Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bunca yoksulluk varken…

“Elimde olsa, gökyüzündeki yıldızları çekmeceme kilitleyip, onlara da sahip olmak isterdim.” Bu söz, ABD’li bir iş insanına ait…

Sermaye ve ona sahip olan kapitalist insan, doymak bilmeyen büyüme tutkusunu dizginleyecek hiçbir ahlaki değere sahip değildir. Daha da ötesi sosyolog Ali Şeriati’nin kavramını ödünç alacak olursak, sermayedar bir alinasyona uğrar. Yani sahip olduğu şeyin kendisine dönüşür. O, “ya büyü ya öl” kapitalist motto gereği, sürekli çoğalmak zorunda olan bir paradır artık. İnsanlığını büyük oranda kaybetmiştir. Sermayenin büyümesi pahasına çektirilen acıların hiçbir önemi yoktur. Arada insan olduğunu hatırlar ve vicdanını rahatlatmak için yoksullara küçük yardımlarda bulunur. Bunu da özel milli ve dini günlere denk getirir ki oradan yine bir rânt elde edebilsin. Dahası kendine açılan fakir elleri görmekten, gizliden gizliye bir büyüklük hazzı duyar. Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de, sürekli cömertlik peşinde koşan bir zengin karakteri üzerinden bu durumu çok güzel anlatır. Romanda; yüzlerce sayfa boyunca, insanlara yardımlarda bulunan bu zengin kişinin, serf sahibi olduğunu ve bir serfini döverek öldürdüğü için aslında suçluluk duygusuyla bu yardımları yaptığını okuruz.

Rezilsiniz!

Ülkemiz kapitalistlerinin de para hırsı konusunda hiç kimse eline su dökemez. Bu becerikli gözü dönmüşlerin en son icraatı, günlük yevmiyesini çöpleri ayrıştırarak kazanan çekçekçilerin üç kuruş kazancına el koymak oldu. Geçtiğimiz haftalarda Ümraniye Dudullu Bölgesi’nde birçok geri dönüşüm işçisinin mekânlarına şafak vakti baskınları yapılıp, yüzlerce insan gözaltına alındı. Sanki suç işlemişler gibi… Bu baskınlar şu anlama geliyordu: “ey ülkemin işsizleri ve sığınmacılar size yaşam hakkı yok! Biz öyle cabbar, cevval ve atakan birer sermayedarız ki bu sistemin sahipleri olarak sizin sorunlarınızı çözmediğimiz gibi elinizdeki azıcık ekmek parasını da size yedirtmeyiz.” Bu operasyonlar “çevre kirliliği” bahanesiyle yapıldı. Oysa çekçekçi diye tabir ettiğimiz geri dönüşüm işçileri, kendiliğinden müthiş bir iş başarıyor. Onlar, çöpleri ayrıştırıp, organik olmayan atıkları geri dönüşüme kazandırıyor. Ve böylece hem ekolojik bir faaliyet ortaya çıkarken hem de bir grup yoksul ve mültecinin işsizlik sorunu, az da olsa çözülüyor. Tabii gönül isterdi ki insanların başka güvenlikli ve sağlıklı işleri olsun ve biz de çöplerimizi, belediyelerin gelişmiş teknikleri ve organizasyonlarla kendimiz ayrıştıralım.

Kendisi dışında her şeyle uğraşan insan

Megamakine aşamasına ulaşan yeni uygarlığın ulus devletleri, uzaya çıkma, yeni keşifler yapma inanılmaz aletler icat etme konusunda birbiriyle yarış halinde ve bu konulardaki birçok hayalini gerçekleştirebilirken, yaşadığı gezegendeki en belirgin sorunlar olan yoksulluk, ekolojik kriz ve mültecilik benzeri konulara çözüm üretmekten aciz bir haldedir. Zaten çözüm bulmak için de ciddi bir çaba içerisinde oldukları söylenemez. Örneğin, kuraklık ve küresel ısınma kendisini her geçen gün yakıcı bir biçimde hissettirirken, 1-12 Kasım’da Glasgow’da gerçekleşecek olan COP26 İklim Zirvesi öncesinde fazla beklentiye girmeyin diye uyardılar. Yani, yine makyaj önlemleri konuşacağız demek istiyorlar. Yoksulluk ve pandemi krizi derseniz, küresel çapta bunlara dair de elle tutulur hiçbir önlemleri yok. Şunu çok iyi anlamamız gerekiyor ki umutlarımızı boşuna tüketmeyelim. Verili sistem hiçbir sorunu çözmez ya da çözemez. Çünkü kaynağı kendisi…

Peki bunca kötülük karşısında insan ne yapsın?

Buradan belki, toplumsalı oluşturan bireylerin yaşamanı nasıl kurguladıkları ve neyle uğraştıklarına gitmemiz gerekiyor. Sınıfsallık sadece ekonomik güç veya güçsüzlükle ilgili bir kavram olarak ele alınamaz. Aynı zamanda bir kültürdür. Bir zengin kişi, Marx’ın deyimiyle kendi sınıf intiharını gerçekleştirerek sömürücü burjuva kültürüne sırt çevirebilir. Burada kişinin felsefi bir hesaplaşma yaşaması esastır. Diğer taraftan, ezilen sınıftan olmak peşinen bir başkaldırı veya hak arama kültürü de yaratmaz. Paris Komünü’nün ve Sosyal Ekolojinin öncü filozoflarından Elisee Reclus bu bağlamda Marx ve Bakunin’i eleştirirken haklıydı. Reclus, Marx ve Bakunin’in, “tarihsel maddecilik formunu reddederek, bilincin esas olarak iktisadi faktörler tarafından biçimlendirilmediğini, toplumun bilinç tarafından dönüştürüldüğünü öne sürdü.” [1] Tabii buradan Reclus’un iktisadi koşulları önemsemediği sonucunu çıkarmamalıyız. Bunu bilinç-iktisat ilişkisine verilen aşırı öneme bir eleştiri olarak algılamalıyız. Demek oluyor ki yoksulların da bilinç dönüşümü için sürekli ciddi bir felsefi ve kültürel hesaplaşma içerisinde olması gerekiyor.

Bu bilinç durumuna dikkat çekmek için 17.yüzyılın parlak zekâlarından ve filozoflarından Etienne de la Boetie, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” eserinde şöyle seslenir: “Eğer ezilenler, muktedirlerin ayaklarının altına kırmızı halı döşemekten vazgeçerse, sistem kendiliğinden yıkılacaktır.” Boetie, bunu söyleyerek daha 1600’ de aslında sivil itaatsizliğin temellerini atmıştır. Henry David Thoreau da 19.yüzyılın sonlarında kavrama “sivil itaatsizlik” olarak ismini vererek, kendince yol ve yöntemlerle de hayata geçirmiştir.

Bugün yapmamız gereken de tam olarak böyle bir şey. Evet başka türlü bir dünya mümkün ama bu bilinmez bir gelecekte ulaşacağımız bir hayal olmamalı. Hemen şimdi yapabileceğimizi yaparak harekete geçmeliyiz. Örneğin ortaklaşmacı ekonomik ağları genişleterek dayanışmacı bir kültürü çoğaltmalıyız. Kurduğumuz ve büyüttüğümüz kolektiflerle hem kendi tüketimimizi minimize ederken hem de toplumun tüketim alışkanlıklarını sorgulayabilmesi için örnek modeller oluşturmalıyız. Küçük ölçekli de olsa yaptığımız işle siyaset yapıp, söyleyeceğimiz sözün gücünü ve potansiyelini açığa çıkartmalıyız. Yani yalnızca karşı çıkarak değil, istediğimiz yaşamları bugünden oluşturmaya çalışarak görünür olmalıyız. Bu, yalnızlık çeken her bireyin aidiyet sorununu çözecek en güzel adım olacaktır. Nerede aç kalan, nerede barınamayan, nerede sistemden bunalan insan varsa orada olmalıyız. Ortaklaşmacı ekonomik ve sosyal ağlara, kooperatiflere ve kolektiflere katılan her birey, hem sistem tarafından yok sayılan haysiyetini yeniden kazanacak hem de hayata dair sözünü çekinmeden söyleyebilecektir.

