Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Chiquitita/ ABBA*

1970 yazında Güney Kıbrıs’ın plajlarından birinde Birleşmiş Milletler askerleri İsveçli iki çiftin doğaçlama canlı müzik performansına şahit oldular. Tatil yaptıkları sırada sadece eğlenmek amacı ile ilk olarak yeteneklerini birleştirme girişiminde bulunan bu dörtlü birkaç yıl sonra Dünya müzik listelerine üst sıralardan girecek olan ABBA grubundan başkası değildi.

Björn Ulvaeus ve Benny Andersson o sıralar 1970 Eylül’ünde yayınlanacak olan Lycka adıyla ilk albümlerini kaydediyorlardı. İkili Björn & Benny olarak biliniyordu.

Eşleri Agnetha Faltskog ve Anni-Frid (Frida) Lyngstad’ın her birinin solo kariyerleri çok başarılı idi. Agnetha 1968-1971 arasında dört solo albüm çıkarmıştı. Frida ise 1967 yılında kazandığı bir yarışmadan sonra İsveç EMI plak şirketi ile kontrat imzalamıştı.

1971 yılından itibaren dört sanatçı beraber çalışmaya başladılar ve birbirlerinin çalışmalarına vokal yaptılar. Menajerleri Stig Anderson uluslararası başarının İngiltere ve Amerika listelerine girmekten geçtiğini çok iyi biliyordu ve dörtlü için akılda kalan bir isim arayışına girdi. Grup üyelerinin her birinin isimlerinin baş harflerinden oluşan (acronym) ABBA ismini, 1973 yılında aldılar. Fakat küçük bir sorun vardı. ABBA aynı zamanda İsveç’li bir balık konservesi markası idi. Fabrika sahipleri “yaptıkları ile onları utandırmayacakları “sürece isimlerini kullanmalarına izin verdiler.

Eurovision’da Waterloo ile başlayan çıkış

Kaderlerini değiştirecek olan Eurovision şarkı yarışmasına katılabilmek için bir kez 1972’de bir kez de 1973’te iki kez İsveç elemelerinden geçemeyen grup, 1974 Şubat’ında bu kez daha deneyimli ve daha iyi hazırlanmış olarak “Waterloo” ile İsveç halkının gönlünü kazandı 6 Nisan 1974’te İngilizce olarak seslendirdikleri bu şarkı ile birinciliği alan ABBA üyeleri yarışma sonrasında başarılarını, gecenin anlam ve önemine uygun olarak Londra’daki Grand Brighton otelinin “Napoleon” süitinde bir parti vererek kutladılar. İronik olan ise İngiltere jürisinin yarışmada şarkıya “0” puan vermesi idi.

Jüriye inat “Waterloo”, başta İngiltere olmak üzere dokuz Avrupa ülkesinde listelerde birinci sıraya yükseldi ve ABD’de Bilboard Hot 100’de altıncı sıraya kadar tırmandı. 2005 yılında, EBU tarafından düzenlenen ve Eurovision’un 50’inci yılının kutlandığı televizyon programında da Waterloo, 50 yılın en iyi Eurovision şarkısı seçildi.

Dört versiyon, beş isimden sonra…

1974 ile 1978 yılları arasında dört albüm çıkaran grup üyeleri bir sonraki albümleri “Voulez-Vous” için 78 Mart’ında stüdyoya girdiler. Albüm çalışması bekledikleri hızda gitmiyordu. Aralık ayına geldiklerinde, yani altı ay sonra hala albümün yarısını dahi bitirememişlerdi. Albüm öncesinde bir single çıkarmak istiyorlardı ve acele etmelerinin de özel bir nedeni vardı. 9 Ocak 1979’da UNICEF yararına düzenlenecek bir konser için bir şarkı yapmaları gerekiyordu ve bu şarkının plak gelirlerinin yarısı UNICEF’e gidecekti.

Projenin öncüsü The Bee Gees grubu olmuştu ve ABBA dışında Andy Gibb, Olivia Newton-John, John Denver, Donna Summer, Rita Coolidge, Kris Kristofferson, Rod Stewart ve Earth Wind and Fire projeye katılmışlardı. 4 Aralık günü Björn stüdyoya yeni bir şarkı ile geldi. Şarkının “Tüy Kuşları” olarak tercüme edilebilecek “Kalsupare” gibi komik bir ismi vardı ve daha sonra ortaya çıkacak şarkı ile yakından uzaktan alakası yoktu. Şarkının geri plan müziği oldukça iyileştirildi ve Björn şarkı sözleri için, kahramanının başka bir kadını tercih eden sevgilisine hitap ettiği yeni bir hikaye buldu. Bu yeni şarkının adı “In the Arms of Rosalita” oldu. Vokalleri Agneta ve Frida kaydettiler ve mısraları sırayla söyleyerek her ikisi de terk edilen kadını seslendirdiler.

 

Bu kayıt yeterince iyi gibi gözükse de grup bir şeylerin tam oturmadığını hissetmişti. Geri plandaki müziğin istediklerinden yavaş olduğunu ve melodinin potansiyelini ortaya çıkarmadığını düşündüler ama ikinci bir kayıt için vakitleri yoktu ve bir TV programına katılmak için Londra’ya uçtular.

İsveç’e döner dönmez tekrar stüdyoya girdiler ve bu kez kayıtta en güvendikleri müzisyenler vardı. Bu sefer de şarkının adını “Three Wise Guys” olarak değiştirdiler. Lasse Wellander tarafından çalınan gitar introsu bu versiyonda biraz daha uzatıldı ama şarkı hala istedikleri gibi olmamıştı.

El Condor Pasa’nın ‘sihirli dokunuşu’

En kritik değişiklik şarkıya Latin Amerika havası vermeye karar verdiklerinde oldu ve Simon & Garfunkel’ın “El Condor Pasa”sını referans aldılar. Benny şarkının sonuna tamamen yeni bir piyano partisyonu ilave etti. Yeni kayıt kesinlikle daha yumuşak olmuştu ve ritm gerçekten El Condor Pasa’nın ritmine büyük benzerlik gösteriyordu.

Björn bu yeni versiyona yeni sözler yazdı ve şarkının adını önce “Chiquitita Angelina” sonra da “Chiquitita” olarak değiştirdi. Agnetha ilk kıtayı tek başına söylerken Frida ona ikinci kıtadan itibaren katılıyordu. Sözler kalp acısı çeken arkadaşını teselli eden ve ona daha iyi günlerin geleceğini vaat eden bir dostun mesajına dönüşmüştü.

 

Chiquitita’nın , önce “Kalsupare” olarak başlayan sonra da ”In The Arms of Rosalita” olarak devam eden  uzun yolculuğu “El Condor Pasa” esintilerinin sihirli dokunuşları sayesinde artık tamamlanmıştı.

Dev kardan adam önünde ‘resmi klip’

Umut mesajları içeren bu balad UNICEF projesi için çok uygun olmuştu. Şarkı 9 Ocak 1979’da ilk olarak UNICEF konserinde dinleyici ile tanıştı ve 16 Ocak’ta yayınlanan single kısa sürede en az 10 ülkede liste başı oldu. Şarkı, stüdyo kaydından sadece bir  ay sonra yayınlandığı için klip çekmeye vakitleri olmamıştı. Bu nedenle BBC için İsviçre’de dev bir kardan adam önünde yaptıkları çekim, şarkının resmi klibi oldu.

Arjantin’de RCA Plak Şirketi‘nin çalışanlarından birinin eşinin yardımı ile yazdığı İspanyolca sözlerle şarkıyı, kendi ana dillerinde söylermişçesine mükemmel bir telaffuzla yorumlayan İsveçli kızlar, Güney Amerikalıların da kalbini fethetti. Chiquitita’nın İspanyolca versiyonu çok kısa bir sürede sadece Arjantin’de yarım milyon kopya satarak Güney Amerika’da son 25 yılın en büyük hiti olmayı başardı.

 

Kaynaklara göre rakamlar farklılık gösterse de müzik endüstrisi uzmanları ABBA’nın, Rolling Stones ile benzer sayıda, en az 200 milyon civarında single ve albüm sattığını teyit ediyor. Bazı kaynaklara göre de bu rakam 380 milyon. Bu başarıda “Waterloo”nun olduğu kadar, Latin dünyasında da grubu listelerin üst sıralarına taşıyan Chiquitita’nın önemi yadsınamaz.

Björn Ulvaeus ABBA hayranlarına grubun 2021 yılında yeni bir albüm yayınlayacağını müjdelemiştir. Şimdiden beş tane yeni parçanın kaydedildiği açıklandı. Detayları sır gibi saklanan projeye göre 2022 yılında ABBA’nın turneye de çıkacağı söyleniyor ama bu kez kendileri yerine Holografik Avatarları sahne alacakmış ve turun adı da “ABBAtar” olacakmış. Bu avangard projeyi merakla bekleyeceğiz elbette.

Single: 16 Ocak 1979
Albüm: Voulez-Vous, 23 Nisan 1979

Kaynakça

  • ABBA The Official Site, In Focus : The Chiquitita Story
  • Wikipedia, ABBA,Voulez-Vous,Agnetha Faltskog,Anni-Frid Lyngstad (Frida)
  • Songfacts, Chiquitita
  • ABBA reunite in London to film their 2022 hologram tour,22 September 2020
  • Beech M. , ABBA’s Money Machine Is Back In Service With First New Music Since 1982, April 2018.

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Beggin’/ Four Seasons *

1975 yılında Semiha Yankı’nın seslendirdiği “Seninle Bir Dakika” ile başlamıştı Türkiye’nin Eurovision macerası. Bülent Özveren’in sunduğu Türkiye elemelerinde Cici Kızlar’ın “Delisin” adlı şarkısı ile birinciliği paylaşan Semiha Yankı, kurada daha şanslı olunca Stockholm biletini almıştı. Timur Selçuk’un yönettiği orkestra ile yarışan “Seninle Bir Dakika” sadece 3 puan alarak sonuncu olmuş olsa da, halen Türkiye’nin en iyi Eurovision parçalarından biri olarak kabul edilir.

33 kere katıldığımız yarışmada bir birinciliğimizin olduğu ve iki kere de ilk üçe girmeyi başardığımız düşünüldüğünde, Türkiye’nin Eurovision yarışmalarında başarısız olduğu yaygın kanısı tartışılabilir. 2010’da ikincilik alan maNga ve 1997’de üçüncülük alan Şebnem Paker& Grup Etnik dışında Türkiye üç kere de Athena, Kenan Doğulu ve Hadise ile dördüncülük aldı. Eurovision’daki ön eleme ve oylama sistemi sürekli bir tartışma konusu olmuştu ve tam bu nedenle TRT, 2013 yılında yarışmadan çekildi.

