Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 4

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın
Üçüncü yazı için tıklayın

*

IV. Demokrasi

Bir önceki yazımda, mealen, Türkiye’yi yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri çevirecek demokratikleşme yönündeki ortak iradenin vatandaşların arasında mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden,’ yani vatandaşların farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi bir şey olduğu’ yargısı üzerinde ortaklaşmış vicdani kanaatlerinden çıkabileceğini söylemiştim. Bu düşüncemde haklı olduğumu varsayarsak, vatandaşların aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaştıkları bu vicdani kanaat üzerine inşa edebilecekleri ve düşünsel veya itikadi iç huzuruyla benimseyebilecekleri bir politik sistem neye benzerdi?

* * *

Herhalde, her şeyden önce, vatandaşların birbirlerini farklılıklarıyla kabul ederek, birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına, görüş alışverişlerinde bulunmalarına, ortak sorunlarıyla ilgili konularda, ortak bir görüş ve ortak bir irade oluşturmalarına olanak sağlayan, yani vatandaşların arasındaki diyaloğa alan açan, daha doğrusu politik kamusal alanı vatandaşların arasındaki diyalogları açan, yani ‘diyolojik’ bir sistem olurdu bu.

Bu sistemde hükümetler seçimle gelip seçimle giderlerdi ve hükümetlerin uyguladıkları politikalara vatandaşların özgür ve açık bir kamusal alanda,  sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve bağımsız medya mensupları, üniversiteler gibi aktörlerin de katılımıyla, çok boyutlu ve çok taraflı görüş alışverişlerinden ve iletişimsel ve eleştirel aklın kılavuzluğundaki tartışmalardan süzülerek ‘oluşan’ ortak görüşleri yön gösterirdi.

Vatandaşların, yani kamunun, yani ‘halkın’ bu şekilde, diyalojik politik iletişim süreçlerinden süzülerek oluşmuş ‘ortak görüşleri’ daha sonra parlamentoda yine vatandaşların seçtiği temsilciler tarafından müzakere edilerek yasama organının hukuken bağlayıcı politik iradesi şeklini alır; parlamento bu şekilde oluşmuş iradesini ve son kertede o iradenin temelinde yatan kamuoyu görüşlerini yansıtan politikalar yapması ve uygulaması için hükümete yetki ve görev verir; hükümet, parlamentodan aldığı yetkiyle oluşturduğu politikaları, devletin bürokratik mekanizmaları vasıtasıyla uygular ve nihayet, oluşturduğu ve uyguladığı bu politikaların hesabını da, yine parlamentoya ve son kertede kamuoyuna, yani vatandaşlara verirdi.

Velhasıl bu politik sistem, benim daha önce başka bir vesileyle çağımızın en önemli demokrasi kuramcılarından biri olan Jürgen Habermas’a referansla tarif ettiğim ‘sağlıklı ve iyi işleyen demokrasi’ modeline benzerdi. Benzerdi, çünkü böyle bir politik sistemde politik güç ve yetki eleştirel sesleri susturmak, sindirmek, yıldırmak için bir balyoz gibi ‘tepeden’ vatandaşların kafasına inmez, onların politik kamusal alanda ne düşünüp ne söyleyeceklerini tek elden biçimlendirebilmek için vatandaşların arasındaki diyalog kanallarını muhaliflere yönelik karalama kampanyaları, yargısal tacizler, polisiye tedbirle tıkamazdı. Tam aksine, bu politik sistemde politik güç ve yetki aşağıdan yukarıya, yani vatandaşların özgür bir tartışma ortamında oluşmuş ortak görüşlerinden, hükümetlerin parlamentodan aldıkları yetkiye dayanarak oluşturdukları ve devlet bürokrasisi vasıtasıyla uyguladıkları politikalara doğru akardı.

