İklim değişikliğinin aşırı hava olaylarını sıklaştıran ve şiddetini artıran etkileri, son günlerde ABD‘nin güney eyaletlerinde ağır yıkımlara ve can kayıplarına yol açtı.
Mississippi eyaletinde 24 Mart’ta meydana gelen kasırgalar nedeniyle eyaletteki ölü sayısı 25’ya yükseldi. Komşu eyalet Alabama‘da ise meydana gelen hortumlar sonucu en az bir kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.
The Guardian‘dan Oliver Laughland‘in aktardığına göre, Başkan Joe Biden, kasırganın yıkıcı etkilere yok açtığı Mississippi için federal acil durum ilan etti. Onlarca kişinin yaralandığı eyalette, kurtarma ekiplerinin çalışmaları devam ediyor.
Kasırganın ABD’nin en fakir eyaletinin ekonomik açıdan en yoksul bölgelerinden bazılarını vurması nedeniyle Mississippi’de 50 yılı aşkın bir süredir bir kasırga için en yüksek ölü sayısı kaydedildi.
Amory, Mississippi. Fotoğraf: Thomas Graning / EPA
Yaklaşık 2 bin nüfuslu Rolling Fork kasabasındaki tüm mahalleler enkaza döndü. Onlarca yıllık ağaçların kökleriyle birlikte yerinden sökülürken, aralarında tırların da bulunduğu birçok araç hortumun şiddetiyle devrilerek ağaçların ve binalardan kopan parçaların altında kaldı.
Mississippi Acil Durum Ajansı tarafından yapılan açıklamada “Mississippi, 24 Mart 2023’te bir gecede eyaleti kasıp kavuran yıkıcı ve ölümcül kasırgalarla mücadeleye devam ediyor. Şu anda ölü sayısı 25’e yükseldi ve düzinelerce kişi yaralandı” ifadelerine yer verildi.
Hortumların etkili olduğu Alabama eyaletinde de Morgan İlçe Acil Durum Yönetimi Ofisi’nden, bir kişinin hayatını kaybettiği açıklaması yapıldı.
Rolling Fork, Mississippi. Fotoğraf: Jordan Hall / Reuters
‘Ev üstümüzde parçalandı’
Hortumun tamamen harabeye çevirdiği bölge sakinlerinden Samy Jackson, akşam vakti evine ulaştığı sırada şiddetli bir fırtınaya yakalandıklarını, evleri hortumun etkisiyle parçalanmaya başlayınca bir şilteyi kendilerine siper ettiklerini, ancak o anda yaşanan bir patlamayla duvara doğru savrulduklarını anlattı. Jackson, “Enkaz üzerimize geliyordu. Sonra hortum evi kaldırdı ve tekrar yere fırlattı. Ev üstümüzde parçalandı ve biz enkazın altında mahsur kaldık” ifadelerini kullandı.
Kendi imkanlarıyla enkazın altından çıktığını, ardından torununu ve kızını da kurtardığını belirten Jackson, “Ben hayattayım ama birçok insanı kaybettik. Maddi şeyler benim için önemli değil. Tanrı’ya şükrediyorum” dedi.
Meteorologlar, güneydeki şiddetli hava koşullarının mart, nisan ve mayıs aylarında zirveye ulaştığını söylerken, elektrik kesintilerini raporlayan Powerotuges.us sitesi, Mississippi ve bölge eyaletlerde yüz binlerce müşterinin hortum nedeniyle elektriksiz kaldığı bilgisini paylaştı.
Öte yandan ABD Başkanı JoeBiden, yaptığı yazılı açıklamada, Mississippi Valisi ve Senatörleriyle konuştuğunu, bölgeye federal destek sağlanacağını belirterek Federal Acil Durum Yönetimi Ajansı’nın Mississippi’ye ulaşmak için hazır olduğu bilgisini paylaştı.
ABD‘nin New York kentinde 22-25 Mart tarihleri arasında düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Su Konferansı, yerel ve ulusal hükümetler, kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve bazı işletmelerin yeni bir ‘Su Eylemi Gündemi’ne yönelik yaklaşık 700 taahhütte bulunmasını sağladı. Zirvede, BM’nin su özelinde çalışan yeni bir panel oluşturmasına karar verildi.
The Guardian‘ın aktardığına göre, gönüllülük esasına dayanan taahhütlere yönelik kaydedilen ilerlemeler gelecekte düzenlenecek BM zirvelerinde ele alınacak.
Zirvenin organizatörleri, gönüllü olarak taahhütlerden daha fazlasının yapılması gerektiğini kabul ederek, 2015 Paris İklim Anlaşması ve 2022 Montreal Biyoçeşitlilik Sözleşmesi gibi resmi bir küresel anlaşma imzalanması ve su kaynaklarının korunması için daha iyi veriler ve uluslararası bir finans mekanizması gerektiğinine dikkati çekti.
Konferansa Tacikistan ile birlikte ev sahipliği yapan Hollanda‘nın su özel temsilcisi Henk Ovink, “Bu konferans bize bunun için bir yetki vermedi, ancak durumun takip edildiğinden emin olmak için dünyayı bir araya getirdik. Dünyanın her yanında su yönetişimi ve finans bütünlükten uzakken, biz yeterli bilim ve veriye sahip değiliz” diye konuştu.
Singapur‘un kıdemli bakanı Tharman Shanmugaratnam, “İşimizin hala bitmediğini ve aslına bakarsanız görevimizde geride kaldığımızı biliyoruz” dedi ve ekledi:
“Ama bunun yapılabileceğini biliyoruz. Artık suya, tüm ulusların çıkarları doğrultusunda, hep birlikte korunması gereken küresel bir ortak mal olarak bakmalıyız.”
BM Genel Sekreteri António Guterres, tarihi zirvenin kapanışında yaptığı konuşmada, herkesi taahhütleri eyleme dönüştürmeye çağırarak şunları söyledi:
İnsanlığın geleceğe dair tüm umutları, bir şekilde, suyu sürdürülebilir bir şekilde yönetmek ve korumak için yeni bir yol çizmeye bağlı… Bunun siyasi gündemin merkezinde olması gerekiyor.
Görüşmeler, suyun küresel bir ortak mal olarak ele alınması gerektiği ve iklim krizi, gıda, enerji ve ulusal güvenlik ile ilişkisi göz önüne alındığında dünyanın suya yaklaşımının daha ön planda yer alması gerektiği konusundaki bir fikir birliği ile sona erdi.
Öte yandan uzmanlar, uluslararası bağlayıcılığı olan bir anlaşma olmaması nedeniyle, hükümetleri, endüstriyi ve finans kuruluşlarını sorumlu tutmanın zor olacağını ve taahhütlerin yerine getirilmeyeceğinden endişeli.
Cuma günü, beş kıtadan çeşitli araştırma kuruluşları ve sivil toplum gruplarından 100’den fazla su uzmanı, BM genel sekreterine bir mektup göndererek konferanstaki “hesap verebilirlik, kesinlik ve azim” eksikliğini eleştirdi ve bilimsel kesinliğin ve bağlayıcı anlaşmalar olmamasının acilen ihtiyaç duyulan daha adil, dirençli ve sürdürülebilir suyun geleceğini güvence altına almakta başarısız olduğunu söyledi.
‘Tek kelimeyle yetersiz’
Water Witness‘ın İcra Direktörü Nick Hepworth, konferanstaki eksikliklere tepkisini şu sözlerle dile geitirdi:
İnsanlığın karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan birini gönüllü taahhütlerle ve yarım yamalak kanıtlara dayalı çözümlerle çözmeye çalışmak, adeta silahlı çatışmaya bıçakla gitmek gibi – tek kelimeyle yetersiz ve dünyanın su krizinin asıl yükünü taşıyan yoksullarına ihanet anlamına geliyor.
