Ana Sayfa Blog Sayfa 350

Mersin Tabip Odası’ndan Akkuyu açıklaması: Nükleer sevdasından vazgeçin

Mersin Tabip Odası Yönetim Kurulu ve Mersin Tabip Odası İşyeri Hekimliği Kolu, Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) inşaatında iki haftada yüzlerce işçinin yemekten zehirlenmesi üzerine açıklama yaptı.

Akkuyu‘da işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında yaşanan sıkıntılara dikkat çekilen açıklamada, “Bileşenleri arasında bulunduğumuz Nükleer Karşıtı Platform daha 10 gün önce Akkuyu Nükleer Santral inşaatında 300’den fazla işçinin etkilendiği gıda zehirlenmesi sonrası bir basın açıklaması yapmış ve kapsamlı biçimde yaşanan tüm sorunlara dikkat çekmiş idi. Yapılan açıklama ve uyarıların hiç dikkate alınmadığını kısa süre içinde üzülerek gördük” denildi.

‣Akkuyu NGS inşaatında yaklaşık 1500 işçi zehirlendi
Akkuyu’da yaklaşık 1500 işçi zehirlenmişti: Bakanlık yemeklere ‘temiz’ demiş

Artı Gerçek‘te yer alan habere göre; açıklamada, 2012’de çıkarılan 6331 sayılı yasa ile işçi sağlığı ve iş güvenliği alanının Ortak Sağlık Güvenlik Birimleri eliyle taşerona devredildiğine dikkat çekilerek, bu alandaki özelleştirmenin iş cinayetlerinin hızla artmasına, iş kazaları ile on binlerce işçinin zarar görmesine neden olduğu vurgulandı.

Emeğin ucuzlatılarak değersizleştirilmesi ile insan sağlığını yok sayarak kalkınma ve gelişmenin mümkün olmadığının dile getirildiği açıklamada şöyle denildi:

“Yetkili kurumları tekrar uyarıyoruz. Ekolojik ve insani felakete yol açma riski olan nükleer sevdasından bir an önce vazgeçilmelidir. Bu yapılmıyorsa, çalışma koşullarının ağırlığı ve hızlı çalışmaya bağlı artan iş kazaları nedeni ile şikayetlerin bulunduğu Akkuyu Nükleer Santral inşaatında Çalışma Bakanlığı, Mersin Valiliği ve Sağlık Müdürlüğümüzce gerekli denetimler yapılmalı, kamuoyu bilgilendirilmelidir. Tüm emekçilerin sağlıklı koşullarda çalışmalarının temel insan haklarından biri olduğunun altını tekrar çiziyoruz.”

‘Akkuyu’yu neresinden tutsak elimizde kalıyor: Koşar adım felakete gidiyoruz’
Nükleer karşıtları Fukuşima’dan Akkuyu’ya uzanan nükleer tehdidine dikkat çekti

Zehirlenmek artık bir ‘rutin’

bianet’ten Tuğçe Yılmaz da 26 Eylül tarihli haberinde Akkuyu inşaatında çalışan işçilerin bu kez de kıymalı patates yemeğinden zehirlendiğini duyurmuştu.

Akkuyu NGS’de çalışan bir işçi, işçilerin akşam kaldıkları kampların farklı kamplar olduğunu, bu nedenle toplu bir zehirlenme vakası olmadığını; ancak zaten yemekten zehirlenmelerin artık santralde çalışan işçiler için “rutin” hâle geldiğini söyledi. “Gayriinsani” koşullarda çalıştıklarını belirten işçi, santralde ve akşamları kalınan kamplarda hiçbir hijyen kuralına uyulmadığını, tuvaletlerin ve duşların girilemeyecek durumda olduğunu belirtti.

Yazarımız, Nükleersiz.org Koordinatörü Dr. Pınar Demircan da sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Akkuyu NGS’deki inşaat sürecinin her aşamasında ekolojinin, emeğin sömürüsüne dayandığını ortaya koyduğunu ve gidişata itiraz etmenin yurttaşlık görevi olduğunu söyledi.

Pınar Demircan: Türkiye Akkuyu NGS projesini iptal etmeli
Pınar Demircan: Türkiye, Akkuyu Nükleer Santrali’yle kendi Fukuşima’sını yaratıyor

İSİG Meclisi’nden Agrobay raporu: Tarımda son 10 yılda en az bin 803 işçi, iş cinayetine kurban gitti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, 38 gündür işe dönme ve tazimatlarını ve diğer haklarını alma mücadelesi veren Agorbay işçilerinin direnişi vesilesiyle tarım işkolunda yaşanan iş cinayetlerine dikkat çekti.

