Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sevginin doğası ya da doğanın özgürlüğü: Gölde

Sözsüz hikâye olur mu? Hem de nasıl! Son dönemde rastladığım en çarpıcı hikâyelerden birini geçtiğimiz aylarda Bilge Çocuk’tan çıkan Gölde adlı resimli kitapta okudum. Aslında eserin sahibi Geraldo Valério tarafından hikâyeye çekildim desem daha doğru olacak.

Gri bir günle başladım kitaba. Karanlık ağaçların ardındaki açıklıkta küçük bir ev, evin önündeyse bağlı bir köpek var. Burada neşe olmadığı ilk bakışta aşikâr. Köpeğin zehir sarısı tasması gri manzaradaki tek renk lekesi olarak gözü ısırıyor.

Sayfayı çevirince tasma ve ucundaki zincir daha da kocamanlaşıyor. Artık yakın plan izliyoruz: Mutsuzluğu yüzünden okunan köpeğini yürüyüşe çıkarmış çocuk.

Özgürlük ve doğaya aşkın masalı

Elimdeki sessiz bir kitap, içinde tek bir sözcük yok, ama renkler ve mimikler fazlasıyla konuşkan. Siyah beyaz manzarada ilerleyen çocuk ve köpek önce karanlık bulutların arasından zar zor seçilen maviliğe çeviriyor başını. Derken önlerinde bir göl beliriyor. Bembeyaz kuğularla dolu masmavi göle büyülenmişçesine bakakalıyorlar.

İçlerinden bir kuğu, çocuk ve köpeği,  sırtına alıp gölde gezintiye çıkarıyor. Pembe flamingolar, turuncu tilkiler, yemyeşil otlar, geyikler, kelebekler, çiçekler… rengarenk diyarlardan geçiyorlar.  Birden çocuğun aklına bir fikir geliyor. Köpeğin tasmasını çıkarıyor. Aniden özgür kalan köpek, neşeyle kelebeklerin peşinden hoplayıp zıplamaya başlıyor. Çocuğa gelince, o ne yazık ki bir insan evladından bekleneni yapıyor ve kuğunun boynuna tasmayı geçiriyor. Aklı sıra onu kendine bağlayacak. Ama kuğu başına gelenleri anlamakta gecikmiyor. İşte o an sayfalardaki renk cümbüşü sönüveriyor. Ortalık yine karanlık, kapkaranlık oluyor.

Az önce manzaraya uzaktan bakarken birden tekrar yakınlaşıyoruz olanlara. Kuğunun gözünden akan yaş çocuğun yanağında da var. Gerçekten seviyor olmalı ki tasmayı çözüp göle atıyor. Bu sihri bekleyen özgürlük sonraki sayfaları yine canlı, sımsıcak renklere boyuyor. Kuğu,  boynuna şefkatle sarılan çocuğu daha bir süre gölde gezdiriyor. Etraflarını, coşan hayvan ve bitkilerle taşan özgür doğa sarıyor. Sonunda göç eden kuğu dostuna veda ediyor çocuk. Yanında tasmasız ve mutlu bir köpek, arkasındaki manzaradaysa neşe ve huzur yansıtan rengarenk küçük bir ev var.

Bu kitap bir aşk masalı. Ana teması özgürlük ve doğa. Aşkın ve sevginin doğasında özgürlük olduğu gibi doğadaki her canlının ana besini de özgürlüktür.

Yetişkin seslerinden uzak…

Brezilya doğumlu tanınmış çizer Geraldo Valério çocuklar için ürettiği sessiz resimli kitaplarla tanınıyor. Tüm eserlerinde doğa ve hayvan sevgisi merkezi bir rol oynuyor.

Gölde kitabına ilham veren ise British Museum (Britanya Müzesi) da sergilenen, 15. yüzyıla ait Dunstable Swan Jewel adlı bir broş, daha doğrusu ön yüzünde o broş olan arkadaşından gelen bir kartpostal olmuş. Altın tasmalı kuğunun yansıttığı güzellikten ve acımasızlıktan çok etkilenen Valério, kartpostalı görür görmez kitabı yapmaya karar vermiş. Bir röportajında, “Başından itibaren bu hikâyede özgürlük ve sevgi ilişkisini işlemem gerektiğini biliyordum. Sevdiğiniz şeylerin gelişmesi için özgürlük vazgeçilmez. Bu sadece sevdiğiniz insanlar, hayvan dostlarınız ve doğa için değil kendiniz için de geçerlidir. Ancak özgür olursanız bunu dünyaya geri verebilir onu ancak o zaman sevebilirsiniz,” diyen Valério, eserlerinde tanınmış ya da tarihi sanat eserlerinden ilham almaktan hoşlanıyor. Dileriz Bilgi Çocuk’tan çıkan Gölde’den sonra Alman ressam Frank Marc’ın aynı adlı tablodan esinlenen The Blue Rider (Mavi Süvari) adlı kitabı da yakında Türkçeye kazandırılır.

Çünkü bizi şahane illüstrasyonlarıyla büyüleyen bu çizerin sessiz hikâyeleri,  çocuklarla üzerinde düşünecek ve tartışacak zengin malzemelerle dolu. Sessiz kitapların bir avantajı da (küçük okura sesli okunan resimli kitapların aksine) bir yetişkinin baskın sesi olmadan da çocuğa anlama ve anlatma fırsatı tanıması. Bırakın çocuğunuz keşfetsin, anlamlandırsın, merak etsin ve sorsun…

Gölde, önemli meseleleri bilgi olarak sunmaktansa duygu olarak yaşatmayı öncelediği için küçük okurlar mesajı hiç zorlanmadan alıyor. Yetişkinlere ise çocuklardan öğrenmek düşüyor!

*

Çizer: Geraldo Valério

Brezilya’da doğan çizer New Yok Üniversitesi’nde sanat eğitimi almış. Toronto’da yaşayan sanatçı öncelikle çocuklar için sessiz kitaplar ve popüler bilim kitapları üretiyor.  Valerio’nun eserleri Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Portegiz, Fransa, İngiltere ve Çin başta olmak üzere birçok ülkede yayımlandı . Gölde, Türkiye’de okurla buluşan ilk kitabı.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Biz büyüdük ve kirlendi Dünya[1]

Dünya denince, sizin de aklınıza öncelikle sorunlar gelmiyor mu? Küresel ısınma, zehirlenen topraklar, tükenen canlılar, hiç de doğal olmayan doğa felaketleri, savaşlar, göçler, HES’ler, ne doğa ne canlı tanıyan çıkar ilişkileri ve bir süredir buna eklenen pandemi… Kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor, her şey üstümüze üstümüze geliyor. O kadar ki artık içinde yaşadığımız ortamı yaşanası bulmuyor, sorunlarından usanıp bize ev sahipliği yapan bu Dünya’ya adeta küsüyoruz.

Hâlbuki aslında tersi olmalı. Bir zamanlar kâşif olan büyükbabasıyla sık sık gezintiye çıkan küçük Tessa bunu biz yetişkinlerden çok daha iyi biliyor. Dedesinin ona keşif gezileri sırasında gördükleri hakkında anlattıklarını can kulağıyla dinlemekle kalmıyor, hayal gücünü devreye sokarak Dünya’nın çeşitli yerlerinde maceradan maceraya atılıyor.

Okyanusta balinalarla yüzmek, savanada hayvan sürüleriyle koşturmak, şelale altında yıkanıp göllerde yüzmek, kar kaplı dağları göçmen kuşlarıyla aşmak, çölde kum tepesinden aşağı kaymak, yağmur ormanlarında kuş ve maymunlarla arkadaş olmak ve bunun gibi Dünya ile ilgili daha bir dizi hayali var Tessa’nın.

Tessa’yla Dünya turu

Bu yüzden olacak, dedesinin öğüdünü tutuyor ve Dünya’ya, “Sevgili Dünya” diye başlayan bir nevi aşk mektubu olarak da okunabilecek bir mektup yazıyor.

Satırların yerleştiği büyük boy resimlerle görsel bir şölene dönüşen  mektubunu bitiren Tessa, dedesiyle sahile yürüyüşe gidiyor. “Keşke, “ diyor orada büyükbabasına, “herkes Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunu bilseydi.”

Tessla’nın haklı olduğunu hatırlayıp bu dileğine katılmamak mümkün değil. Meav Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda Isabel Otter ile Clara Anganuzzi imzasıyla çıkan “Sevgili Dünya” adlı resimli kitabın küçük yaştakiler kadar onların anne-babalarına, teyzelerine amcalarına ve tüm diğer yetişkin bireylere ilaç gibi gelmesi de bundan.

