Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Squid Game: İnsan insanın kurdu(mu)dur!

Thomas Hobbes, metaforları anlatımının en önemli aracı yapmış bir İngiliz filozofudur. Hatta karamsarlığın toplumu kurtaracak çözüm olduğunu anlatmasıyla oldukça ilginç bir bağlama da oturtulabilir. En önemli iki eserinin isimlerinin Leviathan ve Behemoth olması da kötümserlikle harmanlanmış bir metafor kullanımının, toplumsal kurtuluşun adresi olarak düşünmesinin en önemli göstergeleridir. Gerek denizlerde yaşayan Leviathan gerekse de karada yaşayan Behemoth efsanevi canavarlardır ve Tevrat’taki üç önemli canavar-kahraman’dan ikisidir.

Hobbes’un bu iki ismi seçmesinin devlet organizasyonunu anlatmak amacıyla seçmesi tesadüf değil. “Bellum omnium contra omnes” yani herkesin herkesle savaşı anlamına gelen durumun ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu bunun da nedeninin “insanın insanın kurdu” olması durumuyla anlatması da Hobbes’un metafor kullanımındaki ustalığını ortaya koyar. Ancak hepsinin bir karamsarlık barındırdığını unutmamak lazım! Nitekim Homo homini lupus durumu bunun en açık göstergesidir.  Burada Hobbes’un aslında başka bir şey demek istediğine dair yürütülen felsefi tartışmaların heyulasına girmeden devam edelim. Hobbes’un anlattığı doğal durum, yani son tahlilde insan denen canlının bir mücadele arenasında ne hale gelebileceğinin formülizasyonu işte son zamanlarda Netflix platformunda yayınlanan Squid Game isimli dizide açık ve seçik anlatılıyor. Hobbes’tan girip bir diziden çıkmak garip gelebilir ancak diziyi izleyince aklıma ilk olarak gelen şeyin Homo homini lupus olduğunu söylemem lazım. Squid Game yaratıcısı senaryoyu yazarken Hobbes’dan esinlenmiş midir bilemem. Dışardan bakan birisi olarak Thomas Hobbes evreninin abartılı bir karşılığının ekrana yansıtıldığını kesin olarak söyleyebilirim ama ispat edemem.

Anlatımın dili ve tercih edilen metaforların anlatılmak istenen şeyin de belirleyicisi olduğunu unutmamak gerekir. Nitekim dizide iki farklı masumiyet ve saflık durumunun yani “yaşlılık” ve “çocukluk” durumlarının benzerliği ana aksa oturtulmuş. Bu aks başka bir iyilik göstergesi olan “kankalık”, “yoldaşlık”, “ortaklık” kavramlarıyla harmanlanmış ve bunlar üzerinden de bol ancak tek düze şiddet gösterilerinin servis edildiği bir distopya oluşturulmuş. Böylelikle izleyiciye çaresizlik ya da toplumsal kırılganlıkların kişiyi köşeye sıkıştırdığında alabileceği halin kanlı bir gösterisini sunulmuş! Aslında anlatılan şey, insan doğasında gizli olan ve ancak sistemsel güdülenmelerle ortaya çıkabilecek olan kötülük temalı doğal olmama durumu ve grup içi saldırgan rekabetçilik dürtülerinden başka da bir şey değil! Oyun kuralları içerisinde gerçekleşen cinayetlerin yaratamadığı rahatsızlığın, bu cinayetin oyun dışı durumlarda gerçekleşmesiyle tavan yapması da kötü ve iyinin çatışması olarak sahnelenmiş denilebilir.

‘Düşünürken, kelimelerinize dikkat edin’

Oyun içinde diğerlerinin nasıl kendilerinden önce ölmesi gerektiğinin stratejisini yapmaya çalışan takım mensubu insanların, hayatta kalma dürtüsüyle yapabileceklerinin de sınırlarında dolaşılmış. Hayat boyu başarısız olmuş karakterlerin ya da tercihleriyle görece yolunda olan hayatlarının bir anda bataklığa dönüştüğü karakterlerin bir noktaya kadar hayatta kalmak için nasıl da ortaklaşabildiği de açıkça sergileniş. Bunun yanında oyun içi tercihlerin kişiden kişiye nasıl da anlamsal farklılıklar yarattığı da oldukça güzel ifade edilmiş. Nitekim bu durum da Hobbes’un Leviathan’da anlamların nasıl da farklılaşabildiğini anlattığı kısımla paralellik arz ediyor. Hobbes insanın düşünürken sözcüklere dikkat etmesi gerektiğini çünkü sözcüklerin onların düşündüğümüz anlamının yanı sıra, düşünenin doğasını, kişiliğini ve ilgileri hakkında da ipucu verdiğini ifade ediyor. Devamında erdemler ve kötülükler için kullanılan adların da böyle olduğunu ve birine göre bilgelik olan bir şeyin başka biri için korkaklık anlamına, birine göre vahşet olan şeyin de başka birine göre adalet anlamına gelebileceğini söylüyor. Dizide de final bölümündeki konuşmalarda çoğunlukla bu ikilemler belirleyici olmuş ve iki farklı karakterin olaylara yaklaşımının nasıl da farklı anlamlar barındırabileceğini ortaya konmuş. Belki de senarist Hobbes’u okumuş olsaydı homo homini lupus sözünü mutlaka ama mutlaka filmin bir yerinde kullanırdı.

Squid Game yakın dönem kapitalosen çağının da özetini, yani kapitalizmin neo-liberal barbarlığının insana biçtiği rekabetçilik ve mücadelecilik yaklaşımını da anlatıyor diyebiliriz. Bu nokta bir röportajında yönetmen tarafından da dolaylı olarak ifade edildiği için bu tespiti rahatlıkla yapabiliyorum: “Mecburların” mücadelesi üzerinden inşa edilen bir sektör ve bu sektör ile monotonlaşmış zengin hayatlarının renklendiğini düşünen VİP’ler. Bunun bir metafor olabileceği ihtimali üzerinden günümüz endüstrisi için de söylemek mümkün. Moda, madencilik faaliyetleri, enerji üretimi, inşaat sektörü, tarikat sektörü ya da çöp ticaretini ve bu faaliyetlerin mağduru olan dezavantajlıları bu bağlamda değerlendirebiliriz. Dediğimiz gibi tamamıyla sizin okumanıza kalmış bir anlam evreni mevcut. Ancak ortak nokta insanın insanın kurdu olması durumu. Bu yorumu yapmakta açıkçası bir beis görmüyorum. Bugün içine girdiğimiz yok oluş çağının da temel nedeni bu hoyratlık ve sömürü çarkının doğayla olan uyumsuzluğudur diyebiliriz. O sebeple çözümün iyilikte olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Nitekim filmin de en sonunda bende uyandırdığı izlenim, her ne kadar Gi-Hun isimli karakterin iflah olmaz bir halde yeniden oyuna dâhil olmak istemesi şeklinde sonlansa da, insanın insanın kurdu olması durumunun bir gerçeklik değil bir tükeniş olduğu izlenimdir.

Squid Game, her ne kadar daha benzer bir rekabeti anlatan “Hunger Games” ve semboller açısından da “La Casa De Papel” formatını andırsa da akılda bıraktırdıklarıyla izlenmeyi hak eden bir dizi.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Çevre kırımının ortasında doğan bir nesil ve eko-anksiyete

Çevre hassasiyeti yeni nesilde, eski nesile göre oldukça yüksek seviyede. Özellikle Z kuşağı olarak isimlendirilen ve 2000 sonrasında, tam olarak bir çevre kırımının ortasında doğan nesilde gözlemlenen ve çeşitli markaların da bu hassasiyete hitap eden stratejiler izlemesine (çoğunlukla yeşil yıkama ile) neden olan hassasiyetin anksiyete haline gelmesi ise bu hassasiyete neden olan krizlere karşı karar alıcıların yeterli reaksiyonu göstermemesiyle ilgili.

İşte bu anksiyeteden korkmamız gerekiyor. Çünkü bir konuda endişeli olmak takıntı ya da problematik kaygı haline gelmediği müddetçe o konu için eyleme geçmeye yardımcı olabilir. Ancak bunun sınırının nerede başlayıp nerede bittiği biraz da sosyopolitik durumla ilişkili.

Öfkeye neden olabillir

Örneğin Türkiye gibi eko-kırım faaliyetlerinin sürekli olduğu ancak toplumdaki çevre hassasiyetinin düşük ve karar alıcıların umursamazlığının yüksek olduğu ülkelerde, çevre hassasiyetine sahip olan çocukların bu durumu karamsarlık-ihanet ve öfke duygusuyla okumasına neden olabilir.

Bu tabii sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil, sınırı aşan özellikleri olan küresel bir mesele. Çünkü çevre problemleri sınırlardan bağımsız olarak küresel sonuçlar yaratabilen problemlerdir ve ortadan kaldırılabilmesi için de küresel işbirlikleri gerektirir. Burada da savunmasızlık belirleyici etken!

Yarısından fazlası karamsarlık içinde

Geçtiğimiz günlerde British Medical Journal‘da, Imperial College London’dan bir grup araştırıcının yayınladığı bir yazıya göre, eko-anksiyete olarak nitelendirilen kaygı durumunun bu psikolojik etkilere karşı az ya da çok savunmasız olanlar arasında sağlık ve sosyal eşitsizlikleri şiddetlendirme riski yarattığı tespitine yer veriliyor.

Yazıda atıfta bulunulan ve 2020 yılında yapılan bir çalışma var. Bu çalışmada çocuk psikiyatrları tarafından İngiltere’de bir grup çocuk ankete tabii tutulmuş ve bu çocukların yarısından fazlasının (yüzde 57) iklim krizi ve çevrenin durumu hakkında karamsarlık içinde oldukları tespit edilmiş.

