Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ndeki bütçe görüşmeleri bugün (25 Aralık) tamamlanacak. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın 19 Aralık’ta yapılan bütçe görüşmelerinde Çevre ve İklim Değişikliği programı için ayrılan bütçenin sadece 13 milyar 434 milyon TL olduğu açıklandı. Bu rakama, tüm ödenekler, maaşlar ve diğer harcamalar dahil.
Programa ayrılan rakamın genel bütçeye oranı, yüzde 0.121. Bakanlığın bütçesine oranı ise sadece yüzde 4.9.
Rızvanoğlu: Bakanın futbolculara prim bonkörlüğünü çevre ve iklim konularında görmüyoruz
DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Doğa Hakları ve Çevre Politikaları Başkanı Evrim Rızvanoğlu, Bakan Mehmet Özhaseki’nin futbolculara prim dağıtmaktaki bonkörlüğünü, çevre ve iklim değişikliği konularında görediklerini belirterek, “Anlaşılan o ki, Sayın Bakan için görev alanındaki konular, kendi hemşeri spor kulübünün maç kazanması kadar önemli değil!” dedi.
Bütçe görüşmelerinin ardından Meclis’te konuşan Rızvanoğlu, “İklim mücadelesinde biraz samimi iseniz, kafanızı kaldırıp etrafınızda neler oluyor bir bakın. Çok uzakta değil, Avrupa Birliği 2021-27 yılları arası bütçesinin yüzde 30’unu iklim değişikliğiyle mücadeleye harcayacak. Bizde ise daha %1 bile değil!” diye konuştu.
“Siz, iklim değişikliği ile mücadeleyi önemsemeyebilir hatta kalkınmamızın önüne geçiyor diye düşünebilirsiniz. Ancak; ekonomik istikrarımızı, toplumsal refahımızı ve ulusal güvenliğimizi doğrudan etkileyen bu konuyu yokmuş gibi davranamazsınız.
Sayın Çevre Bakanının genel kurulda konuşmasını bu hafta dinledik. Tam 33 dakika 11 saniye. Sayın Bakan 28. dakikanın sonunda, çevre ve iklim değişikliği ile ilgili birkaç kelam etme ihtiyacı duydu.”
‘Bu bütçe ile hem uyum hem azaltımı nasıl gerçekleştireceksiniz?’
Evrim Rızvanoğlu, Çevre ve İklim Değişikliği Programına ayrılan bütçeyi aynı alandaki mevcut maliyetlerle de kıyaslayarak şunları ifade etti:
“Örneğin, Aon’un “Hava, İklim ve Afet Öngörüsü” raporuna göre, ülkemizde 2021 yılında taşkınlar ve orman yangınları sonucunda 690 milyon doların üzerinde bir ekonomik kayıp yaşandı. Bu rakamlar bizzat 14 Mart 2022 tarihinde, dönemin Bakan Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi tarafından kullanılan bir veri.
Üzerine konuştuğumuz bütçe, halihazırda taşkınlar ve orman yangınlarından oluşan zararı dahi karşılamıyor. Kaç hektar alan, bir gecede yok oldu? Kaç kişi taşkınlardan hayatını kaybetti?
Bizim milli servetimiz yok oluyor ve biz bunu önlemeye dahi yetemiyoruz. Oysa, iklim değişikliği ile mücadelenin yolu finansmandan geçiyor.
Buradan sormak istiyorum, bu bütçenin hangi kısmını iklim değişikliği ile mücadeleye ayıracaksınız? Siz bu bütçe ile hem iklim değişikliğine dair uyumu, hem de azaltımı nasıl gerçekleştirebileceksiniz?
12. Kalkınma Planı’na yazdığınız döngüsel ekonomiyi, sürdürülebilir kalkınmayı ve yeşil dönüşümü nasıl sağlayacaksınız? Kağıt üzerinde güzel görünen, süslü cümleler üretmek kolay; peki bu işin pratiği nasıl olacak?
Mesela tarımı ne yapacaksınız? Ya susuzluk ve kuraklığı ne yapacaksınız?
Çiftçinin aşırı sıcaklardan zarar görecek mahsulünü alamamasına karşı şimdiden çareler üretmek lazım. Öteki türlü bırakın sebze meyveyi ihraç etmeyi, dışarıdan satın almak zorunda kalacağız.
‘İktidarın iklim politikası yok’
Rızvanoğlu, iktidar koalisyonunun iklim değişikliği ile mücadele etmede, çevreyi korumada güçlü bir siyasi iradeye sahip olmadığını ve herhangi bir iklim politikası olmadığını belirterek, şunları söyledi:
Eğer siyasi iradeleri olsaydı, iklim değişikliği performans endeksinde yani iklim karnesinde bir yılda tam dokuz sıra gerilemezdik.
Eğer siyasi iradeleri olsaydı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi COP28’de, 132, ülke yenilenebilir enerjiyi artırma taahhüdünü imzalarken, Türkiye geride durmazdı. Hem de Türkiye gibi güneş potansiyeli yüksek bir ülkede!
Eğer siyasi iradeleri olsaydı, iklim değişikliği ile mücadelede en önemli yutak alanlarımız olan ormanlar hektar hektar ranta açılmazdı.
İstanbul milletvekili, çevre ve iklim konularına samimi yaklaşılması için öncelikli konulardan birinin, bakanlık yapılanmasında, çevre ve iklim değişikliği konularının, şehircilikten ayrılması olduğuna dikkat çekti, böylece “Özhaseki’nin dilediği kadar “şehircilik” konuşabileceği bir Şehircilik Bakanlığına, Türkiye’nin de iklim karnesini güçlendirecek, işlevsel bir Çevre ve İklim Değişikliği Bakanlığına kavuşacağını” kaydetti.
Fransız hükümetinin, iklim politikalarındaki eksiklikler sebebiyle maruz kaldığı, kamuoyunda ‘yüzyılın iklim davası’ olarak adlandırılan dava kapsamında 1,1 milyar euroluk cezayı ödememesine karar verildi. Paris İdare Mahkemesi’nin verdiği kararda, hükümetin gerekli düzeltici önlemleri aldığı ve bu nedenle ceza uygulanmasına gerek olmadığı belirtildi.
Mahkeme, 2021 ve 2022 yıllarında bazı emisyon eksikliklerine rağmen, 2023’ün ilk çeyreğindeki keskin düşüşün bu eksiklikleri telafi ettiğine ve ceza uygulanmasını gerektirmediğine hükmetti.
Fransa’nın iklim taahhütlerine yönelik önceki mahkeme kararının üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, çevre örgütlerinin ceza beklentisi karşılanmadı. Greenpeace ve Oxfam gibi kuruluşlar, Fransız hükümetinin emisyon azaltma konusundaki mahkeme kararlarına yeterince uymadığını savunarak ceza talebinde bulunmuştu.
Mahkeme, ayrıca emisyon azalmasının Covid-19 salgını ve Ukrayna‘daki savaş gibi dış faktörlerden kaynaklandığını ve bu durumun hükümetin önlem alma başarısızlığını yansıtmadığına hükmetti. Çevre grupları ise kararı temyize götürmeyi planladıklarını açıkladı.
2021’de Fransız mahkemesi, hükümetin iklim değişikliğiyle mücadelede yetersiz olduğuna hükmetti. Bu karar, Paris Anlaşması’ndaki taahhütlerin yerine getirilmemesi nedeniyle açılan davanın sonucuydu ve Fransız hükümetine kamu politikalarını güçlendirmesi yönünde baskı yapmayı başardı.
‘İklim adaleti için tarihi zafer’ olarak nitelendirilen bu karar, Oxfam France gibi STK’ların hükümeti iklim taahhütlerini yerine getirmemekle suçlamasının ardından geldi. Gabriel Attal gibi hükümet sözcüleri, geçmişte yeterli önlemlerin alınmadığını kabul ederken, hükümet Fransa’nın iklim değişikliği konusunda birçok ülkeye göre ileri adımlar attığını iddia ediyordu.
Fotoğraf: Sebastien SALOM-GOMIS / AFP
Şubat 2021’de, Paris İdari Mahkemesi, ‘Yüzyılın Davası’nda Fransa Devleti’ni iklim krizinden sorumlu tuttu. Bu dava, 2,3 milyon vatandaşın desteğiyle Fransa’da bugüne kadar gerçekleştirilen en büyük imza kampanyasına dönüştü. Mahkeme, devletin sera gazı emisyon azaltım taahhütlerini yerine getirmemesinin yasadışı olduğunu ve çevresel hasardan sorumlu olduğunu belirtti. Bu karar, devletin iklim değişikliğiyle mücadelede yetersizliğini tasdik eden ilk mahkeme kararıydı.
Bu süreçte Fransa Hükümeti’nin iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında ilave önlemler almaya zorunlu bırakılması bekleniyordu. STK temsilcileri, mahkemenin kararını büyük bir zafer olarak nitelendirirken, bu kararın Fransız hukukunda önemli bir adım olduğunu ve iklim kriziyle mücadelede somut eylemler gerektirdiğini vurguladı.
Aralık 2023’te açıklanan son karar, tarihi yargı sürecinin bir devamı. Fransız hükümeti, iklim değişikliğiyle mücadelede son dönemde attığı adımlarla ceza ödemekten kurtuldu, ancak çevre örgütleri, hükümetin daha önceki mahkeme kararlarına uygun hareket etmemesi nedeniyle yasal süreçleri sürdürme kararlılığını koruyor.
Mahkeme, hükümetin yetersiz tutumunu ve iklim değişikliğiyle mücadeledeki kusurlu duruşunu ele alarak, hükümetin somut ve etkin önlemler almasını zorunlu hale getirebilir. Bu durum, Fransa’nın karbon emisyonlarını azaltma ve iklim değişikliğiyle mücadele taahhütlerini yerine getirme yönünde daha fazla adım atmasını gerektirecek bir önkoşul oluşturuyor.
Türkiye‘nin doğusunda etkili olan fırtına, dün akşam saatlerinde kar yağışına dönüştü. Yüksek kesimlerde kar kalınlığı bir metreye kadar ulaşırken, birçok köyün ve ilçenin kent merkezleri ile olan kara yolu bağlantısı kesildi. Kar yağışı ve soğuk hava nedeniyle 13 ilde eğitime ara verildi.
Doğu Anadolu bölgesinde yaşanan yoğun kar ve tipi, ulaşımı olumsuz etkiledi. Erzurum, Ağrı, Kars, Ardahan ve Erzincan gibi illerde tipi nedeniyle ‘2 binin üzerinde köy yolu’ ulaşıma kapandı. Yağışların durmasının ardından kapanan yolların açılması için çalışmalar başlatılacak.
13 ilde eğitime bir gün ara
Kar yağışı ve soğuk hava nedeniyle, özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz‘in doğusundaki 13 ilde eğitime ara verildi.
Ardahan’da olumsuz hava koşulları sebebiyle ilk ve orta dereceli okullar pazartesi günü tatil edildi. Erzurum Valiliği, Aziziye, Palandöken ve Yakutiye ilçelerindeki ilk ve orta dereceli okullarda bir gün süreyle eğitime ara verildiğini duyurdu. Aynı zamanda Çat, Tekman, Karayazı, Hınıs, Aşkale, İspir ve Pasinler kaymakamlıkları da okullara bir gün ara verildiğini açıkladı.
Hamile, engelli ve kronik hastalığı bulunan personele idari izin
Kars’ta kent genelindeki olumsuz hava koşulları nedeniyle pazartesi günü okullar tatil edildi, ayrıca kamu kurumlarında görevli engelli, hamile ve 60 yaş üstü personel de idari izinli sayılacak. Erzincan’ın Refahiye ilçesinde de kar yağışı ve buzlanma riski sebebiyle pazartesi günü eğitim ve öğretime ara verildi. Ayrıca kamu kurumlarında çalışan hamile, engelli ve kronik hastalığı bulunan personel de aynı gün idari izinli sayılacak.
Bingöl‘ün Karlıova, Kiğı, Yedisu, Kiğı ve Adaklı ilçelerinde olumsuz hava koşulları nedeniyle eğitime bir gün ara verildi. Kastamonu’da taşımalı eğitime bir gün süreyle ara verilirken, yoğun kar yağışının etkili olduğu belirtildi. Ağrı’da da il genelinde ilk ve orta dereceli okullar ile özel eğitim kurumlarında pazartesi günü eğitime ara verilirken, hamile, engelli veya kronik rahatsızlığı bulunan kamu personeli de bir gün süre ile idari izinli sayılacak. Artvin Valisi Cengiz Ünsal, kent genelinde kar ve olası buzlanma riski sebebiyle tüm okullarda eğitime bir gün ara verildiğini duyurdu.
