Doğa MücadelesiEkolojiKöşe YazılarıManşet

Yeşil hareket 50 yaşında: Doğum günümüz kutlu olsun

Bir siyasi hareketin miladını belirlemek zordur. Bir ölçüde keyfidir de.

Sosyalizm ne zaman doğdu? İsterseniz Spartaküs’e kadar geri gidebilirsiniz mesela. Ya da daha gerçek ve “kitabi” bir doğum günü arıyorsanız 1848’de Komünist Manifesto’nun yayınlanışına, daha “eylemci” bir doğum günü arıyorsanız 1864’te Birinci Enternasyonel’in toplanmasına işaret edebilirsiniz.

Aynı şey yeşil siyasi hareket için de geçerlidir. Yeşil düşüncenin herkes tarafından kabul görmüş belli bir kitabı veya manifestosu yok belki, ama 19’uncu yüzyıla kadar geri gitmek isterseniz John Muir’in, Hanry David Thoroeu’nun veya George Perkins Marsh’ın yazılarına göz atmayı deneyebilirsiniz. Tabii bu biraz zorlama olur. Modern çevre hareketinin 1962’de Rachel Carson’un Sessiz Bahar’ı ile başlatılması adettendir.

Bir günlük eylem zinciriyle doğan hareket

Ama benim yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önerdiğim gün bir kitaptan, bir manifestodan, hatta herkesin tanıdığı bir ismin yaptığı bir işten kaynaklanmıyor. Bence yeşil siyasi hareket yeşil partilerin kurulmasıyla da doğmadı. Yeşil siyasi hareket yaklaşık 20 milyon kişinin katıldığı bir günlük büyük bir eylem zinciriyle doğdu. Bugün bu tarihi 22 Nisan Yeryüzü Günü olarak kutluyoruz.

Önce bundan tam 50 yıl önce, yani 22 Nisan 1970’te neler olduğunu hatırlayalım:

Avrupa’da ve ABD’de 1960’lar büyük bir toplumsal kıpırdanışa sahne oldu. Bugünün genç kuşağı tarafından “yaşlılar” anlamına gelen “boomer” deyimiyle alaya alınan savaş sonrası çocukları, yani “baby boom” kuşağının gençleri, muhafazakarlığa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, tüketim toplumuna, savaşlara, nükleer denemelere ve çevre kirliliğine isyan ederek yeni sosyal hareketlerin ortaya çıkışını hazırladılar.

Dönemin zirve noktası yirminci yüzyılın en devrimci anlarından biri olan 1968 öğrenci ve gençlik hareketiydi. Avrupa ve çevresinde öğrenci eylemleri ve sokak çatışmalarıyla kendini gösteren 68 isyanı ABD’de daha çok sivil haklar hareketi ve Vietnam Savaşı’na karşı mücadele şeklinde büyüdü. İşte pestisitler (özellikle de DDT) ve nükleer denemelerden kaynaklanan radyasyon başta olmak üzere kirleticilere, doğa üzerindeki baskıya ve ekolojik yıkıma karşı mücadele hem bu hareketin bir temasıydı hem de yeşil hareket bu kıpırdanışın içinden doğdu.

Çevre sorununun siyasette yer almadığı günler

O yıllarda hava ve su kirliliğine yönelik ciddi yasalar, yaygın uluslararası anlaşmalar, çevresel etki değerlendirmeleri, yeşil partiler, büyük çevre örgütleri yoktu. Sanayi tesisleri atıklarını rahatça çevreye bırakıyor, hava ve su kirliliği alıp başını gidiyordu.

Çevre örgütleri daha çok eski doğa korumacı hareketlerin uzantısıydı ve doğanın araçsal ve estetik değeri ön plandaydı. Çevre sorunları yerel bazı örnekler dışında siyasi partilerin, seçimlerin konusu değildi. Nüfus artışı en büyük sorun olarak görülüyor, çevre sorunlarının yoksulluk ve adaletsizliklerle ilişkisi ancak dar bir kesim tarafından dile getiriliyordu. Çevre sorunlarının sosyal ve politik krizle olan bağlantısı yeni yeni kuruluyordu.

20 milyonun isyanı

İşte böyle bir dönemde 68 ruhunu yaratan gençler, yani çiçek çocukları kuşağı, dünya tarihinin yeryüzü temalı ilk kitlesel eylemini örgütlediler. 22 Nisan 1970’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanında iki bini aşkın üniversitede, liselerde ve kentlerin sokaklarında toplam 20 milyona yakın insan çevre kirliliğine ve ekolojik yıkıma karşı ayağa kalktı. Sadece New York’ta 100 bin kişi sokakları doldurdu. Toplam katılımcı sayısı ABD’nin o günkü nüfusunun yüzde onunu buluyordu.

Etkinlikten kitleselliğe

Yeryüzü Günü (“Earth Day”) olarak adlandırılan bu çok merkezli eylem zincirini Demokrat Parti üyesi Wisconsin Senatörü Gaylord Nelson ortaya atmıştı, ama onun orijinal fikri bütün üniversitelerde aynı gün çevre temalı forumlar ve benzeri etkinlikler düzenlemekti.

Organizasyonu ele alan gençlerin başını Harvard Üniversitesi’nde lisans üstü eğitimini sürdüren Denis Hayes çekiyordu. Öğrenci hareketinin ve Vietnam Savaşı protestolarının içinden gelen ve gençlik yıllarını üç yıl boyunca dünyayı, özellikle de Asya ve Afrika ülkelerini dolaşarak geçiren Hayes o günlerde 25 yaşındaydı ve kurduğu ekiple birlikte militan bir tarz benimseyerek birkaç ay içinde bütün üniversiteleri ve gençlik örgütlerini dolaştı, 22 Nisan’ı bir kitlesel sokak eylemine dönüştürdü. 22 Nisan tarihinin seçilmesi de üniversitelerin sınav dönemine ve bahar tatiline rastlamayan uygun bir tarih olmasından kaynaklanıyordu.

Denis Hayes (sağda)

‘Komünist komplosu’ suçlamaları

Vietnam savaşına karşı protestoların taktiklerini benimseyen Hayes ve arkadaşları eylemlerinin büyük ses getirmesinin ardından sağ basının saldırısına uğrayacak, hatta 22 Nisan 1970 tarihini V.İ. Lenin’in 100. doğum günü olduğu için seçtikleri söylenecek, Yeryüzü Günü’nün bir “komünist komplosu” olduğu iddia edilecekti.

Ancak eylem o kadar çok ses getirdi ki, ABD tarihinin en sağcı ve en karanlık başkanlarından biri olan Richard Nixon eylemi izleyen üç yıl içinde Temiz Hava Yasası, Temiz Su Yasası ve Tehlike Altındaki Türler Yasası gibi çok önemli üç yasal düzenlemeyi çıkartmak zorunda kaldı. 22 Nisan 1970’in ardından çevre hareketleri kitleselleşmeye, sokağa taşınmaya, 68 kuşağının başlıca mücadele alanlarından biri haline gelmeye başladı. Yeşil siyasi partiler de bu dönemin ardından, 1972’den itibaren kurulmaya başlandı.

22 Nisan’ı yeşil siyasi hareketin doğum günü olarak önermemin nedenleri işte bu tarihçede yatıyor.   Yeşil siyasi hareket çevrecilikten farklı olarak çevre ve ekolojiye dair meselelerin sisteme dair olduğunu, savaşla, şiddetle, ekonomik sömürüyle, demokrasi yoksunluğuyla, otoriterlikle, ayrımcılıkla vb. aynı kaynaktan beslendiğini, temelinde insan doğa ilişkisinin tahribinin yattığını ve çözümün teknik araçlarla değil politik mücadeleyle mümkün olduğunu söyler.

Yeşil siyasi hareket uluslararası kurumların örneğin BM’nin yaptığı toplantılara, uluslararası hukuka, yasal düzenlemelere, bilimsel çalışmalara, uzmanların görüşüne, teknolojik çözümlere ve yaşam biçimi değişikliklerine önem verse de bunları politik mücadelenin yerine koymaz ve yurttaşların ve kitlelerin aktör olduğu bir politik alan örgütler.

İşte 22 Nisan milyonlarca insanı sokağa dökerek hem çevre sorunlarının politik olduğunu ve diğer politik sorunlarla olan bağını gösterdi hem de politik mücadelenin asıl aktörünü işaret etti. Üstelik 22 Nisan 68 kuşağının, yani çiçek çocuklarının işiydi, tıpkı bunu izleyen yıllarda kurulacak yeşil siyasi partilerin de 68 kuşağının bir ürünü olması gibi. Ve 22 Nisan’ın Vietnam Savaşı’na karşı mücadelenin içinden çıkması da barış mücadelesiyle ve şiddetsizlikle olan bağı anlamında yeşil siyasi hareketi tanımlayan önemli bir göstergeydi.

50 yıllık birikimle dünyanın en genç siyasi hareketi

Yeşil siyasi hareketin doğum günü için bu kadar ABD merkezli bir olayı göstermem yadırganabilir. Ancak yeşil hareket neticede Batı’da doğmuştur. 5 Haziran Çevre Günü’ne vesile olan 1972 Stockholm İnsani Çevre Konferansı gibi kurumsal çabaların da, öncü bilim insanı, aktivist ve düşünürlerin yazdıkları kitapların veya düzenledikleri eylem ve etkinliklerin de (Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları raporu, Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabı veya Greenpeace’in ilk eylemi olabilir bunlar) yeşil hareketin doğumunu tanımlamakta bir kitlesel eylemin yerini tutabileceğini düşünmüyorum.

Bugün iklim hareketi milyonlarca çocuk ve gencin dünyanın her yerinde aynı anda yaptığı kitlesel okul grevi eylemleriyle tanımlanıyor. İşte bu 22 Nisan 1970’te başlayan bir sürekliliğin sonucudur.

Yeşil hareket dünyanın en genç siyasi hareketi. Ancak arkamızda 50 yıllık da bir birikim var. Tarihsel perspektif önümüzü görmemize yardımcı olur.

Gelecek yeşil hareketin. Daha doğrusu yeşil hareketin değişimin öncüsü olmadığı yerde bir gelecek olmayacak. 50. yaşımız kutlu olsun.

 

Fotoğraflar 22 Nisan 1970 yeryüzü Günü eylemlerinden. Kaynak: Buzzfeednews

İklim KriziKanal İstanbulManşet

İklim politikaları açısından Kanal İstanbul: Yangına körükle gitmek

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 10 Ocak 2020’de düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’nda Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Dr. Ümit Şahin’in yaptığı konuşmanın tam metnini yayımlıyoruz.

***

Kanal İstanbul’un neden yanlış ve mutlaka vazgeçilmesi gereken bir proje olduğu uzmanlar tarafından farklı yönlerden ele alınıyor. En önemli sakıncaların genel anlamda çevreye vereceği zarar olduğuna, İstanbul’un kalan son tarım alanlarının ortadan kalkacağına, su kaynaklarının tahrip edileceğine, orman ve doğa tahribatına, Marmara Denizi’ndeki kirliliği artıracağına, hafriyatın ve yapılaşmanın risklerine dikkat çekiliyor. Kanal İstanbul gibi doğaya büyük çaplı müdahalelerin iklim değişikliğinin etkileri açısından ne kadar yanlış olduğunu biliyoruz. Ben konuşmamda konuyu iklim politikaları yönünden ele almak istiyorum.

Bilindiği gibi bütün dünya ülkeleri, hükümetler ve yerel yönetimler giderek daha tehlikeli ve acil bir hal alan iklim krizini durdurmak için etkili politikalar yürütmekle yükümlüdür. Bunun bir yükümlülük olması, sadece bilimsel, vicdani veya etik bir zorunluluktan kaynaklanmıyor. Bu aynı zamanda uluslararası hukukun devletlere yüklediği bir görev. Zira dünyadaki bütün ülkeler 2015 yılında bir araya gelerek Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında Paris Anlaşması’nı kabul ettiler. Şu an 196 ülke ve Avrupa Birliği Paris Anlaşması’nı imzalamış durumda. Türkiye de bu ülkelerin arasında. Türkiye henüz anlaşmayı TBMM’den geçirip taraf olmamış olsa bile Çerçeve Sözleşme’nin 2004’ten bu yana tarafı ve Paris Anlaşması’nı da 22 Nisan 2016’da anlaşmayı ilk imzaya açıldığı gün imzalayan ülkelerden biri. Dolayısıyla Türkiye ve bütün diğer ülkeler Sözleşme’nin ve Paris Anlaşması’nın temel amacını ve hedeflerini kabul etmiş durumdalar. Bu da ülkelerin aktif ve yapıcı iklim politikalarını takip etmesini gerektiriyor.

İklim politikası ne anlama geliyor?

Paris Anlaşması iklim değişikliğini geri dönülmez ve çok tehlikeli küresel ısınma düzeyi olan 1,5 dereceye gelmeden veya o mümkün olmazsa 2 derecenin çok altında durdurmayı hedefliyor. 1,5-2 derece hedefine ulaşmak için de bütün ülkelerin sera gazı salımlarını hızla azaltmaları ve 2050’de net sıfır düzeyine çekmeleri (sera gazı salımını durdurmaları), yani fosil yakıt kullanmaktan tamamen vazgeçerek ekonomilerini karbonsuzlaştırmaları gerekiyor. Sera gazlarının salımı ne kadar hızlı ve erken başlayarak azaltılırsa hedefe ulaşma şansı da o kadar artıyor. Bunun için yapılması gereken her şeye, tabii ek olarak iklim değişikliğinin etkilerine karşı alınması gereken uyum tedbirlerine ve bunlar için gerekli teknoloji, finansman ve yönetişim mekanizmalarının geliştirilmesine iklim politikası deniyor. Bütün ülkeler Çerçeve Sözleşme’yi ve Paris Anlaşması’nı imzalayarak iklim değişikliğini durdurma ve etkilerini azaltma, yani iklim politikası uygulama sözü vermiş durumdalar.

Ancak bu noktada iklim politikası denen şeyin belirli bir konuda yapılacak sınırlı işler demek olmadığını biraz daha açarak söylemek gerekiyor. Yani iklim politikası diğer bildiğimiz çevre politikalarının çoğundan veya sınırlı alanları ilgilendiren kimi politika alanlarından ayrılıyor. İklim politikaları bütünüyle bir ekonomik dönüşümü hedeflediği için ekonomi, enerji, ulaşım, kentleşme, altyapı, tarım, sanayi gibi her biri kendi başına devasa birer politika alanı olan konuları birebir ilgilendiriyor ve sera gazlarını azaltmak ve ekonomiyi karbonsuzlaştırmak için bütün bu politikaların da değişmesi ve uyumlaştırılması gerekiyor. Bu da ekonominin yönelimini değiştirecek, bütün yatırım kararlarını etkileyecek kadar önemli bir dönüşümü gerekli kılıyor. Doğanın korunması ve bugüne kadar verdiğimiz zararların mümkün olduğu ölçüde onarılması da iklim politikalarını tamamlamak açısından çok önemli. Bütün bunlar Paris Anlaşması’nda toprak ananın haklarından, iklim adaletinden ve insan haklarından söz edilerek vurgulanıyor. Paris Anlaşması sadece bu dönüşümün nasıl uygulanacağına dair değil, uygulamadan da önce ilkelere dair bir metin. Söylediğim gibi Türkiye de bu ilkelerin altına imza atmış durumda.

Neden iklim acil durumu?

Bu noktada gerekli dönüşümün hızıyla ilgili bir saptama yapmakta fayda var. Neden bir iklim acil durumundan söz ediyoruz? Yaşananlara neden iklim krizi diyoruz? Bildiğimiz ya da kafamıza uyduğu, canımız istediği gibi yaşamaya, eski tarz politika tercihleri yapmaya devam etsek ve bu konuyla ilgilenmeyi sonraki yıllara bıraksak ne olur?

Avustralya’da haftalardır süren yangınlar neler olacağının bir ön gösterimi gibi. Avustralya’nın 2019-2020 yangın sezonunda şu ana kadar 10,7 milyon hektar orman ve bununla birlikte 1600 ev yandı, 28 insan ve en az 1 milyar hayvan öldü, yangınlardan atmosfere en az 350 milyon ton karbon dioksit salındı. Geçen yıllarda yanan orman alanı ise en fazla 280 bin hektar civarındaydı. Yani şimdilik yangınlarda 40 kat artış olmuş durumda ve yangın sezonu daha en az iki ay devam edecek. Geçen birkaç yılda sadece Avustralya’da değil Amazonlar’da, Kaliforniya’da, Afrika’da, Endonezya’da ve Akdeniz ülkelerinde, hatta Sibirya’da, yanan milyonlarca hektar orman alanı da iklim krizinin neye benzediğini gösteren en yakıcı belirtilerden biri oldu. Günümüzde iklim felaketlerinin şiddeti ve yoğunluğu giderek artıyor. Orman yangınları zaten aşırı sıcakların ve kuraklığın doğrudan ve en çarpıcı sonucu. Ancak yangınlar gibi dünyanın dört bir yanında seller, kasırga ve tayfunlar, kuraklık ve sıcak dalgaları da giderek artıyor. Bir yandan da su krizi büyüyor.

Son durumun en kısa özeti şöyle: Yüz yıl öncesine göre küresel sıcaklık artışı 2019 itibariyle ortalama 1,2 dereceye ulaştı. Kuzey kutup buzulları her on yılda ortalama yüzde 3,5 küçülüyor ve eski buzulların yüzde 95’i eridi. Çünkü atmosferdeki karbondioksit seviyesi sanayi devrimi öncesine göre %50 artarak 415 ppm’e ulaştı ve bu en az 3,5 milyar yıldır görülmedik yükseklikte bir seviye. Eğer çok hızlı hareket etmez ve fosil yakıtlara dayalı ekonomi anlayışını bugünkü gibi sürdürürsek sıcaklık artışı 2030’da 1,5 dereceyi, 2050’den çok önce de 2 dereceyi geçecek. 2050’ye kadar Kuzey Kutbu açık deniz olacak ve deniz seviyeleri en az yarım metre yükselecek. Bu da önümüzdeki 20-30 yıl içinde dünyanın üzerinde yaşamanın iyice zorlaştığı, şu anda Avustralya’da yaşanana benzer yangınların, kasırga, sel ve tayfunların sürekli hale geldiği, Türkiye’nin de içinde bulunduğu ılıman bölgelerin giderek kurak ve çorak hale geldiği, hızla çölleştiği, okyanusların asitlendiği ve kıyıların sular altında kaldığı bir gezegen haline geleceğini gösteriyor. İnsanlık, tarih boyunca hiç bu kadar yüksek karbondioksit seviyeleriyle karşılaşmadı ve hiç bu kadar sıcak bir iklimde yaşamadı. Bu nedenle başımıza tam olarak neler geleceğini tahmin edemiyoruz. Olacak şeyler hayal gücümüzü aşabilir. Bu felaket senaryosunun kader olmamasının tek yolu ise bütün ülkelerin saldıkları karbondioksit ve diğer sera gazı miktarını hızla azaltarak 2050’ye kadar sıfırlamaları. Bu azaltımın hemen başlaması, hızının dünya ortalamasının yılda yüzde 7,6 civarında olması gerekiyor. Oysa dünya sera gazı salımını hala artırmaya devam ediyor. Aynı şekilde Türkiye de.

İklim kriziyle bu hızda ve bu kadar radikal bir mücadele daha önce de söylediğim gibi bütün politik kararların iklim politikalarıyla bütünleşmesini, özellikle de enerji, ulaşım, konut, sanayi, tarım gibi sera gazı salımı en fazla olan ve su, gıda, doğa koruma gibi uyumun en önemli olduğu sektör ve alanlarla ilgili politikaların, hedeflerin ve planlamaların iklim krizini durdurma hedefiyle uyumlu hale getirilmesini gerektiriyor. Oysa Kanal İstanbul bir mega proje olarak, doğaya yapılan sert ve büyük çaplı bir müdahale olarak ne iklim politikalarıyla ne doğanın korunması ve ekolojik yıkımın onarılması hedefleriyle ne de geliştirmek zorunda olduğumuz karbonsuz, doğa ve iklim dostu gelecek perspektifiyle uyuşuyor.

Üç ilkeyle, neden Kanal İstanbul iklim politikalarına aykırı?

Kanal İstanbul projesinin bütün dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye’nin de izlemesi gereken iklim politikalarıyla neden taban tabana zıt olduğunu üç kavram veya ilke üzerinden açıklamak istiyorum. Bunlar iklim politikalarını geliştirirken kılavuz olarak kullandığımız kavramlar arasında: Ekosistem bütünlüğü, kilitlenme ve (mal)adaptasyon.

1- Ekosistem bütünlüğü (ecosystem integrity) ekosistemlerin değişen çevresel şartlar altında canlılığını ve işleyişini sürdürebilmesi, bu anlamda dirençli ve sürdürülebilir olması anlamına gelir. Bütün ekosistemlerin bütünlüğünü korumak çevre ve doğa koruma politikalarının temel ilkesidir. Kanal İstanbul projesinde olduğu gibi bir coğrafya üzerinde, ekosistemlere yönelik yapılan büyük çaplı müdahaleler ekosistemlerin bütünlüğünü bozar, tahrip eder ve giderek ortadan kalkmasına neden olur. Çünkü normalde deniz, göl, nehir, orman, çayır, mera ve benzeri bütün ekosistemler dirençlidir ve dış etkilere uyum sağlama kapasiteleri yüksektir. Ancak Kanal İstanbul gibi devasa müdahaleler ekosistemlerin esneklik sınırını aşar ve tahrip olmalarına neden olur.

İklim politikaları alanında ekosistem bütünlüğü özel bir önem taşır. Paris Anlaşması ekosistem bütünlüğünü, iklim değişikliğine karşı alınacak her önlemde, izlenecek bütün iklim politikalarında gözetilmesi gereken temel ilkelerden biri olarak kabul eder. Buna göre izlenecek bir politikanın iklim politikası olması ya da iklim değişikliğiyle mücadele hedefiyle uyumlu olması için ekosistemlerin bütünlüğünü de koruması gerekir. Eğer iklim koruma amacıyla yapılan bir iş bir başka boyutuyla veya ‘yan etki’ olarak ekosistemleri yıkıma uğratıyorsa o iş uygun bir iklim politikası değildir. Buna iyi bilinen bir örnek olarak Türkiye’de yapılan küçük HES’leri verebiliriz. Küçük HES’ler fosil yakıt yakmadığı için iklim dostu bir enerji üretimi gibi sunulsa da çoğu HES projesinin uygulanmasında dereler kurutulduğu ve doğaya ciddi zararlar verildiği için bunları ekosistem bütünlüğüne aykırı projeler olarak iklim politikalarına uygun kabul etmiyoruz. Tabii HES’ler konusunda su hakkının ihlali, insanların tepkilerinin dikkate alınmaması gibi sorunları da ayrıca anabiliriz. Demek ki, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırı iseler ister yenilenebilir enerji projesi olsun ister tarımsal uyum veya sel kontrol projesi, yapılan işler iklim politikasına uygun sayılmaz.

 

İşte Kanal İstanbul, su kaynaklarını kurutacak, devasa bir hafriyata ve hafriyat atıklarıyla 38 kilometrelik bir kıyı alanının doldurulmasına neden olacak, Küçükçekmece Gölü’nü ortadan kaldıracak, Sazlıdere Barajı’nı ve her iki sulak alanın çevresindeki sazlıkları yok edecek, hayvanların, kuşların yaşama ve konaklama alanlarını tahrip edecek, çayır ve meraları imara açacak, denizlerdeki canlı yaşamı bitirecek bir proje olarak, ekosistem bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Bu anlamda iklim politikasına da aykırıdır. Ekosistem bütünlüğü ilkesinin Paris Anlaşması’ndaki bir anlamı da yapılacak işlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye bir katkısının olmasıdır. Bu anlamda da Kanal İstanbul’un hiçbir katkısı olmayacak, hatta ikinci kavram altında açıklayacağım gibi zararı olacaktır.

2- Kilitlenme (lock-in) bir yatırımın ekonomik ömrü ile ilgili bir kavramdır. Buna karbon kilitlenmesi, karbon tuzağı veya yüksek emisyon tuzağı da diyebiliriz. Bir yatırım yapılırken, mesela bir enerji santrali, fabrika, işyeri vb. kurulurken ya da bir araç üretilirken (otomobil, çamaşır makinesi vb.) işin en başında onun ekonomik ömrünü biliriz. Bir araç için kaç sene sonra yenilenmesi gerektiği, bir yatırımın kaç sene sonra kendini amorti edeceği ve yeterince kârlı olması için ne kadar süreyle üretim yapması gerektiği hesaplanır. Bu nedenle her yatırım ilgili sektörü veya alanı ekonomik ömrü kadar bir süre değişiklik olmadan aynı şekilde devam etmeye, yani kilitlenmeye zorlar. Bu kilitlenme olumlu veya olumsuz olabilir. Olumsuz kilitlenmeye tipik örnek kömürlü termik santrallerdir. Bir kömürlü termik santralin ekonomik ömrü yaklaşık 40-60 yıl kadardır. Ortalama 50 yıl diyebiliriz. Yani yeni bir termik santral yaptığınız zaman bunu 5-10 yıl elektrik üretsin diye yapmazsınız, 50 yıl üretsin diye yaparsınız ve enerji üretimi için çok sayıda yeni termik santral yaptığınızda önümüzdeki 50 yıl bu santrallerin çalışması gerekeceği için ülkenin enerji sektörünü 50 yıl kömüre kilitlemiş olursunuz. Bu süre içinde değişiklik maliyetli ve zor olur, sistem kilitli hale gelir. Karbondioksit salımını en geç 30 yıl içinde sıfırlamak gerekirken sistemi 50 yıl daha kömüre kilitlemek iklim değişikliğini durdurmayı imkansız hale getirir. Olumlu kilitlenme örneği olarak ormanlaştırmayı verebiliriz. Eski (mesela yanmış) bir orman alanını yeniden orman alanına çevirecek bir ağaçlandırma ve restorasyon yaptığınız zaman artık yok etmek zor (ve yasaya aykırı) hale geleceği için o alanın artık orman olarak kalmasını sağlamış, yani kilitlemiş olursunuz.

Kanal İstanbul ise doğayı sonsuza kadar değiştirecek devasa bir proje. Yani geri dönüşü yok. Bir enerji santralini nihayetinde bir maliyet de getirse kapatabilirsiniz. Ama Kanal İstanbul’u sonradan yanlış bir proje olduğuna karar da verseniz kapatamazsınız, kanalı dolduramazsınız. Yanlış bir karar kalıcı bir zarar yaratmış olacaktır. Ancak Kanal İstanbul sadece bu açıdan değil, ekonomik açıdan da bir kilitlenme yaratacaktır. İklim açısından bu da çok önemli. Herkes bu projenin asıl amacının yeni konut ve ticaret alanları açmak, bölgede yolları, köprüleri, limanlarıyla yeni bir kent kurmak olduğunu biliyor. Yani amaç gemilerin geçeceği bir kanal yapmak değil, yeni bir kent kurmaya daha uygun (ve çekici) bir şekilde coğrafyayı değiştirerek inşaat ekonomisini devam ettirmek. Kanal İstanbul yapılırsa bölge on yıllar boyunca bir hafriyat ve inşaat alanı olacak, bu da daha fazla demir çelik, daha fazla çimento, beton ve asfalt, bunlar da daha fazla iş makinası ve hafriyat kamyonu, daha fazla fosil yakıt ve sera gazı salımı anlamına gelecek. Kanal İstanbul’un bir savunma metni gibi yazılmış Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporu kanal inşaatının yılda 1,7 milyon ton ek karbondioksit salımına neden olacağını belirtiyor. Bu hiç az bir salım değil ve farklı hesaplama yöntemleriyle daha da fazla çıkabilir. Ayrıca kanal bittikten sonra kurulacak kentin inşası sırasında yapılacak emisyon ve tabii oraya taşınacak nüfusun ek karbon ayak izi belli değil.

