Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atık ithalatının ekonomik ve çevresel boyutu

Türkiye, Avrupa’nın en fazla atık ithal eden ülkesi. Bu durum, övünülecek bir başarı değil maalesef. Bu olgunun bize söylediği şu: Bir yandan kendi atığımızı yeterince geri dönüşüme tabi tutamıyor, diğer yandan başkasının atığını satın alarak döviz ödüyor ve bazen de başka ülkelerin kurtulmak istediği zararlı madde içeren atıkları satın alıyoruz. Konunun çevre açısından arz ettiği önemin yanı sıra bir de ekonomik boyutu var. Bu yazıda hem atık ithalatının yapısına ve gelişimine bakacağım hem de konuyu çevre ve ekonomi açısından analiz etmeye çalışacağım.

Sanayileşme, atık ve geri dönüşüm

Ülkeler sanayileştikçe ve üretim hacimleri arttıkça ürettikleri atık miktarı da doğal olarak yükselir. Üretimde kullanılan hammadde göreli olarak ucuz olduğunda bu gelişmiş ekonomiler hammadde kullanımına ağırlık verirler. Ayrıca, bu ülkelerde genellikle geri dönüşüm alt yapıları gelişmiş olduğundan üretimde kaynağında ayrıştırılmış ve kaliteli yerli atık da kullanılır.

Mesela ABD’de araba sahipliği oranı çok yüksek olup dolaşımdaki arabaların ortalama yaşı da oldukça düşüktür. Bu, her gün binlerce arabanın hurdaya çıktığı ve sanayide tekrar kullanıma sunulduğu anlamına gelir. Bu ülkelerde atık boldur ama kaliteli olmayan atıklarını çoğunlukla ihraç etme yolunu seçerler. Bu atıkları ithal eden ülkelerin ise genellikle emeğin ucuz, çevre ile ilgili düzenlemeleri zayıf ve denetim açığı ciddi olan gelişmekte olan ülkeler olduğu görülüyor. Ayrıca bu ülkelerde çoğunlukla ülke içi atık miktarı sınırlı olup geri dönüşüm oranları da oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. Bu kategoriye giren ülkeler yukarıda açıklanan nedenlerle ithal atığı hammaddeye göre daha ucuza elde ettiklerinden ülke içi atıklara ve hammaddeye zorunlu olmadıkça yönelmeyip ithalatı tercih ediyorlar. Ama ithalatçı ülkenin gelişme hızına göre bu durumun sürekli devam etmesi söz konusu olmayabilir.

Örneğin başta araba olmak üzere metal sektöründe önemli bir üretici olan ABD, ülkesindeki düzenlemelerin katılığı ve geri dönüşüm maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı belirli nitelikteki atıklarını uzun yıllar boyunca hızlı büyümesi nedeniyle hurda çelik ürünlerine talebi yüksek olan Çin’e hurda atık ihracatı yapmıştır. Ancak Çin sanayisi gelişip üretim ve tüketim artınca yıllar içinde kendi hurda rezervlerine sahip olmaya başlamış ve bir süre sonra ABD’den hurda çelik ithalini durdurmuştur. Daha sonra da önceleri ABD’nin yaptığı gibi elindeki hurda rezervlerini ihracat yaparak eritmeye başlamıştır.

Türkiye’de sanayileşme ve geri dönüşüm

Türkiye, özellikle son 20-30 yılda demir-çelik ve plastik üretiminde Avrupa ve dünyanın önemli ülkelerinden biri haline geldi. Çelik üretimine baktığımızda, yıllık ortalama 52 milyon ton üretim kapasitesinin yaklaşık 37 milyon tonunu kullanan Türkiye, dünya çelik üretiminde sekizinci, Avrupa’da ise ikinci konumda. Ayrıca, dünya çelik ihracatında ise ilk 10 ülke arasında yer alıyor. Bir zamanlar sanayileşmenin en belirgin göstergesi olan çelik üretimi, üretim süreçleri gelişmiş ekonomilerde artık doğaya ve insana son derece zararlı bulunduğu için son yıllarda gelişmekte olan ülkelere aktarılan endüstri dallarından birisi haline geldi.

Plastik sektöründe de benzer bir durum var. 10 milyon tonluk yıllık üretim kapasitesiyle Türkiye dünyada altıncı, Avrupa’da ise ikinci sırada. Sektör, yurt içi tüketimi karşılamanın yanı sıra ihracat da yapmakta. Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) verilerine göre 2018 yılında sektörün üretimi 850 bin ton olmuş, kullanılan ithal atık miktarı ise 436 bin ton olarak gerçekleşmiş. Aşağı yukarı üretim miktarının yarısı kadar atık ithalatıyla sağlanan girdi kullanılmış. Özellikle 2019 yılından itibaren plastik atık ithalatının artmasıyla birlikte üretimde kullanılan ithal atığın oranının daha da yükseldiği tahmin ediliyor.

Türkiye bu ürünlerde önemli bir üretim merkezi haline gelmekle beraber ülke içerisinde henüz yeterli atık üretemediği ve geri dönüşüm sağlayamadığı için hammadde olarak kullanmak amacıyla atık ithalinde önemli bir oyuncu olmaya devam ediyor. Türkiye’de tüm atıkların geri dönüşüm oranı sadece yüzde 7, plastik atıkların geri dönüşüm oranı ise yüzde 20 seviyesinde. Geri dönüştürülen atıkların yüzde 43’ünü kağıt, yüzde 27’sini plastik,  yüzde 12’sini cam, yüzde 8’ini tekstil, yüzde 4’ünü ise metaller oluşturuyor. Örneğin çelik üretiminde yurtiçi hurda ihtiyacın sadece yüzde 30’unu karşılamakta, gerisi ithal yoluyla karşılanmakta. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın 2017’den beri yürüttüğü Sıfır Atık Projesi ile atıkların kaynağında ayrı toplanması, atık sektörüne kazandırılması ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması hedefleniyor. Ama bu konuda kısa-orta vadede belirgin bir ilerleme kaydedilmesi maalesef çok zor görünüyor.

Atık ithalatının devam etmesinde ülke içinde üretilen atıkların sınırlı olmasının yanı sıra kaynağında ayrıştırma yetersizliğine, toplama ve bağlı olarak kalite ve sürdürülebilirliğin sağlanamaması da önemli bir rol oynuyor. Ancak, bu atıkların ithalatında ve işlenmesinde çevreyi ve insanı korumak için gerekli olan kuralların oldukça gevşek olması ve son derece denetimsiz bir şekilde uygulanmasının etkilerinin bulunduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Örneğin, Türkiye uzun yıllardır gelişmiş ülkelerde parçalanıp yeniden kullanılmasına izin verilmeyen ve asbest/kanserojen maddeler içeren hurda tankerlerin neredeyse tek adresi haline gelmiştir. Basında izlediğimiz kadarıyla bu tür zararlı tankerler kamuoyunun gözü önünde ve yetkili mercilerden izin alınarak Türkiye’ye getirilip yoğun emek içeren bir prosedürle sökülmekte ve daha sonra demir-çelik fabrikalarında eritilerek yeniden kullanılmaktadır.  Bu konuların çoğunda yeterli sayılabilecek düzenleme bulunmakla birlikte uygulama ve denetim son derece gevşek ve yetersizdir. Sorun da esas olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’nin atık ithalatı

Yukarıda belirttiğim üzere demir-çelik ve plastik sektörlerinin önemli büyüklüklere ulaşması ve ülke içi atıkların yetersiz olması nedeniyle Türkiye’nin atık ithalatı içerisinde en önemli kalemleri demirli metal ve plastik oluşturuyor. Eurostat tarafından yayımlanan rapora göre AB ülkelerinin atık ihracatı 2004-2019 yılları arasında % 66 oranında artıyor. 2019’da AB tarafından, AB üyesi olmayan ülkelere atık ihracatı toplam 31 milyon tona ve 13,4 milyar € değerine ulaşıyor. Rapora göre AB tarafından ihraç edilen atıkların birinci adresi Türkiye. 2019 yılında Türkiye AB’nin atık ihracatının 11,4 milyon tonluk kısmını satın alırken, bu rakam 2004 yılının neredeyse üç katını oluşturuyor. 2019 yılında AB’den ihraç edilen tüm atıkların %50’sini, 15,6 milyon tonluk hacimle demirli metal atıkları oluşturuyor. Türkiye AB’den ihraç edilen demirli metal atıklarının yaklaşık 2/3’ünü (10 milyon ton) ithal ediyor.

İthal atık içerisinde dikkat çekenlerden bir diğeri plastik atıklar. Greenpeace verilerine göre, Türkiye’ye 2004 yılından bugüne AB ülkelerinden ithal edilen plastik atıklar 173 kat artmış. Türkiye’nin ithalatı 2016 yılı başında ayda 4 bin ton iken 2018 başında aylık 33 bin tona yükselirken, 2019 yılında plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,5 bin tona yükselmiş. Bu rakam, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin Türkiye’ye girmesi demek. 2018’den itibaren plastik atık ithalatının artmasının nedeni ise Çin. 2018 yılına kadar dünyada plastik atıkların büyük kısmı Çin tarafından ithal edilirken 2018’de Çin % 99,5 saf olmayan plastik atık ithalatını yasaklayınca, atık ithalatı Malezya, Vietnam ve Tayland gibi ülkelere kaydı. Daha sonra bu ülkelerin de atık ithalatına kısıtlama getirmesiyle Türkiye Avrupa plastiğinin yeni adresi oldu. Plastik atıklarını Türkiye’ye ihraç eden Avrupa ülkeleri arasında ilk beş sırayı İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa alıyor.

