Ana Sayfa Blog Sayfa 265

2023’ün çığır açan buluşları listesi açıklandı: İklim tehditi sanılandan çok daha yakında!

Bilim dergisi Science, 2023’ün çığır açan buluşu olarak kilo verdiren ilaçları seçti. Listenin ikinci sırasında ise küresel ısınmanın etkilerinin şimdiden başladığını gösteren bilimsel gelişme yer alıyor.

Yapay zeka, sağlık, astronomi, arkeoloji gibi farklı alanlarda, 2023’de gerçekleşen bilimsel gelişmeler aşağıdaki gibi sıralanıyor:

1.  Yılın çığır açan buluşu: Zayıflama ilaçları

Science dergisi, obeziteye yönelik ilaç tedavilerinin geçmişindeki hayal kırıklığına vurgu yaparak obeziteyi hem bir ‘kamu sağlığı krizi’ hem de  ‘kişisel mücadele’ olarak tanımlıyor. Ancak şimdi, obezite ve bu durumla ilişkili kronik hastalıklara karşı umut verici yeni tedaviler ortaya çıkmış durumda.

Yeni ilaçlar, bağırsak hormonu olan glukagon benzeri peptid-1’i (GLP-1)  taklit ediyor. Bu ilaçlar, başlangıçta diyabet tedavisi için geliştirilmiş olmalarına rağmen, hafif yan etkilerle birlikte önemli kilo kaybına neden oldukları ifade ediliyor.

GLP-1 ilaçlarını ‘Yılın Çığır Açan Buluşu’ olarak tanımlayan dergi, “bu yıl yapılan klinik deneyler, ilaçların sadece kilo kaybına değil, aynı zamanda kalp yetmezliği semptomlarını, kalp krizi ve felç riskini de azalttığını ortaya koydu; bu da ilaçların sadece kilo verme amacının ötesinde önemli faydalara sahip olduğuna dair en ikna edici kanıt” diye açıklıyor.

2. Dünya’nın ‘karbon pompası’ yavaşlıyor

Eğer dünya okyanuslarının bir kalbi olduğu söylenebilseydi, bu kalp Güney Okyanusu‘nda bulunurdu. Antarktika kıyılarındaki birkaç uzak bölgede, tuzlu yüzey suları okyanusun dibine iner. Aşağı inen su atmosferden ısı, oksijen ve karbondioksiti çeker ve bunları suyun yavaşça kuzeye yayıldığı derinliklere gönderir. Bu, küresel dolaşımın temel bileşenlerinden biridir; tüm dünya okyanuslarını birbirine bağlayan bu devasa akış, yılda insanlığın karbon emisyonlarının üçte birini yakalayarak depolar. Birçok araştırmacı, bu karbon pompasının güçlendiğinde veya zayıfladığında iklim değişikliğini artırabileceğini düşünüyor.

Bu yıl yapılan birçok araştırma, söz konusu “pompanın” büyük bir tehlike altında olduğunu açıkça ortaya koydu. İlk rahatsız edici işaretler yıllar önce, özellikle de 4 bin metreye kadar otonom olarak dolaşan Deep Argo robotik sondalarından geldi. Antarktika’nın dip sularının ısındığını ve hacimlerinin küçüldüğünü tespit etti; her ikisi de akıntının yavaşladığına ve yukarıdaki daha sıcak suların içeri girmesine izin verdiğine işaret ediyordu.

Daha doğrudan kanıtlar ise mart ayında Communications Earth & Environment dergisinde yayınlanan ve ABD‘li araştırmacılar tarafından yönetilen bir çalışmayla elde edildi. Çalışma, bölgedeki tarihsel gemi ölçümlerinin seyrek kayıtlarını bir iklim modeline aktararak, 1970’lerden bu yana sirkülasyonun yüzde 20’ye kadar yavaşladığını gösterdi. Ardından mayıs ayında Nature Climate Change‘de yayınlanan ve Avustralyalı bilim insanlarının öncülük ettiği bir araştırmada, gemilerden ve şamandıralardan alınan ölçümler kullanılarak 1992’den 2017’ye kadar dipsiz su akışının neredeyse yüzde 30 yavaşladığı gösterildi. Geleneksel iklim modelleri, sirkülasyonun yavaşlayabileceğini, ancak bunun yıllarca sürmeyeceğini tahmin etmişti. Yeni veriler, bir zamanlar uzakta olduğu düşünülen bir tehdidin çoktan geldiğini gösteriyor.

Bu yavaşlamanın neden meydana geldiği, insanlığın buna ne kadar neden olduğu veya iklimi nasıl etkileyebileceği konusunda şu ana kadar çok az kesinlik var. Ancak Antarktika’da eriyen buz tabakaları nedeniyle artan tatlı suyun, çevredeki suları besleyip batmaya daha az eğilimli hale getirerek birincil neden olması muhtemel. Küresel ısınma devam ettikçe, erimenin veya yavaşlamanın şiddetleneceği ise kesin.

3. Doğal hidrojen avı hızlanıyor

Üçüncü sırayı doğal hidrojen çalışmaları aldı. Hidrojenin, fosil yakıtlardan yeşil yakıtlara geçişte önemli bir pay sahibi olması bekleniyor. Petrolün aksine bu gaz iklim için bir toksin değil, bir tonik olabilir.

Dünya’da doğal olarak üretilen hidrojene dayanan enerji hamlesinin başlangıcı ise Mali’de. 2012 yılında mühendisler, Mali’de dikkatsiz bir sigaranın patlamaya yol açmasının ardından 1987 yılında çimentoyla kapatılmış olan bir sondaj kuyusunu yeniden açtı. Yanan gazın yüzde 98 oranında hidrojen olduğu ortaya çıktıktan sonra kaynağa jeneratör bağlandı. Atık olarak sadece su üreten bu jeneratör köye ilk elektriği sağladı. On yıllık bir çekimden sonra sondaj kuyusundaki gaz basıncı azalmayışı kaynağın hidrojeni yenilediğini gösteriyor.

Bu keşiften ilham alan araştırmacılar, Antarktika dışında her kıtada önemli hidrojen yataklarına dair işaretler bulmaya başladı. Bill Gates‘in Breakthrough Energy Ventures‘ından gelen yatırımlar da dahil olmak üzere fonlar, Koloma gibi girişimlere akıyor. Eylül ayında ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS) Chevron ve BP‘nin desteğiyle bir araştırma konsorsiyumu kurdu ve İleri Araştırma Projeleri Ajansı 20 milyon dolarlık bir doğal hidrojen Ar-Ge programı başlattı.

Yayınlanmamış bir USGS çalışması, Dünya’nın 1 trilyon ton hidrojen barındırabileceğini öne sürüyor. Bu miktar, yakıt ve gübre bileşeni olarak hidrojene yönelik artan talebi binlerce yıl karşılamaya yetiyor. Bazı araştırmacılar, hidrojeni çıkarmanın, milyarlarca dolarlık devlet sübvansiyonlarıyla desteklenen bir yaklaşım olan yenilenebilir elektrikle ‘yeşil hidrojen’ üretmekten çok daha ucuza gelebileceğini söylüyor. Ancak asıl soru, Dünya’daki hidrojenin şirketlerin ekonomik olarak yararlanabileceği rezervuarlara yoğunlaşıp yoğunlaşmadığı.

4. Yapay zeka hava durumu tahmincisi

Diğer önemli gelişme, yapay zekanın hava durumu tahmininde şimdiye kadar görülen en üst düzey performansı sergilemesi.

Yakın zamanda yayımlanan bir araştırmada, Google DeepMind tarafından geliştirilen GraphCast adlı yeni yapay zeka modelinin, dünyanın en iyi hava tahmin sistemlerinden biri olan Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmini sistemini geride bıraktığı belirlendi. Kısa vadede geleneksel yöntemlerin hala devam edeceği, ancak uzun vadede yapay zekanın bu yöntemleri değiştirebileceğini belirtiliyor.

5. Sıtmaya karşı yeni umut

Afrika‘da sıtmanın önlenmesine yönelik son yıllardaki ilerlemeler, bu yıl daha kapsamlı uygulamalara yönelik umutları artırdı. Dünya Sağlık Örgütü‘nün (WHO) R21/Matrix-M adlı aşıyı genel kullanım için onaylaması, bu yılın en önemli bilimsel gelişmeleri arasında yer aldı.

Oxford Üniversitesi tarafından geliştirilen aşı, ana aşı üreticilerinden Hindistan Serum Enstitütüsü‘ne lisanslandı. Şirket, dozaj maliyetinin 2 ila 4 dolar arasında olacağını öngörerek yılda 100 milyon doz üretebileceğini açıkladı.

6. Amerika kıtasının ilk insanları kim?

Amerika kıtasındaki insanların göç hikayesi, bu yıl yapılan araştırmalarla yeni bir boyut kazanmış olabilir. Önceki anlatılara göre, ilk göçmenler Asya’dan gelip zamanla Bering Boğazı‘nı kullanarak Amerika’ya geçmiş, ardından yaklaşık 16 bin yıl önce Pasifik Kıyısı‘na doğru hareket etmişlerdi. Ancak bu yıl yapılan çalışmalar, bu tarihi en az 5 bin yıl geriye çekebilecek önemli bir iddiayı doğrulamak üzere.

