Ana Sayfa Blog Sayfa 704

Ekokırım Uluslararası Konferansı: Ekokırım yasa tasarısı, aktivizm ve hukuki mücadele

İklim Adaleti Koalisyonu ev sahipliğinde, Mısır‘ın Şarm El-Şeyh’de dün (6 Kasım) başlayan ve 18 Kasım’a kadar sürecek olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) 27’inci Taraflar Konferansı (COP27)  öncesi düzenlenen ve 4 Kasım’a kadar süren Uluslararası İklim Konferansları gerçekleştirildi. Konferansların ardından İklim Adaleti Koalisyonu tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Ekokırımın bir suç olarak iç hukukta ve uluslararası hukukta yer almasını amaçlayan konferansımız, Türkiye’de bu konuda uluslararası düzeyde düzenlenmiş ilk toplantı olmanın sorumluluğunu taşıyor.”

Fotoğraf: Mehmet Temel

Ekokırım kavramı, doğaya verilen zararların gitgide artmasıyla, farklı ülkelerde farklı boyutlarda ele alınmaya, tartışılmaya başlandı. Aktivistler ve hukukçular, ekokırım suçunu kendi ülkelerinin yasalarına geçirmeye çalışıyorlar.

COP27’ye doğru uluslararası iklim konferansları başlıyor
Halkların İklim Anlaşması Konferansı: Yıkımın boyutu cinayetten öte imhaya ulaştı
Kazma Bırak Konferansı: Dostluk ve kardeşlikle ilerlemeye kararlıyız
Çabaları sadece iç hukukta tanımlama yapılmasına yönelik değil, ekokırımın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) baktığı dört temel suça (insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım, savaş, saldırı) eklenerek, beşinci suç olarak kabul edilmesi yönünde.
Fotoğraf: Mehmet Temel

İklim Adaleti Koalisyonu’nun İstanbul’da gerçekleştirdiği konferanslarda da bu konulara dikkat çekildi ve ekokırımın tüm kamuoyunun desteği alınarak irdelenmesi gerektiği ve kampanyaların da bu doğrultuda düzenlenmesinin önemli olduğu ifade edildi.

Konferanslara Türkiye’nin dört bir yanından ekoloji mücadelesi veren aktivistler katıldı. Aynı zamanda Yunanistan’dan Şili’ye kadar birçok iklim kampanyacısı ve STK da konferanslarda yer aldı. Konferanslarda aktivist mücadeleye ek hukuki mücadelede de ne gibi adımlar atılacağı üzerine konuşuldu. Ek olarak Yeşil Sol Parti, Cumhuriyet Halk Partisi gibi siyasi partilerden de konferanslara katılım sağlanarak ekolojik yıkımlarıyla ve betonuyla ünlü iktidar partisine, hükümete karşı ne gibi mücadeleler verilmesi gerektiği tartışıldı. Konferanstan çıkan sonuç ise “Hukuk mücadelesi, öznelerin katılımı ve aktif rol almaları ile başarıya ulaşabilir” oldu.

‘İnsanın yıkıcı faaliyetlerini engelleyen önlemler alınmalı’

Konferansların ardından yapılan basın bildirisinde şu ifadelere yer verildi:

“Küresel kurumlarla sermaye ise COP27’ye sayılı günler kalmışken aynı retorikleri tekrarlıyorlar ve mevcut hukuk, ancak var olan sistemi korumaya yönelik. Oysa ki sistemin bu şekilde devam edebilmesi mümkün değil. Üstelik hukuk, durağan ve değişmez de değil, ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle mutlaka doğaya karşı insanın yıkıcı faaliyetlerini engelleyen önlemler alınmalı.

Fotoğraf: Mehmet Temel

‘Savaş sonucu oluşan ekolojik yıkımlar ve savaş oluşturan ekolojik yıkımlar’

İki tür yıkım var; savaş sonucu oluşan ekolojik yıkımlar ve savaş oluşturan ekolojik yıkımlar. Hızla artan enerji, inşaat, madencilik faaliyetleri başlı başına yıkım oluşturuyorlar ve bunlar hukuktaki boşluklardan yararlanarak, daha büyük felaketlere yol açmak üzere faaliyetlerine devam ediyorlar.

Fotoğraf: Mehmet Temel

‘Ekokırım suç olarak tanınmalı’

Diğer taraftan, yasaların normatif gücü, davaların çok daha ötesine ulaşabiliyor. İşte bu nedenle doğanın haklarını korumak için ekokırımın suç olarak tanınmasına ihtiyaç duyuyoruz. Doğaya zarar verilmesini önlemek, doğayı kendinde değer olarak görmek ve doğaya karşı işlenen suçları cezalandırmak için böyle bir kanunu hukuk sistemine dahil etmeliyiz.

Stop Ecocide (Ekokırıma dur de) vakfı tarafından oluşturulan ‘Çevreye ağır ve geniş çapta ya da ağır ve uzun vadeli bir biçimde zarara yol açmasının kuvvetle muhtemel olduğunun bilincinde, yasadışı veya keyfi olarak işlenen fiiller ekokırım suçunu oluşturur’ tanımının ele alındığı konferansımızda tanımda yer alan kavramlar farklı bakış açılarından sorgulandı. Bu tartışmalar çerçevesinde özellikle çevre korumasını, savaş suçundan barış zamanına genişletmek gerektiği söylenebilir.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Ekokırım suçu, ihtiyatlılık ve öngörülebilirlik ilkeleri doğrultusunda da sorumlulukların olduğundan hareketle ele alınmalıdır. Bu çerçevede fiilin potansiyel ekolojik yıkım tehlikesi barındırması, ceza yaptırımının oluşması için yeterli görülmeli, zararın gerçekleşmesi beklenmemelidir.

Ekokırım suçunun karşılığı olan cezalar ise suçun oluştuğuna karar veren yapıların zamanla oluşturacağı bir süreçle tariflenebilirler ve ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Ülkelerin iç hukuklarında ve uluslararası hukukta ekokırım

İklim ve ekoloji suçları ulusal, bölgesel ve uluslararası olmak üzere üç ayrı başlıkta toplanabilir.  Dünyanın farklı ülkelerinde, yerel halkların uzun yıllar süren azimli çabaları sonuç veriyor ve ekosistemler özne olarak tanınarak, yasal haklar kazanıyorlar.

Ulusal kazanımlara güzel bir örnek İspanya’daki Mar Menor Tuz Gölü; uzun yıllar süren ekolojik yıkımlardan sonra tonlarca balığın ölümünün insanları harekete geçirmesiyle gölün kenarında 70 km’lik bir alanda insan zinciri eylemi yapıldı ve 650 bin ıslak imza toplandı. İspanya Parlamentosu’nun bu eylemlilik üzerine aldığı kararla Mar Menor Tuz Gölü ve havzası, doğal olarak korunma ve evrilme, eski sağlığına kavuşma, ekosistem olarak insan kaynaklı baskılardan korunma haklarına kavuştu. Bu hakların takibi için de üçlü bir yapı oluşturularak, eylemleri gerçekleştiren idare, onları kontrol eden izleme komisyonu ve bilimsel komisyon kuruldu.  

Fotoğraf: Mehmet Temel

Ekokırım suçunu etkin hale getirmek için anayasa ve yasalara ekolojik temelli eklemeler yapmak gerekiyor. Bu bağlamda doğa haklarının tanındığı Ekvator anayasasından ve Bolivya kanunlarından ilham alınabilir. Ayrıca, ekokırımın bir suç olması konusunda aynı görüşü paylaşan parlamenterleri uluslararası düzeyde bir araya getiren ‘Ecocide Alliance‘, parlamentolarda soru önergelerinin verilmesi, kanun önergeleri sunulması açısından faydalı olabilir.

Belçika, ekokırımı parlamentosunda tartışmaya açan ilk ülke oldu; ekokırım suçunun geçerlilik alanı genişletilerek, kişiler sadece Belçika’da işlenen ekokırım suçlarından değil, ülke dışında işledikleri ekokırım suçlarından da yargılanabilecekler. Bu yasal değişiklikteki amaç, insanları cezalandırmaktan öte çevreye verilen tahribata karşı caydırıcı olmak ve bir toplumsal paradigma değişikliği yaratmak.

Fotoğraf: Mehmet Temel

‘Ekokırım kavramı kümülatif ele alınmalı’

Ekokırımın uluslararası mahkemede suç olarak tanınması da bizlere iç hukuk açısından temel bir dayanak sağlayacak ve doğaya verilen zararlara karşı ülkelerdeki yasaları güçlendirecektir.

‘Nicel birikimler, nitel değişimlere yol açar’ prensibinden yola çıkarak ekokırım kavramının kümülatif (birikimli) etkileri içerecek şekilde de ele alınması gerekmektedir.

‘İklime karşı işlenen suçlarda, suç mahali küreseldir’

Küresel iklim krizine neden olan tüm fosil yakıt, termik ve maden şirketlerinin yöneticileri UCM’de yargılanabilirler. Bu yargılama, iklim krizi çağında iklime etki eden bu şirketlerin eylemlerinin sonuçlarının sadece belli bir ülkeyle sınırlı kalmadığından, küresel düzeyde etki ettiğinden, yani suç mahalinin küresel olduğundan hareketle yapılabilir.

Fotoğraf: Mehmet Temel

İliç’teki altın madeninin varlığı ve en son siyanür sızıntısıyla verdiği zararların Fırat’ın Basra Körfezi’ne kadar uzanması, sadece Türkiye halklarına değil, tüm Ortadoğu halklarına karşı işlenmiş bir ekokırım suçudur.

Aynı gerekçeyle, Adana’da termik santrallerin yarattığı yıkım nedeniyle iki termik santral yöneticisi, Kazdağları’ndaki yıkımı nedeniyle Alamos Gold, Kapadokya’daki yıkımı nedeniyle Centerra Gold, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılık Ofisi’ne insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle şikâyet edildiler.

Bergama Altın Madeni ile ilgili başvurularda ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel hayatın korunmasına ilişkin maddesi gereğince ihlal kararı çıkmıştı. Sözleşmenin tüm ekokırım suçları için böylesi geniş yorumlanmasını sağlamak veya ek protokolle ekokırım suçunun sözleşmeye girmesini sağlamak da bir hukuksal mücadele alanı olarak önümüzde duruyor.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Türkiye’deki ekoloji aktivistleri ve ekolojik suçlar

Konferansımızın ekoloji hareketlerinin ve Türkiye’de hukuk mücadelelerinin konuşulduğu oturumu, Rize Fındıklı’da yeşil yola karşı mücadele ederken katledilen avukat Cihan Eren, Artvin Hopa’da HES’lere karşı verilen mücadelede polisin gaz bombası saldırısı sonucu katledilen Metin Lokumcu ve Antalya Finike’de mermer ocağına karşı yaşam alanlarını ve Sedir ağaçlarını korumak için verdikleri mücadelede katledilen Aysin Büyüknohutçu ve Ali Ulvi Büyüknohutçu anısına gerçekleştirilmiştir.

