Köşe YazılarıManşetYazarlar

Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik

Günlerdir Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde çok büyük yangınlar var. Diğer ülkelerin çoğu, yangınlar üzerine komplo teorileri üretmek yerine yangınları nasıl söndüreceğine ve bir daha olmaması üzerine kafa yorarken, Türkiye yangını söndürmenin olanaklarını çoğaltmak yerine sürekli sabotaj teorileri üretiyor.

Örneğin yüzölçümü bizden çok daha küçük olan Yunanistan yangın söndürme uçağı sayısını 38’den 51 adede çıkartmış durumda. Bizdeki durumu ise hepiniz biliyorsunuz, sayının ne kadar yetersiz olduğu günlerdir tartışılıyor.

Bu demek değil ki bir sabotaj varsa araştırılmasın. Tabii ki gerekli birimler bunu araştırıp somut bir sonuca vardığında hukuki işlem yapacaktır.

Yangınlar dünyanın dört bir yanında

Her sene hemen her ülkede çeşitli sebeplerle yangınlar çıkıyor. Bunun bir kısmı insan eliyle olurken bir kısmı da doğal yangınlar olabilir. Tabii doğal derken kapitalist sistemin sebep olduğu iklim krizinin etkisiyle çıkan yangınlar ne kadar doğal tartışılır. Çünkü aşırı insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan anormal sıcaklık artışları ve nemsizlik yangın ihtimalini çok yükseltiyor.

Bunun en iyi göstergesi şu anda dünyanın en soğuk yeri olan Yakutistan’da bile yangınlar olması. Dünya yangın haritasına ve yakın geçmişe baktığınızda artan ve büyük alanlara yayılan yangınları çok rahat görebilirsiniz. Yangınların çıkmasının önüne geçemiyorsak şu anda bizim için acil olan söndürmek için ne yapabileceğimiz ve gelecek orman yangın politikalarını nasıl belirleyeceğimiz olmalı.

Zayıflatılan Orman Müdürlüğü Kurumu

Aslında Orman Genel Müdürlüğü 182 yıllık mazisi olan ve dünyaya örnek bir kurumdu. Türkiye daha önceleri yangın söndürme konusundaki becerisiyle kendinden söz ettirirdi. Bunu kendi tecrübelerimle de fark etmiş bulunuyorum.

Bundan yıllar önce Antalya Musa Dağı yangınında bir arama kurtarma ekibinin gönüllüsü olarak yer almıştım. Yangın bölgesine akşam vardığımızda bizi karşılayan görevliler çok iyi organize etmiş ve zirveye yakın bir yerde ateşin sıçramaması için sabaha kadar nöbet tutmuştuk.

Birlikte nöbet tuttuğumuz muhafaza memuru teknik olarak çok donanımlı ve güzel yönlendiren bir yaklaşımı vardı. Nöbet esnasında bu memurun aynı zamanda arkeolojide Master yaptığını öğrenmiş ve çok güzel sohbet etmiştim onunla.

Arazözlerin en yüksek yerlere ustaca ulaştırılması ve soğutma çalışmalarının eksiksiz yapılması bana çok şey öğretmişti. Şimdiki Manavgat yangınına gönüllü olarak desteğe gittiğim bölgede ise tecrübesiz, takım ruhundan yoksun ve yönlendirici liderlik konusunda zayıf bir ekiple karşılaştım. Tabii bu durum oradaki insanların canla başla çalışmadığı anlamına gelmiyor ancak dağınıklığı ifade ediyor.

Son 20 yıldaki değişim

Bunun nedenleri üzerine düşünürken Tarım Orman İş Sendikası Başkanı Şükrü Durmuş’un Sputnik Türkiye Radyosu’ndaki röportajına denk geldim. Ve kafamdaki bütün sorular cevaplanmış oldu.

Durmuş’un çok önemli bulduğum sözlerini ana hatlarıyla sizinle de paylaşmak istiyorum. Durmuş’a göre: Orman Genel Müdürlüğü’nün son 20 yıldır yapısı çok değişti. 1956’da çıkan orman kanununda ormanın korunması hükümleri tam da olması gerektiği gibi çok sertti.

1980’de nüfus 44 milyonken bunun 12 milyonu orman köylüsüydü. Bugün nüfus 84 milyon iken orman köylüsü sayısı ise 7.5 milyon. Genç nüfus çok azaldı buralarda. 1980 yılında çıkan yangın sayısıyla 2020 yılındaki sayı neredeyse aynı ancak yanan alan bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen 2020’de yüzde 50 daha fazla.

Orman köylüsü olma şartı

Bunun sebebi çok açık. Eskiden orman muhafaza memuru alınırken orada yaşayan orman köylüsü olma şartı vardı. Ve orman köylüleri ormanda yapılacak işlerde çalışıp ücret alıp geçim sağlıyordu. Yasa gereği de 18-55 yaş arası köylü ormanın korunmasından mükellefti.

Bu demek oluyor ki ormanı çok iyi tanıyan bölge insanı çıkacak bir yangında ilk müdahaleyi yapıyordu. İşte hızlı ve acil müdahale sistemi. Çünkü yangın üç aşamalıdır ve ilk olarak tabanda bulunan örtü yani gazeller yanar, sonra ağacın gövdesi, üçüncü aşamada da en tehlikelisi olan kozalak fırlamasına sebep olan tepe yangınıdır.

Yangın ilk veya ikinci aşamayı geçmeden söndürülürse büyüme engellenmiş olur. Bunu da doğal eğitimli olan orman köylüsü yapmaktaydı. Son yıllarda orman işletmeciliği özelleştirildi. Yangın söndürme işi şirketlere ihale edildi.

Orman muhafaza memurunun orman köylüsü olması zorunluluğu kaldırılıp, isteyen herkes sözleşmeli personel olarak memur olabildi. Böylesine önemli bir kamusal hizmet asli unsurlarla yürütülmesi gerekirken, aidiyet ilişkisi kurmakta zorlanacak sözleşmeli personelle yürütülmektedir.

Eğitim sorunu

Yine Durmuş’tan öğreniyoruz ki yangın söndürmede en önemli enstrümanlardan olan arazözlerde altı personel olur ve bunların eğitimli olması şarttır. Daha önceden Antalya ve İzmir’de iki eğitim merkezi varken ihtiyaç yok gerekçesiyle İzmir’deki merkez kapatılmış. Elimizde uçak olsa bile bunları uçuracak eğitimli pilot olmadığını da biliyoruz. Çünkü yangın söndürme uçakları diğer uçak pilotluklarından farklı bir eğitim gerektiriyor.

Bu nedenle Rusya’dan uçak ve pilot kiralıyoruz. Uçak ve helikopter bulundurmak önemli olsa da asıl müdahalenin yerden yapıldığını 80’lerdeki çok daha az teknolojiyle ancak iyi organize olmuşluk ve eğitimle daha çok yangın söndürülebildiğini görüyoruz.

Uçakların ancak yangın büyümeden önce ve yangın sonrası soğutma çalışmalarında daha çok etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ekipleri sevk ve idare eden yöneticilerin de giderek yandaş ve liyakatsız insanlardan oluşması büyük bir handikap.

Rant ve ormansızlaştırma

Yangın ekologları ve çeşitli bilim insanları her yangın sonrası hemen fidan dikmenin ekosisteme vereceği zarardan bahsederken insanlar buraya otel dikerler kaygısıyla hemen ağaçlandırma faaliyetine girmek istiyor. Düşününce haksız da değiller. Her yangın sonrası kesinlikle yapılaşma olmayacak derken bunun tersi sayısız örnek var geçmişte.

Hatta yangınla açılan yerlere bile gerek kalmayacak şekilde 18 Temmuz 2021 tarihli Turizm Teşvik Kanunu değişikliğiyle ormanlık alanlar turizm amaçlı yapılaşmaya açılıyor. Bir de 2B denilen meşhur bir sistem var ki bun göre orman vasfını yitirmiş araziler insanlara satılıyor.

Ne demek orman vasfını yitirmiş? Orman durduk yere vasfını nasıl yitiriyor? Yoksa yangınlar ve usulsüz kesimlerle yitirttiriliyor mu?  Ya da maden, taş ve mermer ocaklarıyla…

Tepkiselliğimizdeki eksiklik

Benim en çok sorduğum sorulardan birisi de neden insanlar yangınlara karşı bu kadar duyarlı iken -ki tabi duyarlı olacaklar- HES, nükleer santral, termik santral, Kanal İstanbul, maden ocakları, taş ocakları, RES’ler ve kereste ticaretinde bu işi o bölgelerde yaşayan insanlar ve ekoloji aktivistlerine havale ederler?

