Ana Sayfa Blog Sayfa 259

[2023’ün ardından] Kentler, kentliler ve ağaçlar-yağmurlar-toprak-gün ışıkları-tohum taşıyan rüzgarlar

Uzunca bir aradan sonra, yeniden merhaba.

Türkiye’de son on yıllarda her hangi bir işi yapmak, hemen hemen herkes için bir Sisyphos kayası yuvarlamak gibi. Hem zor hem de sonuçsuz…

Kayayı tepeye doğru yuvarlamak için çok çaba gerekiyor. Ama “Çabalarım!” diyorsunuz. Çabalıyorsunuz. Kaya da kıpırdıyor, her gayrette doruk noktasına doğru yaklaşıyor gibi oluyor ve umut ettiğiniz yere yaklaşmakta olduğunuzu duyumsuyorsunuz. Biraz daha gayret… Ama kaya tam doruğa ulaşacak gibi olduğunda kurtuluyor elinizden ve her adımı için olağanüstü çaba ve sabırla kıpırdattığınız umut dağı, bir çığ gibi son hızla yanınızdan geçerek aşağıdaki bilinmez bir yere doğru uçuyor…

Kırıyor-döküyor, kendinizi kandırmak pahasına dişinizi sıkarak yükselttiğiniz her şeyi paramparça ederek ve sizinle, bütün toplumla, hatta bütün insanlıkla alay eder gibi bir sırıtışla yanınızdan geçerken düşüşün içinizde yarattığı fırtınayla baş başa kalıyorsunuz. Boğuntu, soluk almanızı güçleştiren “yaşamın normal akışı” yavaş bir soğuklukla (dondurucu bir biçimde) yükseliyor… Hem “gelecek güzel günlere” inanıyorsunuz hem o günler gelmiyor bir türlü. Umudun cevheri kayıyor ellerinizden, karanlığa doğru yuvarlanırken içinizde kaynaşıyor duygular: Pes etmeye ya da yeniden doğrulmaya ve sağlam adımlar için temiz bir zemin bulmaya doğru…

Bıkmak yok!

Bunu yaşıyoruz; son on yıllardır, kentlerde yaşayan insanlar olarak, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, evrenin insanları/ evrenin bütün gerçek ve düşsel göçmenleri olarak…

İnşa etmek için her türlü özveriyi göze almışken elimizden kayan kayanın korkunç bir yer sarsıntısıyla yanımızdan geçerken çıkardığı rüzgar yüzünüzü yakıyor. Yeniden bulacaksınız kayayı ve yeniden kıpırdatacaksınız. Her şeye baştan başlayacaksınız ve yukarı doğru küçücük bir kıpırdama için emeğiniz/ altderinizle sade ve güvenilir bir yükselişi başlatacaksınız yeniden… Bıkmak yok.

Bıkmak yok; çünkü bunu borçluyuz, bizimle birlikte kayayı yukarı doğru iterken zararlara uğratılan, yaralanan, hapsedilen, içindeki iyilik duygusu zedelenen bütün arkadaşlarımıza/ herkese karşı… Gezi yoldaşlarımıza; Mücella’ya, Osman’a Mine’ye, Tayfun’a… Kendisi için değil, içinde bulunduğu kamunun yararına çaba gösterirken özünü tüketen her arkadaşımıza, her yoldaşımıza karşı sorumluyuz… Yeniden mücadeleyi omuzlayabilecek herkesin, bunu taze bir güçle ve gayretle yeniden ve yeniden başlatmaktan başka çaresi yok…

Yürürken yanından geçtiğimiz her ağaca, her ota, kuşa ve börtü-böceğe, havaya ve taşa, yağmur damlasına ve denize akan sulara/ vadilere karşı sorumluyuz. Kentin bütün çöpleriyle boğuşan atık çalışanlarına, yoksullara, trafik ışıklarında duran otomobillilere mendil satan çocuklara… Dünyanın bütün göçmenlerine ve savaşların en acımasız bombaları altında insanlıkla ilgili bütün beklentileri paramparça olanlara…

*

Kentlerdeki durumu, bu durumdaki değişimleri ya da değişim eğilimlerini, yaşadığımız yerin başkalaşmasına dair ipuçlarını bir bütün olarak nasıl gözden geçirebilir, bu süreçleri en önemli ya da en fazla ciddiye alınması gereken yönleriyle nasıl anlatabiliriz? Üstelik bunu, farklı yörelerin farklı büyüklükteki ve farklı kentsel oluşumlarına dair katmanlı bir öykü olarak görmemiz gerekiyor.

Birlikte düşünmeyi denemek

Bu tür sorulara verebileceğiniz her yanıt, her zaman eksik kalır. Aşırı genellemeci olur ve bir genelleme olduğu için daha önce söylenmiş olan her şeye çok benzer, özgün ve ilginç olması neredeyse olanaksızdır.

Yine de deneyelim:

İstanbul’da, Diyarbakır ya da İzmir de yaşayan, ya da Niğdeli, Tokatlı veya Kayserili bir kentli, düşünse, “benim yaşadığım çevreye 2023 boyunca ne oldu, neler değişti, benim yaşadığım çevreyle ilgili algılarım/duygularım nereye yöneldi?” diye… Aynı soru üzerinde Antakyalı, Samandağlı, Malatyalı veya Adanalı, Akkuyulu insanlar da düşünse…

Kürtler, Araplar, Türkler, Çerkezler ve Lazlar, Ermeniler olarak düşünelim. Aleviler, Sünniler, Hristiyanlar ve Museviler ve inancını yitirmiş olanlar veya zaten dağın- suyun ve ağacın ruhundan başka ilginç bir kutsalın olabileceğini düşünmeyenler olarak… Kadınlar ve erkekler, gökkuşağının her rengi, okumuşlar ve ümmiler, okumuş ama bildiklerini sindirememiş olanlar, çocuklar ve ihtiyarlar olarak, işsizler ya da hemen hemen kölelik koşullarında ve risk altında çalışanlar, belki de varsıllıktan canı sıkılanlar, motosikletlerde can taşıyanlar, bisikletliler olarak düşünelim…

Hatta betonlaşmayı bekleyen bir avuç tarım toprağı, kaynağı henüz kirletilmemiş bir pınar veya egzozla boğulmamış temiz bir hava olarak düşünelim. Ya da bir sokak köpeği, bir kuş, bir hamamböceği olarak…

Soralım:

Bu ülkede kentler ve (antropomorfik olan veya olmayan) kentliler 2023 yılında ne gördü ve ne yaşadı?

