Ana Sayfa Blog Sayfa 355

Bolu’nun altı köyünde jeotermal kaynak arama ruhsatlı saha ihaleye çıkıyor

Bolu‘da bulunan altı jeotermal kaynak arama ruhsatlı saha için ihaleye çıkıldığı duyuruldu.

Bolu İl Encümeni Başkanlığının Resmi Gazete‘de yayımlanan ilanında “5686 sayılı Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanununun 10. Maddesinin 1. fıkrasının (c). bendi ile Uygulama Yönetmeliğinin 17. maddesi gereğince, 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 45. maddesi hükümlerine göre Açık Teklif Artırma Usulüyle ihaleye çıkarılmıştır” ifadeleri yer aldı.

Buna göre, Bolu’nun Merkez ve Mudurnu ilçelerinde bulunan jeotermal kaynak, jeotermal kökenli gaz ve doğal mineralli su arama ruhsatlı toplam altı saha, 10 Ekim salı Bolu İl Encümeni toplantı salonunda açık teklif artırma usulü ile ihale edilecek.

Ruhsat verilecek alanlar ve bölgeler şunları içeriyor:

  • Bolu / Merkez: Ericek-Kemaller Köyü hudutları içerisinde ER:3400592 erişim numaralı jeotermal kaynak-doğal mineralli su-jeotermal kökenli gaz arama ruhsatı,
  • Bolu / Merkez: KaramanlarBünüş-Afşar Köyü sınırları içerisinde ER:3400588 erişim numaralı jeotermal kökenli gazjeotermal kaynak arama ruhsatı,
  • Bolu / Merkez: Kürkçüler-Elmalık Köyü hudutları içerisinde ER:3375868 erişim numaralı jeotermal kaynak-doğal mineralli su arama ruhsatı,
  • Bolu / Mudurnu: Sürmeli Köyü hudutları içerisindeki ER:3378064 erişim numaralı jeotermal kökenli gaz arama ruhsatı,
  • Bolu / Mudurnu: Feruz Köyü hudutları içerisinde ER:3378072 erişim numaralı jeotermal kökenli gaz arama ruhsatı,
  • Bolu / Mudurnu: Bekdemirler Köyü hudutları içerisindeki ER:3372320 erişim numaralı jeotermal kaynak arama ruhsatı.

Sahaların muhammen bedelleri 300 bin lira ile 600 bin lira, geçici teminat bedelleri ise 9 bin lira ile 18 bin lira arasında değişiklik gösteriyor.

Kaynak: Resmi Gazete

Ekokırım riski

Köyler ve diğer yerleşim yerlerine yakın bölgelerde jeotermal kaynak araması yapılması, tarım arazilerine, yöre halkının sağlık ve refahına, yaban hayvanlarının yanı sıra çiftlik hayvanlarının sağlığına zarar verirken, hayvancılık ve tarım gibi geçim kaynaklarının kaybına neden olabiliyor. Bu bölgelerde jeotermal kaynak aramaları ekolojik yıkım (ekokırım) ile sonuçlanabiliyor.

Bu faaliyetlerin ayrıca sağlık ve turizm açısından önemli veya arkeolojik buluntulara ev sahipliği yapan bölgelerde yapılmaması da önem taşıyor.

‣ Ayvacık Büyükhusun’da jeotermal sondajı ısrarı halk engeline takıldı
‣ İzmir Seferihisar’da yapılmak istenen jeotermal projelerinin ruhsatı iptal edildi: Davayı Orhanlı kazandı
‣ Orhanlı’da direnen köylüler kazandı: Jeotermale geçit vermeyeceğiz
‣ Kuşadası Kirazlı’daki jeotermal sondaja karşı bilirkişi keşfi yapıldı: Kamu yararı nedir?
‣ Ormana, dereye, kaleye sondaj: Jeotermal projesi Anamur’un huzurunu kaçırdı

Musa Anter Gazetecilik Ödülleri sahiplerine verildi: Yeşil Gazete’ye iki ödül

Gazeteci Musa Anter ve görevi başında yaşamını yitiren basın çalışanları anısına bu yıl 30’uncusu düzenlenen Musa Anter Özgür Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri, 22 Eylül’de İstanbul Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde yapılan törende sahiplerine verildi.

Törene çok sayıda siyasi parti ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi katıldı.

Faruk Bildirici, Ali Duran Topuz, Banu Güven, Candan Yıldız, Nezahat Doğan, Mehmet Ali Çelebi’den oluşan Türkçe Haber Jürisi; birincilik ödülünü “Rojhilat ve İran’dayım: Yeni bir İran umudu” haberi ile Mezopotamya Ajansı’nın tutuklu editörü Abdurrahman Gök’e verdi.

“Hemen hepsi iyi 32 haber arasından birkaç tanesini seçmek zorunda kaldıklarını” belirten jüri üyeleri, Gök’ün haberi için şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kadınların, gençlerin öne çıktığı, Fars, Kürt, Beluç, Arap halklarının ayaklanmaya katıldığı İran’daki başkaldırı birçok ülkede halkları etkiliyordu. Mahsa Jina Emini’nin saçları gözüktüğü için gözaltında katledilmesi sonrası başlayan ayaklanmada gözler İran’daydı. Abdurrahman Gök’ün yazı-dizisi, küresel kamuoyunun yakın ilgisini çeken İran’daki ayaklanmanın nitel ve nicel yönlerini, siyasal ve toplumsal krizin boyutlarını, özelliklerini anlayabilmek için dört dörtlük bir gazetecilik çalışmasıydı. Gerilimli bir ortamda İran’a gitmek bile bir cesaret işiyken, ciddi bir tehlike altında uzun süre ve çok sayıda kişiyle görüşerek olan biteni anlama konusunda neredeyse eksiksiz, fark yaratan bir iş çıkarmış olması Abdurrahman Gök’ü ödül konusunda öne çıkardı.”

Jüri Özel Ödülleri

Yeşil Gazete’den Dilan Pamuk “Yatağan’da suç üstü: Şirket, maden için verilen yargı kararını görmezden geliyor” haberiyle Juri Özel Ödülü aldı.

Fotoğraf: Cansu Acar

Pamuk Yatağan‘daki kömür madeninde açılan kaçak yer altı madenciliği tünellerinin, mahkeme tarafından verilen yürütmeyi durdurma kararına rağmen faaliyetine devam ettiğini belgelemişti. Pamuk’un Yatağan’daki usulsüzlüğü konu olan haberi aynı zamanda soru önergesi olarak TBMM’ye sunulmuştu.

Pamuk, ödülünü teslim alırken şunları söyledi:

“Biz ne zaman ki ekolojik yıkımı, maden şirketlerinin, enerji şirketlerinin yaptığı yıkımları ortaya çıkaran haberler yapsak ne yazık ki davalarla karşılaşıyoruz, tekziplerle karşılaşıyoruz, tehditlerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle özgür basının susturulmaya çalışıldığını çok net görebiliyoruz. Ve bunun da nedeni aslında çok açık: Bu şirketler iktidar tarafından korunan şirketler.

Bu yüzden ödülümü iklim krizinin karşısında, ekokırımın karşısında kararlılıkla ve ilham verici bir şekilde mücadelelerini sürdüren İkizköylülere ve Akbelen direnişçilerine adıyorum.”

Siirt‘te jandarma ve korucularla yapılan orman kıyımı sırasında sahaya giden Yeşil Gazete’den Metin Yoksu, “Şırnak’tan sonra Siirt: Jandrama’nın talebiyle altı ayda en az 60 kilometrekarelik ormanlık alan yok edildi” haberiyle Juri Özel Ödülü’ne layık görüldü.

Fotoğraf: Cansu Acar

Yoksu, Siirt‘in Eruh İlçesi’ne bağlı Bilgili, Akmeşe, Çizmeli, Tosuntarla köyleri mevkiinde jandarma ve kaymakamlığın talebi ile yaklaşık en az 60 kilometrekarelik orman alanının altı ayda kesilerek yok edildiğini belgelemişti. Yoksu’nun haberiyle ilgili soru önergesi verilmişti.

Yoksu, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

“Kürt coğrafyasında sistematik ekokırım, tarihi yağma, talan başta olmak üzere farklı biçimlerde devam ediyor. Hasankeyf‘in sular altında bırakılması, orman yangınları ve son dönemde özel kararlarla toplu ağaç kıyımları yapılıyor. Öğrencisi olduğumuz Apê Musa‘nın izinde coğrafyamda yaşayanan kıyımları bütün açıklığıyla ortaya koymaya çalışıyorum. Yıllardır bu coğrafyada yaşanan ekokırımları, hak ihlallerini ve tüm barbarlığı herşeye rağmen haberleştirmeye çalışıyorum. Son üç yıldır da birçok haber mecrasının yanı sıra Yeşil Gazete’de ekokırımları ve doğanın, tarihin talan edilmesini Apê Musa’nın izinde bir gazeteci olarak yazıyor ve belgelemeye çalışıyorum.

Tüm bunları belgelerken kimi zaman cesaretimiz kırılıyor. Kimi zaman tek başınıza mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Tüm umutsuzlukların içinde benim için manevi değeri çok yüksek olan Apê Musa’nın ardıllarından bir ödül almak cesaretimi daha da artırıyor ve bu meslekte devam etmek için bana cesaret oluyor. Ben bu mesleğin hamalıyım ve bu hamallığı da yapmaya devam edeceğim. Yeşil Gazete’ye ve dayanışmada bulunan herkese teşekkür teşekkür ederim. Ödülümü su altında bırakılarak, kesilen ormanlar ile katledilen Mezopotamya‘yadaki börtüye böceğe adıyorum.”

Jüri Özel Ödülü’nü alan bir diğer isim ise BirGün gazetesinden İsmail Arı oldu. Çoklu maaş, çadır satmak, bağışlanan eşyaları satmak gibi tartışma yaratan olaylarla gündeme gelen Kızılay’ın maden suyunda yoğun arsenik çıktığını “Halkı zehirlemişler” başlığıyla haberleştiren Arı, Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü.

Gurbetelli Ersöz Kadın Haberciliği Ödülü

Ceren Sözeri, Bircan Değirmenci, Arjin Dilek Öncel ve Safiye Alağaş’ın yer aldığı Gurbetelli Ersöz Kadın Haberciliği Jürisi, İran’da Mahsa Jina Amini’nin katledilmesinin ardından babası Amjad Amini ile röportaj yapan kadın gazeteci Nazila Maroufian’i birincilik ödülüne layık gördü.

Maroufian, İran hükümetinin Jina Amini’nin kalp krizi sonucu öldüğü iddiasını yalanlayan ve gerçeği kamuoyuna ulaştıran gazetecilerden biri olmuştu.

Fotoğraf: Cansu Acar

Kürtçe Haber Ödülü

Suna Tunç, Hatice Kamer, Rizoyê Xerzî, Remezan Ölçen, Leyla Ayaz’ın yer aldığı Kürtçe Haber Jürisi, birincilik ödülünü “Fermandarê rêxistina Ahrar’uş Şarkkiyeyê ji Zanîngeha Artûklûyê derçûye” başlıklı haberiyle Bianet’ten Ferid Demirel’e verdi.

Fotoğraf Ödülü

Ramazan Öztürk, Özcan Yaman, Murat Baykara, Beritan Canözer, Çetin Altun’un yer aldığı Fotoğraf Jürisi, Gazete Duvar Diyarbakır muhabiri Ardıl Batmaz’ı “Devletin Eli” başlıklı fotoğrafıyla birincilik ödülüne layık gördü.

Batmaz, ödülünü tutuklu gazeteci Abdurrahman Gök’e ve tutuklu tüm özgür basın çalışanlarına adadığını bildirdi.

Fotoğraf jürisi ayrıca, Sedat Suna ile Efekan Akyüz’e de Jüri Özel Ödülü verilmesine karar verdi.

Karikatür Ödülü

Murat İpek, Musa Keklik, Aşkın Ayrancıoğlu’nun yer aldığı Karikatür Jürisi, Erhan Yaşar Babalık’ı karikatür dalında birinciliğe layık buldu.

Jüri ayrıca, Muammer Kotbaş’a Jüri Özel Ödülü vermeyi kararlaştırdı.

Onur Ödülü MEBYA-DER’e

Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma Birlik ve Kültür Derneği (MEBYA-DER), devlet tarafından katledilenlere ilişkin faaliyetleri dolayısıyla Onur Ödülü’ne layık görüldü.

Musa Anter Ödülleri’nin sahipleri belli oldu: Yeşil Gazete’nin iki muhabirine ödül!

‘Akkuyu’yu neresinden tutsak elimizde kalıyor: Koşar adım felakete gidiyoruz’

Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri’nde gönüllü çalışmalar yapan Avukat İsmail Hakkı Atal, Mersin‘in Büyükeceli ilçesinde inşaatı devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) Akdeniz‘in insan kaynaklı iklim değişikliğine bağlı olarak artan su sıcaklıkları nedeniyle yaşamsal tehdit oluşturduğuna dikkati çekti.

