Ana Sayfa Blog Sayfa 260

Peru’da altın madeni çöktü, en az yedi işçi öldü

Güney Amerika ülkesi Peru‘daki bir altın madeninde yaşanan iş cinayetinde en az yedi işçinin öldüğü açıklandı. Yerel polis, olayın ‘maden kazası’ olduğunu bildirdi.

Reuters‘ın aktardığına göre, yerel polis yetkilisi Enrique Felipe Monroy, ilk belirlemelere göre, La Rinconada kasabasındaki madenin çöktüğünü, işçilerin cesedinin yerin yaklaşık 1,5 kilometre altında bulunduğunu söyledi.

Bölgede, yüzlerce küçük maden olduğu ve bölgedeki madenlerin bazılarının gerekli izinler olmadan faaliyet gösterdiği bildirildi.

Dünyanın en büyük yedinci altın üreticisi

Peru, dünyanın en büyük ikinci bakır ve en büyük yedinci altın üreticisi. Ülkedeki resmi olmayan ya da yasa dışı faaliyet gösteren madenlerde sık sık çökmeler ya da kazalar yaşanıyor.

Bu ay başında da Peru’nun kuzeyindeki önde gelen bir altın üreticisinin altı güvenlik çalışanı bir madene düzenlenen silahlı saldırıda öldürülmüştü. Hükümet ve maden yetkilileri, saldırıdan yasadışı madenciler adında hareket eden ‘suç çetelerini’ sorumlu tutmuştu.

8 Mayıs’ta da Arequipa bölgesinde, Yanaquihua şirketinin işlettiği madende çıkan yangında en az 27 kişi yaşamını yitirmişti.

İran’da erkek şiddeti mağduru Samira Sabzian idam edildi

İran İnsan Hakları Örgütü, kendisine cinsel istismar ve şiddet uygulaya kocasını ‘kasten öldürme’ suçlamasıyla “Kısas” gereği idam cezasına çarptırılan Samira Sabzian’ın 20 Aralık’ta Kerec’deki Kızıl Hisar hapishanesinde infaz edildiğini duyurdu.

Sabzian 15 yaşında, zorla evlendirilmiş ve 19 yaşına kadar evlendirildiği adamdan şiddet görmüş ve evlilik içi tecavüze uğramıştı. İki çocuğu olan genç kadın, 19 yaşındayken şiddet görürken kendini savunmak amacıyla kocasını öldürdü. 10 yıldır cezaevinde bulunan Sabzian’ın çocuklarının velayeti de kocasının ailesine verilmişti.

İran’da kadınların şiddet ve tecavüz mağduru olmaları halinde bile boşanmalarına izin verilmiyor.

Örgüte göre dünya genelinde tatil olan günlerde ülkede özellikle kadın ve çocuk mahkumlarla ve siyasi tutsakların infazları, daha hızla ve gözlerden uzak gerçekleştiriliyor.

‘Toplumun en mazlum insanlarından biriydi’

İran İnsan Hakları Örgütü Direktörü Mahmud Amiri Moghadam, sosyal medya hesabından Sabzian’ın idamına ilişkin “Samira uzun yıllar boyunca cinsiyet ayrımcılığının, çocukken evlendirilme, istismara uğrama ve aile içi şiddetin kurbanıydı ve bugün de sadece İran rejiminin bekasını koruyan, yozlaşmış infaz hukukunun kurbanı oldu” dedi.

İran’ın en üst düzey dini lideri Ali Hamaney ve İslam Cumhuriyeti’nin diğer yetkililerinin bu idamdan sorumlu tutulması gerektiğini belirten Moghadam, “Samira da İran rejiminin diğer infaz makinesi kurbanları gibi toplumun en mazlum insanlarından biriydi. Bir haftalık kampanya onu kurtarmaya yetmedi. İnfaz makinesi tarafından kurban edilmek üzere kuyrukta bekleyen binlerce insanı kurtarmak ve bu sistemi yıkmak için her gün mücadele etmek zorundayız” diye yazdı.

Samira Sabzian, İran rejimi tarafından 2023’te idam edilen 21’inci, 2007’den bu yana idam edilen 224’üncü kadın oldu. İran Ulusal Direniş Konseyi‘nin Kadın Komisyonu’na göre dünyada en çok kadın idamının gerçekleştirildiği ülke İran.

İran İnsan Hakları Örgütü’nün 30 Kasım’daki raporuna göre İslam Cumhuriyeti tarafından bu yılın başından bu yana infaz sayısının 707 kişiye ulaştı. Örgüt bunun son sekiz yılda benzeri görülmemiş bir rakam olduğunu belirtmişti. Sadece  9-16 Aralık tarihlerinde ise ülkede en az 31 kişi idam edildi.

Orhangazi’de enerji santraline karşı bölge halkı toplanıyor

Bursa, Orhangazi‘ye ait dört mahalle ile Yalova‘nın Altınova ilçesine bağlı bir köy ve Karamürsel‘e bağlı bir mahallenin muhtarları ve ekoloji aktivistleri, bölgelerinde planlanan rüzgar enerji santrallerine karşı birlikte harekete geçti.

Daven Enerji Yatırımları Sanayi ve Ticaret AŞ şirketi, Sermayecik Depolamalı Rüzgar Enerji Santrali (DRES) projesinin hazırlıklarına başladı. Proje kapsamında 8 adet türbin kullanılarak yılda toplam 160 milyon kWh elektrik üretimi gerçekleştirilmesi planlanıyor. Projenin toplam maliyeti 520 milyon TL olarak belirlendi.

Projeden Sermayecik köyü, Yalova’nın Altınova ilçesi, Üreğil, Mahmudiye, Çakırlı ve Keramet mahalleleri, Bursa’nın Orhangazi ilçesi, Kızderbent mahallesi ve Karamürsel ilçesi etkilenecek.

Proje alanının Yalova ili için temin edilen Çevre Düzeni Planı‘na göre santral sahası ‘orman alanları‘ ve ‘tarım arazisi‘ üzerinde yer alıyor.

Bölge halkı projeyi doğal hayata zarar vereceği için istemiyor.

Daha önce 2018 yılında gündeme gelen rüzgar enerji santralleri, o dönemde bölge sakinlerinin tepkileri nedeniyle iptal edilmişti.

Mahalle muhtarları, rüzgar enerji santrallerinin bölgede kurulmasına karşı çıkarak, projeyi gerçekleştirecek olan firmanın  Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu için bilgilendirme yapacağını belirtti.

Halkın Bilgilendirilmesi ve Sürece Katılım Toplantısı (HTK) öncesi muhtarlar ve ekoloji aktivistleri bölgedeki yurttaşları bilgilendirmeye başladı. Mahalle mahalle gezip bilgi vererek rüzgar enerjisi tesislerinin doğal yaşama büyük zararlar verdiği, kuş göç yollarını etkileyeceği, rüzgarın neden olduğu çiğ yağmalarının zeytin tarlalarına zarar vereceği belirtildi.

Söz konusu proje ile ilgili 25 Aralık pazartesi günü yapılacak HTK toplantısı, Kocaeli ili, Karamürsel ilçesi, Kızderbent Mahallesi Çınaraltı Kahvehanesi ve kahvehane önünde sabah 10.00’da yapılması planlanıyor.

Karacasöğüt’te yat limanı projesi iptal edildi, doğa kazandı

Muğla’nın Marmaris ilçesinde yer alan Karacasöğüt Koyu’ndaki yat limanının kapasitesinin arttırılması için, bilirkişi raporları aksini söylüyor olmasına rağmen Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu “olumlu” kararı verilmişti. Bölge halkının ve çevrecilerin verdiği hukuk mücadelesi sonucu proje için verilen ÇED olumlu kararı, geçersiz ilan edildi.

