Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Hayal kırıklıklarından oluşan çatlak bir vazo gibi boş hayatlar: Denge’m

Geçen yazıda BluTv’deki Saygı ve Yarım Kalan Aşklar üzerinden değindiğim mağdur erkeklik temsilini, Seren Yüce’nin Podbee’den yayınlanan kurmaca podcast dizisi Denge’m ile birlikte düşünmek, bahsettiğim bu mağduriyete yeni bir boyut kazandırıyor. Seren Yüce’nin diğer işlerinde olduğu gibi bu mağduriyeti yaratan ana sebep karakterlerin içinde yaşadıkları ve aynı zamanda yaşattıkları dipsiz, uçsuz bucaksız, tekinsiz bir boşluk. Ve bu boşluğun tetiklediği tepkisel davranışlar… Öfke gibi.

Murat Gülsoy’un Yalnızlar için Çok Özel bir Hizmet romanından esinlenerek Seren Yüce’nin yazıp yönettiği Denge’m, hayatında kendine bir dayanak arayan Hazım’ın hikayesini anlatır. Hazım (Osman Sonant), özel bir üniversitede (ancak belli ki yetişkinliğe adım atan öğrencilere eğitim veren “üniversite” olamamış hatta liseden hallice bir kurumda) matematik hocasıdır. Ders anlatırken sınıf düzenini yüksek sesle video izleyerek bozan öğrencisine kalem fırlatır ve onu sınıftan atar. Öfkesini kontrol etmekte zorlanan Hazım’ın bu agresif hareketi sonrasında öğrenci Hazım’ı okuldan attırmakla tehdit eder ve sonunda olacak olan olur, Hazım işini kaybeder. Bu olaydan sonra Hazım’ı direkt kovan dekanın gerekçesi ise sınıfın neredeyse yarısının milletvekili çocuğu olduğu, kurumun bu öğrencilerin parasıyla ayakta durduğu, bu nedenle de kurumun sahibinin öğrenciler olduğu şeklindedir.

Öfkenin iktidarı, öfkeli iktidar… 

Böylece kurum kültürünü belirleyen etik kuralların kurum içinden değil dışından tayin edildiği ve milletvekilliğinin sadece hükümete değil, her yere sindiği günümüzün distopik ve despotik gerçeğiyle açılır Denge’m. Eğitim ve öğretim vermekten ziyade diploma sağlayan bir kurumdan kovulduğu için Hazım aslında kendini şanslı hisseder. Ancak elbette etrafındakilerin bu sözde iş ve statü kaybına tepkileri olumlu olmayacaktır. Özellikle de Hazım’ın kız kardeşi İnci (Esme Madra) panik içindedir. Bir tek “hayal kırıklığına daha dayanamayacak gibi görünen, çatlak bir vazo gibi” kırılgan ve içi boşlukla dolu olan sadece İnci değildir aslında, hem içindeki hem de etrafındaki boşluk içinde boğulan Hazım’ın ta kendisidir. Sadece kırılganlığı gözyaşı değil öfke patlamalarına sebep olmaktadır.

Dört aydır gittiği terapi de görünüşe göre bir ise yaramamaktadır ve isini de kaybettiği için artık terapiyi karşılayamayacağını terapisti İrfan Bey’e açıklayan Hazım’a daha hızlı ve kesin(!) sonuç veren yenilikçi bir yöntem hatta “devrimsel bir zihin atılımı“ önerilir. Sır Madeni Nerö-enformatik Araştırmalar kısaca (eski esinin adi) Sırma Firması tarafından geliştirilen bu yeni teknolojiyi denemekten başka çaresi yoktur Hazım’ın. Bu tedaviyle birlikte bir mikro ağ olarak tanımlanan Aten (Yasemin Çonka) beynin belli bölgelerinde kendini çoğaltarak işleyen, Hazım’ın öfkeli iktidarına karşı onu dengeleyecek bir bilinç ve böylece agresifliğini kontrol etmesini sağlayacak bir düzen sağlayıcı ya da “işlevsel” bir muhalefet olarak Hazım’ın beynine yerleştirilir.