Sayfalar arasında Tessa ile birlikte yeryüzünün dört bir yanında, bu gezegeni paylaştığımız canlılarla iç içe ve eşitler arasında dolaştıktan sonra hepimizin bu Dünya’ya bir aşk mektubu borçlu olduğumuzu ve onu korumayı onu sevebilmekten geçtiğini hissediyoruz.

Ne ki sevgimizi ifade etmek güzel bir başlangıcın ötesine geçmez. İyi ki Tessa ve dedesinin,  insanlar Dünya’nın ne kadar özel bir yer olduğunun farkına vardıklarında onu tehlikelerden korumak için ellerinden geleni yapacaklarına dair umutları var. Bu yüzden fark yaratmak isteyip de ne yapabileceğini bilemeyenler için bir dizi sağlam öneriyi kitaba eklemeyi de unutmamışlar…

Gezegenimize özen göstererek yaşamak zor değil

Sondaki sayfalarda bir yanda eriyen buzullar, türü tehdit altında olan canlılar, plastik çöpler, yok olan yağmur ormanları gibi Dünya’nın önemli sorunları hakkında bilgi verilirken, bir yanda da her bireyin yapabileceklerine değiniliyor.

Bayram dönüşü çöpleriyle haber olan sahillerin temizliğiyle işe koyulmaya ne dersiniz? Yoksa çoktan eve mi döndünüz, o zaman balkonda arılar için mis kokulu çiçekler ekmeyi deneyebilirsiniz. Kitapta çocuklarınızla birlikte tartışıp geliştirebileceğiniz bunun gibi daha bir dizi öneri yer alıyor. En son cümle ise kitabın iç mantığını sorgulamaya davet ediyor. Sahi, siz de Tessa gibi, gezegenimizin ne kadar özel olduğunun farkına vardıklarında, insanların ona daha iyi bakacağına inanıyor musunuz?

*

Isabel Otter 

Herefordshire kırsalında büyüdü. Çamurlu botlarla dağlara tırmanmaktan büyük keyif alan Otter, hikâyeler kurgulamaya ve etrafındaki dünya hakkında yazmaya bayılıyor. Aynı zamanda çocuk kitapları editörlüğü yapıyor.

Isabel Otter.

Clara Anganuzzi 

Çocukluğunu Seyşeller’de geçirdi. Burada aklına eseni istediği yere çizebiliyordu. Kendini bildi bileli denizle ve çizimlerini süsleyen canlılarla arasında derin bir bağ vardı. Clara günlerini Bristol manzaralı, her yanı bitkilerle kaplı evinde karalama yaparak geçiriyor.

[1] Yeni Türkü

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Çevreci çocuk kitapları ve sorumluluk

Nereye baksak neye dokunsak her taraf plastik ile dolu. Ambalajlarda, giysilerde, oyuncakta, makyaj malzemelerinde ve aklımıza gelen her türlü sanayi ya da tarım ürününde karşımıza bu madde çıkıyor. Gelinen noktada plastiksiz bir hayatı hayal etmek dahi zor. Oysa plastiğin üretiminden kullanımına, çöpünden plastik atık ticaretine dek tüm süreçleri insan sağlığıyla birlikte, bu gezegeni bizimle paylaşan diğer canlıları tehdit eden kalıntılar bırakıyor.

Mikroplastik partiküller ve plastik üretiminde kullanılan zehirli kimyasallar soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, tarım yaptığımız topraklarda mevcut ve bizi hasta edecek kadar çok. Plastiğe artık gezegenimizin en ırak bölgelerinde bile rastlanıyor. Bu maddelerin çevreye verdikleri kalıcı zararlar giderek daha net anlaşılmasına karşın plastik üretimi dünya çapında yıldan yıla artmaya devam ediyor.

Plastik çöp cehennemi

Uluslararası çıkar ilişkilerine dayanan bu kör sorumsuzluğun ceremesini ise özellikle deniz canlıları ve deniz bitkileri çekiyor. Sahillerde ve okyanuslarda her türlü çöp birikmeye devam ediyor. Bunların en az yüzde yetmiş beşi plastik atıktan oluşuyor. Plastik kirlilik, suların ısınmasıyla da birleşince birçok hayvan popülasyonunun kitlesel ölümüne ve türlerin tükenmesine neden oluyor.

Ama çokça propaganda edildiği gibi sadece çöplerin ayrıştırılması ve geri dönüşümle bu sorunu çözmek mümkün değil; aksine plastik atık ticareti giderek daha kirli ve kârlı bir işe dönüşüyor. Gelişmiş ülkeler plastik çöplerinin büyük bölümünü (çevreye verdiği zararla birlikte) Güneydoğu Asya ülkelerinin yanı sıra bize de ihraç ediyor. Türkiye’nin 2020 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere‘den toplam 659,960 ton plastik atık ithal ettiği söyleniyor.

Dahil olduğumuz bu ülkelerin çoğunun işlevsel bir atık arıtma sistemlerinin olup olmadığı tartışmalı. Mevcut sistemlerin sorunlu olduğu ise apaçık. Yani plastik çöpler eninde sonunda doğayı özellikle de denizleri boyluyor.

Bu çerçevede plastik konusunun global çevre hareketlerinin baş gündeminde olması şaşırtıcı değil. Dünyanın birçok yerinde “Zero-Waste” ya da “Break Free From Plastic” hareketleri örgütlenmeye çalışılıyor. Sorunu kökünden çözmek ve plastik kirliliğin olmadığı bir dünyayı hayal olmaktan çıkarmak, bu ucuz maddeden hiç de vazgeçme niyetinde olmayan kapitalist sanayiyi ve üretimini yıldan yıla artıran dünya plastik sektörünü hedefin odağına oturtmayı zorunlu kılıyor.

Bireysel çabalar önemsiz değil

Ama baş sorumlu üreticiler olsa dahi biz tüketicilerin de rolü büyük. Bu ucuz maddenin mümkün kıldığı ve dayattığı “kullan-at” kültürünü çocuklarımıza ne kadar erkenden sorgulatabilir, plastik kirliliğin gezegenimiz için teşkil ettiği tehlike konusunda genç zihinleri ne kadar aydınlatabilirsek o kadar iyi…

Elif Yonat Toğay ile Gamze Seret ikilisinin yeni eseri “İncecik, çubuk değil zararı az buz değil” işte bu noktadan hareket ediyor. Büyük boy rengarenk resimli kitap, en küçüklerimize hüzünlü olduğu kadar da düşündürücü bir hikâye anlatıyor.

Bir yanda doksan üç yaşına basmasına az kalmış Bay Lupa ile tanışıyoruz. Sayfanın diğer köşesinde ise çok yakında anne olmaya hazırlanan Bayan Caretta var.

Her ikisi de gerçekleşiyor. Bay Lupa, sürpriz bir partiyle lunaparkta kutluyor yeni yaşını.  Pasta kesiliyor, dans ediliyor ve kullan-at bardaklarda sunulan içecekler plastik pipetlerden höpürdetiliyor. Bu sırada Bayan Caretta yumurtlamakla meşgul. Yumurtalarını kuma gömdükten sonra enerjisi de tükeniyor. Tekrar güç toplamak için her şeyden önce uykuya sonrasında da yiyeceğe ihtiyaç duyuyor.

Ama besin peşindeki uzun yolculuğunun sonunda neredeyse bir felaket gerçekleşiyor. Neyse ki son anda karşısına bir penguen çıkıp kaplumbağanın ot niyetine bir plastik pipet yemesini engelliyor.

‘Penguen sözü’

Acaba Bay Lupa, bu gezegende geçirdiği 93 uzun yılda kaç plastik pipet, bardak, poşet vb. kullanmış sonra da bir köşede unutmuş ya da çöp bidonuna attıktan sonra aklından çıkarmıştır? Ortalama kullanım süresi 20 dakika olan bir plastik pipetin yok olma süresinin 200 yıl olduğunu vurgulayan kitap kafiyeli metni ve renkli çizimleriyle önemli bir konuyu küçüklerin gündemine taşırken hem düşündürtüyor hem de okuma keyfini ihmal etmiyor. Kitabın sonunda küçük okurlar bir “penguen sözü” vermeye davet ediliyor. “Penguen sözü”nün 2011 yılında başlatılmış bir farkındalık yaratma kampanyası olduğunu da kitaptan öğreniyoruz. Buna göre gündelik alışkanlıklarımızda yapacağımız küçücük bir değişiklik bu eşiz gezegen için müthiş bir fark yaratılabilir. Açıkçası ben, gündelik küçücük değişiklikleri küçümsememekle birlikte daha ziyade kocaman politik hareketlere inanıyorum!