Daha önce bazı bölgelerde bulunan arkeolojik buluntular, insanların standart anlatılarda öngörülen tarihlerden daha önce Amerika’ya ulaşmış olabileceğine işaret etmişti. Örneğin, Şili‘nin güneyindeki yontulmuş taşlar ve Meksika‘daki bir mağarada bulunan taş aletler, 18 bin 500 ila 26 bin yıl öncesine kadar uzanıyordu. Ancak bu buluntular kesin kanıtlar sunamamış ve çoğu arkeolog tarafından şüpheyle karşılanmıştı.

2021’de, New Mexico‘daki White Sands Ulusal Parkı‘ndaki araştırmacılar, eski bir gölün çamurlu kıyısında bulunan mükemmel korunmuş insan ayak izleriyle çığır açan bir keşif yaptı. Ayak izlerinin çevresindeki katmanlar, radyokarbon tarihlemesi yapılan çimenli su bitkisinin tohumlarına dayanılarak 21-23 bin yıl öncesine tarihlendi. Yeniden yapılan tarihleme, bu izlerin son buzul çağının zirvesinde bırakılmış olabileceğini gösteriyor, bu da Amerika’ya ilk göçün buzulların oluşmadan önce gerçekleşmiş olabileceğini düşündürüyor.

Yapılan bu çalışma, başlangıçta şüpheyle karşılanan bazı görüşleri değiştirmiş olsa da, hala bazı araştırmacılar ayak izlerinin üzerindeki eski tortuların rüzgâr veya erozyon tarafından biriktirilip biriktirilmediğini sorguluyor. Ancak White Sands ekibi, bu keşfin Amerika kıtasındaki ilk yerleşimcilere dair daha fazla bilgi sağlama potansiyeline sahip olduğunu belirterek, bu alandaki araştırmaların ve tartışmaların devam edeceğini ifade ediyor.

7. Dev kara delik birleşmelerinin gürültüsü tespit edildi

Bu yıl astrofizikçiler uzun zamandır aranan soluk bir kozmik gürültünün işaretlerini aldı. Bu, hareket halindeki devasa kütlelerden gelen kütleçekim dalgalarının sesi: evrendeki süper kütleli kara delikler sıkı yörünge çiftleri halinde birbirlerinin etrafında dönüyor. Hem bu devasa ikililerin varlığı için şimdiye kadarki en güçlü destek hem de yerçekimi dalgalarını tespit etmek için uzak yıldızlardan gelen sinyalleri kullanan bir yöntemin güçlü bir göstergesi. Ancak, araştırmacılar emin olana kadar bunu bir keşif olarak adlandırmaktan çekiniyor.

Güneşimizin milyonlarca ya da milyarlarca katı ağırlığındaki süper kütleli kara delikler galaksilerin kalbinde yer alır. Galaksiler birleştiklerinde, merkezlerindeki kara delikler sürekli daralan bir yörüngede kilitli kalabilirler. Ölüm spirallerinin ilk aşamaları Dünya’ya bağlı araçlardan gizlenir. Ancak birbirlerine birkaç ışık yılı yaklaştıklarında, dairesel hareketleri yavaş ama güçlü yerçekimsel dalgalar yayar.

Milisaniyeler süren bu dalgaları algılamak için Lazer İnterferometre Kütleçekim Dalga Gözlemevi (LIGO), lazer ışınlarının 4 kilometre uzunluğundaki vakum tüplerinde kat ettiği mesafeyi ölçtü. Ancak süper kütleli kara delikler tarafından üretilen yıllarca süren dalgaları yakalamak çok daha büyük bir ağ gerektiriyor.

Bu yüzden gökbilimciler, saniyede yüzlerce kez dönerek radyo dalgaları yayan parçacıklardan oluşan bir jet fırlatan yanmış yıldızlar olan pulsarlara yöneldi. Bu fener benzeri ışın Dünya’nın yanından geçerken, radyo teleskopları bir atom saati kadar düzenli darbeler kaydeder. Geçtiğimiz 20 yıl boyunca gökbilimciler en metronomik pulsarlardan birkaç düzinesini ritimlerinden küçük sapmalar için düzenli olarak izledi.

Haziran ayında, her biri farklı bir pulsar kümesini izleyen dünyanın dört bir yanındaki beş ekip, 15 yıllık gözlemlerle verilerdeki gürültüyü, geriye kalanların evrendeki süper kütleli kara delik ikililerinin, muhtemelen milyonlarcasının birleşik gürültüsü olduğunu söyleyecek kadar azalttıklarını ortaklaşa açıkladı.  Ekipler şimdi daha fazla atarcanın peşinde, böylece uğultunun haritasını çıkarabilecek ve devasa kara deliklerin yavaş dans ettiği galaksileri yakınlaştırabilecek.

Fotoğraf: Damian Dovarganes/AP

8. Kariyerinin başındaki bilim insanları ayağa kalkıyor

ABD tarihindeki en büyük akademik grevler, yılın önemli ilerlemelerinden biri olarak gösteriliyor. Bu yıl Kaliforniya Üniversitesi‘nde (UC)  48 bin akademik çalışan, ABD tarihindeki en büyük akademik grevi düzenleyerek lisansüstü öğrenciler ve doktora sonrası araştırmacılar için önemli ücret artışları kazandı.

Birçok öğretim üyesi ve üniversite yöneticisi değişikliklerin gerekli olduğu konusunda hemfikir. Ancak bütçeleri üzerindeki baskıyı yönetmek oldukça zor. Kariyerinin başındaki bilim insanlarının maaşlarını genellikle hibelerinden ödeyen profesörler, daha az sayıda lisansüstü öğrenci ve doktora sonrası çalışanı işe almak zorunda kalabilir.

Fotoğraf: Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı

9. Eksa bilgisayarların şafağı


Bu yılın son çığır açıcı gelişmesi, saniyede 1 kentilyon (10 üssü 18) işlem yapma kapasitesine sahip olan eksa ölçekli bilişim olarak adlandırılan bilgisayarların kullanıma sunulması oldu.

ABD’deki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı‘nda bulunan Frontier adlı bilgisayar, bilimsel kullanıcılara açılan ilk eksa ölçekli bilgisayar oldu. Bu gelişme, bilgisayar teknolojisinin önemli bir ilerlemesini temsil ediyor

Lufthansa, iklim eylemcilerinden yüzbinlerce Euro tazminat istiyor

Alman havayolu şirketi Lufthansa,Son Nesil” (Letzte Generation) isimli iklim eylemcilerinden havalimanı eylemleri nedeniyle 740 bin euro tazminat talep ediyor. 10 eylemciye ödeme talebine dair mektup gönderileceği belirtildi.

Aktivistler yaz ve sonbahar aylarında yaptıkları çeşitli eylemlerle Hamburg, Düsseldorf ve Berlin‘deki havalimanlarında trafiği aksatmış ve birçok uçuşu engellemişti.

Almanya’da iklim aktivistleri iki havalimanındaki pistleri kapattı
‣ İklim aktivistleri Almanya’da kendilerini uçak pistine yapıştırdı

Bild am Sonntag gazetesinin aktardığına göre, Eurowings havayolu şirketi, Lufthansa’nın tüm yan kuruluşları adına aktivistlerden abluka eylemleri nedeniyle toplam 740.000 avro tutarında tazminat talep ediyor.

Lufthansa  verilerine göre,  sadece Hamburg havalimanında 13 Temmuz tarihindeki protesto eyleminden 57 uçuş etkilendi;  8 bin 500 yolcu  mağdur oldu. Şirket bu eylemden dolayı 400 bin Euro tazminat talep ediyor.

Aktivistler, havaalanının çitlerini kesmiş ve bisikletleriyle apronda uçuşları engellemişti. Eylemi yapan 10 aktiviste ödeme talebine dair mektup gönderildi.

Alman uçak şirketi, aynı gün Düsseldorf Havalimanı’ndaki 24 uçuşla ilgili protesto eylemleri ve Kasım 2022’de başkentin Berlin-Brandenburg Havalimanı‘nda etkilenen 35 uçuşla ilgili protesto eylemleri için de tazminat istiyor. Düsseldorf’taki eylem için 220 bin euro, Berlin Havalimanı’ndaki protesto için de altı aktivistten  120 bin avroluk ödeme talep ediliyor.

Almanya yönetimi: Daha ağır cezalar getirilmeli

Hür Demokrat Partisi’nden FDP) Federal Ulaştırma Bakanı Volker Wissing, protestolar nedeniyle Havacılık Güvenliği Yasası‘nı “mümkün olan en kısa sürede sertleştireceklerini” söyledi.

‣ Alman iklim aktivistlerinden ‘düşük hız limiti ve sübvansiyonlar’ için yol kesme eylemi

‣ İklim aktivistlerinden Hamburg Filarmoni Orkestrası’nın konseri sırasında eylem

‣ Londra ve Berlin’de 60 bin iklim aktivisti fosil yakıtlara dur diyerek adil geçiş talep etti

Aynı partiden Adalet Bakanı Marco Buschmann‘la bu konuda hemfikir olduklarını söyleyen Wissing, “Oradaki operasyonları aksatmak amacıyla havalimanlarının abluka altına alınması, meşru protesto sınırlarının çok ötesine geçiyor. Bunlar hafif suçlar da değil. Bir an önce daha ağır cezalar getirilmeli” diye konuştu.

Son Nesil, 2022’nin başından bu yana yol kapatma ve diğer eylemlerle, hükümetin iklim krizine karşı daha etkin davranması için protesto gösterileri düzenliyor. Noel’e yaklaşırken, ülkenin birçok şehrinde Noel ağaçlarına turuncu boya püskürten eylemciler Berlin’de Potsdamer Platz yakınlarındaki Bundesrat‘ın önünde büyük bir Noel ağacını boyadı.

