Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Afganistan Savaşı’nın ABD’ye ekonomik maliyeti

[email protected]

Afganistan ve ABD bugünlerde dünya gündeminin en ilgi çeken konularından birisi. ABD’nin, beklendiği üzere, Afganistan’dan çıkacağını açıklamasının ardından Taliban’ın olağanüstü bir hızla ve hiçbir dirençle karşılaşmadan ülkede yönetimi ele geçirmesi tüm dünyanın dikkatini bu ülkeye çekti. 11 Eylül 2001’in hemen ardından Afganistan’a giren ABD tam 20 yıl bu ülkede kaldı. Bu savaşın amacı, özelde ABD’ye, genelde Batı’ya karşı savaş açmış olan El-Kaide ve onu destekleyen Taliban’ın tesirsiz hale getirilmesiydi. Afganistan’da Taliban’ın tekrar kontrolü ele geçirmesi “Pekiyi bu amaca ulaşıldı mı?” sorusunu tartışmaya açık hale getiriyor. Ama biz yine de bunu konunun uzmanlarına bırakalım.

Son günlerde, ABD’nin Afganistan’ı terk etme kararını açıklamasıyla birlikte, 20 yıl zarfında ABD’nin bu savaş için 2 trilyon ABD Doları harcadığına dair birçok bilgi dolaşıyor ortalıkta. ABD basınında ve düşünce kuruluşlarında bu doğrultuda birçok yorum da çıktı son haftalarda. Bu haftaki yazımda bu harcamaların detayına başka bir pencereden bakmak istiyorum.

Ama bu savaşın ABD’ye ekonomik maliyetinden çok daha önemli, çok daha ağır bir insani boyutu ve maliyeti de var. Her iki taraftan da, ama daha çok Afgan vatandaşı olan, yüzbinlerce kişi öldü. Nisan 2021 itibarıyla bu savaşın Afganistan cephesinde ölen insan sayısı 174 bin civarında. Bunun 69 bini polis ve asker, 51 bini muhalif savaşçılar ve 47 bini siviller olmak üzere toplam 167 bini Afganlı. Ayrıca 2448 Amerikan askeri, 3846 Amerikan sözleşmeli elemanı, 1144 müttefik ülke askeri, 72 medya çalışanı ve 444 insani yardım kuruluşu çalışanı hayatını kaybetmiş durumda. Bu savaşın bir de Pakistan cephesi var. Pakistan’da aynı dönemde ölenlerin sayısı ise 67 bin kişi. Böylece Afganistan Savaşı’nın yol açtığı toplam can kaybının 241 bin kişi olduğunu görüyoruz. Tam tamına çeyrek milyon can kaybı! Bu rakam, Karayipler’deki birçok ada ülkenin nüfusuna eşit!

Ekonomik maliyet

ABD’nin Brown Universitesi bünyesindeki Watson Enstitüsü’nün “Savaşın Maliyeti“ adlı bir projesi var. Bu proje kapsamında ABD’nin girdiği savaşların insani, sosyo-politik ve ekonomik maliyetleri araştırılıyor. Yukarıdaki ölü sayısı dahil bu yazıda kullanacağım bütün veriler bu proje kapsamında yapılmış çalışmalardan derlendi.

Bu proje kapsamında yapılan hesaplamalara göre 20 yılda doğrudan Afganistan savaşıyla ilgili olarak yapılan harcama 2,3 trilyon dolar seviyesinde. Bunun dökümüne baktığımızda şu ana kalemleri görüyoruz:

  1. Savunma Bakanlığı yurt dışı savaşlar bütçesi: 1055
  2. Dışişleri Bakanlığı savaş bütçesi: 60
  3. Savunma Bakanlığı ana bütçesinde ilave savaş harcamaları: 433
  4. Savaş gazileri için yapılan harcamalar: 233
  5. Savaş için yapılan borçlanmanın faizi:532

TOPLAM: 2.313

Bu kalemlerin alt detaylarına ait bilgilere ulaşmak maalesef mümkün olmadı. Bu ana kalemlere biraz daha yakından bakalım. Birinci kalem, Savunma Bakanlığı‘nın (Pentagon) doğrudan savaşla ilgili giderlerinden oluşuyor. İkinci kalem Dışişleri Bakanlığı’nın savaşla birlikte artan ve yoğunlaşan diplomatik faaliyetlerinin getirdiği ek giderler. Bunlar arasında ödenen ücretler, güvenlik harcamaları ve ilave diplomatik misyon binası inşaat maliyeti var. Pentagon’un ana bütçesindeki artışlar ise savaşın yarattığı etkilerden kaynaklanan giderler. Örneğin savaş nedeniyle daha fazla askerin istihdam edilmesi için bütün asker ücretlerinde artış yapılması gibi. Dördüncü kalem savaş gazilerinin sağlık, tedavi ve bakım giderlerinden oluşuyor ve üstelik bu gider savaş bitince bitmeyip çok uzun yıllar devam ediyor.

Son kalem ise faiz ödemeleriyle ilgili. Savaş için yapılan harcamaların tamamına yakını borçlanmayla yapılmış durumda. Dolayısıyla uzun yıllar boyunca bu borcun faizinin ödenmesi gerekecek. İşte bu nedenle faiz kalemi toplam harcamanın neredeyse dörtte birine tekabül ediyor.

Yukarıdaki askeri harcamalara ilaveten, Beyaz Saray tarafından geçtiğimiz Haziran ayında yayımlanan bir dokümana göre ABD Afganistan’a son 20 yılda 128 milyar dolarlık da yardım yapmış durumda. Bu yardımın 88 milyar doları güvenlik amaçlı, 36 milyar doları siviller için ve 3,9 milyar doları insani yardım olarak yapılmış. Bu harcamaların detayları konusunda da maalesef bilgi sahibi değiliz.

Bu harcamaların ne kadarı Afganistan içinde yapıldı?

ABD’nin Afganistan Savaşı için yaptığı harcama trilyon dolarları buluyor ama acaba bu paranın ne kadarı Afganistan’da yani savaş mahallinde harcandı, ne kadarı silah, uçak, füze, enerji, haberleşme, askerlerin yiyecekleri vs. olarak Amerikan ekonomisine geri döndü? Savaş mahallinde harcanması elbette yerel ekonominin gelişmesine de ciddi bir destek verecektir. Ancak, bu soruya net bir cevap almamıza imkan verecek bir veri setine maalesef sahip değiliz. Ama yukarıda verdiğim dökümü temel alarak bazı tahminlerde bulunmak mümkün.

Yukarıdaki beş ana kalem harcamanın son üç kalemi tamamen ABD içerisinde yapılan harcamalardan oluşuyor. Dolayısıyla toplam 2,3 trilyonun 1,2 trilyonunun Afganistan’da harcanmadığı net bir şekilde ortada. Kalan 1,1 trilyonluk harcamanın ise önemli bir kısmının ABD’ye geri döndüğünü varsayabiliriz. Çünkü bir savaşta en büyük gider kalemi kullanılan silah, uçak, füze ve cephane olacağına ve bunların tamamına yakınının ABD’den geldiği bilindiğine göre bu varsayımı yapmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca enerji, haberleşme, yiyecek gibi lojistik desteklerin de bir kısmı bölgedeki müttefik ülkelerden sağlansa bile çoğunluğunun büyük olasılıkla ABD’den temin edildiği söylenebilir. Ölenler içerisinde oldukça yüksek bir sayıda olan sözleşmeli eleman sayısı, destek hizmetlerinde çok sayıda özel sektör elemanı sivilin çalıştığını göstermektedir.

Afganistan içerisinde harcanan paraların büyük bir kısmı istihdam edilen Afgan çalışanlara ödenen maaşlar, istihbarat harcamaları, sahadaki askerlerin ulaşım giderleri, askeri ve diplomatik amaçla yapılan inşaat harcamaları, ülke içerisinden tedarik edilen bazı malzeme ve gereçler vb. harcamalardan oluştuğu tahmin edilebilir. Bu harcamaların da toplam 1,1 trilyonluk doğrudan savaş harcamaları içerisinde küçük bir oranı (yüzde 5-25) geçmeyeceği açıktır. Yüzde 10’u esas aldığımız takdirde toplam 110 milyar dolar (yüzde 20’yi esas alırsak toplam 220 milyar dolar) Afganistan içerisinde harcanmış demektir. Bu da 2,3 trilyon dolarlık toplam Afganistan Savaş harcamalarının yaklaşık yüzde 5 (yüzde 10)’ini oluşturmakta. Bu noktadan hareketle, ABD’nin Afganistan Savaşı ile ilgili harcamalarının esas olarak ABD içerisinde kaldığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu sonuç ise ABD içerisinde sürekli savaş çığırtkanlığı yapan kimi politikacıların ve bunları destekleyen savunma sanayi gibi bazı endüstrilerin ve lobilerin davranışlarının daha net anlaşılmasına imkan veriyor!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Krediyle tüketen bir toplum olacak mıyız?

Batı’da çok yaygın olmasına rağmen Türkiye 2000’li yılların başına kadar kredi kartı dışındaki tüketici kredilerini (bireysel krediyi) pek bilmez ve kullanmazdı. Bunun en önemli nedenleri bankaların bireylere verdikleri kredinin çok sınırlı olması yanı sıra bireylerin de çok yüksek faizle borçlanmaya pek hevesli olmamalarıydı.  Bunun belki tek istisnası kamunun elindeki Emlak Bankası’nın sadece kendi ürettiği konutları satmak için verdiği konut kredileriydi. Pekiyi bankalar neden Batılı bankalar gibi bireylere dişe dokunur miktarda kredi vermezdi? Bunun yanıtı sanıyorum iki şekilde verilebilir. İlki, bankalar o dönemde topladıkları bütün mevduatı ve de yurt dışından borçlandıkları paraları Hazine’ye borç olarak kullandırmakla meşguldü. Neden Hazine? Özellikle 1990’lı yıllarda birbiri ardına iktidara gelen koalisyon hükümetleri o kadar para harcamakla meşguldü ki kamunun açığı ve borçlanması ciddi ölçüde artmış ve reel faizler inanılmaz ölçüde yükselmişti. Böyle bir ortamda Hazine’ye borç verip tatlı karlar elde etmek varken neden bireylerle uğraşılsındı ki? İkincisi, Türk halkı hala borçlanarak tüketme fikrine çok yatkın değildi. Ayrıca çok yüksek ve çok oynak enflasyon ve kredi faiz oranları nedeniyle tüketicilerin kredi talebini tahrik edecek ekonomik bir ortam da yoktu.

Pekiyi 2000’li yıllarda ne değişti de bankalar bireylere kredi vermeye başladı? 2000-2001 krizini hatırlayın. Bu krizin ana nedeni kamunun aşırı borç altına girmiş olmasıydı. Bu dönemde yapılan yapısal reformlarla Hazine’nin borçları yeniden yapılandırıldı ve kamu bankalarıyla ilgili oldukça kökten sayılabilecek düzenlemeler yapıldı. Böylece kamunun borçlanma ihtiyacı ciddi ölçüde düşürüldü. Diğer yandan, hem küresel likiditedeki artış hem de Türk ekonomisinin yapılan reformlar sonucunda istikrar kazanması üzerine bir yandan enflasyon ve faiz oranları düşmeye, diğer yandan da yurt dışından ciddi tutarlarda kredi ülkeye girmeye başladı. Yani para ve kredi arzı bollaştı. Böyle bir ortamda artık Hazine’ye ballı faiz oranlarından borç veremeyen bankalar tüketicilere yöneldiler. Aynı dönemde Türk tüketicisi de daha çok tüketmeye, daha iyi araba sürmeye ve daha yeni sitelerde ev almaya özendirildi. Bu kapsamda 2007 yılında da konut kredi (mortgage) sistemi düzenlendi ve yaşama geçirildi. İşte böyle bir konjonktürde tüketici kredilerinde ciddi bir artış görülmeye başlandı.

Tüketici kredilerinin seyri

Tüketici kredileri esas olarak 2000’li yıllarda arttığı için bu dönemdeki gelişmelere bakmak daha anlamlı olacak. Aşağıdaki tabloda 2002-2021 döneminde toplam banka kredilerinin seyri yer alıyor. Tabloda görüldüğü gibi 2002 yılında tüketici kredilerinin toplam krediler içerisindeki payı  sadece yüzde 13,9 ve bunun içerisinde aslan payı kredi kartlarından oluşurken, 2000’li yıllarda sürekli artarak yüzde 30’ları geçti. Tüketici kredileri içerisinde aslan payı da kredi kartlarından konut kredilerine ve ihtiyaç kredilerine geçti. Covid salgınının kredi dağılımına nasıl bir etki yaptığına bakmak için tabloya 2019 sonu ve 2021 ortası verilerini dahil ettim. Toplam içerisindeki oranlara bakıldığında salgın nedeniyle tüketici kredilerinin toplamında ve dağılımında önemli bir değişim olmadığı göze çarpıyor.

Tüketici kredilerinin seyri. Kaynak: BDDK aylık bültenleri.

Tüketici kredileri arasında önemli bir yer tutan konut kredileri (mortgage) 2007 yılında Türk mali sistemine kapsamlı bir şekilde girdi. Bu krediler, konutun ipotek edilmesi suretiyle satan alan kişiye uzun süreli 5-10-20 yıl gibi uzun süreli olarak kredi verilmesini sağlıyor. AKP hükümetlerinin inşaat sektörüne verdikleri önem düşünülürse özellikle kamu bankaları kanalıyla verilen konut kredilerinin bu süreci desteklemek açısından ne kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Nitekim 2002 yılında toplam krediler içerisinde yüzde 1 olan konut kredilerinin ağırlığı sürekli artarak 2010 yılında yüzde 11,6 gibi oldukça yüksek bir orana ulaştı. Ama son yıllarda faiz oranlarının yükselmesiyle yüzde 7-8 civarına geriledi. Diğer önemli kalem haline gelen ihtiyaç kredileri kalemi de oldukça ciddi bir yükselişle 2010’da yüzde 11,9’a, son yıllarda ise yüzde 10 seviyelerine ulaştı.

