. Türkçeye kazandıran ise Elif Göktepe.

Yazar: Gerard Moncomble  

(19 mart 1951, Auxi-le-Chateau) Üniversitede sosyoloji, felsefe ve psikoloji eğitimi gördü. Bir süre kuklacı olarak çalıştı. Kendisini bir masalcı olarak tanımlayan yazar, 1985’ten beri romanlar, çocuk kitapları, masallar, şiirler, çizgi romanlar, denemeler, tiyatro oyunları yazarak hayatını sürdürüyor.

Çizer: Frederic Pillot

(2 Ağustos 1967, Hayange) Ecole Superieure des Arts Decoratifs de Strasburg’da eğitim gördü. Pek çok çocuk kitabı ve çizgi roman resimledi.

Svalbard: Küresel ısınmanın geleceğini görebileceğimiz Kuzey Kutbu Adaları

Yazar: Joseph Phelan

Yeşil Gazete için çeviren : Ece Özen İldem

*

Kuzey Kutup Dairesi‘nin derinliklerinde yer alan Norveç takımadaları Svalbard, küresel ısınmanın ön cephesinde yer alıyor. Bu uzak, büyük ölçüde çorak kaya, buzul ve kar kümesi, iklimin neden olduğu gözlemlenebilir, rahatsız edici bir dönüşüm yaşıyor.

Araştırmalar, Svalbard‘ın küresel ortalamadan altı kat daha hızlı ısındığını gösteriyor ve bazı araştırmacılar, küresel iklim hedeflerine ulaşılıp ulaşılmadığına bakılmaksızın, 2100 yılına kadar buzullarının mevcut oranın iki katı hızla buz kaybedeceğini tahmin ediyor.

İtalyan Ulusal Araştırma Kurumu’nda çevre kimyası çalışan Andrea Spolaor’a göre “Svalbard’daki iklim dramatik bir şekilde değişiyor. Bu durum takım adalar için endişe verici bir durum olmasının yanı sıra, çevre üzerindeki etkileri anlayabilmemiz için de bir örnek olay sağlıyor. Bir değişimi anlamanız için onu ölçebilmeniz gerekir ve Svalbard ne yazık ki bunun için iyi bir örnek.”

Bilim insanları ve araştırmacılar için değerlendirilmesi gereken rahatsız edici fenomenler var: Geri çekilen buzullar, azalan kar örtüsü, aşırı yağış, kaybolan deniz buzu, çığlar, tehlike altındaki flora ve fauna. Görünüşe göre Svalbard’ın hiç bir parçası iklim çıkmazından muaf değil.

Araştırmacıları taşıyan bir gemi, Svalbard açıklarında deniz buzu boyunca bir rota çiziyor. Kıyıda topraklanmış olan hızlı buz, takımadaların çevresinde on yıllardır 40 mil karelik (yaklaşık 100 kilometrekare) bir oranda azalıyor ve daha güneydeki türler kıyı sularında ortaya çıkıyor. Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Bergen Üniversitesi‘nde kutup oşinografisi profesörü olan Lars Smedsrud, “Longyearbyen‘deki [Svalbard’ın en büyük kasabası] permafrostun çözülmesi ve toprak kaymaları değişimin çok açık işaretleridir” diyor. “Bu [küresel ısınma] yerel ekosistemleri sert bir şekilde vuracak. Mevcut ısınma ve devam eden CO2 emisyonları ile Svalbard ve Kuzey Kutbu’nun geri kalanı ısınmaya devam edecek.”

Svalbard, deniz buzunun çekilmesi ve atmosferik ısınmanın birbirini daha da kötüleştirdiği bir geri besleme mekanizması olan Arktik amplifikasyondan güçlü bir şekilde etkilenir. Burada bu kadar endişe verici bir değişim yaşamasının ve Grönland ve Antarktika dışında gezegenin buzullaşmış alanının %6’sını temsil eden buzullarının hızla erimesinin nedeni kısmen budur.