Rüzgarda Salınan Nilüfer…

Etrafını içine çeken ve kurutan bir çoraklık

Küçük bir ameliyatla bilincine yerleştirilen büyülü bir kadın sesi olarak tanışırız Aten’le. Artık Hazım yalnız değildir. Varlıkla yokluk arası, sadece Hazım’ın duyabildiği, göremese de fantezilerinde vücut bulacak, eski eşi Sırma gibi onu hayal kırıklığına uğratmayacak ideal bir kadın girmiştir hayatına. Hazım’ın sinirlendiği ve tepki duyduğu davranışlar sırasında sıcak ve anlayışlı bir ses olarak araya girerek açıklamalar yapar. Şefkatli ve her zaman yanında olacak bir anne ya da bir eş gibi, hep onun yanında olacak gibi hisseder ilk başlarda ve elbette daha ne istesin Hazım, çok mutludur Aten’le. Sonrasında işler değişecektir elbette ve ilk başlarda mutlu ve ideal gibi görünen bu birliktelik kuşkusuz kabusa dönüşecektir. Aten de Hazım’ın bilincinde dönüşecek, Hazım’ın içindeki boşluğu kaplayacak, öfkesiyle birlikte benliğini de kontrol altına alacaktır.

Derin bir mutsuzluk içinde ne kendisiyle ne de etrafındakilerle derinlemesine ilişki kurabilen ve bu nedenle sonunda benliği, kararları ve bilinci ele geçirilen Hazım’ın bu hazin öyküsünde öfkeli, ama aslında kırılgan erkekliğin içindeki boşluk ele geçirilmiş olur. İlk bölümde eve geldiğinde ışıkların otomatik açılmamasına sinirlenen, yani içinde yaşadığı karanlık hiçlik duygusunu olabildiğince görmemeye çalışan Hazım’ın çaresizliği Seren Yüce’nin filmlerinde de var.

Çoğunluk.

Çoğunluk’daki (2010) ve Rüzgarda Salınan Nilüferdeki (2016) bunaltıcı, ruhsuz evlerin tekinsiz ışığı bu evlerde yaşayan çekirdek ailelerin donukluğunu ortaya koyuyor. Aynı salonda oturup birbirleriyle konuşmadan ekrana bakan, birlikte yemek yemenin ıstıraba, misafirliklerin çatışmaya dönüştüğü, ötekileştirmeden beslenen benliklerin çaresizlikten bir arada durduğu, karakterlerin içindeki o derin, dipsiz kuyu boşluk ve hiçlik dolmak bilmiyor.

Dahası etrafındakilerin arzularını taklit eden ya da hafife alan ve kurutan bir çoraklıkla o boşluk giderek derinleşiyor. Kardeşinin beklentilerine cevap veremeyen Hazım da içindeki hiçlik duygusuyla yüzleşmek ve onu anlamlandırmak söyle dursun, onun içinde boğularak bu boşluğun mühendisliğini yapan bir şirketin deneği haline geliyor sonunda ve dengesini ele geçirilmekte buluyor ve kaybediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Mağdur erkeklikler geçidi

Türkiye’nin en uzun soluklu ve türlü türlü erkekliklerin boy gösterdiği Behzat Ç: Bir Ankara Polisiyesi dizisinin spin off’u Saygı yakında Blu Tv’de son bölümüyle final yapacak. Yeni sezonu gelecek mi henüz bilmiyoruz ama Saygı Ercüment Çözer’in aslında neleri çözdüğünü bizlere gösteriyor.