Nükleer santrallerin reaktörlerini soğutmakta kullanılacak olan suların sıcaklığının 28°C‘yi aşmaması gerekiyor. Öte yandan Atal, Akkuyu NGS’ye soğutma suyu sağlayacak olan Akdeniz’de geçen yıl ağustos ayında deniz suyu sıcaklığının 30,5°C‘ye, bu yıl ise 31,9°C‘ye kadar çıktığını belirtti.

Kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıt kullanımları başta olmak üzere insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim değişikliği nedeniyle deniz suyu sıcaklığının yükseldiğini ifade eden Atal, bu nedenle Akkuyu Nükleer Santralinin reaktörlerini soğutmanın imkânsız hale geldiğini aktardı.

Av. Atal, Mersin 2’nci İdare Mahkemesi‘nde konuya ilişkin açtıkları yürütmeyi durdurma davasının reddedildiğini, kararı istinafa taşıdıklarını belirtti.

‘Santraller 28°C’nin üzerinde büyük risk yaşamakta’

Bu yıl temmuzda Akkuyu’ya soğutma suyu sağlanacak bölgelerde ortalama deniz suyu sıcaklığının 28,4°C‘yi bulduğunu belirten Atal, “Nükleer santrallerin soğutma suyunun sıcaklığının 28°C‘nin üzerine çıkmaması gerekmekte. Soğutma suyu 28°C‘nin üzerine çıktığında gezegendeki nükleer santraller büyük risk yaşamakta” dedi.

İsmail Hakkı Atal, enerji üretiminin yaklaşık yüzde 62,6‘sını nükleer enerjiden karşılayan Fransa’da üç yıldır nükleer santrallerin iklim değişikliğine bağlı sıcak dalgaları nedeniyle soğutulamadığını ve risk altında elektrik üretiminin durdurulmak zorunda kalındığını hatırlattı.

Benzer bir durumun 1 Ağustos 2018’de Kuzey Avrupa ülkelerinden İsveç‘te yaşandığına değinen Av. Atal, dünyanın en soğuk denizlerinden biri olan Baltık Denizi‘nde su sıcaklığının 25°C‘yi geçmesi üzerine Ringhal Nükleer Santralini durdurmak zorunda kaldığını kaydetti.

‘Bakanlık, soğutma suyu yeterliliğiyle ilgili tek bir inceleme sunamadı’

Atal, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının konuya ilişkin yeterli inceleme yapmadığını vurgulayarak şunları söyledi:

“Mersin 2’nci İdare Mahkemesi 22 Haziran 2023 tarihli ara kararıyla Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) kapsamında soğutma suyu yeterliliği açısından yapılan teknik bir incelemenin bulunup bulunmadığını sormuştur. Ancak dosyaya 24 Temmuz 2023’te sunulan 23 sayfalık cevap dilekçesinde bakanlık soğutma suyu yeterliliği ile ilgili tek bir inceleme dahi sunamamıştır. İdare, sadece deşarj suyunun deniz suyunu ne kadar ısıtacağına ilişkin modellemeler sunmakta, gezegendeki somut tehlikeleri soyut olarak inkâr yoluna gitmektedir. Akkuyu Nükleer Santrali inşaatının ne kadar çürük temeller üzerinde inşa edilmiş olduğu, Türkiye’nin geleceğini büyük riske soktuğu ortaya çıkmıştır.”

‘Koşar adım felakete’

Bilim insanlarının araştırmalarına göre iklim kriziyle birlikte gezegenin her köşesinde denizlerin ısındığını, Akkuyu sahasının bulunduğu Doğu Akdeniz’in ise dünya ortalamasından iki kat daha hızlı ısındığını hatırlatan Atal şunları söyledi:

“Akkuyu Nükleer Santral Sahası, ortalama denizel sıcaklığın, ortalama karasal sıcaklıktan daha fazla olduğu gezegendeki tek nükleer sahasıdır. İdare, Akkuyu’da nükleer santral yapmaktan vazgeçmek yerine, 28°C‘nin üzerindeki su sıcaklığında da Akkuyu’nun çalıştırılmasına izin verileceğine ilişkin Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliğinde değişiklik yapmıştır. Akkuyu Nükleer Projesi nereden tutsak elimizde kalmaktadır. Akkuyu’nun her an 7’den büyük yıkıcı bir deprem beklenen Kuzey Anadolu Ecemiş Fay Hattı üzerinde olması, Fukuşima Nükleer Santral faciasının Japonya‘ya maliyetinin 1 trilyon dolar olmasına rağmen santralin sahibi ve işletmecisi Rusya‘nın sadece 700 milyon euro sorumluluk üstlenmesi, yönetimi ve mülkiyeti Rusya’ya ait olan Akkuyu’nun ulusal güvenlik sorunu olmasına, Akdeniz’in Akkuyu Nükleeri soğutamayacak olması sorunu eklenmiştir. Bilimin ve bilimsel öngörülerin bypass edildiği [es geçildiği] Yeni Türkiye Yüzyılı‘nda Türkiye, Akkuyu’yla koşar adım felakete götürülürken, Akkuyu’ya karşı haklı mücadelemizin sürdüğünü bildiriyoruz.”

Akkuyu NGS, Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet edilmişti

Atal mayıs ayında, iklim krizi nedeniyle suları ısınan Akdeniz’in Akkuyu NGS’ye soğutma suyu sağlamasının ve santralin her an 7’den büyük bir depremin beklendiği bir fay hattı üzerinde bulunmasının doğuracağı risklerden dolayı santralin sınıraşan kirlilik ve ekolojik yıkım (ekokırım) riskleri barındırdığını ifade ederek, yetkilileri “insanlığa karşı suç” işlemekten Uluslararası Ceza Mahkemesine şikayet etmişti.

‣ Akkuyu nükleer santrali Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşındı: İnsanlığa karşı suç işleniyor

Akdeniz’in ısınan suları istilacı türlerin artmasına neden oluyor

Tanım olarak doğal yayılım alanlarından, insan etkisi ile uzak ve farklı ekosistemlere katılan türlere yabancı tür adı veriliyor. Bunlardan popülasyonunu çok hızlı arttırıp geniş alanlara yayılan ve aynı zamanda ekosisteme, insan sağlığına ve sosyo-ekonomiye olumsuz etkide bulunanlar ise istilacı türler olarak tanımlanıyor. Günümüzde artık istilacı türler küresel olarak biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler üzerindeki en büyük tehditlerden biri haline geldi. Özellikle Akdeniz bu tehditin en çok görüldüğü bölgelerden…

Akdeniz ile Kızıldeniz arasında Süveyş Kanalı’nın açılması, yıllar içinde sayıları ve tonajları artan gemilerin balast sularını Akdeniz’e boşaltması, iklim değişikliğinin etkileri sonucu Akdeniz’in ısınması, yeni türlerin Akdeniz’e yerleşmesini kolaylaştırdı. Günümüzden 150 yıl kadar önce açılan Süveyş Kanalı, tropikal Kızıldeniz ile subtropikal Akdeniz’i birleştirmekle kalmayıp, en önemli yabancı türlerin Hint Okyanusu ve Kızıldeniz’den Akdeniz’e ulaşmasını da kolaylaştırdı. Ayrıca araştırmalar gemicilik faaliyetleri sonucu, her gün binlerce türün gemi karinalarına yapışarak Akdeniz’e geldiğini de gösteriyor. Bu istilacı türlerin Akdeniz’de çoğalmasının en önemli nedenlerinden biri de küresel iklim değişikliği sonucu deniz suyu sıcaklığının sürekli artması… Günümüzde Akdeniz’de yabancı tür sayısı bini aşarken, Türkiye denizlerinde bu sayı 500’e yaklaştı. Bu istilacı türlerin 65’i ise balık türleri…

Grafik: Ege Denizi’nde ölçülen yıllık ortalama deniz suyu sıcaklıkları (°C). Grafikte 2021 yılına kadar veriler bulunuyor, muhtemelen 2022 ve 2023 yıllık ortalama deniz suyu sıcaklıkları daha yüksek çıkacak. (Kaynak: https://cevreselgostergeler.csb.gov.tr/deniz-suyu-sicakligi-i-85730)

Akdeniz ve Ege’de; ülkemizin kıyılarında görülen en tehlikeli istilacı sucul canlıların başında deniz salyangozu (Rapana venosa), katil yosun (Caulerpa taxifolia), balon balığı (Lagacephalus sceleratus), aslan balığı (Pterois miles) ve su sümbülü (Eichornia crassipes) sayılabilir. Özellikle son yıllarda balon balığı ve aslan balığı Akdeniz’de balıkçıların ağlarına çok sık olarak takılıyor. Bu balıklar Akdeniz kıyılarında ekosisteme onarılmaz zararlar veriyor. Balon balığı ahtapot yavrularını yiyor. Aslan balıkları ise Akdeniz’in simge balıkları olan orfoz ve lagoslara yaşam şansı vermiyor. Üstelik bu iki balık türü de zehirli… Balon balıklarının yumurtalıklarında, cildinde, karaciğer ve kaslarında bulunan tetrodoksin insan ve diğer canlılar için ölümcül zehirlenmelere yol açabiliyor. Aslan balıkları da, balon balıkları kadar olmasa da zehirli bir tür… Özellikle Kızıldeniz, Süveyş Kanalı yolu ile Akdeniz’e giren ve Akdeniz’in ısınan sularında hızla üreyen bu balıklar özellikle Akdeniz, Ege sahillerimizde ve Yunanistan’da yürütülen tüm mücadeleye karşın çoğalmaya devem ediyor.

İstilacı türlerden balon balığı.

İtalya ve Adriyatik Denizi ülkeleri ise bugünlerde başla bir istilacı tür ile karşı karşıya… Akdeniz’in bu bölgesi, ABD‘nin doğu kıyılarına özgü mavi bir yengeç türü olan Callinectes Sapidus tarafından istila edilmiş… Gemilerin balast suyu ile Akdeniz’e geldiği düşünülen bu tür mavi yengeç bu bölgede çok hızlı ürüyor ve sadece bölgedeki ekolojik dengeyi bozmakla kalmıyor; normalde yılda yaklaşık 15 bin ton istiridye üreten Veneto ve Emilia-Romagna bölgelerindeki Po Nehri deltasının istiridye yetiştiriciliği endüstrisini de tehdit ediyor. Bu mavi yengeç türünün yakalanması ve bertaraf edilmesi için İtalyan hükümeti 3 milyon euro’luk bir bütçe ayırarak balıkçıları mavi yengeçleri avlamaya teşvik ediyor. Ancak uzmanlar bu yöntemle yengecin yok edilmesinin mümkün olmadığını belirtiyor; tıpkı ülkemizde balon balının yok edilemediği gibi… Halen ülkemizde Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından balıkçılara avladıkları balon balığı başına 12,5 TL, diğer istilacı türler için ise 2,5 TL ücret ödeniyor. Balıkçılardan alınan bu balıklar imha ediliyor ama güney sahillerimizde günden güne istilacı türler çoğalmaya devam ediyor.

İstilacı türlerden katil yosunlar.

İlk kez 1950’li yıllarda İtalya sahillerinde ve Po Nehri deltasında görülen mavi yengeç bugün tüm Adriyatik denizini istila edip; Tunus sahillerine kadar uzandı. İtalya hükümetinin tüm yok etme projelerine karşın; özellikle 2000’li yıllardan sonra sayıları çok artan mavi yengeçlerin bu artışından iklim krizini de sorumlu tutuluyor. Tunus Üniversitesi’nde Akdeniz biyoçeşitliliği uzmanı olan Jamila Ben Souissi ve ekibi mavi yengeçlerin oksijen tüketim oranını farklı sıcaklıklarda ölçmüş ve bu türün 40°C‘ye kadar yüksek sıcaklıklara dayanabilse bile, metabolizmasının yaklaşık 24°C‘de en uygun olduğunu bulmuş. Souissi, “Akdeniz suları iklim değişikliği nedeniyle ısınıyor ve sıcaklığın bu yengeçler için optimal olana yaklaştığı gün ve yer sayısı artıyor ve yengeçlerin yaşam alanı kuzeye doğru kayıyor” diyor ve bunun yengeçlerin kuzey Adriyatik’e doğru yer değiştirmesine katkıda bulunduğuna inanıyor. Souissi, iklim değişikliğinin ağırlaştırıcı bir faktör olduğu belirtmekle birlikte deniz kirliliğinin de önemli olduğuna inanıyor: “Tunus denizlerinin kirlilik, aşırı avlanma ve yasadışı balıkçılığın neden olduğu ekosistem bozulması istilacı türlerin lehine olurken, Libya‘da deniz ekosistemi daha sağlıklı, o nedenle de Libya’da mavi yengeç yok.” Jamila Ben Souissi’nin bu gözlemini son yaşadığımız İzmir Foça’daki denizanası istilası da doğruluyor. Foça’da da Ege Denizinin ısınmasının yanı sıra bölgede yaşanan aşırı avcılık, kentsel ve endüstriyel kirlilik denizanası istilasının bu bölgede yoğunlaşmasına neden olmuştu.

