Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Matmazel Lili Türkiye’de

Kültürel farklılıklar eğitim sistemimizde okul öncesinden başlamak üzere hemen hiç yer almayan bir konu. Pamuk prensesi, külkedisini neredeyse her çocuğun bilmesine rağmen hangi ülkelerin masalı olduğunu çoğumuz bilmeyiz. Halbuki farklı kültürleri tanımak, bildiklerimizi başka başka olgularla ilişkilendirmek açısından bu bilgiler faydalıdır. O kültürle yapacağımız yeni bir karşılaşma bu birikim üzerinden şekillenir. Böylece ufkumuz, bakış açımız derinlik kazanır. Kendi kültürümüzle birlikte başka kültürlere dair farkındalığımız gelişir. Bütün bunların yanında kültürel barışın toplumsal barışı getireceğini söyleyerek kitabımıza bakalım.

Kültürlerin biraradalığına övgü

Matmazel Lili’nin Sıradışı Türkiye Gezisi kitabında Matmazel Lili Türkiye’yi görmek için yola çıkıyor. İstanbul’da bir bankın üzerinde simidini yerken İtalya’dan gelen Çizmeli Kedi ile karşılaşıyor ve Onunla simidini paylaşıyor. Çizmeli Kedi İstanbul’a gelme nedenini ‘İstanbul kedilerin kral olduğu bir şehirdir. Bu yüzden İtalya’dan gelip buraya yerleştim’ diye özetliyor.

Çizmeli Kedinin yanı sıra İranlı Şehrazatı, Keloğlanı, Nasrettin Hoca’yı ağırlıyor yazar.  Alaaddin’in cini lamba yerine çaydanlığa gizlense de üç dileği yerine getirmekte tereddüt etmiyor. Farklı kültürlerin birikimi ile kaleme alınmış eserde bu kültür birikimlerinin biraradalığı ve uyumu didaktizme kaçmadan ustalıkla kaleme alınmış. Adana’nın yoksul sofrası da var, Keloğlan’nın kaleden bir prenses kurtarmak için gittiği Pamukkale de. Kitap; bu masal kahramanları gibi bizler de toplumumuzda yaşayanları geldikleri kökeni ve kültür birikimlerini yadsımadan barış içinde yaşayabiliriz diye düşündürüyor.

Türkiye’yi masal kahramanlarının eşliğinde gezintiye çıkaran kitap Charlotte Hiroux Sırkıntı tarafından yazılıp Çıra Çocuk Yayınları‘ndan çıkmış, illüstrasyonları ise Zeynep Begüm Şen tarafından yapılmış.

Charlotte Hiroux Sırkıntı

Alliance Française Paris Ile-de-France’ da Fransızca Öğretmenliği eğitimi aldı. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde  Fransızca dersleri vermektedir. Reklam yazarlığı, tiyatro ve resim uzmanlık alanlarıdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Rüzgarın başlattığı macera: Şemsiye

Maceranın çekiciliği beklenmedik olmasından geliyor. Nasıl başladığını anlayamadan aralanan kapıdan ya sen çıkıyorsun ya macera giriyor içeri. Siyah tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek, aralanmış kapının tam da ağzında.

İlk sayfada rüzgârın eğdiği ağaçlar ve uçuşan yapraklar var. Sonbaharın bütün alametlerini görmek mümkün. Siyah tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek ilgisini çeken kırmızı bir şemsiyeye yürüyor, daha ihtiyatlı görünen bir kedi onu izliyor. Ve hooooop. Tüyleri rüzgârda uçuşan minik köpek, savrulan yapraklar, rüzgârdan eğilmiş ağaçlar, gidenin ardından kulakları merakla dikilmiş kedi, şemsiyenin sapına takılı minik köpek ve uzaklaşan yaşadığı yer. Rüzgâr macerayı başlattı işte.

Binlerce öyküyü ‘sessizce’ anlatmak

Harflerin dünyasıyla tanışmamış okurlar için resim fırçasının rehberliğinde bir dünya turuna çıkarıyor Şemsiye kitabı. Rehberin bıraktığı izler üzerinde minik köpek ve kırmızı şemsiye için bol sürprizli, muhteşem bir yolculuk başlıyor. Her sayfa ayrı bir serüvenin kapısı aralıyor ve henüz ebeveynlerinin ellerini bırakamamış okurlara Afrika’nın yerlilerinden, kutupların buzullarına, çöldeki deve kervanından, okyanusun derinliklerindeki canlılara giden yolları açıyor.

Kitap sadece çocuklar için değil yetişkinler için de sürprizli karşılaşmalar ve resim sanatının kendine has inceliklerden oluşan hazlar sunuyor.

Kitabın illüstrasyonlarını yapan İngrid & Dieter Schubert çifti doğanın çeşitliliğini olduğu kadar dayanışma, tehlike, coşku, sevinç gibi bazı kavramları da görünür kılmışlar.  Kuraldışı Çocuk Yayınları’ndan çıkan Şemsiye kitabı görsel okuryazarlık dönemindeki çocuklar için hazırlanmış ve kitabın arka kapağında da yazdığı gibi ‘binlerce öykü anlatan sessiz bir kitap.’

