Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Üniversite nedir, ondan neden korkulur?

Aslında bu yazıyı çok daha önceleri yazmayı planlıyordum. Fakat haftalık bile olsa düzenli yazı yazmanın bazı zorlukları oluyor. Gündemi izlemek ve hem gündem hem de yazı yazılan yayın organı ve uzmanlık alanınız ile ilgili çerçeveye uygun konular saptamak bu zorluğun bir parçası. Türkiye’nin bu sıralarda gündemini en çok meşgul eden konu mafya-devlet ilişkilerinin almış olduğu mide bulandırıcı durum. Bu konuda söyleyebileceğim hem çok şey var hem de hiçbir şey yok. Çok şey var, çünkü konu çok kapsamlı; hiçbir şey yok, çünkü midem bulanıyor, düşündükçe kusasım geliyor, ülkemin aldığı hale, düşürüldüğü duruma çok ama çok üzülüyorum. Sözcükler boğazımda ya da parmaklarımın ucunda düğümlenip kalıyor. O nedenle ben hakkında daha rahat söz söyleyebileceğim ve çok daha önemli gördüğüm bir başka konuyu ele almak istiyorum. Uzun süren sözde tam kapanmanın sona ermesini izleyen ilk gün, sosyal medyada, rektörlüğe sırtını dönerek direnişlerine devam eden Boğaziçili hocalarımızın fotoğrafını gördüm. O fotoğrafı görünce kendi kendime “tamam, bu yazıyı şimdi yazmalısın” dedim. Ve işte yazıyorum.

Üniversite nedir?

Etimolojik açıdan üniversite terimi Latince’de ‘bütün’, ‘tümü’ gibi anlamlara gelen ‘universus’a kadar uzanır. Tarihsel açıdan üniversitenin gelişimi belki başka bir yazının konusu olabilir, fakat şimdilik üniversitenin kökeninin dokuzuncu yüzyılda İtalya Salerno’da kurulan ve Avrupa’nın her tarafından öğrenci çeken tıp okuluna kadar uzandığını söylemenin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum.[1],[2] Tarihçesini bir kenara bırakıp üniversitenin ne olduğunu anlamaya odaklanırsak, çıkış noktamızı Berlin Üniversitesinin kurucusu olan ünlü Alman filozof ve devlet adamı Friedrich Wilhelm Christian Carl Ferdinand von Humboldt’un üniversiteyi dayandırdığı üç temel ilkeye[3] oturtmak yerinde olacaktır:

  1. Araştırma ve öğretim birliği,
  2. Öğretimin bağımsızlığı,
  3. Akademik özyönetim ya da akademinin kendi kendini yönetmesi.

Üniversitede ne yapılır, ne için yapılır?

Üniversite bilgi üretilen ve üretilen bilginin yayıldığı yerdir. Bilgi neden üretilir? Çünkü en doğru kararlar doğru bilgiye dayanılarak verilir. Dünyanın düz ve evrenin merkezinde olduğu, güneşin ve tüm diğer gökcisimlerinin dünyanın etrafında döndüğü bilgisi kimilerinin egosunu ve inançlarını okşayabilir. Fakat diyelim ki Kopernik’in başlattığı bilgi devrimi hiç yaşanmasaydı bugün dünya nasıl bir yer olurdu hiç düşündünüz mü? Başka bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bir yıldan fazla süredir Covid-19 salgınının dünyayı ne hale soktuğunu hepimiz biliyoruz. Diyelim ki uzayın bilinmeyen bir köşesinden birtakım canlılar dünyaya geldiler ve diyelim ki virüsler konusunda bizden kat kat fazla bilgiye sahipler. Herhalde şu anki halimize acırlardı ve biraz da gülerlerdi. İşte Kopernik’in başını çektiği devrim olmasaydı uzayı, evreni, diğer gökcisimlerini ve dünyanın bunlar arasındaki yerini algılamamız da acınası durumda olurdu. Bilgi bütün dünyayı ve evreni doğru anlamamızı sağlayan en etkili araçtır.

Hemen eklemek gerekir, üniversite yalnızca bilgiye indirgenemez. Bakın ünlü İngiliz eğitimci ve şair William Johnson Cory tam 160 yıl önce gençlere yaptığı bir konuşmada neler söylemiş:[4]

İnsan büyük bir okula bilginin de ötesinde bir şeyler almak için, bazı sanatları ve alışkanlıkları kazanmak için gider. Özen gösterme alışkanlığı, kendini anlama sanatı için… görüşlerinizin onaylanmamasına ve reddedilmesine katlanabilme alışkanlığı için, medeni bir şekilde olumlu ya da olumsuz görüş bildirebilme sanatı için… zihinsel cesaret için, zihinsel sağlamlık için; hepsinden önemlisi, insan büyük bir okula kendisini tanımak için gider.”

