Ana Sayfa Blog Sayfa 1570

Merhaba Canım: Arkadaş’ın filmi

 “ama şimdi kim kandırabilir sizi/ bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”

Arkadaş Z. Özger sağlığında kitap yayımlayabilseydi adı “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olacaktı. Bunu Arkadaş’ın yakın arkadaşları biliyordu. Ama şairin şiirleri ölümünün hemen ardından, 1974’te kitap haline getirilip Nadas Yayınları tarafından basıldığında kitabın başlığı “Şiirler” oldu. Hatta on yıl sonra, Mayıs Yayınları kitabı tekrar yayımladığında kitabın adı bu kez “Sevdadır” olmuştu. Bizim kuşağımız şairi şiirlerinin bu baskısıyla tanıdı. (Ben de üniversite yıllarında, Sevdadır’ın 1988’de yapılan 4. baskısıyla tanıdım Arkadaş’ı.) Peki neden bir türlü şairin dileği (bir anlamda vasiyeti) yerine getirilmemişti? Bunun cevabını Arkadaş’ın arkadaşı şair Sina Akyol, Sevdadır’a yazdığı önsözde şöyle veriyor:

“İlk yayımlayacağı kitabının adı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası olacaktı. ‘Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım, adı bu olacak!’ derdi. Bu bilgiye sahip olmama karşın T. Sönmez’e yazdığım mektupta, ‘Arkadaş böyle isterdi’ demedim. Daha sonra Nadas Yayınları’nca kitabının yayımlanacağını öğrendiğimde de bu noktayı dile getirmedim. Nedeni mi? İşte söylüyorum: O zamanki kafamla, doğrusu, yakıştıramamıştım bu adı Arkadaş’ın şiirlerine. Bu baptan olmak üzere; şu anda giriş yazısını yazmakta olduğum bu kitabın adı ne olacak? Sahi, ne olacak? Kitabı yayımlayan arkadaşlara iki önerim var: -Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, – Arkadaş’ın Kitabı.”

Anlaşılıyor ki Mayıs Yayınları da 1984 yılında kırmızı bir kapakla ve kapağına Arkadaş Z. Özger’in soluk, siyah beyaz bir fotoğrafını koyarak yayımladıkları kitaba yine şairin istediği ismi koymayı “yakıştıramamışlardı”.

Bu olay, Ulaş Tosun’un, 25 yaşında ölen ve Türk şiirinin esaslı şairlerinden biri olan Arkadaş Z. Özger’i anlattığı yeni belgeseli “Merhaba Canım”ın kısa özeti sayılabilir. Gerçi filmde Sina Akyol olayı tam olarak böyle anlatmıyor, ama zaten mesele bu olaydan ibaret değil. Arkadaş’ın arkadaşlarının çoğu, şairin “kendisini” ve bazı şiirlerini “kendisine”, kendi varoluşuna yakıştıramamışlardır. Bu durum filmde o kadar güzel anlatılıyor ki, şairin zamanında kendi hayatına, herhalde şair sezgisiyle olacak, en doğru teşhisi koyduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü “tragedya” tam da budur.

Arkadaş Z. Özger’le Sevdadır vasıtasıyla tanıştığımda kitabın kıpkırmızı tasarımı nedeniyle 70’lerin toplumcu gerçekçi şiiri tarzında yüksek sesli, slogancı bir şiirle karşılaşacağımı düşünmüş ve ilk başta biraz uzak durmuştum. (Üstelik henüz Grup Yorum “Aşkla Sana” şiirini bestelememişti.) Oysa kitabı açtığınızda sizi “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ve “Sığıntı Kuşu” karşılar. (“yoruldum/ değiştirmekten kanını yüreğimin/ hergün yeniden başlayan/ çığırtkan bir şarkıyı söylemekten/ hergün/ yeni bir şarkı bestelemekten” diyen bir şair!) Sonra Oyun Mat: “körebeyi bilir misiniz siz biz hep körebe oynarız/ ve de hep ebe biz oluruz hep kör hep kör”. Bu şiirleri yazan, 1948 doğumlu, genç yaşta arkasında epey bir giz bırakarak ölen, 68 kuşağından, SBF’li, solcu ve eşcinsel bir şairdir. Sadece zamanının ilerisinde değil, epey de dışında bir şairdir Arkadaş, aşılması konu edilemeyecek türde.

 

Bugün bir kült haline gelen (duysa ne derdi buna?) Arkadaş Z. Özger’in takipçileri, Ulaş Tosun’un “Merhaba Canım” adını taşıyan belgeselini uzun süredir bekliyordu. Kestirmeden söyleyeyim: Ulaş Tosun olağanüstü bir iş çıkarmış. Film hem Arkadaş’ın hayatını çocukluğundan 1973’te bilinmez bir nedenle ölümüne kadar çok iyi anlatıyor hem de ve belki de daha önemlisi, Arkadaş’ın trajedisini (daha doğru bir deyişle bir tragedya kahramanı olarak şairi) özenli bir dille ortaya koyuyor. Arkadaş Z. Özger’in şiirinin belirdiği dönemi gençlik hareketinin ve devrimci mücadelenin simge (ve bazılarını belki de ilk kez izlediğimiz) görüntüleriyle hatırladığımız filmde, şairin arkadaşları onu kendi süzgeçlerinden geçirerek ya da hem onu hem de dönemi hatırladıkları şekilde yansıtarak (ki 50 yıl geçmiş aradan) anlatıyorlar. Bu hatıralar ve biraz da itiraflar toplamına Arkadaş’ın dizeleri bir derinlik ve gerçeklik katıyor. Yönetmenin şiirleri “şairin hayatına dâhil edişi” övgüye değer. Böylece film Arkadaş’ın hikayesini katmanlarını soyarak veriyor. (Sonra “işte yeniden giyiniyor çocuk/ bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymayan yanlarını”). O katmanlardan rüzgârın esişine uymayan “yakışıksız” ve gerçek bir şair beliriyor. Şiirde büyük seslerin, özgüven patlamalarının, yumrukları sıkılı tutan dizelerin hâkim olduğu bir dönemde “adı konulmamış bir düşten geldim” diyen bir şair…

Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’in dönemine ve ortamına bir türlü “tam uymayan”, bazen görmezden gelinen, bazen yakıştırılamayan bazen kınanan, bazen de utangaç bir sıkıntıyla kabul edilen cinsel yönelimini ve dahası bu “aykırılığın” şairin hayatındaki etkisini (ayrıca umutsuz aşkını da) açık, cesur ve zarif bir anlatımla veriyor. Bu bir yandan bir kuşağın politik sosyolojisi için önemli bir kaynak oluşturuyor. Ama bence daha önemlisi “dolayıp öfkemi sakallarıma/ sakallarımı dolayıp öfkeme/ sevişmeyi kendime göre seçicem” diyen şairin hayatına ve şiirine dair biraz da klişeleşmiş örtüyü kaldırması.

Belki bir dönem en çok Tamirat (“vur gülüm vur gülüm vur gülüm/ vur sen de burjuva ayakkabılarının altına”), Aşkla Sana (“başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun”) veya Adak (“üçyüz açılmış çiçek aşkına/ iyi dayandık üçbin düşmana”) gibi şiirleriyle hatırlanan Arkadaş Z. Özger, Ulaş Tosun’un filminde hakikaten Merhaba Canım’ın şairi oluyor. (“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ düşüvericek ellerinizden ve/ bir gün elbette/ zeki müreni seveceksiniz/(zeki müreni seviniz)”).

Tıpkı bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölen Orhan Veli gibi bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölür Arkadaş Z. Özger. Tıpkı Orhan Veli gibi ve genç yaşında düşüp ölen başka şairler gibi yarım kalmış ve bu yüzden erkenden tamamlanmış bir şiir bütünü bırakır. Bir trajik kahraman olmasının verdiği bütün acıya rağmen, Arkadaş Z. Özger’in yarım kalan hayatı ve şiiri bize hayata ve şiire dair çok şey söylüyor. Bunca yıl şaşırtıcılığını kaybetmeyen bir şiir kalmıştır Arkadaş’tan bize. Onun çevresinde dönen hayaletler, o giz, o efsaneler, o “kült oluş” bu hayatı ve şiiri belki de görünmez kılıyordu. Ulaş Tosun’un filmi bu gizi aralıyor şimdi ve Arkadaş Z. Özger’in şiirini de anısını da serbest bırakıyor. Çünkü zaten demişti: “siz inanmayın bir gün değişir elbet/ güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü”.

*

Anlatıcılar

Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya Temeltaş, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker, İsmet Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz

Ekip

Ulaş Tosun (Yönetmen): İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aralarında Nokta Dergisi, Hürriyet, Agos ve Radikal gazetelerinin de olduğu yayınlarda muhabir, foto muhabir ve editörlük yaptı. Havana Üniversitesi’nde İspanyolca Eğitimi aldı. Dezavantajlı grupların belgesel fotoğraf tekniğiyle hayatlarını anlatmalarına dayanan dört projede koordinatörlük yaptı. Bu çalışmalar Öteki İstanbul adıyla kitaplaştırıldı. Suriyeli savaş mağdurlarının İstanbul’unu anlatan ilk fotoğraf sergisi “Permanently Temporary” 2015’de Avusturya Konsolosluğu‘nda açıldı. İlk belgeseli olan Afganistanbul’u 2018’de tamamladı. 

M. Kaan Karataş (Yardımcı Yönetmen): 2014’te Kadir Has Üniversitesi‘nde Radyo, Televizyon ve Sinema bölümüne girdi. Erasmus programıyla Çek Cumhuriyeti‘ne gitti ve 1 yıl Masaryk University‘de Sinema eğitimi gördü. Afganistanbul adlı belgeselde yardımcı yönetmenlik yaptı,  O Saatte Orada Ne İşi Varmış adlı bir kısa filmi bulunmaktadır.  Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğrenciliğini sürdürmektedir. 

 

Sürü kudurmuşluğuna karşı ÖZGÜRLÜK -2

Umulmadık zamanlarda ve umulmadık yerlerde umulmadık şeylerle karşılaşmak olanaklı. Çalışma aralarında zihnimi dinlendirmek için izlediğim kısa Amerikan polisiye dizilerinden birinde karşıma çıkan şu replik de sözünü ettiğim umulmadık şeylerdendi benim için:

“Bir bölgeyi hâkimiyetin altına almak istiyorsan, önce o bölgenin ruhunu kırmalısın.”

Sanki çok uzun süredir bu ülkede ‘özgürlüğüne tutkun’ insanlarının ruhu kırılmaya çalışılıyor. Üstelik bu, rastlantısal gelişen bir süreç değil de planlı programlı bir eylem gibi.

İnsan tipleri

İnsanlar değişik bakış açılarına göre ‘tiplere’ ayrılabilir. Ten rengi, milliyet, cinsiyet, meslek, inanç, yaş… Bu liste uzar gider. Özellikle ‘tip’ sözcüğünü kullanmayı seçtim; Yunanca ‘typos’ mühür, damga anlamına gelmektedir. Tipler, niteledikleri gruplara damga vurur. Bu açıdan ben insanları yukarıdaki klişeler yerine ‘özgür ruhlu’ olanlar ve ‘itaatkâr ruhlu’ olanlar diye ayırırım, mesela. İtaatkârlar kendilerine bir yol gösterilmesini sever. Çoğunlukla, sorgusuz sualsiz o yolda mutlulukla yürürler. Bir de yürüyeceği yolu kendi seçenler, gösterilen yolları akıl süzgecinden geçirmeden kabullenmeyenler vardır. Özgür ruhlu olanlar bu tiptendir.

