Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Artık neyi hissedebiliyoruz?

Son dönemde ana akım televizyon dizilerinde Psikiyatri uzmanı Dr. Gülseren Budayıcıoğlu’nun kitaplarından uyarlanan dizilerin sayısı giderek artıyor. Televizyon tutkunu Budayıcıoğlu’nun farklı romanlarından uyarlanan bu upuzun diziler melodram sever izleyici için adeta altın madeni. Yeşilçam kuşağına televizyon ekranlarında çocukluğunda denk gelenlere bu melodramlar tanıdık gelecektir elbet. Ancak bir de gerçek yasam öyküsünden uyarlanmıştır ibaresiyle izliyoruz bu dizileri.

Çoğunlukla kendi kişisel deneyimlerime dayanarak, bu dizileri izledikten sonra sormadan edemediğim bir çok soru var. Biz travmalarımızın kaynağını gündelik hayatımızın içine yer etmiş şekilde dile dökebiliyor muyuz? Yani çocukluk travmalarımız – ki hangimiz de yok ki – bu kadar sakil bicimde mi hayatımıza yön veriyor? Obsesif kompulsif kişilik bozukluğum var, çünkü annemden neler çektim neler şeklinde mi ilişkileniyoruz travmalarımızla. Hayatında bir çok kayıp yaşamış, hayal kırıklığına uğramış ve hayal kırıklığı üretmiş anne babaların, kendi mağduriyetleriyle zincirleme daha da mağdur yeni nesiller yaratma döngüsü dışında bu diziler bize ne anlatıyor? O yüksek sınıfın zengin ama mutsuz olduğunu göstermenin dışında bize ne diyorlar?

‘Biz bir aileyiz’ efsanesi

Örneğin Masumlar Apartmanı’ndaki ağır çekimlerin, dramatik müziklerin, bitmez tükenmez şekilde travmaları dile döken diyalogların, şiirin, müziğin, hepsinin birden bir araya gelip eninde sonunda durmadan tekrarladığı şey, “Biz bir aileyiz, affetmesek de sevmeye devam ederiz.!” Mahvedilmiş çocukluklar öğretemedi bize, aile tüm kötülüklerin barınağıdır. Aileye isyan edebilen, aile tabularıyla arasına mesafe koyabilen ve bu mesafeyi motive eden kaç dizi var şu anda televizyonda? Aksine bu tekinsiz çocukluklar şimdi birer birer kanal kanal saatlerimizi kemiriyor. İyi oyunculuklar deyip gözyaşları içinde alkış tutuyoruz.

Bunları izlerken içlerimize ne işliyor farkında mıyız? Ancak böylesi dramatik sahneleri mi hissedebiliyoruz? Hissedebilme eşiğimiz nerelere geldi? İki saat otuz altı dakikaya sığan kaç şarkı, kaç şiir bize içinde yaşamaya alıştığımız bataklıkta bir şeyler hissettirebilir? Hem bataklıkta yasayıp hem de bu dipsiz melodramların içinde ağlaya ağlaya neye dönüşüyoruz?

Kadın ölse de huzur yok

Kıskançlığı ve şiddeti travmalarıyla meşrulaştırmış Han delirince üzülüyoruz da bu erkek şiddetinin alt üst ettiği, banyoya kilitlediği İnci ondan kaçmak için şehir dışına çıkıp sonunda kazaya kurban gittiğinde erkeğin acısı dramatik keman ezgileriyle görünür ve duyulur olmaya devam ederken kadına ne oluyor? Söyleyeyim: Bir rüya/fantezi sahnesinde, pastoral bir mekanda dingin bir gölde yavaşça ilerleyen çiçeklerle dolu bir kayıkta ağlayan kocasına sarılırken “Çok mutluyum, artık korkmuyorum” diyor. Yine onu teselli eder bir konumda buluyoruz kadını. Öldükten sonra bile görevi bitmiyor yani. İşin açıkçası kadın huzura filan ermiyor, kadın yok oluyor. Ama dizinin önerdiği şekliyle, biz bir aileyiz, affetmesek de katili sevmeye devam ederiz.

Budayıcıoğlu Masumlar Apartmanı’nın sezon finalinin ardından verdiği röportajda şöyle demiş: ‘Sadece bu dizide değil, diğer dizilerde de amaç hep bu insanların nasıl ve neden bu hale geldiklerini sizlere gösterebilmek. Hiç̧ olmazsa bundan sonra insanlarımız acı çekmesinler.’  Acı çekmemeyi başarabilmek için bu yersiz uzun dizilerde aile şiddetinin üstesinden gelmiş, onun altında ezilmemenin yolunu bulmuş, çevresindekileri o travmatik çocukluğun kurbanı haline getirmemiş, paranoyak ve güvensiz erkeklere aşık olsa da kendi hayatını merkeze alabilmiş kadınlar izlememiz gerekmiyor mu?

Sanki bu diziler eninde sonunda erişilecek bir kurtuluş ya da iyileşme vadedip sürekli acılı çocuklukların dipsiz karanlık kuyusuna atıyor izleyicisini. Bence bizim ‘bu insanların’ neden ‘bu hale’ geldiğini görmekten çok, travmalarının üstesinden nasıl gelebildiklerini, nasıl güçlendiklerini görmeye ve izlemeye ihtiyacımız var.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Yeşilçam… Ah Yeşilçam, sen nelere kadirsin?

Romantizme girmeden, kulağa nostaljik gelmeden Yeşilçam’dan bahsetmek biraz zor. Yeşilçam filmlerini çocukluğum gibi hatırlıyorum. Çocukluğumdaki anılar gibi, sürekli gördüğüm rüyalar gibi Yeşilçam filmlerinden sahneler, hele bir yerde o filmlerin müziğini işitince gözümün önüne geliyor. Bu kuşağa bir yerinden yetişmek iyi mi kötü mü emin olmamakla birlikte, ister istemez duygusal beklentilerimle izlemeye başladım bu diziyi… Bir yandan da rejisör Çağan Irmak ve başrol olarak takdim edilen Çağatay Ulusoy ikilisi merak uyandırdı. Peki sekizinci bölümü geride bırakırken elimizde ne var ne yok?

Bir kere dönem dizisi olarak Yeşilçam’ın kalbine inme ve oradaki atmosferi dijital ekrana taşıma fikri elbette heyecan verici. Özellikle Netflix’de izlediğimiz Hollywood mini dizisinden sonra, bizim yerli dijitaldeki yerli Hollywood yani Yeşilçam dizimiz acaba neyi öne çıkaracaktı? Hollywood dizisi sektörde üstü örtülen eşcinsel ilişkilerin kalbine inerken Çağan Irmak ve senaristler Levent Cantek ve Volkan Sümbül Yeşilçam dizisiyle bizi nereye götüreceklerdi? Bu dizinin dijitalde yayınlanıyor olması nispeten hangi açılardan temsiliyet esnekliği sağlayacaktı?