Kredili tüketimin neresindeyiz?

Yukarıdaki tabloda net bir şekilde görüldüğü gibi bankaların yoğun çabası ve AKP hükümetlerinin sürekli destekleriyle Türk tüketicileri kredi kullanarak tüketmeyi geç de olsa keşfetmiş oldular. Bankalar da yeni bir faaliyet alanı olarak bu işle ilgilenen birimlerini zaman içerisinde oldukça geliştirdiler ve farklı ihtiyaçlara cevap veren farklı ürünler ve ürün sepetleri sundular. 2000’li yıllarda oldukça artan ve 2010’lu yılların ortalarında toplam banka kredileri içerisinde yüzde 30’lara ulaşan tüketici kredileri, artan faizlerin ve sonrasında Covid salgınının etkisi ile düşmeye başladı. 2019 yılının sonunda yüzde 22’ye düşen tüketici kredilerinin payı, 2021 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla da aşağı yukarı aynı seviyede (yüzde 22.4).

Bu artışa rağmen özellikle Batılı ülkeler ile kıyaslandığında Türkiye’de bireylerin veya hanehalkının borçlarının GSYH’ya oranı oldukça düşük. 2002’de yüzde 2 civarında olan hanehalkı borcu/GSYH oranı 2020’de yüzde 18 civarına gelmiş durumda. Aşağıdaki grafikte açık bir şekilde ortaya serildiği üzere Türkiye OECD ülkeleri arasında en düşük orana sahip ülke. Ancak, OECD ülkelerinde kişi başına gelirin oldukça yüksek, ekonomi ve siyasi yapılarının ise oldukça istikrarlı ve öngörülebilir olduğunu ve bu ortamda hanehalkı borçlanmasının büyük riskler taşımadığı gerçeğini unutmayalım. Buna ilaveten, Türkiye’nin oranının Rusya, Endonezya ve Hindistan gibi OECD üyesi olmayan gelişmekte olan ekonomilere göre daha yüksek olduğunu da vurgulayalım.

TCMB’den Eroğlu ve Kılıç’ın Hanehalkı borçluluk seviyesine karşılaştırmalı bir bakış başlıklı 2018 tarihli çalışmalarına göre;  “Hanehalkı borçluluğunun uzun dönemli büyümeye etkilerini inceleyen IMF (2017) çalışması, borçlulukta düşük seviyelerden başlayan artışın, ekonomik büyümeyi uzun vadede de artırabileceğini gösteriyor. Borçluluktaki artışın uzun vadede büyümeye katkısı, borcun GSYİH’ye oranı yüzde 36’ya ulaşana kadar yavaşlayarak artarken, oranın yüzde 50’yi aşması durumunda borç oranı ile uzun vadeli büyüme arasındaki ilişki tersine dönüyor; borçlanma artışı uzun dönemli büyüme potansiyelini azaltıyor. Lombardi vd. (2017) çalışması ise borçlulukta artışın tüketim harcamaları kanalıyla kısa vadede büyümeyi hızlandırırken uzun vadede büyümeyi yavaşlattığını gösteriyor. Uzun vadede görülen yavaşlama, bu oranın yüzde 60’ı geçmesiyle belirginleşirken yüzde 80’i aşan seviyelerde bu etki daha da artıyor.”

Bu analize göre, ülke özelinde son 20 yılda tüketici kredilerinde yaşanan dişe dokunur artışa karşın diğer ülkelerle kıyaslandığında bu artışın GSYH içinde diğer OECD ülkeleri seviyesinde olmamasının ekonomi açısından olumlu bir gelişme olduğunu görüyoruz. Hükümetin de zaman zaman kredi musluklarını açarak (2020 yazında kamu bankaları kanalıyla konut kredilerindeki inanılmaz artış gibi) ekonomiyi canlandırma girişimlerine karşın, zaman zaman da çeşitli yöntemlerle (taksitli satışlarda taksit sayılarını sınırlandırmak gibi) hanehalkı borçlanmasını belli bir seviyede tutmaya çalıştığını görüyoruz. Bugünlerde de bu yönde bir çalışma yapıldığı kamuoyunda tartışılıyor.

Özellikle konut dışındaki tüketici kredilerini tüketime giden krediler olarak düşünürsek, bu oranın daha fazla artmamasının ülkenin ekonomik konjoktürüyle bağlantısı da açık. İnsanların reel gelir düzeyinin  düştüğü, işsizliğin yükseldiği ve geleceğe yönelik endişelerin arttığı dönemlerde bireylerin kredi taleplerinin azalması da çok doğal. Ayrıca gittikçe artan enflasyon ve faiz oranları da kredi kullanımını ciddi bir ölçüde düşürüyor. Uygun koşullarda gerçekleştiği takdirde hanehalkının kredi kullanımı ekonomi ve bireyler için olumlu sonuçlar doğurabilir. Ancak, seyahat etmek veya lüks araba satın almak gibi amaçlar için kullanılan kredilerin bireye de ekonomiye de fazla bir katkısı yok. Bireylere tavsiyem, siz siz olun tüketim için değil sadece yatırım amaçlı (ev satın almak veya eğitim gibi)  kredi kullanın!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Borç yiğidin kamçısı mı?

Türkiye son 30 yıldır bir dış borçlanma sarmalı içerisinde. Dış borçlanma sürekli artıyor. Bunun devlet ve şirketler kesimi ile ilgili olanının kökeni esas olarak 1989 yılına gidiyor. 1989 yılında çıkarılan 32 sayılı karar ile TL ve döviz işlemleri üzerindeki yasaklar kaldırılmış ve dışardan borçlanma serbest bırakılmıştır. Bu yazıda makro boyuttaki bu dış borçlanma serüveni üzerinde duracağım. 2000’li yıllardan itibaren de bireylerin, yani hanehalkının bankalardan borçlanması başladı. Bireylerin bankalardan tüketici, konut veya araba kredisi alarak borçlanması şeklinde işleyen bu süreci ve sonuçlarını da bir sonraki yazımda ele alacağım.

24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte ülke ekonomisi dışa açılmaya başlamadan önceki dönemde Türkiye esas olarak kendi yağıyla kavrulan bir ekonomiydi ve oldukça içine kapalı bir yapıdaydı. Sanayileşme ve kalkınma yöntemi olarak ithal ikamesi modelini (ithal edeceğin ürünü içeride üret ve şirketlerini yabancı rekabetten koru) tercih etmişti. Bu görece dışa kapalı dönemde dışarıdan sağlanan kaynak da sınırlıydı ve gerektiği zaman da diğer devletlerden veya Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlardan borçlanılıyordu. Turizmin henüz gelişmediği bu dönemde ülkenin döviz kaynaklarının başında işçi dövizleri geliyordu.

Bu yazıda Türkiye’nin iktisat tarihinin detaylarına girecek değilim. Türkiye’de piyasalardan dış borçlanmanın başlaması, bu borcun bizi nerelere götürdüğü ve gerçekten bir “kamçı” işlevi görüp görmediği; bir başka anlatımla ülkenin kalkınmasına katkısı olup-olmadığı üzerine düşüncelerimi bazı göstergelere bakarak sizlerle paylaşmak istiyorum.

Borçlanma ve ekonomik göstergeler

Aşağıdaki tabloda 1970 yılından itibaren borçlanma rakamları ve bazı ekonomik göstergeler yer alıyor. Buradaki amacım, borcumuz artarken bu temel göstergelerdeki gelişmenin nasıl bir seyir izlediğine bakmak ve borcun yarattığı sonuçlar üzerine bazı gözlemlerde bulunmak. Bu amaçla seçtiğim göstergeler şunlar: Kişi başı dış borç tutarı, Kişi başına milli gelir, işsizlik oranı ve en son olarak takip eden 10 yıldaki ortalama yıllık büyüme oranı.

Bu göstergeleri seçerken elbette sübjektif davrandım. Ülkenin ekonomik ve sosyal gelişmişliğini temsil ettiğini düşündüğüm ve veri bulabildiğim göstergeleri esas aldım. Bu amaçla kullanılabilecek yüzlerce, hatta binlerce gösterge bulunabilir. Dolayısıyla, bu konuda yorum yapmak isteyen başkaları tamamen farklı göstergeleri kullanabilir. Kullandığım göstergelerin ne kadar amaca uygun olduğunu okuyucunun takdirine bırakıyorum. Ancak, eğer dış borçlanma ülkenin gelişmesi ve kalkınması için yapılmışsa sonuçların bu göstergelere bir şekilde yansımış olması gerektiğini düşünüyorum.

Kaynaklar: Dünya Bankası, Doğruluk Payı, Mahfi Eğilmez Yazıları, kendi hesaplamalarım.

Kaynaklar: Dünya Bankası, Doğruluk Payı, Mahfi Eğilmez Yazıları, kendi hesaplamalarım

1: Dış borç tutarı (Milyar ABD Doları)
2: Dış borç/GSYH (%)
3: Kişi başı dış borç tutarı (ABD Doları)
4: Kişi başı milli gelir (ABD Doları)
5: İşsizlik oranı (%)
6: Takip eden 10 yıldaki yıllık ortalama büyüme oranı (%)

Tablo bize ne söylüyor?

Tabloya baktığımda şu sonuçları çıkarıyorum:

  1. 1970-2020 dönemini kapsayan yarım asırlık dönemde ülkenin dış borcu 2.7 milyar dolardan 450 milyar dolara yükselmiş. Bir başka anlatımla, 50 yılda tam tamına 167 kat artmış. Dış borcun GSYH içerisindeki payı da yüzde 15,8’den yüzde 62,8’e çıkmış. Kişi başına düşen dış borç rakamına da baktığımızda vahim bir gelişme görüyoruz. 1970 yılında kişi başına sadece 76 dolar dış borç düşerken bu rakam 2020 yılında 5,384 dolara yükselmiş. Yani şu an itibarıyla yeni doğmuş bir çocuk dahil her Türk vatandaşının 5 bin doların üzerinde borcu var. Tablonun ilk üç sütunundaki üç gösterge de ülkenin dış borcunun çok ciddi oranda arttığını net bir şekilde gösteriyor. Bu borç yapısının bir özelliği de, son 10-15 yıllık dönemde özel sektörün (bankalar ve şirketler) toplam içindeki payının oldukça yükselmiş olması ve borçların büyük kısmı piyasadan sağlandığından vadelerin kısalmış olmasıdır. Kısa vadeli borçların artması ise ekonomi açısından önemli bir risk unsurudur.
  2. Türkiye’nin artan borcunun vatandaşın cebine giren geliri nasıl etkilediğine bakmak için 4 numaralı sütunda kişi başına düşen milli gelir rakamı seti tabloya ilave edildi. Eğer artan borç ekonominin büyümesine yol açmışsa milli gelirin de artması gerekir. 1970 yılında kişi başı milli gelir yıllık 490 ABD Doları iken, yıllar boyunca mütevazi bir hızda artıyor ve 2010 yılında 10,560 Dolar ile zirveye çıkıyor (aslında 2013 yılında en üst noktaya çıkıyor ama bu yıl tabloya dahil edilmediğinden 2010 zirve yılı olarak alınmıştır). Ama sonra tekrar düşüşe geçiyor ve 2020 yılında 8,538 Dolar olarak gerçekleşiyor. Dış borcun artış hızı ile kıyaslandığında kişi başı milli gelirdeki artış çok sınırlı kalıyor ve 50 yılda sadece 17 kat artış sağlanıyor.
  3. Beşinci sütundaki işsizlik oranına bakmak da önemli. Eğer dış borçlanma ekonomiyi büyütmüş ve yeni iş sahalarının açılması için kullanılmışsa işsizlik oranında bir düşüş görmemiz gerek. Oysa tam tersine bir gelişme görüyoruz. 2000’li yıllara kadar tek haneli rakamlarda dolaşan işsizlik oranı 2000’li yıllardan sonra çift hanelere ulaşıyor ve 2020 yılı itibarıyla yüzde 13 seviyelerinde gerçekleşiyor. O halde, bu aşırı dış borçlanmanın işsizliği azaltmak açısından da işe yaramadığını görmüş oluyoruz.
  4. Son olarak, dış borçtaki artışın ülkenin büyüme hızını nasıl etkilediğine bakmak istiyorum. Bunun için tablodaki yılı ve takip eden 9 yıldaki yıllık büyüme oranlarının ortalamasını aldım. Yani, 1970 yılının karşısındaki yüzde 4,4 oranı 1970-1979 yılları arasındaki ortalama yıllık büyüme oranını göstermekte. 2010 karşısındaki yüzde 5,8 oranı ise 2010-2019 dönemi ortalama yıllık büyüme oranını vermekte. Bu şekilde, alınan dış borçların yıllık büyüme hızlarına gecikmeli olarak nasıl yansıdığına bakmak istiyorum. Büyüme oranlarının gelişimine bakıldığında, dış borç sürekli artarken 2010’lu yıllara kadar büyüme oranlarında ciddi bir artış olmamış, aşağı yukarı aynı seviyede kalmıştır. 2010-19 döneminde ise ciddi bir artış görüyoruz. Bu artış ise maalesef siyasi amaçlarla ekonominin şartlarını zorlayarak sağlanmış bir büyüme olup, son üç senedir yaşadığımız ekonomik krizin de ana nedenini oluşturmaktadır.