İSİG’in sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda tarım iş koluna dair çarpıcı istatistikler yer aldı. İzmir Bergama’daki tarım işletmesi Agrobay’da serada yaklaşık 500 işçinin çalıştığını belirten İSİG, şunları kaydetti:

‘Koruyucu ekipman yok, yoğun kimyasallara maruz kalıyorlar’

“Serada yaklaşık 500 işçi çalışıyor. İşçilerin yüzde 90’ı her yaştan kadınlar. Agrobay serasında kadın işçilere ağır işler yaptırılıyor. Sera jeotermal enerjiyle ısıtılıyor. Bazı zamanlar serada sıcaklık 60 dereceye kadar çıkabiliyor. İşçiler yoğun tarım kimyasallarına maruz kalıyor. Koruyucu ekipmanlar yetersiz. Serada yüksek tonlu hasatlar yapılıyor ve işçiler domatesleri asansörlerle topluyor. Bu araçlar eski ve doğru düzgün güvenlik önlemi yok. Ağır ve aynı işi sürekli yapmaktan kaynaklı fiziksel hastalıklar (örneğin fıtık) çok yaygın. Kimyasal maddelere maruz kalmalarından ötürü solunum rahatsızlıkları mevcut. Servisler eski, klimaları yok, kışın buz gibi, yazın cehennem gibi sıcaklıklarda işçilerin günde üç saatleri yolda geçiyor.”

‘Büyük çoğunluğu iş kazası istatistiklerinde yok’

‘Tarım İşkolu İş Cinayetleri Raporu’ndaki bilgiler ise şöyle:

  • Yıllar itibariyle tarım iş kolunda yaşanan iş cinayetleri sayısı: 2013 yılında 122 işçi, 2014 yılında 140 işçi, 2015 yılında 202 işçi, 2016 yılında 177 işçi, 2017 yılında 154 işçi, 2018 yılında 184 işçi, 2019 yılında 190 işçi, 2020 yılında 215 işçi, 2021 yılında 149 işçi, 2022 yılında 180 işçi ve 2023 yılının ilk sekiz ayında 90 işçi.
  • Tarım işçilerinin çok büyük çoğunluğu sigortasız çalışıyor ve SGK İş Kazası İstatistikleri’nde yer almıyor.
  • Tarım işkolunda iş cinayetlerinin mesleklere göre dağılımı şöyle: 847 mevsimlik tarım/tarla işçisi, 451 çoban/hayvan çiftliği işçisi, 416 orman işçisi ve 89 ücretli çalışan balıkçı hayatını kaybetti.

Kamyonet ve traktörle ‘servis’

  • En çok trafik/servis kazaları nedeniyle iş cinayetleri yaşanıyor. Bunu ezilme/göçük, zehirlenme/boğulma izliyor. İşçiler kapalı kasa kamyonet, traktör römorku, eski ve kalabalık servisler gibi uygun olmayan koşullarda taşınmakta ve her yıl onlarca tarım işçisi yollara savrulmaktadır.
  • Tarım işkolunda iş cinayetlerinin yaş gruplarına göre dağılımı şöyle:

14 yaş ve altı 101 çocuk işçi,
15-17 yaş arası 134 çocuk/genç işçi,
18-24 yaş arası 252 işçi,
25-34 yaş arası 218 işçi,
35-49 yaş arası 446 işçi,
50-64 yaş arası 363 işçi,
65 yaş ve üstü 104 işçi,
Yaşını bilinmeyen 185 işçi

Çocuk işçi ölüm oranı ortalamanın üç katı

  • Sektörde çocuk işçilerin ölüm oranı tüm iş cinayetleri ortalamasının yaklaşık üç katıdır. Çocukların ücreti anne ve babalarından düşüktür. Yine çocuklar eğitim imkanına ulaşamamaktadır.
  • Çalışma Bakanlığı’nın açıkladığı 2023 yılı temmuz ayı istatistiklerine göre işkolunda 192 bin işçi çalışıyor, bunların yalnızca yüzde 28’i sendika üyesi. İlk olarak sigortasız çalıştırılan işçi sayısı resmi açıklamaların kat be kat üstündedir. İkinci olarak sendikalarda örgütlü olan işçiler de daha çok sürekli istihdam edilen orman işçileridir.

‘Mevsimlik, gezici işçilik, dayılık sonlandırılmalı’

Raporda, tarım işkoluna dair öneriler şöyle sıralandı:

  • 1- Köylüleri “mevsimlik” ve “gezici” işçiliğe zorlayan koşulların ortadan kaldırılması hedeflenmelidir. Bu noktada tarımda neo-liberal politikaların uygulanmasına son verilmelidir. Köyler yerleşime ve üretime uygun bir biçimde yeniden yapılandırılmalıdır. Ekolojiye ve gıda güvenliğine öncelik veren köklü bir Tarım Reformu yapılmalıdır.
  • 2- Mevsimlik tarım işçilerinin temel haklardan (ücret, çalışma saati, sosyal güvence, sendikal örgütlenme) yararlanmalarını sağlayacak kapsamlı bir yasal düzenleme yapılmalı, dayıbaşılık kaldırılmalı ve halihazırda çıkarılmış yönetmeliklerin hayata geçirilmesi sağlanmalıdır.
  • 3- Mevsimlik tarım işçilerine yönelik izole etme, aşağılama (örneğin fişleme) ve şiddet politikalarının önüne geçecek idari ve toplumsal tedbirler alınmalıdır.
  • 4- Tarım işçilerinin çalıştıkları yerlerde başta sağlık ve eğitim olmak üzere hizmetlere ulaşımı için tedbirler alınmalıdır.
  • 5- Çocukların eğitime ulaşmaları, sağlıklarının korunması en başta gelen sorundur. Kamusal bir politika oluşturulmalıdır. Periyodik olarak genel sağlık taramaları yapılmalı ve sağlık hizmetlerinden yararlanmaları ücretsiz olmalıdır.
  • 6- Kadınların çalışma dışında üzerlerinde olan çocuk bakımı ve ev işleri için yerleşim alanlarında kreş, ortak mutfaklar ve çamaşırhaneler oluşturulmalıdır. Kadın sağlığına dönük çalışmalar yapılmalıdır.
  • 7- Tarım işçileri için sağlıklı (temiz su, banyo ve lavabo vb.) ve sosyalleşme imkanı sağlayan barınma alanları oluşturulmalıdır.
  • 8- Tarım işçilerinin çalıştıkları alanlara ulaşımı, uygun araçlarla ve güvenli bir şekilde yapılmalıdır.