Çağan Irmak Dedemin İnsanları’nda İzmir ve Girit eksenindeki mübadele tarihini ekrana taşırken bu sefer Yeşilçam dizisiyle 1960‘larda Türklük söyleminin yükselişi ve bu dalganın İstanbul’da yerinden ettiği Rumların tarihi dijitale taşıyor. Ana karakterimiz Semih Ateş, gençliğinde, 6-7 Eylül olaylarında ona babalık eden ve sinema sevgisini aşılayan Costa’nın evine girip eşyalarını çalmaya yeltenmesiyle ölümüne sebep olmuştur. Bu suç yüreğinde, vicdanında taşıdığı ve hiçbir zaman oradan gitmeyecek bir yük olarak durmadan karşısına çıkmaktadır. Çünkü bu suçunu henüz kimseye anlatmamış, içinde taşıdığını dışarı çıkartmamıştır. Üstünü örtmeye çalıştıkça daha da büyüyerek karşısına çıkmaya devam etmektedir. Ne kadar uğraşsa da sekreteri Nebahat (Nurcan Şirin) ve ailesinin İstanbul’da kalmasını sağlayamaz. Onlar, yükselen milliyetçilik hareketi ve evlerine yapıştırılan Rum torunu evine yazısından sonra İstanbul’u terk etmeye karar vermek durumunda kalmışlardır.

Açgözlü tatminsiz erkeklik geçiti

Yeşilçam izleyicisini tüm bu tarihle yüzleştirirken sinema piyasasındaki başı ezildikçe ve kandırıldıkça kontrolden çıkan, aç gözlü, tatminsiz erkekliği de ekrana taşıyor. Yapımcı Reha Esmer‘in hangi filmde hangi aktrisin oynayacağına kendi keyfiyetine göre karar verdiği, Reha Esmer ile iyi ilişkilerin iş demek olduğu, türlü türlü kaypak erkekliğin vıcık vıcık her yerden aktığı bu dünyada saftirik erkekler de şüphesiz yok değil. En basta kurnaz gibi görünen, güya şapkadan tavsan çıkarabilecek kadar hünerli ama sürekli kandırılan Semih Ateş bakalım ne zaman olgunlaşacak? Aynı soruyu Mine Cansu’nun erkek kardeşi ve tüm kadınların rahatlıkla parmağında oynattığı Hakan’a da sorabiliriz.

Bir tarafta bu kurtlar sofrasında erkekler birbirini yerken artık sektörün kurdu olmuş Mine Cansu (Selin Şekerci) ve sektöre yeni adımını atmış Tülin Saygı (Afra Saracoğlu) iki zıt kadın karakter olarak farklı eksenleri işaret ediyorlar. Mine deneyimli ve sektörde kalıcı olabilmek için her şeyi göze alan, unutulmaktan ve ekranda görünürlüğünü kaybetmekten korkan ve bağımsızlığına düşkün bir kadınken, Tülin ilkeli ama tecrübesiz, serseri annesiyle yaşayan, sektöre adım atmaya çalışan ama inandığı filmlerde oynamayı tercih eden taçsız bir kraliçe.

Sansürün ve milli sinema denen iktidarın uzantısı olan bir anlayışın yükselişi, bu milli sinema anlayışının İzzet Orkan denen zengin, sinsi, manipülatif, hem kadın düşkünü hem de kadın düşmanı kaypak bir erkeklikle kontrol ediliyor olması kendi içindeki hassas dengeleri bir şekilde idare eden Yeşilçam sektörünün kırılgan temellerini sarsıyor.  Semih Ateş tüm bu iktidar sembolleriyle başa çıkabileceğini sanıyor ama tabi ki duvara yani Reha Erdem‘e tosluyor. Sevgilisi Mine Cansu’yu Semih’ten kıskanan Reha, Semih’in işlerine taş koyuyor. Yani bir nevi Yeşilçam içinde Yeşilçam izliyoruz.

Yani Yeşilçam dizisi jenerikteki kaleydoskop efekti gibi, Yeşilçam’ın renkli ve beklenmedik dünyasının arka planında yatan birbirine geçmiş katmanları ayıklayarak ön plana çıkarıyor. Oyuncuların bu sektörde görünür ve kalıcı olabilmeleri için ödedikleri bedeller, yapımcıların entrikalarıyla çekilen filmlerin akıbeti, İstanbul ile birlikte Adana’nın, Urfa’nın ve Van’ın yükselişi bakalım bizi bu erkeklik dünyasının dışına çıkarabilecek mi?

 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Çakılıp kalmamak üzerine: Nomadland

Biliyorum belki de böyle bir başlık önümüzde bizleri bekleyen sokağa çıkma yasaklarında ve kısıtlamalarda pek iyi gelmeyecek ama bedenimiz dört duvar arasındayken zihnimizi salıverelim Nomadland ile.

İki kadının, yani yönetmen Chloé Zhao ve başroldeki Frances McDormand’in geçtiğimiz haftalarda Oscar ödüllerini toplayan bu filmi Jesica Bruder‘ın aynı adlı kitabından filme uyarlanmış. Film özetle eşi Bo’yu kaybettikten ve yaşadığı sanayi kentinde büyük şirketin kapanması ve kasabanın boşalmasından sonra daha fazla kalamayıp bir karavanla Amerika’nın orta batısında farklı kasabalarda, kısa süreli işlerde çalışarak hayatını devam ettiren Fern’ün hikayesini anlatıyor. Jessica Bruder kitabını yazarken Amerika’da karavanlarında yaşayan göçer insanların hayatını tecrübe etmek için kendisi de aylarca karavanda yasayarak gözlemlemiş bu hayatın ayrıntılarını ve kültürünü.

McDormand ve Zhao Oscar töreninde.

Bu göçerlik sinemayla ve Amerika’yla buluşunca kameranın kendine referans aldığı mekan elbette ki güneşte camları ışıldayan gökdelenli kentler, kalemle çizilmişe benzeyen müstakil ve bahçeli evleri değil. Tüm bunların aksine uçsuz bucaksız düzlüklerin ortasında bir araya gelen insanların yaşamına dahil oluyoruz. Bu hayat tarzına özgü mekânın içine girmek haliyle filme bir belgesel etkisi de kazandırıyor ve böylece hem Fern‘ün hikayesini hem de göçer hayat tarzının ayrıntılarını yavaş yavaş öğrenir ve içselleştirirken buluyoruz kendimizi. Fern her zorluğu aşarken, yani karavanını karınca bastığında, lastiği patladığında, motoru bozulduğunda yani bu hayatın romantize edilmemiş halini ve zorluklarını aşarken onunla birlikte olgunlaşıyoruz.

Ev, neresidir?

Fern bu yaşam şeklini seçip yola koyulduktan sonra neredeyse tüm tanıdıkları onu birlikte yaşamaya davet ediyorlar. Bunu yapmak zorunda değilsin dercesine gelip bizimle yaşayabilirsin diyorlar… Ama filmin belli aralıklarda altını çizdiği şey biz bir evsiz kalma ya da evini kaybetme hikayesi izlemiyoruz, biz ev ve o evdeki düzenli sabit yaşamı geride bırakmayı tercih edenlerin hikayesini izliyoruz. Zaman zaman durup ama çoğunlukla kendini yola çıkaran, böylece hem kendini hem de geçmişini yoluna koyan Fern’ün komşuları ise yolda tanıştığı ve sonrasında karşılaştığı ve karşılaşacağı yol arkadaşları. Böylece filmin işaret ettiği sorulardan biri ev içinde yaşadığımız bir yer midir yoksa içimizde taşıdığımız bir yer mi?