Neyse ki kitapta plastik pipetin sorumlusu çocuklar değil yetişkinler. Çünkü daha çocuk yaşta çevre duyarlılığı oluşturmak ne kadar doğru ve önemliyse, suçu genç kuşağa atıp sorunu çözme sorumluluğunu onların omuzlarına yükleyip aradan sıyırmak da o kadar yanlış.

Kısacası çocuklarınıza çevreci kitaplar okuyup sorumluluk alın. Tersini yapmayın!

Yazar: Elif Yonat Toğay

Sabırsızdır. Ama sincap aşkına, bir ağacın altında saatlerce bekleyebilir. Dikkatlidir. Ama uçan balık görünce sevinçten öyle çok zıplar ki sonunda kanodan düşebilir. Dakiktir. Ama bir ibibiğin peşine takılıp zamanı unutabilir ya da egzotik balıkların arasında elleri ve ayakları buruş buruş olana kadar yüzebilir. Hesap kitap yapabilir. Ama uzak ülkelerde ne zaman deniz kabuğu ve kozalak toplasa bavulu kapanmaz.

Asya fillerini, Afrika penguenlerini ve denizatlarını çok sever. Ne yazık ki yirmi sekiz yıldır bir tane bile denizatına rastlamadı. Oysa eskiden, bir günde tam üç tanesiyle burun buruna gelmişliği var.

Ara sıra cips yemek dışında kötü bir alışkanlığı yok.

Öyle, kendi halinde biri işte…

Çizer: Gamze Seret

Hacettepe Üniversitesi GSF/ Grafik Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra reklam ajansında sanat yönetmeni olarak çalıştı. Birkaç karma sergiye katıldı ve yazdığı radyo spotu, Kristal Elma Bronz ödülü aldı. Yaratıcı endüstriler alanında, gelecek nesilleri ve onların hayal dünyasını geliştirmeyi, yazdığı ve çizdiği resimli kitaplarla gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Bol bol dans ediyor, geziyor, yazıyor ve çiziyor. Bu enerji patlamasını dengelemek için de yoga yapmayı ihmal etmiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İstanbul’un doğal yüzü henüz varken…

İstanbul denince aklımıza genellikle doğa gelmiyor. Bu kocaman şehirde yaşayanların gördüğü gri manzara,  soluduğu puslu hava, duyduğu gürültü, ayak bastığı ya da dokunduğu yüzeyler “doğal”dan anladığımız şeyden kesinlikle çok farklı.  En kötüsü de tüm bunların duyularımızı köreltmesi, bizi doğal olanı tanıyamaz, seçemez hale getirmesi. Büyük kentlerde renkli, canlı, kıpraşan, yapay seslerden farklı sesler çıkaran, cıvıl cıvıl bir şeye rastladığımızda çocuklarımız bile yabancı bir olguyla karşılaşmış gibi tepki veriyor gelinen noktada.

31 yıldır sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin pek çok kenti, kasabası ve köyünde doğayı korumak için çalışmalar yapan Çekül Vakfı ya da açık ismiyle Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı, özellikle çocuklara dönük atölyeler, fidan dikim etkinlikleri ve festivaller düzenliyor.

Gökçen Hazen’in yazdığı, Canan Barış’ın resimlediği Doğan Egmont tarafından yayımlanmış olan Doğanın Peşinde, İstanbul’un Doğal alanlarına Yolculuk kitabı da Çekül Vakfı işbirliği ile çocuk ve gençler için hazırlanmış. Ama yetişkin okurların da faydalanabileceği bir rehber niteliğinde.

Her şeyden önce İstanbul’un da bir doğal hayatı olduğunu ve bu doğal mirası korumamız gerektiğini hatırlatıyor. Tabii koruyabilmenin yolu öncelikle keşfetmekten, öğrenmekten ve sahiplenmekten geçiyor.

12 bin bitki türünün 2.500’ü İstanbul’da

Kitabın konuya, “Türkiye’de doğal olarak yetişen 12 bin civarındaki bitki türünün yaklaşık 2 bin 500’ünün İstanbul’da olduğunu biliyor muydun?” sorusuyla girmesi hiç de boşa değil. Bırakalım genç kuşağı, biz yetişkinlerin büyük bölümü de İstanbul’un doğal zenginliği ve eko sistemleri hakkında pek az bilgiye sahip, doğrusu.

Bu kitap bu boşluğu bir nebze olsun doldurmak için bizi İstanbul ve çevresinde bulunan doğal alanlarda birbirinden ilginç ve heyecan verici ayrıntılarla dolu bir seyahate çıkarıyor.

Kızılgerdan.

Belgrad Ormanı, Terkos Havsazı, İstanbul Adaları Kızılçam Ormanları, Polonezköy Ormanı, Arnavutköy Fenertepe Ormanı, Elmalı Havzası,  Çilingoz Koyu, Garipçe Köyü Makilikleri ve Beykoz Göknar  Ormanı’nın her birine ayrı bir bölüm ayrılmış.

Alt başlıklarda bu alanlar tanıtılmakta; maki, havza, tabiat parkı, muhafaza ormanı, mesire alanı vb. gibi isimler almalarını sağlayan ayırt edici özellikler açıklanmakta, burada yaşayan canlı çeşitliliği ile ilgili şaşırtıcı bilgiler verilmektedir.  Farklı ağaç türlerine ise özel birer sayfa ayrılmış. Örneğin Polonez Ormanı bölümünde o çevrede sık rastlanan ıhlamur, Çilingöz Ormanı bölümünde ise bu ormanın en önemli ağaç türü olan Karaçam tanıtılırken, bu ağaçları Türkiye’de başka nerelerde bulabileceğimiz hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.  İstanbul’un doğal alanlarında su samuru görebileceğimizi, dünyanın en güzel kelebeklerden sayılan tavus kelebeğine rastlayabileceğimizi,  kızılgerdan gibi bir dizi kuş türünü gözlemleyebileceğimizi ve daha birçok ilginç hayvanla aslında aynı ortamı paylaştığımızı da heyecan ve hayretle öğreniyoruz.

Gökçen Hazen.

Eserin güçlü yanlarından biri de kuru dersler vermekten kaçınması. Çocuk okura doğrudan hitap eden sade dili ve renkli çizimleri buna hizmet eden önemli unsurlar. Tabii genç okuru keşfetmeye ve maceraya çağıran etkinlik önerileri de kitabın eğlenceli yanına katkı sunuyor. Doğa yürüyüş ve kampları, kültür gezileri, bisiklet turları ve müze ziyaretleri … İstanbul’un doğal alanları, Doğanın Peşinde’n giden ve onu koruma bilincine sahip genç yaşlı herkesi bekliyor!

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Küçük bir çocuk ve pelüş şempanzesi: Ben, Jane…

Çocuk ve ona her yerde eşlik eden biricik pelüş oyuncak imajı klişe olduğu kadar da gerçektir.  Çocuğun ergenliğe evrilişini birinci elden ve herkesten yakın izleyen bir varlıktır pelüş oyuncak ve sahibi ile aralarındaki bağ sessiz gibi görünse de çocukluğa dair çok şey anlatır. Sonunda kulağı kopmuş, tüyleri yolunmuş, orası burası yamulmuş, üstüne bolca tükürük ve gözyaşı yapışmış, başına gelmeyen kalmamıştır…

Çocuğun oyun arkadaşı ve sırdaşı olmuş, dertlerini dinlemiş, en güzel hayallerine ortak olmuştur. O kadar duygu emmiştir ki içindeki dolgu malzemenin bunca masumiyete, bunca önyargısız sevgi ve şefkate yer açıp patlak dikişlerinden fırlamasına şaşmamalıdır. Kısacası hayatımızın erken evresinde bir ayı, tavşan, fil ya da yumuş tüylü başka bir hayvanla kurduğumuz dostluk eşsizdir ve bazen tüm hayatımıza yön veren izler bırakır.

Jane Goodall’ın arkadaşı Jubilee

Tam bu noktada sizi Jubilee ile tanıştırmak istiyorum. Aslına bakılırsa bu pelüş şempanzenin, 1940’lı yıllarda henüz kısaca Jane diye çağrılan, günümüzde ise tüm dünyada şempanzeler hakkındaki çalışmalarının yanı sıra gençlere, dünyanın çevre sorunları konusunda inisiyatif vermek için hayata geçirdiği Roots & Shoots programıyla tanınan Dr. Jane Goodall’ın en yakın çocukluk arkadaşı olduğunu ben de yeni öğrendim.

Pelüş maymun, geçtiğimiz günlerde Meav Yayınları’ndan çıkan resimli kitap Ben… Jane’in kapağında karşıma çıktı. Eski zamanlara ait vesikalık bir fotoğraf misali Afrika ormanı manzarasının içine yapıştırılmış kentli ürkek bir kız çocuğunun kucağındaydı.

