Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’-1

0

1-Nasıl olacak bu iş?

Türkiye demokrasisi ağır bir ‘güç reflüsünden’ musdarip.

Bununla ne kastettiğimi, yakın zaman önce başka vesileyle anlatmıştım.[1] Kısaca ‘sağlıklı ve işleyen demokrasilerde’  vatandaşların açık bir kamusal alanda, özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru, yani aşağıdan yukarıya doğru işleyen politik güç ve yetki akışı Türkiye’de aksi istikamette, yani yukarıdan aşağıya doğru işliyor. Hükümet anlaşıldığı kadarıyla iktidarını bir demokratik meşruiyet kisvesi altında sürdürmek için popüler destek tabanını muhafaza etmeyi elzem görüyor, bunun için de yaptığı ve uyguladığı politikaların son kertede hesabını soracak kamuoyunu, ‘büyük birader’ olma heveslisi bir devlet yönetiminin tehditkar bakışları altında, kendi kontrolünde oluşturmak için bilinçli ve sistematik bir çaba harcıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin siyasal sistemi endişe verici bir ölçüde, vatandaşların düşüncelerinin ve sözlerinin hükümetlere yön gösterdiği ‘sağlıklı ve işleyen bir demokrasiden’ çok, vatandaşların ne düşünebileceklerinin ve kamusal alanda ne söyleyebileceklerinin hükümet tarafından ‘dikte ettirildiği’ baskıcı bir diktatörlüğü andırıyor.

Bu tür ‘güç reflülülerinin’ sistematikleştirilmeleri halinde toplumu sürükleyecekleri yer, totaliteryenizmin dipsiz bataklığıdır. Evet, Türkiye’nin o noktaya ulaşmış olduğunu söylemek için hala erken, ama bunun sebebi ne Türkiye hükümetinin o hedefe ulaşmak konusunda isteksiz olması ne de Türkiye’de yargı erkinin sağlıklı ve işleyen demokrasilerde işlemesi gerektiği gibi, yani bu türden güç reflülerini engelleyen bir ‘çekfvalf’ olarak işlemesi. Tam aksine, Türkiye hükümeti bu yolun sonuna kadar gitmeye kararlı bir görüntü veriyor ve ucu totaliteryenizme açılan bu tehlikeli yolculukta Türkiye toplumunu da peşinde sürüklemek amacıyla kullandığı en etkili araçlardan biri ise yargı sistemi.

Blok tabanın karşısındaki yüzde 50’nin çok parçalılığı zaaf mı?

Dahası, hükümet Türkiye kamuoyu üzerinde arzu ettiği ‘total’ kontrolü henüz tesis edememiş olsa da hem kamuoyu araştırmalarında tutarlı olarak %40 – 50 aralığında ölçülen sadık bir destekçi tabanını ülkenin geri kalanından soyutlamayı becermiş hem de destekçi olmayan vatandaşları, destekçi vatandaşların benimsediği ‘yerli ve milli değerlerin’ düşmanı olarak sunarak, destekçi olan ve olmayan vatandaşlar arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatlarını kopartmayı ya da en azından bu hatlara ciddi bir hasar vermeyi başarmış gibi görünüyor. Kısaca Türkiye, henüz totaliteryenizm bataklığına saplanmamış olsa da içinde yaşadığı kutuplaşma ve iletişimsizlik ortamıyla, o yolu yarılamışa benziyor.

Elinde bağımsız ve tarafsız olmayan bir yargı sistemi, bağımsız ve nesnel olmayan bir medya, sadık bir polis gücü ve son yıllarda kamu fonlarıyla semirtilmiş nevzuhur sivil toplum örgütleri gibi çok etkili araçları olan ve Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirmek için bu araçları kullanmakta tereddüt etmeyen hükümetin, buna rağmen yolun yarısında takatinin tükenmesinin  en önemli sebebi ise, %50-60 aralığında ölçülen bir vatandaş kitlesini, tüm çabalarına rağmen peşine takılmaya ikna edememiş ve hatta Türkiye’nin içinde debelendiği ekonomik çöküş ve Covid-19 pandemisi sebebiyle, kendi destekçi tabanının kıyılarından da ufak tefek, ürkek kopuşların başlamış olması.

Türkiye demokrasisinin musdarip olduğu ağır güç reflüsü sebebiyle girdiği komadan uyanabileceği ve totaliteryenizm yolunun yarısından geri dönebileceği konusunda umut veren tek şey de bu.

***

Gelgelelim, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ulaştığı doygunluk sınırını belirleyen (ve bu yönleriyle bize umut veren) bu vatandaşlar, ‘bir kitle’ olarak tanımlanmayı hak etmeyecek ölçüde çok parçalı bir görüntü arz ediyorlar. Bu yekpare olmayan grubu oluşturan insanlar, kendi aralarında din, dil, etnik köken, dünya görüşü, yaşam tarzı, cinsiyet, cinsel yönelim gibi öyle çok sayıda eksende, öyle zengin bir çeşitlilik barındırıyorlar ki onları ‘hükümet destekçisi olmamak’ dışında buluşturan bir ‘ortak payda’ bulmak zor görünüyor. Nitekim yarıladığı yolun tamamlamak için çaba sarf etmeye devam etmesi konusunda hükümete hala cesaret veren şeyin de bu kesimin verdiği çok parçalı görüntü olduğu anlaşılıyor.

Toptancı bir biçimde hükümet karşıtları olarak yaftalanan vatandaşların verdiği bu çok parçalı görüntü, hükümet cenahından bakıldığında siyasi bir zaaf olarak görülse de, aslında bir sağlıklılık belirtisi. Zira bu çok parçalı görüntü, Türkiye toplumunun farklı renklerini, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek çizdiği ve kamuoyunun önemli bir çoğunluğunu da inandırmayı başardığı, ‘hükümet destekçileri’ ile ‘hükümet karşıtları’ arasındaki siyah-beyaz kutuplaşmaya sıkışmış iki parçalı Türkiye karikatüründen çok daha gerçekçi bir şekilde yansıtıyor.

Tabanda ‘demokratikleşme’de birleşmenin imkan(sızlığ)ı

Yine de Türkiye demokrasisinin geçirmekte olduğu ağır güç reflüsü nedeniyle girdiği komadan çıkması, tam da yekpare olmadıkları için sağlıklı bir görüntü veren bu vatandaşların bir yandan bu çeşitliliklerini, dolayısıyla aralarındaki düşünsel ve itikadi görüş ayrılıklarını muhafaza ederken bir yandan da hükümeti girdiği yoldan geri çevirmek için ortak bir politik irade gösterebilmesine bağlı. Peki bu nasıl olacak?  Daha açık bir deyişle hükümeti desteklemeyen ve desteklememeye açık olan vatandaş ‘kitlesine’ hakim olan bu düşünsel, kültürel ve itikadi çoğulluktan, demokratikleşme yönünde ortak bir politik irade nasıl çıkacak?

Bunun imkansız olduğu düşüncesinin hükümet ‘cenahına’ umut, hükümet destekçisi olmayan vatandaşların bir bölümüne de umutsuzluk verdiğini biliyoruz tabii de, bu düşüncenin her iki ‘cenahtaki’ bu yaygınlığı bir yanıyla da hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarının ne kadar etkili olduğunun ölçüsünü vermenin ötesinde bir anlam taşımıyor. Zira böyle bir ‘imkansızlık’ ancak Türkiye totaliteryenizm yolculuğunu tamamladığında söz konusu olabilir ki, dedik ya, henüz orada değiliz. O zaman çare ne?