Dünya Kaynakları Enstitüsü‘nün Küresel Su Direktörü Charles Iceland, bu duyuruların yalnızca üçte birinin su krizini önemli ölçüde iyileştirecek “ezber bozan” nitelikte olduğunu söyledi:
“Gönüllü taahhütlerin iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum… Zira her gönüllü taahhütte, ne kadar paranın mevcut olduğundan bahsedilir. Ancak taahhütlerde bu kısımların çoğu boş bırakılmış.”
Iceland, “Küresel olarak su için bir Paris Anlaşması’na, her ülke için ulusal su planlarına ve her ortak havza ve akifer için bölgesel su planlarına ihtiyacımız var” diye ekledi.
‘Su kaynakları azaldıkça çatışmalar artıyor’
İklim etkilerinin yaklaşık yüzde 90’ı suyun çok fazla, çok az veya çok kirli olmasıyla ilgili. Ancak şu anda iklim finansmanının yalnızca yüzde 3’ü dünyanın su sistemlerine ayrılmış durumda. Pacific Institute tarafından yürütülen bir araştırmaya göre, su kaynaklarının azalmasıyla, kentsel ve kırsal kesimde yaşayanlar ile pastoralistler ve çiftçiler arasındaki çıkan birçok anlaşmazlığın da aralarında bulunduğu suyla ilgili çatışmalar son yıllarda keskin bir şekilde artış gösterdi.
Konferansa yaklaşık 7 bin kişi katıldı, ancak özel sektör ve küresel kuzey, su krizinin ön saflarında yer alan küresel güneydeki uzmanlar ve su güvencesi olmayan topluluklardan çok daha iyi temsil edildi. Bu topluluklardan muhtemel katılımcıların çoğu vize ve mali engeller nedeniyle konferansta yer alamadı. Konferansa katılan dünya liderlerinin sayısı yaklaşık bir düzine kadardı. Hiçbir protesto yapılmadı; hükümetin ve iş dünyasının ikiyüzlülüğünü haykıran aktivist sayısı çok azdı.
‘Kriz her yerde, zamanımız yok’
Konferansta, madencilik, endüstriyel tarım ve diğer kirletici endüstriler nedeniyle azalmakta olan su kaynaklarını korumaya çalışan toplulukların karşılaştığı şiddet ve tehditler ele alınmadı. Bu tür bir topluluğun silahlı milisler tarafından saldırıya uğradığı Kolombiya’nın Manizales kentinden kara ve su savunucusu 34 yaşındaki Juan Gabriel Martinez, konferansı “yalnızca büyük STK’ların, hükümetlerin ve özel şirketlerin kendilerini ifade edebildiği çok bürokratik bir etkinlik” olarak değerlendirdi.
Hibelerden ziyade kredilere yönelen zengin ülkelerden aktarılan mali yatırımların eksikliği, yetersiz siyasi irade ve suyu göz ardı eden yaklaşım nedeniyle konuya yönelik ilerleme oldukça yavaş seyrediyor. Mevcut hızla, temiz su ve sanitasyona evrensel erişim, 2030 hedefinden sonra da onlarca yıl boyunca sağlanamayacak.
BM Kalkınma Programı‘nın baş su kaynakları danışmanı Samuel Godfrey, “Bundan çıkan sonuç, 2030’dan sonra bölgesel hedeflere doğru ilerleme ihtiyacı” dedi. Sulak alanlara dair sözleşmenin genel sekreteri Musonda Mumba‘nın kapanış konuşmasında söylediği gibi, zirve dünyayı doğru yöne itmiş olsa da:
Almanya’nın başkenti Berlin, 2045 olarak belirlenmiş olan net-sıfır iklim hedeflerinin 2030’a çekilmesini oylamak üzere dün (26 Mart) referanduma gitti.
Kabul edilmesi durumunda, yeni muhafazakar yerel yönetim yenilenebilir enerjiye, bina verimliliğine ve toplu taşımaya büyük yatırım yapmak durumunda kalacak ve Berlin yedi yıl içerisinde karbon nötr olma konusunda yasal olarak bağlayıcı bir hedefi olan birkaç büyük Avrupa şehrinden biri olacaktı.
Reuters‘tan Riham Alkousaa‘nın aktardığına göre, inisiyatifin bağlayıcı olabilmesi için, oyların çoğunluğunu sağlamanın yanı sıra, olumlu oy sayısının en azından 608 bin olması gerekiyordu. Ancak akşam 20.40’a kadar olumlu oyların sayısı yaklaşık 441 binde kaldı.
Kentin Belediye Başkanı Franziska Giffey, sonuçların, “yasalaşsa bile referandumun taleplerinin uygulanamayacağını çoğu Berlinlinin de gördüğüne işaret ettiğini” belirtti.
Geçtiğimiz yıl Avrupa Birliği, blok içinde ve dışında 100 şehrin 2030 yılına kadar iklim açısından nötr hale gelmesine yardımcı olacak bir plan başlattı. Ancak planın ya da sunduğu mali desteğin, yasal açıdan bağlayıcılığı bulunmuyor.
Referandum, Almanların veya en azından Berlinlilerin, Avrupa’nın en büyük ekonomisinin iklim politikasının daha iddialı olmasını isteyip istemediklerine yönelikti.
Referandum için hazırlanan bir posterde “Çocuklar, iklimden yana oy kullanırdı” yazıyor. Fotoğraf: Annegret Hilse / Reuters
Referandumu başlatan iklim aktivistleri, hükümetin 2045 yılında karbon nötr olmayı öngören iklim hedefinin küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırmak için çok uzak olduğunu söyledi.
Climate New Start Berlin sözcüsü Jessamine Davis, “Şu anki iklim politikası, şehrimizde yaşamaya değer bir gelecek sağlayamıyor ” dedi.
Berlin Ekolojik Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü‘nden Bernd Hirschl, yakınlarında az sayıdaki yenilenebilir enerji kaynağı veya jeotermal ısıtma bulunan dört milyonluk bir şehir olarak, Berlin’in bu hedefi daha ulaşılabilir kılmak için gereken kaynaklardan yoksun olduğunu söyledi.
Hirschl, başarısız sonuçlanmasına rağmen, referandumun iklim politikası ve insanların karbon nötr hedeflere ulaşmak için kabul etmesi gereken değişiklikler konusundaki tartışmayı yeniden canlandırmanın bir yolu olduğunu söyleyerek “Çünkü mesele 2030 değil. Mesele siyasetçilere bir mesaj vermek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?” diye ekledi.
Son yıllarda Leyla ile Mecnun dizisinde oynadığı ‘Ak Sakallı Dede‘ rolüyle geniş kitlelerin tanıdığı seslendirme sanatçısı, sinema ve dizi oyuncusu Köksal Engür, 77 yaşında hayatını kaybetti.
Vefat haberini oyuncu Cengiz Bozkurt, sosyal medyada yaptığı paylaşımla duyurdu.
Bozkurt Twitter’dan “Köksal Engür abimizi böbrek yetmezliğine bağlı komplikasyonlar sebebiyle kaybettik. Cenazesine dair açıklamayı yarın yapacağız. Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağ olsun” yazdı.
Köksal Engür abimizi böbrek yetmezliğine bağlı komplikasyonlar sebebiyle kaybettik. Cenazesine dair açıklamayı yarın yapacağız. Başta ailesi olmak üzere tüm sevenlerinin başı sağolsun. pic.twitter.com/gYQCZRwktq
Köksal Engür, 1946’da Kars‘ta dünyaya gelmişti. Oyuncu, henüz 10 yaşındayken TRT Ankara Radyosu ‘Çocuk Saati‘ programında kısa radyo tiyatrolarıyla mesleğe başlamıştı.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü‘nü 1969’da tamamlayan Engür, TRT’de programlara katılmanın yanında, seslendirme çalışmalarının da temelini atmıştı.