Sonuç

Borcun yiğidin kamçısı olup olmadığını anlamanın yolu, alınan borcun nasıl kullanıldığına ve hangi sonuçların elde edildiğine bakmaktan geçiyor. Elbette bunu hakkıyla yapmanın yolu, bu konuda çok kapsamlı bir veri setiyle oldukça ayrıntılı bir analiz yapmaktan geçiyor. Bu yazının böyle bir iddiası yok. Burada daha basit çapta bir analiz yapılmakta. Bu analize göre, dış borçların bu kadar ciddi bir şekilde arttığı son 50 yıllık dönemde ekonomik göstergelerdeki olumlu gelişmeler son derece sınırlı ve yetersiz kalmıştır. Bir takım göstergelerde (örneğin kişi başı milli gelir) belirli bir artış kaydedilmekle beraber artış oranı son derece yetersizdir. Dış borçlanma 167 kat artarken, en önemli gösterge olan kişi başı milli gelir sadece 17 kat artmıştır.

Ayrıca son yıllarda süreç tersine dönmüş ve milli gelir düşmeye başlamıştır. Oysa örneğin Çin’de kişi başına milli gelir 1970 yılında sadece 113 ABD Doları iken, 2020 yılında 10,500 dolara ulaşarak tam 93 kat artmıştır. Başka bazı alanlarda (örneğin işsizlik oranı) tam anlamıyla dış borçlanmayla ters yönlü bir ilişki  ortaya çıkmıştır. Artan borçlanmayla birlikte daha fazla iş sahası açılıp işsizlik oranının düşmesi beklenirken, aksine işsizlik oranı zaman içerisinde artmıştır. Özetle, makro bir çerçeveden bakıldığında Türkiye özelinde dış borcun yiğidin kamçısı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Borçlanma, ülkenin refahına katkı sağlamaktan çok siyasi iktidarların ellerini rahatlatıp, sağlayacağı toplumsal fayda düşünülmeden siyasi amaçlarla istedikleri alanlara (inşaat gibi) ve kesimlere yönelik bol para harcamalarına imkan vermiştir. Bunun sonucunda  ise ekonomide ciddi ve yapısal hiçbir gelişme olmamış, ayrıca gelecek nesillerin üzerine ciddi bir borç yükü bırakılmıştır. 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Satın alma gücünün erimesi

Geçtiğimiz günlerde tanıdığım genç bir çiftle sohbet ediyorduk. Bu çift özel sektörde orta düzey yönetici olarak çalışıyor ve göreli olarak iyi denebilecek seviyede gelirleri var. Düzenli bir şekilde tasarruf da yapıyorlar. Şu anda kirada oturuyorlar ama uygun bir zamanda kredi de alarak bir ev satın almayı düşünüyorlar. Konuşmanın bir yerinde ev konusunun nasıl gittiğini sordum. Şöyle bir yanıt aldım: “Yıllardır çalışıyoruz, kariyerlerimizde de iyi bir şekilde ilerliyoruz. Mümkün olduğunca tasarruf da yapıyoruz ama geriye dönüp baktığımızda hep aynı yerde sayıyor hatta geriye gittiğimizi görüyoruz.”

Bir başka anlatımla, “satın alma gücümüz hiç artmadığı gibi eriyor da” diyorlar. İşte içinde bulunduğumuz dönemin insanlara yansıyan acı ekonomik gerçeklerinden birisi de bu. İşsizlerden bahsetmiyorum, ürününü satamayan çiftçiden bahsetmiyorum, Covid döneminde dükkanını kapatmak zorunda kalıp devletten de hiç destek alamayan esnaftan bahsetmiyorum. Bu insanların durumu çok daha kötü. Burada bahsettiğim kişiler iyi eğitim almış, düzenli ve iyi gelirli işleri olan, profesyonel hayatlarında başarılı insanlar. Gelinen noktada artık Türkiye iyi eğitimli profesyonellerini de hızla umutsuzluğa sürükleyen bir noktaya geldi maalesef.

‘Satın alma gücü’ ne demek?

Satın alma gücü, belirli bir parayla satın alabildiğiniz şeyleri ifade ediyor. Örneğin 100 TL ile 2015 ve 2020 Temmuz aylarında neden ne kadar satın alabiliyordunuz, Temmuz 2021’de ne kadar alabiliyorsunuz? Çok detaya inmeyelim, sadece iki temel kaleme ve ilgili yılın temmuz ayı başındaki fiyatlarına bakalım. İlki doğal gaz olsun. 1 m3 doğal gazın fiyatı 2015’de 1.06 TL, 2020’de 1.97 TL ve 2021’de 2.32 TL olmuş. Buna göre doğal gazın fiyatı son altı yılda yüzde 119, son bir yılda ise yüzde 18 artmış. 100 TL ile alabileceğimiz doğal gaz ise 2015’de 94 m3 iken, 2020’de 51, 2021’de ise 43 m3’e düşmüş.

Bir de ABD Dolarına bakalım. Dolara bakmak, bu döviz birimi birçok şeyin fiyatının belirlenmesinde esas olduğu için ve Türk insanı için önemli bir yatırım aracı haline de geldiğinden anlamlı olacak. Dolar kuru 2015’de 2.67TL, 2020’de 6.84TL ve 2021’de 8.68TL olmuş. Doları esas aldığımızda ise son altı yılda artış yüzde 325 olurken, son bir yıldaki artış yüzde 27 olarak gerçekleşmiş. 100 TL ile alınabilecek dolar miktarı ise 2015’de 37 iken 2020’de 14.6’ya, 2021’de ise 11.5’e düşmüş.

Bu hesaplamayı sizin için önemli olan ürün ve hizmetler için yapabilir ve artan fiyatlar karşısında satın alma gücünüzün nasıl seyrettiğini görebilirsiniz. İşte bireyler için önemli olan da bu. Yani, kendi yaşamınızda tükettiğiniz ürün ve hizmetlerden yola çıkarak hesapladığınız satın alma gücü. Yoksa fiktif bir tüketim sepeti esas alınarak ve nereden alındığı bilinmeyen fiktif fiyatlar kullanılarak hesaplanan genel enflasyon oranı değil!

Erozyonun ilk nedeni: Enflasyon

Sadece yukarıdaki iki örneğe bakarak tespit ettiğimiz satın alma gücündeki erozyonun iki boyutu var. İlki elbette enflasyon. Yani, fiyatlardaki artış oranı. Fiyatlar arttığında gelirlerimiz sabit kalıyor veya aynı oranda artmıyorsa enflasyondan arındırılmış gerçek (reel) gelirimiz düşer. Gerçek gelirimiz düşünce de bununla satın alabileceğimiz ürün ve hizmetler azalır. Kısaca, FAKİRLEŞİRİZ! Enflasyonun yine dört nala gittiği bir dönemdeyiz ve bu durum daha da kötüye gidecek gibi görünüyor. TÜİK’in resmi rakamlarına göre son bir yılın (1 Temmuz 2020-30 Haziran 2021) tüketici enflasyonu yüzde 17.53. Bu oranın çarşıda pazarda gördüğümüz ve cüzdanımıza yansıyan enflasyonu yansıtmadığını artık çok iyi biliyoruz. Gerçek enflasyon rakamını artık başka kaynaklardan takip etmek gerekiyor. Bu amaçla oluşturulmuş olan bağımsız ENAG (Enflasyon Araştırma Grubu) da artık her ay enflasyon oranı açıklıyor. ENAG’ın hesabına göre son bir yılın tüketici enflasyonu yüzde 45.40 olarak gerçekleşti. Aradaki fark üç katına yakın!

Enflasyonun yükselmesinde izlenen yanlış ekonomi politikalarının yarattığı döviz kuru artışı yanı sıra Covid’in getirdiği ilave maliyet artışlarının da etkisi var. Covid sürecinin üretimde ve lojistik hizmetlerde yarattığı tahribat, talebin artmaya başladığı son dönemde ciddi fiyat artışlarına yol açıyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil küresel olarak da fiyatları yukarıya çekiyor. Ülkemizde izlenen yanlış ekonomi politikaları yabancı yatırımcıyı ülkeden kaçırıp üstüne de turizm gelirlerinde ciddi bir azalış yaşanınca döviz kurları da ciddi ölçüde yükselmiş durumda. Bu da, küresel fiyat artışlarının Türk ekonomisine misliyle yansıması sonucunu doğuruyor.

Aşılama oranı yükselip ekonomiler normalleşmeye devam ettikçe kısa dönemde fiyat artışları devam edecek gibi görünüyor. Ama bir süre sonra üretim talebe cevap vermeye başlayınca fiyatlardaki artışın normalleşmesi bekleniyor. Bu nedenle, Covid bağlantılı fiyat artışlarının ülkemize yansımalarını daha yüksek enflasyon oranlarıyla bir süre daha görmeye devam edeceğiz. Ama kötü ekonomi yönetiminin yarattığı enflasyonun ne zaman biteceği belirsiz.

Gelir ve ücretlerde durum

Satın alma gücünü belirleyen ikinci önemli unsur ise gelir ve ücretlerdeki değişim. Eğer bir yılda sizin tüketim sepetinizde ortalama yüzde 45 fiyat artışı olmuş, geliriniz de yüzde 45 veya daha yüksek bir oranda artmışşa satın alma gücünüz aynı kalmış veya artmış demektir. Bu durumda sizin alım gücünüzde bir değişme olmayacak ya da artmış olacaktır. O halde enflasyon karşısında ücret ve gelirlerdeki artış rakamlarına bakarak satın alma gücünün seyrine dair bir fikir edinmek gerekiyor.

Ücretler konusunda elimizde maalesef kapsamlı bir veri seti yok. Özellikle özel sektörde uygulanan ücret artışları konusunda pek bilgiye sahip değiliz.  Elimizde olan tek tutarlı ücret veri seti asgari ücret rakamları. Asgari ücret rakamının ülke düzeyindeki ücretler açısından önemli bir gösterge olduğunu biliyoruz çünkü birçok AB ülkesinde asgari ücretlilerin toplam içindeki oranı çok sembolik düzeyde iken, Türkiye’de çalışanların neredeyse yüzde 50’si asgari ücret veya altında bir gelir elde ediyor. Aslında uygulamada asgari ücret adeta azami ücret anlamına gelmeye başlamış durumda. Asgari ücret artışları ayrıca diğer ücret artış oranlarının belirlenmesinde bir gösterge olarak kullanılıyor.

Net asgari ücret rakamlarına baktığımızda 2015 yılında 1301TL, 2020’de 2325TL ve 2021 yılında 2826TL olarak belirlendiğini görüyoruz. Buna göre son altı yılda artış oranı yüzde 117 iken, son bir yılda yüzde 21 olmuş. Yukarıda ele aldığımız iki kalemdeki (doğal gaz ve dolar kuru) ortalama artışla karşılaştırdığımızda asgari ücretteki artışın, fiyatlardaki artışın çok altında kaldığını, dolayısıyla satın alma gücünün 2015-2021 döneminde azalmış olduğunu net bir şekilde söyleyebiliyoruz.

Gelirlerin artması ve eşitsizliğin düzeltilmesi

Türkiye’de enflasyonun arttığı dönemlerde pazarlık gücü olmayan veya çok sınırlı olan (az sayıdaki sendikalı işçi) ücretlilerin reel gelirlerinin daha hızlı bir şekilde düştüğünü ve gelir dağılımının ücretliler aleyhine daha da bozulduğunu biliyoruz. Ülkedeki yüksek işsizlik oranı da yıllardır bu süreci destekleyen bir işlev görüyor. Yine böyle bir dönemden geçiyoruz. Ücretliler, bir yandan dört nala giden enflasyon, diğer yandan yeterince artmayan ücretler nedeniyle iki cepheden gelen ataklarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, ücretlilerin satın alma gücündeki düşüş hızlanarak sürüyor. Yetenekli insanlarımızı kaybetmek istemiyor, ülkede üretim faaliyetlerinin devam etmesini istiyor ve ücretlilerin yükselen alım gücüyle ekonomide büyümeyi teşvik etmek istiyorsak ücretlilerin satın alma gücünü artırmak zorundayız. Orta-uzun vadede ise gelir dağılımını ücretliler lehine düzeltmezsek ekonomik büyüme, refah ve adalet cephesinde duvara toslamamız kaçınılmaz olacak!

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

ABD’nin dev altyapı ve yatırım programı

[email protected]

Joe Biden ABD Başkanı seçildikten sonra kararlı ve büyük adımlar atmaya devam ediyor. 1.9 trilyon dolarlık ilave Covid destek paketinden sonra şimdi de 2 trilyon dolarlık altyapı yatırım programını açıkladı. Programa politik ve toplumsal destek sağlanması amacıyla “Amerikan İstihdam Planı” adı verilmiş ve yasalaşmasını takip eden sekiz yıl içerisinde uygulamaya geçirilecek.

Biden’ın, 2024 seçimini de kazanarak iki dönem başkanlık yapan liderler kervanına katılıp, bu programı da kendi başkanlığı altındaki iki dönemde yaşama geçirmeyi planladığı anlaşılıyor. Bu planın Kongre’den geçip geçmeyeceği ya da Biden’ın önerdiği haliyle geçip-geçmeyeceği henüz belli değil çünkü Demokrat Parti içerisinden de muhalifler var. Sanıyorum bir takım pazarlıklarla bu paket bir şekilde yasalaşacak. Amerikan siyasi sisteminde parti disiplini gibi bir kavram yoktur. Kongre üyelerinin her biri her defasında ön seçimle belirlendiği için parti başkanı veya parti politikasına itaat diye bir gelenek de yoktur. Bu nedenle her iki mecliste de yeter sayıda Kongre üyesinin bir şekilde ikna edilmesi gerekir. Paketin büyüklüğü bir parça değişebilir, içindeki yatırımların bir kısmı çıkarken, bazı yeniler girebilir. Amerikan sisteminde Kongre üyeleri ikna edilirken yapılan pazarlıklarda bunlar olağandır.