Ne olmuştu?

Agrobay Seracılık’ta işten çıkarılan tarım işçisi kadınların sera önündeki eylemi 38 gündür sürüyor.

Yaklaşık bir ay önce işten çıkarılan 39 işçi, 31’i, Kod 46 maddesiyle tazminatsız işten çıkarılmış; “işverenin güvenini kötüye kullanmak, doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlar” gerekçeleri öne sürülmüştü.

Kod-46 ‘işçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya dökmek’ gibi durumlarda uygulanıyor. İşçiler bu kodla işten çıkarıldıklarında, başka yerde sigortalı olarak işe girme ihtimalleri de kalmıyor. Üstelik tazminatsız ve birikmiş alacakları da ödenmiyor.

İşçiler ise işyerinde sistematik amir baskısına maruz kaldıklarını, ağır işlerde eksik ekipmanlarla çalıştıklarını, maaşların düzensiz ödendiğini, iş kazalarının gizlendiğini ve bunlar karşısında Tarım Sen‘e üye oldukları için işten çıkarıldıklarını söyleyerek eyleme başlamıştı.

8 eylül’de Hasan Şentürk Tarım Yerleşkesi önünde başlatılan direniş sürerken jandarma ve polis işçilere müdahale etti. Müdahalenin ardından aralarında Tarım-Sen Genel Başkanı Umut Kocagöz, Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve örgütlenme uzmanı Başaran Aksu‘nun da bulunduğu 20’den fazla kişi gözaltına alındı. Jandarma ve polisin müdahalesi esnasında işçilerden bazıları ise fenalaştı.

15 Eylül’de sera önünde bekleyişlerini sürdüren işçilere jandarma yeniden müdahale etti. Aralarında sendika yöneticileri, avukatlar, foto muhabiri Berkcan Zengin ve gazeteci Zeynep Kuray‘ın da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Ankara Onur Yürüyüşü davası ertelendi: Kan içindeyken polis biber gazı sıktı

2. Ankara Onur Yürüyüşü’nde darp edilerek gözaltına alınan 42 kişinin yargılandığı davanın üçüncü duruşması bugün (28 Eylül) Ankara 52. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmayı sanıklar ve avukatlarının yanı sıra 17 Mayıs, Kaos GL, ÜniKuir, GALADER, İnsan Hakları Derneği ve İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi de izledi.

Kaos GL‘den Yıldız Tar‘ın aktardığına göre; 5 Temmuz 2022’de gözaltına alınan 42 kişi hakkında açılan davanın üçüncü duruşmasında sanıkların beyanlarına devam edildi. Aynı gün polis, İslamcı grupların Hacı Bayram Camii ve Kuğulupark’taki linç ve nefret çağrılarına izin verirken Ankara Onur Yürüyüşü’ne katılanlara saldırmıştı. Yargılanan sanıklar beyanlarında toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kullandıklarını, buna rağmen polisin kendilerine saldırdığını yineledi.

Fotoğraf: Unikuir
‣Ankara’da nefret çağrıları serbest, Onur Yürüyüşü yasak!
Yeniden Refah’tan Ankara Valiliği’ne açık teşekkür: Onur Yürüyüşünü yasaklama kararını bizzat arayarak bildirdiler
Hedef gösterilen LGBTİ+’lar: Faşist çetelerin önü bizzat devlet eliyle açıldı 

‘Ağzımız yüzümüz kan içerisindeyken tekrar biber gazı sıktılar’

Sanıklardan H.S., kız kardeşiyle birlikte yolda yürürken polisin uyarıda bulunmadan biber gazı ve copla kendilerine saldırdığını söyledi ve ekledi:

“Polis hem benim hem de kız kardeşimin dudağını patlattı. Ağzımız yüzümüz kan içerisindeyken tekrar biber gazı sıktılar, tekrar saldırdılar. Polisler, elimizdeki gökkuşağı bayrağını alarak yere attılar, üzerine bastılar. Bu da onurumuzu kırdı.”

Sanık B.K. da anayasal hakkını kullanarak eyleme gittiğini, polisin ikaz etmeden saldırdığını aktardı. Orantısız güç kullanılarak gözaltına alındığını belirten B.K., beraatini talep etti.

Ankara Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan bir diğer isim Ç.K., “İfade özgürlüğüm kapsamında yürüyüşe katıldım. Polisle beraber esnafın saldırısına uğradım. Herhangi bir uyarı olmadan polis tarafından gözaltına alındım. Polisin şiddeti gözaltı aracında da devam etti” dedi.