Foça kıyılarındaki deniz anası istilası. Fotoğraf: DHA

Peki, ne olacak? İtalya’da mavi yengeçler ile ülkemizde ise balon ve aslan balıkları ile prim vererek yapılan mücadele başarılı olmadığı görülüyor. Jamila Ben Souissi mavi yengeçler ile mücadeleye bilimsel yöntemlerle devam etmenin önemini vurgulamakla birlikte mavi yengeçlerin tüketimini teşvik etmenin de yeni bir mücadele yolu olabileceğini söylüyor. Soussi’nin önerisi ile 2015 yılında, Tunus hükümeti yengeç ihracatını artırmak için fon tahsis etmiş ve bugün Tunus’da uluslararası pazarlara hizmet veren yaklaşık 50 işleme tesisi varmış. Souissi, Geçen yıl en büyük tesis 5 bin 200 ton mavi yengeç ihraç etti ve binlerce kişiyi istihdam ediyor” diyor. Ülkemizde de balon balığına oranla avlanması ve tüketilmesi daha tehlikesiz olan aslan balığının balıkçılık endüstrine kazandırılması için yetersiz de olsa bazı girişimler var. Üstelik ihracat açısından aslan balığının dünyada epeyce talibi var.

İstilacı balıklar Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz’e geliyor. Fotoğraf: Imago

İstilacı türlerin tüm önlemlere rağmen Akdeniz’de uzun dönemli etkileri ne olacak? Balıkçılık ve istiridye yetiştiriciliğine verilen zararın yanı sıra, Akdeniz’deki balon balığı, aslan balığı, mavi yengeç gibi istilacı türlerin ekosistem üzerinde diğer etkilerini ölçmek oldukça zor… Akdeniz’in yerel balık ve deniz canlısı türlerini yok ederek besin zincirini bozdukları gibi; balon balıklarında olduğu gibi başta insan olmak üzere diğer canlıların direk zehirlenmesine de yol açabiliyorlar. Palermo Üniversitesi‘nden deniz ekolojisti Gianluca Sarà ve ekibi, üzerinde çalıştıkları mavi yengeçlerin tortu ve biyolojik çeşitlilik kaybı üzerindeki etkileri üzerine bugünlerde iki çalışma yayınlamak üzere. Sarà “Mavi yengeçler su bulanıklığını artırabilir, deniz tabanına süzülen ışığı azaltabilir, böylece algler ve deniz çayırları gibi fotosentetik türleri etkileyebilir” diyor ve orta ve uzun vadeli olasılıklar hakkında daha fazla bilimsel çalışma öneriyor.

Ülkemizde de sahillerimizin istilacı türlerden korunması için daha çok bölgesel analizlere, daha çok bilimsel çalışmaya ihtiyacımız var. Aksi halde 12,5 TL için avlama primi ile balon balıklarını yok edemediğimiz gibi; önce Foça, daha sonra Çeşme’de yaşadığımız denizanası istilaları ile karşılaşmaya devam ederiz.

Gezegenimizi kurtarabilmek için acaba gerçekten yaşamı ağırdan mı almalıyız?

Yazan: Bill McKibben

Yeşil Gazete için çeviren: Burak Yıldız ve Hanife Aliefendioglu

***

John Maynard Keynes bir keresinde, “diyelim ki M.Ö. 2000’li yıllardan 18’inci yüzyılın başına kadar, yeryüzündeki medeniyet odaklarında yaşayan ortalama insanın yaşam standardında kayda değer bir değişiklik olmadığını” belirtmişti: “Mutlaka inişler ve çıkışlar söz konusuydu: vebanın, kıtlığın ve savaşların getirdiği yıkımlar veya parlak dönemler. Bir ilerleme olmaksızın, şiddetli bir değişim yaşanmadı.” En iyi ihtimalle, Keynes son 4000 yılda insanların ortalama yaşam standardının en fazla iki katına çıktığını hesapladı, zira dönemin başlarında ateşi, bankacılığı, yelkeni, sabanı ve matematiği çoktan öğrenmiştik. Bu süreçte ekonomideki büyümeye ivme kazandıracak pek az yeni bilgi edinmiştik ve bu süre boyunca gezegenin işleyişi büyük ölçüde, rüzgar ve suyun gücüyle desteklenerek insanların ve hayvanların kas gücüyle sağlanıyordu. Sonrasında, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda yanabilen kömür, gaz ve petrolden istifade etmeye başladık ve böylece taşlar yerinden oynadı. Öyle ki bir varil petrol 5,8 milyon İngiliz termal birimi eşdeğerinde enerjiye tekabül ediyor. Institute for the Study of Energy & Our Future Direktörü Nate Hagens bu konuda sayısal bir hesaplama yaptı: “Bir varil petrol, 25 bin saatlik zorlu insan emeğine, yani 12,5 yıllık çalışmaya eşdeğer miktarda enerjiye sahip. Bu da saat başına 20 dolardan hesaplandığında varil başına 500 bin dolarlık bir emek demek.” Bu haftanın piyasa fiyatıyla bir varil petrol yaklaşık 70 dolara mal oluyor.

Enerjide yaşanan bu devrime özgürleşme demek pek de inandırıcı olmuyor. Birdenbire insanlar rahatlıkla yaşadıkları köylerin dışına çıkabilir, kendilerine biraz mahremiyet sağlayacak kadar büyük konutlar inşa edebilir veya isterlerse bütün gece ayakta kalıp kitap okuyabilir hale geldiler. Ekonomik açıdan durağan geçen 4000 yılın ardından, birdenbire ortalama yaşam standartlarının birkaç 10 yıl zarfında ikiye katlandığı ve bunun sonrasında sürekli olarak tekrar tekrar katlanarak arttığı bir dünyada bulduk kendimizi. Bu durum o kadar hoşumuza gitti ki, artık bu durum siyasi yaşamımızın varoluş nedeni haline geldi. ABD‘de kişi başına düşen Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) 1947 ile 1960 yılları arasında yüzde 24 artarken, başkanlık seçimleri sırasında kampanya yürüten Jack Kennedy, Rusya‘nın büyüme hızının “üç kat daha hızlı” olduğuna dikkat çekmiş ve görevde olduğu süre boyunca bu farkı kapatmaya çalışmıştı. GSMH 1961 ve 1965 yılları arasında yılda yüzde 5’in üzerinde bir oranda büyümüş ve bu 10 yılın sonunda yoksulluk sınırında yaşayan ABD’lilerin yüzdelik oranı hemen hemen yarı yarıya düşmüştür. Amerikalıların üzerinde mutabık kaldıkları bir şey varsa o da daha fazlasını istedikleriydi. Örneğin Cumhuriyetçilerin Başkan Yardımcısı adayı Jack Kemp 1996 kampanyasında büyüme hızının iki katına çıkarılmasını şart koşarken, Bill Clinton‘ın Hazine Bakanı Larry Summers “Amerikan ekonomik büyümesine yönelik hiçbir ‘hız sınırını’ kolay kolay kabul edemeyiz ve etmeyeceğiz. Ekonomiyi büyütmek ekonomi politikasının görevidir” demişti.

Öte yandan, büyümeye yönelik bir eleştiri savaş sonrası yıllarda ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu eleştiri 1972 yılında kendilerini İnsanlığın geleceği için ortak bilgi paylaşımı yapan dünya vatandaşları grubu olarak tanımlayan kar amacı gütmeyen bir düşünce kuruluşu olan Roma Kulübü [the Club of Rome] bünyesinde yayımlanan “Büyümenin Sınırları” [the Limits to Growth, LTG] başlıklı raporda yer alıyordu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) bünyesinde çalışan ekonomistlerden oluşan bir heyet, bilgisayar modellerini (o zamanlar yeni bir gelişmeydi) kullanarak, o zamanki mevcut oranda büyümeye devam edersek, gezegenimizin ekolojik çöküşü 21’inci yüzyılın ortalarında görebileceğini gösterdiler. Söz konusu öngörünün yerinde olduğu bir rapor ortaya çıktı: Mayıs ayının son gününde Nature dergisinde yayımlanan bir rapor, incelenen sekiz “güvenli ve adaletli gezegensel sınırlardan yedisini (yeraltı su kaynakları ve aşırı gübre kullanımından aşırı sıcaklığa kadar) çoktan aştığımız sonucunu ortaya koydu. Makalenin başyazarı ve aynı zamanda Potsdam İklim Araştırmaları Enstitüsü (PIK) Direktörü Johan Rockström konuyla ilişkin gazetecilere yaptığı açıklamada, “Temelde tüm bu konularda yanlış yönde ilerliyoruz” dedi.

Ve böylece “Büyümenin Sınırları” eleştirisi elli yıl sonra yeni bir güçle yeniden ortaya çıktı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Avrupa Parlamentosu‘nun 20 üyesinin desteğiyle Brüksel‘de üç günlük bir “Büyümenin Sınırları” konulu çalıştay düzenlendi. The Economist gazetesinin de belirttiği üzere, bundan beş yıl önce düzenlenen benzer bir toplantıda “katılım az” ve birkaç komite salonuyla sınırlı kalırken, bu kez “binlerce kişi hem AB’nin devasa yarım dairesel salonuna hem de çevresine doldu taştı” ve başta açılış konuşmasını yapan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen olmak üzere “Brüksel’in büyük patronları saygı duruşunda bulunmaya geldi”. “Büyümenin Sınırları” raporunda “Seleflerimiz eski kıyılara bağlı kalmayı ve bunlardan çok uzaklaşmamayı seçti. Büyüme paradigmalarını değiştirmeyip petrole bel bağladılar. Ve bunun bedelini sonraki nesiller ödedi” ifadeleri yer aldı.

The Economist’in değerlendirmesi öngörülecek şekilde müstehzi oldu ve katılımcılardan birinin toplantıyı “Kırmızının 50 Tonu” ile gelen “sistem değiştiriciler için Woodstock” şeklinde nitelendirdiğini aktardı. Ne var ki söz konusu makalede dile getirilen makul bir nokta, hatta hayati bir nokta var: “Beşeri faaliyetlerin yarattığı etkilerin azaltılmasının” yegane yolu bizi fosil yakıtlar dünyasından uzaklaştıracak çevre dostu teknolojilere yatırım yapmak değil midir? Gerekli elektriğin sağlanması amacıyla güneş panelleri ve rüzgar türbinlerinden bahsetmeye gerek bile kalmadan elektrikli araçlar, ısı pompaları ve ocaklar konusunda topyekun bir hamle yapmamız gerekmez mi? Degrowth [büyümemek, küçülmek] hareketinin verdiği yanıt en azından üstü kapalı bir hayır olmuştur. Öte yandan Kanadalı gazeteci Andrew Nikiforuk, gerekli ölçekte elektrik üretmek ve kullanmak maksadıyla ihtiyaç duyulan madenlerin çıkarılması sebebiyle yaşanacak bir çevre dostu enerji artışının “korkunç ekolojik maliyetleri” beraberinde getireceğini yazdı. Nikiforuk “daha az tüketebilmemiz, daha az seyahat edebilmemiz, daha az inşa edebilmemiz, daha az israfla karnımızı doyurabilmemiz” amacıyla “1960’ların yaşam standartlarına” dönmemizi öneren enerji ekoloji uzmanı Vaclav Smil‘den alıntı yaptı. Bu görüşün etkisi büyük; zira yeni lityum madenleri, iletim hatları veya güneş enerjisi çiftliklerine karşı çıkanlar, giderek artan bir oranda görüşlerinin bir kısmını daha az tüketmemiz gerektiği düşüncesine dayandırıyor. “Gazeteci Christopher Ketcham, ‘Ekolojik çöküşü önlemek istiyorsak, Homo sapiens‘in, biyosferin yenilenme [rejeneratif] ve özümseme [asimilatif] kapasitesi dahilinde refaha ulaşabilmesi doğrultusunda ekonomide ve nüfusta küçülme, daralma ve sadeleşme peşinde koşmalıyız’ diyor. Başka bir deyişle, gezegenimizin biyofiziksel sınırları dahilinde yaşamalıyız.”

Benim her iki görüşe de sempatim var. Bundan 15 yıl önce, hem ekolojik gerekçelerle hem de bizi pek fazla mutlu etmediğine dair hatırı sayılır kanıtlar olduğu düşüncesinden hareketle sınırsız ekonomik büyümeye karşı çıkan Deep Economy: The Wealth of Communities and the Durable Future [Derin Ekonomi: Toplumların Zenginlik Düzeyi ve Sürdürülebilir Gelecek] adlı bir kitap yazdım ve israfçı tüketim anlayışına karşı kampanyalar yürüttüm, SUV‘ye [spor amaçlı taşıt] karşı ilk protestolardan birinin düzenlenmesine yardımcı oldum. Bununla birlikte büyük ölçekli yenilenebilir enerji üretimini de savundum. Acaba her ikisini de gerçekleştirmenin bir yolu yok mudur: Hem çevreci teknolojileri kullanarak fosil yakıt çağının getirdiği ağır yükü hafifletmenin hem de daha istikrarlı ve dengeli bir medeniyet yaratmanın bir yolu var mıdır?