Yanıtları kısa tutabilmek ve daha kolay anlaşılır hale getirmek için, iki büyük küme tanımlayalım: Mekansal olanlar ve toplumsal olanlar… Araya da bu kümeleri ilişkilendiren ekolojik süreçlerden bir bağ yapalım. Kısa ve kunt kümelerle, sadece bir-kaç paragraflık bir betim…

Önce mekansal olanlar:

Kent mekanları ya kendi gelişme eğilimleri nedenleriyle ya da deprem nedeniyle büyük sarsıntılar geçirdi ve yıkıma uğradı. Deprem, bazı kentler için özellikle Hatay ili yerleşim yerleri için ölümcül bir yıkım getirdi. Yerleşimlerin mekansal dokusunu parçaladı ve sonrası için iki soru yarattı:

İktidar için “Allah’ın bu lütfundan ekonomik ve politik olarak ne çıkarlar sağlayabilirim?” depremde zarara uğrayanlar için “yeniden yaratılacak dokunun hem geçmişle hem de gelecekle ilişkisi bakımından, toplumsal/ ekonomik/ ekolojik/ fiziksel dengeler nasıl kurulacak? Bunun belirlenmesinde demokratik söz hakları/ katılım nasıl sağlanacak/ biz sözümüzü nasıl söyleyeceğiz?” soruları.

Hem deprem riskinin somutlaşmasıyla, hem de olağan gelişme eğilimleriyle mekanı değişen diğer kentler de genelde sadece rant beklentileri/ somut parasal rant kazanım hesaplarıyla dönüştü. Ana akım, “soylulaşma”/ ekolojik verileri-dengeleri ezme ve betonlaşmanın genişlemesi, üst sınıfların aşırı zenginleşmesi doğrultusunda görünür oldu.

Özetle: Kentsel mekan yoğunlaştı/ soylulaştı, çevresindeki ekolojik verileri yok ederek genişledi, eşitsizlikler arttı ve kentsel mekan iyice yarıldı.

Toplumsal bakımdan temel eğilimler (deprem veya kentsel dönüşümün hukuki olmayan yasaları nedeniyle) gelir dağılımındaki kutuplaşma veya yoksullaşma-eşitsizlik, neoliberal krizler nedeniyle pahalılık, işsizlik veya kayıtsız- enformel çalışma biçimleriyle sömürü, güvensizlik ve cinsel ayrımcılık nedeniyle şiddetin tırmanması, adaletsizlik, politik çıkarcılık/ popülizm ve yerel demokrasinin silinmesi gibi nedenlerle boğuculaşma olarak özetlenebilir.

Özetle: Eşitsizlik, ayrımcılık, sömürü, yoksullaşma ve kentsel hak mücadelelindeki yetersizlikler…

Toplumsal sorunların kentlerde en somut biçimde yansıdığı alanlar, konut ve ulaşım oldu. Orta sınıflar konutlarını kaybetmeye başladı ve kiracılar ve geçici barınma gereksinenler (özellikle öğrenciler) yersiz, bazı durumlarda açıkta kaldı, ya da riskli/ standart altı yerlerde yaşamayı kabullendi. Kamu taşıma sistemleri (raylı sistemlerin eksikliği/ lastik tekerlekli kamu taşımacılığının da büyük oranda özelleşmiş olması ve kentsel ulaşım altyapısının özel araçlarla tıkanması gibi nedenlerle) eksik kaldığı için kentliler için hem daha yetersiz hale geldi, hem de pahalılaştı. Bisikletliler ve yayalar ise otomobiller karşısında ancak ölüm pahasına varoluş arayışını sürdürüyor.

Mekanı ve toplumsal kötüleşmeyi tamamlayan ekolojik çöküntüler ise, en çok iklim değişikliği öngörülerine karşı resmi örgütlerdeki ciddiyetsizlik- hazırlıksızlık, betonlaşma/ asfaltlaşma ve tarımsal alanların istilası, (su kaynaklarında/kıyılarda ve atmosferde) kirlenmeler biçiminde artmaya devam etti. Tüketimci- gösterişçi ideoloji ve israf nedeniyle atık artışı ve geri-kazanım için çalışanlara ayrımcı ve kötü davranış, aynı olumsuz ivmeyle sürdü.

Özetle: İklim değişikliğine karşı göstermelik planlar işlemedi ve gerçek deprem önlemleri geliştirilmedi.

*

Bunca yoksulluk ve yoksunluk ortamında yapılan genel seçimlerin sonuçları da kentler için politik bir deprem etkisi yarattı: Ülke seçmenlerinin çoğunluğu, kentlerdeki plansızlığı/ rantın kentte tek belirleyici/ biçimlendirici olmasını, konutun metalaşmasını, kamu taşımacılığının yetersizliğini ve yoksullaşmayı-işsizliği-sömürüyü-ayrımcılığı ve cinsiyetçiliği- şiddeti- hukuksuzluğu ve adaletsizliği savunan ideolojinin iktidarda kalmasını yeğledi. Demokrasi talebinde bulunmadı ve hakların özellikle insan haklarının/ kent haklarının erimesini önemsemedi…

Her şeye rağmen kentlerin geleceği/ 2024 yılı için, iktidarı desteklemeyen diğer yarının yerel seçimlerde nasıl davranacağı önemli. Toplumun ve özellikle kentsel toplumun yurttaş özne-hemşeri olarak demokrasi/ yerel demokrasi arayışını devam ettireceğini umalım, kayayı yeniden yukarı doğru yuvarlamak için yüzümüzü barışçı mavi bir umuda çevirmek zorundayız…

 

 

[2023’ün ardından] Ekonomide toplumun çifte bedel ödeme yılı

2023’ün ilk yarısı, göz göre göre, bilime, teoriye ve pratiğe aykırı olarak 2021 Eylül’ünde başlayan faiz indirme operasyonunun bedelini toplum olarak ödemeye devam ettiğimiz bir dönem oldu.

Seçimi takiben ise ekonomide yeni bir sayfa açıldı. Adeta yeni bir parti iktidara gelmişcesine, yeni bir bakan ve Merkez Bankası başkanı ile yeni bir sayfa açılarak yeni politikalar uygulamaya konuldu. Yanlışların bedelini geride bıraktığımız iki yıl boyunca ödediğimiz yetmiyormuş gibi yılın ikinci yarısı da bu yanlıştan dönmek için izlenen yeni politikaların doğurduğu maliyeti ödemekle geçti. Bu bedel ödeme süreci görünür gelecekte de devam edecek, kurtuluş yok.