‘Parkta bekleyen bir kadının dahi durduk yere gözaltına alındığına şahit oldum’

Gazetecilik öğrencisi E.G., Onur Yürüyüşü’nü takip etmek ve fotoğraf çekmek için alanda olduğunu söyledi. Polisin kendilerini hiçbir uyarıda bulunmadan gözaltına aldığını hatırlatan E.G., “Biz gözaltındayken parkta bekleyen bir kadının dahi durduk yere gözaltına alındığına şahit oldum” dedi.

Sanık Z.K. ise beyanında “Pek çok tarikat, Onur Yürüyüşü’nü yaptırmamak için aynı yere çağrıda bulunuyordu. Onur Yürüyüşü LGBTİ+’ların varoluşlarını ortaya koydukları bir gündür. Ne yazık ki ülkemizde gözaltılarla, engellemelerle anılıyor. Ben de desteklemek amacıyla Kuğulupark’a doğru giderken daha parka ulaşamadan pek çok insana polisin biber gazıyla müdahale ettiğini gördüm. Ben de darp edilerek gözaltına alındım. Ama aynı gün, aynı saate çağrı yapan tarikat üyelerinin gözaltına alındığını görmedim” ifadelerini kullandı.

Duruşmada bir tanık da dinlendi. Tanık, “Olay günü, bu davanın sanıklarından bir kişi ile tapu akit işlemi yaptık. Kendisini tapu sicil müdürlüğünden alıp annesinin evinin bulunduğu Kuğulupark civarına bıraktım. Ben bıraktığımda annesini bekliyordu” dedi.

Dava, ifadesi alınmayan sanıkların da dinlenmesi için 15 Kasım saat 14.00’a ertelendi.

İddianameden: İslamcı gruplar ‘vatandaş’, Onur Yürüyüşü ‘sözde’

42 kişinin 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefet, hakaret, basit yaralama, görevi yaptırmamak için direnme gibi bir dizi suçtan yargılandığı davanın iddianamesi önce reddedilse de, Savcılığın itirazı üzerine red kararı kaldırıldı ve dava açılmış oldu.

İddianamede, Ankara Onur Yürüyüşü hakkında “sözde” sıfatı kullanılırken, aynı gün LGBTİ+’lara saldırmak için bir araya gelen İslamcı gruplardan “vatandaş” diye bahsedildi.

Gözaltına alınan LGBTİ+ aktivistleri için ise “Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans ve İnterseks (Lgbti+) yapılanmasına müzahir şahıslar tarafından gerçekleştirilen kanuna aykırı eylemler esnasında 42 şüpheli yakalanmıştır” ifadeleri kullanıldı.

Polis şiddeti iddianamede yok ancak polisin yırtılan pantolonu yazılmış

Savcı, polis şiddetiyle gözaltına alınan LGBTİ+’ların polise saldırdığını iddia ederken, bir polisin “299,99 TL’ye aldığı kot pantolonunun yırtıldığını” da iddianameye ekledi. Kameralara da yansıyan yoğun polis şiddeti ise savcılık iddianamesinde yer almadı.

Öte yandan, Savcı Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan bir kişi hakkında “kanuna aykırı eylemlere katılmayı alışkanlık haline getirdiğinden ve buna bağlı olarak da adli tahkikatlara maruz kaldığından dolayı tanınan” ifadelerini kullanarak fişlemeyi de itiraf etmiş oldu.

İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncıları Cephesi) yanlısı grupların Onur Yürüyüşü’ne karşı “Akıncılar burada, sapkınlığa geçit yok” sloganları da iddianameye “bazı vatandaşların sloganları” diye girdi.

‘Türkiye’de buğday genetik çeşitliliğinin yüzde 92’si kayboldu’

İstanbul Halk Ekmek (İHE) koordinasyonu ile Büyükada‘da ‘Yerel Tohumlar Farkındalık Semineri’ düzenlendi. İstanbul ve Türkiye‘de ekmeğin ve buğdayın sürdürülebilirliği adına planlanan konuların masaya yatırıldığı seminere, ata tohumları ve yerel buğday çeşitliliği konularında uzman akademisyenler, tarım il ve ilçe müdürlükleri temsilcileri, sosyal medya fikir liderleri, İBB ve ilgili iştiraklerin yetkilileri katıldı.

Birçok farklı konunun konuşulduğu toplantıda, Aksaray Üniversitesi Park ve Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alptekin Karagöz Türkiye’nin buğday biyoçeşitliliği ve sürdürülebilirliği hakkında açıklamalarda bulundu.

Fotoğraf: DHA

DHA’nın aktardığına göre; Karagöz, esasen buğdayın en çeşitli olduğu bölgenin Türkiye olduğunun altını çizdi. Toplumun gelişmesiyle yerel buğday çeşitlerinin kullanımının azaldığına dikkat çeken Karagöz, yerel buğdayların azalma sebebini farklı çevrelerde yetişememesine bağladı ve ekledi:

“Çeşitliliğin büyük ölçüde, yüzde 92’sini kaybettik. 1930’dan bu yana buğday genetik çeşitliliğinin yüzde 92’sini kaybetmişiz. Biz genetik çeşitlilikle birlikte geleneksel bilgiyi de kaybediyoruz; işin acı tarafı o. Toroslar‘da göçebe hayatını yaşayan insanlar eskiden bütün hayatını tamamen bu bitkilere bağlamıştı. Kendisini, hayvanlarını bile bu bitkilerle tedavi ediyorlardı. O göçebe hayat bittikten sonra geleneksel bilgi de kayboluyor.”