Van‘da Çaldıran ilçesindeki tüm okullarda, Muradiye, Çatak ve Özalp ilçelerinde de taşıma kapsamındaki okullarda pazartesi eğitime ara verildi. Dersim‘in Pülümür ilçesinde kar yağışı ve buzlanma nedeniyle okullar bir gün süreyle tatil edildi. Bayburt, Giresun‘un Çamoluk ilçesi ile Karabük‘ün Ovacık ve Eflani ilçelerinde de pazartesi günü eğitime bir gün süreyle ara verildi.
Zincirleme kaza
Kar yağışı nedeniyle kayganlaşan yollarda da birçok trafik kazası meydana geldi. Kars’ta gerçekleşen zincirleme kazada 1 kişi hayatını kaybederken, 17 kişi yaralandı.
Ağrı’da ise bir şehirlerarası yolcu otobüsü devrildi, 6 kişi yaralandı. Muş-Kulp-Diyarbakır karayolu geçici olarak kapatıldı ve kar temizleme çalışmaları devam ediyor.
Ardahan ve Artvin arasındaki kara yolu ile Ardahan-Posof karayolu ulaşıma kapandı. Erzurum’da kar kalınlığı 20 santimetreye ulaşırken, tipi nedeniyle bazı yollar trafiğe kapatıldı.
Toplam 451 yerleşim yerine ulaşılamıyor
Van-Bahçesaray kara yolu, çığ riski nedeniyle iki gün önce ulaşıma kapatıldı; bu durum Van kent merkezine ulaşımı olumsuz etkiledi. Tendürek Geçidi‘nde ise gece saatlerinde yoğun kar ve tipi etkili oldu. Doğubayazıt ile Çaldıran ilçelerini birbirine bağlayan geçitte, ulaşım aksadı ve birçok TIR ile araç yolda mahsur kaldı.
Dün akşam şehir genelinde etkili olan kar yağışı, 210 mahalle ve 241 mezra dahil olmak üzere toplamda 451 yerleşim yerinde ulaşımı engelledi. Yolların tekrar açılması için büyükşehir belediyesi karla mücadele ekipleri çalışmalara başladı. Kar kalınlığı kent merkezindeki kırsal mahallelerde 10 santimetreye, yüksek kesimlerde ise yaklaşık 40 santimetreye ulaştı.
Kastamonu’da 430 köy yolu kapalı
Karabük, Bartın, Bolu, Sinop, Artvin, Gümüşhane gibi illerde de kar yağışı ve şiddetli rüzgarlar günlük yaşamı olumsuz etkiledi. Kastamonu‘da 430 köy yolu kar nedeniyle kapatılırken çalışmalar sürüyor.
Bingöl‘ün Karlıova ilçesinde 23 yerleşim yerine ulaşım sağlanamıyor.
Meteoroloji’den uyarı
Meteoroloji Genel Müdürlüğü, ülkenin kuzey ve doğusunda parçalı ve çok bulutlu hava beklediğini, bazı bölgelerde kuvvetli yağışların devam edeceğini açıkladı. Sel, su baskını, ulaşımda aksamalar ve don olayına karşı vatandaşların dikkatli olmaları istendi. Yağışların Artvin çevrelerinde kuvvetli olması beklendiği açıklanırken, Doğu Karadeniz‘in iç kesimleri ile Erzincan, Ardahan ve Hakkari çevrelerinin karla karışık yağmur ve kar yağışlı, diğer yerlerin az bulutlu ve açık geçeceği tahmin ediliyor.
Anayasa Mahkemesi’nin ikinci kez “hak ihlali” kararı vermesine rağmen tahliye edilmeyen Türkiye İşçi Partisi‘(TİP) Hatay milletvekili, Gezi davası tutuklusu Can Atalay’ın avukatları Fikret İlkiz, Deniz Özen ve Akçay Taşçı, bir kez daha müvekkillerinin tahliyesini talep etti.
“İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi bu başvurumuz konusunda bu dilekçe yazılana kadar hiçbir karar vermedi. Bir başka anlatımla karar verme gereği bile duymadı. 22 Aralık 2023 Cuma günü karar verilmedi. 23 Aralık ve 24 Aralık günleri ise zaten tatil ve mahkemeler kapalı! Kime tatil; dışarıdakilere” denilen dilekçe, şu ifadelere yer verildi:
“İçerideki Milletvekili Can Atalay ise halen mahpus ve tutsak… Ama AYM kararının uygulanması için karar verilmesi onu ilgilendiriyor. Mahpusluk halinin sona erdirilmesi ve bulunduğu cezaevinden salıverilmesi hakkında verilecek kararın bile tatil günlerine denk gelmesi acaba nasıl bir yargının üretimi!
‘Bu kez uzun yazalım, belki yararı olur’
22 Aralık 2023 tarihinde dahi karar vermeyen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine kısa bir dilekçe vererek kararın yerine getirilmesini istemiştik. Bu talebe itibar etmeyen Mahkemeye bir kez daha başvuruyoruz. Belki yararı olur.
Bu başvurumuzda yeni hiçbir şey söylemeyeceğiz. Ama yine de hukuka olan bağlılığımız yüzünden başvuruyoruz. Belki de nafile gözüken çabalarımıza bir yenisini daha eklemiş olacağız. Bu defa uzun yazacağız. Çünkü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi kısa kararları uygulamıyor ve kısa yazılan dilekçelerdeki talepleri yerine getirmiyor.
Bir saat, bir dakika, bir gün, bir hafta dahi geçirilmeden, beklenmeden ve hemen Anayasa Mahkemesinin 25.10. 2023 ve 21.12.203 tarihli iki kararının da ‘derhal’ ve ‘hemen’ uygulanması gerekirdi. Niçin? Uzun yazalım, belki etkisi olabilir. Belki AYM kararı yerine getirilir.”
Mahkeme gerekçeli kararı bekleme kararı aldı
‘Can’ın Meslektaşları/ Arkadaşları’nın çağrısıyla birçok hukukçu, AYM kararının ardından Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı’nın önüne giderek kararın yerel mahkeme tarafından derhal uygulanması talebini yineledi. Çağrıda, tahliye kararı verilene kadar Çağlayan Adliyesi’nde bekleneceği ifade edildi.
AYM kararının gönderildiği, hükmü veren İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi Kalemi’nin Can Atalay’ın avukatlarına verdiği bilgiye göre ise AYM’nin kısa kararının ulaştığı mahkeme, gerekçeli karar gelene kadar işlem yapmayacak.
Türkiye İşçi Partisi (TİP) PM Üyesi Avukat Özgür Urfa, ikinci hak ihlali kararı üzerine adliye önünde toplananlara yaptığı açıklamada, AYM kararının önceki gün saat 15.00 itibarıyla mahkemeye gönderildiğini, ancak heyetin mesaileri bittiği bahanesiyle adliyeyi terk edip gittiğini söyledi.
Urfa, hem AYM’ye hem de 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi heyetine seslenerek, “Burada oyun oynamıyoruz. Sizler birer devlet kurumusunuz ve bu ciddiyetle çalışmak zorundasınız. Keyfiniz estiğinde adliyeden gidip, keyfiniz geldiğinde gelme hakkına sahip değilsiniz” dedi.
Ne olmuştu?
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) milletvekili seçilen Gezi Parkı davası sanığı Can Atalay’ın tahliye ve hakkındaki yargılamanın durması isteminin reddedilmesi üzerine yapılan hak ihlali başvurusunu önceki gün ikinci kez görüşmüştü.
Dosyada hak ihlali olduğuna oy çokluğuyla ikinci kez hükmeden AYM, ilk ihlal kararını 5’e karşı 9 oyla almıştı. İkinci ihlal kararında ise bu sayı 3’e karşı 11 oldu. Ayrıca Can Atalay’a 100 bin TL manevi tazminat ödenmesine hükmedildi.
AYM’nin kısa kararı, dün akşam saatlerinde yargılamayı yapan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştı. Mahkemenin Can Atalay hakkında karar vermesi bekleniyordu.
Anayasa Mahkemesi, Gezi Parkı Davası’nda hakkında 18 yıl hapis cezası kararı verilen Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay’ın bireysel hak ihlali başvurusunun ilkini 25 Ekim’de görüşmüş; Can Atalay’ın ‘Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma’ hakkı ile ‘Kişi hürriyeti ve güvenliği’ haklarının ihlal edildiğine oyçokluğu ile karar verilmişti.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise dosyayı Yargıtay’a göndermiş; Yargıtay 3. Ceza Dairesi AYM kararına uyulmamasına hükmedip Atalay hakkında ihlal kararı veren Yüksek Mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.
Cezaevindeki Milletvekili Can Atalay’ın avukatlarının 1 Aralık’ta yaptığı bilgilendirmeye göre; Atalay hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararına uyulmaması nedeniyle Yüksek Mahkeme’ye ikinci kez başvuru yapıldı. Avukatlar Atalay’ın; ‘Seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı’, ‘Adil yargılanm hakkı’ ve ‘Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının’ ikinci kez ihlal edildiğinin tespitini ve bu ihlallerin ortadan kaldırılmasını talep etmişti.
Yeşil Gazete’nin video haberciliği alanında uzmanlaşmak isteyen profesyonel gazeteciler, gazeteci adayları ve iletişim fakültesi öğrencilerine yönelik düzenlediği “Ekoloji Odaklı Video Haberciliği’ atölyesi, 23 Aralık Cumartesi günü Beşiktaş’taki Yeşil Ev’de gerçekleştirildi.
Yeşil Gazete’nin uzman habercileri ve alanında uzman konukların katılımıyla düzenlenen atölyeler serisinde geçtiğimiz hafta, video-haber/belgesel alanında uzmanlaşmak isteyen gazeteciler ve gazeteci adayları ile “hazırlık”, “sahada dikkat edilecekler” ve “kurgu aşaması”yla ilgili bilgi edinme ve var olan bilgilerini derinleştirme fırsatı buldu.
13:00 – 18:30 saatlerinde gerçekleşen atölyede Yeşil Gazete video editörü Cansu Acar, ekoloji odaklı video üretiminin inceliklerine değindi, video içerikleri hazırlama süreci ile ilgili deneyimlerini paylaştı.
Bağımsız gazeteci Ufuk Çeri, video gazeteciliği alanındaki tecrübelerinden yola çıkarak, sahada video çekimi konusunda püf noktaları paylaştı, katılımcıların da yönlendirmesiyle özellikle Drone haberciliği üzerinde durdu.
Son olarak SLOTmedia kurucusu Sercan Subaşı, video kurgusu üzerine bir atölye çalışması gerçekleştirdi; katılımcılar video habercilik alanında en çok kullanılan programlardan biri olan Adobe Premiere Pro ile nasıl video kurgusu yapıldığı üzerinde çalışma fırsatı buldu.
İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası‘yla olan işbirliğimiz çerçevesinde, Doç.Dr. Cenk Demiroğlu‘nun kaleme aldığı ve iklim krizi ve turizm ilişkisini ele aldığı makalesini yayımlıyoruz.
*
İklim krizi ve turizm ilişkisini dünya çapında değerlendiren ilk kapsamlı çalışma olan Turizm ve İklim Değişikliği Durum Değerlendirmesi Raporu, uzmanları arasında bulunduğum Turizm İklim Değişikliği Paneli (TPCC) tarafından COP 28 İklim Konferansı sırasında yayımlandı.
Rapor, günümüzde doğrudan ve dolaylı olarak küresel salımların yaklaşık yüzde 8 ila 10’una neden olan turizm sektörünün aynı zamanda iklim krizi karşısında ne denli kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.
Artan iklim tehditlerinin turizm ekonomisi ve iklim kırılganlığı nispeten yüksek olan Türkiye dahil birçok ülkede, turizme darbe vurması bekleniyor. Alçak rakımlarda kayak turizmi, aşınabilir kıyı şeritlerinde plaj turizmi ve bazı doğa temelli turizm türleri, iklim tehditleri artarken uyum önlemlerinin yetersiz olması nedeniyle sürdürülemeyecek.
Önümüzdeki süreçte, bir yandan turizm sektörünün iklim krizi karşısındaki kırılganlıklarını tespit edip gerekli önlemleri almak, bir yandan da turizm politikalarını iklim değişikliği çerçeveleriyle entegre ederek sera gazı salımlarını azaltmak gerekiyor.
İklime dirençli turizm desteklenmeli
Turizmi olumsuz etkilemesi beklenen en önemli unsurlar arasında aşırı sıcaklar ve artan yangınlar bulunuyor. Dünyanın en turistik 100 şehrinde riskli derecede sıcak günler, 1950’lerden bu yana neredeyse yüzde 20 arttı; 2050lere kadar ise yüzde 13 ila 18 daha artması bekleniyor.
Bu durum, uluslararası seyahat eden turistler için ciddi sağlık riskleri doğuruyor. Turistler, hem alışık olmadıkları bir sıcaklığa vardıkları hem de sıcaklık uyarılarına erişmekte güçlük yaşayabildikleri için, sıcaklığa bağlı hastalıklar konusunda daha kırılganlar.