İtaatkârlar yönetenlerin en sevdiği tiptir. Zaten, hemen bütün dünyada itaatkârlar çoğunluktadır. Sürü kudurmuşluğu bütün gücünü buradan alır. Ne var ki özgür ruhlular azınlıkta olmasına karşın, kısa vadede olmasa da uzun vadede toplumlara yön verirler. Siyasi tarih ve bilim tarihi bunun sayısız örneklerini açıkça gösterir. Çünkü hemen bütün insanların içinde, çok derinlerde bir yerde de olsa iyilik yatar. Özgür ruhlular o iyi özü, etrafına örülmüş kültürel kabukları kazıya kazıya açığa çıkarırlar. İtaatkârlar kültürel parmaklıklar arasında kıvranıp dururken, dünyanın bir yerinde özgür ruh emeğin sömürüsüne, bir başka yerinde kadının sömürüsüne, daha başka bir yerinde de doğanın sömürüsüne başkaldırır. Bazı özgür ruhlular ‘savaşa hayır’ der itaatkârlar savaş çığlıkları atarken, bazıları da ‘adaletsizliğe’. Özgür ruhlu bir beyaz tenli gidip bir siyah tenliye, bir Müslüman bir Yahudi’ye sarılınca güneş doğar toplumların üzerinde. Tutucu bir çevrede yetişmiş özgür ruhlu bir erkek cinsel tercihi nedeniyle dışlanıp aşağılanan mahalle arkadaşının gözlerinin içine bakarak “seni olduğun gibi kabul ediyor ve seviyorum” dediğinde, emin olun o tutucu çevrenin değişmekten başka bir seçeneği kalmaz. Biraz zaman alır belki, kabul, ama tek bir özgür ruh toplumu ışığa doğru götürmek için yeter de artar bile. Çünkü iyilik bulaşıcıdır ve iyilik özgür ruhlardan doğar.

Dedim ya, yönetenler itaatkârları çok severler. Aynı ölçüde özgür ruhlulardan korkarlar. Onlar için özgür ruh kırılmalı, yok edilmeli; ne olursa olsun susturulmalıdır. Çünkü susturulmayan bir özgür ruh yönetenin tekerine er ya da geç çomak sokacaktır. Buna pek çok örnek vermek olanaklı günümüz Türkiye’sinden. İlk aklıma gelen yahut bu sıralar aklıma en çok takılan Boğaziçi Üniversitesi olayında özgür ruhlu öğrencilere reva görülenler. Yöneten, Gezi’deki gibi kitlesel bir tepkinin geldiğinin çabuk farkına vardı ve ‘yılanın başını’ küçükken ezmeye karar verdi. ‘Yılanın başı’ tabirini ben kullanmadım. Hatırlayacaksınız iktidarın küçük mü yoksa büyük mü ortağı olduğu tam anlaşılamayan MHP’nin genel başkanı kullanmıştı bu tabiri evlatlarımız için. Ezdiler mi? Olanaksız. Neden ezmek istiyorlar? Çünkü tek olmak, sorgulanmamak istiyorlar. Bunun karşısındaki en büyük tehlike olarak da kırılması gereken özgür ruhu görüyorlar.

Özgür ruhu korumak

Bazen kendinizi çaresiz hissedebilirsiniz. Ülkenizde ve dünyada yaşanan olaylar sizi Stefan Zweig’ın yaşadığı gibi bir umutsuzluğa sürükleyebilir. Olanlar karşısında elinizden hiçbir şey gelmiyormuş hissine kapılabilir, suçluluk duyabilirsiniz. Bu durumda ilk yapmanız gereken içinizdeki özgür ruhu korumak olacaktır. İyi ama nasıl, dediğinizi duyar gibiyim. Çok kolay olmasa da bu olanaklı. Birkaç tavsiyeyi özetlemeye çalışacağım. Ancak bunların uzman tavsiyesi olarak değerlendirilmesi yanlış olur. Çünkü benim böyle bir uzmanlığım yok. Tavsiyelerimi, kendimde deneyip yararını gördüğüm uygulamalar olarak alırsanız daha doğru olur.

Öncelikle sevdiklerinizle mümkün olan her temas fırsatını değerlendirin. Eşiniz, sevgiliniz, çocuklarınız, anne-babanız, arkadaşlarınız… En sevdiklerinizi hep yakınınızda tutun koşullar ölçüsünde. Tam tersine, sürekli umutsuzluk aşılayan, boş vermişliği salık veren, böyle gelmiş böyle gider diyenlerden uzak durun.

Doğa ile temasınızı sıklaştırın ve güçlendirin. İlla bir dağın tepesine çıkmanız veya bir ormanın derinliklerine girmeniz şart değil. Olsa ne âlâ, fakat koşullar buna elvermiyor diye vazgeçmeyin. Bir semt parkında bir ağaca sırtınızı verip gözlerinizi kapatarak, insan ve teknoloji gürültüsünün arasında kaybolur gibi olan kuş seslerini duymaya çalışın örneğin. Çimlere yalın ayak basın, çiçeklere bakın, koklayın onları, kumda yürüyün, bir ağaca sarılın… Göreceksiniz içiniz nasıl coşacak ve umutla dolacak, özgür ruh nasıl canlanacak.

Tarih kitapları okuyun. Geçmişte yaşananları öğrenin. Okudukça, içinde bulunduğunuz koşullardan çok daha zor şartlarda özgür ruhlu insanların neleri başardıklarını, dünyayı daha güzel, daha yaşanılır bir yer yapmak için nasıl mücadele ettiklerini göreceksiniz. Ve yıkılmaz sanılan zorbalıkların, kendinden geçmiş güç sarhoşluklarının bir anda iskambil kâğıtlarından yapılmış bir ev gibi nasıl yerle bir olduklarını hatırlayacaksınız. Tarih aklının onları nereye, özgür ruhlu güzel insanları nereye koyduğunu görüp moral bulacaksınız.

Sanata zaman ayırın. Sanat yapmak zorunda değilsiniz. Fakat sanattan uzak kalmamalısınız. Okumak mı olur dans etmek mi, dinlemek mi olur izlemek mi bilemem. Yaşamınızda sanata kocaman bir yer ayırın. Sanatla geçiren zaman sizi daha da özgürleştirecektir, inanın.

Kalbinizde asla nefret duygusuna yer ayırmayın. Ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, ne kadar farklı düşünüp davranırlarsa davransınlar; hatta o ya da bu nedenle sizi boğmaya çalışan bu düzenin destekleyicisi, uygulayıcısı bile olsalar insanlarda sevecek yanlar bulmaya çalışın. Unutmayın, nefret zorbalığı sevgi özgürlüğü besler. Ve unutmayın, diğerini sevemeyen aslında kendini de sevemez.

Son olarak, yazın. Yazmak düşüncelerinizi ve duygularınızı arındıracak, kendinizi daha iyi tanımanıza yol açacaktır. Kendinizi tanıdıkça dünyayı tanırsınız. Kendinizi tanıdıkça yaşamı seversiniz. Ve kendinizi tanıdıkça özgürleşirsiniz.

Özgürleşen ve özgürleştikçe güzelleşen bir dünya dileğiyle…

Dijital para, blokzincir ve kripto para

[email protected]

Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde yaşanan yoğun dijitalleşme içerisinde dijital paralara doğru artan bir yönelim, ayrıca bir Bitcoin çılgınlığı var. Bitcoin piyasada varolan kripto paralardan sadece birisi ama ilk kripto para olması nedeniyle en popüler ve en çok bilinen kripto para özelliğini taşıyor.

Kripto paralar ve bu arada Bitcoin aslında blokzincir (blockchain) mantığı üzerine kurulmuş olan dijital paralar olarak tanımlanabilir. Bu nedenle, kripto parayı anlamak için dijital parayı ve blokzinciri anlamak gerekiyor. Bu kavramların birçok kişinin kafasında henüz yeterince oturmamış olduğunu ve sıklıkla karıştırıldığını görüyorum. Ayrıca, sokaktaki vatandaşın eskiden döviz (forex) alım-satım işlemleri yaptığı gibi gittikçe artan bir şekilde kripto para alıp-sattığını ve bu konudaki yoğun reklamları da görüyorum. Dijital parayla başlayıp, sonra blokzincire geçip, yazıyı kripto paralarla bitirmek istiyorum. Bu kavramların iyi anlaşılmasında ve eğer kripto paralara yatırım yapanlar varsa alınan risklerin iyi bilinmesinde fayda var.

Dijital para

Dijital para, kağıt veya metal olarak fiziki bir varlığı olmayan, bilgisayar üzerinde ve hesaplar arasında aktarılabilen paraya verilen isim. Bu nedenle elektronik para olarak da adlandırılıyor. Dolayısıyla dijital para dokunulabilen bir para değil, kaydi olarak sahip olunan, aktarılabilen ve mal ve hizmet ödemelerinde kullanılabilen bir para. Bir paranın djital para olarak tanımlanabilmesi için sadece dijital olarak var olması gerekiyor. Bu anlamda bütün kripto paralar da dijital paradır ama aşağıda göreceğimiz üzere bunların farklı ilave özellikleri söz konusu. 1990’ların başında ortaya çıkan DigiCash ilk dijital para olarak biliniyor, ama bu para fazla uzun ömürlü olmamış. Şu an için tam anlamıyla dijital para diyebileceğimiz en yaygın kullanılan örnekler Bitcoin, Ethereum, Litecoin ve Ripple gibi kripto paralar.

Çin, son dönemde hız verdiği dijital yuan konusunda halkın da dahil olduğu denemelere Suzhou’dan sonra Shenzen kentini de katacak.

Aslında, gittikçe artan bir şekilde internet üzerinden veya kredi kartıyla ödemeler yaptığımız ve nakit kullanımı hızla azaldığı için gittikçe dijitalleşen bir ödeme sistemine doğru gidiyoruz. Ancak, örneğin şu anki haliyle TL’yi veya ABD Dolarını dijital para olarak tanımlamak mümkün değil çünkü bunların fiziki olarak (kağıt ve madeni) karşılığı var ve biz sadece kolaylık sağladığı için dijitalleşmiş halini artan bir şekilde kullanıyoruz. Fakat, nakit kullanımının gittikçe azalması nedeniyle çok yakın bir gelecekte merkez bankalarının yeni bir para birimi olarak dijital para ihraç etmeleri kimseyi şaşırtmamalıdır. Şimdiden dijital Euro veya dijital Yuan gibi dijital paralardan bahsedilmektedir. Bu durumda, bu paraların arkasında söz konusu ülkelerin merkez bankaları, dijital Euro’da ise Avrupa Merkez Bankası olacaktır.

Blokzincir

Blokzincir aslında bir veri tabanı, yani bir kayıt tutma sistemi. Ama bu sistemin özelliği, kayıtların tek bir kurumun kontrolü altında ve tek bir merkezde tutulması yerine, birbirinden bağımsız birçok yerde ve birbirine bağlı olarak tutulmasından oluşuyor. Klasik bir örnek olarak bir bankanın veri tabanını düşünelim. Bu veri tabanında bankanın müşterisi olan kişi ve firmaların bilgileri, bunların hesaplarına ilişkin detaylar, bankanın fiyat ve oran verileri ve daha birçok başka veri ve bilgi tutulur. Bu nedenle ilgili bankanın tam denetimi ve sorumluluğu altındadır. Başka kimsenin bu veri tabanına ulaşması mümkün değildir. Milyonlarca müşteri, binlerce çalışan ve yüzlerce şube aynı veri merkezine bağlı olup, aynı anda milyonlarca işlem bu veri tabanı üzerinden gerçekleştirilir. Buna imkan vermesi için gerekli kapasite ve işlem hızını sağlayacak ölçüde yatırım yapılır. Güvenlik de çok önemli olduğu için güvenliği sağlayıcı donanım ve yazılım altyapısı da kurulmak zorundadır. Ayrıca, her türlü tehlikeye (yangın, deprem, sabotaj vb) çoğu zaman başka bir yerde eşanlı olarak bu verileri depolayan yedek bir veri merkezi de kurulur.