Berlin’deki Brandenburg Kapısı‘na da daha önce boya püskürtülmüştü. önceden boya püskürtüldü. Berlin emlak yönetimine göre hasar 115.000 avro olarak gerçekleşti.

Bir çoğu zaten hüküm giymiş olan grup üyelerine karşı çok sayıda soruşturma ve dava ise sürüyor. Almanya yönetimi ve hukuk sistemi  ise grubun bir “suç örgütü” olarak sınıflandırılması gerekip gerekmediğini tartışıyor. Başsavcı Margarete Koppers, soruşturmayı başlattı.  Suç örgütü kurma suçundan mahkumiyet durumunda, buna kıyasla daha ağır cezalar (muhtemelen beş yıla kadar hapis) mümkün olacak.

‣ Almanya’da iklim aktivistlerine yönelik suç örgütü soruşturması: 15 hanede arama yapıldı
İklim aktivistlerinin provokatif eylemleri işe yarıyor mu?

Takas yapmak politik bir eylemdir

Pandemi ve karantinadan önce gıda toplulukları güzel bir ivme kazanmıştı. Adil gıdayı yaygınlaştırıyor, toplum destekli tarımı hayata geçiriyor, dezavantajlı bireylerle dayanışma örüyor ve birçok toplumsal sorunda aktif bir tutum içinde yer alıyordu.

Bu süreç, karantinayla ve arkasından gelen ekonomik krizle oldukça sekteye uğradı. Bu durumun birçok toplulukta moral bozukluğu ve kısmen de dağılmaya yol açtığını düşünüyorum.  Antalya Gıda Topluluğu‘nun türetici(*) bireylerinden birisi olarak bunu çok derinden yaşadım. Ama hayatta hiçbir durum hep yükselme içerisinde olmuyor. Tıpkı sinüsoidal bir eğri gibi bazen yükseklerde geziyorsun, bazen durağan bir seyir halindesin bazen de dibi boyluyorsun. Kalp grafimiz de böyle değil mi? Belki de bu bilinçle arkadaşlarımızla bir araya gelişlerimizi tekrar yoğunlaştırdık. Arkasından yeni bir sürecin içinde olduğumuzu ve bu sürece nasıl bir cevap vereceğimizi düşündük. Bir yandan kargo masrafı olmayacak adil gıda dağıtımları yaparken bir yandan da bölgemizde bulunan yeni doğal üretici arayışına girdik. Ve bu konuda hiç yabana atılmayacak bir yol kat ettik.

Buluşmalarımızı sohbetin ve dağıtımın ötesine taşımak için ise önceden belirlediğimiz konularda iç eğitim çalışmalarına başladık. Atölyeler düzenlemeyi hayata geçirdik. Örneğin, birçok türeticimiz kompostun değişik türlerini yapmayı öğrendi. En önemli konulardan birisi de pandemiden hemen önce yapıp çok güzel sonuç aldığımız ve içimizde kalan takas şenliğini hayata geçirmek oldu.

Neden takas şenliği?

Cevabı Antalya Gıda Topluluğu çağrısından alalım:

‘Fazlaysa getir, ihtiyaçsa götür’

  • Takas Şenliği’nin amacı; tüketim çılgınlığının yaşandığı ve özendirildiği, ihtiyaçtan fazlasının alınıp bazen hiç kullanılmadan çöpe atılabildiği günümüzde; elindekinin kıymetini bilmenin veya farklı amaçlarla değerlendirmenin de insana mutluluk verebileceği ve ihtiyacı karşılayabileceği gerçeğinin hatırlatılmasıdır.
  • Takas Şenliği’ndeki hiçbir ürünün parasal karşılığı belirlenmemiştir. Katılmak isteyenlerin getirdiği her ürün, şenlikte beğendiği başka bir ürünle takas edilebilecektir.
  • Takasa getirdiğimiz ürünü ederinin karşılığını buldu, bulmadı mantığı ile paylaşmıyoruz. Gönül rızası ile ve değer kıyaslaması yapmadan değişim yapabilmek çok önemli.

Neler getirilebilir: Temiz ve kullanılabilir durumdaki giysiler, kitaplar, oyuncaklar, mutfak eşyaları, elektrikli/elektronik eşyalar, el yapımı ürünler, takı, çanta dekoratif nesneler ve aklınıza gelen herhangi bir şey.

Antalya Gıda Topluluğu, sınırsız tüketim hırsının doğa, insanlar ve hayvanlar üzerinde yarattığı sömürü ve yıkıma karşı bireysel ve toplumsal ölçekte hareket etme bilinciyle kurulmuştur.

Biz dünyanın sahipleri değil, sakinleriyiz! ”

Gardroplardaki ‘olimpik yüzme havuzlarından’ vazgeçme zamanı

Ekolojik krizin oluşumunda büyük rol oynayan fosil yakıt ve hayvan endüstrisinin ardından tekstil sanayi üçüncü sırada yer alıyor. Gezegendeki karbon ayak izimizi azaltmak için gardroplarımızdaki olimpik yüzme havuzlarından vazgeçmenin zamanı çoktan geldi. Gerçekleştirdiğimiz takas şenliği ve başka faaliyetler için biraradalık bize çok iyi geldi. Sürekli artmaya başlayan üyelerimizle daha dinamik bir topluluk olduk.

Şenliği çok kalabalık bir parkta yaptığımız için de çok sayıda insanın dikkatini çekti ve anında takasa katıldılar. Çünkü ihtiyacı olanın ihtiyacını aldığı ve karşılığında illaki bir şey verme zorunluluğunun olmadığı da bir takas bizimkisi.

O insanlardan bize “lütfen tekrar yapın biz de elimizdekileri paylaşmak istiyoruz” çağrısı geldi. Biz de yeni katılımcılarla 1,5 ayda bir geleneksel takas şenlikleri hayata geçirmeyi kendimize hedef olarak koyduk. Darısı tüm toplulukların ve kooperatiflerin başına!

*

(*) Türetici: Toplulukta aktif sorumluluk alan, kendi bireyselliğini ortaya koyan, adil gıdanın temini ve dağıtımında tüketiciden çok öte bir bilinçle tüm süreçleri takip edip içinde yer alan üyeler.

Yeni Zelanda’dan Fransa’ya su krizi farkındalığı için pedal basıyorlar

Fransız aktivistler, küresel su krizine dikkat çekmek için Yeni Zelanda‘dan Fransa‘ya uzanan bisiklet yolculuklarında Türkiye’ye ulaştı.

“Su İçin Pedalla” (Cycle for Water) projesiyle 2022’nin kasım  ayında başlayan ve “Su Yoksa Biz de Yokuz” (NoWaterNoUs) adlı organizasyon tarafından desteklenen yolculukta, Şubat 2024’te Normandiya, Fransa’ya varmayı hedefleniyor.

Dört çocukluk arkadaşı, Cesar De Gouville, Hugo D’Audigier, Petronille Sartorio ve William Pradier, Yeni Zelanda Auckland‘dan yola çıkarak küresel su krizine farkındalık uyandırmak için 20 ülke dolaşmayı hedefliyor. Ekip bu süreçte aynı zamanda çeşitli eğitimler ve saha projeleriyle su krizi hakkında bilinç yaratmayı da amaçlıyor.

su krizi

Farkındalık projesinin Türkiye ayağı kapsamında İstanbul’da olan ekibin üyelerinden ve proje fikrinin sahibi 25 yaşındaki De Gouville, “Biz hepimiz çocukluk arkadaşıyız ve önemli bir konu üzerine bir bağlılıkla bir araya gelmek istedik. Bu esnada bir konferansta küresel su krizine karşı farkındalık uyandırmak isteyen başka bir bisiklet projesine denk gelmiştim. Bizim de aynı şeyi yapabileceğimizi ekiple paylaştım ve her şey böyle başladı” dedi.

27 yaşındaki Ziraat Mühendisi Sartorio ise annesinin çiftçi olduğunu ve bu sebeple doğayla yakın bir ilişkisi olduğunu ifade etti ve yolculuklarına ilişkin şunları söyledi:

“Hikayemiz Yeni Zelanda’da başladı. Orası oldukça dağlık bir yer. Bu sebeple fiziksel olarak biraz zordu. Diğer ülkelerde bir sorun yaşamadık. Kamboçya, Tayland, Endonezya, Malezya ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülkede bulunduk. Özellikle Kamboçya’da bir okulda gerçekleştirdiğimiz ‘su filtresi tahsis etme’ projesi bizim için unutulmaz bir deneyim oldu.”

İzmir’de Karbonsuz Ulaşım Ağı Hedefi: Bisiklet iklim krizi için fark yaratabilir mi?

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu: Ankara’da pedallar egzoz kokusuna karşı parfüm kokusuyla çevrildi

‘Su krizi hijyen sorunlarını arttırıyor’

İşletme yönetimi alanında yüksek lisans yapan 25 yaşındaki Pradier de yolculukları esnasında Güneydoğu Asya’da gözlemledikleri en önemli sorunlardan birinin su krizi kaynaklı kirlilik ve buna bağlı hijyen sorunları olduğuna dikkati çekti.