İklim değişikliğiyle ilgili son Birleşmiş Milletler raporlarından biri olan Emisyon Açığı Raporu 2019, inşaat sektörünün imalat alanında en fazla sera gazı salımına neden olan sektör olduğunu ortaya koyuyordu. İktisatçılar, Türkiye ekonomisinin inşaat gibi üretken olmayan, düşük teknolojili bir sektörle gelişme stratejisinin ne kadar yanlış olduğunu senelerdir anlatıyor. Bu politikanın ne kadar yüksek emisyonlu olduğunu ve Türkiye’nin sera gazı salımını ne kadar artırdığını da biz anlatmaya çalışıyoruz. Son veriler Türkiye’nin yıllık sera gazı salımının hâlâ yılda yüzde 6 arttığını gösteriyor ve bunda inşaat ekonomisinin payı büyük. Kanal İstanbul projesi Türkiye ekonomisini daha on yıllar boyunca inşaat ekonomisine kilitleyecektir. Bu iş kazma aşamasından kent inşasına kadar hafriyat, iş makineleri, kamyonlar vb. ile betonlaşmaya dayalı yüksek emisyonlu bir altyapı yatırımıdır. İnşaata Kanal İstanbul çevresine yeni kurulacak kentin yaratacağı ulaşım ihtiyacını da ekleyebilirsiniz. Bu projenin yapılacak köprü ve yollarla yeni getireceği 2 milyona yakın nüfusu tamamen karayolu ulaşımına bağımlı kılacağı ve motorlu araç ulaşımını yani otomobil bağımlılığını daha da artıracağı anlaşılıyor. Kanal İstanbul’un yaratacağı yeni inşaat ve ulaşım emisyonları daha yıllarca Türkiye’nin sera gazı salımının artmaya devam etmesine neden olacak ve bu anlamda da Türkiye ekonomisini yüksek emisyonlu bir patikaya kilitleyecek, yüksek karbon tuzağından çıkamamasına neden olacaktır.

3- (Mal)adaptasyon ise iklim krizine uyum için yapıl(ma)ması gereken şeyleri özetleyen bir kavramdır. Bildiğiniz gibi bir yandan küresel ısınmayı durdurmaya çalışırken, bir yandan da iklim değişikliği nedeniyle zaten gerçekleşmiş veya gerçekleşmekte olan etkilere, örneğin kuraklığa, deniz seviyelerinin yükselmesine vb. uyum sağlamaya çalışmamız gerekiyor. Bütün ülkeler iklim politikalarını geliştirirken hem kasırga, sel, orman yangını gibi iklim felaketlerine karşı hazırlık ve direnç kapasitelerini artırmak, hem de su ve tarım politikaları başta olmak üzere her alanda, yeni ortaya çıkan duruma uygun politikalar geliştirmek zorundalar. Buna iklim değişikliğine adaptasyon deniyor. Tabii adaptasyonun mutlaka küresel ısınmayı durdurmaya çalışmakla aynı anda olması gerektiğini vurgulamalıyız. Çünkü 2-3 derece ısınmış bir dünyada adaptasyon mümkün değildir.

İstanbul iklim değişikliğinden, Akdeniz havzasındaki diğer büyük şehirler gibi en çok kuraklık, deniz seviyelerinin yükselmesi ve sıcak dalgaları nedeniyle etkilenecek. Buna aşırı hava olaylarını, aşırı yağışları, selleri, beklenmedik fırtına ve doluları, deniz seviyeleriyle birlikte yükselecek fırtına dalgalarını ve orman yangınlarını da ekleyebiliriz. Demek ki İstanbul için gereken en önemli adaptasyon politikası kuraklık nedeniyle sıklaşacak su krizlerine karşı su kaynaklarının korunması; deniz seviyelerinin yükselmesine karşı kıyıların korunması ve restorasyonu; sıcak dalgalarına karşı ise kentsel ısı adası yaratan beton ve asfalt yükünün azaltılması ile mevcut ormanların ve yeşil alanların korunması, yeşil alanların daha da artırılmasıdır. Tabii sel ve taşkın kontrolü ile fırtınalara ve orman yangınlarına karşı hazırlıklı olmak için yapılması gerekenler de önemlidir. Ayrıca iklim krizinin önemli sonuçlarından biri olan gıda kıtlığı ve gıda fiyatlarının yükselmesine karşı yerel tarımsal üretimin korunması ve geliştirilmesi de önemli bir adaptasyon politikasıdır. Böylece kentler gıda ihtiyacının birazını olsun kent içindeki tarım alanlarından karşılayabilir.

Kanal İstanbul ise adaptasyon için yapılması gerekenlerin tam tersine hizmet edecektir. Su kaynaklarının korunması gerekirken en önemli iki içme suyu kaynağı olan Terkos Gölü tuzlanacak ve Sazlıdere barajı ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca su toplama havzaları daha da betonlaştırılacaktır. Deniz seviyelerinin yükselmesi Karadeniz ve Marmara kıyısında Kanal İstanbul nedeniyle olacak kıyı erozyonunu daha da artıracak, yeni yaratılacak dolgu alanları da aşınacaktır. (ÇED raporu deniz seviyelerinde 2071’de ortalama 45 cm yükselme ve yılda bir kez bu yüksekliğin 1,65 metreye çıkmasını öngörüyor.) Betonlaşma ve yüksek binalar nedeniyle bölge yeni bir kentsel ısı adası yaratacak, mevcut orman alanları yok edilecek ve İstanbul önümüzdeki yıllarda giderek artacak olan sıcak dalgalarından daha da fazla etkilenecektir. Korunması ve geliştirilmesi gereken İstanbul’un son kalan tarım arazilerinin önemli bir bölümü ise yok edilecektir. Kalan tarım alanları ve yeraltı suları da tuzlanacaktır. İşte buna maladaptasyon denir. Bu yapılması gerekenin tam tersinin yapılmasıdır. Adaptasyon yerine iklim değişikliğinin etkilerinin daha da şiddetli hissedilmesine neden olacak yanlış politikaların uygulanmasıdır. Yangına körükle gitmektir. Zaten üçüncü köprü ve yeni havaalanı projeleri kuzey ormanlarını tahrip ederek İstanbul’un kuzeyini yerleşimlere açarak ve betonlaştırarak iklim değişikliği maladaptasyonunun kötü bir örneğini oluşturmuştu. Buna kronikleşmiş bir maladaptasyon örneği olarak deniz seviyeleri yükselirken ve İstanbul dünyanın deniz seviyelerinin yükselmesinden en çok etkilenecek metropollerinden biriyken doldurulmadık kıyı bırakılmamış olmasını da ekleyebiliriz. Yükselen denizler ve fırtına dalgaları bu dolgu alanlarını da tahrip edecektir. İşte Kanal İstanbul kentin zaten devam eden maladaptasyonunu iyice artıracaktır.

İklim değişikliğinin etkilerine dirençsiz bir İstanbul

Sonuç olarak, bütün bu üç kavramı, ekosistem bütünlüğünü, kilitlenmeyi ve (mal)adaptasyonu hepsini ortak kesen bir dördüncüyle bağlayabiliriz. Bu da dirençlilik (resilience) kavramıdır. Kentleri, ülkeleri, sektörleri iklim değişikliğinin etkisine dirençli, yani uyum sağlayabilir ve cevap verebilir yapmak zorundayız. Bunu yapmazsak iklim krizi nedeniyle çok daha şiddetli bir yıkım yaşarız. Aynı şekilde ekonomik aktivitelerin de önümüzdeki yıllarda karbonsuzlaşması giderek hızlanacak dünya ekonomisine uyum sağlayacak bir dirençliliğe kavuşması gerekiyor. Türkiye’nin genel olarak da iklim politikalarının gereklerine uygun, iklim değişikliğine dirençli bir gelişme patikası izlemesi gerekiyor. Yoksa yüksek karbonlu gelişme patikasına kilitlenmiş, iyice karbon tuzağına düşmüş bir ülke ekonomisi önümüzdeki yıllarda büyük krizler yaşayabilir. Ekosistemlerin dirençli olması da zaten ancak bütünlüğünü koruduğu takdirde mümkündür.

Kanal İstanbul ise iklim krizine karşı dirençli ve esnek değil, tam tersine zayıf, kırılgan, uyum sağlayamayan, doğası yıkıma uğramış bir İstanbul yaratacaktır. Bu nedenle bütün diğer çevre ve ekoloji kaygılarıyla birlikte iklim politikaları açısından da Kanal İstanbul yanlış bir projedir ve tamamen vazgeçilmesi gerekir.

Kategori: İklim Krizi

Editörün Seçtikleriİklim KriziKöşe YazılarıManşet

2019’da çevre ve iklim mücadelesinin En’leri

Her yıl sonu bir önceki yılın muhasebesini yapmak adettendir. Biz de Yeşil Gazete’de önceki yıllarda özellikle çevre ve iklim mücadeleleriyle ilgili listeler yayınladık. Müzmin bir listeci olarak ben de böyle ilk 10 listelerinden çok yaptım. Ama bu yıl biraz daha farklı bir yol tutup yaşadığımız olayların, mücadelelerin veya felaketlerin ilk 10’unu sıralamak yerine, 10 farklı başlıkta yılın en önemli bulduğum gelişmelerine yer vermek istiyorum.

2019’un en önemli kişisi

Kuşkusuz Greta Thunberg. Time dergisiyle her zaman aynı fikirde olduğumuz söylenemez. Ama bu sene böyle. Greta Thunberg’in bence en çarpıcı başarısı hepimizi mücadelenin sözcüklerle yapılacağına bir kez daha ikna etmesi oldu. Oyunda Polonius sorar ya Hamlet’i konuşturmak için “Ne okuyorsunuz efendim” diye. Hamlet de cevap verir: “Kelimeler, kelimeler, kelimeler.” İşte Greta’nın kelimeleri ve o kelimeleri kim olarak, nasıl bir tavırla ve nerede söylediği bütün bir mücadele tarihini değiştirdi. Politikanın da aktivizmin de aslen kelimelerle mümkün olduğuna dair inancımızı tazeledi Greta Thunberg.

2019’un en güzel yerel demokrasi şöleni

Bir hafta önceye kadar bu sorunun cevabı Çanakkale’deki Kazdağları Kirazlı altın madenine karşı on binlerce insanın katıldığı miting, yürüyüş ve gösteriler olurdu. Fazıl Say konseriyle, maden alanının işgaliyle, haftalarca nöbet çadırlarında süren yerel çevre mücadelesinin başarıyla sonuçlanması ve projenin rafa kalkması rakipsiz bir başarıydı. Ama yıl bitmeden bu başlığa bir ortak geldi. İstanbul halkının Ankara’nın Kanal İstanbul dayatmasına karşı çıkma yolu olarak ÇED raporuna itiraz etmek için Çevre ve Şehircilik İl Müdürlükleri önünde saatlerce kuyruklarda bekleyerek verdiği cevap demokrasi mücadelesi için de önemli bir adım oldu.

2019’un en partiler üstü çevre başarısı

Kütahya’da Gediz ilçesindeki ve Kütahya-Uşak il sınırındaki Murat Dağı’nda açılmak istenen altın madeni, her partiden, her görüşten Kütahya ve Uşak halkının kararlı mücadelesi sonucunda durduruldu. Projenin ÇED olumlu kararı mahkeme tarafından “hukuka uygun bulunmayarak” iptal edildi. Murat Dağı Altın Madeni projesi için şirket ve devlet ısrar eder mi bilmiyorum. Ama bu kararlılığa direnirlerse kendileri kaybederler.

2019’un en önemli kampanya başarısı

Termik santrallara filtre muafiyeti veya Madde 45 (50) kampanyaları. Aynı kampanya aynı yıl iki başarı birden kazanır mı? Bunun bir örneği Madde 45 (50) kampanyaları oldu. Önce şubat ayında 15 termik santrale filtre takmadan 2,5 sene daha çalışma hakkı tanıyan madde 45 TBMM’de durduruldu. Ardından yıl bitmeden bir kez daha TBMM’ye getirilen aynı içerikteki madde 50 bu kez Meclis’ten geçse de Cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Başta Temiz Hava Hakkı Platformu olmak üzere hava kirliliğine karşı mücadele eden çevre ve sağlık örgütlerinin bu büyük başarısı sosyal medyanın, medyanın ve lobiciliğin birlikte etkin bir biçimde kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu.

2019’un en kötü iklim haberi

İklim kriziyle ilgili kötü gelişmeler saymakla bitmez. Ama küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede durdurma şansını sonsuza kadar kaybettiğimize dair araştırma bugüne kadar aldığımız belki de en kötü haberdi. Küresel Karbon Bütçesi 2019 raporunda yenilenen karbon bütçesi hesabına göre dünya insanları olarak eğer önümüzdeki yıllarda 235 milyar ton daha fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksiti atmosfere salarsak şu anda ortalama 1 derece olan küresel ısınmayı 1,5 dereceden önce durdurma şansını kaybedeceğimiz ortaya çıktı. Şu anda yılda 42 milyar ton saldığımız ve yakın gelecekte bu düzeyin çok altına inilmesine dair bir plan olmadığı için de bu hakkımızı en geç 2026-2027 gibi tüketmiş olacağız. Oysa IPCC’nin 1,5 derece özel raporu daha geçen sene 1,5 derecenin tutturulması mümkün bir hedef olduğunu bildirmişti. IPCC her zamanki gibi fazla iyimser çıktı. Ama bu haber nedeniyle 1,5 derece hedefinden vazgeçmemiz değil, bu hedefe daha sıkı sarılmamız gerekiyor. Isınmayı 1,5 olmazsa 1,6, o da olmazsa 1,7, o da olmazsa 1,8, o da olmazsa 1,9 derecede durdurmak için hedefimiz 1,5 derece olmalı. Yoksa bu satırları okuyanların çoğu, kendi yaşam süresinde 2 dereceyi ve neden olacağı büyük felaketleri görecek. Çocuklarımız ve torunlarımız ise 3-4 derece ısınmış bir dünyada hayatta kalmaya çalışacak.

2019’un en büyük iklim felaketi

Yaz aylarında Amazon ormanlarında yaşanan benzeri görülmemiş yağmur ormanı yangınları, Avustralya’da hâlâ süren milyonlarca hektar alanı tahrip eden orman ve çalılık yangınları ve Mozambik, Malawi, Madagaskar ve Zimbabwe’yi vuran, Mozambik’te bir kenti (Beria) neredeyse haritadan silen ve 1300’den fazla insanın ölümüne neden olan İdai siklonu. Bu üç büyük felaketten sadece birini seçmek mümkün görünmüyor. Maalesef yıllar geçtikçe bugün bizi hâlâ şoke edebilen bu tür felaketler de sıradanlaşacak.

2019’da iklim krizinin en üzücü simgesi

Koala. Avustralya’nın bu güzel ve cana yakın memelisinin yaşam alanlarının önemli bir bölümü devam eden orman yangınlarında yandı veya tehdit altında. Avustralya Çevre Bakanı en az 8400 koalanın yani toplam koala nüfusunun yüzde 30’unun devam eden yangınlarda can verdiğini açıkladı. Bu yangınlar devam ederse koalaların doğal ortamdaki nesilleri tükenecek. Yıl boyunca yangından sağ kurtarılan, sıcak stresi altında su içirilen, en son da yoldan geçen bisikletlileri durdurarak su isteyen koala videolarını yıl boyunca göz yaşları içinde izledik. Avustralya iklim krizi nedeniyle yaşanmaz hale gelen ilk kıta olabilir. Zavallı koalalar da maden ocağındaki kanarya gibiler.

2019’un en kitlesel iklim aktivizmi

Tabii ki çocukların küresel iklim grevleri. Greta Thunberg’in 2018’in ağustos ayında tek başına başlattığı iklim grevi eylemi bu sene dünyanın binlerce kentinde milyonlarca çocuk tarafından takip edildi ve büyütüldü. Gelecek İçin Cumalar hareketinin öncülüğünde organize edilen 20-27 Eylül küresel iklim grevlerinde 7 milyon çocuk, genç ve yetişkin grevdeydi ve sokağa çıktı. Türkiye’de de çok sayıda çocuk ve genç iklim eylemcimiz var artık: Atlas Sarrafoğlu, Ege Edman, Deniz Çevikus, Selin Gören, Güney Deniz Teke, Duru Kireççi ve sayıları giderek artan onlarca genç iklim aktivisti hepimize örnek oluyor. En son Madrid’de yapılan COP25 iklim konferansı sırasında yapılan mitinge de 500 bin kişi katıldı. Eskiden kolay hayal edebileceğimiz bir sayı değildi bu. Ama artık gelecek kuşak sokakta.

2019’un en büyük iklim katili

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro. Bu yılın başında göreve başlayan Bolsonaro iklim değişikliğini inkâr etme konusunda Trump’ı bile aşan bir politikacı olarak göreve geldiğinde önce ülkesinin Paris Anlaşması’ndaki imzasını geri çekmeyi düşündü. Ama sonra herhalde anlaşmada kalarak daha fazla zarar verebileceğini fark etmiş olsa gerek ki bundan vaz geçti. Madrid’deki COP25’te Paris’i neredeyse uygulanamaz hale getirecek her türü sabotaj hamlesinin arkasında Brezilya ve Bolsonaro vardı. Bu da iklim kriziyle mücadelenin ne kadar politik olduğunu bize bir kez daha gösteriyor. Mücadeleleri birbirinden ayıramayız. Neoliberal politikaların her yönüyle, otoriter yönetimlerle ve aşırı sağ popülist siyasetçilerle mücadele iklim kriziyle mücadelenin ayrılmaz bir parçası.

2019’a en fazla damgasını vuran söz

Evimiz Yanıyor! (Greta Thunberg)

Dilerim 2020 mücadelemizi büyütsün. Herkese iyi seneler!

COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-4]: Grevci çocuklar, hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış bir şekilde evlerine dönüyor

Bugün COP25’in son günü. Madrid’de Şili hükümetinin başkanlığında yapılan “İddialı Hedefler COP’u” iddialı hedeflerden söz bile edilmeden kapatılıyor. Bu sene üzerinde anlaşılması beklenen az sayıda konu, üzerindeki anlaşmazlıklar büyüyerek seneye devrediliyor. Henüz COP kapanmadı. Alınan nihai sonucu son yazımda aktarmaya çalışacağım. Ancak hiçbir hatırı sayılır ülke sera gazı azaltım hedefini yükselteceğini söylemedi. Sayıları 73’e ulaşan ülkelerin kurduğu bir yüksek hedef koalisyonu var, ama bu ülkelerin emisyonlarının toplamı herhangi bir şeyi değiştirecek büyüklükte değil. Madde 6’yla ilgili bugün yayınlanan son taslaklarda ve öğleden sonra yapılan başkanın gayrı resmi durum değerlendirmesinde de anlaşmazlık çıkan noktalarda açılan parantezlerin azalmadığı ve çatlakların büyüdüğü görülüyor.

Madde 6’yla ilgili tehlikeleri bir önceki Madrid Notları’nda anlatmaya çalışmıştım. Bugün yayınlanan son taslağa göre ne mükerrer sayım (double counting) sorunu çözülmüş durumda ne de önceki dönemden kalan karbon kredilerinin aktarılıp sıcak hava basılması sorunu. Brezilya ve Avustralya’nın başını çektiği, muhtemelen Çin’in ve Rusya’nın arkadan desteklediği ülkeler Paris Anlaşması’nı işlemez hale getirmek için her şeyi yapmaya devam ediyorlar. Zaten Brezilya’nın, yani Bolsonaro yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilmekten özellikle bu yüzden vazgeçtiği konuşuluyordu: “Çekilip uzakta kalacağımıza, içeride kalıp işlemez hale getirelim!” Kötülüğün vücut bulmuş halini koridorlarda dolaşırken görmek istiyorsanız COP’a gelin…

Ancak Pasifik Ada Devletleri, Az Gelişmiş Ülkeler, Afrika Grubu gibi müzakere blokları bunlara pabuç bırakacak gibi görünmüyorlar. Madde 6’nın bu haliyle çıkması ve Paris’in içinin boşaltılması ihtimali düşük. Zira bugünkü bir basın toplantısında Carbon Market Watch sözcüsünün söylediği gibi Madde 6 kural kitabı bu haliyle çıkarsa Paris Anlaşması sıfır toplamlı bir oyuna dönüşecek, piyasada yapılan aldım verdim ben seni yendim oyunundan atmosfer etkilenmeyecek. Küresel emisyonlar düşmeyecek. 1,5-2 derece hedefleri buhar olacak.

Bu fiyaskoda, Madde 6’ye dair kötü niyetle yaratılan uygulama açıklarını taslaklardan silip atamayan Şili COP başkanlığının sorumluğunun da büyük olduğunu düşünüyorum. Zaten Şili’de halkın isyan ettiği ve aylardır sokaklarda istifaya davet ettiği azılı neoliberal Pinera hükümetinden ilerici bir COP yönetimi beklemek hayalcilik olurdu. Üstelik Şili burada ne kadar bağımsız hareket ediyor, ne kadar Brezilya’nın gölgesi altında, o da belli değil.

Neticede bütün bunlar, yani en önemli iki konu Glasgow’a kalıyor: Hem iddialı hedefler, hem de Madde 6. Bu da seneye 9-20 Kasım 2020’de, muhtemelen AB’den ayrılmış Birleşik Krallığın yeni Boris Johnson hükümetinin başkanlığında İskoçya’da, Glasgow’da yapılacak COP26’yı son yılların en hayati iklim konferansı haline getirecek. Kopenhag’a son şans demiştik, yenildik. Paris’e son şans dedik, yetersiz de olsa bir kazanımla çıktık. Biz Paris gerçekten işe yarar hale gelsin diye bastırırken şimdi bu kazanım geri alınmaya çalışılıyor. Şimdi de Glasgow son şans. Her son şansı geçtiğimizde karbon bütçesi biraz daha tükeniyor, felakete biraz daha yaklaşıyoruz. Ama pes edecek lüksümüz yok.

Bu sene COP25’e çocuklar damga vurdu. Öfkeleriyle, heyecanlarıyla, COP içinde yaptıkları eylemlerde, Madrid sokaklarını doldurarak, okul grevcileri ve iklim hareketleri, Yokoluş İsyanı ve Gelecek İçin Cumalar, geleceğimiz için verdiğimiz ölüm kalım mücadelesini giderek büyüteceklerini herkese gösterdiler. Şarkılar söyleyerek, sloganlar atarak, zıplayarak ve dans ederek iklim adaleti mücadelesi yapan gençler ve çocuklar susmuyor. Bugün de, yine bir Cuma günü, toplantı salonunda fiyasko ilan edilirken 50 metre ilerideki koridorda aktivistler grevdeydi. Sesleri duyuluyor. Ama devletler tarafından dikkate alınmıyor. Söyledikleri sözlere boş referanslar verilirken eyleme geçmeyen ve adım atmayan yöneticiler ve liderler çocukların ve gençlerin öfkesini artırıyor.

İlk kez bu yıl COP’a yeni dalga iklim kuşağı damgasını vurdu. Ama Madrid’den hayal kırıklıkları ve öfkeleri artmış olarak ayrılıyorlar. 2020, çok daha güçlü bir iklim hareketi görecek. Glasgow’a kadar giderek büyüyen bu hareketi dikkatle izlememiz ve desteklememiz gerekiyor. Çünkü kazanmaktan başka çaremiz yok.

Kategori: COP25

COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-3]: Müzakereler neden tıkandı? Paris Anlaşması uygulanamaz hale gelebilir mi?

Madrid’de devam eden COP25 Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı’ndan yazdığım notların üçüncüsünü, COP Başkanı, Şili Çevre Bakanı Carolina Schmidt’in müzakerelerde gelinen son durumu açıklamak için düzenlediği durum değerlendirmesi toplantısını (stock-taking plenary) izledikten hemen sonra yazıyorum. Bu toplantıda COP25’ten pek bir şey çıkmayacağı aşağı yukarı belli oldu. Hatta müzakerelerin tıkanmak üzere olduğu bile söylenebilir.

Önce burada bu kadar kritik ne müzakere ediliyordu, ülkeler neden bir konsensüse varamıyor, kısaca özetleyelim. Zira haklı olarak, ortada bir Paris Anlaşması var, ülkeler zaten hedeflerini açıkladılar, bu hedeflere ulaşmak için ne yapmaları gerektiği oldukça açık, o halde daha neyi paylaşamıyorlar diye düşünüyor olabilirsiniz. Tek cümleyle yanıtlamak gerekirse cevap şöyle: Çünkü bir grup ülke hâlâ verdikleri sözleri tutmamanın ve bir şey yapmış gibi görünürken bu yaptıklarının atmosferin sera gazlarıyla dolmasını etkilememesini sağlamanın peşindeler. Üstelik bunu yaparken bir de üzerine para kazanmak istiyorlar. Peki bu kadar saçma bir şey nasıl mümkün oluyor?

6. Madde tartışması

Burada tartışmaların odağında Paris Anlaşması’nın 6. maddesi var. Geçen sene Katowice’de (COP24) Paris Anlaşması’nın uygulanmasına dair ilkelerin belirlendiği Paris Kurallar Kitabı yazılmış, ancak 6. Madde üzerinde anlaşma sağlanamadığı için bu konunun görüşülmesi bu seneye bırakılmıştı. Madde 6 tartışması önemliydi, çünkü Kyoto Protokolü’nden hatırladığımız esneklik mekanizmalarının benzeri bazı piyasa araçlarının Paris Anlaşması için de geçerli olmasını öngörüyordu. Bildiğiniz gibi iklim değişikliğiyle mücadele için ülkeler (ülke içinde de bu hedefe uyumlu olarak sektörler/firmalar) üretimden kaynaklanan sera gazı emisyonlarını azaltmak için bir hedef belirler. Ancak bazı piyasa araçları ile gerçekte azaltmadıkları bu emisyonları, başka bir yerde yapılan azaltımı satın alarak yapmış sayılabilirler. Paris Anlaşması’na Kyoto mekanizmalarının aynılarını koymak mümkün değildi, çünkü hem iki rejim arasında büyük farklar vardı, hem de Kyoto mekanizmalarının hiçbir işe yaramadığını herkes biliyordu. Bu kez bütün ülkeler işin içindeydi, gelişmiş-gelişmekte olan ülke ayrımı Kyoto’daki kadar belirgin değildi ve küresel ölçekte işleyecek bir mekanizma gerekiyordu.

2015’de COP21’de imzalanan Paris Anlaşması iklim kriziyle mücadele için büyük sevinçle karşılanmıştı.