Atık ithalatı kamu sağlığını ve çevreyi ilgilendiren oldukça hassas bir konu olarak kapsamlı düzenlemeler, kurumsal altyapı ve denetim mekanizmaları gerektiriyor. Bunu tam olarak sağlayamayan Türkiye açısından ithal atıklar ekonomik girdi olmanın yanısıra çevre için bir tehdit haline gelebiliyor. Çin’in yasağının ardından birdenbire AB ülkeleri atıklarının yeni adresi olan Türkiye’de kontrolsüz, denetimsiz ve şeffaf olmayan atık ithalatı çevreye ve insana zarar verecek boyutlara ulaşıyor. Çin ve diğer Asya ülkelerinin atık ithalatını kısmen veya tamamen yasaklamalarında, gelen atık içerisinde zehirli ve tehlikeli maddelerin tespit edilmesi gerçeği yatıyor. Nitekim 2018’de Çin’in ithalatı durdurmasından sonra önemli bir plastik atık ithalatçısı konumuna gelen Malezya, aynı yıl AB ülkelerinden gelen plastiklerin 3000 tonunu zehirli ve tehlikeli maddeler içermesi nedeniyle iade etmişti.

Ne yapılmalı?

Görüldüğü üzere hızlı büyüyen, hammadde kaynakları ve ülke içi atık üretimi yetersiz olan ülkeler için atık ithalatı bir anlamda zorunluluk. Türkiye, bu ülkelerden birisi. Çin örneğinin ortaya serdiği gibi, ülkeler geliştikçe, bilinçlendikçe ve kendi atığını artırdıkça dışarıdan ithalatı azaltmakta veya tümden kesmekte. Türkiye’nin şu anki atık ithalatı kompozisyonu ve miktarı bir yandan ekonomik bir zorunluluk gibi sunulurken, diğer yandan çevre ve insan sağlığına vurgu yapan birçok kesimi rahatsız ediyor. Peki, ne yapılması gerekiyor?

  1. Öncelikle, bu kadar hızlı ve ne pahasına olursa olsun, bol zigzaglı bir büyüme grafiği çizmek zorunda mıyız? Bu konunun çok etraflıca sorgulanması gerekiyor. İşin yurt dışından finansman ve maliyet boyutunu bir kenara bırakıyorum, birkaç sene hızlı büyümek uğruna çevreyi, insanı ve doğayı hırpalamak ne kadar doğru bir politika seçeneği? Esas olan, uzun seneler boyu devam edebilecek, çevre, doğa ve insanla uyumlu “sürdürülebilir” büyümedir. O halde öncelikle büyüme olgusu üzerinde düşünmek ve büyümeyi seçim kazanmak için kısa vadeli olarak üzerinde oynanacak bir gösterge değil çok uzun vadeli bir perspektifle planlamak durumunda olduğumuz bir alan olarak değerlendirmeliyiz.
  2. Atık ithalatından önce, ülke içi atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşümü için ÇOK YOĞUN ve KAPSAMLI çalışmalar yapılmalı, teşvikler verilmeli ve geri dönüşüm olabildiğince artırılmalıdır. Çoğu zaman olduğu gibi ithalat yaparak kestirme çözümler bulmak yerine uzun vadeli eğitim ve bilinçlendirme ile geri dönüşümü sonuna kadar teşvik etmeliyiz. Böylece hem kendi atıklarımız geri dönüşüme tabi tutularak çevreye olumlu katkıda bulunulmuş olacak, hem de başka ülkelerden daha az atık ithal edilerek kıt olan döviz kaynaklarımız tasarruf edilecektir.
  3. İthal atığı üretimde kullanan firmalara belirli oranda geri dönüşümle elde edilmiş yerli atık kullanma mecburiyeti getirilerek ve yıllar içerisinde bu oran artırılarak yerli atık geri dönüşümü teşvik edilmelidir. Ambalaj sektöründe ana ürün grupları bazında yerli atık kullanma oranı getirilmiş olmakla birlikte bunun ithalatı yapılan bütün atık türlerine ve bütün atık kullanan firmalara genelleştirilmesi ve önceden ilan edilerek zaman içerisinde artırılması gerekiyor. Öte yandan, kamu kurumları ve belediyeler tarafından yürütülen geri dönüşüm kampanyalarına göre özel sektörün daha etkili yollarla geri dönüşümü artırması beklenir. O halde bu kanalı olabildiğince zorlamak gerekiyor. Aksi takdirde firmalar ithal etme kolaylığına kaçacaktır.
  4. Ekonominin gereği olarak mutlaka atık ithalatı yapılacaksa bunların nitelikli olmasını ve içerisinde doğaya ve insana zarar verecek maddeler bulundurmamasını sağlamak durumundayız. Bu konuda düzenlemeler olmakla beraber uygulamada birçok açık olduğu görülüyor. Dolayısıyla varolan düzenlemelerin sıkı denetim ve ağır cezalarla desteklenmesi gerekiyor! Bunun için de büyüme oranına değil, büyümenin doğa ve insana etkisine odaklanan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’den ve dünyadan çevre odaklı başarılı KSS uygulamaları

Önceki haftalardaki yazılarımda şirketlerin yürüttüğü kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) uygulama ve projelerinden bahsetmiştim. Bu hafta birisi Türkiye’den diğeri dünyadan iki KSS uygulamasını gündeme getirmek istiyorum. Bunu şirket reklamı olarak algılamayın lütfen. Çevre ve toplum için olumlu adımlar atan firmaları açıklamanın ve teşvik etmenin doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum.

Bu uygulamalardan ilki ülkemizde çevre konusunda T. İş Bankası sponsorluğunda, TEMA Vakfı ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nca yürütülmüş olan “81 İlde 81 Orman” projesi. İkincisi ise büyük bir küresel şirket olan Unilever’in yaşama geçirdiği çok kapsamlı ve çevre odaklı bir KSS stratejisi olan “Sürdürülebilir Yaşam Planı” (Sustainable Living Plan). Bu iki uygulamaya yakından bakmak, hem şirketlerin çevre konusunda attıkları olumlu KSS adımlarının örneklerini görmek, hem de bunlar arasındaki niteliksel farkı anlamak açısından faydalı olacak.

81 İlde 81 Orman

T. İş Bankası, Atatürk’ün isteği ve kısmen kendisinin de koyduğu sermaye ile 1924 yılında kurulmuş bir Cumhuriyet bankası. Bugün itibarıyla ülkenin en büyük özel bankalarından birisi ve KSS’ye çok önem veren bir kuruluş. Özellikle kültür, sanat ve eğitim alanlarına yoğunlaşmış birçok faaliyet ve projeleri var. İş Bankası Kültür Yayınları, alanında en öncü kuruluşlardan birisi. Ama bu yazıda T. İş Bankası’nın çevreyle ilgili bir KSS projesi üzerinde duracağım.

“81 İlde 81 Orman” projesi T. İş Bankası sponsorluğunda yürütülmüş bir proje. Bankanın internet sitesinde yer alan bilgiye göre “Çevrenin korunması ve başta çocuklar olmak üzere halkımızın çevre konusunda bilinçlendirilmesi amacıyla Bankamız, TEMA Vakfı ile Tarım ve Orman Bakanlığı işbirliğinde 2008 yılı sonunda ülkemizdeki en büyük ağaçlandırma projesi olan “81 İlde 81 Orman”ı hayata geçirdi. Projemiz kapsamında 81 ilimizde yaklaşık 1.500 hektar alana 2.205.000 adet fidan dikildi. 

“81 İlde 81 Orman” projesinin dikimlerini 2012’de tamamlayan Bankamız, 22 hektarlık alanda 35 bin 200 fidanla 82’nci ormanını TEMA Vakfı ile Kuzey Kıbrıs Orman Dairesi işbirliğiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurdu. Fidan dikimi tamamlanan sahalarda 5 yıl boyunca bakım çalışmaları yapıldı. Düzenli olarak kontrol edilen sahalarda tutmayan, kuruyan veya hayvan tahribatına maruz kalan fidanların yerine yeni fidanların dikimi gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen tamamlama dikimleri ile birlikte dikilen fidan adedi 3.000.000’u aştı. Bu sayede dikim sahalarının ormana dönüş oranı %84 üzerinde gerçekleşti. Orman alanlarımızda canlı yaşamı ve ekosistemi oluşmaya başladı.”

Görüldüğü üzere “81 İlde 81 Orman” projesi, hem büyüklüğü, yaygınlığı ve uygulama süresinin uzunluğu hem de bir özel bankanın sponsorluğunda ilgili Bakanlığın ve bu konuda önemli bir STK’nın katılımıyla hayata geçirilen çok katılımcılı bir uygulama olması nedeniyle oldukça dikkat çekici bir proje.

Unilever

Unilever, 1929 yılında Hollandalı ve İngiliz iki şirketin birleşmesiyle kurulmuş küresel bir şirket. Dünyanın aşağı yukarı her ülkesinde faaliyet gösteren Unilever’in 2019 küresel satış rakamı 52 milyar Euro civarında. Şirketin günlük yaşamda hepimizin bir şekilde kullandığı gıda, temizlik, kişisel bakım ve sağlık alanlarında 400 kadar bilinen markası var.

Unilever’i bu yazının konusu yapan özellik ise KSS’ye yaklaşımındaki öncü rolü. Unilever, 1990’lı yıllardan beri sürdürülebilirlik kavramının önemini kavrıyor bu alanda çeşitli girişimlere destek oluyor veya başlatıyor. Unilever 2010 yılında “Sürdürülebilir Yaşam Planı” adı altında 10 yıllık yeni vizyonunu şöyle belirliyor: “Firmanın çevresel etkisini azaltarak iş hacmini iki katına çıkarmak!”