Karacasöğüt Koyu, doğal ve tarihi zenginlikleriyle bilinen, bölgede “mavi yolculuk” olarak bilinen yat ve tekne turlarının da en popüler uğrak noktalarından biri. Ancak bu doğal cennet, son zamanlarda yapılaşma tehdidi altına girmişti.

Karacasöğüt

Gökova‘nın endemik denizel ve karasal canlı türleri için önemli bir üreme, yaşam ve göç alanı olan koyda olta balıkçılığı faaliyetleri kısıtlanmış durumda. Bölge aynı zamanda değerli sığla ormanları ve arıcılık faaliyetleri ile çevrili. 

Karacasöğüt’te Akdeniz’in rahmini öldürecek projeye ÇED olumlu: Bu karar çürümüş kurumların ayıbı

Karacasöğüt, son dönemde Muğla Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından yapılan tespitlerle arkeolojik alan olarak ilan edilmiş ve bu statü, bölgede inşaat faaliyetlerini sınırlayan bir unsur haline gelmişti.

Karacasöğüt

Açılan davalarda bilirkişi raporları ile çevresel etkinin ağır olacağı belirtilmiş olmasına rağmen, koyda kapasite artırımı başvuruları yapmış olan Muğla Turizm Çevre Vakfı Turizm ve Ticaret Limited Şirketi (MUÇEV) ve Global Sailing isimli şirketlere Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, “ÇED olumlu” ya da “ÇED gerekli değil” kararları vermişti. 

Marmaris Belediyesi tarafından geçtiğimiz Ağustos ayında iskele ruhsatı verilmesi sonucu inşaata başlama  çabasında olan MUÇEV için de arkeolojik tespit ve tescil ardından Kurul kararı olmadan hiçbir faaliyet yapılamayacağı, kültür varlıkları yazısı ile ilgili kurumlara da iletilmişti.

Karacasöğüt’te tescilli koruma altındaki alanda inşaat girişimi: Şirket, belediye ve kolluk el ele

Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin Karacasöğüt’te MUÇEV için açtığı kapasite artırımı itiraz davasında tespiti yapılan arkeolojik değerler neticesinde; MUÇEV için verilen kapasite artırımı ÇED olumlu kararı Muğla 1. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bu iptal kararı, çevresel etkiler ve bölgenin arkeolojik değerlerinin dikkate alınması gerekliliği üzerine odaklandı.

Esra Ünlü, 40 seneden uzun süredir Karacasöğüt bölgesinde yaşayan ve yaşam hakkı için mücadele veren gönüllülerden biri. Ünlü, mahkeme kararını Verdiğimiz mücadeleler adına çok mutluyuz. Burada koruma kurulu kararı olmadan artık hiçbir inşaat faaliyeti yapılamayacağı, alanın 1. derece arkeolojik sit alanı olduğu, karada ve denizde de bunun geçerli olduğu bizler tarafından zaten biliniyordu da, mahkemenin de bunu teyit etmesi bizi çok mutlu etti” diyerek açıkladı.

Avukat Arzu Alper ise Karacasöğüt’ün koruyucu meleği olan Esra Ünlü bu davaya müdahil oldu ve biz de davacı tarafta yer aldık. Karacasöğüt’ün birinci derece arkeolojik sit alanı olduğu gerekçesiyle ÇED olumlu kararının iptal edilmesi bizi çok sevindirdi. Muğla Büyükşehir Belediyesi’ne çok teşekkür ediyoruz, hiçbir şekilde bizi yalnız bırakmadılar. Marmaris Belediye Başkanlığı’nın dava açmadığı, aksine ruhsat verdiği MUÇEV’in 180 gemilik liman projesi ile ilgili iptal kararı verildi. Çok çok sevinçliyiz, iki buçuk yıldır mücadele ediyoruz ve  mücadelemize devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

The Washington Post: El Şifa’yı Hamas’ın kullandığı iddialarına kanıt yok

The Washington Post, İsrail‘in El Şifa Hastanesi‘ne yönelik saldırısı ve hastanenin Hamas tarafından kullanıldığı iddialarını inceledi. Gazete, Hamas’ın hastaneyi bir komuta merkezi olarak kullandığı iddiasının yeterli kanıta sahip olmadığını belirtti.

İsrail Savunma Güçleri (IDF) sözcüsü Daniel Hagari 27 Ekim’de yaptığı açıklama da, beş hastane binasının doğrudan Hamas faaliyetlerine karıştığı; binaların, militanlar tarafından roket saldırılarını yönlendirmek ve savaşçılara komuta etmek için kullanılan yeraltı tünellerinin üzerinde yer aldığı ve tünellere hastane koğuşlarının içinden erişilebildiği iddiaları dikkat çekiciydi.

Hagari  bu iddiaların ‘somut kanıtlarla’ desteklendiğini söyledi. IDF, 15 Kasım’da kompleksi ele geçirdikten sonra, ana fikrini kanıtladığını söylediği bir dizi fotoğraf ve video yayınladı.

Hiçbir kanıt yok

Hagari 22 Kasım’da yayınlanan bir videoda “Teröristler buraya operasyonlarını yönetmek için geldiler” dedi ve izleyicileri bir yeraltı tünelinden geçirerek El Şifa’nın altındaki karanlık ve boş odaları aydınlattı.

‣ İsrail’in tünelleri suyla doldurma planı Gazze’de çevre felaketine yol açabilir
‣ İsrail-Hamas savaşı: 13 gündür Gazze’de her 15 dakikada bir çocuk öldürüldü

Ancak Washington Post’un açık kaynaklı görseller, uydu görüntüleri ve IDF’nin kamuya açık tüm materyalleri üzerinde yaptığı analize göre, İsrail hükümeti tarafından sunulan kanıtlar Hamas‘ın hastaneyi bir komuta ve kontrol merkezi olarak kullandığını göstermekte yetersiz kalıyor.

The Post’un analizine göre, IDF birlikleri tarafından keşfedilen tünel ağına bağlı odalarda Hamas tarafından askeri amaçla kullanıldığına dair hiçbir kanıt yoktu. Hagari tarafından tespit edilen beş hastane binasından hiçbirinin tünel ağına bağlı olduğu görülmedi. Tünellere hastane koğuşlarının içinden erişilebildiğine dair bir kanıtta yok.

IDF birliklerinin tesise girmesinden saatler önce Biden yönetimi, İsrail’in iddialarını desteklediğini söylediği ABD istihbarat değerlendirmelerinin gizliliğini kaldırdı. Baskının ardından İsrailli ve ABD’li yetkililer ilk açıklamalarının arkasında durdular.

“Hamas’ın burayı bir komuta ve kontrol düğümü olarak kullandığına dair … istihbarata kesinlikle güveniyoruz,” diyen üst düzey bir yönetim yetkilisi geçen hafta The Post’a verdiği demeçte, hassas bulguları tartışmak için isminin açıklanmaması koşuluyla konuşarak “Hamas, İsrail içeri girmeden kısa bir süre öncesine kadar rehineleri hastane yerleşkesinde tutuyordu” dedi.

ABD hükümeti gizliliği kaldırılan belgelerin hiçbirini kamuoyuna açıklamadı ve yetkili de bu değerlendirmenin dayandığı istihbaratı paylaşmadı.

The Post’a konuşan bir IDF sözcüsü şunları söyledi:

”IDF, Şifa hastane kompleksinin Hamas tarafından terörizm amacıyla kötüye kullanıldığına ve yeraltı terörizm faaliyetlerine işaret eden kapsamlı ve reddedilemez kanıtlar yayınlamıştır.”

El Şifa’dan daha fazla kanıt gelip gelmeyeceği sorulduğunda ise “Ek bilgi veremeyiz” denildi. 24 Kasım’da İsrail ordusu yaptığı bir açıklamada hastane arazisindeki tüneli imha ettiğini duyurdu. Askeri güç kısa süre sonra geri çekildi.