Adaleti yalnız ekolojik yıkım alanları için değil, aramızdan alınan mücadele arkadaşlarımız için, ‘Gezi’yi savunuyoruz‘ diyerek kent ve doğa savunma mücadelesi vermeleri nedeniyle tutuklanan dostlarımız için de arıyoruz.

Gönüllü hak savunuculuğu yapan ekoloji aktivistleri Türkiye’nin özüdür. Bu özü, çeşitli mücadele alanlarından konferansımıza aktararak, ekokırım tartışmalarına katkı sunmaya çalıştık; JES’lere karşı Mezeköy’de, termik santrale karşı İkizköy’de, taş ocağına karşı İkizdere’de, çimento fabrikasına karşı Deştin’de süren direnişleri selamlıyoruz.

ODTÜ ormanı rant yolu ile bölünüyor, ekosistem ve kent hakları savunması mücadelesi ise ODTÜ bileşenlerince devam ediyor.

Kent içinde ekosistem çeşitliliği olarak önemli bir yaşam alanı olan Validebağ korusu, millet bahçesi yapılmak isteniyor. Güvenlik gerekçesiyle ormanların yakıldığı Munzur’da 145 maden ruhsatı ve orman kıyımı, yerel halkı topraklarını terk etmeye zorluyor.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Kanal İstanbul projesi hayata geçerse tüm bir coğrafyayı hem karasal hem de sucul ekosistemleri etkileyen tam bir yıkım gerçekleşecek ve İstanbul bir ekokırım alanına dönüşecek.

Kazdağıları’nda madencilik, tarihi dokunun yok edilmesi, uranyum aranması, JES, RES, taş ocakları ve deniz kirliliği gibi çok yönlü saldırılar yöreyi yok etmek üzere. Malatya’da altın, toryum, uranyum gibi madenler ve HES’lere ilişkin 1050 ihale söz konusu.

Madra Dağı, madencilik tehdidi altında. Bursa’da Uludağ Milli Parkı’nın yok edilmesine ve sucul sistemlerin aşırı kirliliklerinin teşhirine yönelik düzenli eylemler yapılıyor.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Karadeniz sahil yolunun yapıldığı 90’lı yıllardan bugüne yola karşı mücadele, HES’lere karşı direniş sürüyor.

Bergama’daki altın madenine karşı başlayan doğa savunma mücadelesi, Ege’de Aliağa’daki yıkımlar, Çeşme’deki büyük proje, Gaziemir’de radyoaktif atıklar gibi saymakla bitiremediğimiz saldırılarla devam ediyor.

Şırnak’taki ağaç kesimleri ve madencilik faaliyetleriyle sınırlı kalmayan doğa katliamı, güvenlik politikaları ile iç içe geçmiş halde ve son dönemde buna rant politikaları da eklendi.

Güvenlik barajları oluşturulan tüm bölgede, yetkili mercilerin kapısı kapalı, ekokırım mahallerine halkın ulaşımı mümkün değil, güvenlik politikaları nedeniyle doğa mücadelesi verenler engelleniyor.

Fotoğraf: Mehmet Temel

Biyoyakıtlar Türkiye’nin her yerinde yaygınlaşıyor. Oysa ki orman ürünlerini, araba lastiklerini ve çöpleri yakmak yenilenebilir enerji olarak nitelenemez.

Maraş Elbistan’da iki adet termik santralin ve linyit ocaklarının verdiği zararlar, Türkiye’deki diğer tüm termik santral alanlarında olduğu gibi uzun yıllardır hem doğaya hem de insan sağlığına ağır bedeller ödetiyor.

Zonguldak Filyos’ta gübre fabrikası, Karadeniz Ereğlisi’nde demir çelik fabrikası ve buradan yayılan hava kirliliği yaşamı tehdit ediyor. Sucul ekosistemlere yönelen tehlikeler, buralardaki canlı yaşamını yok etmek üzere; kapalı bir ekosistem olan Salda Gölü, millet bahçesi yapılarak yok edilmek isteniyor, yine güvenlik gerekçesiyle doğa savunucularının girişimlerinin engellenmeye çalıştığı Van’da Van Gölü (Denizi) havzası kuraklık ve kirlilikle boğuşuyor.

Marmara, son yaşanan müsilajla açığa çıkmış olduğu üzere aşırı kirlilik nedeniyle can çekişir durumda. Marmara’nın yaşadığı bu durum aslında epey eskiye dayanıyor; Marmara’da ilk ekokırım, Küçükçekmece’de oluştu ve bu İspanya’da gerçek kişi statüsüne kavuşan Mar Menor’un yaşadıklarına çok benziyor; Marmara’nın yaşam mücadelesinde, Mar Menor’da kazanılan zaferden esinlenmeliyiz.

Yukarıda sıralanan ülkenin farklı coğrafyalarından deneyimler, bizlere birlikte mücadelenin olanaklarını gösteriyor. Bilimden teoriyi, sahadan mücadeleyi öğreniyoruz, mücadele ettiğimiz tüm yaşam alanlarımızı, müştereklerimizi savunuyoruz.

‘Ekokırım Türkiye’de suç olmalı!’

‘82 anayasasındaki demokratik haklar ve özgürlükler ekokırımın cezalandırılmasına izin veriyor mu?” sorusunu şöyle irdelemek mümkün: Anayasada kamu yararı ön planda ve çevresel demokrasi için devletin üçlü görevi önlemek, korumak, geliştirmektir.

Örneğin ÇED süreçleri devlet için pozitif bir yükümlülüktür. Devletin bu görevlerini ihlal etmesi bireyin devlete karşı öznel hakkını doğurmaktadır. Açıkça dile getirilmese de ekokırım suçu örtülü olarak anayasada tanımlanmıştır.

Türk Ceza Kanunu‘nda, ekokırım suçunun kök salmasına katkısı olabilecek maddeler mevcut. Ayrıca, 2006’de ceza kanuna eklenen iki yeni suç olan soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar ekokırımla ilişkilendirilebilir ya da ekokırımla ilgili yeni maddeler eklenebilir.

‘Ekokırımın suç olarak tanınması için yasa tasarısı hazırlayacağız’

Ekokırımın suç olarak tanınması ve TBMM’den geçmesi için bir yasa tasarısı hazırlığı çalışmalarına başlayacağız. Bu çalışmalar, ekoloji aktivistleri, yerel halk, hukukçular ve disiplinler arası alanlardan uzmanlarla tartışarak gerçekleştirilecek.

Gezegenin kendi kaderini tayin hakkı

Yeni bir kavram olarak gündeme gelen ‘sınır aşan sözleşmeler‘e göre taraf olmayan ülkeler artık yaptırımları reddedemiyorlar. Gezegeni ilgilendiren sözleşmeler tüm insanlığı ilgilendiriyor ve bağlayıcılığı var.

Ekokırımlarda tüm gezegen zarar görüyor. Bu nedenle gezegenin kendi kaderini tayin hakkına sahip olması hukuksal süreçlerde tanınmalıdır. Uluslararası bir ekokırım mahkemesi kurularak, yeryüzü genelinde dünya anayasasına giden yol açılmalıdır.

Yeryüzünde o kadar uzun süreli ve ağır tahribatlara yol açtık ki, süreç artık doğanın inisiyatifinde. Buna bağlı olarak, hukuksal süreç de artık doğanın verdiği uyarılara ve bunlara önem veren gezegen halklarının mücadelesine göre şekillenecek. Bu şekilleniş, ekokırımın suç olarak ülkeler tarafından kabul edilmesiyle ve doğa savunucularının bu kanunun uygulanmasını azimli takipleriyle mümkün olacaktır.”

 

[COP27] Küresel ısınma durmuyor, dünya eşzamanlı krizlerin pençesinde: COP27 başladı

Bu yıl Mısır‘ın ev sahipliğinde düzenlenen  düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCC) 27’nci Taraflar Konferansı (COP27), 6 Kasım itibariyle resmen başladı.

İklim kriziyle mücadelede her yılın en önemli konferansı kabul edilen COP’ların 27’incisi için dünyanın her yerinden delegeler, liderler, aktivistler ve politika yapıcılar, 18 Kasım‘a kadar Şarm El-Şeyh’te düzenlenen oturumlarda UNFCC ve  Paris İklim Anlaşması‘nın gereklerini yerine getirmek için tartışacak.

COP27’ye yaklaşık 190 ülkeden 40 binin üzerinde katılımcının kaydedildiği açıklandı. Mısır, 120’den fazla dünya liderinin katılacağını ve birçoğunun bugün ve yarın gerçekleşecek üst düzey bir etkinlikte konuşacağını söyledi.

Açılış konuşmasında BM İklim Değişikliği Genel Sekreteri Simon Stiell hükümetlerden COP27’deki üç kritik alana odaklanmalarını istedi:

  1. Paris İklim Anlaşması’nın uygulanmasına ve müzakerelerin somut eylemlere dönüştürülmesine yönelik dönüşümsel bir geçiş.
  2. İklim değişikliğinin etkileriyle mücadele etmek için özellikle finansmanı hızlandırırken, azaltma, uyum, finansman ve kayıp ve hasar gibi kritik iş akışlarında ilerlemeyi pekiştirmek.
  3. BM İklim Değişikliği süreci boyunca şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerini güçlendirmek.

İklim kaosunun tarihi: Kayıtlara geçen en sıcak sekiz yılı yaşadık

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) tarafından her yıl BM İklim Zirvesi başında yayınlanan  yıllık Küresel İklim Durumu raporu da dün açıklandı.

Rapora göre,

  • Son sekiz yıl, kayıtlara geçen en sıcak sekiz yıl olma yolunda ilerliyor. Bununla birlikte, aşırı sıcak dalgaları, kuraklık ve yıkıcı seller, bu yıl milyonlarca kişiyi etkiledi ve milyarlarca dolara mal oldu.
  • Rapor aynı zamanda, deniz seviyesindeki yükselme oranının 1993’ten bu yana iki katına çıktığını ve Ocak 2020’den bu yana yaklaşık 10 milimetre yükselerek, bu yıl yeni bir rekor seviyeye ulaştığını ortaya koyuyor.
  • Grönland buz tabakası 26 yıl üst üste kütle kaybetti ve Eylül ayında ilk kez buraya (kar yerine) yağmur yağdı.
  • Okyanus sıcaklığı, değerlendirilen en son yıl olan 2021’de rekor seviyelerdeydi ve ısınma oranı özellikle son 20 yılda yüksekti.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Küresel İklimin Son Durumu raporu, iklim kaosunun bir tarihidir” dedi.

“Gezegenin tehlike sinyaline eylemle yanıt vermeliyiz; iddialı, inandırıcı bir iklim eylemiyle.”

WMO, COP27 arifesinde ayrca rapora eşlik eden interaktif bir hikaye haritasını yayınladı. Guterres, COP27’de önümüzdeki beş yıl içinde “Herkes İçin Erken Uyarı Sistemi” (Early Warnings for All)’a ulaşmak için bir Eylem Planı açıklayacak. Şu anda dünya ülkelerinin yarısı bunlardan yoksun. Guterres, WMO’dan bu girişime öncülük etmesini istedi.