Paris Anlaşması, yine bir tür ofset (yaptığı emisyonu başka bir yerdeki azaltımla dengeleme) imkânı getirip ülkelerin kaçmasını sağlamak yerine bu kez piyasa mekanizmalarını azaltım hedeflerini güçlendirmek amacıyla oluşturdu. Madde 6 eskiden karbon kredisi diye bildiğimiz tarzdaki her türlü kağıdın piyasada alınıp satılmasını, ama satılan kağıdın alan ülke için taahhütlerine ek bir azaltım getirmesi şartını koştu. Yani amaç ülkelerin zorunlu olan azaltımlarını bir şey yapmadan kağıt satın alarak halletmesi değil, kendi taahhütlerini “içeride” tamamladıktan sonra, daha iyisini yapmak için başka ülkelerin yaptıkları fazladan azaltımları satın almalarını sağlamaktı. Üstelik bu ticaretin bütün ülkeler arasında ve sadece ülkeler arasında değil kamu kurumları ve özel sektör arasında da yapılabileceği öngörülüyordu.

Madde 6’da çevresel dürüstlük (environmental integrity) ve küresel emisyonların toplam azaltımı (overall mitigation of global emissions) diye iki kavram yer alıyor. Bunlar yapılacak olan alım satımın mutlaka atmosfere yapılan karbondioksit emisyonunu azaltmaya hizmet etmesi gerektiği anlamına geliyor. Yani azaltmış gibi yapıp aslında atmosfere faydası olmayan bir numara çevirmenize Anlaşma izin vermiyor. Anlaşma bununla da yetinmemiş, aynı azaltımın iki ayrı yerde sayılamayacağını (double-counting) da belirtme ihtiyacı duymuştu. Yani piyasa mekanizmaları ancak hedefleri artırmak için (ambition) kullanılabilir.

Kağıt üzerindeki azaltımdan atmosferin haberi var mı?

Ama tabii bu Madde 6’nın düz ve iyimser yorumu. Sonuçta burası bir müzakere zemini ve iklim acil durumu diye bir şeyden haberi yokmuş gibi davranan iş takipçisi zihniyetindeki bazı müzakereciler (ve aslında müzakereci kılığındaki fosil yakıt lobisi temsilcileri) açık bulmayı ya da yaratmayı becerebiliyorlar. Madde 6 topu topu bir buçuk sayfa uzunluğunda 9 paragraflık bir madde. Üstadı bunun uygulama kitabını yazarken öyle açıklar yaratır, hesaplama yöntemini öyle belirler ve paragrafları öyle saçma yorumlayabilir ki, madde tanınmaz hale gelir ve amaçladığının tam tersine hizmet eder. Burada yapılmak istenen işte tam da bu. Eğer buradaki bazı müzakereciler ısrarla mükerrer sayım (double-counting) ve sıcak hava (hot-air) yaratmaya ve işi yapılan emisyonun ofsetine çevirmeyi becerirlerse Paris Anlaşması işlemez hale bile gelebilir, çünkü kağıt üzerinde yapılmış gibi görünen azaltımdan atmosferin haberi olmayabilir. Bu kötü ihtimalleri örnek vererek açıklamaya çalışayım.

Paris’den dört yıl sonra, anlaşmanın Madde 6 yüzünden çıkmaza girebileceği konuşuluyor.

Diyelim ülke olarak verdiğiniz ulusal katkı beyanında (NDC) 2030’da toplam emisyonunuzu on yıl öncesine göre %30 azaltıp 240 milyon ton emisyon yapmayı taahhüt ettiniz. Ama işler çok yolunda gitti ve 220 milyon ton emisyon yaptınız. Bu durumda taahhüdünüzün üzerine çıkmış oluyorsunuz. Buna üstün başarı (overachievement) deniyor. İşte bu fazladan başardığınız 20 milyon ton azaltımı madde 6’da ITMO adı verilen (Intenationally Transferred Mitigation Outcomes: Uluslararası Transfer Edilebilen Azaltım Ürünü) bir kağıda dönüştürüp diyelim tonunu 10 dolardan satıp 200 milyon dolar kazanabilirsiniz. Ama eğer siz bu 20 milyon tonu küresel emisyondan düştüyseniz, alıcı ülke de tekrar 20 milyon tonu kendisine azaltım olarak yazamaz. Yazarsa double-counting olur çünkü.

Normalde bu örnekte yapmayı taahhüt ettiğinden fazlasını beceren ülke ödüllendirilmiş oluyor. Ama eğer niyetiniz kötüyse, sırf bu işten para kazanabilmek için yapabileceğinizden daha az bir taahhütte bulunup kendinize ITMO yaratabilirsiniz. Örneğin söz konusu ülke bu mekanizmayı düşünerek 220 milyon tona düşüreceğini bile bile kendisine “ben ancak 260 milyon tona düşürürüm” diye bir hedef belirleyip yok yere 40 milyon tonluk haksız kağıt yaratabilir. Bu tabii Paris’in özüne aykırı, çünkü Anlaşma her ülkeye yapabileceği en yüksek azaltım taahhüdünde bulunma görevi veriyor. Eğer buradan çıkması gereken kural kitabı bu işi baştan kesecek net bir önlem almazsa amaçlananın tam tersine, ülkeleri zayıf taahhüt almaya özendirmiş olabilir.

Hedef düşük, başarı üstün

Daha da kötüsü, geçmişten kalan bazı karbon kredilerini (eski Temiz Kalkınma Mekanizması projelerinden kazanılanları vb. dahil) madde 6 altında saydırma çabaları. Bunun örneği Avustralya. Avustralya’nın Kyoto hedefi 1990’a göre %8 artış idi. Yani 2020 öncesinde Avustralya’nın hedeflediğinden fazlasını gerçekleştirmiş gibi görünmesi sadece yapabileceğinden çok daha düşük bir hedef almasından kaynaklanıyor. Ama Avustralya şimdi bu eski “üstün başarısını” Paris altında saydırmak istiyor. Aynı şey Rusya için de geçerli olabilir, çünkü Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya ve eski Doğu Bloku ülkelerinde eski sanayilerin kapanması bu ülkelerin emisyonlarını 1990’a göre çok düşürdü. Şimdi düşünün, Rusya veya Avustralya veya başka bir ülke, 2020 öncesinde yaptığı varsayılan bir azaltımı bir ülkeye satarlarsa ve bu ülke de bu azaltımı kendisi yapmış gibi muhasebe ederse ne olur? Doğru bildiniz, aslında hiçbir azaltım yapılmamış olur, ama yapılmış gibi bildirilir. İşte buna sıcak hava ticareti (hot air) deniyor.

Yapılan bir azaltımın birkaç kere hesaba katılması riski, bir de üzerine, Madde 6’ye göre ülkeler arası ticaretin yanı sıra kurulacak olan Uluslararası Karbon Piyasası’nda şirketler ve/veya kamu kurumları arasında da alım satım yapılabilecek olmasından kaynaklanıyor. Örneğin bir fabrika saldığı karbonu azaltırsa bu ülkenin ulusal emisyonunu azaltır. Aynı azaltım ülkeler arasında alınıp satılır, bir de üzerine şirketler arası alınıp satılırsa ne olacak? Sıcak hava basmaya devam… Üstelik işler bu şekilde çığırından çıkarsa piyasada satılan azaltım kağıtları için talep de azalacağı için düzgün bir fiyat da oluşamayacaktır. Bir de üzerine akıbeti belirsiz ağaçlar dikerek, nasıl yapıldığı belirsiz şekilde ekosistemleri restore ederek yutakların geliştirildiği ve negatif emisyon yaratıldığı varsayımıyla ITMO’lar yaratılır ve bunlar alınıp satılırsa, bundan yine atmosferin haberi olmayacaktır.

Türkiye, hiçbir şey yapmadan ‘başarabilir’

Öte yandan eğer gelişmiş ülkeler, yüksek hedef belirlemedikleri için satacak bol kağıdı olan gelişmekte olan ülkelerin kağıtlarını satın alarak hedeflerini gerçekleştirmeye kalkarlarsa bütün bu ticaret oyunundan atmosferin hiç haberi olmayacak, boyuna sıcak hava basılıp durulmuş olacaktır.  (Durumun ne kadar saçma bir hal alabileceğinin bir örneği Türkiye’nin durumu olabilir. Türkiye 2030’da emisyonlarını 1.175 milyon tondan 929 milyon tona indirme sözü verdi. Ancak hiçbir şey yapmadan mevcut politikalarıyla Türkiye’nin emisyonunun 929 milyon tonun çok altında kalacağı biliniyor. Bu “üstün başarı”nın Türkiye’nin zamanında zayıf hedef almış olmasına bağlı olduğu Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın Emisyon Açığı Raporu’nda iki senedir vurgulanıyor. Ama şimdi Madde 6’nın uygulama ilkeleri açıkları kullanmaya imkan verecek şekilde yazılırsa, Türkiye, elbette Paris Anlaşması’na taraf olursa, hiç yoktan birkaç yüz milyon tonluk azaltım kağıdı satacak duruma gelebilir.)

Madrid’de içeride ülkeler ve fosil yakıt lobileri pazarlık yaparken, dışarıda yüz binlerce kişi iklim adaleti istiyor.

Böyle böyle, Paris Anlaşması küresel emisyonları gerçekte düşürmeyen, ama her ülkenin çok büyük azaltımlar yapmış göründüğü bir oyuna dönüştürülebilir. İşte bu nedenle Madrid’de Madde 6 müzakereleri tıkanmış görünüyor. COP Başkanı, Yeni Zelanda ve Güney Afrika bakanlarına ülkeler arası konsültasyon görevi vermiş, ancak bu görüşmelerden henüz bir sonuç alınamamış durumda. Tartışmalar yukarıda anlatmaya çalıştığım Kyoto dönemi azaltımların kullanılması, double-counting, çevresel dürüstlük gibi konularda devam ediyor. Ayrıca bazı ülkeler ve iklim hareketi Madde 6’nın uygulama ilkelerine mutlaka insan haklarının da eklenmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bu da son derece önemli, zira yerelde yaşayan insanların haklarını ihlal eden yatırımlarla azaltım yapıp elde edilecek kağıtların satılması, insan hakları ihlalinden para kazanmak anlamına gelecektir. Türkiye’deki küçük HES’leri düşünün. İnsanların su hakkını elinden alıp doğayı tahrip edip katılımdan uzak bir şekilde HES yapıp, sonra bunu “yenilenebilir enerji” olduğu için kağıda dönüştürüp (çünkü madde 6 sadece fazla azaltımları değil doğrudan yatırımları da alınıp satılacak kağıda dönüştürmeye imkan sağlayabilir) para kazanabilirsiniz. Bunun elbette iklimi korumakla falan bir ilgisi olmayacaktır.

Güya bu COP ‘ambition’ olacaktı

Madrid’de aklı başında olan herkes Madde 6 uygulama kural kitabı böyle çıkacaksa hiç çıkmasın diyor. Benim izlenimim de aklı başında ülkelerin çoğunlukta olduğu ve Avustralya, Brezilya, Suudi Arabistan, ABD gibi ülkelerin Paris’i çıkmaza sokma planlarına geçit vermeyecekleri yönünde. Yani Madde 6 seneye kalacak. Böyle olursa Paris’e taraf olmayan ülkeler gelecek sene müzakerelere katılamayacağı için ABD engelinden de kurtulmuş olacağımız için bu iyi de olabilir. Tabii bu arada Madrid’de karar verilmesi gereken ortak zaman çerçevesi konusunun da ertelendiğini, üstelik sadece Suudi Arabistan’ın oyalaması yüzünden değil, en çok da AB yüzünden ertelendiğini ekleyelim. Ortak zaman çerçevesi, bundan sonra verilecek Ulusal Katkı Beyanları’nın (NDC) ya beş ya da 10 yıllık olması, ama herkesin aynı yıllar için taahhütte bulunması anlamına geliyordu. Acelesi yok deyip ertelediler. Kayıp Zarar Mekanizması’yla ilgili müzakerelerin de ilerlemediğini görüyoruz. Ayrıca hiçbir büyük ülke taahhütlerini artıracağına dair bir beyanda da bulunmadı. Oysa güya bu COP “Ambition COP” olacaktı.

Yani anlayacağınız çocuklar aylardır grevde, milyonlarca insan aylardır sokakta, iklim krizini gündemin birinci maddesine taşıdılar, ama buna rağmen COP25’ten dişe dokunur bir karar çıkacak gibi değil.

Peki ama biz Madrid’e niye geldik?

Kategori: COP25

COP25İklim KriziManşet

Genç aktivistler bilim insanlarıyla medyayı bir araya getirdi

Madrid’de devam eden Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda (COP25) dün sabah genç iklim aktivistleri Greta Thunberg ve Luisa Neubauer, “Bilimin Arkasında Birleş” başlıklı bir etkinlik düzenleyerek aralarında IPCC başyazarlarının da bulunduğu bilim insanlarını geniş bir katılımcı ve gazeteci grubuyla buluşturdular.

COP25’in yapıldığı IFEMA Konferans Merkezi’ndeki Action Hub’da düzenlenen toplantının açılında konuşan Greta Thunberg, “Luisa ve ben bu platformların akıllıca kullanılması gerektiğini düşünüyoruz, bu nedenle bugün bilim insanlarının seslerinin duyulmasını sağlayacak bir platform açmak istedik”, dedi. Sözlerine “Benim ve Luisa’nın sesleri pek çok kez duyuldu ve pek çok genç insanın seslerini duyurmaları şahane bir şey, ama biz bilim insanı değiliz. Bu nedenle bu harika bilim insanlarını davet ettik ve söylenmesi gerekeni söylemelerini istedik,” diye devam eden Thunberg, medyada bilimin yeterince ve olması gerektiği gibi yer bulamadığını söyleyerek, “Bilimin sesini dışarıda bırakan bir konuşmaya devam edecek kadar zamanımız yok” dedi.

Luisa Neubauer ise konuşmasına geçen sene de Katowice’de COP toplantısına katıldıklarını ama o zaman onları izleyen gazetecilerin “birkaç kamera daha az” olduğu esprisini yaparak başladı. Bu sene yeniden COP’a geldiklerinde neyin değişmiş olduğunu sorguladıklarını söyleyen Neubaumer şöyle konuştu:

“Çok şeyin değiştiğini kabul ediyorum. Artık çok daha fazla insan iklim değişikliğinden bahsediyor, herkes Gelecek İçin Cumalar’ı biliyor, ama üzücü olan şu ki, herkes konuşmanın iklim krizini çözmeyeceğini ve krizi çözmek için gerçek eylem gerektiğini unutuyor.”

Toplantının ilk konuşmacısı olan IPCC Başkan Yardımcısı Ko Barrett, son IPCC raporlarından yola çıkarak iklim değişikliğinin etkilerinden söz etti. Okyanusların insan etkinlikleri tarafından atmosfere salınan karbonun %20-30’unu bir sünger gibi emdiğini söyleyen Barrett, bunun okyanus kimyasını değiştirerek asitleştirdiğini ve bunun da balık popülasyonunu azaltarak geçimleri okyanusa bağlı milyonlarca insanı etkilediğini belirtti. Bilim çevrelerinin de iklim krizine karşı tıpkı gençlik gibi bir araya geldiğini kaydeden Barrett, gençlerin bilime ve karar vericilere yeni bir perspektif açtığını ve bilimin tartışmalarda temel oluşturmasındaki katkılarının büyük olduğunu dile getirdi. Barret, bilim insanlarının etkin elçileri oldukları için gençlere teşekkür etti ve insanların bilimi dinlemeye devam edeceğini umduğunu söyledi.

İkinci sözü alan Stockholm Çevre Enstitüsü’nden IPCC yazarı Sivan Kartha ise son buzul çağı ile bugün arasındaki sıcaklık farkının sadece 5 derece olduğunu ve bu farkın buzul çağında karaları kaplayan kilometrelerce kalınlıktaki buzulun erimesine ve dünyanın bugünkü haline gelmesine neden olduğunu aktardı. Şimdi durdurulmazsa yüzyıl sonuna kadar 4-5 derece ısınma olabileceğini söyleyen Kartha, “Bunun yarısı kadar, ya da 3-4 derecelik bile ısınma gerçekleşse neler olabileceğini bilmiyoruz, çünkü hiç o kadar sıcak bir dünyada yaşamadık” dedi. Kartha, emisyonların sıfıra indirilmesinin zorunlu olduğu uyarısı yaptı, bunun da ancak dünyanın ayrıcalıklı olan kesimlerinin emisyonlarını kesmesiyle ve tüketim biçimlerini değiştirmeleriyle mümkün olabileceğini belirtti.

Geçen ay 11 bin bilim insanının imzasıyla BioScience dergisinde yayınlanan “Dünya Bilimcileri İklim Acil Durumu İçin Uyarıyor” başlıklı bildirinin yazarlarından Tufts Üniversitesi Öğretim Üyesi William Moomaw da konuşmacılar arasındaydı. Sözlerine Luisa ve Greta’ya teşekkür ederek başlayan Moomaw, “iklim acil durumu terimini biz icat etmedik, siz ettiniz; bu sayede insanlar acilen harekete geçilmesi gerektiğini anlıyor”, dedi. Moomaw, iklimin çoktan değiştiğini söyledi ve ekledi:

“Ben bu çocukların doğduğundan farklı bir iklimde doğup büyüdüm, onlar benim göremeyeceğim bir iklimde yaşayacaklar.”

11 bilim insanının bile bir konuda aynı fikirde olması zorken, nasıl olup da farklı üniversitelerden beş bilim insanının yazdığı bir bildiriyi 11 bin bilim insanının imzaladığını anlatan Moomaw, emisyonların net sıfır değil, tamamen sıfır olması dışında bir çare bulunmadığını söyledi. Negatif emisyon denen şeyin, bugün yapmaya devam ettiğimiz emisyonların bir gün, bir yerlerde, birileri tarafından, bugün bilmediğimiz bir şekilde atmosferden geri alınacağını beklemek anlamına geldiğini belirten Moomaw, “Isınmayı 1,5 derecede tutmak için emisyonları önümüzdeki 10 yıl boyunca yılda %7,6 düşürmek zorunda olduğumuzu” vurguladı. Karbon nötralizasyonunun bir mit olduğunu ve söyleyen Moomaw sözlerini, “Ben iklim değişikliğini ilk kez 1960’larda duydum ve 1988’den bu yana bütün işim iklim değişikliğiyle uğraşmak. Bu iki genç kadının da benim yaşıma gelene kadar iklim değişikliğiyle mücadele etmek zorunda kalmalarını istemiyorum” diyerek tamamladı.

Union of Concered Scientist adına konuşan Rachel Cleetus ise, 2019’un tüm zamanların en sıcak ikinci yılı olacağını hatırlattı ve son 19 yılın hepsinin en sıcak yıllar arasında olduğunu vurguladı. Bu toplantının Dünya İnsan Hakları Günü’nde yapıldığını hatırlatan Cleetus, iklim krizinin insanlar üzerinde etkilerinin bugünden görüldüğünü, insanların felaketlerde öldüğünü, geçim kaynaklarını kaybettiklerini ve yerlerini terk etmek zorunda kaldıklarını, su ve gıda sıkıntısının, halk sağlığı sorunlarının şimdiden ortaya çıktığını anlattı. .

Son konuşmacı olan IPCC Başkan Yardımcısı Youba Sokona ise sera gazı emisyonlarının acilen düşürülmesinin buzulların erimesini ve okyanusun asitlenmesini sınırlandıracağını belirtti  ve atılacak her adımın çok önemli olduğunu vurguladı.

Dinleyicilerin eğitimin önemiyle ilgili bir sorusuna cevap veren Greta Thunberg eğitimde iklim değişikliğinin işlenmesinin önemli olduğunu ama yetişkinlerin eğitiminin daha önemli olduğunu söyledi. Thunberg, bilimsel bilgilerin ve rakamların insanların anlayabileceği şekilde aktarılmasının çok önemli olduğunu, çocukları bekleyemeyeceğimizi, bugün dünyayı yönetenlerin konunun aciliyetini fark etmeleri gerektiği vurguladı.

Kategori: COP25

COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-2]: İklim krizinden hangi ülkeler daha fazla sorumlu, Türkiye’nin payı ne kadar?

İklim krizi konusunda kafa karıştırmak için başından bu yana en sık başvurulan taktiklerden biri rakamları çarpıtarak yorumlamaktır. Bu yöntem en çok da sorumluluk tartışması için kullanılır. İklim krizinden hangi ülkelerin, hangi ekonomik sektörlerin ve toplumun hangi kesimlerinin daha fazla sorumlu olduğunu anlamak için gerekli en önemli rakam olan sera gazı emisyonu konusunda yakın zamana kadar küresel ölçekte tutarlı bir veri setimiz yoktu. Hâlâ da tüm ülkelerin ve tüm sektörlerin saldığı tüm sera gazlarının eksiksiz verisine sahip değiliz. Bu verilerin bir kısmını toplamak zor, bir kısmı özellikle belirsiz bırakılıyor, bir kısmı da bütün ülkeler yakın zamana (Paris Anlaşması’na) kadar düzenli veri bildirimi yapmakla yükümlü olmadıkları için dağınık ve tutarsızdı.

İşte yeni raporu geçen hafta Madrid’de COP25 sırasında açıklanan Küresel Karbon Projesi (GCP), son birkaç yıldır bu bütünlüğü sağlamak için başarılı bir iş yapıyor. Sadece UNFCCC bildirimlerinden değil, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve BP’ninkiler de dahil farklı kaynaklardan topladığı verileri tutarlı bir bütünlük içinde bir araya getiriyor. Yine de bu tutarlılığın bedeli Küresel Karbon Bütçesi 2019 da dahil olmak üzere GCP’nin ve akraba projelerin yayınladıkları raporların karbondioksit (CO2) dışındaki sera gazlarını dışarda bırakmaları. Bu durum özellikle bu listelerde tarım ve hayvancılıktan kaynaklanan metan ve nitröz oksidin dikkatlerden kaçmasına neden olabilir. Ancak böyle yapmayınca da karbondioksit dışındaki sera gazlarının yetersiz bildirimi tarihsel artış eğiliminin ve ülkeler arası karşılaştırmanın sağlıksız olmasına yol açıyor. Zaten küresel sera gazı emisyonlarının %77’si CO2’den, %66’sı ise doğrudan fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan CO2’den oluşuyor. Bu nedenle bütün sera gazlarını içermese de GCP’nin yayınladığı güncel karşılaştırma sorumluluk alanında bugün kullanabileceğimiz en tutarlı kaynaklardan biri.

Sorumluluk nasıl paylaştırılıyor?

İklim kriziyle mücadele için yapılması gereken şey atmosfere boca edilen sera gazlarını azaltmak ve 2050’ye kadar da sıfırlamak. Uluslararası iklim müzakerelerinin en önemli ilkesi ise hakkaniyet. Bu nedenle “kim sorumlu” sorusunun cevabı hayati önem taşıyor. Sorumluluğu öznesine ve zamansal eğilimlere bakarak saptıyoruz. Özne başlıca beş şekilde ele alınıyor: Ülkeler, ekonomik sektörler, yakıtlar, şirketler ve toplumsal kesimler (ya da sınıflar).

Zamansal bakış da üç şekilde oluyor: Bugünkü yıllık emisyonlar, tarihsel toplam emisyonlar ve emisyonların yıllar içindeki değişimi. (Bunlara her özne için ayrı ayrı bakılabilir.) Tabii ülkelerin emisyonlarını kıtalara ve ülke gruplarına (Ek1, Ek-1 dışı; gelişmiş, gelişmekte olan, az gelişmiş; G20, G8 vb.) göre de sınıflayabilirsiniz. Resmi olarak emisyonlar üretime göre toplanıyor ve bildiriliyor.

Yani her ülke yaptığı üretimin emisyonundan sorumlu tutuluyor. Bu iki şekilde sorun yaratabilir:

  • Üretiminizin önemli bir bölümünü ihraç ediyorsanız ve bu ürünler başka ülkeler tarafından tüketiliyorsa, o emisyondan tüketimin yapıldığı ülkenin insanlarının da sorumlu olması gerekir (refah ve yaşam biçimi açısından). Çin, Tayvan gibi ülkeler bu açıdan refah düzeyleriyle uyumsuz yüksek emisyonlara sahip görünebilir.
  • Fosil yakıt üreticisi olan nispeten küçük bir ülkeyseniz ve çıkardığınız fosil yakıtın çoğunu yakmayıp ihraç ediyorsanız, aslında sorumlu olduğunuzdan ve ekonomik gelir elde ettiğinizden çok daha az bir emisyon sizin hesabınıza yazılıyor demektir. (Petrol üreticisi Norveç ve kömür üreticisi Avustralya bunun örnekleri.)

GCP tüketim emisyonlarını da hesaplıyor, ancak bunlar müzakerelerde kabul edilen resmi rakamlar değil.

Yakıtlara göre emisyonlara bakmak kömür, petrol ve doğal gazın enerji sistemindeki yerine ve neden oldukları sera gazı miktarlarına dair önemli bir fikir veriyor. Sektörel dağılımda ise iç içe geçme ihtimalinin yüksek olduğunu göz önünde tutmanız gerekiyor. (Örneğin emisyonlar sadece proses emisyonları değil de, sektörü temsil edecek yaşam döngüsü emisyonları olarak veriliyorsa aynı emisyon başka bir sektör için de sayılmış olabilir. Bu nedenle sektörel emisyon dağılımının toplamının 100’den fazla olması çok muhtemeldir.) Şirketlere ve toplumsal kesimlere veya sınıflara göre emisyon dağılımını resmi olarak veren bir kaynak da bulunmuyor. Bu konularda alternatif kaynaklara güvenmeniz gerekiyor.

Bu yazıda Küresel Karbon Bütçesi 2019’un sunduğu son verilerden yararlanarak sorumluluk dağılımının son durumunu ülkelere göre özetlemeye çalışacağım. Rapor ülkelere göre karşılaştırmayı sadece fosil yakıtlardan kaynaklanan CO2 emisyonları üzerinden yapmış. Bu nedenle rakamların ülkenin toplam sera gazı emisyonunun kabaca dörtte üçü olduğu akılda tutulmalı. Yazıda Türkiye’ye özel bir ağırlık vermemiz de elbette kaçınılmaz olacak.

Hangi ülkeler daha sorumlu?

  • 2018’de fosil yakıtlardan kaynaklanan toplam küresel CO2 emisyonları 36,8 GtCO2. (GtCO2: Milyar ton karbondioksit.) Buna uluslararası hava ve denizyolu taşımacılığı dahil. Bu iki sektör küresel emisyonların %1,2’sinden sorumlu ve bu oran artıyor. (Bu önemli, çünkü bu emisyonlar hiçbir ülkeye yazılmıyor. Aşağıda verdiğim yüzdeler hava ve denizyolu taşımacılığı hariç küresel toplama göre hesaplanmış durumda.)
  • 2018 emisyonlarına göre en fazla emisyon yapan ve toplam yıllık emisyonları 1 milyar tonu geçen 5 ülke var: Sırasıyla Çin, ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya. Bu beş ülkenin toplam emisyonu (21,1 GtCO2) küresel emisyonların yarısından fazla (%54,2). Hatta sadece Çin ve ABD’nin toplamı %40! Avrupa Birliği de bu listelerde üye ülkelerin toplam emisyonlarıyla yer alıyor. Onu da eklediğimizde 5 ülke ve 28 AB ülkesinin toplam emisyonu 24,5 GtCO2, yani küresel emisyonların %63,1’i.
  • İlk onda yer alan diğer ülkeler sırasıyla Almanya, İran, Güney Kore, Suudi Arabistan ve Endonezya. Bunları Kanada, Meksika, Güney Afrika, Brezilya, Türkiye, Avustralya, Birleşik Krallık, Polonya, İtalya ve Fransa takip ediyor. Görüldüğü gibi AB 28 ülkenin toplamı olarak listeye girmediği takdirde ilk 20’de 5 Avrupa ülkesi yer alıyor ve bunlardan sadece Almanya ilk ona giriyor.

