Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Covid-19’un gölgesinde ekonomi

Ekonomi açısından bakıldığında 2020 yılı da diğer yıllar gibi dopdolu geçti. Ama bence 2020’yi diğerlerinden ayıran en belirgin unsur, toplumların başta sağlık olmak üzere para ve maliye politikası, üretim, tüketim, turizm, eğitim, eğlence, iş hayatı gibi bütün alanlarını etkileyen ve hırpalayan Covid-19’un ekonomiler üzerinde yarattığı sarsıntı oldu.

Dolayısıyla, diğer detaylara girmeksizin ekonomiye Covid-19 ışığında odaklanmak istiyorum. Daha çok da bu salgının bir katalizör olarak ortaya serdiği sosyo-ekonomik olgular üzerinde duracağım. Covid-19 ve ekonomi konusunu iki boyutta ele alacağım. Bunlardan birincisi gelişmiş ülkeler boyutu. İkincisi de ülkemiz ekonomisine yönelik olan boyutu.

Gelişmiş ülkeler

Covid-19’un küresel sosyo-ekonomik sonuçlarından birisi, gelişmiş ve zengin ülkelerin çoğunun hem aldıkları salgın önlemleriyle ve salgına karşı vatandaşlarına sağladıkları “karşılıksız” büyük finansal desteklerle hem de aşı konusundaki öncü rolleri ve hızlarıyla dünya üzerindeki eşitsizliği bir anlamda daha da pekiştirmesi oldu. İtalya gibi kimi gelişmiş ülkeler sağlanan sağlık hizmetleri anlamında başlangıçta epey bocaladılar. Nüfuslarının yaşlı olması ve yoğun bakım yatak sayılarının yetersizliği bu bocalamanın başlıca nedeniydi. ABD ise Trump yönetiminin beceriksizliği ve yanlış politikalarıyla salgınla mücadelede epeyce zorlandı. Salgınla mücadelede bu ülkelerin bir kısmında hala çeşitli sorunlar yaşanmakla birlikte salgının ekonomik etkileri bakımından bu ülkelerin çoğu vatandaşlarına ve şirketlerine sağladıkları devasa mali ve parasal desteklerle sancının çok daha az hissedilmesini becerdiler.

Gelişmiş ülkelerde görülen başka bir olgu, sağlanan finansal desteklerin büyüklüğü sonucunda salgın öncesinde varolan negatif faiz trendinin daha da hızlanması ile reel ekonomi ile finansal piyasalar arasındaki bağın neredeyse tamamen kopması oldu. Faizler sıfır, hatta negatif olunca paralarını mevduatta veya düşük/negatif faizli tahvillerde tutmak istemeyenlerin yönelmesiyle başta hisse senetleri olmak üzere varlık fiyatlarında inanılmaz artışlar oldu.

Yani bir yanda reel ekonomi ve özellikle hizmetler sektörü çökmüşken diğer yanda belirli varlıklarda inanılmaz bir değer artışı oluştu. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel özetliyor: Bina (reel ekonomi) aslında çökmüş olduğu halde, Borsayı simgeleyen ön cephe oldukça iyi durumda görünüyor. Mesaj net: Vitrin sizi aldatmasın; binanın tamamına bakın!

Covid 19’un yarattığı diğer önemli sosyo-ekonomik etki işsizlik oldu. Salgının etkisiyle günümüz ekonomilerinin yüzde 70-80’ini oluşturan hizmetler sektöründeki çöküş gelişmiş ekonomilerin çoğunda işsizlik rakamlarını artırdı, dolayısıyla varolan gelir dengesizliğini daha da bozdu. Örneğin OECD ülkelerinde ortalama işsizlik oranı 2019’da yüzde 5.4 iken 2020 Eylül ayında yüzde 7.3’e yükseldi. Euro Bölgesi’nde aynı dönemde yüzde 7.6’dan 8.3’e çıktı. ABD’de ise 2019’da yüzde 3.7 iken salgının başlangıcında yüzde 15’e kadar çıkıp, Eylül 2020 itibarıyla yüzde 7.9 olarak gerçekleşti. ABD gibi “liberal” ekonomilerde işsiz kalan insanlar ancak oldukça yetersiz ve kısa süreli mali programlarla desteklenirken, AB ülkeleri ve Japonya gibi sosyal devlet normlarının gelişmiş olduğu ekonomilerde işsizlik sigortaları ve devasa mali destek paketleriyle işsizler ve iş yerlerini kapatmak durumunda kalan küçük işletme sahipleri büyük ölçüde gelirlerini koruma imkanına sahip oldular.

Gelişmiş ülkelerde görülen bir başka olgu ise teknoloji şirketlerinin salgın döneminde ciddi bir performans göstererek geleneksel şirketlerle arasındaki farkı daha da açması oldu. Bunun en tipik örneği Tesla ve kurucusu Elon Musk oldu. 2021 başı itibarıyla Tesla’nın piyasa değeri 800 milyar doları geçerek dünyanın şu anki en büyük 9 otomobil firmasının (Volkswagen, Toyota, Nissan, Hyundai, GM, Ford, Honda, Fiat Chrysler ve Peugeot) piyasa değerlerinin toplamını geçti. Elon Musk ise şu an itibarıyla dünyanın en zengin insanı konumunda. Amazon, Google, Facebook, Microsoft ve Netflix gibi firmalar da bu dönemde değerlerini inanılmaz ölçülerde artırdılar. Bu değer artışlarının bir kısmı yukarıda bahsettiğim sıfır veya negatif faizlerden kaynaklanmakla birlikte, önemli bir kısmı da Covid-19’un yarattığı evden çalışma ve kısıtlı mobilitenin bu şirketlerin ürün ve hizmetlerine olan talebi ciddi şekilde artırması sonucunda ortaya çıktı.  

Türk ekonomisi

Türkiye açısından bakıldığında ise zaten bir ekonomik kriz içerisinde çaresizce yol alırken kapımızı çalan salgın ekonomik kriz koşullarını çok daha ağırlaştırdı. İhracat ve özellikle turizm gibi döviz getiren faaliyetlerde salgın nedeniyle ciddi düşüşlerin yaşanması, salgından dolayı uygulanan sokağa çıkma yasakları ve salgın öncesinden beri izlenen yanlış ekonomi politikalarının da etkisiyle ekonomi adeta uçurumun kenarına geldi.

Salgının Türk ekonomisi üzerindeki en can alıcı sonucu özellikle hizmetler sektörü işsizliğinde görülen yüksek artış ve buna karşın sağlanan desteklerin son derece yetersiz kalması oldu. Aşağıdaki tablo G-20 ülkelerinin sağladıkları Covid-19 desteklerinin GSYİH’ya oranını gösteriyor. Buna göre Türkiye yüzde 12.8 ile beşinci sırada. Türkiye’nin yeri oldukça yüksek ve gözlemlerimizle karşılaştırınca epey şaşırtıcı görünüyor. Ama durun, hemen heyecanlanmayın. Gelin bu oranın detayına bakalım.

Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılan hesaplamalara göre, Kasım 2020 sonu itibarıyla Türkiye mali destekler bakımından GSYİH’nın yüzde 3.9’u ile 130 ülke içerisinde 69. sırada. Bu kategorinin birincisi yüzde 42.2 ile Japonya. Parasal destek paketlerine bakıldığında ise GSYİH’nın yüzde 7.4’ü ile yine 130 ülke içinde 39. sıradayız. Bu listenin başında ise yüzde 64.6 ile İtalya var. Bu açıklayıcı veri, yapılan desteklerin yaklaşık ¾’ünün parasal, yani kredi desteği olduğunu gösteriyor. Bir başka anlatımla, karşılıksız mali destek değil, kredi ertelemeleri veya yeni kredi imkanları yoluyla (borç vererek) sağlanan destekler. Diğer yandan, salgın döneminde birçok işletmenin kredi desteğine rağmen ciro ve karlardaki ciddi düşüş nedeniyle iflas edeceğinden korkuluyor. Yüksek faiz oranları ve iflaslar nedeniyle kredilerin nasıl geri ödeneceği, ödenemezse bankacılık sektörü ve ekonomi üzerindeki etkilerinin ne olacağı soruları ise havada asılı kalıyor.

Daha önceki bir yazımda ele aldığım üzere  Türkiye bu durgunluk döneminde faiz artıran bir ekonomi konumuna düştü. Diğer ülkelerin durgunluğu aşmak için zaten düşük olan faizlerini daha da indirdiği bu kriz döneminde biz, önceden gelen hastalıklarımıza ve hatalarımıza çare olsun diye faizleri artırmak durumunda kaldık. Hem de ilk etapta yüzde 10.25’ten yüzde 15.00’e, sonra yüzde 17.00’ye çıkararak tam olarak yüzde 66 oranında bir artış yaptık. Bu faiz artışları, yıl sonuna doğru son iki senedir yanlış ekonomi politikalarının uygulayıcısı olan ekibin görevden uzaklaştırılması sonrasında yapıldı.

Ayrıca BBDK ve TCMB tarafından getirilmiş çeşitli anlamsız kısıtlar ve kurallar da uygulamadan kaldırıldı. Bunlara ilaveten bir de “hukuk ve ekonomi reformu” yapılacak söylemi ortaya yayıldı. İki ayı geçti, hala ortada bir şey yok. Ciddi bir reform olması da zaten söz konusu değil.  Bütün bu gelişmelerin ışığında yaşanan güven bunalımı derinleşerek devam ettiğinden, ekonomide kısa-orta dönemde ciddi ve yapısal bir toparlanma beklenmiyor.

Hükümetin çeşitli akrobasi hareketleriyle işsizlik ve enflasyon oranlarını düşük göstermeye çalıştığı bu dönemde gerçek sorunların halının altına süpürülmesine devam edildi. İşsizliğin yüzde 25-30’larda olduğu bu dönemde bir takım formüllerin arkasına sığınılarak resmi işsizlik oranı yüzde 12.7 olarak ilan ediliyor. Diğer yandan, yüzde 35-40 aralığında seyreden enflasyon hiç kimsenin anlayamadığı şeffaflıktan uzak bir yöntemle yüzde 14.60 olarak açıklanıyor. İnsanların günlük olarak yaşadığı bir gerçeği istatistik ve rakamlarla ne kadar gizleyebilirsiniz?

Kıssadan hisse

Yaşadığımız salgın süreci, ekonomilerdeki sorunların bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasına yol açtı. Gelişmiş ülkelerde teknoloji firmalarının bu dönemin koşulları nedeniyle atak yapması ve düşük faizler nedeniyle ortaya çıkan varlık değer artışları var olan gelir dağılımı bozukluğunu daha da derinleştirdi. Ayrıca, sosyal devlet sistemine sahip olmayan ABD gibi gelişmiş ülkelerde servis sektöründe artan işsizlik fakirleşmeyi hızlandırdığı gibi, gelir dağılımındaki bozulmaya da katkıda bulundu. ABD’nde gördüğümüz popülizm patlamasıyla bu sosyal politika altyapısının nasıl etkileştiği konusu, üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir olgu.

Türkiye’de ise zaten artmakta olan yoksullaşma, hizmet sektöründeki işsizliğin salgın nedeniyle fırlamasıyla daha da ivme kazandı. Buna tarımda yaşanan sorunlar eklenince yoksullaşma bütün ülke sathına yayıldı. Ekonomik sorunların derinliği salgınla mücadelenin kapsamını ve ciddiyetini de etkiledi. İmalat sanayiinde üretimin sürdürülebilmesi için salgınla mücadeleden ödün verilmek zorunda kalındı. Diğer yandan aşı konusunda hem oldukça geç kalındı, hem de dünyanın pek rağbet etmediği aşılara yönelmek gibi bir durumla karşılaşıldı. Covid-19 salgını, Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlamasıyla birlikte hızlanan yönetim bozukluğunu ve boşluğunu çok daha net bir şekilde ortaya serdi.

Küresel olarak bakıldığında, gerek salgın döneminde sağlanan ekonomik destek paketlerinin boyutlarıyla, gerekse aşı konusundaki öncü konumlarıyla (hem üretimde hem de dağıtım ve aşılama hızında) gelişmiş ülkelerin salgından daha hızlı ve daha iyi durumda çıkacağı aşikar. Bunun sonucunda dünyadaki zengin-fakir (ya da kuzey-güney) ayırımının daha da belirginleşeceği ve mesafenin açılmaya devam edeceği de net bir şekilde görülüyor.

Bütün dünyada gördüğümüz bir diğer olgu ise Covid-19 salgınının yaşam ve çalışma biçimleri üzerinde yarattığı doğrudan ve dolaylı etkiler oldu. Bunun sonucunda teknoloji firmalarının küresel ekonomideki ağırlıkları daha da artarken, yaşam ve çalışma mekan seçimleri, ulaşım tercihleri ve beslenme yöntemleri gibi birçok alanda geleceğimize damga vuracak köklü dönüşümler yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Çevreci birey, kar odaklı şirket!

Etrafımızda çevreye duyarlı ve sürdürülebilirliğe destek veren birçok insan var. Bu insanlar kendi bireysel yaşamlarında çevre için ellerinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Plastik kullanmayarak, geri dönüşüm sağlayarak, doğayı koruyarak, su ve elektriği tasarruflu kullanarak, mümkünse elektrikli veya hibrit araç kullanarak, çevreyi kirletmeyerek, paketli ürün tüketmeyerek… Bunlara daha birçok örnek eklenebilir. Ayrıca bu kitle içerisinde anne-baba olanlar çevreye duyarlı ve sorumlu çocuklar yetiştirmeye de çabalıyorlar.

Bu davranışlar elbette takdir edilecek nitelikte. Ama bireysel çabalarla yapılabileceklerin bir sınırı var ve ülke koşullarında bu alanın epey dar olduğunu biliyoruz. Bildiğimiz bir başka şey de bu çevreci bireylerin büyük çoğunluğunun irili ufaklı şirketlerde beyaz yakalı olarak çalıştığı. Bu yazıda bireysel olarak yapılanların bir adım ötesine geçip, bu insanların “şirket çalışanı veya yöneticisi” olarak neler yapabileceklerini ve bunun önemini ele almak istiyorum.

Kaleyi içeriden fethetmek

Daha önceki yazılarımda şirketlerin sürdürülebilirlik doğrultusunda kurumsal sorumluluk ilkeleri çerçevesinde paydaşlarca dışarıdan nasıl etkilenebildikleri konusu üzerinde epey durdum. Bu yazıda, bu etkilemenin içeriden nasıl yapılabileceği konusuna, yani kaleyi içeriden fethetmeye odaklanmak istiyorum. Bir başka anlatımla, “gelin çevreci kimliğinizle çalıştığınız şirket içinde AKTİVİST olun ve hem şirketinize hem de topluma katkınız artsın” diyorum!

Şirketlerin sürdürülebilirlik açısından çok önemli aktörler olduğunu biliyoruz çünkü çevreye en büyük zarar kısa vadede kar peşinde koşan bazı gözü dönmüş şirketlerden geliyor. Bu tür şirketleri engellemek açısından devletin ve diğer kamu otoritelerinin ellerinde düzenleme ve denetim yoluyla kullanılabilecek birçok araç var. Ama bunlar da çeşitli nedenlerle her zaman veya etkili bir şekilde  kullanılmıyor. Paydaşlar, sivil toplum ve medya kanalıyla bu doğrultuda yapılabilecekler var. Bu kanalların mümkün olan hepsini kullanarak çabalamak yanı sıra şirketlerin içerisinde atılabilecek çok etkili adımlar da mevcut.

Çalışanlar, sürdürülebilirlik açısından çalıştıkları şirketler bünyesinde çok önemli roller oynayabilir.  Özellikle yönetici konumda olanların ellerindeki imkanlar daha da büyük. Şirket içerisinde atılabilecek adımlar birçok insanı sürece katacağından, şirketin ürün veya hizmetlerinin üretim sürecinde çevre aleyhine oluşabilecek olumsuzlukları azaltacağından, ayrıca başka birçok şirketi ve endüstriyi de bu sürece dahil edebileceğinden dolayı çok etkili ve önemli. Bunlar yapılırken mutlaka şirket karından ödün verilmesi de gerekmiyor. Atılacak adımların birçoğu şirketin karını da artırabilir veya en azından karlılığa olumsuz bir etkisi olmayabilir. Şimdi gelin bu konuda atılabilecek bazı adımlara bakalım.

İçinizdeki aktivisti harekete geçirin!

