Ana Sayfa Blog Sayfa 354

Mera arazileri kapatılan İstanbul’da manda yetiştiriciliği bitiyor

Video haber: Vedat ÖRÜÇ

*

Türkiye’de tarım alanları her geçen yıl daralıyor. Büyüyen kentler, altyapı yatırımları, “çılgın projeler” tarımsal alanları ve üretimi tehdit eden unsurların başında geliyor. 3. Havalimanı (İstanbul Havalimanı), Kuzey Marmara Otoyolu ve olası Kanal İstanbul Projesi de İstanbul’un kalan son tarım alanlarını yok eden projelerden. Sadece bundan birkaç sene önce, 3. Havalimanı proje alanının yüzde 81’i ormanla, yüzde 9’u ise suyla kaplıydı. 2014 ile 2018 yılları arasında gerçekleşen inşaatın sonunda Arnavutköy ilçesindeki tarım ve hayvancılık faaliyetleri büyük ölçüde kısıtlandı veya yok oldu.

Bugün havalimanından arta kalan yeşil alanlar ise çoğunlukla dikenli tellerle çevrili. Havalimanı çevresinde yaşayan köylüler bu alanlarda mandalarını otlatmaya çalışıyor. Ancak çoğu zaman ya havalimanı güvenlik görevlileri ya da arazi sahipleri tarafından mandalar geri itiliyor. Bazı yerlerde ise mandalar çitleri yıkarak otlamak için girdikleri alandan yaralanarak kan içinde geri çıkıyor. Eskiden mandaların çamurlu sularla serinledikleri ve yuvarlandıkları göletler ise kurumuş durumda. Uçakların yarattığı gürültüde de hayvanları huzursuz eden bir diğer etken.

İstanbul’un fethinden bugüne kuzey bölgelerinde manda yetiştiriciliği yapıldığı söylenir. Şehirde manda yetiştiriciliğiyle ünlü köylerin başında ise Durusu, Yeniköy, Tayakadın, Baklalı ve Karabun köyleri geliyor. Yeşil Gazete olarak bu köylere gittik, köylerde halen mandacılık yapan sadece 3-5 aile bulabildik. Onlar da tamamı yok edilen meralar nedeniyle mandalarını yakın zamanda satmayı düşünüyor. İstanbul Havalimanı’nın dibindeki bu köylerde 10 yıl öncesine kadar hemen herkes geçimini manda yetiştiriciliğinden sağlıyordu. Köyde kalan son manda yetiştiricilerinin hemen hepsi aynı cümleleri kuruyor:

“Havalimanından sonra meramız ve ormanlık alanlarımız yok oldu. Şimdi de yem fiyatları ve artan maliyetler belimizi büktü.”

Manda yetiştiricileri Kanal İstanbul’un hayata geçmesi durumunda ise bölgede tarım ve hayvancılığın tamamen biteceğini düşünüyor.

Mandalar olası Kanal İstanbul güzergahında kalan son meralarda otluyor. Arnavutköy, Baklalı köyü. – Fotoğraf: Vedat Örüç

İlk durağımız, üzerinden sürekli uçaklar geçen Tayakadın köyü. Burası bölgenin en kalabalık köylerinden biri. Havalimanı inşasıyla birlikte bir köyden çok kasabaya dönüşmüş durumda. Havalimanı çalışanlarının uğradığı bir durak adeta. Köye gelir gelmez ilk iş köy kahvesine gidiyoruz. Köylülere manda yetiştiricilerini sorunca herkesten aynı cevabı alıyoruz:

“Manda mı kaldı köyde! Olanlar da mera kalmadığı için satmak üzere.”

Kahvede konuştuğumuz herkesin bir dönem mandası varmış ancak çoğu İstanbul Havalimanı’ndan sonra “meramız kalmadı” diyerek satmış. Köyde halen üç aile manda yetiştiriciliği yapıyor. Kahvede konuştuğumuz Seyfullah Yemişkent doğma büyüme Tayakadınlı. Tesisatçı olmasına karşın bir dönem o da hayvancılıkla uğraşmış. Yemişkent, “Bir manda 3 senede süt verir hale geliyor. Hayvancılık yaptık. Üçüncü havalimanı açıldıktan sonra hayvancılıktan vazgeçmek zorunda kaldık çünkü manda, inek gibi değil. Manda ormanda gezer. Su yoksa manda olmaz. Bizim hayvanları ilkbaharda ormana bırakırsın sonbahara kadar ormanda dururlar. 4 ay evdeyse 7 ay kırda geziyordu. Şimdi o olay bitti. Maliyetler de arttı. Üretmek yetmiyor” diyor.

 ‘İlk sıkıntı bölgedeki projelerle başladı’

Doğma büyüme Tayakadınlı olan 56 yaşındaki Ercan Erduran ise kalan son manda yetiştiricilerinden biri. 2 çocuk babası Engin Pınarbaş bu mesleğin babasından kaldığını ve 25 yıldır yaptığını söylüyor. Ama o da artık bırakma noktasına gelmiş. Yaklaşık 2 ay önce de hayvanlarının bir kısmını satmış. Nedenini sorduğumuzda şöyle anlatıyor:

“Ailem ezelden beri bu işle uğraşıyor. O zamanlar sektör kazandırıyordu. İlerleyen zamanlarda bu iş bitti gibi bir şey. 2015 yılından sonra kırılma oldu. İlk sıkıntı bölgedeki projelerle başladı, sonra ekonomi geldi. Havalimanının köyün kenarına kadar gelmesi, orman arazilerinin, otlak yerlerinin yok olması gibi… Mera sıkıntısı çekiyoruz. Arpalar, buğdaylar biçilmeden hayvanları dışarı salamıyoruz. Bu da temmuz-ağustos-eylül aylarına tekabül ediyor. Dokuz ay hep içeride. Bu da insan ve hayvan için stres, sıkıntı, maliyet artışı demek. Geçen yılla kıyasladığınızda girdi maliyetleri 1’ken 3 oldu. Bizim malımız artık para etmiyor. Kazanç kalmadı.”

Fotoğraf: Vedat Örüç

 ‘Artık her gün kaybediyoruz’

Kahveden çıkıp Erduran ile mandalarının yanına gidiyoruz. Yolda hayvancılıktan yakınan Çevik manda yetiştiriciliğinin artık İstanbul şartlarında zor olduğunu söylüyor. Kendisinden sonra da aileden kimsenin bu işle uğraşmayacağını belirten Çevik havalimanıyla birlikte köylüden çok şehirli olduk ifadelerini kullanıyor. Hayvancılığı nasıl devam ettireceğini sorduğumuzda ise niyetinin bu yönde olmadığını anlatıyor:

“Bugün yarın ilana çıkacağım ben de. Sonrası Allah kerim. Zaten her şeyimi satıp kur korumalı hesaba yatırsam daha kârlıyım. Başka ne yapabilirim? Biz dört kişi çalışıyoruz. Dört kişi gidip bir yerde asgari ücretle çalışsak en azından kazandığımızı kaybettiğimizi biliriz. Artık her gün kaybediyoruz. Sürekli kayıp. Bu işi yeni yapacak insanlara tavsiyem, hiç girmesinler. Hiç kimse bu işe heveslenip de girmesin. Son 40 günde civarda 600’e yakın hayvan kesime gitti. Sorun hep aynı.”

Suat Çevik – Fotoğraf: Vedat Örüç

‘Orman, mera kalmadı, tarım arazileri satıldı’

Erduran’dan aldığımız referansla manda yetiştiren Yeniköy ahırlarının yolunu tutuyoruz. Köyün sokaklarının yarısı havalimanına yarısı da Kanal İstanbul güzergahına çıkıyor. Köy iki proje arasında kalmış gibi. İstanbul’un kıyı köylerinden olmasına rağmen hala bir altyapı ve kanalizasyon sistemi yok. Pis su hala yoların kenarlarından akacak güzergâh buluyor.

