Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Leverkusen, Teksas, Dalaman…

Plastik, atık, çöp ve bunlarla ilişkili tesislerdeki yangınları uzun zamandır takip ediyor ve meydana gelen yangınların özellikle Türkiye için nasıl da sıradan olaylara dönüştüğüne şahit oluyoruz. Neredeyse her üç günde bir çıkan yangınlara dair ne ilgili sektörün temsilcileri ne de konuyu denetlemekle yükümlü olanlar tek kelime ediyor. Üstelik yangınların gerçekleştiği alanların yakınlarında yaşayanların yangın esnasında bu yangınlardan etkilenmemesini sağlayacak herhangi bir açıklama dahi yapılmıyor.

Nitekim Adana Küçükdikili ve Muğla Dalaman’da yaşanan yangınlarda bu açık ve net görüldü. Her iki yangında da içeriği çoğunlukla tehlikeli plastiklerden oluşan malzemeler günlerce yanmış ve çıkan duman ilgili şehirlerin üzerini bir bulut gibi kapladı. Muğla Dalaman’da yaşayanlar bir hafta boyunca gece gündüz bu dumanı solumak zorunda kaldı. Üstelik Dalaman’da yetiştirilen ve doğal/organik/doğa dostu etiketli ürünler de bu zehirli dumanlardan etkilendi. Oysa yangın başladığında resmi ağızdan insanlar uyarılmalı, sokağa çıkma yasağı uygulanmalı ve maskesiz kimsenin açık havaya çıkmaması gerektiği belirtilmeliydi. Hemen akabinde ortaya çıkan zehirli dumanın içeriğinin belirlenmesi için hava, toprak ve sudan numuneler alınmalı ve bunun takibinin yangından sonraki haftalarda da yapılması gerekliydi. Ancak bunların hiçbiri olmadı. Gazeteler olayı “korkutan yangın” olarak vererek ayrıntısında da “neyse ki can kaybı olmadı” ve “büyük çaplı maddi hasar oluştu” bilgilerini paylaştı. Bu tesislerden Adana’da olanının paylaşıldığı bir instagram sayfasına ahlaksızca “temiz havanız batsın bir sürü zarar var ortada” diye yorumlar yapıldı; şarlatanılar “yangında kasıt aramak nedir, bir sürü maddi hasar var” diye sözüm ona fikir beyan etti; tüccarı da paralı trolleriyle beraber utanmadan yangının çevreciler tarafından çıkartıldığını bile iddia edebildi.

Adana.

Bu saydıklarımız Türkiye’de gerçekleşen tüm fabrika yangınlarında sürekli olarak kendini tekrar eden bir yaklaşım örüntüsüydü. Ne işletme sahipleri ne de ilgililer konu hakkında en ufak bir açıklama bile yapmadılar. Hatta kimisinde bu tesislerin sahipleri açıklama yapması için kendilerine mikrofon uzatan gazetecilere saldırdılar.

Leverkusen.

Bu yangınların bir benzeri geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Leverkusen şehrinde gerçekleşti. Tehlikeli atıkların kimyasal yöntemle bertaraf edildiği bir tesiste meydana gelen yangın ve patlama ,çok sayıda ölü ve yaralının olduğu bir trajediye dönüştü. Bizdeki gazeteler orada olsaydı muhtemelen yangın “korkutan yangın can aldı” şeklinde manşete taşınır ve ortaya çıkan maddi hasarın boyutu tartışılırdı. Oysaki Leverkusen’de başka bir şey oldu ve yangın çıkar çıkmaz ortaya çıkan dumandan insanlar etkilenmesin diye anonslar yapıldı ve insanların önlem almaları için çağrılarda bulunuldu. Etraf çevrildi ve derhal soruşturma başlatılıp olayın nedeni ve varsa ihmal araştırılıyor. Muhtemelen yakın yerdeki bitkisel ürünlerin yenmemesi için gerekli önlemler de alınmıştır. Ayrıca ilgili tesisin sahibi de ne çevreci örgütleri suçladı ne de kirlenen havadan dolayı rahatsız olanlara küfretti.

Hava ve toprak bu felaketlere karşı savunmasız

Benzer bir tesis faciası da ABD Texas’ta geçtiğimiz günlerde yaşandı. Plastik üretiminde kullanılan kimyasalların işlendiği bir fabrikadan 50.000 tona yakın asit sızıntısı oldu ve ve en az iki kişi öldü.  İşin ilginci tesis yetkilileri canlı yayında meydana gelen olayın muhtemel nedenlerini mühendisleriyle beraber açıklamak için saatlerce kamera karşısında kaldı ve en hızlı önlemlerin nasıl alındığını kamuoyu ile paylaştı. Bunu yapmalarının hem kamu sağlığı açısından hem de kendileri açısından bir anlamı vardı. Üstelik sıkı yasal düzenleme ve denetlemelerin olması her şeyin şeffaflıkla yürütülmesini zorunlu kılıyordu. Ayrıca şeffaflık her zaman spekülasyonların oluşmasını engelleyen bir özelliğe sahiptir.

Teksas.

Hali hazırda gerek Almanya gerekse de ABD’deki faciaların soruşturmaları sürüyor ve gelişmeler de sürekli olarak kamuoyuyla paylaşılıyor. Muhtemelen facianın nedeni ortaya konulduğunda sorumlular cezalandırılacak ve olayın tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin diğer işletmeler tarafından da uygulanacağı bir güncelleme haline getirilecektir.

Her üç olay da bize iki şeyi açık ve net göstermektedir. Birincisi plastik, atık çöp vs. gibi meselelerde gerçekleştirilen endüstriyel faaliyetler ciddi anlamda risk barındırıyor. Bir diğeri de ne havamız ne de toprağımız bu tür endüstriyel faaliyetler sonucu oluşan risklere karşı herhangi bir savunmaya sahip. Yangın çıkar, zehirli duman yayılır, gazetesi maddi hasara, denetleyici mekanizma susmaya, yanan yer sahibi parasına, sigortacı poliçesine bakar. Yangının maliyeti de etrafta yaşayanların sırtına biner. Üstelik bu maliyet de öyle kısa vadeli değil, nesiller boyu sürecek bir maliyettir. Artık coğrafya mı kaderdir yoksa kötülük mü bilemiyoruz!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İklim krizi, susuzluk ve endemik balıklar

Geçtiğimiz hafta bir grup toplantısında Akgün İlhan’ın üzerinde durduğu ve benim de hemfikir olduğum bir konuşma geçmiş ve İlhan, aşırı sıcaklarla birlikte tatlı su ortamlarında meydana gelebilecek olan toplu balık ölümlerinin ciddi bir ekolojik felaket olabileceğinden bahsetmişti. Çok değil birkaç gün sonra ülkenin birçok yerinden göller ve derelerde nedeni belirsiz toplu balık ölümleri basına yansımıştı.

Aslında geçtiğimiz yıllarda da benzer vakalarla ülkenin birçok noktasında karşılaştık. Azalan sular ve bir alana sıkışan balıklar, benzer şekilde aşırı sıcaklar neticesinde balıklar için yaşanmaz hale gelen tatlı su ekosistemleri önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme gelecek. Bu durumun diğer bir etkileneni de ülkemizde azımsanmayacak sayıda olan endemik tatlı su balıkları. Toleransları oldukça düşük olan ve oldukça spesifik alanlarda yaşayan endemik tatlı su balıkları özel bir önemi hak ediyor.

Ancak bundan önce Türkiye’nin çoğunluğu hidroelektrik santralleri ve barajlar, kuraklık, kirlilik, habitat tahribatı ve bilinçsiz su kullanımından kaynaklı olarak tarumar edilen tatlı su kaynaklarına değinmekte fayda var. 2023 yılına kadar Türkiye’nin yaklaşık 10.000 km’lik akarsularının tamamına yakınının, toplamda 4000’e yakın HES ve barajlar ile tarumar edilmesi planlanıyor. Bugünlerde Karadeniz bölgesinde yaşanan devasa sellerin ana nedeni de işte bu HES’ler, taş ocakları ve iklim krizi.

Tatlı su balıklarının yüzde 40’ının nesli tehdit altında

Türkiye’de 107 büyük nehir ve 26 havza; 2,2 milyon hektarı kapsayan 135 uluslararası öneme sahip ve en az 500 başka büyük sulak alan ve 100’den fazla doğal göl bulunuyor, 400’den fazla iç su balık türünün yaşadığı bu iç sularda 200’e yakın endemik balık türü mevcut. Türkiye’de, endemik tatlı su balık türlerin %40’a yakını IUCN tarafından nesli tehdit altında olarak tanımlanıyor ve şu ana kadar da dört türün neslinin tükendiği belirtiliyor. Çoğu da esas olarak kirlilik, aşırı tarımsal su kullanımı ve kontrolsüz baraj inşaatı nedeniyle tehdit altında! Daha önce Çağan Şekercioğulları’nın başını çektiği bir ekip tarafından yazılan bir makalede Türkiye’nin bir bütün olarak biyoçeşitlilik krizi içinde olduğu tüm detayıyla belirtilmişti. Yakın zaman önce Daniela Giannetto ve  Deniz İnnal Türkiye’deki 37 gölde yaşayan 62 endemik balık türünü araştıran çalışmaları incelemiş ve habitat, tahribatını, yabancı türleri ve kirliliği bu türler için ana tehdit olarak belirtti.

Özellikle yabancı türler konusu üzerinde durulması gereken bir mesele.  Atherina boyeri (Gümüş balığı), Cyprinus carpio (Sazan balığı), Sander lucioperca (Sudak), Exos lucius ve Tinca tinca gibi son derece istilacı ancak ekonomik değeri olan türler, yerli ve endemik türler için ciddi tehdit oluşturuyor. Bu türler, yerel kurumlar tarafından her yıl hemen hemen her tatlı su ortamına yaygın olarak yeniden atılıyor. Bunun yanında kaynağı tam olarak belli olmayan Crassius gibellio (Gümüşi havuz balığı) gibi türler, Japon balığı olarak bilinen süs balığı ve alabalık yetiştiriciliğinden kaynaklı olarak sucul ortamlara karışan gökkuşağı alabalığı gibi türler neredeyse tüm nehir ve gölleri işgal etmiş; endemik ve yerli türler için ciddi bir tehdit haline gelmiş durumda. Giannetto ve İnnal tarafından da açıkça belirtilen bu tehditlerin yanında yine aynı yazarlar tarafından yapılan bir tehdit değerlendirmesinde altı tehdit (iklimsel kuraklık, azalan su seviyesi, yerli olmayan türlerin varlığı, tarımsal faaliyetler, su kirliliği ve atıksu deşarjı)  neredeyse incelenen tüm göller için ortak tehdit olarak listeleniyor.