Mesele yok olan orman ve canlı hayat ise bu projelerle her gün milyonlarca ağaç yok ediliyor. Belki birçok yangında bu kadar alan tahrip olmuyordur. Üstelik yanan bölgeyi kendi haline bırakırsanız birkaç yılda tekrar yeşerirken, kimyasal faaliyet yapılan bölgeler uzun süre kendine gelemiyor.

Eğer gerçekten doğal yaşamın yok olmaması bizim için çok önemliyse bırakalım evlerimizde vah – tüh edip yangınlara ağıt yakmayı tüm insanlığın ve insan olmayan canlıların haklarını talep edip yaşamlarını savunalım.

Doğru düzgün orman ve yangın politikaları oluşturması için muktedirleri sıkıştıralım. Oluşturmayacaklarsa da çekip gitsinler biz en iyisini yaparız.

ManşetYazarlar

Mülteci olmanın dayanılmaz ağırlığı

'Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin'

Nasıl dönebilirim ki ülkemde bir savaş varken, ve ben bu savaşta bir taraf olmayı reddetmişken, her iki taraftan da hain damgası yemişken, bunca yoksulluk ve kötülük varken hem de gidecek bir evim ve işim yokken…

Ülkene geri gitmek ister misin diye hangi mülteci veya sığınmacıya sorarsanız sorun, yukardakine benzer cevaplar alırsınız.

Hal böyleyken özellikle de muhalefetin gündeminde sığınmacıları geri göndermek -onlar buna misafirlerimizi sorunsuzca uğurluyacağız diyor- var.

Mülteci düşmanlığında yarış

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu yöndeki açıklamalarına, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın kentteki mültecilerin fatura ve vergilerine 10 kat zam yapacağını açıklaması eklendi.

Bu duruma CHP’den başkanın açıklamaları kendisini bağlar şeklinde çok silik bir tepki geldi. Hatta Arzu Sabancı’nın “Ülkemde mülteci istemiyorum” sözüne CHP Grup Başkan Vekili Engin Özkoç’un sosyal medya hesabından şu sözlerle destek geldi:

“Arzu Sabancı hanımefendi açık yüreklilikle konuşmuş. Tebrik ediyorum. Nerede iş dünyasının diğer babayiğitleri? Suça sessiz kalanlar hata yapanlar kadar suçludur! Korkmayın ses çıkarın.”

Bu açıklamalara Meral Akşener’in Bitlis ziyaretinde, Avusturya Başbakanı Kurz’un Afgan mülteciler açısından Almanya, Avusturya ve İsveç’tense Türkiye’nin sığınmak için daha doğru yer olduğu söylemine “Biz size 3 milyar avro verelim arkadaş sen bizdekilerin tamamını al” cevabı eklendi.

Sahte haberler dolaşımda

Arkasından Suriyeli mültecilerin 27 Temmuz 2021’de Saraçhane’de “Gitmiyoruz” başlığıyla bir miting yapacağı sahte haberi 2019 yılına ait bir görsel kullanılarak yayıldı.

Bütün bunlar gösteriyor ki muhalefetin bir kısmı mülteci karşıtlığı üzerinden politika üretmeye çok hevesli. Bu konuda Avrupa’daki sağcı partileri takip ediyorlar sanki. Ve bu karşıtlığı geliştirirken de özellikle Taliban’ın hakimiyetiyle Afganistan’dan yeni gelen sığınmacılar üzerinden güvenlik ve ekonomi kaygıları öne sürülüyor.

Bu kaygılar toplumun birçok kesimindeki insan tarafından da paylaşılıyor. Toplumda yer eden kaygılar anlaşılabilir. Çünkü ortada Taliban’la pek farkımız yok diyen bir hükümet var. Ve aynı hükümet, ülkeye giren mülteci ve göçmenlerin doğru düzgün bir kaydını tutmuyor. Kamuoyunu şeffaf bir biçimde bilgilendirmiyor.

Gelen insanları kayıt altına alıp, araştırmalarını yapıyor mu bilmiyoruz. Çünkü gelen insanlar can güvenliği sebebiyle kaçmış mülteci durumundaysa zaten almak ve geri göndermemek zorundasınız. Ancak göçmenler daha çok ekonomik sebeple geldiği için durumu biraz daha farklı ki onlarla ilgili de önlemler geliştirebilirsiniz eğer göçmen kabul edecek kapasiteniz varsa.

Mülteciler koz olarak kullanılıyor

Ancak hükümetin mülteci politikası gelenleri sığınmacı olarak tutup Avrupa ile pazarlıklarında koz olarak kullanma ve para koparma üzerine kurulu olduğu için ciddiyetten yoksun bir şekilde ülkeye girişler ve yerleşmeler gerçekleşiyor.

Güvenlik konusuna gelince çok daha geriye gitmemiz gerekiyor. Suriye savaşına dâhil olduğumuzdan beri Türkiye’ye giren cihatçı sayısı ve Türkiyeli terörist sayısı oldukça artmış durumda.

Bölgedeki çalışmalarıyla tanınan akademisyen Doç. Dr Hakan Güneş’e göre; Suriye’de savaşan Türkiyeli cihatçı sayısı Afgan sayısından kat kat fazla. Suruç ve Ankara Garı katliamlarını yapanlar Türkiyeli ve Reina katliamını yapan da Özbek etnik kökenli bir Kırgız. Yani demek oluyor ki insanların etnik kökenlerinden çok ülkelerinde nasıl bir profil çiziyorlar buna bakmak lazım.

Ülkenize tacizci, tecavüzcü ve katilleri almazsınız zaten BM de bu tür insanların mülteci olamayacağını söylüyor. Güneş’in aktarımına göre önce genç erkeklerin gelmesi normal çünkü bekâr erkekler hızlı hareket edebiliyor ve bunlar İran sınırında bekliyordu zaten kapılar açılınca ilk onlar geldi.

Şimdi kadın ve çocuklar gelmeye başladı ve bu sayı giderek de artacak. Hükümet net ve kayda dayalı açıklamalar yapmadıkça tabii bu durum çoğu insanı rahatlatmayacaktır.

Fotoğraf: Ruşen Takva

Muhalefet ne yapmalı?

Öncelikle mülteci olmak için gelen ve başvuran herkesi aynı şekilde değerlendirip potansiyel terörist olarak görmek ve ekonomik tehdit olarak algılamak çok yersiz. Can güvenliği yaşayan insanların sorununa duyarsız kalmak ise insan haklarına aykırı bir durum. Bir gün hepimiz şu veya bu sebeple mülteci olabiliriz.

Muhalefet bir an önce hükümetin mültecileri kullanışlı bir enstrüman ve sayısal bir değer görmesinin karşısında durup, onların insan olduğunu hatırlatmak zorundadır. Ve Türkiye’de zorla tutulmalarının önüne geçmelidir. Çünkü mülteci sorunu tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorundur. Hem de çoğu mültecilik durumlarına silah satıp, savaşlar çıkartarak sebep olan ülkeler bu yaptıkları canavarlığın sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır.

Türkiye, Fas, Tunus, Ürdün ve Libya’ya para verelim mülteciler orada kalsın insanlık dışı ve kibirli bir tutumdur. Muhalefetin mültecileri ülkelerine geri göndereceğiz söyleminin de hiçbir pratik karşılığı yoktur. İnsanların durumunu nasıl ayırt edip de göndereceksiniz? Hangi ortama göndereceksiniz? İç savaşlar ve sorunlar tamamen biti ve bu ülkeler demokratik birer siyasal sisteme mi kavuştu?

Topyekün mülteci karşıtlığı kısa vadede size oy getirebilir ancak ileride çok utanacağınız ve açıklamakta zorluk çekeceğiniz tehlikeli adımları da atmış olursunuz. Bunun yerine durumun asıl muhatabı hükümeti ve devlet mekanizmalarını sağlıklı bir mülteci politikası hayata geçirmeye zorlamak daha etik ve insani olacaktır.