Köyde manda yetiştiren aileler daha önce Kanal İstanbul’a karşı tepkilerini dile getirdiği için Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’ndan aldıkları hibeler kesilmiş. Bu nedenle köylülerin çoğu bizimle konuşmaktan çekiniyor. Ancak kanala ve yitirilen meralara karşı tepkisini dile getirmek isteyen Suat Çevik bizimle konuşmayı kabul etti. Ailesiyle manda yetiştiriciliği yapan 50 yaşındaki Çevik, çocukları ile birlikte kurdukları ufak çiftliklerinde gün boyu mandalarla ilgileniyor. Atadan toruna yaklaşık 100 yıldır manda yetiştiriciliği yapıyorlar. Ancak onlar da aynı dertlerden mustarip. Havalimanı inşaatından önce yaklaşık 300 mandası bulunan Çevik, kalan son 40 mandasıyla geçimini sağlamaya çalıştığını söylüyor:

“Mandacılık geçmişten bugüne burada azaldı ve bitme noktasına geldi. Artık kalan mandalarla geçim sağlamak zor. Yem fiyatlarına zaten yetişemiyoruz. Bir çuval yem olmuş 340 lira, süt 11 lira. Bir de yemi kendim ürettiğim halde işin içinden çıkamıyorum. Bu yaz müşteri bulursam satacağım mandaları. Orman, mera kalmadı, tarım arazileri satıldı. Havalimanının olduğu yerde eskiden sekiz köy hayvan bakıyordu.”

Fotoğraf: Vedat Örüç

Erduran’a bu işi sevip sevmediğini ve bırakırsa ne yapacağını sorduğumuzda ise şöyle anlatıyor:

“Bütün köy aynı durumda. Seviyorum ama kazanmadığın işi sevmenin bir anlamı yok ki. Sütçülerin elindeyiz ama fiyatları sütçü artırmıyor ki… Aracı ve market fiyatları artıyor. Üreticiye yok. Köyde toplasanız 300 manda kaldı. Eskiden 150 hane varsa 100’ünde hayvan vardı. Maalesef ki bitti. Mera olmadığı için kurtarmıyor. Et fiyatlarını düşürdükleri gibi yem fiyatlarını da düşürsünler. Yem fiyatları düşmüyor bir de zam geliyor. Üstüne bir de havalimanı, Kanal İstanbul derken mera da kalmadı. Biz 100 senedir mandacılık yapıyoruz ama bu fiyatlar yüzünden bitecek.”

O sırada sohbetimize kulak misafiri olan bir köylü, “Ben de mandacılık yapıyordum. Havalimanı gelince sattım, belediyede işe girdim. Mera kalmadı. Mera kalmayınca ne yapacaksın? Artık ne manda yoğurdu ne bal ne de yulaf yiyeceğiz” diyor.

3. Havalimanından arta kalan son mera arazileri şimdi de olası Kanal İstanbul projesi nedeniyle yok ediliyor. Mera arazileri yok edilen köylüler hayvancılık yapamıyor. Grafik: Vedat Örüç

İstanbul’un kuzeyi Karadeniz iklimine sahip, suları ve dereleriyle mandaların yetişmesi için ideal bir bölge. Bu bölgede bulunan köylerde geçim kaynağı büyük oranda hayvancılıktan sağlanıyor. Özelikle 2015 yılında manda yetiştiriciliği bölgede altın çağını yaşıyordu. Ancak havalimanı inşaatıyla birlikte hayvancılık yavaş yavaş bitme noktasına geldi.

Havalimanına sınır komşusu olan Baklalı köyü de manda yetiştiricilerinin yapıldığı nadir köylerden biri. İkinci durağımız bu köy oluyor. Burası aynı zamanda olası Kanal İstanbul güzergahında yer alıyor. Büyük kısmı proje alanında yer alan köyün kalan mera arazileri ise parsellenerek özelleştirildi. Bu nedenle dikenli tellerle çevrilen meralar artık mandaların erişimine açık değil. Mandalarını hazır yemle beslemeye çalışan küçük ölçekli aile işletmeleri ise büyük bir gider kalemi ile baş başa kaldığı için manda yetiştiriciliğini bırakmak zorunda kaldığını söylüyor.

Mandaların eskiden otladıkları meralar tel örgülerle kapatıldı. Arnavutköy, Tayakadın köyü. Fotoğraf: Vedat Örüç

Köyün girişinde etrafı çitlerle çevrili bir mera arazisi karşılıyor bizi. Mandalar çitlerin etrafında dolaşarak eski otlaklarına girmeye çalışıyor. Ancak karşılaştıkları tek şey beton bloklar ve dikenli teller. Serin, ferah bir köy havası var. Gün ortası olmasına rağmen köy çok sesiz. Köylülerle karşılaşma umuduyla meydanda bulunan kahvehaneye gidiyoruz. Bakacak hayvanları artık olmadığı için olsa gerek köyün neredeyse bütün erkekleri kahvehanede güne başlamış gibi. Aralarında manda yetiştiricisi var mı diye sorduğumuzda kulaklarımız aynı şeyleri işitiyor:

“Burada ne manda kaldı, ne de mandacı. Olanlar da köyün dışında”

‘Köylüler burada gazetecilere bir kere konuştu, etmediklerini bırakmadılar’

Tam dışarıya yönelmişken köyün muhtarıyla karşılaşıyoruz. Köylüler gibi o da şüpheli bakışlarla süzüyor bizi. Ciddi bir tavırla burada ne işimiz olduğunu soruyor. Gazeteci olduğumuzu öğrenince kızgın bir üslupla “Burada kimse size konuşamaz boşuna uğraşmayın. Köylüler burada gazetecilere bir kere konuştu başılarına gelmeyen kalmadı. Neredeyse aldıkları bütün yardım ve yatırımlar kesildi” diyor.

Hikmet adında bir köylü de muhtarı destekliyor:

“Benim 150 tane hayvanım vardı. Bu mera arazilerine el koyduklarında karşı çıktım, gazetecilerle konuştum diye etmediklerini bırakmadılar. Bir litre bile mazot desteği alamadım ondan sonra. Meralarda gidince hayvanları satmaktan başka çare kalmadı.”

manda
Besiciler meraları kalmadığı için mandalara ahırlarda bakmak kalıyor. Fotoğraf: Vedat Örüç

Kalan son manda yetiştiricilerinin ahırlarını ziyaret etmek için kahvehaneden ayrılıyoruz. Köyde manda yetiştiriciliği yapan sadece beş aile kalmış. Onlar da hayvanları meraya bırakamadıkları için yılın sekiz ayında ahırda bakıyor. Muhtarın tarif ettiği ahırları tek tek dolaşıyoruz. Ancak bizimle konuşmayı tek bir aile kabul etti. Konuşmama nedenleri ise devletten aldıkları desteklerin kesilme korkusu.

‘Köyümüzün iki bin tane mandası vardı şimdi 300 tane çıkmaz’

Son olarak kardeşiyle birlikte manda yetiştiriciliği yapan 57 yaşındaki İsmail Çorlu ve eşi Safiye Çorlu’nun yanına gidiyoruz. Doğma büyüme Baklalılı İsmail Çorlu da bu işi dededen beri yapanlardan. Üç çocukları var ve şehir dışında üniversitede okuyorlar. Mandaların bakımı sırasında yakaladığımız Çorlu, dedelerinin 1909 ile 1912 yılları arasında Bulgaristan’dan İstanbul’a göçtüğünü ve o zamandan beri bu meslekle uğraştıklarını anlatıyor:

“Babama dedemden kalmış mandalar, babamdan da bana geçti. Havalimanı oldu artık çocuklarım yapmaz. Üçüncü kuşağız ama çok mağduruz. 50 tane mandamız var. Bitirdiler. Köyümüzün 2 bin tane mandası vardı şimdi 300 tane çıkmaz. Beş kişi kaldık. Biri ben ve kardeşim. 2 bin hanelik köyde beş kişi kaldık maalesef.”

Manda için suyun öneminden bahseden Çorlu, sadece meraların değil, ormanların ve su göletlerinin de yok edildiğini söylüyor:

“Yeşil yürüdü, hayvanlar içeride kaldı, korkuyorlar. Otlatmaya yer kalmadı. Sadece meraları değil, ormanları ve göletleri de yok ettiler. Su önemli, ineğin ter bezi var, mandada ter bezi yok. Suya yatıp kendini soğutması gerekiyor. İnek gibi atamıyor. Manda su istiyor, çamur istiyor, batık istiyor. Yatması gerekiyor bu hayvanın. İçerde sıcak da olmuyor. Çalıda ormanda kendini kaşıması gerekiyor. Bir kere yanlış başta devletimizde. Devlet bana manda bak, inek bak diye destek veriyor. Ama meralarımıza, ormanlarımıza el koyuyor.”

Baklalı köyünde kalan son manda yetiştiricilerinden biri olan İsmail Çorlu. Arnavutköy, Baklalı köyü. Fotoğraf: Vedat Örüç

Üretmeyen insan ne yapar?