Gündem ne?

COP27 yıkıcı seller, benzeri görülmemiş sıcak dalgaları, şiddetli kuraklıklar ve zorlu fırtınaların yaşandığı bir yılın sonunda gerçekleşiyor. Dünya çapında milyonlarca insan, şiddetli jeopolitik çatışmalar ve gerilimler tarafından ağırlaşan enerji, gıda, su ve yaşam maliyeti alanlarındaki eşzamanlı krizlerin etkileriyle karşı karşıya. Üstelik bu olumsuz tabloda bazı ülkeler iklim politikalarını ertelemeye veya tersine çevirmeye başladı ve fosil yakıt kullanımını daha da artırdı.

Glasgow’daki COP26‘dan bu yana, 194 ülkeden sadece 29’u güçlendirilmiş ulusal katkı beyanları sundu; ancak eylemler hala oldukça yetersiz.

Dünyanın en büyük iklim değişikliği konferansında son birkaç yıldır en önemli gündem maddesi, gelişmiş ülkelerin iklim krizindeki sorumluluklarını kabul ederek az gelişmiş ülkelerdeki kayıp ve zararların finansmanını üstlenmesi.

Bu yılın COP’unda da az gelişmiş ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle içine düştüğü krizler, iklim adaletsizliği ve iklim tazminatlarının sağlanması, aktivistlerin en büyük gündem maddesi olacak.

[COP27] Geri sayım başladı: Önemi ne, ne bekleniyor?

COP27, iklim krizine karşı mücadele kapsamında küresel sıcaklık artışını yüzyıl sonuna kadar 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefine yönelik planların hayata geçmesinde kararlılığın ortaya konulması açısından kritik öneme sahip; ancak sera gazı emisyonlarını azaltmak için yetersiz çabaların zemininde gerçekleşiyor.

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCCC) göre, 2030 yılına kadar CO2 emisyonlarının, bu yüzyılın sonuna kadar sıcaklık artışını 1,5 santigrat derece ile sınırlamak için 2010 seviyelerine kıyasla yüzde 45 azaltılması gerekiyor. Bu, daha sık ve şiddetli kuraklıklar, sıcak hava dalgaları ve yağışlar dahil olmak üzere iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için çok kritik önemde.

‘COP27’de öncelikli gündem 1.5C hedefini canlı tutmak’
COP27’nin başarılı olabilmesi için Afrika’dan altı maddelik iklim planı

Programda neler var?

COP27 Başkanlığı, 9-17 Kasım tarihleri ​​arasında tematik günlerde, iklim değişikliği sorununa pratik çözümleri vurgulayacak ve bu çözümlerin tüm paydaşlarla birlikte kilit sektörlerde uygulanmasını hemen yaygınlaştırma yaklaşımlarını araştıracak bir dizi etkinliğe ev sahipliği yapacak.

Tematik günler şöyle:

  • 9 Kasım: Finans
  • 10 Kasım: Bilim / Çocuk ve Gençlik
  • 12 Kasım: Uyum ve Tarım
  • 14: Toplumsal Cinsiyet
  • 15 Kasım: Su / Sivil Toplum/  Enerji
  • 16 Kasım: Biyoçeşitlilik
  • 17 Kasım: Çözümler

COP sırasında mevcut iklim değişikliği çabalarıyla ilgili bir dizi önemli Bakanlar düzeyi toplantı da gerçekleşecek.

Bunlar arasında, 2030 öncesinde azaltım çabaları üzerine bakanlar düzeyinde ilk yuvarlak masa toplantısı ve küresel stok sayımı üzerine devam eden tartışmalar yer alıyor. Bu, ülkelerin ve paydaşların Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için toplu olarak nerede ilerleme kaydettiklerini ve nerede ilerlemediklerini görrecekleri bir süreç olacak.

Haziran 2022’de Bonn İklim Değişikliği Konferansı’nda başlayan bu tartışmalar, COP27’de kaldığı yerden devam edecek.

Etkinliklerin bir bütün halinde, tüm düzeydeki katlımcıların, bugüne kadar kaydedilen ilerleme hakkında samimi ve açık tartışmalar yapmaları için bir alan sağlaması hedefleniyor.

Kimler katılacak?

COP’un ikinci haftasında, 15-18 Kasım tarihleri ​​arasında, çoğunlukla Bakanların katıldığı bir Üst Düzey Segment gerçekleştirilecek.

Mısırlı bir yetkili bu ayın başlarında yaptığı açıklamada, şimdiye kadar yaklaşık 90 devlet başkanının COP27’ye katılımlarını doğruladığını söyledi.

ABD ara seçimlerinin ortasında yapılacak konferansa rağmen, ABD Başkanı Joe Biden‘ın iklim kurmayı John Kerry ile birlikte katılacağı bildiriliyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi de dahil olmak üzere birçok üst düzey isim gelmeyi planlamıyor. Bu, Mısır’daki görüşmelerin dünyanın en büyük kirleticilerinden ikisi olmadan emisyonları azaltmak için herhangi bir büyük anlaşmayla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda şüphe uyandırıyor.

Almanya Şansölyesi Olaf Scholz toplantıya katılacağını açıkladı. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısının dünya çapında siyasi ve ekonomik karışıklığı tetikleyen görüşmelerin gölgede kaldığını söyledi ve yaptığı açıklamada, “2022, iklim koruması için kayıp bir yıl olmamalıdır Birçok devlet için bu, nüfuslarının ve kültürlerinin hayatta kalmasıyla ilgili. Onlar için iklim krizi, Rusya’nın Avrupa’daki savaşı değil, en önemli güvenlik sorunu olmaya devam ediyor” dedi.

Baerbock, Almanya’nın zengin ülkelerin emisyonlarının neden olduğu iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıpların tazmin edilmesi gibi zorlu bir konu da dahil olmak üzere yoksul ülkelerle dayanışma göstermeye istekli olduğunu söyledi.

İngiltere‘nin yeni Başbakanı Rishi Sunak, “diğer acil sorunlara” öncelik verdiği için zirveye katılmayacağını söylemiş, büyük eleştiri aldıktan sonra ise COP27’ye katılacağını duyurmuştu.

Kral Charles III‘ün katılımı konusunda ise hala büyük bir soru işareti var. Önceki başbakan Liz Truss’un, kendisine gitmemesi gerektiğini “tavsiye ettiği” ve Buckingham Sarayı’nın buna uyacağı belirtilmişti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, zirvenin etkin katılımcılarından biri olacak. Macron, 7-8 Kasım tarihlerinde yapılacak Dünya Liderleri Zirvesi’nde Senegal Devlet Başkanı Macky Sall ve Hollanda Başbakanı Mark Rutte ile birlikte Afrika’da uyumun hızlandırılması üzerine bir etkinlik düzenleyecek.

Mısır dışişleri bakanı Sameh Shoukry, COP26 başkanı Alok Sharma‘dan görevi devralarak zirvede kilit bir rol oynayacak.

Rusya lideri Vladimir Putin’in de katılması beklenmiyor ancak Putin’in yerine Rus delegeler zirvede hazır bulunacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, geçen sene de olduğu gibi, zirveye katılmayacağı ve Türkiye’yi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un temsil edeceği açıklandı.

Kayıtlara geçen en sıcak sekiz yıl: Buzullar rekor düzeyde eriyor, denizler yükseliyor, kuraklık artıyor

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) 2022’de Küresel İklimin Geçici Durumu raporunu COP27’nin ilk gününde açıkladı.

Rapora göre, iklim değişikliğinin belirtileri ve etkileri giderek daha dramatik bir hal alıyor: Aşırı sıcak dalgaları, kuraklık ve yıkıcı seller bu yıl milyonlarca kişiyi etkiledi ve milyarlarca dolara mal oldu.

Deniz seviyesindeki yükselme oranı 1993’ten bu yana iki katına çıktı. Ocak 2020’den bu yana yaklaşık 10 mm yükselerek bu yıl yeni bir rekor seviyeye ulaştı. Sadece son iki buçuk yıl, uydu ölçümlerinin yaklaşık 30 yıl önce başlamasından bu yana deniz seviyesindeki genel artışın yüzde 10’unu oluşturuyor.

2022 yılı Avrupa Alplerindeki buzullar için son derece ağır bir yıl oldu ve ilk belirtiler rekor düzeyde erimeye işaret ediyor. Grönland buz tabakası 26 yıl üst üste kütle kaybetti ve Eylül ayında ilk kez buraya (kar yerine) yağmur yağdı.

Raporun temel bulguları şöyle sıralandı:

Başlıca sera gazları olan karbondioksit, metan ve azot oksit konsantrasyonları 2021 yılında bir kez daha rekor seviyelere ulaştı: Metan konsantrasyonundaki yıllık artış kayıtlara geçen en yüksek seviyeydi. Önemli izleme istasyonlarından elde edilen veriler, üç gazın atmosferik seviyelerinin 2022’de de artmaya devam ettiğini gösteriyor.

2022’de küresel ortalama sıcaklığın 1850-1900 ortalamasının yaklaşık 1.15 (1.02 ila 1.28) derece üzerinde olacağı tahmin ediliyor. 2015 ile 2022 yılları arasında kayıtlara geçen en sıcak sekiz yıl olması muhtemeldir. La Niña koşulları 2020’nin sonlarından beri hakim ve 2022’nin sonuna kadar devam etmesi bekleniyor. Devam eden La Niña, 2011’deki son önemli La Niña’dan daha yüksek olsa da, son iki yıldır küresel sıcaklıkları nispeten “düşük” tuttu.

Buzullar rekor hızla eriyor, denizler yükseliyor

Buzullar ve buz: Avrupa Alplerinde 2022 yılında buzul erimesi rekorları kırıldı. Alpler genelinde ortalama kalınlık kaybı 3 ila 4 metre arasında ölçülmüş olup, bu değer bir önceki rekor yıl olan 2003’e kıyasla önemli ölçüde daha fazla.

İsviçre‘de, ilk ölçümlere göre 2021 ve 2022 yılları arasında buzul buz hacminin yüzde 6’sı kayboldu. Tarihte ilk kez, en yüksek ölçüm noktalarında bile yaz mevsiminden daha uzun süre kar yağmadı ve dolayısıyla taze buz birikimi olmadı. 2001 ve 2022 yılları arasında İsviçre’deki buzul buz hacmi 77 km’den 49 km’ye düşerek üçte birinden fazla azaldı.

Kış sonunda kar kalınlığının azalması ve Sahra tozunun tekrar tekrar kaplanması, uzun ve yoğun sıcak hava dalgalarının bir sonucu olarak Mayıs ve Eylül ayları arasında eşi benzeri görülmemiş bir buz kaybına zemin hazırladı.