180 kadar kişi için toplu mezar kazıldı

Konunun hassasiyeti nedeniyle isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir ABD Kongre üyesi The Post’a verdiği demeçte, “Daha önce El Şifa’nın bu operasyonların yapıldığı yer olduğuna ikna olmuştum. Ancak şimdi, bu noktada ellerinde daha fazla kanıt olmalı.” dedi.

Yüzlerce hasta ile ölmek üzere olan hastanın ve binlerce yerinden edilmiş insanın bulunduğu bir yerleşkenin bir ABD müttefiki tarafından hedef alınmasının son yıllarda bir örneği daha yok. El Şifa’ya yapılan saldırı hastanenin faaliyetlerinin çökmesine neden oldu. İsrail birlikleri yaklaştıkça ve çatışmalar şiddetlendikçe yakıt tükendi, malzemeler giremedi ve ambulanslar sokaklardaki yaralıları toplayamadı.

Fotoğraf: Dr. Marawan Abu Saada / AP

Birleşmiş Milletler, hastane personeline dayanarak, askerler komplekse girmeden önce doktorların 180 kadar kişi için toplu mezar kazdığını söyledi. Morg uzun zamandan beri işlevini yitirmişti. Birkaç gün sonra, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sağlık görevlileri hâla içeride olanları tahliye etmek için geldiklerinde, sağlık kurumunun bir ‘ölüm bölgesi’ haline geldiğini söylediler. Birleşmiş Milletler, baskından önceki ve sonraki günlerde dördü prematüre bebek olmak üzere en az 40 hastanın öldüğünü açıkladı.

‣ Gazze’de hayatta kalma mücadelesi savaş suçları, su krizi, açlık, hastalık riskleriyle sürüyor

O tarihten bu yana geçen haftalarda Gazze’deki diğer hastaneler de El Şifa’da yaşananları yansıtan saldırılara maruz kaldı; bu da saldırıyı sadece çatışmada bir dönüm noktası değil, aynı zamanda İsrail’in savaş kanunlarına bağlılığı konusunda hayati bir vaka çalışması haline getirdi.

El Şifa tıbbi kompleksi Gazze’nin en gelişmiş ve en iyi donanımlı hastanesiydi. İsrail’in 7 Ekim’de Hamas’ın saldırısına misilleme olarak hava saldırılarına başlamasının ardından El Şifa, bölgenin sarsılan sağlık sisteminin kalbi ve evlerinde öldürülmekten korkan on binlerce yerinden edilmiş Gazzeli için bir sığınak haline geldi.

Rutgers Üniversitesi‘nde hukuk profesörü olan Adil Haque, tıbbi tesislere savaş zamanlarında bile özel koruma sağlandığını, ancak “tıbbi işlevlerinin dışında düşmana zarar verecek eylemlerde kullanıldıklarında” bu statülerini kaybettiklerini söyledi.

İsrail istihbaratı ve savaş planları tam olarak anlaşılmadan, İsrail’in El Şifa’ya yönelik askeri operasyonlarının yasallığı açık bir soru olmaya devam ediyor.

”Aciliyet neydi? Bu henüz kanıtlanmış değil,” diyor kuşatma savaşları konusunda BM raporları hazırlayan Global Rights Compliance adlı hukuk firmasının kıdemli avukatlarından Yousuf Syed Khan.

Baskından sonra İsrail güçleri tarafından ortaya çıkarılan yeraltı tüneli, bir noktada hastanenin altında olası bir militan varlığına işaret etse de, savaş sırasında orada bir komuta düğümünün faaliyet gösterdiğini kanıtlamıyor.

Beş binadan hiçbiri tünellerle bağlantılı değil

İsrail ordusu, askerlerinin ve Hagari’nin şafta bağlı tünel ağını keşfederken çekilmiş videolarını yayınladı. Görüntülerde şafttan doğuya doğru uzanan ve özel cerrahi biriminin altından güneye doğru giden uzun bir tünel görülüyordu; bir başka bölüm ise hastane yerleşkesinden kuzeye doğru ilerliyordu. Görüntülerden kuzeydeki tünel bölümünün nihai uzaklığını ya da yönünü belirlemek mümkün değildi.

Hagari bir videoda “Kapatılmış ve mühürlenmiş; bir aydan uzun bir süre önce buraya geleceğimizi biliyorlardı ve mühürlediler” dedi.

The Post, El Şifa’daki kazı alanlarının coğrafi konumunu belirleyerek ve ağın yönünü ve uzunluğunu belirlemek için videoları kare kare analiz ederek tünelin yolunu haritalandırdı. Daha sonra tünel güzergahlarını IDF tarafından 27 Ekim’de yayınlanan ve Hamas’ın komuta ve kontrol altyapısının tamamını gösterdiğini söylediği orijinal haritanın üzerine yerleştirdi.

IDF’nin işaret ettiği beş binadan hiçbiri tünellerle bağlantılı görünmüyor ve Hagari’nin iddia ettiği gibi tünellere hastane koğuşlarının içinden erişilebildiğini gösteren hiçbir kanıt sunulmadı.

Fotoğraf: Abed Khaled / AP

Kar amacı gütmeyen bir araştırma grubu olan Insecurity Insight‘ın verilerinin Post tarafından yapılan analizine göre, 15 Kasım’daki askeri operasyon sırasında Gazze’nin kuzeyindeki önemli tıbbi tesislerin neredeyse yarısı çatışmalarda hedef alınmış ya da hasar görmüştü.

‣ İsrail Gazze’deki El Baptist Hastanesi’ni vurdu: En az 500 ölü
‣ İsrail-Hamas savaşında 44’üncü gün: En az 15 sivil, altı gazeteci, iki bebek öldü

16 yaşından büyük erkekler soyuldu, bağlandı ve sorgulandı

O tarihten bu yana geçen bir ay içinde, hava saldırıları devam ederken ve kayıplar artarken, bir dizi başka hastane kapandı ya da faaliyetlerini zar zor işlevsel olacak kadar azalttı.

DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus pazar günü yaptığı açıklamada, Gazze’nin kuzeyindeki Kamal Adwan Hastanesi‘nin en az sekiz hastanın ölümüne ve tesisin hizmet dışı kalmasına yol açacak şekilde “etkili bir şekilde tahrip edilmesinden dehşete düştüğünü” söyledi.

Hastane müdürü Ahmed el Kahlot‘u tutuklayan İsrail, Salı günü Kahlot’un Hamas üyesi olduğunu itiraf ettiği ve hastanenin örgütün silahlı kanadı İzzeddin el Kassam Tugayları‘nın kontrolü altında olduğunu söylediği bir sorgu videosu yayınladı.

Buna karşılık Gazze Sağlık Bakanlığı açıklamanın “İsrail’in özellikle sağlık sistemine karşı art arda işlediği suçları meşrulaştırmak” amacıyla “baskı, işkence ve gözdağı altında” yapıldığını söyledi.

Sağlık görevlileri ve Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), kuzeydeki son faal hastanelerden biri olan Al-Awda Hastanesi‘nin bu ayın başlarında İsrail askerleri tarafından kuşatıldığını, doktorların hastalarını tedavi etmeye devam ettiğini ancak yakıt ile gıdanın azaldığını söyledi.

MSF’nin misyon şefi Renzo Fricke yaptığı açıklamada, “Açık olalım: Al-Awda, sağlık personeli ve savunmasız durumdaki birçok hastasıyla işleyen bir hastanedir” dedi.

Salı günü İsrail güçlerinin tesisin kontrolünü ele geçirdiğini açıklayan MSF, sağlık görevlileri de dahil olmak üzere 16 yaşından büyük erkek ve erkek çocuklar dışarı çıkarıldı, soyuldu, bağlandı ve sorgulandı diye belirtirken, koğuşlarda hala düzinelerce hasta olduğunu, ancak anestezik ve oksijen stoklarının tükendiğini ekledi.