  • İlk 20 ülkenin toplam emisyonu (AB toplamı hariç) 28,7 GtCO2 ve bu küresel toplamın %74’ünü buluyor. AB toplamını da dahil ettiğimizde (ve ilk yirmideki 5 AB ülkesinin emisyonlarını bu toplamdan düştüğümüzde) ilk 20 ülke ve AB’nin toplamı 29,9 GtCO2 yapıyor, bu da küresel toplamın %77,2’si. Demek ki ilk 20 kirletici ve AB dışında kalan 176 ülkenin toplam emisyonu küresel emisyonların %20’sinden biraz fazla.
  • G20’ye bakmak da aynı şeyi bir başka taraftan görmemizi sağlıyor. 19 ülke ve AB’den oluşan G20 ülkeleri dünya nüfusunun %62,5’ini, dünya ekonomisinin (alım gücü paritesine göre GDP) %87,5’unu oluşturuyor. Bu ülkeler arasında sadece Arjantin emisyon sıralamasında ilk 20’de değil. Arjantin’in emisyonunu da ekleyince G20 ülkelerinin toplam emisyonu 29,4 GtCO2 ediyor, bu da küresel emisyonların %76’sı. Demek ki ilk 20 ülkeyle G20 ülkelerini aşağı yukarı aynı kabul edebiliriz. İlk 20’de olup G20’de olmayan Polonya’yı ve ilk 20’de olmayıp G20’de olan Arjantin’i eklediğinizde emisyonların kabaca %77’sinden 39 ülkenin sorumlu olduğunu, kalan 157 ülkenin emisyonların yaklaşık %23’ünden sorumlu olduğunu söyleyebiliriz.
  • Türkiye 2018’de fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan 430 milyon ton karbon emisyonu yapmış ve bu toplam sera gazı emisyonunun (530 milyon ton) %81’i (küresel ortalamadan fazla). Böylece Türkiye 196 ülke arasında şu anda atmosferi en fazla karbondioksitle kirleten 15. ülke oluyor. Karşılaştırılabilir ülkelere baktığımızda, sıralamada Türkiye’den yukarıda tek bir Avrupa ülkesi var, 6. olan Almanya. İlk 20’deki diğer Avrupa ülkeleri (Birleşik Krallık, Polonya, İtalya ve Fransa) 17.-20. sıralarda, yani Türkiye’nin altında yer alıyorlar. Türkiye’nin emisyonu küresel toplamın %1,1’i ve oran olarak Avustralya ile eşit. Oranları %0,9 olan Polonya, İtalya ve Fransa’dan, %1 olan Birleşik Krallık’tan ve tüm diğer Avrupa ülkelerinden fazla. Diğer yükselen (emerging) ekonomilerle (Çin, Hindistan, Brezilya, Endonezya vb.) karşılaştırıldığında ise Türkiye en az emisyonu olan ülkelerden biri. Ancak bu ülkeler arasında nüfusu ve ekonomisi Türkiye’den küçük (veya yakın) olup da emisyonu Türkiye’den hatırı sayılır ölçüde fazla olan sadece petrol üreticisi ülkeler Suudi Arabistan ve İran ile Güney Kore var. Diğerleri Türkiye’ye göre oldukça büyük ülkeler. Bu arada Türkiye önümüzdeki yıllarda emisyonlarını artırmaya devam ederse, kendisinden hemen önce gelen 3 ülkenin (Meksika, Güney Afrika, Brezilya) emisyonlarını azaltma eğiliminde olmaları ve altındaki ülkelerin de fazla artırmalarının olası görünmemesi nedeniyle birkaç yıl içinde rahatlıkla 12. sıraya çıkabilir, ancak ekonomisinin büyüklüğü ve endüstriyel gelişmişlik düzeyi nedeniyle ilk ona girmesi pek mümkün değil.
  • Kişi başı emisyonlar refah ve tüketim düzeyini yansıttığı için hakkaniyet tartışmasında önemli. Sözünü ettiğimiz ülkeler arasında en yüksek kişi başı emisyon 18,4 tonla Suudi Arabistan’ın. Onu 16,9 ton ile Avustralya, 16,6 tonla ABD, 15,3 tonla Kanada ve 12,9 tonla Güney Kore takip ediyor. Türkiye’de kişi başı emisyon 5,2 ton ve dünya ortalaması olan 4,8 tondan biraz yüksek. (Türkiye’nin kişi başı sera gazı emisyonu 6,6 ton ve dünya ortalamasından biraz düşük, bununla karıştırmamak için not edelim.) Burada Türkiye’yi asıl AB ile karşılaştırmak gerekiyor. AB ortalaması 6,7 ton, İtalya ve Birleşik Krallık 5,6 tonla Türkiye’ye yakın, Fransa ise 5,2 tonla eşit. (Özellikle Fransa tarihsel nükleer santral filosu nedeniyle az kömür kullandığı için emisyonları düşük çıkar.) Avrupa’da çok yüksek kişi başı emisyonlu iki ülke var: 9’ar tonla kömür ülkeleri Almanya ve Polonya. Türkiye’nin emisyon artış hızı sürer ve AB hedeflerini tutturursa en geç 2030’da Türkiye’nin kişi başı emisyonu AB ortalamasının ve (Polonya hariç) bütün Avrupa ülkelerinin üzerine çıkacaktır.
  • Tarihsel emisyonlara bakıldığında elbette güncel emisyonlardan farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Kişi başı emisyonlar ve tarihsel emisyonlar hakkaniyet açısından daha önemli göstergeler ve bu iki göstergede ön planda olan ülkelerin emisyonlarını daha hızlı ve daha büyük miktarda azaltmaları gerekiyor. 1850’den bu yana yaptıkları toplam (kümülatif) emisyonlara bakıldığında elbette ABD açık arayla birinci sırada. Onu son yıllarda yetişen Çin ve yirminci yüzyılın büyük kirleticileri olan Rusya, Almanya, Birleşik Krallık ve Japonya takip ediyor. (Tabii Birleşik Krallık 19. yüzyıldan beri gelen bir birikime sahip.) Tarihsel sorumlulukta veya iklim borcunda ilk onda olan diğer ülkeler ise Hindistan, Fransa, Kanada ve Polonya.
  • Tarihsel emisyon çok önemli olmakla birlikte ülkelerin emisyonlarını artırma hızları da hakkaniyet açısından önemli. Çin ve Hindistan 1990’dan bu yana emisyonlarını neredeyse dörde katlayan, emisyonlarını en hızlı artıran ülkeler. Türkiye’nin emisyonları ise 1990’dan bu yana %140 arttı ve Türkiye gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiğinde en yüksek artış hızına sahip ülke oldu. Bu artış hızı Çİn ve Hindistan dışındaki yükselen ekonomilerle  de karşılaştırılabilir düzeyde.

Türkiye’nin iklim krizindeki sorumluluğu

Türkiye’nin resmi iklim politikası iklim değişikliğinin önemini kabul etmek, Türkiye üzerindeki olumsuz etkilerini vurgulamak, uluslararası çabaların yanında yer alma kararlılığını açıklamak, ancak Türkiye’nin sorumluluğunu azımsamak, harekete geçmekten kaçınmak ve sera gazı emisyonlarını azaltma yönünde herhangi bir hedef belirlemeyi reddetmek şeklinde özetlenebilir.

Bu rakamlar Türkiye’nin iklim değişikliğine neden olan gazların emisyonundan tarihsel olarak fazla sorumlu olmadığını, ancak 1990’dan bu yana emisyonlarının ciddi biçimde artırdığını ve emisyonları en hızlı artış gösteren birkaç ülkeden biri olduğunu gösteriyor. Halen dünyanın en büyük 15. karbon kirleticisi olan Türkiye’nin artık sorumluluğunu kabul edip iklim politikasını en kısa zamanda değiştirmesi gerekiyor.

Kategori: COP25

COP25İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Madrid Notları-1] Tamam, 1,5 derece yarın! Peki 2 dereceye kaç yıl kaldı?

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılan 25. Taraflar Toplantısı’nın (COP25) ilk haftası her sene olduğu gibi bilim ve politika çevrelerinin krizin son durumuyla ilgili rapor ve yayınlarından yayılan uyarılarla başladı. COP katılımcılarının artık neredeyse bağışıklık kazandığı bu kötü haberler tufanı, bu yıl daha konferans başlamadan yayınlanan Emisyon Açığı Raporu ile başlamıştı. Rapora göre yıllık sera gazı salımı 2018’de tarihsel bir rekor kırarak 55,3 milyar tona çıktı. İkinci tatsız rapor, yeni fosil yakıt yatırımlarının iklim değişikliğiyle mücadeleye vurduğu darbeyi açıklayan Üretim Açığı Raporu idi. Yine UNEP imzası taşıyan bu resmi raporun Emisyon Açığı’na eklediği öngörüleri ve emisyon açığındaki son durumu gelecek hafta Birleşmiş Milletler’in Madrid’de raporla ilgili yapacağı etkinliği izledikten sonra yazmaya çalışacağım.

Önceki gün yapılan yan etkinlikle açıklanan Küresel Karbon Bütçesi Raporu 2019 ise, bu iki raporun çizdiği tabloyu farklı bir hesaplama yöntemiyle destekliyor. Bu raporun önemi, küresel sıcaklık artışını 1,5 ile 2 derece arasında bir yerde durdurmak için ne kadar hızlı olmamız gerektiğini bize net bir şekilde göstermesi. Bu nedenle Yeşil Gazete’deki Madrid notlarına, önümüzü daha iyi görmemizi sağlayan bu raporun açıklandığı toplantıda aldığım notları aktararak başlamak istiyorum. Sonuçlar ürkütücü olmakla birlikte, iklim kriziyle mücadele etmek için ne yapacağımızı bilemediğimiz bir durumun artık çok uzağında olduğumuzu ve ne hızla bir emisyon azaltma atağına geçmemiz gerektiğini net bir şekilde anlatıyor.

Yazıya karbon bütçesi ne demek ve nasıl hesaplanıyor, biraz bunları anlatarak başlayacağım. Ardından son durumu ve bütçeyi tamamen tüketmek için kaç yılımız kaldığını aktaracağım.

Küresel karbon bütçesi neden önemli?

En önemli sera gazı olan karbondioksit (CO2) fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salındıktan sonra yaklaşık 100 yıl boyunca atmosferde kalıyor. Yani pratikte sanayi devriminden bu yana kömür, petrol ve doğal gaz yakarak saldığımız karbondioksitin (buna bir de yanmasına ve tahrip edilmesine neden olduğumuz ormanlar, sulak alanlar ve diğer ekosistemlerden açığa çıkan karbondioksiti ekleyebilirsiniz), yutaklar (yani okyanus ve biyosfer) tarafından yutulmayan kısmının neredeyse tamamı hâlâ atmosferde bulunuyor. Demek ki insanlığın yaptığı tarihsel emisyonların yarısına yakını bir havuzu doldurur gibi atmosferi doldurmuş durumda.

Bu nedenle 1750’de 277 ppm (milyonda parçacık) olan atmosferdeki CO2 miktarı 2019’da yani 270 yılda yüzde 50 artarak 415 ppm’i geçti. Ama bu artışın yarısı 1990’dan sonra gerçekleşti, zira fosil yakıtların atmosferdeki CO2 artışının başlıca kaynağı olması ancak 1950’den sonra gerçekleşti. Bugün artış lineer değil ve artış hızı artıyor (halen yılda yaklaşık 2,5 ppm’e varan bir hızla.) Karbon bütçesi çalışmalarında daha çok 1950’lerden itibaren yapılan fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonları ve bunların yutaklar tarafından yutulma düzeyi dikkate alınarak hesap yapılıyor. Aşağıdaki şekilde 2009-2018 arasındaki 10 yılda gerçekleşen küresel karbon döngüsünü, yani insan kaynaklı emisyonları ve yutaklar tarafından yutulan karbon miktarını yıllık ortalama olarak görebilirsiniz.

Bu şekildeki rakamlar Gigaton (milyar ton) Karbon (GtC) biriminden verilmiş. Karbonu karbondioksite çevirmek için 3,664 ile çarpmak gerekiyor. Örneğin fosil yakıtların yakılması sonucu son 10 yıl boyunca yılda ortalama 9,5 GtC salındığı görülüyor. Bunu karbondioksite çevirirseniz 34,8 GtCO2 yapıyor. (GtCO2: milyar ton karbondioksit.) Aynı şekilde toprak kullanımı değişikliği (başlıca ormansızlaşma) nedeniyle salınan insan kaynaklı karbon miktarı yılda 1,5 GtC, yani 5,5 GtCO2 olmuş. İkisinin toplamı yılda 11 GtC veya 40,3 GtCO2 yapıyor. Aynı şekilde atmosferde yılda biriken ortalama karbon miktarının 4,9 GtC olduğu görülüyor. Bunu ppm’e çevirmek için ise 2,124’e bölmek gerekiyor. Yani on yıl boyunca yılda ortalama 2,3 ppm artış olmuş. Biyosfer (ormanlar, toprak vb.) ile okyanus tarafından yutulan miktarlar ise karbon cinsinden söylersek sırasıyla 3,2 ve 2,5 GtC, toplam 5,7 GtC. Yani 11 GtC’nun yarısı (%52’si) yutaklar tarafından yutulmuş, yarısı ise atmosferde birikmiş. Aşağıdaki şekilde yukarıda insan kaynaklı emisyonların (gri alan fosil yakıtlardan, sarı alan toprak kullanımından), aşağıda ise yutakların yuttuğu miktarın (turkuaz alan okyanuslar, yeşil alan karalardaki biyosfer, mavi alan ise atmosferde biriken kısım) 1850’den bugüne değişimi görülüyor.

Birinci şekilde görülen ilginç birkaç rakam daha var. Fosil yakıt rezervlerinin, permafrostun (donmuş yeryüzü tabakaları) ve deniz dibi sedimentinin barındırdığı karbon depoları. Fosil yakıtlara bakıldığında özellikle gaz için geniş bir aralık verildiği görülüyor. Ancak depolara dair bu rakamların minimumunu alsak bile, kömür, petrol ve gaz rezervlerinde yakılarak atmosfere salınmayı bekleyen en az 1005 Gt karbon olduğu görülüyor. Bu miktar kalan karbon bütçesi hakkımızın 4 katına yakın, aşağıda açıklayacağım. Isınma nedeniyle erimeye başlayan permafrostun tamamen erimesi halinde 1700 GtC ve deniz dibindeki sedimentte bulunan karbonun açığa çıkması durumunda da 1750 GtC daha atmosfere eklenebilir, ki bu artık kıyamet senaryosu. Tabii bir de biyosfer var. Bitkiler en az 450 GtC, toprak ise en az 1500 GtC karbon taşıyor. Ormanları koruyup artırarak ve toprağı iyi kullanarak (onarıcı tarım gibi yöntemlerle) biyosferin karbon tutma kapasitesini artırmak ve bunları daha iyi yutaklar haline getirmek mümkün. Ama bugünkü ormansızlaştırma ve endüstriyel tarım pratikleri tam tersine bitkilerdeki ve topraktaki karbonun da atmosfere karışmasına neden oluyor. Yani yeryüzünün biyosfer ve hidrosfer bünyesinde tuttuğu karbon bizi devasa bir ısınmadan koruyor. Bunların açığa çıkması değil, yutma/tutma kapasitelerini artırarak daha fazlasının depolanması için çalışmalıyız. Oysa bir yandan ısınma nedeniyle artan orman yangınları, bir yandan okyanusun asitlenmesi, bir yandan da yanlış gıda politikaları nedeniyle sistem tam tersi yönde çalışıyor.

Sonuç olarak, karbon bütçesini küresel sıcaklık artışına neden olan insan kaynaklı karbon (veya CO2) birikimi olarak tanımlayabiliriz. Pratikte bu, “sıcaklık artışını 1,5 veya 2 dereceye gelmeden sınırlamak için en fazla ne kadar karbondioksit salabiliriz” sorusunun cevabı demek. Çalışmada karbon bütçesi hesabı fosil yakıtların yakılması (çimento sektörü dahil) ve ormansızlaşmadan kaynaklanan emisyonlar farklı kaynaklardan derlenerek yapılıyor. Karmaşık ve iyi tanımlanmış bir metodolojiyle yapılan çalışmada belirsizlik düzeyi oldukça düşük.

2019 küresel karbon bütçesinin sonuçları

Önceki gün yayınlanan Küresel Karbon Bütçesi 2019’un öne çıkan sonuçları şöyle:

  • Son 50 yılda insan kaynaklı karbon emisyonlarının %82’si fosil yakıtların yakılmasından, %18’i toprak kullanımı değişikliğinden (baş. ormansızlaşma) kaynaklanıyor.
  • Son 50 yılda toplam emisyonların %29’u biyosfer, %24’ü okyanus tarafından yutulmuş, %45’i atmosferde birikmiş. (%2 hesaplanamayan açık var.)
  • Son 50 yılda fosil yakıt emisyonlarının büyüdüğü, torak kullanımına bağlı emisyonların nerdeyse sabit kaldığı görülüyor. 1960’larda 3 GtC olan fosil yakıtlara bağlı emisyonlar 2018’de 10 GtC’a çıkmış. Toprak kullanımı kaynaklı emisyonlar ise 1,4 GtC’dan 1,5 GtC’a.
  • 2018’de insan kaynaklı toplam karbon emisyonları 11,5 GtC, yani 42,1 GtCO2 olarak gerçekleşmiş. Bu da 1990’a göre %55 artış anlamına geliyor. Hatırlarsanız küresel ısınma tartışmaları ilk başladığında devletler 1990 emisyonlarının çok altına inileceğine dair kararlar almıştı. Oysa yaklaşık 30 yılda bir yandan iklim değişikliğiyle “mücadele ederken” bir yandan da emisyonları yarısından fazla artırmayı başardık.
  • 2010-2018 arasında küresel fosil yakıt kaynaklı karbon emisyonları yılda %1,3 artmış.
  • 2019’da fosil yakıt kaynaklı CO2 emisyonunun 36,8 GtCO2 olacağı, yani bir önceki yıla göre %0,6 artacağı öngörülüyor. Bu da yıllara göre emisyon eğrisinin yönünün hâlâ yukarıya doğru olduğu anlamına geliyor. (Bir önceki yıldaki %2,7’lik artışa göre biraz yavaşlama söz konusu. Bu da kömür emisyonlarının hafifçe azalmasından ileri geliyor.)

  • Ülkelere göre bakıldığında 2019’daki artışın en büyük sorumluları Çin ve Hindistan. Çin’in 2018-2019 arası yıllık artış hızı %2,6, Hindistan’ın %1,8. ABD ve AB, ikisi de emisyonlarını %1,7 oranında azaltmış. Tüm diğer ülkeler ise emisyonlarını %15,1 artırmış. Hindistan’ın artış hızının yavaşlamasında geçen sene yaşanan aşırı muson mevsiminde kömür santrallerinin çalışamamasının da payı olduğu söyleniyor. Oldukça ironik! Bu arada rapora göre Türkiye dünyada en fazla karbon emisyonu yapan 15. ülke. 2018’de önceki yıllara göre daha yavaş da olsa yine %0,7 arttığı tahmin edilmiş.
  • Kişi başı emisyonlardaki devasa fark ise devam ediyor. ABD’de 2018’de kişi başı emisyon bir önceki yıla göre artarak 16,6 tona çıkmış. İkinci sırada yine artış göstererek 11,7 tona çıkan Rusya var. Japonya 9,1 ton, Çin 7 ton. AB ortalaması 6,7 tona düşmüş. Hindistan hâlâ 2 tonla dünya ortalamasının (4,8 ton) altında. Türkiye ise 5,7 tonla dünya ortalamasının üzerinde seyrediyor ve AB’ye yetişmek üzere. (Bu rakamların yine sadece fosil yakıtlara bağlı CO2 emisyonlarının ortalaması olduğuna dikkat. Kişi bazı sera gazı salımları daha yüksek. Örneğin Türkiye’nin 2017 kişi başı emisyonu 6,6 tondu.)
  • 2019’da yakıtlara göre emisyonlara bakıldığında en büyük emisyon kaynağının kömür olduğu görülüyor (14,5 GtCO2). Kömür emisyonları 2019’da %0,9 azalmış. Petrol emisyonları aynı oranda artarak 12,5 GtCO2 olmuş. Doğal gaz emisyonları ise dikkat çekici oranda (%2,2) artarak ile 7,7 GtCO2’ye çıkmış. Hesaba ayrıca katılan çimento üretimi kaynaklı emisyonlar ise 2019’da %3,7 gibi ciddi bir oranda artarak 1,6 GtCO2’ye çıkmış. Demek ki betonlaşma ve mega altyapı çılgınlığı karbon emisyonlarını gerçekten etkiliyor.
  • Sektörlere göre bakıldığında en önemli emisyon kaynağı olan elektrik sektöründen kaynaklanan emisyonların birkaç yıllık bir duraklamanın ardından tekrar yükselmeye başladığı görülüyor. En dikkat çekici artış ise ulaşım sektöründe. Hem kara yolu ve yurt içi hava ulaşımı, hem de uluslararası hava ve deniz ulaşımından kaynaklanan emisyonlar büyük bir hızla ve düzenli biçimde artıyor.
  • Toprak kullanımına bağlı emisyonların yıldan yıla büyük dalgalanmalar gösterdiği, orman yangınlarının çok olduğu yıllarda büyük sıçramalar ölçüldüğü görülüyor. 2018 yılında ölçülen 5,5 GtCO2’lik toprak kullanımı kaynaklı CO2 emisyonu 2009-2018 ortalamasıyla eşit.

2 derece için bütçenin tükenmesine kaç yıl kaldı?

Karbon bütçesinin tükenmesi, 2 derece ısınmaya neden olacak küresel toplam ve tarihsel karbon emisyonu hakkımızın tamamını salmamız anlamına geliyor. (Aynı hesap 1,5 derece için de yapılıyor.) Kalan karbon bütçesi olarak verilen rakam ısınmayı 2 dereceye çıkarmamak için bugünden sonra salabileceğimiz, daha doğrusu mutlaka altında kalmamız gereken maksimum karbondioksit miktarı. Yani bu rakama ulaştığımız an, küresel sıcaklıkların sanayi devrimi öncesi normalin 2 derece üzerine çıkacağı kesinleşmiş oluyor. Elbette 2 derece sıcaklık artışı sınırı bütçe dolduğu yıl aşılmayabilir. Ama birkaç yıl içinde bu emisyona denk düşen ısınmanın gerçekleşeceği kesin oluyor.

Bu rakamlar elbette farklı olasılıklara göre hesaplanıyor. Burada vereceğimiz rakamlar %66 veya %50 olasılığa göre hesaplanmış. Bu da şu demek: %50 olasılıkla, “Bu miktar emisyon yaparsak ısınmayı %50 olasılıkla 2 derecenin altında tutabiliriz”, anlamına geliyor. Yani %50 olasılıkla bu emisyon miktarı bile bizi 2 derecenin üzerine taşıyabilir. Bu pek sağlam bir öngörü değil ve işi yarı yarıya şansa bırakmış oluyoruz. %66 olasılıkla deniyorsa, bu miktar emisyon yaparsak hala 2 dereceyi geçme ihtimalimiz var ama daha az, sadece %34. Yine biraz şansa bırakmış oluyoruz, ama %50 kadar değil. O nedenle genellikle %66 olasılık için olan rakamlar dikkate alınıyor, %50 rakamlarına bakmak geleceğimizle fazlasıyla kumar oynamak anlamına geliyor. İşi garantiye almak ve %90-95 olasılıkla ısınmayı 2 derecenin altında tutmak istiyorsanız bu rakamların çok daha küçüleceğini unutmayın.

Şimdi de Küresel Karbon Bütçesi 2019 Raporu’nun verdiği son rakamlara ve 2 dereceyi/ 1,5 dereceyi aşmayı garanti edecek emisyon sınırına ne zaman ulaşacağımıza bakalım:

  • 1875-2019 arasında atmosfere yaklaşık 2300 GtCO2 emisyonu yapmışız. Bu da küresel sıcaklıkları 19. yüzyılın ikinci yarısına göre ortalama 1 derece artırdı.
  • 2020’den başlamak üzere kalan bütçeler şöyle: 1- %50 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 395 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 1315 GtCO2 2- %66 olasılıkla ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için 235 GtCO2, 2 derecenin altında tutmak için 985 GtCO2.

Bu rakamlara bakarak kaç yıl kaldığını hesaplamak için önümüzdeki yıllarda emisyonların nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin etmek gerekiyor. Bunun için Emisyon Açığı Raporu’ndaki gibi Paris taahhütlerinden yola çıkılabilir. Ancak burada ben izninizle keyfi (ama oldukça mantıklı olduğunu tahmin ettiğim) bir öngörüde bulunacağım. Önereceğim senaryo kesinlikle aşırı kötümser veya alarmist olmayacak. Ama radikal değişiklikler yapılacağını da öngörmeyeceğim. Zaten amacımız o değil. Amacımız radikal önlemler alınmadan, Paris Anlaşması ve enerji dönüşümü nedeniyle yavaş yavaş bir emisyon azaltımı olacağını varsayarak kaç yılımız kaldığını bulmak. Zaten bu basit bir aritmetik hesap, herkes kendi öngörüsüne göre basit bir çarpma ve bölme işlemi yapabilir.

Yukarıda belirttiğim gibi emisyonlar artmaya devam ediyor ve 2019’da CO2 emisyonları 40,2 GtCO2 idi. Son 3 yıldır yıllık artış hızları sırasıyla %1,6, %2,7 ve %0,6 oldu. Ondan önceki 3 yıl ise emisyon artışı durmuştu. Buradan yola çıkarak önümüzdeki 10 yıl boyunca artışın bir süre daha devam edeceğini, ama 2020’lerin ortalarından sonra sabit kalacağını veya biraz düşeceğini öngörebiliriz. Böyle olacağını ve önümüzdeki 11 yıl (2020-2030) yılda ortalama 40 GtCO2 emisyon yapılacağını varsayalım: 2030’a kadar 440 GtCO2 emisyon yapmış olduk. Bu durumda 6 yıl içinde (yani 2025’te) 1,5 derece sınırının geçileceği anlaşılıyor. Sonraki 10 yıl boyunca emisyonların %20 düşeceğini ve 2031-2040 ortalamasının yılda 32 GtCO2 olacağını varsayalım. Bu durumda da 2040’a kadar on yılda 320 GtCo2 daha salmış ve kalan bütçenin 760 GtCO2’sini bitirmiş oluyoruz. 2040’tan sonraki yıllarda emisyonların bir %20 daha azaldığını ve yıllık ortalamanın 25 GtCO2 olduğunu varsayarsak 2 derece için maksimum sınır olan 985 GtCO2’nin 2050’de aşıldığını buluruz. Tamamen keyfi olan (on yılda ortalama %20 azaltım öngören) bu azaltım senaryosu eminim mesela Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) hoşuna gidecektir. Onların iyi senaryoları aşağı yukarı buna benziyor.

Eğer benden daha kötümserseniz ve uzun yıllar emisyonların düşmeyeceğini (nüfus artışı vb.’nin de etkisiyle) düşünüyorsanız 985’i doğrudan 42’ye bölün. Bu durumda 2 derece bütçesi 2042’de doluyor. Eğer artış hızlanırsa 2040 bile olabilir. 1,5 derecenin ise iyi-kötü ihtimallerle bir ilgisinin kalmadığı ve her durumda ısınmayı 1,5 derecede sınırlama şansımızı sonsuza kadar kaybettiğimiz ortada.