Çorlu, bölgede yürütülen projelerden söz ederek havalimanının ardından Kuzey Marmara Otoyolu’nun, şimdi de Kanal İstanbul’un bölgede tarım ve hayvancılığı öldürdüğünü belirtiyor:

Zaten şimdi birde Kanal İstanbul belası çıktı başımıza. O gelirse tamamen mahvolduk. O zaman hepimiz gideceğiz. Biz de eşimle birlikte emekli maaşını yiyip yatacağız ne yapalım. Yapacak bir şey yok. Üretmeyen insan ne yapar?

Eşi ile birlikte manda yetiştiriciliği yapan Safiye Çorlu. Arnavutköy, Baklalı köyü. Fotoğraf: Vedat Örüç

‘Tüysüz yetimin hakkı bile kalmadı’

Çorlu ailesine son olarak Cumhurbaşkanının manda yoğurdu tarifi verdiği dönemde manda yoğurduna ilginin artıp artmadığını sorduğumuzda ise İsmail Çorlu soruyla karşılık veriyor:

“Yem fiyatı artıyor, süt fiyatı artmıyor. Sen hiç duydun mu manda yoğurdunun fiyatı artacak diye?”

Eşi Safiye Çorlu ise “Sor bana bakalım sen” diyerek şöyle yanıt veriyor:

“2000’den evvel sekiz tane sütçü ineğiyle beş ton süt çıkıyordu bu köyde. Bugün için bir ton süt anca toplanır, yani mandadan, inekten bir ton süt toplanıyor artık. Hep işletmeler kapandı. Şimdi tavuk dahi bakamıyor insanlar. Her şey çok pahalı. Sorsan 5 kilo manda sütünden yoğurt yapıp yiyor musun, çocuklarına yediriyor musun’ diye. Yedirmiyorum. Mandanın yavrusu bile annesinden süt içemiyor. İnek sütünden daha değerli diye manda malağını ineğe emdiriyoruz. Düşün yavrum, tüysüz yetimin hakkı bile kalmadı. Yediremiyorum. Nasıl yedireceğiz?”

İstanbul’daki 14 -15 bin manda varlığı bugün 6-7 bine kadar düştü

İstanbul Damızlık Manda Yetiştiricileri Birliği 2015 yılı verilerine göre Türkiye’deki yaklaşık 105 bin manda işletmesinin 260’ı İstanbul’da bulunuyordu. Verilere göre bu çiftlikler yaklaşık 14 -15 bin mandaya ev sahipliği yapıyor. Ancak 2015 yılında 3. havalimanı ve yeni köprü inşaatının başlamasıyla birlikte bu oranlar giderek düştü. İnşaat süreciyle beraber bölgede bulunan yaklaşık 100 işletme kapanmak zorunda kaldı. Kapanan işletmeler nedeniyle İstanbul’daki 14 -15 bin manda varlığı bugün 6-7 bine kadar düştü.

manda
Fotoğraf: Vedat Örüç

Ya Kanal Ya İstanbul Koordinasyonu’ndan Rüya Kurtuluş, İstanbul’da yetiştirilen manda oranlarında Kanal İstanbul’la birlikte daha da düşüş yaşayacağı, hatta manda yetiştiriciliğinin tamamen bitebileceğini söylüyor. Kurtuluş, inşaat rantıyla birlikte İstanbul’un kalan son tarım alanlarının da sermayeye peşkeş çekildiğini belirterek Kanal İstanbul’un yaratacağı ekolojik yıkıma dikkat çekti:

“Türkiye çok uzun süredir üretken olmayan bir sermaye birikimi üzerinde ekonomiyi döndürüyor. İnşaat, madencilik, enerji alanındaki yatırımlar ve bu alanlardaki şirketlerin büyümesi üzerinden kurulan bir ekonomik model var. Şimdi de kanal projesi adı altında esas olarak o bölgedeki daha önce imara açılmamış tarım alanları, ormanlık alanlar ve meralar, mera kalanlar imara açılıyor. Özellikle de hızla yapılmaya çalışılan şeyin bu olduğunu görüyoruz. Tabii ki en başta yaratacağı ekolojik bir yıkım var ortada. Çünkü İstanbul’un bakir alanlarının, doğal alanlarının önemli bir kısmı bu projenin yapılacağı yerlerde. Haliyle bu projeyle bölgenin sosyoekonomik yapısı da değişiyor. Bölgede tarım ve hayvancılıkla geçimini yapan köylüler. Artık bu imkanları bulamıyor.”

Büyük şirketler, zenginler, patronlar tek tek arazi topluyorlar

Kurtuluş henüz Kanal İstanbul’un inşasına başlamadan bölgenin yapılaşmaya, açıldığını bu nedenle bölge halkının göç etmek zorundu kaldığını anlatıyor:

“Bölgedeki en ciddi sorun ve şu an yaşanan en belirgin değişim arazilerin el değiştirmesi. Büyük şirketler, zenginler, patronlar tek tek arazi topluyor. Köylülerin yöre halkının elinden araziler, tarım alanları alınıyor. Hatta bu satışların çoğu hukuksuz bir şekilde de gerçekleştiriliyor ki İstanbul’da çok ciddi bir imar sorunu olduğu için zaten arazilerin kimin eli kimin mülkünde olduğunun da belli olmadığı bir durum yaşanıyor. En ciddi sorun bu. Görünen ciddi değişiklik bu. Ama bunun dışında da sonuçta bu geniş yapılaşma amaçlı arazilerin el değiştirmesi sonucunda bu bölgelerde geçimini tarımdan, hayvancılıktan sağlayan insanlar göçmek zorunda kaldı. Bir sosyal değişim de yaşanıyor bu bölgede. Zaten Kuzey Marmara Otoyolu, üçüncü köprü ve Üçüncü Havalimanı ile beraber başlayan bir süreçti bu.”

SYRIZA’da ‘Biden gönüllüsü, açık eşcinsel, liberal’ Kasselakis dönemi

Yunanistan’da ana muhalefet partisi Radikal Sol İttifakı‘nda (SYRIZA) genel başkanlık yarışının ikinci turunu, ABD‘de okuyup bir süre Goldman Sachs‘ta çalışmış, ABD Başkanı Joe Biden‘ın 2008’deki kampanyasında gönüllü olarak çalışmış, 35 yaşındaki Stefanos Kasselakis kazandı.

İlk turu 17 Eylül’de yapılan başkanlık seçimlerinde ilk ikiye kalan Kasselakis ve Efi Ahçıoğlu dün yapılan ikinci turda SYRIZA liderliği için yarıştı. SYRIZA’dan yapılan açıklamaya göre, Kasselakis yaklaşık yüzde 10 farkla Ahçıoğlu’nu liderlik yarışında geride bıraktı. Efi Ahçıoğlu, Kasselakis’i arayarak tebrik etti.

Düne kadar ülke ve dünya genelinde tanınmayan Yunanistanlı-ABD’li girişimci,  ülkenin ikinci büyük partisinin liderliğini eski başbakan Aleksis Çipras‘tan devraldı.

‘Fenomen değilim, toplumun sesiyim’

Daha önce siyaset deneyimi olmayan Kasselakis, seçim zaferinin ardından destekçilerine hitaben yaptığı konuşmada, “Bugün ışık kazandı, umut kazandı, gelecek için umut. Ben bir fenomen değilim. Ben bir toplumun sesiyim ve sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Yarın zor iş başlıyor” mesajını verdi.

Alışılmışın dışında profil

Ailesinde hiç siyasetçi olmayan yeni lider, genel başkanlığını yapacağı partinin milletvekili bile değil, sadece altı ay önce SYRIZA üyesi olmuş. 1988 yılında Maroussi, Attiki’de doğan Kasselakis, eğitimini Wharton School of Business, University of Pennsylvania‘da finans alanında, College of Arts & Sciences, University of Pennsylvania’da uluslararası çalışmalar alanında tamamladı. “Farlie Maritime” adlı denizcilik şirketinin CEO’su ve teknoloji girişimcisi. Yakın geçmişte Goldman Sachs‘ta yatırım analisti olarak çalıştı.

SYRIZA’nın yeni lideri, eğitimine ek olarak, 2008 ABD Başkanlık Seçimleri’nde o zamanki Demokrat Senatör Joe Biden’ın ekibinde gönüllü olarak çalıştı. Ayrıca Washington DC‘deki dış politika düşünce kuruluşu Center for Strategic and International Studies’de görev yaptı.