Öncelikle dizinin adı Saygı, çünkü Ercüment Çözer için şu dünyada en önemli şey saygı… Saygısız insanları cezalandırmak ve rehabilite etmek için Ercü kendi hapishanesini, hatta yargı sistemini geliştirmiş. Hükümet, polis filan umurunda değil, hatta onların içine sızmış, derin devlet gibi çalışıyor. İlk bölümde bakanın elinden yılın en başarılı iş insani ödülünü alırken zor günlerde elini taşın altına koymaktan geri durmayan bir ‘babayiğit’ diye sahneye çağrılıyor, ödülü aldıktan sonra uzun bir konuşma yapacak gibi görünüp sadece “teşekkürler” diyor, salonu terk ederken de rock müzikli soundtrack eşliğinde ödülü çöpe atıyor. Yani aslında kendisi dışında ciddiye aldığı kimse olmayan, asi, hatta ergen bir karakter. Bu nedenle de kendi adalet anlayışlarını yerine getiren maskeli ikili Helen ve Savaş ile yolunu kesiştiriyor.

Psikopatlığın motivasyonu

Tiyatro sahnesinde ilk olarak Shakespeare’in Fırtına’sındaki Prospero’nun kızı Miranda olarak göreceğimiz Helen, babasının dizinin dibinden ayrılmayan Miranda’nın arketipinden kurtulup kocasını yoldan çıkaran Lady Macbeth’e dönüşecek; o da yeni tanıştığı Savaş’ı sokak hayvanlarına işkence çektirip öldüren, kadın cinayetleri işleyen ve tacizci erkekleri öldürmek için cesaretlendirecek ve böylece onlar da Ercüment Çözer gibi adaletin iplerini kendi ellerine almaya başlayacaklardır. Bu maskeli ikili, Saygı’nın Müge Anlı’sı Hasret sayesinde meşhur olacaklar, işe yaramaz Savcı Halit Mehmet Güçlü’ye kafa tutacaklar, ama aslında Ercüment Çözer’in oyunlarına alet olacaklardır.

Bu arada Ercüment Çözer’in psikopatlığının motivasyonuna da cevap veriyor dizi. Küçük yaşta anne babasını kaybeden Ercü, Nazi babaannesi tarafından yetiştirilmiş ve meşhur serveti bu babaannesinden kalmış, on sekiz yaşına gelince de babaannesi tarafından işlerin başına getirilmiş. Neden dede değil de babaanne Nazi soramıyoruz bile, çünkü Ercü’nün ailesindeki neredeyse tüm erkekler saftirik, melaike, mağdur karakterler.

Saygı bir yandan Türkiye toplumundaki eril şiddeti eleştiriyor ancak bir yandan da bu şiddetin ancak yine eril bir şiddet tarafından önlenebileceğini savunuyor. Diğer bir yanda da babası tarafından yüz üstü bırakılan Helen’i ya anti kahraman Ercüment Çözer’e ya da Savaş’a bağımlı fevri bir genç kadın olarak gösterirken, Savaş’ı hem sınıfsal olarak hem de Helen’e hissettikleri nedeniyle mağdurlaşan, başından beri Ercüment Çözer’e güvenmeyi reddetmiş, daha rasyonel, gururlu, ceylan düşleri gören, masumane bir yöne çekiyor.

Mağdurlar arasında ‘en mağdur’, kontrolsüz erkeklik

Geçtiğimiz ay final yapan bir diğer Blu Tv mini dizisi Yarım Kalan Aşklar’da yaratıcı gibi görünen ve heyecan verici bir hikayeyle başlayıp mağdurlar arasında en mağdur ama aynı zamanda da en fail, yine bir erkek baş karakterle karşımıza çıktı. Esrarengiz bir şekilde sokak ortasında öldürülen gazeteci Ozan, giderek artan kör olma vakalarının arkasında yatan gerçek sebebi araştırmaktadır. Ancak ani bir şekilde öldürülünce kendini uyuşturucu bağımlısı ve işe yaramaz cinayet masa komiseri Kadir Bilmez’in bedeninde yeniden hayatta bulur. Ozan, Kadir’in bedenindeki kaotik hayatına nasıl adapte olacağını anlamaya çalışırken bir yanda da içine düştüğü çatışmalar silsilesinde hayatta kalmaya çalışacak, Kadir’in yıllardır ihmal ettiği kızına babalık yapmak durumunda kalacak, bir yandan da nerdeyse etrafındaki tüm kadınların hayatını nasıl mahvettiğine şahit olacaktır.