Bir başka anlatımla, hem firmanın pazar payını artırmayı hem de çevre üzerindeki olumsuz etkileri azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda müşterileri en başa koyarak, çalışanlar, yatırımcılar, tedarikçiler ve içinde faaliyet gösterdiği toplumları da içine alacak şekilde şu somut hedefleri belirliyor:

  • Üretimde ve müşteri tüketiminde sera gazı salımını ve firma ürünlerinin kullanımının yol açtığı su tüketimini azaltmak
  • Üretimde tarımsal hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan temin etmek
  • Çöpe giden atığı düşürmek
  • Dünyanın dört yanında kitlelere ulaşarak el yıkama ve tuvalet eğitimleri vermek, temiz su sağlamak, diş bakım programları sunmak
  • Küçük üreticilerden tedarik edilen girdileri artırmak
  • Kadınlara yönelik güvenlik ve yetenek geliştirme programları sunmak, firma yöneticileri arasında kadın oranını yükseltmek
  • Çalışanlara adil ücret vermek…

Bu hedefler doğrultusunda hedeflediği paydaş kitlelerini de işin içerisine katarak çalışmalara başlıyor ve 2020 itibarıyla bu hedeflerin birçoğuna ulaşılıyor. Örneğin, üretimde sera gazı salımı %65, ton başına su tüketimi %47 ve ton başına çöpe giden atık %96 düşürülüyor. Kadın yönetici oranı %51’e çıkıyor.

Ama bazı hedeflere tam ulaşılamıyor. Örneğin, tarımsal hammaddelerin sürdürülebilir kaynaklardan temininde %100 yerine %62’ye ulaşılabiliyor. Firma ürünlerinin çöpe atılmasından kaynaklanan atık ise %50 yerine %32 azaltılıyor. Unilever 2020 yılında da 2030 için hedefler belirliyor. Bu hedefler, sera gazı salımını, su tüketimini ve atık miktarını 2020 seviyesine göre yarı yarıya azaltmak ve üretimde kullandığı tarımsal hammaddeyi %100 sürdürülebilir kaynaklardan sağlamak olarak belirlenmiş. Bunun dışında firma ilgili birçok alanda farklı girişimlerde bulunuyor ve kendisinin uyguladığı KSS ilkelerinin firmalar arasında yaygınlaşması için de çaba harcıyor.

Unilever’in bu dönüşümü toplum ve çevre açısından son derece olumlu bir adımken, şirketlere sadece yatırımcı gözüyle ve kısa vadede elde edilen kar açısından bakan yatırım ve iş çevrelerinin bir kısmından ciddi tepki aldığını ve genel müdürün görevden alınması için kampanya bile başlatıldığını görüyoruz. Bu nedenle, özellikle halka açık bir şirkette bu tür bir dönüşümü yaşama geçiriyorsanız yatırımcılardan gelebilecek bu tür saldırılara karşı koyabilmek açısından çevreye ve topluma duyarlı uygulamaları yaşama geçirirken ticari ve mali performansınızın düşmemesini de sağlamanız gerekiyor.

Unilever’in bu süreçteki mali performansına baktığımızda sürdürülebilir ürünlerindeki kar marjının daha yüksek gerçekleştiğini görüyoruz. Ayrıca, KSS ilkelerini içselleştirmiş bir firma olarak en çok çalışılmak istenilen firmalardan birisi haline geliyor ve yetenekli elemanları kendisine çekebiliyor. Dolayısıyla, firma sadece doğru ve iyi olanı yapmakla kalmıyor, bu işten ticari olarak karlı da çıkıyor.

KSS’den ne anlıyoruz?

Yukarıda ele aldığım iki KSS örneği, KSS konusundaki önemli bir ayrımı vurgulamama imkan veren iki ayrı tip uygulamayı içeriyor. Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünyada KSS denilince en fazla gördüğümüz uygulamalar sponsorluk ve maddi destekle yaşama geçirilen projeler oluyor. Özellikle KSS uygulamalarının başladığı ilk dönemlerde bu tür uygulamalar daha fazla görülüyor.

Burada, aynen “81 İlde 81 Orman” projesinde gördüğümüz gibi, çevreye, topluma yararlı bir proje var ve şirket bunu destekliyor. Elbette alkışlanacak ve örnek gösterilecek bir davranış. Ama, bu örnekte KSS uygulamasının sadece bir proje bazında ve şirketin kendi işleyişine ve faaliyetlerine, iş yerlerine, çalışanlarına ve müşterilerine doğrudan yansımayan bir şekilde hayata geçirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, bu tür bir KSS projesi davranış ve işleyişte kalıcı bir değişim yaratmak için gereken unsurları içermiyor. Kısaca, bu projede çevre, doğa ve toplum için çok olumlu ama dönüştürücü etkileri sınırlı olan bir KSS uygulaması örneği görüyoruz.

Unilever örneğine baktığımızda ise farklı bir durum ortaya çıkıyor. Firma, somut sürdürülebilirlik hedefleri belirliyor ve bu hedefler doğrultusunda firmanın üretim, satın alma, pazarlama, enerji kullanımı vb alanlarında yapması gerekenleri tespit ediyor. Bunu yaparken sadece kendisini ve çalışanlarını değil, müşterilerini, tedarikçilerini ve çevresindeki kitleleri de bu hedefler doğrultusunda dönüştürmeye çalışıyor. Dolayısıyla, Unilever’in KSS felsefesinde ve uygulamasında dönüştürücü ve kalıcı unsurlar var. Bu sürece dahil olan gruplar ve bireyler sistematik bir şekilde eğitim alıyor ve bilinçleniyor. Böylece, bir yandan kendileri bu önemli sürecin aktörleri olurken, diğer yandan başkalarını dönüştürücü roller üstleniyorlar.

Son söz olarak, T. İş Bankası ve Unilever gibi firmaların dünyada ve Türkiye’de artmasını ve kapsayıcı, kalıcı ve dönüştürücü, yani şirketin DNA’sına işlenmiş KSS uygulamalarının yaygınlaşmasını diliyorum. Şirketler ancak bu şekilde uzun vadede kendi menfaatlerinin ve toplumun çıkarlarının uyuştuğu bir geleceğe katkıda bulunabilir. Unilever örneği net bir şekilde gösteriyor ki firmalar açısından sürdürülebilirlik sadece İYİ ve DOĞRU değil, ayrıca KARLI da!

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelir dağılımında korkutan uçurum

Ülkelerin ve bireylerin ekonomik gelişmişliği genelde dolar bazında Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) ve kişi başına (per capita) düşen GSYİH ile ölçülür. Bu sıralamalar, göreli olarak ülkenizin ve sizin gelir olarak nerede olduğunuzu gösterir. Biliyorsunuz AKP, 2023 itibarıyla Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokmayı ve kişi başına geliri de 25.000 dolar seviyesine çıkarmayı hedeflemişti. Bunları da “Cumhuriyetin Kuruluşunun 100. Yılı Hedefleri” olarak ilan etmişti. Bir ara 13’üncü en büyük ekonomi olan ve kişi başına geliri 12.500 dolara kadar çıkmış olan Türkiye, son yıllarda gittikçe bu hedeften uzaklaştı. Dünya Bankası verilerine göre 2019 itibarıyla 754 milyar dolarla dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisi olurken kişi başı gelirde 9.043 dolarla, 74’üncü sıradayız.Bunlar nominal rakamlarla, yani o senenin cari rakamlarıyla yapılan sıralamalar.

Bir de Satın Alma Gücü Paritesi (İngilizce kısaltmasıyla PPP) ile yapılan sıralamalar var. Burada hesaplama nominal değerle değil, onun satın alma gücü esas alınarak yapılır. Aynı ürünün veya ürün sepetinin ABD ve örneğin Türkiye’deki fiyatına bakılır. Döviz kurunun 1$=5 TL olduğu bir durumda bir ürün sepeti ABD’de 100$ (500TL) iken, Türkiye’de 250TL ise, PPP=500/250=2 olur. Bu durumda Türkiye’nin milli geliri 2 ile çarpılarak ABD ile PPP bazında eşitlenir. PPP bazlı sıralamalar özellikle gelişmekte olan ülkelerce daha fazla tercih edilir çünkü bu ülkelerin sıralamasını yukarı çıkarır. Mesela Türkiye PPP bazında bakıldığında 2019’da 2.4 trilyon dolar GSYİH ile dünyanın en büyük 13’üncü ekonomisi konumuna gelmektedir.

Gelir dağılımı

Bu girizgahı yaptım ama bu yazıda asıl amacım gelir dağılımı üzerinde durmak. Gelir ve servet eşitsizliğinin yarattığı sonuçlar o kadar yıkıcı ki, dünyanın geleceğini iklim krizi ve gelir adaletsizliğinin belirleyeceği düşüncesi gittikçe kafamda oturuyor. GSYİH rakamının nüfusa bölünmesiyle bulunan kişi başına gelir rakamı çok kaba bir gösterge. Asıl önemli olan, bu gelirin o ülke içerisinde nasıl dağıldığı. İşte burada konu epeyce çatallaşıyor. Zaman içerisinde geliri çok artan ülkeler olabiliyor ama gelir dağılımına baktığınız zaman bu artışın ne kadar dengesiz olduğunu da görebiliyorsunuz.

Bunun en tipik örneklerinden birisi Çin. 1978 yılında piyasa kapitalizmine geçen ve tartışmasız küreselleşmeden en fazla yararlanan ülke olan Çin’de kişi başına gelir 40 yılda tam 57 kat arttı. 1978’de sadece 156 dolar olan kişi başına gelir 2017 yılında 8.879 dolara ulaştı. Ama aynı dönemdeki gelir dağılımına baktığınız zaman, oldukça farklı bir manzara görülüyor. Gelir dağılımı ölçütü olarak yaygın bir şekilde kullanılan Gini katsayısına bakıldığında 1978 yılında 0.16 olan katsayı, 2017’de 0.38’e çıkmış durumda. (Gini katsayısı 0-1 arasında değişir ve 0’a yaklaştıkça gelir eşitsizliği azalırken, 1’e yaklaştıkça artar.) Gini katsayısı dışında yaygın kullanılan bir başka gösterge de nüfusun yüzde 20’lik gelir gruplarının toplam gelir ve servet içindeki payları.