Küresel ısınmanın etkisini Avrupa’nın da hissetmeye başladığını hatırlatan Pradier, iklim krizinin Asya’daki etkilerine dair şu gözlemlerini paylaştı:

“Dünyanın başka yerlerinin çok fazla kalabalık olduğunun anlaşılması oldukça önemli. Özelikle Güneydoğu Asya iklim değişikliğinden çok fazla etkileniyor ve topraklar, mahsul yetiştiriciliği için kötü durumda. Sıcaklık seviyesi giderek artıyor ve bu da insanları o bölgelerden ayrılmaya zorluyor. Hindistan ve Bangladeş başta olmak üzere Güneydoğu Asya’da milyonlarca insanın şimdiden göç etmeye başladığını biliyoruz. Belki Avrupa ve Türkiye’nin küresel ısınma sonucu böyle bir sorunu yok ama dünyanın başka yerlerinde bu bir problem.”

Fransız aktivistler, bu projeyi tamamlamalarının ardından ekiplerini genişleterek benzer projeleri başta Afrika olmak üzere dünyanın başka bölgelerinde hayata geçirmek istediklerini dile getirdi.

Arjantin’de saatte 150 km hızla esen fırtına nedeniyle 14 kişi öldü

Arjantin‘de liman kenti Bahia Blanca‘yı cumartesi günü vuran fırtına, binalara zarar verdi ve elektrik kesintilerine neden oldu. Yetkililer, 14 kişinin yaralandığı fırtınada 14 kişi hayatını kaybettiğini açıkladı.

Yerel medya tarafından yayınlanan ve Buenos Aires yakınlarındaki Aeroparque havaalanında çekildiği bildirilen görüntülerde park halindeki bir uçağın rüzgar tarafından savrulduğu görülüyor.

İklim krizi sel riskini nasıl artırıyor?
İklim krizi: Avrupa’da aşırı hava olayları 40 yılda 195 bin can aldı

‘Ağaçların devirdiği kablolar hala sallanıyor’

Buenos Aires’in merkezindeki dairesinde fırtınaya yakalanan Clorrie Yeomans yaşadıklarını BBC’ye şöyle anlattı:

“Kasırga gibi hissettim. Binanın hareket ettiğini sandım. Dairenin diğer tarafındaki banyoya gidip oturdum çünkü balkonuma bir ağaç devrilecek diye korktum.”

Pek çok insanın evinde mahsur kaldığı, bazı arabaların tamamen ezildiğini, devrilen ağaçlar ve dallar yüzünden bazı sokakların tamamen kapandığını söyleyen Yeomans, birçok sokağın temizlendiğini ve bazı toplu taşıma araçlarının yeniden çalışmaya başladığını ancak ağaçların devirdiği kabloların hala sokakta salladığını anlattı.

Arjantin’de iklim inkarcısı Milei göreve geleli bir hafta oldu

Fırtına Arjantin devlet başkanı Javier Milei‘nin göreve başlamasından sadece bir hafta sonra yaşandı.

Milei, aşırı sağcı benzerleri gibi iklim krizini reddediyor. Seçim konuşmalarında iklim değişikliğinin “sosyalist bir yalan” olduğunu söylemişti.

Arjantin’de seçimleri aşırı sağcı ve iklim inkarcısı Milei kazandı

Milli Eğitim Bakanı: Sizin tarikat, bizim STK dediğimiz yapılarla protokolümüz devam edecek

TBMM Genel Kurulu’nda 2024 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi, 2022 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Teklifi ile Sayıştay raporlarının görüşmeleri devam ediyor.

Genel Kurul’da dün Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve bağlı kuruluşların bütçe üzerinde milletvekillerinin konuşmalarının tamamlandı.

DEM Parti ve CHP sıralarından Milli Eğitim Bakanlığı’nın dini cemaat ve tarikatlarla yapıldığı iddia edilen protokollere yönelik eleştirileri sonrası konuşan Bakan Yusuf Tekin şunları söyledi: 

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2023 yılı itibarıyla geçerli 2 bin 709 tane protokolümüz var. Bu protokollerden bin 167 tanesi resmi kurumlarla, 550 tanesi STK’larla, 986 tanesi ise TEMA’dan Kızılay‘a bir sürü STK’yla. Bunların içerisinde sizin ‘tarikat, cemaat’ dediğiniz, bizim ‘STK’ dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane protokolümüz vardır. Ben bu protokollerle bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla protokol yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor.”

Bakan Tekin, Türkiye’in PİSA değerlendirmelerinde iyileşme gösteren az sayıda ülkeden biri olduğunu da iddia etti.

 

Yerel seçime doğru Adalar’da manzara-i umumiye: Adalılar ne istiyor?

Uzun yaşamın sırrı bulunmuş olabilir mi?

 National Geographic’in  araştırmacı kaşiflerinden ve New York Times yazarı, Uzun Yaşam Uzmanı Dan Buettner, dünyada insanların sağlıklı ve en uzun yaşadığı yerlerle ilgili uzun seneler araştırma yapıyor ve bunlardan çoğunun ada olduğu beş bölgeyi keşfediyor. “Blue Zone” (Mavi bölgeler) adını verdiği bu bölgelere ilişkin bulgularıysa şöyle:

“Dünyanın neresinde uzun yaşama rastlarsanız rastlayın buralarda hep aynı yaşam şartlarının olduğunu görürsünüz. Yürürler, bahçe işleri yaparlar, toprakla uğraşırlar, toprağı ellerler, çıplak ayakları ile toprağa basarlar, doğal yaşam sürdürürler, doğal beslenirler. Doğanın döngüsü ile yaşadıkları için stresi yönetebilirler, huzurludurlar. Aile ve sosyal bağları güçlüdür. Doğru arkadaşlara sahiptirler. Doğaya saygılı ve duyarlıdırlar.  Böylece ömürlerini kısaltacak hastalıklara yakalanmazlar.”

Uzun yaşamın tespit edildiği bu “Blue Zone” bölgeleri, bizim Prens Adaları’mıza çok benziyor. Gerçek Ada yaşamını özümsemiş Adalıların uzun ve sağlıklı ömürleri olduğunu biliyoruz.  Şimdi bu dünyaya veda etmiş olsalar da geçmişte 100 yaşına aşmış bir çok Adalıyı tanımış olmak, en güzeli de neredeyse hepsinin “Blue Zone” bölgelerinde olduğu gibi akıl ve ruh sağlıklarının da sonuna kadar yerinde olmasına şahit olmak harika bir duygu.

Toprağın ekosistem içindeki önemini, diğer canlılarla birlikte sürdürülebilir bir  dünyada nasıl önemli bir rolü olduğuna dair kadim bilgiler ve yeni bilimsel çalışmaları harmanlayan Cambridge Üniversitesi’ndeki uygulamayı geçen yazımda sizlerle paylaşmıştım. Şimdi bunun ikinci bölümünü “Adalar Toprağı” üzerinden anlatmaya çalışacağım.

Dünya, zaten sahip olduklarımıza dönüyor

Toprağı, denizi, akarsuları, biz de dahil içindeki tüm canlıları göz ardı eden bugünün ticari ve politik sistemi, küreselleşmiş ve sanayileşmiş rant odaklı, bolca kimyasal maddeleri havada, suda, karada kullanan sermaye, dünyadan geriye afetler, göçler, fakirlik bırakıyor. Bir avuç sermayedara  ise servet…

Fotoğraf: Necdet Kutlucan

Dünyanın çağdaş ülkeleri çimenden çayıra dönerken, arabalardan inip bisiklete binmeye, yürümeye geçerken, park bahçelerini, ekilecek alanlarını çoğaltarak şehirlerini doğal bitki örtüsüyle yeşile dönüştürürken  alt yapısını da doğa bazlı çözümlerle ekosisteme uyumluyor.

Prens adaları için ise böylesi bir çabaya hiç gerek yok. Onlar İstanbulluların nefes koridoru, ciğerleri, toprağı kimyasallar ve egzoz ile kirlenmemiş, tam tersine özellikle  atları, inek, koyun, horoz, tavuklar, göçmen kuşları ve toprak üstü-altı varlıklarının katkıları ile zaten oldukça zengin bir toprağa sahip. Çağdaş şehirler, Adalar’daki gibi bir yaşama dönüşmeye çalışıyor.

Adalar’ın yüzde 60’ı halen ormanlık mesela. Yakın zamana kadar yolları su geçirgen  parke taşla döşeliydi.  Yol kenarları adanın yaban çiçekleri ve yenilebilir otlarıyla doluydu. Yağmur suları toprakla hızlıca buluşur, seller götürse de yağmur kesildikten sonra yollarda su birikintisi dahi kalmazdı. Şimdilerdeyse bu doğal bitki örtüsü, su geçirmez betonla kaplanıp üzerlerine de parke taşı-ymış gibi desen atılarak yeniden düzenleniyor.  Neredeyse orman içi yolların tümü  asfaltlanıyor, yüksek kaldırımlar inşa edilerek suyun toprakla buluşması engelleniyor. Sanki topraktan utanırcasına parkları, toprak alanları  betonla alabildiğine kaplıyorlar. Üstelik bunlar, o güzelim bitki örtüsü sökülerek, yok edilerek yapılıyor.

Dünya yaşanabilir şehirler için yaşam alanlarını iklim krizine ve afetlere hazırlarken biz elimizdeki bu doğal  hazineyi beton sevdamızla cehenneme çeviriyoruz.

Petrikor kokusu

Misal, Adalarda her yağmur sonrası topraktan yayılan koku; “Petrikor” biz; Adalıları mest eder.