Siyez buğdayı besleyici değil’

Halihazırda siyez ve gernik buğdayında bir sıkıntı olmadığını ifade eden Karagöz, ancak siyez buğdayının ekim alanlarının çok azaldığını belirtti. Karagöz, glutensiz ürün kullanımı sebebiyle siyez buğdayının pazar hacminin büyüdüğünü hatırlattı ve ekledi:

“[Siyez buğdayının ekim alanı] tekrar yükselmeye başladı. Bir ürün para ediyorsa ya da değerlendirilebiliyorsa o kendisini devam ettirir; ama siz bundan bir şey elde etmiyorsanız, ekonomik değeri yoksa, insanlara da bunun devam ettirilmesi şeklinde bir telkinde bulunamazsınız. Siyezin gluten meselesinden dolayı daha büyük pazarı var. İnsanlar bunu yedikleri zaman glutenden uzaklaştıklarını zannediyorlar. Öyle bir bilgi empoze edildi ama o da yanlış. Bunların hepsinde gluten var. Empoze edilme olayından dolayı siyez kendisini bir parça daha iyi kurtardı. Hepsinde gluten var, çavdar da var. Gluteni daha az. Onun için siyezin ekmeği olmaz. Siyez ekmek kalitesi bakımından sıfır ama insanlar bir şey zannediyor. Çünkü öyle empoze edildi vatandaşa.”

Buğday ekim alanları 15 yılda 24,5 milyon dekar azaldı
 Gluten hassasiyetinde yeni iddia: Atalık ve modern buğdayın etkisi aynı

Karagöz, genetik çeşitlilik düşse dahi buğdayların gen bankalarında depolandığını şu şekilde ifade etti:

“Yerel çeşitlerde kriz her an var. Genetik çeşitlilik sürekli düşüyor ama biz bir şekilde bunların bir kısmını gen bankalarımıza aldık. İzmir‘de de var, Ankara‘da da var. Bunları bir ölçüde gen bankasına aldık; ama düşüş devam ediyor çünkü dünya değişiyor, beslenme alışkanlıkları değişiyor, iklim değişiyor. Yerel çeşitler diğerleri kadar verimli değil. İklim bu kadar belirgin şekilde değişmeden önce de biz bunları bırakmaya başlamıştık. İnsanlar köyden kente göçtü. Bunları ekecek kimse yok. Ekmek zehir değildir, insanları besleyen üç besinden biridir buğday. Bazı insanlar için zehirdi; çölyak hastaları için zehirdir.”

İklim krizi buğdayı vurdu: Buğday fiyatları dokuz yılın zirvesinde
Fotoğraf: DHA

‘Üretime dönebilirsek dışa bağımlı olmaktan kurtuluruz’

İHE Yönetim Kurulu Başkanı Özgen Nama; çiftçiyi ve üretimi desteklediklerini ve hedeflerinin Anadolu’daki buğday ekim alanlarını çoğaltmak olduğunu söyledi. Çiftçiye güven vermenin öneminden bahseden Nama, “eğer buğdayda tekrar üretime dönebilirsek dışa bağımlı olmaktan kurtuluruz” dedi.

İHE Genel Müdürü Okan Gedik ise senelik 150 bin ton buğday unu kullandıklarını ve özellikle küçük ve yerel üreticileri desteklediklerini ifade etti. Gedik, üreticiye ödeme kolaylığı sağladıklarının da altını çizdi.

Mikroplastikler bulutlarda: Bulut suyunda litre başına 6,7 ila 13,9 tane mikroplastik tespit edildi

Japonyalı  bilim insanları test ettikleri her bir litre bulut suyunda 6,7 ila 13,9 adet mikroplastik bulunduğunu tespit etti. Araştırma, mikroplastiklerin bulutlara dek eriştiğini ve muhtemelen iklimi henüz tam olarak anlaşılamayan şekillerde etkilediğini doğruladı.

Environment Chemistry adlı bilimsel dergide yayımlanan çalışma kapsamında Fuji ve Oyama dağlarının zirvelerine inen sisten su örnekleri toplandı. Daha sonra fiziksel ve kimyasal özelliklerini belirlemek için örneklere gelişmiş görüntüleme teknikleri uygulandı. İnceleme sonucunda havada, boyutları 7,1 ve 94,6 mikrometre arasında değişen dokuz farklı türde polimer ve bir tür kauçuktan oluşan mikroplastikler olduğu tespit edildi.

Araştırmanın başyazarı Waseda Üniversitesi‘nden Hiroshi Okochi, dün  çarşamba günü yaptığı açıklamada, “Plastik hava kirliliği’ sorunu proaktif bir şekilde ele alınmazsa, iklim değişikliği ve ekolojik riskler gerçeğe dönüşebilir ve gelecekte geri dönüşü olmayan, ciddi çevresel hasara neden olabilir” dedi.  Okochi, mikroplastiklerin üst atmosfere ulaştıklarında ve güneş ışığından gelen ultraviyole radyasyona maruz kaldıklarında bozunarak sera gazlarına katkıda bulunduklarını da ekledi.