Siyasetçiler tarafından yapılan politika hatalarının bedeli “siyasi” olarak ödenir. Bu konudaki yoğun beklentilere rağmen mayıs ayındaki seçimlerde bu bedel tahsil edilemedi. Toplumun çoğunluğu iktidar partisine izlediği ekonomi politikalarından dolayı bir bedel ödetme ihtiyacı hissetmedi. Bunun nedeninin bu insanların yaşanan krizden etkilenmemesi olduğunu söylemek zor. Siyasi ve sosyal tercihlerin, kimlik siyasetinin, muhalefetin yanlışlarının vb bu sonuca yol açtığı söylenebilir. Bu derin tartışmayı konunun uzmanlarına bırakıyorum.

Göz göre göre yapılan hatalar

İktidarın benzer yanlışları ve keskin geri dönüşleri başka alanlarda da var. Örneğin dış siyasette. Yunanistan, Mısır, Körfez ülkeleri ve Suriye gibi ülkelerle ilişkiler çeşitli fevri çıkışlarla neredeyse tamamen kesilmişken şimdi hepsiyle bir balayı dönemi başlatılmaya çalışılıyor. Bir başka örnek 2,5 milyar dolar ödenerek Rusya’dan satın alınan S-400 savunma sistemi. Bunun sonucunda ABD’nin F-35 programından çıkarılarak hem bu uçaklardan hem de bu programdan kazanacağımız 10 küsur milyar dolardan olduk. Yapılanın hata olduğu anlaşılınca sistem aktive edilmedi ama 12,5 milyar dolarlık ekonomik zarar yanımıza kar kaldı. Yanlışlardan dönmek büyük bir erdem ancak bu yanlışların bedelini görünce, “neden bu yanlışları göz göre göre yapıyor ve ardından bu bedelleri ödemek zorunda kalıyoruz?” sorusunu sormadan da edemiyoruz. Aynı lider, aynı parti iktidarı 2-3 sene arayla aynı konularda birbirinden 180 derece farklı politikaları uygulamaya koyabiliyor. Öyle görünüyor ki, yanlışların bedeli toplum tarafından tahsil edilmediği sürece benzer süreçleri yaşamaya devam edeceğiz.

Söylemeye hiç gerek yok ama yine de buraya not düşeyim. Bu yanlışlar yapılırken aklı başında birçok uzman yapılanın yanlış olduğunu her yerde söylemekten ve yazmaktan yoruldu. Adeta dillerinde tüy bitti. Ama neredeyse inadına yapıldı bu yanlışlar. Bu yanlış adımların bugün ortaya çıkardığı sorunların ve maliyetin hepsi de o uzmanların tam da zamanında söylediği gibi gerçekleşti.

Seçim sonrası ekonomi politikası

İzlenen yanlış faiz politikasının yanlışlığının anlaşılması için iki yıl kadar süre geçmesi gerekti. Aslında belki hiç anlaşılmayacaktı ama çeşitli ülkelerden alınan borçlara (swap) rağmen döviz rezervimiz negatifin de tabanına vurunca alarm zilleri çaldı. Yoksa gelir dağılımındaki bozulmaya, yoksullaşmaya ve enflasyonun geldiği noktaya bakılarak hiçbir şey anlaşılmayacaktı. Sağ olsun yabancılar var da, her ne kadar seçmen değillerse de, kendilerine olan borcumuzun geri ödemeleri aksayınca büyük sorun çıkacaktı. O nedenle yanlıştan dönüldü.

Mehmet Şimşek ve ekibinin esas olarak faizleri kademeli bir şekilde artırarak uygulamaya koyduğu “ortodoks” politikalar ekonomide normalleşme yolunda bazı olumlu gelişmelere yol açtı. Bunu da kabul edelim. Mevduat ve kredi faizleri artmaya, borsa, konut ve araba gibi varlık fiyatları göreli olarak düşmeye başladı. Enflasyonda henüz bir düşüş görmüyoruz ama o da gelecekmiş, öyle söylüyor büyüklerimiz. Elbette dezenflasyonist politikalar uygulamaya konulunca her zaman en mağdur olanlar ücretlilerdir. Ücretlilerin mağduriyetindeki ikinci dönem de bu şekilde başlamış oldu. Bakan Şimşek, sanki enflasyonu azdıran ve bundan en çok faydalananlar ücretlilermiş gibi, “eh, şimdi bedel ödeme zamanı geldi, ücret artışları beklenen enflasyona göre hesaplanmalı” havasında konuşmaya başladı. Üstelik, bugüne kadar bu ülkede neredeyse hiçbir zaman beklenen enflasyon gerçekleşmemiş, hep söylenenin üzerinde kalmışken.

Faizlerin artması ve görece bir istikrar gelmesiyle biraz yabancı portföy yatırımı (Türk hisse senedi ve tahvillerine yatırım) da gelmeye başladı. Aslında geliyor denmez, damlıyor adeta. CDS’le ölçülen kredi riskimiz de azalmaya başladı. Rezervlerde de bir artış görüyoruz. Yabancılardan gelecek portföy yatırımlarının arkası gelir mi, gelebilir elbette. Bunu belirleyecek olan ana unsur reel faizler (Faiz oranı-enflasyon oranı) ve döviz kurları. Şimşek ve ekibi önümüzdek günlerde bu konularda nereye kadar adım atabilecek, göreceğiz. ABD ve AB’de faizlerin önümüzdeki yıldan itibaren düşme eğilimine girecek olması beklentisi de Türkiye’ye olumlu yansıyacaktır. Diğer yandan, yerel seçimler sonrasında bugünkü politikaların devam edip etmeyeceği de merak konusu. Benim tahminim, aynı ekiple devam edeceği şeklinde.

Ancak, dışarıdan sermaye girişinin en temel belirleyicisi ülkedeki siyasi/ekonomik istikrar ve algılanan risk seviyesidir. Türkiye’ye gelen yabancı portföy yatırımlarının yaklaşık yüzde 90’ı, doğrudan yatırımların ise yaklaşık yüzde 75’i Batıdan geliyor. Batı derken AB, ABD, İngiltere ve İsviçre’yi kastediyorum. Kurumsallaşmanın, istikrarın ve öngörülebilirliğin zirvede olduğu bu ülkelerden Türkiye’ye bakılınca durum hiç parlak görünmüyor. Batı’yla çatışma görüntüsü veren politika ve söylemler yanısıra ekonomi politikalarında ve dış siyasette yaşanan ve yukarıda özetlediğim gel-gitler Batı sermayesi nezdinde “çok güvenilir” bir ülke imajı çizmiyor. Bu yapının kısa vadede değişmesi de pek mümkün görünmüyor. Son İsrail-Filistin çatışmasında Hamas lehine alınan tavır ve İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmaması Batı ile Türkiye arasındaki gerilimi daha da artırdı. Dolayısıyla Batı’dan 2003 sonrasında gördüğümüze benzer, hatta ona birazcık olsun yaklaşan bir sermaye akışı görmeyi beklemiyorum. Bugüne göre önümüzdeki dönemde biraz daha artan portföy yatırımlarıyla yetinirken, turizm ve ihracat gibi döviz getiren alanlara yoğunlaşmamız gerekecek gibi görünüyor.

