Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dün (27 Eylül) Fransa‘nın Strazburg kentine bugüne kadar mahkemeye taşınan en büyük iklim davasını görüştü. Portekizli altı genç, ülkelerin iklim krizi karşısındaki yavaş tepkileri aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 32 Avrupa hükümetine dava açmıştı.
Genç davacılar, bu ülkelerin sera gazı emisyonlarını yeterince hızlı azaltmadıkları için insan haklarını ihlal ettiklerini belirtiyor. Duruşma, bugüne kadar herhangi bir mahkemede davalı durumundaki sayıca en fazla ülkeyi hedef alıyor; dava, Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinin yanı sıra Norveç, Rusya, İsviçre, Türkiye ve Birleşik Krallık‘ı kapsıyor.
Duruşmada davalı ülkeler tarafında 80’den fazla avukat mahkeme salonunda hazır bulunurken, genç davacılar sadece altı avukattan oluşan bir grup tarafından temsil edildi. Avrupa’nın dört bir yanından iklim aktivistleri dayanışma göstermek amacıyla duruşma günü gençlere mahkemeye kadar eşlik etti.
Grantham Enstitüsü, London School of Economics Politika Araştırmacısı Kate Higham, yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:
“Altı Portekizli genç tarafından 32 hükümete karşı açılan dava, iklim davaları açısından bir dönüm noktası olabilir. Dava tüm gerekçelerle başarılı olursa, davalı hükümetlerin karara uyduklarını göstermek için rotalarını değiştirmeleri ve emisyonları daha hızlı azaltmaları gerekecektir. Bu davada ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nde bekleyen diğer iki davada davacılar lehine çıkacak olumlu bir karar, hükümetler ve potansiyel olarak şirketler aleyhine açılan yerel iklim davalarındaki argümanları güçlendirmek için de kullanılabilir.”
Davada Türkiye’yi temsil eden Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Dr. Hacı Ali Açıkgül, davanın açıldığı Şubat 2021’de Türkiye’nin henüz Paris İklim Anlaşması’na taraf olmadığını belirterek Türkiye’nin özel bir pozisyonu olduğunu savundu.
Ancak dava hükümetlerin insan haklarını ihlal ettiği iddiası üzerinden görülüyor ve Türkiye devleti Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne 1950 yılından beri taraf olması sebebiyle davalı konumunda.
Dava sonucunda mahkeme, hükümetlere iklim eylemlerini arttırma ve güçlendirme talimatı verebilir. Kararın 2024 yılında açıklanması bekleniyor.
Türkiye’deki ilk davada henüz ilerleme kaydedilmedi
Diğer yandan Türkiye’de Atlas Sarrafoğlu, Seren Anaçoğlu ve Ela Naz Birdal olmak üzere üç genç iklim aktivisti tarafından Mayıs 2023’te açılan ilk iklim davasında henüz ilerleme kaydedilmedi.
Genç davacılar, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında sunduğu güncellenmiş ulusal katkı beyanının Paris Anlaşması düzenlemeleri ve amacıyla uyumlu olmadığı ve insan haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na dava açmıştı.
‘Davadan kaçınmak yerine etkili iklim planları açıklamaları gerek’
Türkiye’nin iklim taahhütlerine karşı ilk iklim davasını açan gençlerin avukatı Deniz Bayram, Türkiye’nin dava açıldığında Paris İklim Anlaşması’na taraf olmaması ve farklı konumunun bulunması gerekçesiyle davanın kabul edilebilirliği konusunda beyanda bulunmasının iklim kriziyle mücadele iradesine dair soru işareti oluşturduğunu söyledi.
Bayram, şunları söyledi:
“Portekizli altı genç davacı gibi, Türkiye’de dava açan üç genç de iklim krizine karşı insan haklarının korunmasını talep ediyor. Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’na taraf olduktan sonra güncellenmiş ulusal katkı beyanının yeterli bir iklim eylem planı olmadığı gerekçesiyle üç gencin açtığı dava Türkiye’de devam ediyor. Türkiye dahil tüm devletlerin, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama amacına uygun taahhütlerde bulunması ve bunları uygulaması bekleniyor. Karar vericilerin, iklim krizinin kırmızı alarm durumunda olduğu bu dönemde, davalarla muhatap olmaktan kaçınan açıklamalar yerine etkili iklim planlarını açıklamaları gerekiyor. Bu davalara devletlerin vereceği doğru cevaplar ise açık; Paris İklim Anlaşması ile uyumlu mutlak emisyon azaltımı taahhütleri vermek, taahhütleri bağlayıcı yasal düzenlemelere dönüştürmek ve uygulamak.”
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbullulara su tasarrufu çağrısı yaptı.
İmamoğlu, “Bu bir tasarruf ve israfa son verme çağrısıdır. Elimizdeki veriye göre İstanbul en kurak dönemlerinden birini yaşarken su tüketimi de ne yazık ki rekor düzeyde. Günlük kullanım 3.5 milyon metreküp düzeyinde. Her bir vatandaşımıza sorumluluk düşüyor” dedi.
İstanbul Kanalizasyon ve Su İdaresi Genel Müdürlüğü (İSKİ) verilerine göre İstanbul’daki barajların doluluk oranı yüzde 22.68 seviyesinde. Geçen yıl 27 Eylül’de ise bu oran yüzde 49.53’tü. Oranlar neredeyse yarı yarıya bir düşüşe işaret ediyor.
Bu bir tasarruf ve israfa son verme çağrısıdır.
Elimizdeki veriye göre İstanbul en kurak dönemlerinden birini yaşarken su tüketimi de ne yazık ki rekor düzeyde. Günlük kullanım 3.5 milyon metreküp düzeyinde. Her bir vatandaşımıza sorumluluk düşüyor. pic.twitter.com/dCiMQjArwI
CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, Hatay’daki asbest tehlikesi ve kontrolsüz yıkıma işaret ederek; araştırılan 45 numunenin 16’sında asbest çıktığına vurgu yapıp deprem bölgesinde kronik rahatsızlıkların artma ihtimaline dikkat çekti.
Halk sağlığının tehdit altında olduğunu ifade eden Yıldırım-Kara, ilk andan beri asbest konusunda uyarılarda bulunduklarını belirtti. Ancak yedinci ayın sonuna gelindiğinde dahi şehirdeki kontrolsüz yıkımların sürdüğünü ifade etti.
Açıklamada birçok topluluğun ses çıkarmasına rağmen bu olayların yaşandığını aktaran Yıldırım-Kara, Hatay’daki insanların hayatlarının hala risk altında olduğunu şu sözlerle belirtti:
“Sivil toplum örgütleri, meslek odaları, bilim insanları ve bölge halkı buradaki tehlikeye dair neredeyse her gün ses çıkarmaya çalışıyor. Yedinci ay bitiyor artık. Burada istenilen tek şey yıkımların mevzuatlara uygun şekilde yapılmasıdır. Bütün şehri zehirli bir toz bulutu altında bıraktılar. Kontrolsüz şekilde, yıkım firmalarının inisiyatifine göre yıkım yaptırıyorlar. Yıkım esnasında su kullanmıyorlar, atıkları düzgün şekilde kaynağında ayrıştırmıyorlar. Atıkların yüklendiği kamyonlar şehir içerisinde, yaşam alanlarımızda zehir saçarak hareket ediyor. Bir branda germeyi dahi düşünemiyorlar. Ne mevzuat, ne kanun tanınıyor.”