Blokzincirde ise durum çok farklı.  Burada merkezi bir veri tabanı yok. Adının da çağrıştırdığı üzere bilgiler bloklar halinde oluşturuluyor ve birbiriyle ilgili bloklar adeta bir zincirle birbirine bağlanarak desantralize bir veri tabanı oluşuyor. Aşağıdaki diyagramda bir para gönderme işleminin blokzincir mantığı içerisinde gerçekleşme aşamaları gösteriliyor. Klasik bir veri tabanında (örneğin banka) bir havale işlemi ancak bankanın kayıtları içerisinde onun onayladığı haliyle görülebilirken, blokzincirde bu para gönderimiyle ilgili bütün taraflar işlemi görmekte, onaylamakta ve ardından işlem gerçekleşmekte. Blokzinciri klasik veri tabanından ayıran unsur, belli bir kurumun denetim ve onayına tabi olmaksızın, işlemlerin merkezi olmayan bir şekilde ilgili tarafların katılımı ve onayıyla gerçekleşmesi.

Kripto para

Kripto para, blokzincir veri tabanı üzerine kurulmuş olan dijital bir paradır. Bu anlamda diğer dijital paralardan farklı değildir. Ancak, kripto paraların arkasında ona güvence ve destek veren resmi veya özel bir otorite söz konusu değildir. Bunlar, yukarıda açıkladığım blokzincir mantığı üzerine kurulmuş desantralize para birimleridir. Örneğin  Bitcoin Ocak 2021 itibarıyla işlemleri onaylayan ve düğüm ve madenci denilen 12000 civarında bilgisayar üzerinde işleyen blokzincir tabanlı bir dijital para sistemidir. Ocak 2009’da ilk kripto para olarak piyasaya çıkan Bitcoin’in ciddi bir ilgi görmesi ve fiyatının ciddi ölçüde yükselmesi nedeniyle son yıllarda birçok kripto para piyasaya çıktı. Şubat 2021 itibarıyla piyasada 6700 adet kripto para bulunmakta ve bunların toplam piyasa değerinin 1.6 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir.

Bunlar arasında Bitcoin dışında en çok bilinenler Ethereum, Tether, Binance Coin, Cardano, Polkadot ve Litecoin gibi kripto paralardır. Kripto paraların mal ve hizmet alımında kullanılması için mal veya hizmeti sunan firmanın bu kripto parayı tanıması gerekiyor. Örneğin Tesla, araba satışlarında Bitcoin’i kabul edeceğini açıklamış, bu karar Bitcoin’in fiyatında bir artışa da yol açmıştır. Ancak, bu tür örneklere rağmen günümüz itibarıyla kripto paraların mal ve hizmet alımında kullanılması son derece sınırlı bir şekilde gerçekleşmektedir. İleride bu kapsamın ne kadar genişleyeceğini bugünden tahmin etmek ise hiç kolay değil.

Günümüzde kripto paralar alım-satım için bir değişim aracı olarak kullanmaktan çok yatırım amacıyla talep görmekte. Bir de bu paraların ve bunlarla yapılan ödemelerin resmi makamlarca takibi kolay olmadığı için kripto paraların yasa ve kayıt dışı işlemlerle ilgili ödemelerde kullanıldığı da ileri sürülmekte. Bitcoin’in fiyatında görülen inanılmaz yükselişler yukarıda belirttiğim gibi birçok kripto paranın piyasaya çıkmasına yol açmış, bunların alım-satımıyla uğraşan aracı şirketler kurulmuş, hatta bu alım-satımların popüler bir hale gelmesiyle sadece kripto paraların işlem gördüğü borsa bile oluşmuş durumda. Bu işten para kazanmak için sektördeki birçok kuruluş yoğun bir şekilde ve adeta herkesin sürekli para kazandığı izlenimini veren yanıltıcı reklamlar da yapmakta.

Yatırımcıların da bu gelişmeleri izleyerek ve özellikle Bitcoin’in fiyatındaki artışları görerek spekülatif amaçlarla gittikçe artan bir şekilde kripto para alım-satımı ve yatırımı yapmaya başladıkları görülüyor.

Kripto paraların yaygınlaşmasıyla CryptoCompare gibi derecelendirme kurumları da oluşturuldu ve en güvenli borsaları açıklamaya başladı.

Bu noktada, Türkiye’de de oldukça popüler olan kripto para yatırımlarına ve alım-satımına ilişkin bazı noktaların altını çizmekte yarar var. Kripto paralara yatırım yapan kişilerin bunların arkasında güvence veren hiçbir otorite olmadığını ve fiyatlarının tamamen yatırımcıların atfettiği değerlere dayanarak oluşan arz ve taleple belirlendiğini bilmeleri gerek. Ayrıca sıkça görülen bir olgu da medyada çıkartılan fiktif bir takım haber ve yorumlarla fiyatları manipüle etme girişimleri. Bu nedenle bu paralar son derece spekülatif ve riskli araçlar. Fiyatı 1 günde 10 dolardan 1000 dolara çıkabilmekte, ertesi gün 5 dolara inebilmekte. Özellikle hisse senedini riskli bulan yatırımcıların, kripto paraların bunun çok ötesinde risk taşıdıklarını bilmeleri gerekiyor. Yatırım yaptığınız kripto paranın yarın ortadan kalkmayacağının ve elinizdeki kaydi değerin hiçbir anlam ifade etmeyebileceğinin hiçbir güvencesi yok, çünkü bunların arkasında sürekliliğini ve kullanımını garanti eden bir otorite bulunmuyor. Hatta bazı ülkelerde bunların yasaklanması bile konuşuluyor.

Ayrıca, bu paralar henüz çok yeni finansal araçlar olduğundan birçok ülke gibi Türkiye’de de bu konudaki düzenlemeler oldukça yetersiz. Bazı dolandırıcılar, kripto paralara olan ilgiden yararlanarak sahte siteler üzerinden sahte işlemler yaptırıp yeterince bilgisi olmayan insanları dolandırabiliyorlar. Kısa vadede para kazanma umuduyla bu paraları ve işleyişlerini bilmeden ve elindeki bütün tasarrufuyla kripto para yatırımına girenlerin büyük çoğunluğunun hayal kırıklığına uğrama olasılığı çok yüksek. O nedenle, piyasa profesyonelleri ile tasarrufunun küçük bir kısmını bu paralara yatıracaklar dışındakilerin kripto paralardan uzak durmasını kuvvetle tavsiye ediyorum.

Sonsöz

Hızla gelişen ve dönüşen dijital teknolojiler yeni değer taşıma araçlarını ve ödeme sistemlerini adeta kaçınılmaz kılıyor. Neredeyse her gün yeni bir ödeme sistemi veya kripto para çıkıyor. Gelecek kesinlikle dijital paraların olacak. Buna şüphe yok. Ama arkasında devletler ve merkez bankaları olan dijital paralar mı yoksa blokzincir mantığıyla çalışan, arkasında resmi otorite olmayan, desantralize kripto paralar mı? Ben arkasındaki güvence nedeniyle ilkinin hakim olacağını düşünüyorum. Bakalım zaman ne gösterecek?

Elbette çağın hızına ayak uydurmak ve sağladığı kolaylıklardan yararlanmak için teknolojinin önümüze serdiği bu araçlardan uzak durmayacağız. Ama neyi, hangi amaçla kullandığımızı ve risklerini bilerek kullanmalıyız. Öte yandan, özellikle kısa yoldan zengin olma hayalleriyle ve risklerini anlamaksızın size sunulan kripto paralara para yatırmak, bunların alım-satımıyla uğraşmak amatörler için son derece büyük riskler içeriyor. Teknolojiye kapıyı kapatmayın ama kullanırken de çok dikkatli olun! 

Seaspiracy: Kurgu mu, komplo mu, gerçeklik mi?

Üyesi olduğum BreakFreeFromPlastic grubunun mail grubuna geçtiğimiz gün sabah erken saatlerde bir mail düştü. Mail bir belgeselden bahsediyor ve bu belgeselin ulaştığı izlenme sayısı ve söylediği bazı bilgilerin hem doğa koruma hem de plastik kirliliğiyle olan mücadeleye zarar verdiğini, bu sebeple de bu konuda bir aksiyon alınması gerektiğini öneriyordu. Bu, Netflix platformunda yayınlanmış olan Seaspiracy belgeseliydi. STK’lerin “mücadelesine” zarar verebilecek potansiyeli olan ve yıllardır ilmek ilmek örülmüş çevre koruma mücadelesinin bu tarz bir belgeselle bertaraf edilmesi ihtimali ortak kaygıydı. Bana kalırsa fazla abartılı bir tepkiydi ama haksız da sayılmazdı. Serzenişlerin haklı ve haksız kısımları anlamak için belgesel hakkında “spoiler” olma ihtimali yüksek bazı bilgileri paylaşmak gerekiyor.

Seaspiracy belgeseli, insanın doğaya verdiği zararı denizler ve okyanuslar üzerinden anlatmaya çalışan agresif bir belgesel. Ana odağı da endüstriyel balıkçılık! Denizlerle ilgili birçok problemi, bazı sayılarla birlikte endüstriyel balıkçılıkla ilişkilendirerek anlatıyor. En nihayetinde vardığı noktanın “balık yemeyin” olması ise biraz hayal kırıklığı yaratabilir. En azından bende yarattı diyebilirim. Çünkü tüketici davranışları üzerinden gerçekleştirilen plastik kirliliği karşıtı kampanyaları ve mücadelesini mahkûm ederken yine tüketici davranışı üzerinden yapılan bir öneriye varmak, açıkçası belgeselin yönetmeninin ve aynı zamanda anlatıcısının sahip olduğu kafa karışıklığını ortaya koyuyor.

Belgeselin diğer bir handikabı da bazı bölgesel verileri genel problemin verisi gibi yansıtması. Örneğin denizlerdeki plastik çöplerin %46’sının balıkçı ağlarından oluştuğu aktarımı! Bu bilgi doğru bir bilgi değil. En azından küresel deniz çöpleri için böyle bir orandan bahsedemeyiz. Zaten belgeseldeki sıkıntı da veriyi Büyük Pasifik Çöp Yaması için verip sanki bu veri tüm dünya deniz ve okyanuslarındaki çöplerin miktarıymış gibi sunması! Sonra da bunun üzerinden STK’lere “neden bunu değil de tek kullanımlıklara karşı kampanya yapıyorsunuz” diye bir soru sorarak devam ediyor. İstediği cevabı bulamayınca da bunu bazı STK’ler üzerinden “sizi gidi, sizi kimler fonluyor” komploculuğu ile okuma yaparak en nihayetinde “tek kullanımlıklara karşı değil, balık tüketimine karşı olun” diye bir çıkış yapıyor.

Bunu yapmasında elbette bir problem yok ancak bunun düpedüz “komplocu okuması” olduğunu belirtmem gerekiyor. Yoksa tabii ki endüstriyel balıkçılık, INTERPOL tarafından da yayınlandığı şekilde ciddi suç faaliyeti içerebilen bir sektör! Ayrıca bu tür balıkçılığın sürdürülebilir olabileceği iddiası da tamamıyla aldatmaca. Sürdürülebilirlik örneğini küçük ölçekli alanlardan hareketle geliştirip, sürdürülebilirliğinin mümkün olabilirliğini de endüstriyel balıkçılığa uyarlamak en hafif tabiriyle absürt. Doğru, evet sürdürülebilirlik mümkündür. Ama ancak ve ancak küçük ölçekli balıkçılıkla mümkündür. Endüstriyel balıkçılık ve onunla ilişkili sektörler bu kadar devasa boyuttayken sürdürülebilir balıkçılık filan hikâye!

Zaten belgeselin belki de en önemli ve güçlü tarafı da buna atıf yapıyor olması. Tıpkı geri dönüşüm işinde olduğu gibi doğal kaynakların sömürüsünde de deniz koruma alanları üzerinden yapılan sürdürülebilirlik güzellemesi çözüm olmaktan uzak ve anlamı pek de olmayan bir yaklaşım. Çünkü tıpkı geri dönüşümün miktarı ve işlevselliği gibi, deniz koruma alanlarının miktarı ve işlevselliği de ciddi anlamda tartışmalı meseleler. Deniz koruma alanı üzerinden değil de balıkçı filosunun dramatik bir şekilde azaltılması üzerinden bir sürdürülebilirlik anlatısı olacaksa ona diyecek bir söz yok tabii. Bu durum gayet tabii belgesel için de geçerli olabilir. Zira belgesel de “sürdürülebilir balıkçılık imkânsızdır” söylemini çok kısıtlı argümanlarla tartışmış. Nitekim benim belgeselden aldığım izlenim biraz bu yönde.

Belgeselin sürdürülebilir balıkçılık açısından dile getirdiği imkânsızlık söylemi elbette ki kıymetli. Ancak belgeselin yaptığı gibi bunu da “balık yemeyin”e bağlamak ise oksimoronluk! Ayrıca yerine getirilen öneri de ayrı bir konu. İnsanlara hayvansal değil, bitkisel beslenin derken kullanılan argümanın hayvansal beslenmenin, yenilen hayvanın sahip olduğu toksik kimyasalların ve ağır metallerin de yenildiği üzerinden sunulması oldukça eksik ve hatalı. Bitkisel gıdalar da gayet tabii toksik kimyasallar içerebilirler. Üstelik balıkların maruz kaldığı kimyasalların, aynı ortamdan elde edilen bitkisel organizmalar için de bir problem olduğunu unutmamak gerekiyor. Böylesi basit bir argüman, bu düzeyde bir belgesel için hiç olmamış. Veganlık ve vejetaryenliği insan sağlığı üzerinden değerlendirmek, en azından vejeteryan yaşamaya çalışan benim için kıymetsiz ve hatalı bir yaklaşım. Konumuz bu olmadığı için buradan bir gedik açmayacağım.

Arkasında kimler var? 

Belgeselin yaptığı “arkasında kimler var acaba” metodu da ayrıca tartışmayı hak ediyor. Elbette ki birçok STK büyük kirleticilerin aklayıcısı gibi hareket etmiyor değil. Ancak bunu sanki Amerika kıtasını keşfetmiş gibi sunmak biraz ucuz propaganda gibi duruyor. Yine de bu yöntemi biz de kullanarak belgesel için bazı çıkarımlarda bulunabiliriz.  İşte bu yaklaşımla hareket edersek bu belgeselin de arkasında pek tabii petrokimya endüstrisinin olduğunu iddia edebiliriz. Nasıl mı? Hadi biraz komploculuk yapalım.

Belgeselin çeşitli kısımlarında “tek kullanımlık plastiklerden daha büyük problemlerimiz var” söyleminin pipet üzerinden anlatılıyor olması ve bunun yerine de başka bir endüstrinin hedef gösterilmesi, petrokimya endüstrisinin de sıklıkla yaptığı bir şey. Çünkü tek kullanımlık plastiklerin üretim miktarı toplam plastik üretiminin üçte biri kadar! Pek tabii tek kullanımlık plastik karşıtı söylemin, bu plastiklerin birçok ülkede yasaklanmaya başlamasına neden olduğunu gören petrokimya endüstrisinin buna karşı hedef şaşırtma amaçlı böyle bir yapımı desteklemesi akla yatan bir ihtimal. Üstelik böyle bir ihtimali destekleyen bir başka şey daha var belgesel içerisinde! O da Deepwater Horizon vakasının sanki masum bir şeymiş gibi gösterilmesi. Özellikle bu kısım benim en çok şaşırdığım kısım. Çünkü belgesel ilginç bir karşılaştırma ile balıkçılık sektörünün bu petrol sızıntısı vakasında meydana gelen deniz canlısı ölümlerinden daha fazla canlıyı öldürdüğünü, üstüne üstlük bu sızıntı sonrası balıkçılığa kapatılan alandaki balık miktarının arttığını, bu nedenle de Deepwater Horizon vakasının aslında faydalı olduğunu bile söyleyebiliyor. Tıpkı Çernobil faciasının, insan erişimine kapalı alandaki canlılığın coşmasına neden olduğunu iddia etmek gibi bir şey! Ben de çağrıştırdığı şey bu açıkçası.

İyi polis-kötü polis

Belgeselin yaptığı gibi bir okuma yapacak olursak o halde “petrokimya endüstrisi hedef şaşırtmak için bu belgeselin arkasındaki güç olabilir” çıkarımını gayet tabii yapabiliriz. Çünkü belgesel, petrokimya endüstrisinin bariz suçlu olduğu bir faaliyeti “öyle demeyin şimdi oralar hep balık dolu” diyerek başka bir doğa kıyımına karşı “iyi polis” olarak sunuyor. Nasıl ki belgesel “yeşil yıkamacı STK’ler” söylemi üzerinden tüm STK mücadelesini toptan mahkûm edebiliyorsa biz de gayet tabii bu söylem ve yaklaşım üzerinden böyle bir şeyi tersinden yapabiliriz.

Komploculuğu bir tarafa bırakıp belgeseli değerlendirmeye devam edelim. Benim belgeseldeki en beğendiğim noktalardan biri de bir önceki yazımda anlattığım aktif çevreciliğin en nadide temsilcisi olan Sea Shepherd organizasyonu güzellemesi yapması. Açıkçası bu organizasyona uzun zamandır sempati ile bakan birisi olduğum için direkt olarak yüzümde bir gülümseme oldu belgeseli izlerken. Gerçekten de oldukça kıymetli bir organizasyon ve çok isabetli işler yaptığını söyleyebilirim (Ancak onlara kefil olacak da değilim). Daha önce de bahsettiğim gibi, doğa koruma işi ölen yunusun cesedini alıp laboratuvara götürüp incelemek sonra da afili cümlelerle bildiri yayınlamak değil, o yunusun ölmesini engellemektir. Bu da ancak sebep olanlara müdahale ederek yapılabilir. Belgeselin değindiği önemli noktalardan biri de bu. Diğer bir önemli nokta da daha önce benim de bir yazıyla değerlendirdiğim dip trolü avcılığının ne düzeyde yıkıcı bir avcılık yöntemi olduğunun işlenmesi.

Aslında yukarıdakiler dışında belgeselden yaptığım bazı iyi ve kötü çıkarımların listesini yaparsam şöyle bir liste çıkabilir.

İyi tarafları

  • Ebolanın çıkışı Afrika kıyılarının sömürülmesi ile ilişkili!
  • Siz balık yemeseniz de hükümetleriniz sizin tepki olsun diye yemediğiniz balığı avlayan endüstriyi maddi olarak desteklemeye devam ediyor
  • Balık yetiştirmek için balık avlamak sürdürülebilir değil!
  • Çevresel ırkçılık her sektörde olduğu gibi balıkçılık endüstrisinde de hâkim
  • Okyanuslar bizim tüketebileceğimiz bir kaynaklar manzumesi değil bilakis tükettikçe bizim de sonumuzu getirebilecek düzeyde önemli ekosistemler
  • Bir yandan sığır eti yerken bir yandan balina avcılığına karşı olmak tutarlı değil!
  • Balıkçı ağlarının hedef dışı dediği ve her yıl milyonlarca canlının ölümü şeklinde gerçekleşen bu durum yanlışlıkla avlanan ya da tesadüfen avlanan şeklinde açıklanamayacak kadar bilinçli. Çünkü hayvanın yaşam alanına kapan koyduktan sonra o kapanın hayvanı yakalaması gayet olağan bir durumdur.
Belgeselin yapımcısı Ali Tebrizi.

Kötü tarafları

  • Somalili korsan güzellemesi
  • Balık yetiştiriciliğinin tümden tu kaka edilmesi
  • Balina öldüren kişinin “ben bir balık öldürüyorum ama balıkçılık sektörü bir sürü öldürüyor” söyleminin reklamının yapılması
  • Bitkisel beslenmek daha az zehirli argümanı
  • Denizlerde pipetlerin sayısı çok az o nedenle pipet yasaklamak faydasız söylemi

Sonuç olarak zamanınız varsa bu belgeseli mutlaka izleyiniz. Ancak izlerken yukarıda saydıklarımı da aklınızda bulundurun.

[Geleceği inşa eden mekanlar-7] Tiyatro Kooperatifi

“Sınırlı Sorumlu Tiyatro Sanatını Geliştirme Yaygınlaştırma Tanıtma Sosyal Kalkınma Ve İşletme Kooperatifi”, kısa adıyla Tiyatro Kooperatifi, İstanbul merkezli bir kooperatif. Ofisleri Ataşehir InogarArt’ta. Mayıs 2018’de 13 özel tiyatro kooperatif kurmak için çalışmalara başlamışlar,  daha sonra 19 özel tiyatronun daha aralarına katılmasıyla 26 Haziran 2019’da resmi olarak kuruluş gerçekleşmiş.

Kurucular özel tiyatroların yaşadığı sorunların önemli ölçüde ekonomik temelli olduğunu gözlemlemişler ve bu sorunların çözümü için kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, akademi ve özel sektör ile iş birliği yapabilecek doğru yapılanmanın kooperatif olduğu sonucuna varmışlar. Bu yapılanmayla, ortaklarına ekonomik ve sosyal fayda sağlayabilecek projeler üretiyor, birlikteliğin gücünü kullanıyorlar. Tanıtım broşürlerinde kendilerini “özel tiyatroların sanatsal üretimini zenginleştirirken ekonomik, sosyal ve hukuki açıdan güçlenmesi ve sürdürülebilir hale gelmesi için çalışan bir sosyal kooperatif” olarak tanımlıyorlar.

Dayanışma ve örgütlenme ihtiyacına binaen

Kooperatifin Türkiye’deki özel tiyatrolar için 21’inci yüzyılda dünya standartlarında tiyatro yapabilme alanını tesis etmeyi hedeflediğini ve ekonomik fayda üretme potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorlar. Kooperatifin başta ortakları olmak üzere Türkiye çapındaki tüm özel tiyatrolar için çalıştığını belirtiyorlar.  Ekonomik, sosyal ve akademik alanda ortaklarının kapasitelerini geliştirmek için rehberlik sağlıyor; projeler, kampanyalar, eğitim, webinar, seminer ve çalıştaylar düzenliyorlar. Mevzuatta iyileştirme yapmak ve çalışma alanlarına dair farkındalığı artırmak için savunuculuk faaliyetleri yürütüyorlar.

32 ortakla kurulduktan sonra dayanışmanın, örgütlenmenin önemini ve gücünü gördükleri salgın sürecinde ortak sayılarını tam iki katına çıkarmışlar. Küçük, orta, büyük ölçekli tiyatrolar, sahneli/gezici tiyatrolar, yetişkin oyunu/çocuk oyunu üreten tiyatrolar, kukla tiyatroları içine alan çok geniş bir yelpazeyi temsil ediyorlar. Ortakları olan 64 özel tiyatroyla birlikte temsil güçlerinin çok yüksek ve bunu “#GücümüzüOrtaklığımızdanAlıyoruz” sloganıyla tescillemişler.

Kooperatifin beş kişilik yönetim kurulu Iraz Yöntem, Yeşim Özsoy, Ersin Umut Güler ile YK üyeleri Mert Fırat ve Muharrem Uğurlu’dan oluşuyor. Yönetim kurulu üyeleri gönüllülük esasıyla çalışıyor. Kooperatifin tek profesyonel çalışanı genel koordinatör Fisun Eşki. Ayrıca kooperatif bünyesinde farklı projeler için kurulan; çocuk tiyatroları, açık hava sahneleri, kaynak geliştirme, savunuculuk çalışmaları gibi farklı alanlara odaklanan çalışma grupları bulunuyor. Bu çalışma gruplarında da ortakları olan özel tiyatrolardan temsilciler gönüllü olarak görev alıyorlar.

Siyaset, ideoloji ve estetik yargılardan bağımsız

Tiyatro Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Iraz Yöntem modellerinin Türkiye’de ve dünyada bir ilk olduğunu söylüyor. Özel tiyatroların ve temsilcilerinin bir araya geldiği dernekler, vakıflar, sivil inisiyatifler bulunuyor fakat Tiyatro Kooperatifi’nin bu alandaki ilk sosyal kooperatif olduğunun altını çiziyorlar. Gelir kaynakları arasında üye aidatları; kamu, özel sektör ve sivil toplum tarafından sağlanan fonlar ve bireysel/kurumsal bağışlar bulunuyor.

Tiyatro Kooperatifi’nin siyaset, ideoloji ve estetik yargılardan bağımsız bir yapı olmasına özen gösterdiklerini ve kapılarının ana sözleşmedeki temel şartları karşılayan tüm tiyatrolara açık olduğunu belirtiyorlar. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni kabul ediyor, ortaklarının da tüm faaliyetlerini bu kabule uygun yürütmesini bekliyorlar. Tüm kararlarını şeffaflık ilkesi ile alıp tüm finansal işlemlerini şeffaf olarak yayınladıklarını belirtiyorlar. Aldıkları her kararda kamu ve toplum yararını gözetmenin öncelikli olduğunu söylüyorlar. Yürüttükleri tüm çalışmalarda ortak akılla hareket etmeyi, tüm ortaklarının eşit temsilini, dayanışma kültürünü ve şeffaflığı çok önemsediklerini vurguluyorlar.

Tiyatro kooperatifi için yasal mevzuat değişikliği öncelikli bir konu.  Kamusal bir faaliyet yürüttükleri halde tiyatro sahiplerinin Türk Ticaret Kanunu’na göre tacir sayıldıklarını ve ağır bir vergi yükü altında ezildiklerini söylüyorlar. Bu durum, salgın öncesinde bile pek çok özel tiyatroyu kapanmanın eşiğine getirmişken, içinde bulundukları koşullarda yasal olarak köklü değişikliklerin yapılmasının hayati önem taşıdığını belirtiyorlar. Alanlarında faaliyet gösteren kurumların bir “kültürel işletmeler” olarak yeniden tanımlanmaları için var güçleriyle çalışıyorlar.

‘Halı saha, düğün salonu açık, tiyatrolar kapalı’ 

Salgınla mücadele birinci yılını doldururken çalışma alanlarıyla ilgili farkındalık yaratmak için çabalamaya devam ediyorlar. Kontrollü normalleşme sürecine geçilirken restoran, halı saha, düğün salonu ve benzeri tesislerin zaman ve kapasite kısıtlamalarıyla faaliyetlerini sürdürmeleri doğrultusunda kararlar açıklandığının ancak tiyatroların ve kültür-sanat mekânlarının akıbetine değinilmediğinin altını çiziyorlar. Özel tiyatrolar resmi olarak kapatılmasa bile hafta içi 21.00 sonrası ve hafta sonu sokağa çıkma kısıtlamaları sebebiyle tüm faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlar. Bu dönemde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından oluşturulan “Dijital Kütüphane” ve “Dijital Tiyatro” projeleri onlara destek olmuş. Ne var ki, desteklerden yararlanmak için karşılanması gereken vergi/SGK borcu olmaması, Ticaret Odası’na kayıtlı olunması gibi ön koşullar ve projeler kapsamında gerçekleştirilen işler için yapılan harcamalar (video kayıt, ekipman kiralama vb.) göz önünde bulundurulduğunda, bu desteklerin yetersiz kaldığını belirtiyorlar. Özel tiyatrolar, faaliyetleri duran ve/veya sekteye uğrayan sektörler için T.C. Ticaret Bakanlığı’nca sunulan destek paketlerine de dahil edilmemiş.

Gelinen noktada birçok özel tiyatro kapanmış, birçoğu ise kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Sahne üstü ve sahne arkasında görev alan binlerce çalışan ve ailelerinin ekonomik olarak felakete sürüklendiğini ve sektörü yaşatmak için artık sürdürülebilir önlemler alınması ve somut adımlar atılmasının elzem olduğunu dile getiriyorlar. 

Türkiye’de ilk vakanın açıklanmasının hemen ardından özel tiyatroları temsil etmek üzere Bakanlık tarafından bir toplantıya davet edilmişler; bu toplantıyı izleyen süreçte de ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarıyla, yerel yönetimlerle görüşmeler gerçekleştirmeye devam etmişler. Ayrıca yapılan toplantı Türkiye çapındaki özel tiyatrolarla bir iletişim ağı oluşturmalarına vesile olmuş. Mayıs 2018’de Türkiye’de bir Tiyatro Kooperatifleri Birliği kurulması hayaliyle yola çıkan Kooperatif, bu ağ sayesinde Türkiye’deki tiyatrolara kooperatif yapısının ve kooperatif birliğinin neden en iyi çözüm olduğunu düşündüklerini anlatma fırsatı bulmuş. Ekim 2020’de Sivil Toplum için Destek Vakfı ve Turkey Mozaik Foundation iş birliğiyle, İKSV Kültür Politikaları Çalışmaları Bölümü’nün içerik ortaklığında verilen Kültür Sanat Fonu’na yaptıkları başvurunun kabul edilmesiyle birlikte çalışmaları hız kazanmış. Şu anda Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden beş kooperatifin kurulması için danışmanlık ve eğitim programları yürütüyorlar. 

İstanbul’daki vergi mükellefi özel tiyatrolar üye olabilir

 Pandemi süreci boyunca tüm faaliyetleri duran 33 Tiyatro Kooperatifi ortağının dahil olduğu #BizdeYerinAyrı kampanyasını yürütmüşler.  #BizdeYerinAyrı, seyircilerin ileri tarihli oyunlar için önden bilet alabileceği bir destek kampanyası. Anadolu Efes, Zorlu Holding gibi kurumsal destekçilerinin yanı sıra pek çok da bireysel bağışçıları olmuş. Üyesi oldukları IETM (Uluslararası Çağdaş Gösteri Sanatları Ağı) tarafından düzenlenen Çok Mekânlı Uluslararası Gösteri Sanatları Toplantısı kapsamında gerçekleştirdikleri ve ev sahipliğini üstlendikleri “Peki Ya Bundan Sonra?: Gösteri Sanatlarında Dayanıklılık” başlıklı webinarda dünyanın dört bir yanından tiyatro profesyonellerini ağırlamışlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları Yönetimi ve Araştırma Merkezi (KPY) iş birliğiyle Tiyatro Kooperatifi Çözüm Buluşmaları’nı düzenlemişler.

Bu webinar serisinde kriz döneminde kültür sanat kurumlarının yönetimi ve dayanıklılığı, pandemi döneminde kültüre katılımın tasarlanması gibi konuları ele almış ve yurt dışından iyi örneklerin de paylaşılmasını sağlamışlar.

Dijital iletişim çağında sosyal medyadaki toplumsal duyarlılıkları doğru mecraya, sivil topluma aktarmak üzere yola çıkan Facebook Sivil Toplum Programı’na dahil olarak program kapsamında bir sosyal medya kampanyası gerçekleştirmişler. Ayrıca Türkiye ve İngiltere’de bir çok üniversiteyle de işbirliği yapmışlar.  Dünya çapında 500’e yakın üyesi bulunan  uluslararası çağdaş gösteri sanatları ağı IETM’in üyesi olan Tiyatro kooperatifi,  çok kısa bir sürede çok önemli bir mesafe kaydetmiş.

İstanbul’da kurulan vergi mükellefi  özel tiyatroların Tiyatro Kooperatifi’ne ortak olmanın temel koşulunu taşıdığını belirtiyorlar. Kooperatifleriyle ilgilenen tüm tiyatroları ana sözleşmelerini incelemeye ve başvuru linki  üzerinden kendileriyle iletişime geçmeye davet ediyorlar ve kapılarının kooperatifte gönüllü olmak, çalışmalarına katkı sunmak isteyen herkese açık olduğunu ekliyorlar. 

*

Ses kayıtlarını deşifre ederek bu yazının okurla buluşmasını sağlayan Ekin Güneş’e sonsuz teşekkürler.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük bir çocuk ve pelüş şempanzesi: Ben, Jane…

Çocuk ve ona her yerde eşlik eden biricik pelüş oyuncak imajı klişe olduğu kadar da gerçektir.  Çocuğun ergenliğe evrilişini birinci elden ve herkesten yakın izleyen bir varlıktır pelüş oyuncak ve sahibi ile aralarındaki bağ sessiz gibi görünse de çocukluğa dair çok şey anlatır. Sonunda kulağı kopmuş, tüyleri yolunmuş, orası burası yamulmuş, üstüne bolca tükürük ve gözyaşı yapışmış, başına gelmeyen kalmamıştır…

Çocuğun oyun arkadaşı ve sırdaşı olmuş, dertlerini dinlemiş, en güzel hayallerine ortak olmuştur. O kadar duygu emmiştir ki içindeki dolgu malzemenin bunca masumiyete, bunca önyargısız sevgi ve şefkate yer açıp patlak dikişlerinden fırlamasına şaşmamalıdır. Kısacası hayatımızın erken evresinde bir ayı, tavşan, fil ya da yumuş tüylü başka bir hayvanla kurduğumuz dostluk eşsizdir ve bazen tüm hayatımıza yön veren izler bırakır.

Jane Goodall’ın arkadaşı Jubilee

Tam bu noktada sizi Jubilee ile tanıştırmak istiyorum. Aslına bakılırsa bu pelüş şempanzenin, 1940’lı yıllarda henüz kısaca Jane diye çağrılan, günümüzde ise tüm dünyada şempanzeler hakkındaki çalışmalarının yanı sıra gençlere, dünyanın çevre sorunları konusunda inisiyatif vermek için hayata geçirdiği Roots & Shoots programıyla tanınan Dr. Jane Goodall’ın en yakın çocukluk arkadaşı olduğunu ben de yeni öğrendim.

Pelüş maymun, geçtiğimiz günlerde Meav Yayınları’ndan çıkan resimli kitap Ben… Jane’in kapağında karşıma çıktı. Eski zamanlara ait vesikalık bir fotoğraf misali Afrika ormanı manzarasının içine yapıştırılmış kentli ürkek bir kız çocuğunun kucağındaydı.

Meğer o kız çocuğu hiç de ürkek değilmiş. Sır ortağı Jubilee’nin yüzündeki bilmiş gülümsemeye biraz dikkat kesilseydim küçük Jane’nin yüzündeki ifadenin aslında kararlılık yansıttığını daha erken fark edebilirdim. Ama kapaktaki çizim tadının bende uyandırdığı iştahla hemen kitabın içine dolayısıyla da hikâyeye daldım.

Birkaç cümleyle özetlenebilecek, üstünden masumiyet ve naiflik akan bir çocukluk hikâyesiydi bu. Tarzan kitabını okuyup da Afrika’da hayvanlarla birlikte yaşamayı kafasına koymuş hayalci küçük bir kızı anlatıyordu. Çizimlerin nostaljik havasına da sinmiş o eski yıllarda alışılmış olmayan bir hayalin peşinden gidiyordu…

Aslında masumiyet ve hayalcilik kavramları genelde zayıf, kırılgan bir izlenim uyandırır. Oysa bu hikâyede tersi oluyor. Çocuk masumiyetinin ve hayal gücünün barındırdığı güç, okuru hemen etkisi altına alıyor.  Bunda kuşkusuz ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı Patrick McDonnel’in bu resimli kitapta konuşturduğu ustalığının da büyük payı var.