Bu konuda belediye başkanı fırtına koparan Bolu’ya baktığınızda nüfusa oranla en az mülteci yaşayan kentlerden birisi olduğunu görürsünüz. Dünyada nüfusuna oranla hatırı sayılır bir mülteci barındıran İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, Bolu Belediye Başkanı Özcan’a katılmadığını söyleyip eleştirmesi de sağduyulu bir yaklaşım olarak kaydedilmelidir.

Eğer demografik yapıyı değiştirecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorsanız mülteci sorununun bunu uluslararası platforma taşımak ve oradan insani bir çözüm geliştirmek gerekir. Ekonomik kaygılara gelince bu kadar basit olmayıp tartışılacak birçok veçhesi olsa da şu duvar yazısıyla bitirmek istiyorum:

“Bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin.”

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İkizdere, Saros, Validebağ seni çağırıyor!

Ekoloji aktivistleri ile Gerze, Saros, İkizdere ve Validebağ direnişçileri geçtiğimiz günlerde “Direnişler Buluşuyor: Hukuk Yoksa Meşru Direniş Var” başlığı altında bir araya geldi. Daha önce de Kazdağları Direnişçileri ve İkizdereli’ler mücadelelerini ortaklaştırmak için birlikte hareket ederek deneyimlerini paylaşmış ve taş ve maden ocağı karşıtı kampanyalar yürütmüştü.

Buluşmaya direnişleri başarıya ulaşan Sinop Gerze’li aktivistler nasıl kazandıklarının deneyimlerini ulaştırmak için katıldı. Yakın zamanda Nota Bene Yayınları’ndan çıkan Gerze’de Bir Doğa Mücadelesi – Direniş Günlüğü kitabının yazarı ve direnişin tanıklarından Ferhat Hançer de gözlemlerini aktardı.

Gerze’de ne olmuştu?

Sinop’un Gerze ilçesi Yaykıl Köyü’nde Anadolu Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı bölge halkı 2009-2015 yıllarında büyük bir direniş sergilemiş, direniş sonucu şirket bölgeden ayrılmıştı. Termik santrale karşı direnen köylülerin “bizi öldürmeden bu santrali yapamazsınız” sözleri belleklere kazınmıştı.

Buluşmaya katılan Gerze direnişçileri, başarıda tüm kesimleri bir araya getirebilmenin, kararlı duruşun ve kadınların yüksek katılımının çok etkisi olduğunu söyledi. İkizdere, Saros ve Validebağ’lı yurttaşlar ise Gerze aktarımından çok etkilendiklerini, moral bulduklarını söyleyip kendi süreçlerini anlattılar. Bu direnişlerin süreçlerine değinmeyeceğim çünkü Yeşil Gazete’de ve duyarlı basında ayrıntılı bir şekilde haber oldu zaten.

Meşru direnişin önemi

Hemen her doğa katliamı projesinde hukuksuzluk dizboyu. Geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme gelen Finike-Kalkan arası otoban yapımı için gerçekleşen ÇED toplantısındaki usulsüzlük ve Saros’ta ÇED kararları sonuçlanmadan başlanılan inşaat bunun en yakın örnekleri. İkizdere’de ise yurttaşların avukatları bile tespit yapabilmek için vadiye sokulmadı. İki hafta keyfi sokağa çıkma yasağı uygulandı.

Bütün bunlar gösteriyor ki hukuk mücadelesini karşı tarafı köşeye sıkıştırmak için yine de elden bırakmayıp asıl olarak meşru mücadeleyi yükseltmek gerekiyor. O nedenle Kazdağları’ndan Dersim’e, Van’a, Edirne’ye ve Akdeniz’e uzanan mücadeleleri ve deneyimleri ortaklaştırmaya çalışan bu tür çabalar çok kıymetli.

Ne yapmalı?

Öncelikle bu gezegenin sorumlu bireyleri olarak her türlü yaşam ihlalini engellemek gibi bir yükümlülüğümüz var. Doğa savunusunu ekoloji aktivistlerine, hayvanların yaşam hakkını hayvan hakları aktivistlerine bırakma hastalığından vazgeçmek zorundayız. Yaşama karşı bir etik anlayışımız varsa bu her konuyu içermek zorundadır. Böyle bir etik anlayış da bize eyleme geçme zorunluluğu getirir. Herkes her konuda bir aktivist kadar eyleyemeyebilir. Ancak bu yapabileceğiniz bir şey yok anlamına gelmez.

Örneğin bir veya birkaç gününüzü ayırıp sizi desteğe çağıran İkizdere’ye, Saros Körfezi’ne, nöbetteki Validebağ’lıları ziyarete ve desteğe  gidebilirsiniz. Fırsat buldukça da bunu tekrarlayabilirsiniz. Saros Körfezi’nde likit doğalgaz ve petrol taşımacılığı için yapımı başlayan ve doğa harikası Saros’u mahveden limana karşı başlatılan ve ıslak olarak 45 bine Change.org da 125 bine ulaşan imza kampanyasına destek verebilirsiniz. Teknik bilgilerinizi ve yeteneklerinizi paylaşabilirsiniz direnişçilerle. Dahası bu direnişlere katıldıkça hayata farklı bir yerden bakmaya başlayıp ekoloji aktivizmine daha çok zaman ayırmanızın önü açılabilir. Kolektif hareket etmenin ve dayanışmanın yoğunluğuyla eyleme gücünüz artar.

8 Temmuz günü kitabevimi kapatmış eve döndüğümde, sürekli doğa, hayvan katliamıyla birlikte berbat bir hayvan hakları yasası çıktığını öğrenmenin, kadın ve çocuk istismarı haberlerinin etkisiyle bitkin bir haldeydim. Belki de aktivist tükenmişliği yaşıyordum takip ettiğim ve yazdığım şeylerin ağırlığıyla. O arada “Karıncanın Kardeşi Var”(*) mottosuyla hareket eden Karıncalar yaşam savunucuları ağından yukarıda bahsettiğim buluşmanın bilgisi geldi. Hemen katıldım biraz gecikmeli de olsa ve katılımcıların, direnişçilerin heyecanı olumsuz ruh halimi tamamen ortadan kaldırdı. Öyle ya “insanın acısını insan alır.” (**)

*

(*) Karıncalar ağı adını Antalya Finike’de sevgili Ali Ulvi-Aysin Büyüknohutçu’nun taş ve mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadelede katledilmelerini anmak için biraraya gelen yaşam savunucularının açtığı “Karıncanın Kardeşi Var” pankartından almaktadır.

(**) Şükrü Erbaş

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Otoyol ve ranta feda edilen Kaş

Birleştirilen Finike-Demre-Kaş-Kalkan Devlet Yolu Projesi için ÇED toplantısı 1 Temmuz Perşembe günü Kaş’ta yapıldı. Projeyi yakından takip eden Kaş ve köylerinde yaşayan halk ÇED toplantısına yoğun bir katılım sağlayarak itirazlarını dile getirdi.

Yapılırsa Kaş’ın doğasını mahvedecek proje süreci nasıl işledi?

Finike kısmı son anda iptal edilen bu otoyol projesi aslında 2017 yılında gündeme gelmiş ve vatandaşlar iki ayrı dava açmıştı. Birisi Kaputaş üzerinden viyadük geçirilemeyeceği diğeri de bölgenin sit alanı olması nedeniyle yol yapılamayacağı üzerindendi bu davaların. Viyadük ve tünel için ÇED gerekli değildir uygulamasına açılan dava sonucu 13.9.2019’ da mahkeme sit alanından yol ve Kaputaş üzerinden viyadük geçirilemez şeklinde yurttaşların lehine karar vermişti. Daha sonra ise Karayolları Genel Müdürlüğü itirazını Konya İstinaf Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme bu yıl içerisinde esastan değil usulden olarak kararı bozdu. Bunun üzerine Kaş’tan on yurttaş geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak zorunda kaldı.

ÇED toplantısından birkaç gün önce projenin Finike kısmı iptal edildiğinden bütünlük bozulduğu için ÇED raporunun değişmesi gerekirdi ancak Karayolları Genel Müdürlüğü mevzuata aykırı olmasına rağmen toplantıyı gerçekleştirdi.