Bir önemli nokta da bilginin sınırının olmamasıdır. Daha iyi kararlar verip daha doğru yollar seçmek için hep daha fazla bilgiye ihtiyacımız olacak. Üniversiteler, tek başlarına olmasalar da ihtiyaç duyduğumuz bilginin en yaygın şekilde üretilip topluma yayıldığı kurumlardır. Bilgi artıp yayıldıkça genel olarak toplumların refahı artar. Ne var ki artan bilgi herkesi her zaman mutlu etmez. Çünkü bilginin kıt ve gerçeğin muğlak olduğu topluluklarda insanları yönetmek, manipüle etmek çok daha kolaydır.

Yine Covid’den örnek vereyim. Hastalığa yol açan şeyin bir virüs olduğunu anlayacak bilgi düzeyine sahip olmasaydık, emin olun onlarca kerameti kendinden menkul insan ortaya çıkıp (belki şimdi bile çıkanlar vardır) bu durumun nedenini kendi varlık ve egemenlik dayanaklarını pekiştirecek doğaüstü şeylere bağlayacak; bu tür hastalıkların olmaması için insanların nasıl davranması gerektiğini kendilerince açıklayacaklardı. Ve yine emin olun bu açıklamalar insan paçavralarının toplumsal nüfuzunu güçlendirecekti. Nereden mi biliyoruz? Tarih kitapları ne güne duruyor? Oysa bugün, bilim ve bilgi sayesinde, hastalığın temel nedeninin insanın doğaya akılsızca ve saygısızca saldırısı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla ne yapıp ne yapmamız gerektiği konusunda belirttiğim türden istismarlara fırsat çıkmıyor.

Üniversiteden neden korkulur?

Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.

Kuşkuculuk ve bilimin yol göstericiliği üniversite ve üniversiteliyi kandırmayı zorlaştırır. Üniversiteli akıl süzgecinden geçirmeden kabullenmez. Örneğin üniversiteli etnik, cinsel, dinsel, ideolojik, kültürel farklılıkları zenginlik olarak görür. Çeşitlilik doğaya olduğu gibi (biyolojik çeşitlilik) topluma da güç katar. Böyle toplumlar sığ ve dogmatik propagandalardan etkilenmez, istenilen şekle girmezler.  Çeşitliliğin, zenginliğin olduğu toplumlarda diyelim ki birisi farklı cinsel yönelimleri veya farklı inançları ya da farklı etnik kökenleri aşağılarsa, dönüp yanınızdaki farklı olana bakar ve onun aslında ne kadar iyi bir insan olduğunu görebilirsiniz. Çünkü dünyada iyilik de kötülük de hiçbir inanca, etnik kökene, cinsel eğilime, hiçbir ten rengine, ideolojiye ya da mesleğe, şuna buna mahsus değildir. Fakat bazıları toplumu tekleştirip geri kalanları şeytanlaştırmaktan hiç kaçınmaz, çünkü onların egemenliği ancak bu şekilde devam edebilir.

Çeşitliliğin olduğu toplumlar yönlendirilmesi ve kandırılması en güç toplumlardır. Dünya üzerinde çeşitliliği en çok üniversitelerde görürsünüz. Çünkü var olma amacının gereği olarak üniversitelerin kapıları bütün dünyaya açıktır; dünyanın her yerinden, her renkten, her inançtan, her milletten, her cinsel tercihten öğrenciler, araştırmacılar gelir gerçek üniversitelere. Bakmayın bizdeki üniversitelerin kapılarındaki güvenlik barikatlarına. Gerçek üniversitelerin kapısı bile olmaz. Olsa da biçimsel bir kapıdır o. Üniversitenin kapısında kimseye kimlik ya da başka bir şey sorulmaz. Üç yıl kadar oldu, oğlumla Münih Teknik Üniversitesine gitmiştik. Kapısına yaklaşırken oğlum kaygılı bir şekilde “Nasıl gireceğiz bu üniversiteye?” dedi. Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım. Çünkü o Türkiye’de sorular sorulan, engeller çıkarılan üniversite kapıları görüp onlara alışmıştı. Ona şöyle cevap verdim: “Kapıyı iterek.” Öyle de yaptık.

Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.

Üniversiteye nasıl egemen olurlar?

Elbette üniversite olmanın temel kriterlerinden biri olan akademik özyönetime darbe vurup üniversite yönetimini askeri tip bir hiyerarşinin parçası yaparak. Ben 1986 yılında öğrenci olarak üniversiteye adım attım. O gün bugündür üniversite camiasının içindeyim. Hiçbir zaman yeterli bir akademik özerkliğe şahit olmadım. Özellikle siyaset ve iktidarlar üniversitelerde güçlerini hissettirmeyi hep gerekli gördüler.

Fakat hiçbir zaman şimdiki kadar antidemokratik ve üniversitenin asli bileşenlerini (öğretim elemanları, öğrenciler ve üniversite çalışanları) yok sayan bir anlayışı da gözlemedim. En azından rektörlük seçimleri yapılır ve rektör olarak genellikle en çok oyu alan aday atanırdı. Benim fakültemde (Orman Fakültesi) hiçbir yasal zorunluluk olmamasına rağmen geleneksel olarak dekanlık seçimi yapılır ve rektör en çok oyu alan dekan adayına, onun kim olduğuna bakmaksızın görevi teslim ederdi. Akademik kurul toplantılarında ormanlar ve ormancılığı ilgilendiren güncel gelişmeler masaya yatırılır, demokratik bir şekilde tartışılır ve gerekirse fakülte görüşü oluşturularak kamuoyuna duyurulurdu. Biz ise bu şartları beğenmez ve hep daha demokratik bir sistemin gerekliliğini tartışırdık. 2010’da üniversitemden kendi isteğimle ayrıldım. 2018’de döndüğümde, nasıl bir üniversiteye döndüğümü hatırlatırcasına, bırakın görüş alınmayı, kimsenin haberi olmadan koskoca İstanbul Üniversitesi karpuz gibi ikiye bölündü. Sonra, birine atamak istedikleri rektör yasadaki rektörlük koşullarına uymadığı için, koca üniversitede koşulları sağlayan başka profesör yokmuş gibi, yasanın rektörlük koşullarını değiştiren beş günlük bir KHK çıktı. Rektör atandı ve başka bir KHK ile rektörlük koşulları eski haline döndürüldü. Açıkça kişiye özel yasal düzenleme yapıldı yani.

Eminim her üniversitede anlatılacak böyle hikâyeler bolca vardır. Muhtemeldir ki üniversite ailesinin bir bölümü bu uygulamaları olağan karşılıyor, akademik özyönetimin gereğine inanmıyorken bir bölümü de belki bezginlik, belki umutsuzluk, belki de başka nedenlerle suskun kalıyordu. İşte tam da bu koşullarda, sanırım Boğaziçi Üniversitesinde de aynı suskunluğun olacağı düşünüldü. Fakat olanları benim kadar sizler de biliyorsunuzdur eğer bu uzun yazıyı okuyacak kadar sabırlı ve ilgiliyseniz. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim elemanları gerçekten onurlu bir duruş sergilediler. Öğretim elemanları, o güzel ve değerli hocalarımız direnişlerine sabırla devam ediyorlar. Hepsini içtenlikle kutluyor ve destekliyorum.

Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.

*

Not: Üç gün önce Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 102’nci yıldönümüydü. “Hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir.” diyen; aradan geçen 102 yıl boyunca her yeni gün bir öncekinden daha çok değeri anlaşılan, özlenen ve sevilen Ulu Önder’i ve ulusal kurtuluş mücadelesinin her neferini saygı ve minnetle anıyorum.

[1] Zaman zaman üniversite ile eş anlamlı olarak kullanılan akademi teriminin kökeninin ise Plato’ya kadar uzandığını bir dipnot olarak belirtmek gerekir.
[2] Bazı kaynaklarda ilk gerçek üniversitenin 12. yüzyılda Bologna’da kurulduğu da yazmaktadır.
[3] Bu ilkeler Geoffrey Boulton ve Colin Lucas tarafından yazılan “What are universities for?” (Üniversiteler ne içindir? veya Üniversitelerin amacı nedir?) adlı eserden alınmıştır. Bu esere şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  
[4] Henry Rosvsky tarafından yazılan “Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor” kitabından alınmıştır (Çeviri: Süreyya Ersoy, Tübitak Popüler Bilim Kitapları: 6)

Kategori: Hafta Sonu