Ana Sayfa Blog Sayfa 419

Meteorolojiden 24 Temmuz’a kadar sıcaklık uyarısı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nden (MGM) yapılan son değerlendirmelere göre; 24 Temmuz saat 16.00’a kadar Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgeleri için sıcaklıkların 3 ila 8 derece, diğer bölgeler için ise mevsim normallerinin 1 ila 5 derece üzerine çıkacağı tahmin ediliyor.

Sıcak dalgası nedeniyle Marmara, Ege ve Akdeniz’de yaşayan ve kronik rahatsızlığı olanlar, yaşlılar ve çocuklar başta olmak üzere vatandaşlara 11.00 ile 16.00 saatleri arasında dikkatli ve tedbirli olmaları yönünde uyarılar yapıldı.

‣Aşırı sıcaklar iklim kriziyle mi ilgili? 
‣ Milyonlarca yılın sıcaklık rekoru kırıldı: Bu normal bir anomali, yanmaya devam edeceğiz
‣ 2022 yazında aşırı sıcaklar Avrupa’da 61 bin can aldı

Meteorolojinin yaptığı uyarı 19 Temmuz ve 24 Temmuz saat 16.00 zaman aralığı için verildi. Bu süreçte bazı illerde beklenen sıcaklıklar şöyle:

  • Ankara: 31-35 derece
  • İstanbul: 31-35 derece
  • İzmir: 38-40 derece
  • Edirne: 37-41 derece
  • Çanakkale: 35-40 derece
  • Muğla: 39-41 derece
  • Adana: 35-39 derece
  • Antalya: 39-45 derece
  • Kayseri: 31-35 derece
‣Son sekiz yılın en düşük su miktarı: İstanbul’un barajlarındaki doluluk yüzde 40 sınırında
‣ ‘Dayanılmaz’ sıcak dalgası Avrupa ve Türkiye’de hayatı tehdit ediyor
‣ Cerberus sıcak dalgası: Avrupa neden bu kadar sıcak ve sıcaklar ne kadar sürecek?

Meteoroloji Genel Müdürlüğünün günlük son değerlendirmelere göre ise ülkenin kuzey kesimlerinin parçalı ve yer yer çok bulutlu, Kars ve Ardahan çevrelerinin yerel olmak üzere sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı, diğer yerlerin az bulutlu ve açık geçeceği tahmin ediliyor.

İstanbul Valiliği, belediyelere sokakta yaşayan hayvanlarla ilgili talimat verdi

İstanbul Valiliği sokakta yaşayan hayvanların toplatılması yönünde talimat verdi. Valilik tarafından verilen talimatta 5199 nolu Hayvanları Koruma Kanunu gereğince sokakta yaşayan hayvanların rehabilitasyon merkezlerine götürülmesi istendi. Talimata göre bu hayvanlar kısırlaştırılarak tedavi edildikten sonra gözlemlenecek. Hayvanların sağlığına kavuştuğu tespit edildikten sonra ise alındıkları yerlere bırakılması istendi.

Ayrıca bakımevi olmayan belediyelerin gerekli işlemleri başlatarak bakımevlerini aktif hale getirmeleri talimatı da verildi.

Valilik talimatı Büyükşehir Belediyesi’ne, İlçe Kaymakamlıklarına, 39 ilçe belediyesine ve Tarım İlçe Müdürlüklerine gönderdi. Talimatta şu ifadelere yer verildi:

“Kanun, sokak hayvanlarının bulundukları yerlerden alınmasını, rehabilitasyon merkezlerine götürülmesini, kısırlaştırılarak tedavi edilmesini, tedavi sonrası bir süre gözlemlenmesi ve sağlıklarına kavuştukları tespit edildikten sonra yeniden alındıkları yere bırakılmasını gerektirmektedir. İlgili yazı, ilgili birimlerin bu kanunun gereğince işletilmesi talebini içermektedir.”

Aliağa’da Sao Paulo’dan sonra bu kez de Sloug kaygısı hakim: Burası dünyanın hurdalığı değil

Libya’da uzun yıllar kimyasal atık depolamak için kullanılan Sloug isimli tankerin İzmir’e getirildiği, söküm için aylardır Aliağa’da bulunduğuna ilişkin iddialar, kamuoyunu tedirgin etti. Aliağalılar Sao Paulo gemisine karşı verdikleri mücadeleyi yeni kazanmışken Sloug tanker gemisine ilişkin iddiaları karşısında kaygılandıklarını dile getirerek tepki gösterdi:

“Bizler, uydu kayıtlarında hala Libya’da olduğu ve sahte belgelerle içindeki kimyasal maddelerin temizlenmesi için önce Mısır’a sonra da sökülmek için Hindistan’a götürüldüğü; Mısırlı ekolojist ve çevreci dostlarımızın itirazları sonucunda orada sökülememesi üzerine 23 Şubat 2023 tarihinde Aliağa Gemi Söküm Tesislerine geldiği iddia edilen Sloug isimli zehir gemisinin ilçemizde yeni bir çevre felaketine sebep olmaması için var gücümüzle mücadele edeceğimizi buradan tüm dostlarımıza duyurmak isteriz.”

Aliağa Çevre Platformu (ALÇEP) tarafından yapılan açıklamada 6 Şubat’ta gerçekleşen Maraş depremlerine de işaret edilerek “Her zaman olduğu gibi, Maraş Depremi gibi büyük bir felaket yaşamış olduğumuz bu dönemde yine bir oldu bitti ile içinde tonlarca zehirli kimyasal madde olduğu öne sürülen bu zehir gemisi AB Söküm Sertifikası iş kazaları nedeni ile iptal edilen bir firma tarafından ilçemize getirilmeye çalışılıyor” denildi ve şu ifadelere yer verildi:

“Gemi söküm patronlarının kar hırslarını ne bu zamana kadar yarattıkları çevre tahribatı ne sökülen gemilerle bizlerin soluduğu havayı, içtiği suyu, bastığı toprağı zehirlemeleri ne de işçi ölümleri durduramadı. Gemi söküm patronlarının kar hırsları Aliağalıların sağlığından ve işçilerin yaşama hakkından değerli değildir.”

‣ Binlerce ton kimyasal atık taşıyan gemi ‘Sloug’ İzmir’de: Ege’deki canlılar risk altında

‘Aliağa çevresel saldırı altında’

Aliağa’nın yıllardır çevresel saldırı altında olduğunun belirtildiği açıklamada Sao Paulo gemisi de hatırlatıldı:

“Henüz geçen yıllarda Sao Paulo isimli zehirli gemiyi burada sökmek istemişlerdi fakat mücadelemizle durdurduk. Cüruf depolama bahanesiyle cüruf dağları oluşturdular, yukarı Şehitkemal Akçakise mevkiinde yeni cüruf alanları açmak istediler fakat yine bilinçli mücadelemizle hakkımızı arayarak mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı aldık, ilerleyen süreçte bu mücadelede de başarıya ulaşarak bu uğraşıları da iptal ettireceğimizden şüphemiz yoktur.

Nasıl ki Sao Paulo zehir gemisinin sökümü ve cüruf depolama alanları oluşturma projeleri hakkında mücadelelerimizi kazandıysak, Sloug isimli zehirli tanker gemisinin de Aliağa’mızda sökülmemesi için gereken mücadeleyi sonuna kadar verecek ve kazanacağız.”

‘Aliağa’ya dünyanın hurdalığı muamelesi yapılmasını reddediyoruz’

Hiçbir mevzuata uymadığı halde iki firmanın ticari kavgaları olmasa halkın duyamayacağı Sloug isimli geminin ve benzerlerinin Aliağa’da sökülmesini istemediklerini ve Aliağa’ya dünyanın hurdalığı muamelesi yapılmasını reddettiklerini belirten Aliağalılar, son olarak şunları dile getirdi:

“Aliağa dünyanın çöplüğü değildir. Başka bir Türkiye, başka bir Aliağa yok!
Bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir kent ve ülke bırakmak bizlerin tarihsel, insani ve vicdani sorumluluğudur. Bizler yaşamı seviyor, gelecek kuşaklara temiz bir doğa, yaşanabilir bir Aliağa bırakmak istiyoruz. Bizimle bu düşünceleri paylaşan herkesi, bahsettiğimiz bu mücadelede birlikte olmaya davet ediyoruz.”

DEVA Partili Rızvanoğlu, Bakan Özhaseki’ye iklim hedeflerini sordu

DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı, Doğa Hakları ve Çevre Politikaları Başkanı, Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki‘ye iklim değişikliği hedeflerini sordu.

Evrim Rızvanoğlu TBMM’ye Özhaseki’nin yanıtlaması talebiyle ilettiği soru önergesinde “Türkiye’nin küresel iklim diplomasisi içerisinde yer edinebilmesi için hangi adımlar atılıyor? Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı‘nda (COP27) sunulan Ulusal Katkı Beyanı‘nın (NDC) Türkiye’nin bu alandaki konumuna etkisi nedir?” diye sordu.

[COP27] Ümit Şahin: Türkiye’nin açıkladığı, azaltım değil artış hedefi

Türkiye‘nin Akdeniz Havzası‘nda yer aldığından dolayı iklim değişikliğinden en çok etkilenecek ülkelerden biri olduğunun altının çizildiği soru önergesi metninde şunlara yer verildi:

“İklim değişikliği, ekosistemimizi, insan sağlığını, su ve gıda krizini, ülke güvenliğini ve hatta nesiller arası adaleti ilgilendirdiğinden dolayı, küresel işbirliğini zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle, ülkemizin küresel iklim aksiyonlarına etkili katkılar sunarak iklim kriziyle küresel mücadele konusunda atacağı adımlar önemli hale gelmektedir.”

Bakanlığın iklim hedefleri yetersiz

Önergede ayrıca Almanya‘da gerçekleşen yıllık Bonn iklim görüşmelerine de değinilerek bakanlık yetkililerinin Türkiye’nin 2026 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) görüşmelerine ev sahipliği yapmayı ‘isteyeceği’ yönündeki açıklamalarına işaret edildi:

“COP31’e ev sahipliği yapılmak istenirken, COP27 sürecinde Bakanlığınız tarafından sunulmuş olan NDC ile ilgili eksikliklerin dikkate alınması önemlidir. Bu eleştirileri şöyle sıralayabiliriz;

Bakanlığınızın 2030 yılına kadar ‘sera gazı emisyonlarını referans senaryoya göre artıştan yüzde 41 azaltma hedefi‘, Paris İklim Anlaşması‘nda belirlenen endüstriyelleşme öncesi döneme kıyasen küresel sıcaklık artışının 2 derecenin olabildiğince altında (mümkünse 1.5 derece seviyesinde) tutulması hedefi için yeterli değildir.

Ayrıca hedef belirlenirken ‘mutlak emisyon azaltım‘ ilkesine göre düzenlenmesi gerekirken, toplam emisyonların 2020 seviyesine göre yüzde 32 artırılmasına izin veren ‘artıştan azaltım’ metodolojisi uygulanmıştır.

Ancak bu durum ne Paris İklim Anlaşması’nım küresel emisyonları yüzyıl ortasına göre net sıfırlama gerekliliğiyle, ne de 2021 yılında Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye için açıklanan 2053 net sıfır emisyon vizyonu ile uyumludur.”

[Şarm El Şeyh’ten COP27 Notları -1] Kızıldeniz’in balıkları da bizi görecek mi? 
[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-2] Herkesin dönüşümü kendine
[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-3] Türkiye emisyonlarını daha ne kadar artıracak?
[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-4] Konferans yine niye kilitlendi?
[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-5] Sonuç zafer mi yenilgi mi?

‘Sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönelik politikalar benimsenmeli’

Rızvanoğlu’nun soru önergesinde ayrıda enerji sektörünün sera gazı emisyonundaki payına da dikkat çekildi:

“Enerji sektörü sera gazı emisyonlarının önemli bir kısmından sorumludur ancak; Bakanlığınızın hedefi bu sektörden kaynaklanan emisyonları azaltmaya yönelik yeterli bir önlem içermemektedir.

Ülkemiz yanlış azaltım uygulamalarından kaçınmalı, daha iddialı hedefler belirlemeli, mutlak emisyon azaltımına odaklanmalı, enerji sektöründe kapsamlı önlemler almalı ve sürdürülebilir enerji kaynaklarına yönelik politikalar benimsemelidir. Söz konusu adımlarla daha etkili bir katkı sağlanabilir ve küresel iklim hedeflerine daha yakın bir şekilde ilerlenebilir.”

Önergede şu sorulara yer verildi:

  1. Türkiye’nin küresel iklim diplomasisi içerisinde yer edinebilmesi için hangi adımlar atılmaktadır? COP27’de sunulan Ulusal Katkı Beyanı’nın Türkiye’nin bu alandaki konumuna etkisi nedir?
  2. Türkiye’nin COP27’de güncellendiği duyurulan Ulusal Katkı Beyanı ile ilgili eleştiriler dikkate alındığında, hedeflerin gözden geçirilmesi ve yeni hedefler belirlenmesi konusunda yeni bir strateji çalışması yapılmakta mıdır?
  3. Ülkemizin iklim değişikliği ile mücadele konusunda daha kapsamlı ve etkili önlemler almasını sağlayacak yeni bir iklim değişikliği eylem planı oluşturacak mısınız?
  4. Revize Ulusal Katkı Beyanı‘nın hazırlanması için herhangi bir çalışmanız mevcut mudur? Bu çalışma var ise detayları kamuoyuyla paylaşılacak mıdır?
  5. 2030 yılı için öngörülen 1.175 milyon ton CO2e (karbondioksit eşdeğeri emisyon) birçok bilim insanı tarafından abartılı bulunmaktadır. Bu rakam ne gibi varsayımlar, hangi veriler ve nasıl bir model kullanılarak hesaplanmıştır?
  6. COP27 çerçevesinde Türkiye’nin 2038’i emisyon tepe noktası (pik yılı) kabul ettiği açıklanmıştır. Tepe noktasının ve buraya kadarki mutlak emisyon artışlarının Paris İklim Anlaşması’yla ve Türkiye’nin 2053’te net sıfır hedefiyle uyumlu olmadığı, sera gazı emisyonları 2038’e kadar artırıldıktan sonra sadece 15 yıl içinde sıfıra indirmenin gerçeklikten uzak olduğu ortadadır. Tepe noktası neden ve nasıl 2038 olarak belirlenmiştir? Tepe noktası tarihini daha erken bir tarihe almayı planlıyor musunuz? Bu konuda hazırlanmış bilimsel bir rapor bulunmakta mıdır? Varsa kamuoyuyla paylaşmayı planlıyor musunuz? 2053’te net sıfır için projeksiyonunuz nedir?
  7. Türkiye’nin emisyon azaltım hedeflerini güncellemesi bu kadar elzem iken, Türkiye’nin enerji sektöründeki emisyon azaltımları ile ilgili çalışmaları nelerdir?
  8. Türkiye’nin kömür gibi yüksek emisyonlu enerji kaynaklarından uzaklaşma ve sürdürülebilir enerji politikalarını benimseme konusunda adımlar atmasının önemi düşünüldüğünde fosil yakıtlarla ilgili herhangi bir taahhüde, son verilen Ulusal Katkı Beyanı’nda rastlanmamaktadır. Ülkemizin 2053 net sıfır hedefine ulaşabilmesi için fosil yakıtlar ile ilgili terminler nelerdir?
  9. 2053 net sıfır hedefi için enerji sektörü haricinde kirletici vasfı yüksek olan çimento ve demir çelik tesisleri gibi enerji yoğun sektörler için çalışmalarınız var midir?

Denizlerimizdeki ispermeçet balinalarıyla tanışın!

Deniz memelilerinin kritik yaşam alanları ve karşılaştıkları sorunlar hakkında bilimsel ve kamu bilincini artırmaya yönelik çalışmalar yapan Deniz Memelileri Araştırma Derneği‘nin (DMAD) uzman ekibi, Kaş ve Fethiye açıklarında ispermeçet balinaları görüntüledi.

Dernek kurucusu Aylin Akkaya, Dimitris Lisenko, Leyla İsrapilova, Evie Violet White, Atakan Dalkılıç, Bedirhan Bartu Tekin, Ceyda Özdemir, Efecan İştipliler, Zeynep Dilan Seyhan ve Evsane Güllüdere, bölgedeki çalışmalarını sürdürüyor.

DHA‘nın aktardığına göre, deniz biyoçeşitliliğini korumak için veri tabanı oluşturan, ekolojik farkındalığı artırmayı amaçlayan derneğin araştırmacıları, Akdeniz’de yürüttükleri araştırma seferinde elde ettikleri ispermeçet balinalarına ait görüntüleri sosyal medya hesaplarından paylaştı.

DMAD’dan Leyla İsrapilova, ‘Türkiye’de balina var’ başlıklı paylaşımında, bu balinaların aslında denizlerimizde hep yaşadıklarına işaret ederek, “Başka balina türleri de var. Fakat insan kaynaklı stres faktörleri arttığı için koruma ve farkındalık çalışmalarının önemi gittikçe artıyor” dedi.

Nesilleri tehdit altında

Türkiye denizlerinde ispermeçet, gagalı balina ve uzun balina olmak üzere üç tür balina bulunduğunu belirten araştırma ekibinden Efecan İştipliler, Dünya Doğal Kaynakları Koruma Birliği (IUCN) kırmızı listesi verilerine göre Akdeniz‘de yaşayan ispermeçet balinaları için 250 ila 2 bin 500 arasında nüfus tahmini yapıldığını, Akdeniz popülasyonunun ‘tehlike altında’ şeklinde sınıflandırıldığını söyledi.

Doğu Akdeniz’deki çalışmaların az olması nedeniyle Türkiye kıyılarındaki nüfusun ortaya çıkarılması için daha çok çalışılması gerektiğini belirten İştipliler, balina ve yunusların iletişim için ses kullanan canlılar olduklarından, en büyük tehdidin de su altı ses kirliliği olduğunu kaydetti. İştipliler, ayrıca deniz trafiğine bağlı yaralanmalar, plastik kirliliğini de balina türleri için önemli tehditler olarak sıraladı.

İspermeçet balinasında yeni doğan yavruların, 3,5- 4,5 metre uzunluğunda ve 1 ton ağırlığına sahip olabildiğini anlatan İştipliler, şu bilgileri verdi:

Hermann Melville’in ünlü romanında bahsi geçen ve bizlerin Moby Dick olarak bildiğimiz kaşalotlar, belki de en ikonik balinalardan biridir. Yaşayan en büyük dişli balinadır. Dünya üzerindeki canlılar arasında en büyük beyne sahiptir. Yetişkin dişi bireyler 12,5 metre ve yetişkin erkek bireyler ise 19,2 metreye kadar büyüyebiliyor. Kaydedilen en yüksek ağırlık ise 57 bin kilogramdır. Derin denizlerde yaşar ve avlanırlar. 1000 metre ve daha derin sularda daha yaygın olarak görülebilirler. Genellikle 30-50 dakikalık dalışlar gerçekleştirirler, bu dalışlarıyla en uzun dalış süresine sahip ikinci canlıdır. Birinci sırada ise 2 bin 992 metreye yaptığı 138 dakikalık dalışları ile yine ülkemizde görülen gagalı balina bulunmaktadır.”

Nelere dikkat edilmeli?

Denizlerimizde balina ve yunuslarla ilgili veri eksikliğinin çok fazla olduğuna dikkati çeken İştipliler, şöyle devam etti:

“Sularımızdaki canlıların varlığından habersiz birçok insan var. DMAD ekibi olarak veri eksikliğini kapatmak ve bu canlıları yakından tanımak için düzenlediğimiz seferlerin yanı sıra toplum bilincini artırmaya ve sularımızdaki balinaların bilinirliğini vurgulamaya çalışıyoruz. Denizlerimizi korumak ve deniz memelilerine daha huzurlu bir deniz bırakmak için hep birlikte çalışabiliriz. Daha önce de belirttiğimiz gibi balinalar sese son derece duyarlıdır. Bu yüzden deniz taşıtı tekne vb. kullanıyorsanız hızınıza dikkat etmelisiniz. Kirlilikten kaçınabilir ve tüketimi azaltabilirsiniz. Görüntüler ve çalışmalarımızı paylaşabilir ve toplumsal bilinçlendirmeye katkıda bulunabilirsiniz. Araştırmalarımıza destek olarak denizlerimizdeki canlıların korunmasında rol oynayabilirsiniz.”

[Yeşil Gazete Deprem Bölgesi’nde-3] Gidenler, kalanlar…

Haber/İzlenim: Alev KARAKARTAL

Fotoğraf/Video: Gürcan ÖZTÜRK

*

Antakya’daki üçüncü günümüz. Artık biraz daha derinlere inme, hikayelere kulak verme zamanı.

Ama en önce parçalanmış kalplerinden fışkırıp duvarlara kazınan duygularına ve umutlarına ses olalım. Kentin neredeyse bütün duvarlarına sitem ve inat sinmiş: “Bizi ölüme terk ettiğinizi unutmayacağız.”, “Geri döneceğiz”, “Gitmedik ki dönelim”…

Antakyalılar şehirlerine, orada kurdukları hayata aşık. Yerle yeksan olsa da, bin kere yıkılıp yeniden yapılsa da bu aşk azalmak bir yana alevleniyor. Depremden sonra kenti terk edenlerin aklındaki tek şey dönmek. Gitmeyenler de her türlü zorluğa rağmen “buradayız, kalacağız, kentimizi, kendimizi yeniden kuracağız diyor. Sitemliler; enkaz altında bırakıldıkları o üç gün, hiç unutulmamacasına hafızalarına kazılmış. Hala kaldırılmayan enkazlar, o enkazların altında olabilecek yakınlarının şüphesi, kayıplar, susuzluk, hastalık riski, temel ihtiyaçların eksikliği yaslarını bir türlü yaşayamamalarına neden olsa da, kararlılar: Hiç bir yere gitmiyoruz!

Depremin hemen ardından kenti terk edenlerin bir kısmı, seçimler nedeniyle döndükleri kentlerinden ayrılmayıp kalmış. Ancak şu sıralarda bir tür “giden bir pişman, gitmeyen/dönen çok…”  durumdalar. Bölgede işsizlik almış yürümüş, işyerleri de yerle bir olduğundan memurlar ve yeniden kendini toparlamaya çalışan esnaf hariç kimsenin çalışacak bir yeri, yapacak bir işi yok. Sadece inşaat, biraz da tarım… Enkazların yıkımı ve yeniden inşa, kentteki tek ekonomik faaliyet olunca inşaat işçileri ve mühendislere talep patlamış; tarım alanlarında da yavaş yavaş hareketlilik başlamış; diğerleri ise şimdilik yok hükmünde.

“Az hasarlı” olan veya öyle gösterilen evlerine girmek isteyenler ise bağlanmayan ve/ya hala çamur akan şebeke suyu, olmayan elektrik, altyapı sorunlarından dertli.

Dolaştığımız sokaklarda, evler hep görmeyen gözlerle izliyor yoldaki tenha hareketi. Zira bütün pencereler, içerideki kapılar, ısınma tertibatı vs. para eden ne varsa, inşaatçılara satılmış. Depremzedelere dağıtılacağı söylenen 10 bin TL’yi ise hala almayanlar var. Alanlar da çoktan günlük iaşe için kullanmış, para eriyip gitmiş.

Depremin hemen ardından gelen yardımların azalıp gönüllülerin büyük bölümünün bölgeden elini eteğini çekmesinin üzerine bir de yavaş yavaş gelen faturaların yükü eklendiğini duyuyoruz bütün kentten. Elektrik faturalarının tutarının 3-5 bin bin liradan başladığını anlatıyorlar. İşyerinin enkazı bile henüz kaldırılmayan esnafın da ertelenen kredi borçları için ödemeler istenmeye başlanmış. Çoğunun çalışacak yeri, ödeyecek işi yok, ama banka beklemez! Sadece onlar da değil, depremden hemen önce yeni ev alanların çektiği kredilerin de ödeme zamanı gelmiş. Bunların yeniden ertelenip ertelenmeyeceğine ilişkin bir açıklama, bir destek paketi de görünmüyor ufukta.

Kime dokunsak bin ah işitiyoruz yani.

Kayıplar için bitmeyen yas…

Ama “ah”ların en büyüğü, hala cenazesine ulaşılamayan kayıplar için çekiliyor. 6 Şubat depremlerinde en büyük yıkımı alan yerlerin başında yer alan kent için dönemin içişleri bakanı Süleyman Soylu, “Hatay’da her iki evden biri yıkıldı” demişti. İki hafta sonra iki büyük deprem daha yaşayan şehirdeki  hasar alan binalar da yıkıldı, çadır bulamadığı için bu mekanlara girmek zorunda kalan vatandaşların bazıları da bu ikinci depremlerde enkazda kaldı.

Resmi sayılara göre, 11 ili etkileyen depremlerde toplam 50 bin 399 kişi hayatını kaybetti, ancak bunun içinde “kayıplar”; yani yıkılan binalarda yaşadığı bilinen ama ölü ya da diri ulaşılamayan kişiler yok.  Konuya ilişkin resmi bir açıklama da…Mesela 25 kişinin yok olduğu İlke Apartmanı ya da çok konuşulan Rönesans Rezidans’ta yaşayan 80’e yakın kişinin ne cesedine ulaşılabildi ne de bir daha haber alınabildi. Hatay Belediye Başkanı ulaşabildikleri kişilerden elde ettikleri bilgilere göre 4 bin kişinin kayıp olduğunu açıklamıştı; depremzedeler sayı çok daha fazla diyor, devlet daha az. Tam olarak kaç kişi, kimler, nerede kayıp? Bilmiyoruz…

Umarız kimse yaşamaz, ama sevdiğiniz birini kaybettiğinizde ziyaret edebileceğiniz bir mezarının bile olmaması, onu -hele de böyle bir anda, beklenmedik bir felakette- yitirmenin acısını ve travmasını kat kat artıyor. Ölüm, bir türlü vuku bulmuyor, artık giderek azalsa da ne ümit bir türlü bitebiliyor ne de insanın içinde yanan “yas kandili” sönmek biliyor. Öyle bir yaralı araf hali.

Kurtulanların ‘sağlıklı kalabilme’ mücadelesi sürüyor

Çok büyük sıkıntı yaşanan bir diğer mesele de hayatta kalabilenlerin sağlıklı olabilmesi ve bunun için de sağlık hizmetlerinin verilebilmesi. Depremlerde özellikle Hatay’daki ovaya, sulak alanların üzerine, alüvyon toprağa, önünü ardını düşünmeden inşa edilen Antakya ve İskenderun devlet hastaneleri yerle bir oldu, enkaz haline gelen özel hastanelerdeki yoğun bakımlarda insanların ölüme terk edildiğini izledik canlı yayınlarda. 80 kişinin can verdiği İskenderun Devlet Hastanesi için “depreme dayanıklı değil” raporu verilmişti oysa. Oysa, bir felakette ayakta kalması gereken ilk kurumlardı hastaneler.

Biz kentteyken, alelacele bir çukura doldurulan bir miktar çimento ve taşınabilir panolarıyla sosyal medyada çokça konuşulan Defne Devlet Hastanesi’nin açılışı yapılmıştı. “Cephesi var, arkası yok” denilse de epey eksiğine karşı, en azından birinci basamak sağlık hizmeti verilebilecek bir hale getirildiğine tanık olduk. Ancak ameliyatlar ve ileri tetkiklere ihtiyaç duyulacak hastalıklar için halen tam teşekküllü bir hastaneleri yok.

Depremin başından bu yana bölgede bulunan Türk Tabipleri Birliği (TTB) boşluğu doldurmaya çalışıyor ama onların da imkanları sınırlı. Defne’de kurdukları psikiyatri ve kadın sağlığı konteyner polikliniklerinde tamamı gönüllü hekimler çalışıyor. Psikiyatri uzmanları konteyner kentleri ve çadır kentleri gezerek hizmet veriyor, grup terapileri yapıyormuş; daha önce tedaviye başlayan varsa yarım kalan tedavilerine de devam ediliyormuş. Kadın sağlığı polikliniğinde ise sağlık hizmetlerinin yanı sıra hijyenik ped dağıtımı, gebe takibi, doğum kontrolü araçları ve yöntemlerinin öğretilmesinin yanı sıra cinsel şiddet ve istismara uğrayanlara yardım da ediliyor.

Kendilerinin barındığı konteynerler ise oldukça “sade.” Yemekhaneleri bir masa, birkaç sandalye ve derme çatma bir mutfaktan ibaret. Yemeklerini kendileri yapıyor, nöbetleşe yiyip bulaşıkları birlikte yıkıyorlar. Yaşadıkları, uyuyup dinlendikleri konteynerler de sadece yer yataklarından ve giyecekleri için askılardan ibaret. Bazıları bizzat depremzede olan gönüllü hekimler düzenli olarak kentin çeşitli yerlerinde gelişigüzel kurulan çadırlar ve uzak köyleri ziyaret ediyor, hastaları muayene ve tedavi ediyor, ayrıca içme suyu kontrolleri de yapıyormuş. Bir konteynerde depoladıkları gerekli ilaçların yanı sıra klor gibi gerekli hijyen ve temizlik malzemelerini de ihtiyaç duyulan yerlere dağıttıklarını anlatıyorlar.

Ancak her birinde 600 ila 100 adet konteynerin bulunduğu 52 konteyner kent, yine her birinde 100 ila 200 çadırın yer aldığı 200’e yakın, belki de daha çok bağımsız çadır topluluklarında hayatta kalmaya çalışan binlerce kişiye sağlık hizmeti götürmek hiç kolay değil, aslına bakarsanız mümkün de değil.

Hekimlere göre, kentteki en yaygın şikayet ishal ve sayıları giderek artan sinek, kemirgen, haşere, fare ve yılanların yaydığı hastalıklar. Şehirdeki hemen her binada, çatılara yerleştirilen su depoları ağır hasarlı binalara girilemediği için sineklerin barınması için en uygun üreme alanları olmuş, zaten yoğun sıcağın üzerine bu da birikince üreyen milyonlarca sinek, adeta insanların ve hayvanların üzerinde tülden bir bulut oluşturuyor. İlaçlama yetersiz, araç eksik, personel az. Sıtma, tifo, çeşitli zehirlenmelerin ortaya çıkması veya artması da doktorları şaşırtmayacak gibi. Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, boğmaca, suçiçeği, çocuk felci gibi hastalıklardan korunmak için yapılan aşılamalar da aksamış. Çocuklar bu nedenle büyük risk altında.

Yıkılan eski binalardan yayılan asbest tozu ise başka bir mesele. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde bu tozu soluyan Hataylılarda tek tip bir kanser türünün patlamasına neredeyse kesin gözüyle bakıyorlar.

Hatay Valiliği, biz döndükten sonra 15 Temmuz’da sosyal medyadan bir duyuru paylaştı. Buna göre, kentte beşi moloz döküm sahası, biri park, biri konteyner kent olmak üzere yedi lokasyondan alınan numunelerin analizinde asbest  ‘mevzuat standartlarının altında çıktığı’ açıklandı. Konuyla ilgili tüm uzmanların uyarılarının aksine….

Buna içtenlikle inanıyor olsalar gerek ki, kentteki her ‘moloz döküm sahasında’ ve sayıları daha az “yerinde ayrıştırma” bölgelerinde yüzlerce işçinin bırakın kişisel koruyucu donanımı, tıbbi maske bile takmadan öylece çalıştırıldıklarına tanık olduk. Yeni “Çevre” bakanımız Mehmet Özhaseki ise ilk beş aydaki yıkım pratiklerine dair suçu önceki bakan Murat Kurum’a atmayı tercih ediyordu aynı günlerde: “İlk yapılan ihaleler alelacele yapıldığı için şartnamelerde bazı şeyler gözden kaçmış”mış meğer. . Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir Ve Bölge Planlama Bölümü Şehircilik Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi ve İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi kurucu gönüllülerinden Dr. Aslı Odman, bakanlıkların el birliğiyle nasıl da “suçu örtbas ettiklerini” bianet’teki şu makalesinde tane tane anlatıyor.

Gerçekten de katı olan her şey buharlaşıyor.

Kadın kadının yurdudur

Bunca derdin tasanın arasında ise kadın dayanışmasına aşina olanların şaşırmayacağı şekilde “allı morlu çiçekler” açıyor. Tek tek bireyler, kadın örgütleri, kadın ağları vb., Türkiye’nin dört bir yanından binlerce kadın depremin hemen ardından bölgedeki hemcinslerine yardım edebilmek için hızla harekete geçmişti. Zira biliyorlardı ki, her felakette, başa gelen her musibette en çok, en önce ve en ağır şekilde kadınlar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar etkilenir. Artan yoksulluk, yoksunluk halleri en çok onları vurur, böyle durumlarda şiddet de artar, cinsel saldırılar da. Yaşlıların, çocukların, hatta hayvanların bakımı da sanki onlar afetzede değilmiş gibi onlara düşer.

Yazık ki depremde de bu durum değişmemiş, en ağır yükleri yine onlar sırtlanmış. Aşırı sıcağın vurduğu, susuzlukla boğuştukları, bırakın hijyen, temizlik ve diğer ürünleri  düzgün beslenmelerine yetecek yiyeceğe ulaşmak bile sorunken, olanaksızlıklar içinde bir çadırda toplanan kalabalık aile fertlerinin tüm ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmışlar. Aşevlerinden her gün tüm aile için bir öğün de olsa sıcak yemek almak, taşımak, hazırlamak ve herkesi doyurduktan sonra ortalığı toparlamak da onların işi.

Hatay’lı kadınların bir kısmı, en iyi bildikleri işi yapmış; bir araya gelerek kooperatif kurmuşlar. Bir kısmı da Dünya Evimiz Derneği öncülüğünde ekmek üretiyor. Ekmek mühim, kentte adeta kalıcı hale gelmiş bir “ekmek sorunu” var zira. Başlatılan kampanya sayesinde bağışçılardan gelen desteklerle Samandağ’ın Uzunbağ, Mızraklı, Defne’nin Harbiye mahallelerinde tandırları onarıp yeni tandırlar yapmışlar ve bunların her birinde üç depremzede kadın çalışıyormuş.

Toplam 12 depremzede kadının yevmiyeli olarak çalıştıkları tandırlarda, bağışlardan elde edilen un ve diğer malzemeleri kullanarak tandır ekmeği ürettiğini öğreniyoruz. Su ve yemeğe erişimin azaldığı son dönemde kadınların kendi ekmeğini yapmasının önemli olduğunu belirten Dünya Evimiz Derneği’nden Samet Uslu, Hatay’ın yeniden ayağa kalkması için herkese bağış çağrısını da yineliyor.

İkinci “kadın durağı”, Kadın Savunma Ağı’nın oluşturduğu yaşam alanı. Yaşanan çoğu acı pek çok deneyimden çıkardıkları dersler ve örgütlü güçleriyle ilk günden itibaren bölgeye koşanlar arasındaki Ağ aktivistleriyle yeni yerlerine yerleşmek için hazırlıklar yaparken yakalıyoruz.  Daha önce şehrin merkezindeki Sevgi Parkı’nda bir merkez oluşturmuşlar, ancak bir süre sonra oradan uzaklaştırılmışlar. Bizi, yine bir kadının sahip olduğu ve onlara açtığı geniş bir bahçede karşılıyorlar.

Erkek şiddetine karşı savunma geliştirmek amacıyla bir araya gelen kadınların oluşturduğu ağlarının depremin hemen ikinci günü bir yandan kadınların, çocukların ve LGBTİ+ların ihtiyaç duyabileceği malzemeleri toplamaya başlarken bir yandan da gönüllü ekiplerini ilgili illere yönlendirdiğini anlatıyorlar.

Depremin ardından önce araçlara sonra da çadırlara ‘sıkışıp kalan’ kadınlara kendilerine özel, güvende ve huzurlu hissedecekleri özerk bir alan açmak üzere başlamışlar çalışmalara.  Bunu da yardım dağıtarak değil, dayanışmayı güçlendirerek, yeniden bir hayat kurmaları için destek verip yanlarında olurken, birlikte çalışarak ve üreterek hayata geçirmeyi öncelemişler, ki bunu büyük ölçüde başardıklarını söylemek gerek.

Sadece “dışarıdan” bölgeye düzenli olarak giden kadınların değil, bizatihi depremzede kadınların kendilerinin de -artık- bir parçası oldukları ağın içinde, sahip oldukları ne varsa; bir yetenek, bilgi, beceri, fazladan bir malzeme, yaratabilecekleri ve/ya edindikleri bir maharet; hiçbirini bir diğerinden esirgemediğini, hepsini paylaşıp çoğalttıklarını biz de görüyor; kızkardeşliğin gücüne bir kez daha iman tazeliyoruz.

Örgütlü oldukları bütün illerde aynı yöntemle çalıştıklarını anlatıyorlar: İhtiyaç ne, neden, talepler ne sorularına yanıt arıyor, buldukları yanıtlar üzerine birlikte çözüm yolları üretiyorlarmış.

Onlar yeni yerlerini heyecanla kurmaya çalışırken, mahallenin kadınları da merakla ve ilgiyle yanlarına gelip bir ihtiyaçları olup olmadığını, kendilerinin de çalışmalara katılıp katılamayacağını soruyor. Kurdukları sıcak ilişkiler sayesinde, her gün bir kadının evinde kalıyorlarmış; çocukların da ablası olmuş her biri; bir kadın derslere yardım ediyor, diğeri birlikte oynarken öteki çocuk atölyeleri düzenliyormuş.

Merkezlerinde kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddete karşı kendini korumaya alma, destek bulma, ihtiyaçların birlikte belirlenmesi ve bunların giderilmesinin yanı sıra, yerel tiyatro grupları kurmuşlar, birlikte film izleme günleri yapıyorlar, oluşturdukları kadın korosunda birlikte şarkı söylüyorlarmış ki bunların en az maddi ihtiyaçların giderilmesi kadar “ihtiyaç” olduğuna vurgu yapıyorlar.

Kadınlar ve LGBTİ+lar için belli ki en önemli sorun hala “güvenlik” ve süregiden ayrımcılık.

Yapılan atölye çalışmaları, etkinlikler ve eylemlerde yüzlerce kadın erkek şiddetinin arttığını, güvenlik zaafının hala devam ettiğini, hatta kolluk kuvvetleri tarafından sözlü tacize uğradıklarını anlatıyormuş. Devletin yetersiz de olsa yaptığı kimi yardımlar ise “aile reisi” olarak, tapu ve malların üzerine olduğu erkeklere verildiğinden, hepten ‘mülksüz’ kalmışlar. Seçimlerden sonra LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığın, politik söylemlerin de etkisiyle daha da artması nedeniyle bu grup da daha fazla içlerine kapanmış; yoksullaşmışlar ve gelecek kaygıları artmış.

Şöyle sıralıyorlar temel meseleleri:

  • 6284 nolu yasa burada uygulanmıyor.
  • Bir şiddet durumunda KADES’e ulaşmak neredeyse mümkün değil.
  • Aile Mahkemeleri, şiddet uygulayan erkek için uzaklaştırma kararları vermekte gönülsüz.
  • Bu erkekler, çoğu kez polis tarafından gözaltına da alınmıyor, polis ne yasalardan haberdar ne de uygulamak için istekli.

Kadınlar arasında boşanmak isteyenlerin sayısı her geçen gün artsa da, onların güvenliğini sağlamak, erkekle arasına mesafe koyabilmek, mümkünse başka bir kente gönderebilmek için büyük efor sarf ediyorlar. Böyle epey kadını bölgeden uzaklaştırmayı başarmışlar.

Eksiklerini sorduğumuzda ise şaşırmadığımız bir yanıt alıyoruz. Hala  en temel gereksinimler:  Çadır, seyyar tuvalet, hijyen malzemeleri, iç çamaşırı, terlik… “Bunları bırakın içecek suyumuz yok” diyorlar.

Depremden 5 ay sonra, 11 ilde hala su yok!

Devrim…

Ama artık onları, yeni merkezlerinin sevincinin ışıldadığı gözleriyle bırakıp “özel” biriyle buluşma zamanı.

Devrim Yolcu ben, kendime atadığım isim bu” diye başlıyor, karşımda, aile evinin mutfağında oturan genç, yakışıklı erkek. Depremde pek hasar görmemiş bir evde, topluca yaşayan kalabalık bir aileye misafiriz. Devrim, bir trans erkek ve cinsiyet uyum ameliyatı sürecinde. Yanındaki kadın nişanlısıyla hikayesini anlatıyor bize: Çok küçük yaşlarda kendinin “farkına vardığını”, içine doğduğu cinsiyetle barışık olmadığını anladığını, ancak üniversiteye kadar bununla ilgili bir şey yapamadığını, bir psikiyatristin de desteğiyle önce annesi, sonra babası ve anneannesiyle konuşabildiğini ve açılabildiğini:

“Ailem benim en büyük şansım. Elbette sıkıntılar yaşadık ama teyzemin de desteğiyle hep birlikte aşmayı başardık. Benim ‘farklı bir kız çocuğu olduğumun’ küçüklüğümden beri farkındaymışlar zaten ama ‘konduramamak’ işte… Annem kötü hissettiğim bir gün yaptığımız bir telefon konuşmasında, ‘Bana anlatmak istediklerin var, biliyorum, artık konuşalım’ dediğinde ne yapacağımı şaşırmıştım. Üç sayfalık mektup yazdım ama okumadı, ‘kendin anlat’ dedi. Anlattım; ‘Ya toplumun diğer üyeleri gibi karşımda olursun, seninle de mücadele ederim ya da benimle birlikte toplumla mücadele edersin. Seni zorlamam çünkü işin benden daha zor’ dedim. Annem, beni seçti.”

Daha sonra babası ve anneannesiyle de konuşması düşündüğü/korktuğu gibi/kadar kötü geçmemiş. Hatta dindar bir kadın olan anneannesinin ona, “Demek ki sen bana özel biri olarak gönderildin, şimdi sana sırtımı dönersem, yarın hesabını veremem’ dediğini anlatıyor.  Sorumuz üzerine, bunda erkek bedeninde doğup kadınlığı değil de tersine, “daha güçlü, iktidar sahibi” olarak görülen erkekliği seçmesinin etkisi olduğunu düşünüyor ki benim de başka trans kişilerle konuşurken sık sık dikkatimi çeken bir durum olduğunu söylemeliyim.

Açık bir trans erkek olarak hem yaşadığı Antakya’da hem de üniversite eğitimini tamamladığı Mersin’de LGBTİ örgütlerinde ve gruplarında aktif olarak çalışıyor, hatta liderliğini yapıyor Devrim. Dönüşüm sürecinde saldırılara hatta zaman zaman fiziksel şiddete uğramasına rağmen, şimdi sokaklarda nişanlısıyla el ele tutuşup yürüyebilmenin huzurunu yaşıyor.

Ancak bu ‘huzur’ da depremle birlikte epey yara almış. Kendisi değilse de arkadaşları, dostları, kentteki diğer LGBTİ+lar, adeta “yeraltına” çekilmiş: “Zaten dışa kapalıydılar, kimliklerini rahatça yaşayamıyorlardı, depremle birlikte, kendilerini korumaya almak için tamamen içlerine döndüler” diyor. Bunda siyasal iktidarın ve radikal dinci kesimlerin seçim süreci ve sonrasında kendilerine yönelik düşmanca söz ve tavırlarıyla depremin LGBTİ+lar yüzünden olduğunu söyleyenlerin varlığı da etkili olmuş.

Herkes gibi kayıplarının yasını tutmaları bir yana depremin gündelik hayatlarına olan etkisini de katmerli yaşadıklarını anlatıyor Devrim:

“Bir trans, ameliyat olmadıysa normal şartlarda diyelim binder’ini giymeden, yani memelerini gizlemeden dışarı çıkmaz. Deprem anında, o panikle sokağa kaçtıklarında, onları erkek olarak bilen çoğu insan kadın gibi göründüklerini gördü ve istemedikleri bir şekilde afişe oldular. Şimdi bunun zorluklarıyla yüzleşmek zorundalar.”

Normal koşullarda, sosyal yaşamlarında göründükleri gibi olamadıkları için yemek sırasına bile giremeyen, ortak alanlarda kendilerine özel bakımlarını yapamadıkları için çadırlarından çıkamayanlar olduğunu anlatıyor: “Bir arkadaşım aile içinde kadın görünümlüyken, dışarıya çıktığında boş bir alan aramak zorunda her seferinde mesela. Binder’ini takıp üzerini değiştirmesi gerekiyor, çünkü aile dışında erkek görünümlü. Dönmeden önce bu kez tersini yapıp eve kadın olarak giriyor”

Devrim, kendisini erkek olarak tanımlıyor ve öyle yaşıyor. Henüz uyum süreci tamamlanmadığı için erkek kimliği almak üzere açtığı davada hakimi buna “ikna etmekte” epey zorluk yaşamış; hakim “penisi olmadıkça ona mavi kimlik veremeyeceğini, verse bile istinaftan döneceğini” söylemiş. Ama o kararlı ve inatçı. Zamanı gelince ve hazır hissedince, bu zor ve pahalı ameliyatı olacağını, ancak bunun kimliğinin “tanınmasında” bir engel olmadığını düşünüyor. Sadece kendi davası için değil, kentteki diğer LGBTİ+lara hem dönüşüm hem de yargı süreçlerinde destek oluyor, yardım ediyor. En önemlisi de susmuyor, konuşuyor, dinliyor ve her şeye rağmen kendiyle gurur duyuyor.

‘Süslü kadınlar’ ve kuşların kenti

Son insan hikayelerimiz de hayata olan inanca, “her şeye rağmen yaşamak” üzerine olsun.

Beş ay önceki ziyaretimizden döndüğümde Antakya dendi mi aklımda kalan en belirgin görüntülerden biri de -elbette güzel mezeleri ve sıcak insanlarına ek olarak-  kadınların ne kadar bakımlı ve güzel göründüğü olmuştu. Türk, Arap, Ermeni, Rum, Sünni, Alevi… kimlikleri ne olursa olsun sürmesini sürmeden, özene bezene giyinmeden sokağa çıkan kadın görmedim desem yeriydi. Orada da Türkiye’nin pek çok yerinde olduğu gibi uzun, takma tırnaklar ve “ipek kirpik”ler modaydı ve gördüğüm her üç kadından birinin uzun, manikürlü ve çeşit çeşit ojelerle, adeta sanat eseri gibi süslenmiş tırnaklara sahip ellerine, sürmeli, uzun kirpikli gözlerine hayran kalmıştım.

Sonra deprem oldu, en çok ve en önce de kadınlar kendilerinden vaz geçti. Acı büyük, yara derindi ama insanın ayağa kalkma, kendini onarma gücü de yabana atılır gibi değilmiş, gördük. Beş ay sonra Antakya’da ilk açılan derme çatma dükkanların yemekçiler ve küçük marketlerin ardından kuaförler olduğunu öğrendiğimizde biraz şaşırsak da tanıdığım kadınları düşününce bu şaşkınlıktan çabuk kurtulduk. Önce çadırlarda başlamışlar saç kesmeye, boyamaya, manikür, pedikür yapmaya. Sonra konteynerlerde, hasar görmemiş veya az hasarlı dükkanlarda… Şimdilerde çok sayıda Antakyalı kadının, eskisi gibi haftada birkaç kez olmasa da sık sık bu dükkanları ziyaret etmeye başladığını, saçlarını yaptırdıklarını, yeni, albenili tırnaklarını, ipek kirpiklerini yeniden taktırdıklarını anlatıyor, meslektaşım, mihmandarım Burcu Özkaya Günaydın. Yeniden çalışmaya başlayan kuaförlerin sayısı eskisine göre daha az olduğundan, randevular günler öncesinden alınıyor, kuyruklar oluyormuş. “Kadınlar, normal’i özlüyor, normale dönme çabalarının bir parçası da kuaförler” diyor.

Sadece hemcinslerinin bulunduğu bir mekanda bir araya gelme, dertleşme, anlama ve anlatma imkanı bulmaları hepsine iyi geliyor belli ki, birkaç saatliğine hissettikleri “her şey yolundaymış” duygusu uzun sürmese de sürdüğü kadarıyla, devam etmelerini sağlıyor.

Kuşlar gibi…

Çok kuş meraklısı var Antakya’da. En çok da güvercinciler.  Pek çok evin terasında, damında kuş yetiştirenlerin olduğunu aylar önceki ziyaretimizde de şahit olmuş, Türkiye’de güvercinlerin en yoğun olduğu ve yetiştirildiği yerlerin başında Hatay, Antep, Maraş, Diyarbakır, Urfa’nın geldiğini öğrenmiştik.

Büyük bir özenle bebeklikten itibaren yetiştirdikleri güvercinlerine özel yemler ısmarlayan, kendisi ve ailesinden daha fazla konfor sağlayan “kuşçuların” en büyük eğlencesinin de birbirlerinden “güvercin” yakalamak olduğunu söylemişlerdi o zaman. Bir güvercin, bütün gün uçtuktan sonra akşam bastığında evine, alıştığı kümesine dönmeyip başka birinin evine konarsa onun olurmuş ve haftalarca güvercinini “kaptıran”la dalga geçilirmiş, gülerek anlatmışlardı.

Doğan Dede ile beraberiz. Çocukluğundan beri “kuşçu.” Babasından miras almış, şimdi de oğlunu kendi gibi yetiştiriyor. Depremde büyük hasar gören evlerini, sığındıkları hemen karşısındaki akraba evinin bahçesinden parmağıyla gösteriyor:

“Normalde bizim evimiz karşıdaki ev. Kümesleri de çatıdaydı kuşların. Evimiz az katlı olduğu için yerle bir olmadı, canımızı kurtardık ama oturulamaz hale geldi. Burası dayımın. Depremden sonra kümeslerini açtığımız güvercinler iki gün boyunca eve gelmedi. Bunlar normalde gündüzleri hep havadadır, akşama dek uçar, hava kararırken eve dönerler. Ama depremde onların da dengesi bozuldu, huyları değişti. Yemek bulamayan pek çok kuş, yere inmeye, yiyecek aramaya başladı. Mahalleli de onları sahiplendi, Allah razı olsun, yemek artıkları falan vermeye başladı. Bizim yere inmeyen hayvanlarımız, sokaklarda yürümeye başladı, tavuk gibi bir şey oldular.”

Böyle olunca da aç kedilere yem olan çok olmuş, hastalanan, yiyecek bulamadığı ya da yaşadıkları binanın enkazında kaldığı için ölenler, hiç adetleri olmadığı halde uçup gidenler…

Kurtarabildiği, akraba evinin bahçesine gelmesini sağlayabildikleriyle avunuyor şimdilerde. Parçalanan kümeslerinin parçalarından yeni bir kümes yapmış onlara, elinden geldiği kadar besliyor, yavruları yetiştirmeye çalışıyor. Oğlunu da tıpkı babasının ona yaptığı gibi “kuşçu” olarak yetiştiriyor, öğretiyor. Kendisinin olmayan başka güvercinler de gelip sığınmış yanlarına; deprem hem ayırt etmeden herkesi, her şeyi yıkıp geçmiş hem de kurdu, kuşu, insanı, bitkiyi birbirine deva etmiş.

100’den fazla güvercinden 40 tanesini toparlayabildiğini anlatıyor tek tek kuşlarını hevesle bizimle tanıştırırken:

“Şu anda dağıldılar, yine uçmaya başladı benimkiler yavaş yavaş, eskisi gibi. Uçmayanlar henüz yavru. Şu kırmızılı sarılının dışında bir tane de yeşillim var. En önde, boynunda gerdanlığı olan boz kuş İspir. Şunlara Sarı Macar deriz, sırtları beyaz. Şu döşü güllü olan da Mavi Güllü. Bak şunlara posta deriz, başta olan renkli baba olan. O siyah beyaz. En önde duran da keşmir. Büyüdükçe rengi değişecek, benekli olacak.”

“Taklacı güvercin” değilmiş onlarınki. “Onlar Bursa, İzmir gibi yerlerin adeti. Biz güvercinlerimize takla attırmayız, uçuşlarını seyrederiz sadece” diyor, biraz da küçümseyerek.

Özür diler gibi sesini alçaltıyor sonra: “Normalde hepsi tertemiz, pırıl pırıldır. Bakma şimdi böyle kirli göründüklerine, asıl renkleri böyle değil. Üzerlerindeki lekeler hep yemek artıkları.”

“Sert buğday” dedikleri, üzerinde hafifçe bir toz olsa bile almadıkları, özel bir buğdayla ve mısırla beslerlermiş depremden önce. Şimdi hem evi hem de işyeri yıkıldığı için, bir geliri yok.  Aşevlerinden kalan yemek artıklarıyla, tarihi geçen ekmeklerle, bulabilirse sıradan buğdayla besliyormuş artık kuşları.

Her birkaç cümlesinden birinde kuşların ticaretini yapmadığını vurgulamasından, gururla ve içten bir sevgiyle bakan gözlerinden anlıyoruz kuşların onun için anlamını. Bir de depremden önce çok sevdiği bir uğraş, “hobi”yken, artık hayatla kurduğu en önemli bağ olduğunu, karşılıklı birbirlerini sağaltıp iyileştirdiklerini…

Diğer hayvanlar ise kuşlar kadar “şanslı” değil. Sıra onların hikayelerinde….

Devam edecek…

 

Güzelgün için eşzamanlı eylem gerçekleştirildi: Bisikletime çarparsan ölürüm

Bostancı‘da polisten kaçtığı belirtilen bir sürücünün öldürdüğü 51 yaşındaki Doğanay Güzelgün için çok sayıda bisikletli toplanarak protesto gerçekleştirdi. Bostancı’da toplanan bisikletliler trafik terörüne dikkat çekerek Güzelgün’ü andı.

İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Adana ve Eskişehir‘de pedallar bu kez Güzelgün için çevrildi. Araba kazasında hayatını kaybeden Güzelgün için Pedallayan Kadınlar tarafından paylaşılan görüntülere şu ifadeler yansıdı:

“Bisiklete gönül vermiş, kent için ulaşım için bisikleti tercih eden vatandaş hız limitleri çağrımızı duymazdan gelen İçişleri Bakanlığının, turizmde bisikleti önemsiyoruz diyen ama yollarda hiç önlem almayan Turizm Bakanlığını, bisikletli ölümlerini görmezden gelen Adalet Bakanlığını, taammüden insan ölümlerini sıradanlaştıran hakimleri ve savcıları kendi milli ve lisanslı sporcularının hayatını önemsemeyen Bisiklet Federasyonunu, her seçim arifesi bisiklet yolları görselleriyle yolları süsleyip seçildikten sonra önce bisikletleri unutan belediye başkanlarını göreve çağırıyoruz.”

Bostancı‘da bisikletiyle karşıya geçmek isteyen Doğanay Güzelgün, polis kontrolünden kaçtığı iddia edilen otomobil sürücüsünün 120km hızla gelen aracıyla çarpması sonrası hayatını kaybetmişti. Çarpmanın şiddetiyle yola fırlayan Güzelgün ağır yaralanmış, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmişti.

Otomobil sürücüsü ise gözaltına alınmıştı. Fakat sürücünün olay yerinden kaçtığını belirten Güzelgün’ün arkadaşları teslim olan kişinin başka birisi olduğunu belirtmişti.

Bisikletli grup, olayı sosyal medya üzerinden duyurarak “Bostancı hattındaki üç çeviriyi atlatıp 120km hızla bisikletli arkadaşımıza çarparak öldürdü” demişti.

Güzelgün için Üsküdar’daki Şakirin Camisi’nde öğleyin cenaze namazı kılındı. Doğanay Güzelgün’in cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na gözyaşlarıyla toprağa verildi. Bisikletliler Güzelgün’ün cenazesinde kendi cenazelerinde gibi hissetiklerini söyledi.

Bisikletli gruplar ise Güzelgün’e çarparak kaçan, daha sonrasında yerine başka birinin teslim olduğunun iddia edildiği ve çarpma esnasında Güzelgün’ün arkadaşı tarafından yakalanmaya çalışılan fakat izini kaybettiren şahsın bulunması için sosyal medya paylaşımları yapıyor.

“Bisikletime çarparsan ölürüm” yazılı pankartlarla eylem gerçekleştiren bisikletli gruplar yine hız limitlerine, önlem alınmıyor olmasına ve bisiklet yolu ihtiyacına dikkat çekerek “Bisikletli ölümleri dursun” çağrısında bulundu.

Çelik endüstrisi 554 milyar dolarlık atıl varlık riskiyle karşı karşıya

Kömüre dayalı çelik üretim kapasitesi planları 2022’de yüzde 8 arttı; atıl varlık riski yarım trilyon doları aştı.

Global Energy Monitor‘ün yeni raporu Pedal to the Metal 2023‘e göre, dünya genelinde geliştirilmekte olan ve ‘yüksek fırın-bazik oksijen fırını’ üretim yöntemini izleyen kömür bazlı çelik üretim kapasitesi, uzun vadeli karbonsuzlaştırma hedeflerine ulaşmak için dünyanın toplam kapasitesindeki payının önemli ölçüde azalması gerektiği bir dönemde, 2021’deki 350 ton/yıl (mtpa) seviyesinden 2022’de 380 mtpa’ya yükseldi.

GEM’in raporu, çelik sektörünün 2040’ların başında karbonsuzlaştırılmasının mümkün olduğunu, ancak bunun çelik üreticilerinin kömürden uzaklaşmaya öncelik vermeleri halinde mümkün olacağını gösteren raporun hemen bir ay sonrasında yayınlanıyor.

Ülkeler bir yandan karbon nötrlüğü taahhütlerini yerine getirmeye çalışırken bir yandan da kömüre dayalı kapasite oluşturduklarından, çelik endüstrisi şu anda 554 milyar ABD doları tutarında atıl varlık riskiyle karşı karşıya.

Küresel Çelik Tesisleri Takipçisi, küresel olarak geliştirilmekte olan 731 mtpa çelik üretim kapasitesinin tamamına ilişkin verileri içeriyor. Ayrıca küresel çelik endüstrisindeki değişikliklere ilişkin en güncel genel bakış ve Uluslararası Enerji Ajansı gibi kuruluşlar için de ilk referans noktası.

Küresel Çelik Tesisleri Takipçisi’ndeki yıllık veri araştırması, geliştirilmekte olan kömüre dayalı kapasitenin neredeyse tamamının Asya‘da olduğunu (yüzde 99) ve Çin ile Hindistan‘ın bu gelişmelerin çoğunluğunu elinde tuttuğunu (birlikte yüzde 79) ortaya koyuyor.

Hindistan ilk kez Çin’i geride bıraktı

Hindistan ilk kez Çin’i geçerek kömür bazlı kapasitenin en büyük geliştiricisi oldu: Hindistan, geliştirilmekte olan kömür bazlı ‘yüksek fırın-temel oksijen fırını’ kapasitesinin yüzde 40’ına sahipken, Çin yüzde 39’undan sorumlu.

Ancak kömüre dayalı çelik üretimi son yıllarda payının bir kısmını daha temiz üretim biçimlerine devretmiş olsa da, geçiş çok yavaş ilerliyor.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın 2050 yılına kadar net-sıfır senaryosuna göre, ‘elektrik ark ocaklı’ kapasitenin toplam payının 2050 yılına kadar yüzde 53’e ulaşması gerekiyor. Bu da 347 metrik ton (Mt) kömür bazlı kapasitenin emekliye ayrılması veya iptal edilmesi ve 610 Mt elektrik ark ocağı kapasitesinin mevcut filoya eklenmesi gerektiği anlamına geliyor.

Global Energy Monitor Ağır Sanayi Program Direktörü Caitlin Swalec, “Çelik üreticilerinin ve tüketicilerinin karbonsuzlaştırma planları için eylemlerini artırmaları gerekiyor. Kömür bazlı çelik üretiminden uzaklaşma süreci devam ediyor ancak çok yavaş ilerliyor. Şimdi kömüre dayalı kapasite ekleyen geliştiriciler, gelecekte milyarlarca dolarlık zarar yazma riskiyle karşı karşıya” diyor.

Son sekiz yılın en düşük su miktarı: İstanbul’un barajlarındaki doluluk yüzde 40 sınırında

İstanbul‘un içme suyunu karşılayan barajlardaki doluluk oranı yüzde 40.07’ye geriledi. Bu oran, barajlardaki su miktarının geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 40 oranında azaldığını gösteriyor.

Grafik: Yeşil Gazete – Veriler: İSKİ

Tek bir günde barajlardaki doluluk miktarı 2.26 milyon metreküp azaldı. Geçen hafta ortalama tek bir günde 1.22 milyon metreküp azalma gerçekleşmişti. Bu oran hem su ihtiyacını karşılamak için hem de buharlaşma gibi durumlardan etkilenerek azalıyor. Herhangi bir yağış olmaması veya ek kaynak tedarik edilmemesi durumunda artış gözlemlenmiyor. Barajların mevcut doluluk oranları şöyle:

  • Ömerli Barajı: yüzde 72.86
  • Darlık: yüzde 56.53
  • Terkos: yüzde 28.72
  • Büyükçekmece: yüzde 21.33
  • Sazlıdere: yüzde 23.74
  • Alibey: yüzde 21.45
  • Elmalı: yüzde 30.96
  • Pabuçdere: yüzde 4.6
  • Istrancalar: yüzde 34.81
  • Kazandere: yüzde 6.96
‣Aşırı sıcaklar iklim kriziyle mi ilgili? 
‣ Milyonlarca yılın sıcaklık rekoru kırıldı: Bu normal bir anomali, yanmaya devam edeceğiz
‣ 2022 yazında aşırı sıcaklar Avrupa’da 61 bin can aldı

Son sekiz yılın en düşük miktardaki su varlığı

Mevcut su miktarı yıllara göre karşılaştırıldığında bugün itibarıyla son sekiz yılın en düşük miktarda su varlığının söz konusu olduğu görülüyor.

Toplam biriktirme kapasitesinin 868.68 milyon metreküp olduğu baraj ve göletlerdeki su miktarı, 348.08 milyon metreküp. 2017’de ise aynı dönemde bu miktar 705.71 milyon metreküptü. 2017’den bu yana söz konusu azalma yüzde 50’yi aştı.

‣ ‘Dayanılmaz’ sıcak dalgası Avrupa ve Türkiye’de hayatı tehdit ediyor
‣ Cerberus sıcak dalgası: Avrupa neden bu kadar sıcak ve sıcaklar ne kadar sürecek?
Grafik: İSKİ

Mevsim normallerinin 7 derece üzerinde sıcaklık

Öte yandan Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nden ardı ardına sıcaklık uyarıları yapılıyor. Meteorolojinin bugünkü hava durumu tahminine göre; sıcaklığın ülkenin kuzey ve doğu kesimlerinde mevsim normalleri civarında, diğer yerlerde mevsim normallerinin 3 ila 7 derece üzerinde seyretmesi bekleniyor.

‣WMO aşırı sıcaklarda kalp krizi ve ölüm uyarısında bulundu

Hindistan’da aşırı yağışlar 10 kişinin ölümüne neden oldu

Hindistan’daki bir dağ köyünde gerçekleşen aşırı yağışlar sonucu yaşanan toprak kayması 10 kişinin ölümüne neden oldu. Yetkililer arama kurtarma ekiplerinin zorlu arazi ve kötü hava koşullarına karşı mücadelesini sürdürdüğünü bildirdi.

Aşırı sıcak dalgası, orman yangınları, şiddetli yağmur ve sel son günlerde tüm dünyayı kasıp kavurarak iklim krizinin etkisine dair yeni korkular doğurdu.

Dünyanın birçok bölgesi aşırı sıcaklarla kavrulurken Hindistan’da bir köyde aşırı yağış nedeniyle 10 kişi hayatını kaybetti. Yetkililer, batıdaki Maharashtra eyaletinde, Mumbai‘den yaklaşık 60 km (37 mil) uzaktaki Irshalwadi‘nin ücra bir köyünde gece yarısı arazinin çöktüğünü bildirdi.

Fotoğraf: Reuters

225 kişinin yaşadığı köyden henüz 80 kişi kurtarıldı

Maharashtra eyaleti, Başbakan Yardımcısı Devendra Fadnavis eyalet meclisine yaptığı açıklamada, aşırı yağışla birlikte heyelan nedeniyle bölgeden 10 kişinin cesedinin çıkarıldığını, 80’den fazla kişinin kurtarıldığını, ancak köyde en az 225 kişinin yaşadığının tahmin edildiğini söyledi.

Reuters’in haberine göre, bölgeden gelen ilk haberler yaklaşık 100 kişinin enkaz altında mahsur kaldığından endişe edildiğine işaret ediyordu. Ancak kurtarma ekiplerinin şiddetli yağmur ve siste, hayatta kalanları bulmak için felaketten yaklaşık 12 saat sonra çalışma başlattığı bildirildi.

Hindistan Ulusal Afet Müdahale Gücü (NDRF) tarafından yayınlanan ve 20 Temmuz 2023’te çekilen bu fotoğrafta, NDRF personeli Maharashtra eyaletinin Raigad ilçesine bağlı Irshalwadi köyündeki toprak kayması alanını inceliyor. – Fotoğraf: AFP

Ulusal Afet Müdahale Gücü‘nden bir yetkili olan SB Singh, Indian Express gazetesine “Bazı yerlerdeki enkaz 3 ila 29 fit (yaklaşık dokuz metre) derinliğinde” dedi ve ekledi:

“Buraya ağır makine getirmek zor. Bölgeye ulaşmak 2,8 km’lik bir yol ve enkazı manuel olarak kaldırmamız gerekiyor, bu da muhtemelen çok zaman alacak.”

İki yıl önce yakındaki bir köyde meydana gelen toprak kaymasında 80’den fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Meteoroloji departmanına göre, ilçenin eski kalelerle bezeli ve trekking parkurlarıyla kaplı bazı cepheleri son 24 saatte 400 mm kadar yağmur aldı.

Kırmızı alarm verildi

Meteoroloji yetkilisi, bugün (20 Temmuz) bölgede daha fazla yağmur beklendiğini ancak o kadar şiddetli bir yağmur alarmı olmadığını söyledi ve bu hafta yağmurdan da etkilenen Maharashtra kıyıları ve kuzeydeki Gujarat eyaleti için de kırmızı alarm verildi.

Yağmur nedeniyle hem Maharashtra hem de Gujarat’taki okullar kapatıldı, yolları su bastı ve ulaşım aksadı.

Haziran’dan bu yana 100’den fazla kişi hayatını kaybetti

Hindistan Meteoroloji Departmanı, 1 Haziran’da muson mevsiminin başlangıcından bu yana Hindistan’da, çoğunlukla mevsim normallerinden yüzde 41 daha fazla yağış alan kuzeyde olmak üzere, ani seller, toprak kaymaları ve şiddetli yağmurlar nedeniyle 100’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Nehir 45 yıl sonra ilk defa Tac Mahal’e ulaştı

Bu hafta Yamuna nehri, 45 yıl sonra ilk kez Tac Mahal‘in duvarlarına ulaştı ve 17. yüzyıldan kalma beyaz mermer mozoleyi çevreleyen birçok tarihi anıt ve bahçeyi sular altında bıraktı.

Yeni Delhi‘de, sıkışmış bent kapakları ve bozuk drenaj regülatörü, geçen hafta Yamuna’dan gelen suyun şehre akmasına neden olarak tarihi Kızıl Kale ve Mahatma Gandhi için yapılmış bir anıt olan Raj Ghat da dahil olmak üzere birçok alanı sular altında bıraktı.