Ana Sayfa Blog Sayfa 630

[Bir şarkının hikayesi] Rehab/ Amy Winehouse

VH1‘in “En iyi Yüz Kadın Şarkıcı” listesinde 26’ncı sırada gösterilen; soul, R&B ve caz müzik türlerinin müstesna sesi Amy Winhouse, henüz 27 yaşında iken alkol zehirlenmesinden hayatını kaybetmişti. Ölümünden üç yıl önce “27’ler Kulübüne” girmekten korktuğunu söyleyen sanatçı, birçok hayranının iddia ettiği gibi, doğru zamanda bir rehabilitasyon merkezine gitmiş olsaydı acaba  trajik sonu önlenebilir miydi, bu bir bilinmez olarak kalacak.

Amy Winehouse’un 2003 yılında çıkan ilk albümü Frank,  iki cover şarkı dışında genç sanatçının caz müziğinden etkiler taşıyan kendi şarkılarından oluşuyordu. Anne tarafındaki akrabaları arasında birçok caz müzisyeni olan Winehouse,  Sara Vaughan, Dinah Washington, Tony Benett gibi şarkıcılardan etkilenmişti ve kendi ifadesi ile şarkı söylemeyi onları dinleyerek öğrenmişti.

Albümün hit parçası “Stronger Then Me”, ona Ivors Academy’nin “En İyi Çağdaş Şarkı” ödülünü kazandırmıştı ancak İngiltere’de listelerde ancak 72’inci sıraya kadar yükselebildi.

Winehouse ‘a uluslararası başarıyı sağlayacak olan albümü 2006 yılında çıkardığı ve Mark Ronson‘ın prodüktörlüğünü yaptığı Back to Black albümü olacaktı.

Mark Ranson ve Amy Winehouse.

Albümün stüdyo çalışmalarının ilk haftası bitmişti ve Ronson ile Winehouse New York sokaklarında beraber yürüyordu. Amy, erkek arkadaşı için hediye almak istiyordu ve dükkanları dolaşırken bir yandan da prodüktörüne kısa süre önce  başından geçen bir olayı anlatıyordu. Çok fazla içki içtiği için menajeri ve ailesi evine ziyarete gelmiş ve onu tedavi olması için ikna etmeye çalışmışlardı.

“Beni rehabilitasyona göndermek istediler ve ben onlara hayır, hayır, hayır dedim

O anları hararetle anlatırken bir yandan da eliyle “Hayır” işareti yapıyordu.

Amy Winehouse’ın kendine has el jestleriyle süsleyerek kurduğu bu cümle üzerine Mark Ronson’ın kafasında bir şimşek çaktı ve ona dönüp “Az  önce söylediğin cümlede akılda  kalıcı bir şey var. Stüdyoya geri dönüp bunu bir şarkıya dönüştürmeyi denemek ister misin” dedi.

‘Zamanım yok’

Amy Winehouse’un stüdyoya dönüp şarkıyı ve sözlerini yazması  sadece yarım saat sürecekti.

Şarkı orijinalinde yavaş bir blues şarkısı iken Mark Ronson onu hızlandırmış ve “Rehab”, Amy Winehouse’u hem Amerika hem de İngiltere listelerin üst sıralarına yükseltecek  şeklini almıştı.

Amy ve babası Mitch Winehouse.

Sözler otobiyografikti ve gerçek bir hikayeyi anlatıyordu. Amy Winehouse’ın önceki  menajeri Nick Shymansky, genç şarkıcının alkol ve uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle kendi kendini yok etmek üzere olduğunu düşünüyordu. Ancak o menajerinden hayat dersi almayacaktı ve güvendiği insanlara danışmayı tercih etmişti. Babasının kendisi için en doğru olanı bildiğini düşünüyordu. Fakat babası, kızının bulunduğu durumun ciddiyetini anlayamadı ve rehabilitasyon merkezine gitmesine gerek olmadığını söyledi.

 Zamanım yok ve babam iyi olduğumu düşünüyorsa,
Ray’le evde olmayı tercih ederim.
Yetmiş günüm yok,
Çünkü bana öğretebileceğiniz hiç bir şey yok
Mr. Hathaway’den öğrenemeyeceğim. 

 

Amy Winehouse rehabilitasyon merkezinde yetmiş gün geçirmektense evde kalıp Ray Charles ve Donny Hathaway gibi müzik efsanelerini dinlemeyi tercih ettiğini mısralara dökmüştü.

Rehabilitasyon alsaydı…

“Rehab”, Amy Winehouse’un imza şarkısı oldu. Sanatçının müzik dünyasında bir efsane statüsüne ulaşmasında, bu şarkının da bulunduğu Back to Black albümünün de payı büyüktü.

Rehab”, 50.Grammy ödül töreninde, Yılın Rekoru, Yılın Şarkısı ve Yılın En iyi Kadın Vokal performansı  dallarında üç birincilik aldı.

Amy Winehouse’un hayatını konu alan 2015 yapımı dokümanter film “Amy”de, Mitch Winehouse kızının rehabilitasyona ihtiyacı olmadığına inandığını söylemişti. Ancak daha sonra kendisi ile yapılan bir söyleşide dokümanterdeki ifadelerinin yanlış yorumlandığını, bahsettiği dönemin 2005 yılı olduğunu ve o dönem Amy’nin rehab’a gitmediğini ifade etmişti.

Nick Shymansky, belgeselde, o kararla önemli bir fırsatın kaçırıldığını ifade etmiş ve “Amy henüz star değildi, etrafı paparazzilerle çevrilmemişti, belki Back to Black de olmazdı ama tüm dünyayla uğraşmadan önce profesyonel yardım alabilmiş olurdu” demişti.

Amy Winehouse eşi Blake Fielder ile 2007 yılında Essex’teki  bir rehabilitasyon merkezine yattı, ancak tedavi sonuç vermedi. Rehabilitasyon merkezi etik nedenlerle 2010 yılında kapatıldı.

Ünlü caz şarkıcısı Tony Benett, Amy Winehouse için şunları söylemiştir:

“Duyduğum en iyi caz sanatçılarından biriydi. Ella Fitzgerald ve Billie Holiday mertebesinde, saf bir yetenekti. Yaşasaydı ona ‘Biraz yavaşla, sen çok önemlisin. Yeterince uzun yaşarsan hayat sana nasıl yaşanacağını öğretir derdim.”

Kaynakça

  • Marcos B., The Real Story Behind Amy Winehouse’s Song ’Rehab’, 16.01.2021
  • McDonald A., Amy Winehouse-Rehab Lyircs / True Meaning Explained
  • Taysom J., The Story behind The Song: Amy Winehouse’s legacy-defining track  ‘Rehab’, 23.10.2020
  • Songfacts, Rehab
  • Wikipedia, Rehab, Amy Winehouse

Evcilleştirilemeyen bir canlı türü olarak kurt- 2

Yazar bu zorlu süreç için kadınları seçilmiş bir yalnızlığa, evcil dünyayı geçici olarak terk ederek “ergin”[1] olmaya; içgörü, öngörü, sezgi, önsezi gibi içgüdüsel yetilere kendini açarak “av olmamayı” gözeten bir duyarlılık edinmeye çağırıyor; “terbiye” doğuştan gelen bu duyarlılıkları törpüler çünkü.

Oysa kuşlar rüzgâra, salyangozlar yağmura, ağaçlar güneşe, balıklar dip akıntılara, kumlar dalgalara nasıl duyarlıysa, kurtlar yaşama alanına giren yabancıları kilometrelerce öteden nasıl hissedebilir ve kendini göstermeden onları gölge gibi nasıl izleyebiliyorsa kadınlar da benzer duyarlılıklara sahiptir.[2] Düşünce ve duyguları şimşek hızıyla görür, işitir ve sezerler. Beden, yüz ve mimikleri okuyabilir, ses tonlarındaki en ufak değişikliğe saklanmış anlamları takip edebilir, karşısındakinin kafasında neler olup bittiğini kestirebilirler. Bu yetenek onların vahşi sezgilerinde mevcuttur. Hayatla “avcı” olarak karşılaşmak için bütün özelliklere sahiptirler. Yeter ki evcil ve terbiye topraklarında kurulmuş tuzakların erken farkına vararak “av”lanmasınlar.

C.P. Estés terbiyenin sınırlamalarına aldırış etmeksizin bacak arasından,[3] vulvanın konuşmasından da söz ediyor[4]; yani gerçeğin en temel, en alçakgönüllü, en dolaysız biçiminden…

Kendi adına konuşan bedenin sesi

Çünkü “evcil beden” ile “yabanıl bedenin” konuşma biçimi farklıdır, her iki bedenin kasıkları farklı biçimlerde alev alır: Evcil beden terbiyelidir, tabi olur, itaat eder, kapanır, sakınır, bekler ve kurudur; yabanıl beden ister, sakınmadan açılır, itiraz eder, kahkahalar atar, terbiyesiz ve sırılsıklamdır.[5] Çünkü ertelenmemesi gereken vahşi soru şudur: “Beden hissediyor mu, zevkle, yürekle, ruhla, vahşi olanla doğru bağlantısı var mı? (…) [Bundan] Başka hiçbir şey önemli değildir.”[6]

Evet, başka hiçbir şey önemli değildir!

Sonrasında dil, din, yazı, yasa, ahlak, nesne bedeni temsil edecek ve büyük kopuş gerçekleşecektir.

Bu yüzden bedenin kendi adına konuşmasından daha değerli hiçbir şey yoktur!

Bu yüzden bedenin kendisini dolaysız biçimde yaşamasından daha değerli hiçbir şey olamaz!

Bu yüzden bu dünyada, bu dünyalı çırılçıplak bedenin terbiyeye siktir çekerek; dil, din, yazı, yasa, ahlak ve nesneye aldırış etmeksizin bu dünyalı bir başka çırılçıplak bedenle isteyerek karşılaşmasından daha değerli hiçbir şey yaşanamaz!

Bu yüzden böylesi buluşmalar evcilin hükmedemediği bir uçsuz bucaksızlıkta yaşanan, coğrafyanın tarihe ön aldığı, düşünenin düşünceye hükmettiği, gündüzün geceye teslim olduğu, cennetin cehennem karşısında çaresiz kaldığı yabanlıklardır.

Bu yüzden yaban, kadın cinselliğine gülümseme biçiminde sızar: Tanrısal kutsalı, eril iktidarı, yaşamayı boğan ciddiyeti, terbiyeli sevişmeyi, bedenlerin kısıtlanmasını kahkahayla sarsar, kasıkları ateşler, kurumuş nehirlerin sırılsıklam akmasına zemin hazırlar. Çünkü hayat gülümsendiği oranda yaşanır olur: “Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir.”[7]

Yaban olarak gülme, kadın cinselliğinin en içten ve cömert coğrafyasıdır.

Evcil ciddiyet, normal ve öğrenilmiş çaresizliktir; terbiyeli kalarak yaratıcılıktan ve bu dünyalı olmaktan vazgeçmektir.

Toparlayalım: [Yaban (= avcı) =] Kurt ol(a)mazsanız tavuk, koyun ve köpek gibi (evcil =) av olursunuz.[8]

*

[1] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, s. 296.