*

Künye

Çizer: İngrid & Dieter Schubert
Yayınevi: Kuraldışı Çocuk

İngrid Schubert (1953) ve Dieter Schubert (1947) Münster‘deki Sanat Akademisi’nde tanışırlar ve 1977’de Amsterdam‘daki Rietveld Academy‘ye giderler. Orada dört elle yazıp çizebileceklerini keşfederler ve 1980’de resimli kitap dünyasına ilk adımlarını atarlar. İngrid ve Dieters resimli kitaplarının özelliği, içlerinde birçok hayvanın görünmesidir, bunlar genellikle ana karakterdir. Hayvanlar bir ifadeye ve bir metafor işlevine sahiptir. İngrid ve Dieter hayvanlara farklı insani özellikler kazandırdığı için çocuklar onlarla kolayca özdeşleşebilmektedir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İki kitap, bol dostluk, çok dayanışma: Kedilerden öğrenecek şeyler

Dünya ve insanın bütünlüğü, insanın bu bağı yadsıdığı yerden kırılır. Bunu yaparken gözden kaçırdığı bir şey vardır: Dünyanın sahibi değil, sadece parçası, yadsınan da kırılan da kendisi.  O zaman ‘Bilmiyorsan bir bilene danış’ düsturundan hareketle tanıtacağımız aynı yazarın iki kitabına ve kahramanlarına bakalım.

Can Yayınları‘ndan Luis Sepulveda’nın kaleminden iki kitap; Martıya Uçmayı Öğreten Kedi ve Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü.

İlk kitabımız Martıya Uçmayı Öğreten Kedi, Kızıl Kum Feneri’nden gelip Den Helder’e ulaşmak isteyen martı sürüsünün Elbe Irmağı’nın Kuzey Denizi’ne kavuştuğu yerde başlıyor. Kılavuzların verdiği işaretle yüz yirmi martı bedenin denizi ok gibi deldiği bir tablo sunuyor yazar. Kitap akarken tablo hareketleniyor ve denizden çıkarken martıların gagasındaki balıkları görünür kılıyor.

Martı Kengah dördüncü ringasını avlamak için daldığında havayı delip geçen alarm çığlığını duymuyor.  Kafasını tekrar çıkardığında martıların kendi aralarında “kara veba” dediği atık petrol dalgalarının arasında kaldığını görüyor. Kengah gözlerini biraz olsun petrol atıklarından kurtardığında ise artık siyah dalgaların arasında yapayalnız olduğunu anlıyor. Böyle olunca uçamaz oluyor. Martılar hadi tüylerini biraz olsun temizleyip uçmayı başarsalar bile petrol derinin gözeneklerine sızarak ağır ağır onların ölümüne neden oluyor. Tüylerini biraz olsun kurtarıp uçmaya çalışan martı Kengah bunları paylaşıyor okurla.

Martı Kengah’ın mücadelesinin sadece hayatta kalma mücadelesi olmadığını, ona eşlik eden yumurtasını bırakacak güvenli bir yer bulma güdüsünün, hayatta kalma güdüsü kadar güçlü hatta daha güçlü olduğunu görüyoruz.

Kitabın paralel kurgusunda ise kocaman şişko kara kedi Zorba ve rıhtım kedileri var. Rıhtım kedisi olarak doğan Zorba ile Kengah’ın yolları, işte martının soluğunun yetişebildiği son kavşakta kesişiyor. Martı yumurtasını Zorba’ya emanet ederken O’ndan üç söz alıyor: ” Yumurtayı yemeyeceksin, yavru içinden çıkana kadar yumurtaya göz kulak olacaksın ve yavru martıya zamanı gelince uçmayı öğreteceksin.”

Rıhtım kedileri verdikleri sözü tutarlar.

Zorba ve arkadaşları biricik dostları martıya uçmayı öğretip öğretemeyeceklerini ya da nasıl öğreteceklerini okura bırakarak şunu ekleyelim.  Kocaman şişko kara kedi Zorba ve arkadaşları farklılıkları sevmenin onu düşman edinmekten daha kolay, daha yaşanılası, daha kavrayışı güçlendiren genişleten bir tutum olduğunu hiç zorlanmadan deneyimliyor ve sürece okuru ortak ediyorlar.

Luis Sepulveda resimli sayfaların azaldığı okuryazarlık evresindeki çocukların zihinlerinde sözcüklerden kurulu muhteşem görseller kurmakla kalmayıp bu zaman zaman hüzünlü öykünün içine gülümseten, mizah yüklü sıcacık kesitler koymayı da ihmal etmiyor.

‘Kabuller’ bir kedi patisiyle bile sönebilir

İkinci kitabımız Miks, Maks ve Meks’in Öyküsü. “Miks Maks’ın kedisidir diyebilirim ama aynı zamanda Maks Miks’in insanıdır da diyebilirim” cümleleriyle başlıyor kitap. Meks’in çocukluk, Miks’in yavruluk döneminden başlayan derin bir dostluk ve yazarın kendi cümleleriyle Miks’in kedice sessizliğini seslendirme çabası.