Petrikor; Antik Yunanca’da taş anlamına gelen “petra” ve Yunan mitolojisinde ölümsüzlerin damarlarında akan altın sıvıyı ifade eden “ichor” kelimelerinden türetilmiştir ve yağmurun toprakla buluşması esnasında oluşan bir kimya olayıdır. Damlalar kayalara ve toprağa çarparak, havaya bakteri yapımı yağlı bir madde sıçratır ve petrichor adıyla bilinen o kendine özgü aromayı yayar.

MİT Üniversitesi “Petrikor” araştırmasında bize şu soruyu sorduruyor: Toprağa gerektiği saygıyı gösteriyor muyuz?

 

Araştırmacılar yüksek hızlı kameralar kullanarak, bir yağmur damlasının bir yüzeye çarpıp temas ettiğinde küçük hava kabarcıklarını yakaladığını gözlemliyor. Bu damlalardan bir aerosol fışkırması oluyor. Adalar gibi doğal ortamlarda olan bu aerosoller, toprakta depolanan bakteri ve virüsler aromatik elementler taşıyorlar. Bunlar yağış sırasında salınıyor ve rüzgarlarla yayılarak, olağanüstü bir koku yayıyor. İşte bu koku artık İstanbul’da yok ama Adalar’da var. Çünkü Adalar’da doğal bir toprak dokusu var. Kurşun, kadmiyum, arsenik, inorganik gübre, pestisit gibi zehirlerle kirlenmemiş iyi kalite bir topraktan bahsediyorum. Birlikte yaşadığımız hayvanlarımızın  katkısı da besin ve mineral bakımından zengin üst toprağımızı besleyip adalarımızdaki bitki büyümesini de toprak altı zenginliğimizi de destekler.

Parklara ‘manikürlü peyzaj’

Gelelim parklarımıza: Bugün İstanbul’daki parkların bir çoğunun yazık ki  doğallıktan uzaklaşarak  “aşırı manikürlü”  peyzaj anlayışı Adalar’a da musallat olmuş durumda.

Adalar’ın doğal yapısını tamamen bozan bu uygulamaya son dönemlerde devasa binalar da eklendi. Minnacık yüzölçümüne sahip Adalar’da, kentlerde bile görmeye alışık olmadığımız yapılarla mücadele, yeni gündemimiz. 16.000 nüfusa göre planlanması gerekirken ve yasal olarak bu yeşil alana AÇIK bir spor kompleksi yapılması gerekirken yasalar yok sayılarak, 2.3 milyonluk bir ilçenin ihtiyacını karşılayacak KAPALI bir spor kompleksi inşa edilmesini başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Fotoğraf: Derya Tolgay,

Üstelik bu, tek örnek de değil. Bu ve buna benzer amacını aşmış, ada nüfusuna ve ekosistemine uygun olmayan yapıların inşaatı hale sürüyor. Bütün bunlar da bir Sit bölgesi olan, yakın zaman önce Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmiş, sözüm ona Koruma İmar Planları yapılmış bir yerde oluyor.

Oysa Adalarda yaşarken doğanın bir parçası olduğunuzu hissetmeniz mümkündür. Gerçekten kendinizi merkeze koymazsınız. Topraktaki her varlığın oluşumuna, gelişimine, ölümüne yakından şahit olursunuz. Doğayı korumanın uzun vadede en çok insana faydası olduğunu öğrenirsiniz. Bu anlayış beraberinden size iyilik halini de getirir.

Adaların zengin bir tabiat yapısı vardır: Ilıman Akdeniz iklimi hakimdir. Baharın ilk habercisi şubat ve mart aylarında açmaya başlayan mimozalardır. Papatyalar, kuş otları, mercanköşkler, ebegümeciler, ısırganlar, hodanlar, sarılı pembeli beyzalı renkleri ile pirenler tüm ormanı kaplar. Erik, badem ağaçları sırası ile gelir. Menengiçler, katır tırnakları, bir lavanta cinsi olan karabaşlar, akasyalar, morsalkımlar, hanımeller, ada yasemini, ıhlamurlar, delice zeytinler, begonviller…

Fotoğraf: Derya Tolgay.

Toprağın yanı sıra adalarımız taşlık ve kayalıktır, ama mineraller açısından çok zengindir. İçinde bereketli demir oksit olduğu için rengi kırmızıdır. Bu topraklardaki hakim bitki cinsi ise makiliktir. Kocayemiş, sakız ağacı ve ladenler gibi..  İlkbaharda çiçeklenen makilik alandaki farklı çiçeklerden ve reçineli kızılçam ormanından esanslar, rahiyalar yayılır. Bu, şifa demektir. Oksijen kalitesi yüksektir.

Ne yapmalı?

The Economist’in hazırladığı “yaşanabilir şehirler” endeksinde, İstanbul’un sondan bir önceki konumda yer aldığını göz önünde bulundurursak, şimdi yapmamız gereken;  39’uncu ilçe Adalar’ı, bize  bahşettiği  doğal, sağlıklı, şehirleşmemiş, yavaş yaşam alanlarımızı rant ve beton odaklı bir dönüşüm modelinden korumak ve gelecek seçimlerde oyumuzu bu yönde çalışacaklarını beyan eden, söz veren adaylara, kadrolara vermek olacak.

Bu sözlerin arasında, nezdimizde en kıymetli olanı da tüm İstanbullulara bu sağlıklı ekosistemden insanca yararlanabilmeleri için sivil toplum inisiyatifleri ile beraber çalışarak, bir ziyaretçi planı ile Adaların UNESCO Dünya Mirası listesine dahil olmasını sağlama vaadi olacak. Adaları imara açacak, ekosistemini göz ardı ederek, şehirleştirecek  hiç bir adaya oyumuz yok.

Fotoğraflar: Derya Tolgay.

Bugün yöneticiler,  kendi ifadeleri ile “Geleceğin Şehirleri” kavramını iklim krizine dayanıklı şehirler, teknolojik – akıllı şehirler, erişilebilirlik – ulaşım ve katılımcılık – demokratik kent yönetimi başlıkları üzerinden tartışmayı ve gelecek senaryoları üretmeyi hedefliyor.

Bizim de tam bu hedefler ile örtüşen başlıklarımız var Adalar için: Mavi bölgelerden biri olarak, petrikoru duyumsayacağınız, dünya mirası Adalar’ı  özel kılan bu doğal kültürel peyzajı, imara, inşaat canavarına yenik düşmeden korumanın sözünü veriyor musunuz?

Yerel seçimler için “Adaların önceliklerini, benim de önceliklerimdir” diyorsanız oyumuz sizedir…

 

 

COP28’in başlıca sonuçları ve kısa sentezi

Başlıktaki ve aşağıdaki konuların -ve daha fazlasının- iki hafta boyunca tartışıldığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Taraflar Konferansı‘nın 28. Oturumu (TK-28 ya da COP-28), önceki gün sabah Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Dubai şehrinde tamamlandı.

‘İlk Durum Değerlendirmesi’ kararı gerçekten ‘fosil çağının sonunun başlangıcı’ olabilir mi?

İlk izlenimler

Toplantının genel bir değerlendirmesine geçmeden önce, hemen -toplantının sonlandığı karar metninin kabul edildiği ilk saatlerde sorulduğunda basınla da paylaştığım- ilk izlenimlerimi yazmak istiyorum:

TK-28’de, fosil yakıt (petrol, doğal gaz ve kömür) lobilerinin ve fosil yakıt (özellikle petrol) üreticisi ülkelerin ve bu arada başta petrol krallıklarından Suudi Arabistan temsilcilerinin ve ev sahibi BAE’li konferans başkanının fosil yakıtları öven, Dünya’ya hala fosil yakıtlı ve ‘fosil enerjili’ bir gelecek sunmaya çalışan, ciddi hatta moral bozucu girişimlerine ve bilimi dışlamayı hedefleyen kafa karıştırıcı büyük çabalarına tanıklık ettik.

TK-28’deki tüm bu olumsuz çabalara karşın, artık “fosil yakıtlardan (petrol, doğal gaz ve kömür) zaman içinde uzaklaşılmasını, yeni ve yenilenebilir enerjilerin artırılmasını, kömürlü termik santrallerin azaltılmasını (çabaların artırılmasını!), yeni ve temiz enerji teknolojilerine adil bir geçişi, fosil yakıt ve fosil yakıt temelli enerji sistemlerine olan sübvansiyonların kaldırılmasını vb.” isteyen, özendiren “ama Taraflara yasal bir yükümlülük yüklemeyen” BMİDÇS kapsamında iklim değişikliğine ilişkin ‘İlk Durum Değerlendirmesi’ (İng. global stocktake) kararı var (URL-1: FCCC/PA/CMA/2023/L.17., 2023).

Fosil yakıtların (petrol, doğal gaz ve kömür) yakılması, insan kaynaklı iklim değişikliğinin, küresel ısınmanın ve hükümetlerarası/uluslararası politik-diplomatik düzlemde iklim krizinin en önemli nedenlerinin başında geliyor.