Gelir dağılımının kötüleşmesi neredeyse bütün dünyada görülen bir olgu. Şimdi de ABD rakamlarına bakalım. Önce, meşhur Amerikan orta sınıfının nasıl yok olduğuna dair çarpıcı gelir verisi: 1946-80 arasındaki 34 yıllık dönemde reel gelir artışı toplumun alt yüzde 50’lik grubu için yüzde 102, en üst yüzde 1’lik grubu için yüzde 47 iken, 1980-2014 arasındaki 34 yıllık ikinci dönemde alt yüzde 50 grubu için yüzde 1 (evet sadece yüzde bir!), en üst yüzde 1 için yüzde 300 (tam tamına yüzde üç yüz!) olarak gerçekleşti. Servete bakıldığında, 1989 yılında en üst yüzde 10, takip eden yüzde 40 ve en alt yüzde 50 gruplarının toplam servet içindeki payları sırasıyla yüzde 67, yüzde 30 ve yüzde 3 iken, 2016 yılında bu paylar sırasıyla yüzde 77, yüzde 22 ve yüzde 1 olarak gerçekleşti. Kısaca hem gelir hem de servet dağılımında acımasız bir adaletsizlik artarak sürüyor. ABD’nin Gini katsayısı da bu gelişmeleri teyit ediyor. 1986’da 0.37 olan katsayı 30 yıl sonra 2016’da 0.41 seviyesine geliyor.

Gelir dağılımının bozulmasına yol açan süreç aslında Thatcher-Reagan ikilisinin 1980’li yıllarda savundukları ve “Muhafazakâr Kapitalizm” olarak da adlandırılan ideolojik yaklaşımın yaşama geçirdiği politikalarla birlikte ivme kazandı. Hatırlayın o günlerin popüler politika önerilerini: Devletin küçültülmesi, düzenlemelerin azaltılması (deregulation), serbest piyasa, özelleştirme, liberalleşme… Aslında bu adımlar zamanın bazı ekonomik sorunlarını bahane ederek vahşi kapitalizmin önünü açıyor, bugünün acımasız gelir ve servet dağılımının temellerini atıyordu. “Serbest Piyasa” söylemiyle ekonomi ön plana çıkarılıp insan ve toplum geri plana itiliyordu.

Bu politikalar Dünya Bankası ve İMF aracılığıyla gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere de maalesef kolayca benimsetildi. Bu ideolojik dalgaya büyük ölçüde direnen kıta Avrupası ve İskandinav ülkelerinde vergi oranlarının daha yüksek tutulduğunu ve sosyal devlet uygulamalarının kısmen korunduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda aşağıdaki tabloda bu ülkelerde ve eski Doğu Bloku ülkelerinde Gini katsayılarının 0.2-0.35 aralığında, göreli olarak daha adil bir seviyede kaldığını görüyoruz.

Küreselleşme ve teknolojide son 30 yıldaki gelişmelerin de gelir dağılımını bozan unsurlar olduğu sıkça vurgulanan bir konu. Genellikle öne sürülen sav, küreselleşmeden her ülkede dar ve ayrıcalıklı bir azınlığın yararlandığı, teknolojik gelişmelerin de yine çok küçük bir azınlığın hızla inanılmaz bir servet edinmesine yol açtığı şeklinde. Bunlarda elbette doğruluk payı var.

Ama, gelir dağılımındaki bu yürek sızlatan görüntüye yol açan asıl neden söz konusu ülkelerde vergi toplama ve kamu harcamalarına ilişkin yapılan tercih ve uygulanan politikalar. Gelir adaletsizliğine küresel düzeyde bakıldığında servetin çoğunlukla hiç vergilendirilmediği, yüksek bireysel gelirin ve şirketlerin düşük vergilendirildiği ve bunlar sonucunda kamu gelirleri düştüğü için kamunun sosyal yardımları ve programlarının her geçen gün daha da azaldığı görülüyor. Bu da kendisini eğitim, sağlık, sosyal yardım ve tarım/gıda gibi alanlarda gösteriyor. Bu alanlara yönelik destek ve harcama kalemleri düştüğünde toplumun düşük gelir grupları en fazla olumsuz etkilenen gruplar oluyor ve böylece gelir dağılımını daha da kötüye götüren kısır döngü oluşuyor.

Türkiye’de gelir ve servet dağılımı

Türkiye de gelir ve servet dağılımı bakımından ABD’den çok farklı bir durumda değil. Latin Amerika ülkelerinden biraz daha iyi ama Avrupa ve Asya ülkelerinin birçoğundan daha kötü durumda. Aşağıdaki tablolara bakıldığında, hem gelir dağılımında (2018 itibarıyla 0.41 olan Gini katsayısı) hem de servetin dağılımında (en üst yüzde 10’luk grup toplam servetin %81.2’sine sahip) durum ABD’den pek farklılık göstermiyor.

Gini katsayısı yıllar içinde oynamalar gösteriyor. AKP’nin ilk yıllarında izlediği sosyal politikalar sonucunda 0.38’e kadar düşüyor ama özellikle dış kaynak girişinin azalmaya ve ekonominin kötüye gitmeye başladığı 2015 yılından itibaren artıyor ve 0.41’e ulaşıyor.

TÜİK’in 2018 rakamlarına göre Türkiye’de “son yüzde 20” olarak adlandırılan en zengin kesim, gelirin yüzde 47,6’sını alıyor. “Dördüncü yüzde 20” kesim, gelirin yüzde 20,9’unu alırken en ortada yer alan “üçüncü yüzde 20” grubu gelirin yüzde 14,8’ini alıyor. “İkinci yüzde 20”nin payı yüzde 10,6 iken, en yoksul kesim olan “ilk yüzde 20’nin aldığı miktar toplam gelirin yüzde 6,1’i. Buna göre Türkiye’de en yoksul yüzde 40’lik kesime toplam gelirden düşen pay sadece yüzde 16,7. Bir önceki yıla göre gelir dağılımı adaletsizliğinin arttığını gösteren bu dağılım yapısıyla Türkiye OECD ülkeleri içerisinde Şili ve Meksika’dan sonra en kötü gelir dağılımına sahip üçüncü ülke.

Gelir ve servet dağılımında dünya ve Türkiye oldukça kritik bir noktada. Çok az sayıda insanın elinde inanılmaz bir servet birikmiş durumda. Korona salgını gelir dağılımını daha da bozdu. Milyonlarca çalışan işini ve gelirini kaybederken oturduğu yerde milyarlarına milyar katan şirket sahiplerini ve para bolluğundan nasiplerine düşen parayı hisse senetlerine yatırıp balon oluşturan spekülatörleri izliyoruz. Gelir dağılımında adaletsizlik derken, elbette herkesin aynı servet ve gelire sahip olmasını savunmuyorum. Ama bu kadar büyük bir uçurumun oluşmasına da izin vermeyen, servetin ve yüksek gelirin hem ülke içinde hem de küresel olarak daha fazla vergilendirildiği ve sosyal devlet ilkelerinin unutulmadığı bir sistemi savunuyorum.

Az kişinin elinde toplanan servetin, sermaye taraftarlarınca hep iddia edildiği gibi yatırıma gittiği de şüpheli, çünkü toplumun geri kalan gruplarının alım gücü düştüğünde yeni yatırımlara gerek duyuracak talep de oluşamıyor. Bu da ekonomilerde büyümeyi sekteye uğratıyor. Ayrıca, orta ve düşük gelir grupları eğitime, sağlığa ve gıdaya yeterince ulaşamayınca toplumsal gelişme frenleniyor ve fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Bu durumda bireylerin sosyal mobiliteden yararlanabilmesi ve geleceğine ilişkin umutlanması bir hayal olarak kalıyor.

Gelir dağılımı adaletsizliği doğal olarak sosyal uçurumlara da neden olmakta ve insanlar gettolarda veya duvarlarla çevrili sitelerde yaşamak durumunda kalmakta. Dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkesi olan Güney Afrika’nın (Gini=0.65) Johannesburg kentinde çekilmiş resme dikkatle bakın lütfen ve şu soruya cevap bulmaya çalışın: Bu durum sürdürülebilir mi?

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevreyi kirleten şirketlere yaptırım: Volkswagen örneği

Bu yazıda, bilinen ve Türkiye’de de ciddi pazar payı olan küresel bir firmanın yarattığı çevre skandalına verilen tepkiler üzerinden, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki duyarlılık ve yaptırım dengesizliğini vurgulamak istiyorum.

Dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden Volkswagen (VW) bildiğiniz gibi 2015 yılında ABD’de başlayan büyük bir skandalla sarsılmıştı. Skandal şuydu: VW, 2009-2015 yılları arasında sattığı 11 milyon dizel aracın emisyon limitlerine uyuyor görünmesi için arabalara test ortamında emisyon salımını düşük göstermesini sağlayan bir yazılım yüklemişti. Aynı grubun bünyesinde olan Audi, Skoda ve SEAT firmalarının ürettiği bazı modellerde de benzer sahtekarlık yapılmıştı.