Cinsel yönelimini açıklayan ilk lider

Öte yandan, Kasselakis’in liberal dünya görüşü, eğitimi ve ABD’de Demokratlara yakın durması Yunanistan medyasında geniş yankı buldu. Yeni liderin liberal çizgisi SYRIZA içinde Avro-Marksist kesimlerin olumsuz tepkisine neden olurken,  yaşamını mesleği hemşirelik olan  partneri Tyler McBeth ile birleştirmesi de Yunan medyasının gündemine oturdu.  Adaylığının açıklanmasının ardından Kasselakis partneri için “Büyük bir kalbi ve gerçek bir nezaketi olan birini bulduğunuzda, onu elinizden geldiğince sevmeye çalışırsınız! Çünkü aileyi aile yapan sevgidir” demişti.

Kasselakis, Yunanistan’ın cinsel yönelimini toplumla paylaşan ilk parti lideri olarak tarihe geçti.

LGBTİ+ evliliği, evlat edinme ve profesyonel orduyu savunuyor

Haziran ayında tekrarlanan genel seçimlerde Sağ muhafazakar Yeni Demokrasi Partisi oyların yüzde 40,5’ini alarak iktidara gelirken, SYRIZA yalnızca yüzde 17,8 oy almış ve Çipras istifa etmek zorunda kalmıştı.

Kasselakis bir sonraki seçimde solu yeniden iktidara taşıyacağından emin. Bunu SYRIZA’yı farklı görüş ve ideolojilerden türlü çeşit seçmeni bir araya getirecek Amerikan tarzı büyük bir kitle partisi haline getirerek yapacağını söylüyor.

Kampanyası boyunca yakın zamana kadar Yunan ilericileri arasında tabu olan konuları savunmaktan çekinmeyen Kasselakis, Yunanistan’ın devletin kiliseden ayrıldığı laik bir ülke olmasını, LGBTQ+ bireylerin evlenip evlat edinebilmesini;  askerlik hizmetinin zorunlu olmaktan çıkmasını, ordunun profesyonel olmasını savunuyor.

Çiçeği burnunda siyasetçinin vaatleri arasında özel ve kamu sektörü çalışanları için ‘ciddi‘ vergi indirimi, Yunanistan’da doğup büyüyen göçmen çocuklar için vatandaşlık ve yargı reformları da bulunuyor.

‘Bildiğimiz SYRIZA’nın sonu’

Başbakan Kyriakos Mitsotakis’i yine kendi deyimiyle ‘daha iyi İngilizce, finans ve iş bilgisi’yle yenmeyi vaat eden SYRIZA’nin yeni liderine yönelik parti içi eleştiriler de yükseldi.

Daha önce SYRIZA liderliğine adaylığını koyan, Ahçıoğlu’nun destekçisi eski maliye bakanı Efklides Tsakalatos  “Sol (herşeye rağmen) burada. Sol, zor zamanlara alışkındır. Zaferlerimizin, fikirlerimizin ve değerlerimizin mirasıyla her zaman solda yer almaya devam edeceğiz”  derken, SYRIZA milletvekillerinden Stelios Kouloglou,  The Guardian‘a verdiği demeçte şunları söyledi: “Bu bildiğimiz SYRIZA’nın sonu; bu parti bu gece öldü. Kasselakis neredeyse bir anda ortaya çıktı ve şimdi yönetimde. Bu çılgınca bir şey. Birkaç ay önce kimsenin inanmayacağı bir senaryo.”

Kuraklık krizi: Suları çekilen İstanbul barajlarında hayvanlar otluyor

Bu yıl yaşanan kuraklıkTürkiye‘nin en büyük şehrinin havzalarındaki su seviyesini neredeyse son on yılın en düşük seviyesine indirdi. İstanbul‘un dışındaki Terkos Barajı‘nın kurumuş göl yatağında artık sığırlar otluyor ve ayçiçekleri yetişiyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘ne göre, son bir yıldır Türkiye’nin kuzeybatısı ortalamadan yüzde 23 daha az yağış aldı. Sadece Ağustos 2023’te ise bu oran, ortalamanın yüzde 74 altında kaldı ve geçen yıla göre yüzde 90 azaldı.

Reuters’tan Ali Küçükgöçmen’in aktardığına göre, İstanbul’daki 10 barajdan en dolusu olan Terkos Barajı’nda su seviyesi yüzde 9 civarında. Genel su seviyesi, 2014’ten bu yana en düşük seviye olan yüzde 25’in altında ve bu durum 16 milyonluk nüfus için su karnesi uygulamasıyla sonuçlanabilir.

Balıkçı tekneleri barajın eski su hattı boyunca karaya oturmuş durumda. Yakınlardaki köylüler, bir zamanlar gölün olduğu yerde kalan toprakları işlemek için buralara ayçiçeği ekiyor.

kuraklık
Fotoğraf: Ümit Bektaş / Reuters
‣ İklim krizi: Ani kuraklıklar küresel ölçekte hız kazanıyor
‣ İklim krizi: Geçen yıl görülen aşırı sıcaklar ve kuraklık 2023’te tekrarlanabilir

‘Su her gün çekiliyor’

İstanbul’da bir çoban olan Mehmet Emin Gergili, üç ay önce hayvanlarını otlatmak için Terkos Barajı’na geldiğini ve o zamandan bu yana suların önemli ölçüde çekildiğini söyledi:

Ot yoktu, her yer suyla kaplıydı. Ama şimdi sığırlar diğer uca kadar gidebiliyor. Su her gün çekiliyor.”

Terkos Barajı’nın yakınında ve barajın suyuna bağımlı olan Ormanlı‘daki köylüler, bu yıl yağmur yağmaması nedeniyle pirinç tarlalarını boş bıraktı. Köylüler, 2023’teki düşük rekoltenin gelirlerini düşürdüğünden şikayet etti.

kuraklık
Fotoğraf: Ümit Bektaş / Reuters

Çiftçi Cavit Gürbüz, bölge sakinlerinin 1958’den beri pirinç ektiğini söyledi. Bu yıl farklı ürünler ekmeyi denediklerini ancak toprağın uygun olmadığını ifade eden Gürbüz “Eğer tarlayı görebilseydiniz, ayağınızın içine girebileceği kadar geniş çatlaklar vardı. Bir yıldır yağmur yağmadı. Bir yıldır sağanak yağmur yağmadı” dedi ve ekledi:

(Bu yıl) her yere ekim yapmadık – sadece gerektiğinde sulayabileceğimiz yerlere ekim yaptık. Ama onları bile sulayamadık çünkü su yok ve nehir akmıyor. (Gelecek yıllar hakkında) çok karamsarız. Kuraklık her yeri kasıp kavuruyor.”

kuraklık
Fotoğraf: Ümit Bektaş / Reuters
‣ Türkiye’de tarım kuraklık ve aşırı sıcaklar nedeniyle tehlike altında
‣ İnsan kaynaklı iklim değişikliği Türkiye’de kurak alanları artıracak

‘Nüfus arttıkça su tüketimi de artacaktır’

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) Strateji Geliştirme Dairesi Başkanı Tuğba Ölmez Hancı, şehir dışında su temin edebilecek kaynaklar bulunduğu için henüz su sıkıntısı konusunda endişelenmeye gerek olmadığını söyledi.

Aynı zamanda İstanbul Teknik Üniversitesi‘nde çevre mühendisliği profesörü olan Hancı, “Yaşadığımız iklim değişiklikleri, farklı yıllarda gördüğümüz kuraklık veya çok şiddetli yağışlar, tüm dünyada ortaya çıkan bir sorun” dedi.

İstanbul’un endişelerini arttıran bir diğer husus da, 2022 yılında günde ortalama 3 milyon metreküp olan su tüketiminin bu yıl günde ortalama 3,25 milyon metreküpe yükselmesi. Hancı, temmuzdaki bazı günlerde bu rakamın 3,5 milyon metreküpe kadar çıktığını söyledi ve ekledi:

Nüfus arttıkça su tüketimi de artacak. Ancak bununla birlikte, aşırı sıcaklarla birlikte su tüketiminde bazı artış eğilimleri de görebiliriz.”

‣ Geleceğin en büyük iki sorunu, iklim krizi ve kuraklık
‣ Araştırma: İklim değiştikçe sel ve kuraklıklar daha sık olacak, daha uzun sürecek

What does the UN Plastics Treaty zero draft tell us?