En düşük emisyon senaryolarında bile buzul kaybı sürecek

İsveç Uppsala Üniversitesi‘nde doçent olan ve Kuzey Kutbu’ndaki değişen iklim koşullarına odaklanan Ward van Pelt, “Atmosferik ısınmadan sonra buzulların geri çekilmesi anlık değil, buzulun büyüklüğüne bağlı olarak yıllar veya on yıllar süren bir gecikmeyle gerçekleşiyor” diye konuşuyor: “Bugün Svalbard’da gözlemlenen güçlü buzul çekilmesi, geçmişteki iklim değişikliğinin bir sonucudur. Son yıllarda ısınma daha da hızlandı ve önümüzdeki on yıllarda da hızlanmaya devam edecek, bu da kötü haber. Svalbard’daki buzulların geleceği pek parlak görünmüyor.”

Svalbard’daki çoğu buzul, düşük irtifada bulunur, bunlar ısınmaya karşı daha hassastırlar. Dahası van Pelt’in tahminlerine göre deniz buzulunun kaybı çok daha fazla deniz suyunun buharlaşmasına sebep olacak ve buharlaşma yağışı arttıracak, bu yağışlar ise büyük ihtimalle kar yerine yağmur olarak yeryüzüne düşecek. Kar tabakası buzul erimesini azaltmaya yarayan bir örtü işlevi görür, ancak artık çok daha düzensiz ve az kar yağıyor:

“Karın üstüne düşen yağmur karın içinde donabilir, ancak karın yağmuru dondurma kapasitesi kalıcı kar tabakasının azalması ile düşecektir. Dahası kar tabakalarının daralması daha fazla buzulun erimesine sebep olacaktır. Modelleme sonuçlarımız gösteriyor ki, sahip olduğumuz düşük emisyon senaryolarında bile buzul kütlesi kaybı gelecek on yılda güçlü bir şekilde artacak.”

En çok ve kötü etkilenecek olanlar kutup ayıları

Gdansk Üniversitesi Oşinografi Bölümü araştırmacılarına göre Svalbard, kıyı şeritlerinde geçtiğimiz kırk yılda ortalama 100 km2 alanı kaybederek şiddetli bir “hızlı buz” düşüşü yaşadı. Hızlı deniz buzu, kıyılara veya okyanus diplerine yığılır ve fiyortlarda, adaların çevresinde ve sığ sularda toplanır. Bu buz erozyona karşı bir bariyer görevi görmesinin yanı sıra, binlerce yıldır sağlıklı Arktik ekosistemlerinin mihenk taşı olmuştur.

Svalbard Üniversite Merkezi’nde misafir PhD öğrenci olan Maria Dance şunları anlatıyor: “Arktik’te su ve kara yaşamı arasında ince bir çizgi vardır. Denizden karaya olan besin ve enerji akışı yuva yaptıkları kayalıkların altındaki tundrayı gübreleyen deniz kuşlarıyla başlar. Tilkiler ve kutup ayıları kara ve deniz buzulu arasında gidip gelirler. Ren geyikleri deniz buzunu Svalbard’ın adaları arasında dolaşmak için kullanır. Deniz buzunun eksikliği planktonlardan balıklara, foklara ve deniz kuşlarına kadar çok çeşitli yaşamı içinde barındıran deniz ekosistemini etkiler ve temelde farklı bir ekosisteme sahip olursunuz. Bu durum tabii ki kara ekosistemini de etkileyecektir.”

İskoçya Deniz Bilimleri Derneği‘nde deniz biyoloğu olan Kim Last‘a göre, deniz buzunun yok olmasının etkileri suyun altında da görülebilir. “Svalbard çevresindeki sular daha düşük enlemlerdeki koşullara benzemeye başladı. Bununla birlikte kutup morinası gibi faunada bir azalma görüyoruz, ancak mavi midye ve daha önce bu kadar kuzeyde bilinmeyen bazı denizanası türleri gibi daha güneydeki türlerin akınına uğruyoruz. Tüm değişimlerde olduğu gibi, kazananlar ve kaybedenler olacaktır. Svalbard muhtemelen 50 yıl içinde tüm deniz buzlarından arınmış olacak. Buza bağımlı olan tüm organizmalar ya göç edecek ya adapte olacak ya da yok olacak.”

Kuzey kutbundaki deniz buzulu kaybı bir çok türe zarar verecek ve bazılarına da potansiyel fayda sağlayacak – ancak uzun vadede hepsinden daha çok hırpalanacak olan kutup ayıları olacak.

Küresel ısınmanın Svalbard’ın kutup ayıları üzerinde büyük bir etkisi olacak çünkü avlanacak halkalı fokların olmaması ve yavrularının olduğu normal yuvalanma ortamlarının ortadan kalkması nedeniyle diyetleri değişiyor. Yerel olarak yok olmaları giderek daha olası görünüyor. Fotoğraf: Phillip Hall

Alberta Üniversitesi’nde profesör ve kutup ayıları araştırma lideri Andrew Derocher’e göre, “Nüfusta henüz büyük değişiklikler görmüyoruz, ancak bunun için iyi nedenler var.”

Derocher, iklim değişikliği kaynaklı deniz buzulu kaybı ile kıta sahanlığı üzerindeki buz kaybının aralarındaki etkileşim sayesinde “bir şekilde idare ettiğini” söylüyor. Kıta sahanlığı habitatlarının yüksek biyolojik üretkenliği ve bu habitatların ayıların birincil besin kaynağı olan halkalı foklar için olgun avlanma alanları olması sebebiyle deniz buzulu kaybı belli başlı popülasyonları henüz dramatik bir şekilde etkilemedi. Ancak Derocher bunun geçici bir durum olduğunu söylüyor:

“Svalbard kutup ayılarını bekleyen asıl tehlike bu bölgedeki deniz buzulu kaybının diğer kutup ayılarının yaşadığı bölgelerden daha hızlı yaşanması. Olay sadece zaman meselesi. Diğer bölgelerde de aynı etkileri görmeyi bekliyoruz: Deniz buzulundaki değişim, kutup ayılarının vücut kondisyonlarındaki düşüş, üreme hızlarının düşmesi, genç ve yaşlı ayıların hayatta kalma oranının düşmesi ve sonunda popülasyonun azalması. Ben Norveç Kutup Enstitüsü’nde çalışırken benim çalışma alanım olan Svalbard bölgelerinin çoğu artık kutup ayılarının habitatı değil, artık yeteri kadar buzul yok.”

Kanada hükümetinin 2022 yılında yayınladığı bir rapor, 2016 ile 2021 yılları arasında Hudson Körfezi‘nin batısındaki kutup ayısı nüfusunun %27 oranında azaldığını ve bu düşüşün büyük ölçüde deniz buzu kaybına bağlandığını ortaya koydu. Dahası, Royal Society tarafından 2021 yılında yayınlanan bir çalışma, her yıl daha az deniz buzu oluşmasıyla birlikte, birçok kutup ayısı popülasyonunun giderek daha fazla parçalandığını ortaya koydu. Sonuç olarak, farklı gruplar arasında daha az çiftleşme ve sonuç olarak, ayıların değişen çevreye başarılı bir şekilde uyum sağlama yeteneğini engelleyebilecek aynı soydan çiftleşme olasılığı arttı.

Derocher, Svalbard kutup ayıları için bir başka sorunun da habitat kaybı olacağını ön görüyor: “Pek çok önemli doğum alanlarını kaybettik, sonbaharda hamile dişiler sığınacak mağaralar ararken bu bölgelere erişemeyecek. Anne ayılar farklı alanlara kayarken, habitat erozyonu devam edecek.”

‘Uyum sağla ya da yok ol’ dönemi

Ona göre habitat kaybı kutup ayılarının beslenme alışkanlıklarını da değiştirecek:  “Yumurta, kuşlar ve ren geyikleri; kutup ayılarının çok uzun zamandır menülerinde bulunuyor ancak şimdilerde bunları daha çok yediklerini görüyoruz. Her yerde, özellikle de Svalbard’da kutup ayıları için iyimser olmak oldukça zor. Kuzey Kutbu’nun bu bölümünde uzun süre kalacaklarından şüpheliyim. Önümüzdeki yıllarda Svalbard’daki kutup ayısı popülasyonu bir anda düşerse hiç şaşırmam.”

“Dünya’nın iklimi geçmişte de değişti, doğa her zaman uyum sağlamanın bir yolunu buldu, bugün yaşadığımız şeyin farklı olmasının sebebi hızı. Bu hızda bir değişime doğa nasıl tepki verecek söylemek oldukça zor” diye ekliyor Spolaor.

Norveç Arktik Üniversitesi’nde çevre biyolojisi profesörü Paul Wassmann da bu fikri destekliyor: “Asıl zorluk değişimin hızından geliyor. Bazı memelilerin popülasyonu artarken bazıları azalıyor. Arktik türleri ceplerine saklanacak ve Svalbard tekrar soğuduğunda yeniden kolonileşecek. Takım adalar değişiyor, ölmüyor.”

Yaşam esnektir ve uzun zamandır da öyle. Gezegenimiz milyonlarca yıldır sıcaklık dalgalanması dönemleri yaşadı; en dayanıklı, en uyumlu yaşam her zaman hayata tutundu.. Ancak bu gerçeğin, çevrelerinin her geçen yıl bozulduğunu ve eridiğini gören türler için güven verici olması pek olası değil. Neredeyse tüm araştırmalar Svalbard’ın geleceğinin daha sıcak hava, daha az deniz buzu, daha az kutup ayısı ve daha fazla yağmur olacağını gösteriyor. Elbette daha sıcak iklimde güçlenecek ve gelişecek türler olacaktır, ancak Svalbard’ın mevcut sakinlerinin çoğuna basit bir ültimatom verilecektir: Uyum sağla ya da yok ol.

Svalbard tundrasında taşlı zeminde mor taşkıranotları. Adalara özgü 190 damarlı bitki türü bulunuyor ve iklim ılımanlaştıkça çeşitleri de hızla değişiyor. Fotoğraf: Realimage/Alamy

Edinburgh Üniversitesi‘nde iklim değişikliği ekolojisi kürsüsü başkanı olan Isla Myers-Smith, “Kuzey Kutbu’nda bitkilerin ilkbaharda daha erken ‘yeşillendiğini’ ve tundra bitki örtüsünün bir zamanlar çıplak olan zemini kaplamak için genişleyerek daha sıcak yazların avantajını kullandığını görüyoruz, diyor:  “Çalılar, otlar ve sazlar gibi bazı türler daha yaygın hale geliyor ve sonuç olarak bitki yaşamının biyolojik çeşitliliği değişiyor. Çalılar daha sıcak yaz aylarında daha fazla büyüyor, bu da ‘kazanan’ türler olduklarının bir göstergesi.

Tundra ekosistemleri soğuğa dikkatlice adapte edilmiştir, bu nedenle ısınma ve buzlanma gibi ilişkili iklim olayları yaşam dengesini bozabilir ve Kuzey Kutbu besin ağları boyunca yansımaları olabilir.”

Doğal olarak, kazananlar kaybedenlerle birlikte var olamaz ve Myers-Smith, Svalbard’ın yakın geleceğinin dramatik, eşi benzeri görülmemiş bir çalkantı olacağına inanıyor: “Gezegenimizi zor zamanlar bekliyor. Kuzey Kutbu’nda hızlı ve hızı zamanla artan ısınma çoktan başladı.”

Gelecekte Kuzey Kutbu’nda iklim değişikliği kaynaklı yaşanacak değişiklikleri henüz görmeye başlıyoruz. Svalbard, Kuzey Kutbu’ndaki herhangi bir yerden daha hızlı ısındığı için başlayacak değişimin başını çekiyor:  “Bu ekosistemlerin yaşayacağı değişiklikler bir bütün olarak göz önüne alındığında, gördüğümüzün yalnızca buzdağının görünen kısmı olduğuna dair şüphelerim var.”

Makalenin İngilizce orijinali

Cengiz Holding’den Kazdağları’nda ‘ya pazarlık ya kamulaştırma’ teklifi: Arsanız madencilik için gerekiyor

Cengiz Holding‘e ait Halilağa bakır madeni projesine karşı açılan dava sürerken Cengiz Holding‘e bağlı Truva Bakır Maden İşletmeleri A.Ş., köylülere arazilerini satmaları için pazarlık teklifinde bulundu.