***

Bir olasılık, içerdiği düşünsel, vicdani, kültürel ve etnik çeşitlilik nedeniyle ‘tabandan’ çıkması zor görünen ‘demokratikleşme yönündeki’ ortak politik iradenin, hükümeti desteklememeye açık vatandaşların iradelerini temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, yani CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in yönetici kadroları arasındaki bir uzlaşma ile ‘tavanda’ vücut bulması. Son bir kaç yıldır en gerçekçi seçeneğin bu olduğu üzerine çok şey yazıldı, çizildi; ama buradaki temel sorun da, tabanda karşılığı olmayan bir politik iradenin, tavan marifetiyle oluşturulabileceği varsayımı — daha doğrusu bu varsayımın Türkiye kamuoyunun ‘politik güç reflülerine’ ne kadar alıştırılmış olduğuna işaret etmesi. Tabandan kaynaklanmayan bir iradeden, tabanı hakim kılacak bir demokrasi kurulabilir mi? Ya da bu şekilde ‘tepeden inerek’ kurulan bir politik sisteme, ‘demokratik’ demek mümkün olur mu?

Olmaz. Dolayısıyla bizim sormamız gereken asıl soru, ‘tabandaki tüm bu çoğulluk’ içinde, hükümet destekçisi olmamanın ötesine geçen bir ortak paydanın, demokratikleşme yönünde ortak bir vicdanı kanaatin, ‘örtüşen’ bir ‘görüş birliğinin’ mevcut olup olmadığı. Ben tabandaki tüm bu çoğulluk içinde böyle bir ‘örtüşen görüş birliğinin’ mevcut olduğunu, bunun mevcudiyetinin gösterilebileceğini, ama tabanda mevcut olan bu görüş birliğinin hükümet tarafından kamusal alandaki ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerine yoğun bir şekilde pompalanan toptancı “kökü dışarda hükümet karşıtları” yaftalamasının gölgesinde kaldığı için fark edilemediğini, daha doğrusu, bilinçli bir farkındalık düzeyine çıkamadığını düşünüyorum.

Dayatılan siyah-beyaz Türkiye, ortak vicdanın çok renkliliğine dar geliyor

Yapılan kamuoyu araştırmalarında bu tür ‘örtüşen görüş birliklerinin’ yani çoğulluk içinde ortaklaşılan vicdani kanaatlerin mevcudiyetini tespit amaçlı sorular henüz sorulmadığı ve bu konuda niteliksel bir saha araştırmasına fon yaratmak konusunda da ben başarısız olduğum için, bu düşüncemi destekleyebilecek olgusal kanıtları şimdilik sunamam. Ama önce Türkiye vatandaşları arasında yukarıda andığım türden, demokratikleşme yönünde bir örtüşen görüş birliğinin mevcudiyetine işaret eden tarihli iki politik olaya, Gezi Protestoları ile 2019 yılındaki İstanbul Belediye Başkanlığı (İBB) seçimlerini hatırlatarak, sonra ‘örtüşen görüş birliği’ kavramını içinde yaşadığımız çağın en önemli siyaset kuramcılarından biri olan John Rawls’a referansla açarak, daha sonra Türkiye sosyolojisinin psiko-politik derinliklerinde ‘diyalog’ üzerine bir ‘örtüşen görüş birliğini’ bulunduğuna ilişkin ipuçlarını gözden geçirerek, son olarak da bu ‘örtüşen görüş birliği’ üzerine inşa edebileceğimiz sağlıklı ve işleyen bir demokrasi modelinin ana hatlarını bir başka önemli kuramcı olan Jürgen Habermas’a atıfla çizerek, bu düşüncemin içi boş bir iyimserlikten fazlasına işaret ettiğini, dilim döndüğünce anlatabilirim.