Önümüzdeki yıla ilişkin beklentiler

Faizlerin ciddi ölçüde artmasının ekonomi üzerinde önemli sonuçları olacak. Büyüme düşecek, işsizlik artacak. Dolayısıyla yoksulluk daha da artacak. Orta sınıflar aleyhine gittikçe bozulan gelir dağılımında da bir iyileşme beklemiyorum. Enflasyon cephesinde, izlenen politikaların kararlılıkla sürdürülmesine koşut olarak 2024’ün ikinci yarısında biraz düşüş görmeye başlayacağız. Ama büyüme ve işsizlik cephesinde ortaya çıkacak sıkıntılara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne kadar sabredeceği konusu büyük bir soru işareti olarak önümüzde duruyor.

Cumhurbaşkanı geçmişte hep büyümeyi tercih etti. Eğer bu baskı artar ve yine aynı tercih yapılırsa bir çuval incir berbat edilebilir ve tekrar başa dönülebilir. Yerel seçimleri izleyen dört yıldan uzun sürede seçim olmayacak olması bu olasılığı azaltıyor ama tamamen sıfırlamıyor.

Kısaca, yanlış ekonomi politikaları izlenirken milyonlarca ücretliye ve düşük-orta gelirliye vurulan darbe, yanlış politikalardan dönülürken de aynı milyonları benzer şekilde mağdur etmeye devam ediyor. Her türlü sıkıntıya rağmen eğer bu “ortodoks” politikalar sonuna kadar devam ettirilir ve diğer bazı adımlar (yapısal reform, bütçe disiplini, vb.) da atılırsa, hiç olmazsa sonrası için birazcık umutlanabileceğiz. Aksi takdirde, bir krizden öbürüne savrulup, fakirleşmeye ve dünyadan kopmaya devam edeceğiz.

Suç!

Her büyük servetin arkasında bir büyük “suç” vardır.[1]

Her banka da (aslında) bu suçun kiralık kasasıdır.[2]

Her banka kasası tüm tapınaklardan daha iyi tahkim edilmiş ve daha iyi koruma altına alınmıştır.[3]

Bankanın çok olması hem “nicelleştirilmiş benlik”in hem de suçun çok olduğunu gösterir.

Kasanın çok olması da “en etkili suç aleti”nin benimsenmesine, kitleselleşmesine ve normalleşmesine işaret eder.

Bankanın ve kasanın çok olduğu her toplumsallıkta çocuk parkı, konukseverlik, leke bırakmayan dokunuş ve şiir azdır.[4]

*

[1] “Suç” vurgusu abartılı gelmesin. Kai Lindemann, Frankfurt Okulu’nu arkasına alarak “çete” adlandırmasının ister mecaz ister kavram olarak mevcut durumu çok daha iyi açıkladığına dikkat çekiyor. Hatta “pay” dağıttığı için “suç ortaklığı”na da dönüşen “ganimet cemaati”nin “çete”lerle varlığını sürdürebildiğini belirtiyor: “Çeteler, kapitalizmin devlet toplumlarında siyasi yozlaşmanın içkinliğinin ifadesidirler ve daima bu iktidarın birinci toplumsal doğasını dışa vururlar. “Çetelerin” Siyaseti: Egemen Sınıfların Pratiği”, s. 39, 41, 160, 175.
[2] Maurizio Lazzarato, hemen her caddede varlığıyla karşılaştığımız, varlığımızla inşa ettiğimiz bankaların gelecekteki iktidar ilişkilerini bile biçimlendirmek amacıyla örgütlendiğini belirtir: “Bankalardaki para, fiili bir zenginliği değil gelecekteki bir zenginliği [de], yani gelecek iktidar ilişkileri ve üretim[in]e dair seçim ve karar imkânını [da] temsil eder (…) Sermaye olarak para geleceği herkesten önce ele geçirir/satın alır. “Borçlandırılmış İnsanın İmali: Neoliberal Durum Üzerine Deneme”, s. 48, 57, 64.
[3] David McNally ilk bankaların tapınaklar olduğunu belirtir. “Kan ve Para: Savaş, Kölecilik, Finans ve Emperyalizm”, s. 100.
[4] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Çok Kalpli Asi adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

Türkiye COP28’de nasıl bir mesaj verdi?

Bu haber Aposto ve Yeşil Gazete’nin COP28 işbirliği kapsamında oluşturulmuştur.

*

Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye‘den Elif Cansu İlhan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde gerçekleştirilen COP28’in ardından değerlendirmelerini paylaştı.

İlhan, İklim Zirvesi’nin BAE’de yapılmasına, Türkiye’nin Kayıp ve Zarar Fonu karşısındaki duruşuna, zirvede iklim krizi karşısında dezavantajlı bulunan toplulukların yeterince kendilerine yer bulamamasına, heyet gönderememesine, yetişilemeyen toplantılara,  zirvedeki fosil lobisinin yoğunluğuna ve COP28’den öne çıkan diğer konu başlıklarına ilişkin Aposto Haber Editörü Tanem Zaman’ın sorularını yanıtladı.

Türkiye’de kafessiz yumurta üretimi artıyor

Kafessiz Türkiye‘nin 2023 Yumurta Takip Raporuna göre, 98 firmadan 59’u kafessiz üretim taahhüdünde bulundu. Metro Türkiye, 2025 yılı sonuna kadar raflarında yer verdiği tüm yumurtaların kafessiz sistemden olacağını taahhüt ederken, CarrefourSA 2030 yılından itibaren tüm yumurtaların yüzde 100 kafessiz olacağını açıkladı. Macrocenter da bu taahhüdü veren perakendeciler arasına katıldı.