Bu karamsarlığın The Lancet dergisinde yayınlanan bir başka çalışmaya göre de Birleşik Krallık ile sınırlı olmadığını söyleyelim. Bu çalışmada da 16 ila 25 yaşları arasındaki gençlerle küresel düzeyde bir anket yapılmış ve iklim krizi ve diğer çevresel problemlerin gençleri derinden etkilediği belirlenmiş.

Çalışmada 10 ülkede 10 bin gençle (16-25 yaş arası) anket yapılmış ve iklim değişikliği ve buna karşın hükümetlerin müdahalesi hakkındaki düşünceleri ve duyguları hakkında veriler toplanmış. Bu verilerden hareketle eko-anksiyete’nin küresel bir fenomen haline geldiği vurgulanmış.

Günlük hayatı olumsuz etkiliyor

Ankete katılanların yüzde 59’unun iklim değişikliği konusunda çok veya aşırı endişeli olduğu; yüzde 50’den fazlasının da üzgün, endişeli, kızgın, güçsüz, çaresiz ve suçlu hissettiği sonucu elde edilmiş.

Bir başka soruya verilen cevaplardan hareketle de ankete katılanların yüzde 45’ten fazlasının iklim değişikliği ile ilgili duygularının günlük yaşamlarını ve işleyişini olumsuz etkilediğini söylemiş.

İhanet edilme duygusu

Ankete katılanlar, hükümetlerin iklim değişikliğine verdikleri reaksiyonun beceriksizce olduğunu ve bu durumun da kendi nesillerinde güvenceden çok ihanet edildiği duygusunu yarattığını belirtmiş.

Yani yeni nesil hükümetlerin çevre konusunda önlem almakta geciktiği için çocukların geleceğini çöpe attığını bunun da kendilerinde öfke ve aynı zamanda bir anksiyete yarattığını belirtiyor.

Kanımca bu ihanet duygusu sadece hükümetlere karşı değil aynı zamanda bu hükümetlerin iktidara gelmesini sağlayan seçmen kitlesine karşı da geçerli.

Kaygı duymak normal

Bu kaygı ve öfkenin tek başına normal olduğunu unutmamak gerekiyor. Normal bir yanıtın patolojikleştirmenin de bir patoloji olduğu gerçeğini hatırlayarak eko-anksiyete’nin sağlıksız bir şeye dönüşebilme ihtimalini hatırlatmakta yarar var.

İşte tam da bu nedenle bu eko-anksiyete’nin kendisinden ziyade beraberinde ortaya çıkartacağı sorunlar yüzünden tedirgin edici olduğunu belirtmek gerekir.

Eğer ki sizin de bu tarz kaygıları olan bir çocuğunuz varsa o zaman ona bu kaygının oldukça mantıklı ve yerinde olduğunu ve kendisinin ne kadar da cesur ve çevreyi düşünen biri olduğu telkininde bulunmanız faydalı olabilir.

İklim eylemleri

Onları cesaretlendirmek bu kaygı ile baş etmenin yolunu da bulmalarına yardımcı olacaktır. Nitekim iklim grevi eylemleri bu baş etme yollarından biri. Bu eylemlerin desteklenip yaygınlaştırılması bu nedenle önemli.

Ancak bu kaygıların işe yaramadığını veya kendisinin ne yaparsa yapsın bir fark yaratamayacağını filan söyleyecek olursanız ciddi bir travma yaratma ihtimaliniz olduğunu unutmayın.

Cesaretlendirin

Üstelik böyle bir çocuğunuz varsa kendinizi şanslı hissetmelisiniz. Çünkü çocuğunuz sizin duyarsızlığınızın da katkı sunduğu bir probleme karşı sizin erişkinken elde edemediğiniz duyarlılığa erken yaşta sahip olmuş. Eğer ki çocuğunuzda bu tür bir kaygı durumu yoksa aslında o zaman oturup kara kara düşünmeye başlayabilirsiniz. Çünkü bu durum da doğrudan sizin eseriniz.

Siz siz olun çevre için hassasiyet sahibi olanların motivasyonunu kıracak söz ve davranışlardan uzak durun, onları küçümsemeyin ve kaygılarının etki yaratmadığını filan sakın ola söylemeyin. Eğer ki elinizden geliyorsa destek olun, yok onu da yapamıyorsanız susmanız bile yeterli. Eskilerin deyimiyle bari gölge etmeyin. Yapabileceğiniz en iyi şey onları cesaretlendirmek olmalıdır.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır

Çocukken mahalle bakkalında da satılan ve merdiven altında üretildiği belli olan abur cuburları alır yerdik. İçeriği belli olmayan bu abur cuburlar çoğunlukla leblebi tozu, çikolata, muhallebi vb. yiyeceklerden oluşur, yerken de olmadık badireler atlatırdık. Kim bilir bugün yaşadığımız sorunların kaynağında da o zamanlardaki kötü beslenmemiz yatıyordur.

Her ne kadar böyle olsa da bu kalitesiz abur cuburların ambalajları ya gofret benzeri yenilebilir şeylerden ya da kâğıttan oluşuyordu. Örneğin muhallebi benzeri jöleler kâğıt kaplarda, leblebi tozları da gofret benzeri kâselerde verilirdi. Çikolatalar da alüminyum tüplerde satılırdı.

O zamanlar sadece kalitesiz şeyler değildi beslenmemizi oluşturan. Yakınlardaki bahçelerde tek tük yer alan meyve ağaçlarından meyveler koparır yerdik. Bu esnada karşılaştığımız problemler ise ya yenilen abur cuburların boğaza takılması ya da tırmanılan meyve ağacından düşmek şeklinde gerçekleşirdi. Belki uzun vadede başka problemler yaratmış olabilirdi ama o esnada çok da ciddi sıkıntılar yarattığı pek söylenemez.

Leblebi tozları, muhallebiler yerine kimyasal kokteyller

Artık durum değişti. Gofret benzeri kaplardaki leblebi tozları, muhallebiler plastik kaplara, alüminyum tüplerdeki çikolatalar da şırınga şeklindeki plastik tüplerde satılır oldu.

Mahalle aralarındaki meyve ağaçları ise çoktan odun olup yerini de çirkin beton ucubelere bıraktı bile. Üstelik kalitesiz de olsa içeriğinde bir şekilde leblebi bulunan tozların ve hasbelkader doğal malzemelerin bulunduğu muhallebilerin de yerinde yeller esiyor. Hepsi birer kimyasal kokteyle dönüşmüş vaziyette.

Bizler belki bu kimyasalların akut etkisinden kısmen de olsa kurtulduk -ki payımıza düşen diğer türlü kötülükleri saymazsak- ancak yeni nesil bu gıda teröründen ne yazık ki kurtulamadı.

4 yaşındaki Saliha Çakır’ın pestisitli narlardan zehirlenerek yaşamını kaybettiği kesinleşti.

İşte bundan kurtulamayanlardan sadece bilinen ikisi yazının başlığına da koyduğum Mert ve Saliha! Biri 7 diğeri 4 yaşında iki çocuk. İkisi de bugün hayatta değil. Mert merdiven altı plastik endüstrisinin ve gıda endüstrisinin kurbanı olurken, Saliha da kontrolsüz tarımsal üretimin kurbanı oldu.

Her iki çocuk da pespayeleşmiş sanayinin insan hayatını tüm diğer canlılarınki gibi hiçe saydığı kar hırsına yenik düştü. Her iki ölüm de ilk aşamada sıradanlaştırılmış ve hatta Mert’in ölümünde ilk olarak 7 yaşında olduğu göz ardı edilerek maktul sorumlu tutulmuştu. Saliha’nın ölümünde de ilk aşamada benzer bir durum olmuş ancak adli tıp raporu gerçeği ortaya koyunca inkâr edilemez olmuştu.

Her iki ölümde de sorumlular konusunda herhangi bir adım atılmış değil. Üstelik olaylar hala münferit olaylar olarak değerlendiriliyor ve gerek plastiğin gerekse de pestisitlerin kullanımının yarattığı riskler göz ardı ediliyor.

7 yaşındaki Mert Yağız Köksal, plastik şırınga şeklindeki çukulata kapağının boğazına kaçması yüzünden öldü.

Ölümcül plastik ve pestisitler sonsuza kadar

Türkiye hem pestisit hem de plastik kullanımında freni boşalmış kamyon hızıyla ilerliyor. Ortada var olan tek engel, her iki zararlının da üretim maliyetlerindeki artışlar. Bu artışlar kontrolsüzce kullanılan bu iki zararlının da üretiminde ve tüketiminde kısmi sınırlamalar meydana getiriyor. Ancak bu durum uzun sürecek gibi görünmüyor. Yani sıkı düzenlemeler yapılmadıkça küresel dalgalanmalardan kaynaklanan dönemsel sınırlamalar herhangi bir fark yaratmayacaktır.

Bu durumda artık anne sütünde ve plasentada bile bulunabilen her iki zararlının geleceğimizi daha fazla tehdit edeceğini belirtmekte fayda var. Mert ve Saliha bizim bu anlamda duyabildiğimiz isimler. Bunların dışında her iki zararlının neden olduğu çok sayıda başka vaka olduğuna şüphe yok.

Mert Yağız Köksal ve Saliha Çakır! İki çocuk!

Biri plastik yüzünden, diğeri de pestisit yüzünden artık hayatta değiller.

Ancak onları öldüren plastikler ve pestisitler sonsuza kadar varlıklarını sürdürecekler.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sonsuza kadar zehirlenmek

Öyle bir hayat tarzımız var ki sonsuza kadar zehirlenmek üzere itinayla çabalıyor ve tüm yaşantımızı da bu zehirlenme çabasının inşasına harcıyoruz. Evet, işte evimizin karşısındaki inşaat faaliyetini izlerken aklıma düşenler bunlar.