ÇED’in içeriği ve yurttaşların itirazı

Kaş Çevre Platformu’nun aktarımına göre, ÇED raporu çok uzun olmasına rağmen kopyala yapıştır yöntemiyle oluşturulmuş ve ciddiyetten çok uzak bir içerikte. Örneğin bölgede yaşayan canlıların inşaat sırasında gerekirse yakalanarak başka yerlere nakledileceği, yakalanamayanların da patlatmaların gürültüsüyle zaten orayı terk edeceği söyleniyor. Hayatınızda duyduğunuz en trajikomik önlem alma yöntemi olarak tarihe geçmeye aday.

Bitkiler için ise şöyle bir önlem düşünmüşler: Herhangi bir endemik türe rastlanırsa tohumları alınıp Tohum Gen Bankası’na teslim edilecekmiş. Tüm dünyaya örnek olacak bir davranış, tebrik etmek lazım. Raporda bahsedilen ekolojik köprüler ise planlamada yer almıyor.

Raporda projenin bölgeye ekonomik, sosyal, kültürel ve turizm açısından katkı sağlayacağı söylenirken bunun nasıl olacağına dair ise hiçbir veri bulunmuyor.

Proje aslında bize ne söylüyor?

Hepsi 33 km olan güzergahın kat edilme süresi ortalama 28 dakika iken bu duble yolla zamanda öyle kayda değer bir değişiklik olmayıp sadece 3-5 dk kısalacak yolda, sürücüler konforlu yolculuk edecekmiş. Oysa hemen hemen aynı sürede gideceğiniz sahil yolu araçlar yavaş gittiği için daha güvenli ve manzaralı bir yol.

Üstelik bu kısacık yolun maliyeti, inşaatı zor olduğu için 2.165.698.077 tl olarak açıklandı. Ancak bilirkişiler maliyetin 4-5 milyarı bulabileceğini söylüyor. Yani Kaş Belediye bütçesinin yaklaşık on katı.  Öngörülen iki yıllık inşaat süresinin ise 4-5 yıl sürebileceği aktarılıyor.

Proje gerçekleşirse Akdeniz’in flora ve faunasıyla en iyi korunan yeri, tüneller, viyadükler, patlatmalar ve hafriyatıyla büyük bir tahribata uğrayacak. Butik turizminin önemiyle övünülen bölge bu özelliğini kaybedecek. Antik Likya Yolu’nun en güzel güzergâhları buradan geçmektedir. Kaputaj Plajı’nın ve kanyonun silüeti de komple değişecek.

Hayvancılık, arıcılık, zeytin ve narenciye üretimi çok olumsuz etkilenecek.

Zaten su sorunu olan bölgede az sayıdaki su kaynakları ciddi zarar görecek.

Yolun hemen dibinden geçeceği arkeolojik alanlar olumsuz etkilenecek.

Bir de bahsedilen ekonomik katkı, narenciye taşımacılığıyla ilgili ise bu tür taşımalar Elmalı üzerinden yayla yolundan Antalya’ya taşınıyor zaten. Yani bu yol hiç kullanılmayacak bu amaç için.

Evlerin 15-80 metre civarı yakınından geçecek ve köyleri ortadan bölecek duble yol,  insanların yaşam ve sağlıklarına da ciddi zararlar verecek. Bu zarardan kendi raporlarında bile yer alan 22 si endemik 454 bitki çeşidiyle birlikte çok sayıda sürüngen , kuş ve memeli hayvanlar da nasibini alacak. Ekosistem bir bütün olarak büyük yara alacak.

Kararlı direnişin sonuç alıcılığı

Aynı otoyolun Kemer – Antalya kısmında yer alan Ulupınar’da geçtiğimiz yılın ağustos ayında yol genişletmek için hiçbir alternatif düşünülmeden 600 yıllık çınar ağaçları kesilmek istenmişti. Yöre halkı ve ekoloji aktivistleri nöbet tutup çınarların kesilmesini önlemişti. Çınarlarla beraber Ulupınar’ı besleyen çok güzel bir su kaynağı da kurtulmuştu.

Bu projenin Finike kısmına ise Finike’li narenciye üreticileri ve STK’lar ovanın ve portakal üretiminin çok kötü etkileneceği düşüncesiyle karşı çıktı. Ve ÇED’e dört gün kala Valilik kararıyla Finike kısmı iptal edilmek zorunda kalındı. Daha önceki direnişleriyle Kaş – Kalkan arasını iptal ettiren Kaş’ lılar ise çok iyi örgütlenmişler ve çok da kararlı görünüyorlar bu gereksiz yolu engellemek için.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Turistler, manzara keyfi çıkarıp yavaş yolculuk yapmak isterken, yerel halk geçimini butik turizm ve hayvancılıktan sağlarken bütün bunları alt-üst edecek bu projede ısrar niye?

Cevabını siz benden daha iyi biliyorsunuz…

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Deniz Poyraz’ın yarım kalan onurlu veda yemeği

Bazen bir fotoğraf her şeyi anlatır. Söze gerek kalmaz. İşte HDP’li genç siyasetçi Deniz Poyraz acımasız bir korkak tarafından öldürüldüğü gün parti binasında çekilen fotoğraf da böyle bir fotoğraf.

Fotoğraftan, katil odaya girdiğinde Deniz Poyraz’ın yemek yiyor halde olduğunu anlıyoruz. Yemek masasında sadece birkaç dilim ekmek, birkaç dilim domates, birkaç adet zeytin ve bir bardak çay var. Yani halk dilinde gariban sofrası diye adlandırılan bir yemek. Bu gariban yemeği, yıldırılamayan bir iradenin politik resmidir. Sadeliğin, onurunu ve ruhunu satmamanın, kişisel çıkar gözetmeksizin siyaset yapmanın resmidir. Başkasının acısına bakmak yerine harekete geçirilmiş bir diğerkâmlığın resmidir. Çünkü bu resmi tamamlayan diğer bir resim de parti binasının dışını kaplayan İstanbul Sözleşmesi Yaşatır! pankartının olduğu resimdir. Muhtemelen Deniz bu pankartı kendi elleriyle asmış ve kız kardeşlerinin erkekler tarafından öldürülmemesi için de mücadele vermekteydi. Ve kendi ölümü de erkek egemen zihniyetin faşist boyutunu çok açık bir biçimde ortaya koydu maalesef.

Kahvaltı masasının hatırlattıkları

Gariban yemeği hele de siyasetçiyseniz onuru temsil eder bu topraklarda. Çünkü herkes bilir ki kişisel çıkar gözetmeden, bal tutan parmağını yalar hesabı gütmeden ve başka canlıların yaşam hakkını, özgürlüğünü düşünerek çok az insan siyaset yapar bu ülkede. Bu insanlar siyasetin üçkağıtçı olmadan, doğruyu söyleyerek de yapılabileceğinin temsilcisidir adeta.  Deniz’in gözlerinin içi gülen resminde ise bunların yanında umudu, mücadeleyi ve yaşama hevesini görüyorsunuz aynı zamanda. Bu yüzden de hüzün ve öfke yüklüyüm.

Deniz’in yarım kalan yemeğinin resmi bende bir anımı da canlandırdı. Yirmili yaşlarda toplantı ve gösteri yürüyüşlerine muhalefetten gözaltına alındığımda polis bana “bak ayağındaki çorap delik, bırak bu solculuğu para kazanacak işler yap daha yaşın çok genç” demişti. Oysa ben hiç şikayetçi değildim çorabımın bu durumundan ve vicdanımla çok barışık bir hayat sürüyordum. Yıllar sonra sevgili Hrant Dink öldürüldüğünde delik ayakkabılı resmi aynı duyguları çağrıştırmıştı bana. Onun ayakkabısındaki delik bende üzüntü yaratmaktan çok onur hissi yaratmıştı.

‘Saltanatın çöküşü yakın’

İktidarlar için sağlayacağı en makbul üye, muhalif siyaset anlayışında olan bireylerden devşireceği üyelerdir. Bunun sayısız örneği var. Ekonomik çıkar ve şan için iktidarlara ruhunu satan birçok eski muhalif siyasetçi görebilirsiniz. Ya da dirençli insanları satın alma yolunu çok denerler. Tıpkı Hopa’da genç çay üreticilerine sorunlarını çözmek için AKP Gençlik Kolları’nın partiye katılmaları için çağrıda bulunması gibi. Bu çağrısının onurlu Hopa’lılar nezdinde hiç karşılık bulmadığını da söyleyelim.

