2023 KAHRAMANMARAŞ DEPREMİEditörün SeçtikleriManşetVideoYeşil Gazete Deprem Bölgesi'nde

[Yeşil Gazete Deprem Bölgesi’nde-1] Altı ay sonra Antakya…

0

Haber/İzlenim: Alev KARAKARTAL

Fotoğraf/Video: Gürcan ÖZTÜRK

*

Bu diziye geçen ekim ayının sonunda ziyaret ettiğim illerle ilgili izlenimlerimi ancak ocak ayında yazarak başlayabildim. Milleyha’yı konu alan ilk yazıyı yazdıktan hemen sonra bir sağlık sorunu nedeniyle ara vermek zorunda kaldım. 5 Şubat’ı 6 Şubat’a bağlayan gece ise tam da ziyaret ettiğim bölgeyi vuran iki büyük depremle sarsıldık: Hatay, Adana, Mersin

Mayıs ayı biterken, bu kez bambaşka bir gerçeklik ve ruh haliyle aynı rotadayız. Gezdiğimiz sokakların, uğradığımız binaların, tanıdığımız insanların ve hayvanların bir kısmı artık yok, kalanı büyük zarar gördü. Bunca yıkımın ve acının ardından, sadece kent ve çevre izlenimi yazmak yetmez, elim de varmaz. Şimdi kaldığımız yerden, ama bu kez başka bir bakışla ve ne yazık ki –dili geçmiş zaman kullanarak devam…   

Başlık ise Yeşil Gazete Çukurova’da değil artık, Yeşil Gazete Deprem Bölgesi’nde…

 *

Geçen ekim ayı… Antakya’daki ikinci günümüz. Meslektaşım Burcu Özkaya Günaydın ile kaldığımız Defne ilçesinden –ki kentin en işlek ve gelişmiş bölgesi- diğer taraflara doğru “sosyolojik” bir yolculuk için hazırız.

Antakya’nın “hayat damarı” olarak tanımlanabilecek, en gelişmiş bölgesinin 70’lerden kalma, sepya fotoğrafları andıran havası, -tüm Anadolu kentlerinde olduğu gibi- şaşırtmasa da üzmüştü o zaman da. Bir zamanların özene bezene yapılmış, süslemelerle bezenmiş binalarının bakımsız, birbirine yaslanmış, yorgun halleri; kirlilik, toplu taşı(yama)ma, göç ve denetimsizliğin katkısıyla artan kaotik ortamı gördüğümde, ta o zaman burasının bir deprem bölgesi olduğunu hatırlayarak, içimden “Allah muhafaza” dediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Malumun ilamına dair öngörü için “keşke” demek zorunda kalmasa insan, keşke…

Defne, Antakya’nın güneyinde yer alan bir ilçe. Ya da öyleydi. Aslında 2012’ye kadar da “yoktu”, yani Defneliler kendini Antakyalı olarak bilir, tanıtırdı. Hala da öyle diyorlar. Ne var ki 2012’de çıkan belediyeler yasası ile Hatay merkezi ikiye bölündü ve güneydeki Defne, Antakya ilçesinden ayrılarak ayrı bir ilçe olarak ilan edildi.

Nedenini anlamak çok zor değil; Defne, ezelden beri kentin baskın demografik öğesi; hem mali hem de kültürel sermayenin –şimdilik sahibi- Arap Alevilerin, Hristiyan Ortodoksların, liberal/seküler Türk/Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yerleşim-di. Ahalinin oyları da hep buna göre şekillendi. İlçenin şimdiki başkanı da bir CHP’li: İbrahim Güzel. 

Defne’yi haritadan kesip çıkararak ‘mıntıka temizliği yapılan’ kuzey bölümlerinde; yani şimdiki Antakya ilçesinin ise Sünni Müslümanların ağırlıkta olduğunu öğrenmiştik. (14 ve 28 Mayıs seçimlerini sonuçları da bu demografik dağılımı destekler nitelikte çıktı) Burasının belediye başkanı da AKP’den, İzzettin Yılmaz. Hatay kentinin belediye başkanı ise MHP’den CHP’ye geçen, deprem sırasında adına ve surete sık sık rastladığımız Lütfü Savaş. Kent çok etnili, çok kültürlü, çok ‘renkli’ olunca, ona yönelik politikalar da yöneticilerin profili de kente uygun, olmadığında da uydurulan bir formata getirilmiş belli ki…

Ancak kent sokaklarında dolaştıkça bu “çok”luk halinin çoğulculuk anlamına gelmediğini, bir “içiçeliğin” söz konusu olmadığını anlamamız uzun sürmemişti. Halen Türkiye’nin başka hiçbir ilinde olmadığı gibi/kadar Sünni Müslüman Türkler, Alevi Araplar, Katolik ve Ortodoks Hristiyanlar, daha az Museviler, çok az kalsalar da Süryaniler, şimdi bir de Sünni Suriyeliler ve Afganistanlıların varlıklarını sürdürse de birlikte değil, yan yana oldukların görmüş; her birinin kendi mahallesini, yeni gelenlerin gettolarını gezmiştik misal. Birkaç ay önce cıvıl cıvıl olan mahalleler arasında büyük mesafeler yoktu o zaman da, birinden diğerine çabucak geçiveriyordunuz ancak görünmez bir çizgiyle ayrılmış gibi ne birinin mahallesi diğerine benziyordu ne de birinin halkı -çoğunlukla- diğerinin bölgesinde yaşıyordu. Tıpkı ibadethaneleri gibi: Şehrin dört bir yanına serpili, bazılarının tarihi yüzlerce, bazılarınınkinin ise binlerce yıla dayalı kiliseler, havralar, camiler de apartmanlar ve mahalleler gibi yan yana, duvar duvara olsa da her daim hareketlilik içindeki Alevi halkın ibaret ve toplantı mekanları olan “ziyaretler”i bir kenara bırakacak olursak, kiliseler ve havraların bir hayli sessiz , camiye çevrilmemiş olanların kapılarının kilitli,  ancak kapıdaki zili çalarak ve biri açıp sizi davet ederse içeri girebildiğiniz mekanlar olduğuna tanık olmuştuk.

Şimdi geriye dönüp anıları tazeleyerek bunları anlatmak kolay değil. Her şeye; kırılgan dengesine, her yere hem yakın hem de uzak oluşunun yarattığı benzersiz doğal ve insani habitatına, göz ardı edilmişliğine, bakımsızlığına rağmen rengarenk, sokaklarının gece gündüz hayat dolu olduğu, kadınların çocukların gece geç vakitlere kadar çekinmeden caddeleri doldurduğu bir kentin hayaletini nasıl anlatmalı?

Önce ilk cümle: Deprem -hep söylendiği gibi- eşitlememiş: İlk üç-dört gün enkaz altında kurtarılmayı bekleyenlere yetişemeyenler yazık ki “ölümde eşitlik”i sağladı; hemen sonrasında kurtulanlar/ kurtarılabilenler için tüm Türkiye seferber oldu ama altı ay sonra artık bu “ortak felaket” hali, son 20 yıldır alıştığımız üzere “onlar” ve “biz”im hayatlarımız haline hızla dönüşmüş; herkes kendi “gettosuna” dönmüş.

İktidara yakın, oy deposu olan ilçeler, semtler ve köylere yardım yağarken, hatta ihtiyacı olmayanlara fazla fazla çadır, konteyner, malzeme yığılırken; yakın bulunmayanlar, ‘makbul Müslüman’ görülmeyenler, azınlık nüfusları, çadır/konteyner kentlerine gitmeyi reddedenler pek dikkate alınmamış. Buna sivil toplumun düşen ilgisi; bir de deprem bölgesine yönelik, “onca yaşanana rağmen” iktidar partisine çıkan oyların yarattığı öfke ve hayal kırıklığı eklenince yardımlar da destek de azalmış.

Sınıfsal eşitsizlikler de ilk anların şokundan sonra hemen işlemeye başlamış. Bir aracı olanlarla olmayanlar, kenti -bir süreliğine de olsa- terk edebilecek varlığa ve olanağa sahip kişilerle gidecek yeri, çalışacak işi kalmayanlar, evi olanlarla kirada yaşayanlar, esnafla günübirlik tarım işçileri arasındaki kalın çizgiler yeniden çizilmiş; herkes eski kaderini yaşamaya başlamış.

Tozdan dumandan tül bir perde salınıyor Antakya semalarında

Hataylılara söz vereceğiz. Ama önce kentten ilk izlenimler.

Altı ay önce, her yıl su bastığı için bir süre çalışmayan, Amik Ovası’nın ortasına kurulu Hatay Havalimanı’nından girmiştim kente.

[Yeşil Gazete Çukurova’da-1] Mileyha’nın kuşları

Şimdi, havalimanında -hiç sürpriz olmadığı üzere- depremde hasar gördüğü gerekçesiyle “çıkış serbest giriş yasak” uygulaması var. Bu nedenle fotoğrafçı arkadaşım Gürcan Öztürk’le birlikte karayoluyla vardığımız Antakya’ya gece yarısı dağlık bölgeden, Belen üzerinden giriyoruz. Kuşbakışı gördüğümüz kent bir duman, toz bulutu altında. Hem karanlık hem de tozun yarattığı kirlilikten yalnızca tek tük ışıkları seçebiliyoruz. Dağdan aşağıya inip kente girdiğimizde gördüğümüz manzara ise kelimelere dökülecek gibi değil.

Büyük depremin üzerinden geçen bunca zamandan sonra hala ışıklandırılmamış sokakları tanıyamıyorum: Enkaz haline dönüşmüş bir bina, boşluk, bir enkaz daha, daha derin, kuyu gibi bir boşluk. Parçalanmış pencerelerden sarkan perdeler, aralarda seçebildiğimiz dağılmış koltuk takımları, yataklar, mutfak eşyaları hala öylece, 6 Şubat’ta kalakalmış.

Henüz kaldırılmayan binlerce binanın enkazının altında halen olabilecek bedenlerden, çöp yığınlarından, kanalizasyon atıklarından oluşan tahammülfersa kokuya derin bir sessizliğin eşlik ettiği apokaliptik manzarada, karanlığın içinden birden çıkıveren, nereye gittiği meçhul tek tük insan ve köpek gölgelerine çarpmamaya çalışarak yavaşça ilerliyoruz. Kırılmış, dağılmış yollardan, viran olmuş mahalle aralarından güçlükle geçip tepelere inşa edilmiş, yıkılmayan ender otellerden birinde geceyi geçirecek, sabah depremin ardından ilk kez yüz yüze geleceğimiz meslektaşımız Burcu Günaydın’la buluşacağız.

Hayat, her şeye rağmen devam mı?

Mayıs ayının son günleri, güneşli bir sabah… Sıcaklar bastırmış, geceki koku daha da artmış. Her yandan saldırıya geçmiş sineklerden kurtulmaya çalışarak ilk çadır/konteyner yerleşkesindeyiz.

Devlet, depremzedeleri AFAD’ın kurduğu büyük çadırkentlerde ve konteyner alanlarında toplamaya çalışıyor. Tıpkı ilk günlerin kaosunun hemen ardından kente gönderilen yardımların da kendi üzerlerinden dağıtılmasına zorladıkları gibi… Ancak Antakyalılar pek ikna olmuş görünmüyor. Enkazların ortasında, yerle yeksan olmuş evlerinin hemen dibinden neden ayrılmak istemediklerini şöyle anlatıyor adını vermekten imtina eden bir depremzede:

“AFAD kampına gitmiyoruz, çünkü şehrin dışında kuruyorlar. Üstelik cezaevi gibi yapıyorlar, kapıda asker, polis. Her şey izinle. Aracınız yoksa, dışarı da çıkamıyorsunuz. Böyle dayatma bir hayatı yaşayacağıma, kendi çadırımda kalırım, ihtiyaçlarımı da kendim karşılamaya çalışırım diye düşünüyor pek çok depremzede.”

Daha sonra kenti gezerken rastladığımız kampları görünce ona hak vermemek elde değil. En çok birer metre arayla kurulmuş, sıralı düzen dev çadır/konteyner yerleşkeleri gerçekten de askeri bir tesis havasında. Dahası, belli ki nerede boş bir alan varsa apar topar kurulmuşlar. Çoğu güneşin altında, çıplak arazide ve ulaşım sorunu nedeniyle olsa gerek otoyolların hemen dibinde. Toplu taşıma halen olmadığı için araç trafiğinin kat kat artığından egzoz gazlarını soluyarak hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Ama asıl meselenin evlerinden ve bir zamanlar sahip oldukları hayatlarından kopmamak olduğunu, neredeyse bütün cümlelerin alt metni olarak okuyoruz.  En büyük korkuları yıkılan ve/ya hasar gören evlerinin ellerinden alınması, gitmek istemedikleri yerlere ‘sürgün edilmek’… “Devlete güvensizlik” ise neredeyse bütün kente yayılmış bir haleti ruhiye. Kiminle konuşsak doğrudan ya da dolaylı bunu duyacak, hissedeceğiz yol boyunca.

“Kamulaştırmalarla evlerimizi elimizden alacaklar, kent merkezini yeşil alana dönüştüreceklermiş, biz ne olacağız? sorularını konuştuğumuz çok sayıda depremzededen duyuyoruz. Bu endişenin kaynağı, 5 Nisan’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Resmi Gazete’de yayımlanan; tarihi kent merkezini ve Kurtuluş Caddesi’ni de içeren 307 hektarlık devasa bir bölgenin “riskli alan” ilan edilmiş olması. Karara dayanak olarak “kentsel dönüşüm” olarak bildiğimiz 603 sayılı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” gösterilmişti.

Depremin hemen ardından, 7 Şubat’ta tüm deprem bölgesinde ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) kapsamında yayımlanan yerleşme ve yapılaşmaya İlişkin “Deprem bölgesinde her ne yapılacaksa kimseye açıklamak zorunda değiliz” anlamına gelen Cumhurbaşkanı Kararnamesi’ni unutmamış Antakyalılar. OHAL aylar sonra kalksa da o dönemde alınan kararlar halen geçerli üstelik. 10 Mart günü de yine OHAL kararına dayanılarak Hatay’da geçici barınma alanları için “bedeli daha sonra ödenmek üzere” arazilere el koyma kararı ve listesi açıklandı.  Liste sonradan sürekli uzatıldı, halen de uzatılıyor.  Deprem olmayan yerleri bile kapsayan “acele kamulaştırma” kararları da yayımlanmaya devam ediyor.

Soru işaretleri ve kaygılar pek haksız değil yani. Sadece depremzedeler değil, uzmanlar da bu seri kararların yaratacağı sonuçlara ilişkin endişelerini sık sık dile getiriyor. TMMOB Mimarlar Odası, karar üzerine riskli alan ilan edilen söz konusu bölgenin, arkeolojik ve kentsel sit alanı olduğunu, bölgeye özgü pek çok sivil mimari yapı örneklerini ve tescilli taşınmaz kültür varlıklarını barındırdığını belirtmiş; “Korunması gerekli bu alanın herhangi bir teknik çalışma yapılmaksızın, inceleme ve bilimsel bir rapora dayalı olmayan bir kararla tasfiye edilmesine yönelik işlemlerin yürütülmesi kabul edilemez” demişti. Yıkım, kamulaştırma gibi idari işlemlerin önünün açılmasının hukuka aykırı olduğunu da söyleyen mimarlar kararın iptalini istemişti ama ne gam!

Ne iptal ne de yeniden gözden geçirme olmadı; vatandaşa ve/ya meslek odalarına, sivil topluma bilgi vermeye hiçbir erk sahibi gönül indirmediği için de kaygılarla beraber kenti saran dedikodular artmış gitmiş.

Kamulaştırmadaki ‘acele’nin sonuçları

“Acele kamulaştırma” uygulamaları ise dedikodunun ötesinde almış yürümüş durumda. Söz konusu “acele”lik hali; “paşa gönlümün istediği gibi, istediği yerde ve şekilde, istediğim zaman” şeklinde cereyan ediyor Antakya’da da; hep olduğu gibi. Sanki boşlukta bir araziymiş, orada yaşayan insanlar, hayvanlar ve diğer canlılar yokmuş gibi, “boş görülen” her yer, tarım alanlarıymış, sulak bölgeymiş, özel mülkmüş denilmeden inşaata açılıyor. Kent, bir yandan ilk günlerdeki hızı kesilen yıkımların diğer yandan dağa tepeye yapılan inşaatların; yani yine betonun hakimiyeti altında.

Biz Antakya’dayken Dikmece Mahallesi’ndeki zeytinlik ve tarım arazilerine yönelik kamulaştırmalara karşı köy halkının yapacağı eyleme davet edildik. Kent merkezinde yaşayan halkın bir bölümünün “yerleştirilmesi” için tercih edilen yerlerden birisi de burası.

Merkeze epey uzakta, izole bir Arap Alevi köyü olan Dikmece köylülerinin arazilerinin tamamına yakınına e-devlet üzerinden şerh konduğunu öğreniyoruz burada. Karaali ve Serinyol hattı üzerindeki birçok köyün topraklarına da el konmuş.

Köy halkı;  kadını erkeği, çoluğu çocuğuyla çoktan sokaklara dökülmüştü biz güçlükle vardığımızda. Bölgedeki onlarca evin, bir milyondan fazla zeytin ağacı ve buğday tarlalarının bulunduğu alanın kamulaştırılarak imara açılmasına hem tarım alanlarından olacakları hem de köy demografisini değiştireceği için haftalardır direndiklerini ve bunu sürdüreceklerini anlatıyor köyün kadınları.

TOKİ’nin inşa edeceği konutlar için şirketler, ortada bir ihale ve duyuru olmamasına karşın çoktan çalışmaya başlamış. Eylemde köylü adına konuşan Ulaş Doğan, “Ayakta kalacağız, kamulaştırmaya izin vermeyeceğiz” diyor:  “Geçmiş yıllarda buradan bir dal bile kesmemize izin vermedikleri yerlerde şimdi binlerce zeytini keseceksiniz. O zaman yasak olmayacak mı?”

Yakıcı güneşin altında kan ter içinde kaldığımızı gören köyün kadınları bizi evlerinin bahçesine davet ediyor. Biz ikram ettikleri buz gibi suyu içerken, anlatıyorlar: Depremde evlerimiz yıkıldı, yakınlarımız öldü, biz canımızı zor kurtardık. Bizim derdimiz bize yeterken, tarlalarımızı evlerimizi elimizden almaya çalışıyorlar. Olmaz!”

Her cümlelerine “sinen” iki de endişeleri ise, kendilerinin sürgün edilmesi ve “aşağıdaki” Suriyelilerin ve Sünni nüfusun bölgeye taşınması, köylerinin kimliğinin değişmesi…

Konuyla ilgilenen Hatay Barosu avukatlarından Ali Bilgin, henüz resmi bir duyuru yapılmadığını, bu nedenle de sürecin yargıya taşınamadığını söylüyor. Kamulaştırılan alanın tamamının tarım ve ormanlık olan olduğunu, halkın geçimini buradan sağladığını anlatan Bilgin, “Yukarılarda kamu arazileri var, burası yerine orada yapılmalı” diyor ama atı alan da Üsküdar’ı geçmek üzere, karar ve duyuru beklenmeden inşaatlar bütün hızıyla devam ediyor.

Üstelik sadece Dikmece de değil.  Depremde büyük yıkım yaşayan Gülderen başta olmak üzere Orhanlı, Toygarlı, Üçgedik köylerin topraklarının bir bölümüyle Defne ve Samandağ’ın muhtelif yerlerindeki araziler de acele kamulaştırılmış. Gülderen’de köylülerin yaşadığı evlerin olduğu kısım bölge hastanesi, köyün üst tarafı ise toplu konut alanı olacakmış. Köyde tarım, hayvancılık, arıcılık ve zeytin yetiştiriciliği yapılıyor. Gülderenliler de “depremi atlatamadan, ikinci depremi yaşıyoruz” diyor.

Yenilerinin de yolda olduğunu biliyoruz; yeni köyler, yeni araziler, zeytinlikler… Burada yaşayanları hak kaybı uğratmadan nasıl bir yöntem izlenecek, tarım alanları, sulak araziler, biyoçeşitlilik dengesi gözetilecek mi sorusu ortada duruyor.

Mimarlar Odası Hatay şubesi Başkanı, Mustafa Özçelik, kamulaştırma yetkisi ve kararları OHAL kapsamında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile alındığından bu kararlara itiraz etmenin önünün kapalı olduğunu söylüyor. Malı mülkü elinden alınanlar, sadece kamulaştırma bedeline itiraz edebilirmiş. “Bir iptal kararı için kamulaştırma gerekçesi olmadığını, kamu yararı olmadığını ispat etmeniz gerekir, o da bu durumda mümkün değil” diyor.

Bu minval idari işlemlere dair itiraz, ancak Meclis’te, o da 100 milletvekili imzasıyla yapılabiliyor. Meslek odalarının itiraz hakkı yok mesela. Şimdilik, açıklamalardan başka Meclis’ten çıkan bildiğimiz duyduğumuz bir itiraz ise henüz yok. Olur mu, göreceğiz.

‘Hayat normale dönüyor mu? Çadırda yaşam…

Dikmece’den yeniden “merkeze” dönüyoruz. Çadırda hayat nasıl sürüyor? Depremin üzerinden geçen altı ayda, gündelik hayatta bir “düzen” kurulabilmiş mi?

AFAD yerleşkelerine gitmeyen ve bir tür ‘pasif direniş’ halinde, artık ortadan kalkmış mahalle aralarında, parklarda, enkazlardan arta kalan bahçe parçalarında, buldukları her boş yerde üç-beş-10 çadırlık, konteynerlik yaşam alanları oluşturan depremzedeler; kayıpların ve yıkımların felç edici şokunu atlattıktan sonra ilk kez deneyimledikleri bu yeni yaşam formatına -görünürde- uyum sağlamış gibi görünüyor.

İnsan evladının, en kötüsü bile olsa her koşula uyum sağlama, hayatta kalma ve sürdürme kapasitesine bir kez daha şapka çıkarıyoruz: Kahvaltılar birlikte ediliyor, ailelerin kaldığı çadır ve konteynerlerin dışında sosyalleşmek için ortak alanlar oluşturulmuş, yoğurt kutularına çiçekler ekilmiş, çadırlar bezenmiş, çocuklara birlikte göz kulak olunuyor, kurtarılabilen hayvanlar ortaklaşa besleniyor. Geceleri güvenlik için “nöbet çizelgesi” oluşturmuşlar misal. Kadın, erkek fark etmeden her gece gönüllüler nöbetçi kalıyor, yerleşkelerini dışarıdan gelecek tehditlere -yabancılar, hırsızlık olayları, hayvan sürüleri vs.- korumak için sabaha dek volta atıyormuş.

Ancak görünürdeki bu “normalliğin” bir de ardı var: Yine adını vermeyen bir depremzede şunları söylüyor: “Zorunlu olarak bir düzen kurduk, ama burada hayat normale dönmüyor, dönemiyor. Depremden önce cıvıl cıvıl olan yerleri bir gezin görün. Tek bir ışık bile sızmıyor, bütün binalar terk edilmiş; insanlar göçüp gitmiş. Bir terk edilen hayvanlar, bir de biz.”

İlk günlerin şokuyla arama-kurtarma çalışmalarına katılan, sonrasında da hayatta kalma mücadelesi verenlerin bir kısmı, ancak kaba bir düzen oluşturduktan sonra yas sürecine girebilmiş misal. Ağır depresyon yaşayanların sayısı azalmıyor, aksine giderek artıyormuş. Çoğunun dudakları gülümsese de gözlerindeki yeis ve çaresizlik ifadesini görmemek için kör olmak gerek. Yine de ellerinde ne varsa; başımızı uzattığımız, selam verdiğimiz her çadırda ikram etmeye çalışıyorlar: Küçük tüp gazlarda yaptıkları ve “süvari’yle ikram ettikleri ünlü Antakya kahvesi, belki küçük bir kurabiye, hiçbiri yoksa soğuk su.

Mayıs sonunda çocuklar konteyner okullara gitmeye başlamıştı. Ancak okul zorunlu değil ve çok sayıda çocuğun okula gitmediğini de öğreniyoruz. Konuştuğumuz bir kadın depremzede, kız çocuğu ve annesiyle birlikte, hemen Asi’nin kıyısına kurduğu çadırında kızını neden okula göndermeyeceğini şöyle anlatıyor:

“Çocuğum darmadağın oldu, artık ne gülüyor ne de oynuyor. Yaşıtlarıyla bir araya gelmesini ben de isterim ama konteyner okullarda verdikleri eğitim ihtiyaçlarımızı karşılamıyor. Bu yıl ortaokula gidecekti, ama sınavlarına girmesi için bir müfredat uygulanmıyor, buna rağmen okula gittiği için almadığı müfredattan sorumlu tutacaklar.”

Sınavda ilk dönemin müfredatından muaf olacaklarını anlatıyoruz ama inanmıyor. Yine güvensizlik duvarına çarpıyoruz.

Sinekler, yılanlar, böcekler içinde susuz yaz

Sorunlar da çözülmek yerine giderek büyüyor. Sıcak, mesela. Havaların ısınmasıyla birlikte, toplanamayan çöplerin de katkısıyla artan sineklerin saldırısından, gün boyu biz de nasibimizi alıyoruz. Sinek kovucu getirmeyi akıl edemediğimiz için birkaç saat içinde bile açıkta kalan her yerimiz yara bere oluyor.  Çoğu park bahçe gibi yerlerde kurulduğu için çadırlara giren böceklerden, yılan ve  farelerden yiyecekleri ve çocukları korumak da bayağı mesele haline gelmiş.

Uzmanlar, enkazların kaldırılmadığı, alt yapının çöktüğü, temizlik sorunlarının yaşandığı kentte; böcek/kemirgen üreme alanı sayısı 120 binden 1 milyonun üzerine çıktığını söylüyor. Bu da tifo, sıtma gibi birçok salgın hastalığa davetiye çıkaran bir durum. Büyükşehir Belediyesi ilaçlama yapıldığını söylese de belli ki yeterli değil. Biz de kenti dolaştığımız dört gün boyunca bir kez bile ilaçlama yapıldığını görmedik.

Depremin üzerinden geçen dört ayın ardından depremzedelerin halen çadırlarda kalıyor oluşu başlı başına bir sorunken, çadır bile alamayanların varlığı ise bambaşka bir vaka. Kendi olanaklarıyla, naylondan, tahtalardan yaptıkları barınaklarda yaşayanlara rastlamak hiç ender değil. Konteyner bulabilenler de ya kendileri satın almış ya da çeşitli yardım kuruluşlarının gönderdiklerine yerleşebilmiş.

Antakya’ya bağlı ancak merkezden uzak Küçükdalyan Mahallesi gibi bazı yerlere ise neredeyse hiç yardım gitmemiş. Sağlam ev kalmayan mahalle halkı, gönüllülerin yardımlarından da çok az yararlanmış. Bütün mahalle kendi olanaklarıyla yaptıkları ya da bulabildikleri çadırlarda kalıyor. Duş, tuvalet ihtiyaçları için de hasarlı, ancak tam yıkılmamış, evler kullanılıyor.  Tıpkı merkezde olan ama aynı durumdaki bir diğer Alevi mahallesi Armutlu gibi.

Dönüşlerin yavaş yavaş başladığını duyduğumuzu söylüyoruz, biz konuşurken çevremizde toplanan diğer depremzedelere. Doğruluyorlar, ancak dönenlerin de memleketlerine kavuşma sevincinin yarım kaldığını anlatıyorlar. Az hasarlı evlerine giremiyormuş insanlar, çünkü su yok.

Su sıkıntısı, çadır ve konteynerlerde de halen çözülebilmiş değil. Şebeke suyu, çöken altyapının onarılamaması yüzünden içilemiyor. Taşıma suyla ise değirmen bir yere kadar dönüyor. ‘Su kuyruklarının’ metrelerce uzadığını anlatıyor depremzedeler.  Su dağıtımında en etkin kuruluşun İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) olduğunu söylüyorlar. Depremden bu yana bölgeden ayrılmayan İBB ekipleri, sürekli su tedariki sağlamaya çalışıyormuş. Bir de TİP, HDP gibi bazı partilerle birkaç dini cemaat bölgeyi terk etmemiş. En göze çarpan alanlardan biri de kentin tam merkezinde, valiliğin karşısında kurulu bir cemaatin yardım köşesi. Buradaki hareket hiç bitmiyor.

Elektrik, AFAD’ın çadırkentlerine ve ana yollara veriliyor ancak kentin girişi, ara sokaklar ve vatandaşların kendi kurdukları yerleşkeler bundan mahrum. Onlar da direklerden, trafolardan kablolarla hat çekerek sorunları “çözmüşler”.  Devlet de bağımsız çadır ve konteynerlere fatura göndererek bu çözüme karşı kendisininkini koymuş. “Ödemeyeceğiz” diyorlar, buna karşı bir yaptırım olacak mı, bunu da ilerleyen dönemde göreceğiz. Ancak devlet “ya benim istediğim yerde, istediğim koşullarda kalırsın, ya da seni görmezden gelmekle kalmaz, yoluna da taş koyarım” aşamasına geçmiş gibi görünüyor.

Çoğunun akıl sır erdiremediği ortak bir sıkıntı da e-devlet’te evlerinin bir anda az hasarlıdan çok hasarlıya, çok hasarlı çıkanların da az hasarlıya dönüştürülmesi. Ne kalanlar ne dönenler neye göre, kime göre, nasıl işliyor süreç, bilmiyor. Bilgi veren? O da yok. “Günlük kur gibi” diyor biri: “Evimizin akıbeti her gün değişiyor.” Dönenlerin gelip de çadıra konteynere taşınmaları da çözüm değil, hele de bu mevsimde.

Seyyar tuvalet, banyo ihtiyacı da halen sürüyor. Dört ay sonra bile. Hijyene, temizliğe ulaşamayan önemli bir kesim var kentte. İktidarın herkesi yerleştirebileceği konutları bir yılda bitireceği vaadi ise bu denli büyük bir yıkımın olduğu ortamda kimse tarafından gerçekçi bulunmuyor. Ne uzmanlar ne halk ne de gördüğümüz manzaralar karşısında biz; gazetecilerin soru işaretleri çok.

Ama bunlar da yarına kalsın.

Yarın: Antakya sokaklarında, uzmanlar ne diyor?

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.