Hatıralar, ihtiyacımız olan tek şey aslında güzel hatıralar

Fern karavanıyla yaşamaya başlamadan önce tüm eşyalarını bir depoya kapatır. Bu eşyaların arasından yanına alacağı nesneleri seçer. Seçilen her nesnenin kendi kullanım işlevi dışında bir de manevi, o zaman mekana özgü değeri vardır. Yol boyunca bu nesnelere yenileri eklenecek eşya değiş tokuşu yaparak yolda karşılaştığı kişilerle ilişkisinden eşyalara yerleşen anılar toplayacaktır. Böylece hatıraların geçmişteki değil şimdideki yerini ve hatıra nesneleriyle yol alabilmenin, hatta kendisi bir hatıra nesnesi olan karavanla hareket etmenin güvenli kollarında yaşamak varken, içinde çakılıp kaldığımız ev mekânını adeta yapı bozumuna uğratıyor film.

Ölümün bizden kopardığı insanların bilinmez yolculuğuna eşlik edercesine havanın bedava, bulutun bedava, denizin, derenin, tepenin yıldızların bedava olduğu paralel bir yola koyuluyor Fern. Böylece doğaya yaklaşıyor ve doğadan faydalanmak, onun seyrine dalmak yerine, onunla birlikte yaşayan kırlangıçlar gibi bir parçası oluyor.

Yol boyunca tanışacağı gerçek hayat nomadları ona göçer hayatla ilgili yol yordam öğreterek birlikte hatıralar biriktirip manevi yüklerini paylaşıyorlar. Yalnızlığın ve yalnız olmanın bir sonuç ve bir düşüş değil bir seçenek, bir tercih ve bir konfor olduğunu ileri süren, misafir odalarının geçici hissine ve eğretiliğine karşın yolun kucaklayıcılığına ve kendi başına olmanın hafifliğine davet eden bir film Nomadland.

Hafta SonuKöşe YazılarıManşet

İntihal, inşaat, inkar ve dans…

Mubi Türkiye’de gösterime giren Reha Erdem’in son filmi Seni Buldum Ya, şu veya bu şekilde düzenbazlık yapmış ve pandemi zamanında evde ekran karşısındakileri yakalayıp dolandırmaya çalışan Ali Felek Gürsoy’un muzip ama hüzünlü hikayesini anlatır. Aralara serpiştirilmiş pandemideki boş İstanbul sokakları görüntüleri hariç bütün film hepimizin arka penceresi bilgisayar ekranında geçiyor.

4. dairenin siber çelik kontrolü adına, Türkiye ekranlarından alışık olduğumuz saftirik erkek karakter Ali Felek Gürsoy, çalıştığı dolandırıcılık networkünde ona gönderilen isimlerin bilgisayar (ya da belki telefon) ekranına bir şekilde aniden bağlanır. Dolandırıcılar şahı Kerim Abi’den gelen bu hesaplara teker teker bağlanan Ali Felek, 4. Daire’nin boş karanlık sokaklarda kol gezen hayali adamlarıyla kurbanlarını tehdit edecek, her bağlandığı kişide listesindeki suçlardan daha beterini daha fazlasını bulacaktır.

Kurbanlarına işledikleri suçlar karşılığında suçla orantılı bir para ödemeleri durumunda tüm günahlarının silineceği sözünü vererek hepsini teker teker yolacak ancak ilginç bir şekilde listesindeki tüm erkekleri şu veya bu şekilde kandırabilirken kadınlar tuzağına düşmeyecek, hatta neredeyse tüm kadınlar Felek’in açtığı dolandırıcılık penceresini kendi çıkarlarına hizmet eden bir fırsata dönüştüreceklerdir.

Hem gerçek hem rüya

İşin garip yanı durup dururken bu fırsat kadın karakterlerin ayağına gelmiş olacak, bizim Felek de dolandırırken dolandırılan çarparken çarpılan, sonunda kalbi kırık, cepleri boş acınası bir noktaya gelmiş bahtsızlardan biri olacaktır. Böylece pandemide (güya) herkes sadece evinde otururken bile ve tabii ki öncesinde, inceden inceye devam eden düzenbazlıklar başka bir sahtekârlık oyunu içerisinde ortaya dökülürken boş sokakların tekinsizliğinde neler olup bittiğini 4. Daire ortaya çıkarmış olacaktır.

Bu birimin feleğine çomak sokan en tehlikeli varlık, hiç kuşkusuz, emlak konfederasyonu komisyoncuları ikinci başkan vekilinin kızı Ceren. Babası dahil kimsenin kontrol edemediği bu genç kızı Ali Felek de kontrol edemeyecek, dijitalin tüm kanallarını parmağında oynatan Ceren, Ali Felek’i istediği her an, hatta duş alırken dikizleyebilecek, onun kabusu olacaktır. Dikizleme derken bu filmin ve dijital deneyimlerin sağladığı bir akışkanlıkla biz de tüm karakterlerin evlerine, oturma odalarına girebiliyor, böylece onları kendi habitatlarında kendi kendilerine ve ekranla dans edip şarkı söylerken, içerken, ev halinde şımarıp kendileri olurken tanımış oluyoruz. Yani bu kısıtlı mekan kullanımı karakterlerle yaşadıkları mekânları özdeşleştirme fırsatını bizlere tanımış oluyor.

Altını çizdiğim gibi Felek’le tanışmak durumunda kalan kadınlar bu Felek’i kendi çemberlerinde döndürüp işlerine yarayan bir hale getirebiliyorlar ancak kimsenin masum olmadığı bu pandemik dünyada 4. Daire’nin ağına düşen bu kadınlar insana pabucunu ters giydiren karakterler aynı zamanda. İlk andan beri 4. Daire’nin kurmaca ve kötü planlanmış, hatta komik bir tuzak olduğunu anlayan ve yaşlı babasından başka kimsesi olmayan açık sözlü, cingöz ama melaike Nurperi bile Felek’i soyup soğana çeviyor sonunda. Felek’le tanıştıktan sonra neredeyse tüm kadınlar 4. Daire’yle birlikte ve 4. Daire için çalışan kadınlar olurken aslında 4. Daire onlar için çalışır hale geliyor. 

Sorumlu ol mutlu ol

Felek’in listesindeki tüm karakterlerin temsil ettiği kurumlar, yani bankacılık, emlak, inşaat, üniversite kurumu ve akademisyen olmak, estetik cerrahi, arkeoloji, elbette aile ve hele hele evlilik kurumu, hepsi içinde türlü türlü düzenbazlıklarla yoluna devam ederken, 4. Daire neredeyse bu kurumların tabi doğasının sahtekârlıkları ört bas etmek olduğunu ortaya çıkaran bir birim haline geliyor. Bir dizi soruyla bitirelim: Ali Felek neden ya da nasıl ya da hangi cüretle devlet ya da polis adına arayarak kurbanlarının cebinden para sızdırabiliyor? 4. Daire’nin bu gücü nereden geliyor? Evet kimse masum değil ama peki ya 4. Daire’nin temsil ettiği kurumsal güç nasıl oluyor da parayla suçların ört bas edilebileceği fikrini kurbanları üstünde işletebiliyor? Cevapları hepimiz biliyoruz.

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Duru olabilmek…

Netflix Türkiye’de Duru Olmak belgeseli geçtiğimiz haftalarda yayına girdi. Belgesel Nükhet Duru’nun Hikayesi Var albümünün kayıt süreciyle birlikte ve Duru’nun kendi anlatımıyla müziğe başlama serüvenini, sahne tecrübelerini ve vokal tarzının motivasyonlarını kayıt altına alıyor. Bir yandan da albümde yer alan yeni nesil vokallerle buluşma, onların Nükhet Duru ile birlikte üretme tecrübeleri ve Nükhet Duru anılarını izleyicisine sunuyor.

Belgeselin yönetmeni Mu Tunç’un müzikle filmi bir araya getirdiği ilk işi bu değil. Öncesinde, birçok kısa filminin yanı sıra, senaryosunu yazıp yönettiği Arada (2018) filminde genç bir punk şarkıcısının (Burak Deniz) İstanbul’dan müzik yapabilmek için Kaliforniya’ya ulaşabilme öyküsü üstüne kurmaca bir film yapmış.

‘Görüldüğü, duyulduğu gibi olmak’ 

Yapımcılığını Evren Balta’nın üstlendiği belgeselde Nükhet Duru’nun kendi kişisel tarihi arşiv görüntüleriyle, fotoğraflarla, gazete kupürleriyle verilirken belgeseldeki diğer röportajlar genelde bu albümün içinde yer alanlara ayrılmış. Albümdeki diğer sanatçılarla şarkıları nasıl ortaya çıkardıklarına, Nükhet Duru ile birlikte çalışmanın nasıl bir tecrübe olduğuna odaklanmış. Böylece Nükhet Duru’yu mutfakta iş başında, yeni nesle el verirken görüyoruz.

Duru Olmak,  filmde, biraz klişe tabirler kullanmayı göze alarak, tamamen göründüğü duyulduğu gibi olmak ne ondan daha fazlası ne eksiği… Doğal olmak ya da saf olmaktan öte, sadece nasılsa öyle olmak. Yani Duru’nun kendi yaşam enerjisini birlikte şarkı söylediği sanatçılara nasıl geçirdiğine, onların da Nükhet Duru ile birlikte nasıl rahatladıklarına, yeni neslin enerjisiyle Nükhet Duru’nun enerjisinin bütünleşmesine şahit oluyoruz. Bir yandan da albümdeki vokallerin farklı enerjilerini, Duru ile birlikte onların da müzikle kurdukları ilişkinin boyutlarını ortaya koymuş oluyor belgesel.

Şarkı olmak… Ayrık otu olmak…

Bu arada takip edenlerin bileceği gibi çokça eleştirildi bu belgesel. Hem içeriğiyle hem de belgesel tarzıyla eleştirildi. İçeriğiyle eleştirilmesinin sebeplerinden biri Nükhet Duru’nun döneminin tabiriyle dört yapraklı yoncadan biri olmaktansa (yani Nilüfer, Sezen Aksu ve Ajda Pekkan ile birlikte anılmaktansa) ayrık otu olduğunun altını çizmesiydi. Nükhet Duru kendini döneminin en önde gelen ses sanatçılarından ayrı bir yerde konumlandırırken kendini ötekileştiriyor ya da marjinalleştiriyor ama bundan da gocunmuyor ya da rahatsız olmuyor. Aksine o trendin ve o ortak deneyimin dışında yer aldığını temellendiriyor ve altını çiziyor.

Nükhet Duru ve Mu Tunç.

Sadece sesiyle değil elleriyle, mimikleriyle, bedeniyle bir bütün olarak sergilediği sahne performansını tanımlarken seslendirdiği şarkıları tüm vücuduyla icra ettiğini adeta şarkı haline geldiğini, şarkı olduğunu ileri sürüyor. ‘Kelimeler çok derindir, kelimeler yaşamın da ölümün de gücüne sahiptir, bu kesin.’ Bu düşünceyle şarkı söylerken kelimelerin anlamını sahnede tüm oluşuyla vermeye çalıştığının altını çiziyor. Bir yandan da Nükhet Duru ile albümdeki diğer sanatçıların ve performansların bir araya gelişi şimdinin dijital, uçucu ve geçmişe nazaran belki de daha zor üretim ve hayatta kalma koşullarını ferahlatıyor. Nükhet Duru ve tükenmeyen enerjisi geçmişin geçmeyeceğinin en büyük kanıtı ve yeni nesli bu açıdan rahatlatıyor.

İstanbul, sesler ve müzik

Belgeselin eleştirildiği noktalardan biri aralarda bolca İstanbul görüntüsü kullanıyor olması. Ancak bu denli İstanbul görünürlüğünün bir amacı ve işlevi var belgeselde. Yönetmen İstanbul sesi ve sokaklarıyla birlikte Duru’nun müzik serüvenini bir araya getirmiş. Ödünç alınan anın tanımlanamayan güzelliğine girizgâhıyla ve güneşin doğuşuyla başlıyor ve batışıyla döngüsel bir şekilde son buluyor. Kameranın şehirden ödünç aldığı anlar, şehrin sesleri ve Nükhet Duru’nun dinamik cıvıl cıvıl performansı, ona eşlik eden diğer vokallerin enerjisi, hepsi birbirine geçiyor. Aynı şehir gibi katman katman buluşmalarla bir müzikal geçmiş içtenlikle günümüze taşınıyor. Böylece belgesel hem şarkıları şehre yazıyor hem de şarkıların çıkış yerine, ezgilerin ve sözlerin mekanla kurdukları ve kurabilecekleri etkileşime işaret ediyor.

Elbette eleştirilecek noktaları da var. Bazen belgesel kayıt odasından çıkamama hissi yaratıyor örneğin ya da kayıt odasındaki belgesel için çekilmiş hissi veren performanslar yer yer monotonlaştırıyor belgeselin ritmini. Yine de sonundaki Nükhet Duru konseriyle, hele şimdi bu konserler ve buluşmalar bize çok uzakken, bir araya gelme, yan yana durma ve rahatlama, feraha ulaşma noktasına taşınıyor.

Nükhet Duru, Ata Demirer ile.

1974 yılından radyolarda yayınlanan ilk performansını Unutsana şarkısıyla sahnede dinletirken şarkının sonlarına doğru geçmişin ve şimdinin Nükhet Duru sesi birleşiyor ve konserinde kadın cinayetlerine ve Emine Bulut’a yaptığı vurguyla belgesel sonlanıyor. Uzun lafın kısası bu belgesel Duru’nun ayrıntılı hayat hikayesinden ya da özel hayatının inişlerinden çıkışlarından ziyade, Hikayesi Var albümünün kayıt serüveni boyunca Nükhet Duru’yu çalışma ve üretme süreçlerinde daha yakından tanıyabilmemize olanak sağlıyor.  

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mutsuz ailelerin çocukları: Bonkis

Blutv’den gözlerimizi kulaklarımızı şenlendiren bir diziyle hafta sonuna başlamanın sevincini ve heyecanını yaşıyorum. Şüphesiz Bonkis’den bahsediyorum. Diziyle ilgili paylaşımların, röportajların ve yorumların çoktan referans verdiği Phoebe Waller-Bridge’in Fleabag’i ve Lena Dunham’in Girls’ü tadında kadın keskin zekâsının Türkiyeli ve Deniz Tezuysal’ın elinden çıkma tezahürü Bonkis.