2003 yılında Sertab Erener birincilik aldığında puanlar tele oylama ile halk tarafından veriliyordu. Hem sıcak hem de matematiksel olarak doğru formatta bir şarkı ile yarışmaya katılan Sertab Erener, “Everyway That I Can” ile 4 ülkenin halk jürisinden tam puan almayı başarmıştı. 2005 yılında Eurovision’un 50.yılı şerefine European Broadcasting Union‘ın (EBU) düzenlediği programda o tarihe kadar en iyi Eurovision şarkıları içinde “Everyway That I Can”’in dokuzuncuseçildiği düşünüldüğünde şarkının başarısının bir kez daha tescil edildiğini söyleyebiliriz.

Niyet başka, akıbet bambaşka

Eurovision yarışmasını kazanan şarkıların en azından yarışmayı izleyen birkaç ay boyunca radyolarda çalınması olağandı. Hele şarkı ABBA’nın “Waterloo”su ya da Johnny Logan’ın “What’s Another Year”’ı gibi hit bir şarkı olunca radyolarda aylarca çalınırdı. Bu yıl ise alışılmadık bir şey oldu. Mart ayında “Zitti e Buoni” adlı şarkılarıyla San Remo Müzik Festivali’ni kazanarak Eurovision’da İtalya’yı temsil etme hakkını kazanan Rock grubu Maneskin, yarışmada aynı şarkı ile Fransa ve İsviçre’yi geride bırakarak İtalya’ya üçüncü Eurovision birinciliğini kazandırdı.

Şarkı kısa bir süre sonra Spotify’da bir günde en çok çalınan İtalyan şarkısı oldu. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyordu. Eurovision, şarkıyı TikTok’ta da paylaştı ve sonra bilinmeyen bir nedenle Maneskin’e 2017’de İtalya X Factor yarışmasında ikincilik getiren “Beggin’ yorumu”, Eurovision şarkısını geri plana iterek Spotify’da günde 7 milyon dinlenme ile 1 numaraya yükseldi.

 

Bazı eleştirmenlerin acımasızca yerden yere vurdukları Maneskin’in ve grubun “Beggin’” yorumunun değerlendirmesini dinleyicilere bırakıp şarkının geçmişine odaklanırsak 1967 yılına hatta daha öncesine gitmemiz gerekiyor.

Henüz 15 yaşında iken ilk grubunu kuran New York’lu genç müzisyen Bob Gaudio, sonradan ünlü bir aktör olacak olan arkadaşı Joe Pesci tarafından Four Lovers grubunun solisti Frankie Valli’ye tavsiye edilir. Kendinden 10 yaş kadar büyük olan Frankie Valli onu denedikten sonra gruba alır ve kısa bir süre sonra da grup adını Four Seasons olarak değiştirir.

54 yıl sonra rövanş

Bob Gaudio, 1965 yılına kadar grup için birçok beste yapar ve sonrasında da Frankie Valli için de solo şarkılar yazmaya başlar. Gaudio, 1967 yılında Frankie Valli’nin soul müziğe olan tutkusu paralelinde Angels grubundan Peggy Santiglia’nın sözlerini yazdığı “Beggin”adlı şarkıyı besteler. Şarkı Şubat ayında Four Seasons’ın single’ı olarak yayınlanır ve Bilboard’da 16’ıncı sıraya kadar tırmanır.

 

Hemen iki ay sonrasında Frankie Valli, gene Gaudio’nun bestesi olan “Can’t Take My Eyes Of You” adlı şarkısını solo olarak yayınlar. Şarkı Bilboard’da ikinci sıraya kadar yükselir ama bu zamanlama hatası “Beggin’”’in gölgede kalmasına neden olur.

Soul’un biraz da rock ile füzyonu türünde yazılmış Four Season’ın “Beggin’”i, 40 sene sonra 2008 yılında Norveçli bir Hip-Hop/Rap ikilisi Madcon tarafından  bambaşka bir şekilde yorumlanır. Norveç’te 12 hafta liste başı olan şarkı Fransa, Hollanda ve Belçika’da da birinci sıraya, İngiltere’de ise beşinci sıraya kadar yükselir.

 

Maneskin’in yorumuna geri dönersek, 1967 yılında bestecisi Bob Gaudio’nun bir başka şarkısı tarafından gölgelenen “Beggin”’, 54 yıl sonra bu kez bir Eurovision birincisinin kendi yarışma şarkısını gölgede bırakarak bir nevi rövanşı almış oldu.

Maneskin’in günümüz gençliğini yakalayan pop rock yorumunun ve deri kıyafetleriyle sıra dışı tarz ve enerjilerinin hakkını teslim etsek de bu başarıdaki aslan payını Gaudio’nun bestesine vermemiz gerekir.

(*) Single : Şubat 1967

Kaynakça

  • Songfacts, Beggin’
  • Deville C, How Italian Rockers Måneskin’s Terrible Four Seasons Cover From 2017 Took Over Spotify, Stereogum,12.07.2021
  • Vikipedi, Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye
  • Wikipedia, Bob Gaudio, Beggin’

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] C’est La Vie- Emerson/ Lake & Palmer*

1969 yılında New York‘ta gerçekleşen Woodstock müzik festivali o dönemin en önemli etkinliklerinden biri idi .1960’ların karşı kültürlerinin bir araya geldiği festivale Amerika’nın her yerinden yaklaşık 450.000 genç katılmıştı. Bundan bir yıl sonra İngiltere’nin güneyinde ve sadece 100.000 kişinin yaşadığı Wight Adası‘nda yapılan “Isle of Wight Festival”inde Woodstock’taki dinleyici sayısının hayli üstüne çıkılmış ve Guiness Rekorlar Kitabı’na göre etkinliğe 600.000 ila 700.000 kişi katılmıştı.

Beş gün süren festival boyunca Jimi Hendrix, The Doors ,The Who, Miles Davis, Joni Mitchell, Jethro Tull gibi rock müziğin efsaneleri ardı ardına performanslarını sergiliyordu. Tam da o yıl kurulan bir grup ilk defa bu festivalde sahne alıyordu. Rock müziğin neredeyse kraliyet ailesi diyebileceğimiz bu starlarının arasında sahneye çıkıp Tchaikovsky’nin “The Nutcracker”ını ve Mussorgsky’nin “Pictures at an Exhibition” adlı klasik eserlerini kendilerine özgü rock yorumlarıyla seslendirdiler. Performanslarının sonunda da sahneye iki tane top arabası getirdiler. Emerson, Lake & Palmer’dı grubun adı ya da kısaca ELP.

Klasik, rock, caz…

Keith Emerson org, piyano ve moog synthsizer kullanarak Bach, Bartok, Tchaikovsky ve Mussorgsky gibi klasiklerin eserlerini ustaca yorumlarken, davulcu Carl Palmer flaş sololarla ona eşlik ediyordu. Greg Lake ise bas ve elektro gitarı çalıyor, ayrıca güçlü fakat baladlarda bir o kadar da yumuşayan stili ile grubun sesi oluyordu. Festivaldeki bu ihtişamlı giriş herkesin dikkatini çekmişti.

Rock, klasik ve caz müziğini homojen ve heyecan verici bir yapıda birleştiren ELP, progresif rock müziğin öncü gruplarından biri oldu. İngiltere’de Island Records, Amerika’da ise Ahmet Ertegün’ün Atlantic Records’u ile kontrat imzaladılar ve ilk albümlerini kendi isimleri ile çıkardılar. Albümde Johann Sebastian Bach ve Janacek gibi klasiklerin eserlerinin yanında Greg Lake’in henüz 12 yaşında iken bestelediği “Lucky Man” de vardı. Her albümde progresif rock tarzı ön planda olsa da Greg Lake’in “From The Beginning”, ”Still you Turn Me On” gibi baladları da yer alıyordu.

Grup üyeleri enstrümanları konusunda oldukça seçici idi. Keith Emerson moog synthsizer ve Hammond orgu için o döneme göre bir servet harcamıştı. Ama en ilginç enstrüman şüphesiz Carl Palmer’ın sekiz mühendislik firmasının katkısı ile British Steel tarafından yapılan tarihin ilk paslanmaz çelik elektronik davul seti idi. Set 2.5 ton ağırlığındaydı, davuldaki tavus kuşu, sincap ve tilki figürleri dişçi matkabı ile işlenmişti.

Greg Lake ise bu konuda grubun en mütevazı kişiliği idi şüphesiz. Bir konserde kendisini elektrik çarpınca bir halının üstünde gitar çalmanın daha güvenli olacağını düşünmüştü. Herkes menajerlerinin Lake’e basit siyah bir halı getireceğini düşünürken o ise sırtında harika bir İran halısı ile geldi. Bu efsane halı, grup turneleri bitirdiğinde Greg Lake’in salonunu süsleyecekti.

1974’e kadar beş albüm çıkaran grup üyeleri bu tarihte uzun bir ara verip solo çalışmalara yöneldiler. Üç yıllık arada Keith Emerson piyano konçertosu yazmaya yönelirken Greg Lake de solo çalışmaları tercih etti. Paris’te bulunduğu bir dönemde sokakta dolaşırken değişik bir enstrümanla karşılaşmıştı. Kendisiyle yapılan söyleşilerde, rastladığı bu enstrümanın, kolu çevrildiğinde hava üfleyen bir nevi org olduğunu söylemiştir.

Genellikle ahşaptan yapılan, çoğunlukla süslemeleri ve tekerlekleri olan, üzerine daha önce kaydedilmiş müziklerin çalındığı Fransız enstrümanı laternadan bahsediyordu. “Çok Fransız “olarak tanımladığı bu nostaljik ses Lake’in hoşuna gitmişti, zaten kendisi de bir Edith Piaf hayranı idi. Odasına döndüğünde neden Fransızca bir şarkı yazmıyorum diye düşündü, ama Fransızca bilmiyordu. Fakat bildiği bir deyim vardı: “Cest La Vie”, “Hayat böyle”. Bu sözcüklerin bir şarkı için çok iyi bir fikir olduğunu düşündü.

Üç TIR’la turne

Grup 1977’de bir araya gelip yeni bir albüm yapmaya karar verdi. Dört yüzü olan bir albüm planlamışlardı: Birinci, ikinci ve üçüncü yüzünde her grup üyesinin yazıp, aranje ettiği şarkılar yer alacak, dördüncü yüzünde ise ortak çalışmaları olacaktı. Keith Emerson birinci yüze 1 No’lu piyano konçertosunu kaydetti. Carl Palmer ‘ın aranje ettiği albümün üçüncü yüzünde ise Bach’tan bir eser, davul soloları ve caz esintileri vardı. Greg Lake albümün kendisine ait olan ikinci yüzü için eski grubu King Crimson’un şarkı sözlerini de yazan şair Peter Sinfield ile beraber beş akustik şarkı yazdı. Paris seyahatinden aklında kalan laterna ezgileri ve o sihirli Fransızca sözcüklerle yazdığı “Cest La Vie” adlı şarkısı grubun unutulmaz baladları arasına girecekti.

Hayat böyle
Bütün yaprakların kahverengiye döndüğünde
Onları etrafına saçacak mısın
Hayat böyle
Seviyor musun
Ve bunu nereden bilebilirim
Aşkının bana kendini göstermesine müsaade etmezsen
Hayat böyle

 

Greg Lake’in bu güzel baladı Works Volume 1 adlı albümün iki single’ından biri olarak yayınlandı İkinci single ise Amerikalı kompozitör Aaron Copland’ın “Fanfare for The Common Man” adlı klasik eserinin grup tarafından dokuz dakikalık yorumu idi ve single İngiltere listelerinde ikinci sıraya kadar yükseldi.

Lake albümün bir senfoni orkestrası ile kaydedilmesi gerektiği ısrarcı idi. Ama daha da sıra dışı ve cesurca olan; albüm turnelerinde de yanlarında 80 kişilik bir senfoni orkestrası götürmeleri olacaktı. Sadece enstrüman ve ekipmanların taşınması için üç Tır’la seyahat ettiler. Tır’ların her birinin üzerinde grup üyelerinin adı yazıyordu. Elbette bu onlara çok pahalıya patlamıştı ve 12’inci konserden sonra birçoğunun sadece tura devam edebilmek için ücretsiz çalmaya bile razı olduğu genç orkestra üyelerini evlerine göndermek zorunda kaldılar.

Carl Palmer 2010 yılında kendisi ile yapılan söyleşide “Samimi olmak gerekirse bu turu senfoni orkestrası ile yapmamış olmayı tercih ederdim ama günün sonunda müthiş bir şey yapılmış oldu. Büyük olasılıkla sonun başlangıcı idi. Trio olarak olduğumuzdan çok uzaklaşmıştık” demiştir.

Works, ELP’in başarılı son albümü oldu.1979’da dağılan grup, 2010 yılında “High Voltage” festivalinde grubun 40’ıncı yılını kutlamak için son olarak bir araya gelip birlikte çaldılar. 2016 yılında Emerson ve Lake hayatlarını kaybetti. Carl Palmer grubun yaşayan tek üyesidir.

(*) Albüm: Works Volume 1, 1977

Kaynakça

  • Extended version of Emerson Lake and Palmer’s documentary from their 40th Anniversary Concert DVD
  • Haccket B., Who knows who cares for me, c’est la vie, December 2016
  • Polcaro R., The tragic story of Keith Emerson’s death 2019
  • Ponsonby S., Why it is time for Emerson Lake & Palmer and prog rock to lose their stigma
  • Carl Palmer talks Steel Drum kit ELP Emerson Lake & Palmer Touring 70s
  • Songfacts ,C’est La Vie
  • Wikipedia, Emerson,Lake &Palmer, Works,C’est La Vie, Greg Lake,Keith Emerson

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] California Dreamin’/ The Mamas and The Papas*

Tropikal bir cennette alevlenen dostluktan Kaliforniya rüyasının çöküşüne, başarının zirvesinden aşırılığın zirvesine kadar giden yolda, dışarıdan bakınca hiç ayrılamaz gibi gözüken bir dörtlünün aşk, ihanet ve her şeyden önce de müzik dolu hikayesidir The Mamas and the Papas’ın hikayesi.

Herşey 1962 yılında henüz 18 yaşında bir öğrenci olan Michelle Gilliam’ın yaz tatili için gittiği San Fransisco’daki bir konserde seyirciler arasındayken, Journeymen grubunun solist ve gitaristi John Phillips’ten etkilenmesi ile başlar. Arkadaşlıkları hızla ilerler ancak John 27 yaşındadır ve evlidir. Karısının “John’un her şehirde bir Michelle’i vardır “demesine rağmen olaylar pek öyle gelişmez ve John eşinden boşanarak Michelle ile evlenir. Grup arkadaşlarından da ayrılan John, Michelle’i şarkı söylemesi konusunda ikna eder. Journeymen grubu artık “John ve Michelle Phillips” ikilisinden ibarettir.

Michele ve John.

1963 yılında soğuk New York akşamlarının birinde Michelle kaldıkları otelde uyuklarken John onu uyandırır. Gitarda çok güzel bir melodi yakaladığını söyler ve “Lütfen kalkıp sözleri yazmama yardım et, pişman olmayacaksın” diyerek onu ikna eder. Hayatlarını tümüyle değiştirecek bir şarkı yazdıklarını çok sonra anlayacaklardır.

Kafaya düşen boruyla değişen ses ve kader

Journeymen grubuna kısa bir süre sonra Denny Doherty katılır. Mama Cass olarak ünlenecek olan Cass Elliot ise o sırada Big 3’nin solistidir ve Denny ile bir konserinde tanışıp arkadaş olurlar. Denny onun sesini sevmiştir, Cass ise Denny’yi… Dördü beraber Virjin Adaları’na giderler. Amaçları John’un kredi kartı limiti bitene kadar orada kalmak ve adanın ilham veren ortamında şarkı yazmak ve prova yapmaktır. John, Cass’i gruba almak konusunda henüz ikna olmamıştır. Yüksek notalara çıkma konusunda onu yeterli bulmamaktadır. Ama garip bir olay fikrini değiştirecektir. Cass’in kafasına kaza ile bir boru düşer ve üç gün hastanede kalmak zorunda kalır. Hastaneden çıktığında ise John’un değimi ile inanılmaz gerçekleşir. Cass’in sesi değişmiştir ve “extra notaları” söyleyebiliyordur. Artık Cass Elliot ta grubun bir üyesi olmuştur.

Tüm dünyada o sıralar Beatles rüzgarı esmektedir. Denny’nin ısrarı ile Beatles’ın yolunu takip edip elektriğe geçmeleri, LSD’nin etkisi ve Cass’in de katılımı ile yepyeni bir sound yakalarlar. Her şey yolunda gidiyor gibi görünürken adanın romantik ortamında Denny ile Michelle’in fazla yakınlaşması, grupta sonradan derinleşecek olan çatlağın ilk işaretidir. John görmezden gelse de Cass buna tepki koyar ve kısa bir süre sonra adayı terk ederek Los Angeles’a gider. Diğerleri de kısa bir süre sonra altı ay kaldıkları adadan ayrılarak New York’a dönerler.

1963’e geri dönersek henüz John ve Michelle yollarına yalnız devam etmektedirler ve New York’ta Albert Hotel’de kalmaktadırlar. Soğuk New York, Michelle’in doğup büyüdüğü Kaliforniya’ya hiç benzememektedir. John ile beraber yürüyüşe çıkarlar ve Michelle ilk defa karın yağdığına şahit olur.  St.Patrick’s katedralinin önünden geçerlerken  yapının ihtişamından etkilenen Michelle içeri girmek ister. John ise çocukken aldığı dini eğitimden olumsuz etkilenmiştir ve içeri girmeyi reddedince Michelle katedrali yalnız gezmek zorunda kalır. Otele döndüklerinde Michelle uyuyakalır. John ise onlar için yeni olan bu şehrin soğuğunun ve yeniden canlanan çocukluk anılarının da etkisi ile gitarını eline alarak “California Dreamin”in ilk notalarını ve mısralarını yazar. Sararan yaprakları ve gri gökyüzü ile soğuk New York’daki yürüyüşlerini anlatmaya başlar.

All the leaves are brown
And the sky is gray

I’ve been for a walk
On a winter’s day

John iyi bir şey yakaladığının farkındadır, ancak şarkının devamı için eşinin yardımına ihtiyacı vardır. “Seni uyandırdığım için sonra bana teşekkür edeceksin” diyerek Michelle’i uyandırır. Sonraki satırlarda Michelle’in Kaliforniya’ya olan özlemini birlikte yazarlar. Orada kendini daha güvende ve sıcak hissetmektedir.

I’d be safe and warm
If I was in LA
California dreamin’
On such a winter’s day

Bir sonraki kıtada Michelle katedral ziyaretini anlatır. John bu bölümü hiç sevmez, ama daha iyi bir şey bulamayınca kabul eder.

Stopped into a church
I passed along the way
Well, I got down on my knees
And I pretend to pray

1963 kışında yazılan bu şarkı ancak 1965 yılında kaydedilecek, üstelik ilk olarak bir başkası tarafından seslendirilecektir.

Sadece kendi ‘sesiyle’ söylenen şarkı

Virjin adalarında geçirdikleri altı  aydan sonra tekrar üç kişiye düşen Journeymen’in biriktirdikleri çalışmalarını değerlendirmek için gidebilecekleri tek yer vardır. Los Angeles’taki Cass’ten yardım isterler ve o da onları arkadaşı Barry McGuire ile tanıştırır. Yeni albümü için bir hit arayan McGuire, California Dreamin’i albüme koymayı kabul eder ama onlardan da kendisine vokal yapmalarını ister. McGuire’in yapımcısı Lou Adler grubu dinlemeyi kabul eder. Cass’i sadece deneme kaydı için de olsa aralarına dönmeye ikna etmişlerdir. Lou Adler dinlediklerine inanamaz ve bu grubun çok özel olduğunu fark edip onlara 24 saat sonra kontrat önerir. Cass 48 saat içinde gruba geri dönmüş ve yeni isimleri “The Mamas and the Papas” adı altında ilk kontratlarını imzalamışlardır. Sadece 1.500 dolar avans alırlar.

Barry McGuire’ın “California Dreamin”i, “This Precious Time”adlı albümünde yayınlanır. Şarkı albümün içinde kaybolur. Lou Adler şarkıyı bu sefer orijinal sahipleri ile kaydetmeye karar verir. Orkestra kaydını aynen kullanırlar, sadece McGuire’in vokalini silip yerine Denny’ninkini eklerler. Birkaç akor değiştirirler ve ilk versiyonda kullanılan mızıka yerine caz sanatçısı Bud Shank’ın tek seferde emprovize olarak kaydettiği flüt solosunu ilave ederler. Sonuç inanılmazdır.

 

1965’in yayınlanan single hemen hit olmaz ama kısa bir süre sonra Boston‘da bir radyo şarkıyı çalarak ülke çapında tanınmasını sağlar. Şarkı o dönemde psychedelic/yeni dalga pop olarak tanımlanır ve yeni bir alt müzik türü yaratmış olur. “California Dreamin” Bilboard’da 4’üncü sıraya kadar yükselince müzikseverler grubun diğer şarkılarını da dinlemek isterler. Mart 1966’da yayınlanan “Monday Monday” ise Bilboard Hot 100’de 1’nci sıraya yükselir ve tarihte ilk defa mix bir müzik türünü icra eden bir grup bu başarıyı yakalamış olur.

‘Özel ve eşsiz küçük baloncuklar’

California Dreamin’ Rolling Stone dergisi tarafında tüm zamanların en iyi şarkıları arasında 89’uncu sırada gösterilir. Ne yazık ki kendine özgü bu müzik türü ve eşsiz vokalleriyle 1960’ların ikinci yarısına damgasını vuran bu grubun birlikteliği sadece üç yıl sürebilmiştir. Bu kısacık sürede altı şarkılarını Bilboard’da ilk 10’a sokmayı başarmışlardır.

California Dreamin’i Beach Boys, America gibi ünlü gruplar da yorumlamıştır. Jose Feliciano’nun yorumu şüphesiz en dokunaklı olanıdır. Nihayet 2015 yılında da Avustralya’lı şarkıcı Sia, Kaliforniya’da çok büyük bir depremin kurgulandığı “San Andreas” filminin müziği olarak şarkıyı günümüze tekrar taşımıştır.

 

Hikayeyi grubun yaşayan tek üyesi Michelle’in sözleri ile bitirelim:

“Harika şeylerin çoğu sonsuza kadar sürmez, onlar özel ve eşsizdirler, ortaya çıkan küçük baloncuklardır, işte The Mamas and The Papas buydu.”

(*) Kayıt : Aralık 1965
Yapımcı: Lou Adler

Kaynakça

  • VH1, Behind The Music The Mamas and The Papas
  • Songfacts, California Dreamin’
  • KPPC, How the iconic tune California Dreamin’ came to be,March 2013
  • ByMe TV, Staff 6 thing you never knew about The Mamas and The Papas song California Dreamin’, Dec.201
  • Wikipedia, The Mamas and The Papas, California Dreamin’, Monday Monday, John Phillips, Michelle Phillips

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Venus/ Shocking Blue*

1848 yılında yazılmış bir Amerikan western şarkısının evrim geçirir gibi önce 1960’ların çok sesli folk müziği formuna girmesi, 70’lerin başında Hollandalı bir grup tarafından Pshyhedelic ( halüsinojenik ) rock formatında 10  ülkede liste başına taşınması, ardından da üç İngiliz genç kızının şarkıyı 80’lerin dans hitine dönüştürmesi güzel bir müziğin zamanda yolculuğunun ve evrenselliğinin çok güzel bir örneği değil midir?

1967 yılında Hollanda’da kurulan rock grubu Schoking Blue, dönemin hippi kültürüne ayak uydurmuş ve grubun gitaristi ve şarkı yazarı Robbie Wan Leeuven tarafından bestelen “Send Me a Postcard” adlı şarkılarıyla ünlenmişti. Fakat onları Dünya listelerinde 1 numaraya taşıyacak hit’leri “Venus” olacaktı.

Van Leeueven, Venus’ü yazarken büyük ölçüde “Big 3”’nin “The Banjo Song” adlı şarkısından esinlenmişti. Aslında esinlenmenin biraz da ötesine geçmiş bile denilebilir. Bununla da yetinmemiş çok belirleyici olan gitar riff’ini de The Who’nun “Pinball Wizard” adlı şarkısından almıştı.

 

Ama şarkının gerçek esin kaynağını bulmak için 1848 yılına gitmemiz gerekiyor. Bu tarihte Amerikan folk şarkıcısı Stephen Foster tüm zamanların in iyi 100 Western şarkısından biri olan “Oh! Susanna” adlı şarkısını yazmıştı. Big 3 grubu bu çok bilinen şarkının sözlerini kullanarak 1963’te “The Banjo Song” adlı şarkıyı seslendirdi ancak üçlü melodide ve ritmde oldukça farklılık yaratmıştı.

Big 3’nin kadın solistinin daha sonra “Mamas & Papas”a katılacak olan ve çok genç yaşta hayatını kaybeden Mama Cass ( Cass Elliott ) olduğu notunu düşelim.

Mini gaflar geçidi

Venus’e dönersek şarkının esin kaynaklarına özellikle de “The Banjo Song” a çok benzediği gerçeğini kabul etmekle beraber, bu sade folk şarkısını çok daha öteye taşıdıkları konusunda grubun hakkını teslim etmek gerekiyor. Kadın solistleri Mariska Veres’in, Jefferson Airplane’in ünlü solisti Grace Slick’i andıran sesi, grubun müziğine inanılmaz bir derinlik katıyordu.

Venus’ün sözleri grubun İngilizce bilen gitaristi Robbie Van Leeuwen tarafından yazılmıştı ancak şarkı sözlerinde yaptığı bazı hatalardan da anlaşıldığı üzere İngilizce anadili değildi. Yunan Aşk tanrıçasını anlattığı ilk satırda “Goddess” yerine “Godness” kelimesini kullanmıştı ve Mariska Veres te bu tapaj hatasını muhtemelen kırık bir İngilizce olarak kabul edip şarkıda aynı bu şekilde söylemişti. Şarkıyı daha sonra yorumlayanlar bu hatayı düzeltseler de orijinalindeki bu müthiş hata aynı şekilde kaldı.

“Bir dağın tepesinde Tanrıça
Gümüş bir alev gibi yanıyordu
Güzelliğin ve aşkın zirvesiydi
Ve Venus’ tü O’nun adı.”

Girişteki bu hatanın şarkıyı çok daha ilginç kıldığı ve şarkı sözlerindeki tutarsızlık ile korelasyon sağladığı dahi söylenebilir çünkü şarkı boyunca, özellikle de nakarat bölümünde Veres’in Venus rolünü mü oynadığı yoksa sadece tanrıçayı mı anlattığı anlaşılmıyordu.

“She’s got it
Yeah, baby, she’s got it
Well, I’m your Venus
I’m your fire, what’s your desire”

Nakaratın “Ben senin Venus’ünüm, senin ateşinim” şeklinde tercüme edebileceğimiz bu satırını da Veres’in Tanrıça rolüne soyunduğu veya O’nu konuşturduğu gibi iki farklı şekilde yorumlanabilirdi.

Her weapons were her crystal eyes” mısrasının “her crystal ass” olarak telaffuz edilmesi ise bilinçli bir muziplik gibi gözüküyordu.

Folk, rock, dans hiti: Hepsi de 1 numara

Şarkı sözlerindeki hata ve olası muzipliklerin parçanın bu denli tutulmasında bir payı olduğu bile düşünülebilir. Venus inanılmaz derecede akılda kalıcı, çekici ve güçlü nakaratıyla hızla listelerde yukarı doğru tırmandı. Single , 1970’de Amerika’da Bilboard Hot 100’de #1 sıraya çıktı ve dünya çapında 7.5 milyon kopya satarak 10 ülkede listelerde #1 sıraya yükseldi. Üstelik bu,  şarkının son başarısı olmayacaktı.

10 sene sonra 1980 yılında İngiltere’de üç genç kız kurdukları trioya Bananarama gibi komik bir isim verdiler ve bu isimle ünlendiler. Konserlerinde en sevdikleri şarkılardan biri olan Venus’ü sürekli çalıyorlardı ancak grubun söz ve müzik yazar ekibini şarkıya bir cover yapmaya ikna edemiyorlardı, ta ki 1986 yılında kadar. Bu tarihte başarılı trio başka bir prodüksiyon ekibi ile anlaştı ve çok sevdikleri bu şarkının melodisini aynen koruyarak parçaya dönemin müzik efektlerini, synth bas’larını , davul makinesini ilave ettiler. 70’lerin Pshyhedelic şarkısı şimdi de 80’lerin dans hitine dönüşmüştü. Şarkı bu kaotik yapısına rağmen Hot 100 de bir kez daha #1 sırayı gördü ve o tarihe kadar iki farklı versiyon ile bu başarıyı yakalayan 4’üncü şarkı olmayı başardı.

 

Bananarama grubu şarkıya içinde vampirlerin, cadıların, dişi bir şeytanın ve elbette bir de Yunan tanrıçasının olduğu ikonik bir video çekmişti. Klip ilk bakışta korku filmi gibi görünse de aslında kızların giydikleri kıyafetler içinde gerçekten eğlendikleri görülüyordu. Bir folk melodisinden melankolik bir şarkıya dönüşen Venus bu kez de bir pop hitine dönüşerek türler arası yolculuğunu tamamlamıştı. (en azından şimdilik!)

Netflix mini dizisi “The Queens Gambit’in bir satranç ustasını canlandıran kahramanı Beth, dizinin 6’ıncı bölümünde televizyon karşısında “Venus” ile çılgınca dans eder sonra da göz makyajını solist Mariska Veres’‘ine benzeterek turnuvaya gider. Senaryonun 1967 yılında geçtiği dikkate alındığında ancak 1969 yılında yayınlanan “Venus”ün dizide kullanılmasını da şarkının hikayesindeki mini gaflar serisine ekleyebiliriz.

(*) Kayıt: Temmuz 1969

Kaynakça

  • Groowy History, I‘m Your Venus: Lyrics and Meaning Of The Shocking Blue/ Bananarama #1
  • Songfacts, Venus by Shocking Blue
  • Venus and The Banjo Song, August 30 2017
  • Wikipedia, Venus Shocking Blue Song,Big 3, Banjo Song

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Someone Like You/ Adele*

Ruhumuza işleyen duygusal şarkıların birçoğu kırık bir kalbin yarattığı duygu yoğunluğunun ardından yaratılmış hüzünlü eserlerdir.

Ancak İngiliz genç şarkıcı Adele’in 21 yaşında iken yaşadığı ayrılığın hemen ardından yazdığı ve en büyük hitlerinden biri olan “Rolling in the Deep” kesinlikle bu kategoriye girmez.

Kendisinden 10 yaş büyük sevgilisi ile olan 18 aylık beraberliğinin bitmesinin üstünden henüz 24 saat geçmeden yapımcısını arayan Adele duygularını bir şarkıya aktarmak istediğini söyler. Bir gece öncesinde sevgilisi ile hararetli bir tartışma yaşamıştır ve kızgınlıktan köpürüyordur. Bir sene öncesinde başladığı bir balada devam etmeyi düşünür fakat yapımcısı onun ruh halini dikkate alarak şarkı için daha agresif bir form önerir. Şarkının yapısını değiştirip sözlerini de Adele’in deneyimlediği duyguları yansıtacak şekilde baştan yazarlar.