Siyasetin çıkarcı, yolsuzluk dolu, mafyatik, erkek egemen cephesi geçici olarak ele geçirdiği güçle tehditler savurup, güzel olan her şeyi yıkmaya çalışadursa da bu saltanatın çöküşü yakındır. Hepimizin bu konudaki duygularına tercüman olması açısından Grup Ekin’in şu şarkı sözlerine kulak vererek bitirelim:

“Her şey bitti onlar için
Su değil içtikleri
El değil sıktıkları
Ekmek değil yedikleri
Onlar için her şey bitti her şey

Anaları yok onların
Aşkları özlemleri
Bekledikleri yoktur yoktur
Kime diyecekler güzelim diye
Kime diyecekler gözümün nuru
Kime diyecekler bir tanem diye
Kime diyecekler ömrümün varı

Bitti bitti artık her şey bitti
Onlar için artık her şey bitti
Bu törenler, bu cayırtı
Bu altınlar bu yaldız
Bu koşum saltanatı yalan
Yalan, yalan, yalan, hepsi yalan
Korkudur bayrakları korku
Ne yaslanacak duvar
Ne tutunacak bir dal var

Değil mi ki kırdılar bu fidanları
Değil mi ki ağlattılar bu anaları
Bitti bitti artık her şey bitti
Onlar için artık her şey bitti…”

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bizi dayanışma kurtarır!

Geçtiğimiz haftalarda çay üreticileri eylemdeydi.

Fındıklı, Ardeşen, Kemalpaşa, Rize, Artvin ve Hopa’da gösteri ve basın açıklamaları yapıldı. Üreticiler Artvin – Rize karayoluna ürettikleri yeşil çayları döküp yolu trafiğe kapatmışlardı. Eylemlere çeşitli yerlerde polis müdahalesi olmuştu. Bunlardan en serti, Metin Lokumcu’nun kenti Hopa’da gerçekleşti. Çevre illerden gelen polis takviyesiyle Hopa ablukaya alındı adeta. Metin Lokumcu Meydanı’nı dolduran üreticilerin eylemine izin vermeyen polis, jop ve biber gazı kullanarak onlarca kişiyi gözaltına aldı.  Bu eylemlerin üzerinden geçen zaman içerisinde üreticilerin taleplerine devlet tarafından herhangi bir cevap verilmiş değil.

Sorunları nedir çay üreticilerinin ve ne istiyorlar?

Karadeniz Bölgesi’ndeki çay üretimi ve satışıyla sağlanan gelir 1.5 milyon insanı ilgilendiriyor. Yıllardır üreticiden, belirlediği taban fiyatla çay alan devlet kurumu Çaykur, Varlık Fonu’na devredildiğinden beri hep zarar açıklıyor. Çaykur bu yıl çayın kilogramını 4 tl’ den alacağını açıkladı. Ve hemen arkasından alımlara kontenjan ve kota koyacağını söyledi. Bölgedeki toplam çay üretimi 1100 ton. Bunun 700-725 tonunu Çaykur işlerken geri kalanını özel şirketler işliyor.

Sorunun en önemli kısmını da burası oluşturuyor. Üretici, çayının Çaykur’a veremediği kısmını özel şirketlere vermek zorunda kalıyor. Tarımsal üreticiler bu şirketleri ayırt etmeksizin “tüccar” diye adlandırır. Çay alıcısı tüccar, çayın kilogramını 2.60 tl’ den alacağını açıkladı. Devletin verdiği 4 tl’ lik fiyat bile düşükken bir de 2.60 tl’ ye çay vermek, üreticiyi yaşarken ölüme mahkum etmek oluyor aslında. Bu nedenle tüm üreticiler öfkeliler. Ve devletten ürettiği çayı almıyorsa özel sektöre kendi koyduğu 4 tl taban fiyatını zorunlu hale getirmesini istiyorlar. Bir de doğal çay üretilen İkizdere’ye taş ocağı değil, kota-kontenjan belasından kurtulmak için çay işleyecek yeni fabrikalar istiyorlar.

Çay üretim – tüketim kooperatifleri ve dayanışmanın yakıcılığı

Çaykur ve özel sektörün dışında öğrenebildiğim kadarıyla çay işleyen toplam üç tane de kooperatif var. Bunlardan üretici üyelerinin özeniyle, doğal üretim anlayışıyla, demokratik topluluk kültürünü yaşatmaya çalışmasıyla kimi çay tiryakilerinin Hopa-Çay diye bildiği Hopa Tarımsal Kalkınma Kooperatifi öne çıkıyor. Kooperatif üyelerinden Harun Vayiç ile BirGün Gazetesi’nde yapılan bir söyleşiden öğrendiğime göre. kooperatif 1959 yılında Hopa Çay Ekicileri olarak kurulmuş ve sonradan yukarıda andığımız ismini almış. Kooperatifte kararlar köy meclislerinden çıkan yönetimin tüm meclislerle görüşmesi sonucu alınıyor. Üretim aşamasında herhangi bir katkı maddesi kullanmadan doğal üretim yapılıyor ve üyeler de tamamen bu tür üreticilerden oluşuyor. Ev işleri, çocuk bakımı ve yaşlı insanlara bakım verenler hep kadınlar olduğu için toplumsal cinsiyet meselesine özel bir önem veriliyor. Ama bu konuda almaları gereken epeyce yol olduğunu da belirtiyor Harun Vayiç. Eşit işe eşit ücret meselesini de hayata geçirmeye çalışıyorlar.

Üreticinin hükümetin yanlış politikalarının kurbanı olarak özel sektörün insafına bırakıldığı bu koşullarda toplumun üreticiyle dayanışmasını sağlayabilecek kooperatifler müthiş bir önem kazanıyor. Örneğin başka üretim kooperatifleri de kurulsa, belediyeler, tüketim kooperatifleri, gıda toplulukları ve tek tek duyarlı her birey çay ihtiyacını buralardan karşılasa sorun önemli ölçüde çözülebilir. Hem de dayanışmayla ve yeni bir kültürü çoğaltarak. Böylece aynı zamanda adil gıda dediğimiz temiz, sömürüsüz üretilmiş çayın geniş kitlelere ulaşması ve gönül rahatlığıyla içilmesi sağlanacaktır.

Sömürünün önüne geçmek için kooperatifler

Niye böyle diyorum çünkü üretim koşullarının peşine düşmediğimiz her tüketim nesnesinin arkasında büyük bir sömürü olduğu çok açıktır. İşte ilkeli, şeffaf ve özdenetime açık kooperatifler bu sömürünün de önüne geçilmesinin aracı olacaktır. Çoğaltılacak bu adımlar, tüm Hopalı genç çay üreticilerinin sesi olan ve AKP gençlik kollarının “gelin bize üye olun sorununuzu çözelim” şeklindeki önerisiyle köşeye sıkıştırılmayı reddeden genç üreticiye de en anlamlı cevap ve destek olacaktır.

İçinde bulunduğumuz sosyal – siyasal koşullarda gündelik hayatın somut ihtiyaçları üzerinden dayanışma, en politik eylem biçimlerinden birisidir ve atılan her küçük adım atılmayan en büyük adımdan evladır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İnsan çölüne hoş geldiniz: Antroposen

“Sesimi duyan var mı?”

Arama kurtarma eğitimi alanlar çok iyi bilir bu cümleyi. Bir deprem sonrasında arama kurtarma ekipleri sessizlik ister ve yüksek sesle bu cümleyi sık sık tekrarlayarak enkaz altından bir ses bir işaret bekler. Büyük depremlerde maalesef bu beklenen ses ya hiç duyulmaz ya da çok az duyulur.

Ruhsuz bir mimarın elinden çıkmış betonarme binaya benzeyen kapitalizmin kendi yarattığı sarsıntılarla kolonları birer birer çöküyor. Doğanın bağrından söküp çıkarılan her taş her mermer her altın insana ve canlı yaşamın bütününe bırakın mutluluk sağlamayı altından kalkılamayacak enkazlar yaratıyor. Günümüz insanı enkaz altında kalmış ve enkazın karanlığına alışmış bir görüntü sergiliyor. Platon’un meşhur mağara mitosunda olduğu gibi. Mağaranın karanlığında uzun süre kalmış ve buna alışmış insanlar, mağaradan onları çıkaracak bir yol oluştuğunda ve buna rehberlik edecek birileri olduğu halde çıkmak istemezler. Işığın gözlerini kamaştırıp kör edeceğinden korkarlar.