Yıldırım-Kara depremde yapılan hataların tekrarlanmaması konusunda uyarıda bulundu:
“Depremde öngörüsüz davrandılar, geç kaldılar, Hatay’ı terk edilmişliğe mahkûm ettiler. Bugün en azından uyarılarımızı dinleyin, yine bile bile bu halkı ölüme götürmeyin. Şimdi deprem bölgesinde, özellikle en yıkıcı şekilde etkilenen ve ihmal edilen Hatay’da, yurttaşlar depremden kurtulduklarını ama asbest yüzünden 20-30 yıla kalmadan yeni felaketlerle karşılaşacaklarını düşünüyorlar.”
Görünmez Katil: Asbest
Asbestin Türkiye’de işlenmesi ve satışının yasaklandığını ancak bölgede yıkılan binaların çoğunun eski yapı olduğunu söyleyen Yıldırım-Kara, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin yaptığı araştırmaya değindi:
“Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin ve çeşitli bileşenlerin birlikte yürüttüğü ve yayımladığı bir araştırma raporu var. TURKAK akreditasyonu bulunan bir laboratuvarda yapılan incelemelere göre; 2-3 Eylül 2023 tarihinde Hatay, Antakya Serinyol, Antakya Merkez ve Samandağ Yeşilköy, Samandağ Merkez ve Defne’den aldıkları 45 numunenin 16’sında asbest tespit edilmiş. Bu asbest tespiti yapılan numunelerin yaşam alanlarından, bitki yaprakları ve meyve yüzeylerinden, toprak yüzeyinden ve araçların yüzeylerinde biriken tozlardan ve izolasyon malzemelerinden alındığını ifade ediyorlar. Şuna dikkat çekmek isterim ki; çalışmayı yapan ekibin kullandığı araçtan alınan toz numunelerinde dahi asbest lifi tespit ediliyor.”
Yıldırım-Kara, yetkililerden gelen “rahat olun” çağrılarını şu şekilde sorguladı:
“Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği eski Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, 10 Haziran 2023 tarihinde ‘Deprem bölgesindeki vatandaşlarımız rahat olsun, asbest konusunda çok dikkatli çalışıyoruz’ dedikten ve 15 Temmuz 2023 tarihinde Hatay Valiliği’nin resmi duyurusunda ‘mevzuat değerlerinin altında’ asbest çıktığı söylendikten sonra kaç ay geçti? Her gün deneyimlediği tehlikeye karşın yurttaş nasıl rahat olacaktır?”
‘Depremden sonra derdimiz kanser olmamalı’
Yapılan açıklamada, birkaç gün önce kontrolsüz yıkımdan dolayı bir vinç operatörünün vefat ettiği kaydedildi.
Yıldırım-Kara, sulama yapılmadığı vakit ortamdaki toz bulutunun iş güvenliğini engellediğini, operatörlerin ve işçilerin görüş açılarının daraldığını belirterek sulama faaliyetlerinin önemine dikkat çekti ve ekledi:
“Burada bulunan işçilerin özellikle koruyucu maske de kullanması gerekir, bu zehirli tozla iç içe kalıyorlar. Bahsettiğimiz raporda yapılan gözlemlere göre; maske kullanımının neredeyse hiç olmadığı, bununla ilgili teşvik edici ya da uyarıcı bir çalışma yapılmadığı ifade ediliyor. Yine tekrar altını çizmek istiyorum ki sulama faaliyeti mevzuata uygun şekilde yapılmıyor. Gözlemler de defalarca dile getirdiğimiz bu durumu işaret ediyor. Numuneler için bölgede bulunan ekip iki gün boyunca neredeyse hiçbir sulama faaliyetiyle karşılaşmamış.”
Yıldırım-Kara ayrıca yıkım faaliyetlerinin sonucunda kronik rahatsızlıkların artacağının da altını çizdi:
“Tüm bunların sonunda, silika tozları yüzünden yurttaşlarımızda akciğer kanseri, KOAH, astım gibi hastalıklar günden güne artacak. Çevremizdeki canlı yaşamı da olumsuz etkilenecek. Burada alınan numuneler yalnızca iki günlük bir zaman kıstasında yapılmış. Daha uzun süreli izlemeler, olayın ciddiyetini gözler önüne serecektir. Depremden sonra bir de yurttaşlarımızı kansere mahkûm etmeyin.”
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, suyun insanın gündelik fonksiyonlarını sürdürülebilmesi için çok temel ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğunu vurgulayarak okullara ücretsiz içme suyu çeşmeleri yerleştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Rızvanoğlu, tüm okullarda öğrenciler için içme suyu bulundurulması amacıyla bir kampanya başlattı.
Rızvanoğlu, “Çocuklarımızın evden götürdükleri su, okul saatleri boyunca yeterli değil” vurgusunu yaptı.
Milletvekili Rızvanoğlu kampanyaya dair ilk adımı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunduğu soru önergesi ile Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e sorarak attı.
Soru önergesinin gerekçesinde düzenli su tüketmeyen çocukların fiziksel ve zihinsel gelişiminde sorunlar meydana geldiğine dikkat çeken Rızvanoğlu, 2008 tarihliMilli Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile ilk kez okullarda temiz içme suyu bulundurulması zorunluluğu getirildiğini, ancak 2014 tarihli yürürlükte olan yönetmelikte bu durumun “Okullarda içme suyu deposunun en az yılda bir kez temizlik ve bakımı yapılır. İlgili kurumlarla iş birliği yapılarak depoların ilaçlama işlemleri, çocukların okulda bulunmadıkları zamanlar ile yarıyıl ve yaz tatili dönemlerinde yapılır” şeklinde değiştirilerek okullarda içme suyu bulundurma zorunluğunun kaldırıldığını belirtti.
Rızvanoğlu, “Bakanlık eliyle velilerin bütçesine bir kalem ürün daha eklenmiş ve çocuklarımız kantinlerdeki pet şişe suları satın almaya mahkûm bırakılmıştır” ifadelerini kullandı.
‘Maddi durumu olmayan öğrencilerin içme suyu ihtiyacı nasıl karşılanıyor?’
Rızvanoğlu, yanıtlanması istemiyle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e şu soruları yöneltti:
Okullarda sürekli olarak sağlıklı ve yeterli miktarda içme ve kullanma suyunun bulundurulması zorunluluğunun kaldırılma gerekçesi nedir?
Çocukların su içme alışkanlıklarını geliştirmek ve içme suyu tüketimini teşvik etmek için okullarda hangi önlemler alınmaktadır?
Su temini ve sağlıklı içme suyu kaynaklarının korunması için sürdürülebilir uygulamaların teşvik edilmesi için neler yapılmaktadır?
Çocukların içme suyuna erişiminin sağlanması için hangi adımlar atılmaktadır?
Sürekli olarak sağlıklı ve yeterli miktarda içme ve kullanma suyu bulunduran okul sayısı kaçtır?
Çocukların okulda yeterli miktarda su içebilmeleri için okullarda su sebili veya arıtma su kullanımı gibi uygulamalara yer verilmekte midir? Yer verilmiyor ise, bu yönde bir çalışmanız mevcut mudur?
2021 yılında Edirne Valiliğinin bütün devlet okullarına arıtıcılı su sebilleri koyacağı basına yansımıştır. Söz konusu proje gerçekleşmiş midir? Edirne Valiliği toplam kaç okula su sebili yerleştirmiştir?
Evinden su getiremeyen veya kantinden su alacak maddi durumu olmayan öğrencilerin içme suyu ihtiyacı nasıl karşılanmaktadır?
Su depolarının temizliği ve ilaçlanması düzenli olarak yapılmakta mıdır?
Su kaynaklarının korunması ve temiz içme suyunun sürdürülebilir bir şekilde sağlanması için yerel yönetimlerle iş birliği yapılmakta mıdır?
‘Kanun Hükmü’ isimli belgeselin 60. Altın Portakal Film Festivali’nin programından çıkarılmasına yönelik tepkiler sürerken, 28 filmin yapımcı ve yönetmenleri de festivalden çekilme kararı aldı.
“Kanun Hükmü” kanun hükmünde kararnameyle (KHK) kamu görevinden çıkarılan doktor Yasemin Demirci ve öğretmen Engin Karataş’ın mücadelesini anlatıyordu. Festival yönetimi, “filmdeki bir kişi hakkında yargı sürecinin devam ettiği” gerekçesiyle belgeseli gösterim listesinden çıkarmıştı. Yönetmen Nejla Demirci ise filmi hakkında verilen kararı ‘sansür’ olarak niteledi.
Demirci’yi destekleyen ve aralarında başkan Demet Akbağ’ın da yer aldığı 20 jüri üyesi de “filmlerde suç unsuru arayan bu bakışın ve sansürün kabul edilemeyeceğini’ belirterek belgesel seçkiye geri alınmazsa görevden çekileceğini açıkladı.
Ulusal Uzun Metraj, Ulusal Belgesel ve Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nda yer alan 28 filmin yapımcı ve yönetmenleri de bugün festivalden çekildiklerini açıkladı.
“Belgeselin yarışma programından çıkartılmasını sanatsal ifade özgürlüğüne açık bir tehdit olarak görüyoruz” denen ortak açıklamada şunlar denildi:
“Özü itibariyle topluma ait olan festivallerin sansüre boyun eğmesinin kabul edilemez olduğunu düşünüyoruz. ‘Kanun Hükmü’ filmi, Ulusal Belgesel Yarışması’ndaki yerini alana dek filmlerimizle festivalde yer almayacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.”
Ulusal Uzun Metraj Yarışması’ndan yedi film
Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndan çekilen filmler şöyle:
Vuslat Saraçoğlu, ‘Bildiğin Gibi Değil’
Selman Nacar, ‘Tereddüt Çizgisi’
Kıvanç Sezer’, ‘8×8’
Melisa Önel’, ‘Aniden’
Cemil Ağacıkoğlu, ‘Son Hasat’
Mete Gümürhan, ‘Beraber’
Nehir Tuna, ‘Yurt’
Festivalden çekilme bildirisinde imzası olmayan ve ‘Hayat’ filmiyle yarışma seçkisinde yer alan Zeki Demirkubuz, akşam saatlerinde bir açıklama yaparak filmini Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndan çektiğini açıkladı. Demirkubuz; “15.30’da filmi yarışmadan çekmiş ve festival yönetimine bildirmiştik. Sadece canım bildiriye imza atmak istemedi, mevzu bu” dedi.
Altı belgesel de çekildi
Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndan çekilen yapımlar da şöyle:
Serdal Doğan, ‘Anlatsam Film Olur’
Nick Read ve Ayşe Toprak, ‘Benim Adım Mutlu’
Ömer Gümüşer, ‘Ege Güneşi’
Münir Alper Doğan, ‘Felsefe’
Burcu Melekoğlu ve Vuslat Karan, ‘Mavi Kimlik’
Cenk Kaptan, ‘Sen Kimsin?’
Kısa filmlerin tamamı yok
Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması’nda yer alan tüm filmler festivalden çekildi:
ABD Ulusal Kar ve Buz Veri Merkezi‘nin (NSIDC) dün yaptığı açıklamaya göre, Antarktika‘daki deniz buzu bu kış rekor düzeyde geriledi. Bu olay, bilim insanlarının Güney Kutbu’ndaki iklim değişikliğinin etkisinin arttığı yönündeki korkularını artırdı.
Araştırmacılar, bu değişimin penguenler gibi yavrularını deniz buzu üzerinde yetiştiren hayvanlar için korkunç sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıyor. Yaşanan erimeler, beyaz buzun uzaya yansıttığı güneş ışığı miktarını azaltarak küresel ısınmayı da hızlandırıyor.
Antarktika’daki deniz buzullarının kapladığı alanın 2023 yılında zirveye ulaştığı tarihin 10 Eylül olduğunu aktaran NSIDC’deki uzmanlara göre, buzullar bu tarihte sadece 16,96 milyon kilometrekarelik bir alanı kapladı ve bu da uydu kayıtlarının başladığı 1979 yılından bu yana görülen en düşük kış maksimum değeriydi.
Euronews’un aktardığına göre, bu durum 1986’da kırılan bir önceki kış rekorundan yaklaşık 1 milyon kilometrekare daha az buz varlığı anlamına geliyor. NSIDC’den bilim insanı Walt Meier, “Bu sadece rekor kıran bir yıl değil, aşırı rekor kıran bir yıl” dedi.
NSIDC’den yapılan açıklamada, rakamların ön hazırlık niteliğinde olduğu ve tam analizin önümüzdeki ay yayınlanacağı belirtildi.
‘Geçtiğimiz yaz da rekor düşük seviyeye ulaşmıştı’
Bilim insanları, güney yarımkürede mevsimlerin tersine döndüğünü ve deniz buzunun genellikle kışın sonuna yakın eylül civarında zirveye ulaştığını ve daha sonra yaz sona ererkenşubat veya mart aylarında en düşük noktasına kadar eridiğini hatırlattı.
Geçtiğimiz yaz da Antarktika’daki deniz buzu miktarı, Şubat 2023’te rekor düşük seviyeye ulaşarak 2022’de kaydedilen bir önceki rekorunu kırmıştı.
Fotoğraf: Reuters
‘Kuzey Kutbu da kötü durumda’
Uzmanlar, Kuzey Kutbu’nun son on yılda iklim krizinden ağır bir şekilde etkilendiğini ifade ederken kuzey bölgesinin küresel ortalamadan dört kat daha hızlı ısındığını ve buzulların çok hızlı eridiğini vurguladı.