Meğer o kız çocuğu hiç de ürkek değilmiş. Sır ortağı Jubilee’nin yüzündeki bilmiş gülümsemeye biraz dikkat kesilseydim küçük Jane’nin yüzündeki ifadenin aslında kararlılık yansıttığını daha erken fark edebilirdim. Ama kapaktaki çizim tadının bende uyandırdığı iştahla hemen kitabın içine dolayısıyla da hikâyeye daldım.

Birkaç cümleyle özetlenebilecek, üstünden masumiyet ve naiflik akan bir çocukluk hikâyesiydi bu. Tarzan kitabını okuyup da Afrika’da hayvanlarla birlikte yaşamayı kafasına koymuş hayalci küçük bir kızı anlatıyordu. Çizimlerin nostaljik havasına da sinmiş o eski yıllarda alışılmış olmayan bir hayalin peşinden gidiyordu…

Aslında masumiyet ve hayalcilik kavramları genelde zayıf, kırılgan bir izlenim uyandırır. Oysa bu hikâyede tersi oluyor. Çocuk masumiyetinin ve hayal gücünün barındırdığı güç, okuru hemen etkisi altına alıyor.  Bunda kuşkusuz ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı Patrick McDonnel’in bu resimli kitapta konuşturduğu ustalığının da büyük payı var.

McDonell, bir bilim insanı ve çevre aktivisti olarak tüm dünyada hayranlık uyandıran Jane’i bildiğimiz çocuk olarak son derece samimi ve inandırıcı bir şekilde resmediyor. Küçük okurların kendini, evin arka bahçesinde doğayı ve hayatı keşfeden Jane ile özdeşleştirmesi, ondan ilham alması işten bile değil. Jane, yumurtaların tavuktan nasıl çıktığını, örümceklerin ağlarını neyle ördüğünü ve daha nice “mucizeyi” gözlemlediği bu bahçede kendini doğaya ait, onun parçası hissediyor. En sevdiği ağaca tırmanıp yanağını kabuğuna yasladığında, “Tüm hayvanlarla bir arada olduğu ve onlara yardım ettiği bir hayat…” düşlüyor.

Her gece Jubilee ile aynı yastığa baş koyup bu rüyaya dalıyor. Ta ki bir gün uyanıp da hayallerinin gerçekleştiğini görünceye dek.

İşte burada, hikâyenin son sayfasında Patrick Mc Donell kalemini bir kenara koyup sözü fotoğraf gerçekçiliğine bırakıyor. Dr. Jane Goodall’ı -belki de en tanınmış fotoğraf karesinde-  Afrika ormanlarında bir şempanze yavrusuna el uzatırken görüyoruz. Daha doğrusu tersi oluyor, genç bilim kadını, şempanze yavrusunun ona güvenle uzattığı ele, saygı ve eşitlik yansıtan bir edayla dokunuyor.

2011 The New York Times En İyi Resimli Çocuk Kitabı ile 2012 Caldecott Onur Ödülü alan “Ben… Jane”, kahramanının çocukluk hikâyesine ek olarak hayvan hakları aktivisti Jane Goodall’ın biyografisini de içeriyor. Kitabın çıkış tarihi ayrıca dikkat çekici. Çünkü Goodall’ın 1991 yılında Tanzanya’da 12 öğrenciyle birlikte kurduğu Roots & Shoots inisiyatifinin 131 ülkeden sonra Türkiye’de açılmasıyla neredeyse çakışıp hemen sonrasına denk geliyor.

Türkiye şubesinde Aslıhan Niksarlı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yaptığı derneğin en ayırt edici özelliği,  insanların çevre ve hayvanlarla uyum içinde yaşaması için çocuk ve gençlere “dönük” çalışmalar yapmak yerine inisiyatifi doğrudan onlara verme yoluna gitmiş olması, bizzat gençlerin projelerine destek  vermesidir.

Roots & Shoots’un yanı sıra Dr. Jane Goodall Enstitüsü’nün Kurucusu ve Birleşmiş Milletler Barış Elçisi olan Jane Goodall’ın çevre sorunları ve hayvan hakları konusunda neden çocuklara n özel bir rol biçtiğini anlamak aslında hiç de zor değil. O içindeki pelüş oyuncaklı çocuğu koruyabildiği, bu çocuğun gözünden dünyaya bakmakta ısrar ettiği için hayallerini gerçekleştiren bir bilim kadını ve  Ben… Jane bu mesajı güçlü bir şekilde yeni nesillere iletiyor.

Yazan ve resimleyen: 

Patrick McDonnell pek çok çocuk kitabının yaratıcısı.  Ödüllü karikatürist, yazar, çizer ve senaryo yazarı McDonnell, daha önce yazdığı beş kitaptaki karakterlerin yer aldığı MUTTS adlı çizgi roman ile dünya çapında tanındı. Hayvanlar ve çevre için çalışan birçok yardım derneğine destek veren ve bir dönem Humane Society of the United States’te yönetim kurulu üyesi olan McDonnell, Fund for Animals’ın yönetim kurulunda çalışmaya devam ediyor. McDonnell eşi, kedisi ve evlat edindikleri köpekleriyle birlikte New Jersey’de yaşıyor.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Rengi, şekli, kıvamı… her öbeğin hikâyesi farklı!

Çağdaş çocuk edebiyatı kakadan geçilmiyor! Hemen yanlış anlamayın; bu, “dışkı ne zamandan beri resimli kitapların gözdesi oldu? Tu kaka!” türünden bir eleştiri değil! Hatta övgü olarak bile ele alınabilir. Sonuçta kaka hem son derece doğal bir olgu hem de dışkının en sevimli hali. Üstelik bu konu, gündelik olarak büyük küçük hepimizin birkaç dakikasını alırken, çocuklarına tuvalet eğitimi vermeye çalışan ebeveynleri neredeyse gün boyu meşgul ediyor.

Zaten Teo’nun Kaka Kitabı / Yağmur Artukmaç & Pınar Çakır Aksu (Bilgi Yayınları), Güle güle kakalar / Sergi Camara (Altın Kitap) ya da Kaka Yaparken Acıtıyor / Howard J. Bennett (Okuyan Us Yayınları) türü kitaplar, tuvalet eğitimi sırasında çocukları desteklemek, yetişkinlere ise rehberlik etmek için hazırlanıyor.

Bunda yeni ya da şaşırtıcı bir yan yok. Çocuk gelişimi kapsamında değerlendirilebilecek benzeri başvuru eserlerine her dönem ihtiyaç var ve bu ihtiyaç nicedir yayıncılar tarafından karşılanıyor.

Yeni ya da ilginç olan, tam anne babalar şu sıkıntılı lazımlık mevzusunu nihayet arkamızda bıraktık diye sevinirken, bezlerden görece kısa süre önce kurtulmuş yaş grubunun neredeyse ortaokul çağına kadar sıvı, gaz ya da katı haldeki tüm vücut ifrazatlarını ilgilendiren meselelere bayılması da değil.

Tabular kırılırken…

Toplumda bunlar hakkında konuşmak belki artık katı tabu sınıfına girmiyor. Ama her lafı geçince çocuklarımızda kıkırdama ile başlayıp gülme krizine kadar varan hallere yol açması, suskunlukla geçiştirilince de iyice merak konusu olması yine de bir gerçeğe işaret ediyor: Biz henüz bu mevzuda, doğallığının gerektirdiği rahatlığa kavuşamadık tam anlamıyla.

Yenilik burada devreye giriyor. Çünkü çocuk kitapları yazarları ve yayıncıları bu alandaki verimli boşluğu keşfedip hızla doldurmaya koyulmuş görünüyor. Aslında her şey, Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikâyesi / Werner Halzworth Wolf Erlbruch (İletişim Yayınları) ile başladı. Bu resimli kitap, sadece alışılmadık konusu ile değil, olağanüstü resimleri ve çarpıcı hikâyesi ile de uluslararası çocuk edebiyatında tüm dikkatleri üzerine çekti.  Layık görüldüğü ödüller, birçok dünya diline çevrilmesi ve farklı ülkelerde hep büyük bir ilgiyle karşılanması, adeta yayıncılara bu işte keramet var dedirtti.

‘Karakterli kakaloglar’ 

Kakalar Günü / Fatih Erdoğan (Mavi Bulut Yayınları), Kaka, İsmi Lazım Değil / Nicola Davies (Can Çocuk), En Havalı Kaka Benimki / Elif Yonat Toğay (Doğan Egmond) benim ilk akla gelen kitaplarken, buna geçtiğimiz aylarda bir de Elma Yayınları’nın bir markası olan Turta Kitap’tan çıkan Kaka Kitap Seti eklendi. Kakademi, Kakazoo ve Kakaloji adlı üç resimli kitaptan oluşan seri, akademisyenler; Saniye Bencik Kangal, Merve Solak Arabacı ve Ceren Solak ile çizer Berk Öztürk’ün ortak üretimi ve 3-6 yaş grubuna hitap ediyor.