McDonell, bir bilim insanı ve çevre aktivisti olarak tüm dünyada hayranlık uyandıran Jane’i bildiğimiz çocuk olarak son derece samimi ve inandırıcı bir şekilde resmediyor. Küçük okurların kendini, evin arka bahçesinde doğayı ve hayatı keşfeden Jane ile özdeşleştirmesi, ondan ilham alması işten bile değil. Jane, yumurtaların tavuktan nasıl çıktığını, örümceklerin ağlarını neyle ördüğünü ve daha nice “mucizeyi” gözlemlediği bu bahçede kendini doğaya ait, onun parçası hissediyor. En sevdiği ağaca tırmanıp yanağını kabuğuna yasladığında, “Tüm hayvanlarla bir arada olduğu ve onlara yardım ettiği bir hayat…” düşlüyor.

Her gece Jubilee ile aynı yastığa baş koyup bu rüyaya dalıyor. Ta ki bir gün uyanıp da hayallerinin gerçekleştiğini görünceye dek.

İşte burada, hikâyenin son sayfasında Patrick Mc Donell kalemini bir kenara koyup sözü fotoğraf gerçekçiliğine bırakıyor. Dr. Jane Goodall’ı -belki de en tanınmış fotoğraf karesinde-  Afrika ormanlarında bir şempanze yavrusuna el uzatırken görüyoruz. Daha doğrusu tersi oluyor, genç bilim kadını, şempanze yavrusunun ona güvenle uzattığı ele, saygı ve eşitlik yansıtan bir edayla dokunuyor.

2011 The New York Times En İyi Resimli Çocuk Kitabı ile 2012 Caldecott Onur Ödülü alan “Ben… Jane”, kahramanının çocukluk hikâyesine ek olarak hayvan hakları aktivisti Jane Goodall’ın biyografisini de içeriyor. Kitabın çıkış tarihi ayrıca dikkat çekici. Çünkü Goodall’ın 1991 yılında Tanzanya’da 12 öğrenciyle birlikte kurduğu Roots & Shoots inisiyatifinin 131 ülkeden sonra Türkiye’de açılmasıyla neredeyse çakışıp hemen sonrasına denk geliyor.

Türkiye şubesinde Aslıhan Niksarlı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yaptığı derneğin en ayırt edici özelliği,  insanların çevre ve hayvanlarla uyum içinde yaşaması için çocuk ve gençlere “dönük” çalışmalar yapmak yerine inisiyatifi doğrudan onlara verme yoluna gitmiş olması, bizzat gençlerin projelerine destek  vermesidir.

Roots & Shoots’un yanı sıra Dr. Jane Goodall Enstitüsü’nün Kurucusu ve Birleşmiş Milletler Barış Elçisi olan Jane Goodall’ın çevre sorunları ve hayvan hakları konusunda neden çocuklara n özel bir rol biçtiğini anlamak aslında hiç de zor değil. O içindeki pelüş oyuncaklı çocuğu koruyabildiği, bu çocuğun gözünden dünyaya bakmakta ısrar ettiği için hayallerini gerçekleştiren bir bilim kadını ve  Ben… Jane bu mesajı güçlü bir şekilde yeni nesillere iletiyor.

Yazan ve resimleyen: 

Patrick McDonnell pek çok çocuk kitabının yaratıcısı.  Ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı McDonnell, daha önce yazdığı beş kitaptaki karakterlerin yer aldığı MUTTS adlı çizgi roman ile dünya çapında tanındı. Hayvanlar ve çevre için çalışan birçok yardım derneğine destek veren ve bir dönem Humane Society of the United States’te yönetim kurulu üyesi olan McDonnell, Fund for Animals’ın yönetim kurulunda çalışmaya devam ediyor. McDonnell eşi, kedisi ve evlat edindikleri köpekleriyle birlikte New Jersey’de yaşıyor.

 

İntihal, inşaat, inkar ve dans…

Mubi Türkiye’de gösterime giren Reha Erdem’in son filmi Seni Buldum Ya, şu veya bu şekilde düzenbazlık yapmış ve pandemi zamanında evde ekran karşısındakileri yakalayıp dolandırmaya çalışan Ali Felek Gürsoy’un muzip ama hüzünlü hikayesini anlatır. Aralara serpiştirilmiş pandemideki boş İstanbul sokakları görüntüleri hariç bütün film hepimizin arka penceresi bilgisayar ekranında geçiyor.

4. dairenin siber çelik kontrolü adına, Türkiye ekranlarından alışık olduğumuz saftirik erkek karakter Ali Felek Gürsoy, çalıştığı dolandırıcılık networkünde ona gönderilen isimlerin bilgisayar (ya da belki telefon) ekranına bir şekilde aniden bağlanır. Dolandırıcılar şahı Kerim Abi’den gelen bu hesaplara teker teker bağlanan Ali Felek, 4. Daire’nin boş karanlık sokaklarda kol gezen hayali adamlarıyla kurbanlarını tehdit edecek, her bağlandığı kişide listesindeki suçlardan daha beterini daha fazlasını bulacaktır.

Kurbanlarına işledikleri suçlar karşılığında suçla orantılı bir para ödemeleri durumunda tüm günahlarının silineceği sözünü vererek hepsini teker teker yolacak ancak ilginç bir şekilde listesindeki tüm erkekleri şu veya bu şekilde kandırabilirken kadınlar tuzağına düşmeyecek, hatta neredeyse tüm kadınlar Felek’in açtığı dolandırıcılık penceresini kendi çıkarlarına hizmet eden bir fırsata dönüştüreceklerdir.

Hem gerçek hem rüya

İşin garip yanı durup dururken bu fırsat kadın karakterlerin ayağına gelmiş olacak, bizim Felek de dolandırırken dolandırılan çarparken çarpılan, sonunda kalbi kırık, cepleri boş acınası bir noktaya gelmiş bahtsızlardan biri olacaktır. Böylece pandemide (güya) herkes sadece evinde otururken bile ve tabii ki öncesinde, inceden inceye devam eden düzenbazlıklar başka bir sahtekârlık oyunu içerisinde ortaya dökülürken boş sokakların tekinsizliğinde neler olup bittiğini 4. Daire ortaya çıkarmış olacaktır.

Bu birimin feleğine çomak sokan en tehlikeli varlık, hiç kuşkusuz, emlak konfederasyonu komisyoncuları ikinci başkan vekilinin kızı Ceren. Babası dahil kimsenin kontrol edemediği bu genç kızı Ali Felek de kontrol edemeyecek, dijitalin tüm kanallarını parmağında oynatan Ceren, Ali Felek’i istediği her an, hatta duş alırken dikizleyebilecek, onun kabusu olacaktır. Dikizleme derken bu filmin ve dijital deneyimlerin sağladığı bir akışkanlıkla biz de tüm karakterlerin evlerine, oturma odalarına girebiliyor, böylece onları kendi habitatlarında kendi kendilerine ve ekranla dans edip şarkı söylerken, içerken, ev halinde şımarıp kendileri olurken tanımış oluyoruz. Yani bu kısıtlı mekan kullanımı karakterlerle yaşadıkları mekânları özdeşleştirme fırsatını bizlere tanımış oluyor.

Altını çizdiğim gibi Felek’le tanışmak durumunda kalan kadınlar bu Felek’i kendi çemberlerinde döndürüp işlerine yarayan bir hale getirebiliyorlar ancak kimsenin masum olmadığı bu pandemik dünyada 4. Daire’nin ağına düşen bu kadınlar insana pabucunu ters giydiren karakterler aynı zamanda. İlk andan beri 4. Daire’nin kurmaca ve kötü planlanmış, hatta komik bir tuzak olduğunu anlayan ve yaşlı babasından başka kimsesi olmayan açık sözlü, cingöz ama melaike Nurperi bile Felek’i soyup soğana çeviyor sonunda. Felek’le tanıştıktan sonra neredeyse tüm kadınlar 4. Daire’yle birlikte ve 4. Daire için çalışan kadınlar olurken aslında 4. Daire onlar için çalışır hale geliyor. 

Sorumlu ol mutlu ol

Felek’in listesindeki tüm karakterlerin temsil ettiği kurumlar, yani bankacılık, emlak, inşaat, üniversite kurumu ve akademisyen olmak, estetik cerrahi, arkeoloji, elbette aile ve hele hele evlilik kurumu, hepsi içinde türlü türlü düzenbazlıklarla yoluna devam ederken, 4. Daire neredeyse bu kurumların tabi doğasının sahtekârlıkları ört bas etmek olduğunu ortaya çıkaran bir birim haline geliyor. Bir dizi soruyla bitirelim: Ali Felek neden ya da nasıl ya da hangi cüretle devlet ya da polis adına arayarak kurbanlarının cebinden para sızdırabiliyor? 4. Daire’nin bu gücü nereden geliyor? Evet kimse masum değil ama peki ya 4. Daire’nin temsil ettiği kurumsal güç nasıl oluyor da parayla suçların ört bas edilebileceği fikrini kurbanları üstünde işletebiliyor? Cevapları hepimiz biliyoruz.

 

 

Korona günlerinde tüketim çılgınlığı

Ne çok yiyip içiyoruz.
Ne çok izliyoruz.
Ne çok içe dönüğüz.
Ne çok üretmiyor ve bir araya gelmiyoruz…

Pandeminin ilk zamanlarında insan faaliyetlerinin azalmasından kaynaklı doğada kısmi bir iyileşme olmuş, kimi nehirlerin balıkları geri dönmüş ve biz de “her musibette bir güzellik vardır” diye sevinmeye başlamıştık ki çok geçmeden bu sevincimiz kursağımızda kaldı.

Öyle ya sistem tüketim bağımlısı haline getirdiği sevgili bireylerini düşünmek zorundaydı. Başlangıçtaki şoku atlatıp göstermelik üretim durdurmalarına son vererek hızla işçilere sonsuz çalışma özgürlüğü durumuna geçildi. Bahane de hazırdı: Biz üretmesek başka ülkeler üretecek ve onlardan meta almak zorunda kalacağız. Hatta Türkiye bunu bir övünç meselesi haline bile getirdi. Koronayı fırsata çevirdik ve mal satıyoruz. İnsanların bir araya gelebileceği tüm kamusal alanlar ve faaliyetler yasaklanırken market ve AVM’lerin açık olmasına getirilen süre kısıtlamaları kaldırıldı.

Geçen gün temel ihtiyaçlarımı almak için markete gittiğimde sırada önümde olan bir ebeveyn yaşı hiç de küçük sayılmayacak çocuğuna sürekli bir şeyler aldırıyordu. Şunu da al onu da al bunu da al ve bunların hiçbirisi temel ihtiyaç maddeleri olmayıp abur cubur diye tarif ettiğimiz şeylerdi. Bir insan çocuğunu niye böyle şeylere teşvik eder ki? Acaba sıkıldığında çocuğun ağzına bunları mı tıkıştırıyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Bu kadar uzun sürelerde açık kalan marketlere gidemediyseniz de hemen evlere her şeyi servis eden şirketler imdadınıza yetişiyor. Canınız kola mı çekti ara “getir” i getirsin. Diğer sektörlerde işçi sayısı azalırken motosikletli kurye aracılığıyla hizmet sektöründe inanılmaz bir artış oldu. Bu durum şimdilerde işçilerin çalışma koşulları ve karbon ayak izi artışı bakımından korkunç bir tablo oluşturuyor. Önceleri örneğin bir şişe içecek almaya gitmeye belki erinip vazgeçerken şimdi o bir şişe içecek hemen ayağınıza geliveriyor.