İşte bu rehberler gibi bilim insanları her geçen gün daha yüksek tonda haykırıyor “sesimi duyan var mı?” evimiz çöküyor. “Canlı cansız hepimizin evi olan gezegen yükümüzü taşımakta zorlanıyor. Açın binalarınızın pencerelerini sesimizi duyun, ışığa bakın.” Bilim insanlarının sesi bilim aracılığıyla bize ulaşacaksa ışık siyasetle gelecek. Başka yolu yok. Siyaset hep karanlık ve düzenbazlık değildir. Binlerce yıldır aydınlık siyaset teorileri de üretilip hayata geçirilmeye çalışılıyor. Eğer hayatlarımızın özgürlükçü ve ekolojik siyasetlerini yapmayacaksak kaba geçeğin çölüne razıyız demektir.

Antroposen ve kapitalosen

Kimyager Paul Crutzen ve biyolog Eugene Filmore Stoermer 2000 yılında yayınladıkları bir makaleyle Antroposen yani insan çağına girdiğimizi iddia ettiler. Bu konuda çok yazıldığı için uzun uzadıya bahsetmeyeceğim. Ancak kavram büyük bir yankı yarattı ve başta jeoloji olmak üzere ekoloji, sosyoloji ve biyoloji disiplinlerinde çok tartışıldı. Hatta siyaset alanında bile tartışılıp tek başına insanın değil de kapitalizmin gezegeni mahvettiğine vurgu olması anlamında kavrama Kapitalosen denmesi gerektiği dillendirildi.

İster antroposen isterse kapitalosen diyelim önümüze çıkan en önemli şey, insanın sürmesine izin verdiği tüketime dayalı yaşam tarzı yüzünden gezegenin geldiği olumsuz nokta ve bize düşen sorumluluktur. Ve bu sorumluluk ekolojik tahribatta neredeyse hiçbir payı olmayan diğer canlıları da kapsamak zorundadır. Antroposen kavramının en temel tezi insanın etkinliğinin yerkabuğunda yaptığı olumsuz değişimlerin doğal döngünün ötesine geçtiği şeklindedir. Ve acil önlemler alınmazsa telafisi mümkün olmayan felaketlerin kucağına oturmamız kaçınılmazdır. Bunun emarelerini saymaya gerek bile yok, isterse herkes etrafına baktığında rahatlıkla görebilir.

Zihinsel kuraklık ve kapıdaki susuzluk

Uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’nin birçok ilinde iklim krizinin etkileriyle yağmayan yağmurlar, su kaynaklarının HES’lere, maden-taş-mermer ocaklarına kurban edilmesi, endüstriyel hayvancılığa ve fabrikalara harcanan aşırı su miktarları kuraklığa yol açtı. Ürün rekolteleri inanılmaz oranda düştü. Bir tarım krizi var. En son ortaya çıkan haberlere göre bazı kentlerde evlerin önündeki bostanları sulayacak su bile yok. Ancak dehşete düşülmesi gereken bu durum karşısında inanılmaz bir vurdumduymazlık hakim. Sanki bize ulaşan gıdalar ve yaşam kaynağı sular fantastik bir gezegenden ve sonsuz bir kaynaktan geliyor. Endişeye mahal yok yani. Halen ekoloji meselesi siyasetin en son meselesi durumunda. Oysa başka dünya yok. Eğer susuzluktan ve gıdasızlıktan can çekişeceğiniz bir zamana geldiğinizde bir kurtarıcı bekliyorsanız o mehdi gelmeyecek.

İklim krizi kapılarımızı da aşıp evlerimize girdi. Başta zikrettiğimiz kapitalizmin betonarme yapı olması metaforuna dönecek olursak, beton binalar inşaat halinde çok su çeker, sürekli suya ihtiyaç duyar ve tüketir. Kuruyan harç sürekli sulanır. Kapitalist sistem biz dur demedikçe, su kaynaklarını kirletip, büyük bir sorumsuzlukla hunharca kullanarak yok etmeye devam ediyor ve edecek. Tıpkı adına “ev” dediği beton kafesleri gibi. Bu tabloya razı olan insanın durumunu Dino Buzzati’nin Tatar Çölü’ndeki kahramanı teğmen Giovanni Drogo’nun haline benzetsek abartı olur mu? Teğmen Drogo çölün ortasında hiçbir anlamı ve işlevi olmayan bir kaleye tayin edilir. Kaleye geldiği ilk anda oradan biran önce gitmek ister. Ancak zamanla gardını düşürür. Hatta bir ara şehre gitmeye imkân bulduğunda artık alıştığı hiçliğe yani Tatar Çölü’ne gönüllü olarak geri döner ve otuz yılını orada anlamsızca geçirir.

Fiil herşeydir!

Eğer kapitalizmin bize dayattığı neredeyse doğal olan her şeyi yok eden kültürü ruhumuzu örseliyorsa ki örselemesi gerekir. Yapılacak tek şey, büyük bir diğerkamlıkla gezegenin bütünü için harekete geçmek ve tahakkümcü, sömürücü ilişkilere son verip en geniş özgürlük ortamını sağlamaktır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Güzelpınar’ın kekiği, İkizdere’nin çayı

Cengiz İnşaat'ın taş ocağı açmak istediği İkizdere'nin Gürdere Köyü.

Şöyle bir soruyla başlayalım: Geçiminizi çay veya kekik üreterek mi sağlamak istersiniz yoksa taş ocağında çalışarak mı?

Kulağıma gelen şu sesleri duyar gibi oluyorum. Mis gibi kekik ve çay dururken neden taş ocağının zehirli tozunu yutarak çalışalım ki? Hem de doğal yaşamı, diğer canlıları yok etme ve onların ahını alma pahasına.

Denizli Güzelpınar ve Rize İkizdere halkına dayatılan şey bu ikincisi. Neden böyle söylüyoruz? Çünkü bir grup hükümet yanlısı kurum dışında kimsenin, buraya Cengiz İnşaat taş ocağı açsa da çalışsak diye bir talebi yok. Zaten İkizderelilerin ürettikleri organik çayları ve Güzelpınarlıların da doğal kekikleri var. Ve Türkiye’nin kekik ihracatının %80’i buradan gerçekleşiyor. Şimdi siz geliyorsunuz diyorsunuz ki bu çayın ve kekiğin ekonomik açıdan bir kıymeti yok. Biz taşocağı açacağız ve sizi iki yıl burada çalıştırıp, kaç nesli beslemiş bu tarımınızı yok edip sonra da çekip gideceğiz. Kimse bu teklifinize teveccüh göstermeyince de zor kullanıyorsunuz. Bu iki olay üzerinden baktığımızda tam olarak ahmakça ya da sadece rant merkezli bir durumla karşı karşıyayız. Güzelim doğal kekikler otoban yapımı için taş ocağına kurban edilirken, organik çay bahçeleri de hiçbir işe yaramayacak olan liman projesi için yine taş ocağına kurban ediliyor. Zira bölgede bulunan diğer limanlar da atıl durumda. Yani bir nevi liman bahane rant şahane durumu.

Nedir ihtiyaç denen şey?

Araçlarınızla yüksek hız yapabileceğiniz ve sonu gelmeyen otoban yollar mı?

Nereye ne taşıyacağı, hangi can alıcı temel ihtiyacı karşılayacağı hiç belli olmayan limanlar mı?

Binbir zahmetle toprağın altından çıkarıp ve korumak için yine müthiş bir ahmaklık örneği olarak toprağın altındaki kasalara gömmek zorunda kaldığınız altınlar mı?

Hiçbir iş yaramayan ve insanın meziyetlerini körelten bir yığın teknolojik alet mi? (*)

Bir avuç zenginin sahip olduğu şirketlerin kâr hırsına binaen gerekli enerjiyi sağlamak için nükleer santraller, termik santraller ve hidroelektrik santralleri mi?

Gerçekte ihtiyacımız olmayan ama bize ihtiyaç gibi yutturulan o kadar çok nesne ve kurum var ki saymakla bitiremeyiz. Yani ne tükettiğinizden bağımsız olarak tüketiyorum öyleyse varım durumu. Kapitalizm uzun yıllardır çok başarılı bir biçimde bize ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar tanımladı ve rızamızı almak için de her yolu denedi. Oysa gezegenin geldiği ekolojik dönemeçte ihtiyaç kavramı, üzerinde fazlaca durmamız gereken bir kavram. Çünkü ya büyü ya öl ekonomik yasasıyla işleyen kapitalizm, sonlu dünyada sonsuz büyüme arzusuyla gezegeni içinden çıkılması çok zor bir krizin içine soktu.

Denizli’de kekik tarlaları.

Küçük güzeldir!

Bu olumsuz tabloya karşı savunulabilecek yegane argüman insanın ihtiyacının temelde ne olduğu üzerinden geliştirilebilir. Gerçekte sizi mutlu kılacak ve diğer canlıları da esenlik içinde tutacak şeyler; temiz su, temiz hava ve adil gıdayı içeren organik bir ortamdır. Bunun dışında insanın barınma, eğitim, müzik, sanat, eğlence, spor gibi ihtiyaçları sayılabilir ağırlıkla. Bir de Aristoteles’in “techne” kavramına atıfla ekolojik bir etik anlayış çerçevesinde kullanılması gereken dayanıklı teknik malzeme diyebiliriz belki.

İkizdere ve Güzelpınar bu saydığımız özelliklerin çoğunu içinde barındıran çok güzel yerel örnekler. Güzelpınar’da yapılan doğal kekik üretimi ve ondan sağlanan ekonomi ekosisteme zarar vermiyor. Pestisit, herbisit, kimyasal gübre kullanılmıyor. Vahşi sulama yapılmıyor. Doğaya salınan karbondioksit yok. Tamamen doğayla uyumlu bir ekonomik faaliyet.

İkizdere’de üretilen organik çay ise Türkiye’nin en güzel çaylarından. Ve bu tarımsal faaliyet de tıpkı Güzelpınar’daki gibi doğal bir faaliyet. Dünyanın en güzel vadilerinden birisi olan İkizdere’ye zarar vermeyecek bir içeriğe sahip.

Denizli’nin Güzelpınar Mahallesi’ne, kekik tarlalarına açılmak istenen taş ocağı çalışmaları.

Başka türlü bir ekonomi mümkün

İnşaat ve endüstri merkezli faaliyetlere genel olarak baktığımızda diyelim ki hatırı sayılır bir istihdam sağladınız insanlara, peki bu istihdam insanın gerçek ihtiyacı olan tarımsal faaliyetler üzerinden sağlanamaz mı? İyi bir tarım politikanız olsa hemen her şeyin yetiştiği bu ülke, dışarıdan gıda ithal etmek zorunda kalmaz ve böylece uluslararası transferi ortadan kaldırarak karbon ayak izini de azaltmış olur. Yerel güçlenir, biyoçeşitlilik korunmuş olur. Giderek artan sanayi, inşaat ve uluslararası ticaretle birlikte endüstriyel hayvancılık, küresel iklim krizinin baş müsebbipleridir. Ve elimizde başka dünya yok.

Yani amaç her ne pahasına olursa olsun para kazanmaya dönüştüğünde çocuklarımız için bir gelecekten bahsetmemiz zor. Doğayı merkeze alan sorumlulukla bir etik anlayış acilen geliştirilmezse bu durum çok da uzak bir geleceğin konusu olmayacak maalesef.

*

(*)Teknoloji karşıtı olmadığımı ancak ekolojik bir etik anlayışla kullanılması gerektiğini belirtmek isterim.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türlerin yaşam hakkı ve İkizdere*

Sesi çıkmayan bir hayvanın sesi olmak!

Hayvan hakları aktivizmi, hayvanların değerinin kendinde olduğu ve insanın buna bir değer atfetme lütfunun olmadığı saiki ile hareket ederek her canlının yaşam hakkını etik bir yaklaşımla savunur. Bu nedenle kentlerde olduğu gibi kırsal alanda da hayvan sömürüsünü ve hayvanlara uygulanan şiddeti durdurmak için elinden gelen her şeyi yapar.

Doğayı sadece hammadde olarak gören sermaye sistemi, hiçbir canlının yaşamının gözetilmediği  doğa düşmanlığını şimdi de Rize İkizdere’de ortaya koyduğu için  böyle bir yazı ihtiyaç haline geldi.  Flora ve faunayla kurulan insanmerkezci yaklaşım, erktekelci iktidarların en temel özelliklerinden birisidir. Sistem bu yaklaşımını kalkınma yutturmacasıyla insanlara dayatıp her ormana fütursuzca girebilmektedir. Ve medyanın yoğun kullanımıyla ekonomik kalkınma, ilerleme, iş vaadi gibi söylemlerle, insanların yaşam alanlarını koruma savunmaları sadece ekonomik gelir-gider kıskacına sıkıştırılır. Yani sağlığınızı kaybetseniz de su kaynaklarınız ve dereleriniz kuruyacak olsa da artık tarım ve hayvancılık yapamayacak olsanız da her gün taş çıkartmak için beyninizde dinamitler patlayacak olsa da bölgenizdeki tüm ekosistemi yaşatan canlıların neredeyse hepsi yok olacak olsa da birkaç yıllık tozlu taş ocağı asgari ücretine evet demeniz istenir. O da zaten yerine getirilmeyecek bir vaattir çoğunlukla. Çünkü her firma kendi taşeronlarıyla gidip bölgelerden taşı alır ve çekip gider.

Nehirler ve türler yok olurken

Oysa nefes alıp yaşamamızı sağlayan ekosistem bir bütündür. Ve bu bütünlüğü her insan kendi yaşadığı habitat içerisinde kendiliğinden bilir. Siz oradaki bir taşı oynattığınızda yaşamın bütününü tehdit edersiniz. Tıpkı İkizdere’de olduğu gibi daha önce rafting yapılacak kadar akan nehir akmadığında, diğer canlı türleri yok olmaya ya da bölgeyi terk etmeye başlar. Terk edemeyen de maalesef ağaçlarındaki yuvalarında ya da iş makinalarının paletleri altında can verir. İkizdere direnişçilerinden Sibel Baş, bir kızıl doğanın yavrularını kesilen ağaçtaki yuvada bırakmasının çığlığına tanık olmanın dehşetini anlattığında tüylerim diken diken oldu. Kızıldoğan kesilen ağacın üzerinde daireler çizerek uçup acılı sesler çıkarıyormuş. Yine Sibel Baş’ın gönderdiği bir ayı yavrusunun fotoğrafında doğa talanı dehşetini, yavrunun yalnız kalmışlığı ve korkusu üzerinden okuyabiliyorsunuz.

İkizdere’deki canlılar

İkizdere Dernekleri Federasyonu ( İDEF) kurucularından Kadir Tozkoparan’ın gönderdiği fotokapan görüntüleri bölgede vaşaktan boz ayıya, karacadan yaban domuzuna, orman faresinden porsuğa, çengel boynuzlu dağkeçisinden alakargaya başka yerlerde sık karşılaşmayacağınız ne çok hayvan popülasyonunun olduğunu gösteriyor. Tahribattan ve gürültüden korkup kaçan nesli tükenmekte olan bir vaşak ise cep telefonu kameralarına yansımış. Nesli tükenmekte ya da endemik vurgusunu özellikle yapmak zorunda kalıyoruz maalesef. Çünkü “hukuk” söz konusu olduğunda bir bölgeyi sit alanı ilan ettirmek için ancak endemik bitki ve hayvanlar üzerinden gidebiliyorsunuz. Hiyerarşik sistem, biyoloji bilimini de ancak bu çerçevede kullanmaya zorluyor. Oysa doğadaki her canlı diğerleriyle kıyaslama götürmeyecek bir öneme sahiptir. Ve endemik olsun olmasın hepsinin yaşama hakkı vardır.

Hayvanların yaşam hakkına saygıyla meşhur Hint felsefesinde bu duruma swadharma ismi verilir. Yani her canlının doğada tuttuğu bir yer vardır ve bu ekosistemin dengesini sağlar. Hiçbirinin önemi diğerinden az ya da çok değildir. Aslında bu yaklaşım ekoloji biliminin de temelini oluşturur. Bu bilimin öncüsü Alexander Von Humboldt daha 1800’lerin başında herşeyin birbirine bağlı ve bütünün karşılıklı etkileşimli parçaları olduğunu keşfetmiş ve buna Almanca Naturgemalde (doğanın çizimi) adını vermişti. Türkçeye çevrilmesi zor olan bu kavram mikrokozmos veya ekosistem olarak adlandırılabilir belki. Bu kavramı Güney Amerika’da Chimborazo Dağı’nın eteklerinde oturup karmaşıklıktaki birliği fark ettiği o büyülü anda ürettiğini biliyoruz. Bugünkü anlamıyla ekoloji bilimi de buradan beslenmektedir.

