Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Elbette Boğaziçi kazandı, elbette üniversite kazandı, elbette Türkiye kazandı

Başka bazı haftalarda olduğu gibi bu hafta da yazımı birden fazla kez değiştirmek zorunda kaldım. Belki de bu, Türkiye gibi bir ülkede haftalık yazı yazmanın zorluğu. Gündem o kadar kalabalık ve öylesine hızlı değişiyor ki, hafta başında yazmaya başladığınız yazı hafta sonu için bayatlamış hale gelebiliyor. Genellikle pazartesi günleri yazacağım konuyu belirlemiş ve çoğunlukla da yazmaya, hiç değilse o konuyla ilgili araştırma yapmaya başlamış oluyorum. Bu haftaya da o şekilde başladım. Fakat heyhat, önce kuruyan Tuz Gölü’nde ölen binlerce flamingo (allı turna) olayı, ardından Rize’de bağıra bağıra gelen sel cinayeti (felaketi değil, evet, cinayeti) başladığım yazıyı bırakıp yeni bir yazıya yelken açmama yol açtı.

Bununla kalır mı? Kalmadı tabii. Perşembe sabahı bir uyandım ki Melih Bulu görevden alınmış. Yıllarını üniversiteye vermiş birisi olarak bunu yazmalıyım diye düşündüm ve diğer yazıları sonraki haftalara emanet ederek başladım yazmaya.

Üniversiteden korkmayın

Açıkçası Türk üniversite camiasının Boğaziçi Üniversitesinde yaşananlara karşı oynadığı üç maymun rolünü içime sindiremiyorum. Denilebilir ki “Benzeri pek çok olay başka üniversitelerde de yaşandı. Seslerini çıkaracak olsalar kendi üniversitelerinde yaşananlar için ses çıkarırlardı.”[1] Bu düşünce şekli kısmen haklı olabilir. Ancak bütünüyle değil. Çünkü öyle ya da böyle tüm toplumun önüne ağır bir korku perdesinin gerildiğini görmezden gelemeyiz. O nedenle, hadi diyelim ki[2] korku iklimi üniversiteyi sessizliğe zorladı.

E, ama Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve öğretim elemanı ile bu korku perdesini yırtıp attı. Hiç değilse açılan bu yoldan gidilemez miydi? Destek olunamaz mıydı? Bireysel ve cılız destekleri bir kenara koyarsak, maalesef Boğaziçi Üniversitesi bu önemli mücadelede diğer üniversiteler tarafından yalnız bırakıldı. Ben kendi adıma bunun mahcubiyetini bugüne kadar yaşadım ve ölene kadar da yaşayacağım. Tek tesellim bu köşede 22 Mayıs tarihinde yayımlamış olduğum ‘Üniversite nedir, ondan neden korkulur?’ başlıklı yazım. Sözünü ettiğim bireysel ve cılız desteklerden biri olarak, hiç değilse tarafımı belli etmiş olduğum için az da olsa mutluyum.

O yazımda üniversiteden neden korkulduğunu ve üniversiteye ne yapılmak istendiğini de anlatmıştım. Birkaç pasaj alarak küçük bir hatırlatma yapmak isterim:

“Bazıları üniversiteyi de üniversiteliyi de en büyük tehditlerden biri olarak görür. Çünkü gerçek üniversitenin harcında evrensellik, hoşgörü, farklı olana saygı, diyaloğa açıklık, kuşkuculuk, eleştiriye tahammül, paylaşarak/dayanışarak üreteme (ekip çalışması) gibi değerler vardır. Oysa o bazıları bunların hepsini silip tek bir şey ister: İtaat. ‘Aşağı bak!’ komutu rastgele bir komut değil, ‘boyun eğ’, ‘itaat et’ demektir. Gerçek üniversite de gerçek üniversiteli de itaat etmez.

“Üniversiteler, aslında birer dünya cumhuriyetidir ve üniversitelerin kolları bu dünyadan olan herkese açıktır. Oysa kimileri, toplumu tek fikirle, tek inançla, tek düşünme şekliyle, tek bakış açısıyla yönetmek ister. Bu nedenle üniversite onlar için çok ama çok büyük tehdittir. O nedenle üniversiteye de egemen olmak isterler. Üniversite gerçek bir üniversite ise ona egemen olunamayacağını çok iyi bildikleri için, onların aklındaki çözüm üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarmaktır.

“Bundan sonra ne olacak? Yakın gelecekte ne olacağını öngöremem. Ama orta veya uzak gelecekte bu ülkede gerçek üniversiteler olacak. Ve o üniversitelerin değişik bölümlerinde bu yaşananlar ders olarak anlatılacak; kitaplarda, makalelerde analiz edilecek. Ve gün gelecek hepsi tarih olacak. Elbette tarihin aydınlık sayfalarında Boğaziçili öğrenciler ve öğretim elemanları bulunacak. Karanlık sayfalarında ise… Bırakalım karanlığı, biz başımızı hep yukarı ve aydınlığa çevirelim.”

Melih Bulu’nun görevden alınması ne anlama geliyor?

Çok açık ve çok büyük bir zafer! Bundan hiç kuşkum yok. Oysa görevden almanın bir gece yarısı kararnamesi ile duyurulduğu 15 Temmuz günü boyunca şuna benzer onlarca, belki yüzlerce yorum okudum: “Sevinilecek bir şey yok. Onun yerine daha kötü biri de atanabilir. Değişen bir şey olmayacak…”

Elbette nihai hedef olan bütünüyle özerk ve demokratik üniversiteden hala çok uzağız. Elbette daha kat edilmesi gereken çok yol var. Ama kimse şunu görmezden gelmemeli; Türkiye’de üniversitelerde ya da üniversite adını taşıyan kurumlarda Melih Bulu olayına benzer binlerce olay yaşandı yıllarca. Üniversiteyi üniversite yapan temel değerler kökünden sarsıldı. Ama hiçbir yerde Boğaziçi bileşenlerinin gösterdiği kararlı ve cesur duruş sergilenemedi (bilmediğim ya da atladığım varsa özür dilerim). Aylardır gözaltına alındılar, tutuklandılar, tehdit edildiler, derslerinden edildiler, hatta üniversitelerine sokulmadılar.  Üstelik bütün bunlar olurken, “Boşuna uğraşıyorsunuz, bu şekilde bir yere varamazsınız” gibi akıl dışı akıl vermelere maruz kaldılar. Gelin görün ki tek bir adım bile geri atmadılar. Ve açık bir şekilde kazandılar. Bunun başka hiçbir açıklaması olamaz.

Ben bu zaferin, yavaş yavaş tüm kamu kurumlarında görülen bürokratik yandaşlık hattındaki çözülmeyi de hızlandıracağını düşünüyorum. İktidardaki güç kaybı ve yıpranmaya paralel olarak, olası bir iktidar değişikliğinde ‘ofsaytta’ kalmak istemeyen bürokratik kadroların tavır değişikliğini bir süredir ben kişisel olarak hissediyordum. Bu çıkarcı topluluk şimdi şunu da gördü: Ne kadar yandaş olunursa olunsun herkes her an bozuk para gibi harcanabilir. Nihayetinde, beğensek de beğenmesek de profesör unvanı taşıyan ve Boğaziçi gibi seçkin bir üniversiteye rektör olarak atanan kişinin, önceden haberdar edilme ihtiyacı bile hissetmeden görevden alınmasının ‘bozuk para gibi harcanmak’ deyimini fazlasıyla hak ettiği aşikâr.

Şimdi ne olacak?

Yine, başta sosyal medya olmak üzere kamuoyunda bundan sonrasına ilişkin yorumlar bolca yapılıyor, öneriler veriliyor. Kimse kusura bakmasın; Boğaziçi bileşenleri bu yolu büyük ölçüde yalnız yürüdüler. Şimdi kimsenin akıl verme hakkı yok. Bu büyük zaferi kazandıklarına göre bundan sonra ne olacağına da oturup onlar karar verecekler. Şu ana kadar yaptıkları gibi elbette; akılla, sağduyuyla, cesaretle ve sarsılmaz bir inançla. Haklı olunca böyle davranmak o kadar kolay ki aslında.

Bize gelince; biz kendi adımıza dersler çıkaracağız. Neleri yapamadık, bundan sonra neleri yapabiliriz, nasıl başarabiliriz sorularına yanıtlar arayacağız. Daha cesur ve daha kararlı olacağız. Boğaziçi de İstanbul da, üniversite de bakanlıklar da, köy de kentte, çiftçi de işçi de, sağcı da solcu da; biz hep birlikte Türkiye’yiz. Daha huzurlu, daha mutlu, daha barışçıl, dayanışmacı, öfkesiz ve kinsiz, dışlamayan kucaklayan, tam demokratik bir ülke için hep birlikte çalışacağız. Çok büyük hedefler koyacağız ama sabırla ve küçük adımlarla ilerleyeceğiz. Bütün bu dediklerimi tarihin en zor koşullarında kusursuzca yapan Atatürk gibi bir liderimiz var bizim. Bu umutsuzluk niye?

*

[1] Burada 2018 yılında İstanbul Üniversitesi bölünürken ortaya konulan mücadeleyi unutmak olmaz. Boğaziçi mücadelesinden farklı bir karakter taşısa da, hiç değilse dipnot olarak hatırlatmak gerekir.
[2] Ben asla bunu kabul edebilecek biri olmadım.

Kategori: Hafta Sonu