Bu tür ciddi bir altyapı yatırım atılımı, aslında birçok ülkenin ihtiyaç duyduğu bir hamle. Özellikle altyapısı eskimiş, çağın ihtiyaçlarını karşılamayan ve teknolojide günü yakalayamamış ülkeler için. Biden’ın önerdiği programın özelliği, altyapı yatırımını sadece yol, köprü veya baraj gibi betona ve metale bağlamamış olması. İnsani gelişim, okul öncesi eğitim, çocuk ve yaşlı bakımı, gelir adaletsizliğini giderecek bazı adımlar ve teknolojiye yönelik altyapı yatırımları da bu kapsamda ciddi bir şekilde ele alınıyor.

Yazının izleyen bölümlerinde önce bu programın ana hatlarına bakıp, sonra finansman modelini irdeleyip, ardından da yapılan eleştirilere kısaca değineceğim.

Programın ana hatları

  • Yolların, köprülerin, liman, havaalanı ve ulaşım ağlarının yenilenmesi
  • Temiz su ve elektrik şebekelerinin modernleştirilmesi; hızlı internetin bütün ülkeye yayılması
  • 2 milyondan fazla konut ve ticari binanın onarılması veya yapılması, okulların ve okul öncesi eğitim binalarının modernizasyonu; kamu binalarının elden geçirilmesi
  • Sanayiyi canlandırma; Amerikan tedarik zincirini güvenceye alma (kritik ürün ve ara girdilerde ithalata bağımlılığın azaltılması diye okuyun); AR-GE yatırım desteği; işgücünü geleceğin meslekleri (teknolojiye dayalı yeni alanlar) için yeniden eğitme
  • Kaliteli, düzgün ücret ödeyen ve güvenli/sağlıklı bir çalışma ortamı sunan ve örgütlenme ve sendikalaşma özgürlüğü sağlayan iş imkanlarının artırılması
  • Çocuk ve yaşlı bakımı altyapı ve kalitesinin yükseltilmesi, yeni iş alanları açılması ve bakıcıların ücret ve imkanlarının artırılması

Biden yönetimi bu yatırımları yaparak birçok amaca ulaşmayı hedefliyor. Bunların başında yeni iş sahaları açmak geliyor. Ayrıca son 30-40 yıldır reel olarak yerinde sayan ücretlerin yükseltilerek Amerikan orta sınıfını yine ekonominin belkemiği konumuna getirmek istiyor. Bir diğer amaç, özellikle Çin’le rakabet çerçevesinde ABD’nin rekabet gücünün artırılması. Sadece fiziki altyapı yatırımları değil, AR-GE harcamaları, hızlı internet ve insangücü kalitesinin yükseltilmesi yoluyla da bu hedef doğrultusunda ilerlemek istiyor. Yenilenebilir enerjiye ağırlık vererek ve elektrikli araçları destekleyerek iklim değişikliğiyle mücadeleye de kuvvetli bir destek vermeyi amaçlıyor. Ayrıca, gelir dağılımında ırktan kaynaklanan dengesizlikleri siyah ve hispanik azınlıklara yönelik bazı desteklerle azaltmayı amaçlıyor.

Yatırımların finansmanı

Bu devasa yatırım planının esas olarak kurumlar vergisinde artış yapılarak 15 yıl içerisinde şirketlerin karından karşılanması planlanıyor. Bu çerçevede Trump döneminde 2017’de yapılan vergi değişikliği ile %21’e düşürülmüş olan kurumlar vergisi oranının tekrar %28’e çıkarılması öngörülüyor. Burada hedeflenen özellikle şirket merkezini vergi cenneti olan ülkelere kaydırarak ABD’ye çok az veya hiç vergi vermeyen şirketler. Ayrıca, çokuluslu Amerikan şirketleri için bir global en az vergi oranı getirilmesi ve yurt dışındaki karları üzerinden vergi vermemelerini sağlayan bazı vergi düzenlemelerinin kaldırılması da söz konusu.

ABD’de şirketlerin büyük çoğunluğu halka açık statüde olup, hisseleri milyonlarca insanın elindedir. Dolayısıyla, kurumlar vergisi oranındaki artış, hisse sahiplerinin temettü gelirlerinin azalmasına yol açacaktır. Ama son yıllarda hisse senedi sahipliğinin yapısında büyük değişmeler olduğu, artık hisselerin çoğunun nüfusun nispeten yüksek gelirli kesimlerinin elinde olduğu görülüyor. Bu nedenle, aslında Biden’ın bu yatırım programını kurumlar vergisi artışıyla finanse etmeyi amaçlaması, ülke içerisinde gittikçe vahim bir hal alan gelir dağılımı adaletsizliğine de bu yolla müdahale etmeyi planladığını gösteriyor. (Eylül 2020’de Yeşil Gazete’de yayımlanan “Gelir dağılımında korkutan uçurum” başlıklı yazımı okumanızı öneririm). Bu politikanın, gelinen noktada son derece doğru bir yaklaşım ve önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada Hazine Bakanı Janet Yellen tarafından gündeme getirilen Global Minimum Kurumlar Vergisi önerisinden de bahsetmekte fayda var. Nisan 2021 başında Yellen, ülkeler arasında şirketleri ve yatırımlarını çekmek için kullanılan kurumlar vergisi oranı yarışına son verilerek ortak bir minimum kurumlar vergisi oranı belirlenmesini önerdi. Yellen’in kafasındaki oran %21 civarında. Bu önerinin arkasında, Biden’ın yukarıda özetlediğim planının Amerikan şirketlerini başka ülkelere yöneltmesini önleme amacı olduğu açık. Bu öneri AB tarafından sıcak karşılandı ama ABD’nin bir oran empoze etmesi yerine OECD bünyesinde bu oran üzerinde çalışılması önerisinde bulundu.

Plana yönelik eleştiriler

ABD gibi “sosyal devlet” normlarına son derece uzak bir kültürde Biden yönetiminin bu kadar kapsamlı ve cesur bir yatırım programını gündeme getirebilmesi çok kolay değil. ABD’de insanları devletin sosyal görevleri olduğuna ikna etmek oldukça zordur. Adeta “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışının hakim olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Devletin sosyal rolüne daha fazla sahip çıkan demokratlar bu nedenle hemen sosyalist, hatta komünist olarak damgalanır. Cumhuriyetçiler askeri harcamaları artırarak devleti büyütmekten hiç şikayetçi olmazken, sosyal yardımlar veya sağlık destekleri artırıldığında sosyalizmden veya devletin büyütülmesinden yakınırlar.

Zaten bu yatırım planına karşı Cumhuriyetçiler hemen iki kanattan saldırıya geçtiler: Birincisi, “devleti büyütecek bu yatırımlar yanlıştır” argümanı. İkincisi ise elbette sermaye çevrelerine destek amaçlı olan “bu yatırımların kurumlar vergisinde yapılacak artışla karşılanacak olması şirketlerimizin rekabet şansını azaltacak” argümanı. İkinci argümanda biraz gerçeklik payı olduğu söylenebilir ama burada yönetimin bilinçli olarak tercihini gelir dağılımı adaletsizliğini azaltmadan yana kullandığını görüyoruz. Bu da günümüz ABD’sinde son derece gerekli ve isabetli bir politikadır.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dijital para, blokzincir ve kripto para

[email protected]

Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan yoğun dijitalleşme içerisinde dijital paralara doğru artan bir yönelim, ayrıca bir Bitcoin çılgınlığı var. Bitcoin piyasada varolan kripto paralardan sadece birisi ama ilk kripto para olması nedeniyle en popüler ve en çok bilinen kripto para özelliğini taşıyor.

Kripto paralar ve bu arada Bitcoin aslında blokzincir (blockchain) mantığı üzerine kurulmuş olan dijital paralar olarak tanımlanabilir. Bu nedenle, kripto parayı anlamak için dijital parayı ve blokzinciri anlamak gerekiyor. Bu kavramların birçok kişinin kafasında henüz yeterince oturmamış olduğunu ve sıklıkla karıştırıldığını görüyorum. Ayrıca, sokaktaki vatandaşın eskiden döviz (forex) alım-satım işlemleri yaptığı gibi gittikçe artan bir şekilde kripto para alıp-sattığını ve bu konudaki yoğun reklamları da görüyorum. Dijital parayla başlayıp, sonra blokzincire geçip, yazıyı kripto paralarla bitirmek istiyorum. Bu kavramların iyi anlaşılmasında ve eğer kripto paralara yatırım yapanlar varsa alınan risklerin iyi bilinmesinde fayda var.

Dijital para

Dijital para, kağıt veya metal olarak fiziki bir varlığı olmayan, bilgisayar üzerinde ve hesaplar arasında aktarılabilen paraya verilen isim. Bu nedenle elektronik para olarak da adlandırılıyor. Dolayısıyla dijital para dokunulabilen bir para değil, kaydi olarak sahip olunan, aktarılabilen ve mal ve hizmet ödemelerinde kullanılabilen bir para. Bir paranın djital para olarak tanımlanabilmesi için sadece dijital olarak var olması gerekiyor. Bu anlamda bütün kripto paralar da dijital paradır ama aşağıda göreceğimiz üzere bunların farklı ilave özellikleri söz konusu. 1990’ların başında ortaya çıkan DigiCash ilk dijital para olarak biliniyor, ama bu para fazla uzun ömürlü olmamış. Şu an için tam anlamıyla dijital para diyebileceğimiz en yaygın kullanılan örnekler Bitcoin, Ethereum, Litecoin ve Ripple gibi kripto paralar.

Çin, son dönemde hız verdiği dijital yuan konusunda halkın da dahil olduğu denemelere Suzhou’dan sonra Shenzen kentini de katacak.

Aslında, gittikçe artan bir şekilde internet üzerinden veya kredi kartıyla ödemeler yaptığımız ve nakit kullanımı hızla azaldığı için gittikçe dijitalleşen bir ödeme sistemine doğru gidiyoruz. Ancak, örneğin şu anki haliyle TL’yi veya ABD Dolarını dijital para olarak tanımlamak mümkün değil çünkü bunların fiziki olarak (kağıt ve madeni) karşılığı var ve biz sadece kolaylık sağladığı için dijitalleşmiş halini artan bir şekilde kullanıyoruz. Fakat, nakit kullanımının gittikçe azalması nedeniyle çok yakın bir gelecekte merkez bankalarının yeni bir para birimi olarak dijital para ihraç etmeleri kimseyi şaşırtmamalıdır. Şimdiden dijital Euro veya dijital Yuan gibi dijital paralardan bahsedilmektedir. Bu durumda, bu paraların arkasında söz konusu ülkelerin merkez bankaları, dijital Euro’da ise Avrupa Merkez Bankası olacaktır.

Blokzincir

Blokzincir aslında bir veri tabanı, yani bir kayıt tutma sistemi. Ama bu sistemin özelliği, kayıtların tek bir kurumun kontrolü altında ve tek bir merkezde tutulması yerine, birbirinden bağımsız birçok yerde ve birbirine bağlı olarak tutulmasından oluşuyor. Klasik bir örnek olarak bir bankanın veri tabanını düşünelim. Bu veri tabanında bankanın müşterisi olan kişi ve firmaların bilgileri, bunların hesaplarına ilişkin detaylar, bankanın fiyat ve oran verileri ve daha birçok başka veri ve bilgi tutulur. Bu nedenle ilgili bankanın tam denetimi ve sorumluluğu altındadır. Başka kimsenin bu veri tabanına ulaşması mümkün değildir. Milyonlarca müşteri, binlerce çalışan ve yüzlerce şube aynı veri merkezine bağlı olup, aynı anda milyonlarca işlem bu veri tabanı üzerinden gerçekleştirilir. Buna imkan vermesi için gerekli kapasite ve işlem hızını sağlayacak ölçüde yatırım yapılır. Güvenlik de çok önemli olduğu için güvenliği sağlayıcı donanım ve yazılım altyapısı da kurulmak zorundadır. Ayrıca, her türlü tehlikeye (yangın, deprem, sabotaj vb) çoğu zaman başka bir yerde eşanlı olarak bu verileri depolayan yedek bir veri merkezi de kurulur.

Blokzincirde ise durum çok farklı.  Burada merkezi bir veri tabanı yok. Adının da çağrıştırdığı üzere bilgiler bloklar halinde oluşturuluyor ve birbiriyle ilgili bloklar adeta bir zincirle birbirine bağlanarak desantralize bir veri tabanı oluşuyor. Aşağıdaki diyagramda bir para gönderme işleminin blokzincir mantığı içerisinde gerçekleşme aşamaları gösteriliyor. Klasik bir veri tabanında (örneğin banka) bir havale işlemi ancak bankanın kayıtları içerisinde onun onayladığı haliyle görülebilirken, blokzincirde bu para gönderimiyle ilgili bütün taraflar işlemi görmekte, onaylamakta ve ardından işlem gerçekleşmekte. Blokzinciri klasik veri tabanından ayıran unsur, belli bir kurumun denetim ve onayına tabi olmaksızın, işlemlerin merkezi olmayan bir şekilde ilgili tarafların katılımı ve onayıyla gerçekleşmesi.

Kripto para

Kripto para, blokzincir veri tabanı üzerine kurulmuş olan dijital bir paradır. Bu anlamda diğer dijital paralardan farklı değildir. Ancak, kripto paraların arkasında ona güvence ve destek veren resmi veya özel bir otorite söz konusu değildir. Bunlar, yukarıda açıkladığım blokzincir mantığı üzerine kurulmuş desantralize para birimleridir. Örneğin  Bitcoin Ocak 2021 itibarıyla işlemleri onaylayan ve düğüm ve madenci denilen 12000 civarında bilgisayar üzerinde işleyen blokzincir tabanlı bir dijital para sistemidir. Ocak 2009’da ilk kripto para olarak piyasaya çıkan Bitcoin’in ciddi bir ilgi görmesi ve fiyatının ciddi ölçüde yükselmesi nedeniyle son yıllarda birçok kripto para piyasaya çıktı. Şubat 2021 itibarıyla piyasada 6700 adet kripto para bulunmakta ve bunların toplam piyasa değerinin 1.6 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir.

Bunlar arasında Bitcoin dışında en çok bilinenler Ethereum, Tether, Binance Coin, Cardano, Polkadot ve Litecoin gibi kripto paralardır. Kripto paraların mal ve hizmet alımında kullanılması için mal veya hizmeti sunan firmanın bu kripto parayı tanıması gerekiyor. Örneğin Tesla, araba satışlarında Bitcoin’i kabul edeceğini açıklamış, bu karar Bitcoin’in fiyatında bir artışa da yol açmıştır. Ancak, bu tür örneklere rağmen günümüz itibarıyla kripto paraların mal ve hizmet alımında kullanılması son derece sınırlı bir şekilde gerçekleşmektedir. İleride bu kapsamın ne kadar genişleyeceğini bugünden tahmin etmek ise hiç kolay değil.

Günümüzde kripto paralar alım-satım için bir değişim aracı olarak kullanmaktan çok yatırım amacıyla talep görmekte. Bir de bu paraların ve bunlarla yapılan ödemelerin resmi makamlarca takibi kolay olmadığı için kripto paraların yasa ve kayıt dışı işlemlerle ilgili ödemelerde kullanıldığı da ileri sürülmekte. Bitcoin’in fiyatında görülen inanılmaz yükselişler yukarıda belirttiğim gibi birçok kripto paranın piyasaya çıkmasına yol açmış, bunların alım-satımıyla uğraşan aracı şirketler kurulmuş, hatta bu alım-satımların popüler bir hale gelmesiyle sadece kripto paraların işlem gördüğü borsa bile oluşmuş durumda. Bu işten para kazanmak için sektördeki birçok kuruluş yoğun bir şekilde ve adeta herkesin sürekli para kazandığı izlenimini veren yanıltıcı reklamlar da yapmakta.

Yatırımcıların da bu gelişmeleri izleyerek ve özellikle Bitcoin’in fiyatındaki artışları görerek spekülatif amaçlarla gittikçe artan bir şekilde kripto para alım-satımı ve yatırımı yapmaya başladıkları görülüyor.

Kripto paraların yaygınlaşmasıyla CryptoCompare gibi derecelendirme kurumları da oluşturuldu ve en güvenli borsaları açıklamaya başladı.

Bu noktada, Türkiye’de de oldukça popüler olan kripto para yatırımlarına ve alım-satımına ilişkin bazı noktaların altını çizmekte yarar var. Kripto paralara yatırım yapan kişilerin bunların arkasında güvence veren hiçbir otorite olmadığını ve fiyatlarının tamamen yatırımcıların atfettiği değerlere dayanarak oluşan arz ve taleple belirlendiğini bilmeleri gerek. Ayrıca sıkça görülen bir olgu da medyada çıkartılan fiktif bir takım haber ve yorumlarla fiyatları manipüle etme girişimleri. Bu nedenle bu paralar son derece spekülatif ve riskli araçlar. Fiyatı 1 günde 10 dolardan 1000 dolara çıkabilmekte, ertesi gün 5 dolara inebilmekte. Özellikle hisse senedini riskli bulan yatırımcıların, kripto paraların bunun çok ötesinde risk taşıdıklarını bilmeleri gerekiyor. Yatırım yaptığınız kripto paranın yarın ortadan kalkmayacağının ve elinizdeki kaydi değerin hiçbir anlam ifade etmeyebileceğinin hiçbir güvencesi yok, çünkü bunların arkasında sürekliliğini ve kullanımını garanti eden bir otorite bulunmuyor. Hatta bazı ülkelerde bunların yasaklanması bile konuşuluyor.

Ayrıca, bu paralar henüz çok yeni finansal araçlar olduğundan birçok ülke gibi Türkiye’de de bu konudaki düzenlemeler oldukça yetersiz. Bazı dolandırıcılar, kripto paralara olan ilgiden yararlanarak sahte siteler üzerinden sahte işlemler yaptırıp yeterince bilgisi olmayan insanları dolandırabiliyorlar. Kısa vadede para kazanma umuduyla bu paraları ve işleyişlerini bilmeden ve elindeki bütün tasarrufuyla kripto para yatırımına girenlerin büyük çoğunluğunun hayal kırıklığına uğrama olasılığı çok yüksek. O nedenle, piyasa profesyonelleri ile tasarrufunun küçük bir kısmını bu paralara yatıracaklar dışındakilerin kripto paralardan uzak durmasını kuvvetle tavsiye ediyorum.

Sonsöz

Hızla gelişen ve dönüşen dijital teknolojiler yeni değer taşıma araçlarını ve ödeme sistemlerini adeta kaçınılmaz kılıyor. Neredeyse her gün yeni bir ödeme sistemi veya kripto para çıkıyor. Gelecek kesinlikle dijital paraların olacak. Buna şüphe yok. Ama arkasında devletler ve merkez bankaları olan dijital paralar mı yoksa blokzincir mantığıyla çalışan, arkasında resmi otorite olmayan, desantralize kripto paralar mı? Ben arkasındaki güvence nedeniyle ilkinin hakim olacağını düşünüyorum. Bakalım zaman ne gösterecek?

Elbette çağın hızına ayak uydurmak ve sağladığı kolaylıklardan yararlanmak için teknolojinin önümüze serdiği bu araçlardan uzak durmayacağız. Ama neyi, hangi amaçla kullandığımızı ve risklerini bilerek kullanmalıyız. Öte yandan, özellikle kısa yoldan zengin olma hayalleriyle ve risklerini anlamaksızın size sunulan kripto paralara para yatırmak, bunların alım-satımıyla uğraşmak amatörler için son derece büyük riskler içeriyor. Teknolojiye kapıyı kapatmayın ama kullanırken de çok dikkatli olun! 

Kategori: Hafta Sonu

KadınKöşe YazılarıManşetYazarlar

2021 Türkiye’sinde kadın bütün ekonomik kıstaslarda uzak ara geride

[email protected]

8 Mart Dünya Kadınlar günü. Aslında bütün bir haftayı, ayı ve hatta yılı “Kadınlar Günü” olarak kutlasak yeridir. Kaybedilen zaman o kadar uzun ve yitirilen fırsatlar o kadar büyük ki… Ama sadece boş laflarla ve sloganlarla değil de keşke herkesin kendine düşen alanda ve konuda kadınların geride bırakılmışlığını aşma doğrultusunda hangi adımı attığını veya atmayı düşündüğünü tartışarak geçirsek o günü veya dönemi.

Bu yazıda kadınların Türk ekonomisi içerisindeki konumlarına bakacağım. Bulabildiğim göstergeler ışığında ekonominin çeşitli alanlarında kadının ne kadar var olduğunu irdeleyeceğim. Mümkün olduğunca diğer ülkelerle karşılaştırmalı bir şekilde bakacağım. Çoğu zaman sadece kendi içimizde kat ettiğimiz mesafeye bakmak yeterli olmuyor. O arada dünya nereye gitmiş, bizim göreli yerimiz nedir ona da bakmak gerekiyor. Biz birtakım adımlar atarken kimsenin eli armut toplamıyor ne de olsa!

Eğitim

Dünya genelinde kadınların ekonomide var olma yarışına hiç girememeleri veya geriden başlamaları büyük ölçüde içerisinde büyüdükleri aile ve toplumu sarmalayan kültürel ve ekonomik ortamdan kaynaklanıyor. Bunun kendini gösterdiği başat alan ise eğitim. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre dünyada kadının göreli olarak en geride olduğu Afrika, Orta-Doğu ve Orta-Asya (AODOA) bölgelerinde bütün eğitim seviyelerinde son 30 yılda kadınlar büyük bir ilerleme gösteriyor. Artık çok daha fazla kız çocuğu okula gönderiliyor. Ama oranlar hala erkeklerin gerisinde. 

Kadınların eğitimi bakımından 2019 rakamlarına göre Türkiye’de kız çocuklarının okullaşma oranı ilköğretimde %92, ortaöğretimde %84, yüksek eğitimde ise %46. Bu oranlar Türkiye’de de son 20-30 yılda ciddi bir artış sergiliyor. Ama Türkiye’de de özellikle ortaöğretim ve yüksek eğitimde kız çocukları hala erkek çocukların gerisinde. Ayrıca bölgeler arasında her üç kategoride de büyük farklılıklar olduğunun altını çizelim.

İş gücüne katılım

Kadınların ne kadarının iş gücüne katıldığı konusu ekonomik açıdan en önemli göstergelerden birisi. Aşağıdaki grafikte yer alan OECD verilerine göre 2019 yılında Türkiye’de kadınların işgücüne katılma oranı %34,4 olarak gerçekleşti. Bu oranla Türkiye OECD ülkeleri arasında en son sırada.  Türkiye’yi takip eden ülkeler ise İtalya, Yunanistan ve Meksika. 2000 yılında % 26,6 olan oran 19 yılda yüzde 30 artmış olmakla birlikte gelinmiş olan seviye son derece yetersiz. Üstelik bu artış ekonomide büyümenin oldukça yüksek olduğu bir dönemde gerçekleşmiş durumda. 2018’den beri ekonomide yaşanan kriz ve son bir senedir ekonomiyi de çok olumsuz etkileyen Covid-19 salgını nedeniyle bu oranın yüzde 10 civarında azalarak Kasım 2020 itibarıyla %30,6’ya indiği görülüyor.

Bu rakamlara göre çalışma çağındaki kadınların sadece üçte birisi çalışıyor. Bu oranlar son derece düşük. Kadının çalışmaması sadece ekonominin bütünü açısından bir kayıp değil. Bu durum kadınların gelirini azaltmakla veya tamamen ortadan kaldırmakla kalmıyor, kadının sosyal ve kültürel anlamda gelişimini de kısıtlıyor. Ayrıca gelir bakımından eşine veya ailesine bağımlı olması kadınların özgürlüğünü kısıtlıyor. Kadının çalışma yaşamına katılmamasının çocukları üzerinde de çok boyutlu olumsuz etkileri var.

Ücret/gelir

Türkiye’de cinsiyete dayalı ücret farkının bir hayli yüksek olduğu görülüyor. DİSK-AR’ın “Çalışma Yaşamında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” raporuna göre, kadın ve erkekler arasında hem gelir hem de ücretler arasında ciddi farklılıklar var. Aşağıdaki tablo 2019 yılı itibarıyla erkeklerin kadınlara göre ortalama olarak %31,4 daha fazla gelir elde ettiğini gösteriyor. Bu gelir eşitsizliği meslek gruplarına göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin kendi hesabına çalışan erkeklerin yıllık ortalama esas iş geliri 29,116 TL iken, kendi hesabına çalışan kadınların yıllık ortalama esas iş geliri 16,425 TL. Bu durumda kendi hesabına çalışan erkekler kadınlara göre %77,3 daha fazla gelir elde ediyor. Ücretli çalışanlarda bu fark biraz daha azalıyor ve %20,6 olarak gerçekleşiyor.

Diğer yandan, ülkeler arası ücret eşitsizliğine ilişkin başka bir grafik Türkiye’nin kadın/erkek ücret eşitsizliğinde o kadar kötü bir durumda olmadığını gösteriyor. İMF’nin bir raporunda yayımlanan ve aşağıda verilen OECD tarafından hazırlanmış grafiğe göre 2016 yılı itibarıyla tam zamanlı ve yarım zamanlı ücretli işlerde Türkiye’de kadınlar erkeklere göre yüzde 8 daha düşük ücret almakta. Bu oran %17 civarında olan G7 ortalamasına göre bile oldukça düşük bir seviyede. Bu grafikteki rakamları esas alırsak, kadınların erkeklere göre daha düşük ücret aldığını bir kez daha tescil etmekle birlikte durumumuzun diğer ülkelere göre çok kötü olmadığını da tespit etmiş oluyoruz. Ama Türkiye’deki ücretlerin genel seviyesini düşündüğünüz zaman, bu eşitliğe yakın eşitsizliğin en alt ücret düzeylerinde gerçekleştiğini de vurgulamak yanlış olmayacak.

Finans

Kadınların ekonomik yaşamdaki etki ve ağırlığını ölçmemize yarayacak bir gösterge de finansal hesap sahipliği oranı. Ülkenin en yaygın ve kabul görmüş finansal kurumları olan bankalarda açılan mevduat hesapları yanı sıra alternatif bir finansman aracı olarak hisse senedi hesap sahipliğine de bakılabilir. Aşağıdaki grafikte çeşitli ülke gruplarında ve Türkiye’de banka mevduat hesap sahipliği oranları gösterilmekte. Diğer ülke gruplarında kadın ve erkeklerin mevduat hesabı sahiplik oranları birbirine yakın seyrederken, Türkiye’de erkeklerin banka mevduat hesabı sahiplik oranının (% 83) kadınlarınkinin (%54) bir buçuk katından fazla olduğu görülüyor. Ayrıca, erkeklerin banka mevduat hesabı sahiplik oranı üst-orta gelir grubu ülke ortalamasının oldukça üzerindeyken, bu oranın kadınlarda aynı gelir grubu ülkelerinin de altında kaldığı görülüyor.

Sermaye piyasasının bir aracı olan hisse senedi yatırımlarına bakıldığında durum biraz daha eşitsiz bir hal alıyor. 2019 rakamlarına göre 274 bin hesap ile hisse senedi yatırımcılarının yüzde 22’sini kadınlar oluşturuyor. Bu hesap sayısı ise yetişkin kadın nüfusunun ancak yüzde 1’ine tekabül ediyor. Banka hesabı sahipliğinde yüzde 54 olan oran hisse senedinde yüzde 1’e düşüyor. Ülkemizde sermaye piyasasının 1980’lerin başında kurulmuş nispeten yeni bir piyasa olması nedeniyle buradaki hesap sahipliği oranının daha düşük olması normal sayılabilir ama bu kadar büyük bir fark olmasını şaşırtıcı bir sonuç olarak yorumluyorum.

Teknoloji ve girişimcilik

Teknoloji geleceği temsil eden ve inanılmaz bir hızla büyüyen bir ekonomik sektör. “2018 Kadın Teknoloji Endeksi”ne göre, Türkiye’de teknoloji sektöründe kadın istihdam oranı %10 ile en alt sıralarda yer almaktadır. Teknoloji sektöründe kadın oranının en yüksek olduğu ülkelerde de bu oran % 30’u geçmiyor. Erkek ağırlıklı bir sektör olan teknoloji alanındaki bu düşük oran ile STEM (Fen Matematik, Mühendislik, Bilim) eğitimi arasında büyük bir bağlantı var. Üniversitelerin STEM disiplinlerinden mezun olan kadınların oranı yüzde 37’lerde olmasına rağmen eğitimini aldıkları alanlarda kariyer hayatına devam etme oranı maalesef yüzde 10’lar civarında. Bu konuda dünyanın birçok ülkesindeki görünüm de aşağı yukarı aynı şekilde.

Girişimcilik ise yine son 20 yılda çok önem kazanmış bir alan. Yeni fikirler ve ürünlerle özellikle teknoloji alanında son derece başarılı girişimciler görüyoruz. Girişimcilik, sadece bireysel bir başarı alanı olarak kalmayıp, birçok insana yeni iş alanı açması nedeniyle kadınlar açısından daha da önem kazanan bir faaliyet alanı. 2018’de ikinci kez yayınlanan Mastercard Kadın Girişimciler Endeksi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 57 ülkeyi değerlendiriyor.

Rapora göre 2014 -2016 yılları arasında kadın girişimlerinde %10 artış olurken kadın-erkek farkı da %5 azalıyor. Rapor ülkeler bazında kadın girişimci oranı ile kadın girişimciliğini destekleyen ve zorlaştıran faktörleri karşılaştırmalı olarak ortaya koyuyor. Rapor bulguları kadın girişimciliğinin önündeki başlıca engellerin negatif kültürel tutumlar, finansal kaynaklara erişimdeki zorluklar ve iş ortamındaki genel zorluklar olduğunu gösteriyor. Bu rapora göre kadın girişimci oranının en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Gana (%46,6), Rusya (%34,5), Uganda (%33,8), Yeni Zelanda (%33,0), Avustralya (%32,1), Vietnam (%31,3) ve Polonya (%30,3). Türkiye ise %8,5 ile kadın girişimci oranının en düşük olduğu ülkeler arasında yer alıyor. 

Yönetim

Kadının ekonomideki yerine sadece istihdam, ücret, finansal hesap sahipliği ve girişimcilik bazında bakmak eksik olur. Çalışan kadınların işyerlerindeki konumları da önemli. Bu anlamda yöneticiler arasında kadınların oranına da bakmak istiyorum. Yöneticilik sadece ücret düzeyi veya statü açısından değil, yönetici olarak sahip olunan gücün artması ve bu güçle yapılabilecekler bakımından da önemli. Yöneticilik konumunun kazandırdığı ilave bir özgüven ve etkili bir insan ağı var. Dolayısıyla, yönetim kademelerinde kadın sayısının artması toplumda kadının etkisini geometrik olarak artırıyor. Bu artışın elbette siyasete de yansımaları söz konusu.

Yönetici pozisyonları açısından Avrupa ülkelerine göre ülkemizin durumu pek parlak değil. Yukarıdaki grafik bunu net bir şekilde ortaya seriyor. 2018 yılında Avrupa’da kadın yöneticilerin payının en yüksek olduğu ülkeler eski sosyalist blok veya İskandinav ülkeleri. Türkiye’de yöneticilerin sadece yüzde 21.9’u kadın. (Aynı yıl için TÜİK’in bulduğu rakam daha da düşük: %16.3). Eğitim, insan kaynakları ve finans gibi bazı sektörlerde bu oran biraz daha yüksek ama genel görünüm bu.

Bürokraside durum daha da vahim. Toplam kamu çalışanlarının % 39,36’sı kadın, % 60.64’ü erkek iken üst düzey yöneticilerin % 88,62’si erkek ve ancak %11,38’i ise kadın. Kadınların yönetim kurulu üyelikleri açısından Türkiye’nin durumu göreli olarak biraz daha iyi. Ama burada da çok büyük ölçüde aile şirketleri ve patronların “kız çocukları” devreye giriyor. Dolayısıyla, çok daha yaygın olması nedeniyle burada genel yönetici kadrolar içerisinde kadının payına bakmak daha sağlıklı.

Bir de bölgesel dengesizlik boyutu var

Türk ekonomisinde kadının yerinin ve etkinliğinin zaman içerisinde oldukça ilerlemiş olduğuna şüphe yok. Ama yazı başında da belirttiğim gibi bu yönde bir gelişme dünyanın her tarafında görülüyor. Türk kadınının göreli durumuna bakıldığında “niteliksel” bir sıçramadan çok uzak olduğumuz son derece açık. Türk kadını ekonomideki yeri açısından her ne kadar kültürel açıdan içerisinde bulunduğu AODOA bölgesi ülkelerine göre daha ileri durumda olsa da kendisine hedef olarak aldığı AB ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça geride.  Birçok gösterge bunu net olarak ortaya seriyor. Kadının ekonomide geride kalması siyaset ve liderlik gibi diğer alanlardaki konumu açısından da büyük ölçüde belirleyici bir işlev görüyor.

Vurgulanması gereken diğer bir nokta ise yukarıdaki değerlendirmelerde ülke bazında ortalama rakamlarla bir analiz yaptığımız gerçeği. Türkiye’de kadının ekonomideki konumu coğrafi ve kültürel bazda değerlendirildiğinde çok çarpıcı bir farklılık gösteriyor. Kırsal alanlarda ve küçük şehir ve kasabalarda kadınların durumunun AODOA bölgesinden çok farklı olmadığını gözlemliyoruz. Ancak büyük şehirlerde ve yüksek gelir/eğitim düzeyine sahip sınırlı çevrelerde ise kadının konumunun gelişmiş ülkelerden çok farklı olmadığını, hatta bazılarına göre daha bile ileride olduğunu görüyoruz.

Dolayısıyla sadece ortalama rakamlar bazında durumumuzu iyileştirmenin ötesinde ülke içinde kadının ekonomideki konumu açısından büyük farklar yaratan bölgesel ekonomik ve kültürel uçurumları da azaltmamız gerekiyor. Zaten bu uçurumun azaltılması ortalama düzeyi de kendiliğinden yükseltecek. Konu ciddi ve yapmamız gereken çok şey var!

Kategori: Kadın

ManşetKöşe YazılarıYazarlar

Ekonomide yapısal reform

Yapısal reform sözünü bu aralar eminim çok duyuyorsunuz. Özellikle ekonomiyle ilgili olarak kullanılıyor ama eğitim, dış politika, imar, adalet ve seçim sistemi gibi birçok alan için de aynı ölçüde geçerli ve önemli bir kavram. Ekonomide sıkıntılar artmaya başladığında ve kriz dönemlerinde bu terimi daha da yoğun bir şekilde duyarız. Nedir bu yapısal reformlar? Yapısal reform, bir mekanizmanın sürdürülebilir bir şekilde işlevini görebilmesi için günlük veya kısa vadeli palyatif önlemler yerine ilgili sistemi (kurumlar ve kurallar bütününü) düzenleyerek veya iyileştirerek o mekanizmanın kalıcı ve etkin bir şekilde amacı doğrultusunda çalışmasını sağlayacak yapının kurulmasıdır.

Hipotetik iki örnek vereyim. İlki günlük hayatımızdan çok basit bir örnek. Çatlamış bir pencere camınız var. Bantla yapıştırarak idare ediyorsunuz. Sonra başka bir yerden daha çatlıyor. Bir bant daha yapıştırıyorsunuz. Sonra bir bant daha. Bir gün artık yeter deyip yeni bir cam taktırıyorsunuz. Hatta, eğer çerçeveniz de eskimişse onu da yeniliyorsunuz. İşte bu yapısal bir eylem. Meseleyi kökten çözüp camın kırılıp dağılarak insanlara zarar verme riskini ortadan kaldırıyorsunuz.

İkinci örnek ekonomiden. Türkiye’de toplanan vergilerin önemli bir kısmı KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor. Bu vergiler gelire bağlı olmayıp tüketim üzerinden alındığından son derece adaletsiz vergi kalemleri. Diğer yandan, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü nedeniyle birçok kişi ve kurum vergi vermiyor, ayrıca yüksek kazançlı kesimler de düşük vergi ödüyor. Bu durum vergi ve gelir adaletini sürekli bozmakta, ayrıca devletin vergi gelirleri son derece yetersiz kalmakta. Böyle bir vergi sisteminin sürdürülmesi pek mümkün değil. Bu sorunu geçici bir dönem için ilave vergi koyarak veya ÖTV gibi bir vergiyi belli kalemlerde artırarak palyatif bir şekilde çözmek olası değildir. İşte vergi alanında bu soruna neşter vurarak, gerekli mevzuatı çıkarıp, vergi idaresi gibi kurumları buna göre yapılandırarak sistemi etkin ve adaletli bir şekilde çalışır hale getirmek bir yapısal reformdur.

Yapısal reform ve kurumlar

Yapısal reformlar ile kurumsallaşma arasında çok yakın bir ilişki var. Yapısal reformların ortaya çıkması için gerekli kuralların konması kadar o kuralları etkin ve müdahalesiz bir şekilde uygulayacak kurumsal yapıların oluşturulması da şart. Örneğin, yukarıdaki hipotetik örneğimizde gerekli vergi yasalarını yaptıktan sonra vergi idaresini yetkileri sınırlı, vasıfsız elemanlarla dolu ve tamamen hükümetin emriyle iş yapar bir yapıda kurarsanız, ayrıca düzenlemeleri sık sık değiştirerek sürekli istisna ve farklı uygulamalar getirirseniz, yani orada reformun gereği olan kurumsal yapılanmayı ve sürekliliği sağlayamazsanız yapılan yapısal reform kağıt üzerinde kalacaktır. Çünkü hükümetin talimatıyla uygulamalarda farklılıklar ortaya çıkabilecek veya denetim ve ceza uygulamalarında kişiye özgü kararlarla hareket edebilecektir. Bunu engellemek için ilgili kurumun yapılanmasının politik müdahalelere imkan vermeyen ve söz konusu kurumun ilgili yasa ve düzenlemeler uyarınca işinin gereğini yapacak şekilde ve buna imkan verecek nitelikteki elemanlarla ve teknik imkanlarla donanmış olarak oluşturulması gerekmekte.

Türkiye, kurumları zaten son derece yetersiz olan bir ülke çünkü siyasal iktidarlar karşılarında kendi yasal çerçevesi ve görevi doğrultusunda belirli bir özerkliği olan ve uzman insanların çalıştığı kurumsal yapıları pek sevmiyorlar. Dolayısıyla kurumlar hep müdahale edilen, başına uygun bir yönetici getirilerek iktidarın isteği doğrultusunda hareket etmesi sağlanan yerler oluyor. Özellikle yasa değiştirilerek bir kurumun işlevleri değiştirilemediğinde, yandaş yönetici ve kadrolarla düzenlemelerin açıklarından ve yoruma açık hükümlerinden yararlanarak söz konusu kurumun iktidarca tercih edilen doğrultuda çalışması sağlanmaya çalışılıyor.

2001-2002 yapısal reformları

Biliyorsunuz Türkiye 1999 yılındaki büyük deprem felaketinden sonra 2000-2001 yıllarında bir de ekonomik kriz yaşadı. Krizin hemen ardından ciddi bir yapısal reform süreci başladı. 1990’larda biriken ekonomik sorunların üzerine gelen ve ülkenin birçok alandaki aczini ortaya seren 1999 depremi, yapısal reformların yapılabilmesi için gerekli psikolojik ve sosyolojik koşulları sağlamış gibiydi. 1999’da başlamış olan AB üyelik sürecinin yarattığı olumlu hava yanı sıra Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların da desteğiyle süreç başarılı bir şekilde ilerledi ve ekonomide dişe dokunur yapısal reformlar yapıldı. AKP’nin ilk yıllarında bu reformların yaşama geçirilmesiyle sağlanan başarı ve güvenle ekonomide “altın çağ” diyebileceğimiz çok olumlu bir dönem de yaşandı.

Daha sonraki yıllarda, özellikle 2010 sonrasında, bu yapısal reformların nasıl seyrettiğine bakıldığında manzara sevimsiz bir hal alıyor. Bunlardan bazılarına göz atalım:

Kamu bankalarının yeniden yapılandırılması çerçevesinde 2001 öncesinde görev zararları altında ezilen kamu bankalarının bilançoları 2001 sonrasında temizlenmiş ve sermaye yapıları güçlendirilmişti. Ama son 9 yılda düşük faizle konut/araba kredisi vermek, belirli şirketlere kredi aktarmak ve döviz satışı yaparak kurları kontrol etmek gibi siyasi görevler verilerek kamu bankaları tekrar zararlara uğratıldı. Yine bu dönemde getirilen TCMB bağımsızlığı son yıllarda tamamen ortadan kalktı. Artık Merkez Bankası Başkanının faiz indirmedi diye görevden alındığının gururla televizyonlarda açıklandığı bir döneme girildi. Devlette şeffaflık adına ciddi adımlar atılmıştı. Hepsi rafa kaldırıldı ve devlet sadece iktidarın amaçları ve hedefleri doğrultusunda hareket eden, her şeyi kapalı kapılar arkasında yapan ve kimseye hesap vermeyen bir noktaya getirildi. 2003’de yürürlüğe giren ve kamu alımlarında şeffaflık ve rekabet getirmeyi amaçlayan Kamu İhale Yasası Ekim 2020 itibarıyla tam 191 kez değiştirildi. Kevgire dönen bu yasayla yapılan ihalelerin her birimize yüklediği maliyeti hepimiz uzun yıllar boyunca ödeyeceğiz.

20 yıl sonra ekonomide yapısal reform gereksinimi

İki yılı aşkın bir süredir devam eden ekonomik kriz ekonomide yapısal reformların tekrar gündeme gelmesini kaçınılmaz kılıyor. Diğer birçok alanda da benzer bir durum var ama ben ekonomi üzerine yoğunlaşacağım. Ekonomideki yapısal reformların birçoğu aslında 2000’li yılların başında yapılıp daha sonra ortadan kaldırılanların tekrar yerine konması şeklinde olmak durumunda. Merkez Bankası bağımsızlığı, kamu ihale yasası ve kamu bankaları reformu bunlar arasında. Ayrıca, özellikle son 10 yılda yaşananlar ve ülkemizin erozyona uğrayan kurumları ve ekonomide yaşanan kriz ışığında gündeme gelen yeni yapısal reform alanları da mevcut.

Yapısal reform alanlarının neler olduğunu tespit için aslında temel ekonomik sorunlarımızın neler olduğuna bakmak yeterli. En önemli sorunlarımızdan birisi yüksek enflasyon. Bu sorunu doğuran ana etkenler ise yüksek kur ve tarımda artan maliyetler. Buradan kurların yükselmesine yol açan ekonomi yönetimindeki sorunlu kurumsal yapının reforme edilmesine ve tarım sektöründe yaşanan sorunları çözecek yapısal reformlara geliyoruz.

Bir diğer sorunumuz cari açık. Bu da hem üretim yapımızla, dolayısıyla ithalat ihtiyacımızla hem de yatırım politikalarıyla ilgili. Bu sorun, yatırımların sadece bina ve altyapıya değil üretime ve inovatif alanlara yönelmesini sağlayacak yapısal reformları işaret ediyor. Bu sorunun bir başka boyutu da enerji konusu çünkü enerji ihtiyacımızın önemli kısmını ithal ediyoruz. Son yıllarda payı artan yenilenebilir enerji kalemlerini desteklemeye devam edecek reformlara gereksinim var. Bir başka sorunlu alan vergi adaletsizliği. Yukarıda örnek verirken belirttiğim alan olduğundan burada ayrıntıya girmeyeceğim. Bir diğer konu sosyal güvenlik boyutu. Türkiye artık genç bir nüfusa sahip olan bir ülke olmaktan çıktı. Toplanan sosyal güvenlik primleri emekli maaşlarını ve sağlık giderlerini karşılamaktan çok uzak. Devletin bütçeden ciddi katkılar yapması gerekiyor. Bu sorunu uzun vadeli olarak çözmek için meselenin gelir ve gider cephelerine odaklanan yapısal reformlara gereksinim var.  Bu liste daha uzayıp gider ama en önemlileri yukarıda işaret ettiğim alanlar diye düşünüyorum.

Günümüz ortamında yapısal reform nasıl yapılır?

Türkiye’nin 9 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS)’ne geçmesinin getirdiği yeni siyasi kurumsal yapıda ekonomide yapısal reformlar yapmak oldukça zorlaşıyor. CHS ile devletin yönetiminde çok ciddi bir merkezileşme ortaya çıktı ve TBMM, bakanlıklar ve diğer kamu kurumlarının alanları yasal ve/veya fiili olarak daraltılmış oldu. Bu durum sadece kamu kurumlarıyla sınırlı olmayıp, zaman zaman diğer toplumsal kurumlara da yansımakta. Bu yeni yapılanmada temel kararlar esas olarak Cumhurbaşkanlığı bünyesinde alınmakta, diğer kurumlar icracı olarak görev yapmakta. CHS, var olan işleyiş mekanizmasıyla ülkenin yıllar içerisinde büyük emeklerle ve özveriyle oluşturmuş olduğu kurumsal yapıda da önemli bir gerileme ve boşluk ortaya çıkarmış durumda.

Ekonomide yaşanan darboğaza karşı yapılması gereken yapısal reformların bu koşullar altında nasıl yapılacağı ciddi soru işaretleri içeriyor. Bu noktada ülkenin önünde üç seçenek bulunduğunu düşünüyorum. Ya hiç yapısal reform yapılmayacak, ya yapılıyormuş gibi adımlar atılıp aslında ciddi bir şey yapılmayacak, ya da ciddi yapısal reformlar yapılacak ve bunun sonucunda CHS’nin hareket alanının bir ölçüde daralmasına razı olunacaktır. Ülke için doğrusu elbette ki sonuncu seçenektir. Dilerim o yönde adım atılır.

 

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Gelecek de bir gün gelecek: Emekliliğe hazırlık ve BES

[email protected]

Yazının başlığının ilk kısmı 1990’larda bir sigorta şirketinin reklam sloganıydı ve epey ses getirmişti. Gerçekten zaman hızla geçiyor ve bir gün bakıyorsunuz ki, her ne kadar çalışma süreleri sürekli uzatılsa da, emeklilik zamanı gelmiş. Artık biraz dinlenmek, iş ortamının stresinden uzak huzur bulmak, hobilerinizle uğraşmak, ertelediğiniz bazı hayalleri gerçekleştirmek gibi bir sürü projeyle emekliliğe hazır olduğunuzu düşünüyorsunuz. Ayrıca bir zamanlar çok kıt olan zamanın bollaştığı bu dönemi dolu dolu yaşamak da istiyorsunuz. Hakkınız, elbette yaşamalısınız. Ama hangi gelirle veya birikimle?

Biliyorum çok sevimsiz bir soru oldu bu ama maalesef yaşamın da gerçeği. Emeklilik için çok önceden bazı adımlar atmak durumundayız. Özellikle bizim gibi devletin verdiği emeklilik maaşının çok düşük olduğu ülkelerde sadece sosyal güvenlik kurumlarından alacağımız maaşa güvenerek emekliliği bekleyemeyiz. Olabildiğince erken bir tarihte başlayarak, aktif çalışma hayatımız süresince bir yandan da emeklilik için tasarruf etmemiz gerekiyor. Bunu söylerken, bugünü hiç yaşamadan sadece yarını düşünerek tasarruf yapmaktan bahsetmiyorum elbette. Herkes kendisine göre bir denge noktası bularak, yarını da ihmal etmeden bugünün keyfini çıkarmak durumunda olmalı diye düşünüyorum.

Nasıl tasarruf edeceğiz?

Türkiye ortalama geliri ve tasarruf oranı düşük bir ülke. (Tasarruf açığı ve gelir dağılımı üzerine yazdığım önceki yazılarımı okumanızı tavsiye ediyorum). “Elde ettiğimiz sınırlı gelirle bir yandan geçinmeye çalışırken, diğer yandan emeklilik için nasıl para biriktireceğiz” diye soranlarınız olacaktır. Ucu ucuna yaşayan insanlara bu konuda söyleyecek fazla sözüm yok. Ama tüketim alışkanlıklarınızı gözden geçirerek biraz da olsa biriktirme kapasiteniz varsa mutlaka emeklilik için bir tarafa uzun vadeli bir bakış açısıyla para koymanız gerekiyor. Gerçekten, tasarrufa erken başladığımız takdirde önümüzdeki zaman uzun olduğu için çok küçük tasarrufların bile bu süre içerisinde aşağıda detaylı açıklayacağım bileşik getiri sayesinde ciddi rakamlara ulaşması mümkün.

Geleneksel olarak bakıldığında, emekliliğe yönelik tasarrufta ev, arsa, altın, döviz gibi araçlar ilk anda göze çarpanlar. Bunlardan özellikle altın ve döviz, kolay nakde dönüştürülebilir değerler olduğu için bazı insanlar için daha cazip olabiliyor. Bu araçların bir diğer avantajı da küçük tasarruflarla yatırım yapılabilir olmaları. Örneğin 1000TL tutarında tasarruf yapmak istediğinizde bununla döviz veya altın alabilirsiniz ama bir arsa veya daire satın alamazsınız! Son yıllarda, özellikle belli bir gelir grubunun üzerindeki insanlar açısından menkul kıymetler de (özellikle hisse senedi) uzun vadeli bir tasarruf yöntemi olarak emeklilik amaçlı tasarruf araçları arasına girdi. Sermaye piyasası araçları arasında artık sadece hisse senedi, tahvil ve yatırım fonları değil döviz, altın ve gayrımenkul gibi geleneksel yatırım araçlarına endeksli menkul kıymetler de var. Uzun vadeli emeklilik tasarrufu için menkul kıymetleri düşünüyorsanız mutlaka yetkili bir kuruluşa giderek, onların tavsiyeleri ve sizin tercihleriniz doğrultusunda karar vererek yatırım yapmalısınız.

Bileşik getiri

Bileşik getiri, her dönem yaptığınız tasarrufa bunun kazandığı faiz getirisinin de eklenmesi sonucu elde edilen toplam getiriyi ifade eder. Bu nedenle, dönem sonunda elde edilen toplam getiri çok daha yüksek olur. Çok basit bir örnek vermek istiyorum. Her ay 100TL tasarruf yaptığınızı düşünün. Bu rakam size çok düşük gelebilir ve şöyle düşünebilirsiniz: “Her ay 100 liradan yılda 1200, 10 yılda 12.000, 30 yılda 36.000TL tasarruf ederim. Bu da pek bir işe yaramaz, o halde neden tasarruf edeyim ki?”

Oysa bileşik getiri mantığıyla bakarsak durum çok farklı. 100TL’lik aylık tasarrufunuzun her ay %1 faiz geliri elde ettiğini düşünün. Bu faizi sürekli ana paraya ekleyerek 360 ay (30 yıl) boyunca her ay 100TL tasarruf etmeniz durumunda 30 yıl sonunda toplam birikiminiz 36.000TL değil, tam tamına 349.496TL olacaktır. Yani yaklaşık 10 misli. Elbette enflasyonu dikkate alarak bu paranın alım gücünü düşünmek gerekir ama burada vurgulamak istediğim nokta bileşik getiri faktörünün yarattığı çoğaltan etkisidir.

Bireysel Emeklilik Sistemi (BES)

Bu yazıda asıl vurgulamak istediğim konu BES. BES birçok ülkede çok uzun zamandır uygulamada olan, Türkiye’de ilk olarak 2001’de düzenlenip 2003 yılında faaliyete geçen, 2013 yılından itibaren ise devlet desteği eklenerek geliştirilen emeklilik amaçlı bir tasarruf sistemi. Türkiye’de devlet de SGK emekli maaşlarının zaman içerisinde gittikçe eridiğini gördüğü için böyle bir ilave tasarruf sistemi kurulması yoluna gidilmiştir. Bu anlamda BES, SGK’nın varolan emeklilik sistemine bir alternatif değil, onu tamamlayıcı bir ek tasarruf ve gelir imkanıdır.

BES’e bir iş yerinde çalışsın veya çalışmasın herkes katılabilir. Katılım, bu amaçla kurulmuş olan Bireysel Emeklilik Şirketleri aracılığıyla olmaktadır. BES’e yapılabilecek en çok yıllık katkı tutarı brüt asgari ücretin yıllık tutarına eşittir. 2021 yılı için bu tutar toplam 42.930TL, aylık olarak ise 3.577,50TL’dir. Bu rakam en çok katkı tutarı olup bunun altında istenen katkı tutarı belirlenebilir. BES’in en avantajlı yanı, yapılan katkının %25’i kadar ilave devlet katkısı bulunmasıdır. Mesela 2021 yılı boyunca en yüksek tutardan (42.930TL) katkı yaparsanız, devlet de sizin adınıza 10.732,50TL katkı yapacaktır. Dolayısıyla, hem sizin katkınız ve bunun getirisi hem de devlet katkısı BES hesabınızda birikecektir. Bundan dolayı, tasarruf yapma imkanı olanların, yıllık en çok tutara kadar mümkün olduğunca en yüksek BES katkısını yapmaları tavsiye edilmektedir.

Yaptığınız BES katkıları sizin seçmiş olduğunuz emeklilik yatırım fonlarına yatırılmaktadır. Bu fonlar, diğer yatırım fonları gibi olup, içerisinde sizin tercih ettiğiniz risk seviyesine uygun menkul kıymetler veya altın ve dövize endeksli değerler bulunabilmektedir. Hatta isterseniz bazı şirketlerin kullandığı ve yapay zeka mantığıyla çalışan yatırım robotları da sizin adınıza yatırımlarınıza yön verebilir. Belirli aralıklarla yatırım yaptığınız fonları değiştirebilir, hatta birikimlerinizi hiçbir kayıp olmaksızın başka Bireysel Emeklilik Şirketlerine de aktarabilirsiniz.

BES’ten emekli olabilmeniz için sisteme ilk giriş tarihinden itibaren en az 10 yıl süreyle sistemde kalmanız ve 56 yaşınızı doldurmanız gerekmekte. Emeklilik hakkını elde ettiğiniz zaman isterseniz bütün birikiminizi ve devlet katkısını toptan alabilir, isterseniz aylık olarak alabilirsiniz. Bu konuda daha detaylı bilgiyi aşağı yukarı her bankanın yan kuruluşu olarak faaliyet gösteren Bireysel Emeklilik Şirketlerinden birisinden alabilirsiniz.

