Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor.
Elbette Boğaziçi kazandı, elbette üniversite kazandı, elbette Türkiye kazandı
Başka bazı haftalarda olduğu gibi bu hafta da yazımı birden fazla kez değiştirmek zorunda kaldım. Belki de bu, Türkiye gibi bir ülkede haftalık yazı yazmanın zorluğu. Gündem o kadar kalabalık ve öylesine hızlı değişiyor ki, hafta başında yazmaya başladığınız yazı hafta sonu için bayatlamış hale gelebiliyor. Genellikle pazartesi günleri yazacağım konuyu belirlemiş ve çoğunlukla da yazmaya, hiç değilse o konuyla ilgili araştırma yapmaya başlamış oluyorum. Bu haftaya da o şekilde başladım. Fakat heyhat, önce kuruyan Tuz Gölü’nde ölen binlerce flamingo (allı turna) olayı, ardından Rize’de bağıra bağıra gelen sel cinayeti (felaketi değil, evet, cinayeti) başladığım yazıyı bırakıp yeni bir yazıya yelken açmama yol açtı.
Bununla kalır mı? Kalmadı tabii. Perşembe sabahı bir uyandım ki Melih Bulu görevden alınmış. Yıllarını üniversiteye vermiş birisi olarak bunu yazmalıyım diye düşündüm ve diğer yazıları sonraki haftalara emanet ederek başladım yazmaya.
Üniversiteden korkmayın
Açıkçası Türk üniversite camiasının Boğaziçi Üniversitesinde yaşananlara karşı oynadığı üç maymun rolünü içime sindiremiyorum. Denilebilir ki “Benzeri pek çok olay başka üniversitelerde de yaşandı. Seslerini çıkaracak olsalar kendi üniversitelerinde yaşananlar için ses çıkarırlardı.”[1] Bu düşünce şekli kısmen haklı olabilir. Ancak bütünüyle değil. Çünkü öyle ya da böyle tüm toplumun önüne ağır bir korku perdesinin gerildiğini görmezden gelemeyiz. O nedenle, hadi diyelim ki[2] korku iklimi üniversiteyi sessizliğe zorladı.
E, ama Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve öğretim elemanı ile bu korku perdesini yırtıp attı. Hiç değilse açılan bu yoldan gidilemez miydi? Destek olunamaz mıydı? Bireysel ve cılız destekleri bir kenara koyarsak, maalesef Boğaziçi Üniversitesi bu önemli mücadelede diğer üniversiteler tarafından yalnız bırakıldı. Ben kendi adıma bunun mahcubiyetini bugüne kadar yaşadım ve ölene kadar da yaşayacağım. Tek tesellim bu köşede 22 Mayıs tarihinde yayımlamış olduğum ‘Üniversite nedir, ondan neden korkulur?’ başlıklı yazım. Sözünü ettiğim bireysel ve cılız desteklerden biri olarak, hiç değilse tarafımı belli etmiş olduğum için az da olsa mutluyum.
O yazımda üniversiteden neden korkulduğunu ve üniversiteye ne yapılmak istendiğini de anlatmıştım. Birkaç pasaj alarak küçük bir hatırlatma yapmak isterim:
“Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.
“Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.
“Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.”
Melih Bulu’nun görevden alınması ne anlama geliyor?
Çok açık ve çok büyük bir zafer! Bundan hiç kuşkum yok. Oysa görevden almanın bir gece yarısı kararnamesi ile duyurulduğu 15 Temmuz günü boyunca şuna benzer onlarca, belki yüzlerce yorum okudum: “Sevinilecek bir şey yok. Onun yerine daha kötü biri de atanabilir. Değişen bir şey olmayacak…”
Elbette nihai hedef olan bütünüyle özerk ve demokratik üniversiteden hala çok uzağız. Elbette daha kat edilmesi gereken çok yol var. Ama kimse şunu görmezden gelmemeli; Türkiye’de üniversitelerde ya da üniversite adını taşıyan kurumlarda Melih Bulu olayına benzer binlerce olay yaşandı yıllarca. Üniversiteyi üniversite yapan temel değerler kökünden sarsıldı. Ama hiçbir yerde Boğaziçi bileşenlerinin gösterdiği kararlı ve cesur duruş sergilenemedi (bilmediğim ya da atladığım varsa özür dilerim). Aylardır gözaltına alındılar, tutuklandılar, tehdit edildiler, derslerinden edildiler, hatta üniversitelerine sokulmadılar. Üstelik bütün bunlar olurken, “Boşuna uğraşıyorsunuz, bu şekilde bir yere varamazsınız” gibi akıl dışı akıl vermelere maruz kaldılar. Gelin görün ki tek bir adım bile geri atmadılar. Ve açık bir şekilde kazandılar. Bunun başka hiçbir açıklaması olamaz.
Ben bu zaferin, yavaş yavaş tüm kamu kurumlarında görülen bürokratik yandaşlık hattındaki çözülmeyi de hızlandıracağını düşünüyorum. İktidardaki güç kaybı ve yıpranmaya paralel olarak, olası bir iktidar değişikliğinde ‘ofsaytta’ kalmak istemeyen bürokratik kadroların tavır değişikliğini bir süredir ben kişisel olarak hissediyordum. Bu çıkarcı topluluk şimdi şunu da gördü: Ne kadar yandaş olunursa olunsun herkes her an bozuk para gibi harcanabilir. Nihayetinde, beğensek de beğenmesek de profesör unvanı taşıyan ve Boğaziçi gibi seçkin bir üniversiteye rektör olarak atanan kişinin, önceden haberdar edilme ihtiyacı bile hissetmeden görevden alınmasının ‘bozuk para gibi harcanmak’ deyimini fazlasıyla hak ettiği aşikâr.
Şimdi ne olacak?
Yine, başta sosyal medya olmak üzere kamuoyunda bundan sonrasına ilişkin yorumlar bolca yapılıyor, öneriler veriliyor. Kimse kusura bakmasın; Boğaziçi bileşenleri bu yolu büyük ölçüde yalnız yürüdüler. Şimdi kimsenin akıl verme hakkı yok. Bu büyük zaferi kazandıklarına göre bundan sonra ne olacağına da oturup onlar karar verecekler. Şu ana kadar yaptıkları gibi elbette; akılla, sağduyuyla, cesaretle ve sarsılmaz bir inançla. Haklı olunca böyle davranmak o kadar kolay ki aslında.
Bize gelince; biz kendi adımıza dersler çıkaracağız. Neleri yapamadık, bundan sonra neleri yapabiliriz, nasıl başarabiliriz sorularına yanıtlar arayacağız. Daha cesur ve daha kararlı olacağız. Boğaziçi de İstanbul da, üniversite de bakanlıklar da, köy de kentte, çiftçi de işçi de, sağcı da solcu da; biz hep birlikte Türkiye’yiz. Daha huzurlu, daha mutlu, daha barışçıl, dayanışmacı, öfkesiz ve kinsiz, dışlamayan kucaklayan, tam demokratik bir ülke için hep birlikte çalışacağız. Çok büyük hedefler koyacağız ama sabırla ve küçük adımlarla ilerleyeceğiz. Bütün bu dediklerimi tarihin en zor koşullarında kusursuzca yapan Atatürk gibi bir liderimiz var bizim. Bu umutsuzluk niye?
*
[1] Burada 2018 yılında İstanbul Üniversitesi bölünürken ortaya konulan mücadeleyi unutmak olmaz. Boğaziçi mücadelesinden farklı bir karakter taşısa da, hiç değilse dipnot olarak hatırlatmak gerekir.
[2] Ben asla bunu kabul edebilecek biri olmadım.
Akbelen Ormanı’ndaki kesime karşı köylüler nöbete başladı
Muğla İkizköy’de yer alan ve termik santrale yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için yok edilmek istenen Akbelen Ormanı’nda sabah saatlerinde kesim başladı.
Jandarma eşliğinde gelen ekiplerin çalışmasını engellemek isteyen İkizköy halkı ise ormanlık alana gelerek burada bir nöbet başlattı.
ikizköy Akbelen için direniyor. İkizköyün sesine kulak verin@burakerbaychp
@MvSuatOzcan @murselalban @sgirgin48tbmm @MetinErgun48 @yeldagokcan @MehmetYavuzDem3 @osmangurun @MuhammetTokat48 @ahmetarasbodrum @mugla_chp @muglabsb @AkPartiMuglail @iyiparti48 @HDP_Mugla pic.twitter.com/Ia9gCQeb3m— Akbelen Yuvamız Vermeyeceğiz 🌱🫒🌲 (@ikizkoydireniyo) July 17, 2021
İkizköy Çevre Komitesi üyesi Nejla Işık sabah saatlerinde motor sesleri üzerine alana gittiklerinde en az 20 ağacın kesilmiş olduğunu gördüklerini söyledi.
Kesim köylülerin müdahalesi ile şu anda durdurulmuş durumda ancak bölgedekiler kesimin devam edeceğini düşünüyor ve ormanda nöbet tutuyor.
Dava hala devam ediyor
Akbelen Ormanı’nın maden işletmesi için Orman Genel Müdürlüğü tarafından YK Enerji’ye tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne açılan bir dava bulunuyor.
Ayrıca 15 Temmuz itibariyle kesimin başlatılacağı haberini alan bölge halkı, pandemi sırasında maden işletme izni verilmesi hakkında Orman Genel Müdürü ve Genel Müdür Yardımcıları hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.
İkizköy halkı ise yargı süreci tamamlanmadan kesimin yapılmasına karşı çıkıyor. İkizköy İnsanca Yaşam İçin Direniyor isimli hesaptan yapılan paylaşımlarda bölgedeki ve çevre illerdeki doğa severler ve milletvekilleri dayanışma için nöbete davet edildi.