Daha önce yer alan üç katlı ve herhangi mimari bir özelliği olmayan 1970’ler yapımı bir binanın yerinde şimdi yeller esiyor. Oysaki çoğunluğu aile fertlerinin yaşadığı bu apartman, apartmanı inşa eden vatandaşın inatla kabul etmemesi nedeniyle yıkılamıyor üstüne üstlük herhangi bir tadilat da yapılmıyordu.

Artık o vatandaş hayatta değil ve ortaya koyduğu müteahhit karşıtı direnç de kendisiyle beraber mezara gitti. Kalkan direncin ardından ilk buldukları müteahhitle anlaşan çocuklar yeni bir evde yaşamanın arzusuyla ara ara gelip binanın inşaatını seyrediyorlar. Artık o metruk ve rutubetli eski apartman yerine, modern görünümlü ve gıcır gıcır dekore edilmiş bir dairede oturacaklar.

Yıkılan binanın müteahhiti uyanık olacak ki yan tarafta yer alan ve başka bir uyanık müteahhitin yaptığı dayanıksız binayı da herhangi bir denetim almadan yıkmış ve böylelikle bir taşla iki kuş vurarak daha büyük bir inşaat faaliyetini kapatmıştı.

Atmosfere karışan zehir

Binayı yıkarken herhangi bir önlem almaması binanın asbest içermediğini aklınıza getirmesin. Ülkede bu bağlamda herhangi bir gelenek ne yazık ki yok. Kazmasını alan istediği binayı kentsel dönüşüm adı altında göstermelik önlemlerle yıkabiliyor. Onun dışındakilere de varsa asbest solumak kalıyor.

İşte bu asbestli olması muhtemel iki bina itinayla yıkılmış ve içerdikleri asbest ile ölene kadar yetecek zehir atmosfere salınmıştı. Bu işlemden sonra hafriyat kaldırılmış ve muhtemelen kuzey ormanları içerisinde bir yere dökülmek üzere gönderilmişti. Şimdi sıra yeni ve modern binayı yapmaya geldi.

Öncelikle bina yapımı için plastik yakıp enerji üretmiş ve envai çeşit ağır metal, dioksin ya da kalıcı organik kirletici içeren kül karıştırılarak alınmış çimentolar kullanılacak. İşte bu çimentoların kullanılmasıyla yapılan betonlar, sonsuza kadar gerçekleşecek zehirlenmenin ikinci en önemli halkasını oluşturuyor.

Sırada ise ana iskeleti yapılan binanın duvarlarını inşa etmek var. Oradan nasıl kirleticilerin binaya hapsedileceğini bilemiyoruz. Ancak orada da bizi kirleticilerden mahrum bırakmadıklarından eminiz.

Daha sonra yağmur suyu aktarma sistemleri, plastik tesisatlar, nano etkili boyalar, su tutmaz dış cephe uygulamaları ve en sonunda da son dokunuşlar yapılacak.

Sınırlı ve zehirli seçenekler

İç mekanda ayrıca PVC kaplamalı mutfak dolapları, yer kaplamaları, PVC doğramalar, kapılar ve daha nice zengin kimyasal bileşimli dekorlar icra edilecek. Sakın ha bunları masraftan kaçınan uyanık müteahhitlere özgü ucuzluk takıntılı bir durum olduğunu zannetmeyiniz.

Şöyle ki aynı evi kendiniz de yapacak olsanız ki şehir içinde yapabileceklerinizin sınırı olduğu için sizin de muhtemelen benzer bir zehir kombinasyonuyla 7 nesil torununuza yetecek seviyede kimyasalı evinize hapsedeceğinizi söyleyebilirim.

Şöyle bir yapı market gezisine çıktığınızı düşünün. Yer kaplamalarını masif ahşaptan alsanız bile onları parlatmak için yapı marketlerin vernik raflarında yer alan ve ahşabı beş yıl boyunca renklendirmeyi vaat eden verniklere gözünüz kayacaktır.

Çatı katında oturacaksanız UV ışınlarına ve yağmura karşı dayanıklı çürümeye karşı koruma sağlayan kaplama malzemelerine mutlaka ihtiyaç duyacaksınız.

Bunları geçseniz bile duvar boyasının artık sadece renkle ilgili değil, saf parlak mı yoksa ultra pürüzsüz mü, küf önleyici mi yoksa hava koşullarına dayanıklı mı olduğu konusunda mutlaka bir eğiliminiz olacaktır.

Fotoğraf: Shutterstock

Sonsuza kadar kimyasallar

İşte görünüşte ve nitelikte büyü yaratan bu özelliklerin çoğu, “sonsuza kadar kimyasallar” olarak bilinen PFAS’a (per- ve polifloroalkil maddeler) borçlu. Bu sentetik kimyasallar grubu, korozyonu önlemek, sürtünmeyi azaltmak ve ürünleri su geçirmez ve leke tutmaz hale getirmek için kullanılır.

PFAS ile zehirli evinizde oturunca bu durumun biteceğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz. İşte bu kimyasallar aklınıza gelebilecek tüm ürünlerde kullanılıyor. Kozmetik ürünlerden, gıda ambalajlarına, yangın söndürme köpüklerinden, yanmaz yapışmaz tavalara, pişirme kağıtlarından diğer mutfak ekipmanlarına kadar her yerde PFAS kullanıldığını söyleyebiliriz.

Üstelik sadece bunlarla da sınırlı değil. Mobilyalardan, su geçirmez outdoor ayakkabınıza, su tutmaz montunuzdan pahalı spor giyimlerinize kadar her yerde bu kimyasallar mevcut.

PFAS’ın inanılmaz derecede güçlü karbon-flor bağları, bu kimyasalların biyolojik olarak parçalanmadığı anlamını da taşıyor. Evinizde yaptığınız tadilatlar sonsuza kadar sürmeyecek, ancak o tadilatlarda kullandığınız malzemelerin içeriğindeki PFAS toprakta, suda, havada, vahşi yaşamda ve vücudumuzda sonsuza kadar birikip kalacak.

Anne sütünden çocuklara

PFAS sadece vücudumuzda kalmakla da yetinmeyecek, PFAS, anne sütü aracılığıyla çocuklara da transfer olacak. Yani ne yiyorsanız çocuğunuz da o yediklerinizden müteşekkil olacak. Belki çocuğunuz da olmayacak çünkü bazı tür PFAS’lara maruz kalma, doğurganlık sorunları, metabolizmadaki değişiklikler ve artan obezite ve kanser riski ile ilişkili! Yani çocuğunuz olmadan kanserden ölebilir, düşük yapabilir ya da bitmeyen çocuk edinme seansları sonucunda çocuğunuzun olamayacağına ikna olabilirsiniz. Olsa bile o çocuğun bu kimyasallar yüzünden hiç de iyi bir geleceği olmayacağını söylemek mümkün.

PFAS sadece size etki etmekle kalmaz. Aynı zamanda kanalizasyonlar tarafından sucul ekosistemlere taşınır ve sucul ortamlara bir kere girdikten sonra da ne yazık ki ortadan kaldırması imkansızdır.

Siz her ne kadar PFAS üreticilerinin sponsorluğunda temizlik kampanyaları düzenleseniz de o kimyasallar çoktan en yakın sucul canlının bünyesindeki yerini almış olacaktır.

Üstelik kullandığımız bu kimyasallar en nihayetinde içme suları aracılığıyla tekrar bize kadar ulaşacaktır. Çünkü su arıtma tesislerinin PFAS ve diğer kirleticilerin ancak bazılarını filtreleme yetenekleri mevcut. Üstelik bu da oldukça pahalı bir yöntemdir.

Zehir kaplı bir gelecek

Muhtemelen bir mega kentte ya da sanayi sitesi yakınında yer alan bir yerleşim yerinde yaşıyorsanız bolca bu kimyasallara maruz kalmış olabilirsiniz. Bir de şehrinize istihdam adı altında ne kadar geri kalmış ve zehirli kimya işletmeleri varsa taşımaya meraklı yöneticiler varsa geçmiş olsun! Sizi istihdam ile dolu ve ipeksi pürüzsüz dokunuşlu duvarlara sahip, bol endüstriyel ve paslanmayan korkuluklarla çevrili kimyasalların olduğu bir gelecek bekliyor.

Bugün bu sonsuza kadar zehirleyen kimyasallar her türlü ekosistem kompartmanında yaygın bir şekilde mevcut. Her türlü insan bu kimyasallara öyle ya da böyle maruz kalıyor.

Yediğimiz yiyecekler, giydiklerimiz, oturduğumuz evler, etrafında huzur bulduğumuz deniz ve göller artık bu kimyasallar tarafından kuşatılmış bir halde. Sözün özü bize kalan, sanayi üretimi ile zenginleşmenin getirdiği sonsuza kadar zehirlenmektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kağıt toplayıcıları: Olmayan atık yönetiminin işleyen tek halkası

Hepimiz mutlaka her gün en az bir kere olsun arkasında dev bir çuval olan ve önünde kirlenmiş elbiseleriyle onu çekerek götüren insanları görmüşüzdür. “Çekçekçi” olarak da bilinen bu emekçilerin ülkenin çevresine, binlerce ton çöp ithal edip kasalarını dolduranlardan daha fazla hizmet ettiğini söylemek gerekiyor. Tonlarca çöp içerisinden kendileri için kazanç getirecek türde olanları toplayarak yaşamlarını sürdüren bu sınıfın başka önemli bir özelliği de ülkedeki olan ama aslında olmayan etkisiz atık yönetiminin işleyen tek ayağı olmaları! Çünkü belediyeler asfalt yapmaktan atık yönetimini iyileştirmeye fırsat bulamadıkları için çekçekçiler bu alanı önemli ölçüde dolduruyor ve çöp içerisinden toplamda önemli bir miktara tekabül eden plastik, kağıt ve metalleri ayrıştırıyorlar.

Kimi şehirlerde yer altına gömülmüş ve adeta hastalık yuvası olan çöp konteynerlarına, kimi şehirlerde de göz önünde olan ve yine görüntüleriyle bile insanı hasta edebilecek enerji yayan çöp konteynerlarına girerek dakikalarca para edecek şeyleri topluyor ve aslında hiç olmaması gereken bir işi icra ediyorlar. Mevcut durumda bu türden bir faaliyet hem insan onuruna hem de sağlığa aykırı! Sizin kokmasın ya da damlamasın diye 10 tane poşete koyu attığınız çöpleri bu insanlar çoğu zaman çıplak elle yırtıp karıştırarak işe yaradığını düşündükleri şeyleri çıkartıp alıyorlar. Ne kadar para kazandıklarını bilmiyoruz ama çok zengin olmadıkları açık ve net. Öyle olmadıkları için de çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve kendilerinin de içinde olduğu bir sistemin kurulması için sözüm ona çevreci büyük gazetecilere program yaptıramıyor, gazetelere devasa reklam veremiyor ve paralarıyla koca ajanslara haber yaptıramıyorlar. Seslerini sadece ufak tefek haber siteleri üzerinden duyurmaya çalışıyorlar.

Bu arada kendilerini çekçekçilerin temsilcisi olarak görenler içerisinde zenginlik elde etmiş olanlar da mesela gazetelere daha önce “istemiyoruz, bizi bitirir” diye karşı çıktıkları çöp ithalatını savunmak için çıkabiliyorlar. Oysa  yapmaları gereken şey ekmeğini sağlıksız ve güvencesiz bir şekilde çöpümüzden çıkartan bu insanların arkasında durmak. Ancak onlardan buna dair bir açıklama görmeniz imkansız.

Çekçekçilik: Bir insan hakları problemi

Aslına bakarsanız çekçekçiler üzerinden yürüyen sistemin kendisi pek öyle savunulabilir bir sistem değil. Çünkü gerek kaçak göçmen emeğinin yoğun bir şekilde sömürüldüğü, mafyalaşmanın ve güvencesizliğin kol gezdiği bu sistem, bir insan hakları problemi. İşte bu durum da bu sistemin düzenlenerek iyileştirilmesini zaruri hale getiriyor. Bu sistemin belediyeler eliyle düzenlenmesi ve bu insanların bu sisteme dahil edilerek atık yönetiminin ona göre oluşturulması şart. Başka türlüsü yani Bakırköy ve Ümraniye’de yapıldığı gibi onları işlerinden edip depolarını dağıtmak ne adil ne de doğru bir yöntem değil! Çünkü bu iki ilçede de zaten doğru düzgün bir çöp yönetimi ilgili belediyeler tarafından becerilemiyor. Doğru işleyen tek sistemi de bu şekilde bertaraf etmenin mağduriyet yaratmaktan başka bir katkısı olamaz.  Çünkü Türkiye kaynağında ayrı toplama konusunda ne yazık ki bir batı ülkesi değil. Yani çöplerin düzenlice ayrıştırıldığı ve bir kültür haine gelmiş kaynağında ayrıştırma sistemi yok ve bunun kısa vadede sadece ayrı ve rengarenk çöp bidonlarıyla oluşturulması da imkansız. Dolayısıyla bu işi yapanların yeraltına itilmeye değil yer üstüne çekilerek güvenceye kavuşturulmaya ihtiyaçları var! İşte bu da ancak çekçekçiler eliyle oluşturulmuş alternatif bir atık yönetim modelinin oluşturulmasıyla ancak mümkün olabilir.

Aslına bakılırsa boşluktan doğmuş mevcut sistem bir fırsatı da beraberinde getiriyor dersek yanlış yapmış olmayız. Çünkü hali hazırdaki tüm çekçekçilerin kayıt altına alınıp belediyelerin yönetiminde ve denetiminde bir sisteme dahil edilmeleri mümkün. Bu durum beraberinde kayıt dışı göçmen/sığınmacı/mülteci emeği sömürüsünün de daralmasına imkan tanıyabilir. Ayrıca kaynağında ayrıştırmayı bir kültür haline getirene kadar bu kabul edilebilir tarafı olmayan toplama düzeninin de kontrolsüzce büyümesinin önüne geçilmiş olunur. Eğer ki bu yapılmazsa ve bu boşluğun büyümesine izin verilirse bu alan kontrolsüz bir iş sahası olmaya devam edecek ve bu adaletsizliğin de sürmesi anlamına gelecek ve daha sonra da iş işten geçmiş olacak.

Öneriler

Bu anlamda bazı önerileri de faydalı olabilir diye yeri gelmişken ekleyelim.

  • Tüm atık toplayıcıları kayıt altına alınarak belediyeler kapsamında oluşturulacak bir birim aracılığıyla güvenceye kavuşturulmalı,
  • Güvenceye kavuşturulan toplayıcıların aylık olarak kazandıkları kazanca eşdeğer bir ücrete kavuşmaları sağlanmalı,
  • Çekçekçilerin topladığı atıklar belediyelerin oluşturduğu büyük depolarda iş sağlığı ve güvenliği şartlarına uygun, yangına dayanıklı ve standartlar içerisinde depolanmalı. Bunları satın alan geri dönüşüm işletmeleri bu depolarda biriken atıkları belediyelerden satın almalı ve böylelikle emek sömürüsü çarkındaki aracıların/çantacıların/depocuların sistemden çıkartılmaları sağlanmalı.
  • Belediyeler dışında atık toplama faaliyetinin yasal olmayan ve organize bir şekilde yapılmasının önüne geçilmeli
  • Hükümet çöp ithalatı yapanlara yatırım teşviki vermek yerine ülke içinde kaynağında ayrı toplanan çöplerin geri dönüşümünü teşvik edecek destekler vermeli
  • Belediyeler süreç içerisinde özellikle sitelerin yoğun olduğu alanlarda kaynağında ayrı depolanmayı zorunlu kılacak kararlar almalı ve siteleri buna yönlendirmeli. Tekil apartmanların yoğun olduğu yerlerde de çekçekçilere dayalı bir toplama mekanizması oluşturmalıdır.

Bu öneriler geliştirilebilir. Ancak bir şekilde mevcut haliyle kağıt toplayıcılığının sürdürülebilir bir iş modeli olmadığını belirtmekte fayda var. Üstelik sadece sürdürülebilirlik açısından değil sağlık ve insan onuru açısından da zedeleyici bir sistem. Ne türden bir dram yaşandığı konusunda ise çok az bir fikre sahibiz. Tüm dünyada atık toplama işçilerinin en riskli ve kırılgan grup olduğu sürekli tartışılıyor. Bizdeki durumu diğer ülkelerden ayıran bir şey de yok. Ayrıca bu sistem mevcut haliyle atık yönetim alt yapısının oluşturulmasını da güçleştiriyor.

Bildiğim kadarıyla bu alandaki mağduriyetlere sebebiyet vermemek için birçok belediye sorunu sumen altı etmek zorunda kalıyor ve bu da bu alanın kontrolsüzce gelişmesine zemin hazırlıyor. Bu sistemin bir şekilde kayıtlı hale getirilip bir düzene kavuşturulması şart! Aksi durumda ortaya çıkacak sosyal problemler altından kalkılamaz hale gelebilir ki hali hazırda çoğu yerde geldiği bile söylenebilir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızda yeni tehdit: Suriye’den denize dökülen petrol

2018 yazıydı, bir grup araştırmacı arkadaşla birlikte bir araştırma için Hatay Samandağ ilçesinin Akdeniz’e kıyı olan Çevlik ve Meydan sahillerini ziyaret etmiştik. Dört ay sürecek olan bu araştırmanın amacı yumurtlamak için kumsallara gelen yeşil deniz kaplumbağaları ve onların yumurtadan çıkan yavrularının plastik kirliliğinden ne düzeyde etkilendiğini ortaya koymaktı. Çalışmanın sonuçlarını merak edenler şuradan okuyabilirler.

Daha önceleri hakkında çokça şeyler duyduğum ve okuduğum bu sahillere ilk defa gitmiştim. Manzara korkunçtu! Samandağ’dan denize dökülen Asi nehrinin taşıdığı çöplerin yanında diğer Doğu Akdeniz ülkelerinden de çok fazla miktarda plastik çöp Samandağ sahillerinde boy gösteriyordu.

Kuzeydoğu Akdeniz’deki saat yönünün tersi istikametinde akan hakim akıntı sistemi Cezayir, Libya, Mısır, İsrail, Filistin, Lübnan ve Suriye’nin ve hatta Güney Kıbrıs’tan denize karışan plastik çöpleri olduğu gibi Doğu Akdeniz sahillerimize taşıyan bir akıntı sistemidir. Bu akıntı ile taşınan çöplere Antalya/Kemer kıyılarında bile rastlanılabilir. Dinamik ekosistemlerin temel özelliklerinden biri de bu! Ekosistem bir bütün olarak birbiriyle al-ver ilişkisi içinde ve en ufak bir etki bile diğer noktaları hızlıca etkileyebilmektedir.

Akdeniz’deki hakim akıntı sistemi Cebelitarık Boğazı’ndan giren Atlantik kökenli suları bile Samandağ açıklarına ve hatta İskenderun Körfezi içlerine kadar taşıyabilmektedir.  Dolayısıyla Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden birinin bile atık yönetim alt yapısı yoksa, bu durum diğer kıyı ülkelerini de doğrudan etkiler.

Benzer bir durum bu kıyı ülkelerinin Akdeniz kıyısına kurdukları endüstri tesisleri için de geçerlidir. Bu endüstri tesislerinden kaynaklı gerçekleşen bir etki diğer ülkeleri de doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. O sebeple Akdeniz için hareket kabiliyeti olan ve tüm ülkelerin temsilcisinin olduğu yetki sahibi acil müdahale platformlarının kurulması elzemdir. Aksi durumda bu dinamik ekosisteme karşı gerçekleşen en küçük etki bile çok hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilir. Nitekim Süveyş Kanalı’nı kimseye danışmadan ve dikkate almadan genişleten Mısır, Akdeniz’i zaten mahvetmiş olan istilacı yabancı tür sorununu daha da arttırmıştır. Buna dair herhangi bir tepki de ne yazık ki oluşmuş değil. Çünkü o kanal ticaret için çok önemli ve herkes de gözlerini yummaya gönüllü.

Sınır aşan ortaklıklar şart

Bu ortak hareket platformunun önemi şu açıdan da önemli örneğin geçtiğimiz yıl Lübnan’da gerçekleşen ve Beyrut Limanı’nı kevgire çeviren patlama, Lübnan’ın altından kalkamayacağı büyüklükte bir yıkıma neden oldu. Bu yıkımla beraber denizel ekosistem de ciddi anlamda etkilendi. Bu etkiyi Lübnan’ın tek başına hafifletmesi mümkün değildi. Bu tür bir platform bu ve benzeri sınırı aşan kapasitesi olan felaketlerin etkisini azaltmada oldukça etkili olabilir.  Zira, bu patlama sonucu ortaya çıkan yüzebilir çöplere Türkiye’nin Kıbrıs’ın, Suriye’nin ve ilerleyen zamanlarda da daha batı bölgelerin kıyılarındaki muhtelif sahillerde rast geleceğiz. Benzer birçok olayda bu durum söz konusu olacaktır. Nitekim 23 Ağustos’ta Suriye’nin kıyı kenti Baniyas‘taki bir termik santralden denize karışan 15.000 ton petrol de bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir olay. Çünkü bu petrol karışım olayı sadece Suriye’yi değil başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi doğrudan ve dolaylı olarak ilgilendirmektedir.

Birçok kuruluş tarafından yapılan uydu görüntüleri analizi, petrol sızıntısının düşünülenden daha büyük olduğunu ve yaklaşık 800 kilometre kareyi kapsadığını ortaya koyuyor ki bu da Osmaniye şehriyle eşdeğer büyüklükte bir alana tekabül ediyor. Geçtiğimiz hafta Kıbrıs kıyılarından yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olduğunu belirtilen petrol, şu sıralar Kıbrıs açıklarındaki girdap alanından ayrılarak Samandağ başta olmak üzere İskenderun Körfezi, Adana kıyıları ve Mersin kıyılarına doğru ilerliyor. Samandağ kıyılarına ilk petrol vurmaya başlamış bile.

Normal şartlarda bu petrolün Suriye tarafından yayılmadan bariyerler ve temizleyiciler aracılığıyla toplanması gerekiyordu ancak ortada doğru dürüst işleyen bir devlet olmadığı düşünüldüğünde bu şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu anda da diğer kıyı devletlerinin bu konuda önlem almak için harekete geçmesi gerekiyordu ancak o da gerçekleşmedi. Kaygılı olan İsrail, kağnı hızında hareket eden Kıbrıs ve bariyer koyuyoruz diye açıklama yapan Türkiye dışında ortada petrolün yayılımının engellendiğine dair bir emare henüz belirmiş değil. Oysaki şu anda tüm deniz yüzeyi temizleme araçlarının bölgeye gönderilerek petrolün daha fazla seyrelmeden ve yayılmadan toplanması gerekiyordu. Hala bu şans var. Çünkü kıyıya ve deniz dibine çöktükten sonra iş işten geçmiş olacak. Petrol kirliliği denizlerin en büyük problemlerinden biri. Bu nedenle bu tür olaylar gerçekleşmeden önlemlerin hazır ve eylem planlarının çekmecede olması gerekiyor. Görünen o ki bir tanesi bitmeden yenisi başlayan felaketler sarmalındaki yeni felaketimizin adı petrol kirliliği olacak.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Çağın gerisinden gelen sanayi

Geçtiğimiz hafta acayip bir PR çalışmasıyla karşılaştık desek yeridir. Aslında biz çevre ve doğasever insanlar için acayipti, yoksa yapanlar için her şey normal ve acayip bulanlar gariptiler.

Mümkün olduğunca ayak izini azaltmaya çalışan ve bu bağlamda yapılabilecekleri yurttaşlara olabildiğince paylaşmaya çalışan oldukça sınırlı sayıdaki insanız ve bu doğa düşmanı PR çabalarını görünce çileden çıkıyor olmamız da doğal. Dünyanın çöp problemi gün geçtikçe daha da büyürken, IPCC raporu artık kırmızı alarm diyorken, bir grup zengin azınlığın doğayı hiçe sayan uygulamaları pişkince gözümüzün içine sokmasının artık tahammül edilebilir bir tarafı yok. Bu pişkinliğin en nadide örneklerinden birine geçen hafta denk geldik. Plastik üreticilerinin lobi organizasyonu olan bir vakfın başkanı ve aynı zamanda da tek kullanımlık plastik üreticisi olan bir endüstri mensubu “Disposable Shop” isimli bir mağazanın reklamını yenilik ve ilk diyerek pazarlayan bir twit attı. Üstelik bu PR çalışmasında bir kız çocuğunu kullanmakta da bir beis görmemişlerdi. Böylece vatandaşın gözüne kalitesiz, sağlıksız, çirkin ve çöp olmak üzere üretilmiş tek kullanımlık plastikler üstelik bir çocuk kullanılarak sokuldu ve bir de aslı astarı olmayan ve aleni olarak manipülasyon amacı taşıyan yalandan ibaret olan bilgiler servis edildi. Aslında burada küçük bir kız çocuğunun bu şekilde kullanılması bir nevi çevre suçunun örtbası için istismar etme vakası olarak bile nitelendirilebilir. Ancak konumuz bu değil!

Bu PR çalışmasıyla ilgili vatandaşlar da binlerce twit atarak ya dalga geçti ya da olumsuz tepki verdi. İlgili twiti destekleyen tek twit ise yine aynı vakfın PR sorumlusu tarafından ve yine doğru olmayan bilgilerle süslenerek atıldı. Buna rağmen bu tepkiler herhangi bir etki yaratmamış olacak ki twiti atan kişi bir de kendisini arayan gazetecilere akıl almaz düzeyde absürt ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bilgiler vererek hiç sıkılmadan manipülasyona devam etti. Belki onlar utanmıyorlardır bu tür çevre düşmanlığını aleni yapmaktan ama gelin biz başkası adına utanarak bu absürtlüklerin en belirgin olanlarını sabırla ve doğru olanlarına atıfta bulunarak ifşa edip düzeltelim.

Açıklamanın en absürt olanı tek kullanımlık plastik ürünlerin su üstünde yüzdüğü ve bu yüzden de metal ve cam gibi su dibine batmayarak kirlilik problemini vahim noktalara götürmekten alıkoyduğu iddiası. Normal şartlarda okuma yazma bilen ve biraz da İngilizce bilgisi olan birisi bu açıklamayı yapmaz. Yapıyorsa bile ya dalga geçiyordur ya para hırsından her türlü doğruyu ayaklar altına almaya yeminlidir ya da gerçekten okuma yazması bile yoktur. Şöyle basit bir Google taramasıyla bile dünya denizlerinin dibindeki plastiklerin oranının %80-90 arasında olduğunu ve bunların da %70’den fazlasının tek kullanımlık plastikler olduğunu öğrenebilir. Yani öyle çok uzaklara filan gitmeye de gerek yok! Daha henüz yayınlattığımız bir çalışmamızda İskenderun körfezinin dibi için, üstelik tek kullanımlıklar bu kadar yaygınlaşmamışken bile %75 civarında tek kullanımlık plastik çöpünü rapor etmiştik.

Diğer absürd beyan ise AB’nin bizi kıskandığı iddiası. Artık bu kıskanma meselesinin konuşmaya değer bir tarafı bile olmadığı açık. Öyle ki bizi kıskanan Avrupa, o sebeple en işe yaramaz plastik çöplerini sırf bu endüstri kural tanımaz olduğu için bize göndermiyor bilakis layık görüyor. Bu çöpleri alanlar da bu liyakatın taşeronluğunu yapıyor. Olsa olsa gülüyorlardır endüstrinin bu haline. Yoksa bu kadar merdiven altı, bu kadar bilgisiz, bu kadar kural tanımaz bir endüstriyi niye kıskansınlar?

Pandemi başladığında küresel olarak atağa geçen plastik endüstrisinin yatsı olmadan sönen hijyen mumu ise bizim sanayicilerde hala alıcı buluyor olacak ki tek kullanımlık plastiklerin hijyen sağladığı temelsiz iddiası hala dillendirilebiliyor. Buna dair uzun zaman önce şöyle bir paylaşım zaten yapılmıştı. Hijyen sağlamak bir yana bulaşı riskini bile artırma ihtimali olduğu da bilimsel olarak ortaya konulmuştu. Üstelik sadece bulaşı da değil, plastik ambalajların zehirleyici etkisine dair ciddi bir literatür hali hazırda herkesin erişiminde. İşte endüstri, kör gözün bile görebileceği bu bilgilere rağmen aksini iddia edebiliyor.

Topu vatandaşa atmak

Bir de her türlü çevre probleminde vatandaşın eğitimsizliğinden dem vuran açıklamalar var ki evlere şenlik. Endüstri de çoğu zaman bu tür bir yaklaşımla vatandaşı cahil, medeniyetsiz ya da iflah olmaz kitleler olarak görüyor. Oysa  herhangi bir kural kaideye uymayan ancak sahip oldukları sermaye gücüyle doğa talanı gerçekleştirenlerin yanında vatandaşın kendisine dayatılan ve ikinci bir şans verilmeyen tüketim biçimlerine mahkûm kaldığı için ortaya çıkan sorunlar devede kulak kalır. Tabii ki burada duyarsızlığa bir övgü yok. Bir argüman olarak eğitimli olmayı meselenin çözümü gibi sunmanın anlamsızlığına yergi var. Her durumda “eskiden” diye başlayan ve aynı vatandaşın daha az okumuş ve bilinçli olanının hüküm sürdüğü belirli geçmişte yaşanılan hayatlara öykünülmesi eğitimin belirleyiciliğinin de sınırını ortaya koyuyor. Ayrıca ne oldu da eğitim seviyesi artarken çöp konusunda bir cehalet oluşuverdi? Cevabı basit! Hayatımıza her türlü absürt malzemeyi yenilik diye sokan endüstri yüzünden. 20 sene önce pet şişede su içmeyi ayıp sayan insanlar bugün çeşmeden içilebilir su akmadığı için mecburen şişelenmiş su içiyorlar. Bunları görmeden eğitimlilik üzerinden durum tahlili yapmak yanlıştır. Nitekim en eğitimlisine bile ne çöp ticaretinin anlamsızlığını ne de musluktan içilebilir suyun akmasının bir vatandaşlık hakkı olduğunu anlatamadığımız bile oluyor. Dolayısıyla eğitim meselesini ve cehalet tanımlamasını yaparken dikkatli olmakta fayda var. Endüstri de kendi suçunu örtbas etmek için bu argümanı sürekli olarak kullanıyor. Oysa gelişmiş diye tanımlanan ülkelerde bu iş eğitimden önce yaptırım mekanizması uygulanarak uygulamaya sokulmuştur.

Türkiye sanıldığı gibi herhangi bir plastiğin üretiminde lider filan değil. Lider olduğu bir alan varsa o da bu üreticilerin ceplerinin hırsına ürettikleri plastiklerle Akdeniz’i en fazla kirletenler liginde ve en fazla çöp ithal edenler klasmanında. İşte bunun müsebbipleri şimdilerde biz daha fazla çöp ile boğulalım diye canhıraş PR’larına devam ediyorlar. Bu şartlarda birinci olunacak bir kalemin, talan edilen ve çöpe boğulan çevre açısından anlamı koca bir hiçtir.

Ben olsam, yanlış yönlendirmeyle açılmış ve tüm herkesin tepki gösterdiği bu garabet dükkânını kapatırdım. Yanlışın neresinden dönülürse kardır. Sanayici de olsa kişi kendi geleceğini çöpe atacak girişimlere imza atmamalı, değil mi?

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Plastik üretimi, iklim krizi, seller ve plastik kirliliği

Size desem ki kullandığımız her plastik, orman yangınlarına yapılmış bir katkıdır!

Size desem ki üretilen her tek kullanımlık ya da diğer plastik, ormanlara çakılmış bir kibrittir!

Size desem ki ithal edilen her kg. plastik çöp, sellerde kaybedilen canların da sorumluluğu altına girmektir!

Muhtemelen abartıyorsun diyenleriniz olacaktır.

Ancak işin içyüzü benim değil, aslında hepimizin ancak eşit olmayan düzeylerde birlikte abarttığına işaret ediyor. Çöp ithalatçısı, tek kullanımlık plastik üreticisi, perakende satıcısı, karar alıcısı, tüketicisi, sanayicisi kısacası tüm bileşenler bu abartının farklı düzeylerde sorumlusu. O yüzden silkinmenin vakti geldi de geçiyor. Ancak bu silkinme üretimini yaptığı plastiğin, inşa ettiği betonların, sattığı fosil yakıtın iklim krizine olan devasa katkısında bir azaltıma gitmeden, 3-5 fidan bağışı yaparak ya da selzedelere yemek, battaniye ya da benzeri yardımlar dağıtarak kendini aklamakla değil, şapkayı önüne koyup sorumluluk üstlenmekle ancak mümkün olur. Çünkü ortaya çıkan felaketler birbiriyle bağlantılı onlarca başka felaketin de yaratıcısı konumunda. Dolayısıyla sebep olunan felaketin nedeninin ortadan kaldırılması uzun erimli birçok sorunun da ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır.

Felaketin görünmeyen kısımları

Son zamanlarda yaşanan sel felaketleri herkesi derinden etkiledi ve birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Şehirleşme, dere yatağı tahribatı, HES tahribatı, ormansızlaşma ve daha birçok konu bu tartışmalar içerisinde yanlış ya da doğru birçok kişi tarafından gündeme getirildi. Sellerden dolayı hayatını kaybeden tüm canlılar, yıkılan evler ve tarumar olan yerleşimler hala TV’lerde post-apokaliptik film sahnelerini aratmayan bir formda görülmeye devam ediyor. Bu şekilde gidersek daha kötüleriyle de karşılaşacağımız artık kesin.

Tüm bunlar felaketin görünen kısımları. İnsanoğlu hep görünen kısımla ilgilenmeye meyillidir. Nitekim iklim krizinin insanlar tarafından hala tam olarak kabullenilemiyor oluşu da çok kısa zaman süresinde gözlemlenemiyor oluşundan kaynaklanıyordu. Ancak sağ olsun endüstriyel üretim sayesinde artık çok kısa süreler içerisinde onu da gözlemleyebiliyoruz. Yine de hala görülmeyen bazı ikincil problemler var ki onların yarattığı tahribat da doğal olarak göz ardı ediliyor. O da mikroplastik kirliliği. Ne alakası var demeyin! En başta da söylediğimiz gibi tüm çevresel problemler insan kaynaklı olduğu için hepsinin mutlaka birbirleriyle ilişkisi mevcut. Önemli olan analitik düşünerek bu bağlantıları kanıtlarıyla ortaya konulması. 2018 yılında yayınladığımız ve son sellerle beraber tekrar gündeme gelen bir çalışmamız bu ilişkiyi açık ve net bir şekilde ortaya koymuş ve ortaya çıkan felaketlerin nasıl da başka felaketlerin de tetikleyicisi olabileceğini göstermiştik.  2016 Aralık ve 2017 Ocak ayları içerisinde Doğu Akdeniz’de meydana gelen aşırı yağışlar çok büyük bir sel felaketine neden olmuş, ciddi anlamda maddi ve manevi zarar meydana getirmişti. Bu zararın yanında ciddi miktarda çöp denize taşınmıştı ve bu çöpler içerisinde de hatırı sayılır miktarda plastik vardı. İşte bu plastiklerin  önemli bir kısmı mikroplastik formunda olup Mersin Körfezi’nin kendi dinamiği içerisinde hapsolmuş ve kaygı uyandıracak düzeyde bir kirliliğe neden olmuştu. Selden önce ve selden sonra aynı lokasyonlarda gerçekleştirdiğimiz iki farklı örnekleme çalışmasından elde ettiğimiz sonuçlar oldukça şaşırtıcıydı, çünkü daha önce pek fazla ortaya konulmamış bir durum meydana gelmişti. Aynı istasyonlardaki mikroplastik miktarı yaklaşık 14.2 kat artmış ve adeta körfez mikroplastik çorbasına dönüşmüştü.

Selle beraber sadece mikroplastik miktarında değil plastiğin kimyasal çeşitliliğinde de önemli düzeyde bir değişim meydana gelmişti. Çoğunlukla dayanıklı tüketim malları, otomotiv ve inşaat sektöründe kullanılan plastik türleri de deniz ortamında ciddi bir artış göstermişti. Benzer şekilde kıyısal bölgede sürdürülen tarımsal faaliyetlere ait plastikler de olduğu gibi denizel ortama taşınmış ve özellikle sera örtü poşetleri ve tek kullanımlık damlama borularına ait partiküller adeta denizi işgal etmişti. Bu etkinin sürekliliğini takip eden yaz mevsiminde kıyısal alandan yüksek düzeyde mikroplastiğin kıyıya vurduğu bildirimleri ile de anlamak mümkün olmuştu. Birçok kişi o dönem elinde kavanoz ile kıyıdan aldıkları numuneleri tarafıma göndermişti.

Dere yatağı ne yerleşim yeri ne de çöplük olmalı

İşte üç yıl önce yayınladığımız bu fenomen, şu sıralar ciddi bir sel felaketi yaşanan Batı Karadeniz için de gündeme geldi. Zaten plastik kirliliği ile boğuşan Karadeniz, eksik ve yetersiz atık yönetimi ve daha önceleri deniz kenarına dökülüp sonrasında sahil yolu ile asfalt altına gömülen şehir çöplüklerinin kendisini boğmasının yanında sel ile taşınan plastik çöplerle yüz yüze. Son yıllarda Karadeniz’de gerçekleştirilen çalışmalar, bize Karadeniz’in ciddi anlamda plastik kirliliği sorununa sahip olduğunu göstermişti. Üstüne bir de önüne kattığı her şeyi sürükleyen seller de eklenince ortaya daha vahim bir durum çıkmış olabilir.

Bunun için mutlaka önlem alınmalı ve sonraki sellerde böyle bir problemin oluşması da engellenmelidir. Özellikle gelişigüzel çöp toplama alışkanlığına sahip olan belediyeler çöpe sahip çıkarak kaynağında ayrıştırmayı ve düzenli çöp toplama faaliyetini akla ve bilime uygun olarak gerçekleştirmelidir. Gelişigüzel şehirlere dağıtılmış leş kokan çöp tenekeleri için sağlam ve kapalı alternatifler düşünülmeli ve gerek sel gerekse de şiddetli yağışlarda meydana gelen yüzey akışından etkilenmeyecek lokasyonlara bu çöp konteynerleri yerleştirilmelidir. Bunun yanında adeta birer çöplüğe dönmüş olan tüm nehir yatakları temizlenmeli buraların çöplük olarak kullanılmasının önüne geçecek yatırım, uygulama ve çalışmalara başlanmalıdır. Türkiye’nin hala birçok belediyesi çöp aktarma ve toplama alt yapısından mahrum. Özellikle kırsal bölgelerde bu durum daha vahim bir halde. Bu durumu ortadan kaldıracak ulusal çapta ve göstermelik olmayan önlemler bir an önce hayata geçirilmelidir.

Dere kenarları ya da yatakları ne yerleşim yeridir ne de çöplüktür. Bu durumu ortadan kaldırmak için etkili çözümler gerçekleştirilmezse denizlerimiz zaten altında ezildikleri plastik çöp tarafından adeta boğulacaklar. Çünkü şu anda bile denizlerimizdeki çöplerin %80’e yakını tek kullanımlık plastik çöplerden oluşuyor. Bunların bir şekilde uzun vadede deniz dibine hapsoldukları ve adeta oraları çölleştirdikleri unutulmamalıdır. Biliyoruz ki temiz deniz yoksa sağlıklı bir hayat da olamaz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Nur topu gibi bir plastik ambalaj çöpümüz daha oldu

Bu yılın başında bir skandal yaşanmış ve Almanya’da kurduğu paravan şirket üzerinden (3B Plast) Türkiye’de kurduğu hayali şirkete (2B Plast) tonlarca plastik çöp ithal eden bir dolandırıcının iki ülke arasında nasıl bir krize neden olduğunu görmüştük. Bu skandala konu olan çöplerin bir kısmının akıbeti bilinmiyorken bir kısmının da (10 bin tondan fazla) hala gümrüklerde alıkonulmuş olarak bekletildiğini biliyoruz.

Gümrüğe de takılan Almanya menşeili bu plastik çöplerin özel bir durumu var. O da içeriğinde bulunan ve bizim de yeni yayınlanan bir düzenlemeyle yakında hayatımıza girecek olan istenmeyen bir plastik çöpler! Almanya’da oldukça yaygın olarak kullanılan ve geri kazanımı hem ekonomik hem de ekolojik olarak maliyetli olan bu plastik ambalajlar çoğunlukla Almanya’dan Türkiye, Malezya, Vietnam, Filipinler, Laos ve Kamboçya gibi ülkelere ithal ediliyor. İşte bunlardan Türkiye’ye gelenlerin bir kısmı mevzuat dışı olduğu için gümrüklerde geri gönderilmek için bekletiliyor. İddia edildiği gibi ham madde olmayan bu çöpleri Almanya geri almaya hiç mi hiç istekli değil. Yoksa çöp tüccarlarının iddia ettiği gibi ham madde olsaydı geri alırlardı sonuçta bir akıllı bizim tüccarlar olmasa gerek.

Kalitesiz, mikroplastik üretme makinesi ambalajlar

Şimdiye kadar sadece bazı firmaların çeri domatesi, çilek, ahududu gibi meyveleri satmak için içine koyduğu bu ambalaj türü artık tüm marketlere ve tüm firmalara zorunlu hale getirilmiş vaziyette. Bu plastik ambalajın bazı özellikleri var. Bu ambalajlar kalitesiz, tekrar kullanıma uygun olmayan, mikroplastik üretme makinası olan ve geri dönüşümü de pek cazip olmayan oldukça anlamsız plastikler. İşte bu ambalajları, sözüm ona gelişmiş ülkeler, bu nedenle ihraç etmekte ve bu ambalajların anlamsız ve kötü ekolojik etkilerinden de kendilerince kurtulmaktadırlar. Üstüne üstlük bu faaliyeti de kendi lehlerine yazmaktadırlar. Bu çöpleri ithal eden 2B Plast ve benzeri firmalar Avrupa ülkeleri için oldukça faydalı bir iş yaparken ülkemiz için de oldukça büyük bir kötülük yapmaktadırlar. Daha önce bizde çok az bulunan ve sadece çöp ithal eden firmaların sağa sola atması nedeniyle bildiğimiz bu ambalajları biz de artık tüm market reyonlarında görmeye başlayacağız.

29 Haziran 2021 Salı günü resmi gazetede yayımlanan ancak kimsenin pek de dikkatini çekmeyen yeni bir tebliğ ile artık hayatımıza bu yeni plastik çöp türü girmiş oldu. Gerekçe olarak sunulan gıda israfının önlenmesi ise ortaya çıkacak plastik çöp kirliliğinin yanında devede kulak kalabilir. Çünkü çöpe dönüşecek plastik ambalaja konulmadan da uygun saklama ve depolama koşullarında muhafaza edilerek çürümesi engellenebilecek gıdaların plastik ambalaja konulması, yılda üretilen ve sadece %10’u toplanabilen 4 milyon tona yakın plastik çöpün katlanmasına neden olacaktır. Üstelik bu gıdaların satılmadan çöpe dönüşmesi nedeniyle meydana gelen kayıp hakkında herhangi istatistiki bir bilgi bile söz konusu değil.

Yani neye göre bu gıda israfının ortaya çıkacak çöp sorunundan daha önemli olduğu yargısına varıldı, açıkçası anlamak pek mümkün değil. Aslında benim aklıma gelen bir şeyler var. Özellikle son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen devasa PET fabrika yatırımları ve bakanlıklar nezdinde olmadık lobi faaliyetleri yürüten ve gelmekte olan küresel plastiksizleşme ihtimaline karşı ön almak isteyen plastik tüccarları ilk akla gelenler. Aksi durumda bir yandan depozito getireceğiz deyip bir yandan sıfır atık deyip, bir yandan poşeti ücretlendirip diğer yandan da bu şekilde ne işe yaradığı meçhul plastik ambalajları zorunlu kılmak pek de akla yatkın değil. Gerçi birçok uygulamada akıl aramayı bırakalı uzun zaman oldu ancak yine de iyimser olmak istemekten zarar gelmez.

Piknikçilere yüklenerek hedef şaşırtmak

Yeni düzenlemeyle birlikte ormanlık alanlara pikniğe giden ve beraberinde kilolarca tek kullanımlık plastik çöpü üreten vatandaş için yeni bir plastik çöp kalemi daha oldu dersek yeridir. Burada ormanlara pikniğe gidenler sürekli çöplerini sağa sola atıyor diye düşünmemek lazım. Karışık çöp toplama yöntemimiz ve ormanlık alanlardaki çöplerin toplanmasında yaşanan eksiklikler piknik dönemi sonrası ormanlık alanların çöpe dönüşmesine neden olan en önemli etken. Pikniğe giden vatandaşın gözünün içine sokula sokula tonlarca anlamsız tek kullanımlık plastik dolaşımda. Plastik üreticileri de hiç sıkılmadan gazete ve TV’lerde boy boy tek kullanımlık plastik çöp güzellemesi yapıyor, doğa da sağlık da pek umurlarında değil. Varsa yoksa yatırımları ve kazançları. Hal böyle olunca zaten duyarsız olan vatandaş kolaya kaçacak fırsatı da görüyor ve ona göre davranıyor. Burada sorumluluğu vatandaşa atıp plastik üreticileri gibi vatandaşı medeniyetsiz ilan etmek en kolayı! Asıl mesele devasa plastik üretiminde ve bunun sınırlandırılmasında isteksiz davranılmasında. Yoksa topu at vatandaşa sorun çözülsün anlayışı art niyetli ve manipülatif olmaktan başka anlam taşımıyor.

Oysa ki yapılması gereken tek kullanımlık plastik üretiminin kısa orta ve uzun vadede yasaklanmasıdır. Yoksa zaten kendi doğal kabuğu olan karpuz, kavun, kabak, muz, vb. meyveleri tekrardan zehirli plastiklere saracak düzenlemeler yapmak değildir. Üstelik plastiğin iklim krizine tek kullanımlıklar üzerinden yaptığı katkıyı düşünürsek ortaya çıkan yangınların, anormal yağış düzeninin ve meydana gelen sellerin şiddetini arttırmaktan başka bir işe yaramayan plastik kullanımının teşviki uzun vadede bize çöp ormanları, çöp dağları, çöp nehirleri ve çöp denizleri olarak geri dönecek. Hali hazırda sahip olduğumuz ve Mısır, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerle yarıştığımız Akdeniz’i plastikle en fazla kirletme ünvanımızı sağlamlaştıracak ve ebedi bir kirli birincilik sahibi olacağız.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yangın sonrası yağmurlar ve olası riskler

Ülke genelinde süren yangınlar ve bu yangınların söndürülemiyor ve hatta şiddetinin de azaltılamıyor oluşu ülke genelinde ciddi bir infialin de oluşmasına neden oluyor.

Ortada dolanan deli saçması komplolar ve iklim inkârcılığının iklim değişimi gerçekliğinden daha çok itibar görmesi, ilerleyen dönemlerde ortaya çıkması olası olan daha şiddetli felaketler için de önemli düzeyde kaygı yaratıyor.