Erginleme (initiation) sözcüğü, Latince initiare’den gelir. Erginlenen kişi, yeni bir yola başlayan, tanışmaya, öğrenmeye talip olan, “terbiye” ile yetinmeyen kişidir.

[2] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 405.
[3] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 377.
[4] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 380.

[5] Bu satırları abartılı bulanlara Nicolette Krebitz’ın Wild adlı filmini izlemelerini öneririm. Filmde yukarıda evcil kadınları tanımlarken, “Kendini yavan, yorgun, kırılgan, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız, korkmuş, sarsak, cansız, utangaç…,” diye sıraladığımız bütün özellikleri taşıyan genç, güzel ve bilgisayar uzmanı bir kadının (Lilith Stangenberg) kurtla girdiği etkileşim anlatılır. Gökdelende tek başına oturan kadın boğucu bir reklam ajansında çalışır; patronuna kahve servisi yapar, ofis arkadaşlarıyla ilişkisi zayıf, dişiliği kurudur. Şehir kenarındaki ormanda rastladığı bir kurdu avlayarak evinin bir odasına kapatır; duvara açtığı bir delikten onu beslemeye ve izlemeye başlar. Bir uyurgezer olarak yaşadığı hayatına kurdu almasıyla uykudan uyanmış, kurdun kendisine oral seks yapmasını da arzulamaya başlamıştır. Bir süre sonra kurt aradaki duvarı parçalar. Ardından evcil duvarları yıkılan kadın işinden istifa eder, patronun masasının üzerine S-I-Ç-A-R, ofisi yakar ve kurtla birlikte iki avcı olarak yabana giderler.

O ana kadar tebaa olarak yaşayan evcil beden, düşüncenin kurguladığı devletli toplumsallıktan kurtularak kendi adına konuşmaya karar vermiştir!

Kadının içgüdüsel doğasının kurt üzerinden anlatıldığı film bir kadının Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı yazan başka bir kadını alkışlayarak doğrulamasıdır bir bakıma, –kapanış sahnesine dikkat!

Bağırarak söylemek lazım: Kadın kasıkları yaban dilini konuşurlar!

Mike Nichols’un Wolf’unda ise kurt ısırdıktan sonra erkek (Jack Nicholson) normal hayatındaki sorunları çözme becerisi edinen bir tür anti kahramana dönüşür: Görme, işitme, koklama ve sezgi yetileri artan erkek; karısının kendisini aldattığını, arkadaşının arkasından kuyusunu kazdığını, patronunun işten çıkarmak istediğini öğrenir; okuma ve anlama becerisi artar; kendini canlı, güçlü, mücadeleci ve avcı hisseder; ava çıkar…

Şu da var: Kevin Costner’ın Dances With Wolves ve Jean-Jacques Annaud’ın Wolf Totem adlı filmleri de yaban’a kulak veren filmlerdir.

[6] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 239.
[7] Estés, C. P., Kurtlarla Koşan Kadınlar, s. 383.
[8] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Yarabıçak adlı deneme kitabından bir bölüm.

 

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Her an her şey olabilir!

Orman yangınları, su taşkınları, toprak kaymaları, hortumlar, kuraklık… Küresel ısınmanın tetiklediği felaketler bir değil. Ölümlere, yaralanmalara, büyük doğal yıkımlara yol açan olayların ardı arkası kesilmiyor. Üstelik insan eliyle tertiplenen savaş, nükleer felaketler, endüstriyel kazalar gibi facialar da var. Bunlara, gereken önlemler alınmadığı sürece korkunç sonuçlar doğuran yıkıcı depremler, volkanik patlamalar ve endemi ya da pandemiye dönüşen hastalıklar da eklemeli.

Kısacası nicedir her an her şey olabilir hissiyatıyla yaşıyoruz. Bilim dünyasının uyarılarını kulak ardı ederek hiç beklememeyi tercih ettiğimiz, halen süren Covid-19 salgını bu ruh halini daha da ağırlaştırdı. Gelecekten, belirsizlikten duyulan tedirginlik en çok da çocuk ve gençleri etkiliyor. Üstelik veliler, öğretmenler, sivil toplum kuruluşları hatta siyasetçiler bile dengesi bozulan “dünyayı onlar kurtaracak” kolaycılığına kaçıp çözüm üretme sorumluluğunu yeni nesillerin omuzlarına yıkıyor. Bunun bir yansıması olarak son yıllarda kirlenen denizler, eriyen buzullar, iklim krizi, çöp dağları, tükenen canlılar gibi konulara eğilen ve arka sayfalarda mutlaka bir “yapılması gerekenler” listesi içeren, en küçük yaş gruplarına bile görev biçen çocuk kitapları çığ gibi arttı.

Kolay reçeteler yok

Can Yayınları’ndan çıkmış Büyüklü Küçüklü Felaketlerde Ne Yapmalı? Volkanik Patlamalar ve Taşan Okyanuslar da bunlardan biri. Ama önemli bir farkla. Çünkü Jesse Goossens’in yazdığı, Linde Faas’ın şahane desenlerle renklendirdiği eserde dünyanın kötü gidişatını durdurmaya dönük kolaycı reçeteler yok. Yazar, gelecek için yapılması gerekenlerden ziyade felaket anıyla ve o o anla nasıl baş edilebileceğiyle ilgileniyor. Bu yanıyla kitap kapsamlı bir ilk yardım rehberi olarak da ele alınabilir.

Bir felaketi, afeti ya da kazayı en az hasarla atlatmak, olayın büyümesini ya da sıçramasını engellemek ve etkilenenlere yardım edebilmek her şeyden önce bilgi gerektirir. Dahası henüz herhangi bir facia yaşanmadan da belli durumlarda ne yapılması gerektiğini düşünüp planlamak ve önceden gerekli donanıma sahip olmak önemlidir. İşte, Volkanik Patlamalar ve Taşan Okyanuslar, çocuk ve gençleri, başta onların hiç kimsenin başına gelmesini istemediğimiz olaylara, her ihtimale karşı hazırlamayı amaçlıyor.

Anlık, gündelik sorunlara basit müdahaleler

“Ev ve çevresindeki kazalar” bölümünde gündelik hayatta meydana gelen örneğin okulda ya da sokakta karşılaşabileceğimiz vakalar ele alınıyor. Düşüp bir yeri kırdığımızda, arkadaşımıza böcek soktuğunda, kalp krizi geçirdiğinden şüphelendiğimiz biriyle karşılaştığımızda yapılması gerekenler ayrıntılarıyla açıklanırken, böyle bir durumda soğukkanlılığımızı yitirmeden doğru davranabilmemizi kolaylaştıran bir dizi yan bilgi de veriliyor. Yanık yaralarının bir insanın hissedebileceği en büyük acılardan birine yol açtığını; bir insanın, diğer memelilerden farklı olarak aynı anda hem yutkunup hem nefes alamadığı için boğazına takılan bir yiyecek yüzünden boğulabileceğini; ani kan ya da sıvı kaybının yanı sıra alerjik reaksiyonların da şok durumuna yol açabildiğini öğrenmek ilk anda ürkütücü gelebilir. Ama böyle bir durumla yüz yüze kalındığında elimiz kolumuz bağlı donup kalmak çok daha korkutucudur.

Aynı şey kitabın ikinci bölüm başlığı altında toplanan “büyük felaketler” için de geçerli. Toprak, hava, su ve ateş… Çığ ya da deprem hatta sel  ya da orman yangını gibi afetleri doğanın bu temel elementleri ile ilişkilendirmek mümkün. Peki ya savaşı, nükleer kazaları, terör saldırılarını neyle ilişkilendireceğiz? Yazar haklı olarak bu felaketlerin başına “insanlar” ibaresi koymuş.

En kötü durumla baş edebilmek için önceden bir acil durum seti hazırlamak neden önemlidir ve neler içermesi gerekir? Hangi olaya kendim müdahale edebilirim ya da ne zaman bir şey yapmadan yardım gelene kadar beklemeliyim? Peki yardıma ulaşmak için nereye, nasıl başvurabilirim? Her bir soruya gerekçeli, ikna edici yanıtlar veren eser, tarihte yaşanan büyük afet ve facialara da konuların başında yer alan “En Kötüsü” köşesinde yer veriyor.

Korkutmadan öğretmek

Her yıl onlarca çocuğun, aileleri alışverişe ya da başka bir yere giderken arabada bırakıldığı için sıcak çarpmasından öldüğünü, geçmişte cadı ilan edilen insanların yakılarak idam edildiğini, tuttuğunuz futbol takımı kazandığında kalbinizin sevinçten sekteye uğrayabileceği ve buna mutlu kalp sendromu dendiğini öğrenmek daha iyi hissettirdiği söylenemez. Yazar yine de bu nahoş bilgileri “Dikkate değer” başlığı altında toplamayı tercih etmiş.

Amacı kuşkusuz ki korku yaymak değil. Aksine dehşete kapılıp panik olmak yerine bilinçli, yani bilgi ve bilime dayalı davranarak zararın sınırlandırılabileceği, yerine göre hayat kurtarılabileceği gerçeğinden hareket ediyor. Kısacası, “Biliyor muydunuz?” ve “Ne yapmalı?” başlıkları altında işlenen ilk yardım ve acil durum senaryolarını çocuklarla birlikte okuyup tartışmak, belirsizlikten ve bilgisizlikten beslenen kaygıları azaltabilir. Gerçek bir felaketin parçası olmayı kimse istemez ama gerçekleşme ihtimali olan senaryoları şimdiden çalışmak kadercilikten çok daha çözücü bir tutumdur.. Dahası yetişkinlerin de öğrenecek çok şeyi var. Öncelikle de şunu: Felakete sürüklenen dünyamızı genç kuşağın kurtarıp kurtaramayacağı meçhul, felaketlerden etkileneceği ise kesin. Hal böyleyken de çocuklarımızın, onlara dünyayı koruma hatta kurtarma görevi biçip romantik umutlar ekmeye çalışan kitaplar kadar, hatta öncelikle gerçeklerle yüzleşip felaketlerle baş edebilmelerine odaklanan Büyüklü Küçüklü Felaketlerde Ne Yapmalı? Volkanik Patlamalar ve Taşan Okyanuslar gibi nesnel, bilimsel eserlere ihtiyacı var.

Yazar: Jesse Goossens

1969 doğumlu yazar, Hollandalı yayınevi Lemniscaat‘ta editörlük yapıyor, ama kendisini öncelikle bir yazar olarak tanımlıyor. Seyahat romanları, gençlik kitapları, ilginç bilgiler üzerine kitaplar yazıyor ve tiyatroyla ilgileniyor.

Çizer: Linde Faas

1985 doğumlu sanatçı, Hollanda’nın Breda şehrinde yer alan Güzel Sanatlar Akademisi’nden onur derecesiyle mezun oldu. Animasyon ve illüstrasyon alanında çalışan sanatçı resimlediği çocuk kitaplarıyla tanınıyor.

 

Kadınlar neden iklim değişikliği savaşımını kazanmanın ve uyumun anahtarı?