Kuzey Kutbu‘ndaki deniz buzu genişliği yılın büyük bölümünde uzun vadeli (1981-2010) ortalamanın altında kaldı. Eylül ayı ölçüsü 4,87 milyon km2 ya da uzun vadeli ortalama ölçünün 1,54 milyon kilometre kare altında oldu. Antarktika‘da deniz buzu 25 Şubat’ta 1,92 milyon km2’ye düşerek kayıtlardaki en düşük seviyeye geriledi ve uzun vadeli ortalamanın neredeyse 1 milyon km2 altına indi.

Küresel ortalama deniz seviyesi, uydu altimetre kaydının 30 yılı boyunca (1993-2022) yılda tahmini 3,4 ± 0,3 mm yükseldi. Bu oran 1993-2002 ve 2013-2022 yılları arasında iki katına çıkmış ve deniz seviyesi Ocak 2021 ile Ağustos 2022 arasında yaklaşık 5 mm arttı. Hızlanma artan buz erimesinden kaynaklanıyor.

Okyanus, insanların sera gazı emisyonlarından kaynaklanan birikmiş ısının yaklaşık yüzde 90’ını depolayan okyanusların üstteki 2000 metresi 2021 yılında (rakamların mevcut olduğu en son yıl) rekor seviyelere kadar ısınmaya devam etti. Isınma oranları özellikle son yirmi yılda yüksek. Gelecekte de ısınmaya devam etmesi bekleniyor; bu, yüz yıllık ila bin yıllık zaman ölçeklerinde geri döndürülemez bir değişim.

2022 yılında okyanus yüzeyinin yüzde 55’inde en az bir deniz sıcak dalgası yaşandı. Buna karşılık okyanus yüzeyinin sadece yüzde 22’si denizde soğuk hava dalgası yaşadı. Denizel sıcak hava dalgaları, soğuk hava dalgalarının aksine daha sık görülmeye başladı.

Kuraklık, sel, kasırgalar

Doğu Afrika’da son 40 yılın en uzun yağışlı mevsimi olan dört mevsim üst üste ortalamanın altında yağış görüldü ve içinde bulunduğumuz mevsimin de kurak geçebileceğine dair işaretler mevcut. Devam eden kuraklık ve diğer bileşik faktörlerin bir sonucu olarak, tahmini 18,4 ila 19,3 milyon insan Haziran 2022’den önce gıda krizi veya daha kötü seviyelerde akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya kaldı. İnsani yardım kuruluşları, ortalamanın altında seyreden bir başka sezonun muhtemelen mahsul kıtlığına yol açacağı ve Kenya, Somali ve Etiyopya‘daki gıda güvensizliği durumlarını daha da kötüleştireceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Temmuz ve Ağustos aylarında rekor kıran yağmurlar Pakistan‘da büyük sellere yol açtı. En az 1700 kişi öldü, 33 milyon kişi selden etkilendi, 7,9 milyon insan yerinden edildi. Sel felaketi, Mart ve Nisan aylarında hem Hindistan hem de Pakistan’da yaşanan aşırı sıcak dalgasının hemen ardından geldi.

Güney Afrika bölgesi yılın başında iki ay boyunca bir dizi kasırga tarafından vuruldu, şiddetli yağmur ve yıkıcı sellerle en çok Madagaskar‘ı etkiledi. Ian Kasırgası Eylül ayında Küba ve güneybatı Florida’da büyük hasara ve can kaybına neden oldu.

Kuzey yarımkürenin büyük bölümü olağanüstü sıcak ve kurak geçti. Çin, ulusal kayıtların tutulmaya başlanmasından bu yana en kapsamlı ve uzun süreli sıcak hava dalgasını yaşadı ve kayıtlara geçen en kurak ikinci yaz oldu. Wuhan‘daki Yangtze Nehri Ağustos ayı için kaydedilen en düşük seviyeye ulaştı.

Avrupa‘nın büyük bölümü art arda yaşanan aşırı sıcaklarla bunaldı. Birleşik Krallık, 19 Temmuz’da sıcaklığın ilk kez 40°C’nin üzerine çıktığı yeni bir ulusal rekora tanık oldu. Buna kalıcı ve zarar verici bir kuraklık ve orman yangınları eşlik etti. Ren, Loire ve Tuna gibi Avrupa nehirleri kritik derecede düşük seviyelere geriledi.

22 Ağustos’ta Çin’in Wuhan kentindeki Yangtze Nehri boyunca açıkta kalan kıyılar.

1,5 derece hedefi giderek zorlaşıyor

2022’deki küresel ortalama sıcaklığın şu anda 1850-1900 sanayi öncesi ortalamanın yaklaşık 1,15 (1,02 ila 1,28) derecce üzerinde olacağı tahmin ediliyor. Nadir görülen üç dipli soğutucu La Niña, 2022’nin “sadece” beşinci veya altıncı en sıcak yıl olacağı anlamına geliyor. Ancak bu durum uzun vadeli eğilimi tersine çevirmiyor; kayıtlara geçen en sıcak yılın bir yenisinin yaşanması an meselesi.

Isınma artmaya devam ediyor: 2013-2022 dönemi için 10 yıllık ortalamanın, 1850-1900 sanayi öncesi taban çizgisinin 1,14 (1,02 ila 1,27) derece üzerinde olacağı tahmin edilmekte. Bu, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) Altıncı Değerlendirme raporunda tahmin edilen 2011-2020 yılları arasındaki 1,09°C ile benzerlik gösteriyor.

Okyanus ısısı, değerlendirilen en son yıl olan 2021’de rekor seviyelerdeydi ve ısınma oranı özellikle son 20 yılda yüksekti.

WMO Genel Sekreteri Prof Petteri Taalas, “Isınma ne kadar büyük olursa, etkileri de o kadar kötü olur. Şu anda atmosferde o kadar yüksek karbondioksit seviyelerine sahibiz ki, Paris Anlaşması’nın 1,5°C’lik alt sınırına ulaşılması çok zor” dedi.

“Pek çok buzul için artık çok geç ve erime binlerce yıl olmasa bile yüzlerce yıl devam edecek ve bunun su güvenliği üzerinde büyük etkileri olacak. Deniz seviyesinin yükselme hızı son 30 yılda iki katına çıktı. Bunu hala yılda milimetre olarak ölçüyor olsak da, yüzyılda yarım ila bir metreye ulaşıyor ve bu da milyonlarca kıyı sakini ve düşük rakımlı yerler için uzun vadeli ve büyük bir tehdit oluşturuyor” dedi:

Pakistan‘daki korkunç sel felaketinde ve Afrika Boynuzu‘ndaki ölümcül, uzun süreli kuraklıkta gördüğümüz gibi, çoğu zaman iklim değişikliğinden en az sorumlu olanlar en çok zarar görüyor.

Ancak bu yıl çok hazırlıklı toplumlar dahi, Avrupa’nın büyük bir bölümünde ve Güney Çin’de uzun süren sıcak dalgaları ve kuraklıkta görüldüğü gibi, aşırı hava olayları tarafından yıkıma uğradı. Giderek artan aşırı hava olayları, dünya üzerindeki herkesin hayat kurtaran erken uyarılara erişimini sağlamayı her zamankinden daha önemli hale getiriyor.”

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, COP27’de önümüzdeki beş yıl içinde “Herkes İçin Erken Uyarı” (Early Warnings for All)’a ulaşmak için bir Eylem Planı açıklayacak. Şu anda dünya ülkelerinin yarısı bunlardan yoksun. Guterres, WMO’dan bu girişime öncülük etmesini istedi.

Modanın ‘çirkin’ yüzü

Geçtiğimiz haftalarda İspanyol moda markası Balenciaga, Lay’s cips paketi görünümündeki deri el çantalarının fotoğraflarını yayınladı.

Resmi olmayan kaynaklara göre satış fiyatı 1800 dolar olacak çantalar, Balenciaga’nın ilk moda skandalı değil.

“Moda skandalını kim sevmez?”

Bu sözler Balenciaga’nın tasarım direktörüne ait. Haklı olduğunu kendisi de çok iyi biliyor, ki Balenciaga’nın geçtiğimiz birkaç yıldaki moda skandallarına bakarsak çöp poşeti görünümündeki lüks çantası (1800 dolar), İKEA’nın alışveriş poşetlerini Balenciaga logolu deri versiyonu (2.200 dolar), topuklu Crocs terlikler, Balenciaga’yı bu ürünleri giyemeyecek kişilerin bile gündeminde tutuyor.

Ama asıl skandal, 2016’da DHL çalışanlarının giydiği 6,5 dolarlık tişörtün aynısını Balenciaga markasının kocaman DHL logosuyla 185 euroya piyasaya sürmesi ve tükenmesi diyebiliriz. İnsanların sahip olmak için yarıştığı Balenciaga markalı DHL tişörtleri üzerine yazılan yazılar, yapılan yorumlar çok çeşitli; kapitalist kitch diyenden Duschamp kıyası yapana; modayı hacklediklerini söyleyenlerden markanın koca bir şaka olduğuna kadar çok çeşitli eleştiriler var.

Sanıyorum hepsinde doğruluk payı var.

Çirkin moda akımı (Ugly Fashion)

Moda dünyasında farklılaşmak, öne çıkmak her zaman önemliyken son yıllarda herkesin giydiğini giymek bir moda suçuna, farklı olmak da bir zorunluluğa evrildi.

Hâkim güzellik algılarına ters düşen “çirkin moda”, 90’ların Grunge stilinden sonra günümüzde Grunge’dan çok başka bir çizgide yükseliyor. Toplumun dayattığı güzellik standartlarını sıkıcı bulmak, esnetmek, modayla oynamak eğlenceli olduğu kadar kapsayıcı bir alan da sunuyor.

Bu yarışta moda markaları daha dikkat çekici olmak için yeni ve iddialı ürünler sunmaktan çekinmiyor.

O zaman neden bir cips paketi çanta olmasın ki?

Moda dünyası, çirkin modanın bu temelini birçok kapsayıcılık ve sürdürülebilirlik sosuna bulayarak övmelere doyamıyor, tam da bu noktada tüm sürdürülebilirlik iddiaları boşa çıkarak tüketimi körükleyen bir pazarlama malzemesine dönüşüyor. Bu sıra dışı ürünleri herkesin giymesine gerek yok, moda endüstrisinin böyle bir beklentisi de yok, önemli olan dikkat çekmesi, konuşulması ve bunun sonucu olarak da kopyalanması.

Çirkinin sürdürülebilirliği / Bir pazarlama malzemesi olarak sürdürülebilirlik

Gezegenimizi kurtarmak için çirkin modanın gerekliliğinden bahseden marka yöneticilerinden feminist argümanları ve farklı vücut tiplerini kapsadığını iddia eden moda yazarlarına kadar birçok kişi çirkin moda üzerine sürdürülebilirlik iddiaları kuruyor.

Ama biz bunun doğru olmadığını biliyoruz.