İklim değişikliğinin etkileri konusunda farklı fikirler de mevcut. Yapılan araştırmalara göre, iklim değişikliğinin Antarktika’daki buzulların erimesine katkıda bulunurken ısınan sıcaklıkların Güney Kutbu yakınlarındaki deniz buzunu nasıl etkilediği tam olarak kesinlik kazanmadı. Isınmanın aksine buradaki deniz buzu miktarının 2007 ile 2016 yılları arasında arttığı ifade edildi.
Ancak son yıllarda rekor düzeyde düşük koşullara doğru yaşanan değişim, bilim insanlarını iklim değişikliğinin nihayet Antarktika deniz buzunda da kendini gösteriyor olabileceği konusunda endişelendiriyor.
Meier, iklim değişikliğini suçlamak için henüz çok erken olduğu uyarısında bulunurken, bu ayın başlarında Communications Earth and Environment dergisinde yayınlanan akademik bir makale iklim değişikliğinin potansiyel bir faktör olduğuna işaret etti.
Çalışma, büyük ölçüde insan kaynaklı sera gazı emisyonlarından kaynaklanan okyanus sıcaklıklarındaki ısınmanın, 2016’dan bu yana görülen deniz buzu seviyelerinin düşmesine katkıda bulunduğunu ortaya koydu.
Avustralya‘nın Monash Üniversitesi‘nde Deniz Buzu Araştırmacısı ve çalışmanın yazarlarından biri olan Ariaan Purich, “Buradaki temel mesaj, dünyanın birçok nedenden ötürü gerçekten önemli olan bu donmuş bölgelerini korumak için sera gazı emisyonlarımızı gerçekten azaltmamız gerektiğidir” ifadelerini kullandı.
Bu makale, yapay zeka aracılıyla çevrilip editlenmiştir.
Yazar: Michael E. Mann (14 Eylül 2023)
Redaksiyon: Ümit Şahin
*
İklim modelleri berrak kristal küreler olmaktan ziyade bulanıktır. Fizik, kimya ve biyoloji kanunlarından yararlanarak gelecekte olması beklenenler hakkında nicel ve titiz projeksiyonlar yaparak önemli bir rehberlik görevi yaparlar ve birçok açıdan en iyi kılavuzumuz iklim modelleridir. Bu, önsezilere, fikirlere ve desteksiz spekülasyonlara güvenmekten çok daha iyidir. Örneğin gezegenin genel olarak ısınma düzeyi, ilk iklim modeli projeksiyonlarıyla büyük ölçüde uyumludur. Ancak buz tabakalarının erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, Arktik deniz buzunun küçülmesi, okyanustaki taşıyıcı akımların yavaşlaması veya çökmesi, Kuzey Amerika’nın batısındaki kuraklık ve aşırı hava olaylarındaki artış gibi bazı önemli iklim değişikliği etkileri söz konusu olduğunda, modellerde önemli süreçlerin yokluğu veya zayıf olarak temsil edilmesi, değişikliklerin hızının ve büyüklüğünün sistematik olarak hafife alınmasına yol açmaktadır.
Bu tür nüans taşıyan görüşler, ateşli görüşlerin, abartıların ve kutuplaştırıcı yorumların en iyi tıklama ve paylaşım sayısıyla retweet getirdiği bir politik ekonomide geçerlilik kazanmakta zorlanıyor. Özellikle sosyal medyada, son aşırı hava olayının iklim krizinin düşündüğümüzden çok daha kötü olduğunun bir kanıtı olduğuna ve bilim insanları ile iklim iletişimcilerinin bu korkunç gerçeği kasıtlı olarak halktan “sakladığına” inanan kişilerle sık sık karşılaşıyorum. Bu tür komplocu düşüncelere eskiden iklim değişikliği inkarcıları arasında rastlardık, ancak bugün giderek artan bir şekilde iklim kıyametçileri arasında görüyoruz. Örneğin, 2022 Haziran ortasındaki sıcak dalgası sırasında bir kişi bana ve iklim bilimci meslektaşım Katharine Hayhoe‘ya tweet attı: “Bir kez daha görüyoruz ki iklim bilimi kamuoyuna sunulduğu şekliyle çok muhafazakâr, o zamanlar daha kötü durum senaryoları olarak görülen senaryolardan kaçınmışlar. ANCAK bunlar BUGÜN gerçeğimiz haline geliyor.”
Kanıtlar rehaveti de kaderciliği de desteklemiyor
Bu doğru değil ya da en iyi ihtimalle kısmen doğru. Ben de şöyle yanıt verdim: “Aslında gezegenin ısınması ilk iklim modeli tahminleriyle büyük ölçüde uyumlu. Buz tabakalarının erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi ve okyanus ‘taşıyıcı kayışının’ yavaşlaması gibi bazı etkiler bu tahminleri aşıyor.” Mevcut politikalar tek başına ısınmayı muhtemelen 3°C’nin altında tutarak “en kötü durum” senaryolarının yakınından bile geçmemektedir. Bu, bazı etkilerin daha erken ve daha dramatik bir şekilde ortaya çıkmadığı anlamına gelmiyor. Büyük bilim insanı Stephen Schneider’in on yıllar önce öğütlediği gibi, bu ne “dünyanın sonu” ne de “rahatlatıcı”. Toplu kanıtlar ne kaderciliği ne de rehaveti destekliyor.
İklim eylemi başarılı ya da başarısız olacağınız iki kutuplu bir eylem değildir.”
İklim değişikliğinin, sıkça tartışılan 1,5°C ısınma seviyesi gibi gezegenin ısınmanın belirli eşikleri geçildiğinde düşeceğimiz bir uçurum gibi bir şey olmadığını kabul etmek önemlidir, ancak sorun genellikle bu şekilde çerçeveleniyor. Oysa iklim eylemi ya “başarılı” ya da “başarısız” olacağınız iki kutuplu bir durum değildir.
Daha iyi bir benzetme yapacak olursak, tehlikeli bir otoyolda ilerliyoruz. Mümkün olan en erken çıkış yolunu kullanmamız gerekiyor. Gördüğümüz gibi, iklim değişikliğinin tehlikeli etkileri yıkıcı kuraklıklar, sıcak dalgaları, orman yangınları, seller ve süper fırtınalar şeklinde şimdiden hissediliyor. Tedarik zincirleri, muhtemelen kısmen ekolojik yıkımın bir sonucu olan bir pandemi ve bazen bebek maması kıtlığı gibi feci sonuçlar doğuran daha aşırı hava koşullarının bir kombinasyonu yoluyla kesintiye uğradı. Aşırı sıcaklar işçi verimliliğinde önemli düşüşlere yol açmakta ve sadece ABD ekonomisine yılda yaklaşık 100 milyar dolara mal olmaktadır. Tehlikeli iklim değişikliğinden kaçınılamaz. Zaten şu an burada yaşanıyor.