İklim krizini durdurmanın en makul yolu
Paris Anlaşması ve sonrasındaki IPCC Raporu SR15, iklim krizini engelleyebilmenin en önemli yöntemi olarak atmosferden karbondioksit yakalama ve saklama yöntemlerini öne çıkarttılar. Yani biz, uzun süre bu iklim sorununa çare bulamayız. O nedenle az da olsa böyle salmaya devam edelim, sonra nasılsa gelişen teknoloji sayesinde bir yol bulur bu saldıklarımızı havadan geri emeriz.
Bu her açıdan yanlış ve tehlikeli bir yaklaşım. Neden tehlikeli olduğunu ve iklim krizinin getireceği kırılma noktalarını başka yazılarda hem ben hem de diğer arkadaşlar uzun uzadıya anlattık. Ama bu tehlikenin çok daha önemli bir boyutu var, o da kafamızın içine yerleşmiş kabullerden doğuyor.
‘Büyüme’ saplantısı
Mesela ekonominin, yani milli gelirin büyümesi gereklidir, çünkü toplumların refahı ancak böyle sağlanır. Burada öncelikle insanların para ile mutlu olduklarını kabul ediyoruz. Evet, mutlu olmak için temel ihtiyaçlarımızı karşılamak gerekli olabilir, ama bunun ötesinde bir gelirin insanların kendilerini daha iyi hissetmelerine faydasının sınırlı olduğu yapılan araştırmalarla defalarca ortaya konmuş bir olgu. Dolayısıyla temel ihtiyaçlar ötesinde ekonominin büyümesiyle insanların yaşam memnuniyetini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Bunun ötesinde, ülkedeki kişi sayısı arttıkça ekonominin büyümesi de bir noktaya kadar kabul edilebilir. Ancak gelişmiş ülkelerin çoğunda nüfus ya sabit ya da azalma trendinde olduğundan ekonominin büyümesi kişilerin yaşamdan aldıkları mutluluğa ya katkıda bulunmaz ya da bu katkı çok sınırlı olur.
Çalışma ‘miti’
Bunun ötesinde bir diğer sorun da işsizlik ve çalışma süreleridir. Kafamıza haftanın beş günü, günün sekiz saati çalışılması gerektiği öylesine kazınmış durumda ki bunun esasında kapitalist sistemin işçi sınıfı üzerinde kurduğu egemenliğin bir çıktısı olduğunu göremiyoruz. Bunu fark edemediğimizden de değişik bir çalışma sisteminin varlığını düşünemiyoruz bile.
İzlanda geçtiğimiz aylarda haftada dört gün çalışmaya geçti ve bununla da önemli bir verim artışı sağladı. Neden haftada üç gün çalışıp bir yandan yaşam kalitemizi arttırmak öte yandan da herkesin düzgün bir iş sahibi olmasına yardımcı olmak normal kabul edilmiyor? Çünkü sistemin yapısı başka şekilde düşünmemize izin vermeden bizi kabullere zorluyor. Oysa değişik bir yaşam mümkün ve bu değişik yaşam da bugünkünden hem fiziksel hem de zihinsel açıdan çok daha doyurucu olabilir.
Bunu becerebilmek için iki önemli adım atmamız gerekiyor. Bunların ilki kazancı değil varlığı vergilendirmek. Dünyadaki varlığı vergilendirecek olsak milyarlarca insana temel ihtiyaçlarını gidermelerine yetecek bir gelir sağlamamız fazlasıyla mümkün olacaktır. İkinci olarak da ekonominin büyümesi gerektiği düşüncesini kafamızdan çıkartmamız gerekiyor. Bunca zamandır ekonomiler büyüyor ama insanların refahı buna paralel olarak büyümüyor. Bu nedenle arttırmamız gereken milli gelir değil milli refahtır.
İklim modellerinin söylediği
Peki tüm bunların iklim krizi ile alakası ne? Anlatayım. Gelecekte karşımıza çıkacak olan iklim koşullarını öngörebilmek için iklim modellerini kullanıyoruz. Bu iklim modelleri de içinde yaşamak istemeyeceğimiz bir gelecekten uzak durabilmek için yapmamız gerekenler konusunda bize yol gösterici konumdalar. Yani, bu modeller bize “eğer şöyle davranırsanız bunun iklimsel sonuçları bu olacaktır” türü bir bilgi veriyor. Paris Anlaşması’nın temelinde ortalama sıcaklık artışının 1.5 oC ile sınırlanması bulunuyor. İklim modelleri de bize bunu başarmak için nasıl bir yol izlememiz gerektiğini anlatıyor.
Yalnız ne yazık ki 1.5 oC hedefine ulaşabilmek için takip etmemiz gereken yol 2050 yılı sonrasında karbon azaltım tekniklerinin uygulanmasına dayanıyor. İşin kötüsü, bu teknikler daha ortada yok ve gerçeklikleri de halen bilim dünyası tarafından sorgulanıyor. Öyleyse bu 1.5 oC hedefi bir hayal ve bu hayale ulaşmamız imkansız anlamına mı geliyor? Hayır.
Mayıs 2021’de Nature Communications’da yer alan bir makale tam da bunu anlatıyor bize. Kapitalist ekonominin bizleri sürüklediği sarmaldan çıkarak büyümenin gerekli olmadığını da anlarsak, bir başka yol da mümkün. Ayrıca bu yeni yol, hem insanların refahını hem de 1.5 oC hedefini aynı anda gerçekleştirebilmemize imkan tanıyor. Tek yapmamız gereken büyümemenin de aslında akıllı bir çözüm olduğunu kabullenmek.
Ekonomik açıdan vergi sistemlerini ve üretim biçimlerini değiştirerek 1.5 oC hedefini tutturmak, şu anda olmayan ve gelecekte olup olmayacağı belli olmayan teknolojilere bel bağlayarak aynı hedefe ulaşmaya çalışmaktan çok daha kolay ve yapılabilir görünüyor. Einstein’ın dediği gibi, “başımızdaki beladan, başımızı bu belaya sokmuş olan yöntemlerle kurtulmamız mümkün değildir”. Büyüme hırsımız bizi bugünkü çevresel problemlerle baş başa bıraktı. Bu problemlerden arınabilmek için de büyüme tabanlı ekonomik sistemlerin önerilerine öncelik veremeyiz. Başka bir dünya mümkün ve o dünyaya giden yolun taşları büyümeme üzerine kuruluyor. Vakit henüz geç değilken o yolu seçmeliyiz.
[Bir şarkının hikayesi] C’est La Vie- Emerson/ Lake & Palmer*
1969 yılında New York‘ta gerçekleşen Woodstock müzik festivali o dönemin en önemli etkinliklerinden biri idi .1960’ların karşı kültürlerinin bir araya geldiği festivale Amerika’nın her yerinden yaklaşık 450.000 genç katılmıştı. Bundan bir yıl sonra İngiltere’nin güneyinde ve sadece 100.000 kişinin yaşadığı Wight Adası‘nda yapılan “Isle of Wight Festival”inde Woodstock’taki dinleyici sayısının hayli üstüne çıkılmış ve Guiness Rekorlar Kitabı’na göre etkinliğe 600.000 ila 700.000 kişi katılmıştı.
Beş gün süren festival boyunca Jimi Hendrix, The Doors ,The Who, Miles Davis, Joni Mitchell, Jethro Tull gibi rock müziğin efsaneleri ardı ardına performanslarını sergiliyordu. Tam da o yıl kurulan bir grup ilk defa bu festivalde sahne alıyordu. Rock müziğin neredeyse kraliyet ailesi diyebileceğimiz bu starlarının arasında sahneye çıkıp Tchaikovsky’nin “The Nutcracker”ını ve Mussorgsky’nin “Pictures at an Exhibition” adlı klasik eserlerini kendilerine özgü rock yorumlarıyla seslendirdiler. Performanslarının sonunda da sahneye iki tane top arabası getirdiler. Emerson, Lake & Palmer’dı grubun adı ya da kısaca ELP.
Klasik, rock, caz…
Keith Emerson org, piyano ve moog synthsizer kullanarak Bach, Bartok, Tchaikovsky ve Mussorgsky gibi klasiklerin eserlerini ustaca yorumlarken, davulcu Carl Palmer flaş sololarla ona eşlik ediyordu. Greg Lake ise bas ve elektro gitarı çalıyor, ayrıca güçlü fakat baladlarda bir o kadar da yumuşayan stili ile grubun sesi oluyordu. Festivaldeki bu ihtişamlı giriş herkesin dikkatini çekmişti.
Rock, klasik ve caz müziğini homojen ve heyecan verici bir yapıda birleştiren ELP, progresif rock müziğin öncü gruplarından biri oldu. İngiltere’de Island Records, Amerika’da ise Ahmet Ertegün’ün Atlantic Records’u ile kontrat imzaladılar ve ilk albümlerini kendi isimleri ile çıkardılar. Albümde Johann Sebastian Bach ve Janacek gibi klasiklerin eserlerinin yanında Greg Lake’in henüz 12 yaşında iken bestelediği “Lucky Man” de vardı. Her albümde progresif rock tarzı ön planda olsa da Greg Lake’in “From The Beginning”, ”Still you Turn Me On” gibi baladları da yer alıyordu.
Grup üyeleri enstrümanları konusunda oldukça seçici idi. Keith Emerson moog synthsizer ve Hammond orgu için o döneme göre bir servet harcamıştı. Ama en ilginç enstrüman şüphesiz Carl Palmer’ın sekiz mühendislik firmasının katkısı ile British Steel tarafından yapılan tarihin ilk paslanmaz çelik elektronik davul seti idi. Set 2.5 ton ağırlığındaydı, davuldaki tavus kuşu, sincap ve tilki figürleri dişçi matkabı ile işlenmişti.
Greg Lake ise bu konuda grubun en mütevazı kişiliği idi şüphesiz. Bir konserde kendisini elektrik çarpınca bir halının üstünde gitar çalmanın daha güvenli olacağını düşünmüştü. Herkes menajerlerinin Lake’e basit siyah bir halı getireceğini düşünürken o ise sırtında harika bir İran halısı ile geldi. Bu efsane halı, grup turneleri bitirdiğinde Greg Lake’in salonunu süsleyecekti.
1974’e kadar beş albüm çıkaran grup üyeleri bu tarihte uzun bir ara verip solo çalışmalara yöneldiler. Üç yıllık arada Keith Emerson piyano konçertosu yazmaya yönelirken Greg Lake de solo çalışmaları tercih etti. Paris’te bulunduğu bir dönemde sokakta dolaşırken değişik bir enstrümanla karşılaşmıştı. Kendisiyle yapılan söyleşilerde, rastladığı bu enstrümanın, kolu çevrildiğinde hava üfleyen bir nevi org olduğunu söylemiştir.
Genellikle ahşaptan yapılan, çoğunlukla süslemeleri ve tekerlekleri olan, üzerine daha önce kaydedilmiş müziklerin çalındığı Fransız enstrümanı laternadan bahsediyordu. “Çok Fransız “olarak tanımladığı bu nostaljik ses Lake’in hoşuna gitmişti, zaten kendisi de bir Edith Piaf hayranı idi. Odasına döndüğünde neden Fransızca bir şarkı yazmıyorum diye düşündü, ama Fransızca bilmiyordu. Fakat bildiği bir deyim vardı: “Cest La Vie”, “Hayat böyle”. Bu sözcüklerin bir şarkı için çok iyi bir fikir olduğunu düşündü.
Üç TIR’la turne
Grup 1977’de bir araya gelip yeni bir albüm yapmaya karar verdi. Dört yüzü olan bir albüm planlamışlardı: Birinci, ikinci ve üçüncü yüzünde her grup üyesinin yazıp, aranje ettiği şarkılar yer alacak, dördüncü yüzünde ise ortak çalışmaları olacaktı. Keith Emerson birinci yüze 1 No’lu piyano konçertosunu kaydetti. Carl Palmer ‘ın aranje ettiği albümün üçüncü yüzünde ise Bach’tan bir eser, davul soloları ve caz esintileri vardı. Greg Lake albümün kendisine ait olan ikinci yüzü için eski grubu King Crimson’un şarkı sözlerini de yazan şair Peter Sinfield ile beraber beş akustik şarkı yazdı. Paris seyahatinden aklında kalan laterna ezgileri ve o sihirli Fransızca sözcüklerle yazdığı “Cest La Vie” adlı şarkısı grubun unutulmaz baladları arasına girecekti.
Hayat böyle
Bütün yaprakların kahverengiye döndüğünde
Onları etrafına saçacak mısın
Hayat böyle
Seviyor musun
Ve bunu nereden bilebilirim
Aşkının bana kendini göstermesine müsaade etmezsen
Hayat böyle
Greg Lake’in bu güzel baladı Works Volume 1 adlı albümün iki single’ından biri olarak yayınlandı İkinci single ise Amerikalı kompozitör Aaron Copland’ın “Fanfare for The Common Man” adlı klasik eserinin grup tarafından dokuz dakikalık yorumu idi ve single İngiltere listelerinde ikinci sıraya kadar yükseldi.
Lake albümün bir senfoni orkestrası ile kaydedilmesi gerektiği ısrarcı idi. Ama daha da sıra dışı ve cesurca olan; albüm turnelerinde de yanlarında 80 kişilik bir senfoni orkestrası götürmeleri olacaktı. Sadece enstrüman ve ekipmanların taşınması için üç Tır’la seyahat ettiler. Tır’ların her birinin üzerinde grup üyelerinin adı yazıyordu. Elbette bu onlara çok pahalıya patlamıştı ve 12’inci konserden sonra birçoğunun sadece tura devam edebilmek için ücretsiz çalmaya bile razı olduğu genç orkestra üyelerini evlerine göndermek zorunda kaldılar.
Carl Palmer 2010 yılında kendisi ile yapılan söyleşide “Samimi olmak gerekirse bu turu senfoni orkestrası ile yapmamış olmayı tercih ederdim ama günün sonunda müthiş bir şey yapılmış oldu. Büyük olasılıkla sonun başlangıcı idi. Trio olarak olduğumuzdan çok uzaklaşmıştık” demiştir.
Works, ELP’in başarılı son albümü oldu.1979’da dağılan grup, 2010 yılında “High Voltage” festivalinde grubun 40’ıncı yılını kutlamak için son olarak bir araya gelip birlikte çaldılar. 2016 yılında Emerson ve Lake hayatlarını kaybetti. Carl Palmer grubun yaşayan tek üyesidir.
(*) Albüm: Works Volume 1, 1977
Kaynakça
- Extended version of Emerson Lake and Palmer’s documentary from their 40th Anniversary Concert DVD
- Haccket B., Who knows who cares for me, c’est la vie, December 2016
- Polcaro R., The tragic story of Keith Emerson’s death 2019
- Ponsonby S., Why it is time for Emerson Lake & Palmer and prog rock to lose their stigma
- Carl Palmer talks Steel Drum kit ELP Emerson Lake & Palmer Touring 70s
- Songfacts ,C’est La Vie
- Wikipedia, Emerson,Lake &Palmer, Works,C’est La Vie, Greg Lake,Keith Emerson
Nasıl bir demokrasi: ‘Güç reflüsü’ karşısında ‘örtüşen görüş birliği’ mi?/1- Can Veyselgil
Bu yazı, Murat Özbank’ın bu mecrada 21 Mayıs – 29 Mayıs 2021 tarihleri arasında dört dizi halinde yayımlanan “Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’” makalesine dair bazı soru(n)larımı paylaşarak cevap verme ve orada başlatılan tartışmayı alevlendirme amacını taşımaktadır.
Karşımda bir siyaset bilimci tarafından yazılmış ve önemli iki düşünürün (Habermas ve Rawls) demokrasi fikirlerine dayanan bir makale var. Ben doğrudan kendi demokrasi anlayışımı ortaya koymadan bahsettiğim bu yazılardaki fikirlerin bir eleştirisini sunmaya ve demokrasi de bundan ibaret olmamalı demeye çalışacağım. Bu aslında bir handikap, çünkü kendi yazımın okunurluğunu bir başka yazarın yazdıklarının okunmasına fazlaca bağlı kılmış olacağım. Bu anlamda belki de bu yazıya negatif bir yerden başlamış olacağım. Buna rağmen eleştirilerimi ve itirazlarımı sıralayarak bazı alternatif bakışların kapısını aralamayı umuyorum.
*
1-Politik fanteziler: Bizimkisi bir demokrasi hikayesi, siyah beyaz film gibi biraz
Öncelikle Murat Özbank’ın bahsettiğim bu uzun dört serilik makalesinin kendi açımdan bir özetini yaparak başlamak isterim ki kabaca ne anladığım anlaşılsın. Bunun için Platon’un mağara alegorisini kendimce kullanacağım: Türkiye’de iktidar tarafından adeta bir mağaraya zincirlenen halk, sadece siyah beyaz gölgelerden oluşan bir duvar manzarası ile karşı karşıyadır. Diğer bir deyişle kutuplaşmış Türkiye politik manzarası ile. Ama aslında mağaranın dışına çıkıp aydınlatıcı gün ışığına kavuştuğumuzda siyah beyaz gölgeler yerlerini her türlü farklılıklarıyla ve renkleriyle barışık, diyaloğa açık, örtüşerek ortaklaşmaya hazır insanlara bırakır. Ancak güneşin arkasında güneş fikri olduğu gibi bu aydınlık da yeterince aydınlık görülmez. Çünkü bu insanlar adeta Marx’ın sınıfının kendi bilincinde olmaması gibi farklılıkları ve açıklıkları konusunda Özbank’ın deyişiyle kavramsal farkındalığa sahip değillerdir. İşte tam bu noktada gökyüzünde bir ışık huzmesi belirir ve gökten Habermas ve Rawls iner. Sonrasında… Sonrasını zaten bu dört dizilik yazıdaki Habermasçı ve Rawlsçı kavramlar üzerinden okuyoruz ve kavramsal farkındalığımızı arttırmaya çalışıyoruz.
Bu yazı dizisinin oldukça idealist ve ütopik bir dilden mustarip olduğunu düşünüyorum. Özbank da pek çok kere böyle bir dile sahip olduğunu kabul etmekle beraber bu dili gerekçelendirmeye çalışır ve bu dilin yarattığı sorunlara pek değinmez. Siyah ve beyaz üzerinden yaratılan kutuplaşmanın iktidarın bir politik fantezisi olduğuna kesinlikle katılıyorum. Ancak muhalif bir dilin de illa politik bir fanteziye yaslanması gerektiği konusunda itirazlarım var. Özbank’ın fantezisinde ortak görüş yetmiyor, örtüşen ortak görüş aranıyor. Bu da başka bir fantezi biçimi: Her türlü farklılığımızı bırakarak neredeyse dini/yarı dini ortak vicdani kanaatlerde buluşma. İktidarın tetiklediği ikili karşıtlıklar fantezisi, her türlü farklılığı ve çeşitliliği bastırmak üzerinden işliyor. Öbür fantezide ise uzlaşması kolay olmayan farklılıklarımızı, temel çelişkilerimizi, her türlü eşitsiz iktidar ilişkimizi yok sayarak basitleştirilmiş, sterilize edilmiş vicdani kanaatlerde buluşuyoruz. Diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşıyoruz.
Özbank’ın politik fantezisi bile Türkiye’deki siyah-beyaz kutuplaşma tablosunu dağıtmaya yetmiyor zaten. Yazı dizisinde yaptığı şey; iktidarın siyah, kendisinin beyaz olarak sunduğu beyazların (AKP ve ortaklarının karşısındaki herkes) aslında iktidarın sunduğu kadar tek renk olmadığını göstermek. Beyazın elli tonunun siyah karşısında örtüşerek, ortaklaşarak hareket etmesinin önemi üzerine bir yazı bu. Siyahlar yekpare bir grup olarak, blok bir taban olarak beliriyor. Siyahın elli tonuna dair herhangi bir tespit veya analiz yok. Onların tek renkliliği verili kabul ediliyor. Sadece AKP’ye oy atmaları onları blok yapıyor. AKP içindeki kargaşalar, iktidar ilişkileri, çekişmeler bypass ediliyor. Bu bloğun unsurlarının bu bloğu hangi farklı motivasyonlarla desteklediğine hiç değinilmiyor. Bu anlamda siyah-beyaz diyaloğunun mümkünatlık koşullarına dair bir emareyi bu yazıda bulamıyoruz. Bu siyah-beyaz tablonun temel suçlusu iktidar, tek çare de aslında çok renkli beyazların kazanması.
İhtiyacımız olanın yeni fanteziler yaratmak değil, her türlü fanteziyi aşmak olduğunu düşünüyorum. Siyah-Beyaz Türkiye fantezisinin karşısına örtüşen görüş birliği kavramını koymanın somut, çözülmesi kolay olmayan, yeni çatışma ve gerilim alanları açan toplumsal, politik ve çevresel sorunlarımızla baş etmeyi kolaylaştıracağını düşünmüyorum. Özbank’ın yazısında Gezi eylemleri sıklıkla diyalog yoluyla örtüşen görüş birliğinin vücut bulmuş hali olarak sunuluyor. Gezi eylemlerinin illa bir alamet-i farikası bulunacaksa bunun örtüşen görüş birliği değil, fantezi kırıcı söylemleri ve pratikleri olduğuna inanıyorum. Gezi’nin teoriye, genellemeye, sınıflamaya direnen, bunlarla alay eden ironik bir tarafı vardı. Habermasçı veya Rawlsçı kategorilerin bu dilden uzak olduğunu ve “kahrolsun bağzı şeyler” mottosunun teorik derinliğinden yoksun olduğunu görüyorum.
2- Örtüşerek örttüklerimiz ve dilin ettikleri?
Özbank makalesinde çok çeşitli farklılıklardan ve kimliklerden bahsediyor: Etnik, dini, politik, cinsel yönelim gibi. Ancak bu farklılıklar diyalog yoluyla örtüşerek ortaklaşabiliyor. Bu farklılıkların ve kimliklerin hepsini önemli bulmakla beraber metnin konuştuklarından ve ses çıkardıklarından ziyade sessizliklerine ve suskunluklarına bakmayı yararlı buluyorum. Özbank’ın metninin tek bir yerinde toplumsal-iktisadi farklılıklardan bahsedilmiyor. İktisadi ilişkiler açısından farklılıklara, eşitsizliklere ve adaletsizliklere bu söylemde yer yok. Bu eşitsiz iktidar ilişkileri temelinde “sağlıklı” bir diyalog kurulabilir mi? Böyle bir diyaloğun “alt yapısı” nedir? Tarafların hangi “iktidar ilişkileri” ile diyaloğa girdiğinin bir önemi yok mudur? Beyazların göklerden gelen bir demokrasisi ve Habermas ile Rawls gibi havarileri varsa siyahların da göklerden gelen RTE’si var. “Ey Habermas! Ey Rawls! Ellerinizde kadehlerle Boğaz’a karşı oturup teori yapıyorsunuz” dediğinde zaten günlük geçim derdindeki siyah blok adına beyaz havarilerle diyaloğa girmiş oluyor. Siyahların psikolojisini ve sosyolojisini hiç anlamadan, tartışmadan sadece beyazlar üzerinden bir ütopyanın bu siyah-beyaz tabloyu dağıtmaya yeteceğine inanmıyorum. Farklı mahallere analizlerimizde de açılmamız lazım yani.
Vulgar ve ortodoks bir Marksizm yapmak gibi bir niyetim olmadığını da peşinen netleştirmek isterim. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına damga vuran dil teorileri üzerinden baktığımda da farklı bir sonuca ulaşamıyorum. Örtüşmenin kökünün örtmek olduğuna dikkat çekmek isterim tam bu noktada. (Hadi Habermas bunu da açıklasın:) O yüzden örtüştürmeye çalışırken neyi örttüğümüze de bakmak lazım. Özbank’ın üst seviyede bir diyalog, lafı açan laf olma, anlaşılma ve anlaşılır olma derdi var. Bu diyalog vurgusu iletişimsel bir dil teorisine dayanıyor. Kimin konuştuğundan bağımsız, herkesin dilinin aynı olup olmadığını sorgulamadan dil ve onun aracılığıyla diyalog, örtüşerek ortaklaşabilmemizi sağlayan en önemli araçlar olarak sunuluyor. Yazılardaki teorik çerçeve de buna dayanıyor gibi görünüyor. İnsanlar dili kullanarak anlaşmanın yolunu farklılıklarına rağmen bulabilirler. Foucault’dan, Derrida’dan ve Deleuze’den sonra buna inanmak ne kadar mümkün geliyor kulağa? Emin değilim. En azından Özbank kadar kolay söyleyemiyorum. Bir dilimi ısırma ihtiyacı hissettiriyor bu isimler bana.O yüzden diyalog ve konuşmak kadar dilini ısırmak da politik kültürün bir parçası olmalı diye düşünüyorum. Çünkü dil sadece şeffaf bir iletişim aracı veya eleştirel aklın kendini ifade etme aracı değil. Dil aynı zamanda bir iktidar aracı; eleştirel akılları kuran biçimlendiren şey dilin kendisi ve onun üzerine kurulu söylemler. Yani sözün de bir ağırlığı var: İktidar alanları yaratıyor, farklı iktidar alanlarında aynı söz farklı anlamlar kazanıyor. Söze, diyaloğa eşit bir şekilde giremiyoruz. Herkesin dilinin de eşit bir ağırlığı yok. Aynı şeyi söylediğimizde bile giydiğimiz kıyafetten tutun sosyal konumumuza kadar uzanan faktörler dolayısı ile aynı etkiyi yaratmıyoruz. Mesele, bunlar aşılabilirmiş gibi bir fantezi kurmak değil. İlk karabasanda dağılacak bir fantezi bu. Mesele, bunları kabul edip çözülebilir mi, çözülebilirse nasıl çözülebilir diye düşünmek. Habermas ve Rawls bunları çözmek için ne diyor örneğin? Bir politik hareket bunları nasıl çözer? Cevap bulunması gereken sorular bunlar.
Özbank’ın yazısında bu tarz sorulara cevaplardan daha çok totolojik açıklamalar ve tarih-dışı kavramlar buluyorum. Ortaya karışık güzel bir demokrasi tanımımız var örneğin: Sivil topluma dayanıyor, aşağıdan yukarıya işliyor, özgür tartışma ortamlarında oluşan ortak görüşler süzülmek suretiyle parlamentoya aksettiriliyor. Adeta bizlere yıllarca öğretilen “cumhuriyet halkın kendi kendini yönetmesidir” tadında ve “hayat bayram olsa” lezzetinde bir kavram bu demokrasi. Kısaca söylersem bu yazıda demokrasi, güç reflüsünün olmaması anlamına geliyor. Bu tanımdan sonra iş bu demokrasi biz de neden olmuyor, biz bu siyah-beyaz tabloya neden mahkumuz, Habermas ve Rawls bize neden ütopik geliyor sorularına geliyor.
Tam bu noktada cevap, “çünkü güç reflüsü var”, “çünkü demokrasi yok” oluyor. Başladığımız yere geri dönüyoruz. Özbank’ın yazısının tüm iyi niyetiyle aşağıdan yukarı akan bir hareket kurgulamaya çalıştığına inanmakla beraber analiz biçimini hala büyük adam odaklı, üst politika merkezli ve tepeden buluyorum. Sanki bir mucize olsa ve RTE ile AKP’yi hayatımızdan çıkarabilsek herkes diyaloğa, ortaklaşmaya, örtüşmeye hazır bekliyor gibi. Bu kötü ve tepeden inme politikaların haricinde ortak görüş oluşturmanın önünde engeller yokmuş gibi tehlikeli bir hava yaratılıyor. Ortada şeytan bir iktidar ve aslında saf ve iyi niyetli bir halk var. Bu da başka bir siyah-beyaz hikâye. Sanki yorgan gitse kavga bitecek gibi.
Bu yüzden Özbank’ın yazısı örtünün altına süpürülenlere dair pek bir şey söylemiyor. Görünüşte aşağıdan yukarıya işleyecek bir politik sistem talep ediliyor ama işin teorisi oldukça yukarıdan aşağıya akıyor ve aşağıdaki iktidar ilişkilerine dair yeterince bir şey söylenmiyor. Bunun tersine ideal bir demokrasi tanımı koyuyor, hayatı bunun üzerinden anlamlandırmaya bakıyor, somut düzlemdeki tarihsel olayları ideal tanıma uydurmaya çalışıyor. Peki mikro düzeyde neler oluyor? Yukarıda bahsini geçirdiğim iktidar ilişkilerine dair neler oluyor? AKP somut iktidar ilişkileri içinde bu güce erişti ve bir toplumsal tabanı var, kimlikleri biçimlendirme gücü ve istediği kimliklerce de biçimlendirilme gücü var. Bunlara dokunmadan ideal tanımlar kimi ne kadar kurtarabilir?
3- Şeytan ya da fetiş taşlamada demokrasi tartışması: İklim krizi örneği
Özbank’ın anlattığı demokrasi senaryosunda örtüşen ortak görüş birliğine dayanan politika oluşturma başarımız, sadece şeytana karşı birleşme gücümüze ve güçlüler güçsüzleri ezmesin gibi vicdani kanaatlerde buluşmamıza bağlı. Somut sorunlarımız karşısına bu melekler demokrasisini koyarak mı iş göreceğiz? Bu tutumun daha radikal bir demokrasi ve kamusal alan imkanını engelleyici bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bu, bana ölümü ya da şeytanı gösterip sıtmaya razı etmek gibi geliyor. Benzer bir şeytanlaştırma ve fetişleştirme işi başka alanlarda da işliyor. Örneğin iklim krizi. Tüm farklılıklarımızı bırakarak bir tür olarak biyolojik varlığımıza tehdit oluşturan düşmana karşı savaşmamız lazım söylemi çevreci söylemde ve yeşil harekette bile oldukça baskın bir söylem. Haydi bir düşünce deneyi yapalım: İklim krizini yarın mucizevi bir şekilde, diyelim teknoloji vasıtasıyla anında çözdük, karbon seviyeleri düştü, sıcaklık artmıyor. Ertesi gün istediğimiz daha adil, eşit, özgür bir topluma mı uyanacağız? Zaten tam da aramızdaki farklılıklar, eşitsiz iktidar ilişkileri, adaletsizlikler iklim krizinin müsebbibi değil miydi?
Mesele bunları giderecek bir politika yapmakta. Yoksa insanlık ve dünya vatandaşlığı kavramları üzerinden hepimiz aynı gemideyiz söylemleri ile bireylerin tüketimlerini veya nüfus artışını odağa alarak kişileri ve belli toplulukları suçlayan söylemler zaten hâkim söylemler, bunlar zaten yeterince örtüştürerek örtmeye çalışıyorlar. Herkesin bu krizde eşit parmağı varmış ve sanki eşit bir şekilde etkilenecekmiş izlenimi yaratan söylemler yığını bunlar. Suçlu sistem değil de evimizdeki mutfaklar ve bireysel tercihlerimiz imgesini koca bir sivil toplum, üniversite dünyası, bilim dünyası ve medya besliyor. Ekranlar sağlık sistemine dair soru sorulunca mutfağımızdaki pahalı tropik meyvelerle nasıl sağlıklı kalacağımızı anlatan doktorlarla dolup taşıyor. Bir de mutfaklarımız enflasyondan hiç etkilenmiyor bu senaryolarda. Hükümet yarın Özbank’ın dediği sivil toplumu dinlese görüşlerini süzüp parlamentoya aktarsa da daha iyi bir dünyaya uyanmayacağız. Bir zamanlar trafik canavarı üzerinden trafik kazalarını anlamlandırmaya çalışıyorduk, enflasyon canavarı üzerinden makroekonomiyi anlamaya çalışıyorduk, şimdi de karbon canavarı üzerinden iklim krizini anlamlandırmaya çalışıyoruz. Buna benden önce “karbon fetişizmi” diyenler oldu zaten. Esas meselelerin üzerini örten bir fetiş haline gelmiş durumda karbon. Karbon ayak izi de fetişizmin dile ya da pratiğe vurduğu yer oluyor herhâlde.
İklim krizi örneği üzerinden demek istediğim, zaten vicdani kanaatlerimize seslenen ideolojik bir düzen mevcut. Bu anlamda, KONDA’nın son iklim algı araştırması gayet çarpıcı. Bu araştırmanın sonuçları gösteriyor ki vicdani kanaatlerde buluşmak çok da zor değil. Halkın çoğu doğayı, kuşları, böcekleri sevelim konusunda örtüşerek ortaklaşıyor ve sterilize edilmiş kanaatlerde buluşuyor. İklim krizine karşı ne yapalım diye sorulduğunda ise ağaç dikelim, doğayı sevelim koruyalım diyor. Aklına ilk gelenler; Paris Anlaşması’nı imzalayalım, termik santraller kapatılsın gibi politik adımlar olmuyor. Bunlar listede aşağılarda kalıyor. Tarih dışı, uzlaşması kolay ahlaki vicdani kanaatler varmış gibi yapmayı aşkın ve idealist bir yaklaşım buluyorum. Bu tutumun, ahlaki ve vicdani kanaatlerin de tarihsel olarak belli bağlamlarda belli iktidar ilişkileri içinde üretilmiş olduğunu bunlar tarafından şekillendirildiğini görmemizi engellediğine inanıyorum. Mesele örtüşerek ortaklaşmak değil her türden örtülere karşı hep tedirgin durmak.
Antroposen çağında ortak vicdani kanaatlerde ve korkularda buluşmak bir şey değiştirmeye, eyleme geçmeye yetmiyor. Bizim gibi güç reflüsünden mustarip olmayan sözde sağlıklı demokrasilerde de bu çağın krizlerini durduracak önlemler alınabilmiş değil. Bağlayıcı olmayan iklim hedefleriyle bile krizi durdurmaya yetecek sonuçlara ulaşılamıyor. Demek ki ortak vicdani kanaat yetmiyor. Bilmek ve kanaat sahibi olmak, yapmak anlamına gelmiyor her zaman. Politika, sadece ortak kanaat ve fikir oluşturmak değil. Politika yapmak, arzuladığımız kanaatlere sahip olsalar da bu kanaatlerin getirdiği davranışları yapmayanlara bunları yaptırmak demek. Yeri geldiğinde kanaatleri değiştirmek, çatıştırmak ve hayata geçirmek gerekiyor. Yukarıdan aşağıya indikçe politikanın repertuarını daha geniş tutmak lazım. Aşağıdan yukarı politika talep etmek güzel olmakla beraber aşağıya indikçe örtüşerek ortaklaşacağımız kanaatlerin azalacağını da kabul etmek lazım. Buradaki duvarlarla karşılaşınca Habermas ve Rawls demokrasisi nasıl işler bilemiyorum.
Devam edecek…
*
Yazıda bahsi geçen Murat Özbank’ın yazı dizisi için bkz.
[Geleceği inşa eden mekanlar-9] Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi
Resmi olarak 2015 yılı Aralık ayında kurulan Harmoni Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’nin merkezi İstanbul Beylikdüzü’de. Ancak ekip resmi kuruluştan çok daha önce yola çıkmış. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Sosyal Komisyonunda görevli 10 arkadaş, Beylikdüzü şubesinde bağış yapılan malzemelerden üretim yapıp kendi imkanlarıyla satışa sunarak öğrencilere burs sağlamaya başlamışlar.Sonrasında öğrenci aileleriyle bir araya geldiklerinde aslında kadınların evde yapabilecekleri birçok şey olduğu halde pazara ulaşamadıklarını, kaynaklara erişemediklerini fark etmişler. Bunun üzerine kadın kooperatiflerini incelemişler.
Mevlüde Sarpyalçın kooperatifleşme sürecini şöyle anlatıyor: “.. Dernek bünyesinde satış yapma imkanımız yoktu. Dolayısıyla kooperatifleşme kararı herkes tarafından ilgiyle karşılandı… 2 yıllık bir kuluçka dönemi var. Toplandık, araştırdık, eğitimlerle hazırlandık.”
Kooperatifin çekirdek ekibini, çalışma hayatı sonrasında sivil toplumda gönüllü olarak çalışan bu kadınlar oluşturuyor. Daha sonra aralarına katılanlar da olmuş ve 20 kadının güç birliğiyle kooperatifi kurmuşlar, bir arkadaşlarının ayrılmasıyla 19 kişilik bir ekiple yollarına devam ediyorlar.
Amaç, aktif çalışamayan kadınlara gelir kazandırmak
Sarpyalçın kuruluşlarından sonra o zaman Beylikdüzü belediye başkanı olan Ekrem İmamoğlu’nun kapısını çaldıklarını ve amaçlarını anlatarak bir mekan istediklerini aktarıyor: “Ekrem Bey’in hem kişisel hem kurumsal olarak çok büyük desteği oldu bize. Beylikdüzü Yakuplu’da metruk bir binayı tadil ettirdiler, bizim için bir atölye haline dönüştürdüler. 2015’in Haziran ayında orada çalışmaya başladık. Şu anda bir parkın içinde, tek katlı, 120 metrekare, üretim yapabileceğimiz atölyelerin, eğitim yapabileceğimiz eğitim salonumuzun olduğu bir mekanımız var. Orada faaliyet gösteriyoruz.”
Kooperatif sosyal, ekonomik ihtiyaçları olan ve çeşitli nedenlerle aktif çalışma imkânı ve umudu olmayan kadınlara gelir kazandırmayı hedefliyor. Misyonlarını “kadınların kendi öz potansiyelleri doğrultusunda ekonomiye katkıda bulunmalarını teşvik etmek, insan onuruna yakışır iş fırsatlarını takip edebilmeleri için gerekli becerilerin kazandırılması eğitimleri ile destek olmak” olarak belirlemişler.
Kolektifte çalışıp ve hep birlikte üretiyorlar. Sarpyalçın kişilere bağlı olmayan, sistemi kuvvetli bir yapı oluşturarak yatay örgütlenme modelini benimsediklerini söylüyor:
“Bugüne kadar hiç oy çoğunluğuyla karar almadık. Bütün kararlarımız neredeyse oy birliğiyle çıkıyor. Bir arkadaşımızın gönlünün rahat olmaması bile bizi sıkıntıya sokuyor, sokar diye düşünüyorum. Dolayısıyla karar alırken karşı görüş olması durumunda, ‘’bunu erteleyelim veya şartlar olgunlaştığında karar verelim” şeklinde ilerliyoruz. Oy birliğiyle karar almaya çalışıyoruz. Fikir ayrılıklarımız elbette oluyor. Her şey çok güzel, çok mükemmel yürümüyor tabi. Orada da biraz insanların sağduyusuna güvenerek, birbirimizi anlamaya çalışarak yürümeye çalışıyoruz.”