Mükemmelliğin, her zaman toplumsal değerlere göre doğru yolu seçmenin sıkıcılığına ve yavanlığına karşı sadece istediğini yapmaya çalışan, hatta diğer türlüsünü yapamayan Deniz’in arkadaşı olmak istedim diziyi izlerken. Zengin anne babasına rağmen kredi kartı kapatılan, borç içinde yüzen, dostlarına bir daha ona borç para vermemeleri için yemin ettiren, işlettiği kafe Bonkis’in patronundan ziyade orası kapanmasın diye didinen bir kadın Deniz. ITÜ mezunu bir mimarken mimarlık yapmıyor, haciz yemiş kafesi Bonkis devam etsin diye her yolu deniyor çünkü kendini sıkıcı ofislerde, kurumsal safsataların dünyasında paralı köle olarak bulmaktansa kendi topluluğunu yaratacak bir mekânın bileşeni olmayı tercih ediyor.

Kadın dayanışmasının Kadıköy hali

Bonkis’in hayatta kalma mücadelesiyle birlikte Kadıköy’deki değişime, avokadolu bistro kültürü ve onun donukluğuna, intermittent fasting’ci sıfır beden yeni nesil genç kızların sıkıcılığına karşı patates kızartması ve ruhsatsız bira happy hour’larının heyecanlı ama hafifletici hissini izliyoruz Bonkis çatısı altında. Aynı zamanda sürekli değişen trendlerin uçuculuğunu da gözlemliyoruz.

Bir yandan da Deniz’in Ilgın’ı var, menajer olarak çalıştığı için çevresi geniş olan ve Bonkis’e yeni müşteriler, potansiyel ortaklar bulan, Deniz’in en yakın dostu. Ilgın’ın kendini Deniz’in arabasında ve Bodrum‘a doğru yolda bulduğu an “Ne işim var lan Bodrum’da benim” demesiyle kendimi bir an Cem Yılmaz’ın Her şey Çok Güzel Olacak  (1998) filminde Altan ve abisinin Bodrum’a doğru araba yolculuğunda ve kurdukları ikili ilişkinin kadın halinde buldum. Altan’ın bar açma hayalinin günümüz Deniz’li versiyonunda ve Bonkis’i elinde tutma mücadelesinde, iki kadını bir araya getiren ve bir arada tutan elbette kan bağı değil, çok daha fazlası.

Kan bağı olmayan aileler

Dizide iyilerle kötülerin savaşı şöyle dursun bu kutupların çok da olmadığı, Deniz’in anne babasının kendilerince onun iyiliği için uğraşmalarına karşı Deniz’in hem kendisi hem de ahalisi için uğraştığı ve Bonkis’in devam edebilmesi için birlikte, zorlama ve duygusal kök söktüren bir yük olmaksızın verdikleri mücadeleyi izliyoruz. Başlarda “geçerli” bir işi ve eşi olmadığı için anne ve babası tarafından kendisine üstten bakılıyor. Esnaflıktan hevesini alması ve “gerçek dünya”ya geri dönmesi bekleniyor.  Üstüne üstlük hep kendi gibilerini etrafına topluyor bu Deniz. Ancak sonrasında onlar da Deniz’in yoluna geliyorlar, onu anlamaya başlıyorlar, onun gibi olabiliyorlar.

Deniz ve eski sevgilisi Onur’un ilişkisinde de öncelikle Onur’u aldattığı için hatalı ve kaybedenin Deniz olduğuna dair bir düşünce uyandırarak başlayan dizide sonradan olayın iç yüzünün çıktığı noktada on yıllık ilişkilerinde hiçbir şey yapmama ve sadece Deniz’in yanında bulunma yolunu seçen Onur’un, sonunda bunun işe yaramadığını ancak Deniz’in hayatına bir başka isim girince anlayan, başka türlü anlayamayacak kadar kendine dönük ve bencilce yaşayan, artık demode olmuşçasına klasikleşmiş bir erkek. Gözü ancak Deniz’i kaybedince açılan o arkaiklerden.

Bonkis’le birlikte izlediğimiz mutsuz ailelerin çocukları Deniz, Ilgın, Özberk, Eylül, Onur ve onları bağlayan aile ötesi birliktelik duygusu, bu birlikteliği (artık giderek kalabalıklaşsa da) mekânsal olarak devam ettiren Kadıköy’ün arka sokakları, esnafı, mahallelisi, apartmanları mutsuzluğu katlanılır kılıyor. Otuz beş yaşına gelmişlerle, hayatlarını otuz beş yıldır birlikte ve evli geçirenlerin özgürleşme ve Deniz’in tabiriyle “salma” hikayeleri. “Bir salsak, giderek katılaşan toplumsal değer yargılarından, kendimize koyduğumuz sınırlardan bir salabilsek, zoru başarabileceğiz” diyor Bonkis.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Azizler, sahtelikler ve mahremiyet

2021’e evde durarak ama pek çok açıdan hızlı girdik. Örneğin yeni yılla birlikte akıllı telefonlarımıza indirerek erişim sağlayabildiğimiz Gain Medya’daki yapımlar kulağa ve göze heyecan verici geliyor. Bir de Netflix Türkiye’de geçtiğimiz hafta gösterime giren Taylan Biraderler’in Azizler’i var ki izleme pratiklerimizde yeni loblar açtı diyebilirim.

Yönetmenlerden on yılı aşkın süreden sonra gelen Azizler absürt ve şehirde geçen yapısıyla bir önceki filmleri Vavien’den (2009) çok farklı görünse de benzerlikler gösteren tarafları da var. Örneğin iki filmde de Erol Günaydın’ın canlandırdığı erkek ana karakterlerin gerçekte yaşadıkları hayatla yaşamak istedikleri ve arzuladıkları hayat arasında çok fark var. Bu derin tatminsizlik Aziz ve Celal’in ortak noktaları.

‘Fake virallerin ustası genius’

Şehirli Aziz’in ve taşralı Celal’in fantezileri birbirinden çok farklı. Aslında Aziz’in şu dünyada en çok istediği şey yalnız kalmak, yani bir başına olabilmek. Uzun zamandan beri sevgilisi Burcu’dan ayrılmak istiyor ama ne mümkün, bütün iş arkadaşları bile bunu bilirken Burcu’nun dünyadan haberi yok, çünkü Aziz bir türlü gerçek hislerini ona açamıyor. Hatta film Aziz’in kameraya bakarak Burcu’ya bu ayrılık konuşmasının provasını yapmasıyla açılıyor. Sonunda Burcu’ya hissettiklerini söylemeye çalıştığında da mesaj yerine ulaşmıyor. 

Kimseye karşı gerçekten ne hissettiğini söyleyemeyen, içki içmekten nefret edip elindeki portakal suyu dolu kadehte sanki votka içiyormuş gibi, arkadaşlıklarından sıkıldığı halde sırf ileride bu ilişkiler ve kankalıklar işine yarar diye onları seviyormuş gibi davranan, fiziksel olarak ve çıkarlarıyla var olup aslında hissettikleriyle var olmayan bir karakter Aziz. Bu yönüyle de ortamların vazgeçilmezi kendisi. Hatta bu sahtelik işi haline gelmiş. Aziz’le “yakın” olmak için yanıp tutuşan patronu Alp’in tabiriyle Aziz’imiz fake virallerin ustası “genius” bir insan.

Sadece Aziz değil filmin yansıttığı gündelik yaşam sahteliklerle ve bu sahteliklerin tetiklediği sendromlarla dolu. Çocuklar da bu sahteliklerden nasibini alıyor. Aziz’in çalıştığı ajansa danışmanlık almaya gelen Necati Bey ve eşi örneğin, kızlarının youtube’a koyduğu kavga ederlerken çekilmiş videoları yüzbinlerce tık alınca bunu iş haline getirmek istiyorlar, oysa kızları Cansu’nun yakaladığı “vibe”in motivasyonu sadece anne ve babasının kavgalarını ifşa etmek ve bir ihtimal bu ifşayla aile içi şiddete bir son getirmek.