Türkçesi için: BM Plastik Anlaşması sıfır taslağı bize ne anlatıyor?
*

This summer, we experienced several abnormal natural phenomena, including heatwaves, floods, wildfires, and hailstorms. As a result, public opinion has become increasingly convinced that action must be taken in response to the climate crisis. However, given the frequency of these disasters, the idea that we need to experience a catastrophe to comprehend the issues beyond the climate crisis (which, in fact, are part of the climate crisis, though comprehension may take time) is not unlikely. For instance, plastic pollution is still regarded primarily as microplastics discovered in diverse foods or human organs. Perhaps we should strike a balance between anticipating plastic raining from the sky and harming a select few and disregarding it entirely.

Nevertheless, plastic is a fossil resource that is central to a wider range of issues. This implies that we don’t have to wait for a plastic drum to fall on our head and injure us to take action. Opening a breach at any point along the ring will enable the resolution of this issue and facilitate a crucial stage.  The “zero draft” of the plastics treaty, currently under negotiation by the United Nations, presents the opportunity to create such a breach. This could potentially be one of the most significant agreements to date. As previously mentioned, this agreement asserts itself as a globally binding treaty document on plastic pollution, including in the marine environment. Despite some in the plastics industry and affiliated groups denying the severity of plastic pollution, its urgency is comparable to that of the climate crisis. Currently, humanity produces about 450 million tonnes of plastic per year, which is the equivalent of using oil to produce 450 million tonnes of plastic per year (about 1.8 gigatons of carbondioxide equivalent). This production is predicted to triple by 2060. Therefore, it is crucial to have a legally binding agreement that mandates a reduction in plastic production.

The zero draft will be deliberated upon during the UN negotiations. It is anticipated that the negotiations will continue until 2025 and experts and representatives from approximately 150 countries are expected to attend. However, it is still in its preliminary stages and necessitates discussions for finalisation. The zero draft serves as a roadmap.

Fotoğraf: Mohammad Ponir Hossain / Reuters

There are two primary goals in the zero draft:

  1. Safeguarding human health and the environment from plastic pollution,
  2. Putting an end to plastic pollution.

Considering the positions of the countries, achieving these two ambitious goals may prove to be challenging due to the highly polarized atmosphere in which the negotiations are currently taking place. Although many countries are committed to achieving these ambitious goals, countries such as the US, Saudi Arabia, China, etc., which are small in number but large in influence, are trying to prevent the promises of the agreement to cover the entire life cycle of plastics from being included in the text. The US, in particular, appears to be eager for the plastic agreement to be nothing more than a façade, like the Paris Climate Agreement, which had no impact. Limiting plastic production is among the promises outlined in the zero draft.

However, the proposed plastics agreement, being in a format similar to the Paris Climate Agreement and lacking sanction power, may result in significant issues as it leaves the initiative solely to countries or regions. One key concern is the potential relocation of polluting industries from regions with strict regulations to countries with more lenient rules. This issue is not limited to the production of plastic raw materials, as a recent UNEPSistemiq report troublingly recommended chemical recycling and incineration of waste in cement kilns. Therefore, companies that pollute and seek to evade strict regulations may relocate their operations to countries in the Global South, particularly Türkiye, which is reluctant to enforce stringent rules, resulting in the emergence of pollution havens. Such risks may also result in catastrophic outcomes. The worst-case scenario would be a failure to reach a compromise, resulting in a diluted, entirely voluntary accord, which the member states are left to implement themselves. Furthermore, there is the risk of protracted negotiations lasting for years.

Fotoğraf: GK

The zero draft contains several different ‘options’ for the scope and characteristics of a global plastics treaty. For instance, the section on primary plastic polymer production outlines three options. The first requires countries to ensure that plastic production stays under a binding target defined in a future annex to the agreement. The second option involves a global target to manage and decrease overall production, along with national targets set by each country to aid in achieving this aim. The third option pertains solely to domestically established goals for managing and decreasing production. If the aspect of legal obligation is incorporated into the agreement, the initial option would hold the most potential. Nevertheless, as previously noted, countries such as the US have a serious position in favor of including the third option in the text of the agreement. While this stance may evolve, it is currently the prevailing one. Such is the level of influence that countries like the US wield within the industry and the UN that the zero draft text appears to reflect this position. Such is the level of influence that countries like the US wield within the industry and the UN that the zero draft text appears to reflect this position. For instance, some effective and specific actions with the potential to mitigate plastic pollution are unfortunately diluted into vague, voluntary statements that lack binding force, which will not aid in achieving our goal. This is the most noticeable flaw in this proposal. Nonetheless, it is only a preliminary version. The initial draft provides a significant opportunity to discuss globally coordinated bans that are well-structured and can be built upon. The existence of these discussions is a positive sign as it means we are not stuck debating rudimentary topics like the safety of plastic, adequacy of evidence, and benefits of recycling. In the zero draft, multiple options are presented, including the use of harmful chemicals in plastic production. These options consist of obligations to eliminate, minimise or regulate the utilisation of such chemicals. Furthermore, the section on problematic and avoidable plastic products covers short-lived and single-use plastic products, along with intentionally added microplastics (such as in cosmetics), and suggests different courses of action. For instance, one of the options suggests requiring countries to refrain from authorising the manufacturing and trading of harmful products listed in a forthcoming annex. The methods of implementation will be the topic of further discussions. A less stringent option requires countries to take necessary measures to regulate and reduce the production and sale of these products and, where appropriate, not to authorise them. This choice carries more risk than the previous one because the level of restrictions imposed by a country will depend on various factors, including international relations, corruption, and the influence of corporations on governments. Consequently, there is a possibility of generating a precarious region.

The zero draft is not without its good points. The initial draft has some positive aspects. It is worth highlighting the inclusion of the principles of transparency and traceability, which had been emphasized by civil society groups during the INC-2 process. The addition of this article in the draft shows promise, although its approval will depend on further discussions. Another promising heading is the unique mention of ghost gears! The treaty has established a crucial goal of tackling lost fishing nets, which are the one of the primary cause of plastic waste in the ocean. However, if the focus is solely on cleaning rather than addressing the root of the problem, it could result in a futile effort. This would pose a severe threat, akin to a mountain bringing forth a mouse.

Fotoğraf: WWF

The zero draft serves as the foundation for deliberations at INC-3, which will be held in Kenya in November 2023, followed by INC-4 in Canada around May 2024. The meetings will probably concentrate on assessing the standards for deciding which chemicals and products to incorporate in the annexes of the treaty. Furthermore, the talks will involve ongoing efforts to outline precise limitations or phase-out targets. Throughout this phase, discussions will involve debates between countries advocating for strict targets with specific bans and phase-out goals (1) and countries opposed to enforcing controls on elements such as plastics production, hazardous chemicals and single-use plastics (2). As previously mentioned, the countries in the second group consist of the USA, Russia, Saudi Arabia and China.

However, it is worth noting that China is in favor of creating a stable financial system that offers funding for developing nations. While this initially appears promising, we must not disregard China’s recent neo-colonialist political stance. Remember, China is financing significant investments in fossil fuels across numerous nations, including Türkiye, in exchange for access to ports. Due to this, there exists significant Chinese movement specifically in Africa (mining, infrastructure, etc.), which divulges the reasoning behind China’s approach to the financial mechanism. India and China’s positions lack ambition, with their focus mostly on downstream measures such as waste management, and little attention paid to upstream measures. Türkiye’s position is similarly silent or opposed to upstream measures. The Turkish delegation was dominated by the narrative of “zero waste” and the amount of waste collected. It remains to be seen whether this will change, given the low profile of the negotiating committee. A significant change in the Ministry of Environment, which leads the process, has occurred. By attending the meetings, we will determine if this modification has influenced the formation of a negotiating committee that possesses expertise in the subject matter and is backed by scientific evidence, as the ministry lacks transparency on this matter.

The intention behind asking for opinion letters on the zero draft from many institutions while bypassing those who work on the subject academically, is revealed to some extent. Because, do not consider what I refer to as institutions, as most of the institutions whose opinions are sought are biased towards industrialists or industry-focused interests. Therefore, it is apparent that a simplistic slogan akin to “plastic does not belong in nature, but plays a significant role in our daily lives” could serve as a prominent narrative for Turkish delegates due to the industry’s impact on the delegation. Putting jokes aside, the plastics industry in Türkiye adopts an aggressive stance that aligns with this elementary-level idea. It is possible that they may also exert influence within the negotiating committee. The probable approach is by appointing industry consultant academics in the field. In fact, representatives from the global plastics industry share a comparable perspective. Assuming ours will be any different would be naive.