Orta (RCP4.5) ve yüksek (RCP8.5) salım senaryolarına göre Türkiye’de yangın riski (Kaynak: https://climate.copernicus.eu/fire-weather-index)
Yangınlar ise özellikle Avrupa’nın Akdeniz kıyılarında yükselişte. Yangınların yalnızca Portekiz turizm sektörüne maliyetinin 2030 yılında 35 ile 63 milyon Euro’ya ulaşacağı, 2050 yılında ise dört kat artacağı hesaplanıyor.
Yine TPCC’nin de yararlandığı Copernicus Turizm İklim Değişikliği Servisi Yangın Hava İndeksi uygulamasına yakından baktığımızda, yakın ve orta vadelerde Türkiye’nin Ege ve Akdeniz kıyılarında haziran-eylül döneminde yangın tehlikesinin hem iyimser hem de kötümser senaryolarda ‘yüksek’ ya da ‘çok yüksek’ seviyelerinde kaldığını görüyoruz.
UNESCO Dünya Mirasları tehlike altında
İklim değişikliği nedeniyle deniz suyu seviyelerinde yaşanacak artış, özellikle kıyı turizmi açısından ciddi bir tehlike. Buna rağmen hangi bölgelerin ne ölçüde risk altında olacağına dair araştırmalar, henüz yeterli seviyede değil. Ancak rapordaki bulgular gösteriyor ki su seviyelerindeki yükselme, hem havalimanları gibi turizm altyapılarını hem de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki birçok bölgeyi tehdit edecek.
Dünya Mirası Listesi’ndeki birçok yapı, deniz kıyısında yer alıyor. Listedeki 340 alanın analizi, bunların yarısından fazlasının yüzyıl sonunda kısmen veya tamamen sular altında kalma riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Örneğin Tayland’daki meşhur Ayutthaya Antik Kenti, bu yüzyıl içinde tamamen sular altında kalabilir. Çalışmaya göre, Türkiye’deki kıyısal miras alanlarının ise yüzde 10’a kadar batma tehlikesi altında olduğu söylenebilir.
Kayak sezonu kısalıyor
Uzmanlık alanım olan kayak turizmi, alçak rakımlı bölgelerdeki ısınma ve kar yağışındaki azalmadan olumsuz etkileniyor; ileri seviyelerde karlama yapılan bölgelerde dahi kayak sezonu kısalıyor.
Raporda, doğal kar eksikliğini telafi etmek için karlama temelli uyum çabasının küresel çapta hızla yayılmasının yanı sıra, yüksek su ve enerji tüketimi nedeniyle sürdürülebilirliği konusunda ortaya çıkan tartışmaları da ele aldık. Raporun bulgularına göre, 2050 yılında küresel ısınmanın kaç derece gerçekleşeceğine bağlı olarak, kayak sezonundaki ortalama kısalma yüzde 15 ile 22 arasında değişecek. Bu azalma, yüzyıl sonuna doğru giderek daha dramatik bir hal alabilir: Kayak sezonunun 2080 yılında bugüne kıyasla yüzde 20 ile 42 daha kısa olacağı tahmin ediliyor.
Karlama yöntemi daha da yayılacak
Sezondaki kısalmanın sebep olacağı maddi kayıpları sınırlandırmak için karlama uygulamalarının giderek daha fazla öne çıkacağı söylenebilir. Bugün dünyadaki altı bine yakın kayak alanının üçte birinde karlama yapılıyor. İklim değişikliğinin kar sezonu üzerindeki olumsuz etkisi arttıkça, bu tekniğin de yayılması bekleniyor. 2030 sonlarına kadar yüzde 34-37 büyüyeceği tahmin edilen karlamanın, 2080lerde ise yüzde 115-158 daha büyük olacağı öngörülüyor.
Ancak bu sektörün ar-ge yatırımları yaparak daha sürdürülebilir hale gelmeye ihtiyacı var. Nitekim raporda da, bu tür bir uyum çabasının zorluğunun aynı zamanda bir karbon ayak izi meselesi olduğunu göstererek sorunun karmaşıklığına dikkat çektik. Araştırmalar gösteriyor ki, kar yapmadığımız takdirde turistler, kar güvenirliği daha yüksek destinasyonlara yönelerek daha uzun yolculuklar yapabiliyor, dolayısıyla daha yüksek salımlar gerçekleştirebiliyor.
Zenginlerin sebep olduğu salımlardan yoksullar etkileniyor
Turizm salımlarının eşit olmayan dağılımı ve iklim tehlikelerinin potansiyel etkileri, iklim adaleti açısından da önemli sonuçlar doğuruyor. Düşük gelirli ülkelerde iklim ve turizm riskleri, yoksulluk ve kamu sektörü borcu gibi diğer birçok faktörle örtüşüyor ve iklime dirençli politikalar ve iklim finansmanı gerektiriyor.
Turizm – ve özellikle uzun mesafe, uluslararası seyahatler – lüks bir ürün. Bu konuda yapılan çalışmalar, dünya nüfusunun yüzde 90’ının her sene uçağa binmediğini gösteriyor. Öte yandan, sık uçuş yapan kişilerin yüzde 10’u, ticari havacılık salımlarının yarısından sorumlu. Bu uçuşlar da büyük ölçüde Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya-Pasifik bölgeleri arasında gerçekleşiyor.
Ülkelere göre kişi başı salımlara baktığımızda, bu durum daha da görünür hale geliyor. Uçuş kaynaklı salımlarım küresel ortalaması, kişi başı 103kg CO2 seviyesindeyken, bazı ülkelerde bu miktar çok daha yüksek: Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri’nde kişi başı 1.950, Singapur’da 1.173, BirleşikKrallık’ta ise 841 kg seviyesinde.
Maldivler, Seyşeller ve Aruba gibi Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri’nin (SIDS) birçoğunda turizmin GSYİH’ye katkısı, yüzde 20’nin üzerinde. Buna karşın, turizm sebepli uçuşların yalnızca yüzde 1,2’si bu gibi küçük ada ülkelerine varıyor ve 2019 yılında bu seyahatlerin salımlardaki payı yalnızca yüzde 3 seviyesindeydi.
Yüksek salımlı turizmden uzaklaşmak gerekiyor
Buna karşın turizm, COVID-19 nedeniyle yaşanan aksaklıklar dışında, küresel ekonomiden daha hızlı büyüyor, daha uzun mesafelere ve daha salım yoğunluklu seyahatlere yöneliyor.
Aynı zamanda turizm kaynaklı salımlar da, küresel salımlara kıyasla daha hızlı artıyor: Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi’nin (World Travel and Tourism Council, WTTC) yeni bir raporuna göre, 2010 ve 2019 yılları arasında turizm kaynaklı salımlar yüzde 2,5 arttı. Böylelikle, küresel salımların yüzde 1,3’lük artışını geride bırakmış oldu.
Küresel turizm salımları ağırlıklı olarak yüksek gelirli dış pazarlarda ve destinasyonlarda yoğunlaşıyor. Örneğin uluslararası uçuşların yüzde 50’si, Avrupa’ya varıyor. Az gelişmiş ülkeler için ise bu oran – küresel nüfusun yüzde 12’sini oluşturmalarına rağmen – yalnızca yüzde 1,7. Turizm sektöründe sera gazı azaltma hedeflerine ulaşmanın en gerekli adımlarından biri, tüketici davranışı ve turizm pazarlamasının, çok yüksek salımlı turizm türlerinden uzaklaşmasını sağlamak.
Karbonsuzlaşmada en zorlu unsur hava yolculuğu
Turizm sektöründeki farklı unsurların emisyonlarına baktığımızda, otel operasyonlarının sera gazı yoğunluğunun bölgesel olarak iyileştiğini görüyoruz. Ancak bu iyileşme, yine de Glasgow Turizmde İklim Eylemi Bildirgesi’nin koyduğu, emisyonları 2030 yılında yarı yarıya azaltma hedefine erişebilecek nitelikte değil.
Hava yolculuğu ve kruvaziyer turizmi de 2030 salım azaltma hedeflerine ulaşamayacak. Hava yolculuğu, küresel turizmin ciddi salım azaltımlarını gerçekleştirebilmesi konusunda en zorlu bileşen olmaya devam ediyor. 2019 yılı verilerine göre, yolculukların yalnızca dörtte biri hava yoluyla gerçekleşse de, hava ulaşımı tüm turizm ulaşım salımlarının dörtte üçünden sorumlu.
Havacılık, karbonsuzlaştırılması zor bir sektör. Bunun altında da hem uçak geliştirme ve filo yenilemenin uzun süren, yavaş süreçler olması, hem de sıfır-salım teknolojilerinin henüz emekleme aşamasında olmaları yatıyor. Bu teknolojilerin ancak 2035lerden itibaren, yavaş yavaş devreye girebileceği tahmin ediliyor. Salımları sıfırlayacak derecede yaygınlaşmaları ise 2080 yılını bulabilir.
Türkiye, iklim krizinin turizme etkilerine hazırlanmalı
Türkiye açısından baktığımızda, gelişmekte olan kış turizmimiz yanında ana lokomotifimiz kıyı ve hatta kültür turizmi arzımızın da iklimsel boyutları ve küresel ısınma karşısındaki kırılganlıkları aşikar. Kısa ve orta vadede fırtına, sel, yangın ve sıcak hava dalgaları gibi aşırı olaylara ve uzun vadede deniz seviyesindeki yükselmelere hazırlıklı olmalıyız. Ayrıca, iklim değişikliğine uyumun yanında sera gazlarının azaltımı da kesinlikle ana gündemimiz olmalı.
Küresel olarak baktığımızda da, sektörel iklim taahhütlerindeki artışa rağmen turizm politikası, henüz küresel veya ulusal iklim değişikliği çerçeveleriyle entegre değil. Çoğu ulusal turizm politikası veya planı, iklim değişikliğine sınırlı önem veriyor.
Devletler ve uluslararası fonlar, iklim açısından hassas ve yüksek sera gazı salım yoğunluğuyla bağlantılı turizm altyapısına yatırım yapmaya devam ediyor.
Turizmde kanıta dayalı iklim eylemini bilgilendirmeye yönelik araştırma ve bilimsel kapasite önemli ölçüde arttı, ancak sektörel ve akademik turizm eğitim programlarında iklim içeriği oldukça sınırlı kalıyor.
Türkiye de iç ve dış turizmde hava ve kara seyahatlerine oldukça bağımlı. Yenilenebilir kaynaklarla beslenen elektrikli bir demiryolu ağımız ve karayolu taşımacılığımız gelişmedikçe, iklim değişikliğine neden olmaya ve sonrasında da sonuçlarına katlanmaya devam etmeye mahkum olacağız. Aslında Türkiye, 3. Turizm Şurası’nda yayınlanan Çevre-Planlama-Altyapı Komisyonu Raporu’nun 13 ila 28. maddelerini kağıt üzerinde bırakmayıp layığıyla eyleme geçirse, hem kendi adına uyum ve azaltımda önemli adımlar atar, hem de dünyaya çok ciddi bir örnek olabilir.
Küresel ısınmanın önlenmesi için ilki 1995 yılında gerçekleştirilen COP toplantılarının 28’incisine fosil yakıtlardan çıkışa dair somut bir plan ortaya konulmaması neticesinde kademeli çıkışa yalnızca sivil toplumun baskısıyla bir ibare olarak yer verilmesi ve nükleer enerjinin düşük karbonlu olarak nihai metne girmesi damgasını vurdu.
Zira 2050 yılında karbonsuzlaşma hedefi için karbonu kaynağında azaltmaktansa salınan karbonun azaltımını sağlayan teknolojiler üzerinden bilime referans verilmesiyle “sihirli” nükleer çözümlere de kapı aralandı. Yani önceki yıllarda yeşil enerji olmadığı için yeşil fon alanına kapıdan erişemeyen nükleer lobi, bu sene bilim ve teknolojiye verilen referansla bacadan girdi. Ancak, nükleer enerjinin COP kararına girmesinin nedeni nükleer enerjinin iklim krizine çözüm olması değil, pazardaki paylaşım kavgası.
Daha önce birçok yazıda belirtildiği gibi 2050 karbonsuzlaşma hedefi için de en düşük karbonlu teknoloji olmanın ötesinde kaynağını doğadan alan, kaynağında sonsuz ve dışsallıkları olmayan, depolama altyapısına sahip yenilenebilir enerji kategorisindeki rüzgar ve güneş enerjilerine yönelmek en akılcı yöntemdir. Yenilenebilir enerjilerin neredeyse tam tersi özellikleriyle ham maddesi tehlikeli, kaynağında sınırlı, pahalı, depolama süreçleri riskli (kalıcı depolama sorunu çözülmemiş), tüm süreçleri aşırı maliyetli ve soğutma suyunu dahi ısıtan dışsallıkları bulunan, iklim krizi koşullarında riskleri artan, operasyonel süreçleriyle küresel ısınmaya pozitif besleme yaparak hem iklimi ısıtan hem de radyoaktif kirliliğe neden olan nükleer enerjiye yönelim de bir o kadar akıl dışıdır. Dolayısıyla nükleerin düşük karbonlu kabul edilmesi ve Dünya Bankası kaynakları dahil teşviklerden yararlandırılması iklim krizine karşı kaşıkla verilen ilacın kepçeyle çıkarılması anlamını taşır. Gezegenin iklim krizine sokulmuş olduğu hali kalp hastalığına yakalanan bir hasta metaforuyla açıklarsak, doktorun verdiği diyette yağlı ve kızartmaların yazması kadar absürt olan bu kararla doktorun hastaneye kalp ameliyatı müşterisi kazandıracağı kesindir!