  • Öncelikle, eğer henüz girmemişse sürdürülebilirlik kavramının çalıştığınız şirketin gündemine girmesini sağlayın. Bununla, şirketin uzun vadeli ve toplumu da dikkate alan bir perspektife sahip olmasını kastediyorum. Eğer şirket yöneticileri bunu kabul ederse bu konuda kısa eğitimlerle çalışanların bilgilendirilmesi bu alanda atılacak ikinci önemli adım olacak. Çalışanlar, sadece şirket için değil, toplum ve sürdürülebilirlik amacıyla da çalıştıkları duygusunu taşıdıklarında moralleri yükselmekte ve motivasyonları artmaktadır. Şirketin tamamında bu sağlanamasa bile kendi çalıştığınız birimde bu tür bir bilinçlenmenin oluşmasına ve somut adımlar atılmasına katkıda bulunabilirsiniz.
  • Şirketinizin çalışanlarına sürdürülebilirlik konusunda inisiyatif vermesini sağlayın. Çalışanlar şirketin üretim süreçlerini en iyi bilen kişiler. Dolayısıyla, kendilerine eğitim ve imkan verildiğinde sürdürülebilirliğe katkıda bulunmanın yanı sıra şirketin işleyişini iyileştirecek, karını artıracak veya maliyetini azaltacak en etkili öneriler bu kişilerden gelecektir. Yeter ki bu kanal kendilerine samimiyetle açılsın ve ciddi öneriler en kısa zamanda uygulamaya geçilsin. Örneğin bir çalışan üretim sürecinde su veya elektrik tüketimini azaltan ya da çevreye zararlı bir ara madde kullanılarak yapılan bir üretimin çevre dostu bir maddeyle yapılmasına ilişkin bir öneriyle gelebilir. Ayrıca, çalışanlar ve firmanın çeşitli farklı birimleri arasında yapıcı bir rekabet ortamı yaratılarak bu süreç desteklenebilir.
  • Üretim süreciyle doğrudan ilgili olmasa da iş ortamında çevreye zararlı olan uygulamaların değiştirilmesi için yönetim nezdinde girişimde bulunun. Mesela işyeri kafeteryasında kağıt bardak yerine cam bardak kullanılmasını sağlayın. Aynı şekilde, yazıcı ve kağıt kullanımının azaltılması veya sıfırlanması gibi sürdürülebilirliğe katkıda bulunacak bir öneriniz olduğunda bunu yönetime iletin ve uygulamaya sokulmasını takip edin.
  • Şirketinizin bir veya birkaç STK ile işbirliği yaparak çalışanlarının topluma yönelik faaliyetlerde bulunmasına ön ayak olun. Çalışanların “mesai saatleri içerisinde” toplum için yararlı faaliyetlere katılmasıyla hem motivasyonlarını artırmak, hem de şirketin içinde faaliyet gösterdiği topluma katkı sağlaması mümkün olabilir. Bu alanda Marks & Spencer’ın yaptığı bir uygulama çok ilginç. Şirket isteyen çalışanlarını işsiz gençlerle eşleştirmekte ve bu çalışanlar gençlere mesleki beceriler kazandırarak onların özgüvenli bir şekilde iş hayatına girmelerine yardımcı olmakta. Benzer projeler iş kurmak isteyen girişimcilere mentorluk, ağaç dikmek, bilgisayar veya yabancı dil eğitimi vermek gibi alanlarda da söz konusu olabilir. Bu alandaki önerilerin çalışanlardan gelmesini sağlamak da benimsenmesi açısından çok önemli.

Yukarıda sıralamaya çalıştıklarım sadece konuya dikkat çekmek amacıyla verdiğim bazı örnekler. Her şirketin ve içerisinde faaliyet gösterdiği ortamın kendi özel koşulları içerisinde yapılabilecek veya yapılamayacak şeyler olacaktır. Bunun takdirini sizlere bırakıyorum. Ama her şirket bünyesinde bu doğrultuda atılabilecek olumlu adım alanı mutlaka ve mutlaka vardır. Yeter ki içinizdeki çevreci aktivisti harekete geçirin!

Çevreye karşı hassasiyet ve sorumluluklarımızı bireysel tavrın bir adım ötesine götürüp, çalıştığımız şirketlerin işleyiş ve kararlarına yansıtabildiğimiz ölçüde yaratılan etki ve sağlanan fayda katlanarak artacaktır. Ayrıca, içeriden şirketiniz özelinde yarattığınız olumlu etki sektördeki şirketleri de az veya çok etkileyecektir. Dolayısıyla çoğaltan etkisi söz konusu olacaktır. Özetle diyorum ki, bireysel çevreciliğimizi bir adım öteye götürürken çalıştığımız şirketlere öncelik verelim ve onların “sürdürülebilirlik” doğrultusunda doğru ve kararlı adımlar atmalarını sağlamaya çalışalım.

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Borsanın işlevi nedir, hisseleri Katar’a neden satılır?

Geçtiğimiz günlerde Katar Yatırım Otoritesi’nin Borsa İstanbul (BİST)’un yüzde 10’unu Varlık Fonu’ndan satın aldığı açıklandı. Bu açıklama, Türkiye-Katar ilişkileri kadar borsayı da gündemin tepesine oturttu. Hoş ülkemizde gündem bırakın günleri, saatler içerisinde değişir, ama ben yine de bu konu üzerinde yazmak istedim. Hem konu hala tartışıldığından hem de sermaye piyasası ve borsa ilk mesleki göz ağrılarım olduğundan. Top sahama gelmişken fırsatı kaçırmak istemedim.

Borsa ülkemizde daha çok hisse senedi fiyatları önemli ölçüde yükseldiği veya düştüğü zaman gündeme gelir. Genellikle yükseliş dönemlerinde herkes, özellikle iktidarlar mutlu olur ve ülkenin ne kadar iyi durumda olduğunun bir göstergesi olarak övünür. Elinde hisse senedi olanlar da o dönemlerde kağıt üzerinde zenginleşirler ve elbette sevinirler. Ama fiyatların düşüş dönemlerinde borsayı sahiplenen pek olmaz. Zarar eden yatırımcıların seslerinden başka pek ses çıkmaz. Bu dönem biraz uzarsa bu yatırımcılar “devlet bizi kurtarsın” falan da derler. Mülkiye’den değerli hocam Hasan Ersel’in hep söylediği gibi, “karın bireysel, zararın kolektif” olduğu ülkemizde bu tür talepler hiç de yadırganmaz.

Borsa’nın ekonomik işlevi

Borsa, sermaye piyasası araçlarının ikinci el piyasası, yani alınıp-satıldığı platformdur. Hisse senetleri sonsuz vadeli olarak, tahviller ise belirli bir vade ile yatırımcılara satılan menkul kıymetlerdir. Borsalar, temel olarak işte bu ve benzeri kıymetlerin istendiği zaman alınıp-satılabilmesi, yani bu araçlara likidite sağlanması için kurulmuş piyasalardır.

Bu likidite imkanı olduğu için yatırımcılar bu vadesiz veya vadesi uzun kıymetleri satın alırlar. Bu anlamda borsa sermaye piyasasının vazgeçilmez bir unsuru olup fiyat oluşturma işlevinin getirdiği heyecan ve gösterişli işlem salonları (eskiden) veya renkli ekranlarıyla (şimdilerde) adeta sermaye piyasasının vitrini işlevini de görür.

Borsaların kendilerinden beklenen işlevleri yerine getirmesi elbette sermaye piyasasının gelişmesi, yani daha çok şirketin hisse senedi ve tahvil ihraç ederek fon sağlamaları, dolayısıyla ülkede yatırımların artması açısından önemlidir. Böylece şirketler ve tasarruf sahipleri için bankacılık sistemine ilave olarak sermaye piyasası da ülke ekonomisine fon sağlama işlevini yerine getirmiş olur. Ama sadece borsanın iyi çalışması bunu maalesef sağlamaz. Sermaye piyasasının gelişebilmesi için daha birçok  unsura ihtiyaç vardır. Ülkenin enflasyon ve faiz seviyeleri, tasarruf oranları, ülkede istikrar ve öngörülebilirlik, şirketlerin karlılığı ve şeffaflığı bunlardan bazıları.

1980’lerin başında oluşturulan sermaye piyasamız önemli bir mesafe kat etti ama kendi dışındaki makro ekonomik ve siyasi ortam bir türlü elvermediği için hak ettiği kadar gelişemedi, yine de borsa oldukça popüler oldu. Borsamız halkımızın al-satı sevmesi ve borsada yatırım yapmak yerine “borsada oynama” eylemine kendini daha fazla kaptırması nedeniyle o kadar gelişti ki dünya borsaları arasında en yüksek likiditeye sahip borsalardan birisi oldu. Yani piyasadaki sınırlı miktardaki hisse senedi bu kadar sık alım-satıma konu olunca borsamız Çin’le birlikte devir oranı (turnover ratio) en yüksek borsalardan birisi haline geldi.

Borsaların sahibi kimdir?

Borsalar, uzun yıllar, hatta yüzyıllar boyunca ya kamu kuruluşları ya da kar amacı gütmeyen meslek kuruluşları olarak faaliyet gösterdiler. 1980 ve 90’larda dünyada esen finansal liberalleşme rüzgarlarıyla birlikte Batı ülkelerinin birçoğunda borsalar önce anonim şirketleşti, ardından da hisselerini halka arz ederek kendi borsalarında işlem gören halka açık şirketlere dönüştüler. Hatta şimdilerde Euronext ve LSE Group gibi firmalar birçok ülkede borsa işleten çok uluslu halka açık şirket statüsündeler.

Önce NASDAQ, ardından Halkbank eski Genel Başkan Yardımcısı Hakan Atilla, cezaevinde bulunduğu ABD’den döndükten sonra İstanbul Borsası’nın başına geçirilince Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Borsa İstanbul’daki ortaklıklarından ayrıldı. 

Türkiye’de ise borsa yarı kamu, yarı meslek kuruluşu şeklinde uzun yıllar faaliyet gösterdi. Adı Osmanlı döneminde Dersaadet Tahvilat Borsası, Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsası ve 1980’lerde sermaye piyasasının kapsamlı bir şekilde düzenlendiği sırada İstanbul Menkul Kıymetler Borsası olan borsa, Nisan 2013’de AŞ’ye dönüştürüldü ve adı “Borsa İstanbul-BİST” olarak değiştirildi. O sene sonunda BİST’in hisse dağılımı şöyleydi: Hazine % 49,00; Borsa İstanbul %42,60; Aracı Kurumlar ve TSPB % 8,40. Bu ortaklık yapısı takip eden dönemde çeşitli değişiklikler gösterdi.

AŞ’ye dönüştürüldüğü dönemde, ileride Hazine ve BİST’in elindeki hisselerin halka arz edilerek yurt dışındakiler gibi halka açık bir şirket statüsüne geçileceği hedefi de ilan edilmişti. Ama bu adım bugüne dek atılamadı. Bu arada 2017 Şubat ayında Hazine’nin elindeki paylar Türkiye Varlık Fonu‘na (TVF) aktarıldı.

Borsa’nın hisseleri Katar’a neden satılır?

Borsa’nın şirketleşmesinden sonra iki stratejik yabancı ortağı oldu. Bunlardan ilki ABD’nin meşhur teknoloji borsası olan NASDAQ idi. İkincisi ise Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD). 2013 yılında borsa AŞ olduğunda, aynı dönemde borsa piyasalarının alım-satım yazılım işini yapan Amerikan Borsa şirketi NASDAQ, Borsa İstanbul’a yüzde 5 pay ile ortak olmuş, daha sonra payını yüzde 7’ye yükseltmişti.  ABD dışında da borsa işleten ve çeşitli borsalara ortak olan NASDAQ stratejik ortak olarak önemli bir konumdaydı.

NASDAQ’ın varlığı hem BİST’e ileride ortak olabilecek, hem de bir borsa olarak işlem yapacak Batılı yatırım çevreleri açısından bir güven unsuruydu. Borsamızda yabancı yatırımcıların oldukça önemli olduğu ve bunların tamamına yakınının Londra ve New York merkezli olduğu düşünülürse bu önemli bir ortaklıktı. Ama NASDAQ 2018 yılında hisselerini isterse artırma, isterse tamamen satma opsiyonunu kullanma noktasında bütün hisselerini satarak BİST ortaklığından duyuru bile yapılmadan ayrıldı. Böylece, başlangıcı davul zurnayla kutlanmış olan ortaklık sessiz sedasız aniden bitiverdi.

NASDAQ’ın ortaklığı sürerken 2015 yılında Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası ile BİST arasında bir stratejik ortaklık anlaşması imzalanmış, böylece Borsa İstanbul’un yüzde 10’luk payına EBRD sahip olmuştu. EBRD de, NASDAQ kadar olmasa da, Batılı yatırımcılar açısından güven telkin eden ve BİST’in cazibesini artıran kritik bir ortaktı.  Ancak 2019 yılında Halkbank‘ın eski yöneticisi Hakan Atilla‘nın ABD’deki hapis cezasının bitmesini takiben politik olarak BİST Genel Müdürlüğüne atanmasına tepki olarak EBRD payını TVF’ye geri sattı. Böylece ikinci stratejik ortak da resimden çıktı.

Katar’ın BİST’e ortak olması stratejik yani BİST’in değerini artıracak ve ilerideki projelerini hayata geçirmesinde kilit bir rol oynayacak bir ortaklık mıdır? Kesinlikle hayır. Katar Yatırım Otoritesi’nin buna ne niyeti, ne de böyle bir kapasitesi vardır. O halde BİST’in yüzde 10’luk payını 200 milyon dolara satın almasının amacı nedir? Kanaatimce, bu hisseler Türkiye’ye bu döviz kıtlığı döneminde aktardığı fonlar karşılığında Katar’a verilen bir teminat niteliğindedir. Bu açıdan fiyatının nasıl belirlendiğinin de çok fazla anlamı yoktur. Bu hisseler Katar açısından iyi bir teminattır çünkü Borsa İstanbul TVF portföyündeki en karlı şirketlerden birisidir. Zamanı geldiğinde Katar payını geri satıp, parasını alıp gidecektir.

Bu nedenle, Katar’ın Borsa’ya ortak olmasından dolayı bence endişelenecek bir durum yok. Ama izlenen yanlış ekonomi politikalarıyla Türk ekonomisinin 70 cente muhtaç hale getirilip, Katar’dan veya başka ülkelerden gelen fonlar karşılığında ülkenin varlıklarının birer birer ve şeffaf olmayan bir şekilde satılması/teminat olarak verilmesi hepimizi ciddi bir şekilde düşündürmeli ve endişelendirmelidir.

Kategori: Hafta Sonu

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Yaşasın, faizler arttı!

Dünya’da herkesin faiz indirdiği Covid-19 döneminde faizlerini artıran ve buna sevinen nadir toplumlardan birisi olduk. 19 Kasım’da TCMB’nin o günkü fiili faiz oranı resmi faiz olarak ilan edildi ve kağıt üzerinde 4.75 puan artarak yüzde 15’e çıktı. Bir de sadeleştirme adına yaratılan karmaşa ortadan kaldırılarak “sadece tek bir faiz oranı olacak” dendi.

Bu faiz artışını büyük bir başarıyla tam tamına tahmin eden piyasalarımız bir hafta öncesinden coşmaya başladı. (Belki de piyasa artış oranını tahmin etmedi; Merkez Bankası piyasanın beklentisi kadar artış yapmayı tercih etti!) Döviz kurları ve altın fiyatları hafta boyu düştü, borsamız tarihi rekorlarını kırmaya başladı ve ulus olarak pek bir bahtiyar olduk. Ne oluyordu? Kaybolan eşeği bile daha bulamamıştık ama bulma yolunda olumlu bir adım mı atıyorduk yoksa? Gelin biraz daha ayrıntılı bakalım.

Faiz artışı neye yarar?

Faiz artışı hiçbir ekonomide arzulanan, davul zurnayla atılan bir adım değildir. Çünkü faiz artışı öncelikle tüketimi azaltır. Öte yandan hem borçlanma maliyeti arttığından hem de tüketim azaldığından yatırım ve üretim düşmeye başlar. Bütün bunlar ekonomiyi küçülme patikasına sokar. Ayrıca, normal koşullarda borsa düşer, çünkü insanlar tasarruflarını hisse senetlerinden çekerek faiz getiren araçlara yöneltmeye başlar. Dolayısıyla, faiz artışı kısa dönemli istikrar paketlerinin bir unsuru olarak kullanılması dışında pek tercih edilen bir şey değildir. Hele politikacılar hiç sevmezler.

Ama madalyonun bir de öbür yüzü var.  Enflasyonunuz yüksekse, negatif faiz veriyorsanız, insanlar TL cinsinden tasarruf etmeyi unutur ve tüketime yönelir. Bu da enflasyonu daha fazla artırır. Tüketime yönelmeyen tasarruf sahipleri ise yabancı paraları talep eder ve ekonomide para ikamesi başlar. Böylece bankalardaki yabancı para mevduat tutarı yerli para mevduatı geçer. Bu arada döviz kurları artar. Hele bir de rezervleri tüketmiş ve dışarıdan taze para da bulamıyorsanız bu artış kontrol edilemez noktaya gelir. Bütün bunlara o ülkede hukukun işlememesi, demokrasinin günbegün buharlaşması ve çeşitli dış politika maceraları ekleniyorsa dışarıdan para gelmesi imkansıza yakın bir olasılığa iner.

Neden sevindik?

Faiz artışına sevinilmez dedim ve tek başına faizi yükselterek bir ekonomiyi düzlüğe çıkarmak da mümkün değildir ama sevinen insanları kesinlikle kınamıyorum. Çünkü bu insanlar içlerindeki umudu henüz tüketmemiş olanlar. Her toplumun umutlu bireylere ihtiyacı var. Geleceğe ilişkin umut beslemezsek, her şeyin daha iyi olacağına dair bir hayal kurmazsak  geleceği nasıl tasarlayabilir ve karşılayabiliriz ki?

Aslında bu kötü reçeteye sevinmenin ardında, nihayet ülkenin nereye gittiğinin görüldüğüne ve faiz artışı yanı sıra ülkenin ihtiyacı olan bazı reformların yapılacağına dair gelen sinyaller var. Bir hastalıktan kurtulmak için ameliyat olmak ya da sevimsiz ve ızdırap veren tedavilere katlanmak gibi bir şey. Bunu anlıyorum. Atalarımız ne demiş: Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Yüksek faize katlanırız yeter ki ülke ekonomisi düzlüğe çıksın.

