Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Korona günlerinde tüketim çılgınlığı

Ne çok yiyip içiyoruz.
Ne çok izliyoruz.
Ne çok içe dönüğüz.
Ne çok üretmiyor ve bir araya gelmiyoruz…

Pandeminin ilk zamanlarında insan faaliyetlerinin azalmasından kaynaklı doğada kısmi bir iyileşme olmuş, kimi nehirlerin balıkları geri dönmüş ve biz de “her musibette bir güzellik vardır” diye sevinmeye başlamıştık ki çok geçmeden bu sevincimiz kursağımızda kaldı.

Öyle ya sistem tüketim bağımlısı haline getirdiği sevgili bireylerini düşünmek zorundaydı. Başlangıçtaki şoku atlatıp göstermelik üretim durdurmalarına son vererek hızla işçilere sonsuz çalışma özgürlüğü durumuna geçildi. Bahane de hazırdı: Biz üretmesek başka ülkeler üretecek ve onlardan meta almak zorunda kalacağız. Hatta Türkiye bunu bir övünç meselesi haline bile getirdi. Koronayı fırsata çevirdik ve mal satıyoruz. İnsanların bir araya gelebileceği tüm kamusal alanlar ve faaliyetler yasaklanırken market ve AVM’lerin açık olmasına getirilen süre kısıtlamaları kaldırıldı.

Geçen gün temel ihtiyaçlarımı almak için markete gittiğimde sırada önümde olan bir ebeveyn yaşı hiç de küçük sayılmayacak çocuğuna sürekli bir şeyler aldırıyordu. Şunu da al onu da al bunu da al ve bunların hiçbirisi temel ihtiyaç maddeleri olmayıp abur cubur diye tarif ettiğimiz şeylerdi. Bir insan çocuğunu niye böyle şeylere teşvik eder ki? Acaba sıkıldığında çocuğun ağzına bunları mı tıkıştırıyor diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Bu kadar uzun sürelerde açık kalan marketlere gidemediyseniz de hemen evlere her şeyi servis eden şirketler imdadınıza yetişiyor. Canınız kola mı çekti ara “getir” i getirsin. Diğer sektörlerde işçi sayısı azalırken motosikletli kurye aracılığıyla hizmet sektöründe inanılmaz bir artış oldu. Bu durum şimdilerde işçilerin çalışma koşulları ve karbon ayak izi artışı bakımından korkunç bir tablo oluşturuyor. Önceleri örneğin bir şişe içecek almaya gitmeye belki erinip vazgeçerken şimdi o bir şişe içecek hemen ayağınıza geliveriyor.

Evde durdukça tüketmek değil üretmek

Öyle görünüyor ki uzun vadede korona zamanları bırakın tüketimi ve karbon emisyonunu azaltmayı tam tersi bir etki yaratacak. Çünkü hatırı sayılır bir kitle de bu süreçte evlerinde daha çok zaman geçiriyor ve yeme – içme fantezileriyle birlikte daha çok ekrana yöneliyor. Sonu gelmez diziler, filmler, oyunlar, sosyal medya takipleri…

Oysa beklerdim ki: oturup sakin sakin dünya hali üzerine düşünelim, bu süreçte aşırı yoksullaşan insanlarla empati kuralım, tükettiğimiz her ürünün bitkiler ve hayvanların yaşamında nasıl bir karşılığı var, farkında olmadan hangi hayatların yok olmasına hizmet ediyoruz, ona kafa yoralım. Neden rahatlıkla alış-veriş yapabiliyoruz da herhangi bir toplumsal sorun için bir araya gelemiyoruz, bunun üzerinde duralım.