Yeni ‘finansman modelleri’ne örnek: Akkuyu
İklim krizinden çıkış koşullarına dair tartışma zemini varsayılan iklim zirvelerinin son yıllarda yeni iş anlaşmalarıyla yeni iş fırsatları anlamına geldiği malum. Bu kapsamda özellikle devletlerin ve ulus üstü örgütlerin ifa ettikleri düzenleyici rol, engellerin kaldırılması, teşviklerin uygulanması ve itirazların baskılanması için nükleer enerjinin küresel yayılımını da organize etmiştir. Ne var ki, kapitalist sistemin “hep daha fazlasını isteyen” narsistik tavrı sergileyen nükleer endüstri devlet desteği olmadığı gerekçesiyle “kuraklıktan” dem vurabiliyor.
Nitekim neoliberal düzene rağmen bu durum ABD menşeili Clean Air Task Force, The EFI Foundatio, ile kendisi başı başına tehdit olan the Nuclear Threat Initiative adlı kuruluşlar tarafından hazırlanan “Gelişmekte Olan Ülkelerde Nükleer Enerjinin Geliştirilmesi için Küresel Bir Oyun Kitabı: Başarı için Altı Boyut” (A Global Playbook for Nuclear Energy Development in Embarking Countries: Six Dimensions for Success) içindeki “Nükleer projelerin finansmanı için sadece piyasa mekanizmaları yeterli değildir; ulusal hükümetler nükleer programın başlangıcında aktif bir rol oynamalıdır” ibaresinde de görülmekte. Nükleer gibi karmaşık bir teknolojinin gelişmekte olan ülkelere pazarlanması için bankacılık kabiliyetinin artırılmasının hedeflendiği belirtilen kitapçıkta, Fransa ve ABD gibi nükleer endüstri lobilerin güçlü olduğu devletlere önderlik görevi veriliyor. Yeni finansman modellerinin uygulanmasına ihtiyaç olduğuna da işaret edilen kitapçıkta ülkelerin azgelişmişliği ölçüsünde finansman yollarına başvurulması için verilen örnek ise Rusya’nın Yap -Sahip ol -İşlet (B.O.O) tipi finansman anlaşmasıyla ülkemizde kurduğu Akkuyu Nükleer Güç Santrali.
Rusya devletine ait Rosatom’un küresel projelerinin yayılımı
Kitapçıktaki öneriler, COP28 başlamamışken nükleer enerji kapasitesinin üç kat artırılması yönündeki haberlerin dünya kamuoyuna duyurulmuş olmasıyla değerlendirildiğinde nükleer enerjiye yatırım kararlarının evveliyatının belirleyici olduğu görülmekte. Hatta ağustos ayının başında Fukuşima‘ da 11 yıldır biriktirilerek miktarı 1,3 milyon tona ulaşan radyoaktif suyun IAEA‘nın desteğiyle okyanusa boşaltılmasında da küresel nükleer kapasitenin üç katına çıkarılması planlarının etkili olduğu söylenebilir. Çünkü şu yazıda iddia edildiği gibi nükleerleşmenin artması, normalleştirilmesi gereken daha fazla radyoaktif kirlilik kaynağının oluşması demektir.
Nükleer enerjide ‘Rönesans’ çabası
Yukarıdaki bağlama göre, bu yazıda COP28 sonuç bildirgesinde de yer alan nükleer enerjinin düşük karbonlu kabul edilmesine dair kararın paylaşım mücadelesine dayandığını ve böylece yenilenebilir enerjiler karşısında kaçınılmaz şekilde küçülmeye giden küresel nükleer enerji kapasitesinin hak etmediği bir desteğe kavuşturulmak istendiğini iddia ediyorum. Bu nedenle, küresel ölçekte nükleerden elde edilen elektriğin yüzde 72’sini üreten ABD, Çin, Fransa Rusya ve G. Kore arasındaki dengenin bozulmasından odaklanıyorum. İlk yayımlandığı 1992 yılından itibaren şeffaflıktan yoksun nükleer süreçlere dair en objektif verileri sağlayan ve bu sene COP 28’in gerçekleştirildiği tarihte yayımlanan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporunun bu seneki verilerinden yararlanarak yürüttüğüm tartışmada, nükleer teknolojilerin iklim krizine karbonsuz teknolojik çözüm üretme derdinin çok uzağında olup bir nükleer enerjiye yeniden rönesans yaşatma sürecinin lobiler arası yarışla tırmandırıldığını savunuyorum. Böylece rapor üzerine her yıl Yeşil Gazete‘ye yazdığım değerlendirme yazımı da bu sene COP 28 bağlamındaki bu yazıyla paylaşmış olacağım.
Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’ndaki büyük resme göre küresel ölçekte inşa halindeki 58 reaktör projesi nükleer endüstriyi domine eden beş büyük devletten Çin ve Rusya’ya ait. Yani Çin’in 2023 ortası itibariyle inşa halindeki 23 reaktörle en fazla projeye tek başına sahip konumda olması ve Rusya’nın, 2023 ortası itibariyle dördü Akkuyu’da bulunan yapım aşamasındaki 24 reaktörün tedarikçisi olarak uluslararası pazara büyük ölçüde hâkim bulunması önemli. Özellikle Rusya’nın kendi ülkesi haricinde Hindistan, Çin, Türkiye, Mısır ve Bangladeş’teki projeleriyle Fransa ve ABD’deki nükleer lobilerine göre pazarda üstünlük yakalamış olması, diğer nükleer devlerin yeni coğrafyalara açılma iştahını kabarttığı üzere yakın zamanda daha çok sayıda gelişmekte olan ülkenin nükleerleştirilmek istenmesi için yeni reaktör anlaşmalarının yapılacağı öngörülebilir.
Bu şekilde gelişmekte olan ülkelerin sermayeyi kendi öz kaynakları olan yenilenebillir enerjileri geliştirmek için kullanması da engellenir. Yani sosyo-ekonomik sorunlar içinde demokrasi yoksunu, iklim krizine ve hükümetlerine karşı direnmesi gereken gelişmekte olan ülke halkları bir de nükleer yük altında ezilecektir. Bu şekilde nükleer kolonyalizmin yaygınlaştırılacağı anlaşıldığı üzere, Türkiye’de AKP tarafından Sinop ve İğneada‘da kurulmak istenen nükleer santral projeleri için de ipotek anlamına gelen yeni anlaşmaların gündeme getirilmesi beklenebilir.
Bununla beraber raporun, küresel nükleer enerji üretim seviyeleri açısından 2002 yılında 15’inci sıradaki Çin’in 2016 yılında üçüncü sıraya, 2020 yılında da dünyanın en büyük ikinci nükleer üreticisi haline gelerek 1980’lerin başından beri sektörün lideri olan Fransa’yı geçtiğini göstermesi de kıymetlidir. Kaldı ki, Fransa’daki nükleer enerji üretimi 1990’dan bu yana ilk kez yüzde 22,7’lik rekor bir düşüşe uğrayarak 300 gigawatın altına gerilemiş bulunmaktadır. Nitekim aşağıdaki tabloya göre dünya çapında reaktörlerin ortalama yaşı 31,4 olurken, 56 reaktörü 38 yaşını geçmiş durumda olan Fransa’daki hükümet reaktörlerin devreden çıkarılmayıp ömürlerinin uzatılması için girişimlerde bulunmaktadır.
ABD ise 93 reaktörüyle dünyanın en fazla reaktörüne yani en geniş nükleer filosuna sahiptir. Ancak, reaktörlerinin ortalama yaşının 42 olması, dünya ortalamasına göre yaşlı olduğunu gösterirken 49 reaktörü 41 yıldır çalışmakta, son beş yıl içinde ise 47 yaşında 7 reaktörü temelli kapatılmıştır. Yani aşağıda görüldüğü üzere dünya genelinde kapatılan reaktörlerin ortalama yaşı 28,2 iken ABD’de 10 reaktör 51 yıl veya daha uzun süredir operasyonda olup Fransa’daki gibi reaktör ömrünün uzatılması için başvuruları yapılmıştır.
Öte yandan Rusya’nın büyüyen nükleer filosu için gereken uranyum tedarikinde engellenmesi karşısında önceki bir yazıda tartışıldığı gibi yeni uranyum madenleri açma girişimlerinde bulunmaktadır. Bununla beraber, COP28’de bilime referans verilmesi nükleer yakıt süreçlerinde bağımlılığın aşılması için teknolojik geliştirmelere başvurulacağına işarettir. Esasen dünya genelinde mevcut santraller için 50 yıllık uranyum rezervi kalmışken nükleer kapasitenin üç kat artırılması kararı atıktan yakıt üretme süreçlerinin geliştirilmesinin hızlandırılacağı anlaşılmaktadır. Üstelik ABD ve Fransa’nın rakip gördüğü Rusya, VVER 1200 modellerinin nükleer atığını yeniden işleyerek yeni nesil reaktörlere yakıt üretme yöntemlerini geliştirmektedir (Bu durum en az 1 milyon yıl tehlikesi sürecek olan nihai atığın ev sahibi ülkede depolanmasından önceki proseste, atığın içinden alınan plütonyumun alınarak işlenmesiyle ilgilidir). Anımsanacağı gibi Ukrayna savaşında Rusya’ya yaptırımların uygulanmasındaki zorluğun temelinde Rusya’nın nükleer santrallerde kullanılan zenginleştirilmiş uranyum yakıtının üretildiği iki teknolojiden en büyüğüne (*) sahip olması bulunmaktadır ki bu da diğer nükleer devlerin ham maddeden bağımsızlaşmak için atıktan yakıt üretme çalışmalarının hızlandırılmasına diğer bir gerekçedir.
Nükleer enerjiden elektrik üretimi düşerken artan kurulu kapasite dilemması
Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’na göre nükleer enerjinin 2022’de küresel ticari brüt elektrik üretimindeki payının yüzde 9,2’ye düşerek son kırk yılın en düşük değerine gerilemesi ise faaliyette olan nükleer santrallerden elde edilen elektriğin verimlilik sorunsalı olarak karşımıza çıktığını göstermektedir. Oysa 2013-2022 yılları arasında yüzde 60’ı Çin’de olmak üzere 66 reaktör işletmeye alınırken 42 reaktörün kapatılması neticesinde kurulu nükleer kapasite 2022 sonuna kadar artmıştır.
Bununla birlikte nükleer enerjinin yenilenebilir enerjilerle rekabet edemediğini gösteren şekilde 1996’daki yüzde 17,5’lik üretim düzeyinin yarısına kadar gerilemesinde yenilenebilir enerjilerin (güneş, rüzgâr ve ağırlıklı olarak biyokütle) 2020’den itibaren artan verimliliğinin de etkisi yadsınamaz. Kuşkusuz bu sonuçta aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi güneş ve rüzgar enerjisinin üretim maliyetlerinin fosil yakıtlarla nükleerden düşük olması rol oynamaktadır ki, nükleer enerji üretim maliyetleri artan bir seyir izlemektedir.
Yenilenebilir enerjilerden nükleer santrallere kıyasla yüzde 16,5 daha fazla elektrik üretildiği belirtilen raporun 2021 yılı verileri anımsanırsa rüzgâr ve güneş enerjisinin küresel enerjinin yüzde 10’undan fazlasınısağlamıştır ki, 2022 yılında yenilenebilir enerjiden elde edilen elektrik düzeyi de yüzde 30’lara ulaşmıştır.
Nükleer endüstrinin genel olarak deneyimlenen sorunları da mevcut santrallerde üretilen elektriğin payının küçülmesinde rol oynar. Nitekim raporda, Arjantin‘de üç reaktöründen birinde aylarca süren planlı ve plansız bakım ve onarım kesintileri nedeniyle nükleer enerji üretiminin yüzde 26,5 oranında düştüğünden; Belçika’da da teknik sorunlara bağlı olarak 2022’de yüzde 13’lük bir düşüş yaşandığından bahsedilmektedir.
Fukuşima nükleer felaketinin de etkisiyle nükleerden çıkış kararını hayata geçirerek 17 reaktörünü aşamalı olarak kapatan Almanya faktörü ile felaketin meydana geldiği tarih itibariyle önce 43 olarak belirlenen, ardından 35 olarak güncellenen reaktörleriyle Japonya’da 12 yıl sonra yalnızca 10 reaktörün operasyona yeniden başlatılmış olmasının da bu düşüşte payı vardır. Esasen raporda Japonya’da nükleer enerjiden elde edilen üretimin 2021’deki önemli artışın ardından 2022’de yüzde 15,3 oranında tekrar düştüğünden bahsedilmektedir. Benzer şekilde Birleşik Krallık‘ta, 2016 ve 2021 yılları arasında istikrarlı bir şekilde azalan nükleer üretimi 2022 yılında yüzde 4,3 artmış, ancak 2022’de üç reaktör daha kapatıldığı için 2022’nin aynı dönemine kıyasla yüzde 21,5 düşmüştür ki raporda, önceki düşüş eğiliminin süreceğine işaret edilmektedir.
Sonuç olarak, operasyondaki nükleer santrallerin sayısı artarken nükleer enerji üretiminin düşmekte olması her şeyden önce nükleer enerjinin verimsiz süreçlerinin ürünü olarak okunmalıdır. Ayrıca giderek yaş ortalaması artan ve nükleer filo kapasitesinin yüksek gösterilmesi için reaktörlerin ömrü uzatılırken iklim krizi şartlarında bakım-onarım ihtiyacı da artarak kırılganlaşan nükleer santrallerin tehlike düzeyi yükselecektir. Hatta teknolojik yatırımlarla uranyum zenginleştirme teknolojisi kurmak yerine ham maddenin sınırlılığı nedeniyle nükleer atıktan yakıt üretme gibi süreçlerin yaygınlaşması yeni inşa edilmesi planlanan santrallerin daha da tehlikeli hale gelmesi demektir.
Dip toplamda nükleer pazardaki rekabetin tetiklediği nükleer kapasite artırımı için yapılacak yatırımın geri dönüşünün uzun inşaat süreçleriyle nükleerin küresel ısınmanın 1,5 derece altında tutulmasına yetişememesi nedeniyle iklim krizine çözüm sunamayıp çoklu felaketlere yol açması şeklinde yaşanacaktır. Yani iklim krizine bir çözüm sunamayan nükleer enerjinin teşvikler alıp yaygınlaştırılması ancak insan sonrasına katkı(!) yapabilir ki, neoliberal nükleer devletler yarışadursun kendisi riskli, yavaş ve hantal olan nükleer projeler bu sonu yakınlaştırmaktadır.
*
(*) Dünya genelinde zenginleştirme hizmetleri ve yakıt döngüsü ürünleri alanında ikinci sırada ise uluslararası bir tedarikçi olan Urenco vardır.
2004 yılında yürürlüğe giren Hayvanları Koruma Kanunu‘nda belirtilen tedbirlerin uygulanması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın açıklamalarının ardından Ankara‘da sokakta yaşayan hayvanlar konusunda yaşanan tartışmalar devam ediyor.
Konya Büyükşehir Belediyesi‘ne ait barınaktaki köpek ölümüne dair görüntüler tepki çekerken, Ankara Valiliği, belediyelere “Sahipsiz Sokak Hayvanları Hakkında” başlıklı genelge gönderdi. Keçiören Belediyesi‘nin hayvanları toplatma kararı ise hukuka aykırı olarak değerlendirildi.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş‘ın butik barınak önerisi ve hayvanseverlere çağrısı üzerine hayvan koruma gönüllüleri ve veterinerler, kısırlaştırma işlemlerine odaklanmanın yanı sıra, sokaktaki hayvanların barınaklara alınmasının çözüm olmadığını savunuyor. Belediyelerin hayvan hakları savunucularıyla işbirliği yapması, kısırlaştırma merkezlerinin açılması ve yaygın kısırlaştırma seferberliği başlatılması öneriliyor.
Gönüllüler, belediyelerin yeterli önlemleri almadığını ve sorumluluklarını yerine getirmediğini belirtiyor. Kısırlaştırma ve tedavi masraflarını karşılamak için çaba sarf eden hak savunucuları, belediyelerin daha etkin bir şekilde hareket etmesini talep ediyor.
‘Sadece kısırlaştırmayla bunun önünü almanın imkanı yok’
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sokakta yaşayan hayvanlara çözüm olarak Avrupa’daki uygulamaları gösterirken Ankara Keçiören’de bir çocuğun sahipsiz köpeklerin saldırısı sonucu yaralanmasına ilişkin konuşan Mansur Yavaş da, Avrupa’da hiçbir ülkede sokakta sahipsiz hayvan görmediğini söylemişti.
Yeni yaptıkları butik barınaklarda, maliyetini belediye olarak karşılamak kaydıyla hayvanseverlerin köpeklere gelip bakmalarını istediklerini belirten Yavaş, “Saygılıyım, hayvanseverlerin fikirlerine de saygılıyım ama popülasyon o kadar çok arttı ki, Türkiye’de ilk defa kendi imkanları dışında kısırlaştırma ihalesi açan belediyeyiz. 13 klinikle anlaştık. Dişiler kısırlaştığında bir hafta kalması gerekiyor. Erkek olanlar hemen sokağa bırakılabiliyor ama bu popülasyonda bu şekilde sadece kısırlaştırmayla bunun önünü almanın imkanı yok” dedi.
Bir yandan kısırlaştırma işlemlerine devam edeceklerini diğer yandan sokaktaki sahipsiz köpekleri barınaklarda misafir edeceklerini bildiren Yavaş, “Eğer çok istiyorlarsa hayvanseverler, onlar da elini taşın altına koysun. Destek oluruz, sahiplensinler. Sahipsiz hayvan olmaz” ifadelerini kullandı.
Bu tartışmalar devam ederken Ankara Valiliği, Tarım ve Orman Bakanlığı’na Ankara belediyelerine dağıtılmak üzere “Sahipsiz Sokak Hayvanları Hakkında” başlığıyla bir genelge gönderdi.
Peki hayvan koruma gönüllüleri, hayvanseverler ve veterinerler ne diyor?
‘Keçiören Belediyesi’nin kararı hukuka aykırı’
Türkiye Hayvanları Koruma Vakfı (TÜRHAV) Başkanı Erman Paçalı valiliklerin hayvanları toplatılması için ilgili birimlere yolladığı genelgeye ilişkin şunları söyedi: “Bu yazı ve benzerlerini zaman zaman belediyelere yollarlar. Mevzuat dışı bir durum değil. Ancak yakın zamanda Keçiören’de yaşanan vukuat nedeniyle bunu yollamış olabilirler. Esas sıkıntı Keçiören Kaymakamlığını‘nın İlçe Hıfzısaha Kurulu‘nun almış olduğu bir karar. Buna ilişkin Keçiören Kaymakamlığı’na de bir yazı gönderdik, dönüş bekliyoruz. Keçiören bu kararı aldı ancak duyurmuyor bunu, ilan etmiyor. Kararın orijinali elimizde de var. Bu karar hukuka aykırı. Keçiören bu kararında yakala ve geri bırakma diyor, budur hukuka aykırı olan ve itiraz ettiğimiz.”
Oturma eylemi gerçekleştirdi
Yerel Hayvan Koruma Gönüllüsü, Hayvan hakları aktivisti Güliz Gündüz ise Valiliğin genelgesinin Twitter üzerinden sızdırılması üzerine Kızılay‘da Yüksel Caddesi‘nde bulunan İnsan Hakları Anıtı önünde tek kişilik bir oturma eylemi gerçekleştirdi. Üzerinde “Suçlu ben değilim, suçlu belediyeler” ve “Toplama kamplarında değil sokaklarda yaşayacağız” yazan iki pankartla heykel önüne gelen Gündüz, burada, bu oturma eylemini neden gerçekleştirdiğini açıkladı:
“Sokağımızda kent bileşenimiz olan hayvanları toplatmak istiyorlar. Bugün Valilik bir karar çıkartacağın söylemiş. Zaten şu anda toplatılmalar yapılıyor. Kısır ve küpeli hayvanlar yasayı dele dele toplatılıyor Buna karşı bir oturma eylemi başlattım ve buna devam edeceğim.”
Gündüz, Mansur Yavaş’ın hayvanseverlere yönelik “ellerini taşın altına koysunlar” ifadesini de şöyle değerlendirdi:
“114 bin lira bir kliniğe, 48 bin lira başka bir kliniğe borcum var; hayvan kısırlaştırmaktan, tedavi etmekten… Güliz Gündüz olarak tek başıma. Evimde on tane hayvana bakıyorum. Hepsi sokaktan kurtarılmış. Ben daha ne yapabilirim?”
‘Tüm il ve ilçelere kısırlaştırma merkezleri açılmalı’
Hak aktivisti, çözüm olarak belediyelerin il ilçe demeden bütün özel kliniklerle anlaşmaları gerektiğini, yaygın kısırlaştırma yapılması gerektiğini belirti: “Her mahalleye iki tane konteynır yeter. Biri kısırlaştırma birimi olacak, biri ameliyat sonrası bakım birimi olacak. Acilen üretimin de durması gerekiyor. Üretim durmadan bunun önüne geçemeyiz. Hayvan satışı üretimi durdurulacak ki biz de kısırlaştırmayla nüfus artışını durdurabilelim.”
“Biz de popülasyonun farkındayız. Evet, çok! 2004’te çıkan yasayı belediyeler uygulamadığı için çok. Asıl belediyeler elini taşın altına koyacak, çünkü şu ana kadar kısırlaştırma yapmadılar. Küpeli, Belediye tarafından alındığı tescillenmiş köpek hamile çıkıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Elini taşın altına onlar koyacaklar, biz de destek olacağız. Biz zaten yapıyoruz. Yaygın kısırlaştırma yapılacak ki popülasyon azalacak. Tüm il ve ilçelere kısırlaştırma merkezleri açmak zorundalar.”
Gündüz’ün protestosunu gören vatandaşlar da eyleme destek verdi. Gündüz’e desteğe gelen bir yurttaş, “Ben de katılacağım. Her şekilde yanlarındayım. Uyutulmalarına asla izin vermeyeceğiz” dedi.
Gündüz, her hafta Salı günü saat 19.30’da sokakta yaşayan hayvanların haklarını savunmak için İnsan Hakları Anıtı önündeki oturma eylemini sürdürecek.
‘Biz hayvanseverler elimizden geleni yapıyoruz’
Ankara’nın Ayrancı semtinde yaralı ve hasta kedileri yakalayıp tedavi ettirip yuvalandırmakla başlayan hikayesini 15 Aralık’ta Patikara Derneği’nin resmi açılışını yaparak dernekleştiren yerel koruma gönüllüsü Mahir Kaya da güne başlamasıyla beraber telefonunda pek çok yaralı ve hasta kedi ihbarı aldığını, ekip arkadaşlarıyla organize olarak tüm ihbarlara yetişmeye çalıştıklarını söyledi.
Hayvan kurtarma yoğunluğundan ötürü çoğunlukla saatinde işe gidemediğini ve bu yüzden de işyeri ile pek çok sıkıntı yaşadığını anlatan Kaya, zamanla çemberin genişlediğini ve Ayrancı’dan başka semtlere gitmeye başladıklarını da ekledi: “Zamanla şöyle oluyor, kendi sokağında yakaladığını gören komşu sokaktan arıyor, komşu sokaktakini duyan komşu semtten arıyor. Böyle olunca geniş bir çevreye zor da olsa yetişmeye çalışıyoruz. Spesifik bazı durumlarda farklı kentlere gittiğimiz de oluyor. Gözü çıkmış, ayağı kırılmış, kuyruğu kangrenli bir kedi görüyorsunuz ve onu yakalayabileceğinizi biliyorsunuz. Bunu senden başka yapanın da pek olmayacağını anladığın zaman aslında biraz zorunluluk haline geliyor. Yani şöyle de denebilir, üzerimize kalan işi yapıyoruz. Pek çok kişi bunu kendisi yapmadığı için yapıyoruz. Şu anda 4-5 kişilik bir gönüllü ekibiz. Yetişmeye çalışıyoruz”.
Dernekleşmeye gitmenin bir zorunluluk halini aldığını belirterek, bu zorunluluğun nedenlerini sıralayan Kaya, Mansur Yavaş’ın hayvanseverlere yönelik sözlerine de değindi:
“Biz hayvanseverler yalnızca elimizi taşın altına koymuyoruz, hatta bu tabiri kabul de etmiyorum aslında, bir çoğumuz zaten dağlarda, ormanlarda, mahallelerde hayvanları korurken yakalarken elimizden, kolumuzdan, bacağımızdan yaralanabiliyoruz. Eli taşın altına koymak tabiri bu anlamda hayvanseverler için çok hafif kalan bir tabir. Biz hayvanseverler elimizden geleni yapıyoruz.”
“Çocukları, kedileri ve köpekleri, kuşları, kirpileri tedavi ettirmek için borçlanıyoruz. Bu yakalamaları yapabilmek için ekipmanlar satın alıyoruz, gittiğimiz yerlerin mazot yükü gibi çeşitli ekonomik yükleri üstlenerek bunları yaparken bir taraftan da kamunun işini yapmasını talep ediyoruz. Sokaktaki hayvanları kısırlaştırmak belediyenin göreviyken biz yakalayıp kısırlaştırıyoruz ve bunun için büyük borçların altına giriyoruz. Olmayan kesenin ağzını açıyoruz, bazen konu komşudan dileniyoruz, bazen veterinerlere yalvarıyoruz, kermesler yapıyoruz, mahallemizdeki kafelerde çeşitli dayanışma etkinlikleri düzenliyoruz, sanatçı dostlarımızla konserler organize ediyoruz, gelirleri ile veteriner borçlarımızı ödemeye çalışıyoruz, pazarda stand açıp esnaf dostlarımızın hediye ettiği ürünleri satıyoruz.”
“Biz eli taşın altına sokmak değil, evimizi arabamızı satarak, mesaimizden çalarak, maaşımızdan kısarak yeterince sorumluluk aldığımızı düşünüyoruz ve kamuya da sorumluluklarını yerine getirmeleri çağrısında bulunuyoruz. Benim evimde şu an yanılmıyorsam altı kedi var. Zaman zaman geçici olarak aldığım kediler de oluyor. Tüm gönüllülerimizin evleri de tıka basa kedi dolu. Sahiplendirme yapmadığım bir mezardaki babaannem kaldı. Acaba Mansur Yavaş’ın evinde kaç can var?”
Mahir Kaya, hayvanları barınaklara doldurmanın çözüm olmadığının altını çizdi: “Özellikle Ekim 2020’nin sonunda Konya Barınağı’nda yaşanan kürek vahşetinden sonra biz barınaktan çok fazla kedi aldık. Köpekleri çok spesifik durumlarda, nadiren alabiliyoruz çünkü tutacak yerimiz yok. Oysa o barınak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bakın ne kadar güzel bir yer yaptık, gidin gezin” dediği bir “plaza” barınak. İçinde yetkin hayvan bakıcılarının, hayvanseverlerin ve gönüllülerin ve hayvanı seven veterinerlerin ve yöneticilerin olmadığı barınaklar ne kadara plaza gibi olsa, ne kadar lüks olsa da buraya konulan hayvanlar için iyi koşullar oluşturmuyor.”
‘Toplatmaların karşısında olacağız’
Ankara Valiliği ve Keçiören Kaymakamlığının ilan edilmemiş toplama kararına ilişkin görüşünü bildiren Kaya “Okudum, yazan kişiler de yasayı okumuşlar. Ancak yasanın uygulamasında ciddi bir problem var. Yasada şu söyleniyor, sokakta yaşayamayacak olan hayvanlar korumaya alınmalıdır. Hangi hayvanın sokakta yaşayabileceğine ya da yaşayamayacağına kim karar verecek burada? Karar verici mercilerin buna karar vermeden tamamını toplayacakları için bir katliam çıkacak. Bunun kriterlerinin belirlenmesi için bir komisyon kurulması lazım” diye konuştu.
“Türk Veteriner Hekimler Birliği, ilgili şehrin Veteriner Hekimler Odası, çeşitli sivil toplum örgütlerinden yetkililer, yerel hayvan korumacıların ortak karar vermesi gerektiğini belirten Kaya, “Kamu karar verirse bu iş olmaz çünkü kamudaki insanlar hayvan sevip sevmediği belli olmayan insanlar. Bu yetkinin tek elde toplanması, herhangi bir yetkinin tek elde toplanması, sıkıntı yaratır. Biz de gönüllülerimizle, dostlarımızla, derneğimizle beraber bunun karşısında duracağız. Meclise de gideriz, Valilik önüne de gideriz. Meydanlarda da oluruz. Ama biz söz hakkı istiyoruz çünkü o canların dili biraz da biz olmak zorundayız” dedi.
Hayvan düşmanları tüm toplumu tehdit ediyor
Troll ordularının “Güvenli sokaklar”, “Başıboş köpekler” gibi hamlelerle aslında toplumun tamamını tehdit ettiğini belirten Kaya, Türkiye’de mevcut onca sorunun içinde “Köpek sorununun” aslında gündem olamayacağını da vurguladı: “Son bir ay içinde ülkenin çeşitli yerlerinde KYK yurtlarında asansörler düştü, bir kaç öğrenci yaşamını yitirdi veya yaralandı, bu trol grupları “Güvenli asansörler” diye bir şey çıkarmadı. Öğrencilerin yurt bulamıyorlar, kantine gidemiyorlar, otobüse binemiyorlar, sağlıklı beslenemiyorlar, anneler babalar çocuklarına harçlık veremiyor ama bu arkadaşların derdi sadece sokaklardaki köpekler. Çocuklar için trafik değil, çocuk yoksulluğu değil, beslenme çantası değil, çocukların içtiği su değil, çünkü su bile çok pahalı bu ülkede. Tek dertleri hayvanlar. Memleketteki diğer dertleri ört bas etmek için ellerinde kullanabilecekleri, toplumu terörize edebilecekleri tek şey bu – ki bunun muhattabı da aslında bizler değiliz. İşini yapmayan kamu görevlileri.”
‘Kısırlaştırma için mahallelere mikro barınaklar’ önerisi
Robin Hood’dan esinlenerek Pati Hood olarak bilinen Paylaşmak için Yaşayanlar Derneği başkanı Ali İslam Kaleli ise, sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasının çözüm olmadığını söyledi. Kısırlaştırmanın önemine vurgu yapan Kaleli, hayvanseverler tarafından sık sık dile getirilen, hayvanların barınaklara toplanması ve sahiplendirilemeyenlerin öldürülmesi anlamına gelen Avrupa modeline değindi:
“Bu modelde vahşet betimlemesi az kalır. En son Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı bir açıklama yaptı. Dedi ki “Bu hayvanlar toplatılacak, barınaklarda 14 gün süreyle rehabilite edilecek, bir ay içinde de sahiplenilmezse itlaf edilecek.” Biz bunu kendi aramızda konuşurken de dedik, bu tutum ne Anadolu’ya yakışır, ne bizim insanlığımıza yakışır, ne de inancımıza yakışır. Bu tutumun yakışabileceği bir kategori bulamadık. Bu toprakların insanına öldürmek değil yaşatmak yakışır dedik.”
“Şöyle bir gerçek de var, insanlar bırakın barınaktan sokak köpeği sahiplenmeyi, şu piyasa ve ekonomik koşullarda kendi bakıyor oldukları köpekleri sokaklara, barınaklara bırakıyor. Yetemiyorlar çünkü. Biz hali hazırda yaşayan hayvanları bir şekilde yaşatırız. Yeter ki dahası gelmesin. Yeter ki üretim olmasın, yeter ki satış olmasın. Yeter ki insanlar cins köpek üretimine hayır desin. Yeter ki insanlar “benim bir köpeğim olsun, daha az koksun, tüy dökmesin” diyerek üretime yol vermesin ve devlet de bu üretime izin vermesin, kısırlaştırma yapsın. Biz yaşayanlara zaten bakıyoruz.”
‘Belediyelerin hayvanseverlere ihtiyacı var ‘
“Hayvanseverler ellerini taşların altına koyuyor” diyen Uzman Veteriner Hediye Titiz de hayvanseverlerin maddi ve manevi olarak yıpranmasına rağmen vazgeçmediğini belirtti.
Hayvanların popülasyonu kısırlaştırılarak kontrol altına alınması noktasında belediyelerin ve hayvanseverlerin hem fikir olduklarını ancak asıl sorunun kısırlaştıktan sonra geri alındığı sokağa bırakılıp bırakılmaması olduğunu söyleyen Titiz şunları söyledi: “İşte tam da burada belediyelerin hayvanseverlere ihtiyacı vardır, belirli bölgelerde bu hayvanları besleyen gönüllüler vardır bu hayvanlar kısırlaştıktan sonra yerlerine bırakılmalı ve bu hayvanların aralarında saldırmaya meyilli olan hayvanı tespit eden gönüllüde bu hayvanı belediye barınağına aldırmalıdır. Bu sakin mizaçlı insana alışık kısır hayvanların sokakta olmaları kimseyi tedirgin etmez çünkü bu hayvanları bu bölgelerden alırsanız yerlerine yabani olanları gelir. Belediye dağ bayır dolanıp önce bu yabani hayvanları bulup kısırlaştırmalıdır.”
Bir kısırlaştırma seferberliği başlatılması halinde çözümün olacağını söyleyen Titiz, bunu başlatacak mercinin belediyeler olduğunu, devletin de bu işe bütçe ayırması gerektiğini vurgulayarak, gönüllülerin ve belediyelerin ortak hareket etmesi gerektiğini belirtti. Titiz, veterinerler olarak ellerinden geleni yapacaklarını da sözlerine ekledi.
Barınaklardaki koşulları ve yaygın hastalıkları değerlendiren Titiz, şu bilgileri verdi: “Birçok hayvanın bir arada bulunması biri hasta ise hepsinin hasta olacağını gösterir. Bu bulaşmanın önüne elbette geçilebilir, bulaşma olmaması için barınak çalışanlarının çok ciddi bir eğitim alması şarttır. Barınaklarda hastalıkların önüne geçmek özellikle solunum sistemi hastalıklarında hava ile yayıldığı için oldukça güçleşir, inşaatı bile bu durum düşünülerek yapılmalıdır. Yeni ve temiz bir barınak dikkat edilirse bir süre temiz kalabilir ama ben biliyorum ki diğer tüm barınaklara hayvanlar girdiği anda hastalık kapıyor bunun örneklerini defaatle yaşadık. Barınakta bulaşıcı hastalıklardan korunma ile alakalı da bilgi istenirse de seve seve yardım ederim, sonuçta bir klinisyen olarak kliniğimizde de bunun küçük çaplı modelini kurduk.”
Hayvanların sokaklardan toplatılması sonrası salgınlara hazırlıklı mıyız?
Konuya ilişkin görüşünü almak üzere gittiğimiz özel veteriner kliniği önünde karşılaştığımız ve köpeklerin toplatılmasına dair tartışmalardan dolayı son derece öfkeli olduğunu ifade eden, ancak ismini paylaşmak istemeyen yerel kısırlaştırma gönüllüsü, yapılması gerekenleri kalem kalem sıraladı. Yurt dışından cins hayvan girişinin yasaklanması ve ülke içinde de en az on sene hayvan üretimininin yasaklanması ve üretimin denetim alınması gerektiğine dikkat çeken yerel kısırlaştırma gönüllüsü, kırsalda ve köylerden başlayarak yaygın kısırlaştırma ve aşılama yapılması, yerel halkın konuya ilişkin bilgilendirilmesi, şehirlerde insanlarla yaşamaya alışkın, saldırgan olmayan köpeklerin ise yerlerinde bırakılması gerektiğini belirtti.
Bin 300 il ve ilçe belediyesinde kısırlaştırma ve rehabilitasyon merkezi olmadığının ve derhal kurulması ve uzman veterinerler ve gönüllülerle beraber çalışması gerektiğinin altını çizen gönüllü, şehirlerde bulunan köpeklerin sokaklardan toplatılması sonucu şehir dışından insanla yaşamaya alışık olmayan köpeklerin şehre bırakılacağı ve oluşan boşluğun tekrar dolacağını hatırlattı. Ormana atılan köpeklerin yaban hayatıyla etkileşime girince kimi hastalıklar kapabildiğine dikkat çeken gönüllü, hayvanların yerlerinin değiştirmenin bir faydası olmadığı gibi zararı olduğu bilgisini verdi.
Avrupa modeline ilişkin konuşan yerel kısırlaştırma gönüllüsü devamla şu ifadeleri kullandı: “Avrupa’ya özenip sokaktaki kedi ve köpekleri toplamak ve bir yere tıkıp yaşatmaya çalışmak ya da öldürmek çözüm değil. Bu daha önce denendi. Şu an Avrupa’da sokak köpeği yok ama köpek kadar fare ve sıçanlar var ve salgın hastalıklara neden oluyorlar, olmaya da devam edecekler. Osmanlı’nın zamanında veba salgınından kurtulmasının tek sebebi sokak hayvanları, özellikle sokak köpekleridir. Çünkü sokaklarda yaşayan kediler küçük farelerle başa çıkabilirken, büyük sıçanlarla aynı boyda olmaları nedeniyle başa çıkamazlar. Bu büyük sıçanlarla ancak köpekler başa çıkabiliyor. Bu sayede hem Osmanlı’da hem günümüzde biz veba gibi bulaşıcı hastalıklardan korunduk. Hayvanların sokaklardan toplatılması sonrası ortaya çıkacak salgınlara hazırlıklı mıyız?”
Artık duymaktan bıktığımız “medenî ülkelerde sokakta hayvan yok” cümlesi, hayvanlara yönelik barbarca uygulamaları ve insanın ne kadar ileri gidebileceğini anımsatmak dışında pek bir şey ifade etmiyor: Ateşli silahlarla vurarak, dekompresyon odalarında yirmi dakika boyunca 55 bin feet eşdeğerinde hava basıncına maruz bırakarak, elektrik vererek, barbitürat ve türevleriyle anestezi doz aşımı uygulayarak, toplu halde karbonmonoksit kabinlerinde (gaz odaları) boğarak öldürme, ABD, Japonya, Kanada, Birleşik Krallık gibi “medenî ülkelerin” çözüm yöntemleri.
Dikkat Köpek Yok! başlıklı yazımda, “medenî batı”nın sokaklarını evcil hayvanlardan “temizlemek” için kullandığı bu yöntemleri detaylı olarak anlatmıştım. Humane Society of the United States (HSUS) verilerine göre ABD’deki 3500 bakımevine her yıl 6-8 milyon arası hayvan geliyor ve bakımevinin politikasına göre 7-21 gün arasında değişen bir süre içinde yuvalandırılamazsa iğneyle öldürülüyorlar. İğneyle öldürülen hayvan sayısı da yaklaşık 3 milyon olarak belirtilmiş.
Hayvanların bakımevine gelmesi de iki şekilde oluyor: Bakan kişinin getirip bırakması ya da “animal control” adı verilen toplama ekiplerinin sokakta bulup getirmesi. Bu 3500 bakımevinin 200’ü “no-kill” denilen bir statüde, yani; normal şartlarda hayvanların iğneyle öldürülmediği yerler ancak buraların da belirlenmiş bir kapasitesi (ve saldırganlık vb. kriterleri) var, o kapasite aşıldığında sayıyı azaltmak için iğneyle öldürme uygulaması yapılabiliyor ve buna rağmen “no-kill” statüsü kaybedilmiyor. Japonya’da ise 1294 bakımevi var ve herhangi bir sağlık sorunu olmamasına rağmen sadece yuvalandırılamadığı için öldürülen hayvan sayısı, yuvalandırılan hayvan sayısının beş katından da fazla. Birleşik Krallık’ta kurulan ve dünyanın en eski hayvan koruma örgütlerinden olan Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) verilerine göre her yıl bulunan ya da bakımevine terk edilen yaklaşık 200 bin hayvandan sadece 1/3’ü yuvalandırılabiliyor.
Burada sorulması gereken soru şu: Bazıları 20. yüzyılın başından bazıları ise ortalarından itibaren sokaktaki kedi ve köpekleri sistematik şekilde yok ederek sokaklarını hayvansızlaştırmış bu ülkelerde, nasıl oluyor da bakımevlerine halen yüzbinlerce hayvan geliyor? Varılacak sonuç da şu olmalı: Bu, tamamen insan kaynaklı ve hayvan öldürmeyle çözülebilecek bir sorun değil.
Kaç hayvan sokakta yaşıyor, bilen var mı?
Evlerde-bahçelerde kontrollü şekilde bakılan evcil hayvan sayısının dahi bilinemediği bir durumda kentlerde, kırsalda, ormanlarda, köylerde serbestçe yaşayan hayvan sayısına dair net rakam telaffuz etmek gerçekçi değil.
Ülkemizde ise 1389 il, ilçe ve büyükşehir belediyesinden sadece 290’ının geçici hayvan bakımevi var ve onların da hali ortada: Sağlıklı giren hasta çıkar, kafasına kürek yemediyse. Bakımevleri konusuna başka bir yazıda ayrıntılı değineceğim. Yukarıda saydığım ülkelerin hepsi birinin bakım ve sorumluluğu altındaki hayvan sayısını -yani “sahipli” hayvan sayısını- üş aşağı beş yukarı biliyor çünkü mikroçip-kayıt zorunluluğu ve bununla ilintili olan sokağa terk etmeyle ilgili caydırıcı önlemler on yıllar önce alınmıştı, buna yönelik sistemleri sorunsuz çalışıyor. Bizde ise “sahipli” hayvanların kayıt zorunluluğu 2022 yılında getirildi ve kayıt süreci dahi yönetilemedi: Bazı il-ilçe tarım müdürlüklerinde çip kalmadı, bazılarında ise karne bulunamadı. Büyükşehirlerdeki ulaşımın zorluğu bir tarafa, düşünün ki insanlar yaşadığı köyden müdürlüğün bulunduğu kent merkezine onca yolu gidip evcil hayvanlarını götürüp elleri boş geri döndüler ve onlara “yılbaşından sonra tekrar gelin” denildi. Sizce kaçı yeniden gitti?
Sokaklarda serbest yaşayan hayvan popülasyonuna dair spekülasyonlara gelecek olursak… Özellikle sosyal medyada sokaktaki hayvanlara dair kara propaganda yapanlar ve bu kara propagandaya etkileşim alma hevesiyle dâhil olan gazeteci, doktor, akademisyen ve çok takipçili hesaplar, tamamen korku yayma amacıyla, bazen 10 milyon bazen de 10 milyonu aşan rakamlar telaffuz etti. Bu rakamların herhangi bir kaynağı yoktu çünkü Bakanlığın rakam veremediği bir durumda konuya farklı amaçlarla eklemlenenlerin gerçekçi bir rakam verebilmesi zaten mümkün olamazdı. Meseleye objektif bir yerden ve mantık çerçevesinde bakan herkes, evlerde-bahçelerde kontrollü bir ortamda bakılan evcil hayvan sayısının dahi bilinemediği bir durumda kentlerde, kırsalda, ormanlarda, köylerde yaşayan hayvan sayısını bilmenin zaten imkânsız olduğunu görecektir.
İnsan nüfusuyla serbestçe yaşayan hayvan nüfusu arasında pozitif korelasyonun varlığı tartışmalı olmakla birlikte yapılan bazı akademik çalışmalar da popülasyonun artması ya da azalması konusunda çok fazla etkenin rol oynadığını gösterir: İnsan nüfusunun -hayvanların aksine- hızlanan bir oranda yukarı doğru eğilimli olan dengelere yönelmesi, hayvanlar için yaşadıkları alanın iklim koşulları, hızlı ve istila edercesine kentleşmenin bir sonucu olarak yaşam alanlarının daralması ve değişim dinamiği, asgarî yaşam koşulları vs. Ayrıca evcil hayvan nüfusunun artmasında insanın rolünü de yadsıyamayız, neticede halen kedi ve köpeklerin yasal ya da yasadışı şekilde üretilip parayla satılabildiği, kayıt sisteminin çalışmadığı, sokağa terk etmenin önlenemediği, kısırlaştırmanın bir zorunluluk olmadığı, denetimin sağlanamadığı bir durumda insan birincil faildir.
Sebebi her ne olursa olsun sağlıklı bir canlıyı kimyasal enjekte ederek öldürmenin adı “uyutmak” değil, cinayettir. Bir hayvanı öldürmek için kullanabileceğiniz “insanî” bir madde ya da yöntem yoktur.
Bilinç kaybıyla birlikte solunum ve kalp fonksiyonlarını durduran barbitüratların aşırı dozda kullanımı ve daha maliyetli ama daha “insancıl” olduğu düşünülen üç ajanın karışımından oluşan bir nonbarbiturat olan T-61, tüm dünyada evcil kedi ve köpeklerin iğneyle öldürülmesinde kullanılır. Ülkemizde ise, zehirlenen hayvanların nekropsi için il ve ilçe tarım laboratuvarlarına götürüldüğü yüzlerce vakanın hiçbirinde raporlarda yer almasa da bir dönem (özellikle 2000-2010 arası), yasak olmasına rağmen yerel yönetimlerce de striknin kullanıldığını çok iyi biliyoruz. 2003 yılında ve henüz 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu yürürlüğe girmemişken, dönemin Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Mustafa Kemal Yalınkılıç tüm Valiliklere bir genelge göndererek şunları söylemişti:
“Ülkemizde başıboş hayvanların zehirlenmesinde kullanılan striknin maddesi hayvanların iskelet kaslarında kas titremeleri ve tetanik spazmalara yol açarak bunların nihayetinde de solunum kaslarının felç olması ile ölümlerine olmaktadır. Ölüm süresi 1-2 saat olduğu gibi iki gün içinde de olabilmektedir. Bazı zehirli maddeler de, hayvanın iç organlarının parçalanmasına sebebiyet vererek öldürmektedir. Bu yönleriyle zehir kullanılarak yapılan hayvan itlafı, hayvanlara büyük acı ve ızdırap vermekte olup, bu maddelerin kullanılması insani değildir.”
Bir hayvanı öldürmek için kullanabileceğiniz “insanî” bir araç ya da yöntem yoktur. Nasıl ki insanî darp, insanî yaralama, insanî hırsızlık, insanî cinsel saldırı diye bir şey olamazsa, insanî öldürme diye bir şey de olamaz. Av bir cinayettir, insanî yol ya da yöntemi yoktur. Sağlıklı hayvanı iğneyle öldürmek bir cinayettir, insanî yol ya da yöntemi yoktur. Eylemin kendisinin hukuki veya ahlaki zeminde doğru olmadığı bir noktada, herhangi bir kurgu, plan ya da yöntem tartışmasına alan açmak dahi insanlık adına bir trajedidir.
Yeni yıla havai fişek zulmüyle girmeyelim!
Her 31 Aralık gecesinde olduğu gibi bu yıl da gösterişli kutlamalar yapıp alkış alma hevesiyle bazı belediyelerin havai fişek gösterileri yapacağını biliyoruz. Piroteknik maddelerden olan havai fişeklerin insanlarda (özellikle yaşlı, nörolojik-psikolojik rahatsızlığı olan ve dezavantajlı bireylerde) ve hayvanlarda yarattığı olumsuz etkileri, hatta can güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü duymayan kalmadı.
İnsanlara göre çok keskin işitme duyusuna sahip hayvanlar için yüksek ve tiz gürültü kaynağını tespit etmekteki zorluk ve bunun bir sonucu olan yaşadığı bölgeden kaçma, yavrularını terk etme, kaybolma, yaralanma, boğulma gibi durumlara yol açmak yerine lazer gösterisi gibi teknolojik imkânlardan yararlanmamayı seçmek, böylesine sorumsuz olmak kabul edilebilir değil. Yeni yıla lütfen havai fişek zulmüyle girmeyelim!
Hastanelerin bombalanmadığı, bebeklerin kuvözde öldürülmediği, yapışkanlı tuzaklardaki fareden belediyenin barbarlıkla topladığı yaşlı sokak köpeğine kadar tüm hayvanların insan zulmünden korunabildiği, utançla yaşamadığımız bir yıl diliyorum. #SokakHayvanlarıSahipsizDeğil #HavaiFişekYasaklansın
İklim zirvelerini yakından izleyen COP bağımlılarının olaya her yıl yapılan bir tür Dünya Kupası gibi baktığı sır değil. COP’lara bütün ülkeler katılıyor, önden eleme turları yok. Ama mesela tıpkı dünya kupalarında olduğu gibi ülke grupları var. Maçlar ülkelerin aldığı puana değil ama emisyonlarına göre, bazen kıtalara bazen gelişmişlik seviyesine ya da siyasi eğilimlerine göre oluşturulan gruplar arasında yapılıyor. Açılış turlarında ısınan, liderlerin konuşmaları ya da yayımladıkları bildirilerle güzel birkaç gol atıp sükse yapan, sonra ilk birkaç maçı kazanarak zayıf rakipleri eleyen takımlar son günlerde yapılan yarı final ve finallerde çoğu zaman savunmaya çekilip gol yememeye çalışıyorlar. Final maçı da dünya kupalarında olduğu gibi genellikle uzatmalarda bitiyor.
Bu benzetmeyle varmak istediğim yer, en çok sorulan, iki haftanın sonunda kupayı kazananın kim olduğu sorusu. Peki aslında var mı böyle bir şey? Müzakereleri bu kadar heyecanla izledikten sonra genelde yaşadığımız “bu turnuvayı da kaybettik” hissi doğru mu? Düşündüğümüz gibi bütün kupaları fosil yakıt ülkeleri mi ülkelerine götürüyor? Peki ya bu turnuvanın hiçbir anlamı yok mu ya da katılıp durmak kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil mi?
Tam yenilmedik, aldatmaca da değil
COP 28’de fosil yakıtların terk edilmesi kararı alınmadı ve gelişmiş ülkelerin iklim borçlarını kabul etmesi gibi hayati bir gelişme yaşanmadı. Bu konudaki beklentilerimiz ve taslak metinlere kritik ifadeler sokmak gibi ataklar güçlü ülkeler tarafından püskürtüldü. Sonuçta yine dağ fare doğurmuş gibi görünüyor. Ama bana sorarsanız COP28 de tıpkı öncekiler gibi net bir yenilgiyle bitmiş değil ve ortada kupaları boykot etmeye varacak bir aldatmaca da yok. Örneğin bazı radikal iklim bilimcilerin (Peter Kalmus gibi) COP’lardan bir şey beklemeyi fosil yakıt şirketlerini meşrulaştırmakla bir tuttuğu yorumlar akla ziyan. Bunu söyleyenlerin biraz daha uluslararası sistemin nasıl işlediğine ve Paris Anlaşması’na yakından bakması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü COP’ların iklim krizini tek başına durduracağını beklemek ne kadar hayalse buradan çıkan sonucun hiçbir anlamı olmadığını iddia etmek de o kadar yersiz.