Yapılan bu sahtekarlığın iki boyutu vardı: Birincisi, araçlar çevreye ve insan sağlığına açıklananın 40 katı daha fazla zarar veriyordu. İkincisi, bu araçları satın alan tüketiciler yanlış bilgi ile yanıltılmış ve aldatılmışlardı. VW, bu sahtekarlıkla çevreyi aşırı kirleterek ve tüketicileri kandırarak tam bir sosyal sorumSUZluk örneği veriyordu. Dolayısıyla, birçok ülke mevzuatına göre VW çok büyük iki suç işlemişti ve cezalandırılması gerekiyordu.

Uygulanan yaptırımlar

Skandalın dünya kamuoyuna ilan edilmesi, ABD’de Çevre Koruma Ajansı‘nın (EPA) 18 Eylül 2015’de açıkladığı bir rapor ile oldu ve bu konuda ilk adımlar da oradan geldi. VW ilk aşamada bir süre sessizliğini korudu ama ardından iddiaları kabul etti. 22 Eylül 2015’de yapılan açıklamada dünya genelinde 11 milyon dizel araçta emisyon değerlerini düşük gösteren hileli cihazların kullanıldığı belirtildi.

VW bu konuda standartları oldukça yüksek ve yaptırımları çok ağır olan ABD’deki konumunu koruyabilmek için otoritelerle işbirliğine gitti ve yüksek cezalar ödemeyi kabul etti. Bunun ardından birçok tazminat davası açıldı. Ayrıca, söz konusu araçları geri çağırmayı kabullendi. Bütün bu yaptırımların VW’e maliyeti yaklaşık 22 milyar dolar oldu.

VW’in anavatanı olan Almanya da en sert tedbirleri alan ve yaptırımları uygulayan ülkelerden birisi oldu. VW yöneticileri hakkında davalar açıldı ve şirketin genel müdürü görevden alındı. Ayrıca Audi genel müdürü sahtekarlıktan ve tüketiciyi yanıltmaktan dolayı hapis cezası aldı. Bunun dışında VW Haziran 2018’de Alman Devleti’ne 1 milyar Euro ceza ödedi. 25 Mayıs 2020 tarihinde ise uzun süredir devam eden bir dava sonuçlandı. Almanya Federal Mahkemesi, VW’in manipüle edilmiş dizel motorlu araçlar satın alan sürücülere tazminat ödemek zorunda olduğuna karar verdi. Buna göre, dizel araç sahipleri araçlarını iade ederek satış fiyatını kısmen geri alabilecek. Bu mahkeme kararının maliyetinin de 1 milyar Euro’yu aşması bekleniyor.

Bu iki ülke dışında, aralarında Avusturalya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Fransa, Hong Kong, Hindistan, İtalya, Hollanda, Norveç, Romanya, G Afrika, G Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Polonya ve İngiltere’nin bulunduğu birçok ülkede araştırma komisyonları kuruldu. Bunların sonucunda, resmi makamlar tarafından VW aleyhine davalar açıldı, tüketicilerce tazminat davaları açıldı, söz konusu arabalar geri çağrıldı, tamir edilerek geri kazanılabilecek araçlar için tamir zorunluluğu getirildi ve bazı şirket yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Skandalın şu ana kadar firmaya yaklaşık 30 milyar dolar maliyeti oldu. Ayrıca çeşitli ülkelerde hala süren davaların nasıl sonuçlanacağı ve ne kadar ilave maliyet getireceği tam olarak bilinmiyor.

Türkiye’de durum

Otomotiv Distribütörleri Derneği‘nin (ODD) verilerine göre sahtekarlığa konu olan 2009-2015 döneminde VW’in Türkiye pazarındaki payı ortalama %11.2 ile hemen Ford, Fiat ve Renault’nun ardından geliyordu. Ayrıca dönemin son 3 yılında (2013-2015) VW %13.3 pay ile pazar lideri konumundaydı.

Önemli bir diğer nokta da bu oranlara grubun diğer şirketleri Audi, Skoda ve SEAT’ın dahil edilmemiş olması. Bunlar da dahil edilirse VW muhtemelen dönemin tamamının pazar lideri konumuna gelecektir. Bir başka husus, diğer üç firmanın sattıkları araçların önemli bir kısmı ülke içinde üretilirken satılan VW araçlarının tamamının ithal ediliyor olması. Pekiyi Türkiye pazarının en büyük oyuncularından birisi olan VW’e bu konuda hangi yaptırımlar uygulandı?

VW skandalı patladığında Türk kamuoyu konuya oldukça ilgi gösterdi, basın organlarında birçok haber ve yorum yayınlandı. Ama gerek ilgili resmi makamlardan gerekse VW’in Türkiye satıcısı olan Doğuş Otomotiv’den son derece muğlak açıklama ve yorumlar geldi ve ardından konu gündemden düşürüldü. Tüketici derneklerinden ses çıkmadı. Ancak, bazı tüketiciler, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un “ayıplı mal” hükümleri uyarınca VW aleyhine davalar açtılar. Bu davaların sonuçlanıp-sonuçlanmadığı, sonuçlandıysa nasıl bir karar verildiği bilinmiyor.

Türkiye’deki sorun maalesef bu kadar ciddi bir skandala yola açan, çevreye zarar veren, tüketiciyi kandıran ve diğer ülkelerde milyarlarca dolar tazminat ödeyen VW firmasına hiçbir yaptırım uygulanmamasından ibaret değil. Sorun oldukça derin ve karmaşık. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ne göre Türkiye’de araçların üretim onayı ile ilgili mevzuat (buna emisyon da dahil) AB ile paralellik göstermekle birlikte uygulamada durum çok farklı bir görünüm alıyor.

İlk olarak, Türkiye’de araç parkının ortalama yaşı oldukça fazla ve bu araçların emisyonları oldukça yüksek. İkincisi, araç yakıt ve emisyon sistemlerinde kayıt dışı ve yetkin olmayan tamircilerde onaysız tadilatlar son derece yaygın olarak uygulanmakta. Bunun sonucunda olması gerekenden 100’lerce kat daha fazla zararlı gaz salımı ile halk sağlığı tehdit edilmekte. Üçüncüsü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sorumluluğunda olan emisyon ölçümleri özelleştirilerek piyasalaştırılmış ve 2/3’ü özel araç servislerinde yapılır hale getirilmiş durumda. Birçok özel firma şu anda bu denetimleri, amacın çevresel denetim değil ticari kazanç olduğunu vurgularcasına sağlıksız bir şekilde gerçekleştirmekte.

Bu olayın sonrasında VW’in Türkiye’de ilginç ve uzun süren bir fabrika kurma macerası da oldu. Bu maceranın detaylarına girmeyeceğim ama emisyon skandalıyla Türkiye’ye ve Türk tüketicilere bu kadar zarar vermiş olan bir firmaya eski bir teknolojiyle üreteceği zamanı geçmiş modeller için son derece cazip teşvikler verilmesi kamuoyunda çok sert tepkiler de yarattı. AKP iktidarının çevreye duyarsızlığını ve “istihdam yaratılıyor” bahanesiyle her türlü çevre düşmanı girişimi inatla desteklemeye devam ettiğini görüyoruz. Şimdilik VW tarafından iptal edilmiş olan bu projenin geleceği de belirsiz.

Özetle, dünyanın birçok ülkesinde ağır yaptırımlarla cezalandırılan VW, Türkiye’deki ciddi pazar payına karşın ne Çevre Kanunu’na ne de Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a muhalefetten hiçbir ciddi yaptırımla karşılaşmadı. Bu yaptırımsızlık, ülke yöneticilerinin çevre ile ilgili konularda ne kadar duyarsız olduğunu, bu konularda şirketlerle hükümetler arasındaki ilişkilerin giriftliğini, tüketicinin çevreye duyarsızlığını ve şirketlerin böyle bir ortamda hiçbir sorumluluk almaksızın sistemin açıklarını sonuna kadar kullandıklarını açık bir şekilde gösteriyor.

Bu örnek, benzer sorunlarla mücadele etmenin üç ayağını net bir şekilde ortaya seriyor: İlki ve en önemlisi tüketicinin eğitimi ve bilinçlenmesi, ikincisi siyaset üzerine baskı yaparak gerekli düzenlemelerin yapılmasının ve daha da önemlisi yaptırımların uygulanmasının sağlanması, sonuncusu ise bu tür şirketlerle kamuoyu baskısı ve tüketicinin gücü kullanılarak doğrudan mücadele edilmesi.  

 

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Piyasalarda neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta piyasalar yine çalkalandı. Hafta içerisinde döviz kurlarında yüzde 5’e varan, altında ise yüzde 7 artış olurken borsa yüzde 10 civarında düştü. Kredi ve borçlanma faizlerinde de kısmi artışlar kaydedildi. Euro bütün dünyada değer kazanırken dolardaki artış tamamen Türkiye’ye özgü bir durum çünkü bu dönemde Euro’ya ve diğer birçok paraya karşı dolar dünyada genel olarak değer kaybetti. Ekonomiyi çok yakından takip etmeyen insanların kafası karışık. Bu olup bitenlerin ne kadarı uygulanan ekonomi politikalarından ne kadarı Covid-19’un yarattığı sıkıntılardan kaynaklanıyor? Bu yazıda, yaşanan karmaşanın kafa karıştıran teknik detaylarını bir kenara bırakarak, işin özüne odaklanmaya çalışacağım.

Güven bunalımı

Yaşadığımız ekonomik çalkantının temelinde 2018 yazından itibaren ekonomi yönetimine duyulan güvenin azalmaya başlaması yatıyor. Bunun başlıca nedenleri ise yönetimin ekonominin temel sorunlarını görmezden gelerek pansuman tedavisine yönelmesi ve ne olursa olsun faizleri düşürme takıntısı olmuştur. Bu tutum, hem uzun zamandır Türkiye’ye borç vererek hızlı büyümesini sağlayan yabancı yatırımcılar ve bankaları, hem de ülke içindeki tasarruf sahipleri ve iş insanlarını ciddi bir şekilde endişelendirmiştir.