*

[1} Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, İmge Kitabevi, syf.486

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bütüncül bir şair: Edip Harâbi

“Daha Allah ile cihân yok iken
Biz anı var edüp i’lân eyledik
Hakk’a lâyık hiçbir mekân yok iken
Hanemize aldık mihmân eyledik

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verüb tıpkı insan eyledik” (1)

Bu dizeler hemen herkesin tahmin edebileceği gibi, Edip Harabi’ye ait Vahdetnâme şiirindedir. Şiirin tamamını okuduğunuzda, tasavvuf ve Alevi-Bektaşi felsefesindeki birlik (vahdet) anlayışını çok net görürsünüz. Bu felsefeye göre evrenin dışında, var eden ayrıca konumlanan bir tanrı yoktur. Tanrı ve insan ve tüm kâinat birlik içerisindedir. Bu felsefenin kökleri Plotinos’a kadar uzanır. Yani tanrı, kendisinden taşan ve her şeyi oluşturarak onunla birlik olan bir ışıktır. Düalist bir durum söz konusu değildir. Buradan Spinoza’nın panteizmiyle de benzerlikler kurmak mümkündür. Çünkü Alevi-Bektaşilikte de doğa tanrıcılık önemli bir yer tutar. Evrim teorisine de göndermeler içeren şu dizeler buna çok iyi örnek oluşturuyor:

“Ben tabiat ehliyim kendimde var çok iktidar
İbtidâ insan bir maymundan oldu âşikâr
Kendi kendinden zuhura geldi dehre her ne var

Boş yere varsın Harâbi Hakk’a iman eylesin
Çünkü Hakk var zanneder bir mankafadır, neylesin
Var imiş Allah deyu beyhude halka söylesin.” 

Alevi-Bektaşilikte ‘şiir söylemek’

Şiir söylemenin çok önemli olduğu Alevi-Bektaşiliğin yedi büyük şairinden birisi olarak geçen Edip Harabi, önemli birçok özelliğiyle diğer şairlerden farkını ortaya koyar. 1853-1917 yılları arasında yaşayan Harabi’nin asıl ismi Ahmed Edip’tir. O, daha 17 yaşında iken Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’dan el alıp, Bektaşi olduktan sonra “ölmeden önce ölünüz” tasavvuf deyimi gereği Harâbi ismini alır. Harâbi’yi, farklı kılan şey, yazmayıp adeta söyleyerek oluşturduğu şiirlerinde hemen her konuyu işlemiş olmasıdır. Harâbi, şiirlerinde din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep sorunlarının ötesine geçmiştir. Ve bu konulardaki çiğliği eleştirdiği sayısız şiiri vardır. Gelin, yaşamı müthiş bir bütünlük penceresinden gören Harâbi’nin bu konulara bakış açısını biz anlatmayalım, şiirleri söylesin!

Cinsiyet sorunu

Toplumsal yaşamda ve klasik islâm anlayışında, kadının aşağı bir mertebede görülmesini Zehra, Naciye ve Lütfiye mahlaslarını kullanarak şu sözlerle eleştirir Harâbi:

“Ya Muhammed bize nâkıs* diyorlar
Nedendir erlerin bu hataları
Ehl-i Beyt’e karşı düşkün olurlar
Çünkü doğru değil iddiaları

Gerçi kıyafette size uymayız
Hakikatde sizden geri kalmayız
Malumunuz olsun erden saymayız
Bize nâkıs diyen budalaları” 

“Ey erenler erler nasıl ersiniz
Söyleyin sizinle davamız vardır
Bacılara niçin nâkıs dersiniz
Bizim de Hazret-i Havva’mız vardır.” 

Edip Harâbi’nin hayat hikâyesinden vejetaryen olup olmadığına dair bir bilgi edinemiyoruz ancak kurban kesme ritüeline net bir şekilde karşı durduğu anlaşılıyor.

“Gelmişiz cananın asitanına
Sıtk ile sarıldık dost damanına
Canı baş vermişiz aşk meydanına
Hayvan kesmek gibi kurban gerekmez”

Burada, Alevi-Bektaşi felsefesinde önemli bir yeri ve ismine de bir semah olan turna kuşuna dair, sevgili Birhan Keskin’in şu iki dizesini söylemeden geçmek istemiyorum.

“Turnayı gözünden vuranlar bizden değildir
Turnanın kalbinden dem vuranlar bu tarafa…”

Harâbi, sınıfsal farkı ve yoksulluğu eleştirirken zenginlik içinde yaşamayı da hayal etmez. Ona göre, insanın temel gereksinimleri karşılansın yeter. Kendisi emekli olduktan sonra, İstanbul Fatih’te viran bir evde çok mütevâzi bir yaşam tercih etmiştir. Şöyle söyler Harâbi bu konuda:

Bulur Hakk’dan cezasın müfsid ü zâlim olan mutlak
Bugün zevkden, yemekden ayrılan zenginlere bir bak
Bize sıhhat kuru ekmekle versün Hazret-i Hallâk
Ne lazım böyle zenginlik bize göstermesin hiç Hakk” 

“ Ocağımda incir ağacı bitti
Edib züğürtlük canıma yetdi
Beş para kalmadı hepsi bitdi
Kesenin dibini deldi züğürtlük”

Harâbi’nin,  toplumsal konulara, ikiyüzlü inanç ve ibadete, gösterişe dair daha birçok şiiri vardır. Harâbi aynı zamanda eserleri en çok bestelenen ozandır. Değindiği her konuyu anlaşılır bir üslupla ele almıştır. Diğer birçok Alevi-Bektaşi şairi gibi Harâbi de din ve inanç, şöyle mi olsun böyle mi olsun mevzularıyla uğraşmak yerine iyi insan, kâmil insan nasıl olunurun derdine düşmüştür. Bunu da yaşamıyla göstermeye çalışmıştır. Basit ve gündelik olanın yerine, bütüncül bir bakış açısıyla anladığı hakikate hayat buldurma uğraşıyla geçmiştir ömrü.

Kendisini çok iyi anlatan şu dizelerle bitirelim:

“Nâmım Edib idi Harâbi oldum
Erenlerin ayak turâbı oldum
Hakk’ın bir mukaddes kitabı oldum
Aşk olsun okuyan ehl-i irfâne” 

*

(1) Harabi Divanı, Can Yayınları, hazırlayan: Dursun Gümüşoğlu
*nâkıs: eksik

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

‘Kısa’ bir eleştiri yazısı: Mahcubiyet ve Haysiyet*

Kırık bir şemsiye neyi anlatır?

Tekdüzeliğin boğuculuğu, -mış gibi yürütülen birlikte yaşam ritüelleri, evlilik kıskacı, hemen hiçbir zaman yerine gelmeyen derin muhabbete duyulan şiddetli özlem, yalnızlık sancısı, anlaşılamama, anlatamama, nesil farkı gerilimi, klasik olanın kayboluşuna duyulan öfke, teknolojinin ve hızın acımasız üstünlüğü, varolamamanın getirdiği dayanılmaz ağırlık hissinin dışavurumu, derde derman olunmak yerine derde sığ bakışla gelen cümleler, ötekinin seninle olan birlikteliğinin çaresizlikten kaynaklanmasına karşı duyulan öfke ve hüzün, tüm sorumluluklarını bir kenara bırakarak başını alıp gidene duyulan hayranlık ve hasetle karışık anlayamama durumu, gençlikte yaşatılan düşlerin ve ütopyaların giderek flulaşmasının üzüntüsü, ışık gördüğün birisine açılmanın heyecanı ve beklentisinin yarattığı hayal kırıklığı…

Açılma dediysek entelektüel bir açılmadan bahsediyoruz.