Gazze’deki çatışmada binlerce ölü ve yaralı: Aksa Tufanı’nın ardından gelişmeler

Hamas’ın silahlı kanadı olan İzzeddin El Kassam Tugayları, 7 Ekim’de ‘Aksa Tufanı‘ adlı bir saldırı düzenledi. İsrail, bu saldırılarda 1200 İsrailli ölü ve 5 bin 132 yaralı olduğunu açıkladı. Gazze Şeridi’ne yapılan saldırılarda ise en az 20 bin 57 Filistinli öldü, 53 bin 320’den fazla kişi yaralandı. Sivil altyapı, hastane ve eğitim kurumları hedef alınarak büyük tahribat meydana geldi.

7 Ekim’den bu yana devam eden çatışmalarda İsrail ordusu, 471 askerinin öldüğünü bildirdi. 24 Kasım’da başlayan ve daha sonra 3 gün daha uzatılan geçici ateşkeste 81 İsrailli rehine ve 240 Filistinli tutuklu serbest bırakıldı. Ayrıca, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te İsrail güçleri ve yasa dışı Yahudi yerleşimcilerin saldırılarında 304 Filistinli yaşamını yitirdi.

Bir trilyon ağaç dikme ilhamı veren ekolojist, ‘ağaç dikmeyi bırakın’ dedi

9 Aralık’ta Birleşmiş Milletler‘in Trilyon Ağaç Kampanyası‘nın eski baş bilimsel danışmanı ekolojist Thomas Crowther, COP28‘de, zirvenin ‘Doğa Günü‘ etkinliklerinden biri için söz aldığında, toplu plantasyonların iddia edildiği gibi çevresel bir çözüm olmadığını savundu.

Crowther, “Emisyonları azaltmaktan kaçınmak için bir bahane olarak kullanılıyor” dedi.

Wiredın aktardığına göre, yeni ağaç dikmenin popülerliği, en azından kısmen Crowther’ın kendi yarattığı bir sorun.

2019 yılında Crowther’in ETH Zürih‘teki laboratuvarının araştırmasına göre, Dünya’da 1,2 trilyon ağaca daha yer olduğunu, insanların tarihsel olarak atmosfere saldığı karbonun üçte ikisi kadarını emebileceğini ortaya koydu.

Çalışmada, “Bu durum, küresel ağaç restorasyonunun bugüne kadarki en etkili iklim değişikliği çözümümüz olduğunu vurguluyor” denildi. Crowther daha sonra bu yönde düzinelerce röportaj verdi.

Görünüşte kolay olan bu iklim çözümü, Shell‘den Donald Trump‘a, emisyonlarını gerçekten azaltmadan ‘yeşil kimliklerini’ parlatmaya hevesli şirketler ve liderler tarafından bir ağaç dikme çılgınlığına yol açtı.

Ayrıca Crowther çalışmasının orman restorasyonu için uygun arazi ve karbon miktarını büyük ölçüde abarttığını savunan bilim insanlarının eleştirilerine de neden oldu.

Karbon salımını sürdürme bahanesi  ‘yeşil aklama

Mesajının yanlış yorumlandığını söyleyen ekolojist, geçen ay daha incelikli bir makale yayınlayarak mevcut ormanları korumanın ağaç dikmekten daha büyük bir iklim etkisine sahip olabileceğini gösterdi.

Elde ettiği sonuçları COP28’e taşıyarak, önceki çalışmasının teşvik ettiği gibi ağaç dikmenin faydalarına ilişkin güvenilir olmayan kanıtları karbon salımını sürdürme bahanesi olan ‘yeşil aklama‘yı sona erdirmek amacıyla sundu. Thomas Crowther ”Yeşil aklamayı bitirmek doğaya yatırım yapmayı bırakmak anlamına gelmiyor. Doğru şekilde yapmayı, sahip olunan varlıkları, biyoçeşitlilikle yaşayan yerli halklara, çiftçilere ve topluluklara dağıtmayı gerektirir” dedi.

yeşil aklama
Fotoğraf: Franco Tognarini / Adobe Stock

Asıl soru şu: COP28’deki ülkeler konuyu anladı mı?

Crowther’in konuşmasından birkaç dakika sonra, ev sahibi ülke Birleşik Arap Emirlikleri‘nin iklim değişikliği ve çevre bakanı Mariam Almheiri salondakilere hitap etti.

Thomas Crowther’in sunumunu takdir ettikten sonra BAE’nin 2030 yılına kadar 100 milyon mangrov dikme hedefini neredeyse yarılamış olmasıyla övünmeye başladı.

‣ [COP28] Türkiye zirveye doğa katili, fosil yakıtçı şirketlerle gidip üç imzayla döndü
‣ [COP28] İklim Zirvesinin iklim değişikliğine etkisi ne oldu?

Aynı zamanda, BAE’nin devlet petrol şirketi ADNOC (CEO’su COP28’in başkanıydı), dünyadaki herhangi bir petrol şirketinin gelecekteki en büyük genişleme planlarına sahip. Küresel ısınmayı 1,5 santigrat derece ile sınırlamayı amaçlayan Paris Anlaşması‘nın hedeflerini karşılamakla ‘bağdaşmayan’ bir genişleme.

Melbourne Üniversitesi‘nde doğa restorasyonunun karbon azaltımını inceleyen bir araştırmacı olan Kate Dooley‘e göre bu yeşil aldatmaca. Dooley, “Doğada karbon depolanması geçici ve bu nedenle kalıcı fosil yakıt emisyonlarına eşdeğer değil” diyor.

Beş yıl önce doğayla ilgili konuşmaların bugünkü gibi olmadığına değinen Crowther BAE’nin planları hakkında, ‘hüküm vermek için süreç hakkında yeterince bilgisi olmadığını, ancak diğer bakanların ormanlık alanları korumak ve beslemek için yerli toplulukları güçlendirmekten bahsettiğini duymaktan heyecan duyduğunu söyledi.

‘Dünyada kaç ağaç var?’

Yale’de araştırmacı olarak çalıştığı dönemde, BM’nin Milyar Ağaç Kampanyası‘nda çalışan bir ev arkadaşı, Crowther’ın akademideki hızlı yükselişini başlatacak bir soru ortaya attı: Dünyada kaç ağaç var?

Uydular bir orman örtüsünün altında kaç ağaç gövdesi olduğunu göremediği için çok az kişi bu sorunun yanıtlanabileceğini düşünüyordu. Ancak Crowther ve bir meslektaşı, sahadaki ağaç sayımları ile aynı alanların uydu görüntüleri arasındaki ilişkileri bulmak için yapay zeka kullanmaya başladı ve ardından bulgularını daha geniş bölgelere yaydı.

Diğer bilim insanlarının verilerini toplayıp analiz ederek, 2015 yılında Dünya’da daha önce düşünülenden çok daha fazla, 3 trilyon ağaç olduğunu gösteren bir orman yoğunluğu haritası yayınladılar.

Ardından 2019 çalışması geldi. Dünya Ekonomik Forumu ile kendi One Trillion Trees girişimini başlatan ve Trump’ı imzalamaya ikna eden Salesforce CEO’su Marc Benioff‘a konudan bahsetti.

Crowther projenin danışmanlarından biri oldu. Fikrin popülaritesi hızla arttı, öyle ki dünyanın dört bir yanındaki ülkeler o kadar çok ağaç dikme taahhüdünde bulundu. Ancak bunların yerine getirilmesi için en az 500 milyon hektarlık bir alan, yani ABD‘nin yarısından daha büyük bir alan gerekiyor. Tüm bunlar olurken ‘küresel emisyonlar‘ artmaya devam etti.

Fotoğraf: Africa Studio/Adobe Stock

Buna karşılık Crowther’in kasım ayında yayınladığı ve 200’den fazla bilim insanının ortak yazar olarak yer aldığı çalışma, bozulmamış ormanlık alanların korunmasının gücünü vurguluyor.

Tahrip edilmiş veya parçalanmış ormanların yeniden tesis edilmesi potansiyel olarak 87 gigaton karbon emerken, mevcut ormanların olgunlaşmasına izin verilmesi durumunda 139 gigaton fazladan karbon emisyonu sağlıyor. Bu tahminler, bir zamanlar orman alanı olabilecek ancak doğaya bırakılması pek mümkün olmayan kentsel, tarım ve otlatma alanlarını kapsamıyor.

Yeşil aklamayı teşvik edebilir

İnsanlar tarih boyunca yaklaşık 2 bin 500 gigaton karbon saldı ve bu karbon büyük ölçüde atmosfere ve okyanuslara karıştı.

Orman restorasyonu iklim krizi için sihirli bir değnek olmayacak ancak teorik olarak anlamlı bir fark yaratabilir. Crowther yeni araştırması için “Açıkça görülüyor ki doğa, iklim değişikliğine karşı mücadelemizde merkezi bir rol oynuyor ama daha da önemlisi, doğaya karşı sorumlu yükümlülüklerin ne anlama gelmesi gerektiğine dair bir tür kılavuz gibi” diyor.

Yeni makale diğer bilim insanlarından çok daha az eleştiri aldı. Ancak Maryland Üniversitesi‘nden Matthew Fagan, orman potansiyeline ilişkin bu üst düzey tahminlerin yine yanlış yorumlama ve yeşil aklamayı teşvik edebileceğinden endişe ediyor.

“Bu noktada Dr. Crowther’ın bu karbonun ne kadar hızlı elde edilebileceğini, çalışmalarındaki sınırlamaları ve gerçek rakamın muhtemelen çok daha düşük olacağı ihtimalini açıklığa kavuşturması gerektiğini düşünüyorum. Makalelerinde bundan bahsettiler, ancak bunu rakamlarla somutlaştırmaları gerekiyor” diyor Fagan.

Fotoğraf: Krailas / Adobe Stock

Fidan ölümleri, orman yangınları veya yerli halkın tahliyesinden kaçınarak ormanlar doğru şekilde restore edilse ve korunsa bile bu tür doğa projeleri, işletmeler veya hükümetler tarafından her zamanki gibi karbon salmaya devam etmek için bir bahane olarak kullanılıyor ve yeşil aklamaya katkıda bulunuyor.

Sahici doğa restorasyonu için bir kazanım olarak, COP28’de kabul edilen metinler ilk kez Glasgow Deklarasyonu‘nun 2030 yılına kadar orman kaybını tersine çevirme hedefine ve bu hedefe ulaşmak için ‘gelişmiş destek ve yatırım ihtiyacına’ atıfta bulunuldu.

‣ [COP28] Sonuç metni onaylandı: Alkışlar ve eleştiri yağmuru altında fosil yakıtlar ilk kez metinde
‣ [COP28] Zirveye katılan her dört milyarderden birinin serveti çevreyi kirletici endüstrilerden…

Zirvede ayrıca, ülkeler arası emisyon sayımı anlaşmaları veya karbon kredileri için anlaşmaya varılamazken, ülkelerin doğaya yaptıkları ‘piyasa dışı’ yatırımlar için kurallar oluşturulması konusunda ilerleme kaydedildi. Bu durum karbon dengelemenin geleceğin akımı olduğuna dair şüpheleri daha da arttırıyor.

Ancak yeşil aklamayı bitirmek oldukça zor. Norveç‘in COP28’de Amazon Fonu‘na yaptığı 50 milyon dolarlık bağış kulağa etkileyici geliyor ta ki ülkenin kısa süre önce devlete ait Equinor da dahil olmak üzere 18 milyar dolarlık yeni petrol ve gaz projesini onayladığını düşünene kadar.

Doğa ve biyoçeşitlilik kaybını durdurmak için dünyanın yılda 700 milyar dolar daha harcaması gerektiği tahmin ediliyor.

Pakistan kirlilik seviyesini düşürmek için yapay yağmur kullanıyor

Pakistan‘ın Lahor kentindeki kirlilik seviyesini düşürmek amacıyla yapay yağmur kullanıldı. Bulut tohumlama kentin hava kalitesini kısa süreli iyileştiriyor ancak uzmanlar uygulamanın sürdürülebilir bir çözüm olmadığını söylüyor.

Hindistan sınırı yakınlarındaki doğu eyaleti Pencap‘a bağlı Lahor kenti, dünyada en kötü hava kalitesine sahip şehirlerden biri ve 13 milyonu aşan nüfusu nedeniyle aşırı derecede kirlenmiş durumda.

‣ Yapay yağmurlar Pakistan’daki hava kirliliğini azaltabilir mi?

Aralık 2023 başlarında kentteki hava kalitesi o kadar kötüleşmişti ki okullar, pazarlar ve parklar dört gün süreyle kapatılmıştı. Geçtiğimiz hafta sonu, kentin hava kalitesi endeksi (AQI) sağlık açısından son derece tehlikeli kabul edilen seviyelere ulaşmıştı.

Guardianın haberine göre, Pencap’taki yetkililer, bu olumsuzlukları azaltmak amacıyla cumartesi günü (16 Aralık) küçük bir Cessna uçağı kullanarak şehrin 10 noktasında yağmur yağdırmak için bulut tohumlama yöntemini kullandı.

lahor pakistan hava kirliliği
Fotoğraf: K. M. Chaudary / AP

Bulutları oluşturmak için, alt atmosferdeki bulutlarda yeterince nem bulunması gerekiyor. Yaz aylarında, bulutların üzerine uçaklardan su ile karıştırılmış sofra tuzu püskürtülüyor. Birkaç saat sonra sis bulutlarla bütünleşerek yağmur üretiyor. Kışın bulutlar, bir araçtan veya uçaktan ateşlenebilen gümüş iyodür pulları kullanılarak tohumlanıyor.

Yararları sadece birkaç gün sürdü

Blueskying‘ olarak da bilinen bu uygulama, Çin ve Hindistan‘ın yanı sıra Orta Doğu‘daki birçok ülkede yağış sağlamak için kullanıldı.

Şehrin çevreden sorumlu yetkilisi Bilal Afzal bulut tohumlamasının başarılı olduğunu söyledi, ancak bulut kalitesi çok iyi olmadığı için yağışın ‘yetersiz’ olduğunu kabul etti. Afzal, yine de Lahor’un hava kalitesinin sadece birkaç milimetrelik yağmurla iyileştiğini ve 300’den fazla olan AQI değerinin 189’a düştüğünü söyledi. Bununla birlikte, kirlilik eski seviyesine dönmeden önce sağladığı yararlar sadece birkaç gün sürdü.

‣ İzlanda’daki yanardağ patlaması hava kirliliği uyarılarını beraberinde getirdi
‣ İstanbul’da hava kirliliği kalp sağlığını tehdit edecek düzeyde
‣ İran’da okullara hava kirliliği engeli: Meşhed’de bir gün uzaktan eğitime geçildi

Tatbikat önemli bir aksamaya neden olmadı. Lahor’da doktorluk yapan Zaeema Naeem, “Saat üç sularında klinikten eve dönerken arabama bir sıçrama oldu ve bunun kuş pisliği olduğunu düşündüm” dedi.

Yetkililerin sis sezonu boyunca düzenli olarak bulut tohumlama yapmayı planladığını söyleyen Afzal, “Eğer havamızı küçük bir uçağın yakıt maliyetiyle temizleyebilirsek, bu uygulama buna değecektir. Ancak bu, küçük bir uçak satın almak ya da kiralamak anlamına gelecek. Uçaktan çıkan emisyonlara gelince, bunların sadece yaklaşık dört saat boyunca çalışan iki ya da üç arabaya eşdeğer olacaktır’’ dedi.

Öngörülemez sonuçlara neden olabilir

Ancak iklim uzmanları bulut tohumlamasının etkilerinin öngörülemez olabileceği uyarısında bulundu. Eski bir çevre bakanı olan Malik Amin Aslam, yağmur bir kez tetiklendiğinde onu durdurmanın zor olabileceğini belirtti.

Dr. Ghulam Rasul aşırı dozun dolu fırtınasına ya da sağanak yağmura yol açabileceği yönünde ikazda bulundu. Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği‘nde iklim değişikliği programı başkanı ve Pakistan Meteoroloji Dairesi‘nin eski genel müdürü olan Dr. Rasul, sisin geçici olarak hafiflemesini sağlasa da bunun sürdürülebilir bir çözüm olmadığını ve çok kuru koşullar yaratarak sis ve hava kirliliğinin daha da kalıcı hale gelmesine neden olabileceğini söyledi.

Aslam, hükümetin doğayla oynamanın sonuçlarını incelemesi ve bu aracı çok idareli kullanması gerektiğini; bunun, yaşanamaz hava kirliliği döngüsünü kırmak için son çare olarak steroid kullanmak gibi bir şey olduğunu belirtti. Malik Amin Aslam, bu tür çözümlerin, ‘ulaşım, sanayi emisyonları, mahsul ve atık yakma ve ormanların yok olması gibi kirli havanın asıl kaynaklarına’ odaklanmaktan uzaklaştırabileceğini de sözlerine ekledi.

Lahor’daki emisyonların yüzde 50’sinden ulaşım sektörünün sorumlu olduğunu söyleyen ve yerelde görev yapan bir doktor olan Fehmeda Khan, toz nedeniyle solunum yolu hastalıkları ve alerjiden şikayet eden hastalar arasında üç kat artış gözlemlendiğini söyledi ve bölge sakinlerine tavsiyelerde bulundu:

Dışarıdaki kirli havadan kaçınmak için pencerelerinizi kapatın, dışarı çıkmaktan kaçının, çıkıyorsanız maske takın ve günlük rutin olarak sabah ve akşam nazal tuzlu su durulaması yapın.”

Amazon havzasındaki yasa dışı faaliyetler ormansızlaşma tehdidi yaratıyor

Amazon havzasındaki uyuşturucu kaçakçılığı ormansızlaşma üzerinde de büyük bir etkiye sahip. Dünyada uyuşturucu üretim ve kaçakçılığı, sadece insan sağlığını doğrudan tehdit etmekle kalmıyor, aynı zamanda dünyanın akciğerleri olarak tanımlanan yaklaşık yedi milyon kilometrekarelik Amazonlar’ı ormansızlaşma riskiyle karşı karşıya bırakıyor.

AA’dan Melike Pala’nın aktardığına göre; sekiz Güney Amerika ülkesi ve yaklaşık yedi milyon kilometrekareye yayılan Amazon Havzası‘nın çoğu, 55 milyon kilometrekareyle dünyanın en büyük yağmur ormanı Amazonlar ile kaplı.

Dünyadaki yağmur ormanlarının yarısından fazlasını barındıran Amazon ormanları, dünyadaki su kaynaklarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Yeryüzündeki biyolojik çeşitliliğin yüzde 30’una ev sahipliği yapan yağmur ormanlarında üç milyondan fazla canlı türü ve 2 bin 500’den fazla ağaç türü yaşıyor.

Amazon’da rekor kuraklık: Kritik eşiğe doğru hızla ilerliyor
[COP28] Norveç ve İngiltere’den Amazon Fonu’na 94 milyon dolarlık destek
İklim krizi: Amazon Nehri kuraklık nedeniyle yüzyılın en düşük seviyesine geriledi 
Amazon Yağmur Ormanlarında her yıl yasadışı ağaç kesimi nedeniyle binlerce ağaç katlediliyor.

Amazonlar’da 19 yılda 54,3 milyon hektar alan yok oldu

Amazonlar konusunda çalışmalar yapan “InfoAmazonia” haber sitesinin verilerine göre, ormansızlaşma nedeniyle Amazonlar’da 2001-2020 yıllarında 54,2 milyon hektar alan yok oldu.

Amazon ormanlarının yüzde 9’una denk gelen bu rakam, Fransa büyüklüğünde bir alana tekabül ediyor.

Uyuşturucu madde elde edilen bitki türleri, diğerlerine oranla daha fazla su tüketiyor. Ayrıca verim elde edilmek için kullanılan yoğun kimyasalların toprak ve su kirliliğine neden olması Amazonlar’daki ormansızlaşmanın sadece başlangıcı.

Sonrasında uyuşturucu üretim ve ticaretini istikrarlı hale getirmek için ormanların içine kaçak şehir ve altyapı kuran karteller, yüzbinlerce kilometrekarelik orman havzasına dolaylı zarar veriyor.

Karteller, uyuşturucu kaçakçılığını ve para aklama gibi konuları sürekli hale getirmek için bölgedeki havzalarda yasa dışı madencilik, yasa dışı orman kesimi ve para aklama için kereste ticareti gibi paravan işler aracılığıyla bu süreci hızlandırıyor.

Fotoğraf: Eraldo Peres / AP

Rapor: Amazonlar’ın neredeyse tamamı tehdit altında

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) yayımladığı “Dünya Uyuşturucu Raporu 2023” dosyasında, kapladığı 55 milyon kilometrekareyle dünyanın en büyük yağmur ormanı Amazonlar’ın “neredeyse tamamının” yasa dışı faaliyetler nedeniyle ormansızlaşma ve bozulma tehdidi altında olduğu belirtiliyor.

Amazon ormanları, uyuşturucu üretim ve ticareti nedeniyle büyük oranda tahrip olmuş durumda.

Fotoğraf: Luke Taylor/ ABC News

15 yılın en büyük ormansızlaşması

Brezilya merkezli “iAmazon” adlı sivil toplum kuruluşunun uydu gözlemlerinden elde ettiği verilere göre, Amazon Havzası, geçen yıl her gün yaklaşık 3 bin futbol sahası büyüklüğünde orman kaybederek son 15 yılın en büyük ormansızlaşmasını yaşadı.

Bölgede, 2015-2018 yıllarında 14 bin kilometrekare civarında olan ormansızlaşma 2019-2022 yıllarında iki katından fazla artarak 35 bin 193 kilometrekareye ulaştı. Bu da bölge ülkelerindeki birçok eyaletten daha büyük bir alana tekabül ediyor.

“iAmazon” araştırmacılarından Bianca Santos, ormansızlaşmada son yıllardaki artışları “rekor” olarak tanımlayarak, son 15 yıldaki durumun Brezilya’nın çevre politikalarıyla ilişkili olduğunu savundu.

Ülkede geçen yılki ormansızlaşmanın yüzde 80’i (yaklaşık 8 bin 443 kilometrekare) federal hükümetin sorumluluğunda, yüzde 11’i (yaklaşık 1130 kilometrekare) ise eyalet hükümetlerinin sorumluğundaki alanlarda raporlandı.

Santos, eyalet ve belediye yönetimlerinin, kendi bölgelerindeki çevrenin korunmasından “sorumlu olduğunu” ifade ederek, eyaletlerin yetkisi altındaki birçok kamu alanının istila ve arazi gaspı suçuna karşı “daha savunmasız” olduğunu anlattı.

iAmazon: En fazla ormansızlaşma artışı Brezilya’da

“iAmazon”un verileri, geçen yıl Amazon Havzası’nda en fazla ormansızlaşma artışının Brezilya’nın Para, Amazonlar ve Mato Grosso eyaletlerinde olduğunu gösteriyor.

Ormansızlaşma, geçen yıla kıyasla Para’da yüzde 37, Amazonlar’da yüzde 24 ve Mato Grosso’da yüzde 15 arttı.