Bu yüzden, mesele ne kadar kötüleşmesine izin vereceğimizdir. Isınmayı 1,5°C’nin altında sınırlandırırsak daha kötü etkilerden kaçınabiliriz. Ancak karbon emisyonları otoyolundan çıkışı kaçırırsak, 2°C kesinlikle 2,5°C’ye göre tercih edilir olacaktır. Ve eğer bu çıkışı da kaçırırsak, 2,5°C kesinlikle 3°C’ye göre tercih edilir olacaktır. Örneğin, türlerin yok olması konusunu ele alalım. IPCC, 1,5°C ısınmada türlerin yüzde on dördünün, 2°C’de ise yüzde on sekizinin kaybolabileceğini tahmin etmektedir. Bu bile trajik, ancak habitat tahribatı ve insanların hayvanları sömürmesi de dahil olmak üzere kontrol edilmeyen diğer insan faaliyetleri de eklenince aslında daha büyük yok olma oranları beklenmektedir.
‘Anlamlı bir iklim eylemiyle yok oluş engellenebilir’
Ancak bu rakam 3°C’de yüzde yirmi dokuza, 4°C’de yüzde otuz dokuza ve 5°C’de yüzde kırk sekize tırmanmaktadır. Tüm türlerin yarısının yok olması, herhangi bir makul standarda göre, Dünya’nın jeolojik geçmişindeki büyük yok oluşlarla yarışacak altıncı bir yok oluş olayı anlamına gelecektir. Ancak anlamlı bir iklim eylemi gerçekleştirilebilirse bu önlenebilir.
Bugün manşetlerde çok sık rastlanan iklim kaynaklı kitlesel yok oluş iddialarına rağmen, henüz hiçbir şekilde böyle bir geleceğin kaçınılmaz hale geldiği söylenemez. İklim krizini çözecek anlamlı adımlar atarsak iklimin yıkıcı etkilerinden de kaçınabiliriz. Evet, bu önemli bir “eğer”. Ancak bilim bize bunun yapılabilir olduğunu söylüyor. Son on yılda iklim bilimindeki önemli gelişmelerden biri, sera etkisine bağlı ısınmanın kümülatif (birikimli) karbon emisyonlarına bağlı olduğunun kabul edilmesidir. Bu durum, ne kadar ilave fosil yakıt yakabileceğimizi ve buna rağmen ısınmayı belirli bir seviyenin altında tutabileceğimizi belirleyen karbon bütçesi kavramını ortaya çıkarmıştır.
Bir zamanlar, CO2 artışı durduktan sonra bile ısınmaya devam eden okyanusların ataleti nedeniyle atmosfere karbon salmayı bıraksak bile ısınmanın on yıllar boyunca devam edeceği düşünülüyordu. Bu, gerçekleşeceği kesin olan ısınma olarak bilinir. Ancak bu hikayenin sadece yarısıdır ve CO2 seviyelerinin emisyonların durdurulduğu varsayılan noktadan sonra sabit tutulduğu basitleştirilmiş erken iklim modelleme deneylerinin bir eseridir.
Daha sonra, etkileşimli okyanus karbon döngüsü dinamiklerini içeren daha kapsamlı simülasyonlar, emisyonlar durduktan sonra okyanuslar atmosferden karbon çekmeye devam ettiği sürece CO2 seviyelerinin aslında düştüğünü ortaya koymuştur. Sera etkisindeki bu düşüş, gerçekleşmesi beklenen ısınmayı dengelemekte ve sonuçta düz bir çizgi ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle, net karbon emisyonları sıfıra düştüğünde küresel sıcaklıklar hızla dengelenir.
Politikacıları, kanaat önderlerini ve şirketleri sorumlu tutmak elzemdir. Her ne kadar vatandaşlar artık ezici bir çoğunlukla ortak iklim eylemini destekliyor olsalar da, gerekli değişiklikleri kendi başlarına gerçekleştiremezler.
Sonuç olarak, belirli bir küresel sıcaklık istikrarı hedefi için karbon bütçesini hesaplayabiliriz. Örneğin, yüzey sıcaklıklarını 1,5°C’nin altında tutmak için, karbon emisyonlarının otuz yıl içinde sıfıra indirilmesi ve bizim de on yıl içinde bu hedefin yarısına ulaşmamız gerekiyor. Bazı karıştırıcı faktörler var. Örneğin, kömür yakma sona erdiğinde, ısınmaya yol açan soğutucu sülfat aerosol kirliliğinde bir düşüş olur. Ancak bu ısınma, fosil yakıtlardan kaynaklanan metan ve siyah karbon gibi sera gazları da dahil olmak üzere diğer ısınma faktörlerindeki azalma ile büyük ölçüde dengelenir. Bu ek faktörlerin hepsi de neredeyse birbirini dengelemektedir.
Küresel sıcaklıkların 1,5°C gibi belirli bir hedefi aştığı, yüzyılın ortalarında 2°C kadar yükseldiği ve daha sonra biraz soğuyarak 1,5°C’nin altında istikrara kavuştuğu senaryolar vardır. Buna aşım denir ve daha kısa süreli, küçük bir aşım, iklim etkisi açısından daha uzun süreli, büyük bir aşıma göre daha iyidir. Bir kez daha, kesinlik yoktur. Isınma ne kadar az ve kısa süreli olursa o kadar iyidir. Ancak IPCC‘nin 2018’de tüm sektörlerde (sağlık, gıda, su, çatışma, yoksulluk ve doğal ekosistem) yaptığı en kapsamlı ve yetkili risk değerlendirmesi, temelde gezegeni 1,5°C’nin ötesinde ısıtmak istemediğimiz ve 2°C’nin ötesinde ısıtmayı hiç mi hiç istemediğimiz sonucuna vardı. Ve eğer bu hedefleri aşacak olursak, aşma süresini minimumda tutmak istiyoruz.
Michael Mann.
Peki ne durumdayız? Bilim insanları, 2021’in sonlarında Glasgow’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘nda (COP26) yapılan yukarı yönlü revize edilmiş taahhütleri değerlendirdi ve bunların ısınmayı muhtemelen 2°C’nin altında tutacağını belirledi. Bu, 2015 Paris zirvesinden önce gitmekte olduğumuz kabaca 4°C ısınmaya kıyasla önemli bir ilerlemedir. Ancak yine de ısınmayı 1,5°C ile sınırlamaktan çok daha risklidir. Dahası, taahhütte bulunmak başka bir şey, bu taahhütleri yerine getirmek ise tamamen başka bir şeydir. Meslektaşım Susan Joy Hassol ve benim COP26‘nın tamamlanmasının ardından Los Angeles Times‘ta yayınlanan bir köşe yazısında açıkladığımız gibi, ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefi hala canlıdır, ancak “sadece hemen şimdi sıkı çalışmaya başlarsak”.
Diğer hususların yanı sıra, 1,5°C’ye giden yolda yeni fosil yakıt altyapısının olmaması gerekir, oysa boru hatlarının inşa edilmeye devam ettiği bir dönemdeyiz. ExxonMobil ve Gazprom (Rus devlet fosil yakıt şirketi) dahil olmak üzere bir avuç fosil yakıt şirketi, yaklaşık 200 milyar varil petrol ve gaz üretecek yeni projeler planlıyor. Bu, dünyanın en büyük karbon kirliliği üreticisi olan Çin’in on yıllık emisyonuna eşdeğerdir (bu arada ABD, dünyanın en büyük kümülatif karbon kirliliği üreticisidir).
Politikacıları, kanaat önderlerini ve şirketleri sorumlu tutmak elzemdir. Her ne kadar vatandaşlar artık ezici bir çoğunlukla ortak iklim eylemini destekliyor olsalar da, gerekli değişiklikleri kendi başlarına gerçekleştiremezler. Bireyler olarak bizler, tüketiciler olarak elbette iklim dostu seçimler yapabiliriz. Ancak yenilenebilir enerji endüstrisi için sübvansiyonlar uygulayamayız veya fosil yakıt endüstrisine verilen destekleri iptal edemeyiz, karbonu fiyatlandıramayız veya büyük fosil yakıt altyapı projelerini engelleyemeyiz. Bunu yapabilecek konumda olanlar sadece seçilmiş politikacılarımızdır.
Michael E. Mann, Pennsylvania Üniversitesi‘nde jeofizikçi ve iklimbilimci, iklim değişikliğinin kamuoyu tarafından anlaşılmasına yaptığı katkılardan dolayı 2022 APS Leo Szilard Lectureship Ödülü sahibi ve altı kitabın yazarıdır.
Eski Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan, Kalyon Holding Yönetim Kurulu’nun başkan vekilliğine atandı. Yönetim Kurulu başkanlığını Cemal Kalyoncu‘nun yaptığı holdingin yeni CEO’su da Mustafa Koşar oldu.
Lütfi Elvan, holding bünyesinde üstlendiği yeni görevi ile ilgili Habertürk‘e şunları söyledi:
“Yaklaşık 37 yıl kamuda milletimize hizmet etmek bizlere nasip oldu. Uzmanlık görevimden başlayarak bulunduğum her görev ve makamda devletimizin ve ülkemizin kalkınması için, ilke ve değerlerimizden taviz vermeden görevimizi lâyıkıyla yerine getirmeye çalıştık. Edindiğimiz tecrübeyi bu sefer özel sektörde, ilkelerimize sadık kalarak, yine ülkemizin gelişmesine katkı sunmak için kullanacağız.
Enerjiden inşaata, ulaşımdan altyapıya kadar pek çok sektörde sürdürdüğü faaliyetleri ile Türkiye’nin kalkınma ve büyümesine önemli katkılarda bulunan Kalyon Holding’in Yönetim Kurulu Başkan Vekilliğini yürütecek olmaktan memnuniyet duyuyorum. Gerek eğitim hayatım gerek kamudaki çalışmalarım süresince edindiğim bilgi ve deneyimi özel sektöre taşıyarak; Holding’in bugüne kadar ülkemize sunduğu değeri daha da artırmasına katkı sunmayı amaçlıyorum.”
Kalyon Holding ve ‘beşli çete’
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “beşli çete” olarak tanımladığı grupta saydığı ve AKP iktidarına yakın, yap-işlet-devret modeliyle pek çok kamu ihalesi aldığı bilinen Kalyon Holding için “9 milyarlık vergi muafiyeti tanındı” demişti.
Kalyon Holding, özellikle çevreye ve doğaya zarar veren büyük projelerle adını duyurdu.
Gaziantep merkezli holding, Taksim Meydanı’nın düzenlenmesi, Marmaray, İstanbul Uluslararası Finans Merkezi gibi projelerle tanınıyor. Kalyon İnşaat’ın toplu konut, yol, köprü, altyapı, kamu binaları, arıtma tesisleri, alışveriş merkezleri ve ticaret merkezi alanlarında yatırımları bulunuyor. Bunun yanı sıra holding, elektrik üretimi, elektrik ve doğalgaz dağıtımı alanlarında da çeşitli ortaklıklarla faaliyet yürütüyor. Kalyon Holding, Devlet Su İşleri (DSİ), İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) ve belediyelerden de çeşitli altyapı projeleri aldı.
Holdingin 2015-2020 yılları arasında aldığı kamu ihalelerinin toplam bedeli 23 milyar 509 milyon TL. 2013-2020 döneminde Kamu İhale Kanunu 21/b kapsamında toplam bedeli 448 milyon 292 bin TL karşılığında olan sekiz kamu ihalesi aldı.
Aldığı ihaleler arasında havalimanı yapımı, yüksek standartlı demiryolu inşaatı, deniz geçişi isale hattı, otoyollar, doğalgaz depolama projesi, tünel, içme suyu isale, metro hattı, raylı sistem, hastane, stadyum, HES projeleri bulunuyor.
Kalyon Holding’in aldığı belli başlı ihaleler ve bazılarının bedelleri şu şekilde:
İstanbul Havalimanı: 58 milyar 890 milyon TL
KKTC Deniz Geçişi İsale Hattı: 483 milyon TL
Kuzey Marmara Otoyolu: 13 milyar 600 milyon TL
Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) 4- 5
Kalyon Karapınar Güneş Enerjisi Santrali
Yeka Rüzgar
Kürtün Hidroelektrik Santrali
Torul Hidroelektrik Santrali
Ordu Hidroelektrik Santrali
Kalen ve Aksu Hidroelektrik Santrali
Dudullu-Bostancı metrosu: 1 milyar 687 bin TL
Mecidiyeköy-Mahmutbey metro hattı: 849 milyon 440 bin TL
Gayrettepe 3. Havalimanı metro: 4 milyar 845 milyon TL
Kirazlı-Halkalı metrosu: 2 milyar 414 milyon TL
Başakşehir Stadyumu: 134 milyon 949 bin TL
Taksim Meydanı düzenleme inşaatı: 51 milyon 555 bin TL
ERZİNCAN-İliç‘te Anagold‘un Çöpler Altın Madeni tesisi için istenen kapasite artırımın ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu‘ kararının iptal davası kapsamın 5 Ekim’de yapılacak keşif öncesi bilirkişilerin tarafsız ve konunun uzmanı olmadığı gerekçeleriyle değiştirilmesi istendi.
İliç’teki madene karşı yıllardır direnen Sedat Cezayirlioğlu‘nun avukatı İsmail Hakkı Atal, yedi bilirkişiden bazılarının AKP’li, bazılarının altın madeni savunucusu ve bazılarınında akademik anlamda bir yetkinliği bulunmaması nedeniyle keşfin ertelenmesi için talepte bulundu. Heyetteki 13 bilirkişiden yedisine itiraz edildi. İtirazların gerekçeleri ise şöyle:
“Keşif bilirkişilerinden Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Serhat Vançelik 2007-2017 yılları arasında 10 yıl Erzurum İl Sağlık Müdürlüğü yapıp AKP hükümetine yakın olduğundan başta bu bilirkişiyi kabul etmedik.
Eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner‘in Anagold madeni soruşturma dosyasında firari FETÖ’cü Savcı Bayram Bozkurt ile Anagold şirketi arasındaki rüşvet alışverişinin eski AKP’li Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin‘in oğlunun avukatlık bürosu vasıtasıyla yapıldığı bilgisi 2009’da Adalet Bakanlığı kayıtlarına girmişti. Diğer yandan Kanada-Amerikan altın madeni ( SSR mining ) Anagold şirketine Çalık holdingin yüzde 20 ortak olması ve Çalık Holding‘in de AKP iktidarına yakın olması nedeniyle, AKP’li halk sağlığı uzmanı bilirkişi Prof. Dr. Serhat Vançelik’in vereceği raporun tarafsız olmayacağı belli olduğundan itirazımızla birlikte Adalet Bakanlığı Ceza işleri genel müdürlüğünden İlhan Cihaner’in hazırladığı soruşturma dosyasının da celbini talep ettik.
Diğer yandan mahkeme ‘hidrojeolog’ bilirkişi ataması gerekirken ‘hidrolik mühendisi‘ bilirkişi atamış olduğundan bu bilirkişiye,
Danıştay bozmasına aykırı olarak öğretim üyesi vasfını taşımayan Meteoroloji Mühendisi ve Jeoloji Mühendisine,
Koşulsuz altın madeni propagandacısı Maden mühendisi Prof. Dr. İbrahim Alp‘e,
Özel şirket sahibi ve maden şirketlerine iş yapan Çevre Mühendisi Prof. Dr. Okan Tarık Komesli’ye,
Sismoloji alanında yeterli çalışması olmayan ve akademik sıfatı Sismolog değil jeofizikçi olan bilirkişi Prof. Dr. Nafiz Maden‘e itirazlarımızı bildirerek, keşfin ertelenmesini talep ettik.”
Atal, Akkuyu ve Akbelen davalarında olduğu gibi İliç davasında da görünüşte ve şekli bir yargılama yürütüldüğünü belirtti. Cezayirlioğlu daha önce davacı olduğu dosyanın keşfine alınmamıştı.
Avukat İsmail Hakkı Atal ayrıca Çöpler Altın Madeni’nin Yedisu Fay hattı üzerinde olduğuna da dikkat çekti. Prof. Dr. Naci Görür söz konusu fay hattıyla ilgili şunları söylemişti:
“Bizim Yedisu fayı dediğimiz Kuzey Anadolu fayının bir bölümü. Orası çok etkin ve hızlı. Oradan çok endişemiz var bizim. Tunceli’yi etkileyebilecek ciddi bir durum. Zamanı tam bilmiyoruz ama en son deprem orada 1784 yılında demek ki zamanı dolmuş veya dolmak üzere. Ona dikkatli olmak lazım. Bir deprem de yine Tunceli’ye yakın Malatya fayı var. Malatya fayı da yani 2 bin 500 sene gibi tekerrür periyodu var. Bu son depremler bu fayları tetiklemiş olabilir. Ya da bunlara stres transfer etmiş olabilir. Onları zamanından önce deprem üretmeye zorlayabilir.”
Daha önce madende siyanürlü sıvının bulunduğu borunun patladığına dikkat çeken Atal, olası faciaları şöyle dile getirdi:
“Hiçbir deprem, doğal afet, fırtına, dolu v.s.nin olmadığı 21.06.2022’deki sakin yaz gecesinde siyanür borusunu patlatan Anagold madeni, her an 7’den büyük bir deprem olacağı kesin olan Yedisu fay zonu üzerinde, Fırat Nehri’ne karışmak üzere atık havuzunda bekleyen 66 milyon ton sülfirik asitli, siyanürlü atığıyla ve depremde etrafa dağılmak üzere bekleyen siyanür boruları içindeki siyanürüyle; Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en yıkıcı ve aktif çevre-ekoloji-halk sağlığı tehdididir.
Görünüşte ve şekli yargılama yürüten AKP’li hakimlerin olduğu yargı, idarenin hukuki denetimini ortadan kaldırmış ve Türkiye’nin geleceğini tehdit etmektedir. Herkes için adalet, bağımsız yargı, hemen şimdi.”
Erzincan’da 21 Haziran’da bir siyanür sızıntısı yaşanmıştı. Kanada ve Çalık Holding ortaklığındaki Anagold Altın Madeni’nde siyanür solüsyon bulunan bir boruda yırtılma meydana gelmiş ve bölgeye 20 ton siyanür solüsyon dağılmıştı.
Yeşil Gazete’nin daha önce gündeme getirdiği üzere; söz konusu bölgeyle ilgili Türk Toraks Derneği ve Türk Tabipler Birliği tarafından yıllar önce raporlar yazılmış, siyanürlü liçlemenin tehlikelerine dikkat çekilmiş ve derhal durdurulması istenmişti.
2001’de sondaj çalışmalarına başlanan maden işletmesinde 2010’da siyanürle altın üretimine geçildi. 2019’da sodyum siyanür 11 bin tona, sülfürik asit üretimi 122 bin tona çıkarıldı. 2021’de yayınlanan raporda ise 18 adet tehlikeli maddeye yer verildi. Bunlar arasında solunum yollarına, sudaki organizmalara, ciddi yanıklara, aşındırıcı etkilere, cilt ve gözde aşırı tahrişlere neden olan sodyum siyanür, nitrik asit, bakır sülfat, sodyum hidrosülfit gibi tehlikeli maddeler de bulunuyor.
Çöpler Kompleks Madeni için ilk ÇED çalışmaları 2007-2008 tarihlerinde yürütülmüş ve hazırlanan ÇED raporuna, 16 Nisan 2008 tarihinde “ÇED Olumlu” kararı verilmişti.
Maden için 2008’de verilen ÇED Raporu kapsamında 18 yıl sürdürülmesi planlanan faaliyetlerde 100 milyon ton kaya (pasa) ve 52 milyon ton cevher çıkarılacağı belirtiliyordu. Ancak rakamlar zaman içerisinde arttı. 2014’teki ÇED raporunda pasa 173 milyon tona çıkarıldı. 2021’de ise rakamlar dört kata kadar arttı; pasa 420 milyon tona, cevher 85,3 milyon tona çıkarıldı.
‘Kesinlikle yasaklanmalı’
TTB’den 25 Mayıs 2021’de konuya ilişkin paylaşılan raporda “Siyanürlü madencilik faaliyeti dört ana aşamadan oluşur: Arama, sıyırma ve patlatma, öğütme ve siyanürleme, atıkların depolanması. Madenciliğin tüm bu aşamaları doğa ve insan sağlığı için farklı tehditler içerir. Biyolojik çeşitlilik, tatlı su varlığı ve insan sağlığını tehdit edecek derecede toksik bir kimyasal olan ‘siyanürlü liçleme kesinlikle yasaklanmalıdır” ifadelerine yer verilmişti.