Sucul alanlara ‘hasmane tutum’dan vazgeçilmeli

Türkiye’deki hemen hemen tüm nehirler, göller ve sulak alanlar, özellikle artan kuraklık ve artan yeraltı suyu çekimi nedeniyle son yıllarda önemli ölçüde küçülmüş ve hatta birçoğu ortadan kalkmıştır. Bunun yanında hala hayatta kalanlar kirlilik ve habitat tahribatı nedeniyle can çekişmektedir. Sulu tarıma müsait olmayan alanlardaki sulu tarım ısrarı o çevredeki sıkıntılı sucul ortamları ve barındırdığı türleri tehdit ederken, diğer bölgelerde de kirlilik, HES ve dere ıslahı müdahaleleri tatlı su ekosistemlerini birer birer yaşanmaz yerler haline getirmiştir.

Örneğin Susurluk ve Ergene gibi havzalarda ana nehir kollarının aşırı kirlenmesi, sucul canlıları daha sınırlı küçük kollara sıkıştırmış ve kuraklık nedeniyle de bu alanlarda azalan sular, ilgili sucul türlerin toplu olarak ölmesine ya da sayılarının bir elin parmakları kadar olacak seviyeye gerilemesine neden olmaktadır.

Sucul ekosistemlere yönelik bu hasmane tutum, endemik türler için ciddi bir risk teşkil etmektedir. Hali hazırda koruma alanı ilan edilip herhangi bir deşarjın olmaması gereken bütün nehirler, kaynağındaki yaşanabilirliğini birkaç km içinde yitirmiş ve birer zehir kanalına dönüşmüş vaziyette. Ne bu nehirler ne de burada yaşayan endemik türlerin tek bireyini bile kaybetmeye tahammülümüz olmamalı.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Rize’de selden ölen insan ve Konya’da susuzluktan ölen flamingo

Yine doğa için berbat bir hafta geçti. Çöp ithalatı serbest bırakıldı, geri dönüşüm fabrikaları yanmaya devam ediyor, flamingolar ölüyor ve müsilaj meselesi “görmezsen yoktur” mertebesine erişti bile. Bir de şimdi artık olağan hale gelen sel ve ölüm olayları!

Hatırlarsanız daha önce de buradan yazmıştık. Aşırı su isteyen tarımsal faaliyetlerin bu ülkeye hayırdan çok zarar getirdiğini. Çünkü sulamanın ekserisi vahşi yöntemlerle ve doğa dostu olmayan formlarda gerçekleştiriliyor. İşte Konya Ovası bunun en net örneği. Devlet desteğiyle yaygınlaşan sulu tarım faaliyetleri, ilgili bölgenin iklimine uygun ürünlerin terk edilerek yerine pancar, mısır ve benzeri ürünlerin konulmasına neden oldu. Üstelik ilgili bölgede yağışlar bu ürünlerin çoğunluğunun büyüme döneminin dışında gerçekleşiyor. Bu da çiftçilerin denetimsizlik ve düzensizliği de fırsat bilerek önüne gelen su kaynağını hunharca sömürmesine kapı aralıyor.

Konya havzasının Sahra’dan farkı kalmadı

Yapılan çalışmalar son 35 yılda Konya kapalı havzasındaki suyun yarı yarıya azaldığını gösteriyor. Binlerce dönümlük sulak alanlar daha görülemeden ortadan kaybolmuş ve birçok göl çoktan kurumuş bile. Yeraltı suyunun artık erişilemeyen derinliklere çekildiği koca havza artık bir sahra çölü niteliğinde. Bunu denetlemesi ve koruması gereken denetleyici mekanizma ise sadece ilgili alanların yerel yetkililerine uyarı yazısı yazmaktan öteye gitmiyor. İşte Tuz Gölü çevresinde gerçekleşen flamingo ölümlerinin kaynağı tam olarak bu!

Akdeniz havzasında yumurtadan çıkan flamingo yavrularının yaklaşık %70’inin Tuz Gölü çevresinde olduğu tahmin ediliyor. Bu kadar önemli bir alanın kaderinin çiftçilerin insafına bırakılması gerçekten inanılmaz bir kötülük. Böyle olduğu için son 20 yılda 30’a yakın su kuşu artık havzada gözlenmiyor. Onlar için yaşanabilir bir ortam olmaktan çıktı Konya havzası ve özel olarak da Tuz Gölü (daha detaylı bilgiler için tıklayın).  Bu durumun kaynağı da en alttan en yukarı doğru uygulanan yanlış tarım politikaları ve tarımsal üretime yaklaşımdaki ciddiyetsizlik.

Tarım, üzerinde en ciddi durulması gereken meselelerden. Bunu pandemi döneminde iyice gördük. Ancak görünen o ki bu ciddiyet ne yazık ki yok ve meselenin özü de kavranamamış. Bunu yetkililer tarafından yapılan açıklamalardan anlayabiliyoruz. Ortada zaten olmayan ve değerlendirilmeye bile alınmaması gereken zehirlenme gibi bir iddia üzerinden değerlendirme yapılıyor. Binlerce flamingo öldükten sonra da önlemlerin alındığı ve durumun kontrol altında olduğu ifade ediliyor. Ölen flamingolar birer teferruat. Asıl olan durumu kurtarıp meseleyi gündemden uzaklaştırmak.

Karadeniz beton distopyası gibi

Ancak artık mızrak çuvala sığmıyor. Birbirinin ardı arkası kesilmeyen ekolojik felaketler ne yazık ki artık altından kalkılamaz hale geldiği için hepimiz bu sonuçlardan nasiplenmek zorunda kalıyoruz. Nitekim Rize’deki sel felaketi de bu altında kalma durumunun bir göstergesi. Taş ocakları, HES’ler, bendine sıkıştırılmış dereler ve o sıkışık vadilere doldurulan betonarme çirkinlikler. Hepsi bir araya gelince ortaya bu durum çıkıyor. Zaten değişen iklimle beraber yağış rejimi altüst olmuş durumda, bir de buna akılsız yaklaşımları ekleyince ortaya selden ölen insanlar çıkıyor. Üstelik sürekli tekrarlanan bir şekilde.

Rize’ye gidenler bilir şehrin kendisi zaten çoğunlukla dolgu ve bu dolgunun üzeri yüksek katlı binalarla dolu. Herkesin kanıksadığı bir absürtlük. İlçelerin de çoğunluğu geleneksel Karadeniz yerleşim tipinin adeta karşıtı şeklinde. Vadiler tesviye edilmiş ve buralara binalar doldurulmuş. Ne bir planlama ne de ortamın coğrafyasına uygunluk. Aslında bu beton distopyası tüm ülke sathına yayılmış vaziyette. Tüm ülke adeta koca bir Bağcılar semtine dönüşmüş vaziyette. Kafasına esenin çok katlı beton yığınlarını istediği alana diktiği bir inşaat distopyası.

İşte bu distopyanın mağdurları, nedenleri farklı gibi görünse de hep aynı. Mağduriyetin kaynağı da doğal ekosisteme olan yaklaşımımızdaki hoyratlık ve nobranlık. Mağdurlar Konya’da flamingo, Kuzey ormanında yaban canlısı, Rize’de, Ağrı’da ya da diğer yerlerde sel kurbanı insanlar. Hepsi aynı plansızlığın ve hoyrat yaklaşımın kurbanları.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Tarımda atık sorunu: Ne olacak bu kadar plastik çöp?

Türkiye’nin tarımsal üretimi, tarımsal ürünlerin yanında ciddi anlamda çöp üreten bir üretim şekline dönüşmüş dersek yanlış yapmış olmayız. Pestisitinden, fide ambalajına, ipinden filesine, kasasından sera poşetine ve sulama borusuna kadar ciddi bir plastik çöp söz konusu. Özellikle erken hasat yapabilmek için uygulanan alçak tünel sera örtü poşetleri adeta bir katasrofi! Karpuz, kavun, kabak, yeşillik, aklınıza ne geliyorsa hepsinde bu sera poşetleri ya bir kat ya da iki hatta üç kat kullanılıyor. Üstelik ilk iki kat da çoğunlukla toplanamıyor! Nedeni de uzun süre güneşe maruz kalması ve bu örtü poşetlerinin kullanım esnasında yırtılması. Sonuç? Adeta plastik tarlası!

Tarımsal faaliyetlerden kaynaklı plastik atıkları iki grup altında değerlendirebiliriz. Bunlardan ilkini tehlikeli madde (pestisit vb) ile kontamine olmuş ambalajlar oluşturur. Diğeri ise tehlikeli olma potansiyeli olmayan (pestisit ve benzeri kimyasallar ile kontaminasyonu düşük olduğu için) agroplastik uygulamalarından kaynaklı plastik atıklardır (sera örtü, damla sulama boruları, bağlama iplikleri, kasalar, fide plastikleri vb.).

Yıkamak, temizlemek mümkün değil

Bu iki tür plastik atığın tabii olduğu mevzuat da doğal olarak ayrılıyor. Örneğin pestisit ambalajları tehlikeli atık yönetmenliğine göre değerlendirilmektedir. Yani içerisinde pestisit bulunan her türlü ambalaj tehlikeli atık statüsündedir. Bu ambalajları yıkasanız da temizleseniz de tehlikesiz hale gelmeleri pek mümkün olmuyor. Bu sebeple AB ülkeleri bu şekilde olan ve yıkanarak pestisit konsantrasyonu %0.1’in altına indirilen pestisit ambalajlarını yarı tehlikeli atık statüsünde değerlendiriyor.

