Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

AB’nin ihracat sınırlaması Türkiye’ye çöp ihraç edilmesini engeller mi?

2020 yılını tüm kötülüklere rağmen iyi bir haberle sonlandırmıştık. Çöp ithalatındaki yasadışı faaliyetler daha fazla göz ardı edilemedi ve en nihayetinde iki ayrı düzenleme ile Türkiye’nin karışık plastik çöp ithalatı yasaklandı; ithalatçı başına çöp ithal etme kotası %50’ye çekildi. Bu sevindirici gelişmelerin çöp ithalatında bir azalma yaratacağı kaçınılmaz.

Ancak sorunun ortadan kalkmasına neden olacak nitelikte olmadığını da belirtmekte fayda var. Neden mi? Çünkü Türkiye bu kararları alırken, aynı zamanda AB de OECD üyesi olmayan ülkelere çöp ithalatını ciddi anlamda yasaklayan bir karara imza attı. Artık kesin olarak geri dönüştürülebilir olmayan plastik çöplerin OECD üyesi olmayan ülkelere gönderilmesi mümkün değil. Bu önemli adım Malezya, Vietnam, Tayland ve Endonezya gibi ülkeler açısından oldukça rahatlatıcı. Ancak Türkiye açısından durum pek de öyle sevindirici bir hal almayabilir. Çünkü Türkiye bir OECD ülkesi ve hali hazırda AB ülkelerinden OECD üyesi ülkelere çöp gönderilmesi önünde herhangi bir engel hala bulunmuyor.

2021 de sıkıntılı geçecek

İşte bu noktada ulusal düzenlemeler devreye giriyor ki bizim de o noktada ciddi bir sorunumuz var. Türkiye’nin hala çöp ithal edilmesine tümden engel olan bir düzenlemesi mevcut değil. Bu durumu gümrük bölgelerindeki denetim eksikliği ve olanaksızlığı (gelen o kadar konteynerin hepsinin tek tek açılıp her balyanın içinde tehlikeli ve işe yaramayan çöp var mı kontrol edilmesi imkânsız) ile (%50 kotası olsa bile) çöpün ithal edilebilir olmasını birlikte düşünürsek, 2021 yılının Türkiye için çöp ithalatı açısından sıkıntılı geçeceğini anlayabiliriz.

Türkiye’nin çöp ithal etmeyi yasaklamama ısrarının altında çöp tüccarlarının güçlü lobi faaliyetlerinin yattığı artık aşikâr! Bu ısrarın daha ne kadar sürdürüleceği ise belirsiz! Çünkü çöp tüccarlarının temel argümanı temelsiz bir argüman. Ana motivasyon olan aşırı karlılıktan bahsetmek yerine, çöp tüccarları, göze daha şirin gözüken hammadde ihtiyacı ve döviz getiriyoruz söylemlerinin arkasına sığınıyor. Döviz deyince de gözler hemen fal taşı gibi açılıyor ve bu sayede çöp ithalatına karşı çıkan herkes bir anda yatırım ve ekonomi düşmanı sınıfına konulabiliyor. Hatta bazı çöp tüccarları o kadar pişkin ki sağda solda çöp yakılmasına karşı çıkan ve ses yükseltenlere dış güçler safsatasıyla yorum dahi yapabiliyor.

Çöp tüccarlarının makul görünmek adına kullandıkları ham madde ihtiyacı argümanı tümüyle safsatadan ibaret! Çünkü Türkiye’nin plastik üretimi 2020 yılı için 9.2 milyon ton civarında gerçekleşmiş ve bu üretim için ithal edilen hammadde miktarı da yaklaşık 7.9 milyon ton. İthal edilen hammadde içerisinde ithal edilen plastik çöp miktarı da yaklaşık 700 bin ton civarında. Yani toplam ham madde ihtiyacının yaklaşık %10’u bile değil. Yani toplam üretim için gerekli olan ham madde ihtiyacının ana belirleyicisi zaten ithal çöp değil! Diyelim ki geri dönüşüm sektörünün üreteceği ham madde kıymetli. O zaman da şunu sormamız gerekmez mi? Madem çöpten para kazanıyorsunuz neden kendi çöpümüz ile ilgili bir yatırım ya da girişim yapmıyorsunuz? Neden lobi gücünüzü ya da yurt dışına ödediğiniz çöp ithalat parasını çöp toplama alt yapısına yatırmıyorsunuz?

‘Yerli çöp’ toplanamazken, ithal çöpe milyarlar

Biliyoruz ki, Türkiye‘nin yıllık plastik çöp üretme miktarı 3.5 milyon ton civarında. İşte bu çöpün sadece  %10 kadarı toplanabilmiş. Geri kalan kısmı da çöp olmuş. Çöpse al sana çöp. Hammaddeyse al sana toplam ihtiyacının yarısına tekabül eden miktarda ham madde. Hani plastik %100 geri dönüştürülebiliyordu ya! Üstelik hali hazırda bu kadar kıymetli olduğu her fırsatta dillendirilen bir hammaddenin toplanması konusunda belediyelerin çöp toplama hizmeti tam bir fiyasko. Çelişkinin daniskası.

Hem kıymetli diye bas bas bağıracaksınız hem de kıymetli olan bu çöpün toplanması için çaba harcamak yerine yabancının çöpünü ithal edeceksiniz! Yani kendi çöpümüzü doğru düzgün toplayamıyoruz, ama sektör kazansın diye, çöp tüccarları para kazanacak diye ne olduğu belli olmayan yabancı çöpü ithal ediyoruz! Üstelik ithal edilen plastik çöplerin %50’ye kadar fire verdiği de herkes tarafından bilinen ama saklanan bir gerçek.

Her ne kadar çöp ithalatında kotanın %50’ye çekilmesi ve karışık kodlu plastik çöp ithalatına yasak getirilmesi önemli adımlar olsa da çöp ticaretini kısıtlamaya ya da kendi çöpümüzle baş etmemizi sağlamaya faydası olmaktan uzak değişimlerdir. Çünkü OECD dışı ülkelere çöp gönderemeyecek olan AB ülkelerinin çöp göndereceği ilk adres OECD ülkesi olan Türkiye olacaktır. Zira AB içerisinde kendi çöpüyle baş edebilecekleri zararsız bir sistem yok. Yapabildikleri en iyi iş çöpü yakmak,ki onu da terk etme planları yapıyorlar.

Bu noktada yapmamız gereken şey çöp ithalatını tümden yasaklamak olmalıdır. Aksi durumda yabancı çöplerin topraklarımızı kirletmeye devam etmesi kaçınılmaz olacaktır. Dünyanın en totaliter ülkelerinden biri olan Çin’in bile yasaklamaktan başka bir yol bulamadığı ve ancak öyle engelleyebildiği bir sorunu, biz bir iki aklı evvel çöp tüccarının kârını muhafaza etmekten başka işe yaramayan düzenlemelerle engelleyemeyiz.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetEkolojiYazarlar

[2020’nin ardından] Plastik bataklığında bir yıl

Fotoğraf: Phys

Şüphesiz 2020 yılının en önemli olayı Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgınıydı. Hayatımızın her alanını esir alan pandemi insanlığın doğa ile olan ilişkisinin sorgulanmasını da sağladı ancak ondan öte herhangi kayda değer bir değişim sinyali de vermedi.

Ne yaşadığımız hayatın tarzının yanlış olduğu fark edildi ne de doğa ile kurduğumuz ilişki dönüştü. Üstelik bunlar olmazken daha da vahim ve gelecekteki başka krizleri de derinleştirecek birçok farklı tercihler bile yapıldı.

Maden sahalarının sayısı arttırıldı, çöp ithalatı tam bir suç faaliyetine dönüştü, plastik tüketimi çığırından çıktı, totaliterleşme arttı, ormansızlaşma şiddetlendi ve kısacası hiçbir şeyden ders alınmamış bir şekilde yıl tamamlandı.

Yeşil Gazete‘deki köşemde de sık sık belirttiğim birçok olay 2020 yılı için en önemli olaylar listesine girebilir elbette. Ancak bana göre en önemli 4 olay şöyle:

1- İthal edilen plastik çöplerin yasadışı imhası

Benim için 2020 yılının şüphesiz en önemli olayı, Çeşitli Avrupa ülkelerinden ithal edilen plastik çöplerin Adana’da yol kenarlarında yakılması oldu. Çünkü plastik endüstrisinin ve onun karar alıcı uzantılarının sürekli savunduğu şey olan “ham madde ihtiyacı” yalanı söndü ve bu işin tıpkı çöp gibi kirli bir iş olduğu açık ve seçik ortaya serpildi.

2020 yılı içerisinde Türkiye’nin çöp ithalatıyla ilgili ulusal ve uluslararası birçok medya kuruluşunda çeşitli haber, belgesel ve soruşturma haberi yapıldı. İşte onların listesi:

2- 65’ten fazla geri dönüşüm/plastik fabrikası yandı

2020 yılının Ağustos ayının sonunda İnterpol bir rapor yayınlamış ve çöp ticaretinin artık bir suç faaliyetine dönüştüğünü ortaya koymuştu. Bu faaliyetlerin Türkiye’de de olabileceği ihtimali konuşulmuş ve olayın ihtimal değil gerçek olduğu Adana’da ortaya çıkartılan yasadışı çöp yakma olayları neticesinde netleşmişti.

Ancak bu suç faaliyetleri bununla sınırlı değildi. 2019 yılı sonunda Adana’da fark ettiğimiz ve içerisinde bolca ithal çöpün bulunduğu bir tesis yangını sonrası bu tür yangınların izini sürmüş ve yaptığımız aramalar sonucu 2020 yılı içinde 65’ten fazla benzer yangın olduğunu gördük.

Bu yangınların sadece basına yansıyan yangınlar olduğunu belirtmekte fayda var. Bu yangınlar çöp ticareti, geri dönüşüm ve plastik üretiminde ne türden bir denetimsizlik ve yozlaşmışlık olduğunu da ortaya koyuyor.

3- Polipropilen üretim fabrikaları

Türkiye Avrupa’nın en büyük ikinci plastik üreticisi konumunda. Bu ünvanı 2020 yılı için de geçerli. Bu durumun en önemli belirleyicisi de plastik tüketimi. Doğrusu tüketimin ana kaynağı üretim. Çünkü plastik üretilmediği sürece, tüketimi de söz konusu olamaz. İşte bu denli devasa üretim de beraberinde bir ham madde ihtiyacı doğuruyor.

Türkiye bu anlamda ciddi bir ham madde ihracatçısı. İşte bunu fark eden uyanık yatırımcıların girişimiyle 2020 yılında Adana ve Mersin illerine iki adet devada petrokimya fabrikası kurulması planlanıyor. O da yetmiyor bir de plastik ipliklerin ve pet şişelerin ana malzemesi olan PET plastik ham maddeleri için de bir fabrika yine Adana’ya kurulmayı bekliyor.

Yani hali hazırda son tüketiciden sonra ortaya çıkan plastik çöpün yakıldığı şehre bir de ham plastik fabrikaları kurmak gerçekten dahiyane. Böylelikle çöpün son olarak zehre dönüştüğü yere zehrin kaynağını kurmak gerekir. Böylelikle Hindistan’da meydana gelen bir zehir sızıntısı gibi bir sızıntısı ile zincirin tamamlanması gerekiyor.

4-  Plasticenta: Doğmamış bebeğin payına düşen

Plastik artık hayatımızın her alanında olduğu için, her türlü ortamda, organda ya da dokuda plastiğe denk gelinmesi şaşırtıcı olma özelliğini yitirmiştir. Ancak plastiğin bu kadar yaygın olarak hayatımızın içine girmesi sonucunda plasenta da dâhil mikroplastiğe rastlanıyor olması hayatı nasıl da yanlış yaşıyor olduğumuzu gösteriyor.

Bir grup İtalyan araştırıcının gerçekleştirdiği araştırma, her ne kadar benim için sürpriz olmayan sonuçlar içerse de bu kadar da olmasın dedirten bazı sonuçlar içeriyordu. Annenin beslenmesi ve yaşadığı çevredeki atmosferde bulunan mikroplastiklerin solunum yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği çalışmada dört adet plasentada toplamda 12 adet mikroplastik bulunduğu rapor edilmişti. İşte bu plastik konusunda bardağı taşırması gereken en önemli olaylardan biriydi.

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Sargasso Denizi’nden insan plasentasına mikroplastiğin öyküsü

1972 yılında Science Dergisi’nde yayımlanan ve bugün yapılan mikroplastik kirliliği araştırmalarının da temeli olarak kabul edilen bir çalışma, plastik kirliliğinin özellikle mikroplastik formunda nasıl da yaygınlaştığını ortaya koyan ilk çalışmaydı. Jules Verne’nin Denizler Altında Yirmi Bin Fersah isimli kitabında, Sargasso Denizi’yle ilgili bölümde oldukça detaylı bir şekilde anlattığı çöp birikim alanında, Carpenter ve Smith, Jules Verne’den tam 100 yıl sonra mikroplastik kirliliğini rapor etmişti. Her ne kadar Jules Verne kitabında ilgili alanda sadece organik maddelerden oluşan bir çöp birikintisinden bahsetmiş olsa da, sonuçta bir bakıma çöp birikim alanlarından birini tarif ediyordu.

Aynı bölgede Carpenter ve Smith bir kilometre karelik bir alan için 3500 adet mikroplastik kirliliği rapor ettiler. Miktar, çalışmanın yapıldığı tarih göz önüne alındığında gerçekten de şok ediciydi. Çünkü henüz plastik hayatımızı bu kadar esir almamıştı. Körfez akıntısının etkisi altındaki bu alan, daha sonraları dünya okyanuslarındaki beş büyük denizel çöp birikim girdabından biri olarak nitelendirilecekti.

Mikroplastik her yerde

Daha sonra yapılan çalışmalar mikroplastiklerin olmadığı neredeyse tek bir alanın bile bulunmuyor olduğunu ortaya koyuyordu. Tekrar etmenin lüzumu yok ancak yediğimiz, içtiğimiz hemen her şeyin plastikle bir şekilde temas etmesi onların mikroplastikle kirlenmiş olduğu anlamına geliyor artık.

Nitekim plastiğin bu kadar yaygın olarak hayatımızın içine girmesi sonucunda plasenta da dâhil mikroplastiğe rastlanıyor olması hayatı nasıl da yanlış yaşıyor olduğumuzu gösteriyor. Bir grup İtalyan araştırıcının gerçekleştirdiği araştırma, benim için sürpriz olmayan ama “bu kadar da olmasın” dedirten bazı sonuçlar içeriyor. Annenin beslenmesi ve yaşadığı çevredeki atmosferde bulunan mikroplastiklerin solunum yoluyla plasentaya ulaştığının tahmin edildiği çalışmada dört adet plasentada toplamda 12 adet mikroplastik bulunduğu rapor ediliyor. Ayrıca çalışma sadece mikroplastik bulunduğundan da bahsetmiyor. Aynı zamanda birçok eşyada kullanılan boyama maddelerinin de mikroplastiklerde tespit edildiğini belirtiyor. Bulunan 12 mikroplastik parçanın hepsinin de boyalı olduğu belirlenmiş. Örneğin, sarı renk veren bir pigment olan demir hidroksit oksit (şekildeki partikül #1) polimerlerin (plastikler ve kauçuk) renklendirilmesi için ve BB kremler ve fondötenler gibi çok çeşitli kozmetikte boyar madde olarak kullanılıyor.

Diğer bir boyar madde olan bakır ftalosiyanin (partiküller #2, #5, #10) ve ftalosiyanin (partikül #3), polivinilklorür, düşük ve yüksek yoğunluklu polietilen, polipropilen ve polietilen tereftalat türü plastikler ile ojelerde boyar madde olarak bulunuyor. Başka bir pigment olan violantron (partikül # 4) ise özellikle tekstil (pamuk veya polyester fark etmez) boyama, kaplama ürünleri, yapıştırıcılar, kokular ve oda spreylerinin içine boyar madde olarak katılıyor.

Peki, nasıl oluyor da bu plastikler plasentaya kadar ulaşabiliyor? Aslında bunun olası mekanizmaları da ilgili çalışmada açıklayıcı bir şekilde anlatılmış. Temelde dört farklı yol mevcut ve tüm yollar, artık plastiğin karşısında hiçbir bariyerin etkili olamadığını ortaya koyuyor.

Pestisitleri de taşıyorlar

Plastiklere maruz kalmak tek başına yeteri kadar riskliyken, gıdaya temas eden plastiklerde kullanılan binlerce kimyasalın da bu riski daha arttırdığını unutmamak gerekiyor.  1993 yılında, Ulusal Araştırma Konseyi‘nin Bebeklerin ve Çocukların Diyetlerinde Pestisitler başlıklı bir raporu ilk olarak çocukların, özellikle gelişmekte olan fetüsün, kimyasalların toksik etkilerine yetişkinlerden çok daha duyarlı olduğunu öne sürmüştü.

Unutmamak gerekir ki mikroplastikler ortamdaki diğer kirleticileri de bünyelerine alabiliyorlar.  Pestisitler de bu kirleticilerden biri. Eğer ki bir mikroplastik plasentaya ulaşabiliyorsa, bu kimyasallar da kolayca ulaşabiliyordur. Zaten daha sonra yapılan çok sayıda çalışma bunu desteklekliyor. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, İngiltere’deki Kraliyet Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanları Koleji‘nden bir grup araştırıcı hamile kadınları, kasıtsız kimyasal maruziyete karşı uyarıyordu. Çünkü kasıtsız maruziyet denilen şey, tam olarak plastikler ya da benzeri malzemelerle kaplanmış ürünlere temas etmek ya da yemek demekti. İşte bu maruziyet doğmamış bebeklerinin sağlığını etkileyebiliyor.