Oyuncu, Ankara Halkevi, Sahne 9, Ankara Deneme Sahnesi, Çağdaş Sahne, Hodri Meydan Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu ve Küçük Sahne gibi özel tiyatrolar ile Bakırköy Belediye Tiyatrosu ve Devlet Opera ve Balesi‘nde rol almıştı.
Tiyatroyla sınırlı kalmayıp, sinema ve dizi filmlerde de oynayan Engür, ‘SüngerBob KareŞort‘ çizgi dizisinde ‘Squitward‘ü seslendirmişti.
Afife Tiyatro Ödülleri‘nde 1999’da ‘Yılın En İyi Erkek Oyuncusu‘, 2002’de ise ‘Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu‘ seçilen Köksal Engür, 2005’te 16. Ankara Film Festivali‘nde ‘Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü almıştı.
Engür, Hollywood yıldızları Robert de Niro, Al Pacino, Dustin Hoffman ve Robin Williams‘ın yanı sıra ‘Susam Sokağı‘ndaki ‘Büdü’ karakteriyle ‘Red Kit‘ çizgi filminde ‘Red Kit’i seslendirmişti.
Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Barınma Merkezi (BU Paws), AKP‘li Cumhurbaşkanı Recep TayyipErdoğan‘ın başka bir alana dönüştürülmesi talimatı üzerine dün (26 Mart) boşaltıldı.
Boğaziçi Mezunları Derneği tarafından kurulan ve 22 yıldır kampüste yaşayan hayvanlara yuva olan barınağa “Fetih Yolu Projesi” yapımı için üniversite yönetimi tarafından el konuldu.
Merkezin Rumeli Hisarı Fethi Şehitlik Dergâhı‘na yakın olduğu ve başka bir “alana” dönüştürüleceğine işaret eden polisler, ‘devlet kararı’nı gerekçe göstererek yıkım işlemleri için barınma merkezine gitti.
Hayvan Barınma Merkezi’nin taşınmasına yönelik ilk kararda ‘Cumhurbaşkanı kararı’ ifadesi yer alırken ifade ilerleyen günlerde ‘devlet kararı’ olarak değiştirildi.
Geçtiğimiz günlerde de hayvanların güvenliğinin ve yaşam haklarının yok sayıldığı tahliye çalışmalarına sahne olan Hayvan Barınma Merkezi’ne polis zoru kullanılarak iş makineleriyle baskın yapıldı.
Şiddet uyguluyorlar polis geldi köpeklere nolduğunu Ahmet Abi’ye naptıklarını bilmiyoruz naci inciyi boğaziçi üniversitesini etiketleyin ulaşabildiğiniz insanlara ulaşın 70 köpeğimiz var barınağı yıkıyorlar
Barınma Merkezi’nden yapılan açıklamaya göre bazı gönüllüler polis tarafından darp edilerek gözaltına alındı.
Gönüllümüz Suzanna’yı yerlerde sürüklemişler Koordinatörümüz Defne’yi yaka paça kucaklayıp atmışlar okuldan köpeklere ne olacak bilmiyoruz herkese yayın
Hayvan Barınma Merkezi gönüllüleri, sosyal medya üzerinden kamuoyuna destek çağrısı yaptı.
Desteğe gelenleri gözaltına alıyorlar video çektirmiyorlar şiddet uyguluyorlar lütfen yayın avukat desteği lazım karakola gidecek aklınıza gelen kim olursa söyleyin
Açıklamada gönüllüler gözaltılar nedeniyle avukat desteğine ihtiyaç duyduğu ifade edildi. Gönüllüler, hayvanların korunması için halkı Barınma Merkezi’ne çağırdı.
Hayvanların nakliyesi Üsküdar Belediyesi tarafından yapıldı.
Yaklaşık 70 köpeğin yaşadığı barınakta, yıkım işlemleri sırasında köpeklerin güvenliğine yönelik tedbir alınmadı. Polisler, hayvanların yaşam alanının yıkılmasına engel olmak ve köpeklerin nakliye koşullarının uygun olmadığına dikkati çekmek isteyen gönüllülerin görüntü almasına da tepki gösterdi.
Boğaziçi Üniversitesi Medya Merkezi, hayvanların “veteriner hekim kontrolünde, bakıcı personelin yönlendirmesi ve gönüllülerin yardımı ile, güvenle yeni yaşam alanlarına taşındığına” ilişkin bir paylaşımda bulundu.
Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) ise paylaşıma itiraz ederek barınaktaki hayvanların “yağmurda ve soğukta, hiçbir önlem alınmadan, usulsüz bir şekilde” taşındığını açıkladı. HAKİM, engel olmak isteyen iki gönüllünün şiddete maruz bırakılarak gözaltına alındığını da kaydetti.
Hayır öyle olmadı! Olayın aslı şu: Bu sabahtan beri Boğaziçi Üniversitesi Barınma Merkezi'ndeki hayvanlar yağmurda ve soğukta, hiçbir önlem alınmadan, usulsüz bir şekilde taşındı. Engel olmak isteyen @BUPaws gönüllüsü iki arkadaşımız şiddete maruz bırakılarak gözaltına alındı → https://t.co/SdBJoOph3M
— HAKİM – Hayvan Hakları İzleme Komitesi (@hakim_komite) March 26, 2023
Tel Aviv, Hayfa, Beerşeba ve Kudüs‘te yapılan kitlesel sokak protestoları sonrasında İsrail‘in iktidar partisi Likud‘dan bir yetkili, Başbakan Binyamin Netanyahu‘nun şiddetli çekişmeli yargı revizyonunu durdurmaya hazır olduğunu söyledi.
Reuters‘tan Maayan Lubell‘in aktardığına göre, İsrail’in Channel 12 TV kanalı, Netanyahu’nun sabah 10.30’da revizyonun durdurulacağını açıklayacağını bildirdi.
Daha öncesinde Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, ülkede siyasi krize yol açan tartışmalı “yargı reformunun” derhal durdurulmasını istemişti.
İsrail’de yüz binlerce kişinin “yargı reformuna” karşı sokak gösterileri düzenlemesinin ardından Cumhurbaşkanı Herzog, konuya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada ülke güvenliğinin tehdit altında olduğunu vurgulamıştı.
Herzog, şunları kaydetti:
“Dün gece son derece ağır sahnelere şahit olduk. Başbakana, hükümete ve koalisyon üyelerine sesleniyorum. Halkın tamamı derin bir endişeyle hareket ediyor. Güvenliğimiz, ekonomimiz ve toplumumuz tehlike altında. Bütün İsrail halkının gözü üzerinizde. Tüm Yahudi halkının gözü üzerinizde. Tüm dünyanın gözü üzerinizde.”
Herzog, hükümete hitaben, “Sorumluluğum gereğince, İsrail halkının birliği için sizi (yargı reformuna ilişkin) yasal süreci derhal durdurmaya çağırıyorum” dedi.
Tartışmalı ‘yargı reformu’
Adalet Bakanı Yariv Levin, 5 Ocak’ta Yüksek Mahkeme’nin yetkilerini sınırlandıran, yargının, hakimlerin seçimi üzerindeki etkisini azaltan bir “yargı reformu” planladıklarını duyurmuştu.
Netanyahu başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin, yargının bazı yetkilerini Meclise devretmeye yönelik hamleleri, Yüksek Mahkeme başta olmak üzere hükümet ile İsrail yargı mekanizması arasında gerilime yol açmıştı.