Bizde ise buna dair özel bir düzenleme olmasa da atık sınıflandırmasında belli başlı bazı tehlike durumlarına göre çeşitli kontaminasyon limitleri belirlenmiş ancak bunun nasıl denetleneceği ya da bu seviyeye nasıl geriletileceğine dair pek bir şeyden bahsedilmemiş. Aslında pestisit ambalajlarına özel olarak bir düzenlemeye kesinlikle ihtiyaç söz konusu. Çünkü ortada sağlık riski yaratması muhtemel bir kimyasal var! Bu sorun diğer tarımsal plastikler için söz konusu değil. Ancak buna rağmen o plastiklerin yönetiminde de çok büyük problemler söz konusu.

Hali hazırda tarımsal faaliyet yürütülen neredeyse tüm topraklarda tarımsal faaliyette kullanılmış plastiklere mutlaka rastlayabiliyorsunuz. Bunların kullanımının azaltılması, kullanılanların toplanması ve geri kazanımı gibi faaliyetler ise oldukça zayıf. Bu plastikleri üretenlerin bunların toplanıp geri alınmasına yaklaşımı da ibretliktir. Üretirkenki motivasyonlarını nedense toplanmasında ve geri kazanımına katkı sağlamada pek göremiyoruz. Çünkü tüm endüstrilerde olduğu gibi plastik endüstrisinde de üretilip satıldıktan sonraki akıbet sanayiciyi ilgilendirmiyor. “Ben üretir satar zehirlerim gerisi beni alakadar etmez” mantalitesi hakim. Bu durum da ne yazık ki tarımsal plastiklerin bir çukur içerisine toplama ve yakma, zirai dona karşı ısı kalkanı oluşturmak amaçlı soğuk mevsimlerde arazi içerisinde/yüksek sera içerisinde yakma ve araziye ya da en yakın sulama kanalına terk etme şeklinde yönetil(eme)mesi durumunu ortaya çıkarmaktadır. Hatta bazı alanlarda mevsimlik tarım işçilerinin bu plastikleri ısınmak amacıyla yaktıklarına bile şahit olabiliyoruz.

Kontamine pestisit ambalajları büyük risk

Bütün bu yöntemler kendi içerisinde ciddi riskler barındırıyor. Yakma sonucu ciddi bir kimyasal yük çevreye salınmaktadır. Bu yük içerisinde sadece plastikten kaynaklı olanlar değil pestisitlerin de yanarak ciddi bir kirlilik yükü yaratması söz konusudur. Ayrıca çevreye terk edilen pestisit ambalajları kontamine oldukları için hem plastik hem de pestisit kirliliğinin uygulama yapılmayan alanlara taşınmasına neden olmaktadır. Yasal olmamasına rağmen geri dönüşüme gönderilen ambalajların ise hangi standartlara göre yıkandığı ya da yıkanıp yıkanmadığı belli değildir. Bu durum da üretilen ambalajların geri kazanımı esnasında tekrar üretilen ürünlere bu pestisitlerin nüfuz etme ihtimalini doğurmaktadır. Bu konuda herhangi bir denetim de ne yazık ki söz konusu değildir.

Tarımsal uygulamalar dünyanın besin ihtiyacını karşılama açısından çok önemli olmakla birlikte bu uygulamalar biyolojik çeşitliliğin azalması, küresel iklim değişikliği (sera gaz emisyonu), azot ve potasyum kirliliği ve toprakların bozulması gibi olumsuz etkilere de neden olabilir. Nitekim plastikültür uygulamaları tam olarak böyle bir şeydir. Plastikültür uygulamalarında kullanılan plastikler temel olarak Polietilen (PE), Polipropilen (PP), Etilen-Vinil Asetat Kopolimer (EVA), Poli-vinil klorür (PVC), Polietilen Terephthalate (PET) ve nadiren Polikarbonat (PC), Poli-metil-metakrilat (PMMA) ve Polistiren (PS) türü plastiklerdir. Bunların da birçoğu geri dönüşüme ya da tekrar kullanıma uygun olmayan özelliktedir. Hatta bazıları ciddi anlamda kimyasal katkı maddesi barındırmaktadır.

İşte bu plastikler, tarımsal uygulamalar sonrasında toprak yüzeyinde kaldığında daha sonraki aşamalarda birçok fiziksel ve biyolojik aktiviteden kaynaklı olarak parçalanmakta ve mikroplastiğe dönüşmektedir. Tarımsal plastikler, güneş, hava sıcaklığı, nem, rüzgâr, yağmur ve dolu gibi atmosferik koşulların etkisiyle oldukça hızlı parçalanabilmektedirler. Bu özelliklerinden dolayı, tarımsal plastiklerin sökülmesi sırasında da ciddi miktarda plastik parçalanarak ortama ulaşabilmektedir.

Damlama sulamadaki tehlike

Türkiye 2020 yılı itibariyle 9.54 milyon ton plastik üretmiş ve bunun da 382 bin tonu tarımsal amaçlı kullanılmıştır. Tarımsal amaçlı plastik kullanımında ise en önemli kullanım alanı örtü altı yetiştiriciliğidir. Türkiye, örtü altı yetiştiriciliğinde dünyada ilk dörtte yer alırken, Avrupa’da ise İspanya’nın ardından ikinci sırada yer almaktadır. Her ne kadar Türkiye’deki tarımsal sulamanın %75’i salma sulama şeklinde gerçekleşiyor olsa da tek kullanımlık plastik boruların da kullanıldığı damlama sulama oranlarının da artış gösterdiği bilinmektedir. Bu durum da tarımsal plastik kullanımının artmasında bir faktör olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de kullanılan toplam sulama plastiği miktarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu durum diğer plastikler için de geçerlidir.

Tarımsal amaçlı kullanılan plastiklerin kullan-at yaklaşımına uygun olarak üretilmesi ve kalitesizliği, beraberinde tekrar toplanmada ciddi güçlükler oluşmasına neden olmaktadır. Bunların etkin olarak toplanamaması bu plastiklerin tarımsal topraklarda kirletici olarak kalmasına neden olabilmektedir. Özellikle plastik örtü kullanılarak gerçekleştirilen yetiştiricilik ve genel olarak plastik içeren tarımsal uygulamaların yapıldığı alanlardaki toprakların önemli miktarda mikroplastik kalıntı içerdiği belirtilmektedir. Malçlama olarak bilinen ve toprağın koyu renkli ince plastik film ile kaplanması şeklinde gerçekleştirilen bir başka uygulama ve alçak tünel sera örtüsü plastik filmlerinin ekilebilir topraklarda önemli bir mikroplastik kaynağı olduğu tespit edilmiştir. Bu ince film tipindeki plastikler (8-50 µm kalınlığında polietilen gibi) toprağa kolayca girerek biyolojik bozunma süreçlerinden etkilenmedikleri düşünülmektedir. Özellikle plastik seralar, çevresel koşulların ayarlanmasına imkân sağlamak yoluyla ürün verimini arttırmaları nedeniyle tarımsal üretimde tüm dünyada kritik bir rol oynamaktadır.

Bu durum tarımsal topraklara mikroplastik karışmasına ve plastiklerde yaygın katkı maddeleri olarak kullanılan fitalat esterlerin (PAE) toprağa kolayca sızabildiği bir durumun oluşmasını sağlamaktadır. Bu tarz potansiyel kanserojen ve endokrin bozucu kimyasalların da plastikültür uygulamalarından kaynaklı olarak tarımsal toprağa ve yetiştirilen ürünlere karışması ciddi bir sağlık sistemi yükü yaratacaktır.

Tarımsal plastik uygulamaları toprak biyoçeşitliliğine de zarar vermektedir. Yani tarımsal plastik kullanımı oldukça ciddi bir gıda güvenliği ve çevre sağlığı sorunudur. Verimliliği kısa vadede arttırmak amacıyla plastik kullanımını adeta sınırsız hale getirmek uzun vadede ciddi sorunlar yaratacaktır. Bu nedenle tarımda plastik kullanımı sınırlandırılmalı, depozito ve tekrar kullanım gibi yaklaşımlara uygun stratejiler geliştirilmeli ve beraberinde de plastiğe bağımlı tarımsal faaliyetlerden uzaklaşılmalıdır. Özellikle pestisit ambalajları için özel bir depozito sisteminin uygulanması zaruridir. Çünkü atsan atılmaz, satsan satılmaz özellikteki pestisit ambalajlarının tek kullanımlık olması ne akla ne mantığa ne de ekolojiye uygun değildir.

Tarımsal üretim, plastik tüketimi gibi bir hoyratlığa kurban edilemeyecek kadar önemlidir. Plastik olmadan yaşayabiliriz ancak zarar görmüş, kirlenmiş ve zehirlenmiş bir tarımsal üretim ile yaşamamız mümkün değildir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İthal plastiğin tavuk yumurtasına yolculuğu

Uluslararası Kirleticilerin Önlenmesi Ağı (IPEN) tarafından Beyaz Rusya, Kamerun, Çek Cumhuriyeti, Gabon, Gana, Çin, Endonezya, Kazakistan, Kenya, Meksika, Filipinler, Tanzanya, Tayland ve Uruguay gibi ülkelerde gerçekleştirilen ve yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, zengin ülkelerden yapılan plastik atık ihracatı, plastiğin içerisindeki zehirli kimyasallar aracılığıyla dünyanın dört bir yanında gelişmekte olan ülkelerdeki gıdaları kirletiyor.

Bu anlamıyla plastik atık/çöp ithalatının çevre ve halk sağlığına olan etkisinin küresel olarak ortaya konulması açısından oldukça önemli bir rapor.

Burada da çok defa ifade ettiğim gibi hemen hemen tüm plastikler tehlikeli kimyasal katkı maddeleri içerir. Dolayısıyla bu plastiklerin çöp haline geldikten sonraki akıbeti oldukça önem arz ediyor. Özellikle büyük bölümü gönderildikleri ülkenin sucul ve karasal ortamlarına yasadışı terk edilen ithal plastik atıklar/çöpler bu anlamda daha da fazla dikkati hak ediyor. Gelişmiş ülkelerin kendilerine çöp sömürgesi yaptıkları ve sömürge tüccarı gibi davranan çöp tüccarları aracılığıyla kendi ülkelerinde istemedikleri plastikleri göndermek suretiyle, içeriği son derece tehlikeli olan bu plastiklerle alıcı ülkeleri tehlikeye atıyor. Nitekim IPEN raporundan elde edilen sonuçlar da bunun göstergesi.

