Köşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

KirliTuna, GüzelMarmara, Sevr, Montreux vesair meseleler -2

İlk bölüm için tıklayın

*

Geldiğimiz noktada tehdidin yönü tersine döndü: Eğer bir risk varsa, artık Marmara. Karadeniz için risk oluşturuyor. Eğer müsilaj basmış Marmara, Karadeniz‘in ekolojik dengeleri üzerinde etkili olursa, bu iş canımızı sıkabilir. Çünkü Marmara’dan farklı olarak Karadeniz, kıyılarını altı (Abhazya’yı da sayarsak yedi) ülkenin paylaştığı uluslararası bir iç deniz. Sorun uluslararası hukuk sorununa dönüşebilir.

Bugün kendisi hızla bir ölüm sarmalına yuvarlanmakta olan Marmara, özünde Akdeniz ile Karadeniz arasında bir ekolojik geçit. Bir dizi deniz canlısı iki deniz arasında Marmara ve boğazlar üzerinden yıllık periyodlarla geçiş sağlıyor, bu göç her iki denizin de canlı yaşam döngüsü açısından kritik önemde. Ama her şeyden önce, Marmara ve Boğazlar Karadeniz’e oksijen sağlayarak buradaki canlı yaşamını ayakta tutan başlıca kaynak. Karadeniz’in özgün ve kırılgan ekolojisini anlamak için jeolojik tarihine bir göz atmak gerekli.

Karadeniz özünde bir tür “kalıntı deniz”. Gezegen üstündeki varlığının milyonlarca senesini de göl statüsünde geçirmiş. Çok basitleştirilmiş bir anlatımla gidersek bundan birkaç yüz milyon yıl önce bugünkü Avrasya‘nın öncülü olan kıta ile  Afrika + henüz güney yarımkürede bulunan Hindistan kıtası arasında Tethys Okyanusu yer alıyor. Tethys, güneydeki plakaların kuzeye hareketi sonucu yükselttiği Alpin dağ silsileleri ile [1] ikiye bölünüyor, kabaca 35 milyon yıl önce okyanusun kuzey parçasını oluşturan Paratethys denizi biçimleniyor. Plakaların dansı durmuyor, kuzeydeki denizi iyice sıkıştırıp dış denizler ile bağlantısını 11,5 milyon yıl önce kopartıyor. Bugünkü Fransa‘nın Rhon bölgesinden Orta Asya‘da Aral gölüne kadar uzanan devasa bir iç deniz, “Pannon gölü” ortaya çıkıyor. Göl tabanının yükselmeye devam etmesi ve suların çekilmesi sonucu bundan yedi milyon yıl önce Pannon’dan geriye bugünkü dünya haritamıza tutunabildiği kanıtlanmış dört parça su kütlesi kalıyor: Batıdan doğuya Ohrid, Pontus , Hazar ve Aral gölleri. Son biçimlenme ise hayli yakın zamanda. Dünya son buzul çağından çıkarken buzullarda tutulmuş sular eriyip okyanusların seviyesini yükseltiyor. Avrupa buzulları eriyip doğrudan Pontus gölünü doldururken, güneyden gelen Akdeniz suları da Sarayburnu Harem arasındaki eşiği aşıyor.[2] Böylece jeolojik anlamda bir an kadar yakın zamanda Akdeniz ile Pontus gölü Marmara ve Boğazlar üzerinden birleşiyor, Pontus gölü/Karadeniz 11buçuk milyon yıl sonra yeniden bir denize dönüşüyor. [3]

Açık denizle iğne deliği kadar bağlantının özgüllüğü

Ancak bu “gölden bozma deniz”in dışarısı ile bağlantısını sağlayan İstanbul Boğazı, özünde kabaca on bin yıl önce deniz suyunun istila ettiği Cendere/Alibey deresi vadisinin alt bölümünden başka bir şey değil ve toplam hacmi Karadeniz’in 550 bin kilometreküplük devasa kütlesi ile oransız ölçüde minik: Yılda sadece 300 kilometreküp oksijenli dip suyu Marmara’dan Karadeniz’e geçiş yapıyor, buna karşın 600 kilometreküp Karadeniz yüzey suyu ters akıntı ile güneye geçiyor. Başka deyimle her yıl toplam su kütlesinin  %0,002’sinden (yüzbinde iki) azını dış denizler ile değiş tokuş edebiliyor

Açık denizlerle iğne deliği kadar bağlantının Karadeniz’i dünya üstündeki diğer denizlerden ayıran, ekosistemini özgün ama özellikle kırılgan da yapan bir sonucu var: Suda çözülmüş serbest oksijen, dolayısı ile oksijen temelli canlı yaşamı sadece az tuzlu yüzey tabakasında var olabiliyor. Derinliği 2200 metreye varan, ortalama derinliği 1300 metre olan Karadeniz’in kabaca 150 metreden aşağısında Paratethys zamanlarından jeolojik kalıntı niteliğinde tuzlu “ağır su” kütlesi bulunuyor. Başka deyişle Karadeniz’de oksijen temelli canlı yaşam alanı ya da biosfer kabaca İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e döküldüğü noktanın derinliği ile sınırlı. Karadeniz için İstanbul Boğazı dış denizlerle değiş tokuş yapabildiği oksijen can damarı.

Karadeniz’in oksijen temelli canlı yaşam barındıran üst tabakası ya da biosferi, bir tür kapak gib, alttaki devasa ağır su kütlesini örtüyor. Az tuzlu, hafif üst tabaka ile ağır alt kütle arasında akıntı, dikey hareket ve geçişkenlik yok. İnsan etkisi olmayan koşullarda üst tabakaya Boğaz üzerinden oksijenli deniz suyu, büyük nehirler üzerinden ise bol besin maddesi geliyor ve sonuçta bu görece ince üst tabaka yoğun bir organik üretime, zengin bir bio-kütleye dolayısı ile büyük bir deniz canlısı popülasyonuna ev sahipliği ediyor.[4] Dip kütlede ise anaerobik bakteriyel bir yaşam var, buranın ürettiği mesela metan gazı özellikle oksijenli tabakanın yer yer çok inceldiği doğu tarafında zaman zaman yüzeye vuruyor, hatta alev alabiliyor. Karadeniz’in ince biosferi zengin, ama deniz çanağının doğal yapısı gereği hayli de kırılgan. İnsan kökenli etkiler bu kırılganlığı arttırıyor.

Özetle Karadeniz’de alt kütlede yaşam olmaması burasının “kirli” olması nedeni ile değil, bu denizin jeolojik tarihi itibariyle bir kalıntı deniz, anaerobik bir su kütlesi olması nedeniyle. İnsan kaynaklı “kirli”lik bu doğal özellik ile birleştiğinde ise en attaki anaerobik kütle şişebilir, üsteki oksijenli / balıklı / hayatlı tabakayı inceltebilir, sonuçlar ölümcül olabilir.

Karadeniz biyosferinin sürdürülebilirliği açısından Marmara ve boğazları üzerinden deniz canlısı ve oksijen girişleri temel öneme sahip. Akdeniz’in  suyu Karadeniz’e boğazın dip akıntısı ya da balıkçıların deyimi ile ‘kanal’ ile ulaşıyor. Yılda 300 km3 tuzlu, oksijenli sıcak su ile birlikte ciddi bir deniz canlısı popülasyonu da kanalı kullanarak Karadeniz’e geçiş yapıyor. Baharda havalar ısınırken yumurtlamak için bol besinli Karadeniz’e çıkan balıklar, yavrularını Karadeniz’in sentezlediği zengin biyokütle ile besleyip semirtiyor. Bir başka deyişle Karadeniz’in biyokütle fazlasını kendi bedenlerinde absorbe ediyor, balıketine dönüştürüyorlar. Daha sonra soğuk mevsimde Akdeniz’e göçmekle biyokütle fakiri etobur Akdeniz ekosisteminin besin zincirine dahil olup Akdeniz’e can veriyorlar. Akdeniz ile Karadeniz arasında Marmara ve Boğazlar üzerinden son buzul çağının bitiminde kurulmuş olan ekoloji koridoru gezegendeki canlı yaşamının en incelikli, en nadide hadiselerindendir.