Halilağa Bakır Ocağı Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi‘ için verilen ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu’ kararının daha önce yürütmesi durdurulmuştu. Ancak projeye yeniden ÇED Olumlu kararı verilmişti. Son karara karşı açılan dava sürerken şirket köylülere tebligat gönderdi.

Şirket, tarım alanlarına maden ocağı açmak için harekete geçti

“Cengiz Holding, Kazdağları’ndaki Halilağa Bakır Madeni Projesi kapsamında, proje alanında yer alan tarım alanlarını satın almak için harekete geçti” diyen Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Derneği Başkanı Süheyla Doğan ise Yeşil Gazete‘ye şu değerlendirmelerde bulundu:

“Projeye karşı ilk davamızı, derneğimizin de içinde yer aldığı 6 kurum ve 81 vatandaş ile 2021 yılında açmış, davayı kazanmıştık. Ancak şirket 2009/7 sayılı genelge doğrultusunda, yeniden ÇED raporu hazırlamış ve ÇED olumlu kararı almıştı. İkinci karara karşı da daha kalabalık bir sayıda davacı ile davamızı açtık. Dava devam ediyor. Dava henüz sonuçlanmamışken şirketin tarım alanlarına el koyma girişimlerini doğru bulmuyoruz. Kamulaştırma tehditlerini de kınıyoruz.

Tarla sahiplerini arazilerini satmamaya davet ediyoruz. Kamulaştırma kararı çıkması durumunda köylülere hukuki destek vereceğimizin ve yanlarında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.”

Şirketin vatandaşa sunduğu seçenekler: Ya pazarlık yapın ya da kamulaştırmaya başvuracağız

Şirketin vatandaşları pazarlığa davet ettiği, gelmemeleri halinde vatandaşın sahip olduğu araziler için Bakanlığa başvurulacağını belirttiği tebligatta şu ifadeler yer aldı:

“Sayın Muhatap; müvekkil şirket 89430 Ruhsat Numarası ile madencilik faaliyetleri sürdürmektedir. Anılan ruhsat alanı içinde yukarıda tapu bilgileri belirtilen maliki/paydaşı olduğunuz taşınmaz, müvekkil şirketin söz konusu ruhsat kapsamında işlettiği madencilik faaliyeti için gerekmektedir.

Bu nedenle; öncelikle müvekkil şirket tarafından söz konusu taşınmazın satın alınması için 1 Ağustos 2023 tarihi saat 11:00’de tapuda Çanakkale İli, Çan İlçesi, Etili Köyü, 1624 Parselde kayıtlı, Truva Bakır Maden İşletmeleri A.Ş. Etili Şubesi, Etili Köyü Köy Sok. No: 129/1A Çan/Çanakkale adresindeki yemekhanesinde pazarlık görüşmeleri yapılacaktır.

Pazarlık görüşmelerine katılmadığınız ya da görüşmelere katılıp da satış konusunda anlaşamadığımız takdirde durum Noter marifetiyle tespit edilecek ve bunun sonucunda da 3213 sayılı Maden Kanunu ve ilgili mevzuat uyarınca taşınmazın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre kamulaştırılması için ilgili Bakanlığa/Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğüne talepte bulunulacaktır. Bilgi ve gereği saygılarla rica olunur ”

Kazdağları’ndan Cengiz Holding’e ikinci dava: Bakanlığın şirket kurtarıcı yönetmeliklerine sığındı
‣ Cengiz Holding’e Halilağa’da geçit verilmedi: Hiçbir maden projesi Kaz Dağları’ndan daha değerli değil
‣ Kazdağları’nda Cengiz Holding’in projesine bilirkişi raporu: ‘ÇED olumlu kararı’ uygun değil

Kazdağları Kardeşliği: Tebligatlarla gözdağı

Kazdağları Kardeşliği, söz konusu tebligata ilişkin Yeşil Gazete’ye şu açıklamada bulundu:

“Halilağa Bakır Madeni için çıkan Yürütmeyi Durdurma kararından sonra yeniden ikinci kez ÇED olumlu kararı verilen projede köylüler ile ikinci kez dava açılmış iken bu sefer maden sahası içinde yer alan köylülerin kullanımındaki mera ve ağıllların, evlerinin bulunduğu arazileri madene satmaları için tebligatlar gelmeye başladı. 1 Ağustos tarihinde pazarlık masalarına gelmemeleri ve topraklarını satmamaları durumunda acele kamulaştırmaya gidileceği gözdağı da verilerek.”