Sistem her krizi fırsata çevirmekte acımasız bir bilinç ve tarihsel arka plana sahip. Ve yasaklar bunun için de çok iyi kullanılıyor. Bize de bunun karşısında gerekli önlemlerimizi alarak dayanışmayı arttırmak ve ihtiyacı olan her canlıyla hemhal olmak sorumluluğu düşüyor. Sakince derinlikli okumalar yaparak hayallerimizi canlı tutmak çok önemli. Çünkü bizi biz kılan hayallerimiz için verdiğimiz çabadır. Topluma ve geleceğe örnek olacak hikayeler yaratmaktır. Korananın da etkisiyle gittikçe atomize olan hayatlarımızı korkuyla büyütmek yerine “karşılıklı yardımlaşmayla” çoğaltmak zorundayız. Kendi hayatımızı kendimiz bir yere vardırmak istiyorsak müşahede etmeli, en zor zamanlarda bile alternatif yaşam olanakları yaratmalıyız. Potansiyelimize yazık etmemeliyiz. Yoksa “geçen gün ömürdendir.”

İnsanın gerçekte ihtiyacı nedir ki? Yemek, barınmak, eğlenmek, müzik, sanat ve özgür bir eğitim. Bize tanımlanan “ ihtiyaçların” çoğu itilmiş yalnızlığımızdan çıkmak için sunulan illüzyonlardan ibarettir. Eğlenmeyi de bir neşe ve mutluluk anı olarak tanımlayacaksak hakiki eğlence bir başkasıyla birlikte yapılandır. Bunun içindir ki hapsolmuş yalnızlığımızda edindiğimiz eğlenme biçimleri bizi mutlu etmez ve sonrasında depresif ruh halimiz fazlasıyla devam eder.

Mücadele etmezseniz yaşamınız değersizdir

Her bireyin yaşamı içkin, kendine has bir şekilde değerlidir. Eğer adil bir toplumsal organizasyondan bahsediyorsak o toplum bu değeri tanımak ve korumak zorundadır. Şimdi bunu pandemi sürecine uyarlayalım. Baştan beri bu işin temel çözümünün aşı olduğu biliniyor ve söyleniyordu. Aşılar üretildi ancak sorun çözüldü mü? Hayır. Böylesine hayati bir durumda bile şirket kapitalizmi işliyor. Parası olan ülke ve şahıslar aşıya ulaşırken diğer insanların hayatı her türlü toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği halde belirsizliğe terkedilmiş durumda. Kaldı ki bir devlet toplumsal sorumluluğunu yerine getirmeyen yurttaşlarının da hayatından sorumludur.

Geçtiğimiz günlerde İngiltere Başbakanı Boris Johnson bu durumu özetleyen cümleyi “ kapitalizmin ve kar hırsının yüzünden bu haldeyiz” diye ağzından kaçırıverdi. Tekniğin en ileri aşamasında olunduğu ve buna güzellemeler dizilen kapitalizm çuvalladı. Her gün binlerce insan ölüyor.
Amerikalı bilim insanı Jonas Edward Salk, çocuk felci aşısını bulup patenti sorulduğunda şu cevabı vermişti: “Bu aşının patenti insanlığa ilişik, güneşi patentleyebilir misiniz? Günümüzde ise şirketler korona aşısı üretip satma peşinde. Aşı ücretsiz olsa şirketler üretim yapmaz, ar-ge çalışmasına bütçe ve zaman ayırmaz diyebilirsiniz. Bu konu şirketlerin inisiyatifine bırakılmamalı ve ülkeler aşı üretmek için elinden gelen tüm kamusal imkanları seferber edip halkını ücretsiz aşılamalı zaten. Aşı üretemeyen ülkelere de tüm dünya destek olmak zorunda. Ancak dünya bundan çok uzakta maalesef. Yani kısaca hakkımız olan aşıyı elde etmek için bile mücadele etmek zorundayız. Aşıya ayrılacak bütçenin her şeyin önüne geçmesini talep etmeliyiz. Aksi halde aşıya ulaşamadığı için hayatını kaybeden herksin vebali başta devletlerin ve onları yeterince sıkıştırmadığımız için de bizim üzerimizde olacak.

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu