Ana Sayfa Blog Sayfa 433

Çeşme Projesi’nde Bakanlığın itirazını Mahkeme reddetti

Meslek odaları ve çevre örgütleri tarafından yargıya taşınan Çeşme ve Urla‘daki derecesi 3. Derece ‘Doğal Sit Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak değiştirilen pek çok bölge için verilen SİT değişikliğinin yürütmesinin durdurulması kararına itiraz için Mahkeme’den karar çıktı.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca yürütmeyi durdurma kararına yapılan itiraz için başvurulan İzmir 4. İdare Dava Dairesi, İzmir 2. İdare Mahkemesi‘nin gerekçelerini haklı buldu ve bakanlığın itirazını reddetti.

9 Eylül gazetesinden Gökçe Adar Çubukçuoğlu‘nun aktardığına göre; konuyu yakından takip eden Av. Şehrazat Mercan, “Çeşme Projesi kapsamında, yapılaşmayı temel alan; 38. Grup Doğal SİT Alan Değişikliği kararının iptali davamızda, İzmir 2. İdare Mahkemesi, yürütmenin durdurulması kararı vermişti. Bakanlık bu karara itiraz etti. İzmir 4. İdari Dava Dairesi, Bakanlığın itirazının reddine karar verdi. Yani 2-0 öndeyiz” açıklaması yaptı.

Çeşme Turizm Projesi’ne yargı freni 
Çeşme projesinin yürütmesi durduruldu
Çeşme Projesi sonunda ortaya çıktı

Ne olmuştu?

Geçtiğimiz yıl Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Çeşme Projesi’nin uygulanması planlanan bölgede SİT (Sıradışı Taşınmaz Kültür Varlıklarını Koruma Bölgesi) statüsünde değişiklik yapma kararı almıştı.

Bu kararla birlikte Çeşme ve Urla ilçelerinde yer alan Karaköy ve Zeytineli bölgelerindeki 2. Derece Doğal Sit-Nitelikli Doğal Koruma Alanı ile kaplı pek çok bölgenin derecesi 3. Derece “Doğal Sit Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı” olarak değiştirilmişti.

Şirketlerin göz diktiği Karacasöğüt Koyu’nun değeri tescillendi: Kuşaklar boyu korunacak

Muğla’nın Marmaris ilçesinde bulunan ve Helenistik döneme ait arkeolojik buluntulara ev sahipliği yapan Karacasöğüt Koyu, 1’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak tescillendi.

Yakın zamanda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Muğla Turizm Çevre Vakfı Turizm ve Ticaret Limited Şirketi’nin (MUÇEV) Karacasöğüt Koyu’nda yapmak istediği tekne bağlama iskelesi kapasite artırımı projesi için başlatılan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecine onay vermişti.

Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi tarafından yapılan bir basın açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Çevreyi koruması gereken tüm kurumların doğayı korumaktan uzak imzalarına karşın uzun süreden beri verdiğimiz mücadele karşılığını buldu ve Cennet Karacasöğüt Koyunun kuşaklar boyunca korunması anlamına gelecek 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak tescil işlemi gerçekleşti.

Komite, “Bu karar sonucu MUÇEV Marina kapasite artışı için verilen ÇED olumlu kararının iptali talepli, 4 Temmuz 2023 tarihinde Muğla 1’inci İdare Mahkemesinde açtığımız davanın dumanı henüz tüterken Karacasöğüt koruması gerçekleşmiş oldu” diye ekledi.

‣ Karacasöğüt’te Akdeniz’in rahmini öldürecek projeye ÇED olumlu: Bu karar çürümüş kurumların ayıbı

Ne olmuştu?

MUÇEV ve Global Marin şirketleri 2021 yılından itibaren Marmaris’teki Karacasöğüt Koyu‘ndaki yat limanlarındaki kapasiteyi arttırmak istiyor ve denizel alandaki doğayı yıkım tehdidi ile karlı karşıya bırakıyordu.

Marmaris Kent Konseyi, Muğla Çevre Platformu (MUÇEP) ve Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi, Karacasöğüt Koyu’nun Gökova Özel Çevre Koruma (ÖÇK) Bölgesi‘nde yer alması, endemik ve nadir türlere ev sahipliği yapması nedeniyle marina kapasitesinin arttırılmasına karşı Karacasöğüt yaşayanları ile birlikte mücadele veriyordu.

Koyda Helenistik döneme ait arkeolojik buluntular keşfedilmesi üzerine Marmaris Kent Konseyi ve Sualtı Araştırmaları Derneği (SAD), doğa talanına karşı yasal girişimlerde bulunmuştu. 28 Eylül 2022’de SAD üyeleri tarafından koyda yapılan dalışta önemli arkeolojik buluntulara rastlanmış, dalış sonuçlarının rapora dönüştürülmesi üzerine yasal süreç başlatılmıştı.

Elde edilen görüntüler ve bulgular eşliğinde tescilin yapılması ve limanın koruma altına alınması amacıyla hazırlanan rapor, 27 Ocak 2023 tarihinde 3423852 sayı numarası ile Muğla Tabiat Varlıkları Müdürlüğü’ne bildirilmişti.

Ayrıca tarihi eserlerin varlığı dilekçe ile Bodrum Sualtı Müzesi uzmanlarına bildirilmiş, uzmanlar da tarihi eserleri yerinde inceleyip eserlerin tescili ve bölgenin 1’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak ilan edilmesi için resmi süreç başlatmıştı.

Öte yandan Valilik ve Muğla Çevre Şehircilik İklim Değişikliği İl Müdürlüğü, raporu yok sayarak 3 Şubat 2023 tarihinde Karacasöğüt limanında bulunan Global Marin şirketinin yat yanaşma projesine “ÇED Gerekli Değildir” kararı vermişti.

‣ Karacasöğüt yat limanında, arkeolojik buluntulara rağmen kapasite artışı

MUÇEV Ltd. Şti.’nin koydaki marina kapasite arttırma projesi için verilmiş ‘ÇED gerekli değildir’ kararı mahkemece iptal edilmişti. İptal kararının ardından MUÇEV Ltd. Şti., projesinden vazgeçmemiş ve ÇED sürecini başlatmıştı.

‣ MUÇEV, dava sonucunu beklemeden iskele için inşaata başladı

Bakanlık ise ÇED sürecini durdurmamış ve 29 Mayıs 2023 tarihinde proje için ‘ÇED Olumlu’ kararı vermişti.

‣ Karacasöğüt yat limanı için halkın katılım toplantısı iptal, bakanlık ‘halk bilgilenmek istemiyor’ dedi

MUÇEV yat limanı kapasite artışına onay vermenin yanında aynı koyda yer alan Global Marin Yat Limanı kapasite artışı için de ÇED gerekli değildir kararı vermişti.

‣ Bakanlık Marmaris’te ne tarihi eser dinledi ne de endemik tür: Seçimden mal mı kaçırıyorsunuz?

Çevre dostu defin yöntemi ‘resomasyon’ yaygınlaşıyor

Birleşik Krallık, artan ”çevre dostu cenaze hizmeti” talebini karşılamak için bu yılın ilerleyen dönemlerinde ilk kez cesedi suda eritme işlemini uygulamaya başlayacak. 

Avrupa‘da bir insan hayatını kaybettiğinde toprağa gömülme ve ateşte yakılma gibi iki defin seçeneği sunuluyor. Fakat şimdi daha sürdürülebilir yeni yöntemler araştırılıyor.

Aquamation, rezomasyon ya da alkali hidroliz yöntemi olarak da bilinen suda cenaze eritme işleminde bedeni yalnızca kemiklerin kalacağı şekilde eritmek için su kullanılıyor.

Resomasyon nasıl yapılıyor?

euronews‘ün aktardığına göre bu işlemde, ölü beden su ve alkali bir çözeltiyle dolu çelik bir kaba yerleştiriliyor. Beden daha sonra ısıtılarak kimyasal bileşenlerine ayrıştırılıyor.

Yaklaşık üç ila dört saat sonra bedenden geriye sadece kemikler kalıyor ve bunlar beyaz bir toz haline getirilerek bir kaba konuluyor ve aileye veriliyor.

Birleşik Krallık’ın en büyük cenaze hizmetleri sağlayıcısı Co-op Funeralcare, bu yıl içinde bu uygulamayı başlatacağını duyurdu.

Ülkede cenazeyi suda eritmek sağlık, güvenlik ve çevre düzenlemelerine uyulması koşuluyla halihazırda yasaldı ancak bu hizmet ilk kez geniş çaplı olarak tüm ülkede sunulacak.

Bu yöntem Güney Afrikalı apartheid karşıtı Desmond TuTu‘nun 2021’deki ölümünü sonrası uygulanmıştı. TuTu öldükten sonra çevre dostu bir yöntemle uğurlanmak istemişti.

Birleşik Krallık merkezli Resomation firmasına göre bu yöntem, ateşte yakma işlemine göre beş kat daha az enerji harcıyor.