2018’de başlayan bu bozulma süreci, Covid-19 salgınıyla birlikte ülke içindeki ekonomik faaliyetlerin azalması, bunun yarattığı iflaslar ve işsizlik yanı sıra turizm ve ihracat gelirlerinin ani düşüşüyle daha da ağırlaştı. Ekonomideki bu güven problemini, 2015’ten beri iç ve dış siyasette görülen sertleşme ve yalnızlaşmayla birlikte yorumlamakta da fayda var. Yani sorunun özü güven azalması, ama salgın durumu daha da kötüleştirdi. Salgının etkisi sadece ekonominin küçülmesi, işsizliğin artması ve döviz gelirlerinin azalmasıyla değil, vergi gelirlerinin azalması ve kamu destek harcamalarının artması ile de kendisini gösterdi. Bunun sonucunda, ekonomide göreli olarak en iyi gösterge durumda olan kamu bütçesinde açık oldukça büyüdü.

Faiz ve enflasyon sarmalı

Enflasyon, biliyorsunuz, fiyatların artış hızı demek. Bugün bir ürünü veya ürün sepetini 100 TL’ye satın alıyor ama 1 yıl sonra aynı ürün veya sepete 112 TL ödüyorsanız, yıllık enflasyon %12 olmuştur. (Bu arada, resmi enflasyon hesaplarını açıklayan TÜİK’e uzun süredir güvenin azaldığını, çünkü herkesin satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatlarının TÜİK’in açıkladığı artış oranlarının çok üzerinde olduğunu düşündüğünü not edelim.) Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda 2019 sonbahar aylarından itibaren faizler hızla düşürüldü. Bunun sonucunda faizler reel olarak negatife düştü. Yukarıdaki örnekten hareketle, yıllık enflasyon oranı %12 iken yıllık mevduat faizi %8 ise, tasarruf sahiplerinin reel faiz getirisi negatife düşmüş (basit hesapla 8-12=-4), yani fiyat artışının altında kalmıştır. Bu ortamda TL olarak tasarruf etmek cazip olmaktan çıkmıştır. O zaman ne yaparsınız? Paranızı ya harcarsınız ya da TL dışı varlıklara yatırırsınız. Türkiye’de tasarruf yapabilecek durumdaki kişilerin fazla tüketim ihtiyaçlarının olmadığını düşünürseniz bu paranın dövize, altına, gayrimenkule ve borsaya gitmesi kaçınılmaz. TL’ye olan talebin azalarak dövize yönelmesi ise döviz kurlarını artıracaktır. Nitekim öyle oldu.

Düşük reel faiz

Ekonomi teorisinde ekonomik faaliyetleri ve büyümeyi teşvik edeceği için faizlerin düşük olması tercih edilir. Faiz düşük olduğunda insanlar daha az tasarruf ederler ve daha fazla harcarlar ve tüketirler. Ayrıca, taksitli satın almanın faiz maliyeti düşeceğinden ev ve araba gibi yüksek tutarlı ürünlerin alımı daha kolaylaşır. Buna ilaveten, piyasada talep arttığı için iş insanlarının ucuza kredi alarak yatırım yapma iştahları da artar. Bütün bunların sonucunda ise ekonomi canlanır. Ancak, burada kastedilen reel faizdir. Enflasyon yüksekken faizlerin düşürülerek reel faizlerin negatife getirilmesi son derece yanlış bir politikadır. Reel faizleri kısa yoldan negatife düşürmek yerine hükümetin öncelikle enflasyonun üzerine giderek fiyat artış oranlarını düşürmesi gerekiyor. Maalesef, hükümet işin kolayını seçmiş, enflasyonun üzerine kararlı ve uzun vadeli politikalarla gidip enflasyonu düşürdükten sonra faizleri indirmek yerine, kısa yoldan faizleri düşürmeyi tercih etmiştir.

Dövize yönelme

Döviz cephesindeki gelişmelerin temelinde ise birçok etken bulunmakta. İlki, yukarıda ifade ettiğim güvensizlik ve negatif reel TL faiz ortamı nedeniyle yerli yatırımcıların doğal olarak dövize yönelmesi. Bunun sonucunda Türklerin bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduata oranı 2011 başında %30 iken şu anda %54’e çıkmıştır. İkincisi, yabancı bankalar ve yatırımcılar artan güvensizlik nedeniyle Türkiye’ye borç vermeyi azaltmışlardır. Yıllardır borç alarak ve borcu borçla kapatarak büyüyen şirketler döviz bulmakta zorlanmaya başlamışlardır. Benzer ülkeler çok daha ucuza borçlanırken, Türkiye’nin yurt dışından borçlanması hem miktar olarak azalmış hem de maliyet olarak yükselmiştir. Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilgilerinin azalmasında izlenen ekonomi politikaları yanısıra ekonomi yönetiminden gelen ani ve tepkisel uygulamalar, bankalara kapalı kapılar ardından yapılan müdahaleler, hukuk sistemine güvensizlik, şeffaflık eksikliği, iki-üç ayda bir piyasaya servis edilen “İş Bankası’na el koyuyoruz” gibi haberler de maalesef etkili olmuştur.

Turizm gelirlerinde azalma 

Son olarak, Covid-19 nedeniyle turizm sektörü ciddi darbe yemiş, ihracat azalmış ve bu kanallardan ekonomiye döviz girişi de düşmüştür. Bütün bu faktörler dövizin arzını azaltıp talebini artırdığından döviz fiyatları yükselmiştir. Dövizin daha fazla yükselmesini engellemek isteyen Merkez Bankası ise uzun süredir döviz satarak piyasaya kamu bankaları kanalıyla müdahale etmektedir. Bu müdahale sonucunda Merkez Bankası döviz rezervlerinin azalması ise piyasaları daha da endişeye sevk etmiştir. Döviz rezervinin azalmasını telafi etmek isteyen Merkez Bankası bazı ülkelerle kısa süreli takas (swap) anlaşmaları yapma yoluna gitmiştir. Ama kısa vadeli olduğundan ve esasen borç niteliğinde olan bu tür anlaşmalarla ekonominin temelindeki endişelerin giderilmesi mümkün olmamaktadır.

Altın dövizle alınan bir varlık olduğundan, altın fiyat artışının arkasında esas olarak yukarıda açıkladığım döviz piyasalarında yaşanan gelişmeler bulunmakta. Bunun yanısıra Covid-19 bütün dünyada riskleri ve belirsizlikleri artırdığından altına sadece Türkiye’de değil, küresel düzeyde ciddi bir talep artışı olmuş, bu nedenle dövizden daha fazla değer kazanmıştır.  Hisse senetleri ise, şirketlerin çoğunun gelirleri ve karları Covid-19 nedeniyle azaldığından aslında hiç cazip olmadığı halde negatif reel faizler nedeniyle alternatif bir yatırım aracı olarak ilgi çekmiştir. Birçok yatırımcı hesap açtırarak ilk kez hisse senetlerine yatırım yapmıştır. Bu talep artışı bir süre hisse senetleri fiyatlarını yükseltmiş ama bu durum büyük ölçüde Türkiye’den çıkmak için fırsat bekleyen yabancı yatırımcıların işine yaramıştır. Yeni girenlerin artırdığı fiyatlardan hisse senetlerini satan yabancılar, Merkez Bankası’nın rezerv azalması pahasına sattığı ucuz dövizden satın alarak paralarını yurt dışına çıkarmışlardır.

Geçen hafta salı gününden beri yaşanan gelişmeler karşısında hafta sonuna doğru Merkez Bankası ve BDDK bazı palyatif adımlar atarak TCMB’nin bankalara verdiği paranın miktarını azaltıp, faizini biraz yükselttiler. Ayrıca kamu bankaları kanalıyla verilen konut, araba ve tüketici kredisi faizleri de yükseltildi. Bunları teknik bir incelikle ve mahcup bir şekilde yaptılar. Bu yolla piyasadaki likidite azaltılarak dövize olan talep frenlenmeye çalışılıyor. Özel bankalar da haftanın son iş günü mevduat faizlerini biraz artırdılar. Bu mütevazi adımlar pansuman tedavisi yaklaşımının sürdüğünü gösteriyor. Maalesef bu önlemlerle yangını söndürme ihtimali çok düşük.

Ne yapılmalı?

Sorunlardan bahsettim. Pekiyi, şimdi ne yapılması gerekiyor? Yapılması gerekenleri zaman/öncelik bazında üç başlık altında vermek istiyorum:

HEMEN: Öncelikle ve hemen faiz ve enflasyona odaklanmak gerekiyor. Enflasyonla mücadele orta-uzun dönemli bir politika olduğundan, ilk aşamada faizin yükseltilerek reel faizlerin pozitif seviyelere getirilmesi şart. Resmi enflasyon oranının %12 civarında olduğu bu ortamda mevduat faizlerinin şimdiki %8-10 seviyesinden %15-20 bandına gelmesine izin verilmelidir. Bu artış, TL’ye olan talebi artıracak (yani TL mevduatı artacak) ve dövize olan ilgiyi bir nebze azaltacaktır. Reel faizlerin pozitif olması elbette büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Salgın etkisiyle ciddi bir daralma yaşayan ekonomi daha da yavaşlayabilecektir.

Zaten uzunca bir süredir sadece büyüme odaklı bakıldığı için ekonominin dengeleri bozulmuş, bugünlere gelinmiştir. İlk aşamada büyümeyi olumsuz etkileyecek olan pozitif reel faizler enflasyonun düşmeye başlaması ve ekonomiye güven tesis edilmesiyle tekrar ekonomiyi büyüme rotasına sokacaktır. Enflasyon düştükçe faizler de aşağıya çekilecektir.