İstediğini eyleyememenin sıkıntısı…

Giderek memurluğa dönüşen “edebiyat dersi anlatımı, dünyanın her yerinde böyle vasat mı arkadaş” dedirten öğretmenler odasının kasvetli ağırlığı, suskunluğuyla çok şey söyleyen ve aşkını kaybetmiş bir kadınla birlikteliğin getirdiği zul, ekonomik yoklukta terk edilip ekonomik varlıkta tekrar hatırlanan çocuğun baba travmasına dökülen gözyaşı, gündelik hayatın bulantıya varan nesneler sistemi, ruhun ölümü, alkolle uyuşturulan zihinler, dünden kalmanın bıktırıcı tekrardaki yorgunluğu, kaldırılamayan “anlayışlılık”, zor zamanlarda uzanmayan ve olmayan bir dost eli, ideallerin yerini alan pesimizme olan öfke, konforlu yaşamın kahredici sıradanlığı, anlamsız sisteme duyulan hınç, yaşlanmayla kurtulunan fiziksel güzellik hapishanesini görerek “kadının özgürlüğü tamam da yine de çekici olsaydı” isteği, istediğini eyleyememenin iç sıkıntısı…

En sonunda da şemsiyesiz çıkılan bir yağmurun güvencesizliğiyle ve terk edilen okulla özgürlüğe açılan kapı…

(*) Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet, YKY 2021, çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Antalya’da güvenlik bahanesiyle ağaç katliamı

Antalya‘dan çıkışta Burdur, Korkuteli istikametine doğru bir yokuş tırmanırsınız. O yokuş dolambaçlı çok güzel bir yokuş olup, değişik noktalarında müthiş Antalya manzaraları vardır. Çıkış büyük bir düzlüğe varıncaya kadar sağlı sollu çam ağaçlarıyla kaplıdır. Bu ağaçların bir kısmı da asırlık ağaçlardır.

‘Neden budama değil de direkt kesim yapılıyor?’

Şimdi Döşemealtı, Korkuteli Sapağı veya Duacı Kavşağı da denilen bölgede bu ağaçlar Orman Genel Müdürlüğü tarafından kesiliyor. Karayolları Genel Müdürlüğü‘ne bir aracın üzerine ağaç devrildi diye şikayet olmuş. Onlar da “Yeter ki siz isteyin” deyip 80 ağacı kesme kararı almış. OGM ormanı korumaktan çok sanki ticari bir işletme gibi hareket ediyor. Ormanı potansiyel bir kereste gibi görüyor.

Diyelim ki güvenlik sorunu var. Neden budama değil de direkt kesim yapılıyor? Neden bir ağaç yerine 80 ağaç birden kesiliyor? Başka türlü güvenlik sağlanamıyor mu?

İki yıl önce duble yol için 600 yıllık çınar ağaçlarını, Ulupınar bölgesinde de benzer bir gerekçeyle kesmek istemişlerdi. Halkın ve aktivistlerin tepkisiyle proje değiştirilip ağaçlar kesilmekten kurtulmuştu. Demek ki istediğiniz zaman başka türlü de yapılabiliyor. Bölge insanları kesimi durdurmak için bir imza kampanyası başlatmış durumda.

İmza kampanyasına buradan ulaşabilirsiniz.

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Okumanın ötesinde

Türkiye’de butik kitabevi işletenler ve çalışanları sinir krizinin eşiğinde dolaşıyor. Neden diye düşündüğünüzde aklınıza ilk gelen şey pandemi koşulları olursa hemen söyleyeyim, cevap bu değil.

Kitapçıların sinir krizinin eşiğinde olmasının en büyük sebebi, internetten kitap satışlarındaki inanılmaz boyuttaki haksız rekabet. Örneğin, kitabevinin toptan aldığı fiyata internet siteleri perakende satış yapabiliyor. Bir kitabevinin bununla rekabet etmesi demek bir ayda batması demek. Bırakın kâr etmeyi temel giderlerini bile karşılayamaz.

İkinci sebep ise, birçok okurun kitabevine gittiğinde bu arka planı hiç düşünmeden, elindeki akıllı telefonla kitapçıya netteki indirimli fiyatları gösterip kitabı alma çabası. Kitapçı bunu nasıl algılar, ruh hali nerelere gider siz düşünün artık.

En düşük maliyetin ardındaki gerçekler

Ben, sinirleri çok sağlam birisi olmama rağmen bu durum karşısında etkilenmediğimi söyleyemem. Bunun tek sorumlusu devlet ve ilgili bakanlıklar. Çünkü neoliberalizm koşullarında ticaret yapan işletmeler, rekabet hırsıyla en düşük maliyetle elde ettiği kitabı, yine en düşük fiyatlara satarak müşteri toplamaya çalışır. Peki nasıl sağlanır en düşük maliyet? Hemen söyleyelim. En düşük ücrete işçi çalıştırarak ve işçilerin özlük haklarını kısıtlayarak sağlanır.

Yayınevlerinden özellikle de küçük olanlardan uzun vadeli çekle ve aşırı ıskontolarla kitap alarak, satamadığını da kitap yıpransa bile iade etme garantisiyle sağlanır. Birçok kentte kitabevlerinin sayısının iyice azalması da yayınevlerini bu çarka mahkûm kılmaktadır tabii. Bu durum, size ulaşan ucuz tekstilin nasıl bir sömürü sistemi sonucu olduğuyla benzer.

Kent sosyolojisi açısından kitabevlerinin önemi

Eğer hayatta entelektüel bir çabanız varsa, bir kente gittiğinizde yaptığınız ilk iş kitabevlerini keşfetmek olacaktır. Ben, entelektüel çabayı sadece okumak olarak adlandırmıyorum. Bu çaba, kentin sosyal-pratik hayatına katılmayı da kapsar.

Bu noktada yine en önemli uğrak noktaları kitabevleri olur. Gittiğinizde birlikte okumalar yapıp, kentin kamusal hayatına katkı sunabileceğiniz insanlarla tanışırsınız. Kentte yaşayan şair, yazar, editör, çevirmen, akademisyen ve eleştirmenlerle buluşursunuz. Bu insanlarla hemhal olursunuz.

Sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan mekânlarda, kent için çaba gösteren gıda toplulukları üyeleri, ekolojistler, cinsiyet hakları savunucuları ve hayvan hakları savunucularıyla karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Bir mücellitle* tanışıp hayat hikâyesini dinlemek ve 50’li yıllarda okuduğu bir romanın karakterlerini hatırlıyor olması hayatınıza başka türlü bakmayı sağlar. Kitapçının veya mekândaki başka bir okurun size önereceği bir kitap, hayatınızı değiştirir belki.

Mekanın sağladıkları

Mekân, yaşayan ve aurası olan bir ortamdır. Sizi kendine çeker, gündelik yaşam akışınızı değiştirir. Kitabı aldığınız yer sanal ortam ise okuduğunuz kitabın etkisinin, kendi evinizin veya işyerinizin dışına çıkmaması da çok muhtemel.

Bir anekdot vereyim isterseniz. Kitabevine gelen bir okur, bizde gördüğü ve aradığı bir kitabın fiyatının internette yüzde 40 daha ucuz olduğunu söyledi. Ben de en son ne zaman kitabevine gittiğini sordum. Üç yıl önceymiş. Hep internetten alıyormuş kitaplarını. “Yalnızlık çekiyor musun” diye sordum, şaşırarak “evet” dedi. Okuduğunu paylaşacak kimse bulamadığını söyledi.

Bunun üzerine uzun uzun konuştuk ve indirimi önemsemeden önerdiğim beş adet kitabı aldı. Tabii çoğunlukla böyle iyi sonuçlar vermiyor tatlı sert anlatımlarımız. Ama okurların bir kısmı o samimiyeti gördüğünde bir dönüşüm de yaşayabiliyor. Bir bağ ve empâti kurabiliyor.

Bir anekdot daha vereyim olayı özetler nitelikte. Geçen hafta bir okur geldi. Kitabevini epeyce dolaşıp, deşelenerek güzel kitaplar buldu. Sonrasında kahve eşliğinde sohbet ederken İstanbul, Antalya veya İzmir arasında yerleşmek için bir karar aşamasında olduğunu ve burasıyla tanıştıktan sonra Antalya’nın belirgin bir biçimde öne çıktığını söyledi.

Kimi insanlar için kitabevi varlığının bu boyutta önemli olduğunu ben bile bilmeyerek, okurumuzun söylediğinden çok mutlu oldum. Bu örnekleri, kendimizi övmek için vermedim. Lütfen yanlış anlaşılmasın. Okuyanlar biliyordur tam da Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası kitabındaki kaygıyla verdim.

Zweig, kitabın önsözünde diyordu ki “Lütfen beni, kendisini yazmış diye megaloman olarak düşünmeyin. Amacım hem Birinci Dünya Savaşı hem de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış birisi olarak, etkili olması açısından dönemin ve entelektüellerin tavırlarının bir anlatımın yapmaktı.”

Charlot ve Gerçek Zenginlikler

Yaşanmış örnekler, insanın bir konu hakkındaki derdini anlatması açısından çok etkili ve canlıdır. Daha önce de “Gerçek Zenginliklerimiz” adlı bir yazımda Fransız işgali altındaki Cezayir’de, sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan ve kendisi Fransız olan ancak Cezayir’in ulusal kurtuluşunu destekleyen Edmont Charlot’tan bahsetmiştim.

