Ana Sayfa Blog Sayfa 432

Hayvan hakları aktivistleri İspanya’daki boğa koşusunu protesto etti: Bu ortaçağ gösterisi, bir leke

İspanya’da her yıl gerçekleştirilen San Fermín Festivali‘ndeki boğa koşusuna karşı PETA ve İspanyol hayvan hakları örgütü AnimaNaturalis‘ten onlarca aktivist protesto gerçekleştirdi. Aktivistler protesto öncesinde kendilerine boynuzlar taktı, kırmızı yere kadar uzanan peçeler giyinen aktivistler boğa güreşlerine son verilmesini talep etti.

Pamplona: Boğalara Şiddet ve Ölüm” yazılı pankartlar taşıyan aktivistler, her yıl İspanya sokaklarında düzenlenen boğa koşusu arenasında ölene kadar kovalanan hayvanları anarak, her yıl akan kana son verilmesi çağrısında bulundu.

Boğa Koşusu, İspanya, San Fermin
Fotoğraf: Esa Ennelin

‘Bu ortaçağ gösterisi, Pamplona’nın itibarına bir leke’

Hayvan hakları örgütü PETA‘nın Avrupa’dan Sorumlu Başkan Yardımcısı Mimi Bekhechi, “Her yıl boğalar, Pamplona’nın dar sokaklarında boğa güreşi arenasında seyirciler için bıçaklanıp katledilmek üzere koşmaya zorlanıyor” dedi ve ekledi:

“Bu ortaçağ gösterisi, Pamplona’nın itibarına bir leke. PETA ile İspanya ve diğer yerlerdeki diğer tüm makul insanlar, zulmün durması için çağrıda bulunuyor.”

Boğa Koşusu, İspanya, San Fermin
Fotoğraf: Esa Ennelin

Bugüne kadar 125’ten fazla İspanyol kasabası ve şehri eğlence için boğalara eziyet edilmesini ve boğaların kesilmesini reddetti, ancak Pamplona’da hayvanlar hâlâ kafa karışıklığına ve teröre maruz kalıyor, bariyerlere ve duvarlara çarparak, düşerek, bacaklarını kırarak ya da birbirine çarparak yaralanma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Boğa arenası boyunca hayvanlar hem matador hem de katılımcı erkekler tarafından kesici aletlerle yaralanıyor, öldürülüyor.

Boğa Koşusu, İspanya, San Fermin
Fotoğraf: Esa Ennelin

PETA, belediye başkanına festivali yapmaması için 298 bin Euro teklif etti

Ancak söz konusu hayvana yönelik şiddetin sürdürüldüğü festivale karşı hayvan hakları örgütleri çok kez çağrıda bulundu. Hayvan hakları örgütü PETA da daha önce Pamplona’nın belediye başkanına boğa koşusunu iptal etmesi için 298 bin Euro teklifte bulunmuştu. Ancak teklif henüz kabul edilmedi. PETA teklifin hala geçerli olduğunu vurguluyor.

PETA’nın belediye başkanına yazmış olduğu dilekçeyi buradan imzalayabilirsiniz.

Boğa Koşusu, İspanya, San Fermin
Fotoğraf: Esa Ennelin

Kapadokya’da tahribat yaratacak yol yapımına mahkeme onay verdi

Nevşehir ilinde bulunan ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Mirası Listesi‘nde yer alan Kapadokya’da peri bacaları ve Bizans dönemi manastırları arasından geçen yola karşı açılan davada, projenin iptali talebi mahkeme tarafından reddedildi.

Yol projesinin bilimsellikten uzak, planlara aykırı ve koruma altındaki peri bacaları ve manastırlara zarar vereceği gerekçesi ile Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından açılan dava Kayseri 2’inci İdare Mahkemesi‘nce reddedildi.

Evrensel‘den Özer Akdemir‘in aktardığına göre mahkeme, kararına dayanak olarak yol ile ilgili olumlu görüş bildiren bilirkişi raporunu gösterdi.

Dünya kültür mirasının ortasına asfalt yapımı

Geçen yıl yaz ayında başlayan Ortahisar Göreme yolu peri bacaları ve Bizans dönemi manastırları arasından geçtiği, jeolojik oluşum ve tarihi yapılara zarar vereceğine dönük itirazlara rağmen devam etmişti.

‘Güzel Atlar Ülkesi’ şantiyeye döndü: Kapadokya, züccaciye dükkanına fil girmiş gibi!
Kapadokya’da ‘yol yıkımı’ yeniden başladı: Kaya oluşumları yok edildi

Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun kararı ile belirlenen 1’inci ve 3’üncü Derece Arkeolojik Sit Alanında yapılması planlanan yol projesi ile ilgili olumlu karar veren Kapadokya Alan Başkanlığı iddialar karşısında yolun herhangi bir zararı olmayacağını ileri sürmüştü.

Kapadokya’da yolu savunan Bakan Ersoy’a yöre halkından yanıt: Suçunuzu iki tuvaletle örtemezsiniz!
Kapadokya’da yıkımın boyutu büyüyor

Yeraltı zenginlikleri ve kültür varlıkları tehdit altında

Alan Başkanlığının bu kararını yargıya taşıyan TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi yol çalışmasının gerekli izinler alınmadan başladığı, kültürel miras etki değerlendirme raporunun hazırlanmadığı, yol projesinin bilimsel hiçbir dayanağının olmadığı, idarenin keyfi şekilde aldığı karar ile hareket edildiği, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli olmasına rağmen herhangi bir başvuru yapılmadığı, yolun peri bacaları ve manastır kompleksine zarar vereceği gibi gerekçelerle projenin iptalini istedi.

Kapadokya Alan Başkanlığı’ndan ‘dezenformasyon’: ‘UNESCO heyeti’ dedikleri turistik heyetmiş

Mimarlar Odası, Göreme Açık Hava Müzesinin yol nedeniyle ciddi tahribata uğrayacağı, mevcut çalışmanın peribacaları oluşumlarını, yeraltı zenginliklerini, Saklı Kilise‘yi ve arkeolojik sit alanlarını tehdit ettiğini belirtirken aynı zamanda yol yakınındaki Kızlar Manastırı, Tokalı, Elmalı, Yılanlı kiliselerinin zarar gördüğünü dile getirdi.

Bilirkişiler yol yapımına yeşil ışık yaktı

Dava sürecinde mahkeme tarafından oluşturulan bilirkişi heyetinin mart ayında bölgede yaptığı keşif sonucunu hazırladığı raporu mahkeme sunmuştu.

Bilirkişi heyeti raporunda özetle; yolun çevre düzeni planına uyun olduğunu, ağır tonajlı araçlar yönünden bölgede bulunan tarihi eserlerin ve arkeolojik kalıntıların zarar görmemesi için gerekli tedbirlerin alınması gerektiği, bölgede bulunan Saklı Kilise’nin bitiş noktasının yola yakınlığının 26 metre civarında olduğu, kilisede herhangi bir zararın oluşmadığı, diğer yapılara ve peri bacalarına zarar verilmediği yönünde görüş belirtti.

‘Rüzgar bile zarar verirken iş makineleri nasıl vermiyor?’