Gelin konuya çevre dostu bir gelecek kurmanın gerçekten mümkün olup olmadığı sorusuyla başlayalım: Yani bunu gerçekleştirebilecek kadar madencilik ve üretim yapabilir miyiz? Degrowth evangelistleri -örneğin, önümüzdeki 20 yıl içinde, son 4000 yılda ürettiğimizden daha fazla elektrik iletkenliğini haiz miktarda bakır çıkarmamız gerekeceğini söyleyenler- bunun esasen imkansız bir iş olduğunu ispatlamak amacıyla muhtelif öngörülerde bulunuyorlar. Birkaç yıl önce Andrew Nikiforuk, çevre dostu teknolojilere geçileceğini öngörenlerin “milyonlarca pil, rüzgar değirmeni, güneş panelleri, iletim hatları ve bunlarla ilintili teknolojilerin yapımını düşlediklerini, ancak bakır, nikel, kobalt ve büyük olasılıkla adını hiç duymadığınız disprozyum ve neodimiyum gibi ender bulunan minerallerin çıkartılmasında gereken yoğunluğu önemsemediklerini” yazmıştı. “Modern teknolojik toplumun en büyük yalanlarından biri de bitmek tükenmek bilmeyen mineral zenginliğidir.” Oysa geçtiğimiz 10 yıl önce, büyümeye kuşkuyla bakanların büyük bir kısmı gezegende petrol tükenmek üzere olduğunda diretiyordu; bunun yerine gelişen hidrolik kırma teknolojisi sayesinde petrol arzı artarken fiyat da düştü. Şimdi bu minerallerde de aşağı yukarı aynı durumun yaşanması mümkündür.

Geçtiğimiz ocak ayında, ABD kentlerinden Berkeley‘deki Breakthrough Enstitüsü‘nden bir araştırmacı liderliğinde toplanan bir ekip, “75 farklı iklim-enerji senaryosunu” değerlendirdiği bir çalışma yayımladı ve belirli madenlerin çıkarılması durumunda madencilik faaliyetlerinde kayda değer bir artış gerekecek olsa da, mevcut jeolojik kaynak rezervlerinin yeterli olduğu sonucuna vardı. Araştırmanın başındaki yazarlardan biri olan ve “Stripe” adlı teknoloji şirketinde iklim bilimci olan Zeke Hausfather, “Karbondan arındırma süreci büyük ve çetrefilli olacaktır, yine de bu işin üstesinden gelebiliriz” dedi. Çalışmanın hesaplamalarının, bu metal dalgasını çıkarmak için önemli miktarda fosil yakıt enerjisi gerekeceğini, ancak bunun iklim hedeflerini tehlikeye atacak kadar fazla olmayacağını gösterdiğini de sözlerine ekledi. Üstelik yalnız birkaç yıl önce Nikiforuk’un bol miktarda kobalt kaynağına bel bağlamamamız gerektiğine dair öngörüsü makul görünüyordu; zira fiyatı ton başına 82 bin dolara kadar yükselmişti. Ancak yeni kaynaklar ortaya çıktı; Endonezya‘da madenler açıldı ve diğer madenciler atık yığınlarında kalanları ayırmaya başladı. The Economist gazetesi, bir yıl içinde fiyatın ton başına 35 bin dolar seviyesine gerilediğini ve bunun “tarihin en düşük değerlerinden çok da uzak olmadığını” belirtti. Derginin tahminine göre fiyat 2025 yılına kadar yavaşça yükselecek ve bu tarihte ilk dalga EV [Elektrikli Araç] pilleri geri dönüşüme hazır hale gelerek yeni talebi azaltacak. Kapitalizmin sayısız kusuru var, ancak talep karşısında arz üretme kabiliyetini inkar etmek zor.

Ancak bu arzın çevresel ve sosyal maliyeti çok mu yüksek olacak? Ya da insanların sosyal medya platformu X‘te (Twitter) sık sık dile getirdiği gibi, bir felaketle (iklim değişikliği) başka bir felaketi takas etmiş olmuyor muyuz? Nikiforuk şöyle yazıyor: “Sözde yeşil bir dünya, nadir toprak (elementleri) üretimi ve rafine edilmesinde ve sözde yeşil teknolojilerde lider olan Çin‘e çok benzeyecektir. Ne var ki çevre konusunda öncü olan Çin’i savunan batılı çevreciler saklı tutulan ekolojik maliyetleri göz ardı ettiler: kirlenmiş köyler, kanserle boğuşan vatandaşlar ve yığınlarca elektronik atık.” Bu yeterince doğru; Gana‘daki ithal e-atık dağlarından ve buna benzer bir düzine felaketten bahsetmiyorum bile, bu Çin köylerinden bazılarını gördüm. Aynı zamanda boyanmamış halde duran rüzgar türbinlerinin bölgedeki kuş popülasyonlarını riske atabileceği ve güneş panellerinin önemli miktarda yer kaplaması gerektiği de doğrudur. Geçenlerde liberal bir kayak kenti olan Telluride, Colorado‘da bir konuşma yaptım; bu yerde belediye komisyon üyeleri, sakinlerin bölgenin “endüstriyel bir park” gibi gözükmesinden endişe ettiklerini dile getirdikleri bir toplantının ardından güneş enerjisi çiftliklerine altı aylık bir moratoryum (borçlarını ödeme zorunluluğunun kaldırılması) getirmişlerdi.

Yine de bu tür bir zarar, doğası gereği bölgeseldir. Bu zarar gerçek insanları, hayvanları ve mekanları etkiler, ancak çoğu zaman insanlarla, hayvanlarla ve mekanlarla sınırlı kalır. Halbuki fosil yakıtların verdiği zarar küresel ve varoluşsaldır: Tıpkı asit maden drenajında gördüğünüz gibi karbondioksiti aynı şekilde göremezsiniz fakat iklim değişikliği şimdiden Dünya’nın en temel süreçlerinde tahribata yol açmaktadır: jet akımı, Körfez Akıntısı, hidrolojik çevrim. Kuşkusuz biyologlar bu aşırı ısınmanın her şeyden önce Dünya’nın altıncı kitlesel yok oluşunu tetiklediğini söylüyor; Birleşmiş Milletler ise bu yüzyılda bir milyardan fazla insanın yaşadıkları yerden ayrılabileceğini öngörüyor. Bunun yanı sıra fosil yakıtlar beraberinde hemen hemen akıl almaz boyutlarda başka beşeri maliyetler de doğuruyor: Eldeki son veriler dünya genelinde her beş ölüm vakasından birinin kömür, gaz ve petrolün yakılması neticesinde ortaya çıkan, solunan partiküllerden kaynaklandığını gösteriyor. Bu ölümlerin üzerinde muhabirler, akademisyenler ve insan hakları savunucuları pek durmuyorlar, keza ölen insanlar teker teker ölüyor ve hepsi birden ölmüyor. Öte yandan bu ölümlerin sayısı, madencilik faaliyetleri sebebiyle hayatını kaybeden insanların sayısından çok daha fazla ve söz konusu bu ölümleri azaltabilmenin tek yolu fosil yakıtların yakılmasına son vermekten geçiyor.

Bu bağlamda çevre dostu teknolojinin getirdiği sorunları aşmak biraz daha kolaylaşabilir. Mevcut durumda, dünyadaki kobalt ihtiyacının yaklaşık yarısı Kongo‘dan geliyor ve bunun beşte biri “zanaatkarca”, diğer bir deyişle elde, küçük ölçekli ocaklarda çıkarılıyor; “modern zamanlarda kölelik” denen bu uygulamada nadiren de olsa çocuk işçi çalıştırılıyor. Ne var ki, konuyu destekleyenlerin ve gazetecilerin bu tür vakaları gündeme getirmesiyle (Uluslararası Af Örgütü birtakım öncü çalışmalar yayımladı) birlikte değişiklikler yaşanmaya başladı. İş Dünyası ve İnsan Hakları Merkezi, tedarik zincirlerini araştırmak için bir “geçiş mineralleri izleyicisi” oluşturdu; Kongo’da bölgedeki çatışmalarda savaşan grupları desteklemek için kullanılan “3TG çatışma mineralleri” (kalay, tantal, tungsten ve altın) üzerine yapılan çalışmalar üzerine inşa edildi. Toplanan bağışlarla önceden madenlerde çalıştırılan çocuklar yararına beş okul yaptırıldı; geçtiğimiz sonbaharda bilişim şirketlerine açılan davanın akabinde Microsoft‘un teknoloji ve kurumsal sorumluluk işlerinden anlayan genel müdürü aralık ayında Kongo’yu ziyaret ederek şirketin madenciliği denetleyecek bir koalisyon kurulmasına öncülük edeceğini açıkladı. Tesla, hem tedarik zinciri hem de imajına yönelik kaygılar nedeniyle otomobil bataryalarında kobalta yer vermemeye çalışıyor; bu hamle aynı zamanda madencilik sektörüne uygulamaları iyileştirmesi için baskı yapıyor. Kobalt Enstitüsü‘nün iletişim müdürü bu kış yaptığı açıklamada, “Eğer bu konuda yanlış yaparsak, kobalt muhtemelen yirmi yıl içinde pillerde kullanılmayacak” dedi. Uluslararası Af Örgütü’nün iş, güvenlik ve insan hakları yöneticisi Mark Dummett, “Bu örnekler, şirketlerin ve hükümetlerin zanaatkar madenciliğini nasıl daha emniyetli, duyarlı ve adaletli kılmanın yöntemlerini aradıklarını gösteriyor. Henüz o noktaya gelmemiş olabilirler fakat doğru yönde ilerliyorlar.” Aynı zamanda zanaatkar düzeyinde yapılan kobalt madenciliğini tamamen bitirmenin “dünyanın en yoksul durumundaki milyonlarca insanın adeta ekmek teknesini kesmek anlamına geleceğini, [dolayısıyla] bunun yasadışı ilan edilmesini görmek istemediklerini” belirtti.

Aynı şekilde, akıllı teknoloji üretiminde de tamamıyla kusursuz bir sonuç elde edilmesi mümkün değil. Nikiforuk, “her elektrikli araba sahibi, kendi aracının akülerindeki bakır ve kobalt için gereken atık cevherini karşılamak durumunda kalsaydı, evlerine giriş tonlarca atık kayayla kaplanırdı,” diye yazıyor. Benim bir adet elektrikli Kia Niro‘m olduğundan bu açıklama kulağıma pek hoş gelmedi, gerçi Google‘da yaptığım kısa bir araştırma bir ton kayanın kabaca bir kamyon lastiği boyutunda olduğunu açığa çıkardı; yani oldukça büyük olsa da yine de bir kaya. (Bir defasında evime bir ton ufalanmış kaya getirilmişti ve bir pikabın kasasını bile doldurmaya yetmemişti). Oysa içten yanmalı bir motor, ağırlığı yaklaşık altı kilo olan bir galon benzini kullanarak ortalama bir ABD arabasını 38,6 kilometre götürür ve bu yakıtı yaktığı anda karbon, havada bulunan oksijen atomlarıyla birbirine karışarak yaklaşık 20 kilo karbondioksit açığa çıkarır. ABD’de ortalama bir araç, ortalama bir mesafe için. kullanıldığında, yılda kendi ağırlığınca karbondioksit üretir ve üretilen bu gaz tıpkı bir kaya gibi durağan halinde değildir; uzun bir süre boyunca havada asılı kalır ve ısıyı içinde barındırır. Bu nedenle, 1976 yılında ehliyetimi aldığımda kullandığım Plymouth Fury otomobil modelinin arkasından çıkan karbondioksit hala havada asılı duruyor ve ısıyı tutuyor; “evimin önünü kaplayan bir gaz” değil, Dünya’yı kaplayan bir gaz.

Gerçi degrowthistlerin [küçülme yanlılarının] öne sürdüğü görüşler arasında en cazip olanı aynı zamanda en geçerli olanı: Çoğumuz zengin ülkelerde yaşasak da daha azıyla, bilhassa da daha az enerjiyle kolayca idare edebiliriz. Doğal kaynakların kullanımının azaltılmasını destekleyen Steve Genco‘nun aktardığı bir çalışmaya göre, gezegenimizin ısısını istikrara kavuşturmak amacıyla, kentlerimizdeki binek araç taşımacılığının payını yüzde 81 oranında azaltmamız, “kişi başına düşen yıllık hava yolculuğunu bir seyahatle sınırlandırmamız”, kişi başına düşen yaşama alanlarını yüzde 25 oranında azaltmamız, zengin ülkelerde tüketilen miktarı yüzde 60 oranında azaltmamız vb. gerekiyor. Söz konusu bu veriler oldukça uçuk gelebilir, ancak bazı bakımlardan pek çoğumuzun yarım yüzyıl önceki yaşam tarzından çok da uzak değil. 1960’larda yapılmış bir ABD’li evinin ortalama yüzölçümü 1500 metrekare iken, günümüzde bu rakam yaklaşık 2200 metrekare; üstelik önceki modellerde daha fazla insan yaşamaktaydı. 1972’den önce ABD’lilerin yarısından fazlası, bırakın yılda birden fazla kez uçak yolculuğu yapmayı, hiçbir zaman uçağa binmemişti. Üstelik 1960’tan bu yana toplam et ve kümes hayvanı tüketimimizi yüzde 35 oranında artırmış durumdayız.