Eko-koridor’dan eko-tıkaç’a…

Yeşillerin 21 Haziran’da yaptığı müsilaj konulu online forumda [5] Sarıyer’li balıkçı Nejla Yazıcı‘nın sahadan verdiği güncel bilgi bu bağlamda okununca çok kritik bir eşikte olduğumuza işaret ediyor: “Bu sene, … deniz buz gibiydi, buna rağmen balık erken vakitte kıyılara indi” (1:13:58). Şöyle ki, balıklar, normal koşullarda Marmara’dan Karadeniz’e fazla enerji harcamadan kendilerini sıcak dip akıntısına bırakarak çıkarlar. Yazıcı, balıkların artık 100-150 metrelerdeki müsilajlı kanaldan kanaldan kaçtığını, yüzeye veya koylara vurduklarını, buralardaki ters ve soğuk akıntıya karşı yüzerek Karadeniz’e ulaşmaya çalıştıklarını söylüyor. Nedenini anlıyoruz:  Müsilajlı kanalda oksijen tükenmiş, balıklar ölmemek, nefes alabilmek için kaçıyor o kanaldan, son takatleri ile Karadeniz’den gelen serin yüzey ve kıyı suyundaki oksijene sığınıyorlar. Marmara’dan Karadeniz’e artık oksijen değil ölüm akıyor.  Karadeniz açısından eskiden KirliTuna’nın oynadığı rolü artık Marmara devralmıştır. Bu, ciddi bir alarm zilidir.

* * *

Müsilaj ile görünür hale gelen, Türkiye insanı kaynaklı sorunlar silsilesinin gidişatı şunu gösteriyor: Marmara  Akdeniz ve Karadeniz ekosistemleri arasında bir besin, enerji ve oksijen, kısacası yaşam koridoru olma niteliğini büyük hızla kaybetmekte. Bu durum, Marmara’nın hızlı ve radikal önlem alınmazsa bir eko-koridor olmaktan çıkıp bir eko-tıkaç’a dönüşme riskini akla getiriyor.

Başka deyişle Bugün Türkiye insanı tuvaletindeki haceti, bulaşık suyunu, tarladaki gübresini, ekmek teknesinin, fabrikasının pisliğini Marmara’ya bağlamakla, 11 buçuk milyon yıl önce plaka tektoniğinin Anadolu ve Balkanları okyanus tabanından yükselterek yaptığı şeyin aynısını yapıyor: Kuzeydeki büyük denizi kendi içine kapalı bir göle çeviriyor. Antroposen etkiyi bu kadar iyi anlatacak örnek bulmak önümüzdeki birkaç yüz binyıl mümkün olamayabilir.

Mesele Karadeniz’i tıkaçlamak, göle çevirmek gibi kağıt üstünde masum duran bir eylemden ibaret değil: Marmara etkisi ile Karadeniz biosferi üzerinde kalıcı dönüşüm ve hasarlar oluşmaya, buradaki yaşam döngüleri kırılmaya başladığında zincirleme sürecin nereye varabileceğini kestirebilecek durumda değiliz. Karadeniz ile bağlantısı kopacak, ancak kendi besin zinciri açısından oraya tam bağımlı Akdeniz için etkilerinin de hayli yıkıcı olacağını düşünebiliriz. Tarih kitaplarımızın iyi anlatmadığı konu, uygarlıkların beşiği Doğu Akdeniz’in Karadeniz’i kolonileştirerek bu yöre ile kurduğu simbiyotik ilişki sayesinde bu konumu edindiğidir.