Bu bilirkişi raporuna itiraz eden Mimarlar Odası itirazlarını özetle şu maddeler halinde sıraladı:

  1. Henüz 1/1000 ölçekli Koruma Amaçlı İmar Planı onaylanmadan böylesi hassas bir bölgeden bu ölçekte bir yol geçirilmiş olması bilime ve hukuka aykırıdır.
  2. Ağır iş gücü makineleri ile çalışılan ve en ufak bir titreşimden bile olumsuz etkileneceği çok açık olan Saklı Kilise’nin ve diğer tarihi yapıların zarar görmemiş olmasının iddia edilmesi son derece düşündürücüdür.
  3. Tarihi mağara ve kilise alanı olarak rapora geçirilen yer doğru değildir. Viraja yakın kayaların olduğu yerde 1 adet şapel 2 adet kilise bulunmaktadır, bu kiliseler doğrudan yolun tam altında kalmaktadır.
  4. Sütunlu kilise yörede türünün Kapadokya’daki tek örneğidir çünkü sıva üstü değil, kayaya doğrudan yapılmış fresklerdir.
  5. Dünya mirası alanın rüzgar ve yağış gibi etkenlerden dolayı bozulmaların tehdidi altında. Ağır iş gücü makineleri ile çalışılan ve halen ağır tonajlı araçların kullandığı bir taşıt yolu trafiğine açık mekanda nasıl tehdit olamayacağı iddia edilebilir.

Mahkeme kararı istinafa taşındı

Bilirkişi raporuna yönelik bu itirazları yerinde görmeyen mahkeme heyeti ise oy birliği ile aldığı kararında bölgeden geçen eski yolun Göreme Açık Hava Müzesine ve Aynalı Kilise’ye zarar verdiği için kapatılması nedeniyle bu yeni yol projesinin hazırlandığı, yeni bir yol yapılmasının alt yapı tesisi açısından zorunluluk taşıdığı, alternatif güzergahların peri bacalarına zarar vereceği Saklı Kilise ile etraftaki kilise, manastır ve kaya oyma mekanlara fiziksel bir zarar oluşturmayacağı görüşüne dayanarak davayı reddetti.

Mimarlar Odası bu kararı Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nde temyiz etti.

Baksı Müzesi: Antroposen Türkiye’sinde yaşamsallık – Fuat Keyman

Bayburt’tan Bayraktar Köyü’ne doğru arabamız yaklaşıyor.

Baksı Müzesi‘ne gidiyorum.

Hüsamettin Koçan hocanın köyüne dönüş projesini göreceğim.

Bayraktar’ın eski adı Baksı.

Araba muhteşem bir doğanın içinden gidiyor, ileride hala yükseklerde kar olan heybetli dağlar, güzelim yaylalar, delice akan Çoruh Nehrinin bileşiminde Baksı’ya yaklaşıyoruz.

Acaba nasıl bir yere geliyorum, nasıl bir mimariyle karşılaşacağım, nasıl bir proje, nasıl bir kavram yaşama geçmiş, v.b sorular var kafamda.

Birden, sanki zaman duruyor.

Karşımda, Hüsamettin hocanın, “Kokunun Sihirli Kanatları”olarak tanımladığı coğrafyayı simgeleyen, “Umut”, “Devinim”, “Denk”, “Burgu”, ve her şeyden önce “Nefes” ile tanımlanabilecek bir yapı, bir proje, bir duygu, her şeyden önce bir nefes beliriyor.

Baksı’nın hatırlattıkları: Gelecek için her zaman bir umut var

Hadi siyasi referans vereyim; seçim sonrası Türkiye’de, değişim ve demokrasi isteyen ama umutsuzluğa terkedilmek üzere kendi hallerine bırakılmış insanlar için- ki 25 milyon ediyorlar- benim gibi her zaman “ihtiyatlı iyimserlik” ile düşünenler, analiz yapanlar için, gelecek için bir “umut” her zaman vardır diyor Baksı, beni karşılarken.

Odama yerleşirken, iyi ki gelmişim diyorum; benim gibi, Türkiye için umudunu kaybetmeyenler, özlediğimiz Türkiye için düşünenler, çalışanlar için iyi bir yere geldim.

Odamdan muhteşem doğaya ve doğaya yerleştirilmiş sanat eserlerine bakarken ilk intibam; burada, “insan odaklı” olunmaz,  ancak “doğa-odaklı”, dolayısıyla “yaşam odaklı” olunabilir.

Yaşamın sadece bir parçasısın, bir öznesisin, diyor heybetli dağlar ve delice akan nehir bana bakarken.

Hüsamettin hocayı dinlemek için de sabırsızlanıyorum.

Onu dinleyeceğim, sonra Baksı kokusunun ben de bıraktığı izlenimi yazacağım.

Karşımda, güleç yüzüyle bakan, çalışmakta yorgun değil zindeleşmiş biri var. Hemen anlatmaya başlıyor, bir proje olarak başlayan köyüne dönüş ve Baksı’yı kurma sürecini:

Baksı Kültür Sanat Vakfı 2005’de kuruluyor, 2010’da ana bina devletten yardım alınmadan tamamlanıyor. 2012 yılında da müzenin ana sergi salonu bitiyor. Başka bir değişle, bir inşa sürecinden, bir olmak (becoming) sürecinden, “devam eden bir iş”ten (work in progress) bahsediyoruz.

11 yıldır da faliyetlerini sürdürüyor Baksı; sergi salonuyla, kütüphanesiyle, akşamları düğün salonu da olabilen kongre salonuyla, dersleriyle, atölyeleriyle, sergileriyle, çalışan gençleriyle, çocuklarıyla.

Baksı Köyü’ne dönen Hüsamettin hoca, “Baksı Müzesi Bayburt’ta doğanın ortasında bir yerdedir; o nedenle çevrede gerçek anlamda doğanın sözü geçer. Olağanüstü manzaralar, ışığın ve gölgenin etkileyici görüntüleri; toprağın, dağların, bin bir çeşit çiçeğin kokusu ve konukları ağırlar. Bu bir şölendir, konuklar bu buluşmayı paylaşmak isterler…” diyor.

Köyündeki çocukluğundan bugüne gelişini anlatırken gözleri parlıyor, her hikaye de bir ip ucu var, toplamı Baksı ediyor.

Ama, o son kararı sana bırakıyor: Baksı’yı deneyimledikten, kokusunu aldıktan sonra sen tanımlayacaksın sende bıraktığını.

Bu bağlamda da, Hüsamettin hoca, gerçekten, “Bir Boşluğa İşaret Bırakmış”.

İşareti anlamlandırma çabamda Rumi’ye gidiyorum: O, Hüsametin hocanın yaptığını çok iyi tanımlamış. Ayrılırken, hocayla sarılıp diyorum ki:

“Aynalar türlü türlüdür.
Yüzünü görmek isteyen cama bakar.
Özünü görmek isteyen cana bakar.”

“Hocam, sen burada cama değil, cana bakmışsın, özünü görmeyi tercih ederek”.

Hüsamettin hoca doğaya, canlıya, cana, yani “yaşama” bakmış; yaşamsallığı Baksı’da yaşama geçirmiş.

Bağlantısallık, döngüsellik, hak-temelli kapsayıcılık ile Hakikat arasındaki bağlantıda bir nokta olmuş Baksı.