Ülkedeki en yüksek yargı makamı olarak görev yapan İsrail Yüksek Mahkemesi, Meclisin çıkardığı kanunları, anayasa taslağı olarak kabul edilen “temel yasalara” aykırılık gerekçesiyle bozma yetkisine sahip.
Hükümetin yargının yetkilerini kısıtlayan ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olmasını öngören yargı düzenlemesi, İsrail içinde ve uluslararası alanda yoğun şekilde eleştirilmişti.
Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un, taraflara “iç savaş” uyarısı yaparak sunduğu alternatif tasarı da iktidar tarafından reddedilmişti.
Ne olmuştu?
İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ülkede siyasi krize ve kitlesel protestolara yol açan tartışmalı yargı düzenlemesinin durdurulması için hükümete çağrı yapmıştı.
Savunma Bakanı, “Ülke içindeki ayrılık, İsrail ordusuna ve savunma teşkilatına derinlemesine nüfuz etti. Bu, İsrail’in güvenliğine yönelik açık ve büyük bir tehdittir. Buna izin vermeyeceğim” demişti.
Savunma Bakanı Gallant’ın çağrısına, Likud Partisi içinden de destek gelmişti.
Başbakan Binyamin Netanyahu ise, Gallant’ı görevden alarak yargı düzenlemesi konusunda geri adım atmayacağının mesajını vermişti.
Netanyahu başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin, yargının yetkilerini kısıtlayan ve iktidarın yargı atamalarında söz sahibi olmasını öngören “yargı reformu”, ülke genelinde 12 haftadır protestolara neden olurken, Gallant’ın pazar akşamı görevden alınması protestoların alevlenmesine neden oldu.
Binlerce İsrailli pazar (26 Mart) akşam saatlerinden itibaren ülke genelinde sokaklara döküldü. Channel 12 TV’ye göre, protestoya katılan göstericilerin sayısı ülke genelinde 600 bine ulaştı.
Göstericiler, protestoların merkezi başkent Tel Aviv’deki Ayalon Otoyolu‘nu trafiğe kapatarak ateş yaktı. Kısa sürede büyüyen protestolara karşı polis göstericilere tazyikli su ile müdahale ederken, ordunun kontrolü kaybettiği öne sürüldü.
Tel Aviv’deki göstericilerin sayısının yüz binlere ulaştığı tahmin edilirken, yüzlerce protestocu Netanyahu’nun Kudüs’teki evinin önünde toplandı. Kudüs’teki eylemciler Netanyahu’nun evinin önündeki barikatları yıktı. Güneydeki Beerşeba ile kuzeyde bulunan Hayfa kentlerinde de yüzlerce kişi sokağa indi.
Protestocular, attıkları sloganlarla Başbakan Netanyahu’ya istifa çağrısı yaptı.
Doktorlar ve üniversitelerden grev kararı
İsrail hastanelerindeki doktorlar, hükümeti protesto etmek için pazartesi günü işe gitmeme kararı aldı. Ülkedeki üniversiteler de yargı düzenlemesine karşı süresiz greve gitti.
Üniversitelerin rektör ve yönetimleri, yayımladıkları ortak yazılı açıklamada, hükümetin yargı düzenlemesini protesto etmek için bugünden (27 Mart) itibaren tüm derslerin ve bilimsel araştırmaların durdurulmasını kapsayacak şekilde süresiz grev ilan ettiklerini duyurdu.
Açıklamada, “İsrail üniversitelerinin rektör ve yönetimleri olarak biz, İsrail demokrasisinin temellerini sarsan ve devamlılığını tehlikeye atan yasama sürecinin devam ettiği zeminde, İsrail’in tüm araştırma üniversitelerindeki eğitimi durduracağız. Başbakan ve koalisyon üyelerini yasa tasarısını derhal durdurmaya çağırıyoruz” ifadelerine yer verildi.
Yediot Ahronot gazetesinin aktardığına göre, ülkenin orta kesimlerdeki Herzliya ve Kfar Saba kentleri ile Zikhron Ya’akov ilçesi belediye başkanları, yayımladıkları ortak bildiride, bugün Netanyahu’nun ofisinin önünde açlık grevine başlayacaklarını açıkladı.
Yer bilimci Prof. Dr. Naci Görür, İstanbul‘un olası bir depreme hazırlanması için önerilerilerde bulundu. Görür, sosyal medya hesabından yaptığı önerilerin idareci ve siyasilere yönelik olduğunu belirterek “Yazarsam belki okurlar diyorum” ifadelerini kullanarak eleştiride bulundu:
“Bizim öyle danışma komisyonlarına seçilmemizden bir şey çıkmıyor. Kendi bildiklerini yapıyor, bizi de süs gibi vitrine koyuyorlar.”
İstanbul’dan Anadolu‘ya göçün hızlandırılması gerektiğini belirten Görür, sanayi kuruluşlarıyla organize sanayi bölgelerinin de Anadolu’ya taşınmasını önerdi.
İstanbul’un altyapısının ve binaların güçlendirilmesinin önemini vurgulayan Görür’ün önerileri şunlar:
İstanbul ve yakın çevresindeki çoğu sanayi kuruluşları ve organize sanayi bölgeleri Marmara Bölgesi’nin dışına çıkartılmalı, bunun için Anadolu’da uygun ortamlar hazırlanmalı ve teşvik mekanizmaları geliştirilmelidir.
İstanbul’a nüfus celbedecek olan yatırımlar durdurulmalı ve İstanbul’dan Anadolu’ya göç hızlandırılmalı ve devlet eliyle özendirilmelidir.
İstanbul’da daha fazla bina ruhsatı verilmemeli imar ve iskan kısıtlanmalıdır.
İstanbul’da altyapı ve yapı stoku hızla elden geçirilmeli ve deprem dirençli yapılmalıdır.
Bu işleri aksatacak yasalar yerine yenileri çıkartılmalıdır.
Bina muayeneleri vatandaş isteğine bağlı olmadan bizzat ve hızla devlet eliyle geçekleştirilmelidir.
Depreme dirençsiz binalar bizzat devlet tarafından dirençli hale getirilmeli veya yıkılıp yeniden yapılmalıdır. Eğer vatandaş da işin içine sokulacaksa, uzun süreli ucuz kredi verilmelidir.
Arkadaşlar biraz uzun süreyle tweetler atacağım. Bu tweetler eğer dinlerlerse idareci ve siyasilere yönelik olacak. Yazarsam belki okurlar diyorum. Bizim öyle danışma komisyonlarına seçilmemizden birşey çıkmıyor. Kendi bildiklerini yapıyor, bizi de süs gibi vitrine koyuyorlar: I)…
2017 yılında İspanya Bask Bölgesi’nin kentlerinden Bilbao’da gerçekleşen, Dünya İkinci Sosyal Ekoloji Konferansı’nda tanıştığımız ve sonra arkadaş olduğumuz Sadık Çelik, gazetecilik faaliyeti sırasında yakın geçmişte Arjantin’de büyük bir saldırıya uğradı. Ben de sizlerle hem bu süreci hem de sık sık köylülere ve ekoloji aktivistlerine, ölüme varan saldırılarla gündeme gelen Güney Amerika’daki durumu Sadık aracılığıyla paylaşmak istedim.
Erol Malçok: Merhaba Sadık, Fransa‘da yaşayan bir gazeteci olmana rağmen uzun süredir Güney Amerika’daki ekokırım haberleri için özel bir çaba sarfediyorsun, bu eğilim nasıl oluştu sende?
Sadık Çelik: Merhaba Erol, evet artık Fransa ve Almanya ZAD’larından (Zone a Defendre- Savunma Bölgesi) çok, Güney Amerika’da etnoekokırım yaşayan yerli halkların, görülmeyen mücadelesine eşlik etmeye çalışıyorum. Bu eğilim ağırlıklı olarak kıta ülkelerine yaptığım dayanışma yolculuklarımda şekillendi diyebilirim. Bu eğilime ilham veren yolculuğumdan söz etmeliyim önce:
2017 Haziranı’nda Fransa‘nın Bordo-Atlantik Bölgesi’nden Güney Fransa ya uzanan bir kano yolculuğu (Su Hakkı İçin Kano ile Dünya Su Konseyi’ne Yolculuk) yaptım. Dünya su kaynakları üzerindeki kontrolsüz ve adaletsiz insan merkezci tüketime ve ikameci şirketlerin suyu bir tahakküm ve sömürü kaynağı olarak kullanmalarına dikkat çekmek istemiştim. Bu yolculuğumun amaçlarını ve nedenlerini açıklayan deklerasyon metninde Alakır Nehri Kardeşliği ve Kedistan Dergi ekibimizin yoğun emekleri oldu. Üç ay süren yolculuğum boyunca başta Patagonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinden su koruyucusu dostlarım, bana manevi olarak eşlik ettiler. İşte beni beş yıldır kopmaz bir dostluk bağıyla onların sofrasına, kavgasına, kalbine taşıyan şeyler böyle oluştu.
E.M: Yakın bir zamanda Arjantin Patagonyası’nda çok ciddi bir saldırıya uğradın ve yaralandın, çok geçmiş olsun. Biraz anlatabilir misin, saldırının sebebi neydi?
S.Ç: Öncelikle geçmiş olsun dileğin için teşekkür ederim. Aslında bu ne kadar “biraz” olacak bilmiyorum. Çünkü bu saldırı hikayesine 2021 ‘de Şili sosyal isyanı sırasında Santiago Onur Meydanı’nda yaşadığım Karabineros saldırısını da eklersem bu üçüncü saldırı hikayesiydi.
İlki ve sonuncusu Arjantin Patagonya’sında ortaya çıktı. İlki 2017 Ağustos‘unda Chubut Eyaleti’nde yer alan Le Leque- “Pu Lof” Mapuçe toprak özgürleştirme direnişi sırasında, Jandarma ve Benetton paramilisleri tarafından kaçırılarak kaybedilen, anarşist dayanışmacı ve ekoloji aktivisti Santiago Maldonado anısına yaptığım saygı yürüyüşümün sonunda yaşandı. Farkında olmadan ve tamamen tesadüfi bir rastlantı sonucu (yol tarifi sormak için girmiş bulunduğum) Benetton’un (Estancia Leleque) çiftlik müzesinden çıktıktan kısa bir süre sonra arkamda toz bulutu içinde gelen 4×4’ün gazabından son anda kurtulmuştum. Şimdi geleyim son saldırı hikayeme…
Rio Negro – Lof Cayunao’ya yolculuk
2022 Temmuz sonunda Patagonya Puel Mapu’da, Corcovado yakınındaki Lof Pillan Mahuiza Komünü’nde, Moira Millan’la bir araya gelmiş Mapuçe kadın mücadelesini konu alan belgesel projem üzerine konuşuyorduk.
Bir ara Moira’ya bölgede kadınların öncülük ettiği her hangi bir mücadele gündemi var mı ? diye sordum. Moira, ‘evet Lof Cayunao var’ dedi. Daha önce kendisinin de içinde yer aldığı “İyi Yaşam İçin Yerli Kadın Hareketi”nin (Movimiento de Mujeres Indigenas por el buen vivir) başlattığı Basta DeTerricidio adlı kadın yürüyüşü sırasında Lof Cayunao’ya da uğramış ve kadın direnişçi Soledad ve ailesi ile kucaklaşmıştı.
‘Moira’ya oraya gitmem mümkün mü?’ diye sordum. Moira, ‘Elbette ancak bu tek başına biraz karmaşık bir yolculuk olur senin için, araç bulman çok zor, istersen bana biraz zaman tanı bir alternatif bulmaya çalışayım’ dedi. Ertesi gündü sanıyorum, Moira o her zamanki sakinliği ile her şeyi koordine ettikten sonra, gülümseyerek yanıma yaklaşıp, ‘bir alternatif buldum’ dedi. Soledad’ın eşinin aracı ile gidecektim. Araç bakım işlemleri ve bazı temel ihtiyaçlar için El Bolson’a gelmiştiler ve beni orada bulunan anarşist bir aktivistin evinde bekleyeceklerdi.
Bu arada araçta bizimle seyahat edecek bir başka Mapuçe ailesi de olacaktı. Görünüşe göre 1 Ağustos ya da 3 Ağustos gibi El Bolson’da olacaktım ama 1 Ağustos ‘ta orada olmayı çok istiyordum. Çünkü o gün Santi’nin ( Santiago Maldonado) kaçırılıp öldürülmesinin yıldönümüydü. Heyecanla o güne hazırladım kendimi. Ve gerçekten de 1 Ağustos günü El Bolson’a vardım. Soledad’ın eşi ve anarşist arkadaşım beni sıcacık bir kucaklama İle karşıladılar. Hemen sonra da Soledad’ın eşinin kullandığı araca geçip El Bolson’un arka mahallelerine doğru hareket ettik.
Yüksek ve karlı dağlarla çevrili görkemli bir vadiye kurulu bu küçük el sanatları şehrine üçüncü kez geliyordum. Şehrin ortasındaki yeşil parkta, ağaç çerçeveli panolarda Santi için yapılmış dayanışma resimleri vardı. El Bolson, Santi’nin uzun süre yaşadığı ve Mapuçe direnişine destek olduğu anarşist eğilimli bir şehirdi. 2020’de ilk geldiğim gün el sanatları festivali vardı. O gün Santi’nin meslektaşlarının açtığı naif tezgahları izlemiş, kendisi gibi rastalı dostları ile kırık dökük İspanyolcamla sohbet etmeye çalışmıştım.
And Dağları’ndaki Lof Cayunao direniş barikatına yolculuk
3 Ağustos 2022 sabahı, Soledad Ailesi’nin bütün fertleriyle birlikte nihai adresimize Lof Cayunao’ya doğru tekrar yola koyulduk. Joe Lewis, Benetton ve Katar Prensi gibi sömürgeci haydutların her gün genişleyerek işgal ettikleri And Dağları’nın direnen Lof Cayunao Vadisi’nde, engebeli bir sürüşle ilerleyen aracımız, karla kaplı bir dağ yamacında, küçük bir dağ evinin önünde durdu.
Hava oldukça soğuktu. Eşyalarımızı toparlayıp eve geçtik. Mapuçe halkının rızası alınmaksızın yapılan bu kolon ev, Cayunao Ailesi tarafından kurtarılarak geri alınmış. Arjantin devletinin “sivil kolon”yalist yerli ve yabancı mülk sahipleri ( Latufundistler) aracılığıyla inşa ettirdiği bu ev gibi daha nice yapılaşmanın bulunduğunu da belirtmeliyim.
Özetle anlatmam gerekirse, bu evin bulunduğu Lof Cayunao, şu anda Alto Río Chubut-Arroyo Las Minas Bölgesi’ndeki topraklarını etkileyen büyük çatışmayla karşı karşıya.
Lof (topluluk) sözcüsü Soledad Cayunao, gaspedilen ata topraklarının Rio Negro Eyalet Yönetimi tarafından 1999 yılında çam ekimi için El Bolsón’daki COOPETEL adlı telefon şirketine devrettirildiğini söylüyor.
Lof Cayunao topraklarını gaspeden Katar prensliğinin kontrol kulübesi…
Soykırıma uğratılmış Mapuçe Halkı’nın varlığını inkar eden eyalet yönetimi bölgedeki Chenke’yi (antik Mapuçe mezarlığı) görmezden geliyor.