Üstelik burada pozitif geri besleme mekanizmalarının ve CO2 dışındaki sera gazlarının pek hesaba katılmadığını unutmayın. Yani bu tahminler en iyi ihtimalleri gösteriyor ve büyük olasılıkla hesaba katılmayan ısıtıcı faktörler nedeniyle tahmin ettiğimizden birkaç sene önce 2 dereceyle karşılaşacağız.

Sonuç

Mevcut iklim değişikliğiyle mücadele stratejileri (Paris Anlaşması, ılımlı enerji dönüşümü politikaları, eylem planları vb.) küresel ısınmayı tehlikeli 2 derece sınırının altında tutamıyor ve bundan en geç 30 yıl sonra, yani bugünün genç kuşaklarının yetişkinlik döneminde, felaketlerle çalkalanan normalden ortalama 2 derece sıcak bir dünyanın ortaya çıkacağı kesin.

Tabii kendimizi kandırmaya devam etmenin başka yolları da yok değil. Örneğin şimdiden 2 derecenin o kadar da büyük bir felaket olmadığını dillendirenler ortaya çıkmaya başladı. Üstelik iklim inkarcısı olmayan Roger Pielke Jr. geçenlerde Forbes’te IPCC’nin 2100 senaryolarını abartılı buluyor ve bunun alarmizme neden olduğundan yakınıyordu. Demek istediği şuydu: 4,5 derece olmayacak merak etmeyin, 3-3,5 derece için de o kadar patırtı koparmaya gerek yok! 2 dereceyi hafif bir ısınma sanan bu akıl tutulmasına cevap vermek için binlerce bilimsel çalışma ortaya dökülebilir. Ama biz 2 derecenin ne anlama geldiğine dair sadece IPCC’nin 2018’deki 1,5 derece özel raporundan sadece iki nokta hatırlayalım: Küresel sıcaklıklar ortalama 2 derece artarsa;

1-Kuzey Kutbu 10 yılda bir açık deniz haline gelecek. (Bu kalıcı buzulun tamamen yok olacağı ve mevsimsel donmanın belki bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor. Isınmayı çığırından çıkaracak albedo etkisi nedeniyle bu felaket demek.)

2- Okyanuslardaki mercan yataklarının %99’u yok olacak. Denizlerdeki canlı yaşamı yıkıma uğratacak bu gelişme de bir başka felaket demek.

İşte bütün bunlar, neden iklim krizini durdurmak için acilen ve çok radikal harekete geçmemiz gerekiyor sorusunun yanıtları. Karbon bütçesini hesaba katmadan konuşanları dikkate almamak gerekiyor. Can sıkıcı da olsa gerçek tam burada.

 

Kategori: COP25

COP25İklim KriziManşet

COP 25’e iklim greviyle cevap: 500 bin kişi iklim acil durumu için yürüdü

Madrid’de devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı-COP25’in beşinci gününde dünyanın pek çok kentiyle aynı anda yapılan iklim grevinde aralarında çok sayıda çocuk ve gencin de olduğu 500 bin kişi iklim acil sloganıyla yürüdü.

İklim grevlerini başlatan İsveçli aktivist Greta Thunberg’in de sabah saatlerinde Madrid’e gelerek katıldığı grev yürüyüşü akşam 18:00’de Atocha tren istasyonunun önünden başladı. Prado bulvarı boyuna yaklaşık 6 kilometre boyunca 2 saat kadar süren yürüyüşe yapılan resmi açıklamaya göre yarım milyon kişi katıldı.

Yürüyüşte Yokoluş İsyanı, Avrupa Yeşilleri, çeşitli antikapitalist ve anarşist gruplar, WWF, bisikletliler ve İspanya’nın çeşitli iklim ve çevre örgütleri pankartlarıyla ve oldukça kalabalık yer aldılar.

Gelecek İçin Cumalar (Fridays for Future) ve benzeri genç iklim aktivisti grupları ise yürüyüşün başını çekti. Yürüyüşe çocuklarıyla katılan anne babalar özellikle dikkati çekti.  Katılımcıların çoğunun kendi hazırladıkları dövizleri taşıdığı görüldü.

“Başka bir dünya yok” sloganı atılarak gerçekleştirilen yürüyüş sırasında siyasetçilere “eyleme geçin ve değişin” çağrısı yapıldı. Yürüyüşe ünlü İspanyol aktör Javier Bardem ile şarkıcı Macaco ve Amaral gibi tanınmış isimler de katılarak, değişim isteklerini kalabalıkla birlikte seslendirdi.

Nuevos Ministerios meydanında sona eren yürüyüşün ardından sahneye çıkan 16 yaşındaki öncü iklim aktivisti Greta Thunberg, burada bir konuşma yaptı. Sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında liderlerin başarısızlıktan başka bir şey üretmediğini söyleyen Thunberg “Değişim COP salonlarında değil burada gerçekleşecek” dedi.

Sosyal adaletten konuşurken buna çevre adaletini de dahil etmemiz gerekir.” diyen İsveçli aktivist, 13 Aralık’ta sona erecek COP25’ten somut kararlar çıkmasını ve insanların iklim sorununa karşı daha bilinçli olmasını umut ettiğini vurguladı.

“Gelecek için Cumalar” adlı girişimin İspanya sorumlusu Alejandro Martinez de “Eğer siyasetçiler gerekli adımları atmazsa, gençler olarak hepimiz gelecekte hayatımızın nasıl etkilendiğini göreceğiz. İklim sorunu küresel ve Gelecek için Cumalar tüm dünyada var olan bir hareket” diye konuştu.

Yürüyüş sırasındaki ilginç eylemlerden birinde ise Prado bulvarını kesen bir viyadük köprüsünden tırmanış gereçleriyle kendilerini boşluğa bırakan iki çocuk tırmanıcı bir pankart açtılar. Pankartta “1,5 dereceye sadece 8 yıl kaldı. Bu ne cüret!” yazıyordu.

Miting çeşitli grupların ve aktivistlerin yaptığı konuşmalarla gecenin geç saatlerine dek devam etti.

 

 

 

Kategori: COP25

KitapKöşe YazılarıYazarlar

Oya Baydar’dan huzursuz edici bir gelecek öngörüsü: Köpekli Çocuklar Gecesi

Oya Baydar’ın, yakın gelecekte yaşanan büyük iklim felaketini anlattığı son romanı Köpekli Çocuklar Gecesi’ni okumaya başladığım andan itibaren, kitabın bana verdiği duygu huzursuzluk oldu. Roman ilerledikçe daha da yoğunlaşan bu duygu üzerine düşünüyorum. Geleceği karanlık resmeden eserlerin, ‘distopyaların’ ilk örneği değil Köpekli Çocuklar Gecesi. Karanlık bir gelecek öngörüsü korkutabilir sizi, ya da bunaltabilir veya kaçınmak için görmezden gelmeyi yeğleyebilirsiniz. Ama bu sürekli huzursuzluk duygusu biraz farklı. Aslında “bilimsel” öngörülerimize göre kitabın resmettiği çapta ve yaygınlıkta bir iklim felaketi pek de mümkün görünmüyor; en azından bizim de görebileceğimiz, bu kadar yakın bir gelecekte. O nedenle işin bu kısmını fantezi sınırlarında kabul edip rahatlayabilirsiniz.

Ama roman yine de huzursuz edici. Nedenini yavaş yavaş anlamaya başlıyorum: Her şeyden önce Köpekli Çocuklar Gecesi’nin kahramanları bize çok benziyor. (Biz: Yeşil Gazete’yi çıkaranlar, yazanlar, okuyanlar; en genel anlamıyla yeşiller, çevreciler, insan ve doğa haklarını savunanlar, sosyalistler, anarşistler, ekolojistler – olan bitenin farkında olanlar veya kitabın bir yerinde söylendiği gibi “İyiler”.) Ve bu “kahramanlar” başaramıyor. Yapılan onca uyarı, eylem, ikna çabası hiçbir işe yaramamış. Kyoto Protokolü, Paris Anlaşması, yenilenebilir enerjideki gelişmeler, doğayı ve biyoçeşitliliği korumak için verilen onca çaba (romanın kadın kahramanı da bir doğa korumacı bu arada, bir botanist), sonuca etki edemeyecek kadar az fayda sağlamış.

Romanın yarattığı huzursuzluğun nedeni bununla da sınırlı değil: Popülist iktidarlar, diktatörlükler bütün dünyaya yayılmış. Romanın çizdiği yakın gelecek öngörüsünde demokrasilerin yenildiği, kitlelerin “seçtikleri” tiranlara kayıtsız şartsız itaat ettikleri, özgür düşüncenin en acımasız yöntemlerle bastırıldığı, haber alma hakkının ve iletişimin bütün dünyaya yayılan popülist rejimler tarafından tamamıyla engellenmeye çalışıldığı görülüyor. Bu da demektir ki, inandığımız değerlerin galip gelmesi sağlanamamış. Özgürlük, eşitlik, seçimler, parlamento, özgür medya, kuvvetler ayrılığı, hukuk ve demokrasi ortadan kalkmış. Sadece bir kaosun ortasındaki dağınık direniş odakları kalmış geriye. Oysa bizim galip gelmesini umduğumuz bu değildi, diye düşünüyorsunuz. Yine çok direkt, çok bize dair bir yenilgi öngörüsü bu.

Birbirini ‘besleyen’ krizler

Huzursuzluğun iyice yoğunlaşması işte bu iki yenilginin birbirinin içine geçmesinden kaynaklanıyor. Ekolojik felaket ve siyasi kriz birbirini besliyor. Siber savaş ve yerel çatışmalar yoğunlaşmış, ülkeler hızla silahlanmaya devam ediyor, bir avuç egemen sadece kendi iktidarlarını sürdürmek için felaketin ortasındaki dünyada bile kitleleri daha büyük savaşlara sürükleyebiliyorlar. Sanki felaketlerin insanların rasyonel yetilerini tamamen felce uğrattığı bir dünyayla karşı karşıyayız. Oysa bizim başarmak için çabaladığımız, elimizden geleceğini düşündüğümüz şey bunun tersiydi. Elimizdeki tek araç, umudumuzun belki de tek nedeni, rasyonel olanın galip geleceğine dair inancımızdı. İnsanlar felaketlerin yaşanmaya başladığını, çöküşün kaçınılmaz olduğunu görünce aklın yolunu izleyecekler, en sonunda bilim insanlarını, aktivistleri dinleyeceklerdi. Oysa Köpekli Çocuklar Gecesi bize kendimizden o kadar da emin olmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Romanın bize hissettirdiği huzursuzluğun en önemli nedeni de bu zaten. Elimizden geleni ve üzerimize düşeni yaptığımız duygusundan kaynaklanan o bize özgü konfor alanından dışarı çıkmaya davet ediyor bizi: Belki de yapacak başka bir şey, bulunacak başka yollar vardır!

Köpekli Çocuklar Gecesi’ni ben bir distopya olarak tanımlamazdım. Daha çok katı gerçekçiliğin yer yer büyülü gerçekçilikle iç içe geçtiği bir roman yazmış Oya Baydar. Olay akışının gerçeklikle bağdaşmadığı söylenebilir, ancak bu tarif edilen olayların tarif edilen zamanda (ve belki sıralamada) ol(a)mayacak olmasından dolayı. Oysa kitapta anlatılan olaylar aslında şu an zaten oluyor. Hatta biraz yaşadığımız anın dışına çıkıp geniş zamanda bakarsak, hepsi aynı anda yaşanıyor. Zaten kitapta gelecekte yaşanacak olaylar gibi anlatılan kimi olaylar geçmiş yıllarda gündeme gelen gerçek hadiseler. Bu düzeyde katı bir gerçekçiliğin hoşumuza gitmeyeceği ise kesin. Ekoanksiyete gibi bir teşhisin konuşulduğu günlerde insanların okumaktan kaçınmak isteyebileceği düzeyde katı bir gerçekçiliği benimsemiş Oya Baydar.

Umut, direniş adacıkları ve iklim çocuklarında

Ancak işin bir de umutlu yanı var: Roman aslında başlığından itibaren son derece gerçekçi bir çözüm yolu ve umut ihtimali sunuyor: Baskının iyice kesifleştiği sistemin çatlaklarında, görünmez noktalarında yeşeren direniş adacıkları bunlar. (Hakim Bey’i hatırlıyor insan.) Göçmenlerin, yoksulların, sokak çocuklarının oluşturduğu “köpekli çocuklarla”, iklim krizinin farkına varan, belki ekonomik olarak zor durumda olmayan ama geleceklerini kaybettiğinin bilincine varan “iklim çocuklarının” (kitapta ismi geçmese de anlıyoruz: Greta ve arkadaşlarının) birliği. İşte bu, çözüm umudunu oluşturuyor. Naomi Klein gibi yazarların ve yeşillerin hep söylediği sisteme karşı ekonomik, sosyal ve ekolojik mücadeleyi birleştirme gereğinin post-apokaliptik yolu belki de bu olacak. Kitabın en kuvvetli yanı umudun bu kadar gerçek, ama bir o kadar da zayıf (belki çok geç ve tamamen bize bağlı) olması.

Tabii Köpekli Çocuklar Gecesi bütün bu yok oluş hikayesini iyi bir edebiyat eseri olarak, karakterlerini sağlam çizerek, bir aşk ve kendini bulma hikayesi çerçevesinde anlatıyor. Okuyucunun yer yer Adam’ı yeterince inandırıcı bulmamasının sebebi de aslından onun temsil ettiği efsane. Adam bir kişi mi, yoksa Adem ile Havva’dan bu yana var olan vicdanın simgesi mi? Kadının bize fazlasıyla tanıdık gelmesi de anlatılanların bugünden ve buradan yola çıkması, kadının bire bir bizden biri olmasından kaynaklanıyor. Kadın, Adam ve çocuk (Umut Doğa) bize çok tanıdık gelen, sürekli üzerinde düşündüğümüz, kıyasladığımız, hatta yargıladığımız davranış biçimlerinin veya seçimlerin roman kahramanlarına dönüşmüş halleri. Hikayelerinin ve varoluş biçimlerinin çıkış noktası tam da bizim düşüncelerimiz, kaygılarımız, doğru bildiklerimiz. Ama hangisi daha doğru, hangisi daha gerçek ve hangisini seçmek durumundayız, yazar bizi böyle bir tercihte bulunmak zorunda bırakmıyor. Zaten romanın en güçlü yanlarından biri de kitabı okuyup bitirdikten sonra hâlâ kahramanlar üzerine düşünmeye devam etmeniz. Kendi içinizde veya çevrenizdeki insanlarda hangisinden hangi parçaları, ya da izleri bulduğunuzu düşünmek de buna dahil.

Ekolojik distopyalar, son yıllarda cli-fi da denen iklim romanları vb. yarattıkları atmosferle olan bitenin farkına varmanızı, kaygılanmaya başlamanızı ve harekete geçmenizi sağlayabilir. Bilimin başaramadığını sanat başarabilir. Ama Köpekli Çocuklar Gecesi bunun bir adım ötesine geçiyor. Çözüm üzerinde, daha doğrusu bu krizden çıkmanın olanakları üzerinde hem politik hem de felsefi bir tartışma yürütüyor. Oya Baydar soldan gelen, küresel sistemi, kapitalizme karşı verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin tarihini (bütün deneyimleriyle) iyi bilen bir yazar olarak sorunların birbirinden bağımsız olmadığını, iklim kriziyle siyasi krizin bütünlüğünü ve nasıl birbirlerini daha da ağır hale getirdiğini (ve getireceğini) çok iyi kavramamızı sağlıyor. Bu da zaten asıl üzerinde durup düşünmemiz gereken şey değil mi? Böylece Köpekli Çocuklar Gecesi yeni sorular sorduruyor ve iklim krizinden çıkış için çabalayanların, aktivistlerin ve en geniş anlamıyla ekolojiyle ve yeşil politikayla ilgilenenlerin de üzerinde düşünüp tartışacağı bir alan açıyor.

Okumak ve tartışmak lazım.

 

Kategori: Kitap

Doğa MücadelesiEkolojiKazdağları GünlüğüManşet

Greta’dan Kazdağları’na destek

İklim aktivisti grevci Greta Thunberg Kazdağları’ndaki siyanürlü altın madenine karşı verilen mücadeleye destek verdi.

Kazdağları Kardeşliği tarafından yayımlanan videoda Greta, Türkçe olarak “Kazdağları Hepimizin” diyor.

Greta Thunberg ve aralarında Türkiye’den Atlas Sarrafoğlu ve Selin Gören’in de olduğu 37 ülkeden 400 iklim için okul grevcisi (İklim İçin Cumalar hareketi) geçen haftadan bu yana, önümüzdeki günlerde yapılacak grev eylemlerini ve Eylül ayında yapılacak genel grevi değerlendirdikleri Gelecek için Gülümse (SmileForFuture) başlıklı toplantı için İsviçre’nin Lozan kentinde bir arada bulunuyorlar.

Kazdağları’nda Çanakkale’nin Kirazlı ve Balaban yöresinde açılmak istenen siyanürlü altın madeni için 195 bin ağacın kesilmesinin ardından 10 gün önce maden sahası yakınında Su ve Vicdan Nöbeti başlamış ve Pazartesi günü on binlerce kişi maden sahasına yürümüştü.

Yöre halkının, çevre örgütlerinin ve Çanakkale Belediyesi’nin yanı sıra yazar, sanatçı ve aktivistler Kazdağları’dan altın madeni açılmasına karşı mücadeleye destek veriyor.

 

Köşe YazılarıYazarlar

Çernobil dizisinin ardından: Nükleer, iklim değişikliğine çare değil

‘Nükleer santrallerin tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin çözümsüz, kazaların bilançosunun ağır olması ve yeryüzünün gereksiz radyasyona bulanması bir yana, emisyon azaltımının çok azını nükleer santrallerle yapmak için bile 2050’ye kadar yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok.’

Game of Thrones’u bile tahtından indiren yeni dizi fenomenimiz Çernobil, 33 yıl önceki büyük felaketi bütün detaylarıyla yeniden gündeme getirdi. Böylece bir zamanlar böyle bir kaza olduğunu duymuş olan ama içyüzünü bilmeyen genç kuşakların yaşananlardan haberi oldu. Aslında o yılları yaşayanlar ve iyi kötü bilenler de çok şey öğrendi, hem dramatik anlatının gücü nedeniyle, hem de dizinin çok iyi çalışılmış bir senaryo ile, bence mükemmel bir prodüksiyonla çekilmiş olmasından dolayı. Reaktörün, kontrol odasının, kaza anının ve sonrasının, hatta Pripiyat’ın bu kadar kusursuz yansıtılması etkileyiciydi.

Bu arada diziyi “Amerikalıların” yapmasına ve neticede “sosyalist bir devletin” eleştirilmiş olmasına kızan çok oldu; hatta meseleye “soldan” bakan yazarların bir kısmı işi nükleerci dezinformasyona katılmaya dek vardırdı. Kendi adıma bu tartışmalarla pek ilgilenmiyorum, ama nükleere sempatiyle ya da kerhen de olsa bir zorunluluk olduğunu düşünerek olumlu yaklaşanlar, olayın arka planını iyi araştırmamış iseniz cevaplanması zor sorularla karşı karşıya kalmanıza neden olabilir. O nedenle eski ve yeni nükleerci manipülasyonlara soğukkanlı cevaplar vermek önemli. Son yılarda kullanılan nükleer yanlısı argümanların en önemlisi de iklim kriziyle ilgili.

‘Nükleer Rönesans’

Üstelik bu argüman o kadar önemli ki, 1986’da yaşanan Çernobil felaketinden sonra çöküşe geçen ve 2011’de yaşanan Fukuşima felaketinden sonra işi tamamen biten (hatta bence bu son popüler diziyle tabutuna son çivi de çakılan) nükleer endüstrinin nihai kurtuluş stratejisi iklim kriziyle ilgili(ydi). Dünyada nükleer santral yapan ve işleten, devletlere ait veya devlet desteğiyle yolunu bulmaya devam eden az sayıdaki nükleer enerji şirketi ve bunların güdümündeki uluslararası kuruluşlar son 10-15 yıldır “iklim değişikliğine çözüm biziz” propagandasına dayalı bir “nükleer rönesans” stratejisi uyguluyorlar. Hatta Almanya’da Merkel hükümetinin Fukuşima öncesinde (Yeşiller’in hükümetteki en büyük başarısı olan) nükleerden çıkış kararını geri almaya kalkmasının arkasında bu propaganda vardı. (Ama tabii büyük protestolarla karşılaşınca ve üzerine bir de Fukuşima patlayınca hemen çıkış takvimine geri döndüler.) Nükleer endüstri, nükleer reaktörü iklim müzakerelerinde “temiz enerji” olarak kabul ettirmeye de çok çalıştı, ama neyse ki başaramadılar.

Nükleerin iklim değişikliğinin çözümü olduğu iddialarının ne kadar büyük bir yalan olduğunu anlamak kolay. Sadece birkaç arka plan bilgisini bilmek ve birkaç hesap kitap yapmak yeterli. Aslında nükleere karşı olmak için nükleer santrallerin ne kadar tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin nasıl çözümsüz olduğu; nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulduğu; nükleer kazalar nedeniyle hayatını, yakınlarını ve sağlığını kaybeden yüz binlerce, milyonlarca insanın ve onca canlının çektikleri ve neticede yeryüzünün gereksiz yere radyasyona bulanmış olması yeterli, ama şimdilik bunları bir yana bırakarak, adım adım birkaç hesap yapalım:

  • İklim değişikliğiyle mücadele demek küresel sıcaklık artışını 1,5-2 derecede sınırlamak için 2050’ye kadar küresel karbon emisyonlarını sıfıra indirmek demek. Konu nükleer olduğu için sadece enerji üretiminden (dolayısıyla tamamına yakını fosil yakıtlardan) kaynaklanan karbondioksit emisyonlarına bakmak yeterli. Bunu yuvarlak hesap yılda 40 milyon ton olarak kabul edebiliriz.
  • Bu emisyonları 30 yıl içinde sıfıra indirmek için hem enerji üretimini azaltmak (tasarruf ve verimlilik yöntemleriyle) hem de mevcut kömür ve doğal gazla elektrik üretimi tesislerini kapatarak yerlerine yenilenebilir enerji tesisleri açmak gerekiyor. Ulaşım ve sanayi için yakılan petrolü de bir yana bırakırsak (ki tabii katkısı az değil), dünyada sadece elektrik üretimi için kullanılan kaynakların yüzde 38’inin kömür, yüzde 23’ünün doğal gaz (az miktardaki petrolü de katarsak fosil yakıtların toplamının yüzde 65) olduğunu görüyoruz. Nükleerin payı ise sadece yüzde 10. (En iyi zamanında yüzde 17’lere kadar çıkmıştı.)
  • Demek ki nükleerin iklime çözüm olması gerektiğini düşünüyorsanız 30 yıl içinde bu yüzde 65’i kapatıp, yüzde 10’u yüzde 75’e çıkarmanız gerekiyor. Diyelim o kadar da abartmadınız, fosil yakıtların yerini bir yere kadar yenilenebilir alacak, kalan kısmını nükleerle dolduracağız dediniz. 2050’ye kadar kaç olsun nükleerin payı? Yüzde 30? Yüzde 20?

Çalışan 417 reaktörün yüzde 60’ı, 30 yıldan yaşlı

  • Bir reaktörün normal ömrü 40 yıldır. Halen mevcut nükleer reaktör sayısı 417. Bunların ortalama yaşı 30. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda çoğu kapatılacak. Kaza riskinin artmasını göze alarak ömrünü 60 yıla uzattıkları birkaç reaktör varsa da (ABD, İsviçre, Belçika ve bir iki ülkede daha), bu ömür uzatma işi çok yayılmayacak. Ayrıca Almanya, Tayvan, İspanya gibi nükleerden erken çıkış kararı alan bazı ülkeler reaktörlerin ömrünün dolmasını beklemeden önümüzdeki yıllarda mevcut santrallerini kapatacaklar. Bu nedenle ortalama ömür 40 yıl olarak alınabilir.
  • Çalışan 417 reaktörün 254’ü, yani yüzde 60’ından fazlası 30 yıldan daha yaşlı. Bugüne dek 181 reaktör kalıcı olarak kapatıldı (patlayanlar, eriyenler, güvenlik açığı nedeniyle erken kapatılanlar vb. dahil). Emekliye ayrılacak olmaları nedeniyle 2030’a kadar 190 reaktör daha kapatılacak. 2050’de ise geriye sadece 97 reaktör kalmış olacak.
  • Demek ki elektrik üretiminde nükleerin payını yüzde 20’lere, 30’lara çıkarmadan önce yüzde 10’un altına düşmesini engellemeniz, yani kapananların yerine koymak (yenilemek) için önümüzdeki 30 yılda 320 yeni reaktör yapmanız gerekiyor. Yılda 10’dan fazla yeni reaktör yapımı sadece kapananları yenilemek için şart.
  • İklim değişikliğine çare olsun diye kapanacak fosil yakıtların yerine nükleer santral yapmak gibi çılgın bir karar verdiğinize göre, bunun üzerine bir de yenilerini yapmanız gerekli demektir. Enerji üretimi sabit kaldığını varsayarsanız hesabı kolay. Herhalde nükleerin payını yüzde 20’ye çıkarmak için bile önümüzdeki 30 yılda yapmanız gereken reaktör sayısı 750 civarında olmalı. Ama biz kafadan hesap yapmayalım ve literatüre bakalım.
  • İklim değişikliği konusundaki bilimsel katkısı olağanüstü olmakla beraber çözüm önerileri konusunda biraz sabit fikirli olan dünyanın en önemli iklimbilimcilerinden James Hansen, nükleeri çözüm olarak önermek için bir ara hesabı kendisi yapmıştı ve bütün fosil yakıtlı santralleri nükleerle değiştirmek için 2050’ye kadar 2135 reaktör yapılması gerektiğini hesaplamıştı. Yılda 70 tane! (Bu hesabı yapıp nasıl oldu da fikrini değiştirmedi, bilmiyorum.)
  • Başka bir çalışmada fosil yakıtlı santrallerin yerine nükleeri geçirerek önümüzdeki 50 yıl boyunca yılda 25 milyon ton karbon salımından kurtulmak (yani emisyon azaltımının yarısından biraz fazlasını nükleerden karşılamak) için 700 yeni nükleer reaktöre ihtiyaç olduğu hesaplanmıştı. Buna yenileme rakamını da eklerseniz 1000 rakamını geçer. Bu da yılda 35 civarında yeni reaktör eder.
  • En mütevazi hesabı tabii (kendisi de fena halde nükleerci olan) Uluslararası Enerji Ajansı yapıyor. Onların önerisi nükleerin emisyon azaltımındaki katkısının sadece yüzde 6 olması. Bu durumda bile nükleerin elektrik üretimindeki payının yüzde 10’dan yüzde 24’e çıkması gerektiğini ve bunun için de 2050’ye kadar yılda 32 yeni reaktör yapılması gerektiğini hesaplamışlar.

Akkuyu Nükleer Santral inşaatı.