Kendi kızları için “eğitim önce gelir” derken, diğer kız çocuklarının 14 yaşında evlenmesini normal bulan vicdan yoksunu kişilerin iktidar ortağı olduğu ülkemizde kapılarını kız çocuklarına, genç kadınlara açmış.

“Onlar, ülkemizin geleceğidir” diyor; tümüyle katılıyorum.

Farabi’nin Aristo ile, Rumi’nin Spinoza ile birletiği yerde, ilim ile sanatı birleştirerek, bunu yaparken de cana bakarak, adalet ve sevgiyi tam da bu birleşimin merkezine oturtarak.

Zor ama imkansız değil.

“İnsan azimle her şey başarabilir” diyerek, müzesini Bayraktar Köyü‘nün hemen yanında yapmış.

Baksı, ayrılırken “Kentlerin Türkiye”sinde kent yönetimlerinin ana kavramı olarak gördüğüm, İzmir, Eskişehir, Tepebaşı gibi kent yönetimlerine önerdiğim “yaşamsallık” ve “yaşamdaşlık” kokusunu üzerimde bırakıyor.

Bu kokuyu Antroposen Türkiye’sinde “Yaşamsallık” kokusu olarak tanımlayabilirm.

Hüsamettin Koçan hocanın hikayeleri, düşünceleri, yorumları, tanımları, Baksı Müzesi’ni, Baksı kokusunu yaşamsallık noktası ya da deneyimi olarak tanımlıyor.  Onlar, sadece insan odaklı değil, “yaşam odaklı hikaye”ler.

Ki, onu dinlerken, yaşamsallık, bir kavram olmaktan çıkıyor: İkinci yüzyılına giren Cumhuriyet modernleşmesinin, ülkemizin geleceği için umutlu olabileceğimizi sağlayan bir koku olarak etrafa yayılıyor.

Teşekkürler Hüsamettin Koçan, cama değil cana baktığın için, azimle yapılamaz denileni yaptığın için.

İyi ki varsın…

Baksı Müzesi’nde, Vuslat Aydın Doğan’ın “Emanet” sergisi var.  Çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. “Küçük Serçe” hikayesinden neler çıkabildiğini görebilirsiniz. Tavsiye ederim.

*

Bu yazı ilk kez Politikyol‘da yayımlanmıştır. 

 

 

İklim uzmanlarından fosil yakıtı durdurmanın tehlikeli olduğunu söyleyen Shell CEO’suna yanıt: İronik

Shell’in CEO’su Wael Sawan petrol ve gaz gibi fosil yakıtların kullanılmasının artırılmasına yönelik söylemlerinden dolayı iklim uzmanlarının tepkisini çekti.

İklim uzmanları, enerji şirketi Shell’in patronu Wael Sawan’ı dünyanın gaz ve petrol üretimini kesintiye uğratmanın tehlikeli ve sorumsuzca olduğu yönündeki açıklamalarını “alaycı” buldu.

Sawan bir röportajında küresel sıcaklıklardaki artışı sınırlamak için çok önemli görülen fosil yakıt üretimini azaltma hedefinin, küresel enerji arzını sınırlayarak ve faturaları yükselterek yaşam maliyeti üzerindeki krizi daha da artırma riski taşıdığını iddia etti.

Shell'in CEO'su Wael Sawan
Shell’in CEO’su Wael Sawan – Fotoğraf: Aaron M. Sprecher/Bloomberg

Görevi Eylül 2022’de devralan Shell CEO’su, ayrıca daha fakir ülkelerin küresel pazarda sevkiyatlar için rekabet edememeleri durumunda gaz açığının yükünü taşıyacağını savundu ve BBC’ye şunları söyledi:

“Benzin ve gaz üretimini kesmek tehlikeli ve sorumsuzca olurdu, bunu gerçekleştirmek geçen yıl gördüğümüz gibi hayat pahalılığının yeniden artmasına neden olabilir.”

Shell
Fotoğraf: Depo Photos

Sawan’ın uzmanların küresel iklim hedefleriyle bağdaşmadığını söylediği petrol ve gaz üretiminin artırılmasını savunan yorumları, Shell’in yönetimi altında fosil yakıtları kesin bir şekilde hedeflemeye ve hissedarlara yapılan ödemeleri artırmaya yönelik yaklaşım değişikliğinin altını çiziyor.

‘Shell gibi şirketler hem iklim krizini hem de artan enerji maliyetlerini körüklüyor’

Friends of the Earth‘ün iklim başkanı Jamie Peters ise Shell’in herhangi bir şeyi ‘tehlikeli ve sorumsuz’ olarak adlandırmasının son derece ironik olduğunu söyledi ve ekledi:

“Açık konuşalım, Shell gibi şirketler hem iklim krizini hem de artan enerji maliyetlerini körüklüyor. Gezegeni yok ederken sıradan insanların sefaletinden kazanç sağlıyorlar ve bizi enerji krizinin ana nedeni olan değişken fosil yakıt piyasalarına hapsetmeye devam etmek için alaycı bir iddiada bulunuyorlar.”

Peters, yorumların rekor düzeydeki en sıcak Haziran ayı ve yakıcı sıcak dalgaları haberlerini takip ettiğine dikkat çekti.

Söz konusu yorumlar için Peters, “Hepimizin daha düşük fiyatlardan ve güvenli, yeşil bir gelecekten yararlanabilmesi için temiz, ucuz yenilenebilir enerji kaynaklarına ve enerji verimliliğine yönelik acil yatırım ihtiyacıyla Shell’in ne kadar uyumsuz ve ilgisiz olduğunu gösteriyor” eleştirisini yaptı.

Ocean Rebellion, Glasgow, İskoçya, Britanya'daki COP26 binası önünde fosil yakıtlara karşı eylemde, 29 Ekim 2021 - Fotoğraf: Reuters/Russell Cheyne
Ocean Rebellion, Glasgow, İskoçya, Britanya’daki COP26 binası önünde fosil yakıtlara karşı eylemde, 29 Ekim 2021 – Fotoğraf: Reuters/Russell Cheyne

Londra Borsası’nda işlem gören en yüksek piyasa değerine sahip 100 şirketten biri olan Shell, 2030’a kadar koyulmuş bir hedef olan on yılın geri kalanında her yıl petrol çıkarmayı kesme planlarından vazgeçtiğini duyurdu. Shell, daha önce üretimi her yıl yaklaşık yüzde 1-2 oranında azaltacağını duyurmuştu.

‣Shell’den U dönüşü: İklim taahhütlerimizi yerine getirdik, üretimi kısmayacağız 

Sawan’ın, Ukrayna’daki savaşın alevlendirdiği karlı fosil yakıt fiyatlarından yararlanmak için şirketin mütevazı iklim hedeflerinden geri adım attığı anlaşılıyor.

Geçen yılın başlarında Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgal etmesinin ardından küresel enerji fiyatlarındaki artış, Shell’in bu yılki yıllık kârını 2021’deki 19 milyar dolardan ikiye katlayarak 40 milyar dolara çıkarmasına yardımcı oldu.