Baskı kalitesi ve kaka öbeklerine bir yüz ve karakter kazandıran “kakalog” çizimleriyle her biri dikkate değer olsa da burada özellikle Kakazoo üzerinde duracağım. Alt başlığı Bir Kakadan Çok Daha Fazlası: Ekolojik Denge, seçimimin nedenini açıklıyor.

Hitap ettiği kitleye uygun olarak çok az metinle yetinip çizimlere ağırlık veren eser, farklı farklı hayvanların birbirlerinden kakaları itibarıyla da ayrıldığı temel önemdeki saptamayla başlıyor. Beyaz önlük ve büyüteçlerle donatılmış kakaloglar, bunun nedeninin peşine düşüyorlar. Acaba, “bir hayvanın kakası, bitkiler ya da diğer hayvanlar için besin kaynağı olabilir miydi?” diye düşünürken küçük okura da fikrini sormayı ihmal etmiyorlar.

Kitaptaki bilgilere eşlik eden “sen ne dersin?”, “inanabiliyor musun?”, “ne ilginç, değil mi?” gibi doğrudan okura seslenen sorular, çocuğun merakını kışkırtıp onu öğrenme sürecine aktif olarak dâhil ediyor. Elbette eğlenceli illüstrasyonlar da kakanın gübreye dönüştüğünü, sadece bitkilerin değil gübre böceği ya da yavru koalalar gibi hayvanların da onunla beslendiğini öğrenmeyi küçük okurlar için keyifli hale getiriyor.

‘Kaka’nın ekolojisi

Oysa bir yetişkin olarak, kitabın alt başlığında yer alan “ekolojik denge” tabirinin bende yarattığı beklentiyi karşıladığını söyleyemem. Ama bu doğal. Ne de olsa Kakazoo’nun hedef kitlesi kitabın henüz okul çağına gelmemiş çocuklar. O yaş grubunun ihtiyaç ve özellikleri göz önüne alındığında, metnin karmaşık bilgiyle dolup taşmak yerine dikkati çarpıcı bir birkaç olguya odaklayıp daha fazlasını merak ettirmesi doğru karar.

En güzeli de bu kitapları küçük büyük birlikte okumamızda. Hele de bize epey sınırlı ve biraz da kuru gibi gelen bilgi cümlelerin arkasından gelen heyecan dolu, sınırsız çocuk sorularına gereken vakti ayırdığımızda… 

Çünkü asıl o zaman, pandaların kakalarından tuvalet kâğıdı yapıldığı; fil kakalarından da kâğıt üretildiği; beyaz sahillerin kumunun papağan balığının kakasından oluştuğu; planktonların, balina kakası ile beslenerek suyu temizlediği ya da misk kedilerinin kakalarının fabrikalarda kahveye dönüştürüldüğü ile bir solukta özetlenebilecek içerik, ailemizin en küçük üyeleriyle ekolojik denge hakkında  sonu gelmeyen sohbetler yapıp dünyamızın önemli meseleleri hakkında birlikte düşünmek için değerli bir fırsata dönüşecek.

Bu fırsatı kaçırmayın!

Yazarlar:

Saniye Bencik Kangal: Sosyal medyada akademisyen anne olarak tanınan Doçent Dr. Saniye Bencik Kangal 1980 yılında Ankara’da doğdu. 

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünde okuyan Bencik Kangal mezun olduktan sonra üniversitesine dönerek öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümünde doçent olarak görev yapıyor. 

Ceren Koçak: 1984 yılında Almanya’da doğdu. 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2007-2018 yılları arasında birçok özel okulda anaokulu öğretmeni olarak görev yaptı. Alanda çalıştığı süre içerisinde Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programında Yüksek Lisans eğitimini tamamlayarak 2018 yılında Bilim Uzmanlığı derecesini aldı. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi bölümünde doktora eğitimine başladı.

2019 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi bölümünde öğretim elemanı olarak başladığı görevini sürdürüyor. 

Merve Solak Arabacı: Üniversite eğitiminin ardından Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı. Halen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında Çocuk Gelişimi Uzmanı olarak çalışıyor. 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetHafta SonuKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Darwin’le tanışan soluğu bilimde alıyor

“Başta biyoloji olmak üzere birçok bilim dalını kökünden değiştiren bilim insanı kim?” diye sorsalar akla ilk gelen isim Charles Darwin’dir. Uzun araştırmalar sonucu elde ettiği bulgulara dayanarak, türlerin seçilim yoluyla evrimleştiği fikrini, aslında fikirden öte bir doğa yasası olduğunu bütünsel ve sistematik bir şekilde ortaya koymayı başardığı için onu evrim teorisinin mimarı olarak da tanıyoruz.

Ne var ki, 1859’da birinci basımı gerçekleşen en bilinen eseri Türlerin Kökeninde, dünyanın muhtemelen ilk ekolojik deneyinin sonuçlarını da irdelediğinden pek az kişi haberdar. Darwin, kitabın ilgili yerinde deneysel olarak ekilen otlar çeşitlendirildiğinde, bu bitkilerin veriminde de artış gözlemlendiğinden bahseder; ki biyoçeşitlilik ile ekosistemlerin işleyişi arasındaki bu ilişki halen ekolojinin en güncel konularından biridir. Ancak Türlerin Kökeni’nde bu deneyin nerede, ne zaman gerçekleştiğine dair bir not bulunmaz.

Bu sırrı çözmek, biri Londra’da Imperial College’de, diğeri Japonya’da National Institute for Environmental Studies’te bilimsel araştırmalarını sürdüren Andy Hector ile Rowan Hooper’e nasip oldu. Sürdükleri iz onları kütüphaneden kütüphaneye, sonunda da Darwin’in tamamlanmamış bir manüskriptinin sayfaları arasında kuruttuğu otlara ve yanlarına düştüğü notlara götürünce, söz konusu deneyin, ilk baskısı 1816’da yapılan Hortus Gramineus Woburnensis adlı eserde ayrıntılarıyla ele alınan George Sinclair’in deneysel bahçesinde gerçekleştirildiği ortaya çıktı.

Sinclair bu bahçeyi, normalde dünyanın farklı coğrafyalarında yetişen otların karma ekim koşullarındaki davranışlarını gözlemlemek ve verimlerini karşılaştırmak için kurmuş ve böylelikle ekoloji kavramı henüz doğmamışken dünyanın ilk planlı ekolojik deneyini gerçekleştirmişti.

Milli Müfredat’tan çıkarıldı!

Araştırmalarını bir doğa bilimcisinin merakı ve yöntemleriyle sürdüren Darwin’in, canlı ve bitki türlerini aynı zamanda ekolojik bir bakış açısıyla de incelediğini, Solucanların Verimli Toprak Oluşumundaki Rolü adlı eseri de çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.

Bu eserden bir alıntı, Bilgi Yayınevi tarafından geçtiğimiz aylarda yayımlanan ve milli eğitimin müfredattan çıkardığı Darwin’i ve insanlığa yaptığı bilimsel katkılarını gençlerle buluşturmayı amaçlayan Charles Darwin bir devrim adlı kitapta da yer bulmuş:

“Solucanlar dünya tarihinde insanların büyük çoğunluğunun hiç anlayamayacağı kadar önemli bir rol oynadı. (…) Dünyadaki bütün bitkilerin solucanların bedeninden geçtiğini ve daha sonra hiç de fazla sayılmayacak bir süre içinde bir kez daha geçtiğini hayal etmek muhteşem bir his.”

Annabelle Kremer’in yazdığı, François Olislaeger’in resimlediği ve Tonguç Çulhaöz’ün Türkçeleştirdiği kitap pekâlâ yetişkinler için de doyurucu bilgiler ve ilginç ayrıntılar barındırmasına karşın öncelikle bilime meraklı genç okurlara hitap ediyor.

Charles Darwin’in özgeçmişini, araştırma yolculuklarında tuttuğu günlük notlarını, eserlerinden alıntıları kronolojik bir sıralamayla bir araya getiren kitap, ayrıntılı yorum ve açıklamalara da geniş yer veriyor. Darwin’in bilime ve insanlığa olan katkısının neden devrim niteliğinde olduğunu irdeleyen yazar, olaylara bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşmanın önemini ve temel ilkelerini, Darwin’i örnekleme yoluyla gözler önüne seriyor.