Raporda kafessiz yumurta üretiminin hayvan refahı üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde açıklanıyor. Kafessiz sistemlerin tavukların doğal davranışlarını sergileyebilmeleri ve daha sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için hareket özgürlüğü sağladığı ifade edilirken, bu değişikliklerin hem üretim kalitesini hem de tüketici memnuniyetini artırdığı vurgulanıyor.

Konda Araştırma ve Danışmanlık‘ın Ocak 2021’de yaptığı ankete göre, kamuoyu endüstriyel kafes sistemlerine karşı ve çoğunluk, bu sistemlerin yasaklanmasını destekliyor. Katılımcıların büyük bir kısmı, hayvanları kötü şartlarda yetiştiren firmaların ürünlerini satın almayacağını belirtiyor.

Kafessiz Türkiye’den Çiftlik Hayvanları Günü’nde çağrı: Eziyet gören hayvanlar için ayağa kalkın!
Bu görüntüler Türkiye’den: Doğduklarında ölüme gönderiliyorlar

Raporun sonuçları, Türkiye’de yumurta üretim sektöründe kafessiz üretime geçişin sadece hayvan refahı açısından değil, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirlik ve etik üretim açısından da önem taşıdığını gösteriyor. Sektördeki dönüşüm, hayvan refahına olan toplumsal duyarlılığın artması ve sürdürülebilir tarım uygulamalarına olan talebin yükselmesiyle ivme kazanıyor.

Hayvan refahı, ilk defa OECD yönergelerine dahil edildi!

 

Seyhan kenarında İsrail atıkları bulunmuştu: MÜSİAD yöneticisi İsrail’den plastik çöp ithal ediyormuş

Haber: Armağan KABAKLI

*

ADANA- İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ve Türkiye’nin en üst perdeden tepkileri sürerken, 2023 yılında bu ülkeden “geri dönüşüm” için büyük miktarda plastik atık ithal edildiği ortaya çıktı. MÜSİAD Genel İstişare Kurulu Üyesi, AKP eski ilçe başkanı ve milletvekili adayı Bilal Nadir Gök, İsrail’den plastik atık ithal ettiğini kabul etti, ancak haziran ayı sonundan itibaren bu ithalata son verdiklerini duyurdu.

Sadece Avrupa’nın değil, AB üyesi olmayanların da çöpünü alıyoruz

Türkiye 2022 yılında Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nin (AB) en büyük plastik atık ithalatçısı konumuna geldi. AB üyesi ülkelerden ihraç edilen plastik atığın %29’u Türkiye’ye gönderildi. Avrupa Konseyi’nin bu ay OECD üyesi olmayan ülkelere gerçekleşen plastik atık ihracatını zorlaştırma kararıyla, Türkiye dışına yönelen atık ihracatının da tekrar buraya yönelmesi ve Türkiye’nin AB’den yaptığı atık ithalatı payının arttırması bekleniyor. AB üyesi olmayan ülkeler ile yapılan atık ticareti de artıyor.

AB plastik çöp sevkiyatına kısıtlama getirdi, peki Türkiye’yi neler bekliyor?

İsrail’in atıkları Adana’da

İsrail’in Gazze’yi yerle bir etmesinin ardından Türkiye ile İsrail arasında süren ticaret ve boykot tartışmaları çerçevesinde, İsrail ile yapılan plastik atık ticareti de bir kez daha gündeme geldi. Türkiye’deki geri dönüşüm firmalarının İsrail’den plastik atık ticaretini sürdürdüğü, aralarında Metin Cihan‘ın da bulunduğu gazeteciler tarafından belgelendi.

Bir kahve zincirinin boykot edilmesi ve zincir kahvecide oturan gençlere müdahale edilmesini destekleyen MÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bilal Nadir Gök’ün firması Adanus Plastik,  2023 yılında İsrail ile atık ticareti yaptığı, İsrail’den hem atık ithal ettiğini hem de ihracat yaptığını kabul etti.

Gök, sosyal medya mesajında “Gazze olaylarından sonra İsrail’den gelen talep ve teklifleri vicdani boyutta değerlendirerek kabul etmediklerini belirttiği paylaşımında, bir atık ithalatçısı olarak kendilerini “çevreci” olarak tanıttı; 6 Şubat depremlerinden etkilenen kişilere yardım toplanan “Türkiye Tek Yürek” programında da “bilabedel” 5 milyon TL. yardımda bulunduklarını “not etti.”

Atıklar sulama kanalında bulunmuştu

Avrupa Birliği ülkelerinden ithal edilen plastik atıkların boş arazilere, sulama kanallarının kenarına ve tarım alanlarına gelişigüzel bir şekilde terk edildiği ve yakılarak bertaraf edildiği belgelenen Adana’da İsrail menşeili atıklar da bulunmuştu. İsrail’i kınayan ve Filistin’e destek veren Bilal Nadir Gök’ün firmasının da aralarında bulunduğu geri dönüşüm sektörünün, 2023 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Comtrade verilerinden Materials Research L3C’nin derlediği verilere göre İsrail’den 11 milyon 650 bin 848 kilogram plastik atık ithal ettiği ortaya çıktı.

En çok ithalat yapan firma Adana’dan

2023 yılında Comtrade verilerine göre 32 firma İsrail’den plastik atık ithal etmiş. Aralarında Gök’ün de bulunduğu Adanalı firmalar İsrail’den en çok ithalat yapan firmalar. AKP Sözcüsü ve Adana Milletvekili Ömer Çelik ve Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan’ın da ziyaret ettiği Adana’da faaliyet gösteren Akbulut Geri Dönüşüm isimli firma 1 milyon 704 bin 610 kilogram ile İsrail’den en yüksek hacimli atık ithalatını yapan firma. Onu 1 milyon 498 bin 160 kilogram ile APEX Geri Dönüşüm, 1 milyon 376 bin 700 kilogram ile BANKO Kimya izliyor.

‘İsrail kirletici listesinde yok çünkü çöpünü bize gönderiyor’

Türkiye’nin başka ülkelerin plastik çöplerini ya da bunu ithal edenlerin sürekli olarak iddia ettikleri gibi “atık hammaddelerini” kısmi olarak azalsa da ithal etmeye devam etmesinin, gerek Türkiye’nin kendi atık yönetim altyapısı gerekse de çevresi için ciddi bir tehdit olduğunu ifade eden Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu,  şunları söyledi:

“Bu durumun geldiği nokta artık bir sömürgecilik şeklidir. Çünkü henüz kendi çöplerinizi toplayamıyorsunuz ama bir şekilde başkalarının çöpünü alıyorsunuz. Bunu alan şirketleri bir de teşvik ediyorsunuz. Sonra da Akdeniz’i en çok plastikle kirleten ülke oluyorsunuz.”