Shell gemisine tırmanan aktivistten mesaj: Birlikte güçlüyüz 
Shell önünde iklim krizi eylemi: Fosil yakıtları tarihten sileceğiz

‘Shell’in üretimi kısmada göreceği tek ‘tehlike’ göz yaşartıcı kârı’

Konuya ilişkin açıklamada bulunan Global Witness kampanya lideri Alice Harrison şunları söyledi:

“33 milyar sterlinlik rekor karla geçen bir yılın ardından, Shell’in üretimi kısmada göreceği tek ‘tehlike’ göz yaşartıcı kârları olacaktır.”

Salt yeşil aklama: Shell, bugüne kadarki en yüksek kâr miktarına ulaştı
 Shell güvenlik danışmanından açık mektupla istifa: Petrol ve gazı azaltmıyor aksine fazlasını çıkarmayı planlıyorlar
‣ Shell yöneticilerine şirketi ‘net sıfır’a hazırlamadıkları için dava

‘Ya pounddan kör oldu, ya da kasıtlı cahil’

Harrison ayrıca “İster pound işaretleriyle kör olmuş olsun, ister sadece kasıtlı olarak cahil, Shell’in CEO’su yanılıyor. Fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı sona erdirmek ve yeşil enerjiye geçiş hem gezegene hizmet edecek hem de herkes için enerji güvenliği sağlayacaktır. Shell sadakatini bir kez daha netleştirdi – insanlar ve gezegen üzerinden kâr elde etti” dedi.

Wael Sawan ise BBC’ye geçen yılki rekor yüksek küresel gaz piyasası fiyatlarının, Pakistan ve Bangladeş gibi daha fakir ülkelerin, bunun yerine kuzey Avrupa’ya yönlendirilen sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatlarını karşılayamayacakları anlamına geldiğini söyledi ve şu ifadeleri kullandı:

“LNG’yi o ülkelerden aldılar ve çocuklar mum ışığında çalışmak ve okumak zorunda kaldı.”

Shell CEO’su, “Eğer bir geçiş yapacaksak, bunun dünyanın her bölümünde işe yarayan adil bir geçiş olması gerekiyor, yalnızca bir yerinde değil“ diye de ekledi.

Wael Sawan’ın iddiaları, devam eden fosil yakıt üretiminin, küresel sıcaklıkları, gelişmekte olan ülkelerde yıkıcı iklim değişikliklerini ve yaygın yaşam kaybını tetikleyecek seviyelere çekmesinin çok muhtemel olduğu yönündeki küresel bilimsel kanıyla çelişiyor.

‣ Mahkemenin emisyon azaltma kararına uymayan Shell yöneticilerine uyarı: Kişisel olarak sorumlusunuz
‣ Hollandalı savcılar, Shell ve ExenMobil’in ortak doğal gaz şirketine kirlilik davası açacak
‣ ‘Küresel petrol talebindeki büyüme durma noktasına geldi’

‘Fosil yakıtlara olan bağımlılığımızla mum ışığında çalışmak arasında bir seçim olduğu fikri…’

Son olarak mevcut tartışmalara dair küresel bir bilim ve politika enstitüsü olan Climate Analytics‘in iklim politikası eşbaşkanı Claire Fyson’ın da bir değerlendirmesi bulunuyor:

“Yenilenebilir enerji kaynaklarının daha temiz, daha ucuz ve halk sağlığı için daha iyi olduğunu bildiğimiz halde, bunun fosil yakıtlara olan bağımlılığımızla mum ışığında çalışmak arasında bir seçim olduğu fikri, gerçeğin büyük bir yanlış temsilidir.”

Arkamızda çöp dağları oluşturduğunuz bir bayramın ardından

İhap Hulusi Görey’in, Cumhuriyet’in ilk yıllarında faaliyet gösteren “Saygısızlıkla Savaş Derneği’ne hazırladığı afiş beni epey düşündürdü.

Türk grafik sanatının kurucusu, Kınalıadalı Görey yaşamının büyük bir bölümünü Ada’da geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve birçok devlet kurumunun kurumsal ve görsel kimliğini oluşturdu.

Bu gördüğümüz afişi de muhtemelen Ada’daki çalışma masasından, bir zamanlar pırıl pırıl olan Marmara Denizi’ni seyrederek çizdi. 1930’larda Kulüp Rakısı etiketini, 1932’de Atatürk‘ün siparişi üzerine Türk Alfabesi‘nin kapağını yaptı;  Ziraat, Türkiye İş, Yapı ve Kredi, Garanti, Sümerbank, Emlak Kredi, Türk Ticaret bankalarıyla Maliye Bakanlığı, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Yeşilay, Tariş için bugün hala kullanılan tasarımları üretti.

Kulüp Rakısı etiketini,  en keyifli günlerini geçirdiği Kınalıada’da,  yakın dostu şair, yazar, eğitmen ve milletvekili Fazıl Ahmet Aykaç ile sohbetlerinden esinlenerek, ölümsüzleştirmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Etikette görülen iki kişinin de İhap Hulusi ile Fazıl Ahmet Aykaç olduğu rivayet edilir.

Ücretsiz taşımayla Adalara hücumun sonuçları

Cumhuriyet bir toplumsal dönüşüm projesiydi. Ancak o günden bu yana çok şey değişti. İhap Hulusi’nin kurumlar için hazırladığı afişlerden de geriye pek azı kaldı. Kalanların bir bölümüne ise o günkü amaçlarının dışında anlamlar yüklendi.

Bu gün ise başka bir toplumsal dönüşüm projesi; hayatımızın her alanına giren “Tek Adam-İslami Dönüşüm” projesinin sonuçlarını yaşıyoruz. Bu dönüşümün mekansal ve toplumsal izdüşümlerini de bayram vesilesiyle yine-yeniden ortaya çıkan çöp yığınlarında, toplumsal davranış biçimlerinde bir kez daha gördük. Nedenlerini bazıları eğitim eksikliğine, kimileri göçe, nüfusun yoğunluğuna ya da neoliberal ekonomilere bağlasa da Adalıların görüşü, bayramlarda uygulanan ücretsiz Ada ulaşımı. Bayram tatillerinde Adalara gelmek isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyruklar ve  deniz yolları ile salkım saçak taşınan vatandaş fotoğrafları ve videolarının, change.org’ta başlatılan imza kampanyalarının neyi gizlediğini görmezsek, ottan, çöpten, ahlaktan, eğitimden bahsederek dar alana sıkışıp kalacağız.

Bayram süresince ortaya çıkan çöp dağları sadece Prens Adaları’nın sorunu değil. Ege ve Akdeniz bölgesinin küçük beldelerinde de durumun farksız olduğunu her yıl üzülerek izliyoruz. Adalarda sorunun daha büyüme sebebi, onun Ada oluşu elbette, kaçacak yer yok! Aynı, gemilerdeki batma tehlikesine karşı  istiap haddi belli olan yolcu sayısı kadar hazır edilen can simidi gibi,  Adaların da bir istiab haddi var ve böyle zamanlarda mütemadiyen aşılıyor.