İthal edilen plastikler, işleme tabii tutuldukları alanların çevresindeki tavuklar aracılığıyla o ülkenin yurttaşlarını zehirlemektedir. Üstelik ensesi kalın obur tüccarlardan başka kimseye hayrı olmayan bu çöplerden ve zehirlerinden  kendileriyle alakası olmamasına rağmen, yurttaşlar da nasiplerini almaktadırlar.

Dioksin ve KOK analiz edildi

IPEN raporu plastik atık işleme yöntemlerinin ilgili bölgede yaşayan insanları nasıl zehirlediğini açıkça gösteriyor. Bu rapor için, çoğu plastik çöp ithal eden on dört ülkede faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına bağlı araştırıcılar, çeşitli plastik atık bertaraf alanları ve tesislerinin yakınındaki serbest dolaşan tavuk yumurtalarını toplayarak analiz ediyorlar ve şok edici sonuçlara ulaşıyorlar. Bu alanlar içerisinde tıpkı Adana’da da görülen açık yakma alanları, Türkiye’nin her yerinde kolayca karşılaşılan plastik geri dönüşüm tesisleri, Türkiye’de yaygın olmasa da birçok başka ülkede yaygın bir şekilde bulunan kimyasal yöntemle geri dönüşüm yapan tesislerin oldukları alanlar bulunuyor.

Tüm bu alanlardan alınan yumurtalarda oldukça toksik bir yan ürün olan dioksin varlığı analiz edilmiş. Ayrıca, yumurtalar Stockholm Sözleşmesi ile dünya çapında yasaklanmış veya yasaklanma sürecinde olan “kalıcı organik kimyasallar” (KOK) olarak bilinen diğer toksik kimyasallar için de analiz edilmiş. Burada hatırlatmakta fayda var bu plastik kimyasal katkı maddelerinin ve yan ürün emisyonlarının küçük miktarları bile bağışıklık ve üreme sistemlerine, zihinsel işlevlere ve gelişimsel süreçlere ciddi etkiye sahip.

Araştırmayı gerçekleştiren IPEN’in KOK Politika Danışmanı Lee Bell, “Bu rapor, plastik atık ihracatının yol açtığı zararın sadece görüntüden ibaret kirlilikle sınırlı olmadığını, ithalatçı ülkelerdeki gıda zincirinin kontaminasyonu neticesinde insan sağlığına verdiği görünmez zararı da içerdiğini teyit ediyor. Zehirli kimyasal katkı maddeleri ve dünyanın en tehlikeli maddeleri, kelimenin tam anlamıyla, bunu en az engelleyebilen ülkelerin gıdaları sızıyor” diye açıklamış raporun kapsamını. Yani ortada gelişmiş ülkelerin daha az gelişmiş ülkeleri zehirlemesi gibi bir durum mevcut. Bu atıkları ithal edenler de en az ihraç edenler kadar sorumlu bu durumdan.

‘İthal atık bombardımanı gibi’

Raporda belirtilen bir nokta ilginç:  Bazı yerlerden alınan yumurtalardaki dioksin ve PCB seviyeleri o kadar yüksek ki o yumurtalardan bir tanesi bile Avrupa Birliği sınırlarında yaşayan biri için oldukça fazla. Çünkü tespit edilen miktarlar AB’nin bu kimyasallar için belirlenen güvenli limitlerinin katbekat üzerinde!

Raporda ortaya konulan bazı önemli bulgular şu şekilde:

  • Analiz edilen yumurtalar, dioksinler ve kimyasal katkı maddeleri olan PBDE’ler, PCB’ler ve SCCP’ler gibi oldukça zehirli ve uluslararası hukuk tarafından yasaklanan kimyasalları farklı düzeylerde olacak şekilde barındırıyor
  • Yumurta örneklerinin alındığı tüm açık çöp alanlarındaki dioksin seviyeleri Avrupa Birliği (AB) güvenli tüketim maksimum sınırını (gram başına 2.5 pg WHO TEQ) aşacak düzeyde içeriyor. Üstelik bazı yerlerde yumurtalar güvenli sınırın on katı fazla miktarda kimyasal içeriyor.
  • Dioksinler kadar toksik olan PCB’lerle birleştirilmiş dioksinler de tüm örnekleme alanlarında AB sınırını (gram başına 5 pg WHO TEQ) bazı yerlerde 6 kat olacak şekilde aşan düzeylere sahip
  • Endonezya‘daki bir lokasyondan alınan yumurtalardaki dioksin seviyeleri, Vietnam‘daki eski bir ABD Hava Kuvvetleri üssünde yoğun bir şekilde Portakal Gazına maruz kalmış alanlardan örneklenen yumurtalara benzer seviyelerde. Adeta ithal atık bombardımanını andırıyor!

Türkiye de benzer durumda

Araştırmaya Türkiye dahil değil ancak benzer sonuçların Türkiye için de geçerli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü her yıl yüzlerce geri dönüşüm tesisinin yandığı ve atık yönetimi oldukça sorunlu bir ülkeyiz. Üstelik geri dönüşüm denilen kandırmaca da çoğunlukla oldukça ilkel şartlarda gerçekleştiriliyor. Türkiye büyük bir plastik ve kimyasal üreticisi. Bununla beraber plastik atık ve onunla birlikte gelen kirlilik de ciddi bir sorun. İşte tüm bunları bir araya getirince ortaya benzer bir durumun çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Sonuç olarak geri dönüşüm bir çare değil hatta başka sorunların da kaynağı. Çare plastiksizleşmek. Plastik üretimi ve tüketimine sınırlamalar getirmek her açıdan doğa ve insan sağlığını korumada önemli faydalar sağlayacaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Endüstri yine bildiğiniz gibi!

Marmara müsilaj ile kırılırken Ergene ve Susurluk havzaları endüstrinin kirli sularıyla aralıksız kirletilmeye devam ediliyor. Bunun müsebbibi olan endüstri ise en iyi bildiği şeyi yani kapalı kapılar ardında manipülasyon yapıyor.

Plastik poşet ücretlendiriliyor ve bunun da tüm perakende alanına yaygınlaştırılması gerekirken endüstri yine kapalı kapılar ardından lobilerle, manipülasyonlarla ve üstü kapalı parmak sallamalarla ülkenin dağının, taşının ve suyunun plastiğe boğulmaya devam etmesi için ayak oyunları yapıyor.

Marmara müsilajla boğulurken bir deterjan firması, Marmara’ya kurduğu 3-5 tane oyuncak ile “denizinizi temizliyoruz” yeşil yıkamasına sarılıyor ve manipülasyona devam ediyor.

Dünyada yasaklanırken Türkiye topluyor

Tek kullanımlık plastikler tüm dünyada yavaş yavaş yasaklanırken Türkiye’deki tek kullanımlıkçı endüstri hijyen kaygısını suiistimal ederek manipülasyonlarla plastikle boğulmaya devam etmemiz için canhıraş çaba harcıyor.

Kanada hükümeti örneğin plastik çöpleri, bulundukları doğal ortamdaki tüm canlıları olumsuz etkilediği bilgisinden hareketle toksik çöp olarak nitelerken, çöpçü endüstri Kanada hükümetine geri adım attırmak için dava açmaya hazırlanıyor.

Dünya plastiksizleşmek ve fosil kaynak tüketimini azaltmak için her türlü yola eğilim gösterirken perakende içecek endüstrisi insanların bu kaygısı ve eğilimini bir kandırmacayla sömürmeye ve geri dönüşüm aldatmacasıyla tüketicileri yanıltmaya devam ediyor.

Birileri çöpü ham madde olarak yutturmaya çalışırken Avrupa, Polonya , Romanya ve Sırbistan’daki çöp ithalatçısı endüstrinin vergi kaçırması, yasadışı çöp ithal etmesi ve fason şirketler aracılığıyla çöplerden kazanç elde etmeye çalışmasını konuşuyor.

İthalat yasağıyla beraber bıçak gibi kesilen yasadışı çöp döküm faaliyetleri apaçık ortadayken, endüstri hala hedef göstermelere, manipülasyonlara, veriye dayanmayan ve kargaların bile güleceği iddialara ve komplo teorisinden hallice analizlerle ithalat yasağını kaldırmak için canhıraş çalışmaya devam ediyor.

Manipülatif lobi faaliyetleri

Yasak öncesinde “iyi örneklerimiz de var onları da över misiniz” diye ricacı olan, “aslında sektördeki tesislerin çoğunun ithalat lisansı iptal edilmeli ve seçili olan ve işini iyi yapanlar özel ve denetimi çok sıkı alanlarda toplanmalı ama en nihayetinde de ithalat yasaklanmalı” diyen ve hatta “ithalat yasağını aslında bize bakanlığa önerdik” diye online görüşmeler yapıp yandaş devşirmeye çalışan endüstri temsilcileri, şimdi de toplantılarda çevrecileri karalamaya, ve çöp gelsin diye canhıraş lobi faaliyetine devam ediyor.

Avrupa’nın plastik atıklarını en çok alan ülkeler. Grafik: Greenpeace Akdeniz.

Dünya enerjide yenilenebilir ve çevreciliği şaibeli olmayan enerji üretim yöntemlerine yönelirken endüstri ,gıda kaynağı olması gereken biyokütleyi karlılığı yüksek diye enerjiye dönüştürecek yatırımlara yönelmeye devam ediyor.

Depozito iade sisteminin çöp azaltımında oldukça etkili bir yöntem olduğu kanıtlanmışken plastikçiler ve içecek üreticileri kapalı kapılar ardındaki toplantılarda depozito iade sistemi uygulamaya konulmasın diye olmadık oyunlara başvurmaya devam ediyorlar.

Ne pandemi ne afet fark ediyor

Her yıl 60’a yakını nedeni belirlenemeyen yangınlarla kül olan geri dönüşüm tesisleri ortadayken endüstri “ne malum çevreciler ya da çöp ithalatına karşı olanların yakmadığı” gibi kötü, çirkin ve akıldan yoksun iddialarla ve “batsın sizin temiz havanız” yaklaşımıyla çirkinlik sergilemeye devam ediyor.