Evet, faiz artışıyla birlikte topluma bir müjde daha verildi: “Ekonomi ve hukuk reformu” olarak adlandırılan bir paket var gündemde. Henüz bu paketin içerisinde neler olacağını bilmiyoruz ama adı bile güzel. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu paketin içeriği iktidar çevrelerinde epey tartışma yarattı.  Keşke “demokrasi reformu” ibaresi de pakette yer alsaydı. Duvara toslamış ekonomimizde ve bağımsızlığını neredeyse tamamen yitirmiş hukuk sistemimizde reform yapılacağı haberleri herkesin hasret kaldığı umudu ortaya çıkardı.

Eski reformlara ne oldu?

Bu noktada yazı maalesef biraz ciddileşmek durumunda. Eğer tek başına faiz artırımı yeterli değilse ve reformların da yapılması gerekiyorsa, iki soruyla konuya girelim. Bu iktidar değil miydi Türkiye’nin atlattığı binbir badireden sonra 2001 yılından itibaren AB ve İMF rüzgarlarının da yardımıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” kapsamında zar zor yaptığı yapısal reformların çoğunu adım adım ve bilinçli olarak son 8-10 yıl içerisinde ortadan kaldıran? Bugünkü kriz noktasına gelmemize yol açan da esas olarak bu reformların geriye döndürülmesi olmadı mı? Neler mi, sayalım:

  • 1- Enflasyonla mücadele: 2010 yılına kadar başarıyla giden enflasyonu düşürmeye odaklı ekonomi programları 2011 yılından itibaren rafa kaldırıldı ve “ne pahasına olursa olsun büyüme odaklı” politikalar hakim oldu, kredi pompalandı ve enflasyon oranı yükselmeye başladı.
  • 2-Kamu bankalarının yeniden yapılandırılması: 2001 öncesinde görev zararları altında ezilen kamu bankalarının bilançoları 2001 sonrasında temizlendi ve sermaye yapıları güçlendirildi. Yine son dokuz yılda düşük faizle konut/araba kredisi vermek, belirli şirketlere kredi aktarmak ve döviz satışı yaparak kurları kontrol etmek gibi siyasi görevler verilerek kamu bankaları büyük zararlara uğratıldı.
  • 3-TCMB bağımsızlığı: Para politikasının ekonominin gerekleri doğrultusunda siyasetten bağımsız yürütülebilmesi için Merkez Bankası bağımsızlığı getirilmişti. Oysa artık Merkez Bankası Başkanının faiz indirmedi diye görevden alındığının gururla televizyonlarda açıklandığı bir döneme girdik. TCMB’nin devletin herhangi bir kurumundan farkı kalmadı.
  • 4-Devlette şeffaflık: Devlette şeffaflık adına ciddi adımlar atılmıştı. Hepsi rafa kaldırıldı ve devlet sadece iktidarın amaçları ve hedefleri doğrultusunda hareket eden, her şeyi kapalı kapılar arkasında yapan ve kimseye hesap vermeyen bir noktaya getirildi.
  • 5-Kamu harcamalarının disipline edilmesi: 2001 yapısal reformlarının en önemlilerinden birisi olan mali disipline uzun süre uyuldu ve bütçe açığı yüzde 3’ün altında tutuldu. Ama son dönemde bu son çıpa da ciddi darbe yedi. Salgının da etkisiyle bu sene yüzde 5 civarında bir bütçe açığı bekleniyor.
  • 6-Kamu ihale yasası: 2003’de yürürlüğe giren ve kamu alımlarında şeffaflık ve rekabet getirmeyi amaçlayan yasa Ekim 2020 itibarıyla tam 191 kez değiştirildi. İnanamayacaksınız ama ayda ortalama bir değişiklik yapılmış. Kevgire dönen bu yasayla yapılan ihalelerin sonuçlarını ve ülkemize, her birimize düşen maliyetini hepiniz biliyorsunuz.

Ayrıca, yine bu iktidar değil miydi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte ekonomiyi beceriksiz bir ekibe teslim ederek ve bütün uyarılara rağmen yanlış üzerine yanlış yaparak son iki yılda ülkeyi bu noktaya getiren? Yapılıp yapılmayacağı bilinmeyen, yapılacaksa muhtemelen sadece göstermelik birkaç adımla geçiştirilecek olan reformların, iktidarın günü kurtarmak için yapmak zorunluluğunu hissettiği bir hamleden başka bir şey olmadığını düşünüyorum. TCMB ve Bakanlığa atanan kişilere baktığınızda da “eski tas eski hamam” anlayışının geçerli olduğunu görürsünüz.

Yeni Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal.

Eğer okuduysanız ya da okumak isterseniz 10.8.2020 tarihli ve “Piyasalarda Neler Oluyor?” başlıklı Yeşil Gazete yazımda ben de döviz kurundaki artışı frenlemek için faiz artışını savundum. Hatta enflasyon veriyken mevduat faizi yüzde 15-20 bandında olmalı dedim. Yapısal reformların da hemen ardından ve kuvvetli bir şekilde devreye girmesi gerektiğini yazdım. Ama mesele kredibilitesi ve güvenirliği kalmamış bu iktidarın bunları yapıp yapamayacağı. Yapısal reform yapmak faiz indirmek veya artırmak gibi bir şey değil. Yapacaklarınızı doğru ve ciddiyetle saptamanızı, yaptığınıza inanmanızı, karşınızdakileri ikna etmenizi, orta-uzun vadede tutarlılıkla bu reformları uygulamanızı ve savunmanızı ve ilk fırsatta yan çizmemeyi gerektirir. Ben bu iktidardan artık böyle bir ciddiyet ve kararlılık beklemiyorum maalesef.

İktidarının son 8-10 yıllık döneminde sistematik olarak yapılmış reformları adım adım ortadan kaldıran ve ekonomiyi tekrar 1990’ların karanlık günlerine götüren bir siyasi iradenin reform yapacağına ve kararlılıkla uygulayabileceğine inanıyorsanız, hep birlikte sevinmeye devam edelim!

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şehirlerimiz, rant ve çevre

Eylül sonu ve ekim başında, yaz sezonunu kapatmak ve kışa hazırlık amacıyla bazı şehir ve kasabalarımızda turizm amaçlı iki hafta geçirdim. Covid-19 nedeniyle tatsız ve hareketsiz geçen bir ilkbahar ve yazdan sonra buna ihtiyacım vardı. Uzun süredir ilk defa bu kadar çok şehri ve kasabayı bu kadar kısa süre içerisinde ziyaret etmiş oldum. Bu seyahat boyunca şehirlerimizin hali üzerinde düşünmeye epeyce zamanım oldu.

Yılların gözlemleriyle son gördüklerimi bir araya getirdiğimde manzara gerçekten hiç parlak değil! Söyleyeceklerim yeni şeyler değil, çoğumuzun bildiği ve maalesef bir şekilde kanıksadığı konular. Şehirlerimiz dökülüyor. Şehir dediğimiz bu yerleşim yerleri, binaların çirkinliği bir yana, yol ve kaldırımların birbirine girdiği, arabaların her yeri istila ettiği, dükkanların kaldırımlara taştığı, tabela kirliliği ve anarşisinden başınızı yukarı kaldıramadığınız, bina yoğunluğunun insanı bunalttığı, zevksizlik ve pespayeliğin her yerde kol gezdiği çirkin beton yığınlarıyla dolu yerler. Yeşil alan çok az, spor ve kültürel aktivite alanları ve imkanları yok veya çok sınırlı.

Bunlar sadece çıplak gözle görülenler. Yerel insanlarla sohbet edip biraz daha derine indiğinizde, bu yerleşim yerlerinin çoğunda ekonomik girişimlerin ve iş sahalarının yetersiz, kültürel faaliyetlerin son derece sınırlı, kadınlar üzerindeki sosyal baskının yoğun, çocuklarımızın itaat kültürüyle yetiştirildiği yerler olduğunu anlıyorsunuz. Kasabalarımız da aynı durumda. Sadece ölçek farkı var. Bu genel tespitin az sayıdaki istisnası sahil kasabalarının iyi planlanmış ve düzenlenmiş bazı bölgeleri ile seyahatimin son durağı olan ve insana umut veren Eskişehir oldu.

Eskişehir.

Şehirlerin artan önemi

Şehirler tarih boyunca öğrenmenin, kültürün ve yeniliklerin/buluşların merkezi olmuş yerleşim birimleri. Yine tarihsel bir perpektifte bakıldığında, şehirleşme oranı yüksek olan ülkelerin daha zengin ve insani gelişimde en üst sıradaki ülkeler olması da bir tesadüf değil.

Günümüzde şehirleşen nüfus oranı bütün ülkelerde hızla artıyor. UN Habitat’a göre gelişmekte olan ülke şehirlerinin nüfusuna her ay 5 milyon kişi ekleniyor. Dünya nüfusunun yarısından biraz fazlası artık şehirlerde yaşıyor. Türkiye de bu eğilimin bir istisnası değil, hatta genel trendin daha da önünde. 1970’li yıllarda nüfusun sadece yüzde 40’ı şehirlerde yaşarken 2020’de bu oran ikiye katlanarak yüzde 80’e ulaşmış durumda. Dünya ölçeğinde bakıldığında ise 2050 yılında küresel nüfusun 2/3’ünden fazlasının şehirlerde yaşaması bekleniyor.

Şehirleşme, ekonomik büyümenin hızlanması, fakirliğin azaltılması, verimlilik artışı, dinamizm, insanların öğrenme ve gelişim imkanlarının artması ve toplumsal davranışların olumlu etkilenmesi bakımlarından insanlığa birçok olumlu katkı yapabilir. Bunun için şehirleşme sürecinin “planlı” bir anlayışıyla yürütülmesi ve bu çılgın büyümenin kontrol altında sürdürülmesi gerekiyor. Bu tür uzun vadeli bir stratejik kalkınma yaklaşımı bulunmadığı takdirde şehirlerin hızla artan nüfusun ihtiyaçlarına cevap vermesi o ölçüde zorlaşıyor.

Bitlis.

Nitekim, kontrolsüz bir hızla büyüyen gelişmekte olan ülke şehirlerinde sağlıklı konut, temiz su ve hava, kanalizasyon, ulaşım, enerji vb. temel ihtiyaçların karşılanmasında şehirli nüfusun ihtiyaçlarına cevap verilemiyor. Plansız büyüyen birçok metropol açısından artık geç kalınmış olsa bile henüz bu sürecin başında olan şehirler için planlama yoluyla daha yapılabilecek çok şey var. 

Şehirler, partiler ve rant

Herkesin bildiği gibi, Türkiye’de belediyelerin önemli işlevlerinden birisi siyasi partilerin finansmanına katkıda bulunmaktır. İktidar veya muhalefette olmak bu anlamda çok farklı değildir. İktidarda iseniz buna devletin elindeki imkanlar da eklenir. Bir belediye seçimini, özellikle emlak rantının yüksek olduğu büyük şehirleri ve bunların ilçe belediyelerini kazanmak, halka hizmetten daha çok partinin finansmanı bakımından önemlidir. Belediyelerin verdikleri imar izinleri ve yaptıkları altyapı yatırımları bu finansmanda önemli rol oynar. Parti finansmanı öncelikli olunca şehrin nefes alması, suyunun temizliği, parkları, ulaşımı, sağlıklı beslenmesi, toplu taşıma vb konular ikincil plana düşer.

Başakşehir Millet Bahçesi.

Elbette, partiler açısından yumurtlayan tavuğu kesmemek, yani belediye seçimini  kaybetmemek esastır. O zaman halka bazı hizmetler götürerek o belediyeyi partide tutmak için çabalanır. Ama bunların çoğu, her seçim döneminde yenilenen kaldırımlar gibi, göstermelik ve yüzeyseldir.

Devletin ve belediyeler dahil devletin uzantısı olan kamu kurumlarının kendisine hizmet etmek için var olduğu gibi bir bilince sahip olmayan, aksine, kendisinin adeta bu kurumlara adanmış olduğunu düşünen vatandaşlar için belediyeleri kendi ihtiyaçlarının karşılanmasındaki becerisi bakımından değerlendirmek pek söz konusu değildir. Çoğu zaman, hiç tanımasa ve şehir yönetimi konusundaki becerisini bilmese bile bir adaya sadece ve sadece desteklediği partinin adayı diye gözü kapalı oy verir. Ya da belediyecilikle çok ilgisi olmayan, ramazanda iftar vermek, yardım paketi dağıtmak veya 29 Ekimde bando dolaştırmak gibi faaliyetler belediye hizmeti sanılarak mutlu olunur.  

Belediyelerimizin, dolayısıyla şehirlerimizin siyasetin finansmanındaki bu anahtar rolü, aşırı ve sağlıksız yapılaşmayı doğurmakta, bunun bedelini ise maalesef “çevre” ödemekte. Bu yapılaşma modeli şehirleri plansız ve projesiz bir şekilde azmanlaştırmakta, yeşil alanları yok etmekte, havayı kirletmekte ve şehir insanlarını soluksuz bırakmaktadır. Zaman zaman siyasetçilerin timsah gözyaşlarını görsek bile bu süreç neredeyse kesintisiz olarak devam eder çünkü partilerin yaşaması için bu rantın sürmesi gerekir.

TOKİ binaları/İstanbul.

Şehircilik anlayışımızı nasıl geliştireceğiz?

Şehircilik anlayışımızı iyileştirmek için neler yapılmalı sorusunu yanıtlamaya çalıştığımızda şu ana başlıklar ortaya çıkıyor:

  • Öncelikle, şehirlerimizin olabildiğince merkezi idarelerden bağımsızlaşıp, kendilerini yöneten birimler haline gelmeleri gerekiyor. Bu kadar insanın yaşadığı dev metropollerin o insanları ve sorunlarını bilen yerel yöneticiler ve yönetimler tarafından ve yerinden idare edilmesi şart. Bu amaçla, Osmanlıdan beri süregelen merkeziyetçi kültürün bir sonucu olan ve merkezi idarenin katı düzenleme ve kontrolüne yol açan yasaların değiştirilmesi elzem. Ayrıca belediyeler ile parti finansmanı arasındaki bağın kopartılması da şart.
  • Buna koşut olarak şehirler yeni mali kaynaklar yaratabilmeli ve bunları şehrin gereksinimleri için özgürce kullanabilmelidir. Bu bağımsızlığın ve artan kaynakların sonucu olarak şehir yönetimlerinin adeta bir ülke yönetimi gibi kapsamlı ve teknik/profesyonel bir nitelik kazanması da gerekmekte. Bunun bir bacağı da iyi bir denetim sistemi olmalı.
  • Şehirler sadece ekonomik büyümenin sağlandığı ve zenginlik yaratılan iş/çalışma merkezleri değil aynı zamanda milyonlarca insanın birarada yaşadığı yerler. O halde, şehir sakinlerinin yaşam kalitesini koruyacak, geliştirecek adımların da atılması gerekiyor. Aksi takdirde insanların sadece çalışmak zorunda olduğu süre boyunca yaşadıkları, iş yaşamından çıktıktan sonra bir gün bile durmak istemeyecekleri yerler haline gelirler. Nitekim, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimiz şimdiden bu noktaya gelmiş durumdalar.

Hamburg.

  • Şehirlerde yaşam kalitesini iyileştirmek için dünyada yapılan o kadar çok şey var ki, burada bunların bırakın detayını, listesini sıralamak bile mümkün değil. Bunların en güncel ve popüler olanlarından birisi “15 dakikalık şehirler”, yani evimizden çıktığımızda iş, okul, spor ve eğlence, alış-veriş, sağlık hizmeti gibi temel nokta ve hizmetlere 15 dakika içerisinde yürüyerek ya da bisikletle kolayca ulaşabileceğiniz şehir yapılanmaları. Yine İstanbul’u düşünün. Bunların kaç tanesine 15 dakikada ulaşabiliyoruz?
  • Şehirlerin küresel ısınmanın çevresel etkilerini en aza indirgemek konusunda da atabileceği birçok adım var. Küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltmak için çevresel, kültürel ve ekonomik programlarını entegre bir şekilde bir araya getiren Austin, Chicago, Durban, Hamburg, Maputo, Mexico City, Nantes ve Sao Paulo gibi birçok şehir var. Bizim şehirlerimiz de bu çabalara katılmalı ve bu tür listelerde yer almalı.
  • Şehirler insanlara yaşamlarını iyileştirecek imkanlar sunmakla birlikte risklerin de arttığı yerleşim birimleri haline dönüşmektedir. Örneğin, hızla artan nüfus için yeterince iş sahası yaratılamadığı takdirde fakirliğin artması ve sosyal patlamaların yaşanması kaçınılmaz olabilir. Ayrıca şehirler, bugünlerde yaşadığımız Covid-19 salgınının gösterdiği gibi, salgınların görüldüğü ve hızla yayıldığı merkezler haline de gelebilir. Bütün bunlar şehirleşmenin stratejik bir plan kapsamında, gerekli altyapı imkanlarıyla birlikte aşamalı bir şekilde yürütülmesinin önemini gösteriyor.

Şehirleşmenin artan önemi ve şehirlerin artık nüfusun çoğunluğunu barındırması nedeniyle “sürdürülebilir büyüme” büyük ölçüde “sürdürülebilir şehirleşme” kavramıyla özdeşleşmiş durumda. O halde, sürdürülebilir büyüme kavramı içerisinde savunduğumuz neredeyse her şeye “sürdürülebilir şehirleşme” adına ve şehirler özelinde de sahip çıkmamız gerekiyor! O halde, şehirlerimizin yönetimini Ankara’nın ve siyasetin  tahakkümünden kurtarıp, şehirli nüfusa hizmet vermeyi odağına alan bir anlayışa kavuşturmamız da zorunlu bir adım!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’nin ‘tasarruf’ açmazı

2018’den beri yoğunlaşan ekonomik sorunların üzerine Merkez Bankası’nın 22 Ekim 2020 Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında beklentilerin aksine faiz artışı yapmaması ve uluslararası ilişkilerde daha da gerginleşen ortam nedeniyle son hafta içerisinde döviz kurları yine aldı başını gidiyor. Maaşlarımızı dövizle almasak da satın almak durumunda olduğumuz birçok mal ve hizmetin fiyatı döviz kurlarından doğrudan etkileniyor. Dolayısıyla, döviz kurları arttıkça bu ülkenin bireyleri olarak dibe çökmeye devam ediyoruz.  Kimimiz daha az, bazılarımız daha çok ama hepimiz fakirleşiyoruz!