Kış nüfusu yaklaşık 16.000 olan ve  devlet bütçesinden ona göre pay alan, günü birlik turizm ile 250.000’e ulaşan nüfusa bu bütçe ile hizmet etmek ise mümkün değil. Hiç bir belediye böylesi bir  bütçe ile çare bulamaz. Çaresi belliyken, yıllardır bu ekstra bütçe, yazlık beldelere aktarılmıyor. Ege ve Akdeniz bölgelerinin seçmen profilini düşününce şaşırtıcı gelmiyor; yurttaşlık hakları ise kimsenin umurunda değil.

Kaynak nüfusa yetmeyince

Her coğrafyanın, her kentin sahip olduğu kaynaklar, yani yaşayanlara yetecek besin zinciri, su, temiz hava, yeşil alanlar nüfus, olması gerekenin çok üzerindeyse yetmez, yetmiyor. Sadece rant düşünülerek yapılan bu tür uygulamalar -imar planları gibi- sürdürülemeyen şehirlere, canlılığın, denizlerin ölümüne neden oluyor. Tıpkı nüfusu 20 milyona aşmış İstanbul ve Marmara Denizi gibi.

Şehir sosyoloğu Robert Park “Bir şehir insanının içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirebilmek için verdiği çabaların en tutarlısı ve bütüne bakıldığında en başarılısıdır.  İnsan dolaylı olarak ve kendisini bekleyen görev hakkında net bir fikri olmaksızın, şehri inşa ederken kendini de yeniden inşa etmiştir” diyor.

Zaten Avrupa Birliği’nin çöpçü başı olarak boğazımıza kadar çöpe batmış ve Akdeniz’i en çok kirleten halk olarak ilk sıraya yerleşmişken, Park’tan devamla bayramda yaşadığımız bu nobran, vurdumduymaz davranışlarla üst üste çevre felaketleri yaşamaya devam ediyoruz.

Araç terörü

Adalar’da bayram günlerinin bir başka gündemi de yasa dışı, plakasız akülü araçların terörü oldu. Bariyerleri imha ederek çarşı yaya bölgesine girmeye çalışan korsan taksi ve arabalar vatandaşlarca fotoğraflandı, sosyal medyada, basında haber oldu. En çok etkileşim alan görsel ise, akülü arabaların girmemesi için Çarşı bölgesindeki yollara inşa edilen elektrikli açılır kapanır bariyerlerin  üstüne aracını çıkarıp uçmaya çalışan kişinin fotoğrafıydı.

Çocukların bile lunaparktaki çarpışan arabalar gibi kullandığı bu araçları kişisel konforları için tercih eden, büyük küçük her yaştan kişinin hız sınırını aşması nedeniyle yaptığı kazalarda yaralanan insanların yanı sıra çok sayıda hayvanımızı her gün kaybediyoruz.  Üstelik, bu araçların sayısı 10 bini aşmış durumda.

Başta kamunun, yani emniyet ve belediye görevlilerinin, kaymakamın, savcının kendisinin hız sınırlarına uymaması;  yasaları uygulamakla görevli olmalarına rağmen değil ceza kesip araçları toplamak, ofislerine gitmek için bile iskeleden 50 metrelik yolu yürümek yerine şoförlerince iskeleden alınmaları da cabası.

İBB, 5 Ekim 2021’de UKOME tarafından alınan kararını “Adalar’da 5 Ekim 2021’den sonra akülü araç kullanmak yasak” yazan afişleriyle duyurmuştu. Engelli, yaşlı ve esnafın plaka alma hakları bulunuyor. Araçla adayı gezmek isteyenler ise toplu taşıma ve taksi kullanıyor bir süredir. 20 km hız sınırını her seferinde ihlal eden bu araçların karşısında da Adalılar ve misafirler, halen “yaya yolu” olarak görünen yaşam alanlarında, yürüme haklarını korumaya çalışıyor.

Gelelim, üzerine çok konuşulan son görsele: Geceyi ormanda, Aşıklar Gazinosu’nda yerde yatarak geçiren aile fotoğrafına. Aslında görünenin perdelediklerine hiç kafa yorulmadan çok incitici yorumlar yapıldığını düşünüyorum. Bu çaresiz, toprağa, yeşile hasret yurttaşların, betonda hapsedilmiş bir şehirden kaçıp tüm konforsuz şartlara rağmen oracığa uzanıvermiş halleri için söylenenleri izansız ve vicdansız buluyorum.

Coğrafya ve Antropoloji profesörü, dünyanın önde gelen sosyal kuramcılarından olan David Harvey’in, Asi Şehirler kitabında söyledikleriyle bitirelim:

“Nasıl bir şehir istediğiniz sorusu, nasıl kimseler olmak istediğimiz, ne gibi toplumsal ilişkiler arayış içinde olduğumuz, doğayla nasıl bir ilişkiye değer verdiğimiz, ne tür bir yaşam tarzı arzuladığımız, hangi estetik değerlere sahip olduğumuz sorularından ayrı düşünülemez.”

Poly Kasırgası Hollanda ve Almanya’da iki can aldı

Enerji üretiminde fosil yakıtların kullanılması başta olmak üzere insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizi, dünya genelinde sel, kasırga, yangın, kuraklık, hortum gibi aşırı hava olaylarının yaşanma sıklığı, şiddeti, kapsamı ve süresi üzerinde artırıcı etkilerde bulunuyor.

Şiddetli fırtına ve kasırgaya yol açan alçak hava basıncı Poly, Hollanda ve Almanya‘da iki kişinin ölümüne neden olurken hayatı olumsuz etkilemeye devam ediyor.

Kasırganın Hollanda’da yol açtığı hava muhalefeti ulaşımda aksamalara yol açarken, ülkenin kuzeyinde demiryolu ulaşımı tamamen durduruldu. Bazı otoyolların da güvenlik sebebiyle trafiğe kapatıldığı açıklandı.

Bölgede okul ve parklar da halka kapatılırken birçok kentte otobüslerin garajlardan çıkarılmadığı haber verildi. Haarlem kentinde 51 yaşında bir kadın, bir ağacın, otomobilinin üzerine devrilmesi sonucu hayatını kaybetti.

Fotoğraf: Reuters

Uluslararası havayolu trafiğinde önemli bir kavşak olan Amsterdam Schiphol Havalimanı‘nda öğleden sonra 400 uçuşun iptal edildiği bildirildi.

‣ ‘İklim değişikliğine karşı gerekenler yapılmadıkça fırtınaların sıklığı artacak’
‣ İnsan kaynaklı iklim değişikliği aşırı hava olaylarını şiddetlendirecek
Fotoğraf: AP

Almanya’da da 64 yaşında bir kadın öldü

Almanya’da da özellikle kuzeyde etkili olan hava muhalefeti sonucu 64 yaşında bir kadının öldüğü bildirildi. Aşağı Saksonya eyaletindeki Rhede kasabasında köpeğini gezdirmeye çıkaran kadının, şiddetli rüzgar sonucu üzerine devrilen ağaç sebebiyle ağır yaralandığı ve olay yerinde hayatını kaybettiği bildirildi.

Aynı eyaletteki Bremerhaven ve Oldenburg kentlerinde de Poly büyük hasara yol açtı. Alman Demiryolları (Deutsche Bahn) da, hava muhalefeti nedeniyle çok sayıda tren seferinin yapılamadığını duyurdu.

Fotoğraf: AFP

Deutsche Welle‘nin aktardığına göre, Hannover Havalimanı, hava muhalefeti uyarısı dahilinde teknik araç ve ekipmanları güvenli hangarlara çektiklerini, ancak ucuslarda bir iptal söz konusu olmadığını, zaten böylesi durumlarda buna pilot ile yer güvenlik ekiplerinin karar verdiğini aktardı.

Kuzey Almanya’daki en büyük havalimanı olan Hamburg‘da da yine hava trafiğinde aksama söz konusu değil. Sadece yer teknik ekipmanları ve çalışanlar için gerekli tedbirler alınırken, açık olan hangar ve depo kapılarının da güvenli olacak şekilde kapatıldığı aktarıldı.

Almanya Meteoroloji Dairesi (DWD), Hollanda’dan gelen ve Kuzey Almanya’da özellikle Aşağı Saksonya, Bremen ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde hissedilen Poly’nin Danimarka‘ya doğru ilerlediğini kaydetti.

‣ İklim krizinin yol açtığı aşırı hava olayları, 2021’de milyonlarca kişiyi sefalete sürükledi
‣ İklim değişikliğinin Irma Kasırgası ile yol açtığı yıkım ağırlaşıyor: 61 ölü
‣ ‘İklim değişikliği Harvey kasırgasının şiddetini ve tahrip gücünü artırdı’
İklim değişikliği dünya çapında aşırı hava olaylarını nasıl etkiliyor?

HDP Esenyurt İlçe Örgütü’ne polis baskını

Polis, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Esenyurt İlçe Örgütü’ne baskın düzenledi. HDP İstanbul İl Örgütü, “Tarafımıza hiçbir bildirimde bulunmadan ilçe binamızı basan polis, emri verenlerle birlikte suç işlemiştir” açıklaması yaparak suç duyurusunda bulunacaklarını belirtti.

HDP Esenyurt İlçe Örgütü’ne, sabah saatlerinde polisler tarafından baskın düzenlendi. Polisler baskın öncesi ilçe binasının olduğu sokağı kapatırken, baskına ilişkin herhangi bir gerekçe belirtilmedi.

MA‘nın aktardığına göre; arama sırasında kitaplıktaki yüzlerce kitap ile katledilen Deniz Poyraz ve Kemal Kurkut’un fotoğrafları ve adlarına düzenlenen futbol turnuvalarında verilen plaketler yere atıldı. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), HDP ve Emek ve Özgürlük İttifakı’na ait bayrak ve flamalar da yırtılarak etrafa saçıldı.

Öte yandan ilçe binasında bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarına el konuldu.

HDP İstanbul İl Örgütü, Twitter hesabından, “AKP-MHP iktidarı illegal icraatlarını sürdürüyor. Tarafımıza hiçbir bildirimde bulunmadan sabah erken saatlerde Esenyurt ilçe binamızı basan polis, emri verenlerle birlikte suç işlemiştir. Konuya dair incelemelerimiz bittikten sonra kamuoyuna gerekli bilgilendirme yapılacaktır” paylaşımı yaparak baskına tepki gösterdi.

Eşbaşkanlar, avukatlar aracılığıyla baskına ilişkin suç duyurusunda bulunacak.

UAEA: Fukuşima nükleer santralindeki atık suyun denize boşaltılması güvenli

Birleşmiş Milletler‘e bağlı Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA), Japonya‘da 2011 yılında yaşanan 9,0 büyüklüğündeki depremin tetiklediği tsunami sonucu zarar gören  Fukuşima nükleer santralindeki atık suyla ilgili çalışmalarını tamamladı.

UAEA, hazırladığı raporda atık suyun denize boşaltılması halinde çevreye etkisinin “göz ardı edilebilir” olduğunu ifade etti.

euronews‘ün aktardığına göre UAEA, atık sudaki radyoaktif özelliğin uluslararası standartlara uygun olduğunu belirterek, Japon hükümetinin atık suyun denize boşaltılması kararına yeşil ışık yaktı.

UAEA Başkanı Rafael Grossi, ajansın iki yıldır sürdürdüğü güvenlik değerlendirme raporunu Japonya Başbakanı Fumio Kişida‘ya sundu. Raporun tarafsız ve bilimsel olduğuna vurgu yapan Grossi, suyun denize boşaltılması aşamasında da Japonya ile birlikte çalışmaya devam edeceklerini taahhüt etti.

‣ Nükleere yatırım yapmak isteyen ülkeler çözümsüz atık sorununu dikkate almalı

İki madde filtrelenemiyor

Nükleer santrallerde, reaktörleri soğutmak için kullanılan kirlenmiş su, ALPS adı verilen bir sistemle neredeyse bütün radyoaktif maddelerden arındırılıyor.

Ancak hidrojenin radyoaktif hali olan trityum ile karbon 14‘ün izotoplarını sudan ayırmak çok zor olduğundan, bu iki madde filtrelenmiyor.

Japonya, Fukuşima’daki atık suyun deniz suyu ile karıştırılarak trityum ve karbon 14 seviyelerinin güvenlik standartlarına uygun hale getirilerek boşaltılacağını belirtiyor.

Atık suların boşaltılması, sökme çalışmalarının en zorlu kararlarından birini oluşturuyor. Dünyada Çernobil‘den sonraki en büyük nükleer kazanın yaşandığı Fukuşima’daki tesisi sökme çalışmalarının on yıllar alabileceği belirtiliyor.

‣ Bilim insanları uyardı: Nükleer atık depolama yöntemleri güvensiz

Komşular kaygılı

UAEA raporunda, santrali işleten Tokyo Elektrik Gücü Şirketi, atık sudaki radyasyon miktarını doğru ve hassas şekilde ölçebildiğinin altını çizdi.

Ancak UAEA’nın bulguları, komşu ülkeleri ve Japon balıkçıların kaygılarını gideremedi. Çin ve Güney Kore atık suyun denize boşaltılmasına karşı çıkıyor.

Güney Kore’de deniz tuzunda radyasyon miktarının artacağı endişesiyle halk son haftalarda deniz tuzu stoklamaya başladı ve fiyatlar yükselişe geçti.

Günlük 100 metre küp atık su üreten nükleer santralde tankların 1,3 milyon metre küp depolama kapasitesi bulunuyor. Felaketten bu yana tanklardaki maksimum kapasiteye ulaşan atık suyu güvenli bir şekilde nasıl ve nereye boşaltabileceğini araştıran Japonya, atık suların Büyük Okyanus‘a boşaltılmasına karar vermişti.

UAEA’nın kararının ardından son ölçümleri yapacak olan Tokyo Elektrik Gücü Şirketi’nin boşaltımın ne zaman yapılabileceği konusunda önümüzdeki günlerde nihai kararı vermesi bekleniyor.

‣ Nükleerden çıkış: Almanya son reaktörlerini de kalıcı olarak kapatıyor

Buzullardaki erimenin etkileri, orman yangınlarına kadar uzanıyor

Güneş ışınlarının yaklaşık yüzde 80’ini yansıtarak dünyanın aşırı ısınmasını engelleyen kutup buzullarının her yıl artan miktarda erimesi, hidrometeorolojik dengeyi etkileyerek aşırı hava olaylarının sayısını ve sıklığını artırıyor.