Dünya doğal ormanların azalmasının ağaçlandırmayla ikame edilemeyeceğini bas bas bağırırken, endüstri hatıra ormanları ile yeşil yıkamaya, orman alanlarına iş makinaları sokmaya, orman alanlarında maden aramaya ve bunu yaparken de her türlü yozlaşmışlığı sergilemeye devam ediyor.

Yani kısacası pandemi de olsa afet de olsa çevre felaketi de olsa ve hatta milyonlarca insan zehirlense bile endüstri, kazandığı para azalmasın diye çevreciliği kirletmeye de, insanların gözünün içine baka baka yalan söylemeyi de, manipülasyonu da her türlü ayak oyununu da yapmaktan geri durmuyor. Yani endüstri yine bildiğiniz gibi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

En kirliyle temizlemek mi?

Büyük Pasifik Çöp Yaması ya da diğer adıyla Yedinci Kıta bugün artık herkesin bir şekilde duyduğu bir fenomen. Plastik kirliliğinden bahseden hemen herkes “okyanusun ortasında plastik çöplerden bir ada bile oluşmuş” diye bu fenomenin tarifini yapıyor. Buna dair onlarca görsel ve içerik internette herkesin erişebileceği ve yine herkesin anlayabileceği bir formatta mevcut!

Aslında ortada bir ada yok ancak tarif edilen bölgede ciddi bir plastik kirliliği birikimi söz konusu. Çünkü ilgili alan, dünya üzerindeki beş büyük okyanus girdabı alanlarından biri. Bu tür girdap bölgeleri akıntılar aracılığıyla birçok farklı yerden çöplerin biriktiği alanlardır. Hatta bunlardan bir tanesini Jules Verne 1870’lerde kaleme aldığı Denizler Altında Yirmi Bin Fersah isimli kitabında etraflıca anlatmış. Sargasso Denizi olarak bilinen bu alan da önemli bir çöp birikim alanı. Verne de bu alanı tam olarak böyle bir alan olarak tarif ediyor.

Yüzey temizliğiyle ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’

Bu tür kirlilik alanları birçok girişimcinin “acaba nasıl temizleyebiliriz?” sorusunu sorup çeşitli girişimlerde bulunmasına neden olabiliyor. Ocean CleanUp, bu amaçla kurulmuş bir kuruluş. Boyan Slat isimli bir mühendis, Akdeniz’de gördüğü plastik kirliliği sonrası bu işi çözme amacıyla böyle bir girişime el atmış ve tasarladığı çöp toplayıcı alet ile Akdeniz değil de bu çöp yamasında temizliğe girişmiş. Birkaç yıldır bu çalışma sürdürülüyor.

Ancak bu çalışmaya dair önemli eleştiriler mevcut. Bu eleştirilerin başında, yüzeyden çöp toplayan bu tarz sistemlerin nöston/plöston olarak adlandırılan ve deniz yüzeyinde faaliyet gösteren canlıları da topluyor olması. Bu canlı grupları derin okyanus bölgelerinin yüzey sularının verimliliğinden ve canlılığından sorumlu. Plastik çöpleri toplarken bunları da toplarsanız kaş yapayım derken göz çıkartmış olabilirsiniz. Diğer bir eleştiri ise bu tür faaliyetlerin plastik üretim ve tüketiminin devamlılığını sağlamaya yarayacak faaliyetler olduğuna yöneliktir. Eğer çöp denizel ortamdan başarıyla toplanabiliyor algısı yerleşirse bu durum plastik üretim ve tüketiminin olduğu gibi ya da artarak devam etmesine neden olabilir.

Bir diğer eleştiri de çeşitli kirletici şirketlerin bu çalışmaları yeşil yıkamalarına alet ederek sorumluluktan kaçınacak şekilde kullanma potansiyelleri. Bu üç eleştirinin ne kadar isabetli eleştiriler olduğunu basit bir literatür taramasıyla anlamak mümkün. Örneğin Ocean CleanUp henüz ne kadar deniz canlısını yüzey temizlemeyle birlikte topladığını açıklamış değil. Bunun yanında üçüncü eleştiriyi; yani çeşitli şirketlerin bu faaliyetleri yeşil yıkama faaliyetinde kullanma girişimlerinin başarılı olduğunu da yine Ocean Clean Up isimli kuruluşunun Coca Cola firmasıyla iş birliği yaptığını açıklamasından anlıyoruz. Geçtiğimiz hafta gündeme düşen bu haber ile çevrecilik ya da çevre korumacılık gibi kavramları kullanarak faaliyet gösteren kuruluşların ne derece manipülasyona açık olduklarını da görebiliyoruz. Zira, son yapılan araştırmalar Coca Cola’nın okyanus ve denizlerdeki plastik kirliliğinin önemli bir kısmından sorumlu olduklarını ortaya koyuyor.

‘Yeşil yıkama’ya dikkat

Hal böyleyken bu tarz kirletici firmaların kendi üretim stratejilerinden kaynaklı olarak ortaya çıkan kirlilikleri, bunu temizleme iddiasındaki kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirmesi açık bir tabirle suçu örtbas edip kendini aklamaya çalışma girişimidir.

Benzer birçok başka örneğe tüm ülkelerde rastlamak mümkün. Büyük kirletici şirketlerin desteğini almak için sıraya girmiş olan kuruluşların hepsinin de ortak noktası ihtiyaç duydukları finansmanın bireysel bağış ya da yardımlarla karşılanamayacak kadar çok büyük olması. Oysaki durum hiç de öyle değil. Çünkü ilgili kuruluşların neredeyse hiçbiri aldıkları maddiyatın büyüklüğünü eşleştirdikleri faaliyetlerle doğru düzgün bir fark yaratamadıklarıdır. Örneğin Unilever ile anlaşıp sahil temizliği organize eden bir STK’nin yaptığı işin kıyı kirliliğini önlemeye katkısı sıfır bile değildir. Ya da Coca Cola ile anlaşıp deniz yüzey temizliği yapan bir kuruluşun deniz yüzey kirliliğinin azaltılmasına katkısı değil zararı vardır. Her iki durumda da ilgili firmalar çevreciliği deforme edip üretimlerini olduğu gibi sürdürmenin yolunu yaparken STK’lere da ciddiyetsizleşmek ve çevreciliği kirletme işlevi kalmaktadır.

Sonuç olarak büyük şirketlerin yapması gereken, ürettikleri ucuz plastiklerin yayıldığı denizel ortamları, fonladıkları kuruluşlar aracılığıyla temizlemek değil, aksine bu kirliliğe neden olan plastiklerin yerine depozitoya ve tekrar kullanılabilirliğe uygun ve plastiğin alternatiflerinin olduğu üretim modellerine geçmektir. Aksi takdirde yapılan şey tüketiciyi kandırmak ve çevrecilik mevhumunun da kirletilmesine katkı sağlamaktan öte bir şey olmayacaktır.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Marmara’da anlatılan, gelecek nesillere bıraktığımız talanın hikayesi

Bundan yaklaşık 34 yıl önce 25 Aralık 1987’de bir gazetede “Orkinos milyarderi” başlığıyla bir haber yayınlanmış ve Kumkapılı balıkçı Ahmet Fak’ın yakaladığı 15 tona yakın orkinos balığını Japon alıcılarla 1 milyar tutarla satmak üzere anlaştığı anlatılmıştı.

Haber detayında istavrit ve hamsi sürülerinin peşinden Marmara Denizi‘ne giren orkinosların bolluğuna da değinilmiş ve ne derece kıymetli balıklar olduğu belirtiliyordu.

Benzer bir haber yaklaşık iki yıl sonra yani 5 Şubat 1989 tarihinde de yayınlanmış onda da yakalanan orkinos miktarının katliam düzeyinde olduğuna değinilmiş ve detayda da yine balığın değerinden bahsedilmişti.  Haberdeki en ilginç nokta ise bilinçsiz ve aşırı avlanmanın balıkların henüz yavruyken avlanmasına ve bununla beraber de aşırı kirlilik probleminin denizlerdeki balık miktarında azalmaya neden olduğunu ifade etmesiydi.

Ana teması orkinosların aşırı ve bilinçsizce avlanmasına konu edinen çok sayıda haber neredeyse her yıl yine gazetelerin manşetlerinde yer edinmiş ve böyle giderse denizlerimizde balık kalmayacağına dem vurulmuştu.

Aradan 25 yıl geçmesine rağmen benzer haberler yapılmaya devam edildi ve görünen o ki bu konuda herhangi önleyici bir tedbir de alınmadı.

Bu durum sadece orkinos için değil başka balıklar için de geçerliydi. Örneğin, bugün Marmara’da görenin hacı sayıldığı bir balık olan kılıç balığı ile ilgili Karekin Deveciyan’ın 1900’lü yılların başı için verdiği av miktarları, gelinen süreçte Marmara ekosisteminin nasıl da insan eliyle tarumar edildiğini ortaya koyuyordu. Karekin Deveciyan sadece İstanbul Boğazı’nda yılda 6000 kılıç balığı avlandığını ve zaman zaman farklı balık türlerinin benzer şekilde bolluklar yaşadığı ve balıkçıların da bu durumdan oldukça memnun olduğunu belirtiyor.

Deveciyan, yine şimdilerde görenin hacı sayıldığı Fok’un dalyanlara “musallat” olduğunu ve tüfeklerle avlandığını da anlatıyor kitabında. Deveciyan’ın anlattığı Marmara ve Boğazlar sanki başka bir dünya. Gerek balık bolluğu, gerekse de tarif edilen ortam, bugün gördüğümüz Marmara’yı anlatmıyor sanki!

İstanbul’un plajları fotoğraflarda kaldı

Benzer bir geçmişten Marmara Denizi’nin sağlığıyle ilgili de bahsedilebilir. 5 Nisan 2018 tarihinde Pera Müzesi’nde gerçekleştirilen bir sergide İstanbul plajları konu edilmişti. Sergide çok değil 30 yıl öncesine kadar İstanbul’un birçok noktasındaki plajlar ele alınıyordu. 1947 yılında Sait Faik durumu o kadar çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş ki bugün gördüğümüz Marmara’nın bir distopya olduğunu anlayabiliyoruz.