Bilim yolculuğu

Karmaşık bilimsel gerçekleri basitleştirmeden de anlaşılır kılmak mümkün. Bu düsturdan hareket eden yazar, Charles Darwin’in macera dolu hayat yolculuğunu aydınlatırken, genç okurun ilginç, heyecanlı ya da komik bulacağı ayrıntıları es geçmemiş. Böylece bizi kitabın bilimsel içeriğinin yükü altında ezilme riskinden kurtaran küçük duraklar yapabiliyor, arada küçük Charles’in ağzına bok böceği soktuğunu ya da yetişkin Charles’in evliliğin fayda ve zararlarından oluşan bir liste tuttuğunu okuyup biraz ferahlayabiliyoruz. Kitabın, evrim teorisinin doğumuna şahitlik eden çağın atmosferini yansıtan büyük boy renkli çizimlerle bezenmiş olması da aynı amaca hizmet ediyor.

Son sözü, bilim dünyasına adım atmaya hazırlanan gençlere bu kitap aracılığıyla da ilham vermeye devam eden Darwin’in kendisine bırakmadan önce, daha küçük yaş grubu için Türlerin Kökeni’nin Sabina Radeva’nın çizimleriyle resimli kitap olarak yorumlanmış halinin kısa süre önce Domingo Yayınları’ndan çıktığını da hatırlatalım:

“Bana uzun bir yolculuğa çıkıp çıkmamakla ilgili bir soru önceden yöneltilseydi, yanıtım tamamen bir yolcunun hangi bilim dallarından keyif aldığına ve bu yolculuğun onun çalışmaları konusunda kendisine ne gibi faydalar sağlayacağına bağlı olurdu. (…) Kısacası, insanın bir amacı olması; bu amacı da tamamlanması gereken bir çalışma, ortaya çıkarılması gereken bir gerçeklik olması, yani özetin de özeti dersek, böylesi bir amacın sizi desteklemesi ve cesaretlendirmesi şarttır.” (Charles Darwin, Araştırma Gazetesi, 1845.)

*

Annabele Kremer: Fransa’da Souffelweyersheim’de bulunan Collège des Sept Arpents’de öğretmenlik yapan Kremer, aynı zamanda yarı zamanlı olarak öğretmenlerin bilim ve teknoloji alanındaki araştırmacı yönünü geliştirmeyi amaçlayan MPLS-Elsass adlı eğitim kuruluşunda çalışmaktadır.

2017’de Ulusal Doğa Tarih Müzesi ve Fransız Polar Enstitüsü’nün ortak bir projesi çerçevesinde Antarktika’ya bir araştırma gezisine katıldı. Charles Darwin bir devrim, kaleme aldığı ilk kitap.

François Olislaeger: Tanınmış Belçikalı karikatürist, dansla illüstrasyonu bir araya getiren çeşitli sanat projelerini yürümenin yanı sıra çok sayıda çocuk kitabı resimledi.

 

 

Kategori: Manşet

ManşetKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] ‘Tuhaf’ mutlu yuvalar ve ‘kötü örnek’ şahane babalar artık bizde de var!

Çocuk edebiyatında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl yankı bulup yeniden üretildiği konusunda birçok araştırma, birçok tartışma mevcut. Konu açıldı mı ilk aklımıza gelen masallar ve orada cirit atan kurtarılmayı bekleyen prenseslerle kurtarıcı prensler oluyor genellikle. Oysa biraz seçici bir algıyla incelediğimizde günümüz çocuk ve gençlik edebiyatının, çocuklarımızın hayallerini “pembe” ve “mavi” kalıplara hapsetmekte, geleneksel aileyi kutsamakta, asıl kötüsü de bunun dışında kalan yaşama biçimlerine sırtını dönmekte en az masallar kadar etkin olduğu kolayca görülür.

Evi çekip çevirmek yerine mesleki kariyerine ya da bireysel hayallerine odaklanan anneler, çocuk bakımını ve ev işlerini üstlenen evli ya da bekâr babalar, evlenmeden birlikte yaşayan ebeveynler, boşanılmış ve yeniden evlenilmiş eşlerle, biyolojik olan ya da olmayan çocuklarla renkli bir bütün oluşturan patchwork aileler uluslararası çocuk ve gençlik edebiyatında bile pek az yer bulmaktadır. Çeviri çocuk kitaplarını bir yana bıraktığımızda manzara daha da çoraktır. Kabul, cinsiyetlerin toplumsal rolüne ve geleneksel aile modeline dair köhnemiş klişe ve kalıplardan kaçınma eğilimi bizde de filizlenmiş durumda.

Ama filizin canlanıp dallanmasına daha epey var. Öyle ki, farklı aile biçimlerinin mümkün ve meşru olmakla kalmadığını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinin pekâlâ sorgulanabilir, hatta buna muhtaç olduklarını gösteren, gökkuşağının tüm renklerini açıktan kucaklama cesareti gösteren (ki öyle bir eser halihazırda bizim coğrafyada yazılmadı daha) ya da hiç değilse satır arasında tabuların dışına çıkabilen “yerli üretim” çocuk kitapları hâlâ bir elin beş parmağını geçmiyor.

Serçeyle kırlangıcın alışılmadık dostluk ve dayanışması

Hal böyleyken Can Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda bu kapsamda değerlendirilebilecek iki eserin peş peşe çıkmış olması tek başına dikkate ve önemsenmeye değer.

Söz konusu kitaplardan birincisi, Çayırın En Tuhaf Yuvası, Ahmet Büke’nin kaleminden çıkmış, Vaghar Aghaei’nin çizimleriyle renklenmiş. İkincisi, Benim Babam Kötü Örnek’in metni Aslı Tohumcu’ya, resimleri Mavisu Demirağ’a ait.

Her iki eser de daha isimleriyle, kapaklarının altında toplumda “tuhaf” ya da “kötü örnek” gözüyle bakılan “hikâyeler” sakladıklarını ele veriyor. Yani aslında saklanan bir şey yok. Ahmet Büke, bir yuvada rollerin geleneklerin ötesinde farklı (da) dağılabileceğini, bir ailenin alışılmışın dışında aktörlerden (de) oluşabileceğini işlerken hayvan karakterlerden yararlanıyor.

Öykünün kahramanları herhangi bir cinsiyetten insan bireyleri değil de bir serçe ile bir kırlangıç olduğunda aile ve cinsiyet rollerine dair birçok sorunsalı birden işlemek hem mümkün hem biraz daha kolay hale geliyor. En azından çocuk yazınında hayvan karakterler sıklıkla bu gibi nedenlerle insanlardan rol çalıp onların yerine geçebiliyor.

Bir serçe ile bir kırlangıcın bir araya gelmesi görülmüş şey değil. Hele de bu kırlangıç bir kuştan beklenen temel şeyleri, yani yuva yapmasını ve uçmasını unutmuşsa. Ama serçe kırlangıcı, kırlangıç da serçeyi seviyor. Bir arada yaşamak için bu kadarı yeter. Gerçi kırlangıç bir ara şüpheye düşüyor. Tüm yuvalarda anne kuş, baba kuş ve yavru kuşlardan oluşan aileler yaşarken, serçenin aile kurmasına engel olmak doğru mu? Neyse ki serçe, kırlangıcın çekip gitmekten vazgeçiriyor. Ona göre bir yuvayı yuva yapan dostluk ve dayanışma. Şans bu ya, bir gün aralarındaki sevgi bağı toplum baskısına üstün gelen ikili yuvalarında bir yumurta buluyor. Yumurta serçeye de kırlangıca da ait olmadığına göre akıllara guguk kuşu geliyor haliyle.

Üstelik serçe ve kırlangıç birbirlerini tüm farklılıklarıyla benimsedikleri gibi guguk kuşu yavrusunu da aynı önyargısız sevgiyle aileye dâhil ediyor. Ahmet Büke’nin sözleriyle “Haber bomba gibi patlamıştı. Bir yuvada kırlangıç, serçe ve guguk kuşu yaşıyordu! (…) Böyle bir şey olabilir miydi!”. Öfkeli tepkilere hep beraber dil çıkaran üçlü, küçük okura “pekâlâ mümkün” dedirtiyor. Herkes gibi olmayan, başkaları gibi davranmayan ebeveynlerle, biyolojik olmayan anne ya da babalarla yaşayan çocukların kendi deneyimlerinden izler bulabilecekleri bu hikâye, geleneksel ailelerde büyüyen çocuklarla başka türlüsünün de var ve meşru olduğu, hatta çok da iyi yürüyebileceği, ortak yaşamı zorlaştıran ya da kolaylaştıran faktörler hakkında konuşmak için vesile yaratıyor.