Evde durdukça tüketmek değil üretmek

Öyle görünüyor ki uzun vadede korona zamanları bırakın tüketimi ve karbon emisyonunu azaltmayı tam tersi bir etki yaratacak. Çünkü hatırı sayılır bir kitle de bu süreçte evlerinde daha çok zaman geçiriyor ve yeme – içme fantezileriyle birlikte daha çok ekrana yöneliyor. Sonu gelmez diziler, filmler, oyunlar, sosyal medya takipleri…

Oysa beklerdim ki: oturup sakin sakin dünya hali üzerine düşünelim, bu süreçte aşırı yoksullaşan insanlarla empati kuralım, tükettiğimiz her ürünün bitkiler ve hayvanların yaşamında nasıl bir karşılığı var, farkında olmadan hangi hayatların yok olmasına hizmet ediyoruz, ona kafa yoralım. Neden rahatlıkla alış-veriş yapabiliyoruz da herhangi bir toplumsal sorun için bir araya gelemiyoruz, bunun üzerinde duralım.

Sistem her krizi fırsata çevirmekte acımasız bir bilinç ve tarihsel arka plana sahip. Ve yasaklar bunun için de çok iyi kullanılıyor. Bize de bunun karşısında gerekli önlemlerimizi alarak dayanışmayı arttırmak ve ihtiyacı olan her canlıyla hemhal olmak sorumluluğu düşüyor. Sakince derinlikli okumalar yaparak hayallerimizi canlı tutmak çok önemli. Çünkü bizi biz kılan hayallerimiz için verdiğimiz çabadır. Topluma ve geleceğe örnek olacak hikayeler yaratmaktır. Korananın da etkisiyle gittikçe atomize olan hayatlarımızı korkuyla büyütmek yerine “karşılıklı yardımlaşmayla” çoğaltmak zorundayız. Kendi hayatımızı kendimiz bir yere vardırmak istiyorsak müşahede etmeli, en zor zamanlarda bile alternatif yaşam olanakları yaratmalıyız. Potansiyelimize yazık etmemeliyiz. Yoksa “geçen gün ömürdendir.”

İnsanın gerçekte ihtiyacı nedir ki? Yemek, barınmak, eğlenmek, müzik, sanat ve özgür bir eğitim. Bize tanımlanan “ ihtiyaçların” çoğu itilmiş yalnızlığımızdan çıkmak için sunulan illüzyonlardan ibarettir. Eğlenmeyi de bir neşe ve mutluluk anı olarak tanımlayacaksak hakiki eğlence bir başkasıyla birlikte yapılandır. Bunun içindir ki hapsolmuş yalnızlığımızda edindiğimiz eğlenme biçimleri bizi mutlu etmez ve sonrasında depresif ruh halimiz fazlasıyla devam eder.

Mücadele etmezseniz yaşamınız değersizdir

Her bireyin yaşamı içkin, kendine has bir şekilde değerlidir. Eğer adil bir toplumsal organizasyondan bahsediyorsak o toplum bu değeri tanımak ve korumak zorundadır. Şimdi bunu pandemi sürecine uyarlayalım. Baştan beri bu işin temel çözümünün aşı olduğu biliniyor ve söyleniyordu. Aşılar üretildi ancak sorun çözüldü mü? Hayır. Böylesine hayati bir durumda bile şirket kapitalizmi işliyor. Parası olan ülke ve şahıslar aşıya ulaşırken diğer insanların hayatı her türlü toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği halde belirsizliğe terkedilmiş durumda. Kaldı ki bir devlet toplumsal sorumluluğunu yerine getirmeyen yurttaşlarının da hayatından sorumludur.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere Başbakanı Boris Johnson bu durumu özetleyen cümleyi “ kapitalizmin ve kar hırsının yüzünden bu haldeyiz” diye ağzından kaçırıverdi. Tekniğin en ileri aşamasında olunduğu ve buna güzellemeler dizilen kapitalizm çuvalladı. Her gün binlerce insan ölüyor.
Amerikalı bilim insanı Jonas Edward Salk, çocuk felci aşısını bulup patenti sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Bu aşının patenti insanlığa ilişik, güneşi patentleyebilir misiniz? Günümüzde ise şirketler korona aşısı üretip satma peşinde. Aşı ücretsiz olsa şirketler üretim yapmaz, ar-ge çalışmasına bütçe ve zaman ayırmaz diyebilirsiniz. Bu konu şirketlerin inisiyatifine bırakılmamalı ve ülkeler aşı üretmek için elinden gelen tüm kamusal imkanları seferber edip halkını ücretsiz aşılamalı zaten. Aşı üretemeyen ülkelere de tüm dünya destek olmak zorunda. Ancak dünya bundan çok uzakta maalesef. Yani kısaca hakkımız olan aşıyı elde etmek için bile mücadele etmek zorundayız. Aşıya ayrılacak bütçenin her şeyin önüne geçmesini talep etmeliyiz. Aksi halde aşıya ulaşamadığı için hayatını kaybeden herksin vebali başta devletlerin ve onları yeterince sıkıştırmadığımız için de bizim üzerimizde olacak.

 

 

 

Katılım ve popülizm

[email protected]

Kent ile ilişkimizi sağlam bir biçimde kurabilmek için kentlerde yaşayan insanlar olarak kentle ilgili sorunlarla ilgilenmek, yaşadığımız kent üzerinden düşünmek ve daha iyi bir kentsel yaşam için hem düşünce hem de çaba göstermek istiyoruz.

Bu durumda karşımızda şu tür sorular yığını beliriyor: Kentli bir birey olarak kent üzerinde düşünsek ve öneri geliştirsek bunu nasıl yapacağız ve etkisi ne olacak? Bunu gruplar ya da sivil toplum örgütümüz ya da medya aracılığıyla yapsak durum farklı olacak mı? Hiçbir şey yapamadığımız veya etkimiz olmadığını bildiğimiz durumda, önümüze çıkan acil bir sorun için dirensek/ protestoya girişsek, kentsel sorunlar bakımından katılım sağlamış olacak mıyız?

Kentliler olarak anladığımız katılım isteğimizi karşılayacak bir mekanizma, bir kurum hatta bizi dinleyebilecek/ yanıtlayacak hiçbir konum bulamayacağımızdır.

Örgütlü ve sorunlar bakımından uzmanlaşmış bilgiye ve deneyime sahip yerel kent örgütleri [çoğunlukla bir grup çıkarı için (ticaret, esnaf vb. odaları) ya da kamusal yarar için örgütlenmiş (plancı, mimarlık, peyzaj, ekoloji vb. konularında uzman) meslek odaları vb.] de kendi ilgi alanları bakımından kenti sürekli gözlem altında tutmakta ve eleştiri/ öneri ve çözüm geliştirerek, kentsel sürece katılmaya çalışmakta, ancak hiçbir uygulama olanağı hatta muhatap bulamamaktadır. Kamusal bir yarar beklentisiyle uzattığı elin boşta kaldığını görmektedir.

Toplumsal ölçek büyüdükçe artan popülizm 

Karşıdan bakalım: Kentlilerden gelen dağınık, aralıklı ve kopuk-kopuk, farklı düzeylerde somut-yerel veya acil olanlarla çok genel veya oldukça kuramsal önerileri nasıl ele almalı? Hemen hemen hiç biri sürekli ve disiplinli bir çalışma önermeyen, sadece parlayıp-sönen talepler-öneriler/ protestolar biçimindeki sağanaklı bir katılım isteği karşısında ne yapılabilir? Kentlilerin katılımını gerekli ve yapıcı bulan bir kent yönetimi, kentlilerin katılımı için ne yapabilir? Katılımı sağlayacak mekanizmayı(ları) nasıl tanımlamalı? Uzmanlık örgütleriyle nasıl ilişki kurmalı (ya da onların katılımını nasıl sağlamalı)? Başka türlü soracak olursak, kent yönetimi ile kentliler ve örgütlü kentli gruplar arasında kentin durumu ve geleceği üzerine bir ortak çalışma platformunun demokratik-politik yapısı nasıl kurulabilir.

Genel bir modelin önerilemeyeceği ve her kentin ve kentlerin içinde bulunduğu ülkenin, o zaman dilimindeki durumuna bağlı olarak farklılıklar gösterebilecek yollar/ yöntemler geliştirebileceği, tartışmanın geldiği aşama nedeniyle zaten açıktır. Bununla birlikte, belki sadece popülizm ve katılımcı yaklaşımlar arasındaki olası ilişkilere değinerek, nasıl bir katılım modelinin kent için kalıcı/ sürdürülebilir ve güvenilebilir, verimli bir beraberliği dönüşebileceği üzerinde tartışabiliriz.

Popülizme dair genellikle bilinenleri şöyle özetleyebiliriz:

Popülizm (halkçılık) genel olarak, halkının geniş kesimi ve ortalaması için (diğer bir deyişle yurttaş tanımının içinden istenilmeyen, halkçılık iddiasındakilere muhalefet eden, genellikle aydın-entelektüel, solcu-komünist, sosyal demokrat, çoğunluk din veya mezhebinden olmayan, azınlık, LGBT+, göçmen veya mülteci vb. kesimini, ABD için beyaz olmayan kesimlerini dışarıda bırakarak bir halk tanımı yapan) politika ve uygulama geliştiren akım için yapılan adlandırmadır.

Popülist bir yaklaşımda toplum kabaca iki kesimden oluşur: Halk ve seçkinler. Seçkinler halka karşıdır ve onu aldatarak/ sömürerek, halkın aleyhine olan kararlar alırlar. Bu nedenle çoğunluk için doğrudan yapılacak bir seçim, halkın kafasını karıştırmadan basit bir biçimde formüle edilmiş seçimler en ideal seçimlerdir.

Sadece bir tek soru, ayrıntılandırmadan ve uzun-orta erimler dikkate alınmadan, acilen çözülmeli ve sadece çoğunlukta olan halkın hakları gözetilmelidir. Gerekenleri doğrudan eylem yoluyla yapmak, doğru (popülist) politikadır. Seçim sonuçlarını hileli bulan Trump taraftarlarının ya da Fransa’da Le Pen taraftarlarının, Avrupa’nın birçok ülkesinde (başta Macaristan, Polonya, İngiltere gibi ülkelerde ve diğer ülkelerin yabancı/ göçmen karşıtı, beyaz ırk üstünlüğüne inanan partilerinde olduğu gibi) popülist parti uygulamaları örnek olarak gösterilebilir.

Boris Johnson yönetiminin, İngiltere’nin AB’den çıkmasını savunması veya ABD’nin uluslararası kuruluşlardan, WHO’dan, Paris İklim Anlaşması’ndan veya Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan vb. çıkmak istemesi popülist bir ülkenin, doğrudan kendisi için uygulamaya girmek yerine temsilcileri aracılığıyla sürekli tartışmalara girmek ve yeni kararlar almak zorunda kalmak durumunda olmayı istememesindendir.

Popülizmin genel karakteri hakkında yukarıdaki paragraflar yeterli olmamakla birlikte katılım ve katılımda doğrudan demokrasi uygulamasının geçerli olmaması, daha doğru bir anlatımla karar çevresinin büyüklüğü ile doğrudan veya temsilciler aracılığıyla katılımı arasındaki ilişkinin bazı nitelikleri bakımından yeterli bir fikir vermektedir: Toplumsal ölçek büyüdükçe doğrudan demokrasi/ katılım, popülist bir karakter kazanmaktadır.

Kent ölçeğinin etkisi

Eğer sorunu sadece kent ölçeğinde ve kentsel katılımın değerlendirilmesi açısından ele alacak olursak yeniden düşünülmesi gereken bazı konular olabilir. Öncelikle “kent” terimi elbette çok yetersiz ve elverişsizdir. Hangi kent? Megapoller mi, metropol mü, büyük kent mi, kent mi, kasaba ölçeğinde bir yerleşim mi?