Yazarın “…çocukluğumdan beri burası Süleymaniye, Sultanahmet, Karagümrük, Çarşıkapı, Soğanağa Mahallesi, Şehzadebaşı çoluk çocuğunun plâjıdır: Kumkapı, Yenikapı sahilleri. Belediye yasak eder. Birkaç gün kimseler gözükmez. Bir meltemsiz günde yine çoluk çocuk, buraları doldurur…” sözleriyle anlattığı aynı Marmara’ya, bugün kimse çocuğunu sokmaya yeltenemiyor bile. Çünkü ortada ne Deveciyan’ın ne de Sait Faik’in anlattığı bir Marmara yok!

Bu, Kafka’nın bile havsalasına sığmayacak bir dönüşüm. Bu dönüşümün zaman zaman kendini göstermesinin bile durumun öncelenmesine yardımcı olamadığını söylemek mümkün. Örneğin 2002 yılında yapılan bir haberde İstanbul civarında bulunan 4500 – 5000 kadar endüstri kuruluşundan, 0,3 milyon metreküp civarında atık su deşarj edildiği ve bunların da doğru düzgün arıtılmadığı belirtiliyor. Bu atık su miktarının yıllar içerisinde artarak devam ettiğini söylemekte fayda var. 

Bu çöküşün ilk çığlıklarının da yine bundan yaklaşık 15 yıl önce ortaya çıktığını yine basındaki haberlerden öğrenebiliyoruz.

Kabus, yıllar önceden ‘geliyorum’ dedi

Yani bugün Marmara’da yaşanan müsilaj kabusunun geleceği çok önceden belliydi. Bunun da nedeni yine başka bir haberde saklı! 29 Nisan 2010 tarihinde yapılan bir haberde Türkiye’de atık suların çok azının arıtıldığı ve bu atık suların da çoğunlukla denize ve akarsulara döküldüğü belirtiliyordu.

Buna bir de kıyısal ekosistemin betonlarla kaplanıp adeta bir sağaltım mekanizması olan kıyısal ekosistemin havuz duvarına dönüştürülmesi eklendiğinde, ekosistemin kendini yenileyemediğini, yani adeta pes ettiğini söyleyebiliriz. Sucul ekosistemlerin olmazsa olmaz sağaltıcıları olan kıyısal alanlar şayet orijinal özelliklerini kaybederse bu durum ilgili sucul alanın kendini onarma kapasitesini de azaltacaktır. Nitekim Marmara için bu durum oldukça ibretlik bir tablo sunuyor. Marmara kıyıları, ne yazık ki artık kıyıdan çok tesviye edilmiş bir havuz kenarı görünümünde. Bu durum da fırsatçı türlerin daha kolay çoğalması anlamı taşıyabiliyor. Örneğin beton yığınlarıyla tesviyelenmiş kıyılar denizanaları için uygun üreme ortamı olabiliyor. Böylelikle kıyısal alanın asıl sahipleri ortada olmadığı için ortaya bambaşka bir durum çıkabiliyor.

İşte son yaşadığımız Marmara’nın müsilaj problemi de tüm bu hikâyenin en sonunda gelip dayandığı noktayı temsil ediyor. Artık Marmara, deniz olma özelliğini yitirmiş ve adeta bakımsızlıktan içindeki suyun yosun ve çöp bağladığı terk edilmiş bir havuza dönmüştür. Bu yaşananlar bizim iflah olmaz tüketim ve üretim alışkanlıklarımıza karşı doğanın verdiği çığlık sesidir. Bu bizim hikâyemiz! Gelecek nesillere bıraktığımız bir talan hikâyesi!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çöp ithalatı çoğunlukla yasaklandı, peki ortalıkta dönen iddialar doğru mu?

2018 yılında Çin’in aldığı yasaklama kararıyla gündemimize giren plastik çöp ticareti her geçen yıl artan bir oranda devam etti. Özellikle bertarafı ya da yeniden kazanımı oldukça maliyetli olan çöpler Türkiye başta olmak üzere birçok ülkeye gönderiliyordu. Bu konuda herhangi bir uluslararası sözleşme de 2021 yılın başına kadar yoktu. Ancak 1 Ocak 2021’de uygulamaya sokulan Basel Konvansiyonu’nun yeni plastik kısıtlamaları 2020’nin sonlarında plastik çöp ticaretinde ciddi bir patlama meydana getirdi. Kısıtlamaya takılmak istemeyenler anlaşılan ellerini çabuk tutmak istemişti.

Türkiye 1 Ocak 2021 yılında yürürlüğe konulan Basel Konvansiyonu Plastik Düzenlemesine adapte olmamış olsa da kendi ulusal mevzuatında yeni yasaklar koyarak plastik çöp ithalatına önemli sınırlamalar getirdi. Önce %50 kota ve karışık plastik çöp ithalatı yasaklandı. Ancak daha sonra illegal faaliyetlerin rapor edilmesi hız kaybetmeyince bu sefer de bu yasadışı faaliyetlerin en büyük kılıfı olan çöp türlerinden birinin ithalatına yasak getirildi. Bu yasakla beraber ülkenin toprağını, havasını ve suyunu önemseyen insanlar sevinirken, kolay yoldan kazandıkları paralarının musluğu kesilenler ortalığı velveleye verme çabasına girişti. Bu esnada ortaya bir sürü yalan yanlış bilgiler pompalanarak insanların doğru bilgiye ulaşmaları konusunda zorluk çekmeleri ve oluşan kamuoyu desteğinin zayıflatılması amaçlandı. Gelin hep birlikte bu yalan ve akıl fukarası iddiaları tek tek değerlendirelim

İDDİA 1: Türkiye zaten çöp ithal etmiyor, tümüyle hammadde ithal ediyor. Üç-beş kendini bilmez yüzünden tüm sektör zarar görecek. 

Öncelikle bu konuyu tartışırken çöp ve atık ne demektir diye ilkokul seviyesinde bir bilgi vermek gerekiyor. Türk Dil Kurumu atık için “Hastane, ev, fabrika vb. yerlerde kullanılmış, artık işlenemez veya çevre için zarar oluşturan her türlü madde” tanımını veriyor. Çöp için ise “Yararsız, pis veya zararlı olduğu için atılan ufak tefek şeylerin hepsi, gübür” tanımını yapıyor. Yani atık da olsa çöp de olsa zararlı olan ve işe yaramaz bir şeylerden bahsedildiği gayet açık! Yani gelen şeyin atık mı çöp mü tartışmasının yapılması konunun bağlamından koparılması ile eşdeğer. Ayrıca burada yapılmaya çalışılan bir başka şey daha var;  o da “çöp”ün toplumsal bellekte yarattığı negatif algıdan uzaklaşmak. Atık denilince akla çok da kötü bir anlam gelmiyor. Ancak çöp öyle değil. Bu nedenle de  Türkiye’nin çöp değil atık ithal ettiği sıkça tekrarlanıyor. Burada biçimsel bir farklılığa değil, algıya yönelik bir çaba söz konusu.

“Türkiye çöp ithal etmiyordu” söylemi bu iddiayı ortaya atanların kurmaya çalıştıkları kavramsal illüzyona göre oluşturulan tanımlara dayanıyor. Örneğin şu haberdeki veriler bize Türkiye’deki şirketlerin bir kısmının çöp ithal ettiğinin en önemli göstergesi. İlgili haber ve bağlantılı soruşturmalardan öğrendiğimiz kadarıyla da yaklaşık 10.000 ton çöp, hali hazırda gümrüklerde alıcı firma ortadan kaybolduğu için alıkonulmuş durumda geri gönderilmeyi bekliyor. Ortadan kaybolmasa bu firma da parmakla gösterilen ve “üç-beş çürük elma”nın dışında kalacak ve bu çöpler ülkeye girip yasadışı yollarla bertaraf edilecekti! Nitekim konuyla bağlantılı bazı geri dönüşüm firmalarına ait mekanların bu yıl içerisinde yandığına dair çeşitli iddialar söz konusu. İddia diyoruz çünkü bunların soruşturulmasına dair emare henüz belirmiş değil. Ülkeye çöp geldiğine dair diğer göstergeler ise şu haberlerde mevcut:

https://odatv4.com/almanya-ile-turkiye-arasinda-cop-krizi-cikti-12052117.html 
https://www.bbc.com/news/av/uk-53181948
https://mikroplastik.org/adanada-yasadisi-cop-dokum-faaliyetlerine-cevre-ve-sehircilik-bakanligindan-rekor-ceza/
https://twitter.com/AyhanBarut01/status/1384038907482759168
https://www.dailymail.co.uk/news/article-9585799/How-waste-supermarkets-ends-illegally-dumped-roads-Turkey.html?ito=amp_twitter_share-top

Bu haberler olayın sadece bir kısmını ortaya koyuyor. Bunun yanında yine bizim ortaya koyduğumuz şu haritada belirtilen noktalarda, binlerce ton yabancı plastik çöp dört yıl boyunca yakıldı ve gömüldü. İsteyen olursa bu yerlerin bazılarında hâlen plastik çöpler gömülü durumda, kazıp çıkarılabilir.  Özellikle bunların algı yönetimi olduğunu iddia edenlere şiddetle tavsiye ederim.

Olayın sadece üç beş işini kötü yapan ya da illegal faaliyet gösterenlerle alakalı olmadığını bilmekte fayda var. Çöp ithalatı özel lisansa sahip firmalarca gerçekleştiriliyor ve bunların hepsi kâğıt üstünde her şartı yerine getiren yasal, lisanslı firmalar. Eğer bir çürük elma varsa, sepetin kendisinin çürütücü özellikte olduğunu bilmek gerekiyor.

İDDİA 2: Para vererek aldığımız bir şeyi neden yakalım? Bu işte bir mantık hatası var. 

İddialar içerisinde en tutarsız olanı da bu. Belgelemek zor ama sektördeki herkesin bildiği üzere, çöpü alan değil, gönderen para öder. Çünkü veren için bu çöpün kendi topraklarında bertarafı oldukça pahalıdır. Daha ucuzunu teklif eden birilerine bu çöpleri vermek ise çok daha kolay!