The zero draft is expected to undergo a year-long process before it becomes a final text. The process will culminate in a conference where representatives from various countries can sign it in mid-2025. We will provide further information on this matter over the next few weeks.

Türkiye, kişi başına düşen doktor sayısında Avrupa’da son sırada

AB İstatistik Ofisi Eurostat, 2021 yılı verilerini açıkladı. Buna göre, Türkiye kişi başına düşen doktor sayısı açısından Avrupa’da son sırada yer alıyor.

Türkiye’de bir kişi yılda ortalama sekiz defa doktora gidiyor. Türkiye doktor sayısında ise Almanya, İtalya (243 bin), Fransa (216 bin) ve İspanya’nın (213 bin) ardından beşinci sırada bulunuyor.

Euronews’in aktardığına göre, yıllık doktora gitme sayısı ülkeden ülkeye büyük farklılık gösteriyor. İlk sırada 11 defa ile Slovakya bulunurken İsveç 2,3 defa ile son sırada. Türkiye’de ise bir kişi yılda ortalama sekiz defa doktora gidiyor. Türkiye bu alanda 29 Avrupa ülkesi içinde beşinci sırada yer alıyor. Almanya 9,6 kere ile ikinci olurken ardından Macaristan (9,4 defa) ve Hollanda (8,6 defa) geliyor. Bu sayı Fransa’da 5,5 olurken Yunanistan’da 2,7.

İstatistiklere göre, Covid-19 salgını döneminde muayene sayısında bir düşüş yaşandı. Salgın öncesi 2019 yılında Türkiye’de bir kişi senede ortalama 9,8 defa doktora gidiyordu. Bazı ülkelerde ise çok daha keskin düşüşler yaşandı. Örneğin İtalya’da 2019’da 10,4 olan muayene sayısı 2021’de 5,3’e düştü. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) raporunda ülkeler arasında bu kadar fark olmasının sebepleri arasında; İsveç ve Finlandiya bazı ülkelerde hemşire ve diğer sağlık görevlilerin önemli rol üstlenmesi gösteriliyor.

Türkiye’deki hekim sayısı 183 bin 596

Eurostat verilerine göre 2021 yılında Türkiye’de bulunan toplam hekim sayısı 183 bin 569. Bu sayı, Almanya’da 377 bin. Türkiye doktor sayısında Almanya, İtalya (243 bin), Fransa (216 bin) ve İspanya’nın (213 bin) ardından beşinci sırada bulunuyor.

Ülkelerin nüfusu birbirinden oldukça farklı olduğu için asıl olan kişi başına düşen doktor sayısı. 2021 yılı verilerine göre Avrupa’da kişi başına düşen doktor sayısının en düşük olduğu ülke Türkiye. Türkiye’de 100 bin kişiye 218 doktor düşüyor. Zirvede ise 629 doktor ile Yunanistan var.

Diğer bazı ülkelerde 100 bin kişiye düşen doktor sayısı ise şöyle: Portekiz 562, Norveç 516, Almanya 453, İtalya 411, Hollanda 390, Belçika 325 ve Fransa 318.

MTA’daki zafiyet, Sayıştay raporlarıyla ortaya çıktı

Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü’ne (MTA) yönelik Sayıştay denetimleri, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile madenin stratejik konumu gibi kritik konularda yaşanan zafiyeti ortaya koydu. MTA’nın faaliyet alanları ile ilgili Türkiye genelinde yaptığı proje bazlı AR-GE çalışmalarında kurum dışı kişilerin de görev aldığı ancak bilgi, belge ve verilerin gizliliği konusunda yeterli önlem alınmadığı tespit edildi.

BirGün‘den Mustafa Bildircin‘in aktardığına göre; Sayıştay denetçileri, ihaleye açılan maden sahasıyla ilgili verinin resmi makamlar dışında başka yollardan elde edilmesi imkanının önüne geçilmesi için önlem alınması gerektiğini belirtti. Denetimlerin ardından hazırlanan rapor, büyük bir skandalı açığa çıkardı.

Rapora göre, sahada icra edilen projelerde kurum personeli yanında yurt içi ve yurt dışı üniversitelerden proje danışmanı hocalar ile özel sektörde çalışan kişiler de danışman olarak görevlendirildi. Projede çalışacak kişilere yönelik hazırlanan protokolde gizlilik kapsamı sadece, “Ruhsat haklarıyla ilgili olma” şeklinde belirlenip ulusal çıkarlar veya madenin stratejik konumu gibi hususlara protokolde yer verilmedi.

Protokolde içerik ve dayanak yetersizliği tespiti

Öte yandan raporda, proje faaliyetleri konusunda elde edilen verilerin ve bilgilerin gizliliği, saklanması ve muhafazası adına yapılan protokolün içerik ve dayanak yönüyle hukuken yetersiz olduğu da vurgulandı.

MTA’ya yönelik denetim raporundaki skandallar bunlarla da sınırlı kalmadı. Raporda, kurumun kur farkı nedeniyle ciddi yükümlülük altına girdiği kaydedilerek şu değerlendirmelere yer verildi:

“Kurumun 2022 yılı denetimlerinde yabancı para birimi üzerinden alıma konu malların muayene ve kabul aşamaları ile ilgili sürecin yönetilememesi nedeniyle tarihsel sürecin uzadığı görülmüştür. İlgili mal alımlarına dair kurum uygulamalarında standart hale gelmiş sözleşmelerde kur hesabında malın idareye ilk teslim tarihi yerine muayene ve kabul aşaması sonrası düzenlenecek fatura tarihinin esas alınmasının öngörüldüğü, böylece tüm bu süreçte yaşanan/yaşanacak gecikmeden kaynaklı olarak kur riskinin kurum üzerinde kaldığı belirlenmiştir.”

‘Etnik temizlik’ten korkan üç bine yakın kişi Karabağ’dan Ermenistan’a geçti

Ermenistan hükümeti, Azerbaycan‘ın askeri operasyonu sonrası Karabağ‘da sağlanan ateşkesin ardından, bu sabah (25 Eylül) itibarıyla bölgeden ayrılan 2 bin 900’ün üzerinde kişinin sınırı geçerek Ermenistan’a ulaştığını açıkladı.

Bölgeden paylaşılan görüntülerde onlarca aracın daha Karabağ’dan ayrılmak üzere yola çıktığı görülüyor.

‘Yüzde 99.9 terk etmek istiyor’

Reuters‘ın aktardığına göre, Karabağ’da kurulan ve uluslararası olarak tanınmayan yönetimden yapılan açıklamada, bölgede yaşayan 120 bin Ermeni’nin zulüm ve etnik temizlik korkusu nedeniyle Azerbaycan’ın bir parçası olarak yaşamak istemediği ifade edildi. Karabağ yönetiminin lideri Samvel Shahramanyan‘ın danışmanı David Babayan, “Yüzde 99.9 tarihi topraklarımızı terk etmek istiyor. Halkımızın kaderi, tarihe Ermenistan halkı ve tüm medeni dünya için bir yüz karası ve utanç olarak geçecek. Kaderimizden sorumlu olanlar bir gün Tanrı önünde günahları için hesap verecek” dedi.

Karabağlı yetkililer, askeri operasyon sırasında evsiz kalan ve bölgeden ayrılmak isteyen herkesin Rusya barış gücü askerleri eşliğinde Ermenistan’a gidebileceğini açıklayınca yakıtı olan kişiler, araçlarıyla Hankendi‘den (Stepanakert) Ermenistan sınırına doğru hareket etti.

Karabağ’daki gelişmelerin ardından ülkesinde protesto, istifa çağrısı ve ‘darbe girişimi’ ile karşı karşıya kalan Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan da yaptığı halka sesleniş konuşmasında, Karabağ’a yardım ulaştığını, ancak bölgeden daha fazla kişinin ayrılmasının kaçınılmaz olduğunu söyledi. Paşinyan, “Eğer Dağlık Karabağ Ermenilerinin evlerinde yaşamaları için uygun koşullar oluşturulmazsa ve etnik temizliğe karşı etkili koruma mekanizmaları olmazsa Dağlık Karabağ Ermenilerinin sürgünü canlarını ve kimliklerini kurtarmanın tek yolu olarak görme olasılığı artacaktır” diye konuştu.