* * *

Böyle bir politik sistemde, şu anda Türkiye’nin mustarip olduğu türden ‘güç reflüleri’ de yaşanmazdı, çünkü bu sistemde politik güç ve yetkinin her daim aşağıdan yukarıya, tabandaki, vatandaşların arasındaki ‘diyalojik’ ortak görüş ve irade oluşturma süreçlerinden parlamentoya, oradan hükümete ve devlet bürokrasisine doğru akmasını sağlayan ve aksi yöndeki akışları engelleyen temel insan hak ve özgürlüklerine dayanan bir hukuk düzeni olurdu. Bu hukuk düzeni seçimle gelip seçimle giden hükümetlerin muhtemel siyasi müdahale girişimlerine karşı hem idari hem de mali açıdan korunaklı kılınmış, bağımsız ve tarafsız savcılar ve yargıçlar tarafından işlevsellik kazanırdı ve vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan kamusal ve sivil diyalog kanalları bu hukuk düzeninin üstünlüğü sayesinde her daim açık kalırlardı.

Haklara işlevsellik kazandıran hukuki düzen

Aralarında diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği olan vatandaşlar, insan haklarına dayanan bu hukuk düzenini ne Türkiye’nin iyiliğini istemeyen ‘Batılılar’ tarafından kendilerine ‘dışarıdan’ dayatılmış, ‘yerli ve milli değerlerle’ çelişen bir kurallar manzumesi olarak görürlerdi ne de yüce gönüllü bir muktedir tarafından kendilerine bahşedilmiş ve istendiğinde geri alınabilecek ya da kısıtlanabilecek birer lütuf olarak.

Böyle görmezlerdi, çünkü bu vatandaşlar bunların ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca politik iletişim kurarak elbirliğiyle düzenlemek ve aralarındaki bu diyaloğu daim kılabilmek için, birbirlerine ‘mantıken’ tanımak zorunda oldukları haklar olduğunu ve farklı itikadi veya düşünsel gerekçelerle üzerinde ortaklaştıkları kendi ahlaki yargılarından türetildiklerini içselleştirmiş olurlardı. Dolayısıyla bırakın bu hakların kendi benimsedikleri ‘yerli ve milli değerle’ çeliştiğini düşünmeyi, o ‘yerli ve milli’ değerlerin düşünsel veya itikadi çoğulluk koşullarında varlıklarını sürdürebilmelerinin en ve tek gerçekçi yolunun bu haklara işlevsellik kazandıran bir hukuk düzeninin kurulması ve işletilmesi olduğunu bilirlerdi. Ve insan haklarına dayalı o hukuk düzeninin üstünlüğünü, kendi benimsedikleri düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğullukları içinde, el birliğiyle savunurlardı.

* * *

Yukarıda, hem Habermas’a, hem de ‘örtüşen görüş birliği’ kavramı vasıtasıyla, Rawls’a selam çakarak ana hatlarını çizdiğim bu ‘diyalojik’ demokrasi modeli, elbette daha fazla ayrıntılandırılmaya, konuşulmaya ve tartışılmaya muhtaç. Ancak kabaca çizilmiş bu genel çerçeve dahi, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliği’ üzerine inşa edilecek demokratik bir politik sistemin neye benzeyebileceği konusundaki düşüncelerimle ilgili yeterince bir fikir vermiştir sanırım. Ben bu noktada dikkatinizi başka bir hususa çekmek istiyorum: Yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğim bu demokrasi modeli size de mesela, ayrı mahallelerde, şehirlerde ya ülkelerde yaşadığınız anneniz, babanız, eşiniz, dostlarınız gibi, bir yandan çok yakın bir yandan da çok uzak gelmiyor mu? Bu model sizin de içinizde bir yandan bir an evvel kavuşma arzusunun doğurduğu sıcacık ve sabırsız bir özlemle,  bu kavuşmanın hemen şimdi gerçekleşemeyeceğini ‘bilmenin’ yarattığı nahoş bir düş kırıklığının hemhal olduğu, karmaşık bir duygu uyandırmıyor mu?