Birçok çalışma gıda ile temas eden malzemeler olarak bilinen ve çoğunluğu plastik olan malzemelere eklenen sentetik kimyasalların, yediğimiz yiyeceklere sızabileceğini ve uzun vadeli sağlığımıza zarar verebileceğini ortaya koymakta. Örneğin, fitalatlara maruz kalan hamile kadınların erken doğum riskinin arttığını ortaya koyan bir çalışma durumun ciddiyetini yeterince koyuyor. İşte İtalyan araştırıcıların yaptığı çalışmada ortaya konulan “Plasticenta” fenomeni, bu plastiklerle beraber çok sayıda kimyasala da maruz kalındığının açık bir göstergesi. Artık “plastiğin insan sağlığına olumsuz etkisi net değil” derken daha dikkatli olmakta fayda var.

Sargasso Denizi’nde ilk defa rapor edilmelerinin üzerinden neredeyse 50 yıl geçen plastiklerin yıllık üretimi 400 milyon tona ulaşmış vaziyette. Bu plastiklere yıllık olarak yaklaşık 25 milyon ton da kimyasal zehir ekleniyor. Tüm bu toksik bomba,  artık küresel bir sağlık probleminin de nedeni konumunda. Bu miktardaki plastik bağımlılığı, son tahlilde artık doğmamış çocuklara kadar bile ulaşmış halde. Hikâyesi bir kimya mucizesi olarak başlayan plastikler ve onun küçük hali olan mikroplastikler, artık zehirli bir trajedi hikâyesine dönüştü ve gelecek nesilleri daha doğmadan esir alabiliyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

En kirlisiyle en temizi kirletmek

Tarihsel olarak felsefedeki ilk soru şuydu: “Şeylerin sürekli değişen görünümlerinin altında yatan değişmeyen bir şey var mı? Ve bu bir şey mi yoksa birçok şey mi?”

Bu soru, Sofistlerin ve Sokrates‘in günlerinden çok önce, MÖ 7’inci yüzyılda gelişen Yunanlardan, İyonyalı Miletlerin ilk filozoflarından olan Miletli Thales tarafından sorulan bir soruydu. Tarihsel süreç içerisinde, bu soruya cevap verme yöntemleri aynı olsa da farklı içerikte cevaplar veren birçok filozof ortaya çıktı. Tarih boyunca yüzlerce farklı cevabın verildiği bu soru ise öneminden neredeyse hiçbir şey kaybetmedi. Bu ve bu sorunun türevleri hala birileri tarafından sorulmaya ve başka birileri tarafından da cevaplanmaya devam ediliyor. Bu da sorunun ve sorunun araştırdığı cevabın konusu olan problemin varlığının hala güncelliğini korumaya devam ettiğinin göstergesi.  Çünkü soruyu soran da, cevap arayan da insan!

Soru her ne kadar şeylerin görünümlerini sorgulasa da asıl araştırılan, bu şeylerin kaynağı olan insan, insanın anlam arayışı ve varoluş sancısı. Hepimiz hemen her gün bu ve buna benzer soruları daha gündelik olaylar için sorup duruyoruz. Okuduğumuz, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, inandığımız, sevdiğimiz ve değer verdiğimiz her şey için bu soruyu bir şekilde soruyoruz. Ben de son zamanlarda karşılaştığım bazı anlamsız durumlarla ilgili, Miletli Thales’in sorduğu soru kadar etki yaratmayacak olsa da bazı soruları sorup duruyorum. Bunları sizinle de paylaşmanın faydalı olduğu kanısındayım. Bundan önce de yeşil yıkama yani greenwashing (yeşil yıkama) nedir, nasıl yapılır onlara bakmakta fayda var. Bunun için şuradaki yazı belki faydalı olabilir.

Kirletenin temizliği

Soru-1: Dünyayı en çok kirletenlerle birlikte çöp toplayıp reklam yapmak adil mi?

Plastik kirliliğiyle mücadele eden ve benim de üyesi olduğum Break Free From Plastic geçtiğimiz ay her yıl yaptığı bir çalışmanın 2020 yılı sonuçlarını yayınladı. Araştırma, dünya çapındaki gönüllülerin yardımıyla 2020 yılında gerçekleştirilen temizlik etkinliklerinin sonucunda toplanan plastiklerin hangi markalara ait olduğunu ortaya koyuyor. Altı kıtadan 49 ülkeye ait verilere göre Coca-Cola, 2020 yılında da diğer yıllarda olduğu gibi dünyayı en çok kirleten marka olmuş. Ardında da diğer tüketim malları devleri olan Nestlé, Colgate-Palmolive, Unilever ve Pepsico geliyor.

Şimdi asıl soruyu soralım, dünyayı en çok kirleten bu şirketler gelip size dese ki hadi sahil temizleme çalışması yapın ve parasal destek de benden! Ne dersiniz? Hayır mı? Eğer ki öyleyse maalesef ki Türkiye’deki, birçok vakıf, dernek ve belediye sizinle aynı fikirde değil. Çünkü dünyanın da yakından tanıdığı ve doğa korumacılığı bir sektör olarak değerlendiren büyüklü küçüklü vakıflar, örneğin Coca Cola’dan, Unilever’dan aldıkları desteklerle, sahil çöplerini toplayıp atık değerlendirmesi ya da deniz temizliği yaptıklarını iddia edebiliyorlar. Üstelik herhangi bir markadan da bahsetmeden!

Oysa topladıkları çöplerin sahibi zaten arkalarında. Dönüp bakmak yerine, şirketlerin almaları gereken sorumlulukları örtmek üzere kullanılmayı tercih edebiliyorlar. Nitekim en büyük çöpleyici şirketlerin “vatandaş sorumluluğu” garabeti, yani “çöpünü çöpe at” ya da “gösterildiği şekilde ayır” yaklaşımını sürekli gündemde tutmaları da fonladıkları yeşil yıkama aktivitelerinin bir parçası olarak görülebilir. Hatırlayın geçtiğimiz aylarda yayınlanan Plastik Wars belgeseline konuşan eski Plastik Endüstrisi Birliği Başkanı Larry Thomas, “Kamuoyu geri dönüşümün işe yaradığını düşünürse, o zaman çevreyi çok da dert etmeyecektir” demiş ve tüm bu çöp toplama, geri dönüştürme ve çöpü ayırma pohpohlamasının altında yatan gerekçeyi açıkça itiraf etmişti.

Deterjanın su maliyeti

Soru-2: Bir hamburger için 2400 litre su gerekir! Peki, bir litre bulaşık deterjanı için kaç litre su gerekir?

Şu sıralar her yerde dolaşıma giren bir belgesel söz konusu. Kamu spotu niteliğindeki bu belgesel ile kaç litre su tüketmemiz gerektiğinden tutun da nasıl su tasarrufu yapmamız gerektiği ve hatta dişimizi nasıl fırçalamamız gerektiğine kadar birçok şey gayet güzel bir şekilde anlatılıyor. Susuz kalacağımız ve iklim kriziyle beraber suyun daha da azalacağının işlendiğini de ekleyelim. Birçok ünlü insanın yer aldığı bu belgesel de aslında tipik bir yeşil yıkama örneği. Evet verdiği bilgiler doğru ve çok da önemli noktalara parmak basıyor. Ete dayalı beslenme, bilinçsiz evsel su kullanımı vs. hepsi çok önemli.

Zaten belgeselin asıl sorunu söylediği değil söylemediği. Mesela belgesele sponsor olan temizlik markasının ürettiği deterjanların bir litresinin ne kadar suyu kirlettiğinden hiç bahsetmemiş. Ya da deterjanları için kullandıkları plastik ambalajların akıbetinin su kirliliğine katkısının ne olduğundan da hiç bahsetmemiş. Çünkü aslı amaç da zaten bunların sorulmamasını sağlamak. O halde soralım: Hamburgerin su maliyetini hesaplayanlar deterjanın da su maliyetini hesaplarlar mı?

Belediyelerin rolü

Soru-3: Belediyeler ana çöpleyici şirketlerin reklamını yapmadan da çözüm üretemezler mi?

En başta da bahsettiğimiz dünyanın önde gelen çöpleyicilerinden olan bir şirketin bir markası, Türkiye’nin en büyük belediyelerinden birinin yaptığı birçok çalışmanın sponsoru ya da reklam markası haline gelmiş. İlk önceleri tarihi alanların temizlenmesi etkinliklerinde gördüğümüz bu marka şu sıralar da denizi temizlemeye yarayan bir aletin bir iskeleye kurulmasına sponsor olmuş. Markanın kendisi aletin yaptığı işten daha çok dikkat çekiyor. Aletin mantığı basınçlı bir pompa yardımıyla yaratılan akış ile yüzey suyunu bir hazneye alıp, su içindeki çöpleri bir mazgal yardımıyla tutup suyu da basınç ile denize geri püskürtme şeklinde işliyor. Basit bir mühendislik işi. Fikir oldukça iyi. Peki belediyeler bunu herhangi bir sponsorluk almadan da yapabilecekken (küçük taşra belediyesi olsa, yanlış da olsa belki paraları yok denir ve anlaşılabilir), dünyanın en büyük beşinci çöpleyicisi olan bir şirketin bangır bangır bağırdığı ve gözümüzün içine sokulduğu bir reklamı neden yapar? Üstelik şu soru neden sorulmaz! Bu markanın ürettiği kimyasallar ve plastik çöpler de bu aletle temizlenebiliyor mu?

Her üç soru da, muhtemel cevapları da aynı şeye, yani başta Miletli Thales’in sorduğu soruya işaret ediyor: Vakaların değişen görünümlerinin altında yatan değişmeyen şeylerin pek de hayrımıza olmadığına. Açık ve net bir şekilde de anlaşılıyor ki asıl sorumluluklarından kaçmak için iyi olanı, temiz olanı ve dokunulmaz olanı kirletmeyi bile göze alabilen bir yüzsüzlükle karşı karşıyayız.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yakmak!

Yanlış hatırlamıyorsam 1990’ların başıydı. İstanbul’da PTT eliyle hummalı bir kablo yenileme, değiştirme ve düzenleme faaliyeti gerçekleştiriliyordu. Bu işlemler esnasında ortaya çıkan bolca kablo artığı da işçiler tarafından tamiratın yapıldığı yere terk ediliyordu. İçerisinde bakır tel olan bu kablolar hurda olarak kıymetliydi. Ancak öncesinde bakır tellerin etrafını kaplayan plastikten kurtulmak gerekiyordu.

Önceleri, kabloları bir tarafından tutup bakırı çekerek plastikten sıyırıp ayırma işlemi gerçekleştirirdik. Ancak nasıl olduysa bir anda yakma fikrini benimseyip eski yöntemden vaz geçtik. Artık hiç uğraşmadan plastiğin yanıcılığının yardımıyla kabloları bir araya getirip bir gazete parçasıyla yakarak ve belli bir süre sonra da sönen ateşten kabloları alıp yere vurarak kalıntılardan kurtarır, hurdacının yolunu tutardık. Bu şekilde, içerisinde bakır tel bulunan kabloları uzun yıllar yakıp sattığımızı hatırlıyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir inceleme için gittiğim yasadışı çöp döküm alanlarından birinde sığınmacı olduğunu tahmin ettiğim bir çocuğun bir tomar kabloyu benzer bir yöntemle yaktığını görünce, bir anda kendi çocukluğumuzda yaptığımız bu korkunç işi hatırladım. Artık yakma faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan toksik gazların içeriği hakkında da bilgi sahibi olduğumdan, hafızadaki hatıra bir deneyimden ziyade bir korku sahnesine ve trajediye dönüşüverdi.

Bir yandan o kabloları yakıp ortaya çıkacak kıymetli hurdadan kazanacağı parayı düşünerek kenarda bekleyen çocuğa bakarken bir yandan da bu durumun neden bu kadar olağan olduğunu düşünmek, hafızamdaki başka benzer yakma faaliyetlerini de ortaya çıkardı.

Bunlardan bir diğeri de işe gitmek için bisiklet sürdüğüm rota üzerinde karşılaştığım bir sahneydi.  Bu olayda da belediyeye ait bir temizlik personeli, çoğunluğu tek kullanımlık maske ve PET şişelerden oluşan çöp yığınını, büyük bir hastanenin karşısındaki bir otobüs durağının arkasında yakıyordu. Nedenini ise “abi bunlar pis yakarak ancak kurtuluruz bunlardan” şeklinde açıklıyordu. Bir diğer örnek de çalıştığım üniversitedendi. Bir grup işçi molalarda oturdukları bir noktada, topladıkları her türden çöpü yakıyor ve etrafında ısınıyorlardı.

Bu yakma örneklerini siz de hafızanızı yoklarsanız hatırlayabilirsiniz. Bu yoklamalar kimi yerlerde anız yakımı gibi ortak hafızalara denk gelinebilirken kimi yerlerde de bağımsız trajik hikâyeler olabilir. Bu hikâyelerdeki failler, aynı zamanda mağdur. Ancak trajik oluşu yukarıda bahsettiklerimizden daha farklı bir duruma tekabül eden örneklerde, failler aynı zamanda pişkin de olabiliyor. Failin aynı zamanda mağdur olduğu örneklerde bilinçsizlik, çaresizlik ve yoksulluk gibi faktörler etkiliyken, failin pişkin olduğu örneklerde ise ana faktör zenginlik ve çürümüşlük…

Yakmanın maliyeti…

İşte bu zenginlik ve çürümüşlüğün belirleyici olduğu yakma faaliyetine son zamanlarda medyada da geniş yer bulan ithal edilen çöplerin yasa dışı olarak yakılmasını örnek gösterebiliriz. Çünkü faili bariz ortada olan bu olaylarda daha fazla para kazanmak isteyen çöp endüstrisi, pişkince kendilerini sıyırmaya çalışma peşinde.  Olayın mağdurları ise (bölge sakinleri) bu örnekte yakma faaliyetinin gerçekleştirildiği alandaki kuş kadar, böcek kadar, bitki kadar mağdurlar. Birilerinin maliyetinden kurtulmak için yaktıkları çöpün maliyetini karşılamak zorundalar.

Peki, bu maliyet nedir? Para kazanmak için topladığı hurdayı yakan çocuk, topladığı çöpleri durak arkasında yakan işçinin dumana maruz bıraktığı vatandaş ve daha fazla para kazanmak isteyen çöp tüccarının çöpleri yakması sonucu çıkan dumana maruz kalan vatandaş, bu iş sonucunda ortaya çıkan maliyetten nasıl etkileniyorlar? Dioksin! Furan! PCB! Kloroform! Fitalat! Ağır metal ve daha niceleri ile etkileniyorlar. Hepsi için tek tek Google araması yaptığımızda ortaya çıkan şey aynı kuru kafa sembolü!

Yanan plastik ve diğer atıklar, ağır metaller, kalıcı organik kirleticiler ve diğer toksik maddeler gibi tehlikeli maddeleri havaya ve kül atık kalıntılarına bırakırlar. Bu işlem bizim çocukluğumuzda yaptığımız yakma olayında da aynıdır çöp tüccarlarının yaptığında da belediye temizlik işçisi yaptığında da… Hatta şu son düzenlemelerle artık yasal olarak da yakılmasına izin verilen araba lastiği yakılmasında da aynıdır. Bu, ileri teknolojilerle kurulan ve amacı belediye katı atıklarını işlemek olan ticari ölçekli gazlaştırma, piroliz ve plazma ark tesisleri için de geçerlidir. Bu ve benzer ileri teknoloji diye pazarlanan yaklaşımlardaki toplu yakma fırınları bile aynı kirleticileri yayabilmektedir. Bu tür yakma faaliyetleri sonucu ortaya çıkan zehirli gazlar da başta astım, kanser, hormon bozulması olmak üzere, kronik baş ağrısı, akciğer sorunları, kronik öksürük ve kalp krizi gibi sorunlar yaratabilmektedir.

Gezegen ve insan sağlığına etkisi

Üstelik bu etkiler sadece ilgili yakma faaliyetlerinin gerçekleştiği yerle de sınırlı değil. Yakma sonucu ortaya çıkan kalıcı organik kirleticiler uzun mesafelere taşınarak en nihayetinde okyanus ve kutup buzullarına ulaşıp oralarda birikebilmektedir. Bunun yanında sucul ortama karıştıklarında da plastik deniz çöplerine ve mikroplastiklere yapışabilmekte, besin zincirinde biyolojik olarak birikmekte, deniz ve insan sağlığını da bu yolla tehdit etmektedir.

Son zamanlarda çöpten enerji elde ediliyor diye pazarlanan yöntemler de yukarıda bahsettiğimiz riskleri taşıyor. Çöp yakmak ideal bir yöntem değildir. İsveç ve Norveç bunu çok yaygın olarak yapıyor, ancak bunların sonucunda çevreye olan etki konusunda söylenenler doğruyu pek yansıtmıyor. Plastiği gazlaştırma, piroliz ve plazma arkı gibi yeni yakma teknolojileri kullanarak yağa veya enerjiye dönüştürmek de dâhil olmak üzere, çöpten enerji elde etmek iddialı ve etkili bir çözümmüş gibi görünse de bu yöntemler hem pahalı hem de küresel çöp ticaretinin de nedenlerinden biridir. Çünkü birçok ülke çöp azaltmak ya da alternatif yöntemlerle tekrar kullanımı teşvik etmek yerine bu tarz tesislere yatırım yapmıştır. Ancak zamanla hem ekonomik hem de çevresel maliyetlerin artması, bu tesislerin cazip olmaktan çıkmasına neden olmaktadır. Bu durum da başka bir yatırımı olmayan ülkeleri bu çöpleri başka ülkelere ihraç etmeye yöneltmiştir.