Seni nihayet kristal kadar berrak görüyorum”,
“Yapabileceklerimi hafife alma”

“Rolling in the Deep” 2010 Kasım’ında single olarak çıkar ve 12 ülkede 1 numaraya yükselir.

2009 Nisan’ından beri yeni albümü için yaptığı kayıtlardan memnun olmayan Adele, aradığı ilhamı kaderin bir cilvesi olarak yaşadığı ayrılığın ardından bulmuştur. Açılış şarkısının Rolling in the Deep olduğu yeni albümü “21”’deki şarkılara üzüntüsünü ve depresyonunu yansıtacaktır.

Rolling in The Deep şarkısının videosundan.

Adele albüm çalışmaları sırasında Hollywood’da iken bu sefer de eski erkek arkadaşının nişanlandığını öğrenir ve aldığı bu haber onu çok sarsar. Onunla evlenmeyi ümit ederken ayrılmışlardır ve o şimdi başkası ile evlenecektir. Akustik gitarda yatağının başında “Someone Like You ” adlı şarkısının ilk kıtalarını yazar.

Genç ve kırık bir kalbin derinliklerinden…

Yapımcı Rick Rubin’in tavsiyesi ile bu şarkı için 2007’de Grammy ödülü alan Amerikalı şarkıcı ve müzik yazarı Dan Wilson’la beraber çalışmaya karar verirler.

Adele ve Dan Wilson ilk kez Hollywood’daki Harmony stüdyosunda bir araya gelirler. Birbirlerini ilk defa görüyorlardır. Beraber Youtube‘da Rock and roll kraliçesi Wanda Jackson’un birkaç şarkısını dinlerler. Daha sonra piyanonun bulunduğu stüdyoya geçerler. Adele, Wilson’a ayrıldığı erkek arkadaşından ve onun başkası ile evlenmek üzere olduğundan bahseder. Kırılan kalbi ile ilgili tamamen kişisel bir şarkı yapmak istiyordur ve ona parçayı gitarda çalar. Wilson notaları piyanoya aktardığında Adele müziği daha ilham verici bulur ve kaydın geri kalan kısmına piyanoda devam ederler.

Bundan sonrasını Dan Wilson’dan dinleyelim:

Kayıt sırasında hiç görüş ayrılığımız olmadı. Belki birkaç kelimeyi düzeltmiş ya da ilave etmiş olabilirim ama Adele ne söylemek istediğini çok iyi biliyordu. Benim rolüm daha çok şarkının değişen bölümlerindeki akor değişimlerini sağlamak ve müziğe katkıda bulunmaktı. Melodiye karar verdikten sonra Adele o inanılmaz sözleri buldu ve böyle bir cümleniz varsa devamı çok kolay akar.”

 ”Bir anda davetsiz olarak karşına çıkmış olmaktan nefret ediyorum”

“Someone Like You”, evlenmek üzere olan eski sevgilisinin yeni bir eşi ve yeni bir hayatı olduğu gerçeği ile yüzleşmek için davetsiz olarak onun kapısına dayanan bir kadının gözünden bir kalp kırıklığı hikayesidir.

Şarkının sözleri çok ironiktir. Sevgilisine başka birini bulacağını söylemektedir ama garip ve obsesif bir şekilde de O’nun gibi birisini bulmak istemektedir.

Boşver, senin gibi birini bulurum.
Senin için de sadece en iyisini dilerim.
“Beni unutma” yalvarırım.
Şunu söylediğini hatırlıyorum.
Aşk bazen uzun sürer bazen de acı verir.

Wilson ve Adele kaydı iki günde bitirirler. Kaydın ikinci gününde Adele’in sesi bir önceki güne göre daha pürüzlü olunca Wilson geri dönüp son nakaratı tekrarlamayı önerir. Wilson’un değimiyle bu seferki “daha duygusal ve yürek parçalayıcı” olur.

Vokal ve piyanonun sarsıcı etkisi

Adele ilk günün sonunda henüz bitmemiş olan kaydı annesine dinletir ve Wilson’a annesinin ağladığını söyler. Başta bir “Demo” olarak planlanan ve Wilson’un çaldığı piyano dışında hiçbir enstrümanın olmadığı kayıttan sonra orkestra ile yapılan kayıtta Adele istediği sound’u yakalayamaz. Plak şirketinin çekimserliğine rağmen albüme ilk kaydı koymaya karar verir. Wilson’un değimiyle demo-itis olmuştur yani şarkının ilk versiyonu, en çok sevileni olmuştur.

Eski sevgilisine karşı birçok şarkı yazdıktan sonra Adele bu şarkıda onu daha olumlu bir şekilde tanımlamaktadır. MTV’de gülerek şöyle söylemiştir:

Bu şarkıyı yazdım çünkü’Rolling in The Deep’ ve ‘Rumour Has It’ ‘te olduğu gibi bir pislik olmaktan tükenmiştim. Kızgın da olsam ve bazı pişmanlıklarım da olsa O hayatımda hiç kimsenin olmadığı kadar önemli idi ve onunla geçirdiğim iki yıl için kendimle barışık olmak adına Someone Like You’yu yazmam gerekiyordu. Ve bunu yaptığımda kendimi çok özgür hissettim.

Billboard dergisine göre 1958 yılında listelere başlandığından beri Hot 100′de birinci sıraya yükselen sadece vokal ve piyanonun olduğu tek şarkı Someone Like You ‘dur.1000’den fazla şarkının bu listede birinci sıraya yükseldiği düşünüldüğünde bu oldukça şaşırtıcıdır. Simon & Garfunkel’ın “Bridge Over Troubled Water’ı ve Elton John’un “Candle in the Wind”i bu formata yaklaşsa da her iki şarkıda da başka enstrümanlar da kullanılmıştır.

İşin ilginci Adele bu şarkısında hiç olamayacağı kadar bilge olduğunu, gerçekte hiçbir zaman bu sözleri söyleyemeyeceğini itiraf edip şöyle ilave etmiştir.

“ İnsanları bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmemiştim. Bir daha böyle bir şarkı yazmayacağım. Tahmin ediyorum ki  anılacağım şarkı bu olacak.”

(*) Albüm: 21

Kaynakça

  • Eames ,T. The Story of Someone Like you by Adele, April 2021
  • Waterman,D. The Story Behind The Song: Adele ,Someone Like you, American songwriter
  • Songfacts, Someone Like You by Adele
  • Wikipedia, Adele, 21, Someone Like You

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Mistral Gagnant/ Renaud*

Mistral Gagnant’ı ilk kez Belçika’lı şarkıcı Lara Fabian’dan dinlemiştim. Şarkının Renaud’ya ait olduğunu öğreninceye kadar bir annenin çocuğu için yazdığı bir şarkı olduğunu zannediyordum.

Halbuki Fransız şarkıcı Renaud bir babanın kızına yazabileceği en güzel şarkılardan birini yazmıştı.

Bu Pazar Babalar Günü ve çocuklar babalarına hediye alacaklar. Onlar doğdukları anda babalarına en büyük hediyelerini zaten vermişlerdi. Söz konusu baba Renaud gibi söz yazarı ve besteci olunca, çocuklar babalarının ilham perisi de olabiliyordu.

Çocukluğun zihindeki tatları

Fransız müziği üzerine birçok kitap ve biyografi yazan Fransız yazar Fabian Lecoeuvre, 2019 yılında Renaud’un 50 şarkısının gerçek hikayelerini anlatan kitabında sanatçının kimi zaman ironik kimi zaman alaycı kimi zaman da sevecen ve sarsıcı sözleriyle döneminin Fransız toplumunu anlamamıza yardımcı olduğunu söylemiştir.

1985 yılında plak şirketini değiştirip Virgin ile bir anlaşma yapan Renaud yedinci albümünü kaydetmek üzere Kaliforniya’dadır. İçlerinde Margaret Thatcher’ı biraz mizahla ama yine de oldukça sert bir şekilde eleştirdiği “Maggie” adlı şarkısının da bulunduğu şarkılarının kaydının çoğunu 15 günde bitirmiştir. Sanatçı yakınlarından uzakta oldukça sıkılıyor ve en çok da ilham perisi kızı Lolita’yı özlüyordur.

Bir öğleden sonra defterine çocukluğu ile ilgili anıları, artık kaybolan şekerlemelerin isimlerini karalamaya başlar. Bu notlar biricik kızına kendi çocukluğunu anlattığı duygusal ve nostaljik “Mistral Gagnant “ adlı kült şarkısına ilham kaynağı olacaktır.

Renaud otobiyografisinde şarkıyı yazma anını şöyle anlatır:

“Parça diğer şarkılarımda da olduğu gibi bir ilham anında yarattığım şarkılardan biri idi ve bu anlar bir saatten fazla sürmüyor. Bu samimi şarkılar içimizdeki derinliklerden, kalbimizden veya ruhumuzdan geliyorsa bir ruhumuz olduğunu varsayabiliriz.”

“Mistral Gagnant”, adını çocukların pipetle emdiği tatlı ve ışıltılı bir tozdan oluşan, küçük poşetlerde satılan şekerlemeden alıyordu. Mistral şekerlerinden bazıları piyango içeriyordu ve ücretsiz bir şeker daha kazandırıyordu. Onun için adının başına Fransızca’da “kazanan” manasına gelen “Gagnant” gelmişti.

Artık tarihe karışan şekerlemeler, Renaud’nun çocukluluğunun nostaljik öğeleri olarak şarkının merkezine oturmuştu.

‘Yaraları iyileştiren, uçuşan kahkahalar’

Sanatçı şarkıyı bitirdiğinde eşi Dominique’i telefonla arayıp çocuğuna yazdıklarını eşine dinletti. Dominique şarkıyı çok beğendi ve mutlaka albüme koymalısın dedi. Renaud ise şarkının çok kişisel olduğunu, çocukluğundaki şekerlemelerin kimsenin ilgisini çekmeyeceğini ve zaten şarkının bu albüme yetişmesinin de zor olduğunu söyledi. Niyeti şarkıyı belki de bir sonraki albümüne koymaktı. Eşi ise “Bu şarkıyı albüme koymazsan seni terk ederim” diyerek noktayı koydu.

Şarkıda Renaud, kendi çocukluluğunun nostaljisi içerisinde, kızı ile neredeyse günlük çocuk lisanı ile konuşur. Çocukluğundaki kaygısızlığını o dönemin şekerlemelerine özlemi ile anlatır. Coco boers, roudoudou, carambars gibi artık yok olmuş tatları hatırlatarak da dinleyiciyi zaman içerisinde bir yolculuğa çıkarır.