Vavien döngüsü 

Nereden bilsin ki videonun aldığı tık’lar kavgayı meşrulaştıracak, hatta anne ve babası bunu iş edinecek. Diğer taraftan Aziz’in belalısı yeğeni Caner‘i ilk gördüğümüzde içine hanzo kaçmış bir çocukla karşılaşıyoruz. Örneğin gece bülteninde izlediği spikerin gerdan kırmalarını anlata anlata bitiremiyor. Evde kabadayı gibi dolanıyor, anne babasını parmağında oynatıyor ve terör estiriyor Caner. Sonrasında kendini terapist odasında bulduğunda küçük yaşına rağmen “denyo” tanısı konuyor, bu kadar TV ve tablet sonunda Caner genç yaşında denyonun önde gideni oluyor.

Filmin bir diğer ana karakteri Erbil ise bir önceki jenerasyona ait olduğundan çok daha saftirik, düşündüğü ile söylediği bir olan, Aziz’e çok değer veren, sadık bir dost. Bu sahtelikler onun hayatına henüz tam anlamıyla nüfuz edememiş. Ancak o da eşinin kaybından sonra değişmiş, sürekli aynı şeyleri söyleyip duran, bol su içmenin ve sağlığın önemini vurgulamaktan vazgeçmeyen ama Aziz’in aksine son günlerini bir eşle geçirmek isteyen, yalnızlıktan sıkılmış biri. Alp ona parayla kiralanan sahte eşler teklif etse de onun gönlü iş arkadaşı Vildan Hanım’da. Bu yönleriyle Aziz’le zıtlıkları olsa da Aziz’in filmde değer verdiği tek kişi Erbil.

Özetleyecek olursak Vavien’deki döngüsel olay örgüsü Azizler’de de mevcut. Tam Burcu’nun hediye ettiği kolyeyi bulmuş ve Burcu ile tekrar konuşabilecek duruma geldiğinde ve sonunda Erbil’in evinin anahtarına ve böylece mahremiyetine kavuştuğunda Alp’in evinde kendi başına kaldığı ve kimsenin görmediği yüzü sosyal medyaya düşmüş oluyor. Aradığı mahremiyet alanına kavuştuğu an başka bir taraftan onu kaybediyor ve kendi ürettiği fake virallerin nesnesi oluyor Aziz.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayal kırıklıklarından oluşan çatlak bir vazo gibi boş hayatlar: Denge’m

Geçen yazıda BluTv’deki Saygı ve Yarım Kalan Aşklar üzerinden değindiğim mağdur erkeklik temsilini, Seren Yüce’nin Podbee’den yayınlanan kurmaca podcast dizisi Denge’m ile birlikte düşünmek, bahsettiğim bu mağduriyete yeni bir boyut kazandırıyor. Seren Yüce’nin diğer işlerinde olduğu gibi bu mağduriyeti yaratan ana sebep karakterlerin içinde yaşadıkları ve aynı zamanda yaşattıkları dipsiz, uçsuz bucaksız, tekinsiz bir boşluk. Ve bu boşluğun tetiklediği tepkisel davranışlar… Öfke gibi.

Murat Gülsoy’un Yalnızlar için Çok Özel bir Hizmet romanından esinlenerek Seren Yüce’nin yazıp yönettiği Denge’m, hayatında kendine bir dayanak arayan Hazım’ın hikayesini anlatır. Hazım (Osman Sonant), özel bir üniversitede (ancak belli ki yetişkinliğe adım atan öğrencilere eğitim veren “üniversite” olamamış hatta liseden hallice bir kurumda) matematik hocasıdır. Ders anlatırken sınıf düzenini yüksek sesle video izleyerek bozan öğrencisine kalem fırlatır ve onu sınıftan atar. Öfkesini kontrol etmekte zorlanan Hazım’ın bu agresif hareketi sonrasında öğrenci Hazım’ı okuldan attırmakla tehdit eder ve sonunda olacak olan olur, Hazım işini kaybeder. Bu olaydan sonra Hazım’ı direkt kovan dekanın gerekçesi ise sınıfın neredeyse yarısının milletvekili çocuğu olduğu, kurumun bu öğrencilerin parasıyla ayakta durduğu, bu nedenle de kurumun sahibinin öğrenciler olduğu şeklindedir.

Öfkenin iktidarı, öfkeli iktidar… 

Böylece kurum kültürünü belirleyen etik kuralların kurum içinden değil dışından tayin edildiği ve milletvekilliğinin sadece hükümete değil, her yere sindiği günümüzün distopik ve despotik gerçeğiyle açılır Denge’m. Eğitim ve öğretim vermekten ziyade diploma sağlayan bir kurumdan kovulduğu için Hazım aslında kendini şanslı hisseder. Ancak elbette etrafındakilerin bu sözde iş ve statü kaybına tepkileri olumlu olmayacaktır. Özellikle de Hazım’ın kız kardeşi İnci (Esme Madra) panik içindedir. Bir tek “hayal kırıklığına daha dayanamayacak gibi görünen, çatlak bir vazo gibi” kırılgan ve içi boşlukla dolu olan sadece İnci değildir aslında, hem içindeki hem de etrafındaki boşluk içinde boğulan Hazım’ın ta kendisidir. Sadece kırılganlığı gözyaşı değil öfke patlamalarına sebep olmaktadır.

Dört aydır gittiği terapi de görünüşe göre bir ise yaramamaktadır ve isini de kaybettiği için artık terapiyi karşılayamayacağını terapisti İrfan Bey’e açıklayan Hazım’a daha hızlı ve kesin(!) sonuç veren yenilikçi bir yöntem hatta “devrimsel bir zihin atılımı“ önerilir. Sır Madeni Nerö-enformatik Araştırmalar kısaca (eski esinin adi) Sırma Firması tarafından geliştirilen bu yeni teknolojiyi denemekten başka çaresi yoktur Hazım’ın. Bu tedaviyle birlikte bir mikro ağ olarak tanımlanan Aten (Yasemin Çonka) beynin belli bölgelerinde kendini çoğaltarak işleyen, Hazım’ın öfkeli iktidarına karşı onu dengeleyecek bir bilinç ve böylece agresifliğini kontrol etmesini sağlayacak bir düzen sağlayıcı ya da “işlevsel” bir muhalefet olarak Hazım’ın beynine yerleştirilir.

Rüzgarda Salınan Nilüfer…

Etrafını içine çeken ve kurutan bir çoraklık

Küçük bir ameliyatla bilincine yerleştirilen büyülü bir kadın sesi olarak tanışırız Aten’le. Artık Hazım yalnız değildir. Varlıkla yokluk arası, sadece Hazım’ın duyabildiği, göremese de fantezilerinde vücut bulacak, eski eşi Sırma gibi onu hayal kırıklığına uğratmayacak ideal bir kadın girmiştir hayatına. Hazım’ın sinirlendiği ve tepki duyduğu davranışlar sırasında sıcak ve anlayışlı bir ses olarak araya girerek açıklamalar yapar. Şefkatli ve her zaman yanında olacak bir anne ya da bir eş gibi, hep onun yanında olacak gibi hisseder ilk başlarda ve elbette daha ne istesin Hazım, çok mutludur Aten’le. Sonrasında işler değişecektir elbette ve ilk başlarda mutlu ve ideal gibi görünen bu birliktelik kuşkusuz kabusa dönüşecektir. Aten de Hazım’ın bilincinde dönüşecek, Hazım’ın içindeki boşluğu kaplayacak, öfkesiyle birlikte benliğini de kontrol altına alacaktır.