Sonuç olarak çöpten enerji elde etmek matah bir fikir değil, tersine oldukça riskli bir yöntemdir. Bunu bir de termik santrallerine bile filtre taktıramayan Türkiye gibi ülkelerde yapmak çevre ve insan sağlığı açısından ciddi tehlikeler barındırmaktadır.

Yakmak toplumsal hafızada derinlere kadar yerleşmiş bir yaklaşım tarzıdır. Ancak insani, hukuki ve çevresel maliyetleri ne yazık ki o kadar iyi anlaşılamamıştır. Çocukken de olsa yetişkinken de olsa, yakmanın ortaya çıkardığı maliyet telafisi olmayan durumlar yaratabilir. Toplumsal akıldan yakmanın sökülüp atılması hem çevre hem insan hem de gelecek için olmazsa olmazdır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Plastiğin hayatımızdaki yeri çok’ yaklaşımının halk ve çevre sağlığı maliyeti

Plastik artık hayatımızın her alanında. Bunun kaçınılmaz bir durum olduğu algısı da oldukça yerleşik. Ne yana dönseniz plastik! Ne yerseniz yiyin, ne içerseniz için mutlaka plastikle temaslı. Bu kadar tehlikeli bir malzemenin bu kadar hayatın içine dâhil olması, hayatı ne derece yanlış yaşıyor olduğumuzun da göstergesi. Üstelik bu işteki tüm belirleyicilik plastik üreticilerine ve plastikten başka hiçbir şeyi ambalaj olarak kullanmak istemeyen şirketlere bırakılmış.

İşte plastiğin hayatımızda yeri çoktur yaklaşımının da üreticisi bu şirketler. Vatandaşa çöp toplatmak dışında hiçbir sorumluluk duymayan şirketlerin yaptıkları tüm çabalar plastiğin hayatımızdaki yerinin, heryerdeliğinin devamlılığını sağlamak. Çöp ticaretini yapan, plastiğe binlerce çeşit zehirli kimyasal ekleyip yeni yeni formlara sokan, alternatiflerinin gelişmesine olanak vermeyecek bir rekabetçilikle piyasayı plastiğe boğan da aynı şirketler ve onların uzantıları. Bundan 20 yıl önce hayatımızda olmayan bir şeyin bugün hayatımızın merkezinde yer alıyor olmasını düşündüğümüzde bu devamlılığı sağlamak için nasıl da başarılı olduklarını anlayabiliriz.

Dağın tepesindeki kirlilik

Hayatımızın merkezinde değil de alternatiflerden biri olsa yine bir şekilde normal karşılanabilecek bir malzemenin, yarattığı tehditlere rağmen bu kadar hayatın içinde olması akıl alır gibi değil. Uzun zamandır bu köşeden plastiğin ne derece sorunlu bir malzeme olduğunu anlatıp duruyorum. Bunu yaparken kişisel bilgilerimi değil yapılan araştırmalara referans vermeye özen gösteriyorum. Yapılan araştırmaların sayısı o kadar hızlı artıyor ki her yeni araştırma plastiğin hayatın her alanına girmesinin çevresel ve insan sağlığı açısından maliyetinin de yeni boyutlarını ortaya koyuyor. Bunlardan ilki oldukça üzücü sonuçları olan bir çalışma. Everest Tepesi‘nin bazı noktalarındaki kar ve buz örneklerindeki mikroplastik kirliliğini içeren bu çalışma özellikle kamp alanlarından aldıkları örneklerde ciddi mikroplastik olduğunu ortaya koymuş. Bu kirliliğin en önemli sorumlusu ise, plastiğin kullanımıyla birlikte oldukça çeşitlenen outdoor eşyalar.

Bunun yanında plastiğin diğer kullanımlarından kaynaklı oluşan mikroplastiklere de rastlanılmış. Plastiğin envai çeşidinin de katkısıyla ucuzlayan ve çeşitlenen outdoor eşyalar artık daha ucuz ve daha kalitesiz. Herkesin erişebildiği bu extrem spor ürünlerinin yaygınlaşması uzak dünya noktalarına da bu ürünlerden kaynaklanan kirleticilerin taşınmasının önünü açıyor. Ayrıca bu outdoor eşyaların artık tek problemi mikroplastik kaynağı olmaları değil. Bunun yanında bu eşyalara dayanım, su geçirmezlik vb özellikler kazandırmak için birçok çeşitli kimyasalın da eklendiğini hatırlatmakta fayda var.

Gıdalardaki tehlike

Diğer bir çalışma ise plastik ambalajlar da dahil gıdayla temas eden malzemelerin yapımında kullanılan kimyasalların sayısı ve haklarında neyin bilindiğiyle ilgili.

Bu çalışmada plastik ambalajlar gibi gıda ile temas eden malzemelerle ilişkili 12.000 tane kimyasal olduğu belirlenmiş. Bu kimyasalların sadece % 70’inin detaylıca bilindiği ve bilinenler içerisinde de bu kimyasallardan 608 tanesinin oldukça zehirli olduğu ortaya konulmuş. Bunların gıdaya bulaşabildiğine dair onlarca çalışma mevcut. Etkileri ise kanserojenlikten tutun da hormon bozuculuğa kadar envai çeşitlilikte. İşte bu kimyasallar eklenerek yapılmış gıdalar neredeyse her alanda karşımızda. Organik etiketli olan gıdalar da bu malzemelerle kaplı, geleneksel olarak üretilenler de. Neredeyse alternatif ve zehirsiz ambalajla satışa sunulan ürün yok gibi artık. Bazı ürün gruplarında özellikle artık plastik dışında bir başka ambalaja rastlamak imkânsız…

Bu toksik kimyasallara 7’den 70’e tüm herkes maruz kalıyor. Buna karşı alınan önlem ne peki? Plastiğin hayatımızda yeri çok ama doğada yeri yok! Yersen. Bir de Çevre Ajansı kurulması var. O da bu zehirleri tükettikten sonra ortaya çıkacak çöplerden gelecek paranın kimler tarafından paylaşılacağı ile ilgili. Plastik üretimine ve her alana plastiğin sokulmasına dair herhangi bir önlem söz konusu değil. Bu plastiklerde kullanılan kimyasallara dair de herhangi bir önlem yok ama bol maaşlı yöneticilerin istihdam edileceği yeni kurumlar sağlı sollu geliyor.

Yediğimiz mikroplastikler

Bir diğer çalışma da direkt insanlardan alınan örneklerle ilişkili.

Her ne kadar metodolojisinde bazı eksiklikler olsa da sonuçları ciddiye alınabilecek bu çalışma, kalın bağırsak ameliyatı geçirmiş hastalardan alınan numunelerle ilgili. Kuzeydoğu Malezya‘da ikamet eden 11 yetişkinden (ortalama yaş 45.7 olan altı erkek, 5 kadın) kolektomi örnekleri alınmış ve bir takım işlemin ardından örneklerde mikroplastiklerin olup olmadığı araştırılmış. Sonuçlar en az diğer çalışmalar kadar ürkütücü. 11 numunenin 11’inde de mikroplastiğe rastlanılmış. Mikroplastiklerin miktarı, ortalama olarak kişi başına 331 partikül veya gram doku başına 28,1 partikül olarak bulunmuş. Plastiğin hayatımızdaki yerinin çokluğunun olağan bir sonucu olarak mikroplastik yediğimizin kanıtı olan bu çalışma da bize durumun vahameti hakkında yeterince veri sağlıyor.

Yazıcıların toneri!

Benzer daha bir sürü çalışma hali hazırda yayınlanmak üzere dergilerin sistemlerine yüklenmiş vaziyette. Mesela bunlardan biri ofis ve evlerimizde yaygın olarak kullandığımız yazıcılar ve bu yazıcılarda kullanılan tonerlerle ilgili. Size yaptığımız her yazdırma işlemi esnasında milyonlarca mikro ve nanoplastiğin havaya karıştığını söylesem ne dersiniz? Durun tahmin edeyim: Yok artık! Aynen ben de bu çalışmayı ilk duyduğumda bu tepkiyi vermiştim. Hiçbir zararı olmadığı yaygın olarak düşünülen tonerlerin adeta bir mikroplastik yayma makinesi olduklarını söylersek hata yapmış olmayız. Yani yazdırma sıklığımızı azaltmanın sadece kağıt israfını engellemeye değil aynı zamanda mikroplastik salımını da azaltmaya yarayacağını bilmekte fayda var.

Sonuç olarak plastiğin hayatımızda yeri çoktur yaklaşımının hem çevremizden hem de sağlığımızdan çok şey götürdüğüne artık şüphe yok. O halde daha az plastik söylemini güçlendirmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemlerde olduğumuzu da anlamamız gerekiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Karton görünümlü plastik bardak aldatmacası

Pandemiyle beraber hayatımızda var olan bazı anlamsız eşyaların nasıl da tüm yaşamımıza dâhil olabileceğini daha iyi anlıyor gibiyiz. Bu anlamsızlıklardan biri de tek kullanımlık bardaklar. Neredeyse tüm ofislerde olan bu bardaklar artık, tüm restoran kafe bar ve diğer işletmelerde de mevcut. Hatta bazı işletmeler bu bardakları kullanmayı zorunlu kılıyor. Henüz evinde bu bardakları kullananları duymadım ama ona da başlanırsa hiç şaşırmam.

Önceleri büyük kahve zincirlerinin simgesi haline gelen kağıt görünümlü plastik bardaklar bu aralar biraz daha fazla gündemde. Sadece pandemiden kaynaklı kullanım artışından dolayı değil aynı zamanda yarattığı tehditlerle de gündem. Geçtiğimiz haftalarda bir haber ajansına bu konuda bir demeç vermiş ve bu duruma dikkat çekmiştim. Çok olumlu tepkiler aldığımı ve insanların ekserisinin de karton görünümlü plastik bardakların plastik içerdiğinden haberdar olmadığını gördüm.

Olumsuz birkaç tepki de almadım değil. Bunlar beklenildiği gibi üreticilerden geldi. İki ayrı kağıt görünümlü bardak üreticisi, açıklamalarıma neyi dayanak göstereceğimi merak etmiş, biri mahkemeye vermekle tehdit etmiş, bir diğeri de aklınca küçümseyici ve itham edici bir üslupla bir şeyler yazmıştı. Her iki üreticiye de kaynak olan çalışmayı gönderdim. Ancak herhangi bir geri dönüş aldığımı söyleyemem. Kim bilir, tartışmayı belki başka mecralara taşıma niyetindeler. Bunu zaman gösterecek elbette.

Öncelikle benim de kaynak olarak kullandığım çalışmadan özetle bahsetmekte yarar var. Çünkü bu bardaklar hiç de öyle pazarlandıkları kadar masum değiller. Ancak bundan da önce bu bardakları biraz açmamız lazım.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan kâğıt görünümlü plastik bardakların çoğunluğu, iç yüzeyi düşük yoğunluklu polietilen plastikle kaplı birkaç kat kağıt ve farklı malzemelerin bir araya getirilmesiyle üretilmektedir. İç yüzeydeki plastik kaplama filmi de çoğunlukla başka bir kimyasalla kaplanmakta, böylelikle de sıcak suya olan dayanıklılık artırılmaktadır. Bunun yanında birçok başka kimyasal da bu bardakların yapımı esnasında farklı amaçlarla kullanılabilmektedir.

Sıcak suda çözünen mikroplastik,florür, klorür,sülfat…

İşte bahsettiğimiz çalışma da bu kimyasallar ve plastiklerden sıcak suya transfer olmasını araştırmış. Araştırmada, bu bardaklar sıcak suya (85–90 °C) maruz bırakılmış ve bunun sonucunda bu bardakların iç yüzeyindeki filmlerin parçalanması ve bozulması nedeniyle kağıt bardakların içerdiği suya mikroplastik, florür, klorür, sülfat ve nitrat gibi iyonların salındığı tespit edilmiş. Sıvıya sızan mikroplastik parçacıkların miktarı ise 100 ml sıcak suya 15 dk maruz kalınması sonucunda yaklaşık 25000 adet olarak tespit edilmiş. Bu, oldukça yüksek bir miktar.

Kimi yerlerde bu bardaklar içerisinde her gün en az beş sıcak içecek içen insanlar olduğunu çalıştığım yerden biliyorum. Bu durum, tüketiciler için sağlık açısından, üreticiler için ise yaptıkları manipülasyonun çökecek olması bakımından kötü haber. Nitekim bu konuda yapılan haberlere bu denli ofansif yaklaşımları da bu nedenden kaynaklanıyor. Çünkü daha ne ürettiklerinin bile farkında değiller. Belki de öyleymiş gibi yapmak işlerine geliyor. Aksi durumda karton olmadığı aşikar olan bir ürünü karton diye pazarlamazlardı herhalde.

Tüm üretim sektörlerinde olduğu gibi bardak üretim sektöründe de denetimsizlik ve başına buyrukluk hakim gibi görünüyor. Bu da üretilen bardaklardan kaynaklanan riskin ilgili çalışmada tespit edilenden daha büyük olabileceğini akla getiriyor. Bu anlamda alınması gereken en acil ve etkili önlem bu bardakların ve benzeri tek kullanımlık tüm plastiklerin üretiminin yasaklanmasıdır. İstihdam ve döviz getiriyoruz algısı ile her türlü manipülasyonu kendilerine hak gören tek kullanımlık sektörünün acil olarak sıkı denetime tabi tutulması hem halk sağlığı hem de çevre sağlığı açısından elzemdir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye dizi ve sinema sektörünün çevre sorunlarına olan ilgisizliği

Bir TV kanalında yayınlanan Sadakatsiz isimli diziye denk geldiğimde, denizle ilgili bir sahne dikkatimi çekmişti. Daha detaylı bakabilmek adına diziyi geri sarma özelliğini kullandığımda (neyse ki böyle bir özellik var)  o sahnenin neden dikkatimi çektiğini de anlamıştım. Sahne şöyleydi: Dizinin ana karakterlerinden biri olan kadın, bir anısını hatırlamış olacak ki çocukken gittiği sahile tekrar gitmiş ve kumsal (kumsal sayılmaz ama öyle diyelim) üzerinden yürüyerek denize bırakıvermişti kendini. Buraya kadar her şey bir klişe olan “denize bırakma sahnesi”ne uygun ilerliyordu. Ancak buna uygun olmayan bir detay vardı ki dikkate değerdi. O detayda kadının yürüdüğü sahilde rengârenk mikroplastikler göze çarpıyordu. Hatta o kadar fazlaydılar ki sanki daha büyük plastikler de varmış da işte onlar toplanmış ve onların da parçaları da alanda kalmış gibiydi.

Sahnenin çekildiği sahilin neresi olduğu pek belli değil. Ancak belli olan bir şey var ki o da sahilin plastik kirliliği altında eziliyor olduğu!

Dizilerin yeni ‘fonu’: Hava, su, gürültü, plastik kirliliği… 

Normalde son 20 yıldır çekilen dizi ve filmlerin çoğunda olayların geçtiği sahneler hep steril ve gerçek çevre ile uzaktan yakından alakası olmayan mekanlar. Aslında Sadakatsiz isimli dizinin çekildiği çevre de bu kurala uygun. Tertemiz sokaklar, yollar ve diğer alanlar! Ancak bu durum çevre problemlerinin boyut değiştirmesinden kaynaklı olarak, artık tam anlamıyla sağlanamıyor denilebilir. Hava kirliliği, plastik kirliliği ve gürültü kirliliği artık baskılanamıyor ve o yüzden de neredeyse tüm sahneler iç mekânlarda çekiliyor.

Aslında bu problemlerin göz ardı edilebildiği ortamların sağlanması da kısmen mümkün ama bunun için çekimleri daha erken ya da geç saatlerde, uzak bölgelerde yapmak ya da daha da önemlisi, biraz farkındalık sahibi olmak lazım. Çünkü boyutu değişen çevre problemlerinden asgari düzeyde haberdar değilseniz, onun bir sıkıntı olabileceğini de algılayamazsınız. Nitekim son dönemlerde bu dizidekine benzer detayların sayısının artması boyutu değişen çevre sorunlarının tam olarak algılanamadığının ve Türk dizi ve film sektörünün de buna dair herhangi bir aksiyon alamadığının bir göstergesi.

‘Manasız iyimserlik’

Son dönem Türk dizilerinde, bir sahne çekilirken bir pet şişenin bile sahneden alındığı bir ortam söz konusu. İşte böyle bir ortamda o rengarenk mikroplastiklerin orada bırakılmış olmasının yukarıda saydıklarımızdan başka bir açıklaması olamaz! Belki de farkındalık var ancak mikroplastiklerin miktarı toplanamayacak kadar fazla olduğu için ya da renkli yapıları nedeniyle sahneye renk katacakları düşünüldüğü için orada bırakılmış olabilir. Manasız iyimserlikten zarar gelmez!

Dediğimiz gibi dizilerdeki bu tarz ayrıntıların yapımcıların farkındalıklarının, “gözle görülebilen” ya da “sinematografik” ya da her neyse ona uygun olma durumlarından biriyle ilişkili olduğu aşikâr. Ancak yine de gerçekçi olmakta fayda var. Mikroplastiklerin ne derece büyük bir kirlilik etmeni olduğu dizinin yapımcıları tarafından bilinseydi, bu sahne çekilirken mikroplastiklerin olmadığı bir nokta mutlaka bulunurdu. Sizce de öyle olmaz mıydı? Son 20 yıldır çekilen herhangi bir Türk dizi ya da filminde gerçek çevrenin olduğu gibi yansıtıldığına dair bir emare gördünüz mü? Ben göremedim ya da gözümden kaçırdım. Öyle ki 1990’ların çöp birikintileriyle meşhur İstanbul’unda çekilen dizilerde bile bu durum mümkün olduğunca gizlenmeye çalışılıyordu.

Yapay gerçeklik

Türk dizi/film sektörünün 1980 öncesi durumu düşünüldüğünde çevrenin yansıtılması durumu daha farklıydı (neredeyse her şeyde olduğu gibi). Konusu direkt çevre sorunları olan veya öyle olmasa da çekildiği sahnelerde o dönemin gerçek Türkiye çevresini yansıtan öğelerin kullanıldığı filmler yoğunluktaydı. Hatırlayın Kemal Sunal filmleri başta olmak üzere birçok filmde ortam olduğu gibi yansıtılıyordu. Yeşilçam sinemasının toplumcu gerçekçilik ile absürtlük arasında gidip geldiği dönemlerde değişmeyen, “çevrenin yansıtılmasında gerçek çevreye olan sadakatli olma” gerçeği günümüzde oldukça değişmiş ve yerini olmayan yapay bir gerçeklik yaratmaya bırakmış durumda.

Peki, çevre sorunlarının daha da şiddetli olarak kendini hissettirdiği bir dönemde, yani günümüzde çekilen dizi ve filmlerde neden bu durum yerini gerçek üstü sahnelere bırakmış vaziyette? Neden oyuncuların hiçbir davranışı izleyenlere küçük mesajlar verecek detaylar barındırmıyor?  Gerçekten araştırmaya değer bir konu. Durumun politik atmosferle, dizi tüketimine dair yaratılmak istenen kültürle ve dizi ve film sektörünün artık toplumsal gerçekliklerle bağını koparmasıyla ve kendine ait bir paralel gerçeklik yaratmasıyla ilişkisi olduğu aşikâr, ancak yine de gerçek nedenlerin detaylıca ortaya konulmasına ihtiyacımız var.  

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Metal pipetin öldürdüğü vs plastik çikolata şırıngasının öldürdüğü

Geçtiğimiz yıl bir konuyu araştırırken ilginç bir haber ile karşılaşmıştım. Haber, metal pipet kullanırken bir şekilde ölen yaşlı birini konu ediniyordu. Önce haberi parodi haber zannedip ciddiye almamıştım. Ancak haberi bulduğum sitenin adresini fark edince şok oldum diyebilirim. Ciddi uluslararası sitelerde yayınlanan haberi, Türkiye’deki plastik üreticilerini temsil eden bir vakıf da Türkçeye çevirmişti. Ancak haberin Türkçedeki veriliş şekli orijinal dilindekinden biraz daha ofansifti. Muhtemelen haberi de “bakın plastik pipet kimseyi öldürmüyor ama metal pipet öldürüyor” gibi bir amaçla sitelerine koymuşlardı. Çünkü haber başlığı “Çevre Dostu Denen Metal Pipet Ölüm Getirdi” şeklindeydi.

Yani haberden de anlaşılacağı üzere, kaza sonucu o anda elinde bulunan metal pipet kadını ölümcül şekilde yaralamıştı. Normal şartlarda kendi faaliyetlerinden başka hiçbir haberi sitelerine koyman plastik üreticileri, bu habere balıklama atlamış ve plastik övücülüğü yapmaktan geri kalmamışlardı. Aynı üreticilerin binlerce canlının plastik yüzünden ölmesiyle hiç ama hiç ilgilenmediklerini ve bu konuda tek bir haber bile paylaşmadıklarını belirtmekte fayda var. Öyle ki çeşitli etkinliklerde, hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi deniz kirliliğiyle ilgili konuşmaktan dahi çekinmiyorlar. Bu garip çelişkiye dair söylenecek bir şeyimiz yok. Sonuçta balinaların korunması ile ilgili panele Japon balina avcılarının temsilcisini çağırırsanız o da fırsatı kaçırmaz ve katılır. Hatta yapabiliyorsa fonlamasını bile sağlayabilir.

Plastikçilerin, metal pipet ve ölüm ilişkisi kurulan bir habere balıklama atlamış olmasına ve bunu da hiç sıkılmadan manipüle edip sitelerine koymalarını anlayabiliyorum. Her ne kadar memleketin absürtlüklerle dolu olduğunu görünce kimseden ciddiyet bekleme gibi bir lüksümüzün kalmadığının farkında olsam da yine de şaşırma hakkımı kullanıyor ve bu habere ve onu paylaşanların çaresizliğine de üzülmeden edemiyorum. Çünkü gerçekten buna ihtiyaçları var.

Benzer şekilde absürt ama daha da trajik olan bir ölüm haberini de 11 Aralık 2019 yılında gördük. Ankara‘da yedi yaşındaki Mert Yağız Köksal adlı bir çocuk, amacı ve yararı belli olmayan ve muhtemelen içerisinde de çeşitli sayıda toksik kimyasal barındıran bir plastik şırınga içindeki çikolatayı yemeye çalışırken boğazına tıpa kaçması sonucu nefessiz kalarak yaşamını yitirdi.  Bu hazin ölümün ardından çocuklar için okul kantinlerinde satılan ürünlerin kontrolü ve denetimi tekrar gündeme geldi ve denetimsizliğin boyutu da gözler önüne serildi.

Daha sonra okulun kantin işletmecisi ve ürünü dağıtan firmanın sahibi hakkında “taksirle ölüme neden olma” suçundan altışar yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Ankara Cumhuriyet Savcısı’nın hazırladığı iddianamede, kantinci ve dağıtıcı ‘tali kusurlu’ olarak değerlendirilirken, 7 yaşındaki Köksal ‘asli kusurlu’ olarak yer aldı. Savcının iddianamesinde bilirkişi raporu dayanak gösterilerek, Köksal’ın ‘asli kusurlu’ olması; “Maktulün plastik enjektörün ucundaki tıpayı eliyle çıkarmadan ağzında dişiyle çıkarmaya çalışırken tıpanın boğazına kaçmasına ve boğularak ölmesine neden olduğu, maktulün böylece kendi tedbirsiz ve dikkatsiz davranması sonucu ölüme neden olduğu anlaşılmıştır” şeklinde açıklandı.  Böylelikle ölen öldüğüyle kaldı, bu ölüm de unutulmak üzere arşivdeki yerini aldı. 

Üreticinin sorumluluğu

Peki, bu olayda o plastik şırıngayı üreten ve tasarlayanın hiç mi sorumluluğu yok? Bu şırıngayı herhangi bir güvenlik, tehlike veya benzeri bir değerlendirmeye ya da denetime tabi tutmayan yetkililerin ve bunun pazara sürülüp çocuğa kadar ulaşmasına neden olanların hiç mi suçu yok? Anlaşılan o ki olayın bu boyutu kimsenin aklına bile gelmemiş. Örneğin bu şırıngayı üreten plastik üreticisi ve ham madde aldığı plastik üreticisinin temsilcileri bu konuda ne düşünüyor?

Ben söyleyeyim! Muhtemelen sorumlu olarak çocuğu ve o çocuğun böyle ucuz kalitesiz şeyleri tüketmesine fırsat veren ailesini sorumlu tutuyorlardır. Ne de olsa plastiğin hayatımızda yeri çok. Önemli olan bu mükemmel ürünü nasıl kullandığımız. Medeni olursak plastik dost, medeniyetsiz olursak da hem bize hem de çevreye tehdit. Zaten o tehdit de yine “gönüllü aklayıcı” vakıf ve derneklerin organizasyonu ve plastikçilerin ve kirleticilerin sponsorluğunda temizleniyor. Bu ucuz, kalitesiz, zehirli ve ölümcül plastik şırınga yüzünden ölen çocuğun sorumluluğu ise çocuğun kendine kalıyor.

Ayrıca bu tür absürt olaylarda arkasına sığınılan bir başka şey daha var. O da “merdiven altı üretim!” Ne zaman herhangi bir üründen kaynaklı bir sıkıntı yaşanırsa bu tanımlamayı hep duyarız. Oysaki denetimin çok az olduğu ve çalışma koşullarının berbat olduğu işletmelerin domine ettiği plastik üretim/geri dönüşüm sektörü için bu tür üretim, bir istisna değil bir gerçekliktir. Zaman bulup ilinizdeki plastik üreticilerinin yoğunlaştığı bölgeleri ziyarete giderseniz, merdiven altı üretimin istisna olmadığını da kendi gözlerinizle görürsünüz.

İngiltere’de bayılan ve yere düşerken elindeki metal pipetin gözüne batması nedeniyle ölen (ki elinde kalem de olabilirdi) kişinin olayında, olayın sorumluluğunu metal pipete yükleyip plastik güzellemesi yapmaktan geri durmayan plastik üreticileri, benzer gibi görünse de tamamen farklı olan ve tamamıyla plastikle alakalı olan bir ölümü yani Mert Yağız Köksal olayında sorumluluğu plastiğe yükler miydi? Bence yüklemezdi.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Deprem, tsunami, sel ve çöp sorunu

Türkiye bir deprem ülkesi!

Ülkede depremden etkileme potansiyeli olan nüfusun toplam nüfusa oranı oldukça yüksek. İstanbul, İzmir ve Bursa gibi devasa şehirlerin yanı sıra, neredeyse tüm Ege kıyısı şehirleri ve birçok Anadolu şehri deprem haritasında koyu kırmızı renkte! Bu da deprem meselesinin ülke çapında bir mesele olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle kıyı şehirlerinde bir de depreme bağlı oluşması muhtemel tsunami tehdidi söz konusu. Ancak bu, depremin kendisi kadar ilgi toplayamıyor.

Depremin kendisi bile yeterli önlemin alınması için yöneticileri harekete geçirmeye yetmezken, tsunami konusunda bir önlem beklemek hayal olabiliyor. Daha ismini bile söylemekte zorlanılan ve onun yerine ne anlama geldiği belli olmayan “deniz çekilmesi” “deniz taşması” gibi nitelemelerle ifade edilen bir olay. Oysaki toplumsal farkındalık açısından tsunami denmesi daha önemli. Çünkü tsunami deyince akla yıkıcı görüntüler geliyor ki bu da deprem bölgesi olan kıyı bölgelerinde ve bağlı nehir yataklarında yaşayan vatandaşları, deprem sonrası su kenarına film seyretmeye gitmekten alıkoyabilir. Benzer şekilde önlem alınması konusunda da uzun vadede meydana gelebilecek kayıpların önlenmesine de katkı sağlayabilir. Farkındalık önemli!

Diğer bir tehdit ise sel felaketlerinde! Türkiye aynı zamanda bir sel ülkesi!

Sel olaylarında da neredeyse tüm şehirler büyük risk altında. Çünkü sel felaketlerinin yaşandığı şehirlerin ortak özelliği plansız ve programsız kentleşme.  Özellikle denize kıyısı olan illerdeki durum daha da büyük risk içeriyor. Denize sıfır ve dolgular ile güçlendirilmiş betonlaşma faaliyetleri, suyun toprak ile buluşabileceği yerlerin azlığı ile tabii bir de malum dere yatakları ya da eski bataklık sahalarında yapılan yapılaşma, sorunu daha da büyütüyor. Herhangi bir doğal afeti gözetmeyen kentleşmenin hüküm sürdüğü bu alanlar, tüm bu faktörlerin yıkıcı bir felakete dönüşmesinin de önünü açıyor.

Neredeyse her yıl aynı şehirlerde sel felaketlerinin yaşandığını ve ciddi hasara neden olduğunu görebiliyoruz. Bu durum asıl itibariyle bir beceriksizlik ve ciddiyetsizlik örneği. Bu tür felaketler, insan eliyle yaratılan felaketler. Doğa olayları aslında felaket değil. Felaket olan, insanın o doğa olaylarına aldırış etmeden yaşam sürmesi. Deprem bir jeolojik olaydır,  aynı şekilde aşırı yağışlar da meteorolojik bir olaydır. Onları felakete dönüştüren ise bunları göz ardı ederek etki alanlarında inatla yapılaşan ve yerleşen, aynı zaman da iklimi değiştirecek aktivitelerde bulunmakta ısrar eden insandır.

Bir başka mesele de çöp. Türkiye aslında bir çöp ülkesidir!

TÜİK’in 2018 istatistiklerine göre kişi başı çöp üretim miktarımız Türkiye için 1.16 kg’ya çıkmış. En fazla kişi başı çöp üreten il Bartın, yıllık bazda en fazla çöp üreten il ise İstanbul olmuş. Bunu doğal olarak diğer nüfus olarak en fazla olan iller takip etmiştir. Bu şehirlerin Konya hariç hepsi de kıyı şehri. Aynı illerin deprem açısından da sel felaketleri açısından da risk altında olduğunu belirtmekte fayda var.  

Şimdi bu üç bilgiyi Türkiye’nin sokaklarındaki ve çevresindeki aşırı kirlilik sorunuyla birlikte değerlendirelim. Çünkü neredeyse her ilin her sokağında mutlaka çöp olduğunu ve toplayarak da bu çöplerden kurtulamadığımızı söyleyebiliriz.

Peki deprem, tsunami, sel ve çöp üretimini ve aynı zamanda çevre kirliliğinin bir arada değerlendirilmesi bize ne anlatacak? Şöyle ki her türlü doğal olayı afete çevirmeyi başaran Türkiye’nin bu afetlerine çöp yönetimsizliğini de ekleyince ortaya başka bir sorun daha çıkıyor. Aşırı deniz kirliliği! Bunun sel ile nasıl gerçekleştiğini 2018 yılında yayınladığımız bir çalışma ile Mersin Körfezi için ortaya koymuştuk. O dönem gerçekleşen bir sel felaketinin denizlerdeki mikroplastik çöp miktarını yaklaşık 14 kat arttırdığını ortaya koymuştuk. Bunun tsunami ile nasıl gerçekleştiğini ise son birkaç gündür İzmir’de görüyoruz. Son bir haftadır belediye yetkilileri ve bazı gönüllüler, çoğunluğu meydana gelen deprem sonrası oluşan küçük tsunaminin taşıdığı kentsel çöpleri denizden toplamaya çalışıyorlar.

Aslında tsunami sonrası denizlerin çöple dolması neredeyse tüm deprem ülkelerinde olabilen bir durum. Ancak durum Türkiye gibi, Endonezya gibi, Filipinler gibi çöp yönetiminin olmadığı ülkelerde gerçekleşince daha da vahim bir hal alabiliyor. Bir de bu çöplere tsunaminin vurduğu yerleşkelerdeki ve oralarda yaşayan insanların eşyalarını ekleyince çöpün boyutu daha da artabiliyor.

Kent yönetimi bir bütündür. İçerisinde çöp yönetimi de, bina yönetimi de, yeşil alan yönetimi de yer alır. Biri eksik olunca ciddi sorunlar meydana gelebiliyor. Ancak Türkiye gibi hiçbirini beceremeyince, ortaya tüm dünyada benzer şiddette olan depremlerde ölenlerin %90’ına sahip olmak gibi ya da kıyısı bulunduğu denizlere en fazla çöp boşaltmak gibi unvanlar da çıkabiliyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atık ithalatında kota ve biyokütle olarak araba lastiği

Geçtiğimiz hafta içerisinde organizatörlüğünü #breakfreefromplastic, Rethink Plastic, Carbon Market Watch, CIEL, Environmental Investigation Agency, GAIA, Heinrich Böll Stiftung ve Zero Waste Europe’un yaptığı ve teması plastiğin öyküsünü yeniden yazmak olan bir online konferans gerçekleştirildi.

Konusunda uzman birçok katılımcının olduğu konferansta Avrupa Komisyonundan da katılımcılar AB’nin plastik konusuna yaklaşımını anlattılar.  Benim de çöp ithalatı seksiyonunda konuşmacı olduğum bu toplantıda varılan ortak kanı plastiğin artık bir mucize olmaktan çıktığını ve yarattığı sorunların ortadan kaldırılması için artık bir değil birden çok mucizeye ihtiyaç duyan bir şeye dönüştüğüydü.

Çöp ticareti çevre suçudur

Konuşmacı olarak katıldığım kısımda da çöp ticaretinin gün geçtikçe daha fazla kriminal bir mevzuya dönüştüğü ve çözümün ithal edilen çöp miktarının kontrolünde değil, ithal edilen çöpün içeriğine odaklanmakta yattığı konusu ön plana çıktı. Bu bağlamda Türkiye’nin kota uygulamasının pek faydalı bir uygulama olamayacağı, çünkü kotanın belirleyicisi olan kapasite raporunun işletme beyanına göre oldukça fazla değişiklik gösterebildiği üzerinde duruldu. Çözümün çöpün ülkeler arası hareketliliğinde değil, üretildiği ülkede icabına bakılmasında olduğu da ortaya çıkan diğer sonuçlardan biriydi. Buna rağmen yasa yapıcıların bu duruma yanaşmak istemediğini ve bunu da yapılması gerekenin etrafında dolaşan düzenlemeler yaparak gösterdiklerini söylemekte yarar var. Tıpkı bizim de yaptığımız gibi, kendi çöpümüzle baş edemiyorken başka ülkelerin çöplerini almak için kırk takla atan tüccarları gözeten değişiklikler yaptığımız gibi. İşte bu çabalar ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

Buradan tekrarlamakta fayda var. Daha önce %80’e indirilen çöp ithalatı meselesi nasıl ki çöp miktarında bir azalma meydana getiremediyse, %50’ye indirmek de kayda değer bir değişim meydana getirmeyecektir. Çare başka ülkelerin çöpünü almaktan vazgeçmekte yatmaktadır. Zaten Türkiye olarak iştahı kabarık olan çöp endüstrisine yetecek kadar yerli ve milli çöpü üretiyoruz. Çünkü Avrupa’nın en fazla çöp üreten 3’üncü  ülkesiyiz. Çöp tüccarları çöpten bir şeyler elde etmeye çok niyetlilerse, yerli ve milli çöpümüzü kullanmayı deneyebilirler. 

Araç lastiğinden ‘biyokütle’ olmaz 

Çöp ticareti çevre suçu olmaya devam ederken bu sırada başka absürdlükler de olmuyor değil. Son zamanlarda oldukça fazla tartışma koparan ve çoğunluğu madencilik ve enerji üretim faaliyetlerini içeren bir torba yasa önerisi gündemde. İşin madencilik ve enerji üretim kısmındaki kötülükleri uzmanları yeterince dile getiriyor. Ancak arada göze çarpan başka bir gariplik daha var.

Biyokütleden enerji üretimini yenilenebilir enerji üretimi kapsamına alan değişiklik kısmında biyokütle tanımı içerisine her nasıl olmuşsa araç lastiklerinin işlenmesi sonucu ortaya çıkan atıklar da eklenmiş. Üstelik bu atıklardan enerji üretenlere de yenilenebilir enerji destekleri kapsamında destek de verileceği belirtilmiş.

Öncelikle ortalama lise biyoloji bilgisine sahip kimseler bile lastikle ilgili herhangi bir atığın biyolojik bir kütle olarak değerlendirilemeyeceğini bilir. Ancak muhtemelen bu öneriyi yapan her kimse biyoloji bilgisine başvurmayı pek aklına getirmemiş. Yoksa bu kadar bariz ve komik bir hatanın yapılmasına imkan yok. Lastik yakılarak enerji üretimi uygulaması yaygınlaştırılırsa işte o zaman soluduğunuz havanın artık hava olmayacağını bilmeniz gerekiyor. Unutmayın tüccarların ve endüstrinin para kazanmaktan başka dertleri yok. Bu işi yaparken çevre ve insan sağlığını dikkate alacaklarını sanmayın. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kamçatka faciası

Kamçatka, Rusya’nın kuzeydoğusunda, Ohotsk denizi ile Bering denizi arasında yer almaktadır. Oldukça uzun kıyıları olan bu alan, üzerindeki aktif birçok volkandan ve ikliminin aşırı soğuk olmasından kaynaklı olarak ateş ve buz ülkesi olarak da nitelendiriliyor. Sıcaklığın zaman zaman -31.7 derece, zaman zaman da +30 dereceye ulaşabildiği bu alanı çevreleyen denizler de oldukça verimli. Öyle ki kıyısı bulunduğu Pasifik Okyanusu, pasifik somonunun en yoğun popülasyonlarını içeriyor. Bunun yanında yoğun deniz canlılığı ile de adeta bir yaşam cümbüşü söz konusu. Ancak son birkaç haftadır bu alanda gerçekleşen nedeni belirsiz ölümler şok etkisi yaratmış vaziyette. Binlerce deniz canlısının ölü olarak kıyıya vurduğu bu büyük olayın nedeni ise hala belirsiz! Ancak bilinen o ki ortada ters giden bir şeyler mevcut.

Greenpeace Rusya tarafından 6 Ekim’de yayınlanan bir bilgi notunda yarımadadaki ekolojik felaketin kaynağının hala belirsiz olduğu belirtiliyor. Yüzlerce deniz canlısının karaya vurduğunun ve suyun renginin de parlak yeşile döndüğünün belirtildiği açıklamada zehirli bir maddeden şüpheleniliyor. Kaynağı ve içeriği bilinmeyen bu zehirli maddeler için potansiyel kaynak olarak da Kozelsk toksik atık depolama sahası işaret ediliyor. Çünkü yapılan incelemelerde ilgili alanın depolarının koruyucu yapılarında hasar olduğu tespit edilmiş. Araştırmalarını hala sürdüren Greenpeace Rusya, yaşanan felaketin boyutunun ürkütücü olduğunu belirtiyor. Gerçekten de internete düşen fotoğraflarda onlarca farklı deniz canlısı türünün binlerce bireyinin öldüğü anlaşılıyor.

Ancak bunun yanında bazı bilim insanları ise bu toplu ölümlerin nedeninin toksik bir alg türünden kaynaklandığını belirtiyor. Çünkü ilgili bölgede sörf yapan ya da denize giren birçok insanda da çeşitli zehirlenme belirtileri görülmüş. Bu belirtilerin ise Gymnodinium cinsine ait türlerden bazılarının yaydığı toksinlerin neden olduğu semptomlarla uyumlu olması, alg patlaması ihtimalini güçlendiriyor.

Ancak bu durum sadece ilgili alandan alınan numunelerdeki Gymnodinium bireylerinin sayısından hareketle iddia ediliyor. Bu tür durumun tespit edilmesi için ölen canlıların dokularında da buna dair kanıtlar elde edilmesi gerekiyor. Henüz böyle bir bulgu olup olmadığına dair net bir bilgi söz konusu değil. Ayrıca aynı bölgede yine Sibirya’da kısa süre önce meydana gelen petrol sızıntısının bir sonucu olabilecek maddelerin yoğunluğunun da fazla bulunması ortada bazı soru işaretleri olduğunu da gösteriyor. Bu tür toplu ölümlerin genellikle en bilinen iki nedeni kirlenme ve zehirlenme. Bununla beraber ani sıcaklık dalgalanmaları ve oksijen seviyesindeki ani düşüşler de bu tarz toplu ölümlerin meydana gelmesine neden olabiliyor.

İnsan, en büyük fail

Eğer ki bahsedildiği gibi bir alg patlaması söz konusu ise bunun da nedeni aşırı nutrient artışı olabilir. Nutrient dediğimiz ise besin tuzları. Bunların da en önemli kaynağı insan faaliyetleri. Eğer ki alg patlaması değil de bir kirletici kaynağı böyle bir toplu ölüme neden olmuşsa onun da en birinci şüphelisi yine insan. Sonuçta ortada insan faaliyetlerinin birincil şüpheli olduğu bir toplu ölüm vakası var.

Hali hazırda 40 kilometre uzunluğundaki bir alanda gerçekleşen bu toplu ölümler Japonya’ya doğru ilerleyen bir seyir gösteriyor. Yani ölümler bitmiş değil. Bu da sorunun kaynağının alansal bir kirlilik etmeninden kaynaklandığını gösteriyor. Bu kirlilik kaynağı da etkisini hiç kaybetmiyor gibi. Umarız bir an önce sorunun kaynağı belirlenebilir. Ancak daha önce benzer şekilde, arıların da toplu olarak öldüğü bir olayda sorunun kaynağı oldukça uzun süre sonra belirlenebilmişti. Çünkü olayın asıl nedeni toksik kimyasallardan oluşan bir koktelydi. Bunun belirlenebilmesi de uzun sürmüştü. Kamçatka bölgesinde meydana gelen toplu ölümlerin nedeni de benzer şekilde farklı faktörlerin birlikte etkisi olabilir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğaya saldığımız mikro lif miktarını azaltabilir miyiz?

Yaşantımıza şöyle bir göz attığımızda, tekstil materyallerinin hayatımızda aslında farkında olmadığımız kadar çok yer kapladığını görebiliriz. Sabah kalkarken, gece yatarken, banyo yaparken, giyinirken, otururken, yemek yerken kısacası her türlü aktivitemiz tekstil ürünleriyle bir şekilde bağlantılı. Bu durum da tekstil ürünlerinin içeriği ve etkisini daha önemli hale getiriyor. Bu durumun farkında olanlar, tekstil ürününde tercihini “daha doğal” diye nitelendirilen pamuk, keten, tencel vb. alternatiflere yönlendirirken, işin maddi külfetinin boyutu bu tercihlerin sınırlı kalmasına neden olabiliyor. Ancak doğal olarak nitelendirilen alternatiflerin de tartışmalı olduğunu belirtelim.

Tekstil ürünlerinin sadece onu kullananları etkilediğini düşünüyorsanız yanılıyor olabilirsiniz. Şöyle bir düşünürseniz, “daha doğal” alternatiflere sadece kendi sağlığınız açısından yöneldiğinizi kolaylıkla fark edeceksinizdir. Ancak bizden daha önemli bir alan daha var ki onu gözetmek inanın kendinizi gözetmekle hem eş değer hem de daha da ötesi. İşte o gözetmemiz gereken yer yaşadığımız çevre!

Çamaşır yıkamanın doğaya maliyeti

Tekstil ürünlerinin doğadaki sentetik ya da doğal lif tipteki mikroplastiklerin ana kaynaklarından biri olduğu birçok araştırmayla ortaya konulmuş. Bu kaynakların da en büyüğü çamaşır yıkama faaliyeti. Bunun ürkütücü olmasının nedeni de çamaşır yıkama suyunda tespit edilen dudak uçuklatacak miktardaki kopmuş lifler! (Bu konuda farklı bir yaklaşımla yaptığımız çalışmanın detaylarını buradan okuyabilirsiniz) İşte çamaşır yıkama esnasında kopan bu lifler kanalizasyona oradan da atık su arıtma tesislerine ulaşıyorlar. Eğer düzgün çalışan ileri düzey ve çok aşamalı bir arıtma tesisi yoksa bu liflerin çoğunluğu ya denize ya da atık su deşarjının yapıldığı diğer sucul ortama karışıyor. (Bunun nasıl olduğuna dair de şu çalışmamızı okuyabilirsiniz)

İşin özü giydiğimiz elbiselerden tutun da kullandığımız giydiğimiz çoraba kadar tüm tekstil ürünleri hem yıkanırken hem de kullanım esnasında mikro lif salıyorlar. Bu liflerin doğal ya da sentetik olması ise aslında doğa için pek de farklı bir anlama sahip değil. Sonuçta tekstil kullanımına uygun hale getirilmiş formlarıyla her iki türden lifin de doğada yeri olmamalı.

Peki, bu liflerin yıkama esnasında salımını önlemenin bir yolu var mı? Çünkü önemli olan salımı engellemek, aksi takdirde salındıktan sonra yakalamak çok da etkili bir yol değil. Şöyle düşünün, fiberler çamaşır yıkama suyuyla kanalizasyona gitti, sonra da atık su arıtma tesisine ulaştı! İşte burada arıtılsa bile o fiberler arıtma çamuruna karışacak ve o çamur da yine bir şekilde karasal ortama dâhil olacaktır. Yani aslında arıtmayla salınan fiberin sadece varış noktası değiştiriliyor. O halde sorunu kaynağında önlemek en tutarlı yol.

Bunun nasıl olması gerektiğine dair çeşitli tartışmalar olsa da her türlü girişimin değerli olduğunu belirtmekte fayda var. Gerek tekstil ürünü tasarımının değiştirilerek fiber salımını azaltmaya yönelik olsun gerekse de yıkama esnasında salınan fiberleri tutma teknolojileri olsun sorunu kaynağında önleme açısından yapılan her türlü inovasyon oldukça faydalı girişimler olarak kabul edilebilir. İşte bu girişimlerden bazılarını meraklıları ve ilgilenenler için sıralayalım.

1- Cora Topu

Cora Topu, sahip olduğu gözenekler yardımıyla suyun içerisinden geçmesine fırsat veren ancak salınan mikrolifleri tutmaya yarayan bir top. Yıkama esnasında makinanın içerisine giysilerinizle birlikte bırakacağınız bu topun salınan fiberlerin atık suya karışmasını %20-36 arasında azalttığı tespit edilmiştir. Şekil olarak ahtapot/mercan benzeri bir toptur.

2-Yıkama keseleri

İçerisinden su geçen ancak gözeneklerinin küçüklüğü nedeniyle belli boyutun üzerindeki liflerin geçmesine izin vermeyen yıkama keseleri,  salınan liflerin %55’e kadarını tutabilme yeteneğinde. 

Yıkama kesesi.

3-Dış filtrasyon cihazları

Bu cihazlar çamaşır makinasının çıkış suyuna bağlanarak kullanılan görece daha ileri önleme teknolojileri olarak düşünülebilir. Bir nevi çamaşır makinanıza küçük bir arıtma tesisi kurmak gibi. Dış filtrasyon cihazları salınan mikrolifleri %90’a kadar tutabiliyor.

Bu yöntemlerin tek başlarına etkileri sınırlı olsa da birlikte kullanımları lif tutma becerisini oldukça arttırmaktadır. Her ne kadar bu yöntemler var olsa da gerek fiyatlarının yüksekliği, gerekse de erişimlerinin kolay olmaması onların etkili bir çözüm yöntemi olmalarını kısıtlıyor diyebiliriz. Ancak buna rağmen, mikro lif salımının bir problem olarak görülmesini sağladıkları ve gelecekte ortaya konulacak yeni teknolojilere ön ayak olacakları için oldukça kıymetli yöntemlerdir. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

PETaz: Plastiği eriten mucize enzim (mi)!

Başlığında mucize olan her türlü habere oldum olası şüpheyle yaklaşmışımdır. Çünkü mucizevilik kendi içerisinde problem barındıran ve gerçekliğin bükülüp gerçek üstülüğün övüldüğü bir duruma işaret eden bir şey. Bu durum da olayın etkilerinin gerçekle bağının kopmasına neden olabiliyor. Bu nedenle herhangi bir gelişmenin mucize olarak sunulmasını problemli olarak işaretleyip orada bırakıyorum. Ancak bazı durumlarda, bilimin bilgi üretimindeki birikimsellik özelliği nedeniyle, ortaya çıkan yeni bir bilgi –özellikle konuya uzak olanlar için- mucize gibi görünebilir. Bunun tarihte birçok örneği mevcut.

Konumuz bilim ya da buluş tarihi olmadığı için detaya girmeyeceğim. Ancak konumuz plastik kirliliği olunca bazı örneklerden bahsetmekte yarar var. Öncelikle plastiğin de ilk ortaya çıktığında mucizevi bir buluş olarak sunulduğunu belirtmekte yarar var. Kolay kolay kırılmayan, dayanıklı, esnek, sert, yumuşak ve daha bir sürü özelliği ile hayatımızı kolaylaştıran bir mucize olarak tanıtılmıştı. Ancak sonuçta ne oldu? Başka mucizelere ihtiyaç duyan devasa bir problemler silsilesine dönüştü. Artık neredeyse her gün plastiğin yarattığı problemleri ortadan kaldırdığını iddia eden yeni bir bilgi dolaşıma giriyor. Bu bilgilerin sansasyonel haberlerde ortaya çıkıyor olması da zaten konunun yakıcılığı ve içinde bulunduğumuz çaresizlik ile ilişkili.  

Hepimiz zaman zaman, plastik yiyen mantar, ekmekten plastik üreten dâhiler, okyanusu etkili bir şekilde temizleyen aleti geliştiren genç mühendisler ve daha bir sürü benzeri bir mucizevi bir haberle karşılaşmışızdır. Konuya biraz hakim olanların şüpheyle yaklaştığı bu haberler çoğu insanda heyecan uyandırabiliyor. Ancak işin arka planına eğilince durumun pek de iç açıcı olmadığı kolayca anlaşılabiliyor. İşte PETaz enzimi de zaman zaman böyle bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Plastiği parçalayıp plastiğe dönüştüren enzim!

Öncelikle PETaz enziminin ne olduğundan biraz bahsedelim. PETaz enzimi PET plastiği parçalayarak onu tekrar plastik haline dönüştürebilecek forma sokmaya yarayan enzime verilen isim. Aslında herhangi bir şeyi parçalayan enzim için parçaladığı şeyin isminin sonuna “az” takısını ekleyince enzimin adını elde etmiş olursunuz. Bu kural çok yaygın bir kuraldır denilebilir. İşte bu PETaz polyester/PET türündeki plastikleri parçalayarak onları tekrar yapı taşlarına ayırmaktadır. Bu da haliyle yeniden birleştirilip tekrar plastik olarak üretilmesinin yolunu açmaktadır. Ancak bunun için özel ve kontrollü şartların oluşturulması gerekiyor. Aksi takdirde bu işlem eksik ya da hiç gerçekleşmeyebilir.

PETaz enzimi ile ilgili ilk kayda değer haber 2016 yılında yapılmıştı. Habere göre Japonyalı bilim insanları, çöp biriktirme alanında tesadüfen bir bakteri (Ideonella sakaiensis) keşfetmiş ve bu bakterinin de ürettiği bir enzim –ki PETaz dediğimiz- yardımıyla özellikle PET şişleri parçalayabildiğini tespit etmişlerdi. Haber çöp sorunu altında ezilen dünya için bir umut ışığı yaratmış ve tüm çevrelerde heyecana neden olmuştu.

Ancak kısa süre sonra bu durumun bir çözüm değil ileride çözüm olabilecek başka yeni gelişmeler için bir kapı olduğu görüldü. Nitekim öyle de oldu. Zaman içerisinde ilgili enzim üzerine çalışan bilim insanları olukça önemli bir ilerleme kaydederek yeni bir “süper enzim” formu üretecek seviyeye geldiler. Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir çalışmada daha önce varlığı ortaya konulan PETaz enzimi geliştirilerek altı kat daha hızlı şekilde parçalama gerçekleştirebilen bir forma dönüştürdüler. Burası oldukça önemli çünkü daha önceki keşiflerde belirtilen en önemli problem de parçalanma hızı idi. Çünkü yılda 50 milyon ton plastiğin denizlere akacağı 2030 yılına kadar gerçekten de çok hızlı olması gereken bir enzime ihtiyaç söz konusu. Kimin için? Tabii ki PET şişeli ürün satan büyük şirketler için.