Cenaze endüstrisinin çevreye etkisi

Rezomasyon şirketi Kindly Earth‘ün yöneticisi Julian Atkinson, “Yaşam sonu düzenlemeleri söz konusu olduğunda onlarca yıldır sadece iki ana seçenek vardı: defin ve yakılma.” diyor.

Atkinson, resomasyona dair şunları söylüyor:

İnsanlara bu dünyayı nasıl terk edecekleri konusunda başka bir seçenek daha sunacağız çünkü bu doğal süreçte ateş yerine su kullanılıyor, bu da vücuda ve çevreye daha nazik davranılmasını sağlıyor.

Co-op Funeralcare şirketi tarafından YouGov‘a yaptırılan bir araştırma, Birleşik Krallık’taki yetişkinlerin yüzde 89’unun resomasyon terimini hiç duymadığını ortaya koydu. Suda eritme işlemi anlatıldığındaysa yüzde 29’u uygulanmaya başlanması halinde kendi cenazeleri için bu yöntemi seçeceklerini söyledi.

Geleneksel bir ateşte ölü yakma işleminde yaklaşık 245 kilogram karbon emisyonu ortaya çıkıyor. Bu da bir akıllı telefonu 29 bin kez şarj etmeye eşdeğer bir miktar.

Geleneksel cenaze törenlerinin de olumsuz çevresel sonuçları var. Mumyalama işleminde kullanılan kimyasallar dışarı sızarak çevredeki toprak ve su yollarını kirletebiliyor.

Hangi ülkeler suda eritme yöntemini kullanıyor?

Birleşik Krallık, bu yöntemi gündeme getiren tek Avrupa ülkesi değil.

İrlanda bu yıl ilk suda ölü eritme tesisini açmaya hazırlanıyor. Bu hizmet ABD, Kanada ve Güney Afrika’da da mevcut.

Belçika ve Hollanda da bu uygulamayı başlatmak isteyen diğer Avrupa ülkeleri arasında yer alıyor ancak öncelikle aşılması gereken yasal engelleri var.

Hatay’da yangın: Çadırkentteki 50 çadır yandı

Hatay‘ın Kırıkhan ilçesinde depremzedelerin kaldığı çadırkentte çıkan yangında 50 çadır yandı. Can kaybının yaşanmadığı yangında büyük hasar meydana geldi.

DHA‘nın haberine göre; Kırıkhan‘ın Bahçelievler mahallesinde AFAD‘a ait 87 çadırın bulunduğu çadırkentte öğle saatlerinde henüz bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı. Bir çadırda çıkıp rüzgarın etkisiyle kısa sürede diğerlerine sıçrayan yangına Hatay Büyükşehir ile bölgede görev yapan diğer belediyelere ait ekipler müdahale etti.

Hatay, yangın
Fotoğraf: DHA

Çadırlarda kalanlar dışarı çıkarak güvenli bölgeye geçti. Çadırdan çadıra geçen yangın yaklaşık bir saat süren çalışmayla kontrol altına alındı.

Hatay, yangın
Fotoğraf: DHA

87 çadırın 50’si tamamen yanarken vatandaşlara ait eşyalar da kül oldu. Can kaybının yaşanmadığı yangının çıkış nedeninin belirlenmesi için soruşturma başlatıldı.

Hatay, yangın
Fotoğraf: DHA

Yargı, bakanlığın Phaselis’teki yapılaşma ısrarına bir kez daha ‘dur’ dedi

Antalya’nın Kemer ilçesinde bulunan Phaselis Antik Kenti’nde 1’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı olan Alacasu ve Bostanlık koylarında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılmak istenen günübirlik tesis ve plaj projesi için bir kez daha yürütmeyi durdurma kararı verildi.

Antalya 3’üncü İdare Mahkemesi, Mimarlar Odası Başkanlığı tarafından açılan davada, projenin uygulanması halinde “telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabilecek nitelikte bulunması sebebiyle” bilirkişi incelemesi yapılması gerektiğine karar vererek yürütmenin durdurulmasına oybirliğiyle karar verdi.

Kararda, şu ifadeler kullanıldı:

“Dava konusu işlemin Antalya – Kemer ‘Phaselis Antik Kenti Ören Yeri ve Bütünleyici Kıyı Alanı Çevre Düzenlemesi Yapım İşine’ ait 30 Ocak 2023 tarihinde onaylanan 2022/1512795 ihale kayıt numaralı ve 3438225 sayılı ihale kararının bulunması ve yapım işinin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabilecek nitelikte bulunması sebebiyle mahallinde keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra bu konuda yeniden bir karar verilinceye kadar 2577 Sayılı Yasanın 27’inci maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütmenin durdurulmasına, 20 Haziran 2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

‣ Akdeniz’in doğal ve kültürel mirası tehlikede: Phaselis’te 1. Derece Sit Alanına beton dökülüyor
‣Phaselis Çalıştayı’ndan ‘Sivil Denetleme Kurulu’ çıktı: ‘Ben yaptım, oldu’ şeklinde kullanılamaz 
‣ Phaselis’e betona izin vermeyeceğiz

Bilirkişi keşfi 28 Temmuz’da yapılacak

Mahkeme, inşaatın devam ettiği Nisan 2023’te projenin temelini oluşturan 13 Ekim 2022 tarihli Koruma Kurulu kararını mevzuata aykırı bularak yürütmesini durdurmuştu.

Davanın avukatı Tuncay Koç, kararı Yeşil Gazete’ye değerlendirerek, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Phaselis’e ilişkin aldığı kararı iki kez revize ettiğini ve nisan ayında verilen yürütmeyi durdurma kararının bakanlığın ilk kararına yönelik olduğunu hatırlattı.

Koç, bugün (5 Temmuz) tebliğ edilen 20 Haziran 2023 tarihli yürütmeyi durdurma kararının ise bakanlığın ikinci ve üçüncü revize kararlarına karşı alındığını açıkladı.

Koç, bundan sonraki sürece değinerek “28 Temmuz’da ilk kararın bilirkişi keşfi yapılacak. Büyük ihtimal bu dosyada da aynı tarihte keşif yapılacak. O keşiften sonra da bilirkişi raporuna göre de esas karar verilecek” dedi.

‣ Phaselis’te yasa dışı inşaat sürüyor, halk ayakta: Suç duyurusu ve Koruma Kurulu’na başvuru yapıldı
‣ Bakan Ersoy, yürütmesi durdurulan Phaselis’teki inşaatta açılış yaptı 
‣ Yürütmeyi durdurma kararı çıkan Phaselis’te jandarma eşliğinde inşaat… 

‘Proje Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu’na aykırı’

Alacası ve Bostanlık koylarının 1’inci Derece Arkeolojik Sit Alanı olması nedeniyle bakanlık tarafından alınan kararların hukuksuz olduğunu vurgulayan Av. Tuncay Koç, “Biz bu projenin iptalini istiyoruz ve iptal de edilecek. Çünkü alınan kararlar Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu’na ve ilke kararlarına aykırı” diye ekledi.

Mahkeme kararları alınana dek Phaselis’te önemli ekolojik ve arkeolojik tahribata neden olan inşaat faaliyetlerinin yürütülmesi nedeniyle yargı, kararında geç kaldığı yönüyle ekoloji savunucuları tarafından eleştirilmişti.

Davanın avukatı Koç da “Phaselis’te maalesef bu kararlar biraz geç geldi. Biz sonucunda iptal edileceğine inanıyoruz. Fakat Phaselis Alacasu ve Bostanlı koyuna da kısmi tahribatlar verilmiş durumda” diye belirtti.

Buna rağmen bölgedeki tahribatın henüz geri döndürülemez boyuta ulaşmadığını aktaran Koç, “Keşif sırasına tekrar gidip göreceğiz. Beton dökülen bir alanı sökmüşlerdi. Arka alanlarda durum nedir, keşif sırasında durum daha net belli olacak. Tabii bir kısım yapılaşma oldu ama geriye döndürülemez boyutta değil. Oralar hâlâ çok nadide alanlar” ifadelerini kullandı.

‣ Phaselis’te yürütmeyi kim durduracak? 
‣ Phaselis’te mahkeme kararı tanınmıyor, yürütme durmuyor: Kime güveneceğiz?
‣ Phaselis’te yürütmeyi durdurma kararı verildi, yine de nöbet devam edecek
‣ Mahkeme Phaselis ihalesine de dur dedi: Şu andan itibaren tek çivi çakılamaz

Madde madde projeye neden karşı çıkılıyor?

  1. Phaselis antik kenti birinci derece sit alanı olup kültür varlıkları büyük bir hassasiyetle korunmalıdır.
  2. Caretta carettaları, deniz altı canlı çeşitliliği ve ormanıyla bölge ekosistemi büyük zarar görecektir.
  3. Beydağları Sahil Mili Parkı’ndaki çok sayıdaki ağaç ve bitki örtüsüyle birlikte o habitatın diğer canlıları yok olacaktır.
  4. Koylara günübirlik tesisler, yönetim binası, kafeterya, otopark, karşılama merkezi, duş ve tuvaletlerden oluşan çok sayıda yapı inşa edilecek. Bu, sahile çok sayıda insanın akın etmesi anlamına gelir ki 1’inci Derece Sit Slanını, büyük bir insan baskısıyla karşı karşıya bırakıp Konyaaltı Plajı’ndan farksız hale getirir.
  5. Sahile gelecek insan yoğunluğu büyük bir çöp ve atık ortaya çıkaracaktır.
  6. İhale sözleşmesinde birden fazla foseptik çukuruna yetecek kadar malzeme bulunması, ileride artabilecek yapılaşmaya dikkat çekmektedir.
  7. Bu proje ile halkın yürüyerek ulaşabildiği ve özgürce faydalanabildiği ücretsiz sahiller tarihe karışacaktır.
  8. Bakanlık kendisini, “Phaselis Antik Kenti’ndeki yoğunluğu çevreye yaymaya çalışıyoruz” şeklinde savunuyor ancak sürekli bir turizm yoğunluğu olan antik kentte herhangi bir insan ziyareti azalması olmayacaktır. Tam tersine iki doğal koyla beraber tüm bir antik kent bölgesi insan baskısıyla yüz yüze kalacaktır. Çünkü halka açık olmasına rağmen insanların bu koylara gitmemesinin nedeni yürüyerek gitmek istememeleridir.

23. Evvel Temmuz Festivali başlıyor: Gelin yaşamı yeniden yeşertelim

Evvel Temmuz Festivali, depremin ardından “Gelin yaşamı yeniden yeşertelim” çağrısıyla 22’inci yılında 7-17 Temmuz’da düzenleniyor.

Samandağ Kalkındırma Derneği ve Akdeniz Kültür ve Dayanışma Derneği ev sahipliğinde gerçekleştirilecek 23’üncü Evvel Temmuz Festivali’nde pek çok sanatçı da sahne alacak.

“Büyük bir yıkım yaşadık, dayanışarak ve umudu yeşertmeye çalışarak tarifsiz acılarımızın üstesinden gelmeye çalışıyoruz” denilen festival çağrısında şu ifadelere yer veriliyor:

“Direnişin ve yaşamı yeniden kurmanın farklı biçimleri olduğunu bilerek, 23. Evvel Temmuz Festivali’nin kaybettiğimiz hemşehrilerimize, komşularımıza, yakınlarımıza, arkadaşlarımıza, sokaklarımıza, kaybettiğimiz kadim şehrimize adanmasını çok anlamlı buluyor, Evvel Temmuz Bayramı’nın neredeyse beş bin yıl öncesine kadar uzanan tarihini hatırlıyor; bu tarihe atıfla 22 yıl boyunca hiç aksatmadan düzenlenen Evvel Temmuz Festivali’nin 23.’sünü yaşamı yeniden yeşertmek için örgütlenmesine biz de emeğimizle, gücümüz ve dayanışmamız ile katkı sunuyoruz. ”

Festival programı ise şöyle:

7 Temmuz 2023

Deprem Dayanışma Ağları: Deneyim ve Pratikler (Panel)
Katılımcılar: Hatay Deprem Dayanışması, Samandağ Dayanışma Evi, Karaçay Koordinasyonu, Geri Döneceğiz İnisiyatifi, Mahalle Afet Gönüllüleri, Kıtmir’in Dostları
Moderatör: Ulaş Bayraktar
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Temiz Su Kaynaklarını Ne Kadar İyi Kullanıyoruz? (Panel)
Katılımcılar: Raşit Fırat Deniz
Yer: Tomruksuyu Festival Alanı/Samandağ
Saat: 21.00

Mikroplastikler ve Ağır Metaller (Panel)
Katılımcılar: Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Doç. Dr. Ali Rıza Köşker
Yer: Tomruksuyu Festival Alanı/Samandağ
Saat: 22.30

8 Temmuz 

İçerde/Dışarda (Sergi)
Küratör: Adil Okay
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 14.00

Deprem ve Seçim Sonrası Güncel Durum (Panel)
Katılımcılar: Tülay Hatimoğulları (Yeşil Sol Parti Milletvekili), Mahir Gürz (SMF MYK üyesi), Sedat Başkavak (EMEP Genel Başkanı Yardımcısı)
Yer: Gümüşgöze Spor Kompleksi/Defne
Saat: 15.00

Edebiyat ve Yıkım (Panel)
Katılımcılar: Sabahattin Umutlu, Sena Şat, Edip Yeşil, Adil Okay
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Serdar Keskin (Konser)
Yer: Vakıflı Köyü
Saat: 18.30

Bereketli Topraklar (Panel)
Katılımcılar: Öğr. Gör. Aslı Odman, Dr. Fatih Özden
Yer: Tomruksuyu Festival Alanı/Samandağ
Saat: 21.00

9 Temmuz

Kadın Sağlığı ve Cinsellik (Panel)
Katılımcılar: Cemre Su Baytok, Seven Kaptan
Yer: Kadın Çadırı/Samandağ (Hilen Paketleme Karşısı)
Saat: 14.00

Tarihsel Arka Planı ile Çoğul Hatay Gerçekliği (Panel)
Katılımcılar: Bülent Bilmez, Seda Altuğ, Selin Burgaç
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Afet Sonrası Kentlerin Yeniden İnşası ve Dayanışma Deneyimleri (Forum)
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 18.00

Grup Vardiya (Konser)
Yer: Boğaziçi Koleji Yanı (Tomruksuyu/Samandağ)
Saat: 20.30

Cem Dost İleri (Konser)
Yer: Boğaziçi Koleji Yanı (Tomruksuyu/Samandağ)
Saat: 21.30

10 Temmuz

Deprem ve Gazetecilik (Panel)
Katılımcılar: Ali Duran Topuz, Nadire Mater, Faruk Bildirici, Semra Kardeşoğlu Kanar
Saat: 16.00
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)

Yasın İçinden Evi Birlikte Kurmak (Atölye/Kadınlar ve LGBTİ+)
Yürütücüler: Özde Nalan Köseoğlu, Suna Kafadar
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Lal Gazel (Konser)
Yer: Nevzat Ceylan İlköğretim Okulu (Ekinci/Antakya)
Saat: 20.30

Hüsnü Arkan (Konser)
Yer: Ekinci Köy Meydanı/Antakya
Saat: 21.30

11 Temmuz

Depremde Halkların Dayanışması ile Direnmek ve Umudu Yeşertmek (Panel)
Katılımcılar: Metin Uyar, Emre Can Dağlıoğlu, Şule Can
Yer: Meryem Ana Kilisesi/Samandağ
Saat: 13.00

Sağlıkta Yeniden İnşa Tartışmaları (Panel)
Katılımcılar: Dr. Sevdar Yılmaz (Hatay Tabip Odası Başkanı), Dr. Onur Naci Karahancı (TTB Merkez Konsey üyesi), Dr. Mihriban Yıldırım (SES ve TTB Koordinasyon Merkezi)
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Deprem Bölgesinde Kültürel Mirası Anlamak (Panel)
Katılımcılar: Tuğçe Tezer, Şule Can, Mahir Polat (İBB Genel Sekreter Yardımcısı)
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 18.30

Yeni Türkü (Konser)
Yer: Ali İsmail Korkmaz Festival Alanı (Deniz/Samandağ)
Saat: 20.30

12 Temmuz

İlkay Akkaya (Konser)
Yer: Ali İsmail Korkmaz Festival Alanı (Deniz/Samandağ)
Saat: 20.30

13 Temmuz

Deprem, Kriz ve Yeniden İnşa (Panel)
Katılımcılar: Melda Yaman, Şebnem Oğuz, Özgür Öztürk
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 13.00

Yeniden İnşanın Ekoloji Politiği (Panel)
Katılımcılar: Ecehan Balta (Ekoloji Politik), Agit Özdemir (Mardin Ekoloji Derneği), Fernur Bahçeci (Hatay Ekoloji Platformu)
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 16.00

Güler Elataş ile Yoga
Yer: Aspava Sahil (Deniz/Samandağ)
Saat: 18.30

Felaketler Kıskacında: Arayış ve Çözüm Önerileri (Panel)
Katılımcılar: Sırrı Süreyya Önder (Yeşil Sol Parti Milletvekili), Sevda Karaca (EMEP Milletvekili), Canan Yüce (SYKP Eş Genel Başkanı), Hakan Dilmeç (Kaldıraç Sözcüsü)
Yer: Palmira Park Cafe (Deniz/Samandağ)
Saat: 18.30

Kardeş Türküler (Konser)
Yer: Ali İsmail Korkmaz Festival Alanı (Deniz/Samandağ)
Saat: 20.30