Böylece fecaat bir erkeğin içine kaçan mağdur Ozan karakteri sayesinde, aslında içten içe o erkeğin masumane katmanları ortaya dökülüyor ve seyirci vurdum duymaz, beş para etmez bir erkeğin içinde yatan sözde suçsuz ve çaresiz erkeklik haliyle özdeşleşmiş olmuyor mu? Ne diyelim, bravo! Evet Blu Tv karşımıza daha fantastik, daha zengin ve nispeten daha eleştirel hikayeler getiriyor ancak, bir yandan da bu tür işlerle ana akım medyadan alışık olduğumuz, travmatik geçmişi, kayıpları ve mağduriyetleri nedeniyle kabalaşan, şiddete ancak şiddetle karşılık veren, kendini kontrol edemeyen erkekliklerin geçidi haline geliyor.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bizim dijitalde neler oluyor?

Merhaba Yeşil Gazete! Bu ilk yazıda Türkiye televizyon yapımlarıyla ilgili kafa yorduğum ve içimde tuttuğum fikirleri birbiriyle çarpıştırırken buldum kendimi. Ve şu soruyla başlamış oldum: Tam da ucu bucağı görünmez bir şekilde eve kapanmaya alışır hale gelmiş ve hem televizyon hem de dijital kanallardaki dizileri bölüm bölüm, sezon sezon tüketirken yerli dizilerde son yıllarda neler oluyor? Bir Başkadır’ın bu kadar konuşulması Bir Başkadır’ın ötesinde aslında neyi işaret ediyor?

Televizyon ekranlarında her hafta izlediğimiz bol müzikli, aşırı dramatik ve ağır çekimli dizilerden sonra dijital kanallardaki yapımlar öncelikle süresi, şükür kavuşturana sevişme ve öpüşme sahneleriyle içimize su serpmedi mi? Benim serpti! Sürekli birbirlerine isimlerini söyleyip sonra sessizlikle kala kalan (- Bak! Murat… Bakışma, sessizlik, gözlerden alev fışkırma mimikleri – Bak! Yağmur… Bakışma, sessizlik, mimikler ??), koldan sıkıca tutulup kendine çekilen ve burun buruna gelen, asla hislerini açıklıkla dile getirmeyen, sürekli birbirlerini yanlış anlayan fevri çiftlerden sonra, Netflix Türkiye’ye de, Muhafız’da örneğin yataklarca, arabalarca sevişen bedenler dijital de olsa bizim ekranlarımızda da bunlar olabiliyor ve bizler de yetişkin izleyicileriz hissi yaratmadı mı?

Bunun heyecanıyla belki Muhafız ve Atiyenin ilk sezonlarını devirdik, ama sonra Muhafız’da bir türlü akıllanmayan, olgunlaşmak bilmeyen, bu uğurda nerdeyse katliam derecesinde kayıplara neden olan, İstanbul’un kaderinin en son emanet edilebileceği Hakan Muhafız, mitik karakter yaratmada kat etmemiz gereken yolları, yine de oyuncuların göz dolduran, kadraj dolduran performanslarını işaret etti bana kalırsa. Bu tür yapımlara yılmadan devam edilmeliydi, çünkü hem mekan ve coğrafya, hem de dolaşıma sokulduğu kadarıyla Türkiye tarihi Türkiyeli ve uluslararası izleyici için ilginç ve elverişliydi ve devam edildi de.

‘Tarihi mekanlarla zaman ötesi ilişkiler’

Atiye örneğin fantastik, tarihi kurmaca ve bilim kurgu türleri arasında gidip gelen, İstanbul’da başlayıp Göbekli Tepe’ye, oradan Urfa’ya, hatta son sezonda Kapadokya’ya kadar uzanan bir yoğun mekan kullanımıyla, bu turistik ve göz dolduran destinasyonları ve onların tarihini cömertçe hatta hoyratça kullanıyor.