Bu noktada bahsetmemiz gereken en önemli şeylerden birisi de bizim göremediğimiz binlerce belki milyonlarca canlının yuvasının insanın çoğunlukla rant amaçlı faaliyetleri sonrası dağıtılıyor olması. Orman göremediğimiz milyonlarca canlı organizma barındırır, o yüzdendir ki ekosistemin en önemli parçasıdır. Orman yangınlarında da maalesef insanların kayıpları anılırken hayvanların, böceklerin, yok oluşu pek gündeme gelmez. İkizdere’de daha taş çıkarılmadan sadece yol açım çalışmalarında bile dere taşla dolup kurumaya başlarken balıklar, yılanlar ve kurbağalar hızla ölmeye başladı. Bir de 30 milyon tonun üzerinde taş çıkarılacak bölgede mühendislerin hesaplamalarına göre toplam 1 milyon kamyon seferiyle bu taşlar liman inşaatına taşınacak. Demek oluyor ki bölgede saatte en az 70 kamyon hareket halinde olacak. Dinamitle yapılacak patlatmaları da düşündüğünüzde küçük, büyük bir canlı yaşamının burada devam etmesi neredeyse imkansız hale gelecek.

Sermaye güdümlü, türcü insanın, doğal kaynakların sonunu zorladığı ve türlerin yaşam hakkını tehdidinin en yüksek boyutlara ulaştığı Antroposen çağında, gezegenin sağlığını gözeten her insanın omuzlarında bütüncül bir bakışla hareket eden yaşam savunuculuğu görevi yükselmektedir.

*

  • Türlerin Yaşam Hakkı, Işıl Karaelmas ve Melike Dirikoç’un Açık Radyo’daki programlarının adı.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Sea Watch: Mültecileri Görün

Sea Watch-4 gemisi mayıs ayının ilk günlerinde 48 saat süren bir çalışmayla 455 mülteciyi kurtardı.

Arkadaşım Tuğba İyigün aracılığıyla Sea Watch-4 gemisinin, ikinci kaptanı Doğuş Şahinoğlu’na ulaştık. Doğuş’un anlatımına göre, Akdeniz’de kurtarılıp Sicilya’ya getirilen mülteciler arasında hastalar, hamile kadınlar ve çocuklar da bulunuyor. Akdeniz’de mahsur kalan mültecilerle dayanışmak için kurulmuş olan insani yardım organizasyonu Sea Watch konuyla ilgili şöyle bir açıklama da yaptı:

“Denizde üç günden beri seyreden lastik botlardan kurtarılan mültecilerin Malta ve İtalyan limanlarına getirilmesine izin verilmedi ancak daha sonra Sicilya’daki Trapani limanına gelmesine izin verildi.”

Diğer yandan Sea Watch, Libya Sahil Güvenlik Devriyesi’ni mültecileri kurtarmak yerine zorla Libya’ya doğru itmekle suçladı. Bu arada Sea Watch daha önceleri olduğu gibi mülteci dolu botları görmelerine rağmen ticari gemilerle bazı tedarik gemilerinin de mültecileri almadığını bildirdi.

Sağcı siyaset ve egemen insanlığın acımasızlığı

Hiçbir şekilde kurtulma şansı olmayan “kaçak yolcu” diye adlandırılan birçok mülteci, Sea Watch’a denk gelmeyecek kadar şanssız. Onlar insan kaçakçılığı şebekelerinin sağladığı basit lastik botlarda Akdeniz’de can veriyor çoğunlukla. Mültecilerin büyük bir kısmı Afrika’dan ve Afganistan’ın bazı bölgelerinden geliyorlar. Çok zor şartlarda, tüm paraları elinden alınmış, kaçakçılarca esir tutulan, bazıları defalarca tecavüze uğramış birçok kişi, uzun bir bekleyişten sonra Libya açıklarına diğer gemilerin insafına bırakılıyor.

Bu sürekli yaşanan ve medyaya genellikle sadece istatistik olarak yansıyan dram neden durdurulamıyor ya da durdurulmuyor? Avrupa Birliği ülkeleri, milliyetçi iç siyasetin de etkisiyle göstermelik birkaç kabul dışında pek mülteci istemiyor. AB, bu durumu çözmenin yolunu ağırlıklı Libya ve Türkiye’den geçen mültecileri o ülkelerde tutma şeklinde hayata geçiriyor. Türkiye’ye bunun için verilen paraları ve bu para az bulunduğunda Türkiye’nin “bak salarım mültecileri açarım sınır kapılarını” şeklindeki mültecileri inanılmaz aşağılayan tutumunu hepimiz biliyoruz.

Türkiye’den Avrupa’ya geçmeye çalışan mültecilerin çoğunluğunu ise Suriye, İran ve Irak gibi ülkelerden gelenler oluşturuyor. Gelelim Libya’ya. Orada da durum pek iç açıcı değil. Libya bir yandan kendi iç savaşıyla boğuşurken bir yandan da AB ile anlaşma yoluyla mültecileri kamplarda tutup bu işi bir gelir kapısına dönüştürüyor dersek abartmış olmayız. Libya, 455 milyon Avro toplam değerindeki programlar ve sınır yönetimi için yapılan eylemlerin yanında, göçmenlerin ve mültecilerin koruması ve toplumsal istikrar için kullanılan önemli miktardaki kaynaklar ile EUTF (AB Acil Durum Güvenlik Fonu) Afrika’nın Kuzey Afrika penceresinin en büyük faydalananı olmaya devam etmektedir. Libya’da EUTF kapsamında yapılan sınır yönetimi programları şu anda 57,2 milyon Avroya denk gelmektedir.

Sea Watch nedir ve nasıl hareket eder?

Sea Watch tamamen gönüllülerden oluşan ve maddi kaynaklarını dayanışmayla bireylerden sağlayan bir yardım kuruluşudur. Temel amacı Akdeniz’de karşılaştığı mültecilerin yaşam güvenliğini sağlamaktır. Sea Watch hukukta yer alsın almasın başka türlü bir hümanizma ve onun meşruluğuyla hareket ederek can kurtarır. Kaldı ki Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, bir deniz kazasından haberdar olan her kaptanın insanlara yardım etmekle yükümlü olduğunu söyler.

Tıpkı basında uzun bir süre yer alan Sea Watch – 3’ün kaptanı Carole Rockete’nin kurtardığı 40 sığınmacıyı yasak olmasına rağmen İtalya’nın Lampedusa Limanı’na getirmesi olayında olduğu gibi. Rockete yaptığı şeyden dolayı gözaltına alınmış ve gelen insani tepkiler üzerine İtalyan makamları onu serbest bırakmak zorunda kalmıştı. Olay, İtalya ve başka bazı Avrupalı yöneticileri, göçmen politikalarının çökmüşlüğünü yüzlerine vurduğu için çok kızdırmıştı. Buradan çıkan sonuç şudur: Mültecileri kendi kaderine bırakmanın “hukukunu” yaratabilirsiniz ancak bu meşru olduğu anlamına gelmez.

Sea Watch’a destek olmak için bu linki açarak gerekli bilgilere ulaşabilirsiniz.

Söz ve müziği Suriyeli Kürt müzisyen Hussain Hajj’a (Memo Seyda) ait şarkının başka söze gerek bırakmayan şu dizeleriyle bitirelim:

“Eğer sizin meydanlarınızda, caddelerde, sokaklarınızda dilenciler olduysak
Özür dileriz
Eğer sizin işyerlerinizde, atölyelerde, tarlanızda kaçak işçi olduysak
Özür dileriz
Eğer sizin kıyılarınıza, kumsala, plajlarınıza cesetlerimiz vurduysa
Özür dileriz
Şikayet edemem ben maazallah
Timsah gözyaşlarında boğulduk vallah
Ben bir mülteciyim…”*

  • Orta(k) Doğu Grubu, Mülteci Makamı olarak bu sözlerle seslendirdi şarkıyı.