Eğer bu soruya  siz de benim gibi ‘evet’ cevabı veriyorsanız, siz de Türkiye sosyolojisinde mevcut olduğuna inandığım ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ paydaşlarından birisiniz demektir ve bu modeli kendinize yakın hissetmenizin muhtemelen en önemli sebebi ‘diyaloğun çatışmadan daha iyi olduğu’ yönündeki ortak ahlaki yargımızı, kendinize özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, son kertede sizin de doğru bulmanızdır.

Bu modeli kendinize bu kadar yakın hissetmenizin ikinci bir sebebi ise, Türkiye’nin hali hazırda yürürlükte olan Anayasası tarafından ‘öngörülen düzenin’ tam da böyle bir ‘demokrasi modeline’ işaret etmesi olabilir. ‘Hadi canım, o da nereden çıktı!’ demeyin. Zira 2017 yılında, OHAL koşullarında yapılan ve cumhurbaşkanlığı makamını neredeyse mutlak muktedir konumuna terfi ettiren anayasa değişikliklerinden sonra bile, geçmişte getirilmiş anayasal ve yasal teminatların önemli bir kısmı hiç değilse kağıt üzerinde hala yürürlükteler. En önemlisi,  Türkiye Anayasası’nın ikinci maddesi “Cumhuriyetin Niteliklerini” sıralarken, “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” ifadesine hala yer veriyor. Anayasa’nın 90. Maddesi ise “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmü ile, aralarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirlenenlerin de bulunduğu uluslararası insan hakları standartlarını, Türkiye’nin iç hukukunda halen yürürlükte olan yasaların üzerine yerleştiriyor.

Totaliteryenizme karşı ‘diyalojik’ demokrasi

Kabul, hükümetin bariz insan hakları ihlallerini dahi Türkiye’de hukukun üstünlüğünün işlediğinin kanıtı olarak sunmasına olanak tanıyan bir dizi baskıcı kanun (ve Cumhurbaşkanlığı kararı) da halen yürürlükte, ancak bu kanunların özellikle Anayasanın 90. maddesi kapsamında yapılacak ciddi ve nesnel bir anayasaya uygunluk testini geçemeyeceklerini görmek için, çok yaratıcı ve keskin bir hukuk zekasına sahip olmak gerekmiyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin en üst kanununun, yani Anayasasının bu iki maddesi uluslararası insan hakları ve demokrasi standartlarını ülkenin iç hukukuna dahil ederek ve hatta normlar hiyerarşisinde ondan da üstün bir yere koyarak, mutlak muktedir bir cumhurbaşkanının totaliteryenizme kapı açabilecek muhtemel aşırılıklarını bile sınırlandırmaya yetecek uygunlukta bir hukuk çerçevesi çiziyor. Evet ne hükümet ne de onun kontrolündeki yargı erki bu hukuk çerçevesinin tümüyle dışında hareket etmekte bir beis görmüyorlar ama ülkenin pozitif hukukunun işaret ettiği yönetim modelinin, hükümet tarafından hali hazırda işletilmekte olan tepeden inme modele değil, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz güç ve yetkinin tabandan tavana doğru aktığı ‘diyalojik’ demokrasi modeline daha çok benzediği de bir vakıa.

Velhasıl hem ‘aramızdaki örtüşen görüş birliği,’ yani benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sistemlerinin farklı farklı şekillerde gerekçelendirdiği ortak ahlaki yargılarımız hem de ülkenin pozitif hukuku, yukarıda ana hatlarını çizdiğimiz türden “insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletini” kendimize yakın hissetmemize neden oluyor, içimizi biran evvel ona kavuşma arzusuyla dolduruyor.

Peki biz neden, bu demokrasi modelinin bir ütopya kadar uzak, bir mutluluk rüyası kadar gerçek dışı olduğunu da düşünüyoruz? Neden en derin vicdani kanaatlerimizin ve ülkenin pozitif hukukunun gösterdiği yönün tam tersi istikamette ilerleyen hükümetin peşine takılmış, totaliteryenizmin dipsiz bataklığına doğru sürükleniyoruz? Neden Türkiye anayasasının öngördüğü ‘insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini’, kendi benimsediğimiz düşünsel veya itikadi inanç sisteminin gerektirdiği vicdani yükümlülük duygusuyla, o kararlılıkla ve tüm çoğulluğumuz içinde, el birliğiyle savunmuyoruz?