‘Kapımızın önünü temizlemekten başladık’
Başlangıçta farklı üretimler yaparak sermaye biriktirmeye başlamışlar. Ancak bu şekilde ilerlemenin sürdürülebilir olmadığını fark etmişler. Koç Üniversitesi ve Ashoka Mikado’nun Yatırıma Hazır Sosyal Girişimler Programı’na katılmaları ufuk açıcı bir deneyim olmuş. 30-40 sosyal girişim arasından ilk 15’e girerek o programa dahil olmayı başarmışlar ve eğitimden sonra yapılan değerlendirmede ilk üçe girerek 3.000 Euro para ödülüyle birlikte yedi ay devam edecek bir eğitim programına katılma hakkı elde etmişler. Bu sayede daha inovatif daha akılcı daha sürdürülebilir iş modelleri uygulamaları mümkün olmuş.
Sarpyalçın meselenin sadece üretim olmadığını vurguluyor: “… İşin içine girdiğimizde okyanusa atılmış, yüzme bilmeyen insanlar gibiydik. Kadın istihdamı devasa bir sorun. Yerelde kadın kuruluşların, STK’lerin çözebileceği bir durum değil. Hem merkezi hükümetin hem yerel yönetimin hem de diğer STK’lerin bir arada çözüm üreteceği bir vaka, bir sorun bu. Biz şöyle düşündük: Çocukluğumdan beri aileden gelen eğitim; kapının önünü temizle ki sokak temiz kalsın. Dolayısıyla biz kapımızın önünü temizlemeye, elimizden ne geliyorsa onu yapmaya başladık. ‘Bu sorun bizim boyumuzu aşar’ demedik. Sürekli kendimizi geliştirmeye, değiştirmeye, değişen koşullara uyum sağlamaya çalışarak ilerledik.”
Kadın Emeğini Destekleme Vakfı‘ndan (KEDV) sürekli destek aldıklarını belirtiyorlar. Örneğin KEDV aracılığıyla Alman Kalkınma Bakanlığı’na bağlı bir kurumla kadınların becerilerini geliştirme amaçlı TAMEB Projesi’ne dahil olmuşlar. Bu proje kapsamında tasarım, satış desteği, ekipman, hammadde desteği almışlar. Danimarkalı bir tasarımcı Harmoniye özgü çantalar tasarlamış.
Sarpyalçın kumaş, deri ve örgü karşımı çantalar yapmak istediklerini ve tasarımcı Ellen Simone’un tam hayal ettikleri dizaynı yaptığını belirtiyor: “… Farklı ve kullanışlı tasarım çantaları üretmeye başladık. İki yıl boyunca Almanya Berlin’de bir tekstil fuarına dahil olduk ve o fuarda satış yaptık, iş bağlantıları kurduk. Bu arada yine bu proje kapsamında göçmen kadınlarla çalışma deneyimi edindik. Göçmen kadınlarla, beceri geliştirme, sosyal eğitimler, sosyal uyum çalışmaları yürüttük.” Ürünleri Almanya’da büyük rağbet görmüş ancak iki yıl sonrasında o proje son bulmuş.
Sonrasında KAGİDER İyi İşler Eğitim Programı’na katılan Harmoni Kooperatifi bu program yoluyla ürünlerini Morhipo İyi İşler Dükkanı’nda satışa sunmuş. KAGİDER ayrıca satış pazarlama konusunda kooperatif üyelerine mentör desteği sağlamış. Habitat, Facebook ve Tobb finansörlüğünde gerçekleştirilen Sınırları Aşan Kobiler Dijital Pazarlama eğitimine ve devamında mentör projesine de dahil olmuşlar.
Kooperatifin en heyecan verici projelerinden biri “This is Mana”, “Reflect Studio” ve “Suco” markaları ile tekstil atığı malzeme ile ileri dönüşüm ürünlerinin üretimi için adım atmış olmaları. Sarpyalçın kendi yaptıkları üretimin hem çevreyi koruduğunu, hem de kaynaklarını etkin kullandıklarını, atık çıkmadığını söylüyor:
“… Tekstil üretimi yapan büyük firmalarının çıkan atıkları var. Biz ona atık demiyoruz aslında, üretimden artan kumaşlar, defolu ürünler, vs işlerine yaramayan satılmayan, parçalar…Bu atıklardan ürün geliştirdik, yeni ürünler tasarladık. Şimdi onun görüşmeleri devam ediyor. Bu gibi projelerin ülkemiz için, yaşanabilir bir çevre için çok kıymetli ve gerekli olduğuna inanıyorum.”
Beraber çalışmanın iyileştirici gücü
Ortakların tamamı gönüllü çalışan kooperatifte ortakların dışında maaşlı veya gönüllü çalışan bulunmuyor. Kooperatif, ekonomik faaliyetlerinin yanı sıra kadınların sosyal açıdan güçlendirilmesi alanında çalışmalar da yürütüyor. Şu an için kooperatifin faaliyetlerinden faydalanmak üzere talepte bulunan 220 kadından 60’ıyla işbirliği yapıyorlar.
Kooperatif kadınları sosyal ve ekonomik açıdan güçlendirmek için ayrıca 500 katılımcı ile Girişimcilik, Liderlik, Sosyal Uyum, Ürün Geliştirme, Satış Pazarlama ve mesleki eğitimler, kültürel gezi, çocuk şenlikleri, özel gereksinimli çocuklara el becerini geliştirecek atölyeler ve piknik etkinlikleri düzenlemiş. Ortaklar kendilerinin yaşadıkları değişim ve dönüşümü birlikte çalıştıkları kadınların da yaşamalarını sağlamışlar. Sarpyalçın evde çalışmak isteyen kadının kapalı kaldığını gözlemlemiş, oysa kooperatif bünyesinde hep beraber çalışmanın dönüştürücü, iyileştirici olduğunu söylüyor:
“Bazen hepimizin çok korkarak başladığı bir işte ne kadar cesur olabildiğimizi, dönüştüğümüzü fark ediyoruz. Biz aslında çekingenken cesur olmuşuz. ‘Artık emekli olduk bundan sonra kendi hayatımıza bakalım’ derken aslında çalışma hayatından daha aktif bir sosyal ve ekonomik hayatın içine girdik. Özgüvenimiz ve cesaretimiz çalıştığımız yıllardan bile daha fazla gelişmiş, bunu gözlemledik. Hiç çalışmamış bir arkadaşımızın söylediği bir şey var: Ben birinin annesiydim, birinin eşiydim, birinin kızıydım ama burada birey oldum.”
Harmoni kadınları, çağdaş dünyanın bizlerden yaşanabilir çevre, sürdürülebilir bir dünya, kaynakların gelecek nesillerin de faydalanabileceği şekilde etkin ve verimli kullanılması, adil üretim ve ekonomiye katkıda bulunmasını talep ettiğini düşünüyorlar. Bunu benimseyen kadınların, toplumda önemli rol oynayan ekonomik ve sosyal hayatın aktif katılımcıları olarak, özgüvenli, güçlü, onurlu hayatlar sürebileceklerini belirtiyorlar. Harmoni kooperatifi bu hedeflere ulaşabilmek için, farkındalık oluşturmak, kaynak ve imkanlarına bağlı olarak periyodik veya düzenli iş imkanı sağlamak için çalışmalarına devam ediyor.
Harmoni, ürünleri Morhipo, hepsiburada, Nahıl dükkanında satılıyor. Ayrıca kurumsal ve toplu siparişlerimizi de bekliyorlar…
https://www.harmoniyiz.com/tr/
https://www.instagram.com/harmonikadinkooperatifi/
https://www.facebook.com/harmonikadinkooperatifi
NOT: Mülakatı deşifre ederek bu yazının hazırlanmasına katkıda bulunan İdil Zeynep Dağdemir’e sonsuz teşekkürler.
Rize’de selden ölen insan ve Konya’da susuzluktan ölen flamingo
Yine doğa için berbat bir hafta geçti. Çöp ithalatı serbest bırakıldı, geri dönüşüm fabrikaları yanmaya devam ediyor, flamingolar ölüyor ve müsilaj meselesi “görmezsen yoktur” mertebesine erişti bile. Bir de şimdi artık olağan hale gelen sel ve ölüm olayları!
Hatırlarsanız daha önce de buradan yazmıştık. Aşırı su isteyen tarımsal faaliyetlerin bu ülkeye hayırdan çok zarar getirdiğini. Çünkü sulamanın ekserisi vahşi yöntemlerle ve doğa dostu olmayan formlarda gerçekleştiriliyor. İşte Konya Ovası bunun en net örneği. Devlet desteğiyle yaygınlaşan sulu tarım faaliyetleri, ilgili bölgenin iklimine uygun ürünlerin terk edilerek yerine pancar, mısır ve benzeri ürünlerin konulmasına neden oldu. Üstelik ilgili bölgede yağışlar bu ürünlerin çoğunluğunun büyüme döneminin dışında gerçekleşiyor. Bu da çiftçilerin denetimsizlik ve düzensizliği de fırsat bilerek önüne gelen su kaynağını hunharca sömürmesine kapı aralıyor.