Belki sadece metropol ölçeğinde bir kenti düşünmek ve arayışı bu ölçekteki bir kentte katılım süreçleri hakkında özel olarak geliştirmek daha doğru olacaktır. Bu ölçek için düşündüklerimiz belki daha küçük ve daha büyük kentler için de uyarlanarak kullanılabilecek nitelikte olabilir?

Tartışmanın ilk paragraflarında karar ölçeği büyüdükçe, doğrudan katılımın ve sorunların doğrudan katılan topluma/ halka göre formüle edilmesinin yaratabileceği sorunlara daha çok ülkesel/ bölgesel ölçeklerde bakmıştık. Karar öncesinde yeteri kadar ayrıntılı ve derin düşünme fırsatı bulunabilmesi için bu tür sorunların tartışılmasını temsilcilere bırakmanın, hem tartışmalar için gereken zaman ve ayrıntıya, hem uzmanlık gereğine sahip olması hem de kararların çok taraflı benimseme/ çoğul-çok taraflı özellikler taşıması için doğrudanlığa göre daha uygun bir durum yaratabileceği düşüncesi belirmeye başlamıştı.

Kent toplumları, özellikle metropoller, genellikle büyük bir çeşitlilik ve sınıf farkları, çok fazla ayrıntılanmış toplumsal-kültürel katmanlar, yaşam biçimleri ve arayışlar-arzular vb. anlamına gelir. Bütün bu çeşitlilik, modern bir metropollerde yan yana ve birlikte bulunurlar. Ve her farklılığın kente, kamusal alana ve kentin geleceğine bakış açısı arasında büyük bir çeşitlilik/ renklilik ve uyumsuzluk olacaktır. Sorun, bu beraberliğin geleneksel kentte olduğu gibi tartışılmaz bir üstün erkin “toleransları” çerçevesinde ve onunla sınırlı olarak mı belirleneceği yoksa kentin insan hakları çerçevesinde, bütün farklılıkların alabildiğine özgür ve yaratıcı demokratik bir ortam olarak mı belirleneceği ile ilgilidir.

Sorunu, eğer sadece “katılım modeli” olarak değil de “bütün farklılıkların ve çeşitliliğin insan haklarını ve kentli haklarını dikkate alan, demokratik olarak işleyen ve çoğunluk tahakkümü içermeyen, esnek ve sürekli, yenilikçiliklere açık olabilen bir katılım modeli” arayışı olarak belirlersek, durum oldukça karmaşık, ancak kentteki yaşamın niteliklendiren ve zenginleştiren, meydan okuyucu bir özellik kazanacaktır.

‘Yeni kentlilerin’ kent kültürüne katkısı

Bütün toplumlarda/ kentlerde refah düzeyi geliştikçe uçlar, ama özellikle yoksulluk durumu törpülenecek ve giderek orta sınıf denilebilecek katman genişleyecektir. Kentte bütün ölçütler bakımından (gelir, eğitim, değerler, beğeniler, beklentiler, vb.) ortalamalara doğru bir yığılma belirecektir. Kente yeni gelenlerin de örnek alacağı kılavuz, yaklaşık olarak bu ortalamaya uygun olarak biçimlenecektir. Hatta eğer kentin aldığı göç (Türkiye kentlerinin 1950 sonrasından yakın dönemlere kadar yaşadığı gibi) çok yoğun ve kesintisiz ise yeni kentlilerin kültürleri de ortalamayı etkilemeye başlayacaktır.

Bu duruma (birçok başka nedenin de katkısıyla) kabaca (en azından Türkiye kentleri için) “muhafazakarlaşma” diyebiliriz. Popülizmin toplumsal ve politik tabanının, bu ortalamalar çevresinde yoğunlaşan muhafazakar kitle olduğu söylenebilir. Bu durumda kentler için katılım düşüncesini tasarlamak ve demokratik, çoğulcu, göstermelik olmayan ve sorunu bütün boyutlarıyla kavrayıp bütün tarafları adil ve gerçekçi bir biçimde kanatlandıran bir katılım modeli nasıl olmalıdır?

Bunun hepimiz için önemli bir soru olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle “Gezi” deneyimini yaratmış, bunun yanı sıra (küçük ya da büyük) pek çok buluşçu kentsel deneyimi yaşama geçiren kent toplumları için bu sorunun bir anlamı olması gerekir.

Haftalardır katılım/ katılımcı demokrasi/ katılımcı kent yönetimi ve katılımcı planlama ile ilgili pek çok boyutu tartıştığımız, bu nitelikler hakkında küçük tartışmalar yürüttüğümüz sorun için okuyuculardan düşünce, öneri, katkı veya eleştiri ve görüş bekliyorum. Bu tartışmanın gerçekten kolektif bir tartışmaya dönüşebilmesine büyük bir gereksinim olduğunu düşünüyorum. Yoksa “katılım” isteğini dile getiren herkesin bu kavramı kullanırken ne istediğini tam olarak ifade etmediğini düşünmek gerekecek.

Kolayına kaçmadan ve göz alıcı olmasa da somut, işlevsel, uygulanabilir ve gerçekten kentteki bütün toplumlara/ bireylere ve kurumlara çekici gelebilecek, en azından tartışmaya değer bulabilecekleri düşünceler/ öneriler geliştirmek için, büyük bir gereksinim yok mu?

Bekliyor olacağım.

 

 

Ozan Zeybek’ten Türkiye’nin yakın tarihinde hayvanlar-Hira Doğrul

Türkiye’de özgün incelemelerin, yeni fikir ve yaklaşımların kıtlığından şikâyet edilirken, binbir emekle kotarılmış müstesna çalışmaların üzerine konuşulmaması bayağı tuhaf bir durum. Sezai Ozan Zeybek’in Türkiye’nin Yakın Tarihinde Hayvanlar başlıklı, hayvan hakları ya da hayvan şiddeti meselesine dair hayli sağlam yaklaşımlar sunan kitabı çıkalı bir yıl oldu, kitapla ilgili kapsamlı bir incelemeye rastlamış değilim. 200 sayfa gibi kısa sayılacak bir çalışmada çok çeşitli meseleleri, konuları ele alıp, kavramsal açılımlar sunan kitabı kısaca tanıtmaya çalışacağım. 

Bir yandan hayvan şiddeti meselesini nasıl ele alabileceğimizi bir yandan da toplumbilimlerinde hayvan meselesiyle nasıl bağlantı kurulabileceğini konu edinen Ozan Zeybek, kitabında özellikle hayvan hakları tartışmalarında eksik kalan üç kilit unsuru tartışmaya kazandırıyor.

Hayvan-insan ilişkisi

İlk büyük katkısı, insanın hayvan kullanımını ve hayvanlara uyguladığı şiddeti mesele eden her tartışmanın insan ile hayvanı apayrı, kopuk varlık alanları olarak gördüğü sürece bir yere varamayacağına dikkat çekişi. İnsan ile hayvan arasındaki ilişkileri kavramanın (insanın zaten bir hayvan olduğunu hiç unutmadan) karşıtlıklar üzerinden değil de ancak bir etkileşimler, yaşam mücadelesinde karşılıklı kurulan çok katmanlı ilişkiler ağları çerçevesinden bakmakla mümkün olabileceğini söylüyor. Her iki tarafın da sabit kalmadığı, birbirini değiştirdiği, dönüştürdüğü “kolektif”ler üzerinden hayvan meselesine yaklaşıyor.

Zeybek bu karşılıklı etkileşimler ağlarını kitabında daha ziyade savaşlar üzerinden anlatıyor. Atların kullanımının savaş biçimleri üzerindeki etkisinden, sonrasında mekanize araçların devreye girmesiyle değişen savaş biçimlerinin at kullanımı üzerindeki etkisinden bahsediyor. Amerikan yerlilerinin gündelik yaşamlarının ve kültürlerinin temel unsuru olan bizonların, yerlileri yok etmek isteyen Amerikan ordusu tarafından katledilişini, sonuçta yerli nüfusunun çöküşünü anlatıyor. Ya da Kürt isyanını bastırmak amacıyla bölgedeki hayvanların nasıl öldürüldüğünü örneklendiriyor.

Zeybek’in ikinci büyük katkısı, ne yazık ki hayvansal gıda yemek yememek ikilemi üzerinden kişisel tercihlere indirgenmiş ve bir anlamda çıkmaz sokağa girmiş hayvan hakları ve hayvan ısdırabı meselesindeki hayati unsuru, devlet mekanizması ve devlet aygıtlarının hayvan kullanımı ve şiddeti üzerindeki rolünü ayrıntısıyla gözler önüne sermesi. Kapsadığı tüm unsurları mümkün olan en üst düzeyde kontrol etmek, itaatkâr ve kendini bağımlı kılmak gayesindeki bu mekanizmanın canlı, cansız tüm unsurları nasıl sayısal verilere dönüştürerek kontrol altında tuttuğunu anlatıyor. Azami fayda odaklı bu yaklaşıma örnek olarak, 1990’lardan itibaren Türkiye’deki küçük ve büyükbaş hayvanların verimlilik adına nasıl yerli ırklardan arındırılıp kültür ırklarına dönüştürüldüğünün, endüstriyel hayvancılığa adım adım geçişin izini sürüyor.

Görünmeyenler…

Üçüncü önemli katkısı, hayvan hakları tartışmalarının acı ve ısdırap odaklı olmasının kaçınılmaz sonucu olarak, bize benzeyen, acısı çok görünür büyük hayvanlara odaklanıldığı bir ortamda; hem bu gezegende hayatın devam etmesinde hem de bizim gıda teminimizde hayati unsur olan minik ve gözden ırak canlılara, toprakaltı dünyasına dikkat çekmesi. Zeybek toprak altındaki irili ufaklı, büyük oranda mikroskobik canlıların olağan hareketliliğinin toprağın bereketini yaratan ana unsur olduğunu ve endüstriyel tarımın bu hayatı yok ederek aslında toprağın bereketini nasıl mahvettiğini kıvrak bir özetle anlatıyor.

Kısa ama hayli yoğun içerikli çalışma, tüm bunların yanı sıra tarihsel çerçevede sokak köpekleri meselesi; Kürt köylerinin boşaltılması sonucu büyük şehirlere yönelik göç ve bunun doğurduğu çatışmalar; farklı toplum ve kültürlerdeki hayvan anlayışı ve sınıflandırmaları; “orman koruma” anlayışının bir yönetim ve denetim aracı olarak nasıl şekillendiği; özelleştirme ya da kamu yönetimi ikilemine alternatif “müşterekler” yaklaşımı gibi konulara da değiniyor.

‘Hayvana şiddet vicdan meselesi değil’

Kitabın bir hoşluğu kavramlar, çıkarımlar ve verilerin yanı sıra metne yedirilen yan kutucuklar üzerinden çok çeşitli tarihsel olaylara, birinci elden tanıklıklara ve kendi kişisel duygu ve yaşantılarına yer açması. Aynı zamanda çocuk kitapları yazan Zeybek, bu tarz inceleme çalışmalarından beklenmeyecek bir sürpriz yaparak bir masalla kitabı sonlandırıyor.

Kendini en üstün tür addeden insanın virüsler karşısında darmadağın olduğu şu dönemde daha kolay kavrayabileceğimiz gibi, Zeybek kendini üstenci ve muktedir gören insanı gezegendeki tüm unsurlarla etkileşim halinde olan ve bunlar tarafından belirlenen kendine has bir unsur olarak konumlandırmaya soyunuyor. Hayvanlara yönelik şiddeti de, kişilerin vicdanıyla ilgili bir mesele olmaktan ziyade, toplumların akışkan ihtiyaçları, sahip oldukları imkânlar ve özellikle de kurumsal çıkarlar üzerinden okumaya ve anlamaya çalışıyor. Devamının gelmesini ve başka incelemelere vesile olmasını umarım.