Önceleri sadece AB ülkeleri, İngiltere ve ABD’den atık ithalatının bilindiğini belirten Gündoğdu, “ Ama görüyoruz ki artık İsrail’den de çöp ithal ediyormuşuz. Bunun kabul edilebilir bir tarafı elbette yok. Bizim çöp ithalatını yasaklayıp, bunu yapan şirketlere teşvik vermeyi bırakmamız lazım” dedi.

Gündoğdu, istatistiklerde İsrail’in Akdeniz’i kirleten ülkeler arasında yer almadığını da hatırlatarak şunları söyledi:

“Neden? Çünkü ürettiği çöpü toplayıp başka ülkelere gönderiyor. Sonra biz bu çöpleri Seyhan Nehri kenarında buluyoruz. AB artık bu işin sürdürülebilir bir tarafı olmadığını kavramaya başladı ve bir düzenleme yayınladı. Önümüzdeki 2,5 yıl içinde AB’den plastik çöp OECD üyesi olmayan ülkelere gitmeyecek ama OECD ülkelerine gitmeye devam edecek. Türkiye de bir OECD ülkesi ve bu çöplerin yeni adresi de Türkiye olabilir. Çöp ithal edenlere teşvik verilmeye devam edilir ve Türkiye bu işi yasaklamazsa ne yazık ki daha çok çöpü ülkemizde görebiliriz. AB, OECD ülkeleri için bazı şartlar yayınlayacak. O şartlar da Türkiye’nin ithalatçı pozisyonunu koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Eğer bu şartlar içerisinde ülkelerin kendi çöpünün en az yüzde 80’inin yönetmesi olursa o zaman AB Türkiye’ye çöp göndermeyecek ama yine de bunlar hep temenni”.

Kasım ayında, Türkiye genelinde 67 merkezde ekstrem sıcaklık rekorları kırıldı

Türkiye‘de geçtiğimiz ay, son 34 yılın en yağışlı ve son 53 yılın en sıcak kasım ayını yaşadı. Kasım ayı sıcaklık ortalaması normallerinin 3,2 derece üzerinde gerçekleşerek 12,5 derece oldu. Yağışlar ise normaline göre yüzde 88 fazla ölçüldü, 109,3 milimetre yağış kaydedildi. 67 merkezde yeni ekstrem sıcaklık rekorları belirlendi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nün verilerine göre, 1991-2020 normallerine göre kasım ayı ortalama sıcaklığı 9,3 derece olan Türkiye’de 2023 Kasım ayı sıcaklığı normallerinin 3,2 derece üzerinde gerçekleşerek 12,5 derece olarak kaydedildi. Son 53 yılın en sıcak kasım ayı olarak tarihe geçti. Kıyı bölgelerde maksimum sıcaklık 25 ile 32 derece arasında değişirken, en yüksek sıcaklık 32,9 derece ile Salihli‘de ölçüldü.

‣ Küresel sıcaklık anomalisi ilk kez 2°C eşiğini aştı: Ne anlama geliyor?
‣ İklim krizi: Ekim 2023 itibariyle dünya, kayıtlardaki en sıcak 12 aylık dönemi yaşadı

Kasım ayında 67 yeni ekstrem sıcaklık gerçekleşen bazı merkezler şunlar:

Salihli’de uzun yıllar maksimum sıcaklık 3 derece farkla 32,9, Yalova‘da 3,1 derece farkla 32,8, Lüleburgaz‘da 3,2 derece farkla 31,8, Osmaniye‘de 0,7 derece farkla 31,7, Akhisar‘da 0,9 derece farkla 31,6, Denizli‘de 1,7 derece farkla 31,6, Manisa‘da 1,7 derece farkla 31,6, Alanya‘da 1,2 derece 31,5, Erdemli‘de 0,4 derece farkla 31,4, Selçuk‘ta 1,3 derece farkla 31,3, Gönen Balıkesir‘de 2,1 derece farkla 31,2, Balıkesir’de 2,2 derece farkla 31,2, Bartın‘da 0,6 derece farkla 31,2, Cizre‘de 0,7 derece farkla 31,1 derece ölçüldü.

En düşük sıcaklık Erzurum’da

Kasım ayı ortalama minimum sıcaklıkları 1991-2020 normallerinin 0,8 derece üzerinde kaydedilirken, en düşük sıcaklık -15,3 derece ile Erzurum‘da ölçüldü. Ayrıca, 2023 Kasım ayı ortalama maksimum sıcaklıkları, 1991-2020 maksimum sıcaklık normallerinin 4,1 derece üzerinde gerçekleşti.

‣ Araştırma: 3C’lik küresel sıcaklık artışı, her yıl 1.5 milyar insanın canına mal olabilir

Birçok merkezde ekstrem sıcaklık değerleri

Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıklar, Türkiye’nin birçok yerinde uzun yıllar ortalamalarının üzerine çıkarak ekstrem değerlere ulaştı.  Salihli’de maksimum sıcaklık 32,9 derece, Yalova‘da 32,8 derece, Lüleburgaz‘da 31,8 derece gibi birçok merkezde rekabet edilemeyen sıcaklık değerleri kaydedildi.

63 yılın en yüksek yağışları

Türkiye genelinde yağışlar, son 34 yılın en yoğun kasım ayı olarak kaydedildi. 2023 Kasım ayında yağışlar normaline göre yüzde 88 fazla ölçülerek 109,3 milimetre yağış gerçekleşti. En fazla yağış 295,5 milimetre ile Zonguldak‘ta görülürken, en düşük yağış 25,7 milimetre ile Iğdır‘da ölçüldü. Kırklareli, İstanbul, Zonguldak, Sakarya, Kocaeli, Yalova, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Düzce, Bartın, Tunceli, Erzincan, Erzurum, Bingöl, Adıyaman, Diyarbakır ve Şırnak çevrelerinde yer yer normalinin 3 katına varan yağış artışı gözlemlendi. En az yağış ise ise yüzde 21 ile Ordu’da meydana geldi.

Ayrıca, kasım ayında 63 yılın en yüksek yağışları İstanbul, Bursa, Düzce, Bartın gibi illerde gerçekleşti.

Kasım ayında Türkiye genelinde ortalama 12,7 yağışlı gün yaşandı, bu rakam 1991-2020 normallerinin üzerinde bir değer. Yağışlı gün sayıları Marmara Bölgesi, Batı Karadeniz, Orta ve Doğu Karadeniz‘in kıyı kesimleri, Ege Bölgesi‘nin orta ve kuzey kesimleri ile Antalya ve Kahramanmaraş çevrelerinde 15-20 gün arasında değişirken, Adana ve Mersin çevrelerinde yer yer beş günün altına düştü.