İnsanların çoğu eskiye dönüşün imkansız olduğunu düşünüyor, peki ama neden? Bunca gereksiz tüketim sonucunda bilhassa halimizden pek de hoşnut olmadığımıza ilişkin az sayıda bulguya rastlanırken, aksi yöndeki kuşkular da yok değil; zira yapılan bir araştırmaya göre, sosyal bilimcilerin yaptığı öngörülerince, İngilizlerin hallerinden memnun oldukları yıl 1957’ydi. Hatta pandemiden önce ABD’lilerin yalnızca üçte biri oldukça mutlu olduklarını ifade ediyordu. Farklı alanlara doğru ilerlemememiz boşuna değil ve şimdiden bu doğrultuda adımlar atmaya başladığımıza ilişkin emareler de bulunuyor. 1983’te yüzde 46 oranında ehliyet sahibi olan 16 yaşındaki gençlerin 2020’de yüzde 25’inin ehliyet sahibi olması, cep telefonları, rideshare [yolculuk paylaşımı] hizmetleri, bisiklet şeritleri ve çevreye ilişkin endişelerin bir araya gelmesiyle birlikte ergenlik çağındaki gençlerin yaşadığı deneyimin değişmeye başladığını gösteriyor. Kamu politikaları sayesinde bazı eğilimlerin hayata geçmesi daha çabuk gerçekleşebiliyor; nitekim Paris kenti toplu taşımaya yönelik dev yatırımlarda bulunurken binlerce kilometre uzunluğunda yeni bisiklet yolları yaptı ve pek çok caddeyi araç trafiğine kapattı. 2001-2018 yılları arasında kent içinde yapılan araba yolculukları hemen hemen yüzde 60 oranında azaldı, araba kazaları yüzde 30 oranında düştü ve çevre kirliliğinin azaldığı gözlemlendi. Kent artık eskisinden daha sessiz ve dingindi. Okul çevresindeki havanın temizlenmesiyle birlikte öğrencilerin sınav sonuçları da yükseldi. Yeraltı otoparkları depolama alanlarına ve mantar çiftliklerine dönüştürüldü. Dolayısıyla ciddi bir değişim söz konusu — Fransa, aralarında trenle iki buçuk saatten az mesafe olan kentler arasında bazı uçuş seferlerini bile tamamen yasakladı.

Ne var ki Fransa’nın tamamında yaşanan durum yalnızca Paris’ten ibaret değil. İlk başta benzin fiyatlarındaki artış ve dizele getirilen çevre dostu vergi ile taşrada alevlenen halkçı “Sarı Yelekliler Hareketi” günümüzde Fransız siyasetinde büyük bir etki yaratmış durumda. Ayrıca söz konusu önerilerin çoğunun bu ülkenin bazı kesimlerinde ne gibi tepkilere yol açacağını bir düşünün; Yeşil Yeni Düzen, Fox News (FNC) haber kanalında yayımlanan ve hamburger tüketimini azaltacağı yönündeki bir iddia nedeniyle geniş çevrelerce olumsuz karşılandı. Örneğin, önde gelen fosil yakıt endüstrisi destekçilerinden Marc Morano‘nun Fransa’daki uçuş yasağı haberine verdiği tepki: “İklim üzerindeki karantina işte böyle bir şey” diyor. “İklim gündeminde havayolu yolculuğundan, araba ile ulaşımdan, ucuz ve güvenilir enerjiden ve bol gıdadan vazgeçmeniz isteniyor. Artık “Net Sıfır” hedefleri, daha fazla insanı toplu taşımacılığa yönlendirmek maksadıyla taşıt sıkıntısı yaşanmasını şart koşuyor. Bu şekilde sizin hareket etme özgürlüğünüze göz dikiyorlar; özel araç sahibi olmanın peşinden gidiyorlar, aslında hür bir insan olmanın taşıdığı her mananın peşine düşüp bunu idari devletin kontrolüne veriyorlar.”

Başka bir deyişle, bunun yalnızca ABD’de değil, aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümünde ve bilhassa da pek çok insanın henüz yeni yeni et yemeye başladığı ve daha büyük bir ev istemek konusunda her türlü nedene sahip olduğu yerlerde oldukça ağır ilerleyen bir kültürel değişim olacağını düşünüyorum. Buna karşın iklim değişikliği pek de yavaş ilerlemiyor; bize dünyanın dört bir yanındaki iklim bilim uzmanlarınca söylendiğine göre Paris hedeflerine ulaşabilmek adına önümüzdeki altı yıl içinde emisyonları yarı yarıya azaltmamız gerekiyor. Aksi halde, dünyadaki en yoksul ve en savunmasız insanlar üzerindeki etkileri keskin bir yükselişe geçecektir.

Geçtiğimiz yıl yaptığım en enteresan konuşmalardan üçünü, konunun muhtelif boyutları üzerinde çalışmakta olan kişilerle gerçekleştirdim. Bunlardan ilki, Rhode Island eyaletinde bulunan özel bir Katolik üniversitesi olan Providence College‘da siyaset bilimi alanında doçent olan ve bu yılın başlarında farklı seçeneklerin lityum talebine nasıl etki edeceğini inceleyen bir ekibe liderlik eden Thea Riofrancos ile oldu. Madencilik konusunda bilhassa Güney Amerika‘daki toplulukları inceleyen Riofrancos, açıkça belirttiği üzere, madenciliğin çoğu zaman çevrenin katledilmesi ve insan haklarının ihlal edilmesi manasına geldiği yerlerde yaşayan insanlarla “dayanışma içinde” olduğunu söylüyor. Öte yandan madencilik şirketlerince ödenen vergi ve telif ücretlerinin bu ülkelerdeki sosyal hizmetler bakımından hayati önem taşıdığı da bariz. Ortaya çıkan tüm bu sorunları çözmenin kusursuz bir yolu yok, ancak yapılacak birkaç temel değişiklik yardımcı olabilir. Kendisi bana bilhassa, biraz daha küçük arabalar kullanırsak, nispeten daha fazla sayıda toplu taşıma aracı üretirsek, kentlerin ve kenar mahallelerin yoğunluk oranını arttırırsak ve akü geri dönüşümü konusunda en başından itibaren sıkı çalışırsak, “lityum talebinin yoğun kullanım içeren durumlara nazaran 2050 yılında yüzde 92’ye varan oranlarda azaltılabileceğini” söyledi. Büyük ihtimalle gerçek dışı -en iyi senaryo denilmesinin bir nedeni var- ancak bu çalışma, elektrikli araç-gereç şarj cihazları üretmekten daha ağır ilerleyecek olsa da bu, üzerinde çalışılması gereken iyi bir çalışma listesi oluşturuyor. Riofrancos, “Bir enerji dönüşüm sürecinin henüz başındayız ve bunun ne tür bir enerji dönüşümü olması ve nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda sorular yöneltmek istiyoruz. Bu en adaletli ve en çabuk şekilde nasıl yapılabilir?” diye sordu. Daha az lityuma ihtiyaç duyan bir dünya, en az çekişmeli bölgelere öncelik verebilen ve oralarda yaşayan insanların hak ettikleri ilgiye mazhar olabildikleri bir dünya olabilir.

İkinci görüşme Connecticut eyaletinin New Haven kentinde, Yale İlahiyat Okulu öğrencileriyle bir hafta sonu çalıştayında gerçekleşti. Bölgedeki evleri ve apartmanları yalıtım ve diğer verimlilik iyileştirmeleriyle donatan bir şirket olan Energy Efficiencies Solutions‘ın kurucusu ve CEO’su olan Leticia Colon de Mejias ile eş başkanı görevini üstlendim. Bu etkileyici bir konuşmaydı çünkü İlahiyat Fakültesi, “insanların doğanın üzerinde egemenlik kuran değil, aksine onun bir parçası olduğunu kabul etmemizden yola çıkarak” tasarlanan bir dizi yurttan oluşan “Yaşayan Köy“ün temelini atmaya hazırlanıyor. Bu proje, dünya çapında yalnızca birkaç düzinenin karşılayabildiği Living Building Challenge [Yaşayan Bina Mücadelesi] standartlarını karşılamayı amaçlıyor ve bunu bir ABD üniversitesi kampüsünde gerçekleştiren ilk projelerden biri olacak. Bu projenin aynı zamanda öngörülen maliyetinin 150 milyon dolar olması ve yalnızca 155 adet dairenin yapılması planlanıyor. Oysa Leticia Colon de Meijas, bölgedeki düşük gelirli bir mahallede eski bir evi, çok daha az enerji kullanacak ve ısıtma faturalarını çarpıcı bir oranda azaltacak şekilde yeniden düzenlemenin yaklaşık 20 bin dolara mal olduğunu söyledi. Şimdiden bazı eyaletlerde ev sahiplerine güçlendirme konusunda destek veren çeşitli veya kapsamlı programların uygulanması ve daha fazlasının hayata geçirilmesi gündemde. Ne var ki Yale’in kendi inşaat bütçesinin bir kısmını çevre sakinlerine hizmet amacıyla kullanmasını engelleyecek hiçbir şey yok; zira o insanlar da “doğanın bir parçası”.

Geçtiğimiz ay Cod Burnu‘ndaki bir konferansta, Danimarka‘nın Samsø Adası‘nı dünyada tamamen yenilenebilir enerjiyle çalışan ilk yerleşim yerlerinden birine dönüştürmekten herkesten büyük payı olan Søren Hermansen ile üçüncü görüşmemizi gerçekleştirdik. Hermansen yenilenebilir enerjinin sıkı bir savunucusu, ancak bir kamu hizmetinde paylaşılan kooperatif sahipliğinin söz konusu olduğu ve elde edilen karın toplum merkezlerinde, altyapıda ve hatta okullarda kullanılabildiği durumlarda bunun daha adil ve gerçekleştirilmesinin daha kolay olduğunu belirtiyor. Hayalimizdeki dünyada tüm bu çalışmaları çoktan sahneye koymuş olurduk. Lityumu çıkarmadan ve elektrikli araçları üretmeden önce kentlerimizi daha verimli ve kurumsal yapılarımızı nispeten daha az açgözlü olacak şekilde çoktan reforme etmiş olurduk. Ne var ki bizler kusursuz bir dünyada yaşamıyoruz; öyle bir dünyada yaşıyoruz ki önümüzdeki onlarca yılı az çok bozulmamış bir iklim sistemiyle atlatabilirsek kendimizi epey şanslı sayacağız. Dolayısıyla yenilenebilir enerji ve buna bağlı cihazları üretmekten ve bunu hızlı bir şekilde hayata geçirmekten başka seçeneğimiz bulunmuyor. Ne var ki, mevcut toplum yapımızı daha düşük karbonlu bir temel üzerinde baştan yaratmaya çalışmak suretiyle harcayacağımız büyük çaplı zahmeti heba etmek yazık olur; nitekim çok geçmeden azalan büyüme aktivistlerinin uyarıda bulunduğu, gereğinden fazla azottan tutun da gereğinden az dayanışmaya kadar uzanan diğer engellerle karşılaşırız. Çevre dostu enerji üretimini durdurmak yerine, insanlık tarihindeki en büyük ekonomik değişimlerden biri olan bu olağanüstü süreci kullanarak toplumlarımız arasında daha fazla eşitlik ve daha fazla hoşgörü ortamı yaratmak akıllıca olacaktır. Elektrikli araç kullanımı karbon salımlarını azaltmanın kolay bir yolu, öte yandan anlaşılan o ki dört günlük çalışma haftası da işe yarıyor. Her ikisini ve binlerce başka uygulamayı hızlı bir şekilde yaparsak bir şans elde edebiliriz.

Makalenin İngilizce orijinaline buradan erişebilirsiniz.

BM Plastik Anlaşması sıfır taslağı bize ne anlatıyor?

Bu yaz sıcak dalgaları, sel felaketleri, mega yangınlar ve dolu yağışları gibi birçok anormal doğa olayıyla karşılaştık. Dolayısıyla iklim krizinin bu etkileri, kamuoyunu bu konuda önlem alınması gerektiğine biraz daha ikna ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu ardı arkası kesilmeyen felaketler göz önüne alındığında iklim krizi dışındaki (aslında içinde ama bunun anlaşılması için biraz zaman lazım) problemlerin anlaşılması için de felaket yaşamak gerektiği ihtimali de akla gelmiyor değil. Çünkü örneğin plastik kirliliğinin yarattığı problem hala, çeşitli gıdalarda ya da insan organlarında bulunan mikroplastiklerden ibaret olarak görülüyor. Belki de gökten plastik yağıp bir kaçımıza gözle görülür zarar vermesini beklemek ile beklememek arasında bir yerde olabiliriz.