Konya havzasının Sahra’dan farkı kalmadı
Yapılan çalışmalar son 35 yılda Konya kapalı havzasındaki suyun yarı yarıya azaldığını gösteriyor. Binlerce dönümlük sulak alanlar daha görülemeden ortadan kaybolmuş ve birçok göl çoktan kurumuş bile. Yeraltı suyunun artık erişilemeyen derinliklere çekildiği koca havza artık bir sahra çölü niteliğinde. Bunu denetlemesi ve koruması gereken denetleyici mekanizma ise sadece ilgili alanların yerel yetkililerine uyarı yazısı yazmaktan öteye gitmiyor. İşte Tuz Gölü çevresinde gerçekleşen flamingo ölümlerinin kaynağı tam olarak bu!
Akdeniz havzasında yumurtadan çıkan flamingo yavrularının yaklaşık %70’inin Tuz Gölü çevresinde olduğu tahmin ediliyor. Bu kadar önemli bir alanın kaderinin çiftçilerin insafına bırakılması gerçekten inanılmaz bir kötülük. Böyle olduğu için son 20 yılda 30’a yakın su kuşu artık havzada gözlenmiyor. Onlar için yaşanabilir bir ortam olmaktan çıktı Konya havzası ve özel olarak da Tuz Gölü (daha detaylı bilgiler için tıklayın). Bu durumun kaynağı da en alttan en yukarı doğru uygulanan yanlış tarım politikaları ve tarımsal üretime yaklaşımdaki ciddiyetsizlik.
Tarım, üzerinde en ciddi durulması gereken meselelerden. Bunu pandemi döneminde iyice gördük. Ancak görünen o ki bu ciddiyet ne yazık ki yok ve meselenin özü de kavranamamış. Bunu yetkililer tarafından yapılan açıklamalardan anlayabiliyoruz. Ortada zaten olmayan ve değerlendirilmeye bile alınmaması gereken zehirlenme gibi bir iddia üzerinden değerlendirme yapılıyor. Binlerce flamingo öldükten sonra da önlemlerin alındığı ve durumun kontrol altında olduğu ifade ediliyor. Ölen flamingolar birer teferruat. Asıl olan durumu kurtarıp meseleyi gündemden uzaklaştırmak.
Karadeniz beton distopyası gibi
Ancak artık mızrak çuvala sığmıyor. Birbirinin ardı arkası kesilmeyen ekolojik felaketler ne yazık ki artık altından kalkılamaz hale geldiği için hepimiz bu sonuçlardan nasiplenmek zorunda kalıyoruz. Nitekim Rize’deki sel felaketi de bu altında kalma durumunun bir göstergesi. Taş ocakları, HES’ler, bendine sıkıştırılmış dereler ve o sıkışık vadilere doldurulan betonarme çirkinlikler. Hepsi bir araya gelince ortaya bu durum çıkıyor. Zaten değişen iklimle beraber yağış rejimi altüst olmuş durumda, bir de buna akılsız yaklaşımları ekleyince ortaya selden ölen insanlar çıkıyor. Üstelik sürekli tekrarlanan bir şekilde.
Rize’ye gidenler bilir şehrin kendisi zaten çoğunlukla dolgu ve bu dolgunun üzeri yüksek katlı binalarla dolu. Herkesin kanıksadığı bir absürtlük. İlçelerin de çoğunluğu geleneksel Karadeniz yerleşim tipinin adeta karşıtı şeklinde. Vadiler tesviye edilmiş ve buralara binalar doldurulmuş. Ne bir planlama ne de ortamın coğrafyasına uygunluk. Aslında bu beton distopyası tüm ülke sathına yayılmış vaziyette. Tüm ülke adeta koca bir Bağcılar semtine dönüşmüş vaziyette. Kafasına esenin çok katlı beton yığınlarını istediği alana diktiği bir inşaat distopyası.
İşte bu distopyanın mağdurları, nedenleri farklı gibi görünse de hep aynı. Mağduriyetin kaynağı da doğal ekosisteme olan yaklaşımımızdaki hoyratlık ve nobranlık. Mağdurlar Konya’da flamingo, Kuzey ormanında yaban canlısı, Rize’de, Ağrı’da ya da diğer yerlerde sel kurbanı insanlar. Hepsi aynı plansızlığın ve hoyrat yaklaşımın kurbanları.
KirliTuna, GüzelMarmara, Sevr, Montreux vesair meseleler -2
İlk bölüm için tıklayın
*
Geldiğimiz noktada tehdidin yönü tersine döndü: Eğer bir risk varsa, artık Marmara. Karadeniz için risk oluşturuyor. Eğer müsilaj basmış Marmara, Karadeniz‘in ekolojik dengeleri üzerinde etkili olursa, bu iş canımızı sıkabilir. Çünkü Marmara’dan farklı olarak Karadeniz, kıyılarını altı (Abhazya’yı da sayarsak yedi) ülkenin paylaştığı uluslararası bir iç deniz. Sorun uluslararası hukuk sorununa dönüşebilir.
Bugün kendisi hızla bir ölüm sarmalına yuvarlanmakta olan Marmara, özünde Akdeniz ile Karadeniz arasında bir ekolojik geçit. Bir dizi deniz canlısı iki deniz arasında Marmara ve boğazlar üzerinden yıllık periyodlarla geçiş sağlıyor, bu göç her iki denizin de canlı yaşam döngüsü açısından kritik önemde. Ama her şeyden önce, Marmara ve Boğazlar Karadeniz’e oksijen sağlayarak buradaki canlı yaşamını ayakta tutan başlıca kaynak. Karadeniz’in özgün ve kırılgan ekolojisini anlamak için jeolojik tarihine bir göz atmak gerekli.
Karadeniz özünde bir tür “kalıntı deniz”. Gezegen üstündeki varlığının milyonlarca senesini de göl statüsünde geçirmiş. Çok basitleştirilmiş bir anlatımla gidersek bundan birkaç yüz milyon yıl önce bugünkü Avrasya‘nın öncülü olan kıta ile Afrika + henüz güney yarımkürede bulunan Hindistan kıtası arasında Tethys Okyanusu yer alıyor. Tethys, güneydeki plakaların kuzeye hareketi sonucu yükselttiği Alpin dağ silsileleri ile [1] ikiye bölünüyor, kabaca 35 milyon yıl önce okyanusun kuzey parçasını oluşturan Paratethys denizi biçimleniyor. Plakaların dansı durmuyor, kuzeydeki denizi iyice sıkıştırıp dış denizler ile bağlantısını 11,5 milyon yıl önce kopartıyor. Bugünkü Fransa‘nın Rhon bölgesinden Orta Asya‘da Aral gölüne kadar uzanan devasa bir iç deniz, “Pannon gölü” ortaya çıkıyor. Göl tabanının yükselmeye devam etmesi ve suların çekilmesi sonucu bundan yedi milyon yıl önce Pannon’dan geriye bugünkü dünya haritamıza tutunabildiği kanıtlanmış dört parça su kütlesi kalıyor: Batıdan doğuya Ohrid, Pontus , Hazar ve Aral gölleri. Son biçimlenme ise hayli yakın zamanda. Dünya son buzul çağından çıkarken buzullarda tutulmuş sular eriyip okyanusların seviyesini yükseltiyor. Avrupa buzulları eriyip doğrudan Pontus gölünü doldururken, güneyden gelen Akdeniz suları da Sarayburnu Harem arasındaki eşiği aşıyor.[2] Böylece jeolojik anlamda bir an kadar yakın zamanda Akdeniz ile Pontus gölü Marmara ve Boğazlar üzerinden birleşiyor, Pontus gölü/Karadeniz 11buçuk milyon yıl sonra yeniden bir denize dönüşüyor. [3]
Açık denizle iğne deliği kadar bağlantının özgüllüğü
Ancak bu “gölden bozma deniz”in dışarısı ile bağlantısını sağlayan İstanbul Boğazı, özünde kabaca on bin yıl önce deniz suyunun istila ettiği Cendere/Alibey deresi vadisinin alt bölümünden başka bir şey değil ve toplam hacmi Karadeniz’in 550 bin kilometreküplük devasa kütlesi ile oransız ölçüde minik: Yılda sadece 300 kilometreküp oksijenli dip suyu Marmara’dan Karadeniz’e geçiş yapıyor, buna karşın 600 kilometreküp Karadeniz yüzey suyu ters akıntı ile güneye geçiyor. Başka deyimle her yıl toplam su kütlesinin %0,002’sinden (yüzbinde iki) azını dış denizler ile değiş tokuş edebiliyor
Açık denizlerle iğne deliği kadar bağlantının Karadeniz’i dünya üstündeki diğer denizlerden ayıran, ekosistemini özgün ama özellikle kırılgan da yapan bir sonucu var: Suda çözülmüş serbest oksijen, dolayısı ile oksijen temelli canlı yaşamı sadece az tuzlu yüzey tabakasında var olabiliyor. Derinliği 2200 metreye varan, ortalama derinliği 1300 metre olan Karadeniz’in kabaca 150 metreden aşağısında Paratethys zamanlarından jeolojik kalıntı niteliğinde tuzlu “ağır su” kütlesi bulunuyor. Başka deyişle Karadeniz’de oksijen temelli canlı yaşam alanı ya da biosfer kabaca İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e döküldüğü noktanın derinliği ile sınırlı. Karadeniz için İstanbul Boğazı dış denizlerle değiş tokuş yapabildiği oksijen can damarı.