Nitekim bu son ortaya konulan enzimin geliştirilmesine de en büyük katkıyı sağlayanlar yine büyük şirketler. Burada elbette bir sorun yok. Hatta oldukça faydalı olduğu da söylenebilir. Ancak sorun şu ki yıllık plastik üretim hedefini 1 milyar ton olarak belirlemiş ve ürettikleri plastiği de tüketsin diye Afrika ülkelerini hedefine oturtmuş bir endüstri söz konusu. Hal böyleyken PET şişeyi oldukça hızlı parçalayabilen bir enzimin tespiti gelecek için nasıl bir umut vaat edebilir? Üstelik toplam plastik üretimi ve tüketimi içerisinde PET dışı ambalajların yarattıkları kirlilik ve sorun daha ciddi. Çünkü toplam üretilen plastiğin %50’den fazlası PET dışındaki plastiklerden oluşuyor. Bu durum da PETaz mucizesinin kendi içinde anlamlı olsa da plastik kirliliği açısından çözümün sadece küçük bir parçası olmaktan öteye geçemeyeceğini ortaya koymaktadır.

O halde PETaz enzimi ve etrafında dönen mucizevilik tartışmaları, bir nevi bir algı işi olabilir. Çünkü ortaya konulan teknolojik gelişme, gerçeğinden çok ama çok daha büyük bir görüntüyle pazarlanıyor. Bu da algı işi olma ihtimalini güçlendiriyor. Her ne kadar böyle olsa da plastik kirliliğine çözüm olabilecek tüm gelişmeler anlamlı ve olumlu gelişmelerdir. Mucize olamasalar da puzzle’ın bir parçası olmaya adaydırlar. Ancak plastik bağımlılığının tüketim çılgınlığı yarattığı gerçeğini kabul etmeyen ve prensip olarak plastik üretim ve tüketiminin azaltılmasını merkezine almayan hiçbir gelişmenin ya da önerinin çözüm olamayacağını da belirtmekte fayda var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Okyanuslara giden plastiklerde artış var!

Geçen hafta dünya genelinde bir plastiksizleşme yönelimi olduğunu ve bunun ana motivasyonunun da plastik kirliliğinin önlenemeyen yükselişi olduğunu yazmıştık. Bu durum için de dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin, mevcut plastik tüketimlerini ve artık kutuplardan derin okyanus havzalarına, deniz ve tatlı su ekosistemlerinden atmosfere kadar dünyanın neredeyse her yerinde bulunan plastik atıklarını azaltmaya çalıştıklarını anlatmıştık. Bunun yanında, petrokimya ve plastik endüstrisinin de harıl harıl yeni plastik ürettiğini ve bunun için yeni pazar alanları yaratmaya çalıştıklarını da açıklamıştık. Peki bu yapılanların sonucunun gözlemlenebilir değişiklikler yarattığını söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki olumlu anlamda hayır!

Küresel olarak plastik üretimi hızla artarken, çok uluslu taahhütler aracılığıyla çevreye karışan plastiklerin emisyonlarını azaltmayı hedefleyen girişimlerin de etkisi arttırılmaya çalışılıyor. Buna ek olarak çeşitli topluluklar, sivil toplum kuruluşları ve şirketler temizlik kampanyaları gerçekleştiriyor ve yerel ve ulusal yönetimler de sıfır atık yaşam tarzını teşvik ediyorlar. Hükümetler, tek kullanımlık plastiklere vergi koyuyor ya da bunları yasaklıyor ve özel sektörle birlikte çeşitli uygulamalara giderek plastik atık yönetimine yatırım yapıyor.

Çabalar ve verilen taahhütler yeterli olmuyor

Basel Sözleşmesi’nde yapılması planlanan son değişiklikle, plastik çöpün küresel dolaşımına sınırlama çabalarını da eklersek plastik kirliliğinin azaltılmasına yönelik bir irade oluştuğunu söylemek mümkün. Ancak, bugüne kadarki tüm bu yapılanlar ve verilen taahhütler, plastik kirliliğinde de üretiminde de olumlu bir değişime neden olmuyor.

Bu durumu en iyi anlatan kanıt da geçtiğimiz haftalarda Science dergisinde yayınlanan makalede yapılan tespitlerde mevcut. Makaleye göre 2016 yılında üretilen plastik çöpün %11’i denizlere karışmış. Bu da yaklaşık 19-23 milyon ton arası bir miktar. Bu sayının 2030 yılında 50 milyon tonu aşması bekleniyor.

Hatırlayın daha önce yapılan başka bir çalışmada bu miktarın 4-12 milyon ton arasında olduğu tahmin edilmişti. Ortada ciddi bir artış söz konusu. Bu artışın iki nedeni var. Birincisi kullanılan tahmin yöntemi, ikincisi de plastik üretimindeki artış. Yöntemdeki değişimin kaynağı, tahmine dâhil edilen değişkenler ve ortaya çıkan yeni çalışmalardaki verilerin işaret ettiği kaynaklar! Plastik üretimindeki artış da diğer bir neden. Demek ki devletler nezdinde yapılan girişimler ve plastiksizleşme adımları yeterli değil. Üstelik bu miktarın 2030 yılında neredeyse iki kat artacak olması ise durumun vahametini ortaya koyuyor.

Tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması şart 

O halde ortada böylesine büyük bir kirlilik artışı söz konusuyken yapılması gereken nedir? Aslında gayet açık ve net! Öncelikli olarak plastik tek kullanımlıkların katiyen yasaklanması gerekmektedir. Çünkü plastik tek kullanımlıkların toplam plastik üretimindeki payı %40’a yakın. Bu miktarın minimize edilmesi toplam plastik çöpler içerisindeki önemli bir kalemin de gelecekte direkt olarak azaltılması anlamına geliyor.

Peki, tek kullanımlıkların yasaklanmasını, alternatifi olmadan yapmak mümkün mü? Kilit de burada aslında. Çünkü tek kullanımlık plastiklerin alternatifi olmadığı iddiası tümüyle algı işi. Plastik endüstrisinin her fırsatta dillendirdiği bir şey. Çünkü bu tür plastiklerin çoğunluğunu anlamsız bir tüketim çılgınlığını beslemek için kullanıyoruz. Yani pipet, plastik veya köpük tabak çatal bardak ve bunların paketlenmesindeki plastikler olmasa da olur. Diğer bir tek kullanımlık alanı olan plastik şişe ve diğer ambalajlar da benzer bir özellikte. Bunların da azaltılması gayet mümkün. Yeter ki tüketim alışkanlığımızı değiştirmeye karar verelim.

Bununla ilgili önerilerimi önceki yazılarımda yapmıştım. Tekrarlamaya gerek yok. Ancak bunlar içerisinde bir tanesini tekrarlamamda fayda var. O da ambalajların çok kullanımlık olma zorunluluğunun getirilmesi! Bununla beraber çok katlı ambalaj uygulamasının da kati suretle yasaklanması gerekiyor. Çünkü ambalaj kullanımındaki pervasızlığın tek nedeni var olan aşırı serbestlik. Bir ürünün 10 farklı plastikle kaplanmasının önünde hiçbir engel yok. Tüm bu plastiklerin çoğunluğunun alternatife zaten ihtiyacı yok çünkü bunlara gerek yok.

Diğer bir sınırlama da plastik üretimine yapılan yatırımların sınırlandırılarak daha sürdürülebilir alternatiflerin desteklenmesi. Tek başına bu ikisi bile plastik çöp selinin kısa vadede önemli miktarda engellenmesine neden olacaktır. Ancak bunu yapmak yerine sadece sertifika dağıtımına dayalı sıfır atık sistemi kurmak; göstermelik çöp yönetim aktiviteleri düzenlemek; plastik çöp sorununun birincil sorumlusu olan plastik üreticilerine her alanda kolaylık sağlamak ve buna benzer birçok yaklaşımda bulunmak doğal olarak plastik çöp üretim kapasitesini de arttıracaktır. Bu da yılda 50 milyon ton çöpün denizlere akmasına doğal olarak neden olacaktır. Açık söylemek gerekirse plastik endüstrisinin pervasızlığı ve küresel olarak yöneticilerdeki mevcut ciddiyetsizlik dünyanın çöp probleminden daha çok çekeceğine işaret ediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Adım adım plastiksizleşmeye doğru

Hatırlarsanız 2020 başı itibariyle plastik atık ithalatı yeniden düzenlenmiş ve ithalat belgesine sahip olan firmaların ithalat izinleri kapasitelerinin %80 ‘i ile sınırlandırılmıştı. Bundan da önce plastik poşetin sadece belirli kalınlıklarında olanları, yine sınırlı alanlarda ücretlendirilmişti. İşte bu iki düzenleme Akdeniz’e en fazla plastik atık boşaltan Türkiye’nin bu atıkları azaltmada aldığı “en önemli” kararlardı.

Ayrıca sınırlı uygulama alanına sahip sıfır atık projesi olduğunu da eklemekte fayda var. Uygulamada oldukça sınırlı kaldığı ve henüz kayda değer bir yol kat edemediği için sıfır atık projesini şimdilik es geçiyoruz. Bu kararlara bir yenisi daha eklendi O da %80 olan çöp ithalatı kotasının %50’ye daraltılmasıydı. Bunda BBC’nin yaptığı haberin, INTERPOL’ün yayınladığı raporun ve Greenpeace’in çabalarının etkisi oldu dersek abartmış olmayız.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı atık ithalatında kota oranının %50’ye düşürülmesine ilişkin olarak, “Geri dönüşüm sektörünün ham madde ihtiyacını yerli plastiklerden karşılamasını sağlayacak son düzenlemeyle yüksek miktarda atık ithalatını önleyecek ve sektördeki binlerce çalışan için istihdam imkânı oluşturulacak” bilgisini verdi. Bunun pratikte böyle bir sonucu olacak mı göreceğiz ancak atık ithalatında bir azalmaya neden olacağı kesin. Tabii bir “kılıfına uydurma” ve “etrafından dolanma” ülkesi olan Türkiye’de hiç bir şeyin beklendiği gibi olamadığını da eklemekte fayda var. Bunu plastik poşet ücretlendirilmesi uygulamasında açıkça gördük. Hatırlarsanız marketlerde ücretli verilen poşetin kullanımı azalırken, ücretsiz verilen poşetlerde durumun hiç de parlak olmadığını biliyoruz. Çöp ithalatında da durum böyle mi olacak göreceğiz.

En büyük kirletici Çin, en büyük adımları atıyor

Peki, Türkiye’de bu değişiklikler olurken dünyada nasıl bir değişim meydana geliyordu? Bu konuda en cesur adımları Çin attı dersek hata yapmış olmayız. Dünyanın en büyük kirletici ülkesi, kirleticilerin azaltılması konusunda da ciddi adımlar atarak bu unvandan kurtulmaya çalışıyor diyebiliriz. İlk olarak 2018 yılında plastik atık ithalatına büyük bir sınırlama getiren Çin, daha sonra geri dönüştürülmüş plastiklerden üretilen kalitesiz ham maddelerin ithalatını da yasakladı.

Bunun yanında neredeyse metal dışındaki her türlü atığın ithalatını yasaklama adımı da atarak, adeta “bana çöp göndermeyin” mesajını güçlü bir şekilde iletti. Öyle ki birçok taşımacılık firması, varış adresi Çin olan atıkları taşımakta hiç de istekli değiller artık. Çünkü büyük ihtimalle geri gönderilecekler. Çin attığı adımları sadece atık ithalatını sınırlandırma aşamasında bırakmıyor. 2025 yılına kadar ortaya koyduğu plastik azaltım stratejisiyle bu konudaki ciddiyetini de göstermiş oluyor. Buna göre, 2025 yılına kadar köpük tabaklardan, plastik kulak çöplerine, pipetlerden, plastik poşetlere kadar birçok işe yaramaz olan ve sadece plastik üreticilerini zengin etmeye yarayan plastiklerin yasaklanması hedefleniyor. Bu yasak hem üretimde hem de tüketimde gerçekleşecek.

Bunun bir benzerini Avustralya gerçekleştiriyor. Avustralya’nın güney eyaleti de tek kullanımlık birçok plastiği 2021 yılında yasaklamayı hedefliyor. Daha önce de benzer bir yasağı Hindistan’ın bir eyaleti gerçekleştirmişti. Benzer yasakları ve kısıtlamaları ABD eyaletlerinde de görmek mümkün. Bu listeyi uzatabiliriz.

Plastikçilerin lobi faaliyetleri ve kota en büyük engel

Tüm dünyada plastiksizleşmeye doğru bir yönelim olduğunu söylemek mümkün. Ancak paralel olarak plastik endüstrisinin de plastik üretimini arttırmaya yönelik önemli girişimleri söz konusu. Türkiye de dâhil birçok ülkede plastik üreticileri özellikle pandemi döneminde kendi endüstrilerinin desteklenmesi için devletler nezdinde ciddi lobi faaliyetleri sergiliyorlar. Üstelik bu faaliyetlerini akademiden, basın yayın kuruluşlarına kadar birçok farklı cephede gerçekleştiriyorlar. Yeri geliyor ülkelerin atıksızlaşma politikalarını sözümona desteklediklerini göstermek için ne anlama geldiği bile belli olmayan paneller düzenliyorlar; yeri geliyor Forbes gibi dergilerde “fakirlerin yaşam standardını plastikle yükseltmek” gibi sömürgeci refleksli yazılar yazdırıyorlar ve yeri geliyor ülkeye döviz getirecekleri iddiasıyla Mersin ve Adana’da da olduğu gibi petrokimya fabrikaları kurulması için para musluklarını açıyorlar.

Tüm bunların ortak noktası uzun vadede azalma eğilimine girmesi beklenen plastik tüketimini ve üretimini arttırmak. Çünkü 2050 projeksiyonlarını milyar tonlara çıkartmış vaziyetteler. Plastik endüstrisinin plastik bağımlılığını arttırmak üzere gerçekleştirdiği çabaları sadece yazı yazmak ve konferans düzenlemek değil elbette. Plastik kullanımının sınırlandırılması ve çöp ithalatının yasaklanması gibi girişimlerin de engellenmesi için ciddi lobi faaliyeti yürütüyorlar. Bu anlamda başarılı da oluyorlar zaman zaman.

Hatırlayın Türkiye’nin plastik ithalatını imkansız hale getirecek vergi düzenlemesi girişimini bir gecede bu lobiciler iptal ettirmiş ve ne anlama geldiği belli olmayan kota sistemine bizi mahkum etmişlerdi. Benzer girişimleri başka ülkelerde de görmek mümkün.

Sonuç olarak plastiksizleşme yolunda dünya çok geniş adımlar atarken bizim parmak ucuyla ilerlememizin altında da bu plastik üreticisi lobicilerin etkisi var mıdır doğrusu merak ediyorum. Cevabı belli olsa da bu konuda kesin bir şey söylemek şimdilik zor. Umarım plastiğin zaruri/hayati alanlar dışında kullanımının samimi olarak azaltılmasını hedefleyen adımların atıldığını kısa zamanda görebiliriz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Belediyeler atıksız şehir yaratmak için neler yapabilir?

Atıksız bir yaşamın, mevcut durumda, bir hobi faaliyetinin ötesinde bir ihtimal olmadığını bir önceki yazımda anlatmaya çalışmıştım. Ancak bunun yanında daha az atık üretmenin mümkün olduğunu belirtmiştim. Daha az atığın da bireysel kararlarla bir noktaya kadar mümkün olduğunu belirterek bu konuda tamamlayıcı unsurların yerel ve merkezi yönetimler olduğunu belirtelim. Özellikle yerel yönetimlerin alabileceği bazı kararlar, daha az atıklı kentler ve onun da temeli olan daha az atıklı evlerin sayısının artmasına yardımcı olabilir. 

Atık dediğimizde akla, kullanım sonrası meydana gelen ve çöp tenekesine attığımız eşyalar gelir. Ancak daha bütünsel bakıldığında atık, bir şeyin üretiminden tüketimine kadar geçen süre içerisinde ortaya çıkan he türlü sıvı, katı ve gaz artıklara verilen isimdir. Örneğin sebze ve meyve tükettiğinizde atık olarak ortaya sadece sebze ve meyvenin tüketilmeyen kısımları çıkmaz. O sebze ve meyvenin üretim sürecinde kullanılan yakıttan ortaya çıkan sera gazları, pestisitler ve onların kutuları, taşınmasında kullanılan tek kullanımlık paketler, kasalar ve ambalajlar ile onların market reyonlarında sergilenmesi esnasında harcanan her türlü enerjinin artığı da birer atıktır.

Bu da aslında atık üretim potansiyelimizin ne kadar da büyük olduğunu ortaya koyar. İşte eğer atıksız bir yaşam oluşturulacaksa, son ürün üzerine kurgulanmış bir atık yönetim stratejisi belirlemek yerine tüm bu süreçleri göz önünde bulunduran bir planlama yapılması gerekmektedir. Neden atıksız yaşam için kişilerin bireysel kararlar almasının yetersiz olduğunun cevabı da burada saklı. Yani siz kendi adınıza evinizden hiç atık çıkarmayabilirsiniz ancak size ulaşan ürünlerin üretiminden itibaren, size gelene kadar ki süreçte ortaya çıkan tüm atıklar, sizin ortak olduğunuz atıklardır. Burada da erkin atacağı destekleyici adımlar sizin atıksızlığa erişmenize önemli bir katkı sağlayacaktır.