Ve eğer bu düşüncemde haklıysam, Türkiye’nin totaliteryenizm yolunun yarısından geriye nasıl dönebileceğine ilişkin aşağıdan yukarıya, tabandan tavana doğru ilerleyen, demokratik bir yol haritası da önerebilirim. Şöyle ki: Tabanda, sadece ‘hükümet karşıtı cenah’ olarak yaftalanan vatandaşlar arasında değil, tüm Türkiye vatandaşlarının ezici bir çoğunluğu arasında mevcut olan diyalog ve demokrasi üzerindeki ‘örtüşen görüş birliği’ farkındalık düzeyine çıkar ve tabandaki bu farkındalık siyasi partilerin yönetici kadrolarını kendi aralarında ‘bir demokrasi ittifakı’ kurmaya ‘nihayet’ ikna edebilirse; siyasi partilerin yönetici kadroları ise bir yandan kendi aralarındaki siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken bir yandan da tabanlarının ‘örtüşen görüş birliğini’ yansıtan bu diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yek vücut savunurlarsa; Türkiye’nin çıktığı totaliteryenizm yolculuğundan geri dönmesi ve hatta bunu sağlıklı ve işleyen bir demokrasi kurmak için fırsata çevirmesi pekala mümkün olabilir.

Size ölme eşeğim, ölme mi dedirtti, çok mu ütopik, çok mu iyimser geldi bu düşüncem? İtiraf edeyim ben de bu fikir aklıma ilk düştüğünde aynı şeyi hissetmiştim. Hala da bu hissiyatın peşimi tümüyle bırakmış olduğunu söyleyemem. Ama, son sekiz yılda, tümüyle tabandan yükselmiş ve en az bugünkü kadar çok renkli ve çeşitli bir vatandaş kitlesinin iktidarı tökezletmeyi başarmış olduğu, Gezi ve İBB seçimleri gibi  iki büyük ‘demokratik seferberlik’ hali yaşamış olmamıza rağmen, hala tabanda, vatandaşların o çok renkli, çok parçalı çoğulluğu içinde, ‘demokratikleşme’ yönünde ortak bir vicdani kanaat mevcut olduğundan ve bu ortak kanaatin kendi çok parçalı, çok renkli gerçekliğini tavandaki siyasetçilerin çizdiği ‘iki parçalı, siyah beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye’ karikatürüne dayatabileceğinden kuşku duyuyor olmamız sizce de ilginç değil mi? Bu kuşkumuz hem hükümetin bu sekiz yılda güç ve yetki akışını tersine çevirerek kendi ‘siyah-beyaz’ algısını Türkiye kamuoyuna dayatmayı ne ölçüde başarmış olduğunun, hem de Türkiye’de sadece bu hükümet döneminde değil, on yıllar boyunca, onlarca askeri ve sivil hükümet döneminde, bu türden ‘güç reflülerini’ ne kadar kanıksamış olduğumuzun ölçüsünü veriyor olamaz mı?

Dolayısıyla sizden ricam farkındalık düzeyine çıkartılmayı bekleyen, diyalog ve demokrasi üzerine bir örtüşen görüş birliğinin tabanda mevcut olduğuna ilişkin bu düşüncemin fazla iyimser,  fazla ütopik, fazla soyut olduğuna karar vermeden evvel lütfen bu yazı dizisini sonuna kadar okumayı bekleyin. Belki karamsar girdiğiniz bu diziden, bir nebze umutlanmış ve hatta yukarıda andığım örtüşen görüş birliğinin paydaşlarından biri olduğunuzu fark etmiş olarak çıkarsınız. Ve kim bilir, belki aynı görüş birliğinin öteki paydaşlarıyla, Türkiye demokrasini girdiği komadan uyandırmak için iletişime geçer, el birliği yaparsınız. Zira dünya tarihindeki hiç bir demokrasi vatandaşlar talep etmeden kurulmamış, vatandaşlar tarafından sahip çıkılmayan hiç bir demokrasi, girdiği komadan uyanmamıştır. Dolayısıyla Türkiye demokrasisinin de girdiği komadan sizin, bizim, hepimizin desteği olmadan uyanması mümkün olmayacaktır.

Devam edecek… 

*

[1] Murat Özbank, “Türkiye Demokrasisinde Yanlış olan Ne? Bir ‘Güç Reflüsü’ Belirtisi Olarak Türkiye’de Kamusal ve Sivil Alanların Kısıtlanması”, Birikim, 18 Mayıs 2021.

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.