14 Temmuz

Grup Abdal (Konser)
Yer: Ali İsmail Korkmaz Festival Alanı (Deniz/Samandağ)
Saat: 20.30

16 Temmuz

Travma Sonrası İyileşme (Panel)
Katılımcılar: İpek Demirok, Eser Sandıkçı
Yer: Yusuf Kabaali Parkı/100. Yıl Parkı (Serinyol)
Saat: 16.00

Depremden Sonra Psiko-Sosyal Çalışmaları Birlikte Düşünmek (Panel)
Katılımcılar: Cem Arslan, Meryem Betül Topkaya
Yer: Yusuf Kabaali Parkı/100. Yıl Parkı (Serinyol)
Saat: 18.00

Suavi (Konser)
Yer: Serinyol Belediye Sahası Yanı
Saat: 20.30

17 Temmuz

Asbest ve Kamulaştırma (Panel)
Katılımcılar: Serkan Koç (Şehir Plancısı), Mustafa Özçelik (Hatay Mimarlar Odası Başkanı), Av. Bahattin Özdemir
Yer: Dikmece Mahallesi/Antakya
Saat: 16.00

Şanışer & Sokrat St (Konser)
Yer: Ali İsmail Korkmaz Festival Alanı (Deniz/Samandağ)
Saat: 20.30

 

[Yeşil Gazete Deprem Bölgesi’nde-1] Altı ay sonra Antakya…

Haber/İzlenim: Alev KARAKARTAL

Fotoğraf/Video: Gürcan ÖZTÜRK

*

Bu diziye geçen ekim ayının sonunda ziyaret ettiğim illerle ilgili izlenimlerimi ancak ocak ayında yazarak başlayabildim. Milleyha’yı konu alan ilk yazıyı yazdıktan hemen sonra bir sağlık sorunu nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. 5 Şubat’ı 6 Şubat’a bağlayan gece ise tam da ziyaret ettiğim bölgeyi vuran iki büyük depremle sarsıldık: Hatay, Adana, Mersin

Mayıs ayı biterken, bu kez bambaşka bir gerçeklik ve ruh haliyle aynı rotadayız. Gezdiğimiz sokakların, uğradığımız binaların, tanıdığımız insanların ve hayvanların bir kısmı artık yok, kalanı büyük zarar gördü. Bunca yıkımın ve acının ardından, sadece kent ve çevre izlenimi yazmak yetmez, elim de varmaz. Şimdi kaldığımız yerden, ama bu kez başka bir bakışla ve ne yazık ki –dili geçmiş zaman kullanarak devam…   

Başlık ise Yeşil Gazete Çukurova’da değil artık, Yeşil Gazete Deprem Bölgesi’nde…

 *

Geçen ekim ayı… Antakya’daki ikinci günümüz. Meslektaşım Burcu Özkaya Günaydın ile kaldığımız Defne ilçesinden –ki kentin en işlek ve gelişmiş bölgesi- diğer taraflara doğru “sosyolojik” bir yolculuk için hazırız.

Antakya’nın “hayat damarı” olarak tanımlanabilecek, en gelişmiş bölgesinin 70’lerden kalma, sepya fotoğrafları andıran havası, -tüm Anadolu kentlerinde olduğu gibi- şaşırtmasa da üzmüştü o zaman da. Bir zamanların özene bezene yapılmış, süslemelerle bezenmiş binalarının bakımsız, birbirine yaslanmış, yorgun halleri; kirlilik, toplu taşı(yama)ma, göç ve denetimsizliğin katkısıyla artan kaotik ortamı gördüğümde, ta o zaman burasının bir deprem bölgesi olduğunu hatırlayarak, içimden “Allah muhafaza” dediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Malumun ilamına dair öngörü için “keşke” demek zorunda kalmasa insan, keşke…

Defne, Antakya’nın güneyinde yer alan bir ilçe. Ya da öyleydi. Aslında 2012’ye kadar da “yoktu”, yani Defneliler kendini Antakyalı olarak bilir, tanıtırdı. Hala da öyle diyorlar. Ne var ki 2012’de çıkan belediyeler yasası ile Hatay merkezi ikiye bölündü ve güneydeki Defne, Antakya ilçesinden ayrılarak ayrı bir ilçe olarak ilan edildi.

Nedenini anlamak çok zor değil; Defne, ezelden beri kentin baskın demografik öğesi; hem mali hem de kültürel sermayenin –şimdilik sahibi- Arap Alevilerin, Hristiyan Ortodoksların, liberal/seküler Türk/Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yerleşim-di. Ahalinin oyları da hep buna göre şekillendi. İlçenin şimdiki başkanı da bir CHP’li: İbrahim Güzel. 

Defne’yi haritadan kesip çıkararak ‘mıntıka temizliği yapılan’ kuzey bölümlerinde; yani şimdiki Antakya ilçesinin ise Sünni Müslümanların ağırlıkta olduğunu öğrenmiştik. (14 ve 28 Mayıs seçimlerini sonuçları da bu demografik dağılımı destekler nitelikte çıktı) Burasının belediye başkanı da AKP’den, İzzettin Yılmaz. Hatay kentinin belediye başkanı ise MHP’den CHP’ye geçen, deprem sırasında adına ve surete sık sık rastladığımız Lütfü Savaş. Kent çok etnili, çok kültürlü, çok ‘renkli’ olunca, ona yönelik politikalar da yöneticilerin profili de kente uygun, olmadığında da uydurulan bir formata getirilmiş belli ki…

Ancak kent sokaklarında dolaştıkça bu “çok”luk halinin çoğulculuk anlamına gelmediğini, bir “içiçeliğin” söz konusu olmadığını anlamamız uzun sürmemişti. Halen Türkiye’nin başka hiçbir ilinde olmadığı gibi/kadar Sünni Müslüman Türkler, Alevi Araplar, Katolik ve Ortodoks Hristiyanlar, daha az Museviler, çok az kalsalar da Süryaniler, şimdi bir de Sünni Suriyeliler ve Afganistanlıların varlıklarını sürdürse de birlikte değil, yan yana oldukların görmüş; her birinin kendi mahallesini, yeni gelenlerin gettolarını gezmiştik misal. Birkaç ay önce cıvıl cıvıl olan mahalleler arasında büyük mesafeler yoktu o zaman da, birinden diğerine çabucak geçiveriyordunuz ancak görünmez bir çizgiyle ayrılmış gibi ne birinin mahallesi diğerine benziyordu ne de birinin halkı -çoğunlukla- diğerinin bölgesinde yaşıyordu. Tıpkı ibadethaneleri gibi: Şehrin dört bir yanına serpili, bazılarının tarihi yüzlerce, bazılarınınkinin ise binlerce yıla dayalı kiliseler, havralar, camiler de apartmanlar ve mahalleler gibi yan yana, duvar duvara olsa da her daim hareketlilik içindeki Alevi halkın ibaret ve toplantı mekanları olan “ziyaretler”i bir kenara bırakacak olursak, kiliseler ve havraların bir hayli sessiz , camiye çevrilmemiş olanların kapılarının kilitli,  ancak kapıdaki zili çalarak ve biri açıp sizi davet ederse içeri girebildiğiniz mekanlar olduğuna tanık olmuştuk.

Şimdi geriye dönüp anıları tazeleyerek bunları anlatmak kolay değil. Her şeye; kırılgan dengesine, her yere hem yakın hem de uzak oluşunun yarattığı benzersiz doğal ve insani habitatına, göz ardı edilmişliğine, bakımsızlığına rağmen rengarenk, sokaklarının gece gündüz hayat dolu olduğu, kadınların çocukların gece geç vakitlere kadar çekinmeden caddeleri doldurduğu bir kentin hayaletini nasıl anlatmalı?

Önce ilk cümle: Deprem -hep söylendiği gibi- eşitlememiş: İlk üç-dört gün enkaz altında kurtarılmayı bekleyenlere yetişemeyenler yazık ki “ölümde eşitlik”i sağladı; hemen sonrasında kurtulanlar/ kurtarılabilenler için tüm Türkiye seferber oldu ama altı ay sonra artık bu “ortak felaket” hali, son 20 yıldır alıştığımız üzere “onlar” ve “biz”im hayatlarımız haline hızla dönüşmüş; herkes kendi “gettosuna” dönmüş.

İktidara yakın, oy deposu olan ilçeler, semtler ve köylere yardım yağarken, hatta ihtiyacı olmayanlara fazla fazla çadır, konteyner, malzeme yığılırken; yakın bulunmayanlar, ‘makbul Müslüman’ görülmeyenler, azınlık nüfusları, çadır/konteyner kentlerine gitmeyi reddedenler pek dikkate alınmamış. Buna sivil toplumun düşen ilgisi; bir de deprem bölgesine yönelik, “onca yaşanana rağmen” iktidar partisine çıkan oyların yarattığı öfke ve hayal kırıklığı eklenince yardımlar da destek de azalmış.

