Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Atıksız yaşamın ipuçları: Başka bir gezegen yok

Gündelik hayattaki her eylemimiz önemli ve her değişiklik bir etki teşkil ediyor. Daha sürdürülebilir bir yaşam içinse evde, okulda ve dışarıda yapılabilecek pek çok irili ufaklı şey var. Başka Bir Gezegen Yok tam da burada devreye giriyor. Barındırdığı çeşitli pratik ipuçları ve kolay uygulanabilir tariflerle, okuyucuya israftan kaçınmayı, var olanı dönüştürmeyi eğlenceli ve canlı bir şekilde öğrenmek için ideal bir başlangıç ​​noktası sunuyor.

Doğayla daha bütüncül bir yaşamı içselleştirip, ona göre hareket etmenin önceliği ise bazı kavramları bilip ayırt etmekten geçiyor. Nil Ormanlı Balpınar, ilk olarak atık kavramının peşine düşüp, genç okuyucuya atık ve çöp arasındaki ayrımı açıklıyor. Bir şeyin hangi koşullarda çöp veya atık kabul edildiğini değerlendiriyor. Sonuçta, bu aynı zamanda bir tanımlama meselesi ve bir kişi için atık olabilecek bir şey, bir başkası için önemli bir hammadde veya hâlâ yeniden kullanılabilecek bir malzeme. 

‘Sürdürülebilir bir yaşam’ kılavuzu

Balpınar’ın kılavuzu, gündelik hayatımızı hep yeniden gözden geçirmenin ve sorgulama halinde olmanın önemini hatırlatırken, genç okuyucuyu bunaltmadan materyal döngüsü, bertarafı ve geri dönüşümü konularına yaklaştırıyor. Az atıklı yaşamdan ikim değişikliğine, karbon ayak izinden  doğa dostu etkinlik önerilerine kadar pek çok konu başlığının altında verilen, kolaylıkla hayat pratiğimize adapte edebileceğimiz öneriler, sürdürülebilir bir yaşam için gereken dönüşüm ve yapılanmanın bir yoksun kalış anlamına gelmediğini gösteriyor.

Tarifler bir sonraki hediye paketimizi ya da dudak nemlendiricimizi nasıl yapabileceğimizi de içeriyor.

Ve en önemlisi de Başka Bir Gezegen Yok, şu an hayatımızda var olan tüm plastikleri toplayıp, evimizden çıkararak kapı önüne koyduğumuz bir ‘temiz sayfa’dan bahsetmiyor. Püf nokta; atık yönetimi, biraz yaratıcılık ve eyleme geçerek elimizdekileri dönüştürme.

Gündelik hayatımızdaki tüm eylem ve kararlarımızın etiğe dayalı olduğu farkındalığını ilham verici dönüşüm örnekleriyle bir davete dönüştüren bu kitabın evde kompost hazırlamaktan, okulumuza geri dönüşüm kutuları istemeye uzanan çeşitliliği genç okuyucuya ulaşmanın ve onu bir yerden yakalamanın imkan alanını genişletiyor. Nil’in de dediği gibi, her şey adım adım ve sana en uygun gelenle başlamak çok önemli…

 Yazar hakkında

1990 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Ardından Lyon 3 Jean Moulin Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar üzerine yüksek lisansını yaptı. Şu anda editör olarak bir yayınevinde tam zamanlı olarak çalışıyor ve çocuk kitapları çeviriyor. Nil Kıyısı isimli Instagram hesabından ekolojik yaşamla ilgili önerilerde bulunuyor, atıklarını ve doğaya olan etkisini azaltmaya çalışıyor.

Künye

Yazar: Nil Ormanlı Balpınar
Türü: Ekoloji
Baskı Yılı: 2020
Yayınevi: Genç Timaş

 

Kategori: Hafta Sonu

KitapHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Dünyanın en güzel hayvan masalları

Arden Yayınları‘ndan çıkan “Dünyanın En Güzel Hayvan Masalları”, kıtaları dolaşıp farklı kültürlerin halk masallarının ve efsanelerinin izlerini süren bir seçki.

İnsan, eskiden beri süregelerek kendiyle en çok benzerlik gösteren varlık olan hayvan üzerinden kendi eylem, duygu, düşünce ve davranışlarını anlatma, anlamlandırma çabasında. Tesis ettiği bu özdeşlik üzerinden insan, hayvanın suretinde kendi yansımasını görüyor. Bunun en kadim örnekleri de fabllarda karşımıza çıkıyor.

Yazar Angela McAllister, 50 halk masalını çocuklar için derleyip, açık ve anlaşılır bir dille yeniden anlatıyor. Kıtalara göre gruplandırılan hikâyeler, hayvanların özellikleri ve davranışları üzerinden okuyucuya ahlaki öğütlerde ve tespitlerde bulunuyor. Kitapta Üç Küçük Domuz’dan Çirkin Ördek Yavrusu’na en sevilen ve bilinen hayvan temalı masal, mit ve efsanenin yanı sıra Emu’dan Viskaça’ya belki de daha önce adını hiç duymadığımız birbirinden farklı hayvanları merkeze alan hikâyeler de yer alıyor. McAllister, seçkisinde seçimini sadece neşelendiren ve güldüren hikâyelerden yana kullanmamış. Çitanın Yanaklarında Neden Gözyaşı İzleri Var, Beyaz Kelebek gibi okuyucuyu hüzünlendiren anlatılar da kitapta mevcut.

Çizer Aitch ise canlı renkler kullandığı illüstrasyonlarında kadim hikâyelerin efsunlu yanlarını çok iyi yakalamış. Farklı zaman, coğrafya ve kültürlerde yeşermiş hikâyelerin görsellik zenginliğini koruyarak bütünlüklü bir tarz tutturmayı başarmış.  Sayfa kenarlarında, okuduğumuz hikâyenin kökenin hangi kıta olduğunu belirten yazıların altında bulunan ve kıtanın bitki örtüsüne dair okuyucuya fikir veren ufak vinyetler de kitaptaki incelikli detaylardan biri.

*

Künye

Yazan: Angela McAllister

Resimleyen: Aitch

Çeviren: Ayşen Gür

Yayınevi: Arden Yayınları

Yayım Yılı: 2019

Yazar Hakkında

 

Angela McAllister her yaştan çocuklar için bugüne dek 80’in üzerinde kitap yazdı. Eserleri sahneye uyarlandı, 20’den fazla dile çevrildi ve sayısız ödüller aldı.

Çizer Hakkında

Ana yurdu Romanya olan Aitch, halk geleneğine dayanan illüstrasyonlarında yolculuk ve doğa sevgisinden esinlendi, kumaştan suluboyaya, çeşitli malzemeler kullandı. Aitch’in rüya dolu karakterlerinde ait olduğu ülkenin kültürel mirasının güçlü etkileri hissediliyor.

 

Kategori: Kitap

ManşetHafta SonuKitapKöşe YazılarıYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşayan her şey bir mucizedir, terliksi hayvan bile…

“Haydi hep birlikte terliksi hayvanı alkışlayalım”

Bir kitabın başlangıç cümlesi için biraz ilginç bir seçim. Ama belki de değil, çünkü yazar akabinde hatırlatıyor okuyucuya, “Sen bir mucizesin, terliksi hayvan bir mucize… Yaşayan her şey bir mucizedir.”

Yaşamın Gizemi, evren ve evrendeki her şey hakkında bir kitap. Biz sayfaları çevirirken milyarlarca yıl nefes kesici bir hızla geçiyor. Gezegenimizin ve evrenin yaşı, Darwin ve ispinozlar, cansız atomların nasıl modern insanlara dönüştüğü gibi her türlü büyüleyici bilgi hakkında da bir fikrimiz oluyor.

Jan Paul Schutten, karmaşık ve zor konuları oldukça anlaşılabilir bir biçimde tanımlarken gerçek dünyanın büyüsünü göstermek için mizahtan yararlanıyor. “Hücreler fıkır fıkır yaşam kaynarken, atomlar bir iskele babası kadar ölüdür” gibi eğlenceli örnekler ve çarpıcı metaforlar kullanarak okuyucunun ilgisini sürekli canlı tutmayı başarıyor. Yazarın kaleminde bilimsel gerçekler kendilerinden bir şey kaybetmeden, daha uyarıcı hale geliyor: “Evindeki tozun büyük bir bölümü ölü hücrelerden oluşmaktadır.”

Kitabın kronolojik dizgisi evrene ve bilime bütünlüklü bir yaklaşımla bakmamıza olanak sağlarken kitabın yapısı ve merakımızı kabartan başlık seçimleri, istediğimiz parçayı istediğimiz zaman okumaya da kapı aralıyor.

‘Zor bir şeyi kolay anlatmak’

Rotterdam Doğa Bilimleri Müzesi müdürü Jelle Reumer’ın kitabın ön sözünde belirtiği gibi:

 “Araştırmacılar genellikle zor şeyleri araştırmakta iyidir ama zor bir şeyi anlatmak bambaşka bir uzmanlık konusudur. Bu işi gazeteciler iyi yapar ya da yazarlar. Jan Paul Schutten onlardan biri.”

Jan Paul Schutten.

Kitabı bu kadar ilgi çekici yapan bir diğer isim ise illüstratör Floor Rieder. Fieder’in her yaş grubuna hitap eden illüstrasyonları metni bazen açıklığa kavuştururken bazen de okumayı bir kenara bıraktırıp çizgilerinin dünyasına daldırıyor.

Evrimsel biyoloji konulu makaleleriyle tanınan Çağrı Mert Bakırcı’nın Türkçe baskısı için sunuş yazısı yazdığı, Floor Rieder’in görkemli çizimleriyle şenlenen eser, 2013’te Hollanda’da yılın gençlik kitabı seçildi. 2014’te önceki yılın en iyi kurgu dışı gençlik kitabına verilen Altın Lale‘yi kazanan Yaşamın Gizemi, çizimleriyle de Altın Fırça Ödülü‘ne layık görüldü.

*

Künye

Yazar: Jan Paul Schutten
Çizer: Floor Rieder
Çevirmen: Nevin Soysal

Yayınevi: Ginko Çocuk

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bedene atanan sınır ve yargılara turuncu isyan: Moris Wicklewhite ve Turuncu elbise

Güldünya Yayınları’ndan çıkan, Stonewall Çocuk ve Genç-yetişkin Edebiyatı Onur Ödül‘lü, Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, küçük bir çocuk olan Morris hakkında. Morris resim, yapboz yapmayı, elma suyu içmeyi, bağıra çağıra şarkı söylemeyi seviyor. Bir de ona “kaplanları, güneşi ve annesinin saçını” hatırlatan turuncu elbiseyi giymeye bayılıyor. Elbise o yürürken hışır hışır ve buna tıkır tıkır sesler çıkaran ayakkabılar eklediğinde neşesi daha da yerine geliyor.

Ama sınıf arkadaşları Morris’in elbise giymesinden hiç hoşlanmıyor. Morris kırıcı sözler ve alaylarla karşı karşıya kalıyor, en kötüsü de okuldaki çocuklar onun uzay gemilerine girmesine izin vermiyor. Böyle geçen günlerin ardından bir cuma günü incinmiş ve üzgün Morris, karnı ağrıyormuş gibi davranarak evde kalıyor. Annesinin sevgi dolu ve destekleyici tavrıyla rahatlayıp bütün bir hafta sonu resim çizip rüyasında uzay safarisine çıkıyor. 

Pazartesi geldiğindeyse tekrar turuncu elbisesini giyiyor, içeri alınmadığı uzay gemisine karşılık kendi özgür uzay gemisini inşa ediyor. Diğerlerinin aksine o, arkadaşlarını uzay gemisine alıyor. Oyun bittiğinde arkadaşları “astronotların elbise giyip giymemesinin önemli olmadığını” anlıyor.

Etiket takmadan, sadece çocuk

Yazar Christine Baldacchino, beklenen “cinsiyet” kalıplarına ve zorbalığa dair karmaşık konuları özenli ve şefkatli bir biçimde ele almış. Morris’in katlandığı alay ve izolasyonu yumuşatmamış. Morris’in turuncu elbisesinin onun hoşlandığı birçok şey arasından sadece biri olduğunu rahatça göstermiş. Yazar, Morris hakkında  “Ben onun transeksüel, eşcinsel, ya da düz olsun, hiç bir etiket taşımasını istemiyorum. Morris şu anda kendini ifade eden bir çocuk ve umursamamız gereken bu” diyor.

Amerikan Kütüphaneler Birliği’nin Gökkuşağı Listesi’nde bulunan Moris Micklewhite ve Turuncu Elbise, ABD’nin prestijli kitap dergisi Kirkus tarafından yılın en iyi kitapları arasında gösterildi. 

Kitapla ilgili beni düşündürten tek konuysa Morris’in omuzlarına ne kadar çok sorumluluğun düştüğü. Her zaman dik durmak, hiç taviz vermemek, yeni bir uzay gemisi inşa etmek, arkadaşlarını kendisine katılmaya teşvik etmek zorunda. Oysa Morris’in dönüştürücü olmak gibi zorunluluğu yok aksine bizler dönüşmek durumundayız. Ancak ne yazık ki bir şeylerin değişebilmesi için zorbalığa uğrayanın yeni bir buluşma alanı yarattığı bu hikâye dünyamız için daha gerçekçi bir resim çiziyor.

*

Künye: 

Yazar:  Christine Baldacchino
Resimleyen: İsabelle Malenfant
Çevirmen: Deniz Özülke
Kitap Tasarım: Michael Solomon
Yayınevi: Güldünya Yayınları

 

Kategori: Hafta Sonu

HaftasonuKitapManşet

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] DUVAR: Başlangıçta sadece bir çizgiydi

Gündelik hayatımız, ülkemiz, coğrafyamız ve dünyamız sınırlarla, duvarlarla çevrili. Hepimiz biliyoruz. Hepimiz farkındayız. Sınırlar, duvarlar üzerine konuşuyor, tartışıyoruz. Peki gökten inmediklerine, leylekler tarafından getirilmediklerine göre nereden geliyorlar? Evet varlar ama nasıl var oldular?

Uçanbalık Yayınları’ndan çıkan DUVAR’ı açtığımızda karşımıza çıkan ilk cümle sorulması mühim bu sorulara bir cevap niteliğinde: 

 “Başlangıçta sadece bir çizgiydi.”

 Sekseklerinin tam ortasından geçiyor, bahçeyi yerden göğe bölüyordu ama nerdeyse fark edilmeyecek kadar da incecikti. Bu yüzden onun nereden ve niçin geldiği üzerinde durmak gereksizdi. Öyle ya, bir çizginin pek de önemi yoktu. Sonra çizgi bir sıra tuğlaya dönüştü. Artık seksek oynanamıyor ama bunun yerine setin üstünden ip atlar gibi zıplanabiliyordu.

Derken set biraz daha yükseldi. Şimdi üstünden ip atlar gibi zıplamak da mümkün değildi ama yemek yerken üzerinde oturulabiliyordu. Duvar yükseldikçe yükseldi. Büyüdükçe ayırdı. Hayatı duvara göre şekillendirmek yetmiyordu. Artık duvar varlığın niteliğinin de ölçütüydü: Karşısında yeterince uzun ve güçlü olanlarla olmayanlar. Ta ki herkes önünde çaresiz ve küçük kalana, duvarın ardı unutulana dek…

Başlangıçlar, ufuktakilerin temeli

DUVAR, bize başlangıçların ufuktakilerin temeli olduğunu tekrar anımsatıyor. Olup biten her şeye meraksız, kayıtsız hatta daha da fenası uyum sağlamaya hazır hâlimize ayna tutuyor. Pek bir şey değil dediklerimizin fazlasıyla bir şey olduklarını kulağımıza fısıldıyor. Ancak DUVAR’ın hikâyesi burada bitmiyor. O, bizi karşılayan ilk sözle konuşmaya devam ediyor.

“Başlangıçta sadece bir çizgiydi.”

Frédéric Maupomé’.

Yine neredeyse fark edilmeyecek kadar ince bir çizgi bizi tekrar karşılıyor. Ancak bu sefer duvarın üzerinde. Birisi duvarı çiziyor. Çizgiler çatlaklara, çatlaklarsa oyuklara dönüşüyor. Duvarı yıkılıveriyor. Hikâyenin ilk parçası gerçekliğimiz iken ikincisi belki bir umut,  belki de bir çağrı. 

Frédéric Maupomé’un yazdığı ve bize bir çizginin iki farklı potansiyelini gösteren DUVAR’ın kendisi de kısacık hikâyesi, azıcık sözüyle bir çizgi. Ama başka türlü bir çizgi, aynı zihnimizde bir kıvrım gibi. Eğer göz ardı etmezsek bu incecik çizgiden kim bilir ne düşünceler yayılacak?

Kategori: Haftasonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İçtiğimiz süt ne kadar ‘temiz’?

Çocukların kimi zaman günlerinin başlangıcına kimi zaman da kapanışına eşlik eder süt. Bazı çocuklar mutlulukla bazılarıysa dünya başlarına yıkılmışçasına karşılar onlara uzatılan içi süt dolu bardağı. Peki, süt bardağın içine nasıl, nereden gelir? Hani şu marketlerde marka marka, kutu kutu dizilen litrelerce süt. Sahi, ne çok süt var buralarda! Kendi halinde hayvan yetiştiricileri ve çayırlarda gezip, otlayan ineklerle böylesine bir süt üretimi mümkün mü gerçekten?

Adele Tariel, İthaki Çocuk’tan çıkan, “çevreyle uyum içinde, özgürce yaşamak için mücadele veren tüm hayvan yetiştiricilerine” adanmış 1000 İnek kitabında, çocuklara, günümüzde sütün masamıza gelişinin arkasındaki sürecin nasıl işlediğini, süt sektörünün gerçeğini anlatıyor.

Hikâyede, günlerden bir gün, bir çiftçinin ve onun Sürmeli, Kahveli, Çiçekli isimli üç ineğinin yaşadığı çiftliğe, yazarın deyimiyle tuhaf bir ziyaretçi gelir. Nereden çıkıverdiği belli değildir, ama neden geldiğini çok iyi biliyor gibidir. Çünkü adam, aslında sistemin ta kendisidir.

Ona uzatılan bir bardak sütü kafasına dikerken, çiftçiye sütünün çok lezzetli olduğunu ve daha fazla süt satmak için daha fazla ineğinin olması gerektiğini söyler. İşte bu kısacık cümle ile ineklerin varlığı süt satmayı sağlamaktan ibaret hale gelirken, çiftçinin “Biraz daha süt satmak için bir kaç ineğim daha olsa hiç de fena olmazdı” düşüncesiyle dipsiz bir kuyuya dönüşür.

Adele Tarier.

Sistem açgözlü. Sürmeli, Kahveli, Çiçekli’ye eşlik edecek Benekli, Cüsseli ve Gamzeli de ne?! Bundan böyle adamın hep daha çok ineği olmalı, çünkü ne kadar çok inek o kadar çok süt, ne kadar çok süt de o kadar çok para demek. Hatta inekleri de bundan böyle makineler sağmalı, öyle ya, böylesi çok daha kazançlı. Sistem her yeni inek ve makine için kurdele keserken, çiftlik artık isim yerine sırtlarına birer numara yapıştırılmış 1000 inek ve gözlerinin altında koca mor halkalı bir çiftçiden ibaret hale dönüşmüştür. 

Tabii her hikâyenin bir de sonu vardır. Kim bilir, belki de çiftçinin yapamadığını inekler yapıverir ve çiftçin aklı başına gelir. Ancak şu soruyu da sormak gerekir: Başka canlılar söz konusu olduğunda, insanın böylesine hatalar yapıp sonrasında bunlardan ders çıkarmaya hakkı var mı? Üstelik 1000 İnek gibi kitaplar aracılığıyla daha çocukluktan itibaren böyle önemli meseleleri sorgulayıp anlayabilecekken.

Kategori: Hafta Sonu