Endüstriyel atıklardan, tekstil ürünlerinden, sentetik araba lastiklerinden, kişisel bakım ürünlerinden ve diğer kaynaklardan gelen 5 milimetrenin altındaki plastik parçacıklar olarak tanımlanan mikroplastikler, kadar balıklarda, Kuzey Kutbu deniz buzunda ve dağların zirvelerindeki karlarda, insan ve hayvan kanında ve sütünde ve pek çok yerde tespit edildi.  Ancak bunların bu kadar çeşitli yerlere taşınma mekanizmaları belirsizliğini koruyordu ve özellikle havadan mikroplastik taşınmasına ilişkin araştırmalar sınırlı sayıdaydı. Yazarlar, de “Bildiğimiz kadarıyla bu, bulut suyunda hava yoluyla taşınan mikroplastiklere ilişkin ilk rapor” değerlendirmesi yaptı.

Mikroplastikler, bulutların önemli bir bileşeni oldu’

Waseda Üniversitesi ise yaptığı açıklamada”mikroplastiklerin hem insanlar hem de hayvanlar tarafından yutulduğunu veya solunduğunu ve akciğer, kalp, kan, plasenta ve dışkı gibi birçok organda tespit edildiğini” hatırlatarak, “Bu plastik parçaların on milyon tonu okyanusa karışıyor, okyanus serpintileriyle birlikte serbest kalıyor ve atmosfere karışıyor. Bu da mikroplastiklerin bulutların önemli bir bileşeni haline gelmiş olabileceğini, yediğimiz ve içtiğimiz neredeyse her şeyi ‘plastik yağmuru’ yoluyla kirlettiğini gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Yapılan çalışmalar, mikroplastiklerin yaygın çevresel zararın yanı sıra kalp ve akciğer sağlığının yanı sıra kanserler üzerinde de çeşitli etkilerle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Antarktika’nın yeni yağmış karında ilk kez mikroplastik tespit edildi
Hollanda’daki çiftlik hayvanlarının etinde, sütünde ve kanında mikroplastik tespit edildi
Araştırma: Kağıt bardaklardan sıcak içeceklere ve suya mikroplastik geçiyor
‘Balinalar her gün milyonlarca mikroplastik yutuyor’
‘Mikroplastikler insan vücudunda genetik bozukluklara yol açıyor’
İzmit Körfezi’ndeki her 10 balıktan dördünde mikroplastik tespit edildi
Kullandığımız tüm şekerlerde mikroplastik çıktı

 

 

Anaokullarındaki çocuklara tek öğünlük ücretsiz yemek 2026’ya ertelendi

Anaokullarına ücretsiz bir öğün yemek uygulaması 14 Eylül 2026 tarihine ertelendi. Uygulama, AKP‘nin seçim vaatleri arasında yer alıyordu.

Karar Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. Buna göre  ‘Okul Gıdası Hakkında Tebliğ’deki, “okullarda 11 Eylül 2023’ten itibaren ücretsiz bir öğün verilmesi”ni öngören  geçici birinci fıkra değiştirildi ve yaklaşık 5 milyon öğrencinin yararlanmasının öngörüldüğü ve hazırlıkların yapıldığı uygulama uygulaması üç yıl daha ertelendi.

Ne olmuştu?

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), geçen yıl okul öncesi eğitimde ücretsiz okul yemeği uygulamasını başlatmıştı. MEB’in uzun yıllardır taşımalı eğitim ile pansiyonlu okullarda uyguladığı ve daha sonra yaygınlaştırma kararı verdiği ücretsiz okul yemeği uygulaması geçen eğitim-öğretim yılında önce toplamda 1,4 milyon öğrenci için hayata geçirildi. Daha sonra atılan adımlarla 1,8 milyon öğrencinin yararlanmaya başladığı “ücretsiz okul yemeği” uygulaması kapsamında öğlen ya da ailelerin tercihine göre sabah bir öğün yemek veriliyordu.

Ancak uygulamanın yaygınlaştırılması yerine ücretsiz okul yemeği projesi 2023-2024 eğitim-öğretim yılı başında “geçici süreyle” durduruldu. MEB Temel Eğitim Genel Müdürlüğü’nün okullara gönderdiği 8 Eylül tarihli yazıda,  yalnızca  depremin etkilediği 11 ilde okul öncesindeki çocuklara haftada 5 gün bir öğün yemek verilmesi istendi.

Karar sonrası, okul yönetimleri velilere gönderdiği mesajlarda beslenme çantalarının veliler tarafından hazırlanması gerektiği, bakanlığın ücretsiz yemekle ilgili tasarrufunun olmayacağı bildirildi.

 

Karabağ Cumhuriyeti kendini feshetti, göçmenlerin sayısı 60 bini geçti

Dağlık Karabağ‘da tek taraflı ilan edilen yönetimin varlığına 1 Ocak 2024’ten itibaren son verileceği açıklandı. Azerbaycan’ın tanımadığı Dağlık Karabağ (Artsakh) Cumhuriyeti’nin lideri Samvel Şahmaranyan‘ın, tüm idari kurumları feshetmeye yönelik bir kararname imzaladığı belirtildi.