GELECEK 2-3 AYLIK DÖNEMDE:  İkinci aşamada, dövize yönelimin azalması ve ekonomiye güven duyulması için çok daha temel alanlarda doğru adımların atılmasına ihtiyaç var. Enflasyonu düşürmek amaçlı ciddi, uzun vadeli, tutarlı ve inandırıcı politikalar uygulanırken, Merkez Bankası bağımsızlığına uyulması, keyfilikten vazgeçilmesi, şeffaf olunması, ekonomiyi yöneten kadroların yetkin uzmanlarla takviye edilmesi gibi ilave ciddi adımlar atılmalı.

Ayrıca, ülkeye para getirirken baş tacı edilen, çıkarttığı zaman “düşman” ilan edilen yabancı yatırımcılara yönelik söylem ve uygulamaların da düzeltilmesi gerekiyor. Diğer yandan ekonominin acil döviz ihtiyacı var. Kısa vadede güven oluşturup yabancı banka ve yatırımcılardan fon sağlamak mümkün değil. IMF veya ABD Merkez Bankası benzeri bir kaynaktan kredi veya orta vadeli swap yoluyla döviz girişi sağlanması gerekiyor.

ORTA-UZUN VADEDE: Bunlar, ateşi söndürmek ve ortamı sakinleştirmek için gerekenler. Orta-uzun vadede ise yapısal reformlara gereksinim var. Adalet (hukuk) sisteminin bağımsızlaştırılması ve güvenin yeniden tesisi şart. 2000’lerin başında, krizi takiben yapılan bütün yapısal reformlar neredeyse heba edildi. Ülkenin üretim ve istihdam yapısının daha sağlıklı bir noktaya getirilmesi, gelir dağılımının iyileştirilmesi, kadının işgücüne katılımının artırılması gibi alanlarda mesafe alınması ise çok daha kapsamlı eğitim, sağlık, çevre, tarım, gıda, teknoloji… politikalarına, ama ondan da önemlisi, radikal bir “zihniyet değişimine” ihtiyaç gösteriyor. Kısaca, 2000-2001 reformlarının hepsinde oldukça geri adım attık ve hala uzun ince bir yolun başındayız!

Kategori: Ekonomi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketleri çözümün parçası haline getirmek: Kurumsal Sosyal Sorumluluk

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS)  İngilizcedeki Corporate Social Responsibility (CSR) teriminin doğrudan çevirisi. Şirketlerin, zorunlu olmadıkları halde, bazı sosyal ilkelere uymayı kabul etmeleri durumunu anlatmak için kullanılıyor.

Bu tanım aklımıza en az üç soru getiriyor: Birincisi, “şirketler neden zorunlu olmadıkları halde bazı ilkelere uymayı kabul ederler?”; ikincisi, “bu ilkeler nelerdir?”; üçüncüsü, “eğer bunlar önemliyse neden zorunlu değiller?”

Eminim sizin aklınıza başka sorular da gelmiştir. Benimle paylaşırsanız onlara da cevap bulmaya çalışırız. Soruları yanıtlamadan önce şirketlerin evrimine hızlıca bir göz atalım.

Bir velinimet olarak müşteri

Şirketlerin asıl faaliyet amacı, müşterileri için mal ve hizmet üretmek, bunu yaparken de para kazanmak.  Bu nedenle, yaklaşık 50 sene öncesine kadar şirketlerin dikkate aldıkları tek grup tüketici, yani müşteri grubu olmuş. Hatırlarsınız, “müşteri velinimetimizdir” ilkesi ülkemizde epey yaygın kabul görmüş bir söz.

1980’li yıllardan itibaren, öncelikle halka açık şirketlerin yoğun olduğu ABD ve İngiltere gibi ülkelerde, ardından diğer gelişmiş ekonomilerde tüketici yanısıra şirket ortakları da önem kazandı. Bunun sonucunda şirket yönetimleri, ortakların beklentilerini (yani “kar”!) karşılamayı da önemsediler. Bu ortamda özellikle şirketlerde büyük paylara sahip olan dev kurumsal yatırımcılar yönetim üzerinde ciddi etkiler yaratıp, şirketlerin daha kısa vadeli düşünmelerine ve kar motifinin ön plana çıkmasına yol açtılar.

Diğer paydaşlar dahil oluyor

1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin çökmesi, ardından küreselleşmenin derinleşmeye başlamasıyla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren müşteri ve ortaklar yanısıra diğer paydaşlar da şirketlerin radar ekranına girmeye başladılar. Kimdi bu paydaşlar? Şirketin personeli, tedarikçileri, muhatabı olan düzenleyici ve kamu kurumları, STK’lar, içinde faaliyet gösterdikleri şehirler ve ülkeler ve buralarda yaşayan insanlar…Liste uzayıp gidiyor.

Şirketler cephesinde bunlar olurken, diğer yanda dijital çağın başlamasıyla birlikte bilgiye ulaşma kolaylaştı ve insanlar araştırmaya, soru sormaya ve talep etmeye başladı. Bireyler, tüketici, hisse sahibi veya çalışan olarak gücünün farkına vardı. Vatandaşlar, güçleri ve saygınlıkları gittikçe azalan kamu kurumları yanısıra şirketlerden de bazı adımlar atmalarını beklemeye başladı. Örneğin çevre, cinsiyet eşitsizliği, eğitim, sağlık, çalışma koşulları gibi alanlarda şirketlerin de sorumluluk almalarını talep ettiler. Talep etmekle kalmayıp, yeni farkına vardıkları güçlerini kullanmayı akıllarına getirdiler. Sesini çıkarmak, tüketmemek, “beğenmek veya beğenmemek”, gösteri yapmak yaygınlaştı. Aynı süreçte siyasal partiler, sendikalar ve kooperatifler gibi kolektif hareket eden kurumlar gözden düştü ama insanlar sosyal medya aracılığıyla bireysel bir güce kavuştu.

Şimdi birinci soruyu yanıtlayalım: Yukarıda özetlenen ortamda şirketler yerel veya küresel düzeyde ciddi grupların talepleriyle karşılaşmaya başlayınca kendilerinin de içinde bulundukları ülkelerin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak, en azından duyarlı olmak zorunda kaldılar. Bazen tüketiciler, çalışanlar, ortaklar veya şirketin fabrikasının bulunduğu yerde yaşayan insanlar ciddi baskı ve eylemlerle şirketi bu yönde hareket etmeye zorladılar. Bazen de şirketin vizyon sahibi yöneticileri gelişmeleri görüp, adım attılar. Kimi zaman da ulusal veya küresel rekabet şirketi bu yönde davranmaya zorladı. Tüketicilerin sosyal sorumluluk adımı atan rakip firmanın ürünlerine yöneldiğini görünce, buna koşut girişimlerde bulunma zorunluluğu hissetti.

Ülkeye ve sektöre göre farklı ilkeler

İkinci soruya gelince, KSS ilkeleri standart, her ülkede ve her şirkete uygulanabilir bir liste değil. Gönüllülük esas olduğundan ve her ülkenin ve sektörün/firmanın koşulları farklı olduğundan, çok farklı ilkeler söz konusu olabilir. Ama, sizlere bir fikir vermesi açısından, Birleşmiş Milletler Global Compact tarafından hazırlanmış ve üzerinde konsensüs oluşmuş 10 temel ilkeyi dört ana başlık altında vereyim. a) İnsan Hakları: Şirketler insan haklarına saygı gösterir, korur; bu konudaki ihlallere katılmaz. b) İş Hayatı: Çalışanların sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarını korur; zorla çalıştırmaya karşıdır; çocuk işçi çalıştırmaz ve istihdamda ayrımcılık yapmaz. c) Çevre: Çevre sorunlarına karşı önleyici tedbirleri alır ve destekler; çevreyle ilgili inisiyatif ve sorumluluk alır; çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanmasını destekler. d) Yolsuzluk: Rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla mücadele eder.

Görüldüğü üzere, oldukça genel ama kabul görmüş bu ilkeler yanısıra ülkelerin kendine özgü koşulları nedeniyle ortaya çıkan KSS uygulamaları da var. Türkiye’den bir örnek: Kız çocuklarının okullaşma oranının düşüklüğünü gidermek için birçok şirket kampanyalar açmış, maddi destek sağlamış veya bu konuda çalışan STK’lara destek olmuş ve olmaktadır.

Neden zorunlu değil?

Son soruya gelelim. Madem bu ilkeler bu kadar önemli, neden zorunlu olmuyor? Parlamentolar yasaları yapar ve kamu otoriteleri bunları uygulayarak bu sorunları çözerler. İdeal bir dünyada bu tabii ki olabilir ama maalesef orada değiliz. Bazı ülkeler (genellikle gelişmişler) zaten bunların birçoğunu yasa haline getirmiş durumdalar. Örneğin çocuk işçi çalıştırma ve rüşvet birçok gelişmiş ülkede yasaklanmış ve uygulamada da sıkı bir şekilde denetlenmekte.

Buna karşın birçok gelişmekte olan ülkede bu konularda herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor. Olanlarda ise denetim ve yaptırım olmadığından pratikte düzenleme yok hükmünde oluyor. Örneğin bazı Uzak Doğu ülkelerinde artık çocuk işçi çalıştırmak yasak olduğu halde fakirlik ve işsizlik yaygın olduğu ve kültürel/sosyal normlar bunu kabul ettiğinden uygulamada göz yumuluyor.