İsmailağa Cemaati Kızıl Goncalar dizisini RTÜK’e şikayet etti

18 Aralık Pazartesi Fox TV‘de yayınlanan ve başrollerini Özcan Deniz ile Özgü Namal‘ın paylaştığı “Kızıl Goncalar” dizisi, ilk bölümünün ardından büyük tartışma yarattı. İsmailağa Cemaati, diziyi Radyo Televizyon Üst Kurulu‘na (RTÜK) şikayet etti ve sosyal medyada karalama kampanyası başlattı.

Dizi, seküler Atatürkçü bir karakter olan Levent (Özcan Deniz) ve tarikat gölgesinde çocuk yaşta evlendirilen Meryem (Özgü Namal) karakterlerinin hikayesini işliyor.

İsmailağa Cemaati ve muhafazakar çevreler, dizinin içeriğini eleştirerek, kurgunun gerçeği yansıtmadığını iddia etti. Cemaatin resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, dini ve tasavvufi kavramların, mezhep ve tarikat gibi manevi kurumların, hacı ve hoca gibi unvanların dizide aşağılayıcı bir şekilde kullanıldığı iddia edilerek, dizinin yayından kaldırılması çağrısı yapıldı. Özellikle, Kuran kursunda geçen ve bir çocuğa fiziksel şiddet uygulanan bir sahne büyük tepki topladı.

Hiranur Vakfı’ndaki ‘çocuğa cinsel istismar’ davasında karar çıktı: Toplam 66 yıl hapis cezası
Feminizme indirilen darbe: Kadınlar ve içselleştirilen roller – Gökçe Aydoğan

‘Kızıl Goncalar dizisi kabul edilemez’

İsmailağa Cemaati tarafından dizinin kaldırılması için sosyal medyada yapılan çağrıda şöyle denildi:

“Allah Teala’nın isimlerini, yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’i, dini-tasavvufi kavramlarımızı, mezhep ve tarikat gibi manevi kurumlarımızı, hacı ve hoca gibi çeşitli unvanları hedef alarak dinimizi ve dindarlarımızı aşağılamayı gaye edindiği anlaşılan yayın ve yapımların günümüz medyasında görülebilmesi asla kabul edilemez bir durumdur.”

Yeni Şafak gazetesinde yer alan haberlerde dizinin bir “FETÖ algı operasyonu” olduğu öne sürülürken, bazı izleyiciler de dizinin “tarikatlarla ilgili gerçekleri” yansıttığını savundu.

RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin ise, dizinin incelenmeye alındığını duyurdu.

Dizinin yönetmenliğini Ömür Atay üstlenirken, senaryosu Necati Şahin tarafından kaleme alındı. Dizi, Mert Yazıcıoğlu, Erkan Avcı, Hazal Türesan, Mert Turak, Selen Öztürk, Şerif Erol, Duygu Sarışın, Tuğrul Tülek, Yakup Turgut, Sitare Akbaş, Mina Demirtaş, Esma Yılmaz, Zehran Kelleci, Tuana Gizem Uzunlar gibi oyuncuları da kadrosunda bulunduruyor.

Kızıl Goncalar dizisinin yeni bölümü, 25 Aralık Pazartesi saat 20.00’de Fox TV’de yayınlanacak. RTÜK’ten dizinin inceleneceği dışında bir bilgi gelmedi.

Endonezya’dan palm yağı şirketlerine 310 milyon dolar ceza

Endonezya hükümeti, orman alanları içerisinde faaliyet gösteren palm yağı şirketlerine toplamda 4.8 trilyon rupiah (yaklaşık 310.1 milyon dolar) tutarında ceza kesme kararı aldı.

Ülkenin palm yağı üretimiyle ilgili yasal düzenlemelere ihtiyacı olduğu biliniyordu ve bu adım, Endonezya’nın bir iyileştirme çabası olarak değerlendiriliyor. 2020 yılında alınan kararlar çerçevesinde, ormanlık alanlarda faaliyet gösteren ve çevreye zarar verme olasılığı çok yüksek olan şirketlerin faaliyetlerinin yasal olarak düzenlenmesi amaçlanıyor.

Endonezya, dünyanın en büyük palm yağı üretici ve ihracatçısı konumunda. Hükümet tarafından geçtiğimiz ay yapılan açıklamada, orman olarak belirlenen alanlarda yaklaşık 200,000 hektar (494,210 dönüm) palm yağı plantasyonunun tespit edildiği biliniyor ve bu alanların devlete iade edilerek tekrar orman haline getirilmesi bekleniyor. Bu süreçte bazı şirketlerin yıllardır bu toprakları işlediği ve bu nedenle belirli düzenlemelere tabi tutulduğu belirtiliyor.

Palm yağının alternatifi yağmur ormanlarını kurtarabilir
Biyoyakıt ithalatında palm yağı sahtekarlığı

Palm yağı üretmek için özel belgeler gerekecek

Şirketlerin plantasyonlarında yetiştirme haklarını elde etmek için belgeler sunması ve cezalarını ödemesi gerekiyordu ve bu sürecin Kasım 2023’e kadar tamamlandığı bildirildi. Ayrıca, Endonezya’nın yaklaşık 17 milyon hektarlık palm yağı plantasyon alanının 3.3 milyon hektarının ormanlarda bulunduğu, ancak bu alanların yalnızca 1.67 milyon hektarlık kısmının sahiplerinin tespit edildiği belirtiliyor.

Bu adımların, palm yağının ormansızlaşma üzerindeki etkisini azaltma çabasının bir parçası olduğu vurgulanıyor. Endonezya’nın Baş Güvenlik Bakanı Mahfud MD, bugünkü sürenin sona ermesinin ardından yasa dışı arazi kullanan palm yağı şirketlerine karşı hukuki işlem başlatılacağını belirtti.

Palm yağı
Fotoğraf: Y.T Haryono / REUTERS

Palm yağı nedir?

Palm yağı, dünya genelinde yaygın olarak kullanılan bitkisel bir yağ türü. “Elaeis guineensis” adlı palmiye ağacının meyvesinden elde ediliyor ve gıda ürünlerinden kozmetiğe, temizlik malzemelerinden biyoyakıtlara kadar geniş bir kullanım alanına sahip. 

Palm yağı neden çevreye zararlı?