Reuters‘ın aktardığına göre kararnamede, “1 Ocak 2024 tarihine kadar tüm devlet kurum ve kuruluşlarını kendilerine bağlı birimler altında feshedin ve Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (Artsakh) varlığına son verin” denildi

60 binden fazla Ermeni ülkeyi terk etti

Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise önümüzdeki günlerde Dağlık Karabağ’da Ermeni kalmayacağını söyledi. Bölgeyi terk eden Karabağlı Ermenilerin sayısı ise 60 bini aştı.

Ne olmuştu?

Azerbaycan ordusu, on aydır abluka altına aldığı Karabağ’a, saldırılarda sivil ve polislerin öldüğü gerekçesiyle 19 Eylül’de askeri operasyon başlattı. Artsah (Karabağ) İnsan Hakları Savunuculuğu Ofisi’nin derlediği bilgiye göre, Azerbaycan’ın saldırısı sonucu en az 200 kişi öldü, 400’den fazla kişi de yaralandı.

Azerbaycan operasyonda 192 askerinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

20 Eylül’de varılan anlaşma ve ateşkes kararının ardından Karabağ Ermenileri ile Azerbaycan temsilcileri, ilkin 21 Eylül’de Azerbaycan’ın Yevlak kentinde, ikinci kez ise 25 Eylül’de İvanyan’da (Hocalı) bir araya geldi. Toplantılardan bir sonuç çıkmadı.

Ateşkesin ardından binlerce Ermeni Karabağ’ı terk edip Ermenistan’a geçti.

25 Eylül’de başkent Stepanakert (Hankendi) yakınlarındaki bir akaryakıt deposunda meydana gelen patlamada, ülkeyi terk etmek için almak istedikleri benzin için kuyrukta bekleyen 70’e yakın Ermeni hayatını kaybetti,  300’e yakın kişi yaralandı.

Eski Karabağ Devlet Bakanı Ruben Vardanyan da  Laçin koridorunu geçerken gözaltına alındı.

Amasra maden katliamında bilirkişi raporu: TTK yüzde 100 kusurlu

Bartın‘ın Amasra ilçesinde, 14 Ekim 2022’de Türkiye Taşkömürü Kurumu‘na (TTK) ait Amasra İşletmesi’nde 43 madencinin hayatını kaybettiği patlamaya ilişkin bilirkişi raporu ortaya çıktı.

Patlamada hayatını kaybeden madencilerden Aziz Köse‘nin ailesinin kurum aleyhine açtığı maddi ve manevi tazminat davasında dosyaya giren raporu CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz paylaştı.

Bilirkişi heyetinin Zonguldak 2. İş Mahkemesi‘ne gönderdiği raporda 9 maddede sıralanan ihmaller nedeniyle “TTK Genel Müdürlüğü’nün kazanın meydana gelmesinde yüzde 100 kusurlu olduğu” ve “Kazanın oluşumunda kaçınılmazlık faktörünün bulunmadığı kanaatine varılmış olup…” ifadeleri yer aldı.

‘Tedbir alınsaydı 43 kişi ölmeyecekti’

Yavuzyılmaz, bilirkişi raporunu sosyal medya hesabından şu değerlendirmeyle paylaştı: “Amasra maden faciasının bilirkişi heyeti raporuna ulaştık Türkiye Taşkömürü Genel Müdürlüğü kazanın meydana gelmesinde %100 kusurlu! Kazanın oluşumunda kaçınılmazlık faktörü yok! Yani tedbirler alınsaydı 43 madencimiz hayatını kaybetmeyecekti…”

Ne olmuştu?

Bartın Amasra’da Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) bağlı kömür madeninde, 14 Ekim 2022’de meydana gelen patlamada 41 işçi hayatını kaybetmişti. Sayıştay‘ın 2019 denetim raporunda patlamanın olduğu madende gaz risklerinin yanı sıra, işçi sayısının tehlikeli boyutta azaltılmış olduğu, yer altı haberleşme sisteminin uzun süre kesildiği, 24 saat takip gerektiren tehlikeli gaz ölçümü sisteminin sağlıklı işlemediği tespitleri yer alıyordu.

Meslek örgütleri ve uzmanlar, yerin -300 kotundaki madende gaz içeriğinin yüksek olduğunu, ani gaz degajı ve grizu patlaması gibi risklerin bilindiğine ve önlenebilirliğine dikkat çekmiş; TTK ise eksiklere dikkat çeken ve Sayıştay Raporu’nu gündeme getiren haberlerde ‘dezenformasyon’ yapıldığını, “tüm müesseselerinde maden iş sağlığı ve güvenliği kurallarına sıkı sıkıya riayet edilerek üretim yapıldığını” öne sürmüştü.

Kader, plan ve ‘kaderin planı’
Bartın’da grizu patlaması: ‘Kader planı’na tepki yağıyor
ÇHD, Bartın patlamasıyla ilgili iki bakanın tutuklanmasını talep etti: Delilleri karartma güçleri var
Yine kömür, yine ölüm: Bartın’daki patlamada 41 maden işçisi yaşamını yitirdi
Yeşil Gazete Amasra maden faciasının araştırma komisyonu taslak raporuna ulaştı
Amasra kömür madeni işletme müdürü Ekmekçi: Facianın sorumlusu bakanlıktır

 

Altın Portakal sansürden döndü, bu kez de Bakanlık çekildi

Yönetmen Nejla Demirci‘nin ‘Kanun Hükmü isimli belgeseli, 60. Altın Portakal Film Festivali’nin programına geri alındı. Ancak bu kez de Kültür ve Turizm Bakanlığı, festivalden çekildiğini açıkladı.