Ancak bir bütün olarak düşünüldüğünde plastik de bir fosil kaynak ve bu da bize aslında geniş bir problem halkasının tam ortasında yer alan bir problem olduğunu anlatıyor. Yani kafamıza plastik bidon düşerek bizi yaralamasını beklememize gerek yok gibi duruyor. Çünkü bu problemin çözümü için halkanın herhangi bir noktasından açılacak bir gedik, önemli bir aşamaya geçilmesine de fırsat tanıyacak.  İşte bu gediklerden bir tanesi Birleşmiş Milletlerin kısa bir süre önce müzakerelerine başladığı ve şimdiye kadar yazılmış en önemli anlaşmalardan biri haline gelebilecek olan plastik anlaşmasına ait “sıfır taslak” ile yaratılabilir. Daha önce de değindiğimiz gibi bu anlaşma denizel ortamlar da dâhil olmak üzere plastik kirliliğine ilişkin uluslararası yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma belgesi olma iddiasında. Her ne kadar iklim inkârcılarının iklim değişikliği için yaptığının bir benzerini, plastik endüstrisi ya da genel olarak endüstri ile ilişki kurmayı zaruri gören çevreler plastik kirliliği için yapsa da, plastik kirliliği de en az iklim krizi kadar aciliyet arz eden bir durum haline geldi. İnsanlık şu anda yaklaşık 450 milyon ton yıllık plastik üretimi gerçekleştiriyor, bu da aslında yılda 450 milyon tonluk plastik üretecek kadar petrol tüketimi demek (yaklaşık 1,8 gigaton karbondioksit eşdeğeri). Bu üretimin 2060 yılına kadar üç katına çıkması hedefleniyor. Dolayısıyla plastik üretiminin azaltılmasını yasal olarak zaruri kılan bir anlaşma oldukça önemli olacaktır.

Sıfır taslak, BM’nin 2025 yılına kadar sürmesi beklenen ve yaklaşık 150 ülkeden uzman ve temsilcilerin katıldığı müzakereler sırasında masada tartışılacak olan taslak. Bir nevi yol haritası. Ancak adı üstünde sıfır taslak oldukça başlangıç aşamasında ve nihai hale gelmesi için oldukça ciddi tartışmalar yapılması gerekiyor.

Fotoğraf: Mohammad Ponir Hossain / Reuters

Sıfır taslakta iki olası hedef öne çıkıyor:

  1. İnsan sağlığını ve çevreyi plastik kirliliğinden korumak,
  2. Plastik kirliliğini sona erdirmek.

Ülkelerin pozisyonları dikkate alındığında bu iki iddialı hedefe ulaşmak pek de kolay olmayabilir. Çünkü müzakereler şu anda oldukça kutuplaşmış bir ortamda yürütülüyor. Her ne kadar bu iddialı hedeflere ulaşmak konusunda istekli ülke sayısı fazla olsa da, sayıları az ancak etkileri ağır olan ABD, Suudi Arabistan, Çin, Katar vb. ülkeler, anlaşmanın, plastiğin tüm yaşam döngüsünü kapsamasını hedefleyen vaatlerinin metine girmesini engelleme çabasında. Hatta ABD, plastik anlaşmasının Paris İklim Anlaşması gibi hiçbir etkisi olmayan vitrin süsü bir anlaşma olması konusunda oldukça istekli. Çünkü sıfır taslak içerisinde yer alan vaatlerden bazıları plastik üretiminin sınırlandırılması gibi anlamlar içeriyor.

Plastik anlaşmasının Paris İklim Anlaşması gibi inisiyatifi ülkelere ya da bölgelere bırakan ve herhangi bir yaptırım gücü olmayan bir formatta çıkması önemli bazı problemlerin de doğmasına neden olabilir. Bunların başında da bazı ülke ve bölgelerin katı sınırlamalar koyarak kirli endüstrilerin, katı kurallar uygulamayan ülkelere taşınmasıyla sonuçlanması ihtimali gelmektedir. Üstelik bu sadece plastik ham madde üretimiyle sınırlı değil. Çünkü kısa süre önce yayımlanan BM Çevre Programı (UNEP)-Sistemiq ortak raporunda talihsiz bir şekilde kimyasal geri dönüşüm ve çöplerin çimento fabrikalarında yakılması önerilmişti. Dolayısıyla katı kurallardan kaçmak isteyen kirletici şirketler operasyonlarını, katı kural uygulamakta istekli olmayan başta Türkiye olmak üzere küresel güney ülkelerine taşıyabilir ve bu da kirlilik sığınağı denilen durumun oluşmasına neden olur. Bu tür riskler bazı kötü senaryoların da oluşmasına neden olabilir. Bu senaryolardan en kötüsü bir uzlaşmaya varılamamasına ve sonuçta da sulandırılmış, tamamen gönüllülük esasına dayalı ve uygulanması üye devletlere bırakılmış bir anlaşma oluşması senaryosudur. Daha da kötüsü ise müzakerelerin yıllarca uzama ihtimali.

Fotoğraf: GK

Sıfır taslak, küresel bir plastik anlaşmasının kapsamı ve özelliklerine ilişkin birden fazla farklı ‘seçenek’ içeriyor. Örneğin, birincil plastik polimerlerin yani yeni üretilen veya işlenmemiş plastiklerin üretimiyle ilgili bölümde üç farklı seçenek söz konusu. Bunlardan ilki, ülkeleri, plastik üretimini, anlaşmanın gelecekteki bir ekinde belirtilecek olan bağlayıcı bir hedefin altında kalmasını sağlamakla yükümlü kılıyor. İkinci seçenekte üretimi yönetmek ve azaltmak için genel bir küresel hedefe ve bu hedefe katkıda bulunmak için de her ülke tarafından belirlenen ulusal hedeflere atıfta bulunuyor. Üçüncü seçenekte ise sadece üretimi yönetmek ve azaltmak için ulusal olarak belirlenen hedeflere atıfta bulunuluyor. Eğer ki yasal bağlayıcılık ilkesi anlaşmaya girerse bu seçeneklerden ilk seçenek en umut verici seçenek halini alıyor. Ancak daha önce de dediğim gibi ABD gibi ülkeler üçüncü seçeneğin anlaşma metnine girmesi yönünde ciddi bir pozisyona sahip. Tabii ki bu durum değişebilir ancak şu anda durum bundan ibaret. Aslında ABD vb. ülkelerin bu pozisyonları o kadar güçlü ve endüstri de BM üzerinden o kadar müdahaleci ki sıfır taslak metninde bunun izlerini görmek mümkün. Örneğin bir fark yaratma ihtimali olan bazı iyi ve somut önlemler ne yazık ki, plastik kirliliğini sona erdirmeye yaramayacak, çok belirsiz, gönüllü ve bağlayıcı olmayan genel formülasyonlara indirgenmiş ve bu da bu müdahalenin en belirgin kokusunu oluşturuyor. Neyse ki adı üstünde sıfır taslak. Aslında sıfır taslak, iyi yapılandırılmış ve üzerine inşa edilebilecek küresel yasakların tartışılması için bir önemli bir yol açma işlevine sahip ki işte asıl ümit vadeden de bu tartışmaların yapılıyor olması. Aksi durumda biz hala plastik zararlı mı değil mi; yeteri kanıt var mı; geri dönüşüm faydalı mı gibi primitif tartışmalara gömülüp kalacaktık.

Sıfır taslakta yer alan ve birden fazla seçeneğin sunulduğu başlıklar arasında plastik üretiminde kullanılan zararlı kimyasallar da yer alıyor. Buradaki seçenekler de sırasıyla bu tür kimyasalların kullanımının ortadan kaldırılması, en aza indirilmesi veya düzenlenmesi yükümlülüklerinden bahsediyor. Benzer şekilde, kısa ömürlü ve tek kullanımlık plastik ürünler ve kasıtlı olarak eklenen mikroplastikler (kozmetik ürünlerinde olduğu gibi) dâhil olmak üzere sorunlu ve önlenebilir plastik ürünler ile ilgili olan bölümde de bazı seçenekle sunulmuş. Örneğin bu seçeneklerden biri ülkeleri gelecekteki bir ekte listelenen belirli zararlı ürünlerin üretimine ve satışına izin vermemek zorunda bırakmayı öneriyor. Bunun nasıl olacağını ise tartışmalar belirleyecek. Daha az katı olan diğer bir seçenek ise ülkelerin bu ürünlerin üretim ve satışını düzenlemek ve azaltmak için gerekli tedbirleri almasını ve uygun olduğu takdirde izin vermemesini öneriyor. Bu seçenek bir önceki seçeneğe göre riskli çünkü hangi ülke hangi kısıtlamaları ne kadar uygulayacak kısmını uluslararası ilişkiler, yolsuzluk, şirketlerin hükümetler üzerindeki etkisi gibi bazı faktörler belirleyecektir. Dolayısıyla oldukça kırılgan bir alanın oluşması riskini doğurabilir.

Sıfır taslağın güzel yanları da yok değil. Burada özellikle not edilmesi gereken husus INC-2 sırasında sivil toplum grupları tarafından vurgulanan şeffaflık ve izlenebilirlik ilkelerinin taslakta yer bulmuş olması. Her ne kadar bunun belirleyicisi tartışmalar olacak olsa da taslağa böyle bir maddenin girmesi umut vadediyor. Bir diğer umut vadeden başlık ise kayıp balıkçı araçlarına özel atıfta bulunulması! Bu da gösteriyor ki antlaşma okyanustaki en önemli plastik atık kaynağı olan kayıp balıkçı ağlarıyla mücadele için önemli bir hedef belirlemiş. Ancak bu mesele kaynağında bu işi çözmek yerine sadece temizliğe odaklanırsa o zaman dağın fare doğurması durumu ortaya çıkar ki bu da ciddi bir risk.

Fotoğraf: WWF

Sıfır taslağın, Kasım 2023’te Kenya‘da yapılacak olan INC-3 ve ardından Mayıs 2024 civarında Kanada‘da yapılacak INC-4 toplantılarındaki tartışmaların temelini oluşturması amaçlanıyor. Bu toplantılarda, muhtemelen hangi kimyasalların ve ürünlerin anlaşmanın eklerine dâhil edilmesi gerektiğine dair kriterler üzerinde durulacak. Ayrıca belirli kısıtlamalara veya aşamalı olarak çıkarma hedeflerine dair çalışmalar da bu tartışmalar esnasında devam edecektir. Bu aşama boyunca, belirli yasaklar ve aşamalı olarak ortadan kaldırma hedefleri ile etkili katı hedefleri zorlayan ülkeler (1) ile bunun yerine plastik üretimi, zararlı kimyasallar ve tek kullanımlık plastikler gibi unsurlar üzerinde bağlayıcı olacak kontrollere karşı olan ülkeler (2) arasında tartışmalar belirleyici olacaktır. Daha önce de belirttiğim gibi ikinci gruba dâhil olan ülkeler ABD, Rusya, Suudi Arabistan ve Çin olarak sıralanabilir. Ancak burada bir parantez açmakta fayda var. Örneğin Çin, gelişmekte olan ülkelere finansman sağlayan sağlam bir mali mekanizmanın oluşturulmasının büyük bir destekçisi. Aslında bu görünürde olumlu gibi dursa da arka planında Çin’in yeni yayılmacı neo-sömürgeci politik pozisyonu olduğunu unutmamak lazım. Hatırlayın Çin, Türkiye dâhil birçok ülkede liman karşılığı büyük yatırımları fonluyor. Özellikle Afrika’da ciddi bir Çin hareketliliği var ki bu da aslında Çin’in mali mekanizma konusundaki tavrının da gerekçesini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Bakıldığında şimdiye kadar Hindistan ve Çin tarafından alınan pozisyonlar çok iddialı değildi. Daha çok atık yönetimi gibi aşağı yönlü tedbirlerin alınması konusunda seslerini yükseltmiş ve yukarı yönlü tedbirler konusunda ise büyük ölçüde ya sessiz kalmışlar ya da karşı çıkmışlardı. Benzer bir durum Türkiye’nin pozisyonu için de geçerli. Daha çok düşük profil bir müzakere komitesi ile “sıfır atık” ile toplanan çöplerin miktarına dair anlatının Türkiye heyetinde hakim olduğunu söylemek mümkün. Ancak bunun değişip değişmeyeceğini bu müzakerelerde daha iyi göreceğiz. Çünkü süreci yürüten çevre bakanlığında önemli bir değişim meydana geldi. Meydana gelen değişimin konuya hâkim olan ve bilimden destek alan bir müzakere komitesi oluşturma iradesi şekillendirip şekillendirmediğini toplantıları takip ederek anlayacağız. Çünkü bu konuda bakanlık pek şeffaf değil. Birçok kuruma sıfır taslak ile ilgili görüş yazısı giderken konuyu çalışanların es geçilmiş olması da niyeti biraz ortaya koyuyor. Çünkü siz kurum dediğime bakmayın çünkü görüş istenen kurumların ekserisi sanayici ya da endüstri uzantısı çıkar odakları. Dolayısıyla öneri olarak “plastiğin doğada yeri yok hayatımızda yeri çok” gibi bir ilkokul seviyesi sloganın oluşması mümkün. Şaka bir yana Türkiye’deki plastik endüstrisinin agresif pozisyonu tam olarak bu seviyede bir pozisyona sahip. Bunu müzakere komitesinde de hâkim kılmaları olası. Bunu da endüstri danışmanı akademisyenleri sahaya sürerek yapmaları en olası senaryo. Nitekim benzer bir tavrı dünya plastik endüstrisi temsilcileri yapıyor. Bizdekilerin de aşağı kalır yanları olacağını beklemek saflık olur.