1930’ların sonunda 21 yaşındayken kitabevini açan Charlot, hem birinci el hem de sahafi kitap satarak ve kitap kiralayarak dönemin çekim merkezi olmuş. Benim kitapçılık tarzım da aynı. Daha çok çeşit sunabilmek ve uygun fiyat açısından bu böyle. Kitabevinin ismini de Gerçek Zenginlikler koymuş Charlot.

Defalarca saldırıya ve kundaklamaya uğramasına rağmen yılmamış.
Charlot, daha kitapçılığının ikinci yılında Camus’nun Tersi ve Yüzü’nü onun yanında da Andre Gide’in ilk kitabını basmış.

Bunların dışında, Jules Roy, Garcia Lorca, Kessel ve Rubles’nin de ilk kitaplarını yayınlamış. Yayın dünyasına birçok yazar kazandırıp, başkalarını da teşvik etmiş. Edmont Charlot’nun hayranlık verici hayatını merak edenler, Kaouther Adimi’nin, Deli Dolu Yayınları’ndan çıkan “Zenginliklerimiz” kitabını okuyabilir.

Ne yapabiliriz?

Şu sıralar kitap satışında sabit fiyat uygulaması gündemde. Bu uygulama butik kitabevlerini korumak için çok iyi bir adım olacaktır. Herkes desteklemeli ve gündemde tutmalı. Okur indirimli kitap almak varken niye bu yasayı destekleyeyim ki diye düşünebilir.

Ancak şunu söylemeliyiz ki okur internetten aslında şu anda kitabı gerçek fiyatından alıyor. Çünkü dağıtım şirketleri ve internet satış tekelleri yayınevlerini ekonomik anlamda ezen koşullarda kitap temin ettiği için yayınevleri de kitaba gerçek değerinden yüksek fiyat koymak zorunda kalıyor. Yoksa üçüncü hamur kâğıda, ciltsiz ve siyah beyaz baskı 798 sayfa bir kitabın 156 TL olmasını nasıl açıklarsınız?

Oysa sabit fiyat uygulaması gelirse, yayınevleri kitap fiyatlarını düşürür. Çünkü kitap daha çok asıl satılması gereken kitabevlerinde satılacak ve dağıtımlarla, internet satıcıları da yayınevlerinden yüksek iskontolu kitap alamayacak.

Almanya’daki uygulama bu konuda çok güzel bir örnek. Berlin ve Hamburg arasında yolculuk yaparken küçük bir ilçede mola vermiştim. Kitabevine “İşleriniz nasıl?” diye sorduğumda iyi olduğunu söyledi ve sabit fiyat uygulamasından bahsetti. Bu uygulama küçük bir ilçede orta ölçekli bir kitabevinin ayakta durmasını sağlayabiliyor yani. Ülkenin her yerinde ve internette fiyatlar aynı.

İşin bir diğer boyutu da ülkemizde insanların alım gücünün düşük olması. Bu nedenle kamuoyu olarak devlete kitap sektöründe maliyetleri azaltması ve gerekirse pozitif ayırımcılık uygulaması için baskı yapmalıyız.

Aksi takdirde ekonomisi kısıtlı olan insana internetten kitap alma demek de zor. Ancak en azından ekonomisi uygun olan insanların, kitap almanın sadece kitap almak olmadığı bilinciyle hareket etmelerini de bekleyebiliriz.

*Mücellit : Kitap ciltleyen ve tamir eden kişi.

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Doğal tarımdan yangınla mücadeleye, yeryüzü farkındalığına iyi bir örnek

İnsan bütünsel bir eylemlilik ve diğerkâmlık içerisindeyken gerçekten var olduğunu, gerçekten özgür olduğunu hisseder. Ve bu diğerkâmlık, sadece insan için değil hayvanlar ve bitkiler için de gerçekleşiyorsa asıl kıymetini bulur. Şimdi anlatacağım hikaye de başka bölgelerde benzerlerinin yaşandığını tahmin edebileceğimiz bir hikaye… Bir yandan Elazığ’da doğal tarım yapmaya çalışırken bir yandan da Dersim yangınlarındaki gönüllülüğün hikayesi…

Doğal Tarım Kooperatifi

Dersim yangınlarının 17’inci gününde (3 Eylül ) alandan yeni dönmüş olan Gürkan Bektaş’ı kurdukları kooperatif hakkında bilgi almak için arıyorum. Neyse ki Bektaş, yangının büyük oranda kontrol altına alındığını ve sadece insan ulaşımının zor olduğu Pülümür eteklerinde bir yerde devam ettiğini, oraya da helikopterle müdahale edildiğini söylüyor da biraz olsun rahatlamış olarak söyleşimizi yapıyoruz.

Elazığ’ın, Dersim sınırındaki köylerinden üçü yakın geçmişte bir araya gelerek Koruk, Dambüyük ve Esenkent Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ni kurmuşlar. Kooperatif Elazığ’da doğal üretimi hedefleme anlamında ilk olma özelliğini taşıyor. Kooperatifin amacı ve ilkelerini sorduğumda Gürkan şunları söyledi:

“Bölgede ve dünyada tarım büyük ölçekli yapılıyor. Bu büyük bir sorun. Küçük üreticinin ürünleri ya yerde kalıyor ya da tüccar çok ucuza alıyor. Biz bölgede hem üretim hem de tüketim anlamında, toprağı iyileştirici ve onarıcı bir tarım yapmak istiyoruz. Toprağı ve suyu kirletmeden doğal tarım yaparak geçimimizi sağlamak amacındayız. Kooperatifin misyonu, ekolojik dengeyi gözeterek küçük üreticinin çıkarlarını korumaktır. Çağın problemlerine elimizden geldiğince çözüm oluşturmaya çalışıyoruz.”

Kooperatif olarak, bölgede en kaliteli üzüm çeşitleri olan öküzgözü, kösetevek ve boğazkere üzümleri olduğu için üzümden yapılan ürünlerin türevlerine yönelmişler. Bağışıklık sistemini güçlendiren ve üzüm yeşil haldeyken sıkılarak yapılan koruk suyu, ilk üretimleri olmuş ve epeyce de ilgi görmüş. Sonrasında buna pekmez, sirke, yaprak, üzüm suyu, pestil ve orcik eklenmiş. Orcik, merak edenler için söyleyelim; cevizli tatlı sucuk yapımında kullanılıyor ve tamamen doğal üzüm ürünü.

Kooperatifin üyeleri, üzümleri şarapçılıkta çok ilgi gördüğü için bir şarap fabrikası kurmayı düşünüyorlar ancak bunun için desteğe ihtiyaçları var. Kooperatif, ekolojik farkındalık yaratmak amacıyla eylülün ikinci haftası, Dersim Belediye Başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu’nun da katılımıyla bağbozumu şenlikleri düzenleyecekmiş. Şenlikte söyleşilere de yer verilecekmiş.

Gönüllülük ve örgütlülük

Antalya ve Marmaris yangınlarında gıda toplulukları ve kooperatiflerin üyelerinin söndürme süreçlerinde aktif gönüllülüğüne tanık olduk. Daha önceki yazılarımda değindiğim için ayrıntılara yer vermeyeceğim. Ancak şunu söylemeliyim ki Elazığ örneğinde de gördüğümüz gibi gezegenin sağlığı için topluluklar aracılığıyla buluşan bireyler, sahada oldukça aktif yer alıp, ciddi bir sorumluluk bilinciyle hareket ediyorlar. Şimdi ise gerekli eğitimleri alıp, daha sonraki süreçlere iyi hazırlanmak amaçlanıyor.