İçilebilir çeşme suyu

Yerel yönetimlerin atıksızlıktaki belirleyiciliği, oldukça önemli! Çünkü ambalaj atığı içerisinde önemli bir yer tutan ambalajlı içme suyu şişelerinin tüketim miktarı, doğrudan belediyelerin içme suyu talebini karşılayıp karşılayamamalarıyla ilgili. Sadece içme suyunu musluktan akar hale getirecek bir yatırım, önemli miktarda pet şişe atığını kısa, orta ve uzun vadede önleyecektir. Üstelik içilebilir olan bu suyun kent meydanlarından da erişilebilir hale getirilmesi, içme suyu ihtiyacı için gelişecek ihtiyacı daha da azaltacaktır. Bu noktada belediyelerin kendi işletmelerinde plastik ambalajlı su sağlama hizmetini de terk etmesi tutarlılık ve ambalaj atığı azaltma kararlılığı açısından destekleyici nitelikte olacaktır.

Tek kullanımlıkların azaltılması

Yerel yönetimler tek kullanımlık plastiklerin kullanımının azaltılmasında örnek olabilecek uygulamaları hayata geçirebilirler. Özellikle yerel belediye meclislerinde sağlanacak konsensüsle belediyenin yetkisi ve yaptırımı olan tüm alanlarda belli bir plan dâhilinde tüm tek kullanımlıklardan vazgeçilmesi kararı alınarak, vatandaş için de örnek bir uygulama gerçekleştirilebilir.

Bunun için birçok örnek verilebilir. Belediyeye ait alanlarda tek kullanımlık plastiklerin kullanılmasına izin vermemek; belediye iştiraklerinde tek kullanımlık plastiklerle yiyecek içecek servisini durdurmak; belediye sınırları içerisinde plastik olan ve terk edildiklerinde kuş, balık, kaplumbağa ve yengeç gibi birçok canlının ölmesine neden olan balonların satışını, kullanımını ya da dağıtımını yasaklamak; plastik konfeti kullanımını yasaklamak; belediye sınırları içerisindeki marketleri, doldurulabilir özellikte ürün satmalarını sağlayacak şekilde yönlendirmek gibi adımlar, önemli miktarda plastik çöpün meydana gelmesini engelleyecektir.

Özellikle kıyı belediyelerinin, sadece tatilcilerin bıraktıkları çöpleri toplamak gibi pasif belediyecilik anlayışından, çöpün oluşmadan engellenmesini sağlayacak aktif belediyeciliğe geçiş için bir eylem planı hazırlamaları, sorunun çözümü için atılacak en önemli adımlardan biri olacaktır. Sosyal medya üzerinden paylaşılan ve toplanan çöpler üzerinden verilmeye çalışılan “çok kirletiyorsunuz” temalı mesajların reelde bir karşılığı olmadığının bilinmesinde fayda var.

Açık semt pazarlarının ıslahı

Neredeyse tüm şehirlerde sıklıkla rastlanan ve toplandıktan sonra arkalarında adeta bir çöp yığını bırakan günlük açık semt pazarları için bir düzenleme ve denetleme yapılması gerekiyor. Pazarların arkalarında bıraktıkları karışık çöpleri toplamak her ne kadar belediyenin görevleri arasında yer alsa da önemli olan o çöplerin oluşmasının engellenmesidir.  Unutulmamalıdır ki belediyelerin sahip oldukları tüm kaynaklar vatandaşın ortak kaynaklarıdır ve bu kaynaklar sırf meşakkatsiz ve planlama gerektirmediği için anlamsız hizmetlerle ve işlerle tüketilemez.Sorumlu ve halkı gözeten belediyecilik bunu gerektirir.

Örneğin yaşadığım şehirdeki semt pazarları bu anlamda önemli bir kötü örnek özelliği gösteriyor (Adana/Seyhan). İlçe sınırları içerisinde kurulan (ki diğer ilçelerde de mutlaka benzer bir durum söz konusudur) neredeyse tüm semt pazarlarının toplanmasının ardından ortaya ciddi bir çöp yığını çıkıyor ve bu çöp yığınları belediye ekiplerince tonlarca su ve iş gücü harcanarak temizlenmeye çalışılıyor. Hiçbir sürdürülebilirliği ve mantıklı bir tarafı olmayan bu işlem bütünüyle bir kaynak israfıdır. Ayrıca ortaya çıkan çöpün de önemli bir kısmı meyve sebze artıkları ve plastiklerden oluşuyor. 

Plastiklerin büyük çoğunluğunu plastik poşetler, organik atıkların büyük çoğunluğu da pazarcıların satamayacaklarını düşündükleri sebze/meyveler ve onların atıklarından oluşmakta. Bu atıklardan organik olanların hayvan yemi olma potansiyeli ise oldukça yüksek. Olmayanların ise kompost alanlarında gübreye dönüştürülmesi mümkün. Belediyeler ise  bunu organize etmek yerine gelişi güzel terk edilen bu çöpleri yine gelişi güzel toplamaya devam ediyor. Sadece bunun bile planlama ile düzene sokulması, atıksız kent yaratmada önemli bir adım sayılabilir.  

Açıktaki ya da gömülü haldeki çöp konteynırları

Çöp denilince akla gelen bir diğer şey de bu çöplerin hiçbir ayrıma tabi tutulmadan atıldıkları çöp konteynırlarıdır. Açık ya da kapalı, gömülü ya da dışarda fark etmeksizin önemli oranda çöp suyu üreten ve beraberinde de ciddi haşere ve hastalık oluşumuna neden olan çöp tenekeleri belediyelerin belki de ilk başta çözmeleri gereken problemlerdendir.

Bu konuda kaynağında ayrıştırma ve farklı atıkların standartlara uygun bir şekilde toplanabildiği kategorik çöp tenekeleri oluşturmak atılacak ilk adımdır. Bu konteynırlar sokak ortalarına ya da cadde kenarlarına değil, bir site yer alıyorsa site içerisindeki gölgelik ve korunaklı bir alana ya da kişilerin oturdukları binalarda bunun için oluşturulmuş özel alanlara konulması gerekir. Konfor için her türlü şeyin planlandığı ev ve apartmanların bu şekilde bir düzenlemeye mecbur bırakılmaları kent kültürü açısından da çöp üretiminin azaltılması açısından da önemlidir.

Aynı durum işyerleri ve sanayi kuruluşları için de geçerlidir. Çöp, kentin ortak alanlarındaki hilkat garibesi ucube çöp konteynırlarına terk edilemeyecek olan ve herkesin ortak sorumlulukla ürettiği bir şeydir. Yönetimi de herkesin ortaklığıyla ancak mümkün olabilir. Bu konuda başarılı bir uygulama yapabilmiş belediye neredeyse yok gibidir. Başarılı bir uygulama çöp konteynırlarını boyamakla ve onların üzerine “temiz”, “çevre” vb. ifadeler yazmakla mümkün olacak bir şey değildir.  Başarılı bir uygulama, atığın kaynağında oluşumunu engellemekle mümkündür.  Bunun için de tüm kent sakinlerini, bu durumun farkına varabilecekleri bir farkındalık seviyesine ulaştırmak gerekir.  Buna ek olarak da yaptırım mekanizmasını yeterince ve etkili bir şekilde kullanmak da olmazsa olmazdır. Oy kaygısıyla yaptırım uygulamaktan çekinmek kente ve kent sakinlerine yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Kent bostanları, apartman bahçeleri, tüketici ve üretici kooperatifleri

Gıda tedariki, en fazla atığın gerçekleştiği tedarik zincirlerinden biridir. Bu atık üretim potansiyelinin kaynağı da gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafedir. Mesafe, sera gazı ve ambalaj atığı oluşmasında önemli bir faktördür. Ambalaj ve enerji, gıdanın korunması ve uzun mesafelere taşınması esnasında zaruri olarak ihtiyaç duyulan iki şeydir.

Oysa gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafenin kısalması, önemli bir ambalaj atığı azalımına ve sera gazı salımında da düşüşe neden olacaktır. Bu noktada da kent bostanları ve apartman bahçelerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Benzer şekilde üretici ve tüketici kooperatiflerinin oluşturulmasına ön ayak olma da önemli oranda atığın oluşmadan engellemesine katkı sağlayacaktır.

Örneğin kent bostanları ya da apartman bahçeciliği gibi aktivitelerin teşviki ve organizasyonu, ilgili kentin sakinlerinin kent dışı gıda tedarikine olan bağımlılığını azaltacaktır. Daha da önemli bir adım da kompost yapımının kent genelinde yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacaktır. Kompost alanları için gerçekleştirilecek olan yatırımlar, kente hem ekonomik hem de ekolojik açıdan önemli katkılar sağlayacaktır. Semt pazarlarının ve evlerin organik atıkları, çöp olmadan gübreye, bu gübreler de kent bostanlarının ve apartman bahçelerinin verimlilik kaynağına dönüştürülebilir. Küçük ölçekli belediyelerin kolaylıkla organize edebilecekleri bu ilişkiler ağı, büyük belediyelerin de öbek öbek uygun mahallelerde gerçekleştirebilecekleri uygulamalardır.

Bu önerilere daha birçokları eklenebilir. Ancak önemli olan beton, asfalt ve kaldırım belediyeciliğinden vazgeçilip bu konuda bir irade beyanının ya da vizyon belgesinin oluşturulmasıdır. Böyle bir irade ortaya çıkarsa atık sorunu da uzun vadede rayına sokulabilecek ve sorun olmaktan uzaklaştırılabilecek bir vaka haline gelecektir.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atıksız ev mümkün mü?

Son zamanlarda tüm dünyada önemli sayıda insan, ev yaşamında sıfır atığın mümkün olabileceğiyle ilgili blog, video kanalı ya da diğer sosyal medya hesaplarından çeşitli paylaşımlarda bulunuyor. Hepsinin ortak noktası sıfır atıklı bir hayat sürmenin mümkün olması. Peki, gerçekten de öyle mi? Gelin bunun üzerine biraz beyin jimnastiği yapalım.

Plastik ambalaj: Atıksız yaşamanın mümkün olup olmadığını tartışmadan önce bazı işe yarayacak bilgilere ihtiyacımız var. Öncelikle doğada atık olmadığını tüm canlıların ürettiği “atıkların” başka canlılar için bir besin kaynağı olduğunu hatırlatalım. Bu temel bilginin yanında bazı başka bilgilere de ihtiyacımız var. Bunların başında her yıl artmakta olan plastik üretim miktarı geliyor. Bu bilgi önemli çünkü üretilen toplam plastiğin önemli bir kısmı ambalajlı ürünler için kullanılıyor. Örneğin şu rapora göre, Türkiye’de 2020 sonuna kadar 8.9 milyon ton plastiğin üretileceği ve bunun da %40’a yakının ambalaj olacağı tahmin ediliyor.

Bu değerlerin ne anlama geldiğini, herhangi bir marketin yiyecek içecek reyonlarına bakarak anlayabilirsiniz. Sadece sıradan marketlere değil, atıksız yaşam için önerilerde bulunanların sıklıkla başvurduğu organik ürün satılan dükkânlarda da durumu anlamanıza yarayacak görüntüler mevcut. Poşet içerisinde satılan organik bakliyatlar, ya da vakumlanmış poşette ve polistiren köpük tabak üzerinde satılan organik tavuk!

Hane halkı geliri: Diğer önemli veri de ücretli çalışanların aylık kazançlarının asgariliği ve bunların tüm çalışan popülasyon içerisindeki oranı. Hane halkı işgücü istatistiklerine göre asgari ücretlilerin oranı %22 iken, DİSK-AR’a göre bu oran yaklaşık %35’ler seviyesinde. Yani toplumun önemli bir kısmı kıt kanaat geçiniyor.

Mesafe: Bir diğer önemli bilgi de gıdanın üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafe. Büyükşehirlerdeki sebze ve meyvenin önemli bir kısmı başka illerden taşınıyor. Bu taşıma esnasında önemli oranda karbon salımı söz konusu. Yani ülkenin kuzeyindeki bölgelerde yaşıyorsanız çoğu meyve sebzeniz güneyden, güneyindeki bölgede yaşıyorsanız da çoğu başka ihtiyacınız da kuzeyden geliyor.

İçme suyuna erişim: Diğer bir bilgi de musluktan içilebilir su akan şehir sayısının bir elin parmaklarını geçmediği gerçeği. Bu durumda ya pahalı arıtma cihazlarıyla suyunuzu içilebilir hale getireceksiniz ya da ambalajlı su içeceksiniz. Gerek ambalajlı su tüketimindeki artış gerekse de plastik ambalaj üretimindeki artış ikinci durumun daha yaygın gerçekleştiğinin kanıtı.

O halde bu bilgiler ışığında düşündüğümüzde atıksız bir evin mümkün olabileceğini söyleyebilir miyiz? Bana sorarsanız bir hobi olarak evet! Ancak çözüm önerisi olarak hayır! Atıksız yaşamaya dair yapılan önerilerle atıksız bir hayat mümkün ancak yeteri kazancınız ve üretim yapabildiğiniz alanınız varsa! Aksi takdirde ancak biraz daha az atık üretimi konusunda bir ilerleme kaydedilebilirsiniz. Çünkü atıksız bir hayat sürmeniz sadece sizin tek başınıza karar verip gerçekleştirebileceğiniz bir karar değil.

Organik beslenme kolay mı?

Bir kere ambalajlı ürün tüketmeye zorlanmanız söz konusu. Hayır, ambalajsız ürün tüketelim derseniz, o zamanda da büyük şehirlerden kırsala göç etmeniz gerekecek! Yoksa o ambalajsız ürünler size doğru gelmeli. Daha henüz ambalajsız ürünlerin kalitesine değinmedim. Çünkü açıkta satılan ürünlerin kalitesi konusunda Türkiye’nin sicili pek parlak değil (Ambalajlılarda da çok parlak sayılmaz).

Organik beslenelim, hem tarım kimyasalları olmasın hem de sağlıklı yaşayalım diye düşünürseniz şayet karşınıza organik tarımın kilometrelerce ötede gerçekleştiği gerçeği çıkıyor. Her yanı beton ve asfalt olan büyük şehirlerin ne içinde ne de çeperinde organik tarım olamaz. Hadi ondan vazgeçtiniz poşetsiz ambalajsız sebze meyve tüketelim derseniz ve bu amaçla pazara giderseniz bu sefer de karşınıza o sebze meyvenin kilometrelerce öteden geldiği gerçeği çıkacak. Belki siz poşet ya da ambalaj kullanmamış olacaksınız ancak o ürünler sizin önünüze gelene kadar tonlarca karbondioksit atığını üretmiş olacak bile!

‘Hobi olarak’ atıksız yaşamak

Amacım içinizi karartmak değil, sadece hobi faaliyetlerinin sorunun çözümü gibi sunulması yanılgısından biraz olsun sizi uzaklaştırmaya çalışmak. Çünkü bu hobi faaliyetleri üzerinden geliştirilen algıyla sorunun asıl kaynağı olan aşırı ve doğa düşmanı üretim/tüketim tarzı maskelenmeye çalışılıyor. Tıpkı plastik üreticilerinin atıksız denizler için kurulan bir organizasyona sponsor olup günahlarını STK’ları kullanarak hafifletmeye çalışması gibi. Çünkü o zaman sürdürülebilirliğe katkı sağladığını iddia ederek daha fazla kar etme arzusunu da büyütebilecek. Vatandaşa çöp toplatma kampanyası düzenleyen, plastik ambalajlı üründen başka ürün satmayan küresel şirketler de benzer bir şey yapıyor. Böylelikle sorunun nedeninin bilinçsiz vatandaş olduğu algısı pompalanabiliyor. Kendileri de bu işten sıyrılabiliyor. Kendilerine destek olmaya meraklı “uzmanlar” da bolca mevcut zaten.

Atıksız evler için önerilen diğer bir şey de kullanılan çeşitli ekipmanların yerine konulan ikame ürünler. Hepsi birbirinden güzel ve kullanışlı olan bu ürünlerin ortak noktaları ise pahalı olmaları! Çünkü maliyet yüksek ve iddiaları da yüksek ücreti hak ediyor. En azından üreticileri öyle düşünüyor. Birkaç örnek vermek gerekirse, içerisinde plastik vb. kullanılmayan diş fırçalarının tanesi 15 TL’den başlayan fiyatlara sahip. Oysaki her yerde mantar gibi biten marketler zincirlerinde plastik diş fırçalarını 2 TL’ye bulmak mümkün. Dar gelirli bir aile sizce hangisini tercih eder?

Benzer durum mutfak gereçlerinde de mevcut, banyodaki diğer ekipmanlarda da. Kimi ürünlerde fiyat farkı 10 kata kadar çıkabiliyor. Nasıl ki organik ürünlerle beslenmek köyde/çiftlikte/vb. yaşamıyorsanız ciddi bir gelir gerektiriyorsa, atıksız yaşamak da önemli bir gelir gerektirebiliyor. Ancak burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir gerçek daha var o da düşük ücretin beraberinde düşük tüketimi zorlaması! İşte bu yüzden aslında asgari ücretli farkında olmadan minimum atıkla yaşıyor denilebilir. Ancak ne yazık ki bu durum çevre ya da atıkla ilgili bir farkındalığı kendiliğinden ortaya çıkartmıyor. Nasıl ki zengin ve imkanı olanlar daha bilinçli olmuyorsa yoksul olanlar da daha bilinçli ya da bilinçsiz olmuyor.