Sürdürülebilirlik iddiasının bir dayanağı, vintage giyimi ve rahat giyimi içeriyor olması. Hem eski parçaları içermesi hem de kadınların işe yüksek topuklular ve rahatsız takım elbiseler yerine rahat kıyafetler kocaman ayakkabılar giymesinin sürdürülebilir olduğu.

Peki bu parçaları hızlı moda markalarından almak, onlarca çeşit edinmek, plastik içerikli üretimin son hızda devam etmesi ve sezona göre bu ürünlerin kısa zamanda çöp olması sürdürülebilir mi? Cevabı biliyoruz; sürdürülebilir olması değil sürdürülebilir olduğunu iddia etmesi ve bunun konuşulması, tartışılması gerekli.

Hızlı modada kapsayıcılık iddiasının sosyal sorumluluk projelerine kapsamında kullanılan kilolu mankenler dışında yine 34-32 beden uzun boylu mankenlerle çalışmaya devam edilmesi, siyah mankenlerin kıyafetin kontrastı ten rengine uyduğunda kullanılması, yalnızca bu ürünleri satın alabilecek bir sınıfı kapsaması ile boşa düştüğünü ve endüstri için bir pazarlama malzemesinden öteye gidemediğini söyleyebiliriz.

Yinelemek gerekirse önemli olan gerçekten sürdürülebilir olması değil, konuşturması. İddialı ve uçlardaki çirkin ürünlerin görevi markayı konuşturmak, markanın konuşulan çantasına sahip olan kişiyi de bir miktar konuşturduktan sonra tarihe, çöpe gömülmek.

Muhtemelen kimse sınırlı sayıda üretilmiş Balenciaga çantasını çöpe atmaz, ama onun Bangladeş’te üretilmiş çakmalarının gideceği yer yine üretim sürecinde zaten kirlettiği, Üçüncü Dünya ülkelerinin toprağı ve suyu olacak.

Bu sezon ne tüketiyoruz?

Moda endüstrisi, tüketimi bizim bu köşede baktığımızdan çok farklı bir yerde görüyor; bunu görüş farklılığı diye yumuşatmak gezegene ihanet olur. Gezegen için gereken daha az tüketmek iken moda endüstrisi nasıl daha çok tüketiriz sorusuna bitmeyen cevaplar tasarlamaktan vazgeçmiyor.

Podyuma topuklu Crocs da çıksa, selobantlanmış Kim Kardashian da çıksa kimi zaman giyilerek kimi zaman konuşularak tüketileceğinin bilinciyle moda endüstrisini şekillendiriyorlar.

 

[Bir şarkının hikayesi] Jeremy/ Pearl Jam

1960’lı yıllarda rock müziğin ilham kaynağı, daha çok neşe veren olaylardı. Daha sonraki yıllarda ise mevcut düzene ve otoriteye isyan etmek, rock müziğin önemli temalarından olmuştu.

1990’lardaki alternatif rock ve grunge müzik hareketinin önemli gruplarından bir olan Pearl Jam, bu akımın diğer öncülerinden olan Nirvana gibi, şarkılarında hayatın karanlık yanlarını ve trajedilerini  de tema olarak seçti.

1991 yılının ocak ayında Pearl Jam’in solisti Eddie Vedder, gazetede okuduğu bir haberden oldukça etkilenmişti. Haber, Texas’taki Richardson Lisesi’nde yaşanan bir trajedi ile ilgiliydi. Olay, son zamanlarda çok sık duyulan okul cinayetlerinden biri değildi çünkü bu sefer trajedinin merkezindeki Jeremy Wade Delle adındaki 15 yaşında bir öğrenci, sınıf arkadaşlarının ve İngilizce öğretmeninin gözleri önünde intihar etmişti.

Vedder’in kendisi de ortaokulda bir öğrenci iken buna benzer bir olaya bizzat şahit olmuştu. San Diego, California’da okurken, silahla okula gelen Brian adındaki bir öğrenci ne kendine ne de arkadaşlarına zarar vermiş ama oşinografi odasına girerek sağa sola ateş etmişti.

Vedder, kendi yaşadığı olay ile Jeremy’nin trajedisini harmanlayarak şarkının sözlerini yazdı ve grubun bas gitaristi Jeff Ament besteyi yaptı.

”Jeremy”, Pearl Jam’in ilk albümü olan “Ten” için 1991 yılında kaydedildi ve albümün üçüncü single’ı olarak 1992 yılında yayınlandı.

Şarkının 1992 yılında Mark Pellington tarafından çekilen videosu, MTV tarafından çok sık gösterilince “Jeremy” oldukça popüler oldu ve 1993 yılında da “MTV Yılın En İyi Videosu” ödülünü aldı.

Videoda “Jeremy” rolünü 12 yaşında olan Trevor Wilson oynamıştı ve bu onun tek oyunculuk deneyimi olacaktı. Ödül töreninde sahnede yerini almış ve Vedder, genç oyuncuyu seyircilere takdim ederek ödülü havaya kaldırması için ona vermişti.

 

Yaşanan trajediden neredeyse 30 yıl sonra Jeremy’nin sınıf arkadaşı Britanny King, Pearl Jam grubunu şarkıyı yazmadan önce Jeremy’nin ailesi ile hiç görüşmedikleri için eleştirmiş ve hikayenin tam olarak gerçeği yansıtmadığını söylemişti. Şarkıda babası ve annesi tarafından ihmal edilen, sakin gibi gözüküp içinde bir aslan barındıran bir çocuk tarif edilmişti.

Peki gerçekten Jeremy Wade Delle kimdi, nasıl intihar etmişti ve ve intiharı engellenebilir miydi?

Jeremy henüz beş yaşında iken annesi ve babası boşanmıştı ve daha sonra her ikisi de yeniden evlenmişti. Jeremy, resme yetenekliydi. 1992 yılında henüz yedi yaşında iken yaptığı bir resim ile ödül kazanmıştı. Richardson Koleji‘nde iken 3üç ay çıktığı kız arkadaşı Nancy’den ayrılınca aşırı doz ilaç alarak ilk intihar girişiminde bulunmuş ve  ardından bir psikiyatri kliniğe yatırılmıştı. Klinikte iken orada yatan hastalardan Michelle ile tanışmış ve onunla da kısa bir ilişkiden sonra ayrılmışlardı. İntiharından kısa bir süre önce arkadaşlarına kendini öldürmek istediğini söylüyordu.

Jeremy, 8 Ocak 1991′de sabah 07.30 da Nancy’yi aradı ve babası ile Tokyo’ya yerleşeceklerini söyleyerek ona bir yüzük ve bir veda mektubu bırakacağını söyledi. Nancy, daha sonraki ifadesinde Jeremy’nin telefondaki sesinin çok sakin ve rahatlamış olduğunu söyleyecekti.

Jeremy, daha sonra okula gitti ve ilk derse girmeyen arkadaşlarından birine, postalaması için Nancy’ye hitaben yazdığı ve içinde yüzük olan intihar mektubunu verdi. Zarf kapalı değildi ve arkadaşı mektubu merak ederek açmış olsa belki de bir trajedi engellenebilirdi.

Jeremy daha sonra İngilizce sınıfına girdi ve okul idaresinden izin kağıdı almak bahanesi ile tekrar dışarı çıktı. Bu kısa sürede dolabından, Smith& Wesson tabancayı aldığı tahmin ediliyor. Sınıfa tekrar geri döndüğünde öğretmenine hitaben “Gerçekten almak istediğimi alarak döndüm” dedi ve silahı ağzına dayayıp 30 sınıf arkadaşının önünde intihar etti. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki kimse müdahale edememişti.

Jeremy’nin intihar öncesi son sözlerini Pearl Jam, şarkıdaki nakaratta ölümsüzleştirdi :

Jeremy bugün sınıfta konuştu.

Jeremy spoke in class today
Jeremy spoke in class today

Mark Pellington’un çektiği sansasyonel videonun MTV’de yayınlanan versiyonunda, Jeremy’nin intihar sahnesi tam olarak gösterilmediği için izleyenlerin büyük bir kısmı üzerlerine kan sıçrayan diğer öğrencilerin de öldürüldüğünü düşünmüş ve şarkının bir okul saldırısını anlattığı yanılgısına düşmüşlerdi.

Maalesef “Jeremy” hikayesinin etrafındaki trajediler bitmemişti.

1996 yılında Seatle’da, Barry Loukaitis adında bir öğrenci sınıfa girerek dört arkadaşını vurdu. Avukatları Barry’nin karar verme sürecinde, “Jeremy” videosunun çok etkisi olduğunu öne sürerek mahkemede jüriye videoyu izletti ama Barry’nin 189 yıl hapis cezası almasını engelleyemediler.

Rolling Stone dergisi tarafından en iyi müzik videoları arasında 36’ıncı sırada gösterilen videoda Jeremy’yi oynayan Trevor Wilson, 36 yaşında iken Puerto Rico’da trajik bir şekilde boğularak öldü.

Eddie Vedder’e göre şarkı, intiharın manasını ve her şey kötüye gitse bile hayata tutunmanın önemini anlatıyordu. Düşüncelerini şöyle ifade etmişti :

İntihar edince, sadece gazetelerin bir köşesinde haber oluyorsunuz. Hiçbir şeyi değiştiremiyorsunuz ve dünya sizsiz de dönüyor. Hayattan alabileceğiniz en iyi rövanş ise yaşamak, kendinizi ispat etmek ve sizi üzen insanlardan güçlü olmaktır.”

Kaynakça

  • Whatley J., The Tragedy of Pearl Jam’s song ‘Jeremy’, 06.07.2022
  • Roffman J., Mother of late teenager who inspired Pearl Jam’s “Jeremy” speaks out first time, 03.11.2018
  • Pervan Melek N., The Tragedy Behind Eddy Vedder’s Lyrics of Pearl Jam’s Song, 09.01.2022
  • Songfacts, Jeremy
  • Serena K., Jeremy Delle: The Classroom Suicide Of A Texas Teen Made Famous By Pearl Jam, 14.07.2020
  • Youtube, Jeremy Wade Delle: The Tragic Real Life Story Behind Pearl Jam’s Song Jeremy.

 

 

Cinsel şiddeti bildirmeye karar verdiğinizde bilmeniz gerekenler

Yeşil Gazete‘de, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’yle yaptığımız işbirliği sayesinde her hafta cinsel istismarla mücadele yolları, yöntemleri üzerine kısa ve bilgilendirici notlar paylaşıyoruz.  

Bu bilgi notlarının cinsel şiddete ve/ya istismara maruz kalan ya da tehdidi altında olan kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar için yol gösterici olacağını umuyoruz. Böyle bir durumla karşılaşır veya tehdit altında olduğunuzu hissederseniz, lütfen kolluk güçlerine, konuyla ilgili çalışan kurum ve kuruluşlara ve hukukçulara ulaşın. 

*

Cinsel şiddet hakkında konuşmak, özellikle kendi cinsel şiddet yaşantımız hakkında konuşmak, birilerine açılmak çoğunlukla kolay değildir. Hangi şekilde olursa olsun ‘adalet’i arama kararını vermek; şiddet yaşantısını yeniden ve yeniden anlatacak olmak nedeniyle bizim açımızdan zorlayıcı bir süreci başlatabilir.