Baba-kızın ‘müşterek’ yaşamı

Küçük yaştakilerle benzer sohbet olanakları sunan Benim Babam Kötü Örnek bize eşiyle ve çocuğuyla eşitlikçi ya da yazar Aslı Tohumcu’nun deyimiyle “müşterek” bir yaşam kuran bir babayı tüm alışılmadık yönleriyle tanıtıyor. Yeri geldiğinde kızının kuaförü, yeri geldiğinde moda danışmanı, bazen evin aşçısı, bazen temizlikçisi, bazen de organizatörü olan bu baba, aile çevresinde, özellikle de ailenin erkek bireylerince pek de hoş karşılanmıyor. İşte, hikâyenin anlatıcısı küçük kızın canını sıkan tam da bu. Ona göre babasının davranışlarında bir gariplik yok. “Kötülük bunun neresinde?” diye sora sora dilinde tüy bitiyor.

Sahi, toplum “yardım” kavramıyla çizilen sınırı ihlal etmediği sürece önlük takan babalara hoşgörü gösterebiliyorken, neden ortak yaşamın getirdiği yüklerin altına tam, yani yükler arasında ayrım yapmadan giren, aile olmanın ve çocuk yetiştirmenin sorumluluklarını gerçekten de “müşterek” omuzlayan, üstelik de bundan hoşnut olduğunu saklama gereği duymayan bir erkeğe hâlâ “uzaylı” muamelesi yapıyor? Neden çekirdek ailenin en yakın çeperinde bile “aman, böyle örnek uzak olsun bize” tepkisi ağır basıyor? Bunu yanıtlamak kitabı çocuklarla okuyup yine onlarla, kendi deneyimleri ışığında tartışacak olan yetişkinlere düşüyor.

Sonuçta küçükler tarafından açık yüreklilikle benimsenen renkli mutlu yuvalara tuhaflık atfeden, çocukların şahane ilişkiler kurduğu ama eril şemaya uymayan babalara “kötü örnek” gözüyle bakan onlar.

*

Aslı Tohumcu: 1974 yılında Leverkusen’de doğan Aslı Tohumcu’nun çocukluğu Bursa’da geçti. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından çeşitli yayınevlerinde editörlük, TRT2’de muhabirlik, sunuculuk ve danışmanlık yaptı, kitap ekleri çıkardı. 2003’ten bugüne pek çok roman ve öykü kitabı yayımlandı. Çocuk kitapları üzerine köşe yazılarıyla da tanınan Tohumcu, çocuklar için yazdığı iki ciltlik Üç, İkiii, Birr, Ateş!’in (2012) ardından, “Eksimus Serüvenleri” (2013) ve “Bolbadim Günlükleri” (2013) dizilerini kaleme aldı. Mizah dolu macera romanı Karadankaçanlar’ı (2015), küçükler için bir kütüphane macerası anlattığı Hışır Hışır Kırt Kırt (2016) ile çocuk, toplum ve çevre üzerine eleştirel bir roman niteliğindeki Dünyayı Döndüren Kız (2016) izledi. Yetişkinler ve çocuklar için yazmanın yanı sıra edebiyat üzerine yazılarını ve yazı atölyelerini sürdüren Aslı Tohumcu, kızı Tomris’le birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Ahmet Büke: Ahmet Büke 1970’te, Manisa’nın Gördes ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gördes’te, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde bitirdi. Bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okudu. 1997’de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri E Dergisi, Adam Öykü, Ünlem, Patika, İmge Öyküler, Özgür Edebiyat, Eşik Cini, Notos Öykü, yeniyazı, ğ, Sus, Har gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. İzmir Postası’nın Adamları (2004) ve Çiğdem Külahı’nın (2006) ardından, Alnı Mavide (2008) ile 2008 Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, Kumrunun Gördüğü (2010) ile 2011 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. Onları Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012), Yüklük (2014), Varamayan (2019) adlı öykü kitapları izledi. İlk romanı Mevzumuz Derin (2013), Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) 2013 Yılın Gençlik Romanı Ödülü’ne değer görüldü. “Hazır Bilgi Serisi” için derlediği 100 Tuhaf Kitap 2015’te yayımlandı. İnsan Kendine de İyi Gelir (Dünya Kitap 2015 Yılın Telif Kitabı Ödülü), Gizli Sevenler Cemiyeti (2016), Eyvah, Babam Şiir Yazıyor! (2017), Annemle Uzayda (2017), Gökçe’nin Yolu (2018), Neşeli Günler (2019) ve Kırlangıç Zamanı’nı (2019) çocuklar ve gençler için yazdı. Eşi ve kızıyla İzmir’de yaşayan yazar, yeni kitabı Çayırın En Tuhaf Yuvası’nda (2020), aile olmak ve birlikte bir yaşam alanı kurmak üzerine, doğanın kendi mucizelerinden doğan sevgi dolu bir öykü anlatıyor.

 

 

 

 

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Fareye suç atan değil, çevreye duyarlı nesillere ihtiyaç var!

Büyük kentlerde boş arsa kaldı mı? Beton bloklarının yükselmediği son bir toprak parçası? Hadi müteahhitler henüz yetişmedi oraya diyelim. Mahalleli durur mu, çoktan keşfettiler tabii. Keşfetmekle de kalmadılar çer -çöple doldurdular.

En azından İthaki Yayınları’ndan çıkan Geri Dönüşüm Günü adlı çocuk kitabı böyle başlıyor:  “İki bina arasında boş bir arsa vardı.(…) İnsanlar bu boş arsaya çöplerini atıyordu.”

Bir vurdumduymazlık diğerini bir nevi meşrulaştırıyor, arsaya boylanan atıklar çoğaldıkça vurdumduymazlık alışkanlığa dönüşüyor. Artık insanlar burayı adeta çöplük belliyor. Başta sadece ufak tefek şeyler atılırken zamanla eski bilgisayarlar, ayakkabılar, kırılmış mobilyalar üst üste yığılmaya başlıyor. Ta ki çöp dağı arsaya gerilen tellerin boyunu aşıncaya dek…

Yetişkin gözünden ‘olağan kötüler’: Fare çetesi

Ne var ki bu kadarı bile insanları irkiltmeye yetmiyor. Öyle ya bizi korkutan, boş arsaları doldurmakla kalmayıp yaşadığımız gezegeni boğan atıklar üretmemiz değil. Ama “sonra bir gün, aklınıza bile gelmeyecek, korkunç bir şey oldu,” diye devam ediyor kitap ve ekliyor: “Bir fare çetesi bu arsayı keşfetti.”

Geri Dönüşüm Günü’nün, kendilerine yeni bir yaşam alanı keşfeden kent farelerini “çete” olarak nitelendirmesi, hikâyede “kötü” rolünün kime verildiğini de ele veriyor.

Pandemi döneminde bir kez daha gördük, biz insanlar, bizzat sorumlusu olduğumuz bir sorun başımıza bela olduğunda faturayı başka bir canlıya kolayından kesiveriyoruz. Hep birlikte oynadığımız Covit filminin kötüsü yarasalarken, Geri Dönüşüm Günü’nün çöp dolu arsasında kötü rolünün farelere verilmesi bu bakımdan pek de şaşırtıcı olmuyor.

Neyse ki arsaya adeta işgalci gibi girip karıncadan solucana sinekten çekirgeye tüm diğer canlılara hayatı dar eden fare çetesi, kitabın sadece bir yan unsuru. Büyük ihtimalle bu nahoş hikâye, geri dönüşüm konusunu “çocuğa göre” anlatabilmek için bir giriş olarak kurgulanmış.  “Çocuğa görelik”in çoğunlukla sadece yetişkin mantığın ve onun çocukluğa dönük önyargılı bakışının bir kılıfı olduğu gerçeğine şöyle bir dokundurmakla yetinelim ve “umut dolu bir günde” bir kız çocuğunun arsanın tellerine astığı “GERİ DÖNÜŞÜM GÜNÜ, BU CUMARTESİ ARSAYI TEMİZLEMEMİZE YARDIM EDER MİSİNİZ?” ilanına gelelim.

Yeşil düşün, gezegeni koru

Çünkü bu ilan üzerine kalp, barış sembolü ve “Gezegenimizi koruyalım!” sloganlarıyla süslü tişörtler giymiş bir grup çocuk, arsayı çöpten arındırma seferberliği başlatıyor.  Kitap da kötü fareler ve iyi çocuklar üzerine bir hikâye kitabı olmanın ötesine uzanıp geri dönüşüm rehberine dönüşüyor.

Geri dönüşümün mantığı, çocuk okura kurgulanan hikâye yoluyla açıklanırken, sayfalara serpiştirilen bilgi kutucuklarında konu ile ilgili temel bilgiler veriliyor. Başta cam, kâğıt, metal ve plastik olmak üzere çeşitli atıkların hangi süreçlerden geçerek tekrar kullanılabildiğini anlaşılır kılan eser, doğal kaynakların nasıl korunabileceğine dair birçok faydalı ipucu da içeriyor.