Geleceğin hızla geldiği, yaşam sürelerinin gittikçe uzadığı günümüz koşullarında emeklilik için mutlaka çok önceden hazırlık yapmaya başlamak, tasarruf etmek gerekiyor. BES, bu çerçevede kesinlikle yararlanılması gereken bir ilave tasarruf ve gelir imkanı. Az ya da çok ama mutlaka  belirli bir tutarla BES’e katılın ve geleceğe hazırlıksız yakalanmayın!

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[2020’nin ardından] Covid-19’un gölgesinde ekonomi

Ekonomi açısından bakıldığında 2020 yılı da diğer yıllar gibi dopdolu geçti. Ama bence 2020’yi diğerlerinden ayıran en belirgin unsur, toplumların başta sağlık olmak üzere para ve maliye politikası, üretim, tüketim, turizm, eğitim, eğlence, iş hayatı gibi bütün alanlarını etkileyen ve hırpalayan Covid-19’un ekonomiler üzerinde yarattığı sarsıntı oldu.

Dolayısıyla, diğer detaylara girmeksizin ekonomiye Covid-19 ışığında odaklanmak istiyorum. Daha çok da bu salgının bir katalizör olarak ortaya serdiği sosyo-ekonomik olgular üzerinde duracağım. Covid-19 ve ekonomi konusunu iki boyutta ele alacağım. Bunlardan birincisi gelişmiş ülkeler boyutu. İkincisi de ülkemiz ekonomisine yönelik olan boyutu.

Gelişmiş ülkeler

Covid-19’un küresel sosyo-ekonomik sonuçlarından birisi, gelişmiş ve zengin ülkelerin çoğunun hem aldıkları salgın önlemleriyle ve salgına karşı vatandaşlarına sağladıkları “karşılıksız” büyük finansal desteklerle hem de aşı konusundaki öncü rolleri ve hızlarıyla dünya üzerindeki eşitsizliği bir anlamda daha da pekiştirmesi oldu. İtalya gibi kimi gelişmiş ülkeler sağlanan sağlık hizmetleri anlamında başlangıçta epey bocaladılar. Nüfuslarının yaşlı olması ve yoğun bakım yatak sayılarının yetersizliği bu bocalamanın başlıca nedeniydi. ABD ise Trump yönetiminin beceriksizliği ve yanlış politikalarıyla salgınla mücadelede epeyce zorlandı. Salgınla mücadelede bu ülkelerin bir kısmında hala çeşitli sorunlar yaşanmakla birlikte salgının ekonomik etkileri bakımından bu ülkelerin çoğu vatandaşlarına ve şirketlerine sağladıkları devasa mali ve parasal desteklerle sancının çok daha az hissedilmesini becerdiler.

Gelişmiş ülkelerde görülen başka bir olgu, sağlanan finansal desteklerin büyüklüğü sonucunda salgın öncesinde varolan negatif faiz trendinin daha da hızlanması ile reel ekonomi ile finansal piyasalar arasındaki bağın neredeyse tamamen kopması oldu. Faizler sıfır, hatta negatif olunca paralarını mevduatta veya düşük/negatif faizli tahvillerde tutmak istemeyenlerin yönelmesiyle başta hisse senetleri olmak üzere varlık fiyatlarında inanılmaz artışlar oldu.

Yani bir yanda reel ekonomi ve özellikle hizmetler sektörü çökmüşken diğer yanda belirli varlıklarda inanılmaz bir değer artışı oluştu. Aşağıdaki resim bu durumu çok güzel özetliyor: Bina (reel ekonomi) aslında çökmüş olduğu halde, Borsayı simgeleyen ön cephe oldukça iyi durumda görünüyor. Mesaj net: Vitrin sizi aldatmasın; binanın tamamına bakın!

Covid 19’un yarattığı diğer önemli sosyo-ekonomik etki işsizlik oldu. Salgının etkisiyle günümüz ekonomilerinin yüzde 70-80’ini oluşturan hizmetler sektöründeki çöküş gelişmiş ekonomilerin çoğunda işsizlik rakamlarını artırdı, dolayısıyla varolan gelir dengesizliğini daha da bozdu. Örneğin OECD ülkelerinde ortalama işsizlik oranı 2019’da yüzde 5.4 iken 2020 Eylül ayında yüzde 7.3’e yükseldi. Euro Bölgesi’nde aynı dönemde yüzde 7.6’dan 8.3’e çıktı. ABD’de ise 2019’da yüzde 3.7 iken salgının başlangıcında yüzde 15’e kadar çıkıp, Eylül 2020 itibarıyla yüzde 7.9 olarak gerçekleşti. ABD gibi “liberal” ekonomilerde işsiz kalan insanlar ancak oldukça yetersiz ve kısa süreli mali programlarla desteklenirken, AB ülkeleri ve Japonya gibi sosyal devlet normlarının gelişmiş olduğu ekonomilerde işsizlik sigortaları ve devasa mali destek paketleriyle işsizler ve iş yerlerini kapatmak durumunda kalan küçük işletme sahipleri büyük ölçüde gelirlerini koruma imkanına sahip oldular.

Gelişmiş ülkelerde görülen bir başka olgu ise teknoloji şirketlerinin salgın döneminde ciddi bir performans göstererek geleneksel şirketlerle arasındaki farkı daha da açması oldu. Bunun en tipik örneği Tesla ve kurucusu Elon Musk oldu. 2021 başı itibarıyla Tesla’nın piyasa değeri 800 milyar doları geçerek dünyanın şu anki en büyük 9 otomobil firmasının (Volkswagen, Toyota, Nissan, Hyundai, GM, Ford, Honda, Fiat Chrysler ve Peugeot) piyasa değerlerinin toplamını geçti. Elon Musk ise şu an itibarıyla dünyanın en zengin insanı konumunda. Amazon, Google, Facebook, Microsoft ve Netflix gibi firmalar da bu dönemde değerlerini inanılmaz ölçülerde artırdılar. Bu değer artışlarının bir kısmı yukarıda bahsettiğim sıfır veya negatif faizlerden kaynaklanmakla birlikte, önemli bir kısmı da Covid-19’un yarattığı evden çalışma ve kısıtlı mobilitenin bu şirketlerin ürün ve hizmetlerine olan talebi ciddi şekilde artırması sonucunda ortaya çıktı.  

Türk ekonomisi

Türkiye açısından bakıldığında ise zaten bir ekonomik kriz içerisinde çaresizce yol alırken kapımızı çalan salgın ekonomik kriz koşullarını çok daha ağırlaştırdı. İhracat ve özellikle turizm gibi döviz getiren faaliyetlerde salgın nedeniyle ciddi düşüşlerin yaşanması, salgından dolayı uygulanan sokağa çıkma yasakları ve salgın öncesinden beri izlenen yanlış ekonomi politikalarının da etkisiyle ekonomi adeta uçurumun kenarına geldi.

Salgının Türk ekonomisi üzerindeki en can alıcı sonucu özellikle hizmetler sektörü işsizliğinde görülen yüksek artış ve buna karşın sağlanan desteklerin son derece yetersiz kalması oldu. Aşağıdaki tablo G-20 ülkelerinin sağladıkları Covid-19 desteklerinin GSYİH’ya oranını gösteriyor. Buna göre Türkiye yüzde 12.8 ile beşinci sırada. Türkiye’nin yeri oldukça yüksek ve gözlemlerimizle karşılaştırınca epey şaşırtıcı görünüyor. Ama durun, hemen heyecanlanmayın. Gelin bu oranın detayına bakalım.

Boğaziçi Üniversitesi tarafından yapılan hesaplamalara göre, Kasım 2020 sonu itibarıyla Türkiye mali destekler bakımından GSYİH’nın yüzde 3.9’u ile 130 ülke içerisinde 69. sırada. Bu kategorinin birincisi yüzde 42.2 ile Japonya. Parasal destek paketlerine bakıldığında ise GSYİH’nın yüzde 7.4’ü ile yine 130 ülke içinde 39. sıradayız. Bu listenin başında ise yüzde 64.6 ile İtalya var. Bu açıklayıcı veri, yapılan desteklerin yaklaşık ¾’ünün parasal, yani kredi desteği olduğunu gösteriyor. Bir başka anlatımla, karşılıksız mali destek değil, kredi ertelemeleri veya yeni kredi imkanları yoluyla (borç vererek) sağlanan destekler. Diğer yandan, salgın döneminde birçok işletmenin kredi desteğine rağmen ciro ve karlardaki ciddi düşüş nedeniyle iflas edeceğinden korkuluyor. Yüksek faiz oranları ve iflaslar nedeniyle kredilerin nasıl geri ödeneceği, ödenemezse bankacılık sektörü ve ekonomi üzerindeki etkilerinin ne olacağı soruları ise havada asılı kalıyor.

Daha önceki bir yazımda ele aldığım üzere  Türkiye bu durgunluk döneminde faiz artıran bir ekonomi konumuna düştü. Diğer ülkelerin durgunluğu aşmak için zaten düşük olan faizlerini daha da indirdiği bu kriz döneminde biz, önceden gelen hastalıklarımıza ve hatalarımıza çare olsun diye faizleri artırmak durumunda kaldık. Hem de ilk etapta yüzde 10.25’ten yüzde 15.00’e, sonra yüzde 17.00’ye çıkararak tam olarak yüzde 66 oranında bir artış yaptık. Bu faiz artışları, yıl sonuna doğru son iki senedir yanlış ekonomi politikalarının uygulayıcısı olan ekibin görevden uzaklaştırılması sonrasında yapıldı.

Ayrıca BBDK ve TCMB tarafından getirilmiş çeşitli anlamsız kısıtlar ve kurallar da uygulamadan kaldırıldı. Bunlara ilaveten bir de “hukuk ve ekonomi reformu” yapılacak söylemi ortaya yayıldı. İki ayı geçti, hala ortada bir şey yok. Ciddi bir reform olması da zaten söz konusu değil.  Bütün bu gelişmelerin ışığında yaşanan güven bunalımı derinleşerek devam ettiğinden, ekonomide kısa-orta dönemde ciddi ve yapısal bir toparlanma beklenmiyor.

Hükümetin çeşitli akrobasi hareketleriyle işsizlik ve enflasyon oranlarını düşük göstermeye çalıştığı bu dönemde gerçek sorunların halının altına süpürülmesine devam edildi. İşsizliğin yüzde 25-30’larda olduğu bu dönemde bir takım formüllerin arkasına sığınılarak resmi işsizlik oranı yüzde 12.7 olarak ilan ediliyor. Diğer yandan, yüzde 35-40 aralığında seyreden enflasyon hiç kimsenin anlayamadığı şeffaflıktan uzak bir yöntemle yüzde 14.60 olarak açıklanıyor. İnsanların günlük olarak yaşadığı bir gerçeği istatistik ve rakamlarla ne kadar gizleyebilirsiniz?

Kıssadan hisse

Yaşadığımız salgın süreci, ekonomilerdeki sorunların bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmasına yol açtı. Gelişmiş ülkelerde teknoloji firmalarının bu dönemin koşulları nedeniyle atak yapması ve düşük faizler nedeniyle ortaya çıkan varlık değer artışları var olan gelir dağılımı bozukluğunu daha da derinleştirdi. Ayrıca, sosyal devlet sistemine sahip olmayan ABD gibi gelişmiş ülkelerde servis sektöründe artan işsizlik fakirleşmeyi hızlandırdığı gibi, gelir dağılımındaki bozulmaya da katkıda bulundu. ABD’nde gördüğümüz popülizm patlamasıyla bu sosyal politika altyapısının nasıl etkileştiği konusu, üzerinde ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir olgu.

Türkiye’de ise zaten artmakta olan yoksullaşma, hizmet sektöründeki işsizliğin salgın nedeniyle fırlamasıyla daha da ivme kazandı. Buna tarımda yaşanan sorunlar eklenince yoksullaşma bütün ülke sathına yayıldı. Ekonomik sorunların derinliği salgınla mücadelenin kapsamını ve ciddiyetini de etkiledi. İmalat sanayiinde üretimin sürdürülebilmesi için salgınla mücadeleden ödün verilmek zorunda kalındı. Diğer yandan aşı konusunda hem oldukça geç kalındı, hem de dünyanın pek rağbet etmediği aşılara yönelmek gibi bir durumla karşılaşıldı. Covid-19 salgını, Türkiye’de özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin uygulanmaya başlamasıyla birlikte hızlanan yönetim bozukluğunu ve boşluğunu çok daha net bir şekilde ortaya serdi.

Küresel olarak bakıldığında, gerek salgın döneminde sağlanan ekonomik destek paketlerinin boyutlarıyla, gerekse aşı konusundaki öncü konumlarıyla (hem üretimde hem de dağıtım ve aşılama hızında) gelişmiş ülkelerin salgından daha hızlı ve daha iyi durumda çıkacağı aşikar. Bunun sonucunda dünyadaki zengin-fakir (ya da kuzey-güney) ayırımının daha da belirginleşeceği ve mesafenin açılmaya devam edeceği de net bir şekilde görülüyor.

Bütün dünyada gördüğümüz bir diğer olgu ise Covid-19 salgınının yaşam ve çalışma biçimleri üzerinde yarattığı doğrudan ve dolaylı etkiler oldu. Bunun sonucunda teknoloji firmalarının küresel ekonomideki ağırlıkları daha da artarken, yaşam ve çalışma mekan seçimleri, ulaşım tercihleri ve beslenme yöntemleri gibi birçok alanda geleceğimize damga vuracak köklü dönüşümler yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz gibi görünüyor.

Kategori: Hafta Sonu