Kuşkusuz yukarıda özetlediklerim hem ana sözleşme BMİDÇS’nin amaç, ilke ve hedefleri, hem de Paris Antlaşması’nın küresel sera gazı salımlarını 2030’a kadar en az % 45 azaltma ve küresel ısınmayı 1.5-2 ºC’de sınırlama vb. ana hedeflerine ulaşma açısından yeterli değildir. Örneğin, hem küresel ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artış devam ediyor ve 2023 yazında olduğu gibi 1.5 ºC eşiği daha sık aşılıyor, hem de fosil yakıtlardan ve endüstriden kaynaklanan küresel karbondioksit (CO2) salımlarındaki artış eğilimi sürmektedir. CO2 salımları 2022’de toplam 37.15 milyar metrik ton (GtCO2) oldu. Salımların 2023’te yüzde 1.1 artarak 37.55 GtCO2 gibi rekor bir seviyeye ulaşması bekleniyor (Şekil 1). BMİDÇS’nin kabulünün iki yıl öncesinden, yani 1990’dan bu yana küresel CO2 salımları yüzde 60’tan fazla arttı (URL-2).

Dahası, Tarafların fosil yakıtları azaltmasına ilişkin yasal bir yükümlük vermeyen bu yeni TK kararı, özellikle fosil yakıt üreticisi (OPEC üyesi, kömür üreticisi vb. ülkeler) ve fosil yakıtlara bağımlılığı yüksek olan ülkelere (ör. ekonomileri büyük gelişmekte olan ülkeler) Paris Antlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini fosil yakıt üretimi ve/ya da tüketimi konusunda bir sınırlamaya ya da uzaklaşmaya yönelik hiçbir ciddi eylem ve önlem almadan ‘yerine getirme’ konusunda serbestlik getirmektedir. Fosil yakıtlarla ilişkili bu ayrıcalık, 1994’te yürürlüğe giren ana Sözleşme olan BMİDÇS’de de birkaç paragrafta geçer. Başka sözlerle, bana göre, aradan geçen yaklaşık 30 yıldan sonra bu kez Paris Antlaşması kapsamında söz konusu ülkelere yeni bir fosil yakıt ayrıcalığı getirilmiş oldu!..

Başka sözlerle, iklim değişikliği savaşımı, etkilerini en aza indirme ve uyum vb. can alıcı konularda zaten gevşek ve tüm ülkelerin (gelişmiş ve gelişmekte olan ayrımı yapmaksızın) gönüllü katkılarını (ulusal olarak belirlenmiş katkılar, NDCler) alarak hedefe ulaşmaya, başarılı olmaya çalışan Paris Antlaşması’na taraf olan ülkeler, “yasal yükümlülüklerini (örneğin fosil yakıt kullanımını ve sera gazı salımlarını azaltmayı) istedikleri zaman, istedikleri kapsamda ve istedikleri ya da uygun gördükleri kadar yerine getirme” konusunda daha da özgür olacaklardır.

Dubai TK-28 kararlarına bakıp bir küresel/tarihsel başarıdan ya da ilerlemeden söz etmek hiç olanaklı değil!.. Bu yüzden, tüm bu gerçekler ve yapılması gerekenler açık bir biçimde ortada dururken, önceki pek çok taraflar konferansı toplantılarında yapıldığı gibi, sonucu alkışlarla ve sevinç nidaları içinde kabul etmenin mantığını hiç anlayamadım. Bir kez daha hem de!

Dubai’de neler görüşüldü? Başlıca kararlar nelerdir?

A) Ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığını güçlendirmesine yardımcı olmak

İki hafta süren konferans, 154 Devlet ve Hükümet Başkanını bir araya getiren Dünya İklim Eylemi Zirvesi ile başladı. Taraflar, “Kayıp ve Zararlar Fonu” ve finansman düzenlemelerinin uygulanabilir olması konusunda önemli bir anlaşmaya vardı. Böylece ilk kez konferansın ilk gününde ağırlıklı bir karar kabul edilmiş oldu. Fona yönelik taahhütler, kararın alınmasından hemen sonra gelmeye başladı ve bugüne kadarki toplam tutar 700 milyon ABD dolarını aştı.

BM Afet Riskini Azaltma Ofisi ve BM Proje Hizmetleri Ofisi’nin Santiago Kayıp ve Zarar Ağı sekretaryasına ev sahipliği yapması konusunda da varılan anlaşmayla, kayıp ve zararlar gündeminde biraz daha ilerleme kaydedildi. Bu platform, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı özellikle etkilenebilir olan hassas gelişmekte olan ülkelere teknik yardım sağlayacak.

Taraflar, değişen iklimin etkilerine karşı direngen olmak ve ülkelerin çabalarını değerlendirmek için Dünya’nın nereye ulaşması gerektiğini belirleyen Küresel Uyum Hedefi (GGA) ve çerçevesine ilişkin hedefler üzerinde uzlaştı. Kısaca, GGA çerçevesi, uyum hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için finansman, teknoloji ve kapasite geliştirme desteği gereksinimi konusunda küresel bir fikir birliğini yansıtıyor.

B) Küresel Durum Değerlendirmesi

Dubai’de, iklim diplomatları ve müzakereciler (görüşmeci), BMİDÇS Paris Anlaşması kapsamında ilk Küresel Durum Değerlendirmesi’nin tamamlanması, kayıp ve zararlara yönelik finansman düzenlemelerinin uygulanabilir duruma getirilmesi, iklim finansmanı (örneğin, Yeşil İklim Fonu, Uyum Fonu, vb.) konusunda yeni bir kolektif sayısal hedef ve uyum (adaptasyon) konusunda küresel hedeflerin belirlenmesi ve iklim değişikliği savaşımının güçlendirilmesi vb gibi konuları görüşüp tartıştılar.

Taraflar, 1.5-2.0°C küresel ısınma hedeflerine (küresel ısınmayı sanayi dönemine kıyasla 2.0°C’nin oldukça altında tutmak, olanaklıysa 1.5°C’yle sınırlandırmak) uygun olarak sera gazı salımlarında derin, hızlı ve sürekli azaltım gereksinimi kabul eden Paris Antlaşması kapsamındaki ilk Küresel Durum Değerlendirmesine ilişkin bir kararı kabul etti. Bu karar, Tarafları, tüm sera gazlarını, sektörleri ve kategorileri kapsayan ve küresel ısınmanın 1.5°C ile sınırlandırılmasıyla uyumlu, iddialı (azimkar), ekonomi ölçekli salım azaltma hedeflerini içeren bir sonraki ulusal olarak belirlenmiş katkılarında (NDCler) öne çıkmaya teşvik ediyor. Ancak bu konularda Taraflara yeni ve ek yasal bir yükümlülük vermiyor!..

Uluslararası basın ve yorumcuların önemli bir bölümü, Dubai’de yapılan çeşitli resmi ve ülke temsilcilerinin yaptığı açıklamalardan etkilenmiş olmalılar ki, yaklaşık olarak buna benzer açıklamaların yapıldığı görüldü: “BMİDÇS TK-28, hızlı, adil ve hakkaniyetli bir geçişin zeminini hazırlayarak fosil yakıt çağının “sonunun başlangıcını” işaret eden -derin salım kesintileri ve artan finansmanla desteklenmesi beklenen- bir anlaşmayla kapandı.”

Ancak bana göre en doğru açıklamayı, tümüyle katıldığım bir yaklaşımla, BMİDÇS İcra Sekreteri Simon Stiell kapanış konuşmasında, “Dubai’de fosil yakıt çağına yeni bir sayfa açmamış olsak da bu sonuç sonun başlangıcıdır” diyerek yaptı. Ona göre, “Artık tüm hükümetlerin ve işletmelerin bu yükümlükleri gecikmeden reel ekonomi sonuçlarına dönüştürmesi gerekiyor.”

“Küresel Durum Değerlendirmesi”, görüşülen hemen her öğeyi içerdiğinden ve artık ülkeler tarafından 2025 yılına kadar daha güçlü iklim eylem planları geliştirmek (NDClerin ikinci gözden geçirilmesi, yeni ve ek yükümlülüklerle güçlendirilmesi?) için kullanılabildiğinden, TK-28’in ana sonucu olarak kabul ediliyor.

BMİDÇS İcra Sekreteri Simon Stiell.

“Küresel Durum Değerlendirmesi”, küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için küresel sera gazı salımlarının 2019 düzeylerine oranla 2030 yılına kadar % 43 (2016’da % 45 idi) ve 2035 yılına kadar % 60 oranında azaltılmasının yanı sıra, 2050 yılına kadar net sıfır karbondioksit salımı düzeyine ulaşılmasının gerekli olduğunu gösteren bilimi kabul ediyor. Ancak, konu Paris Anlaşması hedeflerine ulaşma konusuna gelince Tarafların doğru yolda olmadıklarını belirtiyor.

“Küresel Durum Değerlendirmesi”, Paris Antlaşması’nın 1.5 °C’lik hedefiyle uyumlu olmak üzere, Taraflara, 2030 yılına kadar küresel ölçekte yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına çıkarılması ve enerji verimliliği iyileştirmelerinin iki katına çıkarılması yönünde harekete geçmeleri yönünde çağrıda bulunuyor. Liste aynı zamanda, verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarının aşamalı olarak ortadan kaldırılmasını, kömür santrallerinin azaltılmasına yönelik çabaların hızlandırılmasını, gelişmiş ülkelerin liderliğinde enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan uzaklaşmayı adil, düzenli ve hakkaniyetli (denkser) bir şekilde yönlendirecek diğer önlemleri de içeriyor.