‣ Sokakta ve mahkemede Cengiz Holding’e karşı mücadele: Yedi gözaltı
‣ Cengiz Holding Kazdağları’nda ÇED’e aykırı sondaj faaliyetlerine başladı
‣ Halilağa’da Cengiz Holding’in bakır madenine verilen ÇED olumlu kararı iptal!

‘Onlarca köyü, ormanları yok edecek, havayı, suyu, toprağı zehirleyecek bu proje’

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Derneği Başkanı Süheyla Doğan ise Cengiz Holding’in bir yandan da madenin ihtiyaç duyacağı suyu temin için Hacıbekirler 1 ve 2 adlı göletleri yapmak üzere Devlet Su İşleri (DSİ) ile yaptığı protokol kapsamında, su temin işlemlerini de yürütmeye devam ettiğini belirtiyor.

Davanın kazanılmasından sonra protokolun iptali için DSİ’ye yaptıkları başvuruya rağmen işlemlerin sürdüğünü söyleyen Doğan, Devlet Su İşleri’ne de şu uyarıda bulunuyor:

“DSİ’ni dava sonuçlanıncaya kadar hiçbir işlem yapmaması konusunda uyarıyoruz.”

Cengiz Holding’e Kazdağları’nda geçit vermeyeceklerini vurgulayan Süheyla Doğan, son olarak Kazdağları ve doğanın yıkıma uğramaması için taleplerini yineliyor:

“Onlarca köyü, ormanları yok edecek, havayı, suyu, toprağı zehirleyecek bu proje için mahkemenin önce acilen yürütmeyi durdurma, ardından da ÇED Olumlu Kararı’nı iptal etmesini talep ediyoruz.”

‣ Kazdağları’nda üçüncü yıl: Maden mafyalarına karşı sonuna kadar mücadele!

Ne olmuştu?

Cengiz Holding, 21 Şubat’ta Halilağa Bakır Ocağı Kapasite Artışı, Cevher Zenginleştirme Tesisi ve Atık Depolama Tesisi Projesi için ÇED raporuna rağmen aykırı bir şekilde sondaj faaliyetleri gerçekleştirmişti.

Alınan bilirkişi raporu, çevre örgütlerinin lehine çıkmıştı. Yöre halkı da proje için üç ayrı su kaynağı öngörülmesi sonrası projeye yoğun bir tepki göstermişti. Ayrıca ÇED’de sondaja da izin verilmemişti. Çan Çevre Derneği’nden Ümran Aydın “Bir bölgenin suyunu komple kesmek çok büyük bir haksızlık ve asla kabul edilemeyecek bir durum” diyerek projenin bölgedeki su kaynaklarına ve vatandaşa maliyetinin boyutuna dikkat çekmişti.

Bölge halkının açtığı dava sonucunda 6 Aralık’ta Çanakkale 1’inci İdare Mahkemesi kararı iptal etmiş, şirket ise proje için yeniden başvurmuştu. Bakanlık iptal edilen proje için 14 Mart tarihinde yeniden ‘ÇED olumlu’ kararı vermişti. Vatandaşlar bu kararın iptali için yeniden dava açmıştı.

Dünyada bazı hava olayları, iklim krizinde endişe verici döneme girildiğini gösteriyor

Bilim insanları ortalama gezegen sıcaklığının rekor seviyelere ulaştığı ve bu konuda acil önlem alınması gerektiği uyarısı yapıyor. 

Mercan resiflerinin ölmesi, daha şiddetli poyrazlar ve bu yaz Kuzey Amerika‘nın büyük bölümündeki orman yangınları son dönemde yaşanan olağandışı olaylardan birkaçı.

Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü‘nden Stefan Rahmstorf, “Fosil yakıt kullanımı nedeniyle gezegenimizin giderek ısınması beklenmedik bir durum değil, ancak bu durum biz insanlar ve bağımlı olduğumuz ekosistemler için tehlikeli.” diyor.

euronews‘ün aktardığına göre, iklim değişikliğinin yeni bir döneme girdiğini gösteren bazı olaylar şu şekilde:

‣ Dünya Meteoroloji Örgütü: El Niño ihtimali arttıkça sıcaklık rekorları kırılacak
Fotoğraf: NOAA

Okyanus ısınması

Gezegenin büyük bir kısmı, karbondioksit ve metan gibi gazların neden olduğu ısınmanın yüzde 90’ını emen okyanuslarla kaplı.

Nisan ayında küresel okyanus sıcaklığı 21.1 santigrat derece yükseldi. Bu durumun nedeni olarak sera gazı emisyonları ile erken El Niño oluşumunun birleşimi gösterildi.

Copernicus İklim Değişikliği Servisi, Kuzey Atlantik‘teki “olağanüstü sıcak” okyanus sıcaklıklarını ve İrlanda, Birleşik Krallık ve Baltık Denizi yakınlarındaki “aşırı” deniz ısı dalgalarını gösteren veriler yayınladı.

‣ El Niño zamanı geliyor: Benzeri görülmemiş sıcak dalgaları görülebilir

Orman yangını dumanı

Kuzey Kanada‘dan kaynaklanan orman yangını dumanı Kuzey Amerika’nın doğusunda hava kalitesi seviyesi tehlikeli noktasına getirdi.

Yüksek orman yangını dumanı seviyeleri Batı Yakası‘nda sıkça görülen bir durum. Ancak bilim insanları, iklim değişikliğinin orman yangınlarını ve dumanını daha yoğun hale getireceğini ve değişimin Doğu Yakası‘nın daha fazla görüleceğini tahmin ediyor.

‣ Kanada’daki orman yangınları, bazı ABD kentlerinde hava kirliliğine yol açtı

El Niño erken geldi

Pasifik sularını ısıtarak küresel sıcaklıkların yükselmesine neden olan El Niño, normalden bir ya da iki ay önce oluştu. Uzmanlar, El Niño’nun güçlenmek için normalden daha fazla zamana sahip olacağını söylüyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü, önümüzdeki beş yıldan en az birinin, 2016’da yaşanan olağanüstü güçlü El Niño’yu geçerek kayıtlardaki en sıcak yıl olma ihtimalinin yüzde 98 olduğunu tahmin ediyor.

‣ Kanada’daki dev orman yangınlarının dumanı Avrupa’ya ulaştı

Küçülen Antarktik deniz buzu

Bilim insanları, Antarktika‘daki deniz buzunun rekor düzeyde küçüldüğüne dikkat çekiyor.

Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi‘ne göre, buz tabakasının 27 Haziran’da kapladığı 11,7 milyon kilometrekare, 1981-2010 dönemi ortalamasından neredeyse 2,6 milyon kilometrekare daha azdı.

‣ Yaklaşan El Niño ile Kuzey Atlantik’te deniz yüzeyi sıcaklıkları rekor kırdı

El Niño nedir?

Doğu ve orta Pasifik Okyanusu‘ndaki okyanus sıcaklıklarında yaklaşık her üç ila beş yılda bir görülen yükseliş, El Niño’nun açık belirtilerinden biri. Bu durum dünya genelinde birbirini tetikleyen aşırı hava koşulları yaratarak bir yıla kadar etkili olabiliyor.

Bu dönemde doğu Pasifikte uzanan güney ABD gibi bölgelerde ortalamanın üzerinde yağış ve hatta tahribat yaratan toprak kaymaları yaşanabiliyor.

Okyanusun diğer ucundaki, Endonezya ve güneydoğu Asya gibi bölgelerde ise kuraklık etkili oluyor ve bu kuraklık yıkıcı orman yangınlarını tetikleyebiliyor.

Dünyanın diğer bölgelerinde ise yıkıcı sellergıda güvensizliğine yol açabilecek mahsul kayıplarıtropikal hastalıklardaki artış ve balık popülasyonlarında düşüş gibi etkiler gözlemleniyor.

Bu olayların tamamı, hem yerel hem de küresel ekonomileri zarara uğratabiliyor.

El Niño etkisi önümüzdeki aylarda daha da güçlenecek