Yılın son günlerinde 28 Aralık 2022’de, Erzurum Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, Kadın Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi ve Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin Erzurum’da ortaklaşa düzenlediği İklim Değişikliği ve Kadın konulu bir panele çağrılı onur konuğu olarak “Kadınların İklim Değişikliği Mücadelesi ve Uyumdaki Rolü” konulu çevrimiçi bir sunumla katıldım.  Panel hem kamu, yerel yönetimler ve üniversitenin hem de sivil toplum kuruluşları ve kadınların bireysel olarak katıldığı etkili bir etkinlik olarak gerçekleşti.

Bu makalede, kadınının iklim değişikliği savaşımı ve uyumdaki rolüne geçmeden önce, -iklim değişikliğinin göç ve kentleşmeden hane halkının değişimine, kuraklıktan gıda güvencesizliğine, doğal afetlerden sağlık etkilerine kadar onlarca etkiyi içeren kadınlara olan doğrudan ve dolaylı etkilerini -bir örnek dışında (Çizelge 1)- bir başka yazıya bırakarak-, kadının genel olarak iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarından neden daha fazla etkilenme eğiliminde olduğunu, başka bir deyişle neden iklim değişikliğinden etkilenebilirliklerinin daha yüksek olduğunu kısaca ele almak istiyorum.

Çizelge 1: İklim değişikliği etkilerinin kadınlara doğrudan ve dolaylı etkilerine bir örnek: Doğal kaynaklar: gıda, su, yakıt ve arazi, vb.

Bu kapsamda tartışmanın amacını daha iyi anlayabilmek için, Türkiye’de kadının erkeklere kıyasla ve genel durumuna kısaca bakmak gerekiyor. Genel olarak pek çok konu ve alanda Türkiye’de kadınların erkeklere karşı dezavantajlı olduğunu, başka bir deyişle toplumsal cinsiyet eşitsizliğin yaşamın pek çok alanında kadının aleyhine işlediğini açıkça gösteren, TÜİK 2020 istatistikleri (TÜİK, 2021) ayrıntıda bize şunları söylüyor: (ör. Çizelge 2).

Toplumumuzun yaklaşık yarısını (% 49.9) kadınlar oluşturuyor. Kadınlarla erkekler arasındaki bu oransal denge, kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle, 60 ve daha yukarı yaş grubundan başlayarak kadınların lehine değişiyor ve kadın nüfusun oranı, 60-74 yaş grubunda yüzde (%) 52.3 iken 90 ve üzeri yaş grubunda % 73.2’e ulaşıyor.

En az bir eğitim düzeyini tamamlayan kadınların oranı % 87.7 iken, erkeklerde bu oran % 98.1’dir. En az üniversite mezunu olan 25 ve daha yukarı yaştaki nüfusun toplam nüfus içindeki oranı ise % 22.1. Bu oran cinsiyete göre incelendiğinde; kadınlarda % 19.9, erkeklerde ise % 24.4.

Çizelge 2: Cinsiyete göre seçilmiş bazı göstergeler. Kaynak: TÜİK, Ulusal Eğitim İstatistikler Veri Tabanı, 2020; TÜİK, Hane Halkı İşgücü Araştırması, 2020. https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Istatistiklerle-Kadin-2021-

Kadınların istihdam oranı erkeklerin yarısından daha azdır. Hane halkı işgücü araştırması (HHİA) sonuçlarına göre; Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilen bireylerin oranı % 42.8 olup, bu oran kadınlarda % 26.3, erkeklerde se % 59.8. (Çizelge 2). En yüksek istihdam oranı, % 50.9 ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) bölgesinde, en düşük istihdam oranı ise % 26.0 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) bölgesindedir. En yüksek kadın istihdam oranı % 34.7 ile TR90 (Trabzon, Ordu, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane) bölgesinde iken, en yüksek erkek istihdam oranı, % 67.9 ile TR21 (Tekirdağ, Edirne, Kırklareli) bölgesindedir. En düşük istihdam oranı ise kadınlarda % 12.6, erkeklerde % 40.4 ile TRC3 (Mardin, Batman, Şırnak, Siirt) bölgesindedir.

Yüksek öğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı % 65.6’dır. HHİA sonuçlarına dayanarak eğitim durumuna göre işgücüne katılım oranı incelendiğinde; kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne daha fazla katıldıkları görülür. Okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı % 12.4, lise altı eğitimli kadınların işgücüne katılım oranı % 24.1, lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı % 29.9, meslek veya teknik lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı % 37.0 iken, yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı % 65.6’dır.

Kadınların istihdamda yarı zamanlı çalışma oranı % 19.5’tir. HHİA sonuçlarına göre; yarı zamanlı çalışanların istihdam içindeki oranı toplamda % 12.4 iken, kadınlarda bu oran % 19.5, erkeklerdeyse % 9.3’tür.

Hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadın istihdam oranı % 25.2’dir. Hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki bireylerin istihdam oranı, 2014 yılında % 59.8 iken, oran biraz düşerek 2020 yılında % 56.8 olmuş. Bu oran cinsiyete göre incelendiğinde; 2020 yılında hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranının % 25.2, erkeklerin istihdam oranınınsa % 85.5 olduğu görülür.

Kadın milletvekili oranı % 17.4’tür. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) verilerine göre; 2021 yıl sonu itibarıyla 582 milletvekili içinde kadın milletvekili sayısı 101, erkek milletvekili sayısı ise 481’dir. Öte yandan, 2007 yılında % 9.1 olan TBMM’ye giren kadın milletvekili oranı, yaklaşık 2 katına çıkarak 2021 yılında % 17.4 olmuş.

Yönetici pozisyonundaki kadın oranı % 19.3’tür. HHİA sonuçlarına göre; şirketlerde üst düzey ve orta düzey yönetici pozisyonundaki kadın oranı 2012 yılında % 14.4 iken 2020 yılında biraz artarak % 19.3 oldu.

Kadınların yalnızca % 15.4’ünün eğitim düzeyi eşlerinden daha yüksektir. Resmi evliliklerde eşler arasındaki eğitim farkı incelendiğinde, 2020 yılında kadınların % 39.8’nin kendilerinden daha yüksek eğitimli erkeklerle evli olduğu, eşlerinden daha yüksek eğitimli olan kadınların oranının ise % 15.4 olduğu görülür. Eğitim düzeyleri aynı olan eşlerin oranı % 43.0, eğitim düzeyleri farkı bilinmeyen eşlerin oranı se % 1.7’dir.

İnternet kullanan kadınların oranı % 77.5’tir. Hane halkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması (HHBTKA) sonuçlarına göre; 2021 yılında 16-74 yaş grubundaki bireylerin internet kullanım oranı % 82.6’dır. Bu oran, kadınlarda % 77.5 iken, erkeklerde % 87.7’dir.

İnternet üzerinden ürün siparişi veren ya da satın alan kadınların oranı % 40.3’tür. HHBTKA sonuçlarına göre; internetten bireysel kullanım amacıyla mal ya da hizmet siparişi veren ya da satın alan 16-74 yaş grubundaki bireylerin oranı, 2021 yılı Mart ayını kapsayan on iki aylık dönemde % 44.3 olmuş. Cinsiyete göre internetten mal ya da hizmet sipariş verme ya da satın alma oranı, kadınlarda % 40.3 ve erkeklerde % 48.3’tür.

Kadınların % 35.5′ yaşadığı çevrede gece yalnız yürürken kendini güvensiz hissediyor. Yaşam memnuniyeti araştırması sonuçlarına göre; 2021 yılında yaşadıkları çevrede gece yalnız yürürken kendileri güvensiz hissedenlerin oranı toplamda % 25.0 iken, bu oran kadınlarda % 35.5, erkeklerde % 14.2’dir. Genel olarak, kadınların % 48.1’i, erkeklerinse % 70.9’u yaşadıkları çevrede kendilerini güvende hissediyor.

Şimdi makalenin anahtar sorusunu sorabilirim: “Kadınlar neden iklim krizini çözmenin ve iklim değişikliğine uyumun birincil anahtarıdır?” Yanıtları beş başlık altında toplayarak, konuyu çok kısa bir biçimde bireştirmeye çalışacağım:

1. İklim değişikliğinden en çok kadınlar etkileniyor

Araştırmalar, iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen insanların % 80’inin kadın olduğunu gösteriyor. Daha uzun süreli kuraklıkların, azalan gıda üretiminin ve şiddetli hava ve iklim olaylarının ekonomik ve sağlık üzerindeki etkileri kadınlar tarafından orantısız bir şekilde hissediliyor (ör. Çizelge 1). Dünyanın en fakir ülkeleri, günde 1 dolardan daha az gelirle yaşayan 1.5 milyar insanın çoğunluğunu oluşturan kadınlarla en savunmasız ülkeler. Dünya çapında, 25-34 yaş arası kadınların aşırı yoksulluk içinde yaşama olasılığı erkeklerden % 25 daha fazladır.2

2.Kadınlar kriz zamanlarında daha iyi liderdir ve güçlü örgütleyicilerdir

İklim değişikliğinin etkileri hissedilirken, kadınların harekete geçmek için ilk ciddi ve etkili adımları attığı örnekler tüm dünyada giderek artmaktadır. Bazı yönlerden, bugün bildiğimiz şekliyle çevre hareketi birçok ülkede kadınlar tarafından başlatıldı. Kadınlar ayrıca sosyal ve çevresel hareketlerde özellikle yerelde kilit liderler olarak inisiyatifi ele almakta ve öncü rol oynayabilmektedir (ör, Türkiye’de). Dahası, kadınlar özellikle kırsaldaki ya da büyük kentlerin varoşlarındaki kadınlar (ör, Türkiye’de) genellikle doğal afetlere yönelik topluluk eylemlerinde ilk müdahale eden kişilerdir; afet riskinin azaltılmasında liderdir ve ailelerinin erken iyileşme gereksinimlerini karşılayarak ve topluluk oluşturmayı güçlendirerek iyileşme sonrası sürece (onarıma) katkıda bulunurlar.

3.Kadınların dikkate değer ve etkili çözümleri var

Araştırmalar, dünya çapında kadınların yüceltilmesinin topluluklar ve genel olarak toplumlar için çok büyük faydalar sağladığını gösteriyor. Sürdürülebilir ve yerel ekonomiler büyür, nüfus sabitlenir ve çocukların sağlık ve eğitim seviyeleri gelişirse, bunların tümü geleceğin sürdürülebilir ekonomisinin temellerini oluşturur. Araştırmalar, kadınların daha yüksek sosyal ve politik statüye sahip olduğu ülkelerde, ülkelerinin % 12 daha düşük CO2 salımına sahip olduğunu gösteriyor.

5.Kadınları güçlendirmek, daha etkili iklim çözümleri demektir 

Gelişmekte olan ülkelerde tarımsal işgücünün yaklaşık % 43’ünü kadınlar oluşturmaktadır. Kaynaklara erkeklerle aynı erişim sağlandığında, kadınlar tarımsal verimlerini % 20 ila % 30 oranında artırabilir. Bu durum, ülkelerde yalnızca toplam tarımsal üretimi % 2.5 ila 4 oranında artırmakla kalmaz, aynı zamanda dünyadaki açlığın % 12 veya 17 oranında azaltılmasına da katkıda bulunur.