Karar, diğer konuların yanı sıra, Taraflara ulusal düzeyde kararlaştırılmış şekilde aşağıdaki konulardaki küresel çabalara katkıda bulunma çağrısında da bulunuyor:

  • 2030 yılına kadar küresel olarak yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına ve küresel ortalama yıllık enerji verimliliği iyileştirme oranının iki katına çıkarılması;
  • Kömürlü termik santrallerin azaltılmasına yönelik çabaların hızlandırılması;
  • Yüzyılın çok öncesinde ya da ortalarında sıfır ve düşük karbonlu yakıtların kullanıldığı net sıfır salımlı enerji sistemlerine yönelik çabaların küresel olarak hızlandırılması;
  • Enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan adil, düzenli ve hakkaniyetli bir şekilde geçiş yapılması, bilime uygun olarak 2050 yılına kadar net sıfıra ulaşmak için bu kritik on yılda eylemlerin hızlandırılması;
  • Diğerlerinin yanı sıra yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer enerji, özellikle azaltılması zor sektörlerde karbon yakalama, kullanma ve depolama gibi azaltma ve uzaklaştırma teknolojileri ve düşük karbonlu hidrojen üretimi de dahil olmak üzere sıfır ve düşük salım teknolojilerinin hızlandırılması;
  • 2030 yılına kadar, başta metan salımları olmak üzere, küresel düzeyde karbondioksit dışı salımların hızlı ve önemli ölçüde azaltılması;
  • Altyapının geliştirilmesi, sıfır ve düşük salımlı araçların hızla devreye alınması da dahil olmak üzere, karayolu taşımacılığından kaynaklanan salımların azaltılmasının çeşitli yollarla hızlandırılması;
  • Enerji yoksulluğuna ya da adil geçişlere çözüm getirmeyen verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarının mümkün olan en kısa sürede aşamalı olarak kaldırılması.

Kısa vadede Tarafların, tüm sera gazlarını, sektörleri ve kategorileri kapsayan ve iklim eylem planlarının bir sonraki turunda (NDCler olarak bilinen) 1.5°C sınırına uyumlu, iddialı, ekonomi ölçekli salım azaltım hedeflerini 2025 yılına kadar ortaya koymaları teşvik edilmektedir.

C) İklim finansmanının artırılması

İklim finansmanı konferansın odak noktasında yer aldı ve Stiell bunu defalarca “iklim eyleminin büyük kolaylaştırıcısı” olarak nitelendirdi. Gerçekte yılda 100 milyar ABD doları toplanması gereken Yeşil İklim Fonu, altı ülkenin TK-28’de yeni fon sözü vermesiyle ikinci takviyesini almış oldu. Şu anda 31 ülkeden gelen toplam taahhüt yalnızca 12.8 milyar ABD doları tutarında ve daha fazla katkı bekleniyor.

Sekiz donör hükümet, En Az Gelişmiş Ülkeler Fonu ve Özel İklim Değişikliği Fonu için bugüne kadar toplam 174 milyon ABD dolarını aşan yeni taahhütler açıklarken, TK-28’de Uyum Fonu’na şu ana kadar yaklaşık 188 milyon ABD doları tutarında yeni taahhütlerde bulunuldu.

Ancak küresel değerlendirmede de vurgulandığı gibi, bu mali yükümlülükler, gelişmekte olan ülkelerin temiz enerji geçişleri, ulusal iklim planlarının uygulanması ve uyum çabalarıyla desteklenmesi için nihai olarak ihtiyaç duyulan trilyonların çok altında. Küresel durum değerlendirmesi, bu tür bir finansmanı sağlamak için, çok taraflı finansal mimaride reform yapılmasının yanı sıra, yeni ve yenilikçi finans kaynaklarının süregelen oluşumunun hızlandırılmasının önemini vurgulamaktadır.

TK-28’de, gelişmekte olan ülkelerin gereksinim ve öncelikleri dikkate alınarak 2024’te ‘iklim finansmanına ilişkin yeni bir kolektif sayısal hedefin‘ belirlenmesine ilişkin tartışmalar devam etti. Yıllık 100 milyar ABD doları temelinden başlayacak olan yeni hedefin, 2025 yılına kadar teslim edilmesi gereken ulusal iklim planlarının tasarımı ve sonrasında uygulanması için bir yapı taşı olacağı düşünülmekte.

D) Hükümetler ve kilit paydaşlar arasındaki işbirliğinin güçlendirilmesi, katılım ve kapsayıcılık

TK-28’de dünya liderlerine, sivil toplum, iş dünyası, yerli halklar, gençlik, yardım ve uluslararası kuruluşlar, 2030’a kadar olan boşlukları kapatmak için ortak bir kararlılık ruhuyla katıldı. Düşünce, öneri ve çözümleri paylaşmak ve ortaklıklar kurmak için TK-28’e yaklaşık 85,000 kişi katıldı. TK-28’de alınan kararlar, özellikle İklimi Güçlendirme Eylem Planı ve Toplumsal Cinsiyet Eylem Planı aracılığıyla, aynı zamanda tüm paydaşların iklim eylemine katılmaları için yetkilendirilmesinin kritik önemini bir kez daha vurguluyor.

Resmi görüşmelere paralel olarak, TK-28’deki Küresel İklim Eylemi alanı hükümetlerin, işletmelerin ve sivil toplumun işbirliği yapması ve gerçek dünyadaki iklim çözümlerini sergilemesi için bir platform sağladı.

Marakeş Küresel İklim Eylemi Ortaklığı kapsamındaki Üst Düzey Şampiyonlar, 2030 İklim Çözümlerinin uygulama yol haritasını başlattı. Bunlar, küresel salımları yarıya indirmek, uyum boşluklarını gidermek ve 2030 yılına kadar direngenliği artırmak için ölçeği büyütülmesi ve tekrarlanması gereken etkili önlemlere ilişkin çok çeşitli Taraflar dışı paydaşların görüşlerini içeren bir dizi çözümdür.

Taraflar ayrıca Küresel Uyum Hedefi‘nin çerçevesini kabul etti, adil geçiş yollarına ilişkin çalışma programının uygulanmasını başlattı ve bir dizi başka karar aldı.

Konferansta ayrıca gıda ve halk sağlığı sistemlerinin direngenliğini artırmaya, tarım ve metanla ilgili salımları azaltmaya yönelik çeşitli duyurulara da tanık olundu.

E) İleriye bakmak

TK-28’deki ‘Geliştirilmiş Şeffaflık Çerçevesi‘ne ilişkin görüşmelerin, Paris Antlaşması’nın uygulanmasında -çok güçlü olmamakla birlikte- yeni bir dönemin temelini attığı da söylenebilir. BM İklim Değişikliği, Tarafların kullanımına yönelik, TK-28’de sergilenen ve sınanan şeffaflık, raporlama ve inceleme araçlarını geliştiriyor. Raporlama araçlarının son sürümlerinin Haziran 2024’e kadar Tarafların kullanımına sunulması gerekiyor.

TK-28’de ayrıca Tarafların, Azerbaycan’ın 11-22 Kasım 2024 tarihleri ​​arasında TK-29’a ev sahipliği yapması ve 10-21 Kasım 2025 tarihleri ​​arasında Brezilya’nın TK-30’a ev sahibi olması konusunda anlaştıkları da gözlendi. Önümüzdeki iki yıl kritik olacak. TK-29’da hükümetlerin iklim sorununun ölçeğini ve aciliyetini yansıtan yeni bir iklim finansmanı hedefi oluşturması gerekiyor. Ayrıca Tarafların, TK-30’a ekonomi ölçekli, tüm sera gazlarını kapsayan ve 1.5 °C sıcaklık sınırına tümüyle uygun, yeni NDC katkılarıyla hazırlıklı ve daha azimkar gelmeleri gerekiyor.

Son sözler, itiraf ve uyarılar

Stiell, kapanışta, “Paris Anlaşması’nı tamamen uygulamaya koyma işini sürdürmeliyiz” dedi. “2025’in başlarında ülkelerin ulusal olarak belirlenmiş yeni katkılar (NDCler) sunması gerekiyor. Finans, uyum ve azaltım konusundaki her bir yükümlülük bizi 1.5 °C’lik (çvr. küresel ısınma hedefinin aşılmadığı) bir dünyayla aynı çizgiye getirmelidir.” Stiell, “Son mesajım, her yerdeki değişim için seslerini yükseltmekte olan sıradan insanlaradır” diye ekledi. “Her biriniz gerçek bir fark yaratıyorsunuz. Önümüzdeki kritik yıllarda sesiniz ve kararlılığınız her zamankinden daha önemli olacak. Asla pes etmemenizi rica ediyorum. Biz hâlâ bu yarışın içindeyiz. Her adımda yanınızda olacağız” dedi.

TK-28 Başkanı Dr. Sultan Al Jaber kapanış konuşmasında, “Dünyanın yeni bir yol bulması gerekiyordu. Kuzey Yıldızımızı takip ederek o yolu bulduk” dedi. “Halkımız ve gezegenimiz için daha iyi bir gelecek sağlamak için çok çalıştık. Tarihi başarımızdan gurur duymalıyız” dedi.

Açıkça görüldüğü gibi, kapanış açıklamaları bir uzlaşmaya ulaşmanın ne kadar zor olduğunu gösterdi. Birçok katılımcı ve temsilci, fosil yakıtların ve kömürlü termik santrallerin aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmasına ilişkin net bir atıf yapılmamasını, kömür ve metanın zayıf bir şekilde dile getirilmesini ve kararda “enerji güvenliğini sağlarken enerji geçişini kolaylaştırmada rol oynayabileceğini” söyleyen geçiş yakıtlarıyla ilgili riskleri kınadı. Diğerleri ise, bu özel küresel çabalara yapılan atıfları fazla kuralcı buldular ve Paris Antlaşması’nın aşağıdan yukarıya ve ulusal olarak belirlenmiş “yükümlülük almayan gönüllü” doğasının altını çizdiler.