  • Nükleer enerjinin sera gazı emisyonunun sıfır olduğu varsayılarak yapılan bütün bu hesapların (ki ona da geleceğim) ortalamasını alırsak, a) emisyon azaltımına katkısının çok fazla olmayacağını, b) az bir şey katkısı olması için bile mevcutların yenilenmesi dahil yılda 40 civarında yeni reaktörün yapımının bitirilip şebekeye bağlanması gerektiğini görüyoruz.
  • Nükleer enerjinin 60 yıllık geçmişinde yapılıp bitirilmiş nükleer reaktör sayısı 624. Bunların 181’i kalıcı olarak kapatılmış, 26’sı uzun süredir kapalı. Ayrıca yapım halindeyken yarıda bırakılıp terk edilen 94 tane var.
  • Bugün inşaat halindeki reaktör sayısı sadece 48. Bunlara Akkuyu ve yapımı 1985’te başlayan ama hâlâ inşa halinde görünen Slovakya’daki 2 reaktör de dahil. Bu 48 reaktörün en az 33 tanesi planlanan yapım süresini aşmış, gecikmiş durumda.
  • Son 10 yılda açılan 53 yeni reaktörün arasında yapımı 43,5 yıl süren ABD’de bir reaktör, yapımı 33 yıl süren bir Arjantin reaktörü, yapımı 36 yıl süren İran’ın meşhur tek reaktörü ve Rusya’da yapımı 35 yıl süren bir reaktör de var. Onları da dahil edince (ki aslına etmemek gerekir) son 10 yıldır yılda sadece 5 yeni reaktörün açılabildiğini görüyoruz. Ancak bunların bazılarının Çin ve Hindistan’daki küçük reaktörler olduğunu da ekleyelim. Yukarıdaki hesap büyük reaktörlere göre yapılmıştı.
  • Halen tipik bir nükleer reaktör (1 GW) eğer her şey yolunda giderse ve yapımı fazla gecikmezse yaklaşık 10 milyar dolara mal oluyor. Yapım süresi de ortalama 8 yıl. Aslında son 10 yılda yeni açılan 53 reaktörün yapım süresi ortalaması 10 yıldı, ama yapımı çok uzun süren birkaç reaktör ortalamayı yükselttiği için 8 yıl denebilir.

Demek ki nükleerin iklim değişikliğiyle mücadeleye küçük bir katkı sağlayabilmesi için yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Bu da son on yıldaki yıllık yapım hızının 8’e katlanması anlamına geliyor.

Bankalar kredi vermiyor

Yeni nükleer santrallar bugün neredeyse sadece Çin, Rusya ve Hindistan’da, çoğunlukla Çin, Rusya, Kore ve Fransa devlet şirketleri tarafından yapılıyor. Doğrudan devlet desteği ve finansmanı olmadan yapılabilen herhangi bir özel sektör santrali yok. Çoğu yatırım bankası artık nükleere kredi vermiyor. Çünkü nükleer en pahalı yöntemlerden biri. Yeni bir nükleer santralden elektrik üretmeye kalkmak bugün rüzgârdan, güneşten çok daha pahalıya geliyor. Bu kadar çok sayıda yeni reaktörün sadece finansman bulunamayacağı ve üretilecek elektriğin maliyeti çok fazla olacağı için bile imkansız olduğunu görebilirsiniz. Buna uzun yapım sürelerini da eklerseniz zaten 2050’ye kadar bu kadar çok yeni reaktör yapmak mümkün değil.

Bu resme enerji politikalarını da ekleyebilirsiniz. Bir zamanlar önemli nükleer teknoloji ülkelerinden biri olan Almanya 2022’de tamamen nükleerden arınıyor. Aynı şekilde Belçika, İspanya, Tayvan gibi birkaç ülke daha nükleerden çıkış stratejisi izliyor. Halen elektriğin yüzde 71’ini nükleerden elde eden Fransa bile bu oranı 2025’e kadar yüzde 50’ye indirmeye karar verdi. Çin’in, Rusya’nın ve bir iki hevesli ülkenin nefesinin de parasının da yetmeyeceği açık.

Tabii bir de uranyum ve aslında karbon emisyonunun sıfır olmaması meselesi var. Halen mevcut uranyum rezervlerinin büyük kısmı Kazakistan, Kanada, Avustralya, Nijer, Namibya, Rusya ve Özbekistan’da. Nükleer enerji aslında oldukça marjinal kaldığı için hâlâ rezervler çok fakir değil ve cevherdeki uranyum oranı ortalamada binde 1,5 civarında. Ama yapılan hesaplara göre mevcudun 2-3 katı reaktör çalışır hale gelirse daha fakir cevherlerin de çıkarılması gerekecek, bu da karbon yoğun bir iş olan uranyum madenciliği ve yakıt hazırlama işinin daha karbon yoğun ve daha pahalı hale gelmesine neden olacak. Nükleer endüstrinin kilowattsaat başına 10-30 gram olarak verdiği nükleerin karbon dioksit emisyonunu madenciliği de hesaba katarak 50-100 grama kadar çıkaran hesaplar var. Karşılaştırma için, tipik bir doğal gaz santralinde bu rakam 350 gram. Eğer uranyum ihtiyacı artarsa 2070’e kadar nükleer enerjinin karbon emisyonunun doğal gaza yaklaşacağını hesaplayan çalışmalar var.

Ama bunları bir yana bırakıp nükleer enerjiyi sıfır emisyonlu bile kabul etseniz hesap açık. Doluya koysanız almıyor, boşa koysanız dolmuyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok. Çernobil dizisi bize nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Nükleerin iklim değişikliğine çözüm olduğu da bu katmerli yalanlardan birisi daha işte. Hepsi bu.

(Yeşil Gazete)

 

Avrupa'da Yeşil DalgaKöşe YazılarıYazarlar

Avrupa’daki ‘Yeşil Dalga’ Türkiye’de yeşillere ne söylüyor olabilir?

Bugün artık demokrasi tamamen ortadan kalkmadan Yeşiller’in tekrar siyasi sahneye çıkması kaçınılmaz bir zaruret olabilir. Avrupa’daki yeni yeşil dalga da bulunmaz bir fırsat.

Geçen hafta yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemimizi birdenbire değiştirdi. Aşırı sağa teslim olmak üzere olduğu varsayılan Avrupa’nın, siyasi yorumcuların görmezden gelmeyi tercih ettiği dinamik gücü Yeşiller, seçimlere damgasını vurdu. Milletvekili sayısını 52’den 69’a çıkaran ve Batı Avrupa’nın hemen her ülkesinde oyunu artıran yeşil partiler iklim değişikliği ve birleşik Avrupa söylemiyle Brexit’in ve aşırı sağın bunalttığı ve gençlerin iklim eylemini sokaklara taşıdığı kıtada belirleyici oldu.

Ülkelere göre bakıldığında tablo şöyle:

  • 28 ülkenin üye olduğu Avrupa Birliği’nde yeşil grup partileri toplam oyların %9,2’sini aldı. Yeşiller grubunun toplam milletvekili sayısı yüzde 33 artışla 69 oldu.
  • Yeşiller oyların %23,8’ini alan 179 sandalyeli Hıristiyan Demokratlar, oyların %20,3’ünü alan 153 sandalyeli Sosyal Demokratlar ve oyların %14’ünü alan 105 sandalyeli Liberaller’den sonra 4. büyük grubu oluşturdu.
  • Seçimlere katılım rekor kırarak %51’e çıktı (2014’te %42,6 idi).
  • Yeşiller grubunda ülkelere göre milletvekili sayısı dağılımı şöyle:
    • Almanya 22 (21 Yeşiller Partisi, 1 Ekolojik Demokratik Parti),
    • Fransa 12 (Avrupa Ekoloji – Yeşiller Partisi),
    • Britanya 11 (7 İngiltere-Galler Yeşil Partisi, 3 İskoç Ulusal Partisi, 1 Galler Partisi),
    • Hollanda 3 (Yeşil Sol Parti),
    • Belçika 3 (Ecolo [Frankofon Yeşiller] 2, Flemenk Yeşiller 1),
    • İspanya 3 (Katalan Blok’tan [ICV dahil] 2, Podemos- Birleşik Sol Koalisyonu’ndan 1),
    • Avusturya 2 (Yeşiller Partisi),
    • Danimarka 2 (Sosyalist Halk Partisi [SF]),
    • Finlandiya 2 (Yeşiller Partisi),
    • İrlanda 2 (Yeşiller Partisi),
    • İsveç 2 (Yeşiller Partisi),
    • Litvanya 2 (Çiftçiler ve Yeşiller Birliği),
    • Lüksemburg 1 (Yeşiller Partisi),
    • Portekiz 1 (İnsanlar-Hayvanlar-Doğa [PAN]),
    • Letonya 1 (Letonya Rus Birliği).
  • Yeşiller Grubu’nda yer alan 69 vekilin 58’i 12 ülkenin (Avrupa Yeşil Partisi üyesi olan) 13 “klasik” yeşil partisinden geliyor (Belçika’dan 2 bölgesel yeşil parti). 5 ülkeden 11 milletvekili ise milletvekillerini yeşil gruba göndermeyi tercih eden klasik anlamda yeşil olmayan partilerden geliyor (Portekiz, Letonya, Litvanya, Britanya, Almanya).
  • Avrupa Yeşil Partisi üyesi olan 28 yeşil partiden 13’ü başarılı olurken, 15’i milletvekili çıkarmayı başaramamış. Bunların çoğu Doğu Avrupa ülkeleri (Bulgaristan, Hırvatistan, Çekya, Estonya, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovenya) olmakla birlikte İtalya (2 yeşil parti), Yunanistan, Kıbrıs ve Malta’da da yeşiller seçimlerden eli boş dönmüş. Ayrıca ülkelerinden Yeşiller Grubu’na başka partilerin milletvekili verdiği Portekiz ve İskoçya’daki klasik yeşil partiler de başarılı olamamış.
  • Seçimlerde başarılı olarak milletvekili seçtiren “klasik” yeşil partilerin ülkelerinde aldıkları oy oranları ise yüksekten başlayarak şöyle (parantez içinde milletvekili sayıları da var):
    • Almanya Yeşiller %20,5 (21 MV)
    • Belçika Ecolo %19,9 (2 MV)
    • Lüksemburg Yeşiller %18,9 (1 MV)
    • Finlandiya Yeşiller %16 (2 MV)
    • Avusturya Yeşiller %14,1 (2 MV)
    • Fransa Avrupa Ekoloji Yeşiller %13,5 (12 MV)
    • Danimarka SF %13,2 (2 MV)
    • Belçika Groen %12,4 (1 MV)
    • Britanya Yeşiller %12,1 (7 MV)
    • İsveç Yeşiller %11,4 (2 MV)
    • İrlanda Yeşiller %11,4 (2 MV)
    • Hollanda Yeşil Sol %10,9 (3 MV)
    • İspanya (Katalonya) ICV %10 (1 MV)
  • 5 ülkedeki AYP üyesi olmayan diğer partilerin oy oranları ve milletvekili sayıları ise şöyle:
    • Litvanya Çiftçiler ve Yeşiller Birliği %11,9 (2 MV)
    • Portekiz PAN %5,1 (1 MV)
    • Britanya İskoçya Ulusal Partisi %3,5 (3 MV), Galler Partisi %1 (1 MV)
    • Almanya Ekolojik Demokratik Parti %1 (1 MV)
    • Ayrıca İspanya’da toplam oyu %15,7 olan 2 ayrı koalisyondan 2 MV

Bu tabloyu kısaca özetleyip Yeşiller’in ülkelere göre performansına daha ayrıntılı bakmayı bir sonraki yazıya bırakalım:

  • Yeşil partilerin en başarılı olduğu 11 ülke Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Avusturya, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve İrlanda olmuş. Bu listede Fransa ve İngiltere’de Yeşiller’in başarısı sürpriz ve çarpıcı. Avusturya’da ise Yeşiller son genel seçimlerde parlamento dışı kaldıkları halde bu kez önemli bir sıçrama yaptılar. Almanya’da Yeşiller’in tarihi bir rekor kırarak ikinci parti olması da çok önemli.
  • Doğu Avrupa’da demokrasinin aşınması yeşil partileri siyaset dışına itmiş görünüyor. Macaristan ve Polonya otoriterleşen rejimlerin iki örneği ve iki ülkede de yeşil partilerin izi yok. (Macaristan’da Yeşiller %2,1 aldı, Polonya’da ise koalisyon içinde seçime girdiler.)
  • Ancak İtalya’nın durumu daha çarpıcı. Hızla aşırı sağa ve faşizme teslim olan İtalya’da uzun yıllardır Yeşiller yok. İtalya’da Yeşiller bölünüp ortadan kalkmasaydı belki de ülke aşırı sağa kayarken bugün Almanya, İngiltere, Avusturya ve Hollanda’da olduğu gibi bir umut oluşturabilirlerdi. Oysa İtalya’daki iki yeşil parti de seçimlere koalisyonlar içinde girebilmiş ve esamileri okunmamış. İspanya’nın Katalonya dışındaki Yeşilleri de varla yok arasında, ancak orada koalisyondan bir milletvekili çıkarmayı başardılar. Tabii İspanya’nın politik atmosferi İtalya’ya benzemiyor.

Yeşiller’in bu başarılı sonucu almasında ve bugün bir yeşil dalgadan söz etmemizde dört faktör önem taşıyor:

  1. Yeşiller, Brexit’in yorduğu Avrupa’nın birliği projesine sahip çıkarak birliği dağılma noktasına sürükleyen beceriksiz merkez sağ ve sol partilerin prestij kaybetmesinden faydalandı. Tabii aşırı sağ da merkez sağ ve sol partilerin boşalttığı alanı dolduruyor, ancak Yeşiller aşırı sağın yükselmesinden rahatsızlık duyan ılımlı seçmenin de ilgisini çekmeyi başarıyor. Böylece Yeşiller yelpazenin sol tarafını, söylemlerini daha da ılımlı yönde değiştirmeye gerek duymadan doldurmaya başladı. Çünkü seçmen artık değişim istiyor ve solda değişimi Yeşiller temsil ediyor.
  2. Yeşiller gerçek meselelerden bahsediyor: İklim değişikliği, kentlerin yaşanabilir yerler olması, sosyal haklar gibi. Boş laftan, polemikten, popülist zırvalardan yorulan seçmen için modern, ne dediğini bilen, aklı başında bir alternatif oluşturuyor. Üstelik bu konuların bazılarına dair radikal önerilerde bulunsa da bunları büyük ideolojik söylemler içinde sunmuyor. Yeşiller’in başarısında gerçek meselelere ilişkin ayağı yere basan politik alternatifleri yıllarca her gün hiç yorulmadan hem meclislerde ve yerel yönetimlerde hem de sokakta ve halkın arasında dile getirmesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Tabii bir de özellikle yerel yönetimlerdeki başarısının.
  3. İklim değişikliği, Greta Thunberg’in başlattığı okul grevleri, gençlerin güçlü iklim aktivizmi ve yokoluş isyanının radikal söylemiyle sokakta egemen oldu. İklim değişikliğinden gerçekten ve samimi biçimde bahseden tek siyasi hareket de Yeşiller ve her zaman böyle olacak. Tarihin bu anı yeşiller için büyük bir dönüşüm getiriyor. Almanya’da Yeşiller 1990’da iklim değişikliğinden bahsederek seçimlere girdiklerinde barajın altında kalmışlardı. Bugün %20’yi geçtiler. Bu da artık iklim, yokoluş ve ekoloji söyleminin politik bir talep olarak olması gereken yere geldiğini gösteriyor. Artık insanlar hayatta kalma taleplerini ciddiye alan partileri yönetimde görmek isteyecek. Yeşillerin bu talebin sözcülüğünü yapmaya devam etmeleri gerekiyor.
  4. Gençler sadece dinamizmiyle değil yeni ve aklı başında sözler söylediği için de Yeşiller’e yöneldi. Örneğin Almanya’da ilk kez oy veren seçmenin üçte biri Yeşiller’e oy verdi. Ancak gençler sadece seçmen olarak değil, seçim kampanyasında ve aday olarak da belirleyici rol oynadılar. Yeni gençler hem seçti hem de seçildi. Tabii çocukların başlattığı yeni dalga iklim aktivizminin başarısı da gençlerin yeşil partilerde etkili olmasından ayrılamaz. Pek çok ülkede okul grevlerinin öncülüğünü doğal olarak yeşil gençler yapıyor. Gençler geleceklerini kurtarmanın yolunun, sorunun sebebi olan sağcıları veya konuyu kavrayamayan solcuları ikna etmek yerine, zaten aynı şeyi yıllardır söyleyen yeşiller içinde doğrudan politika yapıp yönetime gelmek olduğunu kavramış görünüyorlar.

Peki bu gelişmeler Türkiye’de birkaç yıldır partisiz kalan yeşiller için ne söylüyor olabilir? Ayrıntılı bir tartışmayı sonraki yazılara bırakarak birkaç saptama yapmak istiyorum.

Demokrasinin olmadığı ya da iyice aşındığı ülkelerde yeşillerin silindiğini Macaristan ve İtalya örneklerinde görüyoruz. (Polonya da öyle, ama orada Yeşiller biraz da kültürel yapı nedeniyle her zaman marjinaldiler.) Türkiye Yeşilleri de İtalya, Yunanistan ve Macaristan’daki gibi bölünme (ve şanssız birleşmeler) nedeniyle zayıfladı. Tabii Türkiye’de siyasetin küçük partilere kapalı yapısı, seçimlere girme yeterliğinin aşılmaz bir engel haline getirilmesi ve Kürt sorununun çözülmemesi nedeniyle oluşan açmaz çok önemliydi.

Ancak bugün artık demokrasi tamamen ortadan kalkmadan Yeşiller’in tekrar siyasi sahneye çıkması kaçınılmaz bir zaruret olabilir. Avrupa’daki yeni yeşil dalga da bulunmaz bir fırsat… Zira ilk Yeşiller Partisi 1988’de Almanya Yeşilleri’nin 1983’te başlattığı rüzgarın etkisinde kurulmuştu. İkinci Yeşiller Partisi de 2002-2008 arasında kuruluş çalışmalarını yaparken Almanya’da ve başka ülkelerde koalisyon hükümetlerinde ve yerel yönetimlerde başarılı olan yeşil partilerin yaptıklarından (ve tabii Türkiye’nin AB adaylık rüzgârından) etkilenmişti. 2019’da başlayan ve gelecek yıllarda genel seçimlere taşınacağı anlaşılan yeşil dalga Türkiye’de de Yeşiller’e yeni bir motivasyon sağlamak için bulunmaz fırsat olabilir.

Bu nedenle Türkiye’deki yeşillerin toparlanmak için harekete geçerken ilk iş olarak Avrupa örneklerini (başarıları ve başarısızlıkları, siyasi, toplumsal ve kültürel benzeşmeleri ve farkları) iyi incelemeleri gerektiğini düşünüyorum.

Avrupa’dakine benzer bir strateji önemli: Yeniden Avrupa perspektifi, iklim değişikliği ve demokrasi. Enerjisini Türkiye’nin kangrenleşmiş ve Yeşiller’in tek başına fark yaratması mümkün olmayan sorunlarına harcamayan, gerçek meselelere gerçek çözümler üreten, gençlerin ön saflarda olduğu yeni bir Yeşiller Partisi büyük bir açılım yaratabilir. Bunun için de yeşillerin ilk iş olarak daha fazla yazıp çizmesi, daha fazla konuşması, eskimiş tartışmalara girmeden alternatif yaratmak isteyen yeni insanlarla ve gençlerle buluşması gerekiyor.

(Yeşil Gazete)

İklim KriziKöşe YazılarıManşetYazarlar

Peki ama bu iş nasıl olacak?

‘Şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız.’

İklim krizini durdurmanın yolu fosil yakıtları 30 yıl içinde terk etmek, ekonomik sistemi tamamen karbonsuzlaştırmak demiştik. Bu formülde büyük değişiklikler yapmaya pek imkân yok. Bilimsel çalışmalarda ne kadar emisyonun atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu ne kadar artıracağı ve hangi düzeyin ne kadar sıcaklık artışına yol açacağı oldukça net çünkü. Hangi düzeydeki ısınmanın, hangi felaketleri ve hangi ekosistemlerin çöküşünü hızlandıracağı üzerine de bir hayli çalışma var.

Dolayısıyla eğer erteleyelim, 2050 olmasın da 2100 olsun, tam olarak karbonsuzlaşmayalım da elimizden geldiğince karbon yoğunluğunu azaltmaya çalışalım derseniz, daha yüksek bir sıcaklık artışını, bunun getireceği daha büyük felaketleri ve çöküşü kabullenmiş oluyorsunuz. Eh, 1,5 zaten mümkün değil, 2 çok zor, 2,5 inşallah derken önümüzdeki birkaç on yıl içinde, yani bizim yaşlılığımızda ve çocuklarımızın yetişkinlik çağlarında görebileceği kadar kısa bir süre sonra en az 3 derecelik bir küresel sıcaklık artışına razı olmuş hale geliyorsunuz. Oysa gerçekte kimsenin böyle bir felakete “peki” dediğini, gerçek anlamda rıza gösterdiğini sanmıyorum. O zaman mesele ne?

Para nereden bulunacak, hangi araçlarla?

Bence 30 yıl içinde fosil yakıtları terk etmeyi “gerçekçi” bulmayanların asıl sormak istediği şey bu işin nasıl olacağı. Bu dönüşüm için para nereden bulunacak, hangi araçlar kullanılacak? Biz isteriz tabii ama üreticiler, şirketler ve devletler, mevcut enerji-ekonomi, üretim-tüketim denklemini değiştirmeye nasıl razı olacaklar, ya da buna nasıl zorlanacaklar? Dahası bu değişikliğin neden olacağı yaşam biçimi değişikliğini biz (ya da insanlar) nasıl kabul edeceğiz?

Demek ki cevabı kolay olmayan soru hedefle değil, bu hedefe ulaşmak için gereken araçlarla ilgili. Bu araçların bir işe yarayıp yaramayacağı, hatta bu araçları kullanmaya başlamanın bile mümkün olup olmadığıyla ilgili.

Sistemin bu araçları kullanmaya ve daha işe yarar araçlar geliştirmeye nasıl zorlanacağı sorusunu tartışmayı bir başka yazıya bırakıp , bu yazıda bu araçların neler olabileceğine dair kısa bir çerçeve çizmeye çalışalım.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi küresel karbondioksit emisyonlarında hızlı bir artış var. Ancak bu artışın yavaşladığı dönemler ve hatta emisyonların durakladığı ya da azaldığı ülkeler de var.

Henüz ciddi bir önlem alınmadığı halde bu nasıl oldu? Kyoto Protokolü ciddi bir azaltım öngörmüyordu, emisyon ticareti doğru düzgün çalışmadı, pek bir şey yasaklanmadı, işe yarar vergiler konmadı vb. Buna rağmen artış hızında bir azalma eğilimi ve kısmen düşük karbonlu bir ekonomiye geçen ülkeler de yok değil.

Bu sorunun cevabını vermek, geleceği tahmin etmek için önemli. Zira mevcut gidişat aslında henüz tam olarak iklim (ya da karbonsuzlaşma) politikalarının başarılmasıyla ilgili değil. Başka dinamiklerin daha fazla etkisi var. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

‘İklim politikası’ dışında her şey 

ABD’de kömürden elektrik üretimindeki artışı durduran kaya gazı üretimi. Bu ABD’deki emisyon artış hızını yavaşlattı. Ancak fosil yakıtı biraz daha az emisyonlu, ama çevreye bir hayli de zarar veren bir diğer fosil yakıtla ikame ettiği için bu bir “iklim politikası” değil.

Çin’in öncelikle feci bir hal alan hava kirliliğine önlem olarak, ikinci sırada da sera gazı emisyonlarındaki artışı yavaşlatmak için kömürlü termik santral kurma hızını düşürmesi ve yenilenebilir enerji yatırımlarını ve bu alandaki teknoloji üretimini artırması. Burada Çin’in güneş paneli vb.’nin küresel ticaretini ele geçirmek gibi iddialı bir ekonomik amacı da var elbette. Öte yandan Çin diğer ülkelerde de kömürlü termik santral kurmaya devam ediyor. Bunun küresel emisyonlardaki toplam rolünü ayrıca hesaplamak lazım.

İngiltere‘nin yıllar önce kömürden doğal gaza geçmesi. Bunda da iklim kaygılarından ziyade Thatcher zamanındaki kömür madencileri grevi nedeniyle “madencilerden kurtulma” kaygısı önemli rol oynadı. Ayrıca İngiltere ve ABD gibi ülkelerde sermaye kesimi, ucuz emek kaygısı ve kendi ülkelerinde işçi sınıfının sesinin fazla çıkması nedeniyle karbon yoğun ağır sanayi yatırımlarını Asya ülkelerine kaydırdılar. Bu nedenle üretim emisyonları düşse de, tüketim emisyonları o kadar fazla düşmedi. Yine ortada bir iklim politikası yok.

– Yenilenebilir enerjinin gelişmesi ve ucuzlaması. Bu konuda öncülüğü Almanya yaptı. Danimarka ve İspanya gibi birkaç ülke de öncüler arasında sayılabilir. Ancak özellikle Almanya’nın yenilenebilir enerjiye verdiği destek, hatta halkın daha pahalıyken yenilenebilir enerjiye fazla para ödemeyi kabul etmesi önemliydi ve bu gerçek bir iklim politikasıydı; zira Almanya ağır sanayisini koruduğu ve üretim-tüketim emisyonları eşit kaldığı halde emisyonlarını bir noktaya kadar da olsa azalttı. Ancak Almanya örneğinde de her şey bundan ibaret değil. Birleşme sonrası Doğu Almanya’daki eski ve yüksek emisyonlu sanayi tesisleri diğer Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi kapatılmıştı, bu da Almanya’nın emisyon azaltım rakamında önemli bir paya sahip. Yani yine sadece iklim politikası değil.

– Doğu Almanya örneği Rusya dahil bütün Doğu Avrupa ülkeleri için geçerli. İklim politikası olarak değil, fazla, eski, kirletici, başka bir ekonomik anlayışın gereği olarak kurulmuş çok sayıda sanayi tesisi 1990 sonrası kapitalistleşme sürecinde kapatıldı. AB’nin 27 ülkeli toplamında “başarılan” emisyon azaltımında bunun büyük payı var, yani yine iklim politikası değil.

– Enerji verimliliği gelişiyor. Bu bir iklim politikası belki, ama enerjiyi daha verimli kullanan ev aletleri, ulaşım araçları veya makinaların geliştirilmesinde emisyonların azaltılması kaygısından çok enerji tüketimini ve bundan kaynaklanan ekonomik kaybı azaltma kaygısının ön planda olduğunu unutmamak gerekir.

Fransa ve Japonya’nın “sera gazı salmayan” nükleer santralleri. Azaltım için önemli değil ama bu iki büyük sanayileşmiş ülkenin emisyonlarının olduğundan daha yüksek olmamasında nükleere olan bağımlılıklarının da payı var. Ancak bu aynı zamanda bu ülkelerin zayıf karınları. Çünkü nükleer enerjinin geleceği yok. Fransa eskiyen ve giderek daha tehlikeli hale gelen reaktörlerinden kurtulsa fosil yakıta dönmek zorunda kalma ihtimali nedeniyle açmazda. Zira Japonya bunu 2011’de Fukuşima felaketinden sonra yaşadı. Nükleer, çok pahalı, yapımı çok yavaş ve çok riskli olması nedeniyle iklim krizine çözüm olmadığı gibi nükleere bağımlı ülkelerin karbonsuzlaşmasını da uzun vadede zorlaştırabilir.