Üstüne üstlük bu çöpleri getiren firmalara KDV muafiyeti, ihracat desteği, bazı destekleme hibe ve kredileri yoluyla tanınan bazı imtiyazlar da tanınır. Benzer bir durum gönderici için de geçerlidir. Dolayısıyla, getirilen şeylerin işlenip satılmasına bile gerek yok.  Olduğu gibi alıp denetimleri de bir şekilde aşabildiniz mi, hiç bir şey yapmadan kar etmeye başlıyorsunuz. Sonuç olarak ortada bir mantık hatası değil, kendi ülkesinin çöpünü almak yerine, daha karlı olduğu için yabancı çöpleri alma mantıksızlığı ve bunları da sağa sola dökme ya da geri dönüşüm fabrikalarında yakma kötülüğü söz konusu.

Bunun yanında bir de 4-4-2 diye neredeyse tüm sektörün bildiği bir çöp kodlaması var ki tam bir garabet. Çünkü bu 4-4-2 denilen şeyin 2’lik kısmı tam olarak çöp ve diğer kısımları da çöpten hallice. Yani ortada tam anlamıyla çöp söz konusu! Arada geri dönüştürülebilir olanlar da yok değil. Zaten her nasıl oluyorsa daha ben çöp getiriyorum diyeni duymadık. Bakıldığında sektör adına her konuşan ülkeye tonlarca döviz getirdiklerini söylüyor. Peki  bu dövizden asgari ücretli çalışanlar ya da kayıt dışı çalışan Suriyeli işçiler faydalanabiliyor mu? Meçhul!

Şu videodaki yangın 2019 yılında beş ay boyunca sürmüştü. Bunu ortaya çıkarıp paylaşanlara ünlü bir geri dönüşüm karteli “ithal haber muhabiri” gibi suçlayıcı bir yorum getirmiş ve olayı küçük ve sıradan bir vakaymış gibi göstermeye çalışmıştı! Oysa o bölgede yaşayanlar Temmuz 2019 ile Aralık 2019 arasında pencerelerini bile açamadıklarını belirtiyorlardı! Tabii bunun bir önemi yok! Adanalının nesiller boyu hücrelerine kadar çöpten kaynaklı zehirle zehirlenmesinin döviz kadar kıymeti yok!

İDDİA 3: Plastik çöp ithalatının yasaklanması ambalaj ve diğer plastiklerin fiyatını artıracak. 

Bu da mantık ve matematik ile izahı olmayan bir iddia. Çünkü 2020 yılında Türkiye’nin toplam plastik hammadde ithalatı PAGEV isimli plastik sanayinin lobi faaliyetlerini yürüten grubunun yayınladığı rapora göre 7.952 milyon ton. Bunun içerisinde “3915 Plastikten döküntü, kalıntı ve hurdalar” koduyla ithal edilenler (ki atık değil hurda olarak tanımlanmış) 757 bin ton civarında ve maddi karşılığı da 140 milyon dolar. Peki, toplam hammadde ithalatının ekonomik boyutu nedir? O da 8.9 milyar dolar. Yani toplam ithal edilen hammaddenin maliyet açısından  %2’si! Peki, toplam ihraç edilen ham maddenin maddi miktarı nedir? O da toplam 1.4 milyar dolar. Peki, bunun ne kadarı son yasak kapsamına giren etilen polimerlere ait?  74 milyon dolar. Şaka değil gerçek. Yani %5 civarı.

Bir de plastik endüstrisinin toplam pazar hacmine bakalım. Yine aynı lobi grubunun raporuna göre toplam pazar hacmi 34 milyar dolar. Bunun içerisinde bu yabancı çöplerden üretilen hammadde ile yapılan plastik miktarı o kadar az ki kopan gürültünün bununla ilgili olmadığı açık.

Daha önce geri dönüşümcülerin yaptığı “İthal atıktan ürettiğimiz ham maddenin hepsini yurt dışına ihraç ediyoruz” söylemi ile açık bir şekilde çelişen iç piyasadaki plastik mamul fiyatlarının artacağını iddiası var ki o da evlere şenlik. Ortada net bir fırsatçılığın olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

Yani anlatıldığı gibi çöp ithal etmek zorunda değiliz. Çünkü o çöplerin ekonomiye katkısı devede kulak. İthal etmek zorunda olduğumuz şey bize hijyen kaynağı diye, ucuz diye, karlı diye dayatılan plastiğin orjinal hammaddesidir. Plastik endüstrisi bu yolla yani her yanımızı plastiğe bulayarak bizi petrokimya kartellerinin fosil kaynaklarına muhtaç etmektedir.

İDDİA 4: İç piyasadaki plastikler sektörü beslemeye yetmiyor  

Türkiye yıllık yaklaşık 3-5 milyon ton arası plastik çöp üretiyor. Bu miktarda çöp, 1.2 milyon tonluk (900 bini ithal 300 bini iç piyasa) bir çapı olan sektöre yetmiyorsa ortada ilkokul düzeyinde bile matematik bilmeme sorunu vardır denir. Bu iddiayı ortaya atanlar ülke çöp içinde boğulsun isteyenlerdir. Düşünün sadece 9 milyar adet PET şişenin satıldığı bir ülkeden bahsediyoruz ve bu çöpün de çok az bir kısmı toplanıyor. Belediye başkanları ayrıştırıp topladıkları çöpleri alacak firma bulamıyor, yerli çöpü işleyen geri dönüşümcüler, geri dönüşüm işinin çok da karlı bir iş olmadığını söylerken ithal çöp bağımlılarının bu söylemi, işin içerisinde başka işlerin olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim Türkiye’nin dört bir yanından gelen yasadışı yabancı çöp dökümü görüntüleri ve her yıl meydana gelen 60’a yakın geri dönüşüm tesisi yangını da bu kirli işin ne olduğu konusunda ipucu da veriyor. Üzüm yemek yerine bağcıyı dövmek için bilenmişlere ancak yasal yaptırım ve kısıtlamalar engel olabilir.

Şu yazımda zaten asgari tüketim yapan üç kişilik bir öğrenci evinden çıkan plastik çöpleri anlatmıştım.

İDDİA 5: Çöp ithalatının yasaklanmasını isteyenler yabancı petrol kartellerinin güdümünde 

Bu iddiayı dillendirenlerin ana argümanı, petrokimya kartellerinin Türkiye’nin plastik ve geri dönüşüm sektörünün büyümesini engellemek amacıyla bazı grup ve kişileri kullanarak sektöre darbe vurmaya çalışıyor olduğu yönündedir. Normal şartlarda asgari mantık silsilesinden yoksun bu iddianın ciddiye alınması bile anlamsız. Ancak biz yine de bunun neden kendisi ile çelişen bir iddia olduğunu veriler ile anlatalım. Bu arada algı operasyonu denilen video ve haberlerde kimi zaman plastik endüstrisinin bir temsilcisi, kimi zaman bir geri dönüşüm firmasının sahibi, kimi zaman da bir yerel yönetim yetkilisi ve bazen de vatandaşlar görüş bildirmektedirler. Yani o kadar çaresizce ortaya atılan bir iddia ki içinde kendilerinin olduğunu bile unutmuşlar.

Aşağıdaki grafikte İngiltere’nin bu yıl şubat ayında plastik çöplerini gönderdiği ülkelerin listesi ve oranları var.

Görüldüğü gibi en önemli ithalatçı Türkiye! Peki, Türkiye henüz pazarda bu kadar önde değilken İngiltere çöpünü nereye gönderiyordu? O da aşağıdaki grafikte saklı.

Yani öyle sanıldığı gibi bu çok değerli olan çöplerin Türkiye’ye gitmesini ‘kıskanan’ batılı güçler Çin yasaklayınca çöpleri kendileri almamışlar. Yine denetimin zayıf, çevreyi umursamayan endüstrinin hâkim olduğu Türkiye gibi ülkelere göndermişler. Yani ortada bir kıskançlık durumu yok. Çöpünden kurtulmak isteyen bir batı ve bu çöpten gelen para ile zenginleşen ve kontrolsüzce büyüyen bir ithalatçı endüstri var. Yoksa endüstrinin iddia ettiği gibi bu çöpün kıymetini bilen Avrupa ülkeleri, Çin yasağından sonra çöpü en fazla ithal eden ülke konumunda olurlardı. Oysaki veriler tam tersini söylüyor. Çin yasaklayınca ortaya yeni Çinler çıktı.

Ayrıca petrol ürünü satıp başkasını da petrol kartellerinin hizmetinde olarak nitelemek kirli bir propagandadan başka neyin göstergesi olabilir ki? Kaldı ki plastiği hayatımızın her alanına zorla sokarak bu petrokimya kartellerinden 7.9 milyon ton ham madde alan (toplam hammadde ithalatının %91’i) bu sektör eğer geriye kalan %9 kadarlık bir çöp malzemesi için sektörü baltalamaya çalışan kartel ve kartel güdümlü kişi ve kuruluş arıyorsa aynaya bakmayı denemelidir.

İDDİA 6: Yasaklamalar başarılı olsaydı Kuzey Kore en başarılı ülke olurdu 

Çöp ithalatını yasaklayan bir ülke olarak Çin’in değil de Kuzey Kore’nin ortaya atılması konuyu sulandırmak ve bulandırmak ile ilişkilidir. Çin çöp ithalatını yasaklamıştır ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Üstelik bakanlığın yerli atığın teşviğine dair yaptığı düzenleme ve kısıtlamaların Kuzey Kore gibi diktatörlük ile yönetilen, düzenleyici değil, yasakçı bir yapıyla karşılaştırması da yakışık değildir. Çin’in yasak sonra kaynağında ayrıştırma, depozito iade sistemi ve atık azaltım stratesijisinin oldukça başarılı olduğu oldukça açıktır. Aşağıdaki linklerden Çin’in yasak sonrası politikaları açıkça görülebilir.

https://www.google.de/books/edition/China_Goes_Green/C536DwAAQBAJ?hl=en&gbpv=1&printsec=frontcover
https://chinadialogue.net/en/cities/as-china-goes-green-should-the-world-celebrate-its-model/
http://www.xinhuanet.com/tech/2019-09/11/c_1124984284.htm (Google translate İngilizceye başarıyla çeviriyor)
https://www.ndrc.gov.cn/xxgk/zcfb/tz/202001/t20200119_1219275.html Çin devletinin yasak sonrası için kurduğu eylem planı (Google translate İngilizceye başarıyla çeviriyor)

Sonuç olarak, depozito iade sistemine, parayla poşet uygulamasına, tek kullanımlıkların sınırlandırılmasına ve çevre için yapılması planlanan her türlü girişime karşı çıkan bir sektörün niyetinin ne olduğu açık ve net bir şekilde bellidir. O nedenle bakanlığın, para ve kar odaklı faaliyetler ile ülkeyi batının çöplüğüne dönüştürenlerin manipülasyonlarına ve kar hırslarına değil de sahada gözüyle gördüğüne dayanarak hareket etmesi oldukça yerindedir.