New York‘taki Birleşmiş Milletler (BM) oturumunda konuşan Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan ise uluslararası toplumu Azerbaycan’ın Karabağ operasyonuna sessiz kalmakla suçladı. Mirzoyan, Dağlık Karabağ’daki güvenlik durumunu ve insan haklarının izlenebilmesi için bölgeye bir BM misyonu gönderilmesi çağrısında bulundu.

Ermenistan Dışişleri Bakanı, “Uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler insanları kurtarmaya gelme konusunda başarısız oldu” dedi.

Darbe girişimi iddiası: Sekiz kişi gözaltında

Öte yandan, Azerbaycan’ın başlattığı askeri operasyon sonrası Karabağ’da ateşkes ilan edilmesinin ardından Ermenistan’ın başkenti Erivan’da başlayan protestolar devam ediyor. Hükümet ise ‘darbe’ girişimi iddiasıyla dün bir operasyon yaptı.

“İktidarı zorla ele geçirme teşebbüsü” ve “Başbakan ile hükümet üyelerine suikast” iddiasıyla sekiz kişi gözaltına alındı.

Ülkenin resmi haber ajansı Armenpress’in haberine göre, isimleri açıklanmayan yedisi “‘Haçlılar’ Askeri-Yurtsever Toplum Kuruluşu” üyesi sekiz kişinin, Ermenistan Hükümeti üyeleri ve Başbakan Nikol Paşinyan’a yönelik ellerinde bulundurdukları silah ve mühimmatı suç aracı olarak kullanarak iktidarı ele geçirmek için anlaşmaya vardıkları tespit edildi.

Yapılan aramalarda bu kişilerin yanlarında haberleşme cihazları, haberleşmeleri engelleyici cihazlar, silahlar ve mühimmat bulundu.

Öte yandan Ermenistan basınında yer alan haberlere göre, bu kişilerden birinin eski Erivan belediye başkanı ve “Gönüllü Muhafızlar Birliği” toplum kuruluşunun eski başkan yardımcısı Albert Bazeyan olduğu, kendisine Başbakan Nikol Paşinyan’a suikast planlama suçlaması yöneltildiği belirtildi.

Ne olmuştu?

Azerbaycan, Dağlık Karabağ’da salı günü başlattığını duyurduğu “terörle mücadele operasyonunu” taraflar arasında yaklaşık 24 saat sonra Rusya’nın arabuluculuğunda varılan ateşkesin ardından perşembe günü başarıyla tamamladığını açıklamıştı. Varılan uzlaşma, bölgedeki Ermeni güçlerin silahlarını bırakmalarını ve Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a entegre edilmesini öngörüyordu.

Azerbaycan: Karabağ’da operasyon başlattık

Bakü, operasyonun ardından Dağlık Karabağ’daki Ermenilerin haklarının güvence altına alınacağını ve bölgenin entegre edileceğini açıklamıştı. r

Ermenistan ve Azerbaycan temsilcileri 26 Eylül’de görüşecek

Azerbaycan ile Ermenistan arasında 26 Eylül’de Belçika’nın başkenti Brüksel‘de Azerbaycan Cumhurbaşkanı Müşaviri Hikmet Hacıyev ile Ermenistan Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Armen Grigoryan‘ın katılımıyla bir görüşme yapılacak.

Ermenistan’ın resmi haber ajansı Armenpress‘in haberine göre, Hacıyev ile Grigoryan’ın yapacakları görüşmeye, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un, Almanya Başbakanı Olaf Scholz‘un, Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel‘in danışmanları da katılacak.

Görüşmede, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Başbakan Paşinyan arasında 5 Ekim’de İspanya’nın Granada şehrinde yapılacak görüşmenin hazırlıkları ele alınacak.

 

Edirne’nin suyu tehlikede: Kayalıköy’deki su seviyesi yüzde 16’yı gördü

Edirne’nin içme suyu ihtiyacının karşılandığı Kırklareli’deki Kayalıköy Barajı‘nın seviyesi, kuraklığa bağlı olarak dip seviyeye doğru ilerliyor. Devlet Su İşleri (DSİ) 11. Bölge Müdürlüğü verilerine göre, barajın su seviyesi yüzde 16 olarak ölçüldü. Mart ayında yüzde 36, ağustos ayında yüzde 20 olan barajın su seviyesi aşırı sıcaklık ve kuraklık nedeniyle bu ay daha da düştü.

Barajdaki su seviyesinin gün geçtikçe düşmesi nedeniyle Edirne Belediyesi kent sakinlerine mesaj atarak suyun tasarruflu kullanılması uyarısında bulundu.

AA‘dan Cihan Demirci‘nin aktardığına göre; Belediye Başkanı Recep Gürkan da gazetecilere yaptığı açıklamada, Edirne’nin içme suyunun yaklaşık yüzde 70’inin Kayalıköy Barajı’ndan karşıladığını söyledi.

Yedek rezerv olarak Süloğlu Barajı ve Paşaçayırı mevkisinde 18 kuyu bulunduğunu belirten Gürkan, “Tabii bu şu demek değil, rezervlerimiz var ama bu suyu bolca kullanmak, israf etmek anlamına gelmiyor” dedi. Kayalıköy Barajı’nın kentin en büyük su rezervi olduğu bilgisini paylaşan Gürkan, şunları kaydetti:

“Yaklaşık 150 milyon metreküp rezervi vardı Kayalıköy’ün ama gerek tarımsal sulamada kullanılması gerek bizim içme suyunda kullanmamız, bu yıl havaların da çok aşırı sıcak gitmesi nedeniyle buharlaşmadan dolayı bir azalma oldu. Zaten üç milyon metreküpe düştüğünde biz oradan artık su almayı bırakıyoruz çünkü suyun içindeki mangan oranı yükseliyor. Suyun rengi değişiyor ama içeriğinde, kalitesinde bir değişiklik olmuyor.”

Vatandaşları suyu tasarruflu kullanmaya davet ettiklerini dile getiren Gürkan, Edirne’ye günde 50 bin ton su verdiklerini bir o kadar da atık su alarak geri toplayarak arıttıklarını anlattı. Gürkan, temiz içme suyu kaynaklarının korunması gerektiğini dile getirdi.

Fotoğraf: Özgün Tiran – AA

‘İki ay sonra yağışlar başlamazsa gelecek sezonda ciddi sıkıntılar yaşarız’

Yağışların olmaması durumunda sıkıntıların kapıda olduğunu vurgulayan Gürkan, “İki ay sonra yağışlar başlamazsa bir sonraki sezonda ciddi anlamda sıkıntılar yaşarız. Su kesintilerine gitmek zorunda kalırız. Planlı su kesintileri yapmak zorunda kalırız. Gereksiz su kullanımından, suyu kontrolsüz kullanmaktan acilen tüm vatandaşlarımızı vazgeçmeye çağırıyoruz.”

Fotoğraf: Özgün Tiran – AA

Çeşmelere tasarruf aparatı

Çeşmeler için tasarruf aparatı dağıtacaklarını söyleyen Gürkan, “Edirne Belediyesi olarak geçen yıl 5 bin tane tasarruf aparatı dağıtmıştık. Şu anda temini yapılıyor bunu vatandaşlarımıza ücretsiz olarak dağıtacağız. Su hayat demek o yüzden hayatımıza sahip çıkalım” dedi.

Kayalıköy Barajı’nın aynı zamanda tarımsal amaçlı sulama için de kullanıldığını anlatan Gürkan, kontrolsüz kullanımın önüne geçmek için kapalı sistem sulama yapılması gerektiğini ifade etti.

TÜSAD: Akciğer hastalıklarına karşı erken teşhis ve tedavi yaygınlaşmalı

Uluslararası Solunum Dernekleri Forumu (FIRS) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından akciğer sağlığı konusunda farkındalık yaratmak amacıyla ilan edilen “25 Eylül Dünya Akciğer Günü” özellikle “büyük beşli” denilen hastalıklara dikkat çekilmesi açısından önem taşıyor.

Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD) bu özel günde “Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), astım, zatürre, tüberküloz ve akciğer kanseri”ni kapsayan büyük 5’linin yol açtığı sorunlara dikkat çekti.

TÜSAD Akciğer Kanseri Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Pınar Akın Kabalak yaptığı açıklamada, bu beş akciğer hastalığının tüm dünyada ürkütücü sayıda ölüm ve sakatlığın baş sebebi olduğunu hatırlatarak, “Erken teşhis ve tedaviyle akciğer hastalıklarının daha ortaya çıkmadan önlenmesi çok önemli” dedi.