 

Kızı ile yağmurda yürümeyi, su birikintilerinde zıplamayı, güvercinlere yem vermeyi ve ona annesini anlatmayı ama en çok da onun gülüşünü özlemiştir: Denizin sesi gibi durup geri gelen, kuşların çığlıklarının çıktığı kadar yükseğe uçan ve O’nun tüm duvarlarını yıkıp, yaralarını iyileştiren…”

Seninle beş dakika bir bankta oturmak
Ve seyretmek insanları,
Sana artık kaybolan veya geri gelecek olan iyi zamanları anlatmak
Ellerimde sıkarken küçük parmaklarını,

Sonra aptal güvercinlere yem vermek,
Onlara yalandan tekme savurmak
Ve ardından senin duvarları çatlatan
Ve benim yaralarımı iyileştiren
Kahkahalarını duymak

Sana çocukken ne kadar minik olduğumu anlatmak,
Satıcıdan aşırdığımız muhteşem bonbonları
Ve 1 franka aldığımız karamelleri,

…………

Ve kahkahalarının uçuşunu duymak
Kuşların çığlıklarının çıktığı kadar yüksekte,
Ve sonunda sana, sevmek gerektiğini anlatmak hayatı
Katil olsa da zaman yine de sevmeli,
Götürse de beraberinde çocukların kahkahalarını
Ve Mistral Gagnant’ları…

Bu duygusal şarkıyı 2014 yılında Quebec’li şarkıcı Coeur de Pirate ,Vanessa Paradis’ı anımsatan çocuksu sesi ile harika yorumlamıştır.

 

Fabien Lecoeuvre kitabında “Renaud 3,5 dakikada bir dönemin resmini çekmiştir” der. Şarkının piyano girişini yazan aranjör Jean Philippe Goude ise “Bu şarkıya katkıda bulunduğum için çok gurur duyuyorum” demiştir.

Tüm zamanların en sevilen Fransız şarkısı

 2015 yılında BVa araştırma şirketi tarafından Fransa’da yapılan bir ankette “Mistral Gagnant”, Jacques Brel’in “Ne me quitte pas” adlı meşhur şarkısını ikinci sırada bırakarak “Tüm zamanların en sevilen Fransız şarkısı” seçilmiştir.

Fransızların Joe Dassin, Charles Aznavour, Edith Piaf gibi birçok ünlü Fransız şarkıcısının en sevilen eserleri dururken Renaud’nun bu şarkısını birinci seçmeleri, şarkının güzel melodisi ve sözlerindeki samimi duygusallığının yanında, nostaljik unsurları ile Fransız halkının kalbinin derinliklerine hitap etmiş olmasından olsa gerek.

Biz de dişlerimizi çürüten kaynana şekerlerini, rengarenk macun tepsilerini, yüzümüzü kırmızıya boyayan elma şekerlerini, ellerimize yapışan pamuk helvaları özlemiyor muyuz?

 

(*) Albüm: Mistral Gagnant,1985

Kaynakça

  • BVa Les Français et la Musique 30.04.2015
  • Renaud” Mistral Gagnant L’histoire d’une chanson culte, 14.08.2019
  • Maurette A. Découvrez l’histoire qui se cache derrirere le tube “Mistral Gagnant”de Renaud
  • Mistral Gagnant”l’histoire de la chanson préférée des Français, 04.12.2019
  • Pierreprof, Mistral Gagnant,(Renaud) Explications, 27.10.2014
  • Wikipedia, Le Mistral Gagnant, Fabian Lecoeuvre.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Hurricane/ Bob Dylan*

1966 yılında New Jersey’deki Lafayette adlı barda üç cinayet işlenir. Cinayetlerden kısa bir süre sonra polis barın önünden geçmekte olan bir arabayı durdurur. Arabada orta sıklet boksörü Rubin “Hurricane” Carter ve iki arkadaşı vardır ve yakındaki başka bir bardan döndüklerini söylerler. Polis gitmelerine izin verir. Arkadaşlarından birini eve bırakırlar ve 45 dakika sonra tekrar barın önünden geçerler. Ama bu kez polis onları karakola davet eder ve 17 saat ifade verirler. Kimlik teşhisi için yakındaki hastaneye götürülürler ancak henüz yaralı olan görgü tanığı saldırganların onlar olmadığını söyleyince serbest bırakılırlar. Olay esnasında bölgede bir suça karıştığı tespit edilen ve polisten hoşgörü bekleyen Alfred Bello’nun haftalar sonraki tanıklığı ile ikili, üç cinayetten şüpheli olarak tutuklanır ve yargılama sonrası mahkeme sanıkları ömür boyu hapis ile cezalandırır.

46 yıl öncesine yani 1975 Mayıs’ ına dönersek Bob Dylan, 15’inci stüdyo albümü “Blood On the Tracks”in  kapak illüstrasyonlarını  çizen ressam David Oppenheim ile Fransa’nın güneyindedir. Her yıl tam 24 Mayıs’ta, Les Saintes -Maries -de- la-Mer’de çingeneler bir ritüeli tekrarlar. Kutsal azizeleri Sainte Sarah’nın heykelini müzik ve danslar eşliğinde denize götürürler ve sonra da kiliseye geri taşırlar. Dylan, arkadaşı ile beraber 34’üncü doğum gününe denk gelen bu festivale katılır, Çingenelerin Kralı ile tanışır, onlarla zaman geçirir, sabaha kadar kamp ateşinde Manitas de Plata’yı dinler ve bu deneyimler sanatçıda çok büyük izler bırakır.

Öfke ve inançtan doğan melodiler

1975 Haziran’ında New York’a dönen Dylan, yolda tesadüfen daha önceden de tanıştığı tiyatro direktörü ve yazar Jacques Levy ile karşılaşır. Beraberce her ikisinin de çoğunlukla takıldıkları  ”The Other End” adlı bara giderler. Dylan, Levy’nin daha önce The Byrds‘ün “Chastnut Mare” adlı şarkısının sözlerini yazdığını biliyordur. Sohbet sırasında Levy’ye Hurricane Carter’ın mahkemesini takip edip etmediğini sorar. Levy de mahkemeyi takip ediyordur. Dylan, Hurricane Carter’ın bir kitap yazdığını avukatlarının kitabın kopyasını birçok ünlüye ve kendisine de yolladığını söyler. Sanatçı kitabı okumuş ve boksörün masumiyetine inanmıştır ve kısa bir süre sonra da onu hapiste ziyaret edeceğini ilave eder. Levy de kendisi ile aynı görüştedir. Bir sonraki buluşmalarında Dylan, Hurricane ile ilgili bir şarkı yapmak istediğini ve Levy’nin iyi bir hikaye anlatıcı olduğunu söyleyerek yeni albümündeki şarkılarının sözlerini yazması için yardımını ister.

 

Dylan aslında çok daha önce bu hikayeye benzer bir şarkıyı yazmıştır. 1963’te yazdığı ve ırkçılığa ve haksızlığa karşı protest bir duruş sergilediği “The Lansome Death of Hattie Carroll” adlı şarkısında, çalıştığı otelin barında içkisini geç getirdiği gerekçesiyle sarhoş beyaz bir gencin saldırısına uğrayan,  sırtına ve boynuna aldığı baston darbeleriyle sekiz saat içinde iç kanamadan ölen, dokuz çocuk annesi siyah bir bar görevlisinin hikayesini anlatmıştır. Mahkeme saldırgana sadece altı ay hapis cezası vermiş ve Dylan’ın bu adaletsizliğe karşı duruş sergilediği şarkısı o dönemdeki en iyi şarkılarından biri olmuştur. Bu kez haksızlığa uğrayan kişi henüz hayattadır ve dokuz yıldır işlemediği bir suçtan ötürü hapistedir.

Bob Dylan, hapiste Rubin “Hurricane” Carter’ı ziyaret eder. Carter daha sonra bu görüşmeyi şöyle anlatacaktır:

”Beraberce oturduk ve saatlerce konuştuk ,herkesin yaptığı gibi bana cinayetleri işleyip işlemediğimi sormadı. Onun bir kardeş olduğuna inandım.”

Dylan da görüşmeden pozitif etkilenmiştir ve Carter ile felsefelerinin aynı olduğunu ve onun gibi insanlarla her zaman karşılaşılmadığını ifade eder.  

Jacques Levy’ye dönersek, yazar işbirliği teklifini kabul etmiştir. Dylan bir sonraki buluşmalarına gitarı ile gelir ve ona Fransa’da iken bestelediği birkaç şarkıyı çalar.  “One more cup of Coffe” tamamen bitmiştir, karısı için yazdığı şarkı “Sara” ise henüz tamamlanmamıştır. Levy kendisi ile yapılan söyleşide o unutulmaz anları şöyle anlatır:

One More Cup of Coffe tek kelime ile fantastik bir şarkıydı. Herkesin hayatta böyle bir şansa sahip olmasını isterim. Bob sadece 1 metre uzağımdaydı ve şarkıyı yüksek sesle söylüyordu. Olağanüstü bir deneyimdi.”

Bir müzisyenin hayatını değiştiren tesadüf

Levy şarkının yarattığı ruh halinden çok etkilenir ve Dylan’ın Fransa’daki deneyimleri ile 10 yıl önceki protest kimliğini harmanladığı yeni tarzı ile ilgili önemli ipuçlarını yakalar.

Dylan ve Rivera.

Daha iyi konsantre olmak için Dylan’ın Malibu’daki evine giderler. Belirli bir ajandaları yoktur, sadece  Dylan Hurricane hakkında, Levy de Joey Gallo adlı bir gangsterle ilgili biyografik bir şarkı yazmak istiyordur. Üç haftada tüm şarkıları bitirirler.

New York’a dönerler ve bir gün Levy ile arabada dolaşırken karşı kaldırımda yürüyen upuzun siyah saçlı ve bir keman kutusu taşıyan uzun boylu hoş bir genç kız görürler. Dylan arabayı durdurur ve genç kıza merhaba deyip “o elindekini çalıyor musun “diye sorar. Evet cevabını alınca da yanına gidip “Benimle çalmak ister misin?” der. Elbette karşısındakini hemen tanıyan Scarlet Rivera inanılmaz bir tesadüf sonrası hayatının fırsatını yakalamıştır ve Dylan’ın stüdyosundaki kısa bir sınavdan sonra artık O’nun kemancısı olacaktır. Desire albümündeki kah roman kah mistik tüm keman soloları Scarlet tarafından icra edilecektir.

Kayda içlerinde Eric Clapton’ın da olduğu kalabalık bir müzisyen topluluğu ile başlayan Dylan uyumsuzluğu fark eder ve Clapton’ın da tavsiyesine uyarak grubu dört kişiye indirir.

Hurricane’in kaydında kemanda Scarlet ,vokalde Emmylou Harris vardır. Ancak plak şirketi CBS’in avukatları olası bir davayla karşı karşıya kalmamak için sakıncalı bazı sözlerin değiştirilmesini isterler. Levy sözleri değiştirir ve tekrarlanan kayıtta bu kez vokalde Rooney Blakley yer alır.

Rolling Thunder Revue turnesinde Dylan ile Joan Baez sahnede..

Desire albümü yayınlanmadan önce Dylan, Martin Scorsese ‘in 2019 yılındaki filmine konu olacak meşhur “Rolling Thunder Revue” turuna çıkar. Turnede “Onunla uykumuzdayken bile şarkı söyleyebiliriz” dediği efsane partneri, eski sevgilisi ve ebedi dostu Joan Baez, Roger Mc Guinn (The Byrds), Roberta Flack ve daha birçok meşhur müzisyen ve şair vardır. Dylan tüm konserlerde Hurricane’i coşkuyla söyler ve Carter’ın hikayesini ana akım medyanın gündemine taşımayı başarır. Turne sırasında Carter’in bulunduğu hapishanede bile bir konser verirler.

Birkaç ay sonrasında davadaki kilit tanık Bello’nun New York Times’a verdiği röportajda çelişkili ifade vermesi nedeni ile dava tekrar açılır fakat inanılmaz bir şekilde savcılar bu sefer de bir cinayet sebebi uydurarak sanıkları tekrar mahkum ettirirler. 1985 yılında, yani mahkumiyetlerinden  ancak 19 sene sonra, Federal Yüksek Mahkeme davanın kanıtlardan çok ırkçılığa dayandığı gerekçesiyle Rubin “Hurricane” Carter’ın mahkumiyetine son verir.

Irkçılığa karşı 8.5 dakikalık epik protesto

“Hurricane” bir yanı ile ırkçılığa karşı protest bir şarkı iken diğer yanı ile tarihi doküman niteliğinde bir başyapıttır. 8,5 dakikalık epik anlatım sanki Lafayette cinayetlerinde iddia makamının boşluklarını ortaya döken hukuki bir belge gibidir. Şarkı Bob Dylan’ın en kalıcı hitlerinden ve Rock müziğin en etkili protest şarkılarından biri olmuştur.

Şimdi tüm katiller özgür,
Şık giysileri ve kravatlarıyla
Martinilerini yudumlayarak
Güneşin doğuşunu izleyebilecek kadar,
Rubin, üç metrelik hücresinde Budha gibi otururken,
Suçsuz bir adam cehennem azabı çekerken
İşte bu Hurricane’in hikayesidir,
Fakat bitmeyecektir adı temize çıkana,
Ve kaybettiği zamanı geri verilene kadar.
Hapishane hücresine kondu
Oysa bir gün olabilirdi
Dünya şampiyonu.

Robin ‘Hurricane’ Carter, yıllar sonra serbest bırakılmasının ardından Dylan ile.

Geçtiğimiz 24 Mayıs’ta 80 yaşını kutlayan Bob Dylan, 2015’te Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi şarkı yazarı olarak gösterilmiştir. “Like a Rolling Stone” adlı şarkısı da gene  aynı dergi tarafından tüm zamanların en iyi şarkısı olarak 1.sırada listelenir. Dylan 2016 yılında Amerikan müzik geleneğinde yeni şiirsel ifadeler yarattığı için Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş ve bu ödülü alan ilk müzisyen olarak tarihe geçmiştir. Sanatçı madalyasını basına kapalı bir törenle Nisan 2017’de almıştır. İlginç bir de not düşelim. Gerçek soyadı Zimmerman olan Bob Dylan otobiyografisinde babaannesinin Kars’ın Kağızman ilçesinden olduğunu yazmıştır.

(*) Albüm: Desire
Kayıt: 28-31 Temmuz, 11 Ağustos,24 Ekim 1975

Kaynakça

Baykal G., Bob Dylan,Everest Yayınları 2003
Zollo P., Songwriter June,2020
Boehlert E., Dylan’s Hurricane : A Look Back, Rolling Stone Magazine
nbm5381,”Hurricane”-Bob Dylan’a riveting tale of injustice, September 2019
Bob Dylan: Jacques Levy Part 1-6, The Prism Archive
Bob Dylan:Scarlet Rivera Part 1-5 The Prism Archive
Rolling Thunder Revue– A Bob Dylan Story by Martin Scorsese ,2019
Wikipedia, Bob Dylan, Desire,Les Saintes Maries-de-la-Mer.

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Smoke On The Water/ Deep Purple *

“Smoke on the Water”ı ilk olarak arkadaşımın Dual pikabında 33’lük plağın keyifli çıtırtıları eşliğinde dinlemiştim. Albüm kapağında “In Rock” albümünde olduğu gibi Deep Purple’in beş üyesinin yüzleri vardı ancak bu kez sanki bir sis perdesinin ardından görünür gibiydiler.

İlk gitarımı aldığımda da “Smoke On the Water’ın” efsanevi riff’ini çoğunlukla gitara yeni başlayanların düştüğü hataya düşerek La telinden çalmıştım. Pek de kolay görünüyordu tek telde çalmak, halbuki orijinalinde Ritchie Blackmore aynı anda iki telde iki notaya basarak çalıyordu. Yıllar sonra rock müzik tarihinin klasiklerinden biri olacak olan bu riff’i nasıl bestelediği kendisine sorulduğunda Blackmore,  Beethoven’ın 5.Senfoni‘sinin notalarını bir ters bir düz çalarak farklı bir şekilde yorumladığını ve esprili bir şekilde de büyük üstada aslında yüklü miktarda para borçlu olduğunu söylemişti.  Bu benzerlik John Lennon’un Because’unun Beethoven’ın Ayışığı Sonatı’na müthiş benzerliği ile kıyaslanamaz olsa da Blackmore da esin kaynağının yaptığı gibi çok az nota ile büyük bir iş çıkarmıştı.

Yangının ortasında…

Deep Purple 1972 yılında Machine Head adlı albümün kaydı için İsviçre’nin Montreux kentinde bulunuyordu. Grup kendilerini kısıtlayan stüdyolardan sıkılmıştı ve Montreux Caz Festivali‘nin de yapıldığı göl kenarındaki Casino‘yu kısa bir süreliğine kiralamıştı. Kayıt kalitesini de garantilemek için kiraladıkları Rolling Stones’un mobil kayıt aracını da beraberlerinde getirmişlerdi.

4 Aralık 1971 günü öğleden sonra Frank Zappa ve Mother of Invention’un konserinin bitmesinden sonra çalışmaya başlamayı planlıyorlardı. Deep Purple üyelerinin de izlediği konser sırasında Zappa’nın çılgın hayranlarından biri elindeki işaret fişeği tabancasını ateşleyince Casino’nun ısıtma sistemi alev alıyor ve Zappa konseri yarıda kesip dinleyicilerin panik olmadan dışarıya çıkmasını sağlıyordu. Casino’nun tamamen kül olduğu yangında şans eseri kimse hayatını kaybetmiyor ve trajik olay birkaç kişinin yaralanmasıyla ucuz atlatılıyordu.

Montreux Caz Festivali’nin ve o günkü konserin organizatörü Claude Nobs, Casino’daki yangından kaçmaya çalışan birçok genci güvenli bir şekilde dışarı çıkarmayı başarmıştı. Bu arada Frank Zappa ve grubunun tüm ekipmanlarını yangında kaybettiklerini, hatta Zappa’nın Gibson gitarı ile bazı camları kırarak dinleyicilerin pencerelerden dışarı kaçmalarını sağladığını da belirtelim. Diğer izleyicilerle beraber güvenli bir şekilde dışarı çıkmayı başaran Deep Purple üyeleri yangını kaldıkları Grand Hotel’in yanındaki lokantadan izlemişlerdi. Casino’nun yanındaki Geneva Gölü’nün üstünü tamamen bir duman tabakası kaplamıştı.

‘Göldeki duman’dan süzülen sözler

Claude Nobs, grup üyelerine kayıt için hemen yeni bir yer bulacak ve eski Casino binası “Le Pavillon”un salonunu geçici stüdyo olarak gruba açacaktı. Grup üyeleri kayıt için kiraladıkları Rolling Stones’un mobil stüdyosunu eski Casino’nun yanına çekerek hemen çalışmalarına başlamışlardı. Ritchie Blackmore’un gitarda bulduğu bir riff’e, baterist Ian Paice ritmi de ekledi tüm öğleden sonra geç saatlere kadar çalışıp adını #Title 1 verdikleri bir parçayı sadece enstrümantal olarak kaydettiler. Ancak Le Pavillon şehrin içinde idi ve bu kez de çok gürültü çıkardıkları için polis tarafından durduruldular.

Becerikli organizatör Claude Nobs bu kez kayıt için onları şehrin birkaç km dışındaki Grand Hotel’e götürdü. Aralık ayında oldukları için otelin salonu buz gibiydi. Birkaç endüstriyel ısıtıcı ile salonu ısıttılar ve hem soğuğu kesmek hem de akustiği sağlamak için camları şiltelerle örttüler. Konser havası vermek için de salonu kırmızı ışıklarla doldurdular. Grand Hotel’de kısa sürede albümün altı şarkısını kaydettiler, ama albümün bitmesi için hala yedi dakikalık bir kayda daha ihtiyaçları vardı. Ellerinde enstrümantal bir kayıt vardı ama onun da sözleri yoktu. Bir ara grubun bas gitaristi Roger Glover göldeki dumana bakarken kendi kendine “smoke on the water” şeklinde mırıldandı ve Ian Gillan’a dönüp ,”ben ne dedim biraz önce” dedi. Yaşadıkları bu maceranın hikayesini anlatacakları şarkının ismi bu şekilde ortaya çıkmıştı.

Smoke on the water
A fire in the sky

Glover ve Gillan, Monteux’deki yangını sohbet ortamında bir arkadaşlarına anlattıkları sadelikte 20 dakikada kaleme aldılar.

 

Bir çılgının fırlattığı işaret fişeği ile yangının başlaması, Frank Zappa’nın konserdekileri dışarı yönlendirmesi, Funky Claude’un çocukları kurtarması -ki şarkıdaki bu sözlerden sonra Claude Nobs’un müzik dünyasındaki lakabı Funky kalacaktı- inanılmaz bir basitlikte anlatılmıştı.

Uh, Funky Claude was running in and out
Pulling kids on the ground   

Rolling Stones’un mobil stüdyosu, İsviçre vizelerinin bitmek üzere olması, Grand Hotel’in soğuk salonu ve akustik için camlara yasladıkları şiltelere varana kadar tüm detaylar da şarkı sözlerinde yer almıştı. Bu macera nasıl biterse bitsin, onlar için unutulmaz olacaktı.