Ayrıca bu son yapılan düzenlemenin bir yasaklama değil kısıtlama/düzenleme ve bakanlığın uzun süredir uygulamaya sokmaya çalıştığı bir programın parçasıdır. Bakanlık %80-%50- … şeklinde geliştirdiği hamlelerinin de bir devamı niteliğinde. O yüzden sektörün bunu yasakçı bir bakış olarak görmesi yanlıştır. Bakanlık aslında bir şeyi yasaklamıyor, aksine ithalata bağımlı hale gelmiş ve kontrolsüz büyümüş olan bir sektörü  iç piyasaya yönelmeye teşvik ediyor. Ayrıca ithal edilen hammadde de bizim içeride ürettiğimiz çöp mü?

Dolayısıyla burada bir yasak olduğundan bahsedemeyiz, bundan bahsedenler samimi değil. Kaldı ki sektörün bakanlığın yapmış olduğu değerlendirmeleri ve önümüzdeki süreçte kısıtlamalar adına yapacağı uyarıları doğru okumayıp sanki bu kısıtlamalar hiç gelmeyecekmiş gibi hoyratça hareket etmiş olması da sektörün öngörü yoksunluğu ve aşırı kar hırsından kaynaklı olarak yaşadıkları körlükle ilgilidir. Bunu okuyamayıp yatırımlarını ithal çöplere odaklaması, sektörün ne derece basit bir planlama hatası yaptığının da göstergesidir. Sektörün kendi planlama eksikliğinden kaynaklı problemlerini bakanlığın attığı adımları suçlayarak örtmeye çalışması inandırıcılıktan uzaktır. Hatırlanırsa ithal çöplerin sağa sola gelişi güzel terk edilmesi üzerine Hürriyet gazetesine açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, 2020’nin Aralık ayında ithalatı sıfırlayacaklarını ve tamamen yerli atık politikasına geçmek istediklerini ilan etmişti. Bu durumda kör gözün bile göreceği bir gerçeğe kafasını çevirenlerin buna rağmen devasa yatırımlar yapması plansızlık ve öngörüsüzlükten başka bir şeyle açıklanamaz.

Belli ki bu durumda rantı kesilenler manipülasyona, algıya ve lobiye devam edeceklerdir. Ancak artık cin şişeden çıktı ve yaratılan tahribat gözler önüne serildi. Her gelene dış güçlerin ajanı ya da maşası yaftası yapıştırılması da para ve kar hırsının ortamı ne derece zehirlediğini göstermesi açısından oldukça önemlidir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Almanya’nın çöpü, Marmara’nın salyası, Dicle’nin balığı

Birkaç haftadır oldukça ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bunlardan tek sevindirici olanı ise çöplükten hallice olan geri dönüşüm işletmelerine kesilen yaklaşık 8 milyon TL’lik ceza ve 32 tanesi için verilen kapatma kararı! Sevindirici olması ise sorunun artık gerçekten bir sorun olduğunun kabul edilmiş olmasından kaynaklanıyor. Anlaşılan o ki denetimler devam edecek ve çöp tüccarları da bu durumdan bir hayli etkilenmiş durumdalar.

Her ne kadar çürük elmalar ayıklanıyor gibi bir argümanla büyük tüccarlar bu duruma seviniyor olsa da durum hiç de öyle çürük elmaların ayıklanmasına benzemiyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 139 tesiste yaptığı denetimde büyük tüccarların çürük elma dediği 32 tesise yaptırım uygulanmış. Yani %23 gibi bir oran söz konusu. Muhtemelen bir o kadar da uyarı yiyen olmuştur. Demek ki birkaç çürük elma denemeyecek kadar çok sayıda usulsüz iş yapan varmış. Hala denetimlerin sürdüğü düşünülürse sayının artması muhtemel. Bu denetimler ülke sathına yayılırsa bu oranın %30 civarında olacağı aşikâr. Üstelik bu denetimlere atık su ile ilgili sorunların denetimi dâhil değil. Bu tesislerin kırma için kullandıkları yıkama sularının hangi özellikte olduğu ve bunların herhangi bir standarda uyup uymadığı da belli değil. Atık su için bir standart belirleyip buna dair bir denetim yapılacak olsa sektörün çoğunluğunun bu standardı sağlamayacağını söylersek abartmış olmayız.

Çöp mü atık mı tartışması anlamlı değil

Bunlar yaşanırken yapılan çöp mü atık mı tartışması var ki o da gerçekten konunun bağlamından koparılmasından başka bir anlamı olmayan bir tartışma. TDK’yı açıp baktığınızda atık da, çöp de zararlı olarak tanımlanıyor. Tabii ki buradaki asıl amaç toplumsal hafızadaki yeri oldukça kötü olan çöp ile anılmayı engellemek! Ancak ortaya çıkan gelişmeler bu çabaların ne kadar da anlamsız olduğunu gösteriyor. Son birkaç haftadır Almanya kamuoyu Türkiye’ye gönderilen çöplerin akıbetini sorguluyor. Türkiye’den ise henüz beklenen seviyede bir ilgi her zaman olduğu gibi bugün de yok. Birkaç haber dışında ana akım bu konuda oldukça sessiz.

Olay ise tam olarak şu: Uyanık bir çöp tüccarı, bir tanesi Almanya’da bir tanesi de Türkiye’de olmak üzere iki şirket kuruyor ve tonlarca evsel çöpü Türkiye’ye ithal ediyor. Ancak ortada ne bir şirket var ne de başka bir şey. Sadece sürekli adres değiştiren bir tüzel kişilik söz konusu. Gelen çöplerin bir kısmı hala çeşitli limanlarda geri gönderilmek üzere bekletiliyor. Almanya makamları bu konunun sahip olduğu skandal potansiyelinden kaçınmak için işi ağırdan alıyor ve muhtemelen de sessizce geçiştirme derdinde. Konunun detaylarını şu yazıdan öğrenebilirsiniz. İşte tek başına bu olay bile çöp mü atık mı tartışmasının anlamsızlığını ortaya koymaya yetiyor.

Müsilaj, Marmara’nın kıyısal ekosistemini boğuyor

Diğer haber ise birkaç aydır gündemde olan Marmara Denizi’ndeki kaykay diye de bilinen müsilaj problemi! Bizim besin dediğimiz, aslında çoğunluğu atık su kaynaklı olan kirleticilerin derin deşarj adı altında birçok noktadan deniz boşaltılmasının bir sonucu olduğu düşünülen bu müsilaj gerçek manada bir facia potansiyeli taşıyor. Çünkü tüm Marmara kıyılarında farklı yoğunluklarda olmak üzere gözlemlenebilen bu olay tüm kıyısal ekosistemi adeta boğarak yok ediyor. Bunun bir diğer adı da zaten ötrofikasyon. Yani sucul bir ortamın besin miktarı açısından aşırı derecede zenginleşmesi.

Eğer ortam bu besin miktarını tolere edebilecek bir dinamiğe sahip değilse işte onun adı aslında ölüm oluyor. Bir nevi varlık içinde yokluk. Marmara’da olan da bir bakıma böyle bir süreç. Sorunun çözümü belli! Marmara’ya arıtılmadan bir damla su bile boşaltmamak. Bundan vaz geçilmezse eğer ortaya koca bir lağım çukuru çıkacaktır ki Haliç hafızası taze olanlar bunun ne demek olduğunu gayet net bir şekilde anlayacaktır.

Dicle’de kuraklıktan balıklar ölüyor

Benzer bir ekolojik felaket ise birkaç haftadır Dicle Nehri başta olmak üzere Güneydoğu’daki bazı nehirlerde balık ölümleri şeklinde ortaya çıkıyor. Üstelik nedeninin ne olduğuna dair bir araştırma zahmetinde bile bulunulmuyor. Dicle nehrinin birçok noktasında iddialar o ki tarımsal amaçlı aşırı su kullanımından kaynaklı olarak su miktarlarında meydana gelen aşırı düşüşten kaynaklı olarak toplu balık ölümleri gerçekleşiyor. Buna bir de birçok noktadan yine atık suların kontrolsüz olarak nehir ortamına deşarj edilmesini de eklediğimizde ortaya işte bu toplu ölümler çıkıyor. Konuya olan yaklaşım ise felaketin kendisi kadar etkili değil. Gerek Marmara gerekse de Dicle Nehri’nde ortaya çıkan durumun sorumlusu aslında aşağıdaki resimde gizli.

Temel sebep iklim krizi

Özellikle kuraklık ki bunun ana nedeni iklim krizi hem Marmara hem de Dicle Nehri açısından ortaya çıkan felakete odun taşıyan etmenler. Aşırı kuraklık Dicle’den aşırı su çekimine neden olan etmenlerin başında geliyor. Bu kuraklığı ortaya çıkartan iklim krizi Marmara’da da deniz suyu sıcaklıklarının istenilen mevsim normallerine erişememesine neden oluyor. Öyle olunca da ortaya müsilaj gibi birçok farklı canlının katkısıyla oluşan acayip bir ekolojik yıkım çıkıyor.

Buna bir de aşağıdaki grafiklerde de belirtilen atık su boşaltımını eklersek işte ölüm fermanının son imzası da atılmış olunuyor.

İklim krizi tüm yıkıcılığıyla yaklaşırken onun etkisini hafifletecek önlemler almak yerine, yangına körükle gitmek sonu hızlandıracaktır ki bugün yaşananlar bunun en bariz göstergesi niteliğinde.

Kategori: Hafta Sonu