Sınıfsal eşitsizlikler de ilk anların şokundan sonra hemen işlemeye başlamış. Bir aracı olanlarla olmayanlar, kenti -bir süreliğine de olsa- terk edebilecek varlığa ve olanağa sahip kişilerle gidecek yeri, çalışacak işi kalmayanlar, evi olanlarla kirada yaşayanlar, esnafla günübirlik tarım işçileri arasındaki kalın çizgiler yeniden çizilmiş; herkes eski kaderini yaşamaya başlamış.

Tozdan dumandan tül bir perde salınıyor Antakya semalarında

Hataylılara söz vereceğiz. Ama önce kentten ilk izlenimler.

Altı ay önce, her yıl su bastığı için bir süre çalışmayan, Amik Ovası’nın ortasına kurulu Hatay Havalimanı’nından girmiştim kente.

[Yeşil Gazete Çukurova’da-1] Mileyha’nın kuşları

Şimdi, havalimanında -hiç sürpriz olmadığı üzere- depremde hasar gördüğü gerekçesiyle “çıkış serbest giriş yasak” uygulaması var. Bu nedenle fotoğrafçı arkadaşım Gürcan Öztürk’le birlikte karayoluyla vardığımız Antakya’ya gece yarısı dağlık bölgeden, Belen üzerinden giriyoruz. Kuşbakışı gördüğümüz kent bir duman, toz bulutu altında. Hem karanlık hem de tozun yarattığı kirlilikten yalnızca tek tük ışıkları seçebiliyoruz. Dağdan aşağıya inip kente girdiğimizde gördüğümüz manzara ise kelimelere dökülecek gibi değil.

Büyük depremin üzerinden geçen bunca zamandan sonra hala ışıklandırılmamış sokakları tanıyamıyorum: Enkaz haline dönüşmüş bir bina, boşluk, bir enkaz daha, daha derin, kuyu gibi bir boşluk. Parçalanmış pencerelerden sarkan perdeler, aralarda seçebildiğimiz dağılmış koltuk takımları, yataklar, mutfak eşyaları hala öylece, 6 Şubat’ta kalakalmış.

Henüz kaldırılmayan binlerce binanın enkazının altında halen olabilecek bedenlerden, çöp yığınlarından, kanalizasyon atıklarından oluşan tahammülfersa kokuya derin bir sessizliğin eşlik ettiği apokaliptik manzarada, karanlığın içinden birden çıkıveren, nereye gittiği meçhul tek tük insan ve köpek gölgelerine çarpmamaya çalışarak yavaşça ilerliyoruz. Kırılmış, dağılmış yollardan, viran olmuş mahalle aralarından güçlükle geçip tepelere inşa edilmiş, yıkılmayan ender otellerden birinde geceyi geçirecek, sabah depremin ardından ilk kez yüz yüze geleceğimiz meslektaşımız Burcu Günaydın’la buluşacağız.

Hayat, her şeye rağmen devam mı?

Mayıs ayının son günleri, güneşli bir sabah… Sıcaklar bastırmış, geceki koku daha da artmış. Her yandan saldırıya geçmiş sineklerden kurtulmaya çalışarak ilk çadır/konteyner yerleşkesindeyiz.

Devlet, depremzedeleri AFAD’ın kurduğu büyük çadırkentlerde ve konteyner alanlarında toplamaya çalışıyor. Tıpkı ilk günlerin kaosunun hemen ardından kente gönderilen yardımların da kendi üzerlerinden dağıtılmasına zorladıkları gibi… Ancak Antakyalılar pek ikna olmuş görünmüyor. Enkazların ortasında, yerle yeksan olmuş evlerinin hemen dibinden neden ayrılmak istemediklerini şöyle anlatıyor adını vermekten imtina eden bir depremzede:

“AFAD kampına gitmiyoruz, çünkü şehrin dışında kuruyorlar. Üstelik cezaevi gibi yapıyorlar, kapıda asker, polis. Her şey izinle. Aracınız yoksa, dışarı da çıkamıyorsunuz. Böyle dayatma bir hayatı yaşayacağıma, kendi çadırımda kalırım, ihtiyaçlarımı da kendim karşılamaya çalışırım diye düşünüyor pek çok depremzede.”

Daha sonra kenti gezerken rastladığımız kampları görünce ona hak vermemek elde değil. En çok birer metre arayla kurulmuş, sıralı düzen dev çadır/konteyner yerleşkeleri gerçekten de askeri bir tesis havasında. Dahası, belli ki nerede boş bir alan varsa apar topar kurulmuşlar. Çoğu güneşin altında, çıplak arazide ve ulaşım sorunu nedeniyle olsa gerek otoyolların hemen dibinde. Toplu taşıma halen olmadığı için araç trafiğinin kat kat artığından egzoz gazlarını soluyarak hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Ama asıl meselenin evlerinden ve bir zamanlar sahip oldukları hayatlarından kopmamak olduğunu, neredeyse bütün cümlelerin alt metni olarak okuyoruz.  En büyük korkuları yıkılan ve/ya hasar gören evlerinin ellerinden alınması, gitmek istemedikleri yerlere ‘sürgün edilmek’… “Devlete güvensizlik” ise neredeyse bütün kente yayılmış bir haleti ruhiye. Kiminle konuşsak doğrudan ya da dolaylı bunu duyacak, hissedeceğiz yol boyunca.

“Kamulaştırmalarla evlerimizi elimizden alacaklar, kent merkezini yeşil alana dönüştüreceklermiş, biz ne olacağız? sorularını konuştuğumuz çok sayıda depremzededen duyuyoruz. Bu endişenin kaynağı, 5 Nisan’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan; tarihi kent merkezini ve Kurtuluş Caddesi’ni de içeren 307 hektarlık devasa bir bölgenin “riskli alan” ilan edilmiş olması. Karara dayanak olarak “kentsel dönüşüm” olarak bildiğimiz 603 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” gösterilmişti.

Depremin hemen ardından, 7 Şubat’ta tüm deprem bölgesinde ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) kapsamında yayımlanan yerleşme ve yapılaşmaya İlişkin “Deprem bölgesinde her ne yapılacaksa kimseye açıklamak zorunda değiliz” anlamına gelen Cumhurbaşkanı Kararnamesi’ni unutmamış Antakyalılar. OHAL aylar sonra kalksa da o dönemde alınan kararlar halen geçerli üstelik. 10 Mart günü de yine OHAL kararına dayanılarak Hatay’da geçici barınma alanları için “bedeli daha sonra ödenmek üzere” arazilere el koyma kararı ve listesi açıklandı.  Liste sonradan sürekli uzatıldı, halen de uzatılıyor.  Deprem olmayan yerleri bile kapsayan “acele kamulaştırma” kararları da yayımlanmaya devam ediyor.

Soru işaretleri ve kaygılar pek haksız değil yani. Sadece depremzedeler değil, uzmanlar da bu seri kararların yaratacağı sonuçlara ilişkin endişelerini sık sık dile getiriyor. TMMOB Mimarlar Odası, karar üzerine riskli alan ilan edilen söz konusu bölgenin, arkeolojik ve kentsel sit alanı olduğunu, bölgeye özgü pek çok sivil mimari yapı örneklerini ve tescilli taşınmaz kültür varlıklarını barındırdığını belirtmiş; “Korunması gerekli bu alanın herhangi bir teknik çalışma yapılmaksızın, inceleme ve bilimsel bir rapora dayalı olmayan bir kararla tasfiye edilmesine yönelik işlemlerin yürütülmesi kabul edilemez” demişti. Yıkım, kamulaştırma gibi idari işlemlerin önünün açılmasının hukuka aykırı olduğunu da söyleyen mimarlar kararın iptalini istemişti ama ne gam!

Ne iptal ne de yeniden gözden geçirme olmadı; vatandaşa ve/ya meslek odalarına, sivil topluma bilgi vermeye hiçbir erk sahibi gönül indirmediği için de kaygılarla beraber kenti saran dedikodular artmış gitmiş.

Kamulaştırmadaki ‘acele’nin sonuçları

“Acele kamulaştırma” uygulamaları ise dedikodunun ötesinde almış yürümüş durumda. Söz konusu “acele”lik hali; “paşa gönlümün istediği gibi, istediği yerde ve şekilde, istediğim zaman” şeklinde cereyan ediyor Antakya’da da; hep olduğu gibi. Sanki boşlukta bir araziymiş, orada yaşayan insanlar, hayvanlar ve diğer canlılar yokmuş gibi, “boş görülen” her yer, tarım alanlarıymış, sulak bölgeymiş, özel mülkmüş denilmeden inşaata açılıyor. Kent, bir yandan ilk günlerdeki hızı kesilen yıkımların diğer yandan dağa tepeye yapılan inşaatların; yani yine betonun hakimiyeti altında.