Derin bir mutsuzluk içinde ne kendisiyle ne de etrafındakilerle derinlemesine ilişki kurabilen ve bu nedenle sonunda benliği, kararları ve bilinci ele geçirilen Hazım’ın bu hazin öyküsünde öfkeli, ama aslında kırılgan erkekliğin içindeki boşluk ele geçirilmiş olur. İlk bölümde eve geldiğinde ışıkların otomatik açılmamasına sinirlenen, yani içinde yaşadığı karanlık hiçlik duygusunu olabildiğince görmemeye çalışan Hazım’ın çaresizliği Seren Yüce’nin filmlerinde de var.

Çoğunluk.

Çoğunluk’daki (2010) ve Rüzgarda Salınan Nilüferdeki (2016) bunaltıcı, ruhsuz evlerin tekinsiz ışığı bu evlerde yaşayan çekirdek ailelerin donukluğunu ortaya koyuyor. Aynı salonda oturup birbirleriyle konuşmadan ekrana bakan, birlikte yemek yemenin ıstıraba, misafirliklerin çatışmaya dönüştüğü, ötekileştirmeden beslenen benliklerin çaresizlikten bir arada durduğu, karakterlerin içindeki o derin, dipsiz kuyu boşluk ve hiçlik dolmak bilmiyor.

Dahası etrafındakilerin arzularını taklit eden ya da hafife alan ve kurutan bir çoraklıkla o boşluk giderek derinleşiyor. Kardeşinin beklentilerine cevap veremeyen Hazım da içindeki hiçlik duygusuyla yüzleşmek ve onu anlamlandırmak söyle dursun, onun içinde boğularak bu boşluğun mühendisliğini yapan bir şirketin deneği haline geliyor sonunda ve dengesini ele geçirilmekte buluyor ve kaybediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mağdur erkeklikler geçidi

Türkiye’nin en uzun soluklu ve türlü türlü erkekliklerin boy gösterdiği Behzat Ç: Bir Ankara Polisiyesi dizisinin spin off’u Saygı yakında Blu Tv’de son bölümüyle final yapacak. Yeni sezonu gelecek mi henüz bilmiyoruz ama Saygı Ercüment Çözer’in aslında neleri çözdüğünü bizlere gösteriyor.

Öncelikle dizinin adı Saygı, çünkü Ercüment Çözer için şu dünyada en önemli şey saygı… Saygısız insanları cezalandırmak ve rehabilite etmek için Ercü kendi hapishanesini, hatta yargı sistemini geliştirmiş. Hükümet, polis filan umurunda değil, hatta onların içine sızmış, derin devlet gibi çalışıyor. İlk bölümde bakanın elinden yılın en başarılı iş insani ödülünü alırken zor günlerde elini taşın altına koymaktan geri durmayan bir ‘babayiğit’ diye sahneye çağrılıyor, ödülü aldıktan sonra uzun bir konuşma yapacak gibi görünüp sadece “teşekkürler” diyor, salonu terk ederken de rock müzikli soundtrack eşliğinde ödülü çöpe atıyor. Yani aslında kendisi dışında ciddiye aldığı kimse olmayan, asi, hatta ergen bir karakter. Bu nedenle de kendi adalet anlayışlarını yerine getiren maskeli ikili Helen ve Savaş ile yolunu kesiştiriyor.

Psikopatlığın motivasyonu

Tiyatro sahnesinde ilk olarak Shakespeare’in Fırtına’sındaki Prospero’nun kızı Miranda olarak göreceğimiz Helen, babasının dizinin dibinden ayrılmayan Miranda’nın arketipinden kurtulup kocasını yoldan çıkaran Lady Macbeth’e dönüşecek; o da yeni tanıştığı Savaş’ı sokak hayvanlarına işkence çektirip öldüren, kadın cinayetleri işleyen ve tacizci erkekleri öldürmek için cesaretlendirecek ve böylece onlar da Ercüment Çözer gibi adaletin iplerini kendi ellerine almaya başlayacaklardır. Bu maskeli ikili, Saygı’nın Müge Anlı’sı Hasret sayesinde meşhur olacaklar, işe yaramaz Savcı Halit Mehmet Güçlü’ye kafa tutacaklar, ama aslında Ercüment Çözer’in oyunlarına alet olacaklardır.

Bu arada Ercüment Çözer’in psikopatlığının motivasyonuna da cevap veriyor dizi. Küçük yaşta anne babasını kaybeden Ercü, Nazi babaannesi tarafından yetiştirilmiş ve meşhur serveti bu babaannesinden kalmış, on sekiz yaşına gelince de babaannesi tarafından işlerin başına getirilmiş. Neden dede değil de babaanne Nazi soramıyoruz bile, çünkü Ercü’nün ailesindeki neredeyse tüm erkekler saftirik, melaike, mağdur karakterler.

Saygı bir yandan Türkiye toplumundaki eril şiddeti eleştiriyor ancak bir yandan da bu şiddetin ancak yine eril bir şiddet tarafından önlenebileceğini savunuyor. Diğer bir yanda da babası tarafından yüz üstü bırakılan Helen’i ya anti kahraman Ercüment Çözer’e ya da Savaş’a bağımlı fevri bir genç kadın olarak gösterirken, Savaş’ı hem sınıfsal olarak hem de Helen’e hissettikleri nedeniyle mağdurlaşan, başından beri Ercüment Çözer’e güvenmeyi reddetmiş, daha rasyonel, gururlu, ceylan düşleri gören, masumane bir yöne çekiyor.

Mağdurlar arasında ‘en mağdur’, kontrolsüz erkeklik

Geçtiğimiz ay final yapan bir diğer Blu Tv mini dizisi Yarım Kalan Aşklar’da yaratıcı gibi görünen ve heyecan verici bir hikayeyle başlayıp mağdurlar arasında en mağdur ama aynı zamanda da en fail, yine bir erkek baş karakterle karşımıza çıktı. Esrarengiz bir şekilde sokak ortasında öldürülen gazeteci Ozan, giderek artan kör olma vakalarının arkasında yatan gerçek sebebi araştırmaktadır. Ancak ani bir şekilde öldürülünce kendini uyuşturucu bağımlısı ve işe yaramaz cinayet masa komiseri Kadir Bilmez’in bedeninde yeniden hayatta bulur. Ozan, Kadir’in bedenindeki kaotik hayatına nasıl adapte olacağını anlamaya çalışırken bir yanda da içine düştüğü çatışmalar silsilesinde hayatta kalmaya çalışacak, Kadir’in yıllardır ihmal ettiği kızına babalık yapmak durumunda kalacak, bir yandan da nerdeyse etrafındaki tüm kadınların hayatını nasıl mahvettiğine şahit olacaktır.