Bu veriler, InfoAmazonia’nın uydu görüntüleri ve UNODC raporu ile karşılaştırıldığında, artışın bulunduğu yerlerin bölgedeki yollar ve uyuşturucu kaçakçılık rotalarıyla örtüştüğü görülüyor.

UNODC raporuna göre, Amazon ormanlarının yüzde 59’una ev sahipliği yapan Brezilya’da yetkililer, 2015-2020 yıllarında, yarısından fazlası Para eyaletinde olmak üzere birçok eyaletten oluşan Yasal Amazon bölgesinde 2 milyondan fazla kenevir bitkisine el koydu.

Fotoğraf: Joaquin Sarmiento/AFP

Çevreye ve insan sağlığına zararlı kimyasallar kullanılıyor

Yetkililer, uyuşturucu kaçakçılığında kullanılan güzergahlarda sadece ormanların tahribatından değil, aynı zamanda koka ağacı üretimi sırasında doğaya verilen zarardan da endişe ediyor. Zira, koka yaprağının kokaine dönüştürülme sürecindeki kimyasal atığın çevreye ciddi zarar verdiği biliniyor. Buna ek olarak verim ve karlılığı artırmak için yoğun kimyasal kullanılıyor.

UNODC, Kolombiya’da 2020’de, kaçak koka ekiminde insan sağlığına ve doğaya zararlı yaklaşık 85 çeşit gübre, 62 herbisit ve 100 pestisit kullanıldığını raporladı.

Çağlayan’da sesler Can Atalay için yükseldi: Halk, verdiği oyun hesabını soracaktır

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu‘nun Türkiye İşçi Partisi (TİP) Hatay Milletvekili Can Atalay hakkında ikinci kez ‘hak ihlali’ kararı vermesinin ardından Atalay’ın meslektaşları basın açıklaması gerçekleştirdi:

“Haftalardır, aylardır milletvekili ve meslektaşımız avukat Can Atalay özelinde adalet aramaya devam ediyoruz. AYM Can Atalay ile ilgili hak ihlali kararı verdi. Ancak maalesef uygulaması gereken mahkemeler ‘hak ihlali’ kararını uygulamadılar. Bugün 21 Aralık 2023 tarihi itibariyle AYM’ye ikinci bir başvuru söz konusu olup, burada da AYM kararının uygulanmamasının hak ihlali oluşturup oluşturulmadığı konusunda bir başvuru mevcut. AYM’nin bu konuda oy birliği ile hak ihlali kararı vereceğine inanıyoruz ve bekliyoruz. Bir diğer beklentimiz ise bu konuyu uygulayacak olan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin elini vicdanına koyup, bir an önce Can Atalay’ın mağduriyetini gidererek, tahliyesini sağlamaktır.”

Öte yandan AYM’nin ‘ihlal kararı’, yerel mahkemeye ulaştı. Kısa kararda, Atalay’ın yeniden yargılanmasına başlanması, mahkumiyet hükmünün infazının durdurulması, ceza infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması ve yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi için kararın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesinin kararlaştırıldığı ifade edildi.

‣ AYM’den Can Atalay hakkında ikinci kez ihlal kararı

‘Halk verdiği oyun hesabını soracaktır’

Ankanın haberine göre, AYM’nin bu kararı verdiği toplantı sürerken Can Atalay’ın arkadaşları ve meslektaşları tarafından Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklaması yapıldı.

Siyasi saiklerle cezalandırılmaya çalışılanın yalnızca Av. Can Atalay değil ona oy vererek TBMM’de kendisini temsil etmesini isteyen halk olduğunu belirten Gaziosmanpaşa Bölge Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Buket Gülay, “AYM, halkın oylarıyla milletvekili seçilen Avukat Can Atalay’ın tahliye edilmemesini ve bu sebeple milletvekilliğine başlayamamasını hak ihlali olarak değerlendirmiştir. AYM’nin bu tespiti karşısında Yargıtay’ın hak ihlali kararını tanımaması manasına gelecek kararlar alması ve AYM kararını uygulamaması hukuken izah edilebilecek bir durum değildir. Bir yargı organının bağlı olmakla yükümlü olduğu Anayasaya uymaması hiç birimizin güvende olmadığının kanıtıdır. Halk, verdiği oyun hesabını soracaktır” dedi.

‘Yargı kararlarının bağımsız olarak alınamadığı veya uygulanamadığı toplumlarda bağımsızlıktan söz edilemez’

Av. Buket Gülay, basın açıklamasında şu sözleri dile getirdi:

”İnsanlar tarih boyunca, önceleri içgüdüsel, sonraları ise iradi olarak hürriyetlerini padişahlar, krallar, sultanlar ve modern devletler lehine kısıtlamış ve toplumsal düzen için haklarının kısıtlanmasını ve yasalara uymayı kabul etmişlerdir. Bu şekilde kurulan toplumsal düzenin devam etmesi, istikrarlı ve uzun ömürlü olması ancak adaletin tesisiyle mümkündür. Bu haliyle yasama, yürütme ve yargı erklerini kullanan devlet, toplumsal sözleşme gereğince vatandaşlarının haklarını hem diğer insanlara hem de devlet gücünü kullanan yöneticilere karşı korumakla mükelleftir. Yargı yetkisi tam olarak budur.”

Yargı erkinin, yasama ve yürütmeden bağımsız iradeye sahip yargıçlar tarafından kullanıldığını ve yargı kararlarının devleti ve yöneticileri dâhil olmak üzere herkesi bağladığını, bağlaması gerektiğini ifade eden Gülay, “Hukuk herkes için vardır ve mahkeme kararları istisnasız olarak uygulanmalıdır. Yargı kararlarının bağımsız olarak alınamadığı veya uygulanamadığı toplumlarda bağımsızlıktan söz edilemez ve devlet lehine irade devrini içeren toplumsal sözleşme zarar görür. Meslektaşımız Av. Can Atalay demokrasi ile yönetilen ülkemizde halkın kendisine verdiği oylarla milletvekili seçilmiştir. Bu şekilde kazandığı sıfatın tanınması ve TBMM’de halkı vekil sıfatıyla temsil etmesi için ayrıca bir kabul veya merasime gerek yoktur” dedi.

‘Hiçbirimizin güvende olmadığının kanıtı’

”Anayasanın 153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Dolayısıyla, herhangi bir yargı organı veya idare makamının Anayasa Mahkemesi kararına uymaması bir hukuk devletinde mümkün olmamalıdır” diyen Gülay son olarak şunları dile getirdi:

“Yasama dokunulmazlığını düzenleyen Anayasa’nın 83. maddesi ise halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerini sorguya çekilme, tutuklanma ve yargılanmaya karşı korur. Bir yargı organının bağlı olmakla yükümlü olduğu Anayasa’ya uymaması hiç birimizin güvende olmadığının kanıtıdır. Halk, verdiği oyun hesabını soracaktır. Av. Can Atalay halkın oyu ile vekillik yapamıyorsa oy alarak vekillik görevine başlamış her milletvekilinin meşruluğu tartışılabilir hale gelmektedir.”

TİP tarafından kararın ardından twitter hesabından (yeni adıyla X) yapılan açıklamada, Can Atalay’ın derhal serbest bırakılması yönünde çağrı yapıldı:

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi Başkanı Çiğdem Akbulut da basın açıklamasında şöyle konuştu:

”Anayasa Mahkemesi’nin, haftalar önce vermiş olduğu kararda bugün de direneceğini umuyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin, daha önce Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dosyalarında verdiği kararlarda gördüğümüz hukuku hiçe sayan, siyasi talimatlara göre konumlandığı pozisyonuna dönmeyeceğini umuyoruz. Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanımız Selçuk Kozağaçlı ve üyelerimiz hakkında tamamen hukuka aykırı şekilde elde edilmiş ve düzenlenmiş delilleri dayanak alarak gerçekleştirilen tutuklamalara ve verilen mahkumiyet hükmüne dair yaptığımız başvurularda yine bir siyasi yargılama mevzu bahis olduğu için hiçbir ‘hak ihlali’ bulmayan pozisyonuna geri dönmemesini umuyoruz.”