Türk Toraks Derneği tarafından 24 Temmuz 2017’de bildirilen görüşte ise tesiste kullanılacak maddelerin hemen hepsinin insan sağlığı ve ekolojik yaşam açısından riskli olduğunun altı çizilmişti. Türk Toraks Derneği tarafından verilen görüşte “Bazıları (örneğin kuvars içeren kum) sadece çalışan sağlığı açısından risk oluşturmakta iken (silik, silikozise yol açmaktadır, kanserojen olduğu bilinmektedir); çoğu madde başta çalışan sağlığı olmak üzere, çevredeki insanlar, ekolojik yaşam üzerinde olumsuz etki potansiyeline sahiptirler” denildi.
İşletmenin çalışma süresince hiçbir risk olmayacağı varsayımında bulunması durumunda dahi maden işletmeciliği sona erdikten sonra bu atıkların ortadan kaldırılamadıkları için mevcut tehlikenin varlığını ilelebet süreceği söylenen görüşte, “Bölgenin Fırat Nehri‘ne yakınlığı göz önüne alındığında olası bir sızıntı, yıkım riskinin yol açabileceği çevresel bir felaketin ne boyutlara ulaşacağını öngörmek mümkün değildir” ifadelerine yer verildi son olarak şunlar aktarıldı:
Çevre sağlığı ve hava kirliliği bağlamında işletmede kullanılacak dizel yakıtların yaratacağı çevre kirliliğinin boyutunun da devama miktarlarda olduğu gözlemlenmektedir. Bölgenin aktif fay hatlarına ve Fırat Nehri’ni besleyen su kaynaklarına yakın olması nedeniyle oluşabilecek bir kaç/afet durumunda olumsuz etkilerin Fırat Nehri havzasındaki tüm coğrafyayı ve ekosistemini etkileyebilecek potansiyele sahip olduğu gözükmektedir.”
İTÜ’den Prof. Dr. İsmail Duman’ın ÇED raporuna ilişkin görüşü de diğer iki görüşle benzer nitelikte:
“Fare zehri olarak da bilinen Arsen’in akut etkisi, aşırı miktarda alındığında öldürücü olmasıdır. Kronik etkileri ise şöyledir: cilt kanseri, duyu bozukluğu, refleks kaybı ve depresyon, kansızlık, kalp yetmezliği, kan kanseri, lenf sistemi kanser, karaciğer tümörü, doğuştan sakatlıklar, gelişmesini tamamlamadan doğan bebekler, akciğer kanseri, böbrek yetmezliği ve akıl hastalıkları”
Öte yandan madende saatte 460,65 metreküp su kullanıldığı belirtiliyor. Tesis ayrıca büyük miktarlarda karbondioksit atmosfere salıyor. Raporda karbondioksit (CO2) miktarına ilişkin olarak şu ifadeler yer alıyor:
“Düşük pH seviyesinde cevherdeki karbonatlar asitle reaksiyona girerek CO2 açığa çıkarmaktadır. Asitlendirme prosesi ile büyük miktarlarda CO2 açığa çıkmakta ve böylece otoklavda daha az CO2 açığa çıkarak BO ünitesinde oksijen kullanımı verimini kuvvetlendirmektedir.”
İklim aktivisti gençler Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nın, küresel ısınmayı 1.5 derecede durdurma hedefiyle bağdaşmayan sera gazı emisyon artırım kararının bir insan hakkı ihlali olduğunu ifade ederek Danıştay‘da Türkiye’ye dava açtı.
Gençler, sera gazı emisyon artırım kararının neden insan hakkı ihlali olduğunu şu şekilde açıkladı:
“İklim krizinin devam etmesi, Anayasa, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan; yaşama hakkımızı, nesiller arası eşitlik hakkımızı, sağlık hakkımızı, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkımızı, eğitim hakkımızı ihlal ediyor.”
Atlas Sarrafoğlu, Ela Naz Birdal ve Seren Anaçoğlu’ndan oluşan ekibin Change.org’ta açtıkları kampanyaya şimdilik 15 bin imza bekleniyor ve halihazırda 12 bin 232 kişi imza atmış durumda.
Aktivist gençler, karar alıcıların insan faaliyetiyle ortaya çıkan iklim kriziyle mücadele etmedikleri için gelecekte; kuraklık, seller, orman yangınları ve hava kirliliği gibi olayların yaşanacağına dikkat çekti.
Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan sondan altıncı ülke olduğuna değinen ekip, yetkililerin ve karar alıcıların Türkiye’yi tehdit eden iklim krizine karşı hiçbir şey yapmadıklarını belirtti.
Gençler, Türkiye’de iklim kriziyle mücadelede nelerin yapılması gerektiğini ancak yapılmadığını maddelerle sıraladı.
Emisyonlardan azaltım taahhüdünün olmadığını belirten gençler, “Türkiye, 2030 yılında artıracağı emisyonlardan yüzde 41 azaltım taahhüdü veriyor. Ne var ki bu gerçek bir azaltım değil” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin 2038’e kadar ise emisyonlarını artırmaya devam edeceğini vurgulayan ekip, 2030’a kadar yüzde 30’dan fazla artış sözü verilmiş olduğuna dikkat çekti ve ekledi:
“2053 yılında karbon nötr olacağını ifade eden Türkiye’nin 2053’e kadar karbonsuzlaşmayı hala nasıl hayata geçireceğine ilişkin tutarlı ve bilimsel yol haritası da yok!
Kömürden ve fosil yakıtlardan çıkış tarihi yok!
Enerji ve maden sektöründe etkili iklim eylemi planı yok!
İklim krizi evimizde. İklim afetleri evlerimizi yıkıyor, bizi evsiz bırakıyor, gıdaya, suya erişimi kısıtlıyor ancak Türkiye’nin uyum planları da iklim kriziyle mücadele etmeye yetmiyor. Türkiye’nin iklim krizinden bizleri korumak için uyum planı da yok!”
‘Genç iklim aktivistlerini destekliyoruz’
Gelecekte iklim afetlerine karşı savunmasız kalınacağını ifade eden gençler belirsizlik yerine, fosil yakıt tüketiminin biteceği bir tarih belirlenmesini istedi.
Bilimsel yöntemlerle bir karbonsuzlaşma politikası ve bağlayıcı hukuk kurallarının gerekliliğine vurgu yapan aktivistler, gençlerin ve çocukların yaşam hakkı gibi temel haklarının tehlikede olduğunu ve bunun için gerçek bir azaltım taahhüdünde bulunulmasının elzem olduğunu vurguladı.
Kampanya’da karar verici olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yeşiller Partisi Eş Sözcüleri Özlem Teke ve Koray Doğan Urbanlı eklendi.
Teke ve Urbanlı vermiş oldukları cevapta şunları dile getirdi:
“Türkiye’nin gerçek bir azaltımı içeren Ulusal Katkı Beyanı vermesi küresel iklim eyleminin tartışmasız en önemli adımıdır. İklim adaleti sosyal adalet ve kuşaklar arası adaletin bütünüdür. Eylemsizlik ve gecikmeler tüm canlıların ve kuşakların yaşamsal haklarının ihlalidir. Genç iklim aktivistlerini ve davalarını destekliyoruz.”