İşte ben bunun sebebinin de Türkiye’nin Gezi protestolarından sonraki sekiz yılı, giderek ağırlaşan bir ‘güç reflüsünden’ mustarip olarak geçirmiş olmasının Türkiye kamuoyunun gerçeklik algısında yarattığı bir bozulma olduğunu düşünüyorum: Hükümetin bilinçli ve sistematik bir çabayla bizi içinde yaşattığı yanılsamaları gerçek, o yanılsamaların gizlediği gerçeği ise ‘ütopik’ sanmamıza neden olan bir bozulma bu. Hükümet tarafından pompalanan iki parçalı, kendi kendisiyle çatışmalı, siyah – beyaz bir kutuplaşmaya mahkum Türkiye yanılsamasını gerçek, ortak yaşamlarını birbirleriyle insanca iletişim kurarak düzenlemek isteyen insanların çoğunlukta olduğu, çok renkli, çok kimlikli Türkiye gerçeğini ise hayal olarak algıladığımız bir karabasanda yaşıyoruz, son sekiz yıldır.

Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi, işte Türkiye vatandaşlarının, yani sizin, benim, hepimizin bu karabasandan uyanma ve birbirimizi uyandırma iradesini gösterebilmemize bağlı. Bunu da ancak paydaşı olduğumuz diyalog üzerine örtüşen görüş birliğini  kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkartarak ve onun mevcudiyetini fiilen görünür kılarak yapabiliriz. Yani hükümet aramızdaki iletişim kanallarını kapatmak, gerçeklik algımızı çarpıtmak için ne kadar çaba harcarsa harcasın, diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinde buluşan çok renkli, çok kimlikli çeşitliliğimizi, birbiriyle çatışan, siyah-beyaz iki parça gibi göstermeye ne kadar çalışırsa çalışsın, biz aramızda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden’ aldığımız güvenle, birbirimiz ile inadına, insanca iletişim kurmalı ve birbirimizi demokratikleşme yönündeki ortak, gerçek ve etkili bir politik iradeye vücut vermeye davet etmeliyiz.

Aramızdaki ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ üzerinde yükselen, demokratikleşme yönündeki bu ortak irademizi, bizim irademizi temsil etme iddiasındaki siyasi partilerin, CHP’nin, İYİ Parti’nin, HDP’nin, Saadet’in, DEVA’nın ve Gelecek’in tavandaki yönetici kadrolarını, yukarıda ana hatlarıyla tarif ettiğimiz, Türkiye’nin halen yürürlükteki anayasası tarafından da öngörülen, ‘diyoloğa dayalı demokrasi’ modelini hedefleyecek bir ittifakta buluşmaya, bir yandan kendi aralarında, bizim oylarımızı almak için yürüttükleri siyasi rekabeti demokratik yollarla sürdürürken, bir yandan da yine bizim ‘örtüşen görüş birliğimizi’ yansıtan diyalog ve demokrasi talebini hükümete karşı yekvücut savunmaya ikna etmek için kullanmalıyız.

* * *

Velhasıl Türkiye’nin yarıladığı totaliteryenizm yolundan geri dönmesi için bize en öncelikli olarak lazım olan ne yeni bir  toplumsal sözleşme, ne de yeni bir anayasa. Bize lazım olan tek şey bizim oluşturduğumuz tabandan yükselecek, demokratikleşme yönünde etkili bir politik irade ve onu da aramızda zaten mevcut olan diyalog üzerine örtüşen görüş birliğimiz üzerine, el birliği ile inşa edebiliriz.

‘Ölme eşeğim ölme’ demeyin, ‘aramızda diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliği mevcutsa tabii!’ diye dudak bükmeyin.  Onun mevcudiyeti, biraz da sizin, benim, hepimizin ona vücut vermemize bağlı. Biz bunu Gezi’de ve İBB seçimlerinde yaptık. Yine yapabiliriz.

Yapabilir miyiz?