İklim krizine çözüm bulmak için başlatılan bu zirvelerin sadece otuz küsur yıllık bir tarihi var. Dünya sistemindeki ekonomik ve siyasal dönüşümler o kadar hızlı olmuyor. İklim değişikliğiyle ilgili uluslararası bir rejim kurmak için ilk çalışmalar 1990’da başladı, 1992’de Sözleşme yapıldı ve iki yıl içinde yürürlüğe girdikten sonra da yıllık konferanslar başladı. Yapılan 28 konferansta bir arpa boyu yol alamadığımızı ve bu arada emisyonların durmadan arttığını söyleyenler aslında grafiklerdeki eğrileri çarpıtıyorlar. Çünkü emisyon eğrisini tek bir çizgi olarak değil, geçen 30 yıllık süreçte dünya ekonomisinin geçirdiği dönüşümü de gösteren çok katmanlı çizgilerle incelemek gerekiyor.
Örneğin ülkeler açısından bakıldığında her ne kadar 1990’dan bu yana küresel toplam karbon emisyonları yüzde 63 arttıysa ve artış sürüyorsa da en büyük tarihsel kirleticiler olan ABD, AB, İngiltere, Avustralya ve Japonya’nın toplam emisyonlarında 1990’a göre düşüş var. (AB ülkelerinde ve İngiltere’de hatırı sayılır, diğer ülkelerde çok daha az olmak üzere.) Bu ülkelerde bu süre içinde fosil gazdan kaynaklanan emisyonlar arttı, ancak kömürden ve petrolden kaynaklanan emisyonlar düştüğü için toplam emisyonlar geriliyor. Aynı ülkelerde kişi başı emisyonlar da düşmüş durumda. Ama 1990’dan bu yana Çin, Hindistan ve diğer kalabalık ve hızlı büyüyen ülkelerin bütün fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonları o kadar hızlı artmış durumda ki bu küresel emisyonların da artmaya devam etmesine neden oluyor. İşte bu farklılaşmada dünya ekonomisindeki dönüşüm ve teknolojik gelişmeler kadar uluslararası iklim rejiminin de (Sözleşme, Paris, müzakereler, COP’lar vb.) etkisi var.
Fosil yakıt atağı ve savunma hattı
Paris Anlaşması ülkeler arasındaki katı sorumluluk ayrımını kaldıracak yaratıcı bir çözüm buldu. Uluslararası iklim rejiminin yapısını değiştirerek her ülkenin kendi hedeflerini belirlediği ama hem şeffaflık, hesap verme, hedeflerin periyodik olarak güçlendirilmesi gibi mekanizmalarla hem de teşvikten/alkıştan, dışlamaya/ ayıplamaya varan yöntemlerle işletilen, neticede ülkelere “ne yaparsan yap” denmeyen aşağıdan yukarıya bir yapı kuruldu. İklim müzakereleri bir yandan da her yıl ülkeler arası çatışmaların, rekabetin ve iş birliğinin en önemli sahnesi haline geldi.
Oturulup bir çevre meselesi konuşuluyor gibi görünse de aslında savaş ve barış işlerinin, küresel ekonominin, ticaret savaşlarının ve en genel anlamıyla uluslararası ilişkilerin en canlı yaşandığı yer burası. Örneğin kimi ülkeler kendi çıkarlarına uygun mekanizmalar veya önerilerle öne çıkıp görüşmeleri sürüklüyorlar. Ya da iklim eylemini hızlandırmak isteyen ilerici ülkelerin ön açıcı girişimleriyle bazen tıkanan ve bir yere varmamaya başlayan müzakerelerde sıçramalar olmaya, önceden konuşulmayanlar konuşulmaya başlıyor.
İşte fosil yakıtlardan çıkış meselesi bunlardan biri. Pandemi arasından sonra 2021’de yapılan Glasgow İklim Zirvesi’nde ev sahibi İngiltere’nin kömürden çıkış atağı başlatması Brexit’in ardından sarsılan itibarını ilerici bir rol üstlenerek onarma girişimiydi. Kendisine bir zararı da yoktu çünkü zaten kömürden yıllar önce kurtulmuştu. Bu girişime kömürü hızla artıran Çin (gizliden) ve Hindistan (açıktan) engel oldu ama kömür bu sayede ilk kez bir COP kararına girdi. Ama bu girişimin ciddi bir çarpan etkisi de oldu. Aynı yıl önemli bir girişim ortaya çıktı: Danimarka ve Kosta Rika’nın (ikisinde de elektrik üretiminde fosil dışı temiz kaynakların payı rekor düzeydedir, Danimarka’da %84, Kosta Rika’da %98) öncülüğünde ortaya çıkan Petrol ve Gazın Ötesi Girişimi (BOGA). İki yıl önce doğan bu cesur girişim kömür yetmez, petrol ve gazı da tarihe gömelim diyordu. Bugün BOGA’nın üyeleri arasında Fransa, İsveç, İrlanda ve Portekiz ile birlikte bazı küçük ada devletleri var. Ayrıca İtalya, Finlandiya, Kolombiya, Şili, Yeni Zelanda ve Lüksemburg BOGA’yı destekleyenler arasında.
Ayrıca ondan da önce, 2015’te iklim değişikliğine karşı en kırılgan küçük ada devletlerinin başını çektiği bir grup ülke fosil yakıtların sınırlandırılması anlaşması çağrısı yaptı. Kolombiya hükümetinin ve Avrupa Parlamentosu’nun da desteklediği bu çağrıyla tıpkı nükleer silahlarda olduğu gibi fosil yakıtların da yasaklanması veya sınırlanması için uluslararası bağlayıcılığı olan ayrı bir anlaşma isteniyor. Kömürden çıkış çağrısı ise daha uzun süredir yapılıyor ve bugün ABD bile bu çağrıyı imzalamış durumda. Bunların hiçbiri COP süreçleri olmasaydı başarılamazdı.
Tabii fosil yakıtları inatla COP sürecinin dışına itmeye çalışan ülkeleri de unutmamak gerek. Başta Suudi Arabistan olmak üzere OPEC üyesi ülkeler (ağırlıklı olarak Körfez ülkeleri), diğer fosil yakıt üreticileri ve ekonomisi ağırlıklı olarak fosil yakıtlara dayalı olmaya devam eden hızlı büyüyen gelişmekte olan ülkeler bu ilerlemeyi durdurmak için büyük çaba sarf etti. Bu ülkeler sonuçta “fosil yakıt dilini” bulandırmayı başardılarsa da COP 28 boyunca savunmaya çekilmiş olmaları az şey değildi. Fosilciler karbon yakalama ve depolamayı (CCS) ve (doğal gazdan üretilen hidrojeni kastederek) düşük karbonlu hidrojeni çözümler arasına dahil ederek önemli bir kazanım da elde ettiler. Ama yine de krizin kaynağını savunmaya devam eden ülkeler olarak damgalanmaları az şey değil. Bundan sonra hem fosil yakıtlarla ilgili ifadelere karşı çıkanlar hem de yanındaymış gibi görünüp fosil yakıt yatırımlarını artırmaya devam edenler çok daha keskin okların hedefi olacaklar.
28. madde bir kaldıraç olabilir
Yenilenebilir enerjiyle ilgili de temel bir yanılgı var. Yenilenebilir enerjinin giderek yaygınlaşmasının piyasa şartlarına, teknolojinin gelişmesine ve maliyetlerin düşmesine bağlı olduğu düşünülüyor. Sektör de kendi pazar payını artırmak için bu söylemi kullanıyor. Oysa yenilenebilir enerjinin fosil yakıtlarla rekabet edebilecek hale gelmesi önce nükleer enerjiye karşı muhalefet, ardından hava kirliliği ve iklim kaygılarıyla “alternatif” enerji kaynakları arayışının artması ve bazı hükümetlerin (başta Almanya) oldukça erken bir dönemde ve yenilenebilir enerji daha epey pahalıyken verdiği teşvikler, araştırma ve geliştirme çalışmaları sayesinde oldu. Çin’in hava kirliliği ve iklim kaygılarının ekonomik büyümenin yönünü bu tarafa döndürmesinde etkili olduğunu da unutmamak gerek.
Uluslararası iklim mücadelesi ve Paris Anlaşması’nı getiren iklim rejimi bu süreçlerin bir parçası. COP’ların yarattığı hayal kırıklığı bu uzun dönemde gerçekleşen başarıyı (kısmi bir başarı da olsa) gölgelememeli. Örneğin Paris Anlaşması kapsamında belirtilen taahhütler yüzyıl sonunda beklenen ısınma düzeyini 4-4,5 derecelerden 2,5-3 derecelere indirdi. 3 derece, hatta 2 derece küresel ısınma çok yüksek ve insan uygarlığının ve pek çok canlı türünün tolere etmesi pek mümkün değil. Ama yine de küçümsediğimiz bu 30 senelik süreç savaşların ve eşitsizliklerin arttığı dünyada yine de az da olsa bir işe yaradı. En azından konuyu belli çevreler için bile olsa gündemde tuttu. Üstelik küreselleşme çağının serbest ticaret dogmasına aykırı iki önemli politika seti olan AB’nin yeşil düzeni ve ABD’nin Enflasyonla Mücadele Yasası Paris Anlaşması’nın doğrudan sonucu. Aynı şekilde Çin’in büyük yeşil teknoloji atılımı da bu sürecin içinden çıktı.
COP 28’in BAE Konsensüsü adı da verilen sonuç kararlarından en önemlisi olan Küresel Durum Değerlendirmesi’nin bize yenilgi gibi gelen 28. maddesinde yer alan fosil yakıtlarla ilgili madde bu uzun vadeli gelişme seti içinde bir ileri adım olarak okunabilir. Gerçi ilk taslaktan sonuncuya gelene kadar dil sulandırıldı ve fosil yakıtların belirsiz bir vadede uzaklaşmak gibi ülkelerin krizin aciliyetini anladığını göstermekten çok uzak bir ifade kullanıldı. Ancak bundan sonraki iki yıl boyunca bu sınırlı gelişme üzerine güçlü bir hareket kurmak için bize yeterli kaldıracı da kazandırmış oldu.
Stratejik düşünmek
Sonucun en olumsuz yanı ise nükleer enerjinin düşük karbonlu çözüm olarak metne girmesi oldu. Bunu ayrı bir yazıyla değerlendirmeyi planlıyorum. Türkiye’nin yılan hikayesine dönen iklim politikası başarısızlığı, hatta COP28’de neredeyse her şeyi başa saracak kadar yetersiz ve yanlış bir strateji izlemesi de ayrı bir yazıyı hak ediyor.
COP 28 notlarımı kapanıştan hemen sonra Dubai’den gönderdiğim Twitter mesajıyla bitireyim. Bu mesaj görüşlerimi özetlemenin yanı sıra iki haftalık heyecanlı sürecin ardından nasıl bir yenilgi ruh haline kapıldığımızı da (kaçınılmaz bu) gösteriyor.
“Dubai’de uzatmalar da bitti #COP28 kararları kabul edildi. Taslaklarda olan fosil yakıtların terk edilmesi de yerini yenilenebilir enerjinin alacağı da çıkarılmış. Zayıf bir fosil yakıtlardan uzaklaşma ifadesinin karara girmiş olması zafer sayılmaz. Bizi en aza razı ediyorlar. Üstelik en kirli ve en tehlikeli enerji olan nükleer çözümler arasında sayılıyor. Geçiş yakıtı ifadesiyle fosil gaza referans veriliyor. CCS’e defalarca vurgu var. Bunlar büyük skandal. Şimdi enerji dönüşümüne akmayan finansmanın bunlara gitmesinin önü açılacak. Finansman yetersizliği vurgulandığı halde artırılmasına ilişkin dişe dokunur bir ifade yok. Batı iklim borcunu kabul etmemekte direniyor ve gelişmekte olan ülkelerin ve petrol devletlerinin ayak sürümesini kolaylaştırıyor. Çin, Hindistan vb savunma yapmaktan oynamıyor. 1,5 derece hedefinden sonra 2021’de önce kömürün ve şimdi de bütün fosil yakıtların üstü kapalı da olsa sorunun kaynağı olarak COP kararına girmesi Paris Anlaşması’nı genişlettiği için olumlu. Bu gelişme küresel iklim hareketinin başarısı. Ama çok yavaş ve yetersiz. 2 derece geliyor.”
Bu görüşlerim değişmiş değil ama mücadelenin hız kesmemesi için biraz daha (pozitif değil ama) stratejik düşünmeye çalışmamız gerek. Sonuçta maçı kazanan biz olacağız.