Demirci’nin ihraç edilen iki kamu çalışanının mücadelesini anlatan “Kanun Hükmü” belgeselinin yeniden yarışma seçkisine alınmasının ardından Bakanlık tarafından şu açıklama yapıldı:

“Böylesi önemli bir festivalde, sanatın gücü kullanılarak mağduriyet algısı üzerinden FETÖ terör örgütü propagandası yapılmasına vesile olunması son derece üzücüdür. Bakanlığımız, Aziz milletimizin 15 Temmuz’da verdiği destansı mücadelesinin itibarsızlaştırılması, sanatın provokasyon unsuru olarak kullanılması çabasının bir parçası olmayacaktır. Bu sebeple Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden çekilmiş bulunuyoruz.”

Ne olmuştu?

Kanun hükmünde kararname (KHK) ile görevlerinden alınan iki kişinin mücadelesinin anlatıldığı ‘Kanun Hükmü’ filmi festivalin seçkisinden çıkarılmıştı. Ardından festivalde filmleri yarışan onlarca 28 filmin yapımcı ve yönetmenleri de festivalden çekilme kararı aldı.

“Kanun Hükmü” KHK ile kamu görevinden çıkarılan doktor Yasemin Demirci ve öğretmen Engin Karataş’ın mücadelesini anlatıyordu. Festival yönetimi, “filmdeki bir kişi hakkında yargı sürecinin devam ettiği” gerekçesiyle belgeseli gösterim listesinden çıkarmıştı. Yönetmen Nejla Demirci ise filmi hakkında verilen kararı ‘sansür’ olarak niteledi.

Demirci’yi destekleyen ve aralarında başkan Demet Akbağ’ın da yer aldığı 20 jüri üyesi de “filmlerde suç unsuru arayan bu bakışın ve sansürün kabul edilemeyeceğini’ belirterek belgesel seçkiye geri alınmazsa görevden çekileceğini açıkladı.

“Belgeselin yarışma programından çıkartılmasını sanatsal ifade özgürlüğüne açık bir tehdit olarak görüyoruz” denen ortak açıklamada şunlar denildi:

“Özü itibariyle topluma ait olan festivallerin sansüre boyun eğmesinin kabul edilemez olduğunu düşünüyoruz. ‘Kanun Hükmü’ filmi, Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki yerini alana dek filmlerimizle festivalde yer almayacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

Tepkilerin ardından sosyal paylaşım sitesi X’ten (Twitter) açıklama yapan Altın Portakal Film Festivali yönetimi, filmin yarışma seçkisine geri alınmasına karar verdiğini duyurdu:

“22.09.2023 tarihinde yapılan duyuru ile 60. Antalya Altın Portakal Film festivali Ulusal Belgesel Film Yarışması seçkisinden çıkarılan ‘Kanun Hükmü’ adlı belgesel filmde yer alan kişi ile ilgili yargılama sürecinin devam etmediği tarafımızca belgelendiği için filmin yarışma seçkisine geri alınmasına karar verilmiştir”

 

TTB: Bir günde üç genç doktor yaşamına son verdi

Türk Tabipleri Birliği, Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Adıyaman Toplum Sağlığı Merkezi’nde görev yapan iki genç hekimin yaşamına son verdiğini açıkladı.

Birlikten gece saatlerinde yapılan açıklamada, Adana Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği’nde asistan hekim olarak görev yapan Dr. Rümeysa Keleş ve Adıyaman Toplum Sağlığı Merkezi’nde pratisyen hekim olarak görev yapan Dr. Eren Özkara‘nın yaşamına son verdiği ifade edildi.

Mücadele çağrısı

Sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, “Kaybettiğimiz meslektaşlarımızın ailelerine, yakınlarına ve sağlık camiasına başsağlığı ve sabır diliyoruz. Hekimlik mesleğinin ve sağlık ortamının ekonomik kriz, güvencesizlik, yoğun ve güvensiz çalışma koşulları, idare baskısı, sağlıkta şiddet gibi birçok nedenle kıskaca alınmasını kabul etmiyoruz! Yaşamak ve yaşatmak için, emeğimizin hakkı için tüm meslektaşlarımızı mücadeleye çağırıyoruz!” denildi.

‘Üzgünüz, ama öfkeliyiz de!’

Sabah saatlerinde bir açıklama daha yapan TTB, “Aynı gün içinde Mersin’de de genç bir kadın hekimin yaşamına son verdiği bilgisine ulaştık. Meslektaşımızın ailesine, yakınlarına ve sağlık camiasına başsağlığı ve sabır diliyoruz. Üzgünüz ama öfkeliyiz de! Hekimlik mesleğinin onuru, emeğimizin hakkı, çalışma koşullarımızın sağlığı için; yaşamak ve yaşatmak için mücadele çağrımızı yineliyoruz” dedi.