‘Geride bıraktığımız her adalet katliamına yeterli ve birlikte tepkiyi göstermediğimiz oranda…’

”Olumsuz birçok başka da örneğine sahip olduğumuz yargı pratiğidir bizi bugün bu noktaya getiren. Dikkat çekmek istediğimiz husus budur. AKP iktidarının, siyasi saikler doğrultusunda kendisine aparat edindiği yargı, tüm muhalefeti dizginlemek için bir baskı aracı olarak kullanılıyor çok uzun yıllardır” diyen Akbulut, şunları aktardı:

“Geride bıraktığımız her adalet katliamına yeterli ve birlikte tepkiyi göstermediğimiz oranda bugün bir yenisi ile karşı karşıya kaldığımız aşikar. Yargı mekanizmaları açısından ise geçmişte sergiledikleri siyasi pratiğin bugün kendi ayaklarına dolanıyor olduğu ile yüzleştiklerini görüyoruz. Bu nedenle bugün burada her ne karar çıkarsa çıksın mücadelemizin bitmemek zorunda olduğunu tekrarlamak isterim. Elbette Can’ı alacağız. Ancak bugün burada ne karar çıkarsa çıksın, Can’ı alıncaya kadar, tutuklu meslektaşlarımızı alıncaya kadar, tüm siyasi tutsaklar özgürlüklerine kavuşuncaya kadar mücadelemiz devam edecek.”

‘Siyasal iktidar eliyle yargı kararları uygulanmıyor’

ÖHD Eş Genel Başkanı Av. Serhat Çakmak ise “Ülkede siyasal iktidarın güç kazanması ile beraber hukuk, yargı makamları bir istisnai hali genel hâle uygulatma niyetindeler. Bir devletin meşruluğunun asıl kaynağı anayasa ve yasalar olmasıdır. Siyasal iktidar eliyle yargı kararları uygulanmıyor” dedi.

 

Aşırı orman yangınlarındaki artış, küresel emisyonları körüklüyor

İklim değişikliği ve insan faaliyetleri, son yirmi yılda orman yangınlarının daha sık ve yoğun yaşanmasına neden oldu.

Çin Bilimler Akademisi (CAS) tarafından hazırlanan bir rapora göre, küresel orman yangınları 2001 ve 2022 yılları arasında 33,9 milyar ton karbondioksit (CO2) salımına yol açtı.

Natureın aktardığına göre, her yıl orman yangınları nedeniyle ortaya çıkan CO2 emisyonlar, dünyanın en büyük altıncı CO2 salımcısı olan Japonya‘da fosil yakıtların tüketilmesiyle ortaya çıkan emisyonlardan daha yüksek.

Emisyon artışının nedeni ‘aşırı orman yangını olaylarının‘ artan sıklığı.

Çin‘in Shenyang kentinde bulunan CAS Uygulamalı Ekoloji Enstitüsü‘nde peyzaj ekoloğu olan araştırmacılardan Xu Wenru, ‘aşırı orman yangınları’ teriminin genellikle ortalama bir orman yangınına kıyasla daha geniş bir alanı yakan, daha uzun süren ve daha büyük bir etki bırakan yangınları ifade ettiğini söylüyor.

İklim değişikliğinin neden olduğu sıcak dalgaları ve kuraklıklar

Xu ve meslektaşları, emisyonlardaki artışın çoğunlukla 5 ile 20 derece güney koordinatları arasındaki yağmur ormanlarının kenarındaki ve 45 derece kuzeyin üzerindeki boreal (kutup altı) ormanlardaki yangınların artmasından kaynaklandığını tespit etti.

Özellikle, boreal orman yangınlarından kaynaklanan emisyonların hızla artan bir eğilim gösterdiğini söyleyen Xu, orman yangınlarının sayısındaki artışın kısmen iklim değişikliğinin neden olduğu sık sıcak dalgaları ve kuraklıklardan kaynaklandığını belirtiyor ve ekliyor:

Buna karşılık, orman yangınlarının yaydığı CO2 küresel ısınmaya katkıda bulunarak ikisi arasında bir geri besleme döngüsü yaratıyor.”

Xu Wenru’ya göre insanların da bunda payı var. Xu, “Birçok orman yangınına aslında insanlar, örneğin geceleri ısınmak için ateş yakarken, havai fişek atarken ya da sigara izmariti atarken neden oldu” diyor.

Pekin‘deki CAS Atmosferik Fizik Enstitüsü‘nde meteorolog olan Zhou Tianjun raporu “şok edici” şeklinde değerlendiriyor. Özellikle, 2001-2022 yıllarındaki yangınlar nedeniyle yanan orman alanının, o dönemde insanlar tarafından dikilen ormanların ortalama 11 katı büyüklüğünde olduğunu gösteren bir rakama işaret ediyor.

Tianjun, “Ağaç dikimi karbon yutaklarını artırmanın önemli bir yolu olarak görülüyordu, ancak bu rakam insanların çabalarının doğal orman yangınları tarafından dengelenebileceğini gösteriyor” diyor.

Rekor kıran yangınlar

Geniş ormanlara sahip olan beş ülke olan Rusya, Brezilya, Kanada, Avustralya ve Endonezya‘ya yoğunlaşılan raporda, 2018 ile 2023 yıllarında meydana gelen ve her biri havaya 600 milyon tondan fazla CO2 salan on aşırı orman yangını seçildi.

Emisyon listesinin başında, dünyadaki boreal ormanlarının yüzde 28’ine ev sahipliği yapan Kanada’yı kasıp kavuran ve bu yıl rekor kıran yangınlar yer alıyor. 2023 yılında ülke genelinde 6 bin 700’den fazla yangın çıktı ve toplam 18,5 milyon hektar, yani neredeyse Norveç‘in yarısı büyüklüğünde bir alan yandı.

CAS raporu, bu yıl Kanada’da meydana gelen orman yangınlarının ekim ayı itibariyle 1,5 milyar tondan fazla CO2 saldığını ortaya koydu. Bu rakam, ülkede son 22 yılda meydana gelen tüm orman yangınlarından kaynaklanan emisyonların toplamını aştı.

Orman yangınlarının ve diğer orman yangını türlerinin etkilerinin önümüzdeki on yıllarda dünya genelinde daha da kötüleşmesi bekleniyor.

‘Göz ardı edilemeyecek’ CO2 emisyonu kaynağı

Atlanta‘daki Georgia Teknoloji Enstitüsü‘nde atmosfer bilimci ve profesör olan Wang Yuhang, raporun ‘2000’li yıllara kıyasla 2050’lerde küresel yanan alanda yaklaşık yüzde 20’lik bir artışa işaret eden’ çalışmasını tamamladığını söylüyor.

Wang Yuhang, “Daha da şaşırtıcı olarak, küresel yangın karbon emisyonlarının iki katına çıkması bekleniyor ve bu da yangının gelecekte kısa vadeli zaman ölçeklerinde daha önemli bir karbon kaynağı olarak ortaya çıkacağını vurguluyor” diye ekliyor.

Atmosfer bilimci, raporun ülkelerin orman yangınlarından kaynaklanan karbon emisyonlarını ulusal iklim planlarına dahil etmeleri ve bu tür emisyonlar için bir izleme, raporlama ve doğrulama sistemi kurmaları yönündeki önerisini yineliyor.

Xu, ürettikleri emisyonların ölçeği göz önüne alındığında, orman yangınlarının ‘göz ardı edilemeyecek’ bir CO2 emisyonu kaynağı haline geldiğini belirtiyor.