Yangında coğrafi duyarsızlık ve duyarlılık

Gürkan’ın ifadesiyle, Dersim yangınlarında Orman İşletme “güvenlik” gerekçesiyle baştan beri hiç aktif olmamış veya olamamış. Sadece gitmelerine izin verilen yerler yanmasın diye alan çevirmekle yetinmişler. Gönüllülerin alana girmesine yangın ancak 14’üncü günündeyken izin verilmiş. Bundan sonra ise uçak ve helikopterle destek verilmiş söndürme çalışmalarına…

Bu desteğin de hepimiz, kamuoyu ve sosyal medya baskısıyla oluştuğunu biliyoruz. Şahan Gökbakar’ın “Tunceli kalbimiz sizinle ülkemizin her yeri kıymetli” içerikli ve yetkililere seslen paylaşımı ile Tarkan’ın “Kalbim ve dualarım Dersimle” paylaşımı da bunda etkili olmuştur sanırım. Bu duyarlılığın diğer sanatçılara örnek olmasını diliyorum. Bir de yangınlar devam ederken sosyal medya paylaşımlarına gelen tepkiler var ki evlere şenlik. “Dersim yanıyor ses ver” çağrılarına birçok insan orası Dersim değil, Tunceli tepkisi verdi ve bunun üzerinden bir tartışma koptu. Yine Tarkan’ın paylaşımına MHP Genel Başkanı Başdanışmanı Hüseyin Sözlü, Dersim denmesine tepkiyle “ Ne çukur bir adamsın sen sözde Tarkan” diyerek MHP tarihinin en “yaratıcı” başka bir evlere şenlik teşbihini yaptı.

Üzerinde önemle durmamız gereken bir konu bu. Gerçekten Türkiye toplumunun hiç de azımsanmayacak bir kısmı – buna kimi ekoloji aktivistleri de dahil – bir özeleştiri yapmak zorunda. Türkiye coğrafyasının batısında olan bir ekokıyım ya da yangın olayına verilen tepki ile doğusunda olana verilen tepki arasında büyük fark var. Haber kanallarının ilgisizliği de yine aynı boyutta… Beyaz Türk bakış açısı, burada da kendini gösteriyor. Kendi yaşadığı yere Dersim diyen insana, hayır orası Tunceli denerek ayar veriliyor. Dersimse yansın Tunceliyse sönsün mü yangın? Nasıl bir tartışmadır bu? Hadi diyelim ki tartışacaksın ya da diğer bir deyimle dayatacaksın bu söylemini, yeri midir yangın devam ederken “Hayır orası Tunceli” nidasının?

Ekolojik konularda bile egemen ulus milliyetçiliği ve bölgecilik yapmak, doğuda yaşayan birçok yurttaşın hislerinde ciddi bir kırılma yaratacaktır. Bir bölgenin, bir habitatın ulusal saiklerle sahiplenilmesi ve korumaya bu düşünceyle alınması bireyi ekofaşizme kadar götürebilir. Örneğin Hitler, en sert doğa koruma yasalarını çıkarmasına rağmen, Alman kanı ve terleriyle sulanmış Alman toprağını Yahudilerin kirlettiğini düşünüyordu. İleride onları öldürmeye götürecek kadar da ilerletti bu düşüncesini.

Başta da söylediğim gibi hayat bir bütündür. Dünyanın her yerinde meydana gelen bir ekolojik yıkım veya bir insan hakları ihlali, hayvanlara yapılan eziyetler hepimizi ilgilendirir ve ilgilendirmelidir. Ben bu konuda umutluyum. Çünkü Fridays For Future ( Gelecek İçin Cumalar ) olarak dünya çapında örgütlü genç iklim aktivistleri, bu konulardaki bütünsel bakışı, yetişkinlerden çok daha iyi hayata geçiriyorlar. İklim adaletsizliğinde ve sosyal ekolojik konularda  müthiş bir öngörüleri var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Orman sakinleri ve Thomas Hardy

Thomas Hardy’nin kendi en beğendiği romanı olan Orman Sakinleri, Taciser Belge çevirisiyle İletişim Yayınları’ndan kısa bir süre önce çıktı. Heyecanla beklediğim romanı çıkar çıkmaz okudum. Bu önemli başyapıtı sizin de okumanızı sağlamak için biraz romandan ve genel olarak da Thomas Hardy’den bahsetmek istiyorum.

Modern ekoeleştirel edebiyatın öncü yazarı

“Sıradan doğanın huzuru ve insanoğlunun inatçı düşmanlığı arasındaki fark, burada açıkça görülebiliyordu.” (1)

“ Az önce yaşanan olaydan sonra bu manzaranın varlığı, kişiyi, evrenin merhametli doğasını, insanoğlunun leke benzeri varlığıyla kirlettiğini düşünmeye teşvik ediyordu.” (2)

Bu cümleleri okuduğunuzda Hardy’yi radikal derin ekolojist bir yazar olarak bile adlandırabilirsiniz belki, ancak o insan türünden nefret etmez. Onu doğada “kanserli bir hücre” olarak da görmez. Hatta en olumsuz özellikleri barındıran karakterlerini bile size sevdirir. İnsan kişiliklerine iyilik ya da kötülüğün ötesinde bir yerden bakar. Örneğin Orman Sakinleri’nin Fitzpiers’ini, bütün tutarsızlıkları ve çıkarcı davranışlarına rağmen seversiniz. Yine Casterbridge Başkanı’nın Michael Henchard’ını, her türlü pespayelikleri içerisinde kabul edersiniz. Hardy, Henchard üzerinden insanın çok kişilikli olabileceğinin ve verili kişiliğinde olağanüstü değişiklikler yaşayabileceğinin müthiş bir psikolojik çözümlemesini sunar.

Spinoza etkisi

Yukarıdaki cümleler daha çok Hardy’nin, insanın doğayla uyumsuz yaşamadaki ısrarına olan öfkenin ifadesidir. Naturalist yazının en önde gelen yazarlarından olan Thomas Hardy, sanayileşmenin getirdiği ve getireceklerine hep kuşkuyla bakmış ve romanlarında bu uyarıyı yapmaya çalışmıştır. Hardy, köy yaşamını ve kırsalı hep kent yaşamına yeğlemiştir. Üstelik kendisi kent yaşamının her türlü entelektüel ve sanatsal ortamlarında bulunmasına rağmen bu böyledir. Küçük mütevâzı evinde hasta babasıyla birlikte yaşayıp çiftçilerin alet-edavatına bakım yaparak ve kamış yontarak geçimini sağlamak zorunda olan genç kadın Marty South, Hardy’nin en sevdiği karakteridir. Marty South, doğayla uyumlu minimal yaşamıyla neredeyse hiç karbon ayak izi üretmez. Ancak yine Marty karakterinin, çok erken yaşta çalışmak zorunda olması üzerinden sosyal eşitsizliği vurgulamayı da ihmal etmez. Kentli ve sosyeteden olan Mrs. Charmond ile köylü ve aynı zamanda entelektüel olan Grace arasında ise tercihini Grace’ten yana yapar.

Spinoza’dan etkilendiği romanlarında çok belli olan Hardy, doğanın insan yaşamı üzerindeki belirleyiciliğini abartmakla eleştirilmiştir. Doğanın, insan bedeni ve sosyal yaşamı üzerindeki etkilerini hemen her romanında hissettirse de ben okuduğum romanlarının genelinde, Hardy’nin aşırı determinist bir yaklaşımı olduğunu söyleyemem. Ancak determinizmin yokluğundan da bahsedemeyiz. Bu eleştirel yoruma, romanlarında en az olaylar ve karakterler kadar doğanın ritimleri ve frekanslarına sanki ayrı bir karaktermiş gibi yer veriyor olması yol açmış olabilir. Bu tarz romancılığın benim çok hoşuma gittiğini söylemeliyim. Örneğin Orman Sakinleri’nin baş karakterlerinden Giles Winterborne’un bedensel hareketlerinin, doğanın salınımlarıyla ve ritmiyle özdeşleştirildiği sahneler çok etkileyicidir. Bu tahlil Casterbridge Başkanı’ndaki Henchard’ın kırdaki yürüyüş sahneleri için ve Çılgın Kalabalıktan Uzak’ın Mr. Oak’ı için de geçerli. Marty South’tan yukarıda bu minvalde bahsetmiştik zaten.

Thomas Hardy.

Şunu belirtmeliyiz ki “ Hardy, sözgelimi Tolstoy’un Anna Karenina’da yaptığı gibi karakterlerin ( Levin ) toprakla kurduğu olumlu ilişkiyi mutlu bir hayatla mükâfatlandırmaz. Ne Winterborne ne Marty South ne de diğerleri doğaya yakın oldukları için onun gazabından kurtulabilirler.” (3) Burada Hardy romanlarında gördüğüm kurguyu anlatmalıyım. Hardy’nin romanlarında, akıştan romanın gidişatını ve sonunu tahmin etmeniz pek mümkün değildir. Bu kurgu tarzı, romanlarına müthiş bir gerilim havası katar.