Bununla birlikte bu karar, olayla ilgili olumlu bir kapanış süreci yaşamımıza, güçlenmemize, hayatımızla ilgili kontrol hissini geri kazanmamıza da yardımcı olabilir. Mevcut başvuru sistemi ve süreçleri hakkında bilgi sahibi olmak, bilmediğimiz konuların oluşturduğu kaygıların azalmasında ve daha hazırlıklı olmamızda etkili olabilir.

Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Öncelikli bilmem gerekenler

  • Şiddeti bildirmeye karar verdikten sonra ilk olarak bulunduğumuz yere en yakın karakola (veya jandarmaya), en yakın savcılığa ya da en yakın hastaneye gidebiliriz. (Başvuru yapabileceğiniz kurumları, hizmet alanlarını ve iletişim bilgilerini İstanbul Birimler Haritası’nda bulabilirsiniz.)
  • Bu yerlere gitmek bizim için zorlayıcı ise; 155 polisi (veya 156 jandarmayı) arayarak durumumuzu bildirebilir ve yardım isteyebiliriz.
  • Konuşamayacağımız bir ortamda isek acil destek için polise bağlı Kadın Destek Uygulamasını (KADES) indirip aktive ederek kullanabiliriz. KADES bir akıllı telefon uygulamasıdır ve şiddet veya şiddet tehdidi durumlarına acilen müdahale edilebilmesi için geliştirilmiştir.
  • Karakol, hastane veya savcılığa giderken güvendiğimiz bir kişinin bize eşlik etmesi destekleyici olabilir.
  • Başvurduğumuz kurumda avukat talep etmek hakkımızdır. Talebimizi ilettiğimiz takdirde (karakol, savcılık veya mahkeme tarafından) bize bir avukat atanacaktır.
  • Maruz bırakıldığımız şiddet tecavüz ise, ilk başvuruyu hastaneye yapmak hem sağlık desteğine bir an önce ulaşmamız hem de delillerin bir an önce toplanabilmesi açısından tercih edilebilir.
  • Saldırı henüz gerçekleştiyse olabildiğince kısa sürede (ilk 72 saat içinde) delillerin kaybolmaması için mümkünse yıkanmadan ve olay esnasındaki kıyafetleri değiştirmeden başvuru yapacağımız kuruma gitmek öncelikli hususlardır. Yanımızda yedek kıyafet götürebiliriz. Kıyafetlerimizi çıkardıysak, onları temiz ve mümkünse (naylon poşetteki nemlenme delillerin kaybolmasına sebep olabileceği için) naylon olmayan, kağıt bir poşete koyup ağzını iyice kapatarak yanımıza alabiliriz. Elimizden geldiğince bunlara dikkat etmeye çalışmak elzemdir fakat durumumuz gereği bunların hiçbirini sağlayamadıysak kaygılanmayalım, cinsel suçların başka bulgularla ispatlandığı durumlar da olabilmektedir.
  • Saldırıya delil olabileceğini düşündüğümüz mesaj, fotoğraf gibi yazılı-görsel şeyleri muhafaza edebilir, mümkünse kendimiz de saldırıya ilişkin izleri fotoğraflayabiliriz.
  • Bize destek olmak isteyenler veya hizmet sağlayıcılar yanlış ve yargılayıcı tavırlarda bulunabilir. Hizmet sağlayıcıların işlerini yaparken bize sözel ya da davranışsal olarak (suçlama, küçümseme, yargılama, ilgisizlik, onay almadan müdahale vb.) olumsuz hissettirecek bir yaklaşımda bulunma hakları yoktur.

Daha fazla bilgi için: csdestek.org

Brezilya

Brezilya seçimlerinin sonuçları ve seçimden sonraki gelişmeler dünyanın her yerindeki sol kesimleri, çevrecileri ve siyaset bilimcileri ve siyaset felsefesi üzerinde çalışanları ilgilendiriyor elbette.

Bu ilginin pek çok nedeni var. Ancak temeldeki soru, diktatöryal eğilimleri olan ve sağ popülist politikaları başarıyla uygulamış ve ülkesi halkının (ve belki ordunun?) yarısına yakın bir kesiminin ya da bir kısmının desteğini almaya devam eden demagog bir siyasetçinin, ülkesine ve halkının bir bölümüne zarar vermeye devam edip etmeyeceği…

Bolsonaro’nun zehirleyici çalışmalarının devam etmesi/ edebilecek bir kapasitesinin ve enerjisinin olması, neoliberal ekonominin model ülkelerinden biri olan Brezilya’nın önümüzdeki yıllar içinde hem yerel olarak bireye/ topluma ve doğaya, bütün dünya halklarına, ülkelere ve yerküreye, zarar verebilmesi anlamına gelecek.

Ancak sorun bu da değil.

Sorun, demokratik ve mücadeleli ama çatışmasız/ iç savaşsız, barışçıl koşullarda bir geçişle kutuplaşmaların dağılması, en azından azalmasıyla; yoksulluk, işsizlik, konut, çevre/ ekoloji ve iklim değişikliği, kentler, tarım-toprak ve orman, yerel kültürler vb. ile ilgili politikaların üretilebilmesi için, ülkede konuşmaların, tartışmaların, yerelden küresele kadar çeşitli ölçeklerde politik çalışmaların başlayabilmesi…

2 Eylül 2022, Belem, Para eyaleti. Brezilya’da Amazon’dan gelen geleneksel nüfusla yapılan toplantı sırasında Assurini Yerli halkı, Luiz Inacio Lula da Silva’ya geleneksel başlıklarından takarken.

Demokrasi/ demokratik siyasetle ilgilenenler, elbette son yıllarda Türkiye’de, ABD’de, şimdi Brezilya’da, seçim sonuçlarını beğenmeyen sağ-popülist iktidarların, çatışmacı/ kutuplaştırıcı, baskıcı ve demokrasi karşıtı stratejilerini pekiştirmesi ve meydan okuması karşısında demokrasi kuramını nasıl geliştirebilecekleri konusunda arayış içindeler.

Hakikat-sonrası” çağında, “basit moderniteden” sonra bazı siyaset bilimcilerin “reflektif modernite” olarak adlandırdıkları bir dönemde (“reflektif veya düşünümsel modernite” ile “post-modernite” kavramlarının ilişkisi/ karşılaştırılması için ayrıca tartışmak gerekiyor), despot iktidarlara karşı politik/ ekolojik ve belki de teorik mücadeleler konusu önem kazanıyor. Hatta bu konular en acil mücadele alanları sayılmalı.

Brezilya ormanlarının kaybı aynı hızla sürecek mi? Sürmemesi için ne yapacak, Brezilya’nın ve yerkürenin bütün halkları ya da kaybeden sınıfları?

Sanırım bu soruları tartışmaya devam edeceğiz uzunca bir süre.

Ancak bu yazıya başlar ve kitaplığımdaki kaynakları gözden geçirirken, ilginç bir kitaba rastladım. Satın almadığım halde kitaplığımda bulunan, bana daha önceki kuşaklardan kalmış ender kitaplardan biri. Sizlere bu kitapla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum kapağımda tam olarak şöyle yazıyor:

Brezilya

Ali (sesli harflerin üzerinde şapka var)
Sabık Rio de Janeiro Elçisi
Matbaai Ebuzziya
İstanbul
1932

Tam 90 yıl önce yayınlanmış ve Brezilya’yı anlatıyor. Biraz siyasi coğrafya kitabı gibi ama daha ilginç olan Rio’ya ve kentteki gündelik yaşama ait olan sayfalar…

Kitap, bir anlamda kaynakçayı da içerecek biçimde düzenlenmiş bir “Başlangıç”ın ardından üç bölümden oluşuyor:

  • Brezilya Tarihine bir Nazar
  • Brezilya Buhranları
  • Rio de Janeiro Hayatı
  • İlk bölümün alt başlıkları (yazıldığı imlayla) şöyle
  • Müstemleke Devresi
  • İstiklal-İmperatorluk Devresi
  • Cumhuriyet Devresi
  • İhtilal ve Hükümeti Muvakkate Devresi

İkinci bölümün alt başlıkları ise,

  • Brezilya’nın Teşkilatı Esasiyesi ve Siyasi Buhranı
  • Brezilya’nın Vaziyeti İktisadiyesi ve Kahve Buhranı
  • Brezilya’nın Gümrük Siyaseti ve Amerik Latin Ticari Buhranı
  • Brezilya’nın Umumi Dertleri

Son bölüm ise daha ilginç. Alt başlıklar (sınıflandırma mantığını anlamak güç olsa da) şöyle:

  • Rio de Janeiro şehri,
  • Mevsimler, Sayfiyeler, Kumsallar,
  • Rio evleri- Brezilya’nın Ev Hayatı,
  • Brezilya’nın Eğlence ve İtiyatları,
  • Sporlar-Kulüpler- Oteller,
  • Yiyecek ve İçecek,
  • Hastalıklar, Sıhhi Tedbirler, Yerliler-Zenciler-Beyazlar,
  • Asarı Atika-Kütüphane ve Kitaplar-Kıymetli Taşlar,
  • Monden Hayat-Sefaretler-İdimilliler (milli bayramlar)
  • Brezilya’nın Tebayii-İklimin Tesiri-Matbuat Meslekler.

En sonda da Brezilya’yı oluşturan 21 “devletin” nüfusları ve başkentleri ve Brezilya 1931 bütçesi verilmiş. (Bu arada, Porto Alegre’nin 1931’de de 273 376 kişilik nüfusla Brezilya’nın en kalabalık kentlerinden/ yerel devlet başkentlerinden biri olduğunu anlıyoruz).

Elbette kitapla ilgili ciddiye alınabilecek bilgiyi ya da eleştiriyi çok kısa bir değerlendirmeyle geçiştirmek olası değil. Ancak ülkenin sahip olduğu niteliklere Türkiye’den bir bireyin (diplomatın) 20’inci Yüzyıl başlarındaki bakış açısı, toplamsal özellikler, ekonominin genel yapısı ve sömürge bir ülkedeki mücadelelerin ve tarihin bugünkü Bolsanaro ve Lula dönemlerine kadarki oluşumu bakımından ilginç bir veri kesiti sağlıyor.

Latin Amerika’da olsun, Ortadoğu ya da Uzak Doğu’da veya Afrika’da olsun sömürge bir ülke geçmişinin, tarihlerini öğrenmeye alışık olduğumuz Avrupalı uluslardan veya büyük imparatorluklardan ne kadar farklı olduklarını görüyoruz. Ancak Latin Amerikalı yazarların romanlarından öğrendiklerimizi, Türkiye’den bir yazarın coğrafya benzeri kitabında görmek ilginç oluyor.