Öte yandan, yeni işgalci varlığıyla bölgeyi tehdit eden Katar Prensliği, Chubut ve Quemquemtrew gibi nehirlerin kaynağı olan yüksek karlı dağları tel örgülerle çevirmeye devam ediyor. Bu genişleme ile meralara otlamaya giden hayvanların yolunu kestiği gibi, And Bölgesi’nde ve Chubut Eyaleti genelinde suyun ticarileştirilmesi için kutsal ve hayati öneme sahip bir bölgeyi özelleştirmek istiyor.
Soledad Cayunao ve Chubut nehri kolu
Bu vahşi kuşatmaya karşı atalarının topraklarını korumak için harekete geçen Cayunao Topluluğu, bölgede bir “kurtarma” (Territorio Mapuche Recuperado) mücadelesi yürütüyor. Ancak 15 Kasım’da gelen tahliye emri ile birlikte bu mücadele hukuksal bir mücadeleye de dönüşmüş durumda. Mapuçe topluluklarının ve çevre savunma gruplarının yürüttüğü (vicdani, hukuki, finansal) dayanışma kampanyaları sonucu, tahliye emri şimdilik geçici erteletme kararlarıyla uzatılmış olsa da bölgedeki militarize gerilim her geçen gün daha fazla tırmandırılıyor.
6 Ağustos 2022 sabahı ise hep birlikte özel bir güne uyandık.
Soledad, oğlu Elien ve ben at üzerinde bir keşif yolculuğu yapacaktık. Pablo ve kızları ise evde kalacaklardı. Kahvaltıdan sonra kamera, ses, lens ve batarya ekipmanlarımı gözden geçirdim. Bu arada Soledad, Pablo ve oğulları Elien, son kez atların eyerlerini ve nallarını kontrol ediyordu. Biri kısrak iki atla yola çıkacaktık. Bir de bize eşlik eden bir tay olacaktı. Soledad’ın açıkladığı yolculuk iş bölümüne göre Elien, önden yaya olarak gidecek ve bizi bir yerde bekleyecekti.
Yola çıkmadan az önce Soledad’ya geçeceğimiz güzergahlarda ara ara durup, vadinin ekolojik, tarihi ve kültürel özellikleri hakkında kısa bilgiler vermesini rica ettim. Sonrasında Soledad önde ben arkada, karlı And Dağları’nda bizi bekleyen Lof Cayunao direniş barikatına doğru yola çıktık.
Lof Cayunao Mapuçe toprakları Katar ve diğer haydutlar tarafından tel örgülerle çevriliyor
Amerikalı bir gringo tarafından balık turizmi için gaspedilen tesislerin bulunduğu çayın kenarında görüntü kaydediyordum. Bu arada Soledad ve Elien çay kenarında attan inmiş beni bekliyorlardı. Tam bu sırada tesislerin bulunduğu alanda görevli bulunan Gonzales adlı bir para milis, bize bağırarak beklememizi söyledi. Ortam gerilmeye başladı. Bu arada Soledad bana ata binmemi ve kamerayı kayıtta bırakmamı istedi.
Ben nehrin kıyısında ata bindiğim sırada adam, elindeki cep telefonuyla ana giriş kapısına geldi. Kapının önünde Soledad ile agresif bir şekilde konuşmaya başladı. Kameramın kayıtta olduğunu farkedip birden bana doğru harekete geçti. Yerden eline bir dal parçası alıp, üzerinde bulunduğum Negra isimli ata vurdu ve aynı anda pançomdan yakalayıp beni attan aşağıya çekti.
Mapuçe kadın direnişçi Soledad Cayunao ve can dostu
Kameramla birlikte bir ayağım üzengide kalmak suretiyle attan düştüm ve aynı anda at ürkerek çaya doğru hareket etti. Suyun içinde, atla birlikte sürüklenmeye başladım. Birkaç metre sonra Soledad ve Elien çok hızlı bir şekilde atı dizginlerinden yakalayıp durdurdular ve üzengiye takılan ayağımı kurtarmaya çalıştılar.
Tam bu sırada adam ikinci kez saldırıya geçti ve elimdeki kameranın mikrofonundan tutup çekmeye çalıştı. Soledad ve ben adamın elini tutup mikrofondan uzaklaştırdık. Ancak ayağımda ve belim de sürüklenmeden kaynaklı büyük bir baskılanma ve ağrı oluştu. Soledad adamı geriye doğru iterek uzaklaştırmaya çalışırken bana, kamerayı Elien’e vermemi ve Elien’le birlikte atlara binip çayın karşı tarafına geçmemizi ve orada bir yerde beklememizi söyledi.
Elien’e kamerayı verdikten sonra Negra ile nehrin karşı tarafına geçmek için harekete geçtik. Elien hızlı bir şekilde kamerayı benden alıp atı ile karşıya geçerken, ben de Elien’in ardından Negra ile nehri geçtim.
Elien kamerayı kıyıda otların arasında bir yere bırakıp atıyla birlikte geri döndü ve annesini almaya gitti. Soledad adamla bir süre daha konuştuktan sonra Elien’in atıyla birlikte çayı geçip benim bulunduğum yere geldi. Köpek can dostumuz da onlara eşlik etti. Ve yaklaşık 4 km’lik dönüş yolculuğumuz başladı.
Negra’nın üzengisine ayağımı koyup yükselirken kalça kemiğim ile belim arasında yanmayla karışık basınçlı bir ağrı hissettim… Sanırım attan düşmemden ve yerde sürünüşle kaynaklı belimdeki sinirlerimde ciddi bir zedelenme oluştu. Ertesi gün hep birlikte El Bolson’a döndük. Önce hastaneye gittik ve rapor aldık. Sonra da savcılık ve polise gidip suç duyurusunda bulunduk.
Hastane raporu
E.M: Güney Amerika’da ve özellikle de Patagonya Bölgesi’nde uluslararası büyük şirketlerin yerlilerin arazilerine göz diktiğini biliyoruz, bu süreç şimdilerde nasıl devam ediyor ?
S.Ç: Şöyle ki Patagonya Mapuçe topraklarını ele geçiren Benetton, Joe Lewis ve Ted Turner gibi küresel haydutlardan sonra gerici Katar Prensleri de Patagonya’ya üşüşmüş durumda.
Katar, Covıd-19 küresel krizinin ortasında milyonlarca dolarlık operasyonlar gerçekleştirdi. Dört yıl önce Rio Negro’da arazi satın alan Katar Emiri’nin ikinci eşinin kardeşi Abdulhadi Mana El-Hajri, başka bir Arap kralı olan Matar Suhail Al Ybhouni Aldhaheri‘nin temsilcileri, Patagonya’da geleneksel olarak yüksek dağlarla ve nehirlerle çevrili vadilerde yaşayan Alto Mapuche ve Lof Cayunao Topluluğu’nun yaşam alanlarını gaspetmeye ve onlara zulmetmeye devam ediyor.
Katar Prensliği tarafından tehdit edilen Lof Cayunao insanları Chubut Nehri‘ni korumak için mücadeleye devam ettiği günlerde Katar dünya kupasının ev sahibi olarak, ülkesinden dünyaya gösterişli bir fotoğraf göstermeye çalışırken Patagonya’da Mapuche bölgesindeki gerçek yüzünü çalışanları aracılığıyla şiddet, tehdit, taciz ve istismar ile gizliyordu. Ele geçirdiği Mapuçe atalarının kutsal topraklarını sınır telleri ile dağlara kadar uzatıyor, Chubut gibi önemli tatlı su rezervlerinin bulunduğu stratejik bölgeleri kontrolüne alarak genişliyordu.