Biz Antakya’dayken Dikmece Mahallesi’ndeki zeytinlik ve tarım arazilerine yönelik kamulaştırmalara karşı köy halkının yapacağı eyleme davet edildik. Kent merkezinde yaşayan halkın bir bölümünün “yerleştirilmesi” için tercih edilen yerlerden birisi de burası.

Merkeze epey uzakta, izole bir Arap Alevi köyü olan Dikmece köylülerinin arazilerinin tamamına yakınına e-devlet üzerinden şerh konduğunu öğreniyoruz burada. Karaali ve Serinyol hattı üzerindeki birçok köyün topraklarına da el konmuş.

Köy halkı;  kadını erkeği, çoluğu çocuğuyla çoktan sokaklara dökülmüştü biz güçlükle vardığımızda. Bölgedeki onlarca evin, bir milyondan fazla zeytin ağacı ve buğday tarlalarının bulunduğu alanın kamulaştırılarak imara açılmasına hem tarım alanlarından olacakları hem de köy demografisini değiştireceği için haftalardır direndiklerini ve bunu sürdüreceklerini anlatıyor köyün kadınları.

TOKİ’nin inşa edeceği konutlar için şirketler, ortada bir ihale ve duyuru olmamasına karşın çoktan çalışmaya başlamış. Eylemde köylü adına konuşan Ulaş Doğan, “Ayakta kalacağız, kamulaştırmaya izin vermeyeceğiz” diyor:  “Geçmiş yıllarda buradan bir dal bile kesmemize izin vermedikleri yerlerde şimdi binlerce zeytini keseceksiniz. O zaman yasak olmayacak mı?”

Yakıcı güneşin altında kan ter içinde kaldığımızı gören köyün kadınları bizi evlerinin bahçesine davet ediyor. Biz ikram ettikleri buz gibi suyu içerken, anlatıyorlar: Depremde evlerimiz yıkıldı, yakınlarımız öldü, biz canımızı zor kurtardık. Bizim derdimiz bize yeterken, tarlalarımızı evlerimizi elimizden almaya çalışıyorlar. Olmaz!”

Her cümlelerine “sinen” iki de endişeleri ise, kendilerinin sürgün edilmesi ve “aşağıdaki” Suriyelilerin ve Sünni nüfusun bölgeye taşınması, köylerinin kimliğinin değişmesi…

Konuyla ilgilenen Hatay Barosu avukatlarından Ali Bilgin, henüz resmi bir duyuru yapılmadığını, bu nedenle de sürecin yargıya taşınamadığını söylüyor. Kamulaştırılan alanın tamamının tarım ve ormanlık olan olduğunu, halkın geçimini buradan sağladığını anlatan Bilgin, “Yukarılarda kamu arazileri var, burası yerine orada yapılmalı” diyor ama atı alan da Üsküdar’ı geçmek üzere, karar ve duyuru beklenmeden inşaatlar bütün hızıyla devam ediyor.

Üstelik sadece Dikmece de değil.  Depremde büyük yıkım yaşayan Gülderen başta olmak üzere Orhanlı, Toygarlı, Üçgedik köylerin topraklarının bir bölümüyle Defne ve Samandağ’ın muhtelif yerlerindeki araziler de acele kamulaştırılmış. Gülderen’de köylülerin yaşadığı evlerin olduğu kısım bölge hastanesi, köyün üst tarafı ise toplu konut alanı olacakmış. Köyde tarım, hayvancılık, arıcılık ve zeytin yetiştiriciliği yapılıyor. Gülderenliler de “depremi atlatamadan, ikinci depremi yaşıyoruz” diyor.

Yenilerinin de yolda olduğunu biliyoruz; yeni köyler, yeni araziler, zeytinlikler… Burada yaşayanları hak kaybı uğratmadan nasıl bir yöntem izlenecek, tarım alanları, sulak araziler, biyoçeşitlilik dengesi gözetilecek mi sorusu ortada duruyor.

Mimarlar Odası Hatay şubesi Başkanı, Mustafa Özçelik, kamulaştırma yetkisi ve kararları OHAL kapsamında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile alındığından bu kararlara itiraz etmenin önünün kapalı olduğunu söylüyor. Malı mülkü elinden alınanlar, sadece kamulaştırma bedeline itiraz edebilirmiş. “Bir iptal kararı için kamulaştırma gerekçesi olmadığını, kamu yararı olmadığını ispat etmeniz gerekir, o da bu durumda mümkün değil” diyor.

Bu minval idari işlemlere dair itiraz, ancak Meclis’te, o da 100 milletvekili imzasıyla yapılabiliyor. Meslek odalarının itiraz hakkı yok mesela. Şimdilik, açıklamalardan başka Meclis’ten çıkan bildiğimiz duyduğumuz bir itiraz ise henüz yok. Olur mu, göreceğiz.

‘Hayat normale dönüyor mu? Çadırda yaşam…

Dikmece’den yeniden “merkeze” dönüyoruz. Çadırda hayat nasıl sürüyor? Depremin üzerinden geçen altı ayda, gündelik hayatta bir “düzen” kurulabilmiş mi?

AFAD yerleşkelerine gitmeyen ve bir tür ‘pasif direniş’ halinde, artık ortadan kalkmış mahalle aralarında, parklarda, enkazlardan arta kalan bahçe parçalarında, buldukları her boş yerde üç-beş-10 çadırlık, konteynerlik yaşam alanları oluşturan depremzedeler; kayıpların ve yıkımların felç edici şokunu atlattıktan sonra ilk kez deneyimledikleri bu yeni yaşam formatına -görünürde- uyum sağlamış gibi görünüyor.

İnsan evladının, en kötüsü bile olsa her koşula uyum sağlama, hayatta kalma ve sürdürme kapasitesine bir kez daha şapka çıkarıyoruz: Kahvaltılar birlikte ediliyor, ailelerin kaldığı çadır ve konteynerlerin dışında sosyalleşmek için ortak alanlar oluşturulmuş, yoğurt kutularına çiçekler ekilmiş, çadırlar bezenmiş, çocuklara birlikte göz kulak olunuyor, kurtarılabilen hayvanlar ortaklaşa besleniyor. Geceleri güvenlik için “nöbet çizelgesi” oluşturmuşlar misal. Kadın, erkek fark etmeden her gece gönüllüler nöbetçi kalıyor, yerleşkelerini dışarıdan gelecek tehditlere -yabancılar, hırsızlık olayları, hayvan sürüleri vs.- korumak için sabaha dek volta atıyormuş.

Ancak görünürdeki bu “normalliğin” bir de ardı var: Yine adını vermeyen bir depremzede şunları söylüyor: “Zorunlu olarak bir düzen kurduk, ama burada hayat normale dönmüyor, dönemiyor. Depremden önce cıvıl cıvıl olan yerleri bir gezin görün. Tek bir ışık bile sızmıyor, bütün binalar terk edilmiş; insanlar göçüp gitmiş. Bir terk edilen hayvanlar, bir de biz.”

İlk günlerin şokuyla arama-kurtarma çalışmalarına katılan, sonrasında da hayatta kalma mücadelesi verenlerin bir kısmı, ancak kaba bir düzen oluşturduktan sonra yas sürecine girebilmiş misal. Ağır depresyon yaşayanların sayısı azalmıyor, aksine giderek artıyormuş. Çoğunun dudakları gülümsese de gözlerindeki yeis ve çaresizlik ifadesini görmemek için kör olmak gerek. Yine de ellerinde ne varsa; başımızı uzattığımız, selam verdiğimiz her çadırda ikram etmeye çalışıyorlar: Küçük tüp gazlarda yaptıkları ve “süvari’yle ikram ettikleri ünlü Antakya kahvesi, belki küçük bir kurabiye, hiçbiri yoksa soğuk su.

Mayıs sonunda çocuklar konteyner okullara gitmeye başlamıştı. Ancak okul zorunlu değil ve çok sayıda çocuğun okula gitmediğini de öğreniyoruz. Konuştuğumuz bir kadın depremzede, kız çocuğu ve annesiyle birlikte, hemen Asi’nin kıyısına kurduğu çadırında kızını neden okula göndermeyeceğini şöyle anlatıyor:

“Çocuğum darmadağın oldu, artık ne gülüyor ne de oynuyor. Yaşıtlarıyla bir araya gelmesini ben de isterim ama konteyner okullarda verdikleri eğitim ihtiyaçlarımızı karşılamıyor. Bu yıl ortaokula gidecekti, ama sınavlarına girmesi için bir müfredat uygulanmıyor, buna rağmen okula gittiği için almadığı müfredattan sorumlu tutacaklar.”

Sınavda ilk dönemin müfredatından muaf olacaklarını anlatıyoruz ama inanmıyor. Yine güvensizlik duvarına çarpıyoruz.

Sinekler, yılanlar, böcekler içinde susuz yaz

Sorunlar da çözülmek yerine giderek büyüyor. Sıcak, mesela. Havaların ısınmasıyla birlikte, toplanamayan çöplerin de katkısıyla artan sineklerin saldırısından, gün boyu biz de nasibimizi alıyoruz. Sinek kovucu getirmeyi akıl edemediğimiz için birkaç saat içinde bile açıkta kalan her yerimiz yara bere oluyor.  Çoğu park bahçe gibi yerlerde kurulduğu için çadırlara giren böceklerden, yılan ve  farelerden yiyecekleri ve çocukları korumak da bayağı mesele haline gelmiş.

Uzmanlar, enkazların kaldırılmadığı, alt yapının çöktüğü, temizlik sorunlarının yaşandığı kentte; böcek/kemirgen üreme alanı sayısı 120 binden 1 milyonun üzerine çıktığını söylüyor. Bu da tifo, sıtma gibi birçok salgın hastalığa davetiye çıkaran bir durum. Büyükşehir Belediyesi ilaçlama yapıldığını söylese de belli ki yeterli değil. Biz de kenti dolaştığımız dört gün boyunca bir kez bile ilaçlama yapıldığını görmedik.

Depremin üzerinden geçen dört ayın ardından depremzedelerin halen çadırlarda kalıyor oluşu başlı başına bir sorunken, çadır bile alamayanların varlığı ise bambaşka bir vaka. Kendi olanaklarıyla, naylondan, tahtalardan yaptıkları barınaklarda yaşayanlara rastlamak hiç ender değil. Konteyner bulabilenler de ya kendileri satın almış ya da çeşitli yardım kuruluşlarının gönderdiklerine yerleşebilmiş.

Antakya’ya bağlı ancak merkezden uzak Küçükdalyan Mahallesi gibi bazı yerlere ise neredeyse hiç yardım gitmemiş. Sağlam ev kalmayan mahalle halkı, gönüllülerin yardımlarından da çok az yararlanmış. Bütün mahalle kendi olanaklarıyla yaptıkları ya da bulabildikleri çadırlarda kalıyor. Duş, tuvalet ihtiyaçları için de hasarlı, ancak tam yıkılmamış, evler kullanılıyor.  Tıpkı merkezde olan ama aynı durumdaki bir diğer Alevi mahallesi Armutlu gibi.

Dönüşlerin yavaş yavaş başladığını duyduğumuzu söylüyoruz, biz konuşurken çevremizde toplanan diğer depremzedelere. Doğruluyorlar, ancak dönenlerin de memleketlerine kavuşma sevincinin yarım kaldığını anlatıyorlar. Az hasarlı evlerine giremiyormuş insanlar, çünkü su yok.

Su sıkıntısı, çadır ve konteynerlerde de halen çözülebilmiş değil. Şebeke suyu, çöken altyapının onarılamaması yüzünden içilemiyor. Taşıma suyla ise değirmen bir yere kadar dönüyor. ‘Su kuyruklarının’ metrelerce uzadığını anlatıyor depremzedeler.  Su dağıtımında en etkin kuruluşun İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) olduğunu söylüyorlar. Depremden bu yana bölgeden ayrılmayan İBB ekipleri, sürekli su tedariki sağlamaya çalışıyormuş. Bir de TİP, HDP gibi bazı partilerle birkaç dini cemaat bölgeyi terk etmemiş. En göze çarpan alanlardan biri de kentin tam merkezinde, valiliğin karşısında kurulu bir cemaatin yardım köşesi. Buradaki hareket hiç bitmiyor.

Elektrik, AFAD’ın çadırkentlerine ve ana yollara veriliyor ancak kentin girişi, ara sokaklar ve vatandaşların kendi kurdukları yerleşkeler bundan mahrum. Onlar da direklerden, trafolardan kablolarla hat çekerek sorunları “çözmüşler”.  Devlet de bağımsız çadır ve konteynerlere fatura göndererek bu çözüme karşı kendisininkini koymuş. “Ödemeyeceğiz” diyorlar, buna karşı bir yaptırım olacak mı, bunu da ilerleyen dönemde göreceğiz. Ancak devlet “ya benim istediğim yerde, istediğim koşullarda kalırsın, ya da seni görmezden gelmekle kalmaz, yoluna da taş koyarım” aşamasına geçmiş gibi görünüyor.

Çoğunun akıl sır erdiremediği ortak bir sıkıntı da e-devlet’te evlerinin bir anda az hasarlıdan çok hasarlıya, çok hasarlı çıkanların da az hasarlıya dönüştürülmesi. Ne kalanlar ne dönenler neye göre, kime göre, nasıl işliyor süreç, bilmiyor. Bilgi veren? O da yok. “Günlük kur gibi” diyor biri: “Evimizin akıbeti her gün değişiyor.” Dönenlerin gelip de çadıra konteynere taşınmaları da çözüm değil, hele de bu mevsimde.

Seyyar tuvalet, banyo ihtiyacı da halen sürüyor. Dört ay sonra bile. Hijyene, temizliğe ulaşamayan önemli bir kesim var kentte. İktidarın herkesi yerleştirebileceği konutları bir yılda bitireceği vaadi ise bu denli büyük bir yıkımın olduğu ortamda kimse tarafından gerçekçi bulunmuyor. Ne uzmanlar ne halk ne de gördüğümüz manzaralar karşısında biz; gazetecilerin soru işaretleri çok.

Ama bunlar da yarına kalsın.

Yarın: Antakya sokaklarında, uzmanlar ne diyor?

Enflasyon TÜİK’e göre yüzde 38, ENAG’a göre yüzde 108 oldu

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) haziran ayına ilişkin enflasyon rakamlarını açıkladı. TÜİK’e göre 12 aylık enflasyon yüzde 38,21 olurken ENAG’a göre ise yüzde 108,58 oldu.

TÜİK verilerine göre; Haziran 2023’te tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık yüzde 3,92 oldu. Buna göre enflasyon haziranda bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 19,77, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 38,21 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 59,95 olarak gerçekleşti.

Kaynak: TÜİK – TÜFE yıllık değişim oranları (%), Haziran 2023

Memur ve emekliye yapılacak zam oranını etkileyecek altı aylık enflasyon ise yüzde 19,77 olarak, 12 aylık ortalamalara göre ise yüzde 59,95 olarak gerçekleşti.

ENAG’ın açıkladığı enflasyon rakamlarına göre ise Haziran 2023’te aylık enflasyon (E-TÜFE) yüzde 8,54 olurken yıllık enflasyon ise yüzde 108,58 oldu.

Ocak-Haziran dönemi enflasyon oranı ise yüzde 50,53 olarak hesaplandı.

ENAG’a göre en çok artış lokanta ve otellerde

ENAG’a göre haziranda en büyük fiyat artışı lokanta ve oteller grubunda gerçekleşti.

Lokanta ve otellerde fiyatlar yüzde 19,03 arttı. Haziranda ulaştırmadaki fiyat artışları yüzde 15,96, en eşyası grubundaki ise yüzde 10,82 olarak hesaplandı.

Haziranda fiyatlarda en az aylık artış yüzde 0,00 ile sağlık grubu oldu. Diğer tüm gruplarda ise artış görüldü.

ENAG Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) ve TÜİK ana harcama grup enflasyon oranları (%), Haziran 2023. Kaynak: ENAG

TÜİK’e göre en yüksek fiyat artışı alkollü içeçekler ve tütünde

TÜİK verilerine göre; bir önceki aya göre artışın en yüksek olduğu ana grup yüzde 11,13 ile alkollü içeçekler ve tütün oldu. Bir önceki aya göre en az artış gösteren ana grup ise yüzde 1,21 ile sağlık oldu.

TÜFE ana harcama gruplarına göre aylık değişim oranları (%), Haziran 2023. Kaynak: TUİK

Verilere göre gıda enflasyonu haziranda yüzde 3,02 oldu. Ulaştırmada ise aylık fiyat artışları yüzde 7,96 olarak hesaplandı.

Rusya ve Ukrayna’dan karşılıklı suçlamalar: Zaporijya saldırı riski altında mı?

Kiev ve Moskova, Ukrayna‘nın güneyinde yer alan ve Avrupa‘nın en büyük nükleer santrali olan Zaporijya Nükleer Santrali‘ne saldırı planları yapma konusunda birbirini suçluyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, salı akşamı yayımladığı video mesajında “İstihbarat birimlerimizden aldığımız bilgiye göre, Rus askerleri Zaporijya nükleer santralindeki güç ünitelerinden birinin çatısına patlayıcı benzeri maddeler yerleştirdi” şeklinde konuştu.

Zelenskiy, “belki de nükleer santrale bir saldırı düzenlenmiş gibi göstermek ve Ukrayna’yı suçlamak” istediklerini savundu.

Bunu engellemek için uluslararası baskının artırılmasını talep eden Zelenskiy, “Kakhovka hidroelektrik santraline düzenlenen terör saldırısı sonrasında ne yazık ki zamanında ve kapsamlı tepki gösterilmedi. Bu da Kremlin‘e yeni kötülükler yapmak için ilham vermiş olabilir” dedi.

Fotoğraf: Alexander Ermochenko / Reuters

‘Güç ünitelerine patlayıcılar yerleştirildi’

Deutsche Welle‘nin aktardığına göre, Ukrayna Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan günlük raporda da nükleer santralin güç ünitelerinin çatılarına patlayıcı maddeler yerleştirildiği, bunların patlaması halinde santralin vurulduğu izlenimi yaratacağı iddia edildi.

Raporda, patlayıcıların üçüncü ve dördüncü güç ünitesinin çatısına yerleştirildiği ve bunların güç ünitelerine zarar vermesinin öngörülmediği kaydedildi. Raporda Ukrayna’nın uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmeyeceğinin altı çizildi.

Moskova ise Ukrayna birliklerinin nükleer santrale saldırı planları yaptığını iddia ediyor. Rus nükleer enerji şirketi Rosenergoatom Genel Müdür Danışmanı Renat Karçaa salı günü devlet televizyonunda yaptığı açıklamada Ukrayna birliklerinin 5 Temmuz gecesi roket ve insansız hava araçları ile nükleer santrale saldırmaya çalışacağını öne sürdü.

Karçaa, Ukraynalıların nükleer santrali vurmasının yanı sıra nükleer atıklar içeren bomba atacağı iddiasını da dile getirdi.

Ukrayna da, Rusya da iddialarına yönelik kanıt sunmadı.

Fotoğraf: Alexander Ermochenko / Reuters

Ne olmuştu?

Zaporijya Nükleer Santrali, Mart 2022’den bu yana Rus birliklerinin kontrolünde bulunuyor. Geçen aylarda nükleer santralin yakınlarında çatışmaların yaşanması uluslararası düzeyde kaygı yaratmıştı. Güvenlik nedeniyle santralin faaliyetleri durdurulmuştu.

‣ Zaporijya Nükleer Santrali artık Rusya’da

6 Haziran’da Kırım Yarımadası başta olmak üzere Ukrayna’nın büyük bir bölümüne içme ve tarımsal sulama suyu; Zaporijya Nükleer Santrali’nin reaktörlerine ise soğutma suyu sağlayan Nova Kakhovka barajında patlama meydana gelmişti.

‣ Ukrayna’da nükleer santral yakınlarındaki barajda patlama: 80 köy sular altında

Rusya ve Ukrayna’nın birbirini sorumlu tuttuğu patlama sonucu oluşan sel baskını çevredeki birçok yerleşim yerinin sular altında kalmasına, binlerce insanın tahliye edilmesine, büyük doğal alanların geri dönülmez tahribatına, yaban hayvanlarının ve bir milli parktaki hayvanların da aralarında bulunduğu bilinmeyen sayıda hayvanın da hayatını kaybetmesine yol açmıştı.

‣ ‘Ukrayna’da Kakhovka barajının yıkımı tam anlamıyla bir ekolojik kırım’

Çöplerimizi nasıl ayrıştırmalıyız?

Soru: Dönüştürülebilir atıklar için kağıt, tekstil, cam şişe vb. olmak üzere ayrı kutular mevcut. Bu kutuların kullanımında yurttaşlar en sık hangi hataları yapıyor?

Nihan Ayışık: İlçede kâğıt, plastik, metal, cam, tekstil, bitkisel atık yağlar, pil, ilaç ve elektronik eşyalar için atık toplama kumbaraları mevcut. Çoğu atık için kapıdan kapıya toplama da yapılmakta. Maalesef bazı kumbaralara içindekileri almak için zarar verilmekte. Pil kutuları özellikle kırılmakta. Kâğıt, plastik vb. kumbaralarına çay posaları ya da yemek artıkları atılıyor.  O atık artık çöp haline geliyor ve geri dönüşümü mümkün olmuyor. En sık karşılaştığımız yanlışlık peçete ve tuvalet kâğıtlarının geri dönüştüğünü düşünerek bu kutulara atılması. Onların çöpe atılması gerekiyor.

Soru: Tekstli atık kumbarasına kullanılabilir giysi mi atılmalı yoksa yırtılmış çorap, pantolon ya da yastık atılabilir mi? Bu ürünler ne yapılıyor?

N.A.: Hepsi atılabilir. Bunlar dolduktan sonra ayrıştırılıyor. Kullanılabilecek olanlar temizlenerek Açık Gardırop Mağazamıza gönderiliyor. Buradan ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor. Kullanılamayacak gibi olan atıklar ise tekstil dönüşüm fabrikalarına gönderiliyor. Yatak gibi büyük parçaları belediye bahçesindeki 1. Sınıf Atık Getirme Merkezi’ne getirebilirsiniz.

Soru: Sokaklara çöp kenarlarına çok fazla banyo mutfak inşaat atığı,  mobilya, koltuk görüyoruz. Belediye bir çalışma yapıyor mu?

N.A.: Bu atıkları temizlik işleri müdürlüğü topluyor. Banyo, mutfak gibi tamirat atıkları değerlendirilememekte fakat mobilyalar mümkün olduğunca ahşap tesislerine gönderiliyor ve geri dönüşüme tabi tutuluyor.

Soru: Kullanılmış bitkisel yağın dönüşümü neden önemli? En kolay nereye, nasıl ulaştırmalı?

N.A.: Kızartma yağları, lavabo ve kanalizasyona döküldüğünde atık su borularında tıkanmalar ve ciddi sorunlara yol açıyor. Çöpe dökerseniz, toprağa sızma tehlikesi var. Denizlere ulaşan bitkisel atık yağların 1 litresi 1 milyon litre suyu kirletiyor. Kesinlikle ayrı toplanmalı. Atık yağları, özel kumbaralara bırakabilir ya da belediyeye getirebilirsiniz. Bunlar daha sonra biyodizele dönüştürülüyor.

Soru: Cam kumbarasına cam şişe dışında, kırık bardak, tabak, pencere camı ya da porselen atılabilir mi?

N.A.: Şişe, kavanoz, bardak atabilir. Pencere camı ve benzeri büyük camlar kumbaraya atılmaz ama bunlar için de belediyelerden yardım alabilirsiniz. Porselen ve seramik gibi ürünlerin geri dönüşümü mümkün değil, onlar çöpe atılabilir.

Soru: Evde süresi geçmiş ya da artık kullanılmayacak olan ilaçlar ne yapılmalı?

N.A.: Aile Sağlığı Merkezlerinde atık ilaç kutularına ya da belediye atık merkezine bırakabilirsiniz. İlaçların lavaboya dökülmesi ya da çöpe atılması tehlike ve kirlilik oluşturuyor.

Soru: Plastik, kağıt ve metal atık kutusuna neler atılamaz?

N.A.: Bildiklerimizin dışında köpükten yapılmış malzemeler, tek kullanımlık karton görünümlü bardaklar, çok yağlı ve ıslak malzemeler atılmamalı.

Soru: Elektrik ve elektronik atıkların evde tutulmasının bir riski var mı? Bu atıkları belediye nasıl değerlendiriyor?

N.A.: Lityum piller (akıllı telefonlarda kullanılan) ya da civa içeren aydınlatma ekipmanlarını evde tutmak riskli. Tüm elektronik atıklar evlerden alınabiliyor. Bunlar Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca lisanslı firmalar tarafından geri dönüştürülüyor.

Soru: Kullanılmış ev eşyaları ne yapılmalı?

N.A.: İlk adım atık miktarını azaltmak. Tamirat ve bakımını yaparak/yaptırarak kullanılabilir mi ona bakmalı. Çevremizde ihtiyacı olanlara, bağışlamak ya da ikinci el satış imkanları değerlendirilmeli.

Soru: Yurttaşlara bu konuda çağrınız ne olur?

N.A.: Herkes öncelikle “Ben neleri atıyorum?” diye attıklarına bakmalı. Nasıl daha az tüketebilirim? sorusuna yanıt aranmalı. Geri dönüşüm yaşadığımız çevre ve iklim krizleri için çözümün sadece bir kısmı.  10 dakikalığına hayatımıza giren plastik pipet yüzlerce yıl doğada kalıyor, diğer canlılara, denize ve bize zarar veriyor. Yediğimiz içtiğimiz her şeyde mikroplastik var. O pipeti kullanmamak, üretmemek başka alternatifler bulmak gerekir. Tek kullanımlık bardak ya da pet şişe su yerine termos taşınabilir. Çıkardığımız her atığın sorumluluğunu almak gerekir.

***

Asla çöpe ya da lavaboya atılmaması gereken atıklar:

  • Kullanılmış pil
  • Batarya
  • Civalı aydınlatma
  • Civalı ateş ölçer
  • Atık sıvı yağ
  • Şurup, hap vb. her tür ilaç

Geri dönüşümü mümkün olmayan atıklar:

  • Plastik poşetler
  • Tek kullanımlık bardaklar
  • Ambalaj köpüğü
  • Parlak ambalaj kağıtları
  • Bebek bezi