Hardy’nin izinde Lawrence

İngiliz Edebiyatı’nın ve 20.yüzyılın en önemli yazarlarından D. H. Lawrence, çok sevdiği ancak küçük eleştirilerini de esirgemediği Thomas Hardy’nin izinden gitmiş ve sanayileşme karşıtlığını, romanlarında üst düzeye çıkarmıştır. Lawrence, özellikle Greg Garrard’ın Ekoeleştiri kitabında modern edebiyatın en önemli ekoeleştirel yazarlarından birisi olarak gösterilir. Garrard’ın bu kitapta Thomas Hardy’ye yer vermesini de beklerdim doğrusu. Ekoeleştirel edebiyat, kaybettiğimiz doğayı yeniden kurgulama çabasıdır diyebiliriz. Bu bağlamda İngiliz sanayileşmesinin doğayı inanılmaz ölçülerde tahrip ettiği bir dönemde Hardy, bu yok ediciliğin içerisinde edebiyatıyla kendisini “pastoral senfoniler”  yaratmaya adamıştır adeta. Sadece bu nedenle bile ekoeleştirel edebiyatta önemli bir yeri hak etmektedir.

Hardy’nin Adsız sansız Bir Jude romanına yazdığı son sözle saygısını gösteren Lawrence, özellikle Aşık Kadınlar, Lady Chatterley’in Sevgilisi ve Oğullar ve Sevgililer romanlarında modern uygarlığa ve benmerkezci insanlığa çok sert eleştiriler getirir. Hatta Aşık Kadınlar’ın bir yerinde karakterinin ağzından “ Şu insan türünün yok olmasını öyle dilerdim ki” diye seslenir.

Viktoryen dönemin edebiyatta önemli kırılma noktalarından birisinin ustası olarak Thomas Hardy

Kraliçe Victoria’nın hüküm sürdüğü 1837-1901 yılları Viktoryen dönem olarak adlandırılır. Bu döneme katı ahlakçılık, dar görüşlülük, kibar görünüp her şeye kusur bulma, doğaüstü olaylara ilgi ve maddiyatçılık damgasını vurmuştur. Cinselliğin bastırılması yönetimin en önemli uğraşıdır adeta. Yazın hayatı tam da bu döneme denk gelen Hardy, romanlarında belki de İngiliz Edebiyatı’nda bir ilk denecek ölçüde evlilik, aşk, cinsellik, nikâhsız birliktelik, çokeşlilik ile sosyal ve sınıfsal konularda norm dışına çıkmaktan çekinmez. Öyle ki Adsız Sansız Bir Jude romanı, çok ağır eleştirilere uğradığı için roman yazmayı artık bırakıp şiir yazımına yönelmiştir. Hardy’nin dönemdaşı Oscar Wilde’ın başına gelen sansür ve linç düşünüldüğünde zamanın ruhunun ağırlığını daha iyi anlayabiliriz. Yeri gelmişken Hardy’nin şairliğinin romanlarının yapı ve dilinde çok etkili olduğunu söylemeliyiz. Şiir sevgisini romanlarında İngiliz anarşist şair Percy Bysshe Shelley ve Shakespeare’e sık sık yer vermesinden de anlayabiliyoruz.

Hardy’nin bahsettiğimiz konulardaki cesareti, Lawrence ve Virginia Woolf’u ona çok yaklaştırmıştır. Zaten Hardy’nin bu geleneğini ve cesaretini romanlarında daha üst düzeylere taşıyan Lawrence’ın romanlarının yayınlanması uzunca bir süre yasaklanmıştır. Özellikle Virginia Woolf, onu romanda bir çağı kapatıp bir diğerini açan ve ölümüyle İngiliz romanını lidersiz bırakan bir büyük yazar olarak selamlamıştır.

Verdiği eserlerin hemen hepsi başyapıt olma niteliği taşıyan Hardy’nin Orman Sakinleri’ne, Barış Özkul’un yazdığı önsözden şu anekdotla bitirelim.

“Orman Sakinleri sonlardan ziyade seslere, renklere, görüntülere, doğanın beklenmedik müdahalelerine, mevsimlerin akışına, zamanın ritmine, saatin tıkırtılarına kulak kabartıldığında muazzam hüzünlü ve etkileyici bir romandır.”

*

  1. Thomas Hardy, Casterbridge Başkanı, Yedi yayınları 2020, syf.19
  2. Thomas Hardy, Casterbridge Başkanı, Yedi yayınları 2020, syf.19
  3. Thomas Hardy, Orman Sakinleri, İletişim Yayınları 2021, syf.35
  4. Thomas Hardy, Orman Sakinleri, İletişim Yayınları 2021, syf.36

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Pandemiden yangınlara kamunun yokluğunda dayanışma ağları

Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin dört bir yanında çıkan yangınların arkasından gelen sel felaketleri ,hepimizin çok zor günler geçirmesine sebep oldu. Yangına ve sele maruz kalanlar en büyük acıları yaşarken, çoğumuz da bir şey yapamamanın çaresizliğini, burukluğunu ve hüznünü yaşadık. Ancak toplumun büyük kesiminde oluşan dayanışma arzusu ve çabası da yüreklerimize su serpti.

Kamunun yokluğunda gönüllü kamusallığının önemi

Hepimiz açıkça şahit olduk ki yıllardır yıpranan ve işlevini kaybeden kamu kurumları, özellikle son yıllarda tükenişin eşiğine getirildi. Hangisini tutsanız elinizde kalıyor. Bunun en son ve yakıcı örneklerini, Tarım Orman Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı kurumlar üzerinden yaşadık. Bu kurumların afet öncesi, afet ve afet sonrasına dair elle tutulur bir hazırlık ve organizasyonlarının olmadığı apaçık ortaya çıktı. Yangın söndürmedeki başarısızlık ve liyakatsiz yönetim, organizasyondaki dağınıklık, dere yataklarındaki yapılaşma ve buralara kurulan tomruk depoları, plansız kentleşme, iklim koşulları ve bölgelerin yapısı göz önüne alınmadan her yere ve özellikle de Karadeniz sahil şeridine yapılan otoyollar, felaketlerin boyutunu çok arttırdı.

Bütün bunlar hem felaketi yaşayan hem de tanık olan bireylerde başımızın çaresine kendimiz bakmalıyız hissi oluşturdu. Tarım Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin “yerleşim yerlerini korumak için ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kalındı” sözü ise bir bütün olarak flora ve faunayı düşünen insanlarda, büyük bir kaygıya yol açarak kendisinin bir an önce bu sorumluluğu alması gerektiği düşüncesini oluşturdu. Önceden deneyimli olup hiç beklemeksizin harekete geçen köylüler ve gönüllülerin hareketliliğine, bu kaygıları hisseden insanlar da dâhil oldu. Bu, müthiş bir gönüllü potansiyeli demekti. Ancak kamu kurumları, kendi içinde zaten iyi organize olamayıp çoğunlukla tecrübesiz, sözleşmeli çalışanlarla hareket ettiği için, gönüllü potansiyelinden güvenli bir şekilde faydalanmak yerine onları sahada istememeyi tercih etti. Oysa bizzat katılarak gördük ki ihtiyaç çoğu yerde vardı. Bu potansiyel, güvenli alanlarda, özellikle yangında hat açmak için aktif bir şekilde değerlendirilebilirdi. Yerellerdeki ekiplerin bazıları böyle yaptı zaten. Ya da kimi köylüler ve gönüllüler bulundukları habitatı terk etmeyip çalışmalara katıldılar. Bazı köylüler kendi evlerini ve yakın ormanları kendileri kurtardı. Manavgat Ahmetler Köyü, örgütlülüğüyle buna müthiş bir örnek oldu.