Böylece fecaat bir erkeğin içine kaçan mağdur Ozan karakteri sayesinde, aslında içten içe o erkeğin masumane katmanları ortaya dökülüyor ve seyirci vurdum duymaz, beş para etmez bir erkeğin içinde yatan sözde suçsuz ve çaresiz erkeklik haliyle özdeşleşmiş olmuyor mu? Ne diyelim, bravo! Evet Blu Tv karşımıza daha fantastik, daha zengin ve nispeten daha eleştirel hikayeler getiriyor ancak, bir yandan da bu tür işlerle ana akım medyadan alışık olduğumuz, travmatik geçmişi, kayıpları ve mağduriyetleri nedeniyle kabalaşan, şiddete ancak şiddetle karşılık veren, kendini kontrol edemeyen erkekliklerin geçidi haline geliyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bizim dijitalde neler oluyor?

Merhaba Yeşil Gazete! Bu ilk yazıda Türkiye televizyon yapımlarıyla ilgili kafa yorduğum ve içimde tuttuğum fikirleri birbiriyle çarpıştırırken buldum kendimi. Ve şu soruyla başlamış oldum: Tam da ucu bucağı görünmez bir şekilde eve kapanmaya alışır hale gelmiş ve hem televizyon hem de dijital kanallardaki dizileri bölüm bölüm, sezon sezon tüketirken yerli dizilerde son yıllarda neler oluyor? Bir Başkadır’ın bu kadar konuşulması Bir Başkadır’ın ötesinde aslında neyi işaret ediyor?

Televizyon ekranlarında her hafta izlediğimiz bol müzikli, aşırı dramatik ve ağır çekimli dizilerden sonra dijital kanallardaki yapımlar öncelikle süresi, şükür kavuşturana sevişme ve öpüşme sahneleriyle içimize su serpmedi mi? Benim serpti! Sürekli birbirlerine isimlerini söyleyip sonra sessizlikle kala kalan (- Bak! Murat… Bakışma, sessizlik, gözlerden alev fışkırma mimikleri – Bak! Yağmur… Bakışma, sessizlik, mimikler ??), koldan sıkıca tutulup kendine çekilen ve burun buruna gelen, asla hislerini açıklıkla dile getirmeyen, sürekli birbirlerini yanlış anlayan fevri çiftlerden sonra, Netflix Türkiye’ye de, Muhafız’da örneğin yataklarca, arabalarca sevişen bedenler dijital de olsa bizim ekranlarımızda da bunlar olabiliyor ve bizler de yetişkin izleyicileriz hissi yaratmadı mı?

Bunun heyecanıyla belki Muhafız ve Atiyenin ilk sezonlarını devirdik, ama sonra Muhafız’da bir türlü akıllanmayan, olgunlaşmak bilmeyen, bu uğurda nerdeyse katliam derecesinde kayıplara neden olan, İstanbul’un kaderinin en son emanet edilebileceği Hakan Muhafız, mitik karakter yaratmada kat etmemiz gereken yolları, yine de oyuncuların göz dolduran, kadraj dolduran performanslarını işaret etti bana kalırsa. Bu tür yapımlara yılmadan devam edilmeliydi, çünkü hem mekan ve coğrafya, hem de dolaşıma sokulduğu kadarıyla Türkiye tarihi Türkiyeli ve uluslararası izleyici için ilginç ve elverişliydi ve devam edildi de.

‘Tarihi mekanlarla zaman ötesi ilişkiler’

Atiye örneğin fantastik, tarihi kurmaca ve bilim kurgu türleri arasında gidip gelen, İstanbul’da başlayıp Göbekli Tepe’ye, oradan Urfa’ya, hatta son sezonda Kapadokya’ya kadar uzanan bir yoğun mekan kullanımıyla, bu turistik ve göz dolduran destinasyonları ve onların tarihini cömertçe hatta hoyratça kullanıyor.

Ancak Türk ve Osmanlı tarihine kısmen yabancı olan bu mekanlar genelde kendine bu tür fantastik kurmacalarda yer bulabiliyor. Taa 1970’lerden beri, Turist Ömer Uzayda’nın Efes Antik kentinde, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Kapadokya’da ve simdi Atiye’nin Göbekli Tepe’de çekilmiş olması, resmi anlatının dışında kalan tarihi mekanlarla kurduğumuz fantastik ve zaman ötesi ilişkileri düşündürüyor…

Bir yandan da bastırılmış, toprağın altında, bilinç altında kalmış, kişisel ve kültürel tarihe işaret ediyor ve bu açılardan enteresan. Ancak sanki tam olarak anlamadığı bir görevi kendine amaç edinmiş, nedense bunu bir sersemlikle yerine getiren, hatta bazen savrulan bir karakter Atiye. Olayların neden sonuç ilişkisi gevşek “belki de zaman ve mekan lineer değildir“ naifliğinde, olup bitenlere ciddiyetle yaklaşmamızı engelleyen bir hafifliği var.

Sonra karşımıza, “total”e hitap eden Aşk 101 geldi. O da apayrı bir örnekti. Çoğu açıdan geçmiş zamanın günümüze taş çıkardığı bir temsille (burada kinaye yok yanlış anlaşılmasın) İstanbul’u ve yemek kültürünü, yani börekleri, kokoreci, midye dolmaları gördükçe online sipariş vere vere izledim ben diziyi. Okul ve sınıf etrafında gelişen her hikaye gibi öğrencilerin ve öğretmenlerin çeşitliliği şehri ve içindeki çatışmaları güzel açıyordu ama öğretmen Burcu taşra kurnazı, seksist ve alık nişanlısına sırf aile ve toplum baskısı nedeniyle kapıldığını karizmatik basketbol hocasını arzuladığında fark ederken, ekranlara pelesenk olmuş kent ve taşra hiyerarşisi pekiştiriliyordu.

En sonunda Bir Başkadır geldi. Üstüne çok yazıldı ve konuşuldu, evet! Ama sanki bu kadar yazılıyor ve tartışılıyor olması, bizim çabuk tüketen ve yenisine geçen düşünme ve tartışma pratiklerimize ters düştüğünden, “son zamanlarda çok tartışıldı, çok izlendi ama…” ibaresi iliştirilerek üstüne konuşulmaya devam edildi. Belki de bu diziyi o kadar çabuk halledemedik, o kadar çabuk üstesinden gelemedik. Hatta politik gündemin tartışıldığı yine dijital ortamlarda Bir Başkadır’ın  bu kadar tartışılıyor olmasına üstten bakıldı, o sadece bir diziydi, daha önemli gündemler vardı Türkiye‘de.

Peki Bir Başkadır’ın alevlendirdiği ve kolay kolay sönümlenemeyen şey neydi? Artık söyleyecek yeni pek bir şey yok ama bu kadar tartışılır olmasının bana kalırsa nedeni Yeşilçam soundtrack’leri ve (zaman zaman) kadrajlarıyla naifleştirilmiş bir sosyal gerçeklikle, farklı sınıflardan, kimliklerden, yaş gruplarından, eğitim düzeylerinden, cinsel yönelimlerden, politik duruşlardan gelen karakterleri bir araya getirmesinde, onları karşılaştırmasında ve bu karşılaşmaların, zaman zaman sert ve zorlayıcı olsa da, yine de korktuğumuz kadar katastrofik sonuçlara neden olmayacağı, aksine sağaltıcı ve böylece rahatlatıcı bir etkisi olabileceğini ortaya koymasında buluyorum. Ve Kürt karakterlerin temsilindeki asimetri ve tek boyutluluğa kesinlikle katılıyorum. Bunlar Netflix yapımlarıydı, Blu tv gibi yerel dijital kanallarda işler daha farklı. O da bir sonraki yazıda… 

Kategori: Hafta Sonu