Fransa ZAD’ında Lof Cayunao direnişine dayanışma mesajı
Yaptığım araştırmalara göre 2017 itibariyle, Arjantin‘deki farklı şirketler ve temsilcileri aracılığıyla faaliyet gösteren Katar Emirliği‘ne ait iki ekonomik hareket resmileştirildi. Mevcut belgelerde isimleri geçen yatırımcıların Mapuçelerin kamusal yaşam alanlarına yönelik uluslararası operasyonları, Katar Emiri Şeyh Tamin bin Hamad Al Thani liderliğindeki kamu fonlarıyla gerçekleştirildiğinden emin olmamızı sağlıyor.
2010 yılında, Katar Ulusal Gıda Güvenliği Programı Başkanı Mahendra Şah,Reuters‘e verdiği röportajda, her biri 100 milyon dolardan fazla olduğu tahmin edilen yatırımlarla tarım arazisi satın almak için Arjantin ve Ukrayna hükümetleriyle ön görüşmeler yaptığını açıkladı.
Katar Ulusal Gıda Güvenliği Programı Direktörü Şah, “Brezilya ve Avustralya‘da tekliflerde bulunduk ve şimdi Arjantin ve Ukrayna ile görüşüyoruz” dedi. Reuters’e verdiği demeçte, “Bunlar tahılları yetiştirmek için topraklarını satmaya istekli ülkeler” dedi.
Bölgedeki ekosistemlerin tahrip edilmesinde ise Telefon Kooperatifi’nin (Kopatel) rolü çok büyük. Şirket El Bolsón‘da, neredeyse 30 yıldır çam ağaçlarını, endüstriyel çam üretimi için yabancı implantasyonuna adamış ve bu da bölgedeki tüm ekosistemlere Mapuçelerin deyimiyle Mapu kimun‘a ciddi zarar vermiş.
‘Oysa hayat uyum içinde olmalı…’
Mapu kimun, tüm yaşam biçimlerini ifade eder. Oysa Rio Negro’daki devlet otoritesi, Mapu Kimun’u kemiren bu haydut şirketlerin ekokırımı lehine faaliyet gösterdiği bir yer.
Bölgedeki ekosisteme insan müdahalesi olduğunda, her şey kontrolden çıkıyor. Hava değişiyor, günlerin akışı değişiyor, hayvanlar ve kuşların, gerilim yaratan şeyler olduğunda hayatları parçalara ayırılıyor. Oysa hayat uyum içinde olmalı.
Patagonya Şili (El Chayten) Patagonya Arjantin sınırına ( Palena) yolculuktan bir kare.
Kablolama yaparken, ağaç keserken bedenlerde hissediliyor. Mapucheler, havaya, iklime uyum sağlar. Mekanlara saygı duyar, olması gerektiğinde kalır, dinlenmesine izin vermesi gerektiğinde ayrılır. Onlar için yaz ve kışın önemi budur. Dolayısıyla Mapuçe direnişi sadece hayvanlar için değil, aynı zamanda doğamızın kendi kendini yenileyebilir olmasını sağlayan temel yaşamsal ruhsal kozmik bileşenler (enerjilerimiz)içindir. Nitekim yaşamın en önemli bileşeni olan nehirler de bu sayede beslenir, keyifle akar. Soledad’ın dediği gibi:
“Çünkü oradan geçenler onunla ilgilendiler ve onu korudular, istila etmediler.”
Sonuç olarak, eğer bu yağmanın önüne geçilemez ise Patagonya’daki birbirini tamamlayan yaşamsal kaynaklar üzerindeki hırsız oyununda şansını para, hile ve şiddet ile yarıştıran yeni küresel haydutlar, tel örgülerle çevirdikleri bölgede yerli halka yasaklı yeni “gizli göller” hanedanlıklar kurmaya devam edecekler.
Patagonya’yı yağmalayan latufundist haydutları tanımak isteyenler kedistan.net‘de yayınlanan “Patagonya • Kaptan Planet”ya da“eko-kötüler” adlı yazıma da bakabilirler.
E.M.: Teşekkürler Sadık bu içeriden ve ayrıntılı bilgileri bizimle paylaştığın için ve tekrar geçmiş olsun!
Katılım, katılımcılık, katılımcı demokrasi (KD), doğrudan demokrasi gibi kavramlar üzerinde, bu köşede 2020’den beri çeşitli tartışmalar yaptık; yapmaya devam ediyoruz. Ancak son günlerde “ittifaklar” ya da (büyük bir olasılıkla yuvarlak) bir masa çevresinde birliktelik arayışları ve adı nasıl konulmuş olursa-olsun (seçim öncesinde) platformların oluşması vb. gibi gelişmeler, katılımcı demokrasinin nitelikleri veya nasıl bir kentsel demokrasi talep edebileceğimiz/ etmemiz gerektiği üzerinde, yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Katılım veya katılımcı demokrasi üzerine yazdıklarımız, konuya parçacıl yaklaşımlar niteliğinde. Bütüncül, varoluşsal ögeleri/ bileşenleri yeterince ve iyi tanımlanmış ve bu ögelerin bir sistem olarak bir arada çalışması, sistemin kendine özgü nitelikleri ve (dünyadaki diğer yönetim sistemleriyle/ diğer demokrasi veya diktatörlük türleriyle beraber olduğu bir evrende) sürdürülebilirliği üzerinde henüz yeterince net ve anlamlı bir profil (kuram) inşa edemediğimizin de, farkındayım.
Bunun, bu köşede tam olarak yapılabileceğini de söyleyemem. Ancak bu kavramı tartışarak giderek daha iyi anlamaya, boyutlandırmaya ve belki Türkiye’deki reel politika içinde kendisine nasıl bir yer bulabileceği üzerine konuyu geliştirirken, katılımcı demokrasinin, nasıl daha kolay kabul edilebilir ve uygulanabilir bir düşünce ve uygulama ortamı yaratacağı üzerinde, açıklık sağlayabiliriz.
Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakı içindeki bileşenlerin, birliktelikleri ve ortak karar almaları/ alamamaları sırasında ortaya çıkan deneyim, zihnimizi, kentlerin yönetiminde (veya “yönetim” sözcüğü yerine belki toplumsal-politik yaşamın” işleyişinde” ya da “yönetişiminde” mi demeliyiz?) katılımcı demokrasinin nasıl çalışacağına/ ortaya çıkabilecek olası sorunlara yönlendiriyor.
KD’nin bir kent “yönetim”/ “yönetişim” sistemi olarak geçerli olması ya da, kentin içinde bulunduğu durum ve geleceğiyle ilgili sistematik düşünceler (“planlar”) bakımından örgütlenmesi ve işleyişi arayışını sürdürelim:
Daha önce üzerinde tartışmadığımız şu soru önemli: KD, kendi başına ve bütüncül bir biçimde çalışabilecek bir sistem midir? Yoksa başka bir yönetim sisteminin veya demokratik işleyişin, bazı durumlarda kullanılabilen bir tamamlayıcısı mıdır?
Yönetim sistemleri bakımından (ülke veya kent, ya da daha küçük bir toplumsal birim veya firma vb.) türler, (Okyanusya, Afrika vb. topluluklarındaki sistemleri bir yana bırakırsak) kabaca şöyle sınıflandırılıyor:
Otoriter veya
Demokratik.
Eğer sitem demokratikse işleyiş,
Doğrudan demokrasiyle veya
Temsili demokrasiyle gerçekleşiyor.
KD kavramını, doğrudan demokrasi düşüncesine yakın veya onunla özdeş olarak, ya da temsili demokrasinin evrimiyle, onun yanı sıra veya onunla birlikte gelişen bir sistem olarak düşünülebilir. Burada netleşmesi gereken konu, KD’nin “tam olarak tanımlanmış ve sistemleşmiş, çok farklı ortamlar için çeşitlenmeleri gelişmiş, yeni ve alternatif bir demokrasi biçimi” olduğunu ileri sürüp-süremeyeceğimizdir.
İllüstrasyon: Joey Guidone
Katılımcı demokrasinin, özellikle kent yönetimlerinde uygulama biçimleri (en azından Türkiye için) bakımından, temsili demokratik işleyişin başarılı ya da etkin olmadığı bazı durumlarda, hizmetin niteliklerini geliştirmek için, kamu yönetiminin kesikli olarak (sürekli olmayan) bir “yardımcı uygulama” olarak düşünüldüğünü görüyoruz. Son yıllarda, metropol kentleri yöneten partinin sosyal demokrasi idealine yaklaşma arayışları çerçevesinde, KD arayışının bazı örneklerini gördük. (İBB için Taksim Meydanı düzenlemesi projeleri üzerinde daha önce tartışmıştık.) Ancak daha önceki dönemde de, çok daha kaba ve ilkel bir katılımcı demokrasi örgütlenmesi formu olarak “kent konseyleri” deneyimleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Özetleyecek olursak, (Türkiye’de) KD daha çok, temsili demokratik işleyişin gelişmesi veya bazı yönlerde etkinleşmesi için (eğer yönetici isterse) kullandığı bir “yedek lastik” konumunda. Dünyanın başka kentlerinde, temsili demokrasi ile katılımcı demokrasinin birlikte uygulanması veya katılımcı demokrasinin daha saf ve bütünlüklü uygulamalarının gerçekleşmesinde, farklı örnekler (başta Porto Alegre vd.) olduğunu biliyoruz.
Belki bu yazı çerçevesinde geliştirebileceğimiz tartışma, Türkiye için, özellikle gelmekte olan, genel olarak daha demokratik ve yurttaşların daha aktif olmasını sağlayabilecek genel değişimler ve onun ertesindeki yerel yönetim seçimler öncesinde, KD’nin Türkiye’de gelişebilmesi bakımından, ne tür almaşıklar düşünebileceğimiz ve bu almaşıkların gerçekleşebilmesi için ne tür stratejiler önerebileceğimiz çerçevesinde olmalı…
Önce şu önermeyi net olarak söyleyebiliriz sanırım: Türkiye kentlerinin yönetiminde (kent hangi büyüklükte olursa olsun) temsili demokrasinin işleyişi, hemşerilerin ihtiyaçlarını (kabaca veya nitelikli olarak) karşılayabilecek düzeyde değil ve/veya etkin değil.
Bu alanda, yani kentin bütün insanları/ sınıfları/ kurumları ve kültürel birikimi-kimliği ile daha nitelikli bir işleyişe gereksinimi olduğunu, en azından bunu kabul eden belediyeler bakımından, KD doğrultusunda bazı arayışlar olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Ancak bu arayışlar, KD’nin (temsili demokrasinin stepnesi olarak düşünüldüğünde bile) yeteri kadar sistematik ve bütüncül değil. Parçacıl ve rastgele…
Soru şu: KD’nin Türkiye kentlerinde (belki daha büyük coğrafi ölçeklerde: bölgelerde ve ülkece…) giderek bütüncül, tek almaşık olarak yaşam bulması, en azından bu doğrultuda geliştirilebilmesi için, hemşeriler olarak, bu duruma nasıl bakmalı, neler önermeli ve istemeliyiz? Bu düşünceyi, hem mevcut uygulamaların eleştirel değerlendirmesi üzerinden, hem de dünyanın diğer kentlerindeki bazı uygulamalar bakımından, düzenli bir izlemeyle gerçekleştirebiliriz. Yine de asıl önemli olan, özgür aklımızın ve yaratıcı kapasitemizin, yepyeni işleyiş biçimleri/ mekanizmaları (ya da söylemekten çekiniyorum ama “modelleri”) bakımından neler geliştirebileceği ve önerilebileceği…
Bunun için karşılıklı konuşmalara/ çokça tartışmaya gerek var. Bu gereklilik, KD için yaşamsal öneme sahip olan diğer bir kavrama getiriyor bizi:
“Aktif (veya eylemli ve etkin) Hemşerilik”.
Kentlerde yaşayanlar olarak sormamız gerekiyor kendimize: Yeteri kadar iyi “aktif hemşerilerden biri sayılır mıyız?” “Aktif hemşeriliğimizi geliştirmek beslemek ve olgunlaştırmak için ne yapıyoruz?” Bu sorular elbette, bu despotik dönemde, aktif hemşeri olabilmenin önündeki pek çok engele ve bazı bakımlardan bilinmezliklere, teorik eksikliklere getiriyor bizi… Bu soruların yanıtlarını, Gezi nedeniyle bizim için de hapishanede bulunan arkadaşlarımıza/ hemşerilerimize borçlu olduğumuzu düşünüyorum.
Yeniden en baştaki soruya döndüğümüzde, KD için, en azından Türkiye’deki KD için, daha güçlü bir teori geliştirmeliyiz. Bu teorinin gelişebilmesi için Türkiye’deki yerel KD doğrultusunda olduğu düşünülebilecek örneklere bakmak ve değerlendirmek, hem de yeni ve yaratıcı düşüncelerle bunu geliştirmek üzere daha kapsamlı ve bütüncül-bağımsız öneriler formüle etmek durumundayız.
Bu tür çalışmaların, uzmanlara düştüğünü, kamu yöneticilerinin, hukukçuların-anayasacıların, felsefecilerin, politikacıların, şehircilerin, mimarların vb. yapabileceği bir iş olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü bu teorinin gelişmesi en çok sıradan yurttaşlar/ hemşeriler olarak bizlerin yaratıcı aklımıza ve yeteneklerimize gereksinim olduğunu düşünüyorum. Biz ne kadar iyi “aktif hemşeri” olabilirsek, kentlerimizin ve gündelik yaşamımızın niteliği/ demokratik-özgürlükçülüğü, o kadar gelişecek ve etkin olacak…
Her öldürme kararı, aynı zamanda, bir başkasını yok ederken kendisini kendi elleriyle yok etme kararıdır.
Bu yüzden “bir çare olarak ölüm” kendi varlığını henüz edinememenin belirgin bir ifadesidir.
Açıkça söyleyelim: Bir tek yokluğu benimseyen yok eder.
– Örneğin: Kendi adına konuşmaktan vazgeçmek yokluğun biçimlerinden biridir.
Çünkü yokluğun varlığını sürdürmesi yok edebilmesine bağlıdır.
Bu da bizi bir yol ayrımına taşır: Yokluğun varlığını sürdüreceği bir yok ediciliği mi yoksa varlığın varlığını sürdüreceği bir var olmayı mı tercih edeceğiz?
Esas soru budur.
…
“Şehitlik” bir yokluk ve yokluğu benimseme biçimidir. [1]
*
[1]Doğa ile kültür arasındaki gerilim örneklerinden biri olan deprem de yaşanan her ölüm bir yokluk itirafıdır. İnsanın dünya’lı tarihine eşlik eden ev’in yıkılmasıyla “medeniyet” iddialarının ne denli içi boş olduğu ortaya çıkmış; yanı sıra, ölümün seçilmemiş ve seçilmiş tek adam rejimlerinin yeşerdiği topraklarda gerçekleşmesiyle yok edicilik (= cinayet ve intihar ortaklığı) de sahne almış; beden, şehidin üniformasına dönüşmüştür. Esin kaynağı için bkz.: Achille, M., Düşmanlık Politikaları, s. 123 ve bütün kitap. Tekrarlamakta hiçbir sakınca yok: “Şehitlik” bir yokluk ve yokluğu benimseme biçimidir.