Bir başka faktör, şirketlerin yaptıkları çok etkili lobi faaliyetleri. Şirketler, maliyetlerini etkileyecek adımları atmamak için siyasi mekanizmalar üzerinde ciddi baskı kurmakta, teknik bir dizi gerekçe veya rekabet gücünün azalacak olması gibi sebepler öne sürerek bunların yasalaşmasını engelleyebilmekte. Diğer yandan, her sektör ve firma için farklı ve detaylı KSS ilkelerini belirlemek ve bunları yasayla düzenlemek kolay bir iş de değil. Teknolojinin geldiği nokta ve üretim süreçlerinin son derece karmaşıklaşması dikkate alındığında, kamunun ön alması çok zor. Ama, belli bir sorun kamuoyunda tartışılmaya başlanıp, destek bulunca siyasi makamlar üzerinde baskı oluşturup yasal düzenlemeler yapılması yönünde girişimlerde bulunulması mümkün.

Aslında KSS hareketinin temelinde, “uzun vadede şirketlerin ve toplumun menfaati örtüşür” anlayışı yatmakta. Kısa vadede şirket sadece daha fazla kar etmeyi hedefleyebilir ama orta-uzun vadede eğer bugün yaşadığımız Covid-19 salgını veya küresel ısınma gibi sorunlar herkes için yaşamı felç edecekse veya insanların alım gücü düştüğü için şirketin mal ve hizmetlerine talep olmayacaksa karın ne anlamı var?

İşte işin özü, bu orta-uzun vadeli bakış açısını şirketlerin (ve yöneticilerin) gündemine sokmak ve onları da çözümün bir parçası haline getirmek!

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevre ve şirketler

Merhaba.

Bu haftadan itibaren bu köşede Yeşil Gazete gündemindeki, kısaca çevre sorunları (çevre, doğa, gıda-tarım, iklim krizi ve hayvan hakları) olarak adlandıracağım konulara “şirketler” ve ekonomi çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bu kapsamda, şirketlerin çevre sorunlarıyla ilgili olarak ortaya serdikleri iyi ve kötü örnekler, çevreyle ilgili şirket davranışlarını etkileyen faktörler, şirketleri daha duyarlı olmaya yönelten kamu düzenlemeleri veya sivil toplum girişimleri, kurumsal sosyal sorumluluk (corporate social responsibility-CSR) uygulamaları, teknolojinin şirketler tarafından kullanımı ve çevre ile ekonomik konular arasındaki ilişki gibi başlıklar üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken hem Türkiye’den hem de dünyadan şirketleri, uygulamaları ve gelişmeleri mercek altına alacağım.

Şimdi doğal olarak sorabilirsiniz, “neden şirketler?” Elbette devletler veya kamu otoriteleri düzenleyici, denetleyici ve yaptırım uygulayıcı güçleriyle her alanda olduğu gibi bu konuda da en önemli oyuncular. Bütün ülkeler için bu geçerli. Bunu tartışmıyorum. Bunun dışında devletlerin ekonomik alanda, kurdukları ticari işletmeler kanalıyla yürüttükleri faaliyetler de var.  Ancak, devletlerin bu işletmeler kanalıyla ekonomi üzerinde yaratmış oldukları etki, bazı istisnalar dışında, gittikçe azalmakta. Birçok ülkede bir zamanlar var olmuş olan devasa kamu iktisadi kuruluşları artık ya tamamen ortadan kalkmış veya özelleştirilmiş durumda.

Devasa cirolar, bir çok devletin GSYİH’sından fazla 

Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte bu sürecin hızlandığını biliyoruz. Türkiye’de 1970’lerde ithal ikameci modelin sorunlar yaşamaya başlaması üzerine 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte gündeme gelen özelleştirme furyası ve özel sektör odaklı büyüme stratejileri de bunun bir yansıması. 1980’li yıllarda sosyalizm ve sosyal devlet üzerine gelen Friedman-Reagan-Thatcher eksenli yoğun ideolojik baskıyı ve Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere özel sektör odaklı büyüme ve kalkınma politikalarını dayattırdıklarını da unutmayalım. Bütün bu gelişmeler sonucunda devletin iktisadi faaliyetlerinin azalması, özel sektörün ağırlığının daha da artması anlamına geliyor.

Amazon’un sahibi, dünyanın en zengin insanlarından Jeff Bezos.

Ekonomide kamunun ağırlığının azalmasından daha da önemlisi, teknolojik gelişmelerin ivmesinin artışı ve küreselleşmedeki gelişmelerin özel sektörün hem dikey hem de yatay olarak ağırlığını ve etkisini fazlasıyla artırması. Özel sektörün kar güdüsüyle daha hızlı karar alıp harekete geçebilmesi, esnek karar ve yönetim yapılarına sahip olması, halka açılarak sermaye toplayabilmesi, Çin gibi devlet kapitalizminin egemen olduğu ülkelerde bile özel sektörün ağırlığının sürekli artmasına yol açıyor. Bunların sonucunda büyük küresel şirketlerin toplam cirosu birçok ülkenin GSYİH’sını aşmış durumda. Örneğin, 2019 yılında ABD süpermarket devi Walmart’ın cirosu 514, Toyota’nın 272 ve Amazon’un ise 233 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Walmart’ın cirosu, aynı yıl itibarıyla, Dünya Bankası veri setindeki toplam 184 ülkenin 160’ının GSYİH’sından daha fazla. Bir başka küresel şirket olan otomobil devi Toyota’nınki ise 142 ülke GSYİH’sının üzerinde. Aynı Toyota’nın dünya üzerinde 5 bölgesel yönetim merkezi, 20 tasarım ve ARGE merkezi ve Türkiye dahil 27 ülkede 67 adet üretim tesisi var. Şirket 170’den fazla ülkede araç satıyor ve toplam çalışan sayısı 370 bin civarında.

Bu kadar büyük çaplı mal ve hizmet üreten ve dünyanın her tarafına yayılmış olan bu ve benzeri şirketler doğal olarak çevre sorunlarının da en önemli aktörlerinden birisi haline gelmiş durumdalar. Dolayısıyla, şirketlerin tek tek ülkeler ve dünya ekonomisi üzerindeki ağırlıklarının ciddi boyutlara gelmiş olduğu noktasından hareketle, bu köşede şirketlerin çevre sorunlarıyla etkileşimi üzerine odaklanacağım.

Şirketleri topyekun ‘düşman kamp’a  mı koymalı? 

Şirketler, genel olarak, çevreyi kirleten aktörler arasında en başat oyuncular olarak ön plana çıkıyorlar. Bu nedenle, onları kolayca “düşman” kampına koyup topyekûn arkamızı dönebiliriz. Ancak, şu anda az olmakla birlikte gittikçe artan sayıda yerel ve küresel şirket çevre duyarlılığına sahip olarak ve samimiyetle çok olumlu uygulamalara da imza atabiliyorlar. Şirketlere sırtımızı tamamen döndüğümüzde bu olumlu aktörleri göz ardı etmiş oluyoruz. Benim yaklaşımım, şirketlere yönelik çevre politikalarını belirlerken, pozitif örnekleri ön plana çıkarıp, onların desteğini de alarak olumsuz örneklerle mücadele etmenin daha doğru olacağı yönünde.

Şirketler, çevre sorunlarına karşı tutum ve davranışlarını belirlerken en çok bu amaçla hazırlanmış yasal düzenlemelerden etkileniyorlar. Bu düzenlemelere uyma zorunluluğu, eğer etkin çalışan bir kamu otoritesi varsa ve yaptırımlar ağırsa, çevreye büyük fayda sağlayabiliyor. Dolayısıyla, şirketlerin çevre sorunlarına duyarlı davranmasını isteyen birey ve kuruluşların birincil olarak odaklandıkları alan, ilgili kamu otoriteleri nezdinde yapılacak girişimler ve bu konuda yürürlüğe konulabilecek, denetim ve yaptırım hükümleri de net ve uygulanabilir olan düzenlemeler oluyor.

Son 20-30 senedir gelişmekte olan ve şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarından yola çıkarak “GÖNÜLLÜ” olarak uygulamaya başladıkları “kurumsal sorumluluk ilkeleri” ikincil önemdeki etki kanalı olarak görülüyor. Bu konuyu önümüzdeki haftalarda daha ayrıntılı ele alacağım. Burada, şirketlerin dünyadaki değişimden etkilenmeleri ve toplumun beklentilerine uygun hareket ederek bir rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla gönüllü olarak bazı ilkeleri yaşama geçirmeleri söz konusu. Örneğin, LEGO firması, kendi iradesiyle 2030 yılına kadar kullandığı enerjinin tamamının “yenilenebilir” olmasını hedeflemiş ve bu yönde adımlar atıyor. Uluslararası dev bir firma olan Unilever ise yine kendi inisiyatifiyle bir yandan sera gazı emisyonunu, atık üretimini ve su kullanımını azaltarak, diğer yandan da üretimde kullandığı hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan sağlayarak 2030 yılına kadar karbon ayak izini yarı yarıya düşürmeyi amaçlıyor.

Şirketler tarafından yapılan bu “gönüllü” uygulamalara çok ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Şirketlerin çoğu, müşterilerinin, çalışanlarının, tedarikçilerinin ve genel kamuoyunun duyarlılıklarını dikkate alarak, bu uygulamaları sadece bir PR/reklam aracı olarak görmekte, göstermelik bazı ilkeler ilan etmekte ve şaibeli kuruluşlarla iş birliği yaparak bunları kamuoyunu yanıltma amaçlı kullanmakta. Ancak az sayıda da olsa bazı şirketlerde, özellikle yöneticilerin duyarlılıkları nedeniyle, bu ilkeler şirketin misyon ve faaliyetinin ana unsuru haline getirilmekte ve gerçekten mikro bazda da olsa bir değişim yaratılabilmekte. Önümüzdeki haftalarda bu alandaki olumlu ve olumsuz örneklere daha yakından bakacağız.

 

Kategori: Haftasonu