Brezilya’daki gelişmeleri, Türkiye’den, birçok benzerlik veya benzemezlik nedeniyle ilgi ve heyecanla izliyoruz. Brezilya’da olanlar ve olabilecekler demokrasi, kent, ülke kaynakları ve ekoloji; yağmacılığın popülist politikalarının milyonlarca seçmeni tutsak alabilmesi vb. gibi konular üzerinde yeniden düşünebilmemize olanak sağlıyor.

İzmir’in deprem gerçeği

Perşembe gününü cuma gününe bağlayan gece yarısı İzmir yeniden deprem ile uyandı. Richter ölçeğine göre 4.9 büyüklüğündeki deprem sabaha karşı 3.29’da meydana geldi. Bir kişinin kalp krizinden, bir kişinin de panikle balkondan atlaması sonucu iki kişinin ölümüne neden olan deprem, İzmirlilerin pek ismini bilmedikleri bir faydan; Buca fayından kaynaklandı. 7 saniye süren deprem kent merkezindeki Buca fayından kaynaklanınca tüm kentte ve civar yerleşimlerin büyük kısmında korkutucu derecede hissedildi, hatta İzmirlilerin bir kısmı sabaha kadar evlerine girmedi.

Depremi üreten Buca fayı bugüne kadar İzmir’de en azından sokaktaki insanlar tarafından pek bilinen bir fay değildi. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi (DAUM) Müdürü Prof. Dr. Hasan Sözbilir’in medyaya yansıyan açıklamalarından depremi üreten fayın Buca Gölet ile Gaziemir arasında yer aldığını öğrendik. Prof. Dr. Sözbilir açıklamasında, yaptıkları jeolojik çalışmalar sonucu 5 km uzunluğundaki bu kısa fayın batıda Tuzla Fayı‘na bağlandığını gördüklerini belirtmiş.  Sözbilir’e göre Buca fayı 6’dan büyük bir deprem üretemez. Bilindiği gibi İzmir’de can ve mal kaybına neden olabilecek deprem büyüklüğü 6 ve üstü olarak hesaplanıyor.

Sisam depreminden ders alınmadı

Depremin ardından açıklamalarda bulunan diğer bir uzman olan Prof. Dr. Ahmet Ercan ise Batı Anadolu’nun deprem açısından son 10 yıldan bu yana çok gergin olduğunu vurguluyor. Bu gerginlik sonucu yeni kırıklar oluştuğunu belirten Ercan; İzmir’de 117 kişinin yaşamını yitirdiği 2020 yılındaki Sisam depreminin de bu nedenle meydana geldiğini söylüyor. Ona göre ‘bu deprem İzmir’de deprem üretmesinden korkulan İzmir kırığı üzerinde olmadı’. Ercan, İzmir kırığı üzerinde oluşacak ve 6 büyüklüğünün üzerinde olmasından korkulan ‘İzmir Depremi’ için ‘hemen yapılması gerekenleri’ de söylüyor: “Melez ovasındaki yapılaşma hemen durdurulmalıdır. Bornova- Bayraklı ve Bornova kırığı etkisi altında olan Karşıyaka- Çiğli kesimleri İzmir’in tetikte olması gereken yerlerdir. Buradaki yapıların kentsel dönüşüm kavramı içinde hızlanarak iyileştirilmesi gerekiyor. Kesinlikle Bayraklı ve Bornova Ovası’ndaki yapılaşma durdurulmalı. Öncelikli olarak buralar taşınmalı’.”

Peki, İzmir olası bir İzmir depremine hazır mı? Prof. Dr. Ercan’ın söyledikleri yapılabilir mi? Bu soruya ‘evet’ yanıtı vermek çok zor, hatta imkânsız gibi… Ahmet Ercan’ın da dikkat çektiği Bayraklı bölgesinin zemin sorunu gerek merkezi, gerekse yerel yönetimlerce 1990’lı yılların sonundan bu yana biliniyor. Fakat bölge yerel yönetimlerce 2000’li yılların başından itibaren çok katlı imara açıldı. Çok katlı binalarla, hatta gökdelenlerle doldurulan bölge 2020 yılındaki Sisam depreminden en büyük hasarı görerek çıkmıştı. Bu depremde yaşamını yitirenlerin tamamına yakını bu bölgede yaşıyordu. Bayraklı’da çok sayıda bina yıkıldı, Bayraklı’yla birlikte, Karşıyaka ve Konak bölgelerinde yüzlercesi de oturulamaz ölçüde hasar gördü. Kuş uçumu kendisinden 120 km uzakta; Sisam’da meydana gelen deprem, bu adada yalnızca 2 kişinin yaşamını yitirmesine ve bir binanın yıkılmasına neden olurken, İzmir’in Bayraklı semtinde neden olduğu büyük can ve mal kayıplarından gerekli dersler ise bu depreminde hatırlattığı gibi, alınmamış görülüyor.

Aslında İzmir’i yönetenlerin bilimin izinden gitmediğini, yaklaşık bir yıl önce, 14 Ekim 2021’de TMMOB’ne bağlı meslek odalarının İzmir Şubeleri yaptıkları ortak basın açıklaması ile kamuoyunun gözleri önüne de sermişti: “Doğa olaylarının afete dönüştüğü her kırılma anında, yönetenlerin bu durumu rant çevrelerine çıkar sağlamak için değerlendirmediği bir istisnanın dahi olmadığını bugün yine görüyoruz. Yaşanan felaketlerin nedeni olan yaklaşımlar, gelecekte yaşanacak felaketlerin boyutlarını artıracak şekilde afetlerin hemen ardından “çözüm” diye pazarlanan yeni kararlarda kendini göstermektedir. Piyasanın karlılığını merkeze koyan kentsel politikaların yarattığı ve neredeyse her doğa olayının afete dönüştüğü kentlerde, kaybedilen canlarımız hiçe sayılarak deprem sonrasında da ortaya çıkan sorunun çözümü için bugün yine piyasanın karlılığı referans alınmaktadır.”

Basın açıklamasının girişinde yer alan bu paragraf bile neredeyse bu açıklamadan tam bir yıl sonra meydana gelen Buca depremi nedeniyle bize çözümün ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. TMMOB’ne bağlı 20 odanın İzmir örgütlerince yapılan tespitler aslında olası İzmir depremine hazırlanmak bir tarafa ‘rant’ uğruna can ve mal kaybını artırıcı politikaların kenti yönetenlerce uygulamaya konduğunu ispatlıyor:

“Ekim 2020 depremi sonrasında yapılan çalışmaların tümü depremzedeliği mülk sahipliğine indirgemekte, ortaya çıkan barınma sorununun müteahhit karı arttığı ölçüde çözüleceği önerilmektedir.  Oysa ki çözüm önerisinin dayandığı kar mekanizmasının fırsatçılığı, depremin hemen ardından yaşanan kira fiyatları ile açıkça görülmüştür. İzmir Büyükşehir Belediye Meclisince 1 Mart 2021 tarihinde onaylanan plan notu ile gizli bir nüfus yoğunluğu artışı getirilmiştir. Getirilen bu gizli artış piyasanın taleplerini kışkırtmış ve daha fazlasını isteneceği bir düzlem yaratmıştır. Bugün tartıştığımız emsal artışı meselesi popülist ve piyasacı yaklaşımların bizi hangi sonuçlara götüreceğini açıkça göstermektedir. Belli bir bölgede veya bir oranda emsal artışı tartışmaya açıldığında bunun o bölge ile sınırlı kalmayacağı, artışın ise gözü doymak bilmeyen sermayeyi ikna etmeyeceği bilinmelidir. 1 Mart 2021 tarihinde onaylanan plan notuna ek olarak parsel bazında %20, ada bazında %30 verilen emsal artışının teknik olarak tartışılacak bir tarafı bulunmamaktadır. Bu meclis kararı mühendislik, mimarlık ve şehircilik disiplinlerinin varlık nedenlerini ortadan kaldırmakta ve ilgili bilimleri hiçe saymaktadır. Onaylanan plan notu ile birlikte getirilen emsal artışları ile toplamda mevcuda ek %50-60 bağımsız birim artışına ve dolayısıyla nüfus artışına neden olunacağı ortadadır. Bu durum yeni altyapı, ulaşım, sosyal donatı, okul, otopark vb. ihtiyaçları yaratacak ve yaratılan yoğunluğun üzerine bu ihtiyaçları karşılayacak yeni alanlar oluşturulmak zorunda kalacaktır. Bu artış açıkça “İzmir`e ihanet”tir. Bu kararın altına imza atan belediye başkanları ve meclis üyelerinin İzmir`de trafik sorunu olduğundan, koku sorunu olduğundan, altyapının yetmediğinden bahsetmeye ve yoğun bir yağış olduğunda doğal afeti gerekçe göstermeye artık hakkı bulunmamaktadır. Bu karara imza atanlar bilmelidir ki İzmir`de yaşanacak olası her afetten birinci dereceden kendileri sorumludurlar.”

Depremden sonra yüksek katlı binalara imar izni

TMMOB’ne bağlı meslek odalarının açıklaması gayet açık ve net… Ahmet Ercan’ın  cuma sabaha karşı olan depremden sonra bir kez daha yapılaşmanın durdurulması gerektiğini söylediği Bayraklı’da 2020 yılındaki Sisam depreminden sonra İzmir Büyükşehir Belediye Meclisinin kararı ile %30 emsal artışı verilmiş, yani kat sayısı daha da artırılmış. Bölgede yaşayan insan sayısının daha da artmasının önü açılmış. Böylece meydana gelecek yeni depremlerde daha çok can ve mal kaybına uğranmasının adeta alt yapısı hazırlanmış.

İzmir; tıpkı İstanbul gibi, ülkemizin birçok kenti gibi depremle yaşamasını öğrenmesi gereken bir kentimiz… Bunun içinde kenti yönetenlerin,  ilk adımda TMMOB bağlı meslek odalarının da sık sık dile getirdiği gibi rantın izinden değil, ‘mühendislik, mimarlık ve şehircilik disiplinlerinin’ ürettiği çözüm önerilerini uygulamaları ve bilimin izinden ayrılmamaları gerekiyor. Çünkü cuma günü sabaha karşı yaşadığımız gibi deprem yaşamın bir gerçeği…

Ya bilimin gereklerini yerine getireceğiz ve deprem ile yaşamayı öğreneceğiz ya da rant için çalışan bir sistemin esiri olarak daha çok canlarımızı bu gerçek ile yitireceğiz.

Hollanda’da kurtlar ‘evcilleşmemeleri için’ paintball silahıyla vurularak uzaklaştırılacak

Hollanda’da son dönemde sayıları giderek artan ve koruma altında bulunan kurtlar, insanlara alışmamaları için paintball silahıyla vurularak uzaklaştırılacak.

Yaklaşık 100 yıl önce soyları tükenen kurtlar, Almanya’dan geçtikleri Hİollanda’da yeniden çoğalmaya başladı. Ülkenin doğusundaki Gelderland eyaletinde bulunan De Hoge Veluwe Ulusal Parkı’nda 20’den fazla kurt yaşadığı belirtiliyor.