No matter what we get out of this
Ha, I know, I know we’ll never forget

Gerçekten bu unutulmaz kayıttan unutulmaz bir şarkı çıkmıştır.

Ritchie Blackmore’un riff’i Total Guitar dergisi tarafından tüm zamanların en iyi dördüncü gitar riff’i olarak seçilmiştir. Olayın ve şarkının anısına Montreux’deki Casino’nun göl tarafında Freddy Mercury’nin heykelinin yanında “Smoke on the Water” ve riff’in ilk notalarının yazdığı bir anıt vardır.

Machine Head albümünde yayınlandıktan sonra şarkının 1972’deki Japonya konserindeki canlı kaydı çok beğenilince grup 1973 yılında “Smoke on the Water”ın single’ını yayınlamış ve şarkı Amerika listelerinde dördüncü sıraya yükselmiştir.

1989 yılında, bir yıl önceki Ermenistan depreminden zarar görenlere yardım amacıyla çıkarılan “Smoke on the Water”’  single’ında Robert Plant, David Gilmour, Brian May, Bryan Adams, Keith Emerson ve daha bir çok ünlü İngiliz müzisyen gruba eşlik etmişlerdir.

 

Smoke on Water birkaç kez Guiness Rekorlar Kitabı‘na da girmiştir. 1994’de Vancouver’de 1322 gitarist, 2007’de de Kansas City’de 1721 gitarist aynı anda meşhur riff’i çalmışlardır. Son olarak da Polonya’da bir festivalde Deep Purple’ın yeni gitaristi Steve Morse’un da aralarında olduğu 6.346 gitarist şarkıyı beraberce onurlandırmışlardır.

2011 yılında Montreux’de gölün yanında kendisi ile yapılan röportajda Ian Gillan şöyle demiştir:

Smoke on the Water” artık bize ait değildir, halka aittir. Biz sadece dinleyicilere eşlik ediyoruz.”

(*) Albüm: Machine Head
Kayıt : Montreux, 6-21 Aralık 1971

Kaynakça

  • Derksen B., Deep Purple Interview :The Story of “Smoke On The Water” Jan.2011
  • Giardi D., Smoke On The Water,the true story behind Deep Purple’s hit,Feb .2018
  • Myers M., Anatomy of a song,The Wall Street Journal,May 2017
  • Tow S. , The story behind the song: Deep Purple’s Smoke On The Water,2020
  • Songfacts, Smoke On The Water
  • Wikipedia, Smoke On The Water

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Bir şarkının hikayesi] Hotel California/ Eagles*

Alacakaranlık kuşağına benzeyen sinematografik bir hikaye, sürrealist bir belirsizlik, eski sevgiliye bir mesaj, bir döneme duyulan özlem, uyuşturucu yolculuğuna dair metafor ve masumiyetten deneyime giden bir yolculuk…Bunların hepsi tek bir şarkıda ve üstelik tüm zamanların en iyi gitar soloları eşliğinde… Eagles’in imza şarkısı “Hotel California” işte bütün bu öğeleri içinde barındıran bir sanat şaheseri.

Gruba 1974 yılında katılan Don Felder, Malibu’da kiraladığı yazlık evinin koltuğunda 12 telli gitarı ile çalışırken güzel bir melodi yakaladığını düşünür ve stüdyosunun da bulunduğu kızının odasına giderek kayıt cihazına melodiyi dört beş kere kaydeder. Birkaç gün sonra kaydı bir daha dinlediğinde şarkıyı üzerinde çalışmaya değer bulur. Ritm box ile farklı birkaç ritm dener, akustik gitar bölümlerini bitirir ve bas gitarı da ilave ederek demo kaydını tamamlar. Tamamen enstrümantal olan bu kaydı farklı birkaç çalışmayla beraber bir kasete kaydedip grubun kurucu üyeleri olan Don Henley ile Glenn Frey’e gönderdiğinde şüphesiz Eagles grubunun en büyük “hit”ini bestelediğinin farkında değildir.

‘Film senaryosu gibi sözler yazmak istiyorduk’

Grup 1976 Şubat’ ında tüm zamanların en çok satan albümü olma özelliğini hala koruyan “Their Greatest Hits’ (1971-1975) albümünü çıkarmış ve o dönemde yeni bir albüm için çalışmalara başlamıştır.

Don Henley kasedi dinleyince şarkıdaki sıra dışılık hemen dikkatini çeker ve ritmini ‘Meksika tarzı Reggae’ye veya Bolero’ya benzetir. Hatta şarkının ilk ismi de “Mexican Reggae” olacaktır ki iyi ki olmamıştır. Sıra sözleri yazmaya gelmiştir.

Glenn Frey şarkı için sinematografik bir senaryo hayal eder. Çölde araba kullanmaktan yorulmuş biri geceyi geçirmek için durduğu otelde kendini garip ve gizemli bir ortamda bulur ve kısa bir süre sonra oradan hiç çıkamayacağı endişesine kapılır. Yaptığı bir söyleşide Frey, Don Henley’nin şarkı girişini bir “Alacakaranlık Kuşağı Bölümü” gibi tasarlamak istediğini anlatır ve şöyle ilave eder:

Bir kişiyi alıyoruz ve onu The Magus’taki bir karaktere dönüştürüyoruz. Açtığı her kapıda gerçeğin başka bir versiyonu ile karşılaşıyor. Bir film senaryosu gibi şarkı yazmak istiyorduk.”

 

Frey’in söz ettiği The Magus, İngiliz yazar John Fowles’ın, bir Yunan adasında tanıştığı münzevi ve zengin bir karakterin etkisi altına girip gerçek ile sürreeli birbirine karıştıran genç bir şairi anlattığı ilk romanıdır.

Glenn Frey ve Don Henley sözleri böylesi bir hikaye etrafında kurgulamış olsalar da süregelen anlatım içinde belki de isteyerek dinleyicinin farklı manalar yükleyebileceği birçok metafor gizlemişlerdir. Henley, bir söyleşide Los Angeles‘daki ortamın aşk, iş hayatı ve kariyerleri konusunda müthiş bir deneyim ve öğrenim süreci olduğunu vurgulamış ve dönemi kendileri için “Masumiyetin sonu 1.Round “ olarak tanımlamıştır: ”Hepimiz orta sınıftan geliyorduk. Şarkı bir anlamda bizim Los Angeles’taki lüks ve şatafatlı hayata dair eleştirimizdi.”

‘Buradan çıkış yok’

Hotel California, lüks evleri ,güzel insanları, plaj partileri ile müzik ve sinema endüstrisinin merkezi California’nın kusursuz bir sembolüdür. Dışardan çok çekici görünse de orada yaşamanın riskleri ve bedeli vardır. Şarkının kahramanı sırayla açtığı kapıların ardından bunun farkına varır.

“And I was thinking to myself ,this could be heaven or this could be hell”

Şarkının bir kıtasında Henley ‘in yeni ayrıldığı mücevher tasarımcısı Lauree Rodkin’le ilgili bir hiciv de gizlidir.

“Her mind is Tiffany-twisted,she got the Mercedes bends/She got a lot of pretty pretty boys she calls friends”

Eagles,1969’daki Woodstock festivaline atıf yaparak o dönemin ruhunun kaybolduğunu ifade eder ve müzik endüstrisinin ticarileşmesine de bir eleştiri getirir.

“We haven’t had that spirit here since ninteen sixty nine”

Şarkı sözlerinin farklı bir yorumu da hikayenin tamamının uyuşturucu yolculuğunu anlattığı ve “warm smell of colitas” ın esrar,”mirrors on the ceiling”in de kokainle ilgili metaforlar olduğu yönündedir. Şarkının finali ise insanoğlunun hayatın birçok evresinde karşılaştığı çaresizliğinin sembolüdür. Buradan bir çıkış yoktur.

You can check- out anytime you like, but you can never leave!”

Hotel California’nın stüdyo kayıtları ise kısa bir anlatımı hak ediyor.

Don Felder girişteki riff’i aynen demo kaydında olduğu gibi çalar fakat sorun finaldeki gitar solosudur. Şarkıyı 1,5 sene önce besteleyen Felder kesinlikle yazdığı soloyu hatırlamıyordur. Telefonla evini arar ve temizlik görevlisinden orijinal kaseti bulmasını rica eder. Kaset bulunur, görevli onlara kasetçalardan dinletir ve stüdyoda banda kaydederler. 1998’de Guitarist dergisi okuyucuları ve daha nice müzik tarihçisi tarafından” tüm zamanların en iyi gitar solosu” olarak nitelendirilecek olan iki dakikalık bu efsane final solosu için tam üç gün çalışırlar.

Tüm kayıt bittiğinde çok yavaş olduğunu düşünüp tüm kaydı baştan yaparlar fakat bir sorun daha vardır. Don Henley’nin sesi için çok yüksek bir anahtarda çaldıklarını fark ederler. Bu nedenle şarkıyı ve tüm gitar sololarını 2.5 ton daha alçak bir tondan bir daha kaydederler.

Plak şirketi gruptan yeni albümün öncesinde bir single çıkarmalarını istediğinde Don Henley bunun kesinlikle “Hotel California” olması konusunda çok ısrarcı davranır. Felder ise şarkının 6.5 dakika olduğunu ve radyoların bu kadar uzun introsu olan şarkıları pek çalmadıklarını söyleyerek itiraz eder. Ona göre Hotel California Dj’lerin tercih edeceği formatta değildir.

Bu arada Eagles üyelerinin ayrıldıktan 14 sene sonra tekrar bir araya geldikleri unutulmaz 1994 konserindeki akustik yorumun 7 dakikayı da geçtiğini belirtelim.

 

1977 yılında dönersek neticede Don Henley’nin istediği olmuş ve Hotel California single olarak piyasaya çıkmış ve sadece üç ayda bir milyon kopya satarak 1978’de Grammy Yılın Şarkısı ödülünü almıştır. Rolling Stone dergisi tarafından da tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde 49.sırada gösterilmiştir.

Felder 2016 yılında yaptığı bir söyleşide Henley’nin ısrarında haklı çıktığını belirterek “Yanılmış olmaktan ötürü hiç bu kadar mutlu olmamıştım” demiştir.

(*) Kayıt :1976,single

Kaynakça

  • Songfacts, Hotel California
  • Skillshare Polyphonic, The true meaning of Hotel California,August 2020
  • Wikipedia, Hotel California,Eagles ,
  • The Story of How “Hotel California” by the Eagles was Written & Recorded, October 2016

 

Kategori: Hafta Sonu