Sıfır taslağın nihai bir metne dönüşmesi için önümüzde yaklaşık bir yıl gibi bir süreç var ve sürecin 2025 yılı ortalarında ülke temsilcilerinin imzalayacağı bir konferansla sonuçlanması bekleniyor. Konunun detaylarına dair ilerleyen haftalarda da yazmaya devam edeceğiz.

Makalenin İngilizcesi için tıklayınız.

[22 Eylül Dünya Arabasız Günü] Fosil yakıt sübvansiyonlarına saatte 780 milyon dolar harcanıyor

Dünya Arabasız Günü, ekolojik dengenin iyileştirilmesi amacıyla bilinçli olarak özel araç kullanımından vazgeçmeyi amaçlayan bir gün. Karbondioksit salımının en aza indirilmesi hedefiyle bu gün, her 22 Eylül’de dünyanın birçok şehrinde, çeşitli etkinliklerle kutlanıyor, insanlar özel araç kullanmayı azaltmaya teşvik ediliyor.

Dünya Arabasız Günü’ne benzer kutlamalar, 1973 Petrol Krizi’nden itibaren geçici olarak gerçekleştirilmiş olsa da esas olarak yapılandırılmış bir çağrı, Ekim 1994’te İspanya’nın Toledo kentinde düzenlenen Erişilebilir Şehirler Konferansı’nda (UCA) Eric Britton tarafından yapılan bir açılış konuşmasında yapıldı.

Ardından, 1995’te Dünya Arabasız Günler Konsorsiyumu kuruldu. İlk ulusal kampanya 1997’de Çevresel Ulaşım Derneği tarafından Birleşik Krallık‘da başlatıldı. 1998’de Fransızlar tarafından “Arabam olmadan şehirde!” isminde bir gösteri düzenlendi ve 2000 yılında Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa çapında bir girişim olarak kabul edildi. Aynı yıl komisyon, programı genişleterek tam bir Avrupa Hareketlilik Haftası haline getirdi ve 22 Eylül tarihi Dünya Arabasız Günü olarak komisyonun ana odağı haline geldi.

‘Araçsız şehirler sosyal adaleti destekliyor’

İklim krizinin giderek daha yıkıcı hale geldiğini ve bu krizin etkilerini ortadan kaldırmak için güçlü eylemlere ihtiyaç duyulduğunu belirten uzmanlar, Uluslararası Para Fonu‘nun (IMF) verilerini ortaya koyarak fosil yakıt tüketimine verilen sübvansiyonların 2022 yılında dakikada 13 milyon dolara ulaştığını ifade ediyor.

G20 ülkeleri vaatlerinin aksine fosil yakıt sübvansiyonlarına 1 trilyon dolardan fazla para aktardı
Lancet 2022 Raporu: İnsan sağlığı, fosil yakıtların insafına kaldı
İklim protestocularından dünya çapında eylem: Fosil yakıtın zamanı doldu

Arabasız Kentler İttifakı (CCA) bu yıl 22 Eylül Dünya Arabasız Günü’nün temasını “Hareket Halinde Adalet” olarak ilan etti. Tema, araçsız şehirlerin iklim, çevre, ekonomi, sağlık, mekânsal ve sosyal adaleti desteklediği gibi alanlara atıfta bulunuyor. İklim aktivistleri zenginlerin yüksek sera gazı emisyonu ve hava kirliliğine sebep olduklarını; hükümetten yol altyapısı şeklinde sübvansiyonlar aldıklarını ifade ederken bunun bir adaletsizlik olduğuna dikkat çekiyor.

‘Berlin araç kullanımını azaltmada sınıfta kaldı’

Avrupa’da onlarca şehir 22 Eylül’de Dünya Arabasız Günü’nü kutlarken eleştirmenler, Almanya‘nın başkenti Berlin’in şehir merkezinde araç kullanımını azaltma konusunda diğer Avrupalı şehirlerin gerisinde kaldığını söylüyor.

Euronews’un aktardığına göre, Berlin, Avrupa’nın sürdürülebilir ulaşımı en çok destekleyen başkentlerinden biri olarak biliniyor ancak bu yıl şehirdeki otomobil kullanımını azaltma sürecinde bir gerileme gözlemleniyor.

Araştırmacılara göre; Kopenhag, Amsterdam ve Paris gibi pek çok Avrupa kenti, şehir merkezlerindeki araç trafiğini bisiklet yolları lehine büyük ölçüde azaltırken Berlin tam tersi yönde ilerliyor ve daha fazla araç dostu oluyor.

Jersey hükümeti Arabasız Günü için teşvikler sunuyor

Jersey Adası’nda ise insanlar Dünya Arabasız Günü için araç kullanmak yerine yürümeye ya da bisiklete binmeye teşvik ediliyor. Jersey Hükümeti, 22 Eylül’de yürüyen ya da bisiklete binen adalılara 80 sterlinlik bisiklet kuponu ya da ücretsiz kahvaltılık kek karşılığında jeton verilebileceğini açıkladı.

BBC’nin aktardığına göre, jetonları bulan üç talihli, yeniden tasarlanmış bir bisikleti kullanmak üzere 80 sterlinlik bir kupon kazanacak.

Korkutan araştırma: Avrupa’da neredeyse herkes zehirli hava soluyor

Guardian tarafından yapılan bir araştırma, Avrupa‘nın “ciddi bir halk sağlığı kriziyle” karşı karşıya olduğunu ve kıtadaki neredeyse herkesin tehlikeli düzeyde hava kirliliği olan bölgelerde yaşadığını ortaya çıkardı.

Ayrıntılı uydu görüntüleri ve 1.400’den fazla yer izleme istasyonundan alınan ölçümler de dahil olmak üzere en son metodoloji kullanılarak toplanan verilerin analizi, kirli havanın korkunç bir resmini ortaya koyuyor. Buna göre, kıtadaki insanların yüzde 98’i, Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) “sağlıklı bir hava” kriterlerini aşan, son derece zararlı ince parçacık kirliliğine (PM2.5) maruz bölgelerde yaşıyor. Neredeyse üçte ikisi ise hava kalitesinin DSÖ yönergelerinin iki katından fazla olduğu bölgelerde yaşamını sürdürüyor.

Araştırmaya göre, Avrupa’da krizden en çok etkilenen ülke Kuzey Makedonya.  Ülke genelinde insanların neredeyse üçte ikisi, DSÖ kriterlerinin dört katından daha fazla PM2.5 ölçülen bölgelerde yaşarken, başkent Üsküp de dahil olmak üzere dört bölgede bu rakamın neredeyse altı katı hava kirliliğinin olduğu tespit edildi.

PM2.5 nedir, nelere yol açar?

PM2.5, ağırlıklı olarak fosil yakıtların yakılmasıyla ortaya çıkan, bazıları akciğerlerden kan dolaşımına geçerek vücuttaki hemen hemen her organı etkileyebilen , havadaki çapı 2.5 mikrometreden küçük parçacıklara verilen ad. Bu küçük parçacıklara maruz kalmak,  erken ölüm açısından çevresel risk faktörlerinin başında geliyor.

Katı ve sıvı yakıtların enerji üretimi, evsel ısıtma ve motorlu taşıt trafiği yoluyla yakılmasından kaynaklanan PM2.5,  ayrıca havada diğer kirleticiler arasındaki kimyasal reaksiyonlardan da oluşabiliyor.

Giderek artan sayıda araştırma, bu parçacıkların akciğer ve kalp hastalığından diyabet ve kansere, beyin fonksiyonlarından erken doğumlara kadar çok çeşitli sağlık sorunlarından sorumlu olduğunu gösteriyor. Milyonlarca insanı yaşamı sınırlayan kronik sağlık sorunlarıyla karşı karşıya bırakmanın yanı sıra, Avrupa çapında her yıl 400.000’den fazla insanın erken ölümüne de yol açıyor. Uzmanlar, Avrupa’daki havanın Dünya Sağlık Örgütü kurallarına uygun olması halinde bunlardan 200.000’den fazlasının kurtarılabileceğini söylüyor.

Mevcut DSÖ yönergeleri ise  yıllık ortalama PM2,5 konsantrasyonlarının metreküp başına 5 mikrogramı (μg/m3) aşmaması gerektiğini belirtiyor.

Doğu Avrupa Batı’dan daha kötü durumda

Doğu Avrupa; ülkenin kuzeyindeki Po vadisinde ve çevresindeki bölgelerde yaşayanların üçte birinden fazlasının havadaki en tehlikeli parçacıklar açısından DSÖ rakamının dört katı olan havayı soluduğu İtalya dışında, Batı Avrupa‘dan çok daha kötü durumda .

Guardian ekibi, araştırma sırasında kıtadaki en kötü etkilenen bölgeleri ortaya çıkaran etkileşimli bir harita oluşturmak için kirlilik uzmanlarıyla birlikte çalıştı .  PM2.5’e atıfta bulunan ölçümler temel alınarak yapılan yeni analiz, Avrupa nüfusunun yalnızca yüzde 2’sinin DSÖ’nün yönergelerinde belirlenen sınır dahilindeki bölgelerde yaşadığını ortaya çıkardı.

Utrecht Üniversitesi‘nde çevresel epidemiyoloji profesörü ve verileri derleyen kıtadaki araştırmacı ekibine liderlik eden Roel Vermeulen, “Bu ciddi bir halk sağlığı krizi. Çok açık bir şekilde gördüğümüz şey, Avrupa’da neredeyse herkesin sağlıksız hava soluduğudur” dedi.

Araştırma ülke ülke çıkardığı verilere göre şu sonuçlara yer veriyor:

  • Doğu Avrupa’daki yedi ülkede (Sırbistan, Romanya, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Polonya, Slovakya ve Macaristan) yaşayanların neredeyse tamamı, DSÖ yönergelerinin iki katı oranında bir kirlilikte yaşıyor.
  • Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın nüfusunun yarısından fazlası, DSÖ rakamlarının dört katı kirliliğe maruz kalıyor.
  • Almanya‘da nüfusun dörtte üçü DSÖ yönergesinin iki katından fazla kirli hava soluyor. İspanya’da bu oran yüzde 49, Fransa‘da ise yüzde 37.
  • Birleşik Krallık‘ta nüfusun dörtte üçü, maruziyetin DSÖ’nün belirlediği sınırın bir ila iki katı olduğu bölgelerde yaşıyor; neredeyse dörtte birinden fazla insan bu sınırın iki katından fazla kirli havayı ciğerlerine çekiyor.
  • 30 milyona yakın Avrupalı, DSÖ yönergelerinin en az dört katı küçük parçacık konsantrasyonlarına sahip bölgelerde yaşıyor.
  • İsveç‘te ise PM2.5’in DSÖ rakamının iki katından fazlasına ulaştığı bir alan yok ve Kuzey İskoçya’daki bazı bölgeler, Avrupa genelinde bu rakamın altına düşen birkaç bölge arasında yer alıyor.

Çalışmada, PM2.5’un ana kaynakları olarak trafik, sanayi, evsel ısıtma ve tarım gösterilirken, etkisinin genellikle en yoksul topluluklar tarafından orantısız bir şekilde hissedildiğine dikkat çekiliyor.

Uzmanlar: AP’nin adımları geç olabilir

AB’nin büyüyen halk sağlığı kriziyle mücadele etmek için daha fazlasını yapması yönünde baskı altına alınmasıyla birlikte, hava kirliliği Avrupa’da önemli bir sorun haline geldi. Geçtiğimiz hafta Avrupa Parlamentosu, 2035 yılına kadar PM2.5 ile ilgili DSÖ yönergelerini kabul etmek için oy kullandı . Halen konseyle yapılan görüşmelerde nihai hale getirilmesi gereken yasa, yıllık PM2.5 konsantrasyonları için bugünkü 25μg/ m3 seviyesinden 5μg/m3 düzeyinde yasal olarak bağlayıcı bir sınır belirleyecek.

Ancak uzmanlar acilen önlem alınması gerektiğini söylüyor. Bilim insanları, hava kirliliğinin vücuttaki hemen hemen her organı etkilediğine ve kalp ve akciğer hastalığından kanser ve diyabete, depresyon ve akıl hastalığından bilişsel bozukluklara ve düşük doğum ağırlığına kadar çok çeşitli sağlık sorunlarıyla bağlantılı olduğunu gösteren giderek artan kanıtlara işaret ediyor.

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, hava kirliliğinin yılda 1 milyon ölü doğumdan sorumlu olduğunu , bir diğeri ise şehirlerde yaşayan gençlerin kalplerinde zaten milyarlarca zehirli hava kirliliği parçacığının bulunduğunu ortaya çıkarmıştı. ABD Sağlık Etkileri Enstitüsü‘nde Avrupa’daki hava kirliliği konusunda uzman olan Dr. Hanna Boogaard, yeni analizin hava kirliliği ve kıtadaki etkileri hakkındaki tartışmayla ilgili güçlü kanıtlar sunması bakımından çok önemli olduğunu  söyledi: “Bu ölümler önlenebilir ve tahmin, milyonlarca ölümcül olmayan hastalık vakasını, sakatlıkla geçirilen yılları, hastaneye yatışları veya diğer kirleticilerden kaynaklanan sağlık etkilerini içermiyor.”

Boogaard, AB’nin sınırlarını güçlendirme hamlesinin “cesur olmak ve Avrupa ve ötesi için halk sağlığı faydalarını en üst düzeye çıkarmak için eşsiz bir fırsat” sağladığını söyledi.

Yoksul topluluklar daha çok etkileniyor

Londra ve Milano da dahil olmak üzere Avrupa’daki bazı kasaba ve şehirler, ultra düşük emisyonlu bölgelerin uygulamaya konmasından trafik azaltma planlarına ve yürüyüş ve bisiklet girişimlerine kadar hava kirliliğiyle mücadele konusunda büyük adımlar atıyor. Ancak uzmanlar, zarara ilişkin artan deliller ışığında politikacıların daha acil hareket etmesi gerektiğini söylüyor.

Araştırmalar aynı zamanda ülkelerdeki yoksul toplulukların en kötü hava kirliliğine sahip bölgelerde yaşama olasılığının daha yüksek olduğunu da gösterdi. Düsseldorf Üniversitesi’nde çevresel epidemiyoloji profesörü Barbara Hoffmann, hava kirliliğinin “çevresel adaletsizlik” meselesi olduğuna dikkat çekti:

“En çok etkilenen ülkeler aynı zamanda birkaç dikkate değer istisna dışında ortalama geliri en düşük olan ülkelerdir; bu, AB’de yaşadığımız çevresel adaletsizliğin derecesini gösteriyor. Avrupa çapında sağlıklı bir yaşam için eşit fırsatlar sağlamak amacıyla, özellikle Doğu Avrupa’da havanın temizlenmesine acilen ihtiyaç var.”

Çalışmanın verileri AB tarafından finanse edilen  Expanse projesi kapsamında Hollanda‘daki Utrecht Üniversitesi ve İsviçre Tropikal ve Halk Sağlığı Enstitüsü’ndeki akademisyenler tarafından derlendi . 2019’da Avrupa genelinde yıllık ortalama PM2,5 seviyelerini modellemek için yüksek çözünürlüklü uydu verilerinden kirlilik izleme istasyonlarına ve arazi kullanımına ilişkin bilgilere kadar çeşitli kaynakların bir kombinasyonunu kullanıldı.

Araştırmacılar, kirlilik seviyelerinin bugün önemli ölçüde farklı olmayacağını söylüyorlar, ancak kirlilikle mücadele konusunda katı önlemlerin uygulandığı ve bir miktar iyileşme görülen alanlar olabileceğini de ekliyor.

Vermeulen şunları söyledi: “Bu, şu anda mevcut olan en iyi veriler… Şimdi politikacıların cesur ve hırslı olmalarına ve bu krizle başa çıkmak için gerekli acil adımları atmalarına ihtiyacımız var.”

 

 

Amed 2. Ekolojik Film Günleri başlıyor

Amed‘de 22-24 Eylül tarihlerinde Ekolojik Film Günleri‘nin ikincisi gerçekleştiriliyor. 10 belgesel filmin bulunduğu Film Günleri’nde aynı zamanda söyleşiler de gerçekleştirilecek. Ekoloji Derneği tarafından düzenlenen Zeytinliğin Ardı, Eko Eko Eko ve Nosema gibi filmlerin gösterileceği Film Günleri, ekolojik kırım, sermaye düzeni, baskılar ve insan hakları ihlallerine odaklanıyor. Ekolojik Film Günleri izleyicilere şu çağrıda bulunuyor:

“Toplumun yerel mücadele yöntemlerini izleyerek üçüncü yolu; yaşamı tekrar toplumsal olanda; ekolojik örmeyi konuşabileceğiz… Sanatın dahi tahakküm altına alındığı ve halklar için ulaşılmaz hale getirildiği zamanlarda; herkes için ulaşılabilir olmayan bu filmleri ücretsiz bir şekilde kentle paylaşabildiğimiz için mutluyuz ve bunun için tüm yönetmen arkadaşlara, zor koşullarda etik ve özgür sanat üreten tüm emekçilere teşekkür ediyoruz. 10 belgesel film  ve söyleşilerle geçecek Film Günlerine tüm Amed’i bekliyoruz…”

Film Günleri’nin ilişkin yapılan açıklamada ise şu ifadeler kullanılıyor:

“Egemen akıl ve sermaye tarafından yürütülen politikaların; ekolojik ve toplumsal krizleri derinleştirerek büyüttüğü zamanlardan geçiyoruz. 6 Şubat Maraş merkezli depremlerle ranta dayalı ve doğayı yok sayan bir kent anlayışı ve politikasının enkazında kaldık. Türkiye’nin batısında sermaye, rant amaçlı orman talan ve yakmaları sürerken Kürdistan’da savaş politikalarıyla orman yakmaları devam ediyor…

Yaşamın her alanına yönelen bu egemen anlayış Kürt illerinde demokratik seçim hakkına yapılan gasp ile kayyum politikalarıyla da halk iradesini yok sayıyor. Elbette tüm bu ekolojik kırımlara karşı bir yaşama refleksi ve özgürlük mücadelesi var.

Film günlerinde; belediyelerden yararlanacağımız büyük sinema salonlarımız, yüksek teknolojik imkanlarımız yok belki ama dayanışma içinde olacağımız, gönlümüz kadar  geniş avlulu Hewş’imiz var… Suriçinin bir yanında içimizi yakan ruhsuz yapılara karşı bizler toplumsalı ve hafızayı mekanlarımızda yaşatmaya devam ediyoruz. Çünkü ekolojik kırım dediğimiz olgu; bitki, hayvan çeşitliliğinin yok edilmesi kadar doğalına ait toplum çeşitliliklerinin de yok edilmesini kapsıyor. Bu yıl ikincisini düzenlediğimiz Film Günleri; tüm bu ekolojik toplumsal krizlere ve karşısında üretilen mücadelelere odaklanırken; egemen sermaye sinemasında yer bulamayan alternatif ve eleştirel filmleri halkla buluşturuyor.

Zeytinliğin Ardı, Eko Eko Eko filmlerinde doğaya, yaşama dönük yıkımları görürken; Nosema, Denge Kilitan filmlerinde tarihsel ve kültürel yıkımları izliyoruz. Anima; zihinlerimizde gerçekleştirilen ilişki bozumu ve yıkımlara odaklanırken; hayvanla kurduğumuz ilişki biçimiyle yüzleşme  imkanı sunuyor…

Hatay 17-24 Nisan’da yıkımdan sonra hafızaya sahip çıkarak gerçekleştirilen mücadele ve birlikte inşaya dair bir belgesel izliyoruz. Yine Tolou Keur’da pandemi sonrası bir doğal yaşam deneyimi, dayanışmaya dayalı ekolojik bir duruş hattı görüyoruz…”

Terk edilmişler dahil, metal madenlerinden kaynaklanan kirlilik en az 23 milyon kişiyi etkiliyor

İngiliz bilim insanları, dünyadaki 22,609 aktif ve 159,735 terk edilmiş metal madeninin haritasını çıkardı ve bunlardan kaynaklanan kirliliğin boyutlarını hesapladı.

Kimyasalların madencilik faaliyetlerinden dolayı toprağa ve su yollarına sızabileceğini belirten araştırmacılar, gelecekteki madencilik faaliyetlerinin çok dikkatli bir şekilde planlanması gerektiğini belirtti.

Maden ocaklarıyla dolu Karadeniz’de ağır metal kirliliği

Lincoln Üniversitesi‘nde su ve gezegen sağlığı profesörü olan Chris Thomas, “Etkilenmesi muhtemel alanın haritasını çıkardık ve bunu nüfus verileriyle birleştirdiğimizde sonuçlar, dünyada en az 23 milyon insanın ‘kirlenmiş’ olarak kabul edilebilecek topraklarda yaşadığını gösteriyor” dedi.

BBC’nin aktardığına göre, Thomas “İnsanların bu kirlilikten etkilenip etkilenmeyeceğini bu araştırmayla bilemeyiz ve insanların maruz kalabileceği pek çok yol var. Ancak bu bölgelerin çoğunda tarım ve sulama var” ifadelerini kullandı.

‘Uzun zamandır biliyorduk’

Araştırmayı yöneten Lincoln Üniversitesi’nden Mark Macklin, lityum ve bakır da dahil olmak üzere batarya teknolojisini ve elektrifikasyonu destekleyecek metallere olan talep arttıkça bu planlamanın özellikle kritik olduğunu söyledi:

“Biz bunu uzun zamandır biliyorduk. Benim için endişe verici olan, terk edilmiş madenlerden kaynaklanan kirliliğin, hala milyonlarca insanı etkilemesi…”

Science dergisinde yayınlanan bulgular, ekibin madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliğin çevrede tam olarak nasıl etki yaptığına ve biriktiğine dair önceki çalışmalara dayanıyor.

Bilim insanları; hükümetler, madencilik şirketleri ve ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu gibi kuruluşlar tarafından yayımlanan, dünya genelindeki madencilik faaliyetlerine ilişkin verileri derledi. Bu veriler arasında her bir madenin yeri, hangi metali çıkardığı ve aktif ya da terk edilmiş olup olmadığı yer aldı.

Metal madenciliğinden elde edilen metallerin çoğunun topraktaki tortuda kaldığını söyleyen Macklin, “Madeni atıklardan ya da kirlenmiş topraktan aşınan bu malzeme nehir kanallarında son buluyor ya da bir sel yatağında birikebiliyor” dedi.

‘Kirli sularla sulanan bitkiler de tehlikeli’

Macklin ve meslektaşları, metalle kirlenmiş bu tortunun nehir sistemlerinde ne kadar ilerlediğini hesaplamak için daha önce yayınlanmış saha ve laboratuvar analizlerini kullandı.

Bu veriler, bilim insanlarının hem mevcut hem de geçmişteki madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan maden atıklarıyla kirlenen nehir kanallarının ve taşkın ovalarının dünya genelindeki boyutunu hesaplayabilecek bir bilgisayar modeli üretmelerini sağladı.

Araştırma, kirlenmiş topraklarda yetiştirilen veya maden atıklarıyla kirlenmiş suyla sulanan ürünlerin yüksek oranda metal içerdiğini gösteriyor.

‘İnsanlığın en kalıcı çevresel kirletme biçimi’

Bilim insanları makalelerinde, “Sel yataklarında otlayan hayvanlar da özellikle selden sonra metal bakımından zengin taze tortu biriktiğinde, kirlenmiş bitki materyali ve tortu yiyebilir” açıklamasında bulundu. Macklin ise “İklim değişikliği ve daha sık yaşanan sellerle birlikte bu kirlilik mirası daha da büyüyecek ve genişleyecek” diye konuştu.

Çalışmada yer almayan Manchester Üniversitesi‘nden Prof Jamie Woodward , araştırmanın taşkın yataklarında depolanan kirliliğin yarattığı tehdidi ortaya çıkardığını söyledi:

“Nehirlerdeki izleme çalışmalarının büyük bir kısmı suya odaklanırken, gerçek ‘kirlilikler’ genellikle nehir çökeltileriyle ilişkilendiriliyor.  Kirleticilerin çevrede nasıl taşındığını ve nerede depolandığını daha iyi anlamamız gerekiyor. Bu sayede tehlikeleri değerlendirebilir ve bunlara karşı önlem alabiliriz. Örneğin, aşırı derecede kirlenmiş taşkın ovası otlakları hayvan otlatmak için kullanılmamalıdır.”

Araştırmacılar çalışmalarında metal madenciliğinin “insanlığın en eski ve en kalıcı çevresel kirlettme biçimini” temsil ettiğine dikkat çekiyor. Uzmanlar, madencilikten kaynaklanan atıkların nehir sistemlerini 7,000 yıl kadar önce kirletmeye başladığını bildiriyor.