Buysa, iklim uyumunu iki şekilde olumlu etkileyebilir:

  • Uygun teknoloji ya da kaynaklar daha sürdürülebilir tarım ve korumaya katkıda bulunur ve
  • Yoksulluğun azaltılması, bireylerin iklim değişikliklerine daha iyi uyum sağlamasını sağlar.
5.Kadınlar bilgiyi eyleme dönüştürür

Küresel Güney‘deki (ör. gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde, özellikle Afrika, Asya ve Orta ve Güney Amerika ülkelerindeki toplumlar) yerli kadınlar ve kadınlar, şifacılar, kültür şekillendiriciler ve su ve toprak bekçileri olarak geleneksel rollerinden derlenen engin bilgi ve becerilere sahiptir. Kalan biyoçeşitliliğin % 80’inden fazlası, nesiller boyunca onları koruyan ve çoğu anaerkil yapıya sahip olan Yerli halkların topraklarında bulunuyor. Toprakla olan yakın ilişkileri nedeniyle, Yerli kadınlar benzersiz ve paha biçilmez geleneksel ve yerli ekolojik bilgiye ve ayrıca Dünya’yı ve iklimini iyileştirmeye yönelik inançsal ve felsefi bir yaklaşıma sahiptir. Bu, direngenliğin oluşturulmasına, sera gazı salımlarının durdurulmasına ya da ciddi düzeyde denetlenmesine ve çevre korumanın küresel düzeyde ölçeklendirilmesine büyük ölçüde katkıda bulunabilir. Kadınların geleneksel bilgileri enerji, atık yönetimi ve tarıma doğal çözümler sunar.

Sonuç olarak; Türkiye’de ve Dünya’nın hemen tüm ülkelerinde iklim değişikliğinin kadınlar üstündeki farklılaştırılmış etkileri çok çeşitli ve çok fazladır (ör. Çizelge 1). Süreç her açıdan iyi yönetilebilirse, iklim değişikliği, sürdürülebilir kalkınma ve nüfus konularının nasıl kesiştiğinin ve bunun kadınlar üzerindeki özel etkilerinin anlaşılmasının yanı sıra, etkili, toplumsal cinsiyete duyarlı politika ve programların geliştirilmesine yardımcı olabilecektir…

Erzurum’daki çağrılı konuşmamın en başında vurguladığım gibi, “Kadınlar, sahip oldukları deneyim, ‘geleneksel ve yerel’ bilgiler, yetenekler ve yenilikçi düşünce desteği ve donanımıyla, iklim değişikliği ile savaşım ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlama çabalarının en önemli gücü, etmen ve aktörleridir.” Kadınların iklim değişikliğinin fiziksel bilim temeli ve iklim değişikliği savaşımından iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum konularına kadar geniş bir bilimsel, teknik/teknolojik, hükümetlerarası (ör. BM) ve diplomatik düzlemi kapsayan tüm alanlardaki eğitimleri, bu yüzden çok önemli ve umut vericidir.

Gaziemir’de hayati bilinmezlik: Nükleer atıkları nasıl temizleyeceksiniz?

İzmir’e bağlı Gaziemir’de yıllardır bilinmezliğini koruyan ve yerleşim yerlerinin tam ortasında bulunan toprağa gömülü nükleer atıkların nasıl temizleneceği konusu bölgede endişe yaratıyor. Bugün konuyla ilgili bir basın açıklaması gerçekleştiren İzmir’in Çernobil’i Temizlensin Komisyonu resmi bir açıklama bekliyor. Ancak bölgedeki vatandaşlar sağlık sorunlarından muzdarip ve radyoaktif atıkların yanı sıra ağır metallerin de bulunduğu belirtilen atık kümesinin kanserden hafıza kaybına kadar birçok hastalığa sebep olabileceği belirtiliyor.

Gaziemir Emrez Mahallesi’ndeki nükleer atıkların gömüldüğü arazide dün topraktan yoğun dumanların çıktığı görülmüştü. Yapılan ölçümlerde alanda normal değerin 7 bin 291 katı radyasyon olduğu tespit edilmişti. Alanın önlemler alınarak temizlenmesi için çevre örgütleri başta olmak üzere, mahalleli ve kitle örgütleri yaklaşık 14 yıldır mücadele ediyor.

Etrafında herhangi bir önlem alınmayan eski kurşun döküm fabrikası alanıyla ilgili Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda, alanın temizlenmesi mücadele verdiklerini ancak taleplerinin hâlâ Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından karşılık bulmadığını söyledi.

Radyoaktif bir atığın nasıl, ne zaman, hangi araçlarla, kimler tarafından temizleneceği sorularının yanıtının verilmemesi bölgede doğal olarak endişelere yol açıyor. Yıllardır süren bu nükleer atık bilinmezliğine, şeffaflıktan uzak temizlik çalışmaları da tuz biber ekiyor.

Konuyu Halk Sağlığı Uzmanı Ali Osman Karababa’ya sorduk. Bu atığın yerin altından çıkarılması, ortasında bulunduğu yerleşim yerinde ikamet edenler için ne gibi tehlikelere işaret ediyor?

‘İzmir’in Çernobili’ndeki 260 ton nükleer atık İstanbul’a mı getirildi? 

Bilinmezlik içerisinde büyüyen sağlık tehditleri: Kanserden hafıza kaybına…

Halk Sağlığı Uzmanı Ali Osman Karababa da bugünkü eylemde yerini alan isimlerden. Karababa radyoaktif atığın bahçesinde gömülü olduğu fabrikanın çevredeki insanlar için kanserden doğum anomalilerine kadar uzayıp giden hastalık tehdidi anlamına geldiğini söylüyor.

Atığın içerisinde yalnızca radyoaktif madde değil aynı zamanda yapılan bir çalışmaya göre; ağır metaller de bulunuyor. Yeşil Gazete’ye konuşan Ali Osman Karababa, radyoaktif atıkların sebep olabileceği hastalıklara şu ifadelerle ışık tutuyor:

“Radyoaktif izotoplar sonuçta insana ulaştığı zaman kanser yapıcıdır. Bunun yanında genetik bozukluklara neden olur. Alınan dozla ilişkili olarak tabi… Doğumsal anomalilere neden olabilir. Başta tiroid olmak üzere kan kanseri gibi kanserlere neden olabilir.”

Fabrikanın bahçesinde gömülü duran, kesin boyutu bilinmeyen atıkların içerisinde bulunan ağır metallerin sebebiyet verebileceği hastalıkları ise şöyle anlatıyor Halk Sağlığı Uzmanı Karababa:

“Ağır metaller de kanser yapıcı kimyasallar. Karaciğer, böbrek gibi organlarda işlev bozukluklarına, kansızlığa neden olabiliyor. Üreme, bağışıklık sistemiyle ilgili sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Ağır metallerle ilgili de sağlık riski söz konusu.”

Asıl işi hurda kurşun eritmek olan fabrikanın bacasından yıllar boyunca yayılan buhar da havaya karışıyor. Uzmanlara göre kurşun sinir sistemini  hedef alırken, parmak, el ve ayak bileklerinde güçsüzlüğe, yüksek düzeyde etkilenmede beyin ve böbreklerde işlev bozukluğuna, erkeklerde sperm yapımı bozulmasına, kan basıncında yükselmeye, kansızlığa, hafıza kaybına ve konsantrasyon problemlerine neden oluyor.

Seçim öncesi yapılan açıklamalar…

16 yıllık mücadelenin son dört yılında söz konusu mücadelenin içerisinde yer alan Gaziemir Belediye Başkanı Halil Arda da yıllardır bu sürece dair bilgi edinmenin peşine düşmüş durumda.

Yeşil Gazete‘ye konuşan Halil Arda, Mayıs 2021’de başlattıkları ‘duran adam eylemi‘ne işaret ederek, orada kendisiyle birlikte Ege bölgesinde bulunan hak savunucularının, meslek odalarının, nükleer karşıtlarının ve vatandaşların da durduğunu belirterek bir toplumsal olarak mağdur olunan ve karşı durulan bir soruna işaret ediyor.

İzmir Valisi Yavuz Selim Köşger 10 Ocak’ta yaptığı açıklamada nükleer atık bertarafı konusunun yakında çözüleceğini bildirmişti. Arda da Köşger’in çözüme ilişkin açıklamasına işaret ediyor.

Fotoğraf: DHA

İktidarın seçime giderken bölgedeki nükleer atığın temizliğine dair adım atıldığını duyurmasına değinen Arda, “Seçim arifesinde toplumun gazını almak için yapılmış bir şey olmasın istiyoruz” diyor ve ekliyor:

“Süreçte nasıl bir temizlik yapılacak? 2017’de alınmış bir Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu var. ÇED raporuna itirazlar, açılmış davalar, eksiklikler var. Bir izin beklendiği söyleniyor ama alana gittiğimizde Ekovar isimli bir şirketin şantiye şefi, 12 güvenlik görevlisi görevlendirdiği, oraya konteynırlar, kazıcı araçlar getirdiğini gördük. Bir anlaşma olmadan bunların oraya gelmesi mümkün değil, diye düşünüyoruz. Bir anlaşma var mı, yok mu?”

Bölgede ölü ve sakat doğumlar, kanser ve astım hastalıkları…

Bölgede sadece nükleer atık değil, kimyasal atıklar da olduğunu aktaran Arda, “Resmen yangın yeri gibi topraktan dumanlar tütüyor. Genzi yakan bir koku var” diyor.

Bugün gerçekleştirilen basın açıklamasında vatandaşların oldukça büyük sağlık sorunlarına işaret ettiklerini aktarıyor Arda:

“Orada yaşayan vatandaşlar, ölü doğum, sakat doğum yaptıklarını; kanser ve astım hastalıklarıyla ilgili çok büyük şeyler anlatıyor.”

Fabrikanın geçmişinden toprağın altında yatan radyoaktifin bilinmezliğine uzanan yolculuk

Kapısını 1940’ta açan fabrika 2010’da kapatıyor. Yetmiş yıllık sürecin son 16 yılı biraz daha bilinir halde. Ama hale gerçeğin üzerinde bir sis perdesi var. Bu kadar kitlesel bir şekilde ihtiyaç duyulan gerçeğin kamuoyuyla tüm şeffaflığıyla paylaşılmıyor olması da içerisinde oldukça büyük soru işaretleri ve dolayısıyla şüphe barındırıyor.

Halk sağlığını tehdit eden ve fakat kamuoyundan ayrıntıları gizlenen bu gerçeğin ortaya çıkması ve bölgede yaşayanların sağlığına ilişkin araştırmaların yapılması gerektiğini aktaran Karababa, fabrikanın yolculuğunu şöyle anlatıyor:

“[Fabrika] Hurda kurşunları alıyor ve bir potada eritiyor. İçinden atıkları çıkardıktan sonra kalanını rafine ediyor ve bunu piyasaya sürüp buradan para kazanıyor. Bu iși yaparken saf olmayan hurdaları erittiğinde, üstünde cüruf denilen, içinde ağır metaller bulunan bir atık kümesi oluşuyor. Bunu kullanamıyor. Kaç sene yaptıklarına dair elimizde veri de yok; bilemiyoruz ama yıllarca bir bölümünü bu atıkların fabrikanın bahçesine gömmüşler. Bunun dışında 2012’de öğrendik ki; fabrikalar 2007’de radyoaktif maddelerle işlem yapıldığı saptanmış. Bu uzun süre gün yüzüne çıkmadı.”

Atıkların nasıl geldiği meçhul

2012’de bu bilgi Serkan Ocak’ın haberiyle ilk kez kamuoyuna duyuruluyor. Karababa bu bilginin ardından atıklar üzerinde yapılan çalışmada europium 154, 152 izotoplarının saptandığını aktarıyor. Fabrikanın akabinde tehlikeli atık transfer lisansı aldığını ve bunun ardından atıkların Kocaeli’de tehlikeli atık yakılan fabrika olan İZAYDAŞ’a gönderildiğini ancak içerisinde radyasyon saptanan atıkların geri çevrildiğini anlatıyor.

İzotoplarla ilgili can alıcı nokta ise bunların yalnızca nükleer yakıt çubuklarında bulunduğu bilgisi… Karababa fabrikada gerçekleştirilen eylemleri anlatmaya şöyle devam ediyor:

“Bu nükleer santral yakıt çubukları, uluslararası dönüşümü söz konusu olan yakıtlar değil. Bunlar çok özel izinlerle, çok özel koşullarda bir yerden bir yere transfer edilen, ticareti yapılmayan atıklar. Ama bu atıklar bir şekilde kurşun fabrikasına gelmiş. Bunların etrafındaki koruyucu kılıfları kurşun zaten, burada diğer kurşunlar gibi nükleer atık çubukları da eritilmiş.

Daha sonra değerlendirmelerde depolarda bekletilen radyoaktif bulaşıklı atıklar, tesisin bahçesinde açılan bir çukura gömdürülüyor. İzmir’de Valiliğin aracılığıyla bir çevre mühendisi arkadaş burada görevlendiriliyor ve fabrikanın bahçesinde yerin altındaki atıklarla ilgili bir çalışma yapması isteniyor. O da bahçede 30 metre derinliğinde sondaj yapıyor. Bu sondajlar sonucunda yerin altında en az 10 bin 125 metreküp atığın gömülü olduğunu saptıyor.”

Bu ölçümlerin yeterli olmadığı, yerin altında daha büyük bir atık birikintisinin olduğu düşünülürken bölgede etraflıca bir inceleme yapılması talebi ise yıllardır dile getiriliyor.

Öte yandan söz konusu çalışmada radyoaktif izotop yanında toprakta kurşun, arsenik, bakır, çinko, nikel gibi kanser yapıcı toksik, ağır metallerin olduğu da ortaya çıkıyor. Ardından açılan gözlem kuyularıyla da alınan su örneklerinde “arsenik, kurşun, mangan, demir, nikel, alüminyum” tespit edildiği belirtiliyor.

‘Fabrikanın bahçesinin hemen kenarında okul var’

Halk Sağlığı Uzmanı Karababa, toprağa gömülen atıkların yapışlarla civardaki yeraltı sularına karıştığını belirterek şunları aktarıyor:

“Öncesinde yörede yaşayan insanlar biraz daha uzaktaymış. Ama İzmir’de kentleşme hızlı bir tempo kazandıktan sonra fabrikanın etrafı giderek daha çok evle çevrilmiş. Şu an fabrikanın etrafı neredeyse birebir konutlarla dolu. Orada binlerce insan yaşıyor. Bu binlerce insan kurşun buharlarını soludu.

Radyoaktif izotopların saptandığı analizler sonrasında fabrikanın etrafı dikenli tellerle çevrildi. Ama öncesinde insanlar oradan geldi geçti. Fabrikanın bahçesinin hemen kenarında okul var. Okul öğrencileri oradan geçti. İnsanlar hayvanlarını otlattı. Çocuklar oyun oynadı. Bir süre sonra zaten dikenli teller de yıkıldı. İnsanlar oradan geçmeye devam etti. Yakın geçmişte fabrikanın etrafı korumalı bariyerlerle çevrildi. Fabrikanın kapısı kapalı. İçinde dozer ve kepçeler çalışıyor. Yapılan işin mahiyetini öğrenmek istiyoruz.

Türkiye’de bu bir ilk. Türkiye’nin böyle bir deneyimi yok. Buranın bir radyoaktivite haritası yok. Fabrikada yaşayan insanlarda koruyucu bir önlem görünmüyor. Bu insanların korunması gerekiyor.”

Fotoğraf: DHA

Yapılacak bertarafa ilişkin yurtdışından denetleme talebi

Karababa, şeffaflık talebini yinelerken bölgede yapılacak atık bertarafı konusunda yurtdışında konu üzerinde çalışan bilim insanlarının bulunduğu bir denetim mekanizması kurulmasını talep ettiklerini dile getiriyor. Karababa son olarak şunları aktarıyor:

“Türkiye’de her ne kadar bu alanda çalışan uzmanlarımız var ise de bu süreç Türkiye’de yaşanmış değil. Bir de tarafsız olması anlamında, Türkiye’deki görevlendirilecek insanları bilmiyoruz, bu insanların ne kadar tarafsız olabileceği konusunda mutlak bir güvencemiz olmayacak. Bu yüzden yurtdışından bu konuda güvenilir insanların gözetmen olarak bulunmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.”

Cevapsız sorular

Komisyon tarafından bugün yapılan açıklamada 16 yıldır yanıt verilmeyen atıkların miktarı, alandaki dağılımı, tespit çalışmaları, bölgeden taşınma, temizleme çalışmalarına ilişkin herhangi bir proje olup olmadığı, ölçümlerin ne sıklıkla gerçekleştirildiği, ülkeye girişi yasak olan söz konusu atıkların bölgeye nasıl geldiği, sorumlular hakkında yürütülen hukuki süreç, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci yürütülüp yürütülmeyeceği, tedbirler, üstleniciler ve denetim gibi sorular yinelendi.

Görüldüğü üzere konuyla ilgili nükleer atık varlığının bilgisi dışında herhangi bir bilgi paylaşılmış değil. Aydınlatılmaya muhtaç bu hayati bilgilerin bir an önce şeffaf bir şekilde açıklanması talep ediliyor.

Kamuoyunun aydınlatılması görevi ise ilk elden Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Nükleer Düzenleme Kurumu ve Sağlık Bakanlığı gibi kurumlara düşüyor.

Ayrıca bugün gerçekleştirilen basın açıklamasında, kamuoyunun aydınlatılmasına ek olarak ülkenin çeşitli noktalarında yasa dışı atık ticaretinin önüne geçilmesi için de bu bilgilerin paylaşılması gerektiğine vurgu yapılıyor. Vatandaş soruyor:

  • Buradaki radyoaktif atıklar nereden getirildi?
  • Hangi yasa dışı yollarla girişi sağlandı?
  • Kimler tarafından getirildi?
  • Nasıl temizleyeceksiniz?

Ne olmuştu?

Emrez Mahallesi’nde, 1940 yılında faaliyete başlayan Aslan Avcı Döküm Sanayi Ticaret A.Ş.’ye ait olan 70 dönümlük arazide semt sakinlerinin ihbarı üzerine Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından 2007 yılında yapılan araştırma sonucunda 100 bin ton radyoaktif atık gömülü olduğu rapor edilmişti.

İnceleme sonucunda yurtdışında getirilen nükleer çubukların (Europium 152) kurşun ve gümüş geri dönüştürüldüğü sonrasında da denetimsiz olarak araziye gömüldüğü ortaya çıktı. Ağır metal atıkların da tespit edildiği bölgedeki radyasyon miktarı ise normal değerin 219 katı ölçüldü.

Olayın ortaya çıkmasından yedi yıl sonra sahanın temizlenmesi ve rehabilitasyonu için çalışmalar başladı. Ancak denetimsizlik ve ihmal burada da devam etti. Nükleer atık bertaraf işi ÇED raporu olmadan hiçbir uzmanlığı olmayan Turanlar A.Ş isimli şirkete devredildi. Şirket ise bir yıl sonra ödenek almamasını gerekçe göstererek çalışmayı durdurdu.

2014 yılında mahalle sakinlerinin şikayeti üzerine şirket hakkında dava açıldı. Davacı vekili Arif Ali Cangı tarafından yürütülen adli süreç 5,7 milyon TL ile şirketin Türkiye tarihinin en yüksek çevre cezasına çarptırılmasına imkan verdi.

Fabrika sahipleri cezaya itiraz etti, nükleer temizliği de derme çatma yöntemlerle yapma girişiminde bulundu. Anayasa Mahkemesi ise cezanın yerinde olduğunu belirterek para cezasını onadı.

Cezanın tahsil edilip edilmediği ise bilinmiyor.

2012’de Serkan Ocak’ın haberiyle ilk kez kamuoyunun gündemine giren, 2020’de Pınar Demircan’ın makalesiyle yeniden gündeme gelen “İzmir’in Çernobili“nde yaşananlarla ilgili, HDP milletvekili Murat Çepni de Meclis’te soru önergesi verdi.

‣ Yeşil Gazete’nin haberleştirdiği Gaziemir’deki nükleer atıklar Meclis gündeminde
Gaziemir’de bazı yeni gerçekler ve ihmalin otoriter hali – Pınar Demircan

Bundan bir sene sonra Belediye Başkanı Halil Arda, atıkların temizlenmesi için ilgili kurumlara  yaptığı çağrılarına defalarca yanıt alamayınca “Nükleer atık alanı 14 yıldır temizlenmiyor. Artık söz bitti, eyleme geçiyoruz” diyerek bölgede ‘duran adam’ eylemleri başlattı.

Önünden geçen yolun karşısında apartmanların, 75-100 metre mesafede bine yakın öğrenci nüfusuyla birer okulun yer aldığı yaşam alanlarının tam ortasındaki bu atıklar hala mahalle sakinleri için tehdit oluşturmaya devam ediyor.

‣Gaziemir, Nükleer Düzenleme Kurumu’nun ilk imtihanıdır! – Pınar Demircan
‘Gaziemir sorunu çözülmeden, nükleer atık sözleşmeleri kağıt üzerinde kalmaya mahkum’

BİK’in kabul ettiği haber siteleri yönetmeliğine gazetecilerden itiraz

İnternet haber sitelerini basın kanunu içinde tanımlayan yasa ekim ayında yürürlüğe alındı. “Dezenformasyon” suçu nedeniyle meslek örgütlerinin “sansür yasası” olarak adlandırdığı yasayla internet haber sitelerinin Basın İlan Kurumu’ndan (BİK) “resmi ilan” almasının önü açıldı.

13 Ocak’ta internet haber sitelerinin resmi ilan alabilmesi için belirlenen kurallar BİK tarafından kabul edildi. Yönetmeliğin yakın dönemde Resmî Gazete’de yayımlanması ve yürürlüğe girmesi bekleniyor.

Gazeteciler Cemiyeti’nin (GC) BİK toplantısında kabul edilen yönetmeliğe şerh düştü. Cemiyet, taslak yönetmelikte değişiklik yapılmadığı için süreci yargıya taşımaya hazırlanıyor.

‣ ‘Dezenformasyon yasası’nın 14 maddesi daha geçti: Anayasa’ya aykırı, basın özgürlüğüne açıkça müdahele
‣ Basın İlan Kurumu yazılı medyanın RTÜK’ü olmaya hazırlanıyor

Yönetmelik neler içeriyor?

Oldukça katı kurallar getiren yönetmeliğe göre; internet haber siteleri Türkiye genelini kapsayan yayın organları “Genel Kategori” olarak ele alınacak. Bunun yanı sıra İstanbul birinci kategori, Ankara ve İzmir ikinci kategori olmak üzere toplam altı kategori yer alacak.

Bir diğer kriter, internet haber sitelerinin çalıştırdığı kişi sayısına yönelik olacak. Buna göre; Türkiye geneli yayın yapan ve ilan almak isteyen internet haber sitelerinin en az 32, birinci kategoride yer alan kurumların en az 15, ikinci kategoride yer alan kurumların en az 12 kişi çalıştırmaları zorunlu hale gelecek. Üçüncü kategori için bu sayı sekiz, dördüncü kategori için altı, beşinci kategori için ise dört çalışan olarak yürürlükte olacak.

BİK’in yönetmeliğine göre internet haber sitelerinin resmi ilan alabilmesinin bir diğer kriteri ise günlük yayımlanacak asgari haber sayısı olacak. Türkiye genelini kapsayan genel kategori için günlük en az 240, birinci kategori için 100, ikinci kategori için ise 80 haber şartı koyan yönetmelik, üçüncü kategori için 50, dördüncü kategori için 40, beşinci kategori için ise en az 30 haber yayımlanma şartı getirecek.

‣ Haber sitelerine ‘reklam kıstasları’nı CHP açıkladı: En az 32 çalışan, günlük 240 haber, 24 ay sonra reklam
‣ Barolar Birliği’nden BİK’in ‘Basın Ahlak Esasları’ kararına iptal davası

Öte yandan internet haber sitelerinin okunma oranları da ilan almanın şartları arasında yer alacak. Türkiye geneli kategorisinde yer alan bir internet haber sitesinin günlük asgari tekil ziyaretçi sayısının 500 bin, günlük asgari sayfa görüntülenmesi sayısının da 1,5 milyon olması gerekecek. Birinci kategori için günlük asgari tekil ziyaretçi sayısı 50 bin, görüntülenme sayısı ise 150 bin olarak belirlenirken, ikinci kategoride bu sayılar tekil ziyaretçide günlük 30 bin, görüntülenmede ise 90 bin olarak uygulanacak. Üçüncü kategoride yer alan yayın organları için günlük 20 bin ziyaretçi ile 60 bin görüntülenme şartı, dördüncü kategoride yer alan kurumlar için günlük 10 bin ziyaretçi ile 30 bin görüntülenme şartı, beşinci kategori için ise günlük üç bin tekil ziyaret ve dokuz bin sayfa görüntülenme şartı isteniyor.

Gazeteciler Cemiyeti’nin itiraz gerekçeleri

GC, yönetmelik taslağının anayasaya, yasalara, basın ve ifade özgürlüğüne, çalışma hürriyetine aykırı olduğunu belirterek, sözlü itirazlarını yazılı olarak da ileterek “Değil gazeteciler, hukukçular ya da akademisyenler, en temel hukuk ve yasa bilgisine sahip herhangi birinin bile bu yönetmelik taslağına imza atması, bu antidemokratik hükümleri onaylaması düşünülemez” dedi.

Basın İlan Kurumu’nun yönetmeliğin pek çok farklı kesimle ve internet haber sitesi temsilcileriyle görüşülerek hazırlandığını iddia ettiğini, bunun doğru olmadığını belirten GC, şunları ekledi:

“Pek çok görüşme ve toplantıda bir araya getirilen bu temsilcilerin görüşleri alınmış ancak yönetmelik taslağına bu görüşler yansıtılmamıştır. Sözüm ona demokratik ve katılımcı görünerek bir dizi toplantı yapılmış ancak 2018 yılından bu yana bir tür idare kuralı haline getirilen ‘ben yaptım oldu’ anlayışıyla hazırlanan taslak Genel Kurul’a getirilmiştir. Yapılması gereken, derhal sektör temsilcileri, internet gazetecileri ve basın meslek örgütlerinin bir araya getirilmesi yeni bir yönetmelik taslağının ‘birlikte’ hazırlanmasıdır.”

‘Yeni yasa Anayasaya açıkça aykırı’

GC, Anayasanın 29’uncu maddesinde “Süreli yayınların çıkarılması, yayım şartları, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir” hükmünü barındırdığını hatırlatarak Anayasaya göre mali hükümlerin kanunla düzenleneceğini, bunun yönetmelikle yapılamayacağını hatırlattı.

Yönetmeliğin ekim ayında Meclis’te kabul edilen yeni Basın Yasası olduğu savunusuna da itiraz eden Cemiyet, “Ayrıca dayanak olduğu ifade edilebilecek yeni Basın Yasası da Anayasaya açıkça aykırılıklar taşımaktadır. Buna ilişkin iptal başvurusu şu anda AYM’nin incelemesi altındadır. En başta bu nedenlerle yönetmelik taslağı reddedilmelidir” dedi.

‘Gazetecinin çalışma hürriyeti elinden alınacak’

GC itirazında, internet sitelerinin resmi ilan yayınlama hakkının sona ermesine ilişkin maddelerde anayasa, yasalar, basın ve ifade özgürlüğü ile çalışma hürriyetine ilişkin “kesinlikle kabul edilemez” hükümlerinin olduğunu ifade etti.

Kabul edilen yönetmeliğe göre ilan yayınlayan süreli yayının sahibine, ortağına ya da muhabirine, yazarına yani fikir işçisi kadrosundaki herhangi bir gazeteciye Türk Ceza Kanunu’nun “Anayasal Düzene Karşı Suçlar” bölümündeki suçlar ya da “Terörle Mücadele Kanunu” kapsamındaki suçlar kapsamında ceza davası açılması halinde resmi ilan yayınlama hakkı kesilecek. GC, “hüküm giymesi”, “suçunun mahkeme tarafından sabit bulunması” yerine “ceza davası açılması” halinde diye yazılmasının açıkça kurumun kendisini mahkemelerin üzerine koyması anlamına geldiğini belirtti.

Madde 114’ün ikinci fıkrasına göre hakkında ceza davası açılan gazetecinin çalışma hürriyeti elinden alındığını da belirten GC, itirazlarında şu ifadelere yer verdi:

“Maddede, ‘ceza davası açılan’ fikir işçisinin 5 gün içinde asgari kadrodan çıkarılması, aksi halde yayının resmi ilan yayımlama hakkının durduracağı yazılmıştır. Gazetecilere sık sık soruşturma ve dava açıldığı bir ortamda kesinleşmemiş yargısal bir işlem nedeniyle işten çıkarma cezasını vermek kabul edilemez. Bu madde ağır bir basın özgürlüğü ihlalini beraberinde getirir, Anayasa ve yasalarımıza aykırıdır.”

‘Açıkça internet siteleri aleyhine bir düzenleme’

İnternet haber sitelerinin resmi ilan yayımlama hakkı kazanma şartlarının belirlendiği yönetmeliğin üçüncü bölümünde, “Kurum genel kurulunca belirlenen diğer şartları ve vasıfları taşımaları, yüklenen ödevleri kabul ederek zamanında yerine getirmeleri gerekir” ifadesi olduğunu hatırlatan GC, “Diğer şartlar ve vasıfların’ ne olduğu belirlenmemiştir. Bu madde hukuki belirlilik kuralı, objektiflik kriteri ve güvenilirlik ilkelerini ihlal etmektedir. Dolayısıyla bu tür bir hukuki belirsizliğin kabul edilmesi düşünülemez” dedi.

Yönetmelik taslağının “İçerik” bölümünün yeni bir “basın ahlak esasları” barındırdığını savunan GC, “Bu bölümle yayın politikasının içeriğine karışılmaktadır. Hiçbir idare yayın içeriğine karışamaz, bu Anayasaya aykırıdır” ifadelerini kaydetti.

Taslağın 26’ncı maddesinde internet haber sitesine “erişim engeli verildiği takdirde alan adı değiştirme başvurusunda bulunamayacağı”nın düzenlendiğini belirten GC, şunları kaydetti:

Anayasa Mahkemesi’nin erişim engellemesiyle ilgili pilot kararının gereği henüz yerine getirilmemiştir, yeni bir yasa yapılmamıştır. AYM kararı gereği bu konu yasa ile düzenlenecektir. Yasayla düzenlenmesi gereken konuda yönetmelik maddesi koyan Kurum, bunun yanı sıra her erişim engelinde internet sitelerini yeni yollar bulmaya zorlamaktadır. Erişimin engellenmesi kararının hukuki yapısından kaynaklı sorunlar nedeniyle açıkça internet siteleri aleyhine bir düzenlemedir.”

Kişisel Verileri Koruma Kanunu’na aykırı ifadeler

Yönetmelik taslağının şartlar bölümünde de pek çok maddenin hukuka aykırı olduğunu belirte Cemiyet, “İnternet haber siteleri, 5187 sayılı kanunun 10’uncu maddesi gereğince muhafaza ettiği içerikleri kurumun talebi halinde, incelemeye imkân verecek şekilde ibraz etmek zorundadır” maddesini hatırlattı ve bu maddeye, “Belirsiz bir veri işleme yetkisi ve sorumluluğu söz konusudur. Oysa veri işlemeye ilişkin usul ve esaslar Kişisel Verileri Koruma Kanunu’na tabidir, bu konudaki esaslar bu kanun dışında olamaz” ifadeleriyle itiraz etti.

İnternet haber sitelerinin BİK tarafından belirlenecek ziyaretçi trafik bilgilerini toplayan ölçüm aracını kullanma zorunluluğuna da karşı çıkan GC, şunları ekledi:

“Trafik verilerini aktarmak ve kurumun belirleyeceği ölçüm aracını kullanma zorunluluğu kişisel verilere ait her konunun kanunla düzenlenme zorunluluğuna aykırıdır, idari işlemle kanun yetkisi devralınamaz.”

2022 su raporu: Küresel ısınma su döngüsünü değiştiriyor

Avustralya Ulusal Üniversitesi‘ndeki (ANU) araştırmacılar tarafından yönetilen Küresel Su İzleme Konsorsiyumu‘nca dün yayınlanan ve ilk örneği olarak değerlendirilen bir rapora göre, üst üste üçüncü La Niña yılı Amerika‘daki mevcut kuraklıkları artırırken, Asya ve Okyanusya‘nın bazı bölgelerinde sellere neden oldu.

İklim ve su kaynakları hakkında hızlı ve küresel bilgi sağlama hedefine sahip birkaç kamu, özel araştırma ve geliştirme kuruluşunun ortak girişimi olan Global Water Monitor‘da yayınlanan ‘2022 Özet Raporu‘yla araştırmacılar, 2022’de yaşanan aşırı hava olaylarına ilişkin değerlendirmeler sunarken 2023 için de öngörüler ortaya koydu.

Rapor, küresel ısınmanın gezegen genelinde su döngüsünü değiştirdiğini gözler önüne serdi. Aynı zamanda ani kuraklık gibi olayların gelecek yıllarda daha sık gerçekleşeceği konusunda uyarılarda bulunuldu.

‣Tarihin en yüksek okyanus sıcaklıkları 2022’de kaydedildi

kuraklık, eylem, pankart, su

Araştırmanın baş yazarı Profesör Albert Van Dijk, raporun küresel su mevcudiyetinin benzersiz bir görüntüsünü sunduğunu dile getiriyor:

ANU Fenner Çevre ve Toplum Okulu‘ndan Profesör Van Dijk, “Normalde, bu tür verilerin toplanması, harmanlanması, analiz edilmesi ve yorumlanması aylar alır” diyor ve ekliyor:

“Ekibimiz, Dünya yörüngesindeki uydu araçlarını mümkün olan en iyi şekilde kullanarak ve tüm veri analizi ile yorumlama sürecini otomatikleştirerek bu süreyi birkaç güne indirmeyi başardı.”

‣ 2021’de tarihin en yüksek okyanus sıcaklıkları kaydedildi: Art arda altıncı rekor
 Okyanus dip sıcaklığı beklenilenden çok daha hızlı artıyor
 Aşırı yüzey sıcaklığı okyanusların yeni ‘normal’i

Grup, yağış, hava sıcaklığı ve nem, taban suyu, nehir akışları ve doğal ve yapay göllerdeki su hacmi hakkında güncel bilgiler üretmek için binlerce yer istasyonunda ve uydular tarafından yapılan su ölçümlerini bir araya getirdi.

Küresel olarak 2022’de su döngüsüne Batı Pasifik ile Doğu ve Kuzey Hint Okyanusu‘ndaki nispeten ılık okyanus suları hakimdi. Sonuç olarak yılın başlarında Güney Asya‘da şiddetli bir sıcak dalgası gelişti ve ardından Pakistan‘da büyük sellere neden olan çok yağışlı bir muson dönemi görüldü.

Avrupa ve Çin‘de ise yaşanan aşırı sıcak dalgaları, birkaç ay içinde kendini gösteren düşük nehir akışlarına, tarımsal zarara ve orman yangınlarına neden olan “ani kuraklıklara” yol açtı.

San Antonio'nun dışındaki Medina Gölü'nde kuraklık yansımaları - Fotoğraf: Jordan Vonderhaar/Reuters
San Antonio’nun dışındaki Medina Gölü’nde kuraklık yansımaları – Fotoğraf: Jordan Vonderhaar/Reuters

En kurak koşullar Arjantin, Peru, Tunus ve Somali’de kaydedildi

Rapora göre; bazı ülkelerdeki kuru ve sıcak koşullara rağmen, yıllık ortalama taban suyu içeriği hiçbir ülkede alışılmadık derecede düşük değildi.

En kurak koşullar Arjantin, Peru, Tunus ve Somali‘de yaşandı.

Buna göre Türkiye’nin de içerisinde olduğu 33 ülkede olağandışı ıslak toprak koşulları meydana geldi: Afrika‘da on ülke, güney ve güneydoğu Asya‘da sekiz ülke (Hindistan, Bangladeş, Tayland, Vietnam ve Endonezya dahil), altı Karayip ülkesi, Türkiye ve başka yerlerde bulunan altı küçük ülke ve bölge.

Daha fazla su ihtiyacı alarmı

Rapor 2022’de karadaki hava sıcaklığının uzun vadeli ısınma eğilimini izlediğini, hava neminin ise azaldığını gösteriyor.

buzul
Fotoğraf: Samir Hussein/WireImage

Profesör Van Dijk, “Bu, doğanın, ekinlerin ve insanların sağlıklı kalmak için daha fazla suya ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor, bu da sorunu daha da artırıyor” diyor ve şunları aktarıyor:

“Bu sıcak dalgalarını ve ani kuraklıkları giderek daha fazla göreceğimiz güvenli bir tahmin. Küresel ısınmanın buzullar ve soğuk bölgelerdeki su döngüsü üzerindeki etkisine dair kanıtlar da görüyoruz ve aslında eriyen buzulların Pakistan’daki sellerde payı oldu. Buzullar yok olana kadar bu devam edecek.”

2022’de en dikkat çeken olaylardan biri, arka arkaya üçüncü La Niña yılının yaşanıyor olmasıydı. Bu, Avustralya‘da sellere neden oldu, ancak aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri‘nin batısında ve Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde kuraklık koşullarını derinleştirdi.

Profesör Van Dijk, “Jüri, bu üç La Niña yılının istatistiksel olarak bir şans eseri mi yoksa daha uğursuz bir şeyin ilk işaretleri mi olduğu konusunda hâlâ kararsız” diyor.

Van Dijk, La Niña veya El Niño’nun daha uzun süre kalması durumunda daha da kötü ve uzun süren kuraklıklara neden olacağına ve bunu takiben de daha şiddetli sellerle birlikte daha fazla soruna sebep olacağına dikkat çekiyor.

5 Temmuz 2022’de Sidney, Avustralya’nın eteklerindeki Windsor’da su basmış bir sokakta kürek çekiyor. Fotoğraf: Mark Baker/AP Photo

2023 için ise raporda, Kuzey ve Güney Amerika, Orta Asya, Çin ve Afrika Boynuzu‘nun bazı bölgelerinde daha fazla yoğunlaşan veya yeni gelişen kuraklık potansiyeline işaret eden, nispeten kurak koşullarla geçecek bir yıl öngörüsü sunuluyor.

Ek olarak, La Niña koşulları yavaş yavaş etkisini yitiriyor, bu nedenle bu bölgelerin bazılarında su mevcudiyetinin yakında daha normal seviyelere dönebileceği umut ediliyor.

 

ABD’nin Alabama eyaletini vuran hortumda altı kişi yaşamını yitirdi

ABD‘nin güneydoğu kıyısındaki eyaletleri vuran şiddetli yağmur ve rüzgarlar, Georgia, Mississippi ve Alabama‘da binalarda ciddi tahribata yol açarken on binlerce insan elektriksiz kaldı, Alabama’da meydana gelen hortumda en az altı kişi hayatını kaybetti.

Reuters‘ın aktardığına göre, ülkenin batı yakasındaki Kaliforniya‘da şiddetli yağışlar ve sel baskınları devam ederken Alabama dahil, güney eyaletlerde etkili olan kasırga ağır hasara yol açtı.

Alabama Eyalet Valisi Kay Ivey, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada ülkenin güneydoğusunda meydana gelen hortum nedeniyle eyalette en az altı kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Ivey, yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi:

“Eyaletimizi kasıp kavuran fırtınalarda altı Alabamalının hayatını kaybettiğini öğrendiğim için üzgünüm. Dualarım, hayatını kaybedenlerin sevdikleriyle ve yakınlarıyla. Yıkıcı hava koşullarına fazlasıyla aşinayız, ama insanlarımız dirençli. Bunu atlatacak ve daha güçlü olacağız.”

Ivey, fırtınalardan en fazla etkilenen altı bölgede (Autauga, Chambers, Coosa, Dallas, Elmore and Tallapoosa) olağanüstü hal ilan etti.

Hortumların can kaybına yol açtığı diğer eyalet Georgia oldu. Butts bölgesinde şiddetli fırtına nedeniyle bir aracın üzerine ağaç düşmesi sonucu 1 kişi hayatını kaybetti. Atlanta kentinin güneydoğusunda ise fırtınanın etkisiyle bir yük treninin raydan çıktığı öğrenildi. Hartsfield-Jackson Atlanta Uluslararası Havalimanı ve Charlotte Douglas Uluslararası Havalimanı’nda da 250’den fazla uçuş iptal edildi veya ertelendi. Eyalet genelinde yaklaşık 86 bin abone elektriksiz kaldı.

ABD’de rüzgarlar dinmiyor

İklim değişikliğiyle tetiklenen aşırı hava olayları, dünyanın birçok yerinde yıkıma yol açıyor. Kaliforniya da dinmeyen fırtınalara teslim olmuş durumda.

‣ Dünya aşırı hava olaylarına teslim: Aşırı soğuklar, rekor sıcaklar, dinmeyen fırtınalar
‣ İklim değişikliği dünya çapında aşırı hava olaylarını nasıl etkiliyor?
Kaliforniya, fırtına
Fotoğraf: AA

Üç haftadır art arda eyaleti vuran fırtınalar, eyalette seller, toprak kaymaları, atmosferik nehirler ve bomba siklonları gibi felaketleri de beraberinde getirdi. Yaşanan afetlerde en az 17 kişinin öldüğü tahmin edilirken, binlerce kişinin tahliyesi de sürüyor.

Fırtınaların nedeni henüz tam olarak açıklanmamış olsa da,  hava modellerinde meydana gelen değişimin etkili olduğu tahmin ediliyor.

Salda Gölü’nü besleyen Eşeler Dağı’na krom madeni açılmak isteniyor: Göl kuruyabilir, su kaynakları zehirlenebilir

Burdur‘da Mars projelerine ışık tutması beklenen, ancak bir türlü yeterli ölçüde koruma altına alınamayan muhteşem güzellikteki Salda Gölü’nün yakınlarındaki Eşeler Dağı‘na krom madeni açılmak isteniyor. Maden açılırsa, Salda kuruma tehdidiyle karşı karşıya kalacak.

Bölge halkı, açılması planlanan maden işletmesi nedeniyle alandaki birçok yerleşim yerinin de su kaynaklarının zehirleneceğinden veya yok olabileceğinden endişe duyuyor.

‣ Salda Gölü: Endemik bitkiler çapalandı, göl insan akınına uğradı
‣ Özel şirketin işletimindeki Salda’yı korumak: Bu projeyi millete nasıl açıklayacaksınız?
‣ Salda Koruma Derneği: Göle girmek tamamen yasaklanmalı

‘Maden, tüm canlılara zarar verecek’

Salda Gölü Koruma Derneği Başkanı Gazi Osman Şakar, Yeşil Gazete‘ye Salda Gölü’nü besleyen herhangi bir dere veya ırmak bulunmadığını, gölün yalnızca Eşeler Dağı’ndan gelen yer altı sularıyla beslendiğini söyledi.

Salda Gölü

Dağda yapılacak madencilik faaliyetlerinin bölgedeki su kaynaklarının yollarını değiştireceğini belirten Şakar, “Salda gibi Karamanlı‘daki bir göletin suyu da Eşeler Dağı’ndan geliyor. Karamanlı’nın, Yeşilova‘nın ve Tefenni‘nin, hatta belki Acıpayam‘ın köylerinin içme suları Eşeler Dağı’ndan çıkan sularla sağlanıyor” dedi.

Şakar, söz konusu dağda yetişen endemik bitkiler olduğunu da kaydetti:

Maden açılırsa, endemik bitkiler zarar görecek. Suların yok olmasıyla oradaki diğer canlılar da zarar görecek ve yaban hayatı bitecek. Burada faaliyet gösterecek olan krom madeni işletmesi sadece Salda Gölü’ne değil, bu çevrede yaşayan çok geniş bir alandaki insanlara da, bütün canlılara da zarar verecek.”

Salda’nın yanı sıra, gölün kaynağı durumundaki Eşeler Dağı’nın da korunması gerektiğini belirten Şakar, “Eşeler Dağı’nda gerek mermer gerek krom olsun maden çalışmaları yapılmamalı” diye konuştu.

‘Göl çevresinde yaşam bitebilir’

Bölgede çalışmalar yürüten Susuz Tarım Projesi Sorumlusu Dr. Ece Aynur Onur Işıldar ise bölgede halihazırda çok ciddi bir kuraklık tehdidi yaşanırken yapılması planlanan krom madeninin bu tehdidi tırmandırdığını dile getirdi.

Işıldar, Akdeniz bölgesinde Toros Dağları’nda maden çıkaran Zontaş adlı şirketin, bu kez de Salda Gölü’nün yanı sıra bölgedeki tarımsal sulama ve içme suyu kaynağı olan Eşeler Dağı’nda maden işletme faaliyetleri yürütmek için izin alma peşinde olduğunu belirtti.

Salda Gölü

Krom madeni işletmesinin Eşeler Dağı’nda yer altında dinamit patlatarak çalıştığını aktaran Işıldar, “Dinamitle patlatıldığı zaman su yataklarının yerleri değişecek. O su nereye gidecek bilmiyoruz. Belki yerin altında kaybolup gidecek ya da zehirli hale gelecek” dedi.

Işıldar, işletmenin ruhsat aldığı Yeşilova’daki Niyazlar Köyü‘nde dinamitle yapılan patlamalardan ötürü suların kesildiğini ve aynı suların Salda Gölü’nü besleyen kaynak da olabileceğine dikkati çekti.

Çevre illerdeki krom madenlerinde de işletmenin zehirli sularının havuzlarda biriktirildiği ve bunların nereye deşarj edildiğinin bilinmediğini ifade eden Işıldar, “O zehirli suların bulunduğu havuzların çevresinde tüm ağaçlar kurudu ve herhangi bir yaşam yok” ifadelerini kullandı:

“Niyazlar Köyü’ndeki krom madeni, Tefenni’den Acıpayam’a, Karamanlı’dan Yeşilova’ya kadar çeşitli damarlar üzerinde çalışıyor ve birbirine bağlanan su kaynaklarına olumsuz bir şekilde etki ediyor. Salda Gölü’nü nasıl etkilediğini net olarak bilmiyoruz. Gölün sularının büyük bir kısmı Eşeler Dağı’ndan, yeraltı sularından geliyor. Zaten Salda Gölü’nü gerektiği gibi koruyamıyoruz. Bir de Eşeler Dağı’nda krom maden açıldığı takdirde açıkçası çok olumsuz etkileri olacaktır diye düşünüyorum.”

Eşeler Dağı’nın ve bu dağda bulunan yaylanın bölgede yaşayanlar için önemine değinen Işıldar, “Eşeler Yaylası, Karamanlıların hayvancılık yaptığı tek yayla. Başka yaylamız yok bizim. Karamanlı’nın üç bin tane hayvanı var, iki bin tane çevreden gelen hayvanlar var, yılkı atları var. Bu hayvanlar orada otluyorlar, başka hiçbir yer yok ve bu hayvanların evi orası” dedi.

Tefenni’de de krom madenleri bulunuyor. 1966’da mera statüsü ilan edilmesine rağmen daha sonra krom madeni açılmasına izin verildi. Işıldar, Tefenni’de maden açılan bölgedeki ağaçların kuruduğunu anlattı; “Aynı şey bizim yaylada da olacak” diyerek endişesini dile getirdi:

“Dünyada başka hiçbir yerde olmayan iki tür endemik bitkimiz var. Özel statüye alınan sedir ağaçlarımız var, karaçamlardan tutun ardıçlara kadar; bunlar bin 200, bin 300 senelik ağaçlar. Açıkçası bu ağaçlara zarar verilmesinden ya da bunların yok edilmesinden korkuyoruz.”

Karamanlı ilçesinin sınırları içerisindeki Karataş Gölü‘ne değinen Işıldar, “Son üç dört yıldır bu göl kurumak üzere diye bas bas bağırdık ama çok yanlış politikalar nedeniyle bu göl maalesef göz göre göre kurudu, kurutuldu” ifadelerini kullandı:

“O da yine bir kuş cenneti flamingoların durak yeriydi. Maalesef bütün oradaki bir ekosistem, başka hiçbir yerde olmayan balıklar, canlılar, kuşlar yok oldular. Aynı şekilde yine Eşeler Dağı’nın da Eşeler Yaylası’nın da yok edilmesini istemiyoruz.”

Niyazlar Köyü, maden
Fotoğraf: Birgün

‘Maden sahaları rehabilite edilmeli’

Salda Gölü’nün de içinde bulunduğu bölgede ayrıca çok sayıda mermer madeni bulunuyor. Bu sahalarda maden çıkarıldıktan sonra sahanın rehabilite edileceği ve ağaçlandırılacağı söylense de bu sözler yerine getirilmiyor.

“Karamanlı şu an itibariyle artık maden kapasitesini doldurmuş bir ilçe, daha fazla maden açılamaz” diyen Işıldar, “Madenler zaten çok ciddi anlamda ekosisteme zarar verdi. Mermer tozu içerisinde yaşıyoruz. Ne yazık ki nefes alacak durumumuz yok” değerlendirmesi yaptı.

Işıldar, açılan mermer ocaklarının “acilen” ağaçlandırılması, ya da susuz tarım yapılabilen bitkilerle rehabilite edilmesi çağrısında bulunarak, su kaynaklarının da birçok kurumun organize bir şekilde çalıştığı bir plan ve programla korunarak, Salda Gölü’nün de Karataş Gölü gibi kurumasının önüne geçilmesi gerektiğinin altını çizdi.

‣ ‘Salda Gölü’nde kararma ve salyalaşmalar artıyor’
‣ Mars’a ışık tutması beklenen Salda Gölü bataklığa döndü
‣ Bir yanda millet bahçesi, öbür yanda Mars araştırması

‘Bölgede tarım ve hayvancılık gelenekleri değişmeli’

Su kaynaklarının kısıtlı olması ve kuraklık tehdidi nedeniyle bölgenin büyükbaş hayvancılığa uygun olmadığını, hayvanları beslemek için üretilen mısır, pancar, yonca gibi hayvan yemi olmak üzere üretilen bitkilerin çok su tükettiğini açıklayan Dr. Işıldar, “Acilen küçükbaş hayvancılığa dönülmesi gerekiyor” dedi.

Bölgede geleneksel olarak nohut, arpa, buğday gibi ürünlerin de yetiştiriliyor. Işıldar, kuraklık tehdidi altındaki bu tür bölgelerde susuz yetişen bitkiler yetiştirilmesinin birçok fayda sağlayabildiğini açıkladı.

“Üç yıl önce bölgeye lavanta, ölmez çiçek adaçayı gibi susuz yetişen bitkiler tanıştırdık. Susuz yetişen bu tür tıbbi aromatik bitkilerle katma değer yaratıyoruz ve açıkçası gayet de güzel gelir kazanıyoruz ve aynı zamanda bölgede istihdam yaratıyoruz.”

İsveç’te Avrupa’nın en büyük ‘nadir toprak elementi’ yatağı keşfedildi

İsveçli demir cevheri madencisi LKAB, ülkenin kuzeyindeki Lapland bölgesinde elektrikli otomobiller, rüzgar türbinleri ve diğer yüksek teknolojili ürünleri üretmek için gerekli olan Avrupa‘nın en büyük nadir toprak elementi yatağını keşfettiğini duyurdu.

Keşfin, Avrupa Birliği‘nin temiz enerjiye geçişi için önemli etkileri olabilir ve nadir toprak elementi ihtiyacını büyük ölçüde karşıladığı Çin’e daha az bağımlı hale gelme umutlarını artırabilir.

Başkent Stockholm‘ün 960 kilometre kuzeyindeki Kiruna‘da demir cevheri çıkaran şirketin açıklamasına göre, bulunan nadir toprak oksitleri 1 milyon tondan fazla.

Avrupa’nın en büyüğü olduğu tahmin edilmekle birlikte dünya çapında tahmin edilen yaklaşık 100 milyon ton civarındaki rezervin yüzde birinden daha azına ulaşan şirket, küresel ölçekte küçük kalsa da şirket yöneticileri elektrikli araçlar söz konusu olduğunda, elde edilecek malzemenin Avrupa’nın ihtiyacının büyük bölümünü karşılayacağını söylüyor.

LKAB CEO’su Jan Moström ve İsveç’in Enerji ve İş Dünyasından Sorumlu Bakanı Ebba Busch.

LKAB CEO’su Jan Moström, “Bu, Avrupa’da bilinen en büyük nadir toprak elementleri yatağı. Yeşil geçişi sağlamak için kesinlikle çok önemli olan kritik hammaddelerin üretilmesinde önemli bir yapı taşı haline gelebilir. Bu madenler olmadan elektrikli araçlar da olamaz” dedi.

İsveç’in Enerji ve İş Dünyasından Sorumlu Bakanı Ebba Busch da elektrifikasyonun, AB’nin kendi kendine yeterliliğinin ve Rusya ile Çin’den bağımsızlığının bu madenle başlayacağını kaydetti.

10-15 yıl sonra işletilebilecek

Avrupa’daki en büyük demir cevheri üreticisi olan LKAB, bulunan yatakların ancak 10 -15 yılda işletilecek hale gelebileceğini belirtti.

AB’nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu, nadir toprak elementlerini bölge için en kritik kaynaklar arasında değerlendiriyor. Küresel nadir toprak elementleri rezervlerinin büyük kısmı Çin’de bulunuyor.

Nadir toprak elementi nedir, hangi alanlarda kullanılıyor? 

Nadir toprak elementi olarak adlandırılan toplam 17 element var. Bunlar, genellikle toprak altında küçük rezervler halinde bulunuyor. Ancak nadir toprak elementlerini ‘nadir’ yapan şey rezervlerin azlığı değil, bu elementleri işlemenin maliyetinin yüksek olması.

Bu elementler, akıllı telefonlardan bilgisayarlara, asansör ve trenlerden yüksek teknolojili savaş uçaklarına ve uydulara kadar çok geniş bir alanda imalat süreçlerinin önemli bir parçası. Elektrikli araçlarda kullanılan özel mıknatısları üretmek için kullanılan malzemeler olan praseodim veya neodimyum oksitler ise özellikle önemli. Yeşil enerji alanında da rüzgar türbinleri ve elektrikli araç motorlarında kritik önem taşıyorlar.

Toplam 115,8 milyon ton olduğu tahmin edilen dünyadaki nadir toprak elementlerinin en büyük rezervleri şu ülkelerde:

  • Çin: 44 milyon ton
  • Vietnam: 22 milyon ton
  • Brezilya: 22 milyon ton
  • Rusya: 21 milyon ton
  • Hindistan: 6,9 milyon ton
  • Avustralya: 4 milyon ton
  • ABD: 1,8 milyon ton
  • Grönland: 1,5 milyon ton