Palm yağının popülerliği, yüksek verimliliği ve işlenmiş ürünlere sağladığı istikrarlı yapıdan kaynaklanıyor. Ancak, palm yağı üretiminin çevresel etkileri ciddi endişeleri beraberinde getiriyor: 

Ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik kaybı: Palm yağı plantasyonları (ekim-dikimi) için ormanların yok edilmesi, ciddi çevresel sorunlara yol açıyor. Ormanlık alanların temizlenmesi, karbon emisyonlarının artmasına ve küresel ısınmaya katkıda bulunurken, biyoçeşitlilik kaybına da neden oluyor. Sayısız bitki ve hayvan türü için yaşam alanı sağlayan tropikal ormanların ve ekosistemlerinin yok edilmesi, türlerin yok olma riskini artırıyor. 

Toprak erozyonu ve su kaynakları üzerindeki etkiler: Ormanların yok edilmesi, toprak erozyonunu artırarak, su kaynaklarının kirlenmesine ve verimliliğin azalmasına neden oluyor. Palm yağı plantasyonlarının, su kaynaklarını yoğun bir şekilde kullanması nedeniyle yerel su kaynaklarının azalması ve su stresine yol açabiliyorlar. 

İklim değişikliği: Palm yağı üretimi için ormanların yakılması, sera gazı emisyonlarını artırıyor. Palm yağının üretim sürecindeki karbon emisyonları da, sürdürülebilirlik ve çevresel koruma açısından endişe verici bulunuyor. 

Bu nedenlerle, palm yağı üretiminin çevre ve iklim üzerindeki etkilerini azaltmak amacıyla sürdürülebilir üretim yöntemleri ve alternatif ürünler üzerine yoğun bir araştırma ve geliştirme çalışması yapılıyor. Endonezya’nın palm yağı üreticilerine ceza kesme kararı da , bu bağlamda önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. 

Avrupa Birliği karbon emisyonlarını 14 yılda yüzde 22 azalttı

Avrupa Birliği (AB), 2008’den 2022’ye kadar bölge genelindeki karbon emisyonu oranının yüzde 22 azaldığını açıkladı.

Avrupa İstatistik Ofisi‘nin verilerine göre, bu azalma özellikle yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının artması ve enerji verimliliği gelişmeleri sayesinde mümkün oldu. Bununla birlikte, uzmanlar bu düşüşün AB’nin daha geniş kapsamlı iklim hedeflerine ulaşmak için yeterli olmadığını vurguluyor.

2022 yılında AB’deki ekonomik faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı emisyonları 3,6 milyar ton karbondioksit değerine ulaşmıştı. Emisyon değerlerindeki bu azalma, 2008’e göre yüzde 22’lik bir düşüşü temsil ediyor. AB, bu azalmayı, özellikle enerji üretimi, ulaşım ve endüstriyel faaliyetlerde gerçekleştirilen yenilikçi uygulamalar ve teknolojik gelişmelerle sağladığını bildirdi.

AB İklim Yasası’nı onayladı, 2050 yılında iklim nötr olacak

Raporlara göre AB genelindeki imalat, elektrik, gaz üretimi gibi sektörlerde yapılan yenilikler, toplam sera gazı emisyonlarının yüzde 21’ini oluşturdu. Hane halkı enerji tüketimi kaynaklı emisyonlar da 718 milyon ton karbondioksit eş değerine düşerek, ulaşım ve ısınma gibi alanlarda yapılan iyileştirmelerin etkisini gösteriyor.

AB’nin hedeflere ulaşmak için karbon emisyonlarını üç kat daha hızlı kesmesi gerekiyor
İklim krizini daha ‘gerçek’ yapan tanım: Karbon emisyonlarını ‘kirlilik’ olarak yeniden adlandırmak

Açıklanan hedeflere göre birliğin yolu uzun

AB, 2030’a kadar net sera gazı emisyonlarını en az %55 oranında azaltmayı hedefliyor ve 2050 yılına kadar iklim nötrlüğüne ulaşmayı taahhüt ediyor. Bu hedefler, Avrupa Yeşil Mutabakatı‘nın bir parçası olarak, AB’nin iklim değişikliğiyle mücadele yolculuğunda kilit öneme sahip. AB, sera gazı emisyonlarını azaltmak için Enerji Ticareti Sistemini (ETS) güncelledi ve 2030’a kadar sektörlerde %62 emisyon azaltma hedefini belirledi.

Öte yandan, birliğin bu hedeflere ulaşmak için hala önemli adımlar atması gerektiği belirtiliyor. Uzmanlar, enerji sektöründen kaynaklanan emisyonların azaltılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının artırılması ve sürdürülebilir ulaşım politikalarının uygulanması gibi alanlarda daha somut ve iddialı ilerlemelerin zorunlu olduğunu ifade ediyor.

Avrupa Birliği karbon emisyonları

Küresel karbon emisyonlarının artışı ve Türkiye’nin durumu

Küresel Karbon Projesi‘nin son araştırması, fosil yakıtlardan kaynaklanan küresel karbon emisyonlarının 2023 yılında yüzde 1,1 artarak 36,8 milyar tona ulaşacağını ortaya koymuştu. Bu artış, bazı bölgelerde fosil CO2 emisyonlarının azalmasına rağmen, genel olarak küresel ölçekte bir yükselişi temsil ediyor. Bilim insanları, fosil yakıtların azaltılmasına yönelik küresel çabaların tehlikeli iklim değişikliğini önlemek için yeterince hızlı olmadığını belirtiyor.

Araştırma, Türkiye‘nin küresel karbon emisyonları sıralamasında 15’inci sırada olduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar, mevcut emisyon seviyelerinin devam etmesi durumunda, küresel ısınmanın yedi yıl içinde sürekli olarak 1,5°C’yi aşma ihtimalinin yüzde 50 olduğunu tahmin ediyorlar. Bu, Paris Anlaşması‘nın 1.5°C hedefinin aşılmasının kaçınılmaz olduğunu da gösteriyor.

Küresel Karbon Bütçesi ekibinin raporu, küresel CO2 emisyonlarının azaltılmasının, iklim değişikliğinin daha kötü etkilerinden kaçınmak için acil ve daha derin eylemler gerektirdiğini vurguluyor. Uzmanlar, mevcut çabaların küresel emisyonları Net Sıfır’a doğru yönlendirmek için yeterli olmadığını, ancak bazı eğilimlerin değişmeye başladığını ve bu durumun iklim politikalarının etkili olabileceğini gösterdiğini belirtiyor.