– Son olarak AB’nin başlattığı ve bütün dünyaya tek yol diye pazarladığı emisyon ticaretinden söz edebiliriz. Karbon kotalarını alıp satmak emisyonları azaltmakta gerçekten bir işe yaradı mı şüpheli, çünkü bedelsiz dağıtılan salım izinleri ve dibe vuran karbon fiyatı nedeniyle bu sistem yıllar boyunca doğru düzgün işlemedi, kurtarma çabaları ne kadar amacına ulaşacak şimdi bile şüpheli. Emisyon ticareti dört dörtlük iklim politikası belki, ama faydalı bir araç mı yoksa fiyasko mu çok tartışılır. Az ülkede konan, bazı yerlerde sonradan kaldırılan karbon vergisinin emisyonların toplamına ne etki yaptığı da bir soru işareti.

Yolun başı…

Dolayısıyla şu ana kadar ülkeler bazında başarılı görünen, yüksek hedefler belirten iklim politikaları (özellikle AB’ninki) bile toplamda ne kadar anlamlı ve başarılmış görünen azaltım da ne kadar iklim politikalarına bağlı belirsiz. Demek ki onca vaveylaya rağmen daha yolun başındayız. Mevcut artışın büyük kısmı da henüz doğru düzgün bir iklim politikası uygulamamış Çin, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerden ve değişime açıkça direnen Avustralya, ABD, Brezilya, Rusya, İran ve Türkiye’den geliyor.

Peki bu iş gerçekte nasıl olabilirdi?

Sera gazı salımlarının gerçek anlamda azaltılması için ilk adım olarak uygulanmaya konması gereken birkaç hakiki “iklim politikası” şunlar:

– Fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapmaları, daha fazla kâr elde etmeleri ve fiyatları biraz daha ucuz tutmaları için verilen bütün devlet teşviklerine derhal son verilmesi gerekiyor. Sadece G20 ülkelerinde fosil yakıt sektörüne yılda 444 milyar dolar akıtılıyor. 2015’ten bu yana fosil yakıt şirketleri yeni yatırım yapsınlar, yani yeni madenler, petrol kuyuları, boru hatları, termik santraller vb. açsınlar diye devlet hazinelerinden akıtılan para ise 1,9 trilyon dolar. Paranın nerede olduğu belli. Bu para enerji dönüşümüne yönlendirilirse geleneksel fosil yakıt şirketleri yavaş yavaş sahneden çekilecektir.

– Enerji alanındaki Ar-Ge bütçelerinin hâlâ yüzde 30’undan fazlası fosil yakıt ve nükleere ayrılıyor. Bu bütçelerin tamamı yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğine yönlendirilmeli.

– Karada ve denizde, yeni petrol kuyuları, kömür madenleri, doğal gaz yatakları (kaya çatlama dahil) ve boru hatları için yapılan bütün arama, sondaj, inşaat ve geliştirme çalışmalarının durdurulması, bütün yeni lisanların iptal edilmesi, yeni fosil yakıt yatırımlarına karşı süresiz bir uluslararası moratoryum ilan edilmesi gerekiyor.

– Finans kuruluşlarının kömürlü termik santraller, doğal gaz santralleri, fosil yakıt arama, çıkarma ve taşıma işleri için verdikleri finansmanı kesmesi gerekiyor. Bunun için bir uluslararası anlaşma da yapılabilir.

– Bütün yatırım fonlarının ve yatırımcıların sahip oldukları fosil yakıt şirketlerine ait hisseleri ellerinden çıkarması (divestment), böylece fosil yakıt şirketlerini iflasa sürüklemesi kritik öneme sahip. Şu ana kadar yapılan divestment miktarı 9 trilyon dolara yaklaşmış durumda, ama sektörün büyüklüğü göz önüne alındığında bu miktarın neden yeterli olmadığı anlaşılabilir.

Bunlar sadece ilk adım. Yani ilk iş fosil yakıt şirketlerine verilen desteğin kesilmesi, bu şirketlerin yaptığı işlerin “illegal”, ya da başlangıçta en azından “istenmeyen iş” ilan edilmesi, böylece küresel ekonominin yön değiştirmesini ve enerji dönüşümünün hızlanmasını sağlanmak gerekiyor.

Tabii karbon vergisinden otomotiv sektörüne yönelik önlemlere ve iddialı enerji politikalarından Paris Anlaşması’nın yapısının değiştirilmesine kadar daha yapılması gereken çok iş, kullanılacak çok araç var. Ancak bir yandan enerji dönüşümünü sağlamaya çalışırken bir yandan da hâlâ fosil yakıt devlerini beslemeye devam ederek hiçbir şey başaramayız.

Tabii bu hiç de kolay bir iş değil. Karşımızda yüz yıldır dünyanın iliğini kemiğini kurutan, savaşların ve sömürünün bir numaralı sorumlusu olan bir dev var. Biz ise normal insanlarız. Yani bu tam bir Davut ile Golyat hikâyesi.

Peki Davut, Golyat’ı bu kez nasıl devirecek?

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Buzullar öngörülenden hızlı eriyor, toplumsal çöküş kapıda

Buzulların iklim değişikliği yüzünden beklenenden daha hızlı erime eridiğine ilişkin iki yeni araştırma yayımlandı. Buna göre, küresel ısınma durdurulamazsa 80 yıl içinde deniz seviyelerinden yükselme 2.5 metreyi bulabilir ve milyonlarca insanı yerinden edebilir.

İklim değişikliği nedeniyle buzulların beklendiğinden daha hızlı eriyeceğine dair iki yeni araştırma büyük ses getirdi. Küresel ısınmanın durdurulmaması halinde 2100’e kadar deniz seviyelerindeki yükselme 2,5 metreyi bulabilir.

Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) adlı akademik dergide Pazartesi günü yayımlanan makaleye göre Grönland ve Antartika’da bulunan kara buzullarının erimesi sonucunda deniz seviyelerindeki yükselme 2100’e kadar IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 2013 raporundaki tahminin çok üzerine çıkabilir ve 2,37 metreyi bulabilir. Araştırmayı yapan Bristol Üniversitesi’nden Jonathan Bamber, New Scientist’e verdiği mülakatta önümüzdeki 80 yıl içinde deniz seviyeleri bu düzeyde yükselirse, bunun toplumsal bir çöküş anlamına geleceğini söyledi.

Söz konusu makale 22 uzmanın görüşlerini içeren yapılandırılmış bir uzman yargısı derlemesi. Uzmanların değerlendirmesine göre yüzyıl sonuna kadar küresel ısınmanın 5 dereceyi bulması 1,79 milyon kilometrekare kıyı alanın deniz tarafından yutulması ve bu alanlarda yaşayan 187 milyon insanın göç etmesi anlamına gelecek.

2013’te yayımlanan IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nda en kötü senaryoya göre yüzyıl sonundaki deniz seviyesi yükselmesinin 1 metrenin altında kalacağı tahmini yapılıyordu.

Antartika buzulları bazı yerlerde 100 metre inceldi

Geçen Perşembe günü Geophysical Research Letters adlı bilimsel dergide yayımlanan bir diğer araştırma ise Antartika’daki erimenin önceden düşünülenin çok üzerinde olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre Antartika’daki kara buzulları 1990’daki düzeyin 5 katı hızda eriyor.

Leeds Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yazılan makale, Antartika’daki bazı bölgelerde buzul kalınlığının 100 metre inceldiğini ortaya koyuyor. Araştırma grubunun başındaki Andy Shepherd, 25 yıldır izledikleri buzullardaki erimenin jeolojik zaman ölçüsünü çok aşıp bir insan hayatına sığacak noktaya geldiğini belirtiyor.

Araştırmaya göre erimenin büyük kısmı buzul sahanlıklarının son derece dengesiz olduğu Batı Antartika’da oluyor. Bu bölgedeki erime deniz seviyelerinin yaklaşık 5 metre yükselmesine neden olabilir.

Öte yandan dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen ve arkadaşları deniz seviyelerindeki yükselmenin IPCC tahminlerinden çok daha hızlı olacağını 2016’da yayımladıkları bir araştırmada ortaya koymuşlardı. Hansen ve arkadaşları mevcut ısınma devam ederse deniz seviyelerinin “birkaç metre” yükselmesinin kaçınılmaz olduğunu açıklamışlardı.

Küresel sıcaklıklardaki artıştan en çok etkilenenler arasında Pasifik’teki ada devleri bulunuyor.

İstanbul, New York, Londra gibi kentler risk altında 

Kutup buzullarının hızlı erimesinin neden olacağı toplumsal sorunlar tahmin edilemeyecek kadar fazla olabilir. Küresel sıcaklıklardaki hızlı artış hemen durdurulmazsa sular altında kalacak yerler arasında New York, Şangay, Londra ve İstanbul gibi büyük metropollerle Bangladeş ve Pasifik’teki ada devletleri  gibi deniz seviyesindeki ülkeler ve Nil ve Mississipi deltası gibi büyük tarım alanları da bulunuyor.

Deniz seviyelerindeki bu kadar büyük bir yükselmenin yüz milyonlarca insanın yaşadıkları yeri terk etmesine ve yer değiştirmesine neden olacağı düşünülüyor. Büyük göçlerle ve diğer toplumsal krizlerle yüzleşmemek için küresel sıcaklıklardaki yükselmenin hızla durdurulması, bunun için de fosil yakıt (kömür, petrol ve doğal gaz) kullanımının önümüzdeki 30 yıl içinde tamamen bırakılması gerekiyor.

Yararlanılan kaynaklar: Science Daily, The Guardian, Common Dreams

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziKöşe YazılarıYazarlar

Olmayacak teknolojileri bekleyip vakit kaybetmeyin, sistemi değiştirin

Son günlerde çıkan iki haber: Hürriyet gazetesinin arka sayfa manşeti, “Bilim insanlarından iklim değişikliği için radikal yöntemler”. Diğeri ise T24’te: “Kuzey Denizi’ne dünyanın en büyük karbondioksit atık tesisi yapılacak.” Bir de bu haberlerle aynı gün Hawai’deki Mauna Loa gözlemevinden gelen rekor haberi, bu tabii sadece Yeşil Gazete’de var: “Atmosferde insanlık tarihinin en yoğun karbondioksiti birikti: 415,5 ppm.” Bu haberler bize ne söylüyor?

Kendi tecrübemden yola çıkarak yorumlamaya çalışayım…

İklim krizinin ne kadar ciddi bir hal almaya başladığını anlattığınızda haklı olarak endişeye kapılan dinleyici (bazen konuşmanın sonunu bile beklemeden) sorar: “Peki biz bu felaketi önlemek için ne yapabiliriz?” Verilebilecek en sağlıklı tepki, sorulacak en doğru soru budur.

Ancak cevap çoğu zaman soruyu soran kişiyi ikna etmez, yeterince tatmin edici gelmez. Çünkü verilen cevabın mantıki sonucu mevcut toplumsal ve ekonomik sistemi kökünden değiştirmektir.

Formül basit: Fosil yakıtı kullanma, doğayı koru

Evet, iklim krizini insan uygarlığını bütün bütüne çöküşe sürüklemeden ve canlı yaşam daha büyük bir yokoluş yaşamadan durdurmak (hâlâ) mümkün. Bunun formülü Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC tarafından kabaca, “önümüzdeki 12 yılda küresel sera gazı salımını bugünkünün yarısına indirmek ve 2050’ye kadar net emisyonları sıfırlamak” olarak tarif ediliyor. Bu emisyon azaltımının toplumsal ve ekonomik hayattaki karşılığı ise aşağı yukarı şöyle özetlenebilir: “Önümüzdeki 30 yıl içinde fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak.” Hepsi bu kadar! (Bu kısa özetin ne anlama geldiğini, bildiğiniz şeyleri tekrarlamamak ve yazının eksenini bozmamak için buraya yazmıyorum, ama merak eden okur olursa diye yazının sonuna ekliyorum.)*

Bir de tabii sistemi nasıl bu yönde değiştirebileceğimize dair araçların tartışılması gerekiyor. Teknolojik, finansal, yönetimsel, sayısız tartışma alanı var. Vergi, uluslararası anlaşmalar, yasalar, moratoryum vb. Ama araçları tartışmayı, hedefleri bulandırmadan yapmak gerekiyor. Çünkü hedeflerin özü çok net…

Ancak bu hedefler çok radikal (ya da yapılamaz) geliyor. Hem de sadece hükümetlere ve bu işlerden para kazanan şirketlere değil. İnsanların büyük çoğunluğu için endüstriyel tüketim toplumunun “kazanımlarından” vazgeçmek “gerçekçi” değil. Vazgeçtiğiniz takdirde kazanacağınız şey çocuklarınızın yaşayacağı bir gezegen olsa bile. Bir başka deyişle bugünkü gibi yaşamaya devam ettiğimizde çocuklarımız bizim yaşımıza gelemeyecek olsalar bile!

Moral bozmak yerine ihtiyacı gidermek

İşte bu nedenle bütün bu sorunları çözecek teknolojilerin geliştirilebileceğine inanmak istiyoruz ve medya da asıl yapılması gerekeni söyleyip “moral bozmak” yerine bu ihtiyacı giderecek haberler vermeyi tercih ediyor. Hükümetler ve şirketler de yine bu ihtiyacı karşılayacak araştırma kuruluşlarına para akıtıp ve bunları haber yaptırıp kendi eylemsizliklerini görünmez hale getiriyorlar.

Oysa bilim insanlarının iklim değişikliğini çözmek için geliştirdikleri söylenen bütün bu “radikal” önlemler, durumun aciliyeti ve boyutu göz önüne alındığında büyük birer palavradan ibaret. Örneğin Hürriyet’in BBC’den alarak aktardığı Cambridge’de kurulduğu söylenen araştırma merkezinin üzerinde çalıştığı “havaya denizden çekilen tuz kristallerini püskürtüp kutupları yeniden dondurma” projesinin saçmalıktan başka bir şey olmadığını anlamak için buzul bilimci olmaya gerek yok, kutupların neden ve nasıl eridiğine dair biraz bilgi sahibi olmanız yetiyor. Aynı şekilde senelerdir tekrarlanan bayat “okyanusun asitliğini azaltma” projeleri sorunun (ve okyanusların) boyutu düşünüldüğünde ciddiye alınabilecek şeyler değil. Ama yine de Sir David King gibi prestijli bilim insanları bu işlerin başına geçirilip, İngiliz petrol ve gaz sektöründen gelip gelmediğini merak ettiğim paralarla kamuoyu, emisyonları azaltmaya ve sistemi değiştirmeye gerek kalmadan sorunun önümüzdeki yıllarda zaten çözüleceği yolunda ikna ediliyor.

İnsanlar tüketimden şirketler kardan vazgeçmedikçe…

İsviçreli Climeworks şirketi İzlanda’da kurduğu santralde karbondioksidi yakalayıp ayrıştırarak yer altında depolamayı hedefliyor.

Aynı şekilde teknik ve ekonomik olarak işe yarar ölçekte yapılabilir olmadığı defalarca kanıtlanan CCS (yani bacadan çıkan karbonu tutup yer altına gömme) teknolojisi hakkında yapılan araştırmalara büyük destekler aktarılıyor. En çok da İngiltere’de. Büyükçe bir termik santralın yıllık emisyonundan az olan 10 milyon ton karbondioksiti saklayabileceği söylenen eski petrol kuyularına karbon gömmek gibi işler için milyarlarca Euro para yatırılarak umut veren haberler pazarlanıyor. Bunun tek nedeni uçmaktan, araba kullanmaktan, et yemekten, her anımızı internete ve teknolojiye bağlı geçirmekten ve dilediğimiz kadar enerji tüketmekten vazgeçmek istemeyişimiz. Tabii hükümetlerin ve göbekten bağlı oldukları fosil yakıt ve gıda şirketlerinin de asla böyle bir gündemlerinin olmaması.

Bütün bu büyük ölçüde hayali teknolojilerin yapılamaz olmasının temel nedeni de aslında atmosferdeki karbondioksiti tutmak veya atmosfere vermeden önce yakalamak mantığı üzerine kurulu teknolojileri çalıştırmak için gereken enerjinin çok fazla ve astarının yüzünden pahalı olması. Yapılan bütün maliyet ve yapılabilirlik analizleri eninde sonunda aynı yere varıyor: Bu kadar karbondioksiti tutmak için para ve enerji harcamaya değmez, bu kadar masraf edeceksek hiç emisyon yapmayacak teknolojilere doğru bir dönüşüm için harcayalım daha iyi. Ama yine de bu boş umut pompalanmaya devam ediliyor, çünkü gereken “dönüşüm” dünyanın iliğini sömürenlerin işine gelmiyor. Sadece 2016’dan bu yana fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapsınlar diye devlet bütçelerinden akıtılan teşvik amaçlı paranın 1,9 trilyon dolar olduğunu hatırlamak yeter. Tüketicinin doğrudan bu şirketlere ödediği paralar hariç.

Resim net: Durmazsak tükeneceğiz

Oysa resim oldukça net: Atmosferdeki karbondioksit düzeyi 2 gün önce 3 milyon yıllık rekorunu bir kez daha kırdı ve 415 ppm’i aştı. Son bir yılda bu düzeyin 3 ppm arttığını biliyoruz. Bu hızla gidersek 2030’da 450 ppm’i görebiliriz. Ve eğer durmazsak, 2050 gelmeden 500 ppm’i görmemiz işten değil. Bu da bu yazıyı okuyanların çoğunun, yani sadece çocuklarınızın değil, sizin bile 2 derece küresel sıcaklık artışını göreceğiniz anlamına geliyor. Sıcaklık artışının 2 dereceye çıkması ise Kuzey Kutup buzullarının tamamen erimesi, okyanuslardaki mercan yataklarının tamamen yok olması ve belli bölgelerde tatlı su kaynaklarının iyice tükenmesi anlamına geliyor. Kasırgaları, selleri, orman yangınlarını hiç saymıyorum. Ayrıca 2 derece sıcaklık artışının geri besleme mekanizmalarını ne kadar zorlayıp iki katı sıcaklık artışına kaç yıl içinde yol açacağı meçhul.

Bu durumda olmayan teknolojiler hakkında konuşup çözümü engellemeye kararlı olan şirketlere yardımcı olmayı mı tercih edersiniz, yoksa bir an önce sistemi, dünyayı ve yaşam biçiminizi değiştirmeyi mi?

 

* Fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak, hızlı başlayarak 30 yıl içinde tamamlanacak bir süreç dahilinde şunları yapmak anlamına geliyor:

  • Mevcut fosil yakıt rezervlerinin yüzde 85’ini yerin altında bırakmak,
  • Kömürden ve doğalgazdan elektrik üretimini tamamen durdurmak,
  • Ulaşımda, yük taşımada vb. petrolle çalışan (yani içten yanmalı) motorlu araçlardan tamamen vazgeçmek,
  • Havayolu taşımacılığından büyük ölçüde vazgeçmek,
  • Ulaşım, ısınma-pişirme ve sanayiyi tamamen elektriğe bağlamak,
  • Ulaşımda raylı ulaşıma ağırlık vermek, elektrikli arabaları zorunlu durumlar için kullanmak,
  • Elektriği tamamen yenilenebilir kaynaklardan, yani fosil yakıt kullanmadan üretmek,
  • Elektriği ve diğer enerji biçimlerini çok az, dikkatli ve verimli tüketmek,
  • İnşaat, devasa altyapılar ve büyük projeler çılgınlığından vazgeçmek,
  • Endüstriyel tarımdan vazgeçerek, ekolojik, doğayı koruyan ve onaran gıda üretim yöntemlerine yönelmek,
  • Doğal ormanlar, toprak, sulak alanlar ve okyanuslar gibi karbon yutaklarını korumak ve geliştirmek,
  • Doğayı korumak, karasal alanların yarısını, okyanusların daha da büyük bir kısmını tam koruma altına almak,
  • Geniş alanlarda yeniden ormanlaştırma yapmak,
  • İklimi korumayı amaçlayan tüm önlemleri ekosistem bütünlüğünü, doğa ve insan haklarını, küresel ve sosyal adaleti, şeffaflık, demokrasi ve katılım ilkelerini gözeterek almak.

Bütün bunları gerçekleştirebilmek için de,

  • Sınırsız tüketmeyi bırakmak, az tüketmek, doğaya saygılı ve sade yaşamak,
  • Uzun mesafeli seyahat ve tatillerden, uzun mesafelerde taşınan ya da endüstriyel tarım, hayvancılık ve ormancılık yoluyla üretilmiş gıdaları ve diğer ürünleri tüketmekten vazgeçmek,
  • Büyük ölçüde bitkisel beslenmeye geçmek gerek.

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Köşe YazılarıYazarlar

İngiltere’de ‘olağanüstü hal’ ilanı

‘Bu kadar kısa sürede dünyanın en muhafazakar parlamentolarından birine bu kadar radikal bir açıklama yaptırmayı başaran aktivistler, bu açıklamanın kağıt üzerinde kalmasını önleyeceklerdir.’

İngiltere Parlamentosu “iklim acil durumu” (veya olağanüstü hali) ilan etti. İlanda iklim değişikliği sorununun artık uzak gelecekle ilgili olmadığı ve yaşam süremiz içinde geri dönüşşüz bir çevre yıkımından başka bir şeyden söz edilemeyeceği vurgulandı. Öneriyi Parlamento’ya sunan İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, bu kararın bütün dünya hükümetlerini ve parlamentolarını iklim eylemi için harekete geçireceğini söyledi. Acil durum ilanı Başbakan Theresa May’in Corbyn’in önerisine karşı çıkılmamasına karar vermesi üzerine “oylama yapılmadan” kabul edildi.

Dünya ülkelerinde ilk kez bir iklim acil durumu ilan edilmesi elbette heyecan yarattı. Daha da önemlisi ilanın Greta Thunberg’in İngiltere Parlamentosu’nda yaptığı konuşmanın ve Londra sokaklarını kilitleyen Yok Oluş İsyanı’nın hemen ardından yapılmasıydı. Yani yeni iklim hareketi dalgası kısa sürede büyük ses getirmekle kalmadı, dünyanın önemli merkez kapitalist ülkelerinden birini harekete geçirmeyi de başardı. Bu anlamda hareketin, yani okul grevi yapan çocukların ve Londra sokaklarını kilitleyen aktivistlerin başarısını teslim etmek şart.

‘Küresel ısınma belasını’ dünyanın başına saran ülke

Bu ilk acil durum ilanının dünyanın en erken sanayileşen, fosil yakıt ekonomisini yaratan ve bu anlamda dünyanın başına küresel ısınma belasını saran ülke tarafından yapılması önemli. Üstelik İngiltere nüfus anlamında oldukça küçük bir ülke, ama hâlâ dünyanın en büyük 5. ekonomisi ve üretim kaynaklı emisyonlara göre yaklaşık yarım milyar tonla 195 ülke arasında atmosfere en fazla sera gazı salan 17. ülke olsa da, tüketim emisyonları daha yüksek. İngiltere tüketimden kaynaklanan fosil yakıt kaynaklı karbondioksit emisyonlarında 2016’da 11. sıradaydı, çünkü karbon yoğun teknolojileri Asya ülkelerine kaydıran ülkelerden biri. İngiltere’nin tükettiği pek çok karbon yoğun mal başka ülkelerde üretildiği için bunların içerdiği karbon ayak izi İngiltere’nin güncel emisyonlarına katılmıyor. Üretim emisyonlarını 1990 düzeyine göre yüzde 38 indirmekle övünen İngiltere’nin yaptığı azaltım, tüketimi baz alındığında aslında çok daha az.

Tabii İngiltere atmosfere karbondioksit boca etme konusundaki tarihi liderliği nedeniyle kümülatif emisyonu, yani sanayi devriminden bu yana salınan toplam karbon miktarı anlamında da 76 milyar tonla 5. sırada. Bu nedenle hem iklim adaleti, hem de güncel kirleticilik payı açısından İngiltere’nin iklim eylemine liderlik edeceğini duyurmasının anlamı büyük. Üstelik tarih İngiltere’nin açtığı yoldan başka ülkelerin de gittiğinin sayısız örneğiyle dolu. Bu anlamda Corbyn’in öngörüsü doğru olabilir.

Ancak bütün bu olumlu tabloyu bulandıran ciddi bir sorun var. Bu ilan herhangi bir bağlayıcılık taşımıyor. Parlamento’daki siyasi partiler, yerel seçimler ve ay sonunda yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesinde, üstelik oylama bile yapmadan acil durum ilan ederken, bu ilanın pratik bir sonucu olup olmayacağı konusunda bir fikir sahibi değillerdi. Kimse de değil. Zaten biraz da bu yüzden bizim için çok önemli olan bu haber, bugün sabah BBC’nin ana haber bültenlerinde kendine kısacık bir yer bile bulamadı. Ana akım medyanın habere (tabii Guardian ve Independent gibi iklim krizine büyük yer ayıran birkaç gazete dışında) önem vermemesi bir şeyler söylüyor olsa gerek.

‘Hasar kontrolü’ stratejisi

Daha da ilginç bir soru, dünyanın en ilerici ve en yeşil politikacısı sayılmayacak Theresa May’in bu kadar radikal görünen bir açıklamaya yol vermesinin arkasındaki siyasi nedenlerin neler olduğu. Bu ilanın sembolik anlamını inkâr etmeyerek ve moral bozmaktan da çekinerek yorumumu paylaşmayı deneyebilirim.

Wall Street Journal’da dün çıkan bir haber, Brexit’i yani İngiltere’yi AB’den ayırmayı beceremeyen May’in, Avrupa Parlamentosu seçimlerinden önce daha fazla oy kaybetmemek için “hasar kontrolü”  stratejisine karar verdiğini bildiriyordu. May, adayların Brexit’ten bahsetmemelerini istemiş. Tabii iki senedir Brexit’le yatıp kalkan İngiltere’de seçmenler, adaylar bahsetmeyince bu basiretsizliği unutur mu bilinmez, ama bu bir seçim stratejisi. May’in hâlâ nasıl Başbakan olarak kalabildiği sorusunun cevabı ise beni aşar. İngiltere politikasını iyi bilenlerden yardım istiyorum.

İşte hasar kontrolü stratejisinin bir parçası bu “iklim şampiyonluğu” denemesi olabilir. İklim değişikliğinin büyük bir kriz olduğunu kabul etmek, üstelik hiçbir şey yapmadan, hiçbir somut politika değişikliğine gitmeden böyle bir şov yapmak herkese oy getirebilir. Tabii sadece Muhafazakârlar değil, bu konuda ne kadar ciddi ve samimi olduğundan her zaman şüphe duyduğum İşçi Partisi için de geçerli bu. Şimdilik oraya girmeyelim. Ama oydan da önemlisi “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” Brexit komedisiyle yerle bir olan itibarını tamir etmek için iklim değişikliği gibi herkesin üzerinde anlaştığı bir konuda yapılacak liderliğin getireceği prestij olabilir. Çocukların ve sokağın çağrısını dinleyen “lider ülke” olarak görünmek az şey değil.