TÜSAD, aynı zamanda bu hastalıkların tedavisindeki eşitsizliklerin azaltılması için önlemler alınması çağrısında bulundu.

‘Yıl sonuna dek 238 binden fazla kişi akciğer kanseri tanısı alabilir’

İnsan sağlığını olumsuz etkileyen akciğer hastalıkları konusunda bilgi veren Kabalak, “büyük 5’li” olarak adlandırılan hastalıkların sonuçlarını şöyle aktardı:

  • Akciğer kanseri, kanser ilişkili ölümlerde ilk sırada yer alıyor. Akciğer kanseri erkeklerde prostat kanserine göre, kadınlarda ise meme kanserine göre üç kat daha ölümcül. 2023 yılı sonuna kadar 238 bin 340 kişinin daha akciğer kanseri tanısı alacağı tahmin ediliyor. Bu hastalardan da yaklaşık 12 bin 70 kişinin akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybedeceği öngörülüyor.
  • KOAH nedeniyle yıllık yaklaşık 3,2 milyon insan hayatını kaybediyor.
  • Astım 262 milyon kişi ile en yaygın bulaşıcı olmayan hastalık.
  • Özellikle COVID-19 pandemisi ile sıklığı giderek artan tüberküloz ise yeniden ciddi bir toplum sağlığı problemi olmaya maalesef başladı.

‣ TÜSAD: Hava kirliliği solunum sağlığını tehdit ediyor, sekiz milyon erken ölümün sebebi…

‘Ekonomik yük ve eşitsizlik de sorun’

Bu ciddi beş akciğer hastalığının ekonomik yükünde de ciddi artışlar yaşandığını da dikkat çeken Kabalak, şunları söyledi:

“Örneğin pnömoni (zatürre) tedavisinin yıllık maaliyeti 71–167 milyar dolar olarak hesaplanmış. ABD’de astım için yıllık 18 milyar dolar bütçe ayrılıyor. Bu yüksek rakamlara gelir dağılımındaki dengesizlik-eşitsizlik de eklenince, özellikle düşük gelirli ülkelerde kişiler yetersiz sağlık bakım hizmetine mahkûm oluyor.”

Dünya Akciğer Günü’nün bu yılki temasının “kimseyi geride bırakmadan herkes için önlemlere ve tedaviye erişim” olduğunu belirten Kabalak, “Küresel yükün azaltılması için erken teşhis ve tarama yöntemlerinin yaygınlaşması gerekiyor. Akciğer hastalıklarının önlenmesi ve tedavisinde eşitsizliklerin azaltılması çok önemli” dedi.

Kabalak, bu konuda şu örneği verdi:

“COVID-19 pandemisinde etkin aşının duyurulmasının ardından, düşük gelirli ülkelere aşının ulaşması ortalama 100 gün daha geç oldu ve popülasyonun sadece yüzde 25’ine uygulanabildi. Bu oran gelişmiş ülkelerde yüzde 72. İşte bu nedenle başta devletler ve uluslararası kuruluşlar olmak üzere ilgili tüm kurumlar akciğer sağlığı için gerekli önlem ve tedavi gerekliliklerini istisnasız her bireye ulaştırmak için organize olmalı.”

‣ TÜSAD: Hava kirliliği KOAH olma riskini artırıyor

‘Baş sorumlular tütün kullanımı, hava kirliliği, iklim değişikliği’

Hava kirliliği, tütün ürünleri ve iklim değişikliğine bağlı olarak solunum sağlığının korunması giderek zorlaştı” diyen Kabalak; şu uyarıları da yaptı:

“Tütün ve tütün ürünlerine maruziyet çok önemli ama önlenebilir bir etmen. Mentollü sigara veya elektronik sigara çeşitleri ile gençlerde tütün ürünü kullanımı daha az zararlı ve masum gibi gösterilmeye çalışılsa da yarattıkları etkiler en az klasik sigara kadar zararlı. Tütün ve tütün ürünleri kullanımı akciğer kanserinin ilk sıradaki nedeni.

Mesleki maruziyet de ikinci sırada yer alıyor. Radon gazı, iç ve dış ortam hava kirliliği, arsenik, asbest, dizel egzoz dumanı gibi maddelere maruz kalmak riski artırıyor. Gitgide artan şehirleşme, orman arazilerinin azalması ile günlük yaşantıda bu risklere farkında olmadan daha da fazla maruz kalıyoruz. Küresel iklim değişikliğinin bir sonucu ortaya çıkan devasa yangınlar nedeniyle havada partiküler madde oranı artmakta ve solunan hava kalitesi düşüyor.”

‣ TÜSAD: Tatil yapacağım diye kendinizi hasta etmeyin

Müze Gazhane’de özel etkinlik

Bu arada, TÜSAD’ın paydaşı olduğu Türkiye Solunum Koalisyonu tarafından 27 Eylül’de Dünya Akciğer Günü kapsamında özel bir etkinlik organize ediliyor.

13.00-19.00 saatleri arasında İstanbul’un Kadıköy ilçesindeki Müze Gazhane‘de bulunan pazar yerinde gerçekleşecek etkinlik kapsamında akciğer sağlığına yönelik halk seminerlerinin yanı sıra akciğer kapasitesi ölçümleri, pedal çevirme alanı ve solunum sağlığına yönelik egzersiz eğitimi yer alacak.

TÜSAD Başkanı Prof. Dr. Şule Akçay, “Tüm İstanbulluları solunum sağlığıyla ilgili ücretsiz tarama ve ölçümlerin yapılacağı bu etkinliğe davet ediyoruz. Türkiye Solunum Koalisyonu tarafından düzenlenen bu özel organizasyonla akciğer sağlığı hakkında halkımıza bilgi verecek ve Türkiye’nin solunum sağlığı konusundaki farkındalığını artırmak amacıyla faaliyetler gerçekleştireceğiz” açıklamasını yaptı.

Yiyecek çalmak için sırtında ‘termit’ yetiştiren yeni bir böcek türü keşfedildi

Araştırmacılar, gerçek termitleri kandırarak beslemek için sırtında bir termit benzeri bir vücut uzantısı yetiştiren yeni bir rove böceği keşfederek, bunun dünyanın en sıradışı taklit biçimlerinden biri olabileceğini bildirdi.

Termit kuklası olarak adlandırılan bu yapı öylesine kusursuz ki, termitlerin farklı vücut bölümlerini bile yansıtıyor ve anten ve bacaklara benzeyen üç çift sahte uzantı barındırıyor.

Rove böcekleri (Staphylinidae familyası), halihazırda hayvanlar aleminde taklit yetenekleriyle tanınıyor.

Avustralya‘nın Kuzey Bölgesi‘nde toprağın altında keşfedilen yeni böcek türü (Austrospirachtha carrijoi), fizogastri diye bilinen bir olguyla karnını büyüterek termite benziyor.

Zootaxa dergisinde yayımlanan makalede bilim insanları, bu vücut parçasının evrimleşerek bir termitin son derece gerçekçi bir kopyası haline geldiğini belirtiyor. Termit kuklasının başı ve vücudunun geriye kalan kısmı, böcek vücudunun üzerinde yer alıyor. Böceğin çok daha küçük olan gerçek başı ise termit kuklasının altında bulunuyor.

Araştırmacılar, böceğin bu kukla sayesinden fark edilmekten kaçınabileceğini ifade ediyor; zira termitler kör olmalarına rağmen birbirlerini dokunma yoluyla algılayabiliyor. 

Böcek ayrıca termitlerden kutiküler hidrokarbonlar adı verilen benzersiz kimyasalları emebiliyor veya kendisinin de bir termit olduğu algısını güçlendirmek için benzer bileşikler üretebiliyor.

İşçi termitler, trophallaxis adı verilen bir sürece bağlı olarak kolonideki diğer termit cinslerini sindirilmiş yiyeceklerle besler. A. carrijoi‘nin ağız yapısı çok küçük olduğu için, yazarlar böceğin yumurta ya da larva yemek yerine konakçılarından besin elde ederek beslendiğini düşünüyor.

Böcek için bariz avantajları olan bu adaptasyon, böceğin yaşamının geri kalanını diğer termitlerden sağlanan besinlerle sürdürebilmesini sağlıyor.

‣ Asya’da 224 yeni canlı türü keşfedildi