Marmara’ya başkasının kıyısı yok deyip aile içi mesele muamelesi yapmaya kalkışabilirsiniz. Bu politika, ‘bir yer’e kadar giderdi: Şimdi tam ‘o yer’e geldik, dayandık. Kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde olabilecekleri ise kestirebiliriz: Akdeniz zaten hiç değil, ama Karadeniz de Montreux’ye rağmen arka bahçeniz değil, burası bir uluslararası su, bizzat kurduğunuz bir zamanlar büyük umutlar bağladığınız Karadeniz İşbirliği Örgütü’nün de başlıca meselesi. Bu teşkilatın üç üyesi Tuna Komisyonu, üç üyesi AB üyesi.

Marmara koridorunun tıkanması, Kuzey/Güney eko-geçişin kopması, uzun vadeli sonuçları itibari ile yavru vatan açıklarında sopa gösterip gaz çıkarma sevdasından daha belalı hale gelebilir. Gaz işi gelecekteki olası bir pastayı paylaşım meselesi idi, bir tür bilek güreştirmece. Fazla oyunbozanlık ederseniz, oyun dışı kalırsınız, son tahlilde olup biteceği beklediğiniz kardan zarar etmektir, o kadar.  Size “yedirmemiş” olurlar ama son tahlilde çok büyük maliyet değil. Gururlar kırılır, küskünlükler olur, ama doğru politikalarla tamir edemeyeceğiniz bir zarar oluşmaz. -bizzat gazın çıkartılması dışında tabi.

Marmara işi daha komplike: Mahalleyi ateşe vermiş, komşulara biilfiil zarar vermiş oluyorsunuz. Gündeme gelecek sorular sırasıyla şunlar olacaktır: Bu zararın bedeli nedir ? Nasıl hesaplanır nasıl tahsil edilir ? Bunlar zararın sürmesini engelleyebilecekler mi ? Bu zarar nasıl tamir edilir? Türkiye hasarı tamir edebilecek mi? Edemeyecekse ne yapmak gerekir? Bu türden soruların gaz dalaşından çok daha baş ağrıtıcı olacağına emin olabiliriz.

*

[1] En batıda Pireneler ve Atlas dağları ile başlayan, Alpler, Karpatlar, Dinarlar, Rodoplar, Kaçkarlar, Toroslar, Zagroslar yolu ile Himalayalar‘a ve ötesine uzanan, son milyon yıllarda hayli yavaşlasa da hala süren yükselme hattı.
[2] Marmara, önce karaların yükselmesi ile Tethys’den koparak gölleşen, daha sonra suların yükselmesi ile Çanakkale Boğazı üstünden artık Akdeniz’e dönüşmüş olan su kütlesi ile birleşen bir diğer iç deniz. 
[3]  Bu işin tam olarak ne zaman ne kadar sürede ve hangi şiddetle gerçekleştiği konusunda tartışma sürüyor. Günümüzden 17 bin ila 7500 yıl öncesine farklı tarihlemeler var, Hızlı oldu diyen jeolog ve arkeologlar, bir ay gibi bir süreyi öngörüyor ve Nuh Tufanı‘nın gerçekte bu olay olduğunu ve insanlığın kolektif hafızasında iz bıraktığını düşünüyor. Ancak bu tez sorgulandı ve sürecin uzun yıllara yayıldığını öneren bir ikinci tez de rakip çıktı.
[4] Tuna, Dnjepr, Dnjestr gibi büyük nehirlerden gelen besleyicilerin çokluğu sayesinde, Karadeniz’in balık nüfusu yoğunluğu biyosferinin inceliğine rağmen, Akdeniz’den daha yüksek. Akdeniz’e yarı kurak iklim gereği çok az besleyici tatlı su geliyor. Sadece tropiklerden gelen Nil biraz dengeliyor.

BİTTİ…