En uygulanabilir öneri: Kompost

Bir diğer atıksız ev önerisi ise kompost. Yani gıda atıklarının kıymetli gübreye dönüştürülmesi işi! Çoğu insan imkânları dâhilinde bunu gerçekleştirebiliyor. Özellikle bahçesi olan ya da evinde uygun boş alan olanlar çıkan organik ürünleri kompost haline getirip sonra da bu kompostu bitkilere gübre olarak verebiliyor. Bunun birçok örneğine şahit oldum. Belki de atıksız ev önerilerindeki en uygulanabilir öneri bu denilebilir. İlla bitki yetiştirip bu kompostlarla da o bitkileri beslemek zorunluluğunuz yok. Herhangi bir yeşil alanda da bu kompostları değerlendirme imkânı söz konusu.  Ayrıca kent bostanları ya da apartman bahçeleri gibi alternatifler için de oldukça güzel gübre kaynakları. Hem böylelikle çeşitli ürünlere de yerelde erişebilme imkânını güçlendiriyor.

Ancak burada da bu uygulamaları yapabileceğimiz yeteri alan var mı sorunsalı karşımıza çıkıyor. Maalesef ki çoğu yerde bu uygulamaları gerçekleştirmek imkânsıza yakın halde. O durumda da devreye belediyeler giriyor. Onun için de ciddi vizyon gerekli. Aslında bu, belediyelerin yapması gereken asli bir iş! Ancak şu ana kadar bu uygulamayı yapabilen vizyon sahibi bir belediyeye rastladığımı söyleyemem. Asgari hizmetler için bile vizyona ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde yaşıyoruz ne de olsa.

Geri dönüşüm atıksızlık değil

Ambalajlı ürünlerin nasıl dayatıldığından bahsettik ama tekrar söylemekte fayda var. Birçok market ve mağaza siz istemeseniz bile peynirinizi, zeytininizi ve diğer gıdalarınızı, açıktan da alsanız size plastik ambalaj içerisinde veriyor. Bunun yanında, bulaşık deterjanından, banyo jeline, temizlik ekipmanından tıraş bıçağına kadar her şey plastik ambalaj içerisinde. Ambalajsız aldığınız ürünler bile size getirilene kadar tek kullanımlık ambalajlarla taşınıyor. Bunun plastik, kâğıt ya da teneke olmasının bir önemi yok. Sonuçta üretilen bir atık söz konusu! Siz de bunları satın alınca o ambalaj ve karbondioksit atığına ortak olmuş oluyorsunuz. Bunu yapamayıp tekil ambalajlı ürün alıp o ürünün ambalajlarını ayrıştırıp geri dönüşüm kutusuna atmanızın da bir önemi yok!

Geri dönüşüm atıksızlık değil, aksine atığın sürekliliğini sağlamaktadır. Çünkü henüz bu çöpleri (organik olanlar hariç) doğaya tekrar atık bırakmadan dönüştürebilen bir teknoloji yok. Ne yazık ki böyle! O sebeple bu tür atıksız yaşam kararlarını alırken bu durumların bilincinde hareket etmekte fayda var.

Sonuç olarak her ne kadar atıksız yaşamak mümkün olmasa da daha az atıkla yaşamak mümkün. Ürüne özel tekil ambalajlı ürünlerdense toplu olarak ambalajlanmış ve ağırlık usulü satılan ürünleri tercih etmek ve evinizden götürdüğünüz çok kullanımlık kapları kullanmak sahip olduğunuz atık ayak izinizin diğer tüketicilerle paylaşılmasına neden olacaktır ki bu da tek tek ambalajlanmış ürün tüketmekten daha faydalıdır.

Bunun yanında yerel ürünlerin tercihi de sizi daha az atıklı yaşayan biri haline getirecektir. Çünkü yerelden alınan ürün, daha az mesafe kat ederek size ulaşacaktır. O sebeple kent bostanı ve apartman/balkon bahçeciliği işini ciddiye alsak iyi ederiz. Sözün özü, plastik üreticileri kârlarından vaz geçmedikçe, ambalajlı birçok çeşit ürünü (çoğu neredeyse aynı) piyasaya süren şirketler ambalaj modellerini yeniden kullanıma uygun hale getirmedikçe, yerel yönetimler ve merkezi yönetimler plastiksiz yaşamı destekleyerek ve her türlü atık potansiyeli taşıyan eşyalara sınırlama getirmedikçe atıksız yaşama tercihimiz bir hobi olmaktan öteye geçemeyecektir.

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan organlarında plastik bulundu mu?

Geçtiğimiz günlerde The Guardian gazetesinin deneyimli çevre editörü Damian Carrington bir haber paylaştı. Haberde insan organlarında mikroplastik bulunduğu yazıyordu. Bunun yanında yine aynı haberde incelenen tüm insan organlarında BPA isimli bir eklenti maddesine de rastlandığı yazıyordu. Bir anda gündem olan ve birçok kişi tarafından paylaşılan bu sansasyonel haber oldukça ilgi uyandırdı.

Habere göre, Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulan bir bildiride insandaki birçok organda PET dâhil olmak birçok mikro/nanoplastik bulunduğu yer alıyordu. Haberin içeriği dar olsa da beklenen bir bilgiyi duyurması açısından merak uyandırmıştı. Beklenen dememin nedeni de, bu kadar yoğun mikro ve nanoplastik kirliliğinin olduğu bir ortamda, bu plastiklerin insanın en küçük organına dahi bulaşabilme ihtimalinin göz ardı edilememeydi. 

Ancak kısa süre sonra Damian Carrington bir düzeltme yayınlayarak aslında bulunanın bir mikro/nanoplastik olmadığını söyledi. Yapılan şey bir metot geliştirme çalışmasıydı ve iddia edilene göre de bu metotla insan organlarında mikro ve nanoplastiğin tespiti mümkün hale gelebilirdi. Çalışma ayrıca, oldukça yaygın ve bilinen bir yöntemle organlarda çeşitli plastikle ilişkili kimyasalların bulunduğunu iddia ediyordu. Bunlardan biri de BPA idi! Her iki kısmı da oldukça sorunlu olan bir çalışma ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmekte fayda var. Bir diğer problem de The Guardian gibi prestijli bir gazetenin prestijli bir editörünün böyle bir hatayı nasıl yaptığı. 

Ben dâhil birçok kişi bu çalışmanın rapor edildiği haberin ilk versiyonunu paylaşarak önemli bir hataya imza attık diyebilirim. Haberde çalışmanın herhangi bir linki mevcut değildi. Öncelikle bu bağlantıya bakılıp sonra paylaşılması daha doğru olurdu. Bunun iki nedeni vardı: İlki, saygınlığı tereddüt edilemeyecek kadar yüksek Amerikan Kimya Topluluğu’nun bir toplantısında sunulduğunun belirtilmesi diğeri de The Guardian’ın ve onun deneyimli editörü Damian Carrington’un yarattığı güven. Yine de bu tarz bir kazanın yaşanması, paylaşımı yapanların da dikkatsizliğine işaret etti. 

Haber paylaşıldıktan sonra gelen düzeltme üzerine ben dâhil birçok kişi bu çalışmaya dair paylaşımını kaldırmış ve takipçilerinden af dilemiştir. Bunu yapmak önemli çünkü hatalı ve spekülatif bilginin yayılması bilim iletişimi açısından tamiri imkansız hatalar silsilesine yol açabiliyor. Tıpkı denizlerde 2050 yılında balıktan çok plastik olacağı spekülasyonu ve Mariana Çukuru‘nda plastik poşet bulunduğu hayali olayı gibi! Her iki ifade de iyi bir “kötü bilim iletişimi” örneği sayılabilir.

BPA yanılgısı

Çalışmanın kendisine dönecek olursak, orada da ciddi problemler olduğunu söylemek mümkün. İlki, BPA varlığı üzerinden plastiğe maruz kalma yargısına varılmasının yanlışlığı. Çünkü doku ve organlara BPA’nın nüfuz etmesi için plastiğin bünyenize girmesine gerek yok. Plastik ambalajlı herhangi bir gıdadan da bu kimyasalı vücudunuza alabilirsiniz. Sadece plastiklerden değil, fiş ve fatura basımında yaygın olarak kullanılan termal kâğıtlar da size ciddi anlamda BPA transferi sağlayabilir.

Yani doku ve organlarda BPA varlığı, doku ve organlarınızda plastik olduğu anlamına gelmekten ziyade bir şekilde BPA içeren bir malzemeyle temas ettiğiniz anlamına gelir. Ayrıca herhangi bir ortamda BPA varlığının belgelenmesinin yenilikçilik anlamında bir değeri yoktur. Bu kimyasalın belirlenmesi, oldukça uzun zamandır gerçekleştirilmekte olan bir işlemdir. BPA’nın herhangi bir ortamda belirlenmesi, sadece daha geniş pencereli bir işin küçük bir parçası olması açısından önem arz eder.

Çalışmadaki diğer bir problem de geliştirilen tespit metodunun ayrıntılarının yokluğu. Hangi tip plastiğin hangi miktarda ve nasıl organlara yerleştirildiği açık olmadığı gibi, metot geliştirmek için organlara yerleştirilen plastiklerin kaçta kaçı tespit edilmiştir gibi bilgilere de ulaşılamamaktadır. İşte tüm bu eksiklikler çalışmanın neden haber yapılmaması gerektiğinin de bir açıklamasıdır. Dost meclislerinde konuşulabilirliği dışında herhangi bir hakemlik sürecinden geçmemiş bilimsel bir bilginin kamuya açık ortamlarda manşet olacak şekilde verilmemesi gerekliliği bir kere daha karşımıza çıkmaktadır.

Bizlere de herhangi bir bilgiyi, bilgiyi paylaşanın şahsından bağımsız olarak bilimsel yöntemlerle hazırlanıp hazırlanmadığının kontrolünden sonra paylaşmak sorumluluğuyla hareket etmek düşmektedir.

Sonuç olarak insan organlarında plastiğin varlığı henüz ortaya konulmamış saklı bir gerçek olarak hala gizemini korumaktadır. Ancak plastiğin tehlikeli olduğunun anlaşılması için insan dokusunda bulunduğunun bilimsel olarak rapor edilmesini beklemek de doğaya yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Kategori: Haftasonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Marmara Gölü: Kuraklığın fragmanı

Son 60 yılda kuraklığın, aşırı su kullanımının ve ekosisteme yapılan müdahalelerin neticesinde 60’a yakın göl kurudu. Kuruyan göllerin toplam alanı Van Gölü’nün 3 katı büyüklüğüne yakın! Bazıları mevsimsel olarak tekrar su ile buluşsa da sürdürülebilir olmadığı için artık göl sayılmıyor. Çoğunun sahip oldukları canlı çeşitliliği neredeyse ortadan kalkmış vaziyette. Bu göllerden bazıları etrafındaki yaşayanların talebi ile kurutulmuş, kimi açılan drenaj kanalları nedeniyle kurumuş, kimi aşırı yer altı suyu kullanımından kaynaklı, kimi de kendisini besleyen akarsular üzerine yapılan barajlar vs. yüzünden yeterince su alamadığı için kurumuş.

Hepsinin ortak yanı ise insan müdahalesi! Son örnek de Ege Bölgesi’nde yer alan Marmara Gölü. 1930’lardan beri yoğun insan müdahalesine maruz kalan gölün en nihayetinde geldiği nokta benzerleri gibi kurumak oldu. Normal şartlarda kurak geçen sezonlarda, gölün suyunda azalma olması, küresel iklim değişikliğinden kaynaklı olarak beklenen bir sonuç. Ancak bir de aşırı artezyen ve nehir suyu kullanımı ile baskı altına alınması, iklim değişikliğinin etkisinin katlanarak ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Nitekim Marmara Gölü’nde de yaşanan tam olarak bu. İnsan faaliyetleri nedeniyle meydana gelen küresel iklim değişikliğinin sonucu ortaya çıkan kuraklığa ek olarak, aşırı su kullanımı ve anlamsız müdahaleler, Marmara Gölü’nün ölüm fermanı sayılabilir.

Manisa’da Salihli ile Gölmarmara arasında yer alan ve bir alüvyon set gölü olan Marmara Gölü, 12 km uzunluğunda, 6 km genişliğinde ve deniz seviyesinden de 75 metre yükseklikte olan bir göldü. 1930’lardaki ilk müdahalelerden önce, göl bir kapalı havza konumundaydı. Bu zamana kadar sadece çeşitli küçük kaynaklar, küçük bir dere olan Şeyh Abbas deresi ve yağmur suları ile beslenmekteydi. Daha sonra yapılan müdahaleler ile Marmara Gölü bir rezervuar gölüne dönüştürülmüş ve çeşitli yeni kanallarla göl, farklı nehirlerle al ver ilişkisi olacak şekilde bağlantıya sokulmuştur.  Amacı her zamanki gibi gölü insan kullanımına daha fazla elverişli hale getirmek olan bu müdahaleler, gölün kuraklığa karşı da dayanıksız hale gelmesine neden olmuştur. Çünkü kendi dinamikleri ile var olan bir göl yapay olarak başka kaynaklarla ilişkilendirildiğinde mevcut durumunu koruyamayacak hale gelir. İşte bu nedenle, ilk olarak 1993 yılında meydana gelen kuraklık sonucu göl tamamen kurumuş ve gölde canlı namına pek bir şey kalmamıştır.

Dengesi bozulan gölün suyu, taşıma su ile Gediz nehrinden gelen sularla tekrar dolu tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak bu durum göle aşırı derecede alüvyon girişine ve böylelikle de gölün daha da dengesiz hale gelmesine neden olmaktadır. Zira aşırı alüvyon girişi beraberinde gölün sığlaşmasını da getirir  Bu duruma bir de kuraklık ve etraftaki tarımsal alanın gölden alınan su ile vahşice sulanmasını da eklersek alın size kuruyan bir göl daha.

Türkiye göllerinin çoğunluğu, ne yazık ki üzerlerindeki baskıları tolere edemeyecek kadar küçük ve hassas göller. Çoğunluğu sadece hayvanların (kuş, balık, börtü böcek) kullanımına bırakılması gereken göllerin, çeşitli müdahalelerle insan kullanımına sunulması, birer birer kurumalarına neden oluyor. Üstelik ülkenin yer aldığı bölge olarak da iklim krizinden en fazla etkilenecek bir bölgede olması, Türkiye’nin göllerini daha da hassas bir hale getiriyor.

Raporlar yazılıyor ama… 

Marmara gölü, göllerin insan müdahalesi ve kuraklık neticesinde nasıl da can çekişebileceklerinin yeni bir fragmanı sayılabilir. Önceki fragmanları, Seyfe’de, Palas’ta, Karagöl’de, Amik’te ve daha nicelerinde gördük. Yeterince etkili olmamış olacak ki Marmara gölü de bu kervana katıldı katılacak. Sırada da diğer göller var. En son duyduklarımızdan biri de Büyükçekmece gölü. O da insan faaliyetlerinden nasibini almak üzere. Küçükçekmece gölünde gördüğümüzün farklı bir versiyonunu şimdi Büyükçekmece gölünde izliyoruz. Anlaşılan göller, doğal kaynaklara karşı olan sefil yaklaşımdan fazlasıyla nasibini alıyorlar ve almaya da devam edecekler.

Türkiye’nin tatlı su kaynakları başta olmak üzere doğal kaynaklarına gözü gibi bakmasının önemini geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir raporla daha iyi anlıyoruz. Amacı bu su kaynaklarını korumak olanların bunu yapmak yerine baraj, HES, maden, çöp ithalatı, ticaret vs. ile uğraşmaları, ülkenin doğal kaynaklarının kaderine terk edildiğini gösteriyor. Eminim ki bu rapordan haberleri bile yoktur. Rapor özellikle su kaynaklarının korunmasını ve tarımsal faaliyetlerin daha da planlı ve dikkatli yapılmasını üzerine basarak söylüyor.

Raporu kaleme alan Elfatih Eltahir “Dünyanın değişen iklimini ortaya koyan farklı küresel sirkülasyon modelleri, sıcaklıkların neredeyse her yerde artacağı ve çoğu yerde yağışların da artacağı konusunda hemfikir. Bununla birlikte, Dünya üzerindeki herhangi bir kara kütlesinin öngörülen yağış miktarındaki en büyük düşüşü gösteren büyük bir istisna var ve bu yer de Akdeniz bölgesi” diyor. Özetle Eltahir bize Akdeniz bölgesinin kuraklık altında adeta can çekişeceğini anlatıyor. O halde bu uyarıya rağmen biz hala su kaynaklarını tarumar eden projelere ve tamamıyla suya dayanan üretim alanlarını bu kuraklıktan en çok etkilenecek olan kıyı bölgelerine yapma ısrarını sürdürürsek ciddi anlamda bir krizle de karşı karşıya kalacağız demektir.

Yapılması gereken ülkenin bölgesel risk haritalarını çıkartıp bu bölgelerdeki su kaynaklarını korumaya alacak önlemlerken, tamamı kumul olan bölgelere su ürünleri üretim sahaları, organize endüstri tesisleri, patlaması mümkün gübre fabrikaları ve petrokimya tesisleri kuruyorsak vay halimize. Sözün özü su kaynakları bir bir kururken, yeraltı suları daha derinlere çekilirken, elde kalan su kaynaklarının canına okuyacak işlere hala devam ediyorsak durumumuz gerçekten vahim demektir.

Kategori: Haftasonu