COP 26’ya da aday

Bilindiği gibi iklim ve çevre politikaları “soft power” işlerinin vazgeçilmez silahlarındandır. Türkiye de Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu dönemde soft power olmaya oynuyordu ve Kyoto’ya 12 yıl geçtikten sonra nihayet taraf olmasının nedenlerinden bir buydu. Üstelik İngiltere bu yıl bu amaca yönelik bir kumar daha oynuyor. Brexit yüzünden alay konusu olan bir ülke olarak, 2020’de, Paris’ten bu yana yapılacak en önemli iklim zirvesine, yani COP 26’ya aday. İngiltere’nin bu adaylığı çok ciddiye aldığını da biliyoruz. Rakipleri ise İtalya ve Türkiye. Türkiye Paris’e taraf olmadığı için şansı az, ama İtalya bastırıyor. Eğer İngiltere 2020’yi alabilirse Brexit felaketinden sonra zamanında Fransa’da Holland’ın Paris Anlaşması sayesinde elde ettiği, şimdi de Macron’un tepe tepe kullandığı iklim üzerinden soft power liderliğinin birazına ortak olabilir. Mesela bir “Londra Acil Eylem Çağrısı” fena olmaz… Normal zamanda iklim zirvelerinde pek de sesi çıkmayan bir ülke yoksa şimdi neden birden COP’a ev sahipliği yapmak için bu kadar bastırsın? İngiltere’nin iklim değişikliğini acil durum ilan eden ilk ülke olmanın avantajını haziran ayında Bonn’da yapılacak yıl ortası iklim konferansında kullanmaya ve COP 26 ev sahipliğini koparmaya çalışacağına şüphem yok.

Yine de tabii aktivistlerin yapması gereken, arkasındaki siyasi plan ne olursa olsun, bu ilanın lafta kalmasını önlemek ve hükümeti olağanüstü halle uyumlu radikal önlemler almaya zorlamak olmalı. İklim krizini kısa vadede İngiltere’de yapılacak AP seçimlerinin ve (May’in beklenen istifası durumunda yapılacak) olası bir genel seçimin ana gündemi haline getirmek büyük bir kazanım olur.

Acil durum ilanının İngiliz iklim politikalarına nasıl yansıyacağına dair ilk işaretler ise olumlu değil. Hükümete iklim politikaları konusunda tavsiyelerde bulunmakla görevli özerk bir komisyon olan İklim Değişikliği Komitesi, olağanüstü hal ilanının hemen ardından bugün bir açıklama yaptı ve hükümeti 2050’de İngiltere ekonomisini tamamen karbonsuzlaştırmaya, yani 30 yıl içinde emisyonları %100 azaltmaya çağırdı. İngiltere’nin mevcut hedefi 2050’de emisyonlarını 1990’a göre yüzde 80 azaltmak.

Ölmüşüz, ağlayanımız yok

Peki bu mudur?

Bana sorarsanız eğer İngiltere bile emisyonlarını ancak 2050’de sıfırlayacaksa ve bu bize radikal önlem olarak satılacaksa ölmüşüz de ağlayanımız yok demektir. Buna resmen çocukları kandırmak denir. İklim değişikliğini geri dönüşsüz bir felaket olarak tanımlayan bir ülke bu kadar gecikecek bir hedef açıklarsa isyanın büyüğünün patlaması lazım. Şöyle açıklayalım:

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC, 2018’de yayınladığı 1,5 Derece Özel Raporu’nda küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede durdurmak için sera gazı emisyonlarının 2030’a kadar (bugünkü seviyelere göre) %50 azaltılması, 2050’ye kadar da küresel emisyonların sıfırlanması gerektiğini açıkladı. Küresel sıcaklık artışı şu an yüz yıl öncesine göre 1 dereceyi geçtiği, hatta bir ara 1,3 dereceyi bile gördüğü için IPCC’nin bu hesabı aslında (okyanuslardaki latent ısı ve pozitif geri beslemeler hesaba katılırsa) fazlasıyla geniş sayılır. Yani eğer küresel emisyonlar büyük bir hızla düşürülmezse ve 2050’ye doğru çoktan yüzde 80-90 civarında azaltılmış değilse, bu hesap boşa düşer. Bu nedenle de sanayileşmiş ülkeler bu öneriyi kendileri için “kelime anlamıyla” alamazlar. Hele ki şu kadarcık nüfusuyla kümülatif emisyonda dünya beşincisi olan İngiltere hiç alamaz.

İngiltere gibi ülkelerin yapması gereken emisyon eğrisini dike yakın bir açıyla düşürüp 2050’den çok önce (hesabı tam yapmak lazım ama herhalde en geç 2030’larda) sıfırlamak olmalı. 2050’de sıfırlama hesabı Türkiye gibi tarihsel sorumluluğu ve güncel emisyonu dünya ortalamasında olan ülkeler için geçerli olabilir. Belki Çin ve Hindistan için de. Doğru düzgün bir emisyonu olmayan az gelişmiş ülkeler ve ada ülkelerinin ise 2050’lerde az bir emisyon hakkı kalmalıdır, ki zaten bütün bu ülkelerin emisyonlarını toplasanız küresel toplamın yüzde biri etmez.

Nükleer seçeneği dayatma hesabı da mı?

Öte yandan teknik rapora bakıldığında Komite’nin 2050’de elektrik sistemini karbonsuzlaştırmak için yenilenebilir enerji kadar nükleere de güvendiği görülüyor. Hem de mevcudun iki katına yakın yeni nükleer santral yapılacağı öngörülüyor. Bu seçimin yanlış olması, nükleerin tehlikeleri ve radyoaktif atılar vb. bir yana, İngiltere daha eskiyen ve kapanan nükleer reaktörlerini yenileyebilmiş değil. Zaten Japonya ve Kore de İngiltere’deki yeni nükleer santral projelerinden vazgeçti. Mevcut kapasiteyi iki katına çıkarmak nasıl olacak acaba? Yoksa amaçlardan biri de kolay olmayacağı anlaşılan ve kamuoyu desteğini de kaybeden nükleeri yeniden tek seçenek diye dayatmak olmasın!

Bir de tabii İngiltere’nin acil durum ilanının pratik bir sonucu olabilmesi için öncelikle Heatrow havalimanının kapasitesinin yüzde 60 artırılması, Cumbria’da yeni (ve yeniden) bir kömür madeni açılması ve kaya çatlatma (fracking) yoluyla gaz çıkarılması gibi iklim düşmanı projelerin derhal iptal edilmesi, çok hızlı bir karbonsuzlaşma ve yenilenebilir enerji/elektrikli ulaşım planı açıklanması ve en önemlisi de uluslararası iklim müzakerelerinde iklim finansmanı ve kayıp zarar mekanizmaları gibi “iklim borcu” temelindeki mekanizmalarda İngiltere’nin daha önce pek yapmadığı liderlik rolünü üstlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde bu ilan kağıt üzerinde kalır. İşin daha kötüsü diğer ülkeleri de frenleyen bir işlev görmeye başlayabilir.

Yine de yeni dalga iklim hareketinin gücünü azımsamamak gerekiyor. Bu kadar kısa sürede dünyanın en muhafazakar parlamentolarından birine bu kadar radikal bir açıklama yaptırmayı başaran aktivistler, bu açıklamanın kağıt üzerinde kalmasını önleyeceklerdir. Böyle bir laf ağızdan bir kez çıktı mı, bunu geri almak bu kadar kararlı bir hareketin varlığında kolay değil. O yüzden göbeğinden BP gibi petrol şirketlerine bağlı İngiliz politikacılarına değil, sokağın gücüne inanalım derim.

(Ümit Şahin- Yeşil Gazete)

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Küresel iklim hareketinde yeni dalga

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor. Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

Küresel iklim hareketi Greta Thunberg’in başlattığı okul grevinin bütün dünyaya yayılması ve İngiltere’deki Yok Oluş İsyanı’nın etkisiyle yeni bir evreye girdi. Bugün yaşananları yeni kuşağın kaderine el koyması olarak tanımlıyoruz ama durum aslında biraz daha geniş kapsamlı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Zira çoğul bir dönüşüm söz konusu. Bu nedenle ben bu yeni dönemi “küresel iklim hareketinde yeni dalga” olarak tanımlamak istiyorum.

Neden yeni dalga? Bu soruya cevap vermek için hareketi dönemlere ayırarak anlamaya çalışabiliriz:

İklim değişikliği sorununun popüler gündeme gelmesinde milat 1957-1958’e kadar geriye götürülebilir. Ancak konu bu etkisi kısa süren ilk kıvılcımın ardından bir 30 yıl kadar unutuldu. Bilim çevreleri tarafından tabii tamamen unutulmasa da konu genel kamuoyunun gündeminden düştü; zira soğuk savaşın hakim olduğu, ekonomik büyümenin ve teknolojik gelişmelerin hızlandığı bu yıllarda henüz küresel ısınma fark edilir düzeyde değildi, öngörüler de dağınık ve bugüne kıyasla oldukça güvensizdi.

Erken dalga

1988’de James Hansen’in Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmanın ardından Amerikan basınında ve ağırlıklı olarak Batı ülkelerindeki politika çevrelerinde konunun yeniden gündeme gelmesi, IPCC’nin kurulması ve Birleşmiş Milletler zemininde sözleşme hazırlıklarının başlaması sosyal hareketler içindeki ilk kıpırdanmaları da ortaya çıkardı.

Ancak 1992’de Rio’da imzaya açılan Çerçeve Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi ve 1995’te ilk Taraflar Konferansı’nın (COP) toplanması sırasında, hatta bunun ardından bile, yine sınırlı bir ilgi ve hareketlilik görüyoruz. Kyoto Protokolü’nün hazırlandığı bu yıllarda ağırlıklı olarak yeşil-çevreci siyasi grupların ve sivil toplumun başını çektiği, COP’lar çevresinde sürece katılan (örneğin İklim Eylem Ağı-CAN), Greenpeace gibi aktivist örgütlerin eylemleriyle gündeme getirilen iklim değişikliği sorunu, ilgili ve kaygılı azınlığın meselesi olarak kaldı. 2005’e kadar süren bu döneme “erken dalga” diyebiliriz.

Birinci dalga

Ancak 2003-2005 arasında önemli şeyler oldu. Büyük bir sıcak dalgası 2003’ün yaz aylarında Avrupa’yı kavurdu; 2004’te içeriği yalan yanlış da olsa konuyla ilgili büyük gişe başarısı yakalayan bir Hollywood felaket filmi yapıldı (Yarından Sonra); Pentagon işe el atıp meseleyi “karşı taraftan” medya gündemine taşıdı ve 2005’te ABD’yi vuran Katrina kasırgası New Orleans’ı silip süpürdü. Bütün bunların ardından Avrupa Birliği Rusya üzerindeki baskıyı artırıp Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesini sağladı.

Protokol’ün 7-8 yıl duraklamanın ardından yürürlüğe girmesi (ama bu arada en büyük kirletici ABD’nin Bush yönetimi tarafından Kyoto’dan çekilmiş olması) 2005’in aralık ayında Montreal’de yapılan COP 11’in önemini artırdı. Böylece zirve sırasında, 3 Aralık günü, dünyada yapılan ilk küresel, çok merkezli iklim eylemi organize edildi. Ana sloganı da ABD’nin Kyoto’ya taraf olması talebiydi.

Bu tarihten itibaren her yıl, COP’larla eş zamanlı mitingler yapılmaya başlandı. “Birinci dalga” adını verebileceğimiz bu dönemde hareketin ağırlık merkezi sosyal forumlardı. 1999’daki Seattle isyanının ardından başlayan küreselleşme karşıtı (ya da alternatif küreselleşmeci) sosyal forum hareketleri, küresel iklim hareketinin birinci dalgasını yaratan asıl güçtü. Konuya çok daha önceden beri hakim olan yeşil ve radikal çevreci hareketler de sosyal forumlarla birlikte bu dönemdeki hareketliliğin kurucuları arasında yer aldı. Bu dönem 2009’a kadar devam etti.

Kopenhag dalgası

Giderek ağırlaşan ve günlük yaşamda da görünür hale gelmeye başlayan iklim krizine artık Kopenhag’da kalıcı bir çözüm bulunacağı umutları, 2009’un başlarından itibaren iklim hareketini yeni bir büyüme dalgasının içine soktu. ABD’de Bill McKibben ve arkadaşlarının öncülüğünde 2007’de kurulan 350.org hareketi Kopenhag’a doğru eylemlerin bütün dünyaya, ama bu kez Asya ve Afrika ülkelerine de yayılması konusunda etkili oldu. Medyada kendine yer bulan başarılı küresel eylem günleri organize edildi.

Bu dönemde iklim adaleti talebi de ağırlık kazandı, hak temelli bir anlayış, toprak ananın hakları da dahil olmak üzere gündeme getirildi. 2009’da pek radikal ve aktivist olmayan büyük çevre örgütleri de konuya dahil olmaya başladı. Nihayet Kopenhag’da Klimaforum adı verilen çok büyük bir paralel sivil iklim zirvesi (benzerlerinin ilki) yapıldı. Ancak Kopenhag zirvesinin başarısız olması nedeniyle o güne dek görülen bu en güçlü iklim hareketi dalgası aniden sönümlendi. Kısa süren ve ardından uzunca bir bocalama evresi yaşanan bu dönemi “Kopenhag dalgası” olarak adlandırabiliriz.

İkinci dalga

2010’dan sonra hareket de iklim müzakereleri gibi toparlanmaya başladı. Ancak Kopenhag’a doğru bir hayli büyüyen harekette yer alan bazı önemli grupların dağılmasının ardından, kurumsal çevre örgütlerinin projelerle ilgilenmeye başladığı, küçük taban örgütlerinin küçük farklar yaratmaya odaklandığı, kömür karşıtı hareketin daha belirleyici olduğu bir “ikinci dalga” başladı ve bu dönem 2015’te Paris Anlaşması’nın hazırlanmasını da içine alacak şekilde oldukça uzun sürdü; geçen seneye kadar.

Elbette Paris öncesi yine büyük bir hareketlilik yaşandı, özellikle 2014 Eylül’ünde New York’ta yapılan 400 bin kişilik yürüyüşün ve bu eylemlerin hazırlık evresinin bugünkü “yeni dalganın” ortaya çıkışında kritik etkiye sahip olduğu söylenebilir. Ancak 2010-2018 arasındaki dönemi belirleyen asıl özellik protestodan ziyade çözüme odaklanmak idi. Daha iyi bir Paris Anlaşması talep etmek, ortaya çıkan anlaşma pek beğenilmese de desteklemek, “atıl varlıklar”, yenilenebilir enerjinin ucuzlaması, enerji dönüşümü, adil dönüşüm, elektrikli araçlar, yan faydalar (co-benefits) gibi kavram ve inovasyonlarla çözüme yön vermeye ve ekonomik-siyasi aktörleri ikna etmeye çalışmak bu dönemin belirleyici özelliğiydi. “Felaket tellallığı yapmayalım, bunun yerine pozitif olalım, umut aşılayalım, olumlu konuşalım”, “hepimiz aynı gemideyiz” gibi söylemler dönemi belirledi. Bu arada hem Obama’nın etkisi, hem en büyük kirletici Çin’in bile ciddi bir emisyon azaltımı hedefi belirlemesi, hem de küresel emisyonlardaki artışın 2014-2016 arasında durması, nihayet emisyonları düşürmeye başladığımız izlenimini vererek çözüme odaklı söylemi destekledi.

Ve “yeni dalga”

Ancak ne olduysa 2016’dan sonra oldu. Önce ABD’de iklim inkarcısı Donald Trump başkan seçildi ve Paris Anlaşması büyük yara aldı. Ardından 2017 ve 2018’de dünya dev kasırgalar, tayfunlar, sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla sarsıldı. Haritadan silinen ada ülkeleri, alevlerin yuttuğu kasabalar, İsveç gibi soğuk ülkelerde bile haftalar süren orman yangınları, şiddetli fırtına, dolu ve sel görüntüleri iklim değişikliğinin hızlandığını bilimin aracılığına gerek kalmadan görünür hale getirdi. En nihayet 2017 ve 2018’de Asya ülkelerindeki ekonomik büyümenin hızlanmasıyla ve ABD’de de artışın tekrar başlamasıyla birlikte küresel emisyonlar yeniden yükselişe geçti. Küresel sera gazı emisyonlarında bir yıl öncesine göre 2017’de yüzde 1,6, 2018’de yüzde 2,7 artış görüldü.

İşte iklim hareketinde “yeni dalga” geçen yıl, bu şartlar altında başladı. Greta’nın veciz ifadesiyle “kimse hiçbir şey yapmıyor, hiçbir şey olmuyor”du. Ve “tehlikede olan bizim geleceğimiz” diyen yeni bir kuşak harekete el koymaya karar vermişti. Yok Oluş İsyanı’nda da artık isyandan, sivil itaatsizlikten, “hiçbir şey yapmayan” sistemi kilitlemekten başka bir çare olmadığı ortaya kondu.

Bu yeni dalganın ayırt edici özelliği dilinin ve aktörlerinin eksisinden çok farklı olması. Yeni dalga çok daha net konuşuyor, pozitif dil dayatmalarına pabuç bırakmıyor, krizin ismini koyuyor, “yanmakta olan evimizden” bahsediyor, isyan ediyor. Yeni dalgayı yaratan da çevreciler, yeşiller, yüksek lisanlı-doktoralı uzmanlar, çok satan kitap yazarları veya proje uzmanı sivil toplum profesyonelleri değil. Daha ortaokulu veya liseyi bile bitirmemiş çocuklar, sivil toplum veya siyaset deneyimi olmayan gençler, öğrenciler ve hayatında ilk defa sokağa çıkan her yaştan isyankâr insanlar.

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor.

Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

(Ümit Şahin / Yeşil Gazete)

Köşe Yazıları

Açık Radyo’ya destek zamanı

Açık Radyo’nun Dinleyici Destek Özel Yayını, bir başka deyişle 16. Radyo Günleri veya Şenliği başladı. Yılın Açık Radyo’ya destek zamanı geldi.

Ne zaman “radyo günleri” dense aklıma şu sahne gelir:

Tabii bir de teyzemin eski Radyo Haftası mecmuası ciltleri…

10 Mart 1951 tariihli Radyo Haftası, kapakta Müzeyyen Senar

Ama bu size Açık Radyo’yu desteklemenin “radyo nostaljisi” ile ilgili olduğunu düşündürmesin. Evet, iletişimin, haber ve müziğe erişmenin (görünüşte) çok hızlandığı ve kolaylaştığı aşikar. Ama buna tepki olarak vinil plaklar toplayıp, eski görünümlü radyolardan parazitli yayınlar dinleyecek değiliz. Çünkü Açık Radyo dinlemek dünle değil, yarınla ilgili…

Tabii bugünle de…

***

Her sabah kalktığınızda gidip aldığınız, sabah çayınız ya da kahvenizle birlikte keyifle ve içinize sinerek okuduğunuz bir günlük gazete kaldı mı? Ya haftalık dergi?

Dünyada neler olup bittiğini takip ettiğiniz, Türkiye’yle ilgili siyaset yorumlarını kaçırmadığınız kaç yazar kaldı? Varsa da bu yazarlar bildiğimiz tipte bir medya kuruluşunda yazabiliyor ya da konuşabiliyorlar mı?

O hep bildiğimiz iyi gazeteciler neredeler? Haber atlatan, manşet çıkaran, gündem yaratan muhabirler nerelerde çalışıyor? Patronlarından şikayet ettiğimiz haliyle bile olsa bağımsız medya nerede?

Hükümeti eleştiren, sistemi sorgulayan, ama bu arada başka güç odaklarına da eyvallahı olmayan kaç medya kuruluşu kaldı?

***

Açık Radyo bir medya kuruluşu. Eski zamanlardan beri bildiğimiz tarzda bir radyo. Stüdyoları, ses mikserleri, teknik ekipleri, antenleri, yapımcıları, sunucuları, yayınları yöneten ekipleriyle… Ama Açık Radyo’da patron yok. Arkasında güç odakları, iktidar yapıları, siyasi alışverişler de yok. Tam 24 yıldır profesyonelce iş çıkaran, bağımsız haber veren, kaliteli kültür-sanat yayını yapan, müziğin en iyisini o türü en iyi bilen insanların elinden dinleten bir radyo, tamamına yakını gönüllü programcılar tarafından hazırlanan programlarla bunu başarıyor.

İşin sırrı da şurada: Açık Radyo giderlerinin yarısını, dinleyicilerinin her yıl aksatmadan yaptığı ufak maddi desteklerle sağlıyor.

Kurulduğu günden bu yana üzerinde yaşadığımız bu gezegen yaşanabilir bir yer olarak kalsın, gelecek kuşakların, bizim çocuklarımızın ve tüm canlıların yaşayacakları bir hayatları olsun diye yayın yapan, yayın yapmakla da kalmayıp aktivist bir tarz benimseyen, en önemlisi de iklim değişikliğine karşı mücadele eden herkesin dinlediği ve sesini duyurduğu, hatta forumlar, kampanyalar örgütlediği bir yer Açık Radyo.

On yılı aşkın zamandır programcısı olmaktan gurur duyduğum, Yeşil Gazete’yi çıkaranların örnek aldığı, okurlarının da elbette dinleyicisi olduğu, elimizdeki en hakiki, bağımsız ve şenlikli yayın organı.

Şimdi, bu hafta, Açık Radyo’ya destek zamanı. Bütün Yeşil Gazete okurlarını, karınca kararınca, Açık Radyo’ya destek olmaya davet ediyorum.
http://acikradyo.com.tr/

Köşe YazılarıManşet

Yeni liderler geliyor

Önümüzdeki 10-20 yıl yaşanabilir bir iklim ve yeryüzü talebinin büyük bir hızla yaygınlaşacağı geçiş dönemi olacak. Yeni bir kuşak, “iklim kuşağı” geliyor, belki de geldi bile..

ABD’de Temsilciler Meclisi’ne daha geçen sene sonunda seçilen New York milletvekili Alexandria Ocasio-Cortez’in ortaya attığı Yeşil Yeni Düzen tartışması ülkenin normalde bu konulara kapalı olan medyasında gündemin üst sıralarına yerleşmiş durumda. Ocasio-Cortez’in arkasında büyük bir gençlik hareketinden Trump’ın 2020’deki rakibi olması beklenen Senatör Bernie Sanders’a ve Bill McKibben, Naomi Klein gibi ülkenin en önemli yazar ve aktivistlerine kadar önemli bir destek ekibi var.

İsveç’te Greta Thunberg’in geçen ağustos ayında başlattığı iklim için okul grevi eyleminin bütün dünyaya yayılmasının ardından, 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Bu da yetmedi, geçen hafta Berlin’de Almanya’nın en önemli medya ödülü Altın Kamera’ya layık görüldü ve yüzlerce medya ünlüsünün olduğu ödül töreninde tıpkı Katowice’de hükümet yetkililerine ve Davos’ta büyük şirket yöneticilerine karşı yaptığı gibi sert ve net bir iklim değişikliği konuşması yaptı.

İngiltere’de Yokoluş İsyanı hareketinden bir grup aktivist Avam Kamarası’ndaki bitmek tükenmek bilmeyen Brexit müzakerelerini basıp soyundular ve yarı-çıplak bir eylemle hem Brexit görüşmelerini alaya aldılar, hem de iklim değişikliğinin Brexit gibi saçmalıklarla uğraşmaktan çok daha önemli olduğu mesajını verdiler. Bugünlerde İngiltere’de de Yeşil Yeni Düzen tasarıları konuşuluyor ve Yokoluş İsyanı aktivistleri 15 Nisan’da daha büyük sürprizler hazırlıyor.

***

ABD, İngiltere, Almanya ve İsveç… Endüstriyel tüketim toplumu yaşam biçiminden taviz vermeye niyeti olmayan kitlelerin yaşadığı büyük kapitalist merkezler. Hükümete hangi görüş hakim olursa olsun; ister cumhuriyetçi, ister liberal, ister muhafazakar, ister sosyal demokrat; iklim değişikliği gibi bir konunun “asıl önemli meselelerin” yanına yaklaşamayacağı ülkelerde, şimdi iklim krizinin çözümsüz bırakılmasına karşı isyan ana akım siyasete, ana akım medyaya ve kentlerin ana meydanlarına yayılıyor.

Bunları umut vermek veya harekete geçmek için kendimizi motive etmek amacıyla yazmıyorum. Bu bir durum tesbiti. Bundan diyelim on yıl önce, 2008’de başlayan küresel ekonomik krizin ardından ve 2009’daki Kopenhag iklim zirvesi yaklaşırken denenen, ama “bastırılan” büyük hareket, yani ekonominin yeşil önceliklerle yeniden düzenlenmesi ve iklim krizini çözmek için yapılması gerekenlerin bütün sisyasi ve ekonomik öncelikleri etkileyecek kadar belirleyici olması talebi bu kez engellenemeyecek bir şekilde gündemin ön sıralarına yerleşiyor.

Bunu 40 yılı aşan ekoloji mücadelesinin ve 20 yıla yaklaşan iklim hareketlerinin olgunlaşma noktası olarak görebiliriz. Bıçak kemiğe dayanmaya başladı, ama daha tam da dayanmadı. Önümüzdeki 10-20 yıl yaşanabilir bir iklim ve yeryüzü talebinin büyük bir hızla yaygınlaşacağı geçiş dönemi olacak. Yeni bir kuşak, “iklim kuşağı” geliyor, belki de geldi bile… 2030’larda dünyada konuşulan daha önemli bir konu olmayacak. Sıcaklık arışı 2 dereceye yaklaşırken, dev kasırgalardan, sellerden, Beria gibi su altında kalıp yok olan kentlerden, Mati gibi orman yangınlarının yuttuğu kasabalardan, Novaya Zemlya gibi kutup ayılarının yiyecek aradığı yerleşim yerlerinin hikayelerinden başka bir şey konuşamaz hale geleceğiz.

Bugün “ciddi medyanın” vazgeçemediği Brexit gibi, Trump’ın yalanları ve ırkçı tweet’leri gibi, finans piyasalarındaki dalgalanmalar gibi yapay gündemlerin yavaş yavaş tarihe karıştığını göreceğiz. Çünkü hayatta kalmak söz konusu olduğu zaman, bütün bu oyalanmalar önemsizleşir.

***

Yeşiller, ekolojistler, iklim aktivistleri olarak geçen 10-20 yılda o günlerin şartları ve gündemi içinde bu konuları gündeme getirmekte öncülük ettik, daha doğrusu elimizden geldiğince bir şeyler yaptık. Ama az ve yetersiz de olsa, biraz el yordamıyla, biraz politik dinamiklerin yardımıyla yapılan, çokça görmezden gelinen ve çokça da engellenen her şeyin elbette bugünkü uyanışa bir katkısı olmuştur.

Şimdi yeni bir 10 yıla giriyoruz. 2030’a doğru her şeyin önüne geçecek büyük hareket hazırlanırken bu kez daha bilinçli ve dikkatli çalışmakta fayda olabilir.

Küresel iklim hareketi ilk büyük eylemlerini yaparken Greta daha yeni doğmuştu. Yeni kuşağın kontrolü ele alacağı yeni dönem geldi. Bu kuşak kendi zamanının iklim değişikliği tarafından yok edilmesine izin vermeyecek. Eski kuşaklar olarak, onların adına düşünmeden, onları yönetmeye, istediğimiz tarza çekmeye, doğrusunu biz biliyoruz demeye kalkmadan kendi rolümüzü oynayacağız. Yeşil yeni düzen politikalarıyla iklim kirizinin kontrolden çıkmasını önlemek için bir şeyler yapmak, yokoluş isyanı gibi cesur girişimlerle iklim kuşağının önünü açmak bu yüzden doğru. Ama bu krizi aslında yine biz çözemeyeceğiz…

Çünkü yeni liderler geliyor!

Ümit Şahin – Yeşil Gazete