At izi it izi ile karışınca da ortaya ne idüğü belirsiz ırkçı ve nefret söylemi pompalayan manipülasyon hesaplarının yarattığı algı ve bu algıyla beraber ortaya çıkan yol kesip insan linç etme ilkelliği çıkıyor.

Bir tarafta orman yangını hafifletme için canı pahasına çalışanlar, yangında tüm varlığını kaybedenler ve yangınla beraber yok olan canlılar varken diğer tarafta bu ahmaklık sürüsü kol geziyor.

Orman yangınları her yerde

Tüm Akdeniz hattında ve hatta Sibirya ve Amerika kıtasında bile olan yangınları sanki Türkiye’nin belli bir bölgesine özgü ve dünya genelinden azade bir olaymış gibi değerlendirmek işte bu körlüğün en açık göstergesi.

Çünkü bu şekliyle iklim krizinin diğer etkilerinin de toplum nezdinde anlaşılması ve karar alıcılara bu anlamda baskı oluşturulması noktası ciddi anlamda güçleşiyor.

İklim krizi denilen şeyin tam olarak içerisinde bulunduğumuzu artık görmemiz gerekiyor. Bu sorun sadece gelecek nesillerin baş etmek zorunda kalacağı bir sorun değil hali hazırda mevcut nesillerin de karşı karşıya olduğu bir sorun. Dolayısıyla sorunun çözümüne katkı sunacak değişimlerin gerçekleştirilmesi için kaybedecek bir dakikamız bile yok.

Atina orman yangını

Yangın sonrası katastrofi

Artık iklim krizi ve onun ortaya çıkarttığı sonuçlar tahmin edilenlerin de çok ötesinde. Ortaya mega orman yangınları, aşırı yağışlar, sel ve kuraklık gibi anomaliler olarak ortaya çıksa da henüz farkına varılmayan birçok başka sorunun da habercisi. Bu sorunlardan biri de yangın sonrası oluşan katastrofinin ikincil etkileri.

Dr. Bülent Şık’ın bir boyutuna değindiği ve hem çevre hem de insan sağlığı açısından oldukça risk içeren bu ikincil tehditler, üzerinde ivedilikle durulması gereken bir mesele. Bülent hocanın da yazısında değindiği gibi yangınlarla beraber ciddi miktarda kanserojen kimyasalın içme ve kullanma suyuna karışma ihtimali söz konusu.

Bu kısmın detayı Bülent hocanın yazısında mevcut! Bu risklerin hiç de hafife alınmaması gereken bir durum olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yerleşim yerlerine yakın olan orman alanları ve piknik amaçlı kullanılan ya da yetersiz atık yönetiminden kaynaklı olarak birer çöplüğe dönüşen ormanlık alanların yanması sonucu ortaya çıkan durum daha vahim olabilir.

Hemen hepimizin hem fikir olduğu “ormanların çöplüğe dönüşmesi” meselesi bu bahsettiğimiz riskin ülke sathında var olan bir risk olduğu anlamına geliyor. Yangın sonrası ortaya çıkan riskler sadece bu kirleticilerin kendisiyle sınırlı değil.

En temiz ormanlık alan bile yandıktan sonra önemli ölçüde risk oluşturabilir. Geçtiğimiz yıl gerçekleşen Avustralya yangınları sonrası ortaya çıkan durum hakkında yazdığım yazıda konuya biraz değinmiştim.

Fotoğraf: AA

Yağmur sonrası tehlike

Yangın esnasında ya da sonuna yakın hemen herkesin en çok sevineceği şey muhtemelen yağmur yağmasıdır. Çünkü onlarca emekle yangını söndürmek için harcanan çabaya gerek kalmadan bir anda yağmurla beraber tüm yangın söner ya da etkisini kaybeder.

Ancak işin detayı bu durumun sanılanın aksine başka sorunlara da neden olabileceğini gösteriyor. Geçtiğimiz yıl Avustralya’da çıkan yangınlar esnasında yağan ve yangının sönmesine de yardımcı olan yağmur ile birlikte tonlarca kül, en yakın sucul ortama taşınmış ve geniş alanlarda sucul yaşamın tamamen ortadan kalkmasına neden olmuştu.

Bu, aslında uzun yıllardır bilinen bir fenomen. Yani yangın sonrası oluşan külün yüzey akışlarıyla tatlı su ortamına taşınması, ilgili ortamın yaşam ortamı olma özelliğini kaybetmesine neden olabiliyor.

Tatlı su kaynakları

Özellikle tatlı su kaynaklarının orman yapısıyla iç içe olduğu yerlerde bu risk için özel birimler ve araştırma programları birçok dünya ülkesinde mevcut. Örneğin ABD’deki tatlı su kaynaklarının yaklaşık yüzde 80’i ormanlık alanlarda.

3 bin 400’den fazla kamu içme suyu sistemi, ulusal orman arazilerini içeren su havzalarında yer aldığı için ABD’de yangının bu havzaları nasıl etkilediğinin araştırılması amacıyla ve etkilerin azaltılması için özel birimlere sahip. Çünkü bu alanlarda (önemli ormanlık su temin havzalarını içere alanlar) son 30 yılda 2 milyon dönümden fazla arazi yandı. İşte bu yangınlar, hem aktif yangın esnasında hem de yangın kontrol altına alındıktan aylar ve yıllar sonra bile su kalitesini bozabilecek etkilere sahip.

Orman yangınları, su havzalarının sel ve erozyona karşı duyarlılığını artırır ve su kaynakları üzerinde eğer içme suyu olarak kullanılıyorsa arıtma maliyeti artışına bununla beraber de ilgili su ekosistemini kullanan canlılar için öldürücü etkilere neden olabilir.

Yangın sonrası gerçekleşen yüzey akışı, yangınla beraber oluşan külü taşımak suretiyle havzalarda yaşayan balık ve kurbağa türlerine ve onların yaşam habitatlarına zarar verebilir.

Ancak bunun boyutunun ne olduğunu anlayabilmek için karar alıcı mekanizmanın kirletici maddeler, koruma ve arıtma süreçlerini planlama ve yönetimi buna göre yapmaları gerekir. Henüz iklim krizini bile doğru anlayamamış bir ülkede bu bahsettiğimiz rutin izleme ve olası risklere göre çeşitli eylem planlarının oluşturulmasını beklemek ne yazık ki ütopya.

Ağır metaller taşınabilir

Orman yangınlarıyla berber yerleşim yerlerinin de yanması, kimyasallarda ve kirleticilerde daha fazla artışa neden olur. Bülent hocanın da bahsettiği üzere yağmur yağdığında, kentsel kül ve enkazdan gelen kirleticiler (ağır metaller, plastik eklenti kimyasalları, vb.) yağış ve rüzgâr tarafından birçok farklı ekosisteme taşınabiliyor.

Bunun yanında sediman ve nitrat ile birlikte kül (Ca, K, Mg, alkalinite ve çözünmüş organik karbonca zengin) ile aşırı yüklü yüzey akış suları hem yerüstü sularının hem de yeraltı sularının ciddi oranda kirlenmesine ve beraberinde oksijen azalması meydana getirerek oksijensizleşmeye neden olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin Colorado Front Range’deki Big Thompson Nehri‘nin su kalitesini yangın öncesi ve yangın sonrası dönemde kıyaslayan araştırıcılar, yangın öncesi su kalitesinin iyi olduğunu ancak yangın sonrası nitrat konsantrasyonlarında çok ciddi değişiklikler olduğunu belirtiyorlar.

Şimdi benzer bir risk özellikle Manavgat, Marmaris, Feke, Kozan, Saimbeyli, Köyceğiz vb yerler için de söz konusu. Özellikle Manavgat, Oymapınar, Karacaören ve Naras barajları ve bağlantılı nehirler, Köyceğiz gölü, Akköprü barajı ve bağlantılı nehirler, Gökova Körfezi, Adana’nın içme suyunu sağlayan Çatalan Barajı gibi yangın alanlarının etkisi altındaki sucul alanlarda ciddi miktarda kirlilik riski söz konusu.

Sadece yağmur nedeniyle değil aynı zamanda yangın söndürme sularından da kısmen de olsa kaynaklanabilecek bir kirlilik sıkıntısı ciddi balık ölümlerine, habitat kaybına ve kuraklıkla beraber su seviyesinde önemli düzeyde azalma olan alanlarda da ötrofikasyona neden olabilir. Üstelik içme suyu olarak kullanılan su kaynakları üzerinden de ciddi bir halk sağlığı problemi söz konusudur denilebilir.

Naras Barajı

Zincirleme felaketler

İklim krizinin etkilerinin zincirleme felaketlere yol açacağı uzun zamandır biliniyordu. Ancak bu zincirleme felaketlerin ne olacağı konusu tahmin edilemez karakterdedir. Bunun için de açıkçası ciddi bir tedirginlik olması gerekiyor. Tedirgin olmak önlem almayı da beraberinde getirebilir. Yani durum ortaya bir mega yangının çıkması ile sınırlı kalmıyor.

Zincirleme bir etkiyle toplu balık ölümlerine, yakın yerleşim yerlerinde kronik hastalıkların ortaya çıkmasına ve bir sonraki döneme etki edebilecek yeni problemlerin doğmasına neden olabilmektedir. Üstelik içme ve kullanma suyu olarak kullanılan yeraltın ve yer üstü sularının kirlenmesiyle de hem besin zinciri hem de halk sağlığı doğrudan tehdit altına girebiliyor.

İklim krizine adaptasyon ve etkilerinin azaltılması çalışmaları ciddiyet isteyen bir mesele. Eğer ki bu durum salt iklim fonlarından yararlanma olarak görülmeye devam edilirse daha çok yangın, sel ve bunların ardılı olan felaketlerle karşılaşacağımızdan şüpheniz olmasın.