Bu hafta, ekonomik sorunlarımızın temelinde yatan önemli başlıklardan birisine, tasarruf oranına bakmak istiyorum. Türkiye, çok uzun yıllardır yeterince tasarruf etmeyen, edemeyen bir ekonomi. Ekonomi ölçeğinde bakıldığında tasarrufu bireyler, devlet ve özel sektör/şirketler yapar. Her üç birim için de tasarruf, gelirin cari dönemde harcanmayıp, ileriki yıllara aktarılan kısmını ifade eder. Elbette tasarruf edebilmeniz için yeterince geliriniz olmalıdır. Birey açısından bakarsak, İstanbul’da oturan, 2000TL kira ödeyen bir çocuklu bir aile ayda 4000TL kazanıyorsa, tasarruf edebilir mi? Dolayısıyla, tasarruf gelirin bir fonksiyonudur ve gelir arttıkça tasarruf oranı da artar. Bu da bizi ülkenin temel sorunlarından birisine, yani ülkenin gelir seviyesinin düşük ve gelir dağılımının bozuk olması olgusuna götürür. (Bu yazıyı geçen haftalarda yazdığım “Gelir Dağılımında Korkutan Uçurum” başlıklı yazımla birlikte okumanızı öneririm.) Sadece gelir düzeyi değil, ülkedeki istikrar ortamı, enflasyon ve faiz oranları seviyesi gibi faktörler de tasarruf yapma eğilimini ve biçimini etkiler.

Tasarruf-yatırım-büyüme

Tasarruf, ülkenin yatırım, yani büyüme kapasitesini etkilediği için çok önemli. Büyümek için yatırım yapmaya, yatırım için de tasarrufa gereksinim var. Aşağıdaki iki tablo tasarruf oranlarına ilişkin karşılaştırmalı bilgi veriyor. Türkiye’nin tasarruf oranı (yeni seri) 2010-18 döneminde yıllık ortalama yüzde 24 seviyesinde. Bu oran, geleneksel olarak yüksek tasarruf eğilimi olan Asya ülkelerine göre düşük olmakla beraber gelişmiş ekonomilere ve Güney Amerika ülkelerine göre daha iyi seviyede.

Tabloların ortaya serdiği bir diğer olgu ise tasarruf ve yatırım oranlarıyla ilgili. Yandaki ikinci tabloda görüldüğü üzere 2010-2018 döneminde Türkiye’nin ortalama tasarruf oranı yüzde 24 iken, ortalama yatırım oranı yüzde 29.2 olmuş. Bu rakamlar bize,  yaptığımız yatırımların yurt içi  tasarruflardan 5 puan daha yüksek olduğunu, bunun da yurt dışı kaynaklardan sağlandığını ifade ediyor.

Özellikle yeni seri esas alındığında Türkiye’nin tasarruf oranı çok düşük sayılmaz, ama çok yüksek de değil. Bu tasarruf oranıyla ekonomi her sene yüzde 2-3 büyüyebilir. Ama biz daha hızlı büyümek istiyoruz. Hem nüfus artışının üzerinde büyüyebilmek, hem de biraz kaybettiğimiz yılların acısını çıkarmak için. Bazen de uzun vadedeki maliyetine bakmaksızın iktidarlara seçim kazandırmak üzere.

İşte yüzde 5-7 büyümek istediğimiz böyle dönemlerde ekonomiyi canlandıracak yatırımlar için içerideki tasarruflar yetmiyor ve dışarıdan borç almamız, yani başkalarının tasarruflarını kullanmamız gerekiyor. Yukarıdaki tabloda bu durum açık bir şekilde görülüyor. Bu fazla yatırım, dışarıdan sağlanan kaynakla yapılabiliyor. Ülke içerisinde yeterince tasarruf olmayınca aşağı yukarı 30 yıldır yabancı ülkelerden aldığımız borçlarla yatırım yapıp, büyümeye çabalıyoruz. İşte cari açık denilen sorun da buradan kaynaklanıyor: Tasarruf açığımızı kapatmak için dışarıdan aldığımız borçlar. Ama bugünlerde borç da alamıyoruz çünkü Türkiye yabancı yatırımcıların gözünde güvenilir bir yatırım limanı olmaktan çıktı.

Türkiye’de tasarrufun geleneksel ve modern araçları

Türk toplumu uzun yıllardır tasarruflarını altın olarak ve bankalarda mevduat şeklinde değerlendiriyor. Altın, özellikle kırsal kesimde başta kadınlar olmak üzere insanların tarihin çok eski dönemlerinden beri başvurduğu bir tasarruf aracı. Bankalar ise çok uzun süredir faaliyette ve mevduat hesapları en geleneksel tasarruf yöntemlerinden birisi. Bankaların vatandaşın en kolay ulaşabildiği tasarruf ve güven kurumları olmaları da bunu kolaylaştırıyor. 1960’lardan itibaren şehirleşmenin ve arazi spekülasyonunun artmasıyla birlikte gayrımenkul de tasarrufların yatırım amaçlı olarak yönlendirildiği bir alan oldu.

Tasarruf açığının çok uzun süredir farkında olan değişik hükümetler son 40 yılda çeşitli ilave adımlar atarak tasarruf oranını artırmaya çalıştılar. 1980’lerin başında, hemen bankerler krizinin ardından Sermaye Piyasasının kurulmasıyla hisse senetleri ve tahvil gibi borçlanma araçları başta olmak üzere yeni mali araçlar yaratılarak bankacılık sistemine ilave bir tasarruf alanı daha yaratıldı. 1980’li yıllarda Özal Hükümetinin yaptığı ilk değişikliklerden birisi de Türk vatandaşlarının döviz bulundurması ve dövize yatırım yapmalarına imkan veren düzenlemeler oldu. Bu liberalleşmeyle birlikte tasarruf araçları listesine döviz de eklendi.

1989’da çıkarılan Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar ile yapılan değişiklikle ise yabancıların Türkiye’ye serbestçe portföy (finansal) yatırımları yapmalarının yolu açıldı.  Bu sayede Türkiye’nin başka ülkelerin tasarruflarını kullanması mümkün oldu. Tasarruf cephesinde atılan son önemli adım ise 2003 ve 2012 yıllarında yapılan iki temel Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) düzenlemesi oldu. BES ile bireylere özel emeklilik hesabı açma imkanı verilerek ve teşvik sağlanarak ülkede tasarruflar artırılmaya çalışıldı.

Yukarıda özetlediğim son derece önemli adımlar Türkiye’de tasarruf oranlarının artmasına ciddi bir katkıda bulundu mu? Cevap ne yazık ki olumsuz. Aşağıdaki tablo bunu açıkça ortaya seriyor. 1985-1998 yılları arasında göreli bir artış var ama bunca yeni tasarruf aracı ilave edilmesine rağmen ülkenin tasarruf oranı uzun vadede artmadığı gibi özellikle 2000’li yıllarda daha da azalıyor çünkü yurt dışından gelen para bolluğuna rağmen Türkiye tasarrufu biraz daha unutmayı ve tüketim toplumu olmayı tercih ediyor!

Bir önemli nokta daha var. Tasarrufların yatırıma dönüşmesi ve ülkenin büyümesine katkıda bulunması için yastık altında değil başta bankalar olmak üzere mali kuruluşlarda tutulması, özetle “sistem içerisinde” olması gerekiyor. Ancak bu sayede bu tasarrufların yatırımcılara kredi olarak verilmesi ve ekonominin büyümesine katkıda bulunması mümkün olabilir. Oysa halkın tasarrufunu yönlendirdiği milyarlarca dolarlık altın ve dövizin başta güven eksikliği ve kayıt içine girme endişesi olmak üzere çeşitli nedenlerle sistem dışında tutulduğu biliniyor. Örneğin yastık altı altın için 100-200 milyar dolarlık tahminler var. Bu tasarruflar sisteme gelmediği zaman ekonominin büyümesine de katkıda bulunamıyor. Altın sertifikaları ve hesapları yoluyla bunlar sisteme çekilmeye çalışıldı ama sonuç maalesef çok başarılı değil. Gayrımenkul de yatırımlara ve büyümeye çok sınırlı katkı sağlayan bir tasarruf aracı.

Tasarrufu artırmazsak…

Tasarruf düzeyimizi artıramazsak daha uzun yıllar boyunca “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde yer almaya, hatta bu kategorinin de alt tarafına doğru yol almaya devam ederiz. Pekiyi tasarrufu nasıl artıracağız?

Önce ülkede siyasi ve ekonomik istikrar ve öngörülebilirlik olacak. Sonra sürdürülebilir büyüme ve artan gelir düzeyine doğru yol alacağız. Bu arada tasarrufu özendirici, tüketimin cazibesini azaltıcı adımlar atacağız…ki bu döngü bozulmasın ve ülke ekonomisi büyümeye devam etsin. Bu arada dışarıdan gelen paraları da inşaata değil, sadece üretici yatırımlara yönlendireceğiz. Ya da bu kadar zahmete girmeyip, “hayat kısa, carpe diem” diyeceğiz! Tercih bizim.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Atık ithalatının ekonomik ve çevresel boyutu

Türkiye, Avrupa’nın en fazla atık ithal eden ülkesi. Bu durum, övünülecek bir başarı değil maalesef. Bu olgunun bize söylediği şu: Bir yandan kendi atığımızı yeterince geri dönüşüme tabi tutamıyor, diğer yandan başkasının atığını satın alarak döviz ödüyor ve bazen de başka ülkelerin kurtulmak istediği zararlı madde içeren atıkları satın alıyoruz. Konunun çevre açısından arz ettiği önemin yanı sıra bir de ekonomik boyutu var. Bu yazıda hem atık ithalatının yapısına ve gelişimine bakacağım hem de konuyu çevre ve ekonomi açısından analiz etmeye çalışacağım.

Sanayileşme, atık ve geri dönüşüm

Ülkeler sanayileştikçe ve üretim hacimleri arttıkça ürettikleri atık miktarı da doğal olarak yükselir. Üretimde kullanılan hammadde göreli olarak ucuz olduğunda bu gelişmiş ekonomiler hammadde kullanımına ağırlık verirler. Ayrıca, bu ülkelerde genellikle geri dönüşüm alt yapıları gelişmiş olduğundan üretimde kaynağında ayrıştırılmış ve kaliteli yerli atık da kullanılır.

Mesela ABD’de araba sahipliği oranı çok yüksek olup dolaşımdaki arabaların ortalama yaşı da oldukça düşüktür. Bu, her gün binlerce arabanın hurdaya çıktığı ve sanayide tekrar kullanıma sunulduğu anlamına gelir. Bu ülkelerde atık boldur ama kaliteli olmayan atıklarını çoğunlukla ihraç etme yolunu seçerler. Bu atıkları ithal eden ülkelerin ise genellikle emeğin ucuz, çevre ile ilgili düzenlemeleri zayıf ve denetim açığı ciddi olan gelişmekte olan ülkeler olduğu görülüyor. Ayrıca bu ülkelerde çoğunlukla ülke içi atık miktarı sınırlı olup geri dönüşüm oranları da oldukça düşük seviyelerde bulunuyor. Bu kategoriye giren ülkeler yukarıda açıklanan nedenlerle ithal atığı hammaddeye göre daha ucuza elde ettiklerinden ülke içi atıklara ve hammaddeye zorunlu olmadıkça yönelmeyip ithalatı tercih ediyorlar. Ama ithalatçı ülkenin gelişme hızına göre bu durumun sürekli devam etmesi söz konusu olmayabilir.

Örneğin başta araba olmak üzere metal sektöründe önemli bir üretici olan ABD, ülkesindeki düzenlemelerin katılığı ve geri dönüşüm maliyetlerinin yüksekliğinden dolayı belirli nitelikteki atıklarını uzun yıllar boyunca hızlı büyümesi nedeniyle hurda çelik ürünlerine talebi yüksek olan Çin’e hurda atık ihracatı yapmıştır. Ancak Çin sanayisi gelişip üretim ve tüketim artınca yıllar içinde kendi hurda rezervlerine sahip olmaya başlamış ve bir süre sonra ABD’den hurda çelik ithalini durdurmuştur. Daha sonra da önceleri ABD’nin yaptığı gibi elindeki hurda rezervlerini ihracat yaparak eritmeye başlamıştır.

Türkiye’de sanayileşme ve geri dönüşüm

Türkiye, özellikle son 20-30 yılda demir-çelik ve plastik üretiminde Avrupa ve dünyanın önemli ülkelerinden biri haline geldi. Çelik üretimine baktığımızda, yıllık ortalama 52 milyon ton üretim kapasitesinin yaklaşık 37 milyon tonunu kullanan Türkiye, dünya çelik üretiminde sekizinci, Avrupa’da ise ikinci konumda. Ayrıca, dünya çelik ihracatında ise ilk 10 ülke arasında yer alıyor. Bir zamanlar sanayileşmenin en belirgin göstergesi olan çelik üretimi, üretim süreçleri gelişmiş ekonomilerde artık doğaya ve insana son derece zararlı bulunduğu için son yıllarda gelişmekte olan ülkelere aktarılan endüstri dallarından birisi haline geldi.

Plastik sektöründe de benzer bir durum var. 10 milyon tonluk yıllık üretim kapasitesiyle Türkiye dünyada altıncı, Avrupa’da ise ikinci sırada. Sektör, yurt içi tüketimi karşılamanın yanı sıra ihracat da yapmakta. Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) verilerine göre 2018 yılında sektörün üretimi 850 bin ton olmuş, kullanılan ithal atık miktarı ise 436 bin ton olarak gerçekleşmiş. Aşağı yukarı üretim miktarının yarısı kadar atık ithalatıyla sağlanan girdi kullanılmış. Özellikle 2019 yılından itibaren plastik atık ithalatının artmasıyla birlikte üretimde kullanılan ithal atığın oranının daha da yükseldiği tahmin ediliyor.

Türkiye bu ürünlerde önemli bir üretim merkezi haline gelmekle beraber ülke içerisinde henüz yeterli atık üretemediği ve geri dönüşüm sağlayamadığı için hammadde olarak kullanmak amacıyla atık ithalinde önemli bir oyuncu olmaya devam ediyor. Türkiye’de tüm atıkların geri dönüşüm oranı sadece yüzde 7, plastik atıkların geri dönüşüm oranı ise yüzde 20 seviyesinde. Geri dönüştürülen atıkların yüzde 43’ünü kağıt, yüzde 27’sini plastik,  yüzde 12’sini cam, yüzde 8’ini tekstil, yüzde 4’ünü ise metaller oluşturuyor. Örneğin çelik üretiminde yurtiçi hurda ihtiyacın sadece yüzde 30’unu karşılamakta, gerisi ithal yoluyla karşılanmakta. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın 2017’den beri yürüttüğü Sıfır Atık Projesi ile atıkların kaynağında ayrı toplanması, atık sektörüne kazandırılması ve bilinçlendirme çalışmalarının yapılması hedefleniyor. Ama bu konuda kısa-orta vadede belirgin bir ilerleme kaydedilmesi maalesef çok zor görünüyor.

Atık ithalatının devam etmesinde ülke içinde üretilen atıkların sınırlı olmasının yanı sıra kaynağında ayrıştırma yetersizliğine, toplama ve bağlı olarak kalite ve sürdürülebilirliğin sağlanamaması da önemli bir rol oynuyor. Ancak, bu atıkların ithalatında ve işlenmesinde çevreyi ve insanı korumak için gerekli olan kuralların oldukça gevşek olması ve son derece denetimsiz bir şekilde uygulanmasının etkilerinin bulunduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Örneğin, Türkiye uzun yıllardır gelişmiş ülkelerde parçalanıp yeniden kullanılmasına izin verilmeyen ve asbest/kanserojen maddeler içeren hurda tankerlerin neredeyse tek adresi haline gelmiştir. Basında izlediğimiz kadarıyla bu tür zararlı tankerler kamuoyunun gözü önünde ve yetkili mercilerden izin alınarak Türkiye’ye getirilip yoğun emek içeren bir prosedürle sökülmekte ve daha sonra demir-çelik fabrikalarında eritilerek yeniden kullanılmaktadır.  Bu konuların çoğunda yeterli sayılabilecek düzenleme bulunmakla birlikte uygulama ve denetim son derece gevşek ve yetersizdir. Sorun da esas olarak buradan kaynaklanmaktadır.

Türkiye’nin atık ithalatı

Yukarıda belirttiğim üzere demir-çelik ve plastik sektörlerinin önemli büyüklüklere ulaşması ve ülke içi atıkların yetersiz olması nedeniyle Türkiye’nin atık ithalatı içerisinde en önemli kalemleri demirli metal ve plastik oluşturuyor. Eurostat tarafından yayımlanan rapora göre AB ülkelerinin atık ihracatı 2004-2019 yılları arasında % 66 oranında artıyor. 2019’da AB tarafından, AB üyesi olmayan ülkelere atık ihracatı toplam 31 milyon tona ve 13,4 milyar € değerine ulaşıyor. Rapora göre AB tarafından ihraç edilen atıkların birinci adresi Türkiye. 2019 yılında Türkiye AB’nin atık ihracatının 11,4 milyon tonluk kısmını satın alırken, bu rakam 2004 yılının neredeyse üç katını oluşturuyor. 2019 yılında AB’den ihraç edilen tüm atıkların %50’sini, 15,6 milyon tonluk hacimle demirli metal atıkları oluşturuyor. Türkiye AB’den ihraç edilen demirli metal atıklarının yaklaşık 2/3’ünü (10 milyon ton) ithal ediyor.

İthal atık içerisinde dikkat çekenlerden bir diğeri plastik atıklar. Greenpeace verilerine göre, Türkiye’ye 2004 yılından bugüne AB ülkelerinden ithal edilen plastik atıklar 173 kat artmış. Türkiye’nin ithalatı 2016 yılı başında ayda 4 bin ton iken 2018 başında aylık 33 bin tona yükselirken, 2019 yılında plastik atık ithalatı en yüksek seviyeye ulaşarak aylık ortalama 48,5 bin tona yükselmiş. Bu rakam, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin Türkiye’ye girmesi demek. 2018’den itibaren plastik atık ithalatının artmasının nedeni ise Çin. 2018 yılına kadar dünyada plastik atıkların büyük kısmı Çin tarafından ithal edilirken 2018’de Çin % 99,5 saf olmayan plastik atık ithalatını yasaklayınca, atık ithalatı Malezya, Vietnam ve Tayland gibi ülkelere kaydı. Daha sonra bu ülkelerin de atık ithalatına kısıtlama getirmesiyle Türkiye Avrupa plastiğinin yeni adresi oldu. Plastik atıklarını Türkiye’ye ihraç eden Avrupa ülkeleri arasında ilk beş sırayı İngiltere, İtalya, Belçika, Almanya ve Fransa alıyor.

Atık ithalatı kamu sağlığını ve çevreyi ilgilendiren oldukça hassas bir konu olarak kapsamlı düzenlemeler, kurumsal altyapı ve denetim mekanizmaları gerektiriyor. Bunu tam olarak sağlayamayan Türkiye açısından ithal atıklar ekonomik girdi olmanın yanısıra çevre için bir tehdit haline gelebiliyor. Çin’in yasağının ardından birdenbire AB ülkeleri atıklarının yeni adresi olan Türkiye’de kontrolsüz, denetimsiz ve şeffaf olmayan atık ithalatı çevreye ve insana zarar verecek boyutlara ulaşıyor. Çin ve diğer Asya ülkelerinin atık ithalatını kısmen veya tamamen yasaklamalarında, gelen atık içerisinde zehirli ve tehlikeli maddelerin tespit edilmesi gerçeği yatıyor. Nitekim 2018’de Çin’in ithalatı durdurmasından sonra önemli bir plastik atık ithalatçısı konumuna gelen Malezya, aynı yıl AB ülkelerinden gelen plastiklerin 3000 tonunu zehirli ve tehlikeli maddeler içermesi nedeniyle iade etmişti.

Ne yapılmalı?

Görüldüğü üzere hızlı büyüyen, hammadde kaynakları ve ülke içi atık üretimi yetersiz olan ülkeler için atık ithalatı bir anlamda zorunluluk. Türkiye, bu ülkelerden birisi. Çin örneğinin ortaya serdiği gibi, ülkeler geliştikçe, bilinçlendikçe ve kendi atığını artırdıkça dışarıdan ithalatı azaltmakta veya tümden kesmekte. Türkiye’nin şu anki atık ithalatı kompozisyonu ve miktarı bir yandan ekonomik bir zorunluluk gibi sunulurken, diğer yandan çevre ve insan sağlığına vurgu yapan birçok kesimi rahatsız ediyor. Peki, ne yapılması gerekiyor?

  1. Öncelikle, bu kadar hızlı ve ne pahasına olursa olsun, bol zigzaglı bir büyüme grafiği çizmek zorunda mıyız? Bu konunun çok etraflıca sorgulanması gerekiyor. İşin yurt dışından finansman ve maliyet boyutunu bir kenara bırakıyorum, birkaç sene hızlı büyümek uğruna çevreyi, insanı ve doğayı hırpalamak ne kadar doğru bir politika seçeneği? Esas olan, uzun seneler boyu devam edebilecek, çevre, doğa ve insanla uyumlu “sürdürülebilir” büyümedir. O halde öncelikle büyüme olgusu üzerinde düşünmek ve büyümeyi seçim kazanmak için kısa vadeli olarak üzerinde oynanacak bir gösterge değil çok uzun vadeli bir perspektifle planlamak durumunda olduğumuz bir alan olarak değerlendirmeliyiz.
  2. Atık ithalatından önce, ülke içi atıkların kaynağında ayrıştırılması ve geri dönüşümü için ÇOK YOĞUN ve KAPSAMLI çalışmalar yapılmalı, teşvikler verilmeli ve geri dönüşüm olabildiğince artırılmalıdır. Çoğu zaman olduğu gibi ithalat yaparak kestirme çözümler bulmak yerine uzun vadeli eğitim ve bilinçlendirme ile geri dönüşümü sonuna kadar teşvik etmeliyiz. Böylece hem kendi atıklarımız geri dönüşüme tabi tutularak çevreye olumlu katkıda bulunulmuş olacak, hem de başka ülkelerden daha az atık ithal edilerek kıt olan döviz kaynaklarımız tasarruf edilecektir.
  3. İthal atığı üretimde kullanan firmalara belirli oranda geri dönüşümle elde edilmiş yerli atık kullanma mecburiyeti getirilerek ve yıllar içerisinde bu oran artırılarak yerli atık geri dönüşümü teşvik edilmelidir. Ambalaj sektöründe ana ürün grupları bazında yerli atık kullanma oranı getirilmiş olmakla birlikte bunun ithalatı yapılan bütün atık türlerine ve bütün atık kullanan firmalara genelleştirilmesi ve önceden ilan edilerek zaman içerisinde artırılması gerekiyor. Öte yandan, kamu kurumları ve belediyeler tarafından yürütülen geri dönüşüm kampanyalarına göre özel sektörün daha etkili yollarla geri dönüşümü artırması beklenir. O halde bu kanalı olabildiğince zorlamak gerekiyor. Aksi takdirde firmalar ithal etme kolaylığına kaçacaktır.
  4. Ekonominin gereği olarak mutlaka atık ithalatı yapılacaksa bunların nitelikli olmasını ve içerisinde doğaya ve insana zarar verecek maddeler bulundurmamasını sağlamak durumundayız. Bu konuda düzenlemeler olmakla beraber uygulamada birçok açık olduğu görülüyor. Dolayısıyla varolan düzenlemelerin sıkı denetim ve ağır cezalarla desteklenmesi gerekiyor! Bunun için de büyüme oranına değil, büyümenin doğa ve insana etkisine odaklanan bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’den ve dünyadan çevre odaklı başarılı KSS uygulamaları

Önceki haftalardaki yazılarımda şirketlerin yürüttüğü kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) uygulama ve projelerinden bahsetmiştim. Bu hafta birisi Türkiye’den diğeri dünyadan iki KSS uygulamasını gündeme getirmek istiyorum. Bunu şirket reklamı olarak algılamayın lütfen. Çevre ve toplum için olumlu adımlar atan firmaları açıklamanın ve teşvik etmenin doğru bir davranış olduğunu düşünüyorum.

Bu uygulamalardan ilki ülkemizde çevre konusunda T. İş Bankası sponsorluğunda, TEMA Vakfı ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nca yürütülmüş olan “81 İlde 81 Orman” projesi. İkincisi ise büyük bir küresel şirket olan Unilever’in yaşama geçirdiği çok kapsamlı ve çevre odaklı bir KSS stratejisi olan “Sürdürülebilir Yaşam Planı” (Sustainable Living Plan). Bu iki uygulamaya yakından bakmak, hem şirketlerin çevre konusunda attıkları olumlu KSS adımlarının örneklerini görmek, hem de bunlar arasındaki niteliksel farkı anlamak açısından faydalı olacak.

81 İlde 81 Orman

T. İş Bankası, Atatürk’ün isteği ve kısmen kendisinin de koyduğu sermaye ile 1924 yılında kurulmuş bir Cumhuriyet bankası. Bugün itibarıyla ülkenin en büyük özel bankalarından birisi ve KSS’ye çok önem veren bir kuruluş. Özellikle kültür, sanat ve eğitim alanlarına yoğunlaşmış birçok faaliyet ve projeleri var. İş Bankası Kültür Yayınları, alanında en öncü kuruluşlardan birisi. Ama bu yazıda T. İş Bankası’nın çevreyle ilgili bir KSS projesi üzerinde duracağım.

“81 İlde 81 Orman” projesi T. İş Bankası sponsorluğunda yürütülmüş bir proje. Bankanın internet sitesinde yer alan bilgiye göre “Çevrenin korunması ve başta çocuklar olmak üzere halkımızın çevre konusunda bilinçlendirilmesi amacıyla Bankamız, TEMA Vakfı ile Tarım ve Orman Bakanlığı işbirliğinde 2008 yılı sonunda ülkemizdeki en büyük ağaçlandırma projesi olan “81 İlde 81 Orman”ı hayata geçirdi. Projemiz kapsamında 81 ilimizde yaklaşık 1.500 hektar alana 2.205.000 adet fidan dikildi. 

“81 İlde 81 Orman” projesinin dikimlerini 2012’de tamamlayan Bankamız, 22 hektarlık alanda 35 bin 200 fidanla 82’nci ormanını TEMA Vakfı ile Kuzey Kıbrıs Orman Dairesi işbirliğiyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kurdu. Fidan dikimi tamamlanan sahalarda 5 yıl boyunca bakım çalışmaları yapıldı. Düzenli olarak kontrol edilen sahalarda tutmayan, kuruyan veya hayvan tahribatına maruz kalan fidanların yerine yeni fidanların dikimi gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen tamamlama dikimleri ile birlikte dikilen fidan adedi 3.000.000’u aştı. Bu sayede dikim sahalarının ormana dönüş oranı %84 üzerinde gerçekleşti. Orman alanlarımızda canlı yaşamı ve ekosistemi oluşmaya başladı.”

Görüldüğü üzere “81 İlde 81 Orman” projesi, hem büyüklüğü, yaygınlığı ve uygulama süresinin uzunluğu hem de bir özel bankanın sponsorluğunda ilgili Bakanlığın ve bu konuda önemli bir STK’nın katılımıyla hayata geçirilen çok katılımcılı bir uygulama olması nedeniyle oldukça dikkat çekici bir proje.

Unilever

Unilever, 1929 yılında Hollandalı ve İngiliz iki şirketin birleşmesiyle kurulmuş küresel bir şirket. Dünyanın aşağı yukarı her ülkesinde faaliyet gösteren Unilever’in 2019 küresel satış rakamı 52 milyar Euro civarında. Şirketin günlük yaşamda hepimizin bir şekilde kullandığı gıda, temizlik, kişisel bakım ve sağlık alanlarında 400 kadar bilinen markası var.

Unilever’i bu yazının konusu yapan özellik ise KSS’ye yaklaşımındaki öncü rolü. Unilever, 1990’lı yıllardan beri sürdürülebilirlik kavramının önemini kavrıyor bu alanda çeşitli girişimlere destek oluyor veya başlatıyor. Unilever 2010 yılında “Sürdürülebilir Yaşam Planı” adı altında 10 yıllık yeni vizyonunu şöyle belirliyor: “Firmanın çevresel etkisini azaltarak iş hacmini iki katına çıkarmak!”

Bir başka anlatımla, hem firmanın pazar payını artırmayı hem de çevre üzerindeki olumsuz etkileri azaltmayı hedefliyor. Bu kapsamda müşterileri en başa koyarak, çalışanlar, yatırımcılar, tedarikçiler ve içinde faaliyet gösterdiği toplumları da içine alacak şekilde şu somut hedefleri belirliyor:

  • Üretimde ve müşteri tüketiminde sera gazı salımını ve firma ürünlerinin kullanımının yol açtığı su tüketimini azaltmak
  • Üretimde tarımsal hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan temin etmek
  • Çöpe giden atığı düşürmek
  • Dünyanın dört yanında kitlelere ulaşarak el yıkama ve tuvalet eğitimleri vermek, temiz su sağlamak, diş bakım programları sunmak
  • Küçük üreticilerden tedarik edilen girdileri artırmak
  • Kadınlara yönelik güvenlik ve yetenek geliştirme programları sunmak, firma yöneticileri arasında kadın oranını yükseltmek
  • Çalışanlara adil ücret vermek…

Bu hedefler doğrultusunda hedeflediği paydaş kitlelerini de işin içerisine katarak çalışmalara başlıyor ve 2020 itibarıyla bu hedeflerin birçoğuna ulaşılıyor. Örneğin, üretimde sera gazı salımı %65, ton başına su tüketimi %47 ve ton başına çöpe giden atık %96 düşürülüyor. Kadın yönetici oranı %51’e çıkıyor.

Ama bazı hedeflere tam ulaşılamıyor. Örneğin, tarımsal hammaddelerin sürdürülebilir kaynaklardan temininde %100 yerine %62’ye ulaşılabiliyor. Firma ürünlerinin çöpe atılmasından kaynaklanan atık ise %50 yerine %32 azaltılıyor. Unilever 2020 yılında da 2030 için hedefler belirliyor. Bu hedefler, sera gazı salımını, su tüketimini ve atık miktarını 2020 seviyesine göre yarı yarıya azaltmak ve üretimde kullandığı tarımsal hammaddeyi %100 sürdürülebilir kaynaklardan sağlamak olarak belirlenmiş. Bunun dışında firma ilgili birçok alanda farklı girişimlerde bulunuyor ve kendisinin uyguladığı KSS ilkelerinin firmalar arasında yaygınlaşması için de çaba harcıyor.

Unilever’in bu dönüşümü toplum ve çevre açısından son derece olumlu bir adımken, şirketlere sadece yatırımcı gözüyle ve kısa vadede elde edilen kar açısından bakan yatırım ve iş çevrelerinin bir kısmından ciddi tepki aldığını ve genel müdürün görevden alınması için kampanya bile başlatıldığını görüyoruz. Bu nedenle, özellikle halka açık bir şirkette bu tür bir dönüşümü yaşama geçiriyorsanız yatırımcılardan gelebilecek bu tür saldırılara karşı koyabilmek açısından çevreye ve topluma duyarlı uygulamaları yaşama geçirirken ticari ve mali performansınızın düşmemesini de sağlamanız gerekiyor.

Unilever’in bu süreçteki mali performansına baktığımızda sürdürülebilir ürünlerindeki kar marjının daha yüksek gerçekleştiğini görüyoruz. Ayrıca, KSS ilkelerini içselleştirmiş bir firma olarak en çok çalışılmak istenilen firmalardan birisi haline geliyor ve yetenekli elemanları kendisine çekebiliyor. Dolayısıyla, firma sadece doğru ve iyi olanı yapmakla kalmıyor, bu işten ticari olarak karlı da çıkıyor.

KSS’den ne anlıyoruz?

Yukarıda ele aldığım iki KSS örneği, KSS konusundaki önemli bir ayrımı vurgulamama imkan veren iki ayrı tip uygulamayı içeriyor. Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünyada KSS denilince en fazla gördüğümüz uygulamalar sponsorluk ve maddi destekle yaşama geçirilen projeler oluyor. Özellikle KSS uygulamalarının başladığı ilk dönemlerde bu tür uygulamalar daha fazla görülüyor.

Burada, aynen “81 İlde 81 Orman” projesinde gördüğümüz gibi, çevreye, topluma yararlı bir proje var ve şirket bunu destekliyor. Elbette alkışlanacak ve örnek gösterilecek bir davranış. Ama, bu örnekte KSS uygulamasının sadece bir proje bazında ve şirketin kendi işleyişine ve faaliyetlerine, iş yerlerine, çalışanlarına ve müşterilerine doğrudan yansımayan bir şekilde hayata geçirildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, bu tür bir KSS projesi davranış ve işleyişte kalıcı bir değişim yaratmak için gereken unsurları içermiyor. Kısaca, bu projede çevre, doğa ve toplum için çok olumlu ama dönüştürücü etkileri sınırlı olan bir KSS uygulaması örneği görüyoruz.

Unilever örneğine baktığımızda ise farklı bir durum ortaya çıkıyor. Firma, somut sürdürülebilirlik hedefleri belirliyor ve bu hedefler doğrultusunda firmanın üretim, satın alma, pazarlama, enerji kullanımı vb alanlarında yapması gerekenleri tespit ediyor. Bunu yaparken sadece kendisini ve çalışanlarını değil, müşterilerini, tedarikçilerini ve çevresindeki kitleleri de bu hedefler doğrultusunda dönüştürmeye çalışıyor. Dolayısıyla, Unilever’in KSS felsefesinde ve uygulamasında dönüştürücü ve kalıcı unsurlar var. Bu sürece dahil olan gruplar ve bireyler sistematik bir şekilde eğitim alıyor ve bilinçleniyor. Böylece, bir yandan kendileri bu önemli sürecin aktörleri olurken, diğer yandan başkalarını dönüştürücü roller üstleniyorlar.

Son söz olarak, T. İş Bankası ve Unilever gibi firmaların dünyada ve Türkiye’de artmasını ve kapsayıcı, kalıcı ve dönüştürücü, yani şirketin DNA’sına işlenmiş KSS uygulamalarının yaygınlaşmasını diliyorum. Şirketler ancak bu şekilde uzun vadede kendi menfaatlerinin ve toplumun çıkarlarının uyuştuğu bir geleceğe katkıda bulunabilir. Unilever örneği net bir şekilde gösteriyor ki firmalar açısından sürdürülebilirlik sadece İYİ ve DOĞRU değil, ayrıca KARLI da!

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelir dağılımında korkutan uçurum

Ülkelerin ve bireylerin ekonomik gelişmişliği genelde dolar bazında Gayrı Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) ve kişi başına (per capita) düşen GSYİH ile ölçülür. Bu sıralamalar, göreli olarak ülkenizin ve sizin gelir olarak nerede olduğunuzu gösterir. Biliyorsunuz AKP, 2023 itibarıyla Türkiye’yi dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına sokmayı ve kişi başına geliri de 25.000 dolar seviyesine çıkarmayı hedeflemişti. Bunları da “Cumhuriyetin Kuruluşunun 100. Yılı Hedefleri” olarak ilan etmişti. Bir ara 13’üncü en büyük ekonomi olan ve kişi başına geliri 12.500 dolara kadar çıkmış olan Türkiye, son yıllarda gittikçe bu hedeften uzaklaştı. Dünya Bankası verilerine göre 2019 itibarıyla 754 milyar dolarla dünyanın en büyük 19’uncu ekonomisi olurken kişi başı gelirde 9.043 dolarla, 74’üncü sıradayız.Bunlar nominal rakamlarla, yani o senenin cari rakamlarıyla yapılan sıralamalar.

Bir de Satın Alma Gücü Paritesi (İngilizce kısaltmasıyla PPP) ile yapılan sıralamalar var. Burada hesaplama nominal değerle değil, onun satın alma gücü esas alınarak yapılır. Aynı ürünün veya ürün sepetinin ABD ve örneğin Türkiye’deki fiyatına bakılır. Döviz kurunun 1$=5 TL olduğu bir durumda bir ürün sepeti ABD’de 100$ (500TL) iken, Türkiye’de 250TL ise, PPP=500/250=2 olur. Bu durumda Türkiye’nin milli geliri 2 ile çarpılarak ABD ile PPP bazında eşitlenir. PPP bazlı sıralamalar özellikle gelişmekte olan ülkelerce daha fazla tercih edilir çünkü bu ülkelerin sıralamasını yukarı çıkarır. Mesela Türkiye PPP bazında bakıldığında 2019’da 2.4 trilyon dolar GSYİH ile dünyanın en büyük 13’üncü ekonomisi konumuna gelmektedir.

Gelir dağılımı

Bu girizgahı yaptım ama bu yazıda asıl amacım gelir dağılımı üzerinde durmak. Gelir ve servet eşitsizliğinin yarattığı sonuçlar o kadar yıkıcı ki, dünyanın geleceğini iklim krizi ve gelir adaletsizliğinin belirleyeceği düşüncesi gittikçe kafamda oturuyor. GSYİH rakamının nüfusa bölünmesiyle bulunan kişi başına gelir rakamı çok kaba bir gösterge. Asıl önemli olan, bu gelirin o ülke içerisinde nasıl dağıldığı. İşte burada konu epeyce çatallaşıyor. Zaman içerisinde geliri çok artan ülkeler olabiliyor ama gelir dağılımına baktığınız zaman bu artışın ne kadar dengesiz olduğunu da görebiliyorsunuz.

Bunun en tipik örneklerinden birisi Çin. 1978 yılında piyasa kapitalizmine geçen ve tartışmasız küreselleşmeden en fazla yararlanan ülke olan Çin’de kişi başına gelir 40 yılda tam 57 kat arttı. 1978’de sadece 156 dolar olan kişi başına gelir 2017 yılında 8.879 dolara ulaştı. Ama aynı dönemdeki gelir dağılımına baktığınız zaman, oldukça farklı bir manzara görülüyor. Gelir dağılımı ölçütü olarak yaygın bir şekilde kullanılan Gini katsayısına bakıldığında 1978 yılında 0.16 olan katsayı, 2017’de 0.38’e çıkmış durumda. (Gini katsayısı 0-1 arasında değişir ve 0’a yaklaştıkça gelir eşitsizliği azalırken, 1’e yaklaştıkça artar.) Gini katsayısı dışında yaygın kullanılan bir başka gösterge de nüfusun yüzde 20’lik gelir gruplarının toplam gelir ve servet içindeki payları.

Gelir dağılımının kötüleşmesi neredeyse bütün dünyada görülen bir olgu. Şimdi de ABD rakamlarına bakalım. Önce, meşhur Amerikan orta sınıfının nasıl yok olduğuna dair çarpıcı gelir verisi: 1946-80 arasındaki 34 yıllık dönemde reel gelir artışı toplumun alt yüzde 50’lik grubu için yüzde 102, en üst yüzde 1’lik grubu için yüzde 47 iken, 1980-2014 arasındaki 34 yıllık ikinci dönemde alt yüzde 50 grubu için yüzde 1 (evet sadece yüzde bir!), en üst yüzde 1 için yüzde 300 (tam tamına yüzde üç yüz!) olarak gerçekleşti. Servete bakıldığında, 1989 yılında en üst yüzde 10, takip eden yüzde 40 ve en alt yüzde 50 gruplarının toplam servet içindeki payları sırasıyla yüzde 67, yüzde 30 ve yüzde 3 iken, 2016 yılında bu paylar sırasıyla yüzde 77, yüzde 22 ve yüzde 1 olarak gerçekleşti. Kısaca hem gelir hem de servet dağılımında acımasız bir adaletsizlik artarak sürüyor. ABD’nin Gini katsayısı da bu gelişmeleri teyit ediyor. 1986’da 0.37 olan katsayı 30 yıl sonra 2016’da 0.41 seviyesine geliyor.

Gelir dağılımının bozulmasına yol açan süreç aslında Thatcher-Reagan ikilisinin 1980’li yıllarda savundukları ve “Muhafazakâr Kapitalizm” olarak da adlandırılan ideolojik yaklaşımın yaşama geçirdiği politikalarla birlikte ivme kazandı. Hatırlayın o günlerin popüler politika önerilerini: Devletin küçültülmesi, düzenlemelerin azaltılması (deregulation), serbest piyasa, özelleştirme, liberalleşme… Aslında bu adımlar zamanın bazı ekonomik sorunlarını bahane ederek vahşi kapitalizmin önünü açıyor, bugünün acımasız gelir ve servet dağılımının temellerini atıyordu. “Serbest Piyasa” söylemiyle ekonomi ön plana çıkarılıp insan ve toplum geri plana itiliyordu.

Bu politikalar Dünya Bankası ve İMF aracılığıyla gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere de maalesef kolayca benimsetildi. Bu ideolojik dalgaya büyük ölçüde direnen kıta Avrupası ve İskandinav ülkelerinde vergi oranlarının daha yüksek tutulduğunu ve sosyal devlet uygulamalarının kısmen korunduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda aşağıdaki tabloda bu ülkelerde ve eski Doğu Bloku ülkelerinde Gini katsayılarının 0.2-0.35 aralığında, göreli olarak daha adil bir seviyede kaldığını görüyoruz.

Küreselleşme ve teknolojide son 30 yıldaki gelişmelerin de gelir dağılımını bozan unsurlar olduğu sıkça vurgulanan bir konu. Genellikle öne sürülen sav, küreselleşmeden her ülkede dar ve ayrıcalıklı bir azınlığın yararlandığı, teknolojik gelişmelerin de yine çok küçük bir azınlığın hızla inanılmaz bir servet edinmesine yol açtığı şeklinde. Bunlarda elbette doğruluk payı var.

Ama, gelir dağılımındaki bu yürek sızlatan görüntüye yol açan asıl neden söz konusu ülkelerde vergi toplama ve kamu harcamalarına ilişkin yapılan tercih ve uygulanan politikalar. Gelir adaletsizliğine küresel düzeyde bakıldığında servetin çoğunlukla hiç vergilendirilmediği, yüksek bireysel gelirin ve şirketlerin düşük vergilendirildiği ve bunlar sonucunda kamu gelirleri düştüğü için kamunun sosyal yardımları ve programlarının her geçen gün daha da azaldığı görülüyor. Bu da kendisini eğitim, sağlık, sosyal yardım ve tarım/gıda gibi alanlarda gösteriyor. Bu alanlara yönelik destek ve harcama kalemleri düştüğünde toplumun düşük gelir grupları en fazla olumsuz etkilenen gruplar oluyor ve böylece gelir dağılımını daha da kötüye götüren kısır döngü oluşuyor.

Türkiye’de gelir ve servet dağılımı

Türkiye de gelir ve servet dağılımı bakımından ABD’den çok farklı bir durumda değil. Latin Amerika ülkelerinden biraz daha iyi ama Avrupa ve Asya ülkelerinin birçoğundan daha kötü durumda. Aşağıdaki tablolara bakıldığında, hem gelir dağılımında (2018 itibarıyla 0.41 olan Gini katsayısı) hem de servetin dağılımında (en üst yüzde 10’luk grup toplam servetin %81.2’sine sahip) durum ABD’den pek farklılık göstermiyor.

Gini katsayısı yıllar içinde oynamalar gösteriyor. AKP’nin ilk yıllarında izlediği sosyal politikalar sonucunda 0.38’e kadar düşüyor ama özellikle dış kaynak girişinin azalmaya ve ekonominin kötüye gitmeye başladığı 2015 yılından itibaren artıyor ve 0.41’e ulaşıyor.

TÜİK’in 2018 rakamlarına göre Türkiye’de “son yüzde 20” olarak adlandırılan en zengin kesim, gelirin yüzde 47,6’sını alıyor. “Dördüncü yüzde 20” kesim, gelirin yüzde 20,9’unu alırken en ortada yer alan “üçüncü yüzde 20” grubu gelirin yüzde 14,8’ini alıyor. “İkinci yüzde 20”nin payı yüzde 10,6 iken, en yoksul kesim olan “ilk yüzde 20’nin aldığı miktar toplam gelirin yüzde 6,1’i. Buna göre Türkiye’de en yoksul yüzde 40’lik kesime toplam gelirden düşen pay sadece yüzde 16,7. Bir önceki yıla göre gelir dağılımı adaletsizliğinin arttığını gösteren bu dağılım yapısıyla Türkiye OECD ülkeleri içerisinde Şili ve Meksika’dan sonra en kötü gelir dağılımına sahip üçüncü ülke.

Gelir ve servet dağılımında dünya ve Türkiye oldukça kritik bir noktada. Çok az sayıda insanın elinde inanılmaz bir servet birikmiş durumda. Korona salgını gelir dağılımını daha da bozdu. Milyonlarca çalışan işini ve gelirini kaybederken oturduğu yerde milyarlarına milyar katan şirket sahiplerini ve para bolluğundan nasiplerine düşen parayı hisse senetlerine yatırıp balon oluşturan spekülatörleri izliyoruz. Gelir dağılımında adaletsizlik derken, elbette herkesin aynı servet ve gelire sahip olmasını savunmuyorum. Ama bu kadar büyük bir uçurumun oluşmasına da izin vermeyen, servetin ve yüksek gelirin hem ülke içinde hem de küresel olarak daha fazla vergilendirildiği ve sosyal devlet ilkelerinin unutulmadığı bir sistemi savunuyorum.

Az kişinin elinde toplanan servetin, sermaye taraftarlarınca hep iddia edildiği gibi yatırıma gittiği de şüpheli, çünkü toplumun geri kalan gruplarının alım gücü düştüğünde yeni yatırımlara gerek duyuracak talep de oluşamıyor. Bu da ekonomilerde büyümeyi sekteye uğratıyor. Ayrıca, orta ve düşük gelir grupları eğitime, sağlığa ve gıdaya yeterince ulaşamayınca toplumsal gelişme frenleniyor ve fırsat eşitliği ortadan kalkıyor. Bu durumda bireylerin sosyal mobiliteden yararlanabilmesi ve geleceğine ilişkin umutlanması bir hayal olarak kalıyor.

Gelir dağılımı adaletsizliği doğal olarak sosyal uçurumlara da neden olmakta ve insanlar gettolarda veya duvarlarla çevrili sitelerde yaşamak durumunda kalmakta. Dünyanın en adaletsiz gelir dağılımına sahip ülkesi olan Güney Afrika’nın (Gini=0.65) Johannesburg kentinde çekilmiş resme dikkatle bakın lütfen ve şu soruya cevap bulmaya çalışın: Bu durum sürdürülebilir mi?

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevreyi kirleten şirketlere yaptırım: Volkswagen örneği

Bu yazıda, bilinen ve Türkiye’de de ciddi pazar payı olan küresel bir firmanın yarattığı çevre skandalına verilen tepkiler üzerinden, Türkiye ile diğer ülkeler arasındaki duyarlılık ve yaptırım dengesizliğini vurgulamak istiyorum.

Dünyanın en büyük otomobil üreticilerinden Volkswagen (VW) bildiğiniz gibi 2015 yılında ABD’de başlayan büyük bir skandalla sarsılmıştı. Skandal şuydu: VW, 2009-2015 yılları arasında sattığı 11 milyon dizel aracın emisyon limitlerine uyuyor görünmesi için arabalara test ortamında emisyon salımını düşük göstermesini sağlayan bir yazılım yüklemişti. Aynı grubun bünyesinde olan Audi, Skoda ve SEAT firmalarının ürettiği bazı modellerde de benzer sahtekarlık yapılmıştı.

Yapılan bu sahtekarlığın iki boyutu vardı: Birincisi, araçlar çevreye ve insan sağlığına açıklananın 40 katı daha fazla zarar veriyordu. İkincisi, bu araçları satın alan tüketiciler yanlış bilgi ile yanıltılmış ve aldatılmışlardı. VW, bu sahtekarlıkla çevreyi aşırı kirleterek ve tüketicileri kandırarak tam bir sosyal sorumSUZluk örneği veriyordu. Dolayısıyla, birçok ülke mevzuatına göre VW çok büyük iki suç işlemişti ve cezalandırılması gerekiyordu.

Uygulanan yaptırımlar

Skandalın dünya kamuoyuna ilan edilmesi, ABD’de Çevre Koruma Ajansı‘nın (EPA) 18 Eylül 2015’de açıkladığı bir rapor ile oldu ve bu konuda ilk adımlar da oradan geldi. VW ilk aşamada bir süre sessizliğini korudu ama ardından iddiaları kabul etti. 22 Eylül 2015’de yapılan açıklamada dünya genelinde 11 milyon dizel araçta emisyon değerlerini düşük gösteren hileli cihazların kullanıldığı belirtildi.

VW bu konuda standartları oldukça yüksek ve yaptırımları çok ağır olan ABD’deki konumunu koruyabilmek için otoritelerle işbirliğine gitti ve yüksek cezalar ödemeyi kabul etti. Bunun ardından birçok tazminat davası açıldı. Ayrıca, söz konusu araçları geri çağırmayı kabullendi. Bütün bu yaptırımların VW’e maliyeti yaklaşık 22 milyar dolar oldu.

VW’in anavatanı olan Almanya da en sert tedbirleri alan ve yaptırımları uygulayan ülkelerden birisi oldu. VW yöneticileri hakkında davalar açıldı ve şirketin genel müdürü görevden alındı. Ayrıca Audi genel müdürü sahtekarlıktan ve tüketiciyi yanıltmaktan dolayı hapis cezası aldı. Bunun dışında VW Haziran 2018’de Alman Devleti’ne 1 milyar Euro ceza ödedi. 25 Mayıs 2020 tarihinde ise uzun süredir devam eden bir dava sonuçlandı. Almanya Federal Mahkemesi, VW’in manipüle edilmiş dizel motorlu araçlar satın alan sürücülere tazminat ödemek zorunda olduğuna karar verdi. Buna göre, dizel araç sahipleri araçlarını iade ederek satış fiyatını kısmen geri alabilecek. Bu mahkeme kararının maliyetinin de 1 milyar Euro’yu aşması bekleniyor.

Bu iki ülke dışında, aralarında Avusturalya, Belçika, Brezilya, Kanada, Çin, Fransa, Hong Kong, Hindistan, İtalya, Hollanda, Norveç, Romanya, G Afrika, G Kore, İspanya, İsveç, İsviçre, Polonya ve İngiltere’nin bulunduğu birçok ülkede araştırma komisyonları kuruldu. Bunların sonucunda, resmi makamlar tarafından VW aleyhine davalar açıldı, tüketicilerce tazminat davaları açıldı, söz konusu arabalar geri çağrıldı, tamir edilerek geri kazanılabilecek araçlar için tamir zorunluluğu getirildi ve bazı şirket yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Skandalın şu ana kadar firmaya yaklaşık 30 milyar dolar maliyeti oldu. Ayrıca çeşitli ülkelerde hala süren davaların nasıl sonuçlanacağı ve ne kadar ilave maliyet getireceği tam olarak bilinmiyor.

Türkiye’de durum

Otomotiv Distribütörleri Derneği‘nin (ODD) verilerine göre sahtekarlığa konu olan 2009-2015 döneminde VW’in Türkiye pazarındaki payı ortalama %11.2 ile hemen Ford, Fiat ve Renault’nun ardından geliyordu. Ayrıca dönemin son 3 yılında (2013-2015) VW %13.3 pay ile pazar lideri konumundaydı.

Önemli bir diğer nokta da bu oranlara grubun diğer şirketleri Audi, Skoda ve SEAT’ın dahil edilmemiş olması. Bunlar da dahil edilirse VW muhtemelen dönemin tamamının pazar lideri konumuna gelecektir. Bir başka husus, diğer üç firmanın sattıkları araçların önemli bir kısmı ülke içinde üretilirken satılan VW araçlarının tamamının ithal ediliyor olması. Pekiyi Türkiye pazarının en büyük oyuncularından birisi olan VW’e bu konuda hangi yaptırımlar uygulandı?