Küçük okur sayfaları çevirirken birçok yerde “Yeşil Düşün” başlığı ile karşılaşıyor. İşte, arsayı istila eden farelerden çok daha korkunç gerçekler bu başlıklar altında saklanıyor:

Dönüş, dönüştür…

“ABD’de her hafta New York’taki bir gökdeleni dolduracak kadar çok cam şişe çöpe atılıyor” , “Dünyada, kıyıların neredeyse hepsinde tonlarca plastik atık yüzüyor”, “Çöpe atılmış bir alüminyum teneke bugünden 500 yıl sonra da orada olacak” ve bunun gibi daha bir dizi veri paylaşan yazar, geri dönüşümün gezegenimizin ve insanlığın devamı için önemine dikkat çekerken işin “nasıl”ı ile ilgili de bir dizi pratik öneri sunuyor. Örneğin  “bir kişi yılda ortalama yedi ağacın kesilmesini gerektirecek kadar kâğıt tüketiyor” bilgisine “el işi kâğıtları yerine kullanılmış gazete ve dergileri tercih edebilirsin” gibi çocukların evreninde yankı bulabilecek, anlaşılabilir ve uygulanabilir örnekler eşlik ediyor.

Hikâyedeki gönüllü çocuklar boş arsayı temizleyip böcek ve kuşların konakladığı bir bahçeye dönüştürürken, küçük okur onlarla birlikte çöplerin hangi ilkelere göre ayrıştırıldığını, hangi maddelerin geri dönüştürülemediğini,  kompostun faydalarını ve yapımında nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğreniyor.

Sondaki boş sayfalardan önceki iki sayfaysa okuru daha fazlasını düşünmeye davet ediyor. Bir yandan oyuncaklar, elektronik aletler ve tekstillerin nasıl geri dönüştürülebileceğine dair somut yollar gösterilirken diğer taraftan çevre kirliliği ile ilgili gerçeklerin altı çiziliyor.

Tabii boş sayfaların da bir işlevi var. Buralar, küçük okurun ülkesindeki geri dönüşüm oranlarını araştırıp not tutması ve kendi geri dönüşüm çalışmalarıyla ilgili resim yapması için ayrılmış.

Kısacası Geri Dönüşüm Günü (giriş hikâyesinin sonunda, adeta hak ettikleri cezayı buldular mesajı verecek şekilde çöp kamyonunun içine boşaltılan fareler meselesini es geçersek),  çocuklara çevre duyarlılığı kazandırmakla yetinmeyip onları geri dönüşümün aktif birer aktörü olmaya teşvik de ediyor.

*

Künye: 

Yazar: Edward Miller

Çeviren: Nazlı Gürkaş

Yayınevi: İthaki Çocuk

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sonbaharda alev alev yapraklar

Kreşte, anaokulunda çocuklar, ağaçlardan düşen kurumuş yapraklarla elişi yapar. İlk ve ortaokulda ağaçlara tırmanmak, en tepelerine çıkmak için yarışılır. Liselilere gelince, onlar uzak olmayan bir gelecekte altında öpüşme hayaliyle ağacın kabuğuna bir ismin baş harfini ve onu çevreleyen bir kalp kazır gizlice.

En azından eskiden öyleydi. Artık büyüdük ve yetişkinler ağaçları kesip yakmakla meşgul. Geçtiğimiz günlerde Hatay’da kül olan binlerce ağaç, betona yer açmak için sayısız canlının yaşam alanını yok etmekten çekinmediğimiz gibi kendi nefes borularımızı da aynı hoyratlıkla kestiğimizi bir kez daha göz önüne serdi. Arkasında yatana ister ihmalkârlık ister açıkça kasıt deyin ortada hepimize, her şeyden önce de bu beton çöllerini miras bıraktığımız çocuklarımıza karşı işlenen bir suç var ve bu suç bireysel değil toplumsal.

Genç kuşağı ağaçla tanıştırmak

Kısacası günümüzde genç kuşağa ağaç türlerini tanıtmak bile yakıcı siyasal konulara kapı aralayan çetrefilli bir mesele haline geldi. Çünkü bunun için birlikte bahçeye ya da parka çıkmak yetmiyor nicedir. Orada dün gölge veren bugün yok, malum. Türkiye’nin sadece kentteki yeşil alanları değil genel olarak ormanları hızla haritadan silindiğinden piknik yapmaya kıra gidip ağaçlara salıncak kurmak gibi bir alışkanlığımız da kalmadı. Neyse ki hâlâ çocuklarımızı önümüze katıp bir kitapçının yolunu tutabiliyoruz. Şanslıysak, ağaçları konu eden bir çocuk kitabına rastlamamız da mümkün. Mesela, Meav Yayınları’ndan çıkmış Monica Wellington imzalı Yaprak Kitabım’a.

Yazarın (eseri hem yazıp hep resimlediği için aynı zamanda çizerin) isminden de anlaşılacağı üzere söz konusu çeviri bir kaynak. Ne var ki burada tanıtılan ağaçlar sadece belli bir coğrafyaya has değil, aksine dünyanın birçok yerinde rastlanan, bizim ülkemizde de yetişen türler arasından seçilmiş.

Sonbaharda kendine bir Yaprak Kitabı yapma hedefi ve “bakalım ne kadar farklı yaprak bulabilirim” heyecanıyla parka giden küçük başkahramanın bizim ülke çocuklarından şanslı olduğu kesin.  Çünkü daha parka varı varmaz dinozorlarla yaşıt Ginko ya da eserde geçen ismiyle Mağbet ağacıyla ve onun altın sarısından turuncuya dek değişen renklerdeki yelpaze biçimli yapraklarıyla karşılaşıyor. Sırasıyla Akça, Huş, Meşe, Kiraz, Ihlamur ve daha bir dizi ağaçtan düşen yaprakları toplayan küçük çocuk, bunları eve geldikten sonra yaprak kitabım adını verdiği defterine yapıştırıyor. Kimisi kalbe kimisi parmaksız eldivene benzeyen kurumuş yapraklar kolayca kırılabildiğinden bu esnada çok özenli davranıyor. Ardından da yanına, her biri kendine has farklı şekil ve desendeki yapraklarla ilgili bildiği ya da öğrendiği dikkat çekici noktaları not ediyor. Ne de olsa, “Yaprakların şekli, kıvrım ve tırtıkları, damarların modeli ağaçları tanımamız için bize yardımcı olur.”

Bilmek, dokunmaktan geçer

Belki de çocukların ağaçları tanıması, “ağaçları korumak gerekir”  kuru bilgisinden daha önemli. Çünkü özelliklerinden bihaber olduğumuz, merak edip dokunmadığımız, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir şeyle bağ da kuramıyoruz. Acaba, küçüklüğünde bir yaprak kitabı oluşturmuş, içine yapıştırmak için rengârenk yapraklar arasında en ilginç olanlarını aramış, değişik şekil ve desenlerinin gizemini çözmeye çalışmış biri büyüdüğünde ağaçlara kıyar mı? En azından kitaptaki küçük çocuk, kitabı yaprakla dolunca, “Acaba en sevdiğim hangisi?” diye soruyor kendine. Sonunda da “Hepsini seviyorum.” diye karar veriyor.

Tamam, bir kitap, hele de Yaprak Kitabım gibi çok küçük bir yaş grubuna hitap ettiği için ağaçlar hakkında sadece son derece sınırlı bilgiler içeren bir kitap, ağaçların hepsini, çocuklarımızın onları büyüyünce de ne pahasına olursa olsun koruyacak denli sevmesine yetmez kuşkusuz. Ama küçüklükten itibaren ağaçlarla bağ kurar (eserin en sonunda yer alan “Yaprak Projeleri” bunun için birkaç eğlenceli etkinlik de içerdiğini araya sıkıştıralım) onlar hakkında bilgilenirlerse ilerde neyi söküp neyi yakacaklarını bilirler hiç değilse. Ya da tersinden neyi sökmeyip neyi yakmayacaklarını…

Sonbaharın tüm renklerini birleştiren Yaprak Kitabım’ın hedefiyse daha mütevazı. Arka kapağında da belirtildiği gibi kitabın öncelikli amacı genç okurlara ağaçları tanımaları ve kendi yaprak kitaplarını oluşturmaları için ilham vermek. Ve işte bu kadarını başardığını söylemek pekâlâ mümkün.

*

Monica Wellington

Londra’da doğdu, çocukluğu İsviçre ve Almanya’da geçti. Çocuklar için Mr. Cookie Baker ve Apple Farmer Annie gibi pek çok kitap yazıp resimlendirdi. Halen New York’ta yaşıyor, School of  Visual Arts’ta eğitmenliğini sürdürüyor.

Kategori: Hafta Sonu