BBC‘den Yusuf Özkan‘ın aktardığına göre, son dönemde sosyal medyada, koruma altında bulunan ve vahşi yaşamın bir parçası olan kurtların, insanlara alıştığına ve kaçmadığına ilişkin çeşitli görüntüler yer aldı. İnsanlara alışan kurtların evcil hayvanlara ve bazen de insanlara giderek daha fazla zarar vermesi üzerine, eyalet yönetimi ilginç bir yöntem deneme kararı aldı.

Kurtlar,  insanlara yaklaşmamaları ve evcilleşmemeleri için, paintball silahı ile vurularak uzaklaştırılacak.

Koruma Kanunu‘daki geçici muafiyet çerçevesinde kurtlar, içerisinde boya bulunan mermilerle, ulusal parkta ziyaretçi ve çalışanların yoğun olduğu yerlerden uzak tutulacak.   Böylece kurtların yeniden insanlardan en az 30 metre uzakta kalmaları sağlanacak.  Paintball için tasarlanmış tüfekler, yalnızca yetkili güvenlik birimleri tarafından kullanılacak.

Eyalete yönetimine göre, tüfeğin kurtları yaralama şansı çok az. Silahların ilk kez kurda karşı ne zaman kullanılacağı ise henüz belli değil.  

Eyalet yönetimi önce polis birimleriyle ortak bir karar alacak ardından paintball silahlarının kullanımına başlanacak.

Fauna Koruma Örgütü, kurtları evcilleştirecekleri gerekçesiyle geçen hafta park yönetimi hakkında şikayette bulunmuştu. Örgüt, kurtların vahşi kalmaları gerektiğini belirterek, evcilleşmeleri durumunda sürekli insanları arayacaklarını vurguluyor.

Erdoğan ‘kadın’ ve ‘adalet’ üzerine konuştu: Bir kadının bile şiddete uğramasını kabul edemeyiz

İstanbul Sözleşmesi‘nden çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kadın ve Demokrasi Derneğince (KADEM) “Kültürel Kodlar ve Kadın” ana temasıyla Atatürk Kültür Merkezi‘nde düzenlenen, 5. Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi’nde kadın haklarıyla ilgili konuştu.

Kadın üzerine konuşan Erdoğan, adalet kavramıyla bir araya gelince kadının bugüne ve geleceğe konuşulacak çok konu, yapılacak çok tartışma çıktığının bir gerçek olduğunu söyledi.

Fotoğraf: AA

Kadın algısı…

“Kültürel kodların, farklı toplumlarda ve farklı coğrafyalarda, farklı tezahürlerle şekillendirildiği kadın algısı, üzerinde etraflıca durulmayı hak eden bir çeşitlilik gösteriyor” diyen Tayyip Erdoğan, dünyadaki kadın hareketlerinin dilini ve pratiğini şekillendiren en önemli unsurlardan birinin de bu kültürel kod farklılıkları olduğunu müşahede ettiklerini ifade etti.

Ancak sokağa bakıldığında kadın hareketleri üzerinde yoğun bir baskı olduğu görülebilir. Türkiye’deki kadın hareketleri son dönemde LGBTİ+ hareketleriyle birlikte yoğun baskı altında. Son 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü‘nde polisler kadınları Cihangir’e sıkıştırmış, Taksim’de yürüyüş yapılmamıştı. İktidar eliyle güçlendirilen güvenlik kuvvetleri Türkiye’de muhalif eylemlerde kendini şiddet ve baskıyla gösterir hale geldi. Kadın hareketleri de bundan en çok nasibini alan hareketler arasında yer alıyor.

Fotoğraf: AA

Kadın hareketleri…

Kadın hareketlerine değinerek kültürel kod farklılıklarına işaret eden Erdoğan, “İletişim imkanlarının küresel düzeyde yönlendirmeye açık bir şekilde genişlemesiyle ortaya çıkan tekdüzelik, çeşitli kültürlerdeki kadın algısının gerisindeki zenginliği ortadan kaldırmıştır. Batı medeniyetinin baskın karakteri en çok da kadına bakışta ve onun hayattaki konumuyla ilgili kabullerde ortaya çıkmıştır” dedi.

Kadının konumunu ve iktidar tarafından sürekli ortaya atılan “aile”, “çocuk” ve “anne” gibi kavramlarla kadının yaşamının nasıl sınırlandırıldığına ve ataerkil bir düzen içerisinde ikincil vatandaş olarak konumlandırılıyor olmasına karşı olan, Türkiye’de öne çıkan kadın hareketi gruplarından biri, adını “kadın cinayetleri”nden alıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, 13 Nisan’da kanuna ve ahlaka aykırı faaliyet yürütmek suçlamasıyla açılan fesih davasının hedefinde.

Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün dünyanın her yerindeki toplumlara aynı kadın modeli dayatıldığını, kadından aynı siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik rolü benimsemesi ve oynamasının istendiğini vurguladı.

Fotoğraf: Emre Orman / csgorselarsiv.org

Kadına yönelik şiddet…

Ülkelerin pek çoğunda nüfusun kırsaldan şehirlere yığılması, kitlelerin aynı iletişim kanallarından beslenerek hayat biçimlerini ve hayallerini şekillendirmesinin de bu dayatmayı beslediğine işaret eden Erdoğan, şunları kaydetti:

“Gelişmiş ülkelerin dışarıya verdikleri imajın tersine, kadına yönelik cinayet, şiddet, ayrımcılık gibi konularda halen ciddi sorunlar yaşadıklarını biliyoruz. Biz elbette ülkemizde tek bir kadının bile sırf cinsiyeti yüzünden şiddete uğramasını, hele hele hayatını kaybetmesini asla kabul edemeyiz. Aynı şekilde ülkemizi sanki kadına yönelik şiddetin ve cinayetin dört bir yanda kol gezdiği bir yer gibi sunanların aslında kendi içlerindeki çürümeyi gözlerden kaçırmaya çalışmasını da kabul edemeyiz.”

Fotoğraf: Esra Tokat / csgorselarsiv.org

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre; Türkiye’de sadece geçen ayda 34 kadın erkekler tarafından öldürüldü.

bianet’in Erkek Şiddeti Çetelesi’ne göre; 2022’nin ilk on ayında erkekler, 280 kadını öldürdü.

Erkekler 131 kadını taciz etti, 205 çocuğu istismar etti, 675 kadına şiddet uyguladı, 25 kadına tecavüz etti. Erkekler en az 386 kadını seks işçiliğine zorladı. 2022’nin ilk on ayında 159 kadının ölümü basına “şüpheli” olarak yansırken, erkekler, yılın ilk dokuz ayında en az 36 çocuğu öldürdü.

Gezi’ye katılanlara “sürtük” demesi nedeniyle üst üste suç duyurularına konu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan sözlerine şöyle devam etti:

“Kadınların mağduriyetine yol açan çarpık kabuller dünyanın her yerinde olduğu gibi gelişmiş ülkelerde de ne yazık ki sürüyor. Şayet bu sorgulamayı gelişmiş ülkelerde yaşanan sorunlar dahil her türlü bağnazlığın üzerine çıkartarak yapamazsak arzu ettiğimiz vicdani, adil, sürdürülebilir toplumsal iklime ulaşamayız.”

Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org

Başörtüsü, aile, kadın ve LGBTİ+’lar

Erdoğan bugünkü konuşmasında başörtüsü konusu ve LGBTİ+’ları dışlayıcı ve hedef gösterici anayasa düzenlemelerine ilişkin de konuştu.

Anayasa referandumu çağrısını yineleyen Erdoğan, “Uzlaşma sağlanamaması halinde bu meseleyi milletimizin takdirine sunmanın yollarını arayacağız” dedi.

“Ailenin korunması” adı altında ortaya atılan bu anayasa düzenlemesi, Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleriyle, ayrımcı politikalarla baskı ve korku ortamını besliyor. Birçok LGBTİ+ ve kadın örgütü yasaya karşı çok kez açıklamalarda bulundu ve tepki gösterdi. Türkiye’de hükümet tarafından sürdürülen ve son dönemde artırılan LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleri son bir ayda üç şehirde “ailenin korunması” adı altında nefret yürüyüşlerinin yapılmasına sebep oldu.

EŞİK Platformu, yeni Anayasa değişikliği teklifinde kadınların ve LGBTİ+ların haklarına yönelen tehditlere dikkat çekmiş, “Erkek egemen siyasetin bizi başörtülü-başörtüsüz olarak etiketleyerek ortak mücadelemizden koparmasına, kutuplaştırmasına izin vermeyeceğiz. Eşit yurttaşlık hakkımız pazarlık malzemesi yapılamaz. Anayasayı uygulamayanlar Anayasa yapamaz!” demişti.

Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan diğer şeyler şöyle:

  • Töre ve namus cinayeti olarak tarihimize geçen suçlara verilen cezaları ağırlaştırarak, bu sorunu büyük ölçüde gündemimizden çıkardık. Aile içi ve kadına karşı şiddete verilen cezaları artırarak cinsel saldırı suçunu tanımlayarak, cinsiyet farkı sebebiyle düşük ücret uygulanamayacağı hükmünü getirerek önemli adımlar attık.

‣İstanbul Sözleşmesi davası: Burada köle mi yoksa yurttaş mı olduğumuza karar vereceksiniz 

  • Biz kadının içinde yer almadığı hiçbir alanda, insanlığın hayrına netice etmenin mümkün olmadığına inanıyoruz.

Yarının Türkiyesi’nde İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ+lar yok

  • Kadınlarımızı güçlendirecek politikaları uygulamayı sürdürüyoruz. En büyük desteği gördüğümüz kadınlarla, siyasetten ekonomiye her alanda büyük başarılar elde edeceğiz.

‣Kadınlar istihdamda, mecliste ve akademide erkeklerin gerisinde bırakıldı 

  • Kadına şiddetle en etkin şekilde mücadele edeceğimizin sözünü göreve gelmeden zaten vermiştik.

‣İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün erkek şiddeti raporu

  • Kadına yönelik şiddeti önlemek için 4 ulusal eylem planı hazırladık ve uyguladık. 2021 ve 2025 eylem planı, kadınlarımızı fiziksel şiddet yanında, onur ve haysiyetlerine yönelik saldırılardan da korumayı amaçlamaktadır.
‣Kadınlardan Anayasa değişikliği tepkisi
  • Kadın Acil Destek Uygulaması (KADES) kadınların maruz kaldığı şiddete süratle müdahale edilmesini sağlayan etkin bir sistem haline geldi. Elektronik kelepçe de kadınlarımızı korumaya hizmet veriyor.

‣’Kadın mevzularında kadınların konuşturulmayıp bıyıklı erkeklerin lafa atlaması sinir bozucu’

  • Okullaşma oranlarında kızlarımız lehinde çok önemli gelişmeler kaydettik.

‣2021 Türkiye’sinde kadın bütün ekonomik kıstaslarda uzak ara geride 

  • Tarihimizde ilk defa kadın istihdamı toplam istihdamın 3’te 1’ine yaklaşmıştır.