VW skandalı patladığında Türk kamuoyu konuya oldukça ilgi gösterdi, basın organlarında birçok haber ve yorum yayınlandı. Ama gerek ilgili resmi makamlardan gerekse VW’in Türkiye satıcısı olan Doğuş Otomotiv’den son derece muğlak açıklama ve yorumlar geldi ve ardından konu gündemden düşürüldü. Tüketici derneklerinden ses çıkmadı. Ancak, bazı tüketiciler, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun‘un “ayıplı mal” hükümleri uyarınca VW aleyhine davalar açtılar. Bu davaların sonuçlanıp-sonuçlanmadığı, sonuçlandıysa nasıl bir karar verildiği bilinmiyor.

Türkiye’deki sorun maalesef bu kadar ciddi bir skandala yola açan, çevreye zarar veren, tüketiciyi kandıran ve diğer ülkelerde milyarlarca dolar tazminat ödeyen VW firmasına hiçbir yaptırım uygulanmamasından ibaret değil. Sorun oldukça derin ve karmaşık. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’ne göre Türkiye’de araçların üretim onayı ile ilgili mevzuat (buna emisyon da dahil) AB ile paralellik göstermekle birlikte uygulamada durum çok farklı bir görünüm alıyor.

İlk olarak, Türkiye’de araç parkının ortalama yaşı oldukça fazla ve bu araçların emisyonları oldukça yüksek. İkincisi, araç yakıt ve emisyon sistemlerinde kayıt dışı ve yetkin olmayan tamircilerde onaysız tadilatlar son derece yaygın olarak uygulanmakta. Bunun sonucunda olması gerekenden 100’lerce kat daha fazla zararlı gaz salımı ile halk sağlığı tehdit edilmekte. Üçüncüsü, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı sorumluluğunda olan emisyon ölçümleri özelleştirilerek piyasalaştırılmış ve 2/3’ü özel araç servislerinde yapılır hale getirilmiş durumda. Birçok özel firma şu anda bu denetimleri, amacın çevresel denetim değil ticari kazanç olduğunu vurgularcasına sağlıksız bir şekilde gerçekleştirmekte.

Bu olayın sonrasında VW’in Türkiye’de ilginç ve uzun süren bir fabrika kurma macerası da oldu. Bu maceranın detaylarına girmeyeceğim ama emisyon skandalıyla Türkiye’ye ve Türk tüketicilere bu kadar zarar vermiş olan bir firmaya eski bir teknolojiyle üreteceği zamanı geçmiş modeller için son derece cazip teşvikler verilmesi kamuoyunda çok sert tepkiler de yarattı. AKP iktidarının çevreye duyarsızlığını ve “istihdam yaratılıyor” bahanesiyle her türlü çevre düşmanı girişimi inatla desteklemeye devam ettiğini görüyoruz. Şimdilik VW tarafından iptal edilmiş olan bu projenin geleceği de belirsiz.

Özetle, dünyanın birçok ülkesinde ağır yaptırımlarla cezalandırılan VW, Türkiye’deki ciddi pazar payına karşın ne Çevre Kanunu’na ne de Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a muhalefetten hiçbir ciddi yaptırımla karşılaşmadı. Bu yaptırımsızlık, ülke yöneticilerinin çevre ile ilgili konularda ne kadar duyarsız olduğunu, bu konularda şirketlerle hükümetler arasındaki ilişkilerin giriftliğini, tüketicinin çevreye duyarsızlığını ve şirketlerin böyle bir ortamda hiçbir sorumluluk almaksızın sistemin açıklarını sonuna kadar kullandıklarını açık bir şekilde gösteriyor.

Bu örnek, benzer sorunlarla mücadele etmenin üç ayağını net bir şekilde ortaya seriyor: İlki ve en önemlisi tüketicinin eğitimi ve bilinçlenmesi, ikincisi siyaset üzerine baskı yaparak gerekli düzenlemelerin yapılmasının ve daha da önemlisi yaptırımların uygulanmasının sağlanması, sonuncusu ise bu tür şirketlerle kamuoyu baskısı ve tüketicinin gücü kullanılarak doğrudan mücadele edilmesi.  

 

Kategori: Hafta Sonu

EkonomiKöşe YazılarıManşetYazarlar

Piyasalarda neler oluyor?

Geçtiğimiz hafta piyasalar yine çalkalandı. Hafta içerisinde döviz kurlarında yüzde 5’e varan, altında ise yüzde 7 artış olurken borsa yüzde 10 civarında düştü. Kredi ve borçlanma faizlerinde de kısmi artışlar kaydedildi. Euro bütün dünyada değer kazanırken dolardaki artış tamamen Türkiye’ye özgü bir durum çünkü bu dönemde Euro’ya ve diğer birçok paraya karşı dolar dünyada genel olarak değer kaybetti. Ekonomiyi çok yakından takip etmeyen insanların kafası karışık. Bu olup bitenlerin ne kadarı uygulanan ekonomi politikalarından ne kadarı Covid-19’un yarattığı sıkıntılardan kaynaklanıyor? Bu yazıda, yaşanan karmaşanın kafa karıştıran teknik detaylarını bir kenara bırakarak, işin özüne odaklanmaya çalışacağım.

Güven bunalımı

Yaşadığımız ekonomik çalkantının temelinde 2018 yazından itibaren ekonomi yönetimine duyulan güvenin azalmaya başlaması yatıyor. Bunun başlıca nedenleri ise yönetimin ekonominin temel sorunlarını görmezden gelerek pansuman tedavisine yönelmesi ve ne olursa olsun faizleri düşürme takıntısı olmuştur. Bu tutum, hem uzun zamandır Türkiye’ye borç vererek hızlı büyümesini sağlayan yabancı yatırımcılar ve bankaları, hem de ülke içindeki tasarruf sahipleri ve iş insanlarını ciddi bir şekilde endişelendirmiştir.

2018’de başlayan bu bozulma süreci, Covid-19 salgınıyla birlikte ülke içindeki ekonomik faaliyetlerin azalması, bunun yarattığı iflaslar ve işsizlik yanı sıra turizm ve ihracat gelirlerinin ani düşüşüyle daha da ağırlaştı. Ekonomideki bu güven problemini, 2015’ten beri iç ve dış siyasette görülen sertleşme ve yalnızlaşmayla birlikte yorumlamakta da fayda var. Yani sorunun özü güven azalması, ama salgın durumu daha da kötüleştirdi. Salgının etkisi sadece ekonominin küçülmesi, işsizliğin artması ve döviz gelirlerinin azalmasıyla değil, vergi gelirlerinin azalması ve kamu destek harcamalarının artması ile de kendisini gösterdi. Bunun sonucunda, ekonomide göreli olarak en iyi gösterge durumda olan kamu bütçesinde açık oldukça büyüdü.

Faiz ve enflasyon sarmalı

Enflasyon, biliyorsunuz, fiyatların artış hızı demek. Bugün bir ürünü veya ürün sepetini 100 TL’ye satın alıyor ama 1 yıl sonra aynı ürün veya sepete 112 TL ödüyorsanız, yıllık enflasyon %12 olmuştur. (Bu arada, resmi enflasyon hesaplarını açıklayan TÜİK’e uzun süredir güvenin azaldığını, çünkü herkesin satın aldığı mal ve hizmetlerin fiyatlarının TÜİK’in açıkladığı artış oranlarının çok üzerinde olduğunu düşündüğünü not edelim.) Enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda 2019 sonbahar aylarından itibaren faizler hızla düşürüldü. Bunun sonucunda faizler reel olarak negatife düştü. Yukarıdaki örnekten hareketle, yıllık enflasyon oranı %12 iken yıllık mevduat faizi %8 ise, tasarruf sahiplerinin reel faiz getirisi negatife düşmüş (basit hesapla 8-12=-4), yani fiyat artışının altında kalmıştır. Bu ortamda TL olarak tasarruf etmek cazip olmaktan çıkmıştır. O zaman ne yaparsınız? Paranızı ya harcarsınız ya da TL dışı varlıklara yatırırsınız. Türkiye’de tasarruf yapabilecek durumdaki kişilerin fazla tüketim ihtiyaçlarının olmadığını düşünürseniz bu paranın dövize, altına, gayrimenkule ve borsaya gitmesi kaçınılmaz. TL’ye olan talebin azalarak dövize yönelmesi ise döviz kurlarını artıracaktır. Nitekim öyle oldu.

Düşük reel faiz

Ekonomi teorisinde ekonomik faaliyetleri ve büyümeyi teşvik edeceği için faizlerin düşük olması tercih edilir. Faiz düşük olduğunda insanlar daha az tasarruf ederler ve daha fazla harcarlar ve tüketirler. Ayrıca, taksitli satın almanın faiz maliyeti düşeceğinden ev ve araba gibi yüksek tutarlı ürünlerin alımı daha kolaylaşır. Buna ilaveten, piyasada talep arttığı için iş insanlarının ucuza kredi alarak yatırım yapma iştahları da artar. Bütün bunların sonucunda ise ekonomi canlanır. Ancak, burada kastedilen reel faizdir. Enflasyon yüksekken faizlerin düşürülerek reel faizlerin negatife getirilmesi son derece yanlış bir politikadır. Reel faizleri kısa yoldan negatife düşürmek yerine hükümetin öncelikle enflasyonun üzerine giderek fiyat artış oranlarını düşürmesi gerekiyor. Maalesef, hükümet işin kolayını seçmiş, enflasyonun üzerine kararlı ve uzun vadeli politikalarla gidip enflasyonu düşürdükten sonra faizleri indirmek yerine, kısa yoldan faizleri düşürmeyi tercih etmiştir.

Dövize yönelme

Döviz cephesindeki gelişmelerin temelinde ise birçok etken bulunmakta. İlki, yukarıda ifade ettiğim güvensizlik ve negatif reel TL faiz ortamı nedeniyle yerli yatırımcıların doğal olarak dövize yönelmesi. Bunun sonucunda Türklerin bankalardaki döviz hesaplarının toplam mevduata oranı 2011 başında %30 iken şu anda %54’e çıkmıştır. İkincisi, yabancı bankalar ve yatırımcılar artan güvensizlik nedeniyle Türkiye’ye borç vermeyi azaltmışlardır. Yıllardır borç alarak ve borcu borçla kapatarak büyüyen şirketler döviz bulmakta zorlanmaya başlamışlardır. Benzer ülkeler çok daha ucuza borçlanırken, Türkiye’nin yurt dışından borçlanması hem miktar olarak azalmış hem de maliyet olarak yükselmiştir. Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye ilgilerinin azalmasında izlenen ekonomi politikaları yanısıra ekonomi yönetiminden gelen ani ve tepkisel uygulamalar, bankalara kapalı kapılar ardından yapılan müdahaleler, hukuk sistemine güvensizlik, şeffaflık eksikliği, iki-üç ayda bir piyasaya servis edilen “İş Bankası’na el koyuyoruz” gibi haberler de maalesef etkili olmuştur.

Turizm gelirlerinde azalma 

Son olarak, Covid-19 nedeniyle turizm sektörü ciddi darbe yemiş, ihracat azalmış ve bu kanallardan ekonomiye döviz girişi de düşmüştür. Bütün bu faktörler dövizin arzını azaltıp talebini artırdığından döviz fiyatları yükselmiştir. Dövizin daha fazla yükselmesini engellemek isteyen Merkez Bankası ise uzun süredir döviz satarak piyasaya kamu bankaları kanalıyla müdahale etmektedir. Bu müdahale sonucunda Merkez Bankası döviz rezervlerinin azalması ise piyasaları daha da endişeye sevk etmiştir. Döviz rezervinin azalmasını telafi etmek isteyen Merkez Bankası bazı ülkelerle kısa süreli takas (swap) anlaşmaları yapma yoluna gitmiştir. Ama kısa vadeli olduğundan ve esasen borç niteliğinde olan bu tür anlaşmalarla ekonominin temelindeki endişelerin giderilmesi mümkün olmamaktadır.

Altın dövizle alınan bir varlık olduğundan, altın fiyat artışının arkasında esas olarak yukarıda açıkladığım döviz piyasalarında yaşanan gelişmeler bulunmakta. Bunun yanısıra Covid-19 bütün dünyada riskleri ve belirsizlikleri artırdığından altına sadece Türkiye’de değil, küresel düzeyde ciddi bir talep artışı olmuş, bu nedenle dövizden daha fazla değer kazanmıştır.  Hisse senetleri ise, şirketlerin çoğunun gelirleri ve karları Covid-19 nedeniyle azaldığından aslında hiç cazip olmadığı halde negatif reel faizler nedeniyle alternatif bir yatırım aracı olarak ilgi çekmiştir. Birçok yatırımcı hesap açtırarak ilk kez hisse senetlerine yatırım yapmıştır. Bu talep artışı bir süre hisse senetleri fiyatlarını yükseltmiş ama bu durum büyük ölçüde Türkiye’den çıkmak için fırsat bekleyen yabancı yatırımcıların işine yaramıştır. Yeni girenlerin artırdığı fiyatlardan hisse senetlerini satan yabancılar, Merkez Bankası’nın rezerv azalması pahasına sattığı ucuz dövizden satın alarak paralarını yurt dışına çıkarmışlardır.

Geçen hafta salı gününden beri yaşanan gelişmeler karşısında hafta sonuna doğru Merkez Bankası ve BDDK bazı palyatif adımlar atarak TCMB’nin bankalara verdiği paranın miktarını azaltıp, faizini biraz yükselttiler. Ayrıca kamu bankaları kanalıyla verilen konut, araba ve tüketici kredisi faizleri de yükseltildi. Bunları teknik bir incelikle ve mahcup bir şekilde yaptılar. Bu yolla piyasadaki likidite azaltılarak dövize olan talep frenlenmeye çalışılıyor. Özel bankalar da haftanın son iş günü mevduat faizlerini biraz artırdılar. Bu mütevazi adımlar pansuman tedavisi yaklaşımının sürdüğünü gösteriyor. Maalesef bu önlemlerle yangını söndürme ihtimali çok düşük.

Ne yapılmalı?

Sorunlardan bahsettim. Pekiyi, şimdi ne yapılması gerekiyor? Yapılması gerekenleri zaman/öncelik bazında üç başlık altında vermek istiyorum:

HEMEN: Öncelikle ve hemen faiz ve enflasyona odaklanmak gerekiyor. Enflasyonla mücadele orta-uzun dönemli bir politika olduğundan, ilk aşamada faizin yükseltilerek reel faizlerin pozitif seviyelere getirilmesi şart. Resmi enflasyon oranının %12 civarında olduğu bu ortamda mevduat faizlerinin şimdiki %8-10 seviyesinden %15-20 bandına gelmesine izin verilmelidir. Bu artış, TL’ye olan talebi artıracak (yani TL mevduatı artacak) ve dövize olan ilgiyi bir nebze azaltacaktır. Reel faizlerin pozitif olması elbette büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Salgın etkisiyle ciddi bir daralma yaşayan ekonomi daha da yavaşlayabilecektir.

Zaten uzunca bir süredir sadece büyüme odaklı bakıldığı için ekonominin dengeleri bozulmuş, bugünlere gelinmiştir. İlk aşamada büyümeyi olumsuz etkileyecek olan pozitif reel faizler enflasyonun düşmeye başlaması ve ekonomiye güven tesis edilmesiyle tekrar ekonomiyi büyüme rotasına sokacaktır. Enflasyon düştükçe faizler de aşağıya çekilecektir.

GELECEK 2-3 AYLIK DÖNEMDE:  İkinci aşamada, dövize yönelimin azalması ve ekonomiye güven duyulması için çok daha temel alanlarda doğru adımların atılmasına ihtiyaç var. Enflasyonu düşürmek amaçlı ciddi, uzun vadeli, tutarlı ve inandırıcı politikalar uygulanırken, Merkez Bankası bağımsızlığına uyulması, keyfilikten vazgeçilmesi, şeffaf olunması, ekonomiyi yöneten kadroların yetkin uzmanlarla takviye edilmesi gibi ilave ciddi adımlar atılmalı.

Ayrıca, ülkeye para getirirken baş tacı edilen, çıkarttığı zaman “düşman” ilan edilen yabancı yatırımcılara yönelik söylem ve uygulamaların da düzeltilmesi gerekiyor. Diğer yandan ekonominin acil döviz ihtiyacı var. Kısa vadede güven oluşturup yabancı banka ve yatırımcılardan fon sağlamak mümkün değil. IMF veya ABD Merkez Bankası benzeri bir kaynaktan kredi veya orta vadeli swap yoluyla döviz girişi sağlanması gerekiyor.

ORTA-UZUN VADEDE: Bunlar, ateşi söndürmek ve ortamı sakinleştirmek için gerekenler. Orta-uzun vadede ise yapısal reformlara gereksinim var. Adalet (hukuk) sisteminin bağımsızlaştırılması ve güvenin yeniden tesisi şart. 2000’lerin başında, krizi takiben yapılan bütün yapısal reformlar neredeyse heba edildi. Ülkenin üretim ve istihdam yapısının daha sağlıklı bir noktaya getirilmesi, gelir dağılımının iyileştirilmesi, kadının işgücüne katılımının artırılması gibi alanlarda mesafe alınması ise çok daha kapsamlı eğitim, sağlık, çevre, tarım, gıda, teknoloji… politikalarına, ama ondan da önemlisi, radikal bir “zihniyet değişimine” ihtiyaç gösteriyor. Kısaca, 2000-2001 reformlarının hepsinde oldukça geri adım attık ve hala uzun ince bir yolun başındayız!

Kategori: Ekonomi

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Şirketleri çözümün parçası haline getirmek: Kurumsal Sosyal Sorumluluk

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS)  İngilizcedeki Corporate Social Responsibility (CSR) teriminin doğrudan çevirisi. Şirketlerin, zorunlu olmadıkları halde, bazı sosyal ilkelere uymayı kabul etmeleri durumunu anlatmak için kullanılıyor.

Bu tanım aklımıza en az üç soru getiriyor: Birincisi, “şirketler neden zorunlu olmadıkları halde bazı ilkelere uymayı kabul ederler?”; ikincisi, “bu ilkeler nelerdir?”; üçüncüsü, “eğer bunlar önemliyse neden zorunlu değiller?”

Eminim sizin aklınıza başka sorular da gelmiştir. Benimle paylaşırsanız onlara da cevap bulmaya çalışırız. Soruları yanıtlamadan önce şirketlerin evrimine hızlıca bir göz atalım.

Bir velinimet olarak müşteri

Şirketlerin asıl faaliyet amacı, müşterileri için mal ve hizmet üretmek, bunu yaparken de para kazanmak.  Bu nedenle, yaklaşık 50 sene öncesine kadar şirketlerin dikkate aldıkları tek grup tüketici, yani müşteri grubu olmuş. Hatırlarsınız, “müşteri velinimetimizdir” ilkesi ülkemizde epey yaygın kabul görmüş bir söz.

1980’li yıllardan itibaren, öncelikle halka açık şirketlerin yoğun olduğu ABD ve İngiltere gibi ülkelerde, ardından diğer gelişmiş ekonomilerde tüketici yanısıra şirket ortakları da önem kazandı. Bunun sonucunda şirket yönetimleri, ortakların beklentilerini (yani “kar”!) karşılamayı da önemsediler. Bu ortamda özellikle şirketlerde büyük paylara sahip olan dev kurumsal yatırımcılar yönetim üzerinde ciddi etkiler yaratıp, şirketlerin daha kısa vadeli düşünmelerine ve kar motifinin ön plana çıkmasına yol açtılar.

Diğer paydaşlar dahil oluyor

1980’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nin çökmesi, ardından küreselleşmenin derinleşmeye başlamasıyla birlikte 1990’lı yıllardan itibaren müşteri ve ortaklar yanısıra diğer paydaşlar da şirketlerin radar ekranına girmeye başladılar. Kimdi bu paydaşlar? Şirketin personeli, tedarikçileri, muhatabı olan düzenleyici ve kamu kurumları, STK’lar, içinde faaliyet gösterdikleri şehirler ve ülkeler ve buralarda yaşayan insanlar…Liste uzayıp gidiyor.

Şirketler cephesinde bunlar olurken, diğer yanda dijital çağın başlamasıyla birlikte bilgiye ulaşma kolaylaştı ve insanlar araştırmaya, soru sormaya ve talep etmeye başladı. Bireyler, tüketici, hisse sahibi veya çalışan olarak gücünün farkına vardı. Vatandaşlar, güçleri ve saygınlıkları gittikçe azalan kamu kurumları yanısıra şirketlerden de bazı adımlar atmalarını beklemeye başladı. Örneğin çevre, cinsiyet eşitsizliği, eğitim, sağlık, çalışma koşulları gibi alanlarda şirketlerin de sorumluluk almalarını talep ettiler. Talep etmekle kalmayıp, yeni farkına vardıkları güçlerini kullanmayı akıllarına getirdiler. Sesini çıkarmak, tüketmemek, “beğenmek veya beğenmemek”, gösteri yapmak yaygınlaştı. Aynı süreçte siyasal partiler, sendikalar ve kooperatifler gibi kolektif hareket eden kurumlar gözden düştü ama insanlar sosyal medya aracılığıyla bireysel bir güce kavuştu.

Şimdi birinci soruyu yanıtlayalım: Yukarıda özetlenen ortamda şirketler yerel veya küresel düzeyde ciddi grupların talepleriyle karşılaşmaya başlayınca kendilerinin de içinde bulundukları ülkelerin sorunlarına karşı bir şeyler yapmak, en azından duyarlı olmak zorunda kaldılar. Bazen tüketiciler, çalışanlar, ortaklar veya şirketin fabrikasının bulunduğu yerde yaşayan insanlar ciddi baskı ve eylemlerle şirketi bu yönde hareket etmeye zorladılar. Bazen de şirketin vizyon sahibi yöneticileri gelişmeleri görüp, adım attılar. Kimi zaman da ulusal veya küresel rekabet şirketi bu yönde davranmaya zorladı. Tüketicilerin sosyal sorumluluk adımı atan rakip firmanın ürünlerine yöneldiğini görünce, buna koşut girişimlerde bulunma zorunluluğu hissetti.

Ülkeye ve sektöre göre farklı ilkeler

İkinci soruya gelince, KSS ilkeleri standart, her ülkede ve her şirkete uygulanabilir bir liste değil. Gönüllülük esas olduğundan ve her ülkenin ve sektörün/firmanın koşulları farklı olduğundan, çok farklı ilkeler söz konusu olabilir. Ama, sizlere bir fikir vermesi açısından, Birleşmiş Milletler Global Compact tarafından hazırlanmış ve üzerinde konsensüs oluşmuş 10 temel ilkeyi dört ana başlık altında vereyim. a) İnsan Hakları: Şirketler insan haklarına saygı gösterir, korur; bu konudaki ihlallere katılmaz. b) İş Hayatı: Çalışanların sendikalaşma ve toplu pazarlık haklarını korur; zorla çalıştırmaya karşıdır; çocuk işçi çalıştırmaz ve istihdamda ayrımcılık yapmaz. c) Çevre: Çevre sorunlarına karşı önleyici tedbirleri alır ve destekler; çevreyle ilgili inisiyatif ve sorumluluk alır; çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanmasını destekler. d) Yolsuzluk: Rüşvet ve haraç dahil her türlü yolsuzlukla mücadele eder.

Görüldüğü üzere, oldukça genel ama kabul görmüş bu ilkeler yanısıra ülkelerin kendine özgü koşulları nedeniyle ortaya çıkan KSS uygulamaları da var. Türkiye’den bir örnek: Kız çocuklarının okullaşma oranının düşüklüğünü gidermek için birçok şirket kampanyalar açmış, maddi destek sağlamış veya bu konuda çalışan STK’lara destek olmuş ve olmaktadır.

Neden zorunlu değil?

Son soruya gelelim. Madem bu ilkeler bu kadar önemli, neden zorunlu olmuyor? Parlamentolar yasaları yapar ve kamu otoriteleri bunları uygulayarak bu sorunları çözerler. İdeal bir dünyada bu tabii ki olabilir ama maalesef orada değiliz. Bazı ülkeler (genellikle gelişmişler) zaten bunların birçoğunu yasa haline getirmiş durumdalar. Örneğin çocuk işçi çalıştırma ve rüşvet birçok gelişmiş ülkede yasaklanmış ve uygulamada da sıkı bir şekilde denetlenmekte.

Buna karşın birçok gelişmekte olan ülkede bu konularda herhangi bir yasal düzenleme bulunmuyor. Olanlarda ise denetim ve yaptırım olmadığından pratikte düzenleme yok hükmünde oluyor. Örneğin bazı Uzak Doğu ülkelerinde artık çocuk işçi çalıştırmak yasak olduğu halde fakirlik ve işsizlik yaygın olduğu ve kültürel/sosyal normlar bunu kabul ettiğinden uygulamada göz yumuluyor.

Bir başka faktör, şirketlerin yaptıkları çok etkili lobi faaliyetleri. Şirketler, maliyetlerini etkileyecek adımları atmamak için siyasi mekanizmalar üzerinde ciddi baskı kurmakta, teknik bir dizi gerekçe veya rekabet gücünün azalacak olması gibi sebepler öne sürerek bunların yasalaşmasını engelleyebilmekte. Diğer yandan, her sektör ve firma için farklı ve detaylı KSS ilkelerini belirlemek ve bunları yasayla düzenlemek kolay bir iş de değil. Teknolojinin geldiği nokta ve üretim süreçlerinin son derece karmaşıklaşması dikkate alındığında, kamunun ön alması çok zor. Ama, belli bir sorun kamuoyunda tartışılmaya başlanıp, destek bulunca siyasi makamlar üzerinde baskı oluşturup yasal düzenlemeler yapılması yönünde girişimlerde bulunulması mümkün.

Aslında KSS hareketinin temelinde, “uzun vadede şirketlerin ve toplumun menfaati örtüşür” anlayışı yatmakta. Kısa vadede şirket sadece daha fazla kar etmeyi hedefleyebilir ama orta-uzun vadede eğer bugün yaşadığımız Covid-19 salgını veya küresel ısınma gibi sorunlar herkes için yaşamı felç edecekse veya insanların alım gücü düştüğü için şirketin mal ve hizmetlerine talep olmayacaksa karın ne anlamı var?

İşte işin özü, bu orta-uzun vadeli bakış açısını şirketlerin (ve yöneticilerin) gündemine sokmak ve onları da çözümün bir parçası haline getirmek!

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Çevre ve şirketler

Merhaba.

Bu haftadan itibaren bu köşede Yeşil Gazete gündemindeki, kısaca çevre sorunları (çevre, doğa, gıda-tarım, iklim krizi ve hayvan hakları) olarak adlandıracağım konulara “şirketler” ve ekonomi çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bu kapsamda, şirketlerin çevre sorunlarıyla ilgili olarak ortaya serdikleri iyi ve kötü örnekler, çevreyle ilgili şirket davranışlarını etkileyen faktörler, şirketleri daha duyarlı olmaya yönelten kamu düzenlemeleri veya sivil toplum girişimleri, kurumsal sosyal sorumluluk (corporate social responsibility-CSR) uygulamaları, teknolojinin şirketler tarafından kullanımı ve çevre ile ekonomik konular arasındaki ilişki gibi başlıklar üzerine yoğunlaşacağım. Bunu yaparken hem Türkiye’den hem de dünyadan şirketleri, uygulamaları ve gelişmeleri mercek altına alacağım.

Şimdi doğal olarak sorabilirsiniz, “neden şirketler?” Elbette devletler veya kamu otoriteleri düzenleyici, denetleyici ve yaptırım uygulayıcı güçleriyle her alanda olduğu gibi bu konuda da en önemli oyuncular. Bütün ülkeler için bu geçerli. Bunu tartışmıyorum. Bunun dışında devletlerin ekonomik alanda, kurdukları ticari işletmeler kanalıyla yürüttükleri faaliyetler de var.  Ancak, devletlerin bu işletmeler kanalıyla ekonomi üzerinde yaratmış oldukları etki, bazı istisnalar dışında, gittikçe azalmakta. Birçok ülkede bir zamanlar var olmuş olan devasa kamu iktisadi kuruluşları artık ya tamamen ortadan kalkmış veya özelleştirilmiş durumda.

Devasa cirolar, bir çok devletin GSYİH’sından fazla 

Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte bu sürecin hızlandığını biliyoruz. Türkiye’de 1970’lerde ithal ikameci modelin sorunlar yaşamaya başlaması üzerine 1980’lerde Turgut Özal’la birlikte gündeme gelen özelleştirme furyası ve özel sektör odaklı büyüme stratejileri de bunun bir yansıması. 1980’li yıllarda sosyalizm ve sosyal devlet üzerine gelen Friedman-Reagan-Thatcher eksenli yoğun ideolojik baskıyı ve Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere özel sektör odaklı büyüme ve kalkınma politikalarını dayattırdıklarını da unutmayalım. Bütün bu gelişmeler sonucunda devletin iktisadi faaliyetlerinin azalması, özel sektörün ağırlığının daha da artması anlamına geliyor.

Amazon’un sahibi, dünyanın en zengin insanlarından Jeff Bezos.

Ekonomide kamunun ağırlığının azalmasından daha da önemlisi, teknolojik gelişmelerin ivmesinin artışı ve küreselleşmedeki gelişmelerin özel sektörün hem dikey hem de yatay olarak ağırlığını ve etkisini fazlasıyla artırması. Özel sektörün kar güdüsüyle daha hızlı karar alıp harekete geçebilmesi, esnek karar ve yönetim yapılarına sahip olması, halka açılarak sermaye toplayabilmesi, Çin gibi devlet kapitalizminin egemen olduğu ülkelerde bile özel sektörün ağırlığının sürekli artmasına yol açıyor. Bunların sonucunda büyük küresel şirketlerin toplam cirosu birçok ülkenin GSYİH’sını aşmış durumda. Örneğin, 2019 yılında ABD süpermarket devi Walmart’ın cirosu 514, Toyota’nın 272 ve Amazon’un ise 233 milyar dolar olarak gerçekleşmiş. Walmart’ın cirosu, aynı yıl itibarıyla, Dünya Bankası veri setindeki toplam 184 ülkenin 160’ının GSYİH’sından daha fazla. Bir başka küresel şirket olan otomobil devi Toyota’nınki ise 142 ülke GSYİH’sının üzerinde. Aynı Toyota’nın dünya üzerinde 5 bölgesel yönetim merkezi, 20 tasarım ve ARGE merkezi ve Türkiye dahil 27 ülkede 67 adet üretim tesisi var. Şirket 170’den fazla ülkede araç satıyor ve toplam çalışan sayısı 370 bin civarında.

Bu kadar büyük çaplı mal ve hizmet üreten ve dünyanın her tarafına yayılmış olan bu ve benzeri şirketler doğal olarak çevre sorunlarının da en önemli aktörlerinden birisi haline gelmiş durumdalar. Dolayısıyla, şirketlerin tek tek ülkeler ve dünya ekonomisi üzerindeki ağırlıklarının ciddi boyutlara gelmiş olduğu noktasından hareketle, bu köşede şirketlerin çevre sorunlarıyla etkileşimi üzerine odaklanacağım.

Şirketleri topyekun ‘düşman kamp’a  mı koymalı? 

Şirketler, genel olarak, çevreyi kirleten aktörler arasında en başat oyuncular olarak ön plana çıkıyorlar. Bu nedenle, onları kolayca “düşman” kampına koyup topyekûn arkamızı dönebiliriz. Ancak, şu anda az olmakla birlikte gittikçe artan sayıda yerel ve küresel şirket çevre duyarlılığına sahip olarak ve samimiyetle çok olumlu uygulamalara da imza atabiliyorlar. Şirketlere sırtımızı tamamen döndüğümüzde bu olumlu aktörleri göz ardı etmiş oluyoruz. Benim yaklaşımım, şirketlere yönelik çevre politikalarını belirlerken, pozitif örnekleri ön plana çıkarıp, onların desteğini de alarak olumsuz örneklerle mücadele etmenin daha doğru olacağı yönünde.

Şirketler, çevre sorunlarına karşı tutum ve davranışlarını belirlerken en çok bu amaçla hazırlanmış yasal düzenlemelerden etkileniyorlar. Bu düzenlemelere uyma zorunluluğu, eğer etkin çalışan bir kamu otoritesi varsa ve yaptırımlar ağırsa, çevreye büyük fayda sağlayabiliyor. Dolayısıyla, şirketlerin çevre sorunlarına duyarlı davranmasını isteyen birey ve kuruluşların birincil olarak odaklandıkları alan, ilgili kamu otoriteleri nezdinde yapılacak girişimler ve bu konuda yürürlüğe konulabilecek, denetim ve yaptırım hükümleri de net ve uygulanabilir olan düzenlemeler oluyor.

Son 20-30 senedir gelişmekte olan ve şirketlerin topluma karşı olan sorumluluklarından yola çıkarak “GÖNÜLLÜ” olarak uygulamaya başladıkları “kurumsal sorumluluk ilkeleri” ikincil önemdeki etki kanalı olarak görülüyor. Bu konuyu önümüzdeki haftalarda daha ayrıntılı ele alacağım. Burada, şirketlerin dünyadaki değişimden etkilenmeleri ve toplumun beklentilerine uygun hareket ederek bir rekabet üstünlüğü elde etmek amacıyla gönüllü olarak bazı ilkeleri yaşama geçirmeleri söz konusu. Örneğin, LEGO firması, kendi iradesiyle 2030 yılına kadar kullandığı enerjinin tamamının “yenilenebilir” olmasını hedeflemiş ve bu yönde adımlar atıyor. Uluslararası dev bir firma olan Unilever ise yine kendi inisiyatifiyle bir yandan sera gazı emisyonunu, atık üretimini ve su kullanımını azaltarak, diğer yandan da üretimde kullandığı hammaddeleri sürdürülebilir kaynaklardan sağlayarak 2030 yılına kadar karbon ayak izini yarı yarıya düşürmeyi amaçlıyor.

Şirketler tarafından yapılan bu “gönüllü” uygulamalara çok ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Şirketlerin çoğu, müşterilerinin, çalışanlarının, tedarikçilerinin ve genel kamuoyunun duyarlılıklarını dikkate alarak, bu uygulamaları sadece bir PR/reklam aracı olarak görmekte, göstermelik bazı ilkeler ilan etmekte ve şaibeli kuruluşlarla iş birliği yaparak bunları kamuoyunu yanıltma amaçlı kullanmakta. Ancak az sayıda da olsa bazı şirketlerde, özellikle yöneticilerin duyarlılıkları nedeniyle, bu ilkeler şirketin misyon ve faaliyetinin ana unsuru haline getirilmekte ve gerçekten mikro bazda da olsa bir değişim yaratılabilmekte. Önümüzdeki haftalarda bu alandaki olumlu ve olumsuz örneklere daha yakından bakacağız.

 

Kategori: Haftasonu