Ancak Türk ve Osmanlı tarihine kısmen yabancı olan bu mekanlar genelde kendine bu tür fantastik kurmacalarda yer bulabiliyor. Taa 1970’lerden beri, Turist Ömer Uzayda’nın Efes Antik kentinde, Dünyayı Kurtaran Adam’ın Kapadokya’da ve simdi Atiye’nin Göbekli Tepe’de çekilmiş olması, resmi anlatının dışında kalan tarihi mekanlarla kurduğumuz fantastik ve zaman ötesi ilişkileri düşündürüyor…

Bir yandan da bastırılmış, toprağın altında, bilinç altında kalmış, kişisel ve kültürel tarihe işaret ediyor ve bu açılardan enteresan. Ancak sanki tam olarak anlamadığı bir görevi kendine amaç edinmiş, nedense bunu bir sersemlikle yerine getiren, hatta bazen savrulan bir karakter Atiye. Olayların neden sonuç ilişkisi gevşek “belki de zaman ve mekan lineer değildir“ naifliğinde, olup bitenlere ciddiyetle yaklaşmamızı engelleyen bir hafifliği var.

Sonra karşımıza, “total”e hitap eden Aşk 101 geldi. O da apayrı bir örnekti. Çoğu açıdan geçmiş zamanın günümüze taş çıkardığı bir temsille (burada kinaye yok yanlış anlaşılmasın) İstanbul’u ve yemek kültürünü, yani börekleri, kokoreci, midye dolmaları gördükçe online sipariş vere vere izledim ben diziyi. Okul ve sınıf etrafında gelişen her hikaye gibi öğrencilerin ve öğretmenlerin çeşitliliği şehri ve içindeki çatışmaları güzel açıyordu ama öğretmen Burcu taşra kurnazı, seksist ve alık nişanlısına sırf aile ve toplum baskısı nedeniyle kapıldığını karizmatik basketbol hocasını arzuladığında fark ederken, ekranlara pelesenk olmuş kent ve taşra hiyerarşisi pekiştiriliyordu.

En sonunda Bir Başkadır geldi. Üstüne çok yazıldı ve konuşuldu, evet! Ama sanki bu kadar yazılıyor ve tartışılıyor olması, bizim çabuk tüketen ve yenisine geçen düşünme ve tartışma pratiklerimize ters düştüğünden, “son zamanlarda çok tartışıldı, çok izlendi ama…” ibaresi iliştirilerek üstüne konuşulmaya devam edildi. Belki de bu diziyi o kadar çabuk halledemedik, o kadar çabuk üstesinden gelemedik. Hatta politik gündemin tartışıldığı yine dijital ortamlarda Bir Başkadır’ın  bu kadar tartışılıyor olmasına üstten bakıldı, o sadece bir diziydi, daha önemli gündemler vardı Türkiye‘de.

Peki Bir Başkadır’ın alevlendirdiği ve kolay kolay sönümlenemeyen şey neydi? Artık söyleyecek yeni pek bir şey yok ama bu kadar tartışılır olmasının bana kalırsa nedeni Yeşilçam soundtrack’leri ve (zaman zaman) kadrajlarıyla naifleştirilmiş bir sosyal gerçeklikle, farklı sınıflardan, kimliklerden, yaş gruplarından, eğitim düzeylerinden, cinsel yönelimlerden, politik duruşlardan gelen karakterleri bir araya getirmesinde, onları karşılaştırmasında ve bu karşılaşmaların, zaman zaman sert ve zorlayıcı olsa da, yine de korktuğumuz kadar katastrofik sonuçlara neden olmayacağı, aksine sağaltıcı ve böylece rahatlatıcı bir etkisi olabileceğini ortaya koymasında buluyorum. Ve Kürt karakterlerin temsilindeki asimetri ve tek boyutluluğa kesinlikle katılıyorum. Bunlar Netflix yapımlarıydı, Blu tv gibi yerel dijital kanallarda işler daha farklı. O da bir sonraki yazıda… 

Kategori: Hafta Sonu