Örgütlü dayanışmayı yükseltmeliyiz

Son yaşanan yangın ve sel olaylarında gördük ki birçok insan, yardım etme çabasıyla yanıp tutuşurken, bunun yol ve yöntemlerini bilmediği için evinde hüzün ve gözyaşlarıyla baş başa kaldı. Sahada etkin olan gönüllülerin çoğunun, önceden bir örgütlülüğünün olduğu ortaya çıktı. Ve bu örgütlülük, hem ekiplerin hem de köylülerin onlarla birlikte hareket ederken daha rahat olmalarını sağladı. Örneğin İbradı yangınına desteğe tırmıklarımız, yanmaz eldivenlerimiz ve küreklerimizle Antalya Gıda Topluluğu üyeleri olarak gittiğimizde, bizi yönlendirme işini Ormana Köyü’nden Hikmet abi üstlendi. Daha sonra köye ziyarete gidip sohbet ettiğimizde şunu söyledi: “Sizinle çalışmak çok güzeldi. Siz söz dinliyorsunuz. Tecrübeye kulak veriyorsunuz. Birlikte hareket ediyorsunuz.” Bu durum bizi çok mutlu etti. Ve Ormana köylüsüyle organik bağ kurmamızın da önü açılmış oldu.

Bu söylediğim çok önemli. Çünkü eğer bir gönüllü dayanışma ağı kurup kamusal alandaki boşluğu doldurmaya adaysak, öncelikle bölgenin yaşayan insanlarıyla kalıcı bağlar kurmalıyız. Ve bu bağları mümkün olan geniş coğrafyaya yaymalıyız. Bunun ikinci adımı ise yangın, sel ve deprem eğitimleri almak olmalı. Üçüncü adımda da gerekli ekipmanları edinip, acil durumlarda her an alınabilir bir yerde tutmak hedeflenmeli. Bütün bunları gerçekleştirirken yerellerdeki belediyelerle görüşüp bir koordinasyon kurmalıyız. Bu koordinasyon, belediyelerin imkânlarını, gönüllülerin tanıması ve acil durumlarda birlikte kullanması açısından çok önemli. Belediyelerin de ihtiyaç duyması halinde, gönüllüleri çağırabilmesi açısından aynı zamanda…

Bu çabalara, afet sonrası köylere gidip sosyal, ekonomik ve psikolojik dayanışmayı da ekleyebilirsek sağlıklı ve gelecek vaat eden bir dayanışma ağının bütün ayakları kurulmuş olacaktır. Pandemi sürecinde kurduğumız dayanışma ağları da bize esin verecektir. Pandeminin özellikle ilk başlarında birçok topluluk, çok güzel dayanışma örnekleri sergiledi. Toplumda azalan sosyalleşmeyi, pandeminin iyice arttırdığını hesaba katarsak topluluklarla, STK’lerle, dayanışma ağlarıyla buluşmak için daha çok hareket etmeliyiz. Bu buluşmanın – eğer aşırı mükemmelliyetçi değilsek –  birçok kentte olanakları da var. Daha önceki bir yazımda söylediğim gibi: Haydi “aç pencereni!”

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yangından çıkmış bir köyün anatomisi ve yapabileceklerimiz…

Uzattığınız sıcak bir el, yangının sıcağını alır, bir serinlik verir diğer ele…

Omuzlara dokunan eller de kavrulmuş toprağa değen bir su gibi yok eder yalnızlığı…

Yangınlar, depremler ve seller şoka sokar insanı… Böyle durumlarda, temel ihtiyaçlar dışında, insanın en çok duyacağı ihtiyaçlardan birisi de önemsendiğini bilmektir. Sosyalleşmektir. Yalnız kalmamaktır. Dayanışmaktır. Gülebilmektir. Nihayetinde “İnsanın acısını insan alır.”*

İşte bu duygu ve düşüncelerle, yangın söndürmeye destek için kurduğumuz grubumuzla, yangın sonrası destek ve dayanışma amacıyla Gündoğmuş’un Ortakonuş yolunu tuttuk. Gündoğmuş’a yaklaşırken hiç beklemediğimiz, hazırlıklı da olmadığımız yeni başlayan bir yangınla karşılaştık. Hemen orman bölgeyi arayıp onlar gelene kadar güvenli bir şekilde ilk müdahaleyi yaptık. Ekip geldiğinde de soğutma çalışması yaptı. Öyle görünüyor ki yangınlar tekrarlayabilir ve buna her an hazır olmak lazım. İlk müdahale ise çok önemi. Bu nedenle arkadaşlarımızla, gönüllü olarak Orman Bölge Müdürlüğü’nden yangın söndürme eğitimi almayı düşünüyoruz. Ekiplerle vedalaşıp köye vardığımızda ilk olarak köyün muhtarı İsa Boz ile görüşüyoruz.

Yangın sonrası köydeki barınma sorunu

Köyün özellikle üst taraflarında birçok evin yandığını öğreniyoruz. Gündoğmuş yangını bu köyün üst tarafındaki elektrik direğinden çıkıp yayılmış. Muhtarın da köylülerin de ifadesi bu yönde. Muhtar Boz, yorgun olmasına rağmen bizi sevinçle karşılayıp gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Gıda, giyecek ve yatak-yorgan gibi ihtiyaçların kendilerine fazlasıyla ulaştırıldığını söylüyor. İnsanların bu tür malzemeleri büyük bir hızla gönderdiğini ifade ediyor. Köylüler de bu dayanışma gücü ve duyarlılığından memnun. Tek sorun organizasyon. O nedenle bir yere destek gönderecekseniz, bilgi almadan göndermeyin. Bazı malzemeler fazla birikirken, asıl ihtiyaç olanlar ulaşmayabiliyor.

Köydeki asıl sorunun, barınma olduğunu öğreniyoruz. Yanan evlerin yerine şimdilik konteynerler gelmiş. Uzun vadede, yani kış gelmeden ev sorunu nasıl çözülecek? Temel mesele bu. Devlet yetkilileri, köyün üst tarafında heyelan tehlikesi olması sebebiyle, çıkacak jeolojik rapora göre, evlerin yapılacağı yerin değişebileceğini, eski yerlerine yapılmayabileceğini belirtmiş. Orada doğup büyümüş ve şimdi yaşlanmış birçok köylü ise yıllardır bir sorun yaşamadık deyip aynı yerde evlerinin inşa edilmesini istiyorlar. Eğer rapor bu yönde çıkarsa TOKİ, evleri köyün alt kısmında inşa edecekmiş. İnşa edilen evler ise krediyle köylüye satılacakmış. Köylünün yaptığı diğer bir vurgu ise; bu kredileri çok sınırlı gelirleriyle zaten ödeyemeyecekleri şeklinde… Köylüler, “ Evi eski olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler” sözünü sarf eden Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren geldiğinde “yanına kimse gitmedi ve yalnız oturmak zorunda kaldı” diye de tepkilerini belirttiler.

Başka türlü bir inşaat ve barınma

TOKİ aracılığıyla, Ortakonuş’ta yapılacak inşaat, büyük ihtimalle tüm köylerde uygulanacak. O nedenle bu köyde yapılacak şeyi anlamamız, genelde yapılacak olanı anlamamız açısından çok önemli. Burada sormamız gereken sorular var:

  • Devlet şu veya bu sebeple evini böyle bir afette kaybetmiş insanların barınma sorununu ücretsiz çözmek zorunda değil midir?
  • Yukarı kısımda düşme tehlikesi olan kayalar, güvenli ve kontrollü bir şekilde düşürüldükten sonra evler yine aynı yerlerine ve dokusuna uygun yapılamaz mı?
  • Köyün eski çok güzel taş evlerini onarmak yerine neden tek tip TOKİ konutları yapılmaktadır? Üstelik de köylüye satılmak üzere… Evlerin tamamen yanmadığını da belirtelim.
  • Orman muhafaza memuru alımlarının, yine bu orman köylerinden olması şartı getirilerek hem ormanın daha aktif korunması sağlanırken hem de bu köylülere bir gelir oluşturulamaz mı?

Köydeki potansiyeli açığa çıkartmak

Muhtarla, köylülerle ve köyde yaşayan genç ziraat mühendisi Fikret Baykara ile köydeki tarım potansiyelini konuşuyoruz. Fikret, daha önce geldiğimizde bize bölgeyi, evleri ve aileleri gezdiren çok ilgili bir dostumuz. Fikret’e köydeki tarımın durumunu soruyoruz. Aslında havası ve doğası çok temiz olan Ortakonuş’ta yakın zamana kadar tarımsal ürünlerde kimyasal kullanılmıyormuş. Ancak köylünün kolayına geldiği için son yıllarda kimyasal ilaç ve gübre kullanmaya başlamışlar. Antalya Gıda Toplulukları olarak, eğer doğal tarıma geçiş yaparlarsa -ki bu onlar için çok zor olmaz- toplum destekli tarım çerçevesinde ürünlerini alabileceğimizi söyledik. Bu önerimiz çok olumlu karşılandı. Köyde su sorunu  olmaması da büyük bir avantaj.  Fikret Baykara, köylülerin kuru incir, kuru üzüm, kırmızı toz biber, üzüm yaprağı, zeytin, patlıcan ve fasulye üretimi yaptığını ve bunu doğal tarıma evriltmek için elinden geleni yapacağını söyledi.