Karadeniz’in oksijen temelli canlı yaşam barındıran üst tabakası ya da biosferi, bir tür kapak gib, alttaki devasa ağır su kütlesini örtüyor. Az tuzlu, hafif üst tabaka ile ağır alt kütle arasında akıntı, dikey hareket ve geçişkenlik yok. İnsan etkisi olmayan koşullarda üst tabakaya Boğaz üzerinden oksijenli deniz suyu, büyük nehirler üzerinden ise bol besin maddesi geliyor ve sonuçta bu görece ince üst tabaka yoğun bir organik üretime, zengin bir bio-kütleye dolayısı ile büyük bir deniz canlısı popülasyonuna ev sahipliği ediyor.[4] Dip kütlede ise anaerobik bakteriyel bir yaşam var, buranın ürettiği mesela metan gazı özellikle oksijenli tabakanın yer yer çok inceldiği doğu tarafında zaman zaman yüzeye vuruyor, hatta alev alabiliyor. Karadeniz’in ince biosferi zengin, ama deniz çanağının doğal yapısı gereği hayli de kırılgan. İnsan kökenli etkiler bu kırılganlığı arttırıyor.
Özetle Karadeniz’de alt kütlede yaşam olmaması burasının “kirli” olması nedeni ile değil, bu denizin jeolojik tarihi itibariyle bir kalıntı deniz, anaerobik bir su kütlesi olması nedeniyle. İnsan kaynaklı “kirli”lik bu doğal özellik ile birleştiğinde ise en attaki anaerobik kütle şişebilir, üsteki oksijenli / balıklı / hayatlı tabakayı inceltebilir, sonuçlar ölümcül olabilir.
Karadeniz biyosferinin sürdürülebilirliği açısından Marmara ve boğazları üzerinden deniz canlısı ve oksijen girişleri temel öneme sahip. Akdeniz’in suyu Karadeniz’e boğazın dip akıntısı ya da balıkçıların deyimi ile ‘kanal’ ile ulaşıyor. Yılda 300 km3 tuzlu, oksijenli sıcak su ile birlikte ciddi bir deniz canlısı popülasyonu da kanalı kullanarak Karadeniz’e geçiş yapıyor. Baharda havalar ısınırken yumurtlamak için bol besinli Karadeniz’e çıkan balıklar, yavrularını Karadeniz’in sentezlediği zengin biyokütle ile besleyip semirtiyor. Bir başka deyişle Karadeniz’in biyokütle fazlasını kendi bedenlerinde absorbe ediyor, balıketine dönüştürüyorlar. Daha sonra soğuk mevsimde Akdeniz’e göçmekle biyokütle fakiri etobur Akdeniz ekosisteminin besin zincirine dahil olup Akdeniz’e can veriyorlar. Akdeniz ile Karadeniz arasında Marmara ve Boğazlar üzerinden son buzul çağının bitiminde kurulmuş olan ekoloji koridoru gezegendeki canlı yaşamının en incelikli, en nadide hadiselerindendir.
Eko-koridor’dan eko-tıkaç’a…
Yeşillerin 21 Haziran’da yaptığı müsilaj konulu online forumda [5] Sarıyer’li balıkçı Nejla Yazıcı‘nın sahadan verdiği güncel bilgi bu bağlamda okununca çok kritik bir eşikte olduğumuza işaret ediyor: “Bu sene, … deniz buz gibiydi, buna rağmen balık erken vakitte kıyılara indi” (1:13:58). Şöyle ki, balıklar, normal koşullarda Marmara’dan Karadeniz’e fazla enerji harcamadan kendilerini sıcak dip akıntısına bırakarak çıkarlar. Yazıcı, balıkların artık 100-150 metrelerdeki müsilajlı kanaldan kanaldan kaçtığını, yüzeye veya koylara vurduklarını, buralardaki ters ve soğuk akıntıya karşı yüzerek Karadeniz’e ulaşmaya çalıştıklarını söylüyor. Nedenini anlıyoruz: Müsilajlı kanalda oksijen tükenmiş, balıklar ölmemek, nefes alabilmek için kaçıyor o kanaldan, son takatleri ile Karadeniz’den gelen serin yüzey ve kıyı suyundaki oksijene sığınıyorlar. Marmara’dan Karadeniz’e artık oksijen değil ölüm akıyor. Karadeniz açısından eskiden KirliTuna’nın oynadığı rolü artık Marmara devralmıştır. Bu, ciddi bir alarm zilidir.
* * *
Müsilaj ile görünür hale gelen, Türkiye insanı kaynaklı sorunlar silsilesinin gidişatı şunu gösteriyor: Marmara Akdeniz ve Karadeniz ekosistemleri arasında bir besin, enerji ve oksijen, kısacası yaşam koridoru olma niteliğini büyük hızla kaybetmekte. Bu durum, Marmara’nın hızlı ve radikal önlem alınmazsa bir eko-koridor olmaktan çıkıp bir eko-tıkaç’a dönüşme riskini akla getiriyor.
Başka deyişle Bugün Türkiye insanı tuvaletindeki haceti, bulaşık suyunu, tarladaki gübresini, ekmek teknesinin, fabrikasının pisliğini Marmara’ya bağlamakla, 11 buçuk milyon yıl önce plaka tektoniğinin Anadolu ve Balkanları okyanus tabanından yükselterek yaptığı şeyin aynısını yapıyor: Kuzeydeki büyük denizi kendi içine kapalı bir göle çeviriyor. Antroposen etkiyi bu kadar iyi anlatacak örnek bulmak önümüzdeki birkaç yüz binyıl mümkün olamayabilir.
Mesele Karadeniz’i tıkaçlamak, göle çevirmek gibi kağıt üstünde masum duran bir eylemden ibaret değil: Marmara etkisi ile Karadeniz biosferi üzerinde kalıcı dönüşüm ve hasarlar oluşmaya, buradaki yaşam döngüleri kırılmaya başladığında zincirleme sürecin nereye varabileceğini kestirebilecek durumda değiliz. Karadeniz ile bağlantısı kopacak, ancak kendi besin zinciri açısından oraya tam bağımlı Akdeniz için etkilerinin de hayli yıkıcı olacağını düşünebiliriz. Tarih kitaplarımızın iyi anlatmadığı konu, uygarlıkların beşiği Doğu Akdeniz’in Karadeniz’i kolonileştirerek bu yöre ile kurduğu simbiyotik ilişki sayesinde bu konumu edindiğidir.
Marmara’ya başkasının kıyısı yok deyip aile içi mesele muamelesi yapmaya kalkışabilirsiniz. Bu politika, ‘bir yer’e kadar giderdi: Şimdi tam ‘o yer’e geldik, dayandık. Kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde olabilecekleri ise kestirebiliriz: Akdeniz zaten hiç değil, ama Karadeniz de Montreux’ye rağmen arka bahçeniz değil, burası bir uluslararası su, bizzat kurduğunuz bir zamanlar büyük umutlar bağladığınız Karadeniz İşbirliği Örgütü’nün de başlıca meselesi. Bu teşkilatın üç üyesi Tuna Komisyonu, üç üyesi AB üyesi.
Marmara koridorunun tıkanması, Kuzey/Güney eko-geçişin kopması, uzun vadeli sonuçları itibari ile yavru vatan açıklarında sopa gösterip gaz çıkarma sevdasından daha belalı hale gelebilir. Gaz işi gelecekteki olası bir pastayı paylaşım meselesi idi, bir tür bilek güreştirmece. Fazla oyunbozanlık ederseniz, oyun dışı kalırsınız, son tahlilde olup biteceği beklediğiniz kardan zarar etmektir, o kadar. Size “yedirmemiş” olurlar ama son tahlilde çok büyük maliyet değil. Gururlar kırılır, küskünlükler olur, ama doğru politikalarla tamir edemeyeceğiniz bir zarar oluşmaz. -bizzat gazın çıkartılması dışında tabi.
Marmara işi daha komplike: Mahalleyi ateşe vermiş, komşulara biilfiil zarar vermiş oluyorsunuz. Gündeme gelecek sorular sırasıyla şunlar olacaktır: Bu zararın bedeli nedir ? Nasıl hesaplanır nasıl tahsil edilir ? Bunlar zararın sürmesini engelleyebilecekler mi ? Bu zarar nasıl tamir edilir? Türkiye hasarı tamir edebilecek mi? Edemeyecekse ne yapmak gerekir? Bu türden soruların gaz dalaşından çok daha baş ağrıtıcı olacağına emin olabiliriz.
*
[1] En batıda Pireneler ve Atlas dağları ile başlayan, Alpler, Karpatlar, Dinarlar, Rodoplar, Kaçkarlar, Toroslar, Zagroslar yolu ile Himalayalar‘a ve ötesine uzanan, son milyon yıllarda hayli yavaşlasa da hala süren yükselme hattı.
[2] Marmara, önce karaların yükselmesi ile Tethys’den koparak gölleşen, daha sonra suların yükselmesi ile Çanakkale Boğazı üstünden artık Akdeniz’e dönüşmüş olan su kütlesi ile birleşen bir diğer iç deniz.
[3] Bu işin tam olarak ne zaman ne kadar sürede ve hangi şiddetle gerçekleştiği konusunda tartışma sürüyor. Günümüzden 17 bin ila 7500 yıl öncesine farklı tarihlemeler var, Hızlı oldu diyen jeolog ve arkeologlar, bir ay gibi bir süreyi öngörüyor ve Nuh Tufanı‘nın gerçekte bu olay olduğunu ve insanlığın kolektif hafızasında iz bıraktığını düşünüyor. Ancak bu tez sorgulandı ve sürecin uzun yıllara yayıldığını öneren bir ikinci tez de rakip çıktı.
[4] Tuna, Dnjepr, Dnjestr gibi büyük nehirlerden gelen besleyicilerin çokluğu sayesinde, Karadeniz’in balık nüfusu yoğunluğu biyosferinin inceliğine rağmen, Akdeniz’den daha yüksek. Akdeniz’e yarı kurak iklim gereği çok az besleyici tatlı su geliyor. Sadece tropiklerden gelen Nil biraz dengeliyor.
BİTTİ…

