Sıcaklıklardaki artış, kuraklık, yağış rejimindeki değişiklik ve daha kurutucu, sert esen rüzgarlar şeklinde kendisini gösteren bu hava olayları ise orman yangınlarındaki artışta önemli faktörler oluyor.

AA‘dan Gülseli Kenarlı‘nın aktardığına göre; Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, kutup, kıta buzulları, buzul kalkanları ve deniz buzulları ile yüksek dağlardaki alpin vadi buzullarından oluşan buz kürenin, iklim sistemini oluşturan bileşenlerden biri olduğunu söyledi.

Buzulların varlığını sürdürebilmesi için kar yağması, yağan karın yerde bir süre kalmasını ve dağların üstündeki buzul çevresinde bulunmasını sağlayan iklimin olması gerektiğini anlatan Türkeş, şöyle devam etti:

“Sorun da burada çıkıyor. Son 50 yıllık dönemde dünyanın pek çok bölgesinde buzullar hacimsel ve alansal olarak küçülüyor çünkü iklim ısınıyor, kar yağışı azalıyor, kar yağsa bile hava sıcaklıkları arttığı için hızla eriyor, buzullar beslenmiyor. Türkiye’de de durum böyle. Buzullar bu hızla erimeye devam ederse önümüzdeki yüzyıl içerisinde kutuplar ısınacak, tümüyle eridiği bir dünya bugünden belki 10 santigrat derece daha sıcak olacak. Bu Türkiye’de tropikal, çok sıcak, çok kurak koşulların etkin olması anlamına geliyor.”

Fotoğraf: Özge Elif Kızıl – AA

‘Büyük yangın riski artacak’

Sıcaklık ve kuraklığın tarımda ciddi bir krize, tarımsal rekoltenin hızlı düşmesine, su kaynaklarının azalmasına ve orman yangınlarının alan ve takvim olarak genişlemesi anlamına geldiğini vurgulayan Türkeş, yangın riskinin daha uzun dönemde, ilkbahar ortasından sonbahar ortasına uzayacağı, büyük yangın riskinin artacağı uyarısı yaptı.

Büyük orman yangılarının on binlerce yılda oluşmuş yaşam ortamlarını bozduğunu işaret eden Türkeş, şu değerlendirmeleri paylaştı:

“Ormanlar karbon yutağıyken, yandığında atmosfere bir de karbondioksit yayılıyor. Ayrıca ormanların kaybolması su kaynaklarının da azalması anlamına geliyor. Daha sıcak, buharlaşmanın hızlı ve büyük oranlarda olduğu, hidrolojik döngünün kuvvetlendiği bir dünyada afete, sele, taşkına ve heyelanlara yol açacak; şiddetli, aşırı yağışlar olacak. Eğer iklim değişikliği önlenemezse, bugün gözlemlenen olumsuz durumlar hızlanacak ve yüzyılın sonuna varmadan kötü senaryoyu yaşamaya başlayacağız.”

Fotoğraf: Mustafa Çiftçi – AA

’10 yıl içerisinde çok ciddi kuraklık bekliyorum’

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Serengil, kutup buzullarının orman yangınlarına direkt bir etkisi olmasa da mevsimler üzerinde bir etkisi olduğunu kaydetti.

Sıcaklık arttığı için buharlaşmanın da arttığına işaret eden Serengil, “Bu nedenle kurak bir dönem yaşanıyor. Kuraklık, buharlaşma ve sıcaklığın karşılaştırılmasıdır, burada kritik olan şey ortaya çıkan toplam buharlaşmanın artması, bunun da ekstra bir stres kaynağı olması. Yazın sıcaklığın artması sadece orman yangını değil, derelerimizin de kuruması anlamına geliyor.” dedi.

Orman yangınlarının oluşumunda iklim değişikliğinin kritik bir faktör olduğuna dikkati çeken Serengil, “Yangın sezonu bizde mayısın sonunda başlar ve eylül sonuna kadar gider. Kış aylarının daha ılıman geçmesi bizim için yangın sezonunu genişletiyor. Yakıtın kuru olduğu dönemi biraz daha genişletiyor, yangınlar mayıs başından ekime kadar uzamış” dedi.

Serengil, kutup buzullarının erimesiyle daha fazla suyun sisteme girdiğini, güneşten fazla gelen enerjiyle sistemin ivmelendiğini, daha hızlı bir döngünün meydana geldiğini, bunların sonucunda daha kısa zamanda daha şiddetli yağışları görme ihtimalinin arttığını ifade etti.

Prof. Dr. Serengil, “Türkiye’de önümüzdeki 10 yıl içerisinde çok ciddi kuraklık bekliyorum” görüşünü paylaştı.

Vekillerden Can Atalay için Meclis’te eylem

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, İstanbul Milletvekilleri Sera Kadıgil ve Ahmet Şık ile birlikte Hatay Milletvekili Can Atalay‘ın hukuksuz şekilde cezaevinde tutulmasına tepki olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nu terk etmeme eylemi başlattıklarını duyurdu.

Baş, eylemi başlatma kararlarını şu sözlerle açıkladı:

“53 gündür halkın ve meclisin iradesi gasp edilmiş durumda. Milletvekilimiz Can Atalay hâlâ Silivri’de esir tutuluyor. Konuyla ilgili pek çok milletvekili arkadaşımız dayanışmasını gösterdi. Dayanışma gösteren milletvekillerine, siyasi parti gruplarına teşekkür ediyoruz. Biz de konuyu hem kamuoyunda hem meclis başkanlığı düzeyinde gündeme getirmek için çaba sarf ettik. Bugün Sera Kadıgil, parti sözcümüz, Genel Kurulun gündemine taşıdı. Anayasa’ya açıkça aykırı bir biçimde bir hukuksuzluk devam ettiriliyor. Biz artık buna sessiz kalmamak gerektiğini düşünüyoruz.”

Hatay halkının yakın zamanda ağır bir deprem yaşadığını hatırlatarak Atalay’ın tutukluluğuyla kentin temsil hakkının layıkıyla yerine getirilmediğine işaret eden Baş, Hatay halkının “sabrı taşmış durumda” olduğunu belirtti.

6 Temmuz’da Hatay’ın birçok mahallesinde Can Atalay’ın tutukluluğunun sona erdirilmesi için oturma eylemi düzenleneceğini aktaran Erkan Baş, “Biz de Hatay halkının bu eylemine Genel Kurul çalışmaları nedeniyle katılamıyoruz. Ama onların yanında olduğumuzu göstermek için, şu anda Genel Kurul kapatılacak, Genel Kurul’u terk etmeyeceğiz” dedi.

Baş, “Milletvekilimiz Can Atalay’ın özgürlüğüne kavuşması anına kadar Türkiye‘nin her yerinde halkın ve meclisin iradesinin gasp edilmesine karşı sesimizi yükselteceğiz” diye konuştu.

Emek Partisi (EMEP) Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ve İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, CHP Bursa Milletvekili Kayıhan Pala ve Yeşil Sol Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş‘ın da aralarında bulunduğu diğer partilerden pek çok milletvekili de TİP vekillerinin eylemine destek verdi.

Kadıgil, Genel Kurul’da Atalay’ın tutukluluğuna tepki gösterdi

TİP Sözcüsü Sera Kadıgil, TBMM Genel Kurulu’nda gündem dışı söz alarak TİP Hatay Milletvekili Can Atalay‘ın hukuksuz şekilde cezaevinde tutulmasına ilişkin konuştu.

Meclis’in 28’inci Dönemi’nde görevine başlayamayan tek ismin Atalay olduğunu hatırlatan Kadıgil, Genel Kurul’daki milletvekillerine seslenerek şunları söyledi:

“Meclis tebrik ziyareti yapan heyetlerle dolup taşıyor. Bu süreçte hak ettiği tebrikleri kabul edemeyen tek bir seçilmiş milletvekili var: TİP Hatay Milletvekili Can Atalay. Seçildiği günden bugüne Anayasa’ya ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına aykırı biçimde Silivri’de siyasi bir esir olarak tutuluyor ve buna rağmen bu Meclis’in çoğunluğu ne acı ki bu hukuksuzluğa, Meclis iradesine yönelik bu saygısızlığa sessiz kalıyor.”

Bu duruma sessiz kalabilmeniz için iki sebep mevcuttur: Ya bilgi eksikliğiniz vardır ya da ortada bir kötülük durumu vardır. Üçüncü bir şık yoktur.

‘Ne biz ne yüksek yargı konuyu ilk kez tartışıyor’

Kadıgil, “Benim de katılmaktan ve parçası olmaktan onur duyduğum Gezi Direnişi’nin üzerinden 10 yıl geçmiş olduğuna göre, demek ki ortada bir suç üstü halinden bahsetmemiz mümkün değil” diyerek, Atalay’ın yaşadığı hukuksuz süreci daha önce de yaşayan milletvekilleri olduğunu hatırlattı ve Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “Gezi dokunulmazlık kapsamı dışında” iddiasına da değindiği konuşmasının devamında şunları söyledi:

“Konuya dair çiçeği burnunda Adalet Bakanınız çıkıp bir açıklama yaptı, ben utandım bir hukukçu olarak yaptığı açıklamadan. Çünkü şöyle dedi: ‘Biliyorsunuz Gezi Davası, Anayasal düzenle alakalı bir konu. Anayasa’nın 14’üncü maddesindeki dokunulmazlık kapsamına girmez.’

Can Atalay bu konuda, bu şekilde bulunan ilk milletvekili olsaydı, yani tutuklu olduğu halde milletvekili seçilen ilk milletvekili olsaydı Adalet Bakanının bu cümlelerinin belki en küçük bir hukuki değeri olabilirdi ama böyle bir durum söz konusu değil. Bugüne dek farklı farklı partilerden onlarca milletvekili seçildi ve Anayasa’nın, [Anayasa Mahkemesi] AYM’nin, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK) kararlarıyla serbest bırakıldı. Bu konuda yapılmış içtihatlar var.”

‘Yargıtay savcılığı kanuna karşı hile yapıyor’

Kadıgil, “Bu arkamızdaki yazının [‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’] bir hükmü varmış gibi davranmaya devam ediyorsunuz!” diyerek mecliste konuya sessiz kalan vekillere tepki gösterdi.

Yargıtay’ın Atalay’a ilişkin başvuruyu işleme almamasına da işaret eden Kadıgil sunları ekledi:

“Çünkü Yargıtay savcılığı kendisine sunulan dilekçeyi ilgili ceza dairesinin önüne bile koymuyor, üstüne yatmış bekliyor! Çünkü daireye sunduğu 3 gün içerisinde kabul ya da ret kararı verilmesi CMK madde 105 uyarınca kanuni bir zorunluluk. İşte bu karar verilmesin diye, üstünde savcı cübbesi bulunan kişiler hukuka karşı hile yapıyor. Bu kapsamda soruyorum size: Siz milletvekiliyseniz, bu koridorlarda o rozetleri takarak gururla dolaşıyorsanız, Meclis iradesine sürülen bu lekeyi kendinize nasıl yediriyorsunuz? Bu durumu kendinize yedirerek o vekil rozeti yakanızda gururla etrafta dolanmaya devam edebiliyorsanız ne acı size!”

Atalay’ın bulunduğu komisyonda ‘tutuklu hakları’ alt komisyonu oluşturuldu

TİP Hatay Milletvekili Can Atalay’ın üyesi olduğu halde tutukluluğu nedeniyle katılamadığı TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun ikinci toplantısında Tutuklu ve Hükümlü Hakları Alt Komisyonu oluşturulmasına oy birliğiyle karar verildi.

Atalay, hukuksuz tutukluluğu nedeniyle TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na cezaevinde toplanılması çağrısında yapmıştı. Dün (5 Temmuz) bir araya gelen komisyonun başkanlığını AKP Osmaniye Milletvekili Derya Yanık‘ın yaptı. Yanık, TİP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık’ın komisyona Can Atalay’ın fotoğrafı ile katılmasına itiraz ederek “Şahsi temsiliyet esastır, fotoğrafla temsil olmaz” ifadelerini kullandı ve “Şahsi temsilin yolunu ayrıca konuşuruz” diye ekledi.

‘Komisyon üyesi tutuklu iken toplanılması utanç verici’

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Şırnak Milletvekili Nevruz Uysal “Başlamadan önce tam da bu konuda bir şeyler söylemek gerekir” diyerek Can Atalay’ın “milletin iradesi” ile seçildiğinin ve komisyon toplantısında bulunması gerektiğinin altını çizdi:

İnsan Hakları Komisyonu olarak komisyon üyesi tutuklu bir milletvekili olmadan toplanıyor olmamız bizler açısından başlı başına utanç vericidir. Halkın oyuyla seçilmiş, milletvekili olmuş birisinin yeri Meclis’tir. Seçilmiş olan bir milletvekilinin tahliyesi noktasında insan haklarının temel ilkeleri olarak bu komisyonun ana gündemlerinden bir tanesi olması gerektiğinin başlıca altını çizelim.

Uysal, Sebahat Tuncel’in tutukluluğu sürecinde de benzer bir hukuksuzluk durumu yaşandığını aktardı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekillerinin de benzer süreçleri yaşadığını hatırlatan Uysal, “Bugün bu sorun yeniden önümüze gelmiştir. Bu konudaki ısrar demokrasiye, hukuka, insan haklarına kazandırmaz, kaybettirir. Bu fotoğraf aynı zamanda protesto şeklidir” diye konuştu.

Nevruz Uysal, Can Atalay’ın hukuksuz tutukluluğunun komisyon gündemine alınması gerektiğini belirtti.

Komisyon Başkanı Derya Yanık, sosyal medya platformu Twitter üzerinde yaptığı bir paylaşımda toplantıda “Tutuklu ve Hükümlü Hakları” adıyla bir alt komisyon kurulması kararı alındığını açıkladı.

Yanık, “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonumuzun ikinci toplantısını bugün icra ettik. Tutuklu ve Hükümlü Hakları, Göç ve Uyum, Çocuk Hakları Alt Komisyonlarının kurulması kararlarımız oy birliğiyle oluşturulmuştur. Milletimize ve Meclisimize hayırlı olmasını diliyorum” ifadelerini kullandı.