Gıda üretimi ve havalar üzerine sohbet, sözü iklim krizine getiriyor. Ve şöyle diyor 27 yaşındaki Fikret: “Benim çocukluğumda kar yağardı. Kardan adam yaptığımı hatırlıyorum. Şimdi ise köyün en üstüne bile kar yağmıyor. Köyün içinden geçen çay, daha az akıyor. Fikret de diğer köylüler gibi ormanı işleyerek geçimini sağlıyormuş. Ancak bu çok yetersiz diyor. O nedenle tarıma, özellikle de doğal tarıma yöneleceğini söylüyor.

Bizim deneyimimiz böyle… Farklı köylere dayanışmaya gidecek topluluk ve grupların ya da bireylerin farklı deneyimler yaşayacağını düşünüyorum. Ve bu deneyimleri çoğaltıp paylaşmaya çok ihtiyacımız var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Yangından kutuplaşma çıkarmak

Birçok noktada yangınlar devam ederken gerek yangın alanlarında gerekse de köylerde iktidara yakın olan insanlarla muhalif olanlar arasında yer yer gerginlikler ve kavgalar çıkıyor. Öyle ki tanık olduğum, sabah başlayıp neredeyse akşama kadar devam eden köy meydanı kavgasında jandarmayı hiç görmedim. Biz sabah köyde durup yangın bölgesine giderken gördüğümüz kavga, akşam saatlerinde dönerken daha şiddetli haldeydi. Yangınlar devam ederken, yangına odaklanıp el birliğiyle hareket etmek ve dayanışmak yerine ortaya çıkan bu kavgalar içimizi acıtırken, sebepleri üzerine düşünmek zorundayız.

Görevini yapmak yerine kutuplaştıran iklim siyaseti

Geçtiğimiz günlerde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, anayasanın “ormanların korunması ve geliştirilmesi” başlıklı 169.maddesinde orman yangınlarında sorumluluğun devlette olduğunu açıkça belirtmesine rağmen tam tersine sorumluluğun belediyelerde olduğunu söylemesi büyük tepki çekmişti. Arkasından bakanın “yerleşim yerlerini korumak için ormanların yanmasına müsaade etmek zorunda kalındı” söylemi işin şirazeden iyice çıktığını gösteriyordu. Muhalefetten bu söylemlere gelen haklı eleştirilere karşı Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye’ de muhalefet terörü esiyor” sözleri Pakdemirli’nin sorumluluğu başkalarına yükleme stratejisinin devamı gibiydi.

Oysa iktidarsanız ve devlet kurumları elinizdeyse ve bunları doğru düzgün sevk ve idare edemiyorsanız elbette eleştirileceksiniz. Sahadan gözlemlerime dayalı yine bu köşede “Yangınlar, liyakatsizlik ve basiretsizlik” başlıklı yazımda ayrıntılı olarak yangın söndürme yetersizliğini ele almıştım. Yangın gibi olağanüstü bir durumda bir devlet yetkilisi bırakın sorumluluğundaki alandan kaçıp bunu başka kurumlara havale etmesini, sorumluluk alanında olamayana bile destek vermek zorundadır. Bu bilinçli görev alanı çarpıtmalarını yandaş medyanın da gerçekten böyleymiş gibi ve yangın söndürmede bir zafiyet yokmuş gibi sunması, ister istemez evi ve doğası yok olan insanlarda iktidar medyasına karşı bir tepki doğurdu. Ancak yine de hiçbir vatandaş spikerlere saldırmadı ve sadece onları doğru haber yapmaya davet etti insani bir tepkiyle. Oysa Marmaris İçmeler’de bir grup, Halk TV’nin canlı yayınını basarak “Yanlış konuştuğunuzda engelleriz. Bir yanlış daha olursa müdahale ederiz” deyip fiziki engellemelere varan bir saldırıda bulundu. Beğenilmeyen eleştiriye karşı yöntem hep aynı: Tehdit, şantaj ve saldırı…

Eleştiriyi anlamamak ya da anlamak istememek

Elbette tüm dünyada yangınlar varken hiç kimse size çıkan yangınlar için ateş püskürmek için sıraya geçmiş değil. Ama iktidar tamamen böyle algılıyor. Oysa yapılan eleştirilere bakın, tamamen somut verilere ve yapılabilir olanlara dayalı. Yapabileceğiniz halde yapmadıklarınızı sıralayalım:

  • Neden orman muhafaza memur alımını değiştirdiniz? Önceden tecrübeli ve bölgeyi tanıyan orman köylülerinden alınan memurlar, şimdi sözleşmeli ve eğitimsiz.
  • Neden İzmir’deki yangın eğitim okulunu kapattınız? Antalya’daki de atıl durumda?
  • Neden yeterince uçak ve eğitimli pilot yok? Ve THK ile sorunlusunuz.
  • Neden ekipleri sevk ve idare eden yöneticiler liyakatsiz?
  • Neden size ait olan sorumluluğu almıyor, kamuoyunu şeffaf bir biçimde bilgilendirmiyor ve sorumluluktan kaçan açıklamalar yapıyorsunuz?
  • Neden yaptığınız hatalarda özür dilemek ve eksikleri gidermek yerine hep başkasını suçluyorsunuz? Siz hayatınızda hiç eksik ve yanlış bir şey yapmaz mısınız yoksa?
  • Neden sahada yeterli ekipman yok. Hani tüm olanakları seferber etmiştiniz?
  • Neden askeri –üstelik bu konuda eğitimliyken- yangın söndürmeye sevk etmiyorsunuz?
  • Neden ekipler, köylüler ve gönüllüler koordineli bir şekilde çalışabilecekken – ki bunun geçmişte güzel örnekleri var- bunu sağlamak yerine gönüllülerle tartışıyorsunuz. Ve kendini kamu adına görevli sayan kimi sivil insanlar yol kesip insanlara şiddet ve baskı uygulayabiliyor. Bu insanlar, kişiyi hürriyetten yoksun bırakma ve usulsüz olarak kamu görevi üstlenme cesaretini nereden buluyor?
  • İnsanlar acı içinde ve çocukluğunun geçtiği evleri yok oluyorken nasıl oluyor da belediye başkanınız TOKİ evlerinden bahsedip “evi yanmayan keşke benimki de yansaydı” deme şuursuzluğunda bulunuyor?
  • Neden tüm canlı hayatı savunan insanları özellikle incitmek ister gibi kümes hayvanlarından “beyaz et” diye bahsediyor ve sadece insanlara ait olan hayvanları ödeme garantisi vererek olayı sadece para verme işine indirgiyorsunuz? Doğadaki milyonlarca canlı hiç umurunuzda değil mi?

‘Kutuplaştırma siyaseti tutmayacak’

Bazı insani ve evrensel teamüller vardır ki bunlar yasayla belirlenmez. Özellikle afet durumlarında insanlar kimlik, cinsiyet, ırk, din, dil, mezhep ve sınıf ayrımı gözetmeksizin birbirinin yardımına koşar. Doğadaki her canlıyı yaşatmak ve kurtarmak için olağanüstü bir çaba içerisine girer. Bunu yaparken de sahipli ve sahipsiz hayvan ayrımı gözetmez. Yanan yerin illa da kendi evi ya da bahçesi olması gerekmez, doğadaki her ağaç kıymetlidir. Eğer bu asgari ve müşterek bir bilinçle yürütürseniz işleri sizin yakındığınız “muhalefet terörü” zaten olmaz. Kapsayıcı davranır ve elinizden geleni yaparsanız bir kardeşlik ortamı doğar.

Ancak şimdiki gibi davranmaya devam ederseniz, belki sizin de her durumda istediğiniz gibi kamplaşma olur. Ben yerellerde insanların birbirleriyle çok iyi geçindiğini ancak merkezi siyasetlerle düşmanlıklar yaratıldığını düşünüyorum. Bunca merkezi çabaya rağmen bu siyaset tutmuyor ve tutmayacak!

Kategori: Hafta Sonu