BMİDÇS TK-28 Başkanı Al Jaber, sonucu buraya kadar özetle de olsa açıklamaya çalıştığımız eksikleri, göz ardı edilen gerçekleri ve yaşanan/sürmekte olan zayıflıkları görmezden gelerek, “çok taraflılığın zaferi” ve “dayanışma ve işbirliğinin bir işareti” olarak memnuniyetle karşıladığını dile getirdi. Toplantıyı, bana göre, sanırım iklimin kedi değişkenliğine, yani örneğin gelecek yıllarda görece soğuk bir iklim dönemine girilmesi olasılığına güvenerek 1.5°C’yi tekrar ulaşılabilir hale getiren “tarihi bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi!..

Referanslar

 

ABD-Meksika sınırındaki duvar yaban hayatını tehdit ediyor

ABD ve Meksika’nın bir bölümünü içine alan Sonora Çölü‘nde yaşayan jaguarlar, duvarla ikiye bölünmüş Amerika ve Meksika sınırında hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Çevreciler, yasadışı göçü durdurmak amacıyla inşa edilen duvarların yaban hayatı için ölümcül olduğunu söylüyor.

Biyolojik Çeşitlilik Merkezi‘nden Laiken Jordahl, habitat bağlantısının ekosistemlerin sağlığı için önemli olduğunu belirtiyor:

Hayvanların dolaşabilmeleri, yiyecek ve su bulabilmeleri, eş bulabilmeleri gerekiyor. Birbiriyle bağlantılı geniş alanlara sahip olmak kritik önem taşıyor.

Trump’ın sınır duvarı için Amerikan yerlilerinin kutsal mezarlıkları yerle bir ediliyor
jaguar
Fotoğraf: Reuters
İklim kriziyle yaban hayvanları kentleri terk ediyor: Dünyamız bir yok oluş krizi yaşıyor

‘Jaguarların devasa alanlara ihtiyacı var’

AFP’nin aktardığına göre, bilim insanları Meksika tarafında yaklaşık 150 jaguar olduğunu düşünüyor; Amerika tarafında ise son yıllarda sadece yedi jaguar görüldüğü belgelendi.

Jordahl, Jaguarlar’ın Meksika’daki Sonora’dan Arizona’ya geldiğini ancak duvarlarla karşılaştığını söylüyor:

“Tek bir jaguar yüzlerce ya da binlerce dönümlük arazide dolaşabilir, birkaç gün içinde yüzlerce kilometre yürüyebilir. Kullanabilecekleri devasa alanlara ihtiyaçları var.”

Jordahl, sınırda inşa edilen duvarın göçleri durdurduğunun ve bu nedenle Meksika gri kurdu ve jaguar gibi hayvanları kurtarmak için yüz milyonlarca dolar harcayan hükümetin koruma çalışmalarına zarar verdiğinin altını çiziyor.

Fotoğraf: Gregory Bull / AP
Türlerin yaşam hakkı ve İkizdere*

Duvarlar hayvanları savunmasız hale getiriyor

Arizona‘da nesli tükenmekte olan bitki ve hayvanlara ev sahipliği yapan 117 bin dönümlük Buenos Aires Ulusal Vahşi Yaşam Sığınağı‘nın güney kenarında 9 metre yüksekliğindeki duvarı şöyle değerlendiriyor:

“Bu duvar, açıkça tüm bu ekosistemi Meksika’daki vahşi topraklardan ayıracak; duvarın bu tarafındaki ve diğer tarafındaki hayvanları kuraklığa, iklim değişikliğine ve soy içi üremeye karşı daha savunmasız hale getirecek.”

Ne olmuştu?

Eski ABD başkanı Donald Trump döneminde ABD-Meksika sınırında inşası başlayan duvar 3 bin kilometre uzunluğunda. Milli parklarda, doğa rezervlerinde ve Teksas, New Mexico, Arizona ve Kaliforniya’daki yerli topraklarında mevcut olan duvar, Pasifik Okyanusu‘nun birkaç metre açığında son buluyor.

Sınıra “1 metre duvar ördürmeme” sözü veren Joe Biden, 2021’de göreve geldiğinde duvarın genişletilmesini durdursa da, daha sonra Arizona’da bazı boşlukların kapatılmasına izin verdi.

Batı Afrika’nın son aslanlarını kurtarma çabaları: Veri toplamak için altı aslana GPS takıldı

AİHM’den Polonya’da kürtaj yasağına hak ihlali kararı

Polonya’da kürtaj yasağı, Ekim 2020’de fetüsün kusurlu olduğu durumlarda dahi uygulanacak şekilde Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlüğe konmuştu. Tam da yasa değişikliği sırasında karnındaki fetüse Down sendromu teşhisi konulan bir kadın, ülkesinde kürtaj işlemini yaptıramayınca Hollanda’ya gitmek zorunda kaldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan olayda Mahkeme, Polonya’nın tazminat ödemesine karar verdi.

Dönemin siyasi liderlerinin ve Katolik kilisesinin desteğiyle 1993 yılında çıkarılan kürtaj yasası, yalnızca fetüsün kusurlu olması, hamileliğin kadının sağlığını tehlikeye attığı, ensest veya tecavüz gibi durumlarda kürtaja izin veriyordu.

Fransa, anayasada kürtaj hakkını güvence altına alan yasa tasarısını onayladı
Kürtaja erişimin kısıtlanması, kadınlar ile çocukları yoksulluğa ve şiddete sürüklüyor

Yasa genellikle liberal kürtaj düzenlemeleri arayanlar ile tam yasağı destekleyen kilise arasında bir “uzlaşma” olarak tanımlanan yasanın hiçbir tarafı tam olarak tatmin etmediği biliniyor.

Muhafazakar iktidar partisinin tüm kürtajları yasaklamak için yasayı değiştirmeye yönelik önceki girişimleri, 2016 ve 2017 de büyük sokak protestolarıyla karşılanmıştı. 2020 yılında da halkın protestolarına rağmen, Polonya’da kürtaj yasağı kabul edildi.

Polonya'da kürtaj yasağı
Polonya’da yürürlüğe giren kürtaj yasağı halkın tepkisiyle karşılaşmıştı. Fotoğraf: Czarek Sokolowski / 2020 The Associated Press

Down sendromlu fetüse de kürtaj yasağı

Karnındaki fetüse Trizomi-21 (Down sendromu) tanısı konan Polonyalı bir kadın, ülkedeki kürtaj yasağı nedeniyle gebeliğini sonlandırmak için Hollanda‘ya gitmek zorunda kaldı. Bu olayın ardından M.L. olarak bilinen kadın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu.

AİHM, kürtaja erişimi engelleyen mevzuatın yasal olarak “insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele” anlamına gelmiyor olsa da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi‘nin 8. maddesi kapsamında korunan özel hayat ve aile hayatı hakkını ihlal ettiğine karar verdi ve başvurana 16.004 Euro tazminat ödenmesine karar verildi.

Polonya’da kürtaj yasağı sonrası binlerce kadın yasa dışı yöntemlere başvurdu

Guardian‘ın aktardığına göre, davacı kadının avukatlığını üstlenen Polonyalı kadın hakları örgütü Federa tarafından yapılan açıklamada, “Polonya’da yaşayan her kadın için bu kararın alınması için mücadele ettik. Bu karar bir dönüm noktası ve Polonya’da kadınların çok fazla acı çekmesine neden olan Polonya yasalarının değişmesi gerektiğine dair bir başka kanıtı” denildi.

Mahkeme belgelerinde M.L. olarak bilinen kadın 2020 yılında hamile kaldı ve hamileliğin 14. haftasında fetüse Down sendromu teşhisi konuldu. Teşhisin ardından M.L., 28 Ocak 2021’de Varşova’daki bir hastanede kürtaj yapılması için randevu aldı.

Ancak, Polonya Anayasa Mahkemesi’nin “öjenik gerekçelerle”, yani fetal anormallikler nedeniyle yapılan kürtajları suç sayan bir kararı, işlemden sadece bir gün önce yürürlüğe girdi. M.L.’nin doktoru, yeni mevzuat nedeniyle kürtaj randevusunun iptal edildiğini ve hiçbir Polonya hastanesinde bu işleme erişemeyeceğini bildirdi. M.L. daha sonra Hollanda’ya giderek 29 Ocak’ta hamileliğini sonlandırdı.

Avukatları durumu, “hızla kötüleşen ruhsal durumu nedeniyle M.L., ailesini ve sevdiklerini Polonya’da bırakarak birkaç gün içinde yurtdışına bir seyahat düzenlemek zorunda kaldı” diyerek açıkladı: “Sadece birkaç gün önce yakındaki bir hastanede ücretsiz olarak yapılabilecek kürtaj için Hollanda’ya gitmek zorunda kaldı. Bunun için 5,500 Zlotiden (1276 Euro) fazla para harcadı.”

Mahkeme kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hukukun üstünlüğü ilkesine dayandığını vurgulamış, ancak Polonya’da yargıda yapılan revizyonun 2020 kararını veren Anayasa Mahkemesinin “yasallığı” konusunda şüphe uyandırdığını belirtmişti. Sonuç olarak mahkeme, M.L.’nin haklarına yapılan müdahalenin “hukuka uygun” olmadığını tespit etti.