Miks profilden Yunan heykellerine benziyor, Maks Miks’in en yakın dostu, Meks ise komşu dairenin fanusunda yaşamaktan sıkılan firari bir Meksika faresi. Maks ve Miks’in büyüme, yetişkin olma süreçlerinin sade ve güzel ayrıntılarından besleniyor öykü. Maks yoğun bir şekilde fizik, kimya, matematik çalışırken kaçırdığı mevsimlerin döngüsünü Miks kedice bir çeviklikle yakalıyor. Gözünden kaçmayan sadece bu döngü değil, yaşadığı sokağın gediklileri, postacının bisikleti, üzerinde gezindiği çatıların ahvali, ağaçların konukları da ondan soruluyor.

Miks, Maks ve Meks ile dostluğundan yaptığı çıkarımları paylaşıyor yer yer. Gerçek dostlar, diyor sahip oldukları en güzel şeyleri paylaşır; gerçek arkadaşlar, diyor el ele verdiler mi kimse onları yenemez. Gerçek dostlar, diyor asla birbirini kandırmaz. Okurken insanın Maks, Meks ya da Miks olası geliyor ya da onlar gibi dost.

Zorba ve Miks hayata kocaman harflerle yazılan kabullerin pofuduk bir kedi patisi karşısında balon gibi sönebileceğini ve farklı olanla tanıma ve öğrenme zemininde başka bir iletişimin mümkün olduğunu gösteriyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bilinmezliği aşmanın yolları: Küçük Fare ile Kırmızı Duvar

Bugün üzerine konuşacağımız kitap Küçük Fare ile Kırmızı Duvar. Kitabın yazarı ve çizeri Britta Teckentrup. Kendisi birçok ödülün yanında Global İllüstrasyon Ödülü de almış. Kitabın dramatik yapısında renkler de metin ve illüstrasyon kadar dramatik yapıya hizmet ediyor. Duvarın neden kırmızı ve kuşun neden mavi olduğunu sorduruyor okura.

Kitabımızın konusuna gelince. İki başlıktan söz etmek mümkün. Bunlardan ilki herkesin statükoyu yani o ana kadar olageleni kabul ettiği bir düzende birinin çıkıp doğru soruyu sorabilmesi ve o sorunun peşinden cesaretle gidebilmesi.   Hikâyenin akışında Aslan ve Ayı gibi güç sembolü iki karakter, Tilki gibi zekâ ve kurnazlığın sembolü başka bir karakter var. Bunlara rağmen güç ve cesaret gibi kavramlarla ilişkilendirmediğimiz Fare soruyor bu soruyu.

Üstelik Fare öyle alelade bir fare de değil aleladeden daha minik: Küçük fare. Küçük Fare’nin bu tutumu da statükoyla çelişen bir durum aslında. Şimdiye kadar ki kabullerimiz arasında yanlışlara kafa tutulacaksa bunu aslan yapar ya da arı kovanına çomak sokulacaksa bu iş için ayı biçilmiş kaftandır.  Fakat Küçük Fare kendisinden beklenmeyecek büyük bir soru sorar. ‘Kırmızı Duvarın arkasında ne var?’

Bilmediğini bilmemek

İkinci konuya geldiğimizde ise kendi hakkımızda bildiklerimiz ve bilmediklerimiz karşımıza çıkıyor.  Konu bilmemek ise cehalet üzerine de birkaç söz söylemeli. Cehalet uzun süre diplomayla ilişkilendirilen bir kavram olmuş toplumumuzda. Bu yüzden okul eğitiminden geçmemiş insanlar küçük görülüp doğayla insanla hiçbir bağ kuramamış çoğu okullular bilmenin merkezi kabul edilmişler. Okul okumadı diye bir insanı küçümsemek cehaletin tepe noktası kuşkusuz fakat bunu düşünen de sadece kendine saklamıştı muhtemelen. Bu kabulün tersine okuduğum bir kitapta ‘Cehalet neyi bilmediğini bilmemektir’ diyor yazar. İşte kabulleri temelden sarsan bir tanım. Bu tanım bilmeyi diplomaya indirgeyen bakışımıza sağlam bir yanıt, yani cehaletimize.

Gelelim kitabımızdaki bilme ve bilmeme konusuna. Kitapta kadim zamanlardan beri var olan kırmızı duvarla ilgili herkesin bir yorumu var. Yorumların ortak noktası ise duvarın harcını oluşturuyor. Bilmedikleri bir konu üzerine yapılan bu yorumların harcını onların hayal gücü mü oluşturuyor? Yanıt kocaman bir hayır. Bu duvarın harcının temel malzemesi onların sorgulama gereği duymadıkları korkuları ve bu korkular üzerine kurdukları koca kırmızı bir duvar. Yani Küçük Farenin dostları neyi bilmediklerini bilmiyorlar, soru sormaya cesaret edemiyorlar.

Yazımızı Nazım Hikmet’in dizeleriyle bitirelim.

Ufak iş bizimkisi
Asıl en kötüsü
Bilerek bilmeyerek
Hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması.

Künye

Yazar ve çizer: Britta Teckentrup

Yayınevi: BETAkids

Yaş: 3+

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Mecburi sükunet: Büyük Sözcük Fabrikası

Dil en önemli iletişim araçlarımızdan biridir. Dil üzerinden iletişim kurar, dünyayı kavrar, onu anlamlandırır ve yine dil üzerinden hayatı yorumlarız. Bunun tersi olarak dilsizlik ise çaresizliği, yersiz yurtsuzluğu ve esareti imler. Konuşamayan, kendini, düşüncelerini açıkça ifade edemeyen biri görünmez bir esaret yaşamaktadır dersek aşırı yorum yapmış olmayız sanırım.

Büyük Sözcük Fabrikası işte tam da bu konu etrafında gelişen bir sevgi hikâyesi. Kitapta bir ülke var. Ülkeye Büyük Sözcük Fabrikası’nın ülkesi deniliyor.  Fabrikaya ait bir ülke!!!  Bu ülkede insanlar çok az konuşuyorlar. Az konuşmalarının nedeni gürültü kirliliğine engel olmak değil. Çünkü fabrika gece gündüz gürül gürül çalışıyor. “Söz gümüş ise sükût altındır” felsefesini benimsemiş olmaları da değil. Öyle bir iddiaları yok. Sükûnetten huzur buluyor olmaları hiç değil! Bu ülkede insanlar sözcüklere verecek paraları olmadığı için az konuşuyorlar.

Parayla satılan sözcükler

En önemli iletişimiz aracımız olan dil elimizden alınsa ve sözcükler bize tek tek ve para karşılığında satılsa, “ancak bu sözcüklerle iletişim kurabilirsin” dense ne yapardık acaba? Oksijenin elektrik, su gibi parayla satılan bir şeye dönüşmesi birçok insanın aklına gelmiştir.  Fakat sözcüklerin parayla alınıp satılan bir şeye dönüşmesi, konuşmanın ya da susmanın buna bağlı olması sık karşılaştığımız bir şey olmasa gerek.

Tekrar kitaba dönersek bu ülkede biri, örneğin Özgür, birini  seviyor ve ona güzel sözler söylemek istiyor olsa ne yapar? İsim yapmış şarkıların sözlerini ya da ünlü bir şairin dizelerini okuyamaz bu durumda. Hâlbuki o şarkılar şiirler ne de güzel ifade ederler bizim ifade edemediklerimizi. Sözcük satın alamamakla, duygularını çok istediğin halde ifade edememek benzer çaresizlikler midir? Şu an kendi ülkemizde sözcük satın almak durumunda olmadığımız için ‘belki’ diye yanıtlayabiliriz bu soruyu.

Aylak Kitap’tan çıkan Büyük Sözcük Fabrikası, Agnes de Lestrade tarafından yazılmış ve çizimleri de Valeria Docampo‘ya ait.

Agnes de Lestrade.

Büyük Sözcük Fabrikası’nda sözünü ettiğimiz ‘sözcüksüz kalma’ konusu çizgilerle daha da bir desteklenmiş ve güçlendirilmiş. Kocaman koyu renk bacasından kocaman dumanların çıktığı kocaman bir fabrika ve gölgesinde bir ülke. Kitabın sayfalarında fabrika ve ülkeye koyu renkler hâkimken sevginin işlendiği sayfalarda kırmızı hâkim. Puntolar bazen küçük bazen ise büyük harflerle vurgulanmış. Resimlerde çorbanın içinde sözcükler var. Ülke, fabrika, sokaklar ve şık kıyafetleri içinde pahalı sözcükler satın alan insanlar koyu renklerle resmedilmiş, sevginin ifade edildiği sayfalar ise güzel bir kımızıyla.

İnsan zihninin ürünü olan dilin hayattaki birçok şey gibi ticari bir araca dönüştürmesi ve ticaretin onu kendi içine alarak parçalaması küçük  okurlar için yazılmış bir kitabın onların anlam evrenine uygun olarak ne büyük şeyler söyleyebileceğini Büyük Sözcük Fabrikası’nda bir kez daha görüyoruz. kitap bir taraftan sevginin bir çok olanaksızlığın üstesinden gelebileceğini gösterirken diğer taraftan dil konusunda küçük okurlara düşünme fırsatı sağlıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bilgiye ulaşmanın bilge yolu: Kumkurdu

Bir tiyatro grubunun çocuk tiyatrosu oyununa hazırlık çalışmalarında yönetmen oyuncularından provalara başlamadan önce çocukluk günlerine dönüp o günlerde nelerden hoşlandıklarını, hayata nasıl baktıklarını, neler hayal ettiklerini araştırmalarını istemişti. Çünkü oyunu bu veriler üzerinden kurmayı planlıyordu. Hayli zahmetli bir sürecin içine giren oyuncular  o günler üzerine derin bir araştırmaya koyuldular. Geçmişi yeniden kurup sonra bozuyor sonra tekrar kuruyorlar, açığa çıkardıkları verileri provalarda test ediyor, amaca hizmet etmeyenleri çıkarıyorlardı.  Bu sürecin sonunda ortaya ortalamanın hayli üzerinde bir ürün çıktı ve seyircileriyle buluştu. Bizler de çocuk tiyatrosu öğrencileri olarak bu oyunu videodan izledik, çünkü okurun hemen tahmin edebileceği gibi oyun yerli bir yapım değildi.

Bu gün üzerine konuşacağımız Kumkurdu kitabı da bu bakış açısının ürünü. Kitap 15 kısa öyküden oluşuyor. Zakarina, kendi dünyasında oluşan soru ve sorunlara Kumkurdu ile birlikte çözümler, yanıtlar üretiyor. Bu çözümler neden sonuç ilişkisinin kuru çıkarımlarından çok sınırsız hayal gücünden geliyor. Hüner de burada.

Zakarina’nın soru ve sorunları neler? Evrenin sonsuzluğundan, babasının onunla denizde yüzmek yerine gazete okumayı tercih etmesine kadar geniş bir yelpazesi var Zakarina’nın.

‘Dırdır etmek’ başlıklı öyküye bakalım. Öyküde iletişimsizlik ve tarafların kendi açılarından haklılıkları var. Aktörler Zakarina ve Babası. Zakarina ve Babası birbirleri hakkında biri açıktan diğeri arkasından ‘dırdır ediyor’ demişlerdi. Bahçedeki Saksağan da var o da dırdır ediyor ve bir süre sonra sesi kısılıyor ama dur bakalım! Bir şey mi anlatmak istiyor yoksa..! Doğa onu dinlediğimizde bir şeyler fısıldıyor, dinlemediğimizde ise sesi kısılıyor ve duyulmaz oluyor artık. Yazar iletişimsizliği bireyler arası bir konu olarak daraltmak yerine tersine  insanın doğayla iletişimi konusuna bağlayarak daha geniş bir perspektiften okurla buluşturmuş. Doğayı dinlemeyen yanında olup bitenleri de duyamaz kuşkusuz.

Sorular da yanıtlar da kendilerinden

Kitapta öne çıkan bir diğer özellik Zakarina’nın çözüm üretirken seçtiği yol. Zakarina soruları da yanıtları da kendisi buluyor Kumkurdu da yardım ediyor arkadaşı olarak. Önemli olan ise  doğru ya da yanlışların yetişkin biri tarafından dikte edilmediği gerçeği. Özerk bir bireyin yetişmesinde çok önemli olan bu konu okura aynı zamanda bilinçli ebeveynin çocukla iletişimde nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını içeriyor.

Kumkurdu’na gelince o  hayvan formunda, hayali bir kahraman: Yaşı çok büyük, ayışığı ve günışığı ile besleniyor ve çok bilge; insanın Kumkurdu’na  doğa, dünya, evren diyesi geliyor. Öyle olunca da karanlık hayaletlerin olduğu korkulacak bir şey olmaktan, yaşlı anneannenin anneannesinin çocukluğu çok uzak bir geçmiş, Zakarina’nın bir gün yaşlı bir anneanne olması da çok uzak bir  gelecek olmaktan çıkıyor.

 *

Künye

Asa Lind.

Yazar: Asa Lind

Resimleyen: Kristina Digman

Yayınevi: Pegasus 

Çeviren: Ali Arda

Yaş: 7+

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir kavanoz mutluluk

Bir çok soyut kavram gibi mutluluk kavramını da hayatımızda sıkça kullanmamıza rağmen tanımı nedir diye sorulduğunda, diğer soyut kavramlar gibi, bizi biraz duraklatan, üzerinde düşünmemizi gerektiren bir kavramdır. Türk Dil Kurumu (TDK) mutluluk tanımını şöyle yapmıştır: “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, mut, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık.”

Aynı kaynakta diğer tanımsa şöyledir: “Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer.”

Yarı fiyatına mutluluk

Bu tanımlardan yola çıkarak mutluluğu hayatın hedefi diye yorumlarsak sanırım hatalı bir çıkarım yapmış olmayız. Gerçekten de hayatı bu hedefe göre programlarız. Söz konusu program ise günümüz dünyasında  çok para kazanmak ve çok tüketmek üzerinedir. Medya tüketime yönelik  mutluluk reçeteleri sunar; arabadan temizlik bezine kadar geniştir yelpazesi reçetenin. Böyle olunca da üzerinde kendi kararımız olmayan peşinde sürüklendiğimiz ticari bir nesne halini alır mutluluk.

Bu programlar, reçeteler gerçekten vaat edildiği gibi mutlu eder mi insanları daha da önemlisi Bir Kavanoz Mutluluk kitabında da sorduğu gibi mutluluk alınıp satılabilecek bir şey midir ya da yarı fiyatına mutluluk olur mu? Hayatımızda araç olması gereken nesneler mutluluk için amaç haline mi gelmiştir?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan Bir Kavanoz Mutluluk, Güvercin tarafından irili ufaklı kavanozlarda  satılan mutluluk üzerine kaleme alınmış.  Bizim reçetelerimize benzemesine rağmen Güvercin mutluluğu kavanozlara koymayı akıl etmiş. Bizde malum açıkta satılır mutluluk, Güvercin hijyen meselesini düşünmüş olmalı!

Kitapta tıpkı  bizlerde olduğu gibi kuşlar da yakınlarına, onları mutlu etmek için bütçeleri oranında irili ufaklı kavanozlar alıyor. Pazarlık edenler de oluyor, mutluluğu satın almayı kendine yakıştıramayıp daha sonra internetten sipariş edenler de. Hatta normalde mutlu olan ancak risk almak istemediği için bir kavanoz bulunsun diyenler bile var. Sanatçı kuş Sığırcık sanat yapabilmek için mutsuz olmak gerektiğini düşündüğü için almıyor kavanozları. Sanat yapmak zor zanaat ne de olsa!

Kavanoz açılınca…

Peki kuşlar kavanozu açtıklarında onlara vaat edilen ne? Bu bilgi kitabın sayfaları arasında saklı  ama şu kadarını söyleyebiliriz: Güvercin’in kavanozlarından biri düşüp fare bu kavanozu bulunca, içinde güzel bir çiçek yetiştirip gölgesinde yavrularına kitap okuyor. 

Mutluluğu çarşıdan pazardan galeriden alanlar da var, kavanozda çiçek yetiştirip mutlu olanlar da.

Bir Kavanoz Mutluluk, Düşman kitabının da yazarı  olan Davide Cali tarafından yazılıp Marco Soma’nın sıcak çizimleriyle renklenmiş. Gerek metin gerekse çizimler felsefenin de sorunu olan mutluluk konusunu çocuğa ve yetişkine aynı anda bir şeyler söyleyecek ve düşündürecek şekilde tasarlanıp  minik okurların beğenisine sunulmuş. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Farelerin ‘Mardi Gras’ında maskeli balo

Maske insanlık tarihi kadar eski bir aksesuardır.  Tarih çağları boyunca kullanım amaçları her dönemde değişerek günümüze kadar gelen bir serüvene sahiptir. Şimdilerde epidemiye karşı kullandığımız sağlık amaçlı maskeleri bir kenara koyarsak maske, onu takanın gizlenmesini sağlar. Amacı bir şeyleri gizlemek ya da farklı göstermektir. Bir yere kadar farklı gösterir ve gizler de.  

Bir de uygarlıkla birlikte ortaya çıkan ve herhangi bir aksesuar kullanmadan edindiğimiz maskeler vardır. Bu maskeleri yüzümüze geçirir, benliğimizle bağlantımızı koparır ve koşullar neyi öngörüyorsa onu yaparız. Maske ister aksesuar isterse kendi kendimize edindiğimiz türden olsun karşı tarafı yanıltmaya hizmet eder. Çünkü iki kişiden birinde ya da ikisinde maske varsa sahici bir iletişimden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsetmek mümkün olmaz.

Maske kullanan çevresinde bir sis perdesi oluşturarak görünmez olurken karşısında görünmez olduğu sadece çevre değil kendisidir de. Çünkü maskesiyle kendi gerçekliğini de yadsımaktadır. Kendi duyguları, zayıf ve güçlü yanları maskenin gölgesinde, sis perdesinin altında silikleşerek  tanınmaz hale gelir.

Maskenin ele geçirdikleri

Klasik dramatik kurguda kuraldır; her şey denge halindeyken biri gelir ya da bir şey olur ve düzen bozulur. Kurgu tekrar denge hali kuruluncaya kadar devam eder.  Yeşil Kuyruklu Fare kitabımızda da böyle olur. Willshire ormanında huzur içinde yaşayan tarla farelerinin hayatı bir gün ormana gelen şehir faresine ‘Bize şehri anlatsana’ demeleriyle değişir. Şehir faresinin Fransızca Şişman Salı anlamına gelen ‘Mardi Gras’ gününü ballandıra ballandıra anlatması tarla farelerinin de Şişman Salı günü düzenlemeye karar vermelerine neden olur.

Çocukça bir masumiyetle şehirde  düzenlenen Şişman Salı gününü ormanda da yapmaya karar veren tarla fareleri çalıları süsler ve vahşi hayvan maskeleri yaparlar. Bu maskelerin onları ele geçirebileceği hesapta yoktur ancak evdeki hesap çarşıya uymaz ve onlar tarla faresi olduklarını unutarak vahşi hayvanlar olduklarına inanmaya başlarlar. Daha önce güvenli ve huzur dolu olan orman artık herkesin birbirinden korktuğu nefret ve kuşku dolu bir yere dönüşür.

Usta yazar, tasarımcı ve grafik sanatçısı Leo Lionni’nin yazdığı  ve  çizimlerini yaptığı Elma Çocuk’tan çıkan Yeşil Kuyruklu Fare maskeler üzerinden yabancılaşma, köy-kent çatışması ve yabancılaşmanın tahribatlarını tartışıyor. Zaman zaman yetişkinlerin bile kafasını karıştırabilen yabancılaşma konusu hem çocukta hem yetişkinde iz bırakabilecek dil, üslup ve çizgilerle  okurun karşısına çıkıyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Korkudan korkmamanın en iyi yolu: Arkadaşım Korku

Yükseklik korkusu doğuştan gelen, yani içgüdüsel bir korkudur sonradan öğrenilmez;  aynı şekilde yüksek ses karşısında duyduğumuz irkilme duygusu da öyle. Ancak sonradan öğrendiğimiz korkular vardır. Örneğin elimizi sobada ya da ocakta yakana kadar ateşin gerektiğinde korkulacak bir şey olabileceğini bilmeyiz ya da alıştığımız çevreden bir şekilde sökülüp atıldıktan sonra yeni girdiğimiz çevrenin bizde uyandırdığı korkuyu yaşamadan bilemeyiz.

Taze Kitap’tan çıkan  Francesca Sanna’nın yazdığı Arkadaşım Korku, başka bir ülkeye gelmek zorunda bırakılan küçük kız üzerine kaleme alınmış. Bilmediği bir ülkenin, bilmediği bir şehrinde, yeni öğrendiği bir dille okula başlayan küçük kız, şehrin çocukları yerine eski dostu korkusunu arkadaş olarak tercih eder.

Geçmişte arkadaşı korkuyla bir sürü yeni şey keşfetmiş, korku onu bir çok tehlikeden korumuş, birbirlerini hiç yalnız bırakmamışlardır fakat ‘bu yeni ülkeye geldikten sonra küçük arkadaşı korku hiç de küçük değildir.’ Arkadaş dediğinle birlikte oynar, birlikte gezer en önemlisi  birlikte büyürsün. O büyüdükçe sen yanında küçücük kalmaz daha da önemlisi onun ağırlığı altında ezilmezsin ama bu arkadaş bilindiği üzere sıra dışı. Elbette ki teamüllerin dışında davranacak bir yerde dostken başka bir yerde ayağını kaydırmak için çelme takacak.

Korkuyu büyütmek de küçültmek de elinizde 

Öyle de yapar; küçük kızın arkadaşı korku kızı arkadaştan edinmekten, çevreyi tanımaktan geri çektikçe küçük kız yalnızlaşır.  Korku geceleri öyle homur homur gürültü çıkarır ki küçük kız uyuyamaz, korku okula gitmek istemez, yeni insanlar tanımak istemez, çevreyi keşfetmek istemez, küçük kıza kimsenin kendisini sevmediği için yalnız olduğunu söyler. Ta ki bir gün okuldaki bir çocuk küçük kıza ‘sana bir şey göstermek istiyorum’ diyene kadar.

Çocuk edebiyatında bazı duygu ve durumları çocuğun anlam evrenine göre ve onu korkutmadan anlatmak hünerli yazarların kotarabildiği bir şeydir. Arkadaşım Korku kitabında Francesca Sanna da korkunun olumlu ve olumsuz taraflarını bir arkadaşlık üzerinden tarifler. Korku ve kaygıdan gece uyuyamayan çocuğun durumunu arkadaşının gece uykusunda çok ses çıkardığı için uyuyamadığı şeklinde yumuşatarak hikayeler. Kitapta küçük kızın bir adının olmaması da aslında korku gibi küçük bir arkadaşa hepimizin sahip olduğunu imler. Bu arkadaşı besleyip beslememek de elinde esir olup olmamak okurlara bırakılmıştır. Küçük kız korkuyla birlikte yeni yeni şeyler keşfettiği gibi korkuyu tekrar eski küçük haline getirirken de yeni yeni keşifler yapar. 

Çizgilere gelince, kızın koyu renk saçları nereden kaçarak bu ülkeye geldiğini düşündürür. Korku ise sevimli beyaz bir balon gibidir  gün geçtikçe şişer de şişer. Akıllardan balon kocaman olduğunda bir iğne saplamak geçerse de küçük kız balonun yavaş yavaş havasını indirmeyi tercih eder. Herkesin küçük bir balonu vardır zira.

Francesca Sanna.

Hikayede ve resimlerde korkunun korkunç bir şey gibi çizilmemesi ve yazılmaması, okurda onunla baş edilebileceği duygusunu uyandırır. Bir çok duygu gibi korkuda dozunda olduğunda yararlı, kontrolden çıktığında zarar verebilen bir şeydir.

Zeynep Sevde‘nin Türkçeye çevirdiği kitap içine girdiği toplumun kişiyi ötekileştirmesinin yanında bu ötekileştirmenin küçük bir çocuğun içsel dünyasındaki karşılığını mercek altına alır. Korkunun karşısına dostluğu koyarak, korkudan korkmamanın en iyi yolunun onunla arkadaş olmaktan geçtiğinin altını çizer.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Ferdinand…

Okulun ilk günü. Zil çalar. İlk ders.  Öğretmen şirin bir açılış yapar öğrencilerini tanımak adına. ‘Büyüyünce ne olacaksınız?’ Hmmm.. Konu ciddidir. Öğrenciler de bu ciddi mesele hakkında gururla ve bir sıra halinde ‘doktor olacağım, mühendis olacağım, avukat olacağım..’ derler.

Bu cümle onların bundan sonrasının işaret fişeği olmasına rağmen o an verilmiş bir karar değildir. Daha bebeklikten itibaren anne baba oğlum/kızım büyüyecek büyük işler yapacak, büyük adam olacak  diye severler onları. Beklenti yüksektir. Bebeklikte haklarında verilmiş o karar taşınır sınavlarda, kurslarda, derslerde.. birinci sınıf, ikinci, üçüncü sınıf derken  lise, üniversite. Aileler yarışın koçları olarak kurstan kursa sınavdan sınava taşır minikleri.

Bu sürece ayak uyduranlar da olur uyduramayanlar da. Uyduramayanlar başarısız damgası yer, tembel damgası yer, uyumsuz damgası yer. Daha hayatlarının ilk yıllarında bu ağır genellemelerin altında kalır çoğu. Çünkü minikler henüz ‘ben böyle bir yarışın içinde olmak istemiyorum’ deme iradesini koyabilecek yaşta değildir. Yetişkinler bu iradeyi koyar mı?  ‘Komşular yazlık almış biz de alalım, müdür oldun bu külüstürü sat artık, mobilya takımları eskidi misafir alamıyorum eve utancımdan.’  İhtiyaç haline getirilen bu gerekçelerle çalışır, çalışır daha da çalışır herkes. Kendimize benzeyen, kendi deneyimlerimizi yaşattığımız çocuklar yetiştiririz. Çocuklar sınavlara, biz yeni üretilen eşya modellerine yetişmeye çalışırız. Kendi çocuk tarafımızı da çocuklarımızın çocukluğunu da kaçırırız bu keşmekeş içinde. Hayatı, anı,  çocuklarımızın çocukluğunu kaçırırsak geriye ne kalır hayattan, bizden, çocuk olmaktan?

Tercihler ve zorunluluklar arasında

Çoluk çocuk katıldığımız bu girdaba dönüşen koşturmanın dışında başka şeylerin söylenebileceği, yaşanabileceği bir  alan yok mudur?

Örneğin meşe ağacının altında sadece çiçekleri koklayarak zaman geçirmeyi istemek bir tercih olamaz mı?

Pena Yayınları’ından çıkan Mundro Leaf’ın yazıp Robert Lawson’un çizimleri yaptığı Ferdinand kitabı, okurken bütün bunlar üzerine düşündürüyor. Ferdinand arkadaşları gibi koşup zıplamak, boynuz tokuşturmak yerine meşe ağacının altında çiçekleri koklayarak zaman geçirmeyi sever. O’nun motivasyonu arkadaşlarından farklıdır. Arkadaşları ise Madrid’teki boğa güreşlerinde boy gösterip en iyi, en güçlü boğa olduklarını göstermek isterler. Fakat kaderin cilvesine bakın ki yanlışlıkla üzerine oturulan bir eşek arısı işleri değiştirir ve o yarışmaya Ferdinand’ın arkadaşlarının değil Ferdinand’ın katılmasına sebep olur. Zira hayattaki tercihleri bir yana, güçlü ve gürbüz bir boğa olan Ferdinand, boğa güreşi kriterlerine fazlasıyla uymaktadır. Peki, Ferdinand içine sürüklendiği bu durumda yine kendi tercihlerini yaşayabilecek midir?

Mundro Leaf.

Günümüz teknoloji dünyasında kahraman olmak, başarılı olmak hatta mutlu olmak için toplumun ve medyanın belirlediği davranış kalıpları, reçeteler vardır. Bu reçeteler dahilinde davranan başarılı olur, kahraman olur, mutlu olur. Başka bir tarafta ise yalnız kalamamak, insanlar tarafından onaylanmak, sürüye kendinden vazgeçerek dahil olmak adına takas ettikleri şey kendi özgürlükleridir. İş böyle olunca Ferdinand kendi hayatını ve tercihlerini yaşayabilen bir kahraman olarak çıkar karşımıza.

Ferdinand kitabının çizimleri savunduğu yaşam durumu gibi sadelikle tasarlanmış. Yazılarda  dramatik anlamda belirleyici olan sözcükler ve duygu durumları büyük puntolarla vurgulanmış. Aynı zamanda İspanyol kültüründeki boğa güreşleri üzerine bilgilendirici açıklamaları çocuklara